Bediüzzaman Hazretleri, İslâmın cibillî düşmanlarının sinsi hilelerinden ikincisi olan korku hissini kullanarak mafyanın yaptığı gibi “ihâfe ve ızrar” (Yani korkutma ve zarar verme) ile insanların uhrevî hayatlarını mahvettiklerini şöyle anlatıyor. “İnsanda en mühim ve esaslı bir his, korku duygusudur. Dessas, hilekâr zâlimler, bu KORKU DAMARI’ndan çok istifade etmektedirler. Onunla KORKAKLARI GEMLENDİRİYORLAR. Ehl-i dünyanın hafiyeleri ve ehl-i dalâletin propagandacıları, avâmın ve bilhassa ULEMÂNIN bu damarından çok istifade ediyorlar. Korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar. Meselâ, nasıl ki, damda bir adamı tehlikeye atmak için bir dessas adam, o evhamlının nazarında zararlı görünen bir şeyi gösterip, vehmini tahrik edip, kova kova tâ damın kenarına gelir, baş aşağı düşürür, boynu kırılır. Aynen onun gibi; çok ehemmiyetsiz evham ile, çok ehemmiyetli şeyleri feda ettiriyorlar. Hatta ‘biri beni ısırmasın’ diyerek, yılanın ağzına girer.”
Üstad Hazretleri, “riyazî düşünce” yoluyla korku hissini, dostu Van Mebusu Seyyid Tâhâ Efendiden nasıl izale ettiğini şöyle anlatıyor: “Bir zaman, Allah rahmet etsin, mühim bir zât, kayığa binmekten korkuyordu. Onunla beraber bir akşam vakti, İstanbul’dan köprüye geldik. Kayığa binmek lâzım geldi. Araba yok. Sultan Eyyüb’e gitmeye mecburuz. Israr ettim. Dedi: ‘Korkuyorum, belki batacağız!’ Ona dedim: ‘Bu Haliç’te tahminen kaç kayık var?’ Dedi: ‘Belki bin var.’ Dedim: ‘Senede kaç kayık batar?’ Dedi: ‘Bir-iki tane, bazı sene de hiç batmaz.’ Dedim: ‘Sene kaç gündür’ Dedi: ‘Üç yüz altmış gündür.’ Dedim: ‘Senin vehmine ilişen ve korkuna dokunan batmak ihtimali, üç yüz altmış bin ihtimalden bir tek ihtimaldir. (…)
“Hem ona dedim: ‘Acaba kaç sene yaşamayı tahmin ediyorsun?’ Dedi: ‘Ben ihtiyarım, belki on sene daha yaşamam ihtimali vardır.’ Dedim: ‘Ecel gizli olduğundan, her bir günde ölmek ihtimali var. Öyleyse, 3600 günde her gün vefatın muhtemel. İşte kayık gibi 300.000 den bir ihtimal değil, belki üç binden bir ihtimal ile bugün muhtemeldir ki, titre, ağla, vasiyet et!.’ Aklı başına geldi, titreyerek kayığa bindirdim. Kayık içinde ona dedim: ‘Cenab-ı Hak, korku damarını, hayatı korumak için vermiş, hayatı tahrip için değil! Ve hayatı, ağır, müşkil, elim ve azap yapmak için vermemiştir. Korku; iki, üç, dört ihtimalden bir olsa … hatta beş-altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatlı bir korku, meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile korkmak, evhamdır, hayatı azaba çevirir.
“İşte ey kardeşlerim! Eğer ehl-i ilhadın dalkavukları, sizi korkutmakla kudsî, mânevî cihadınızdan vazgeçirmek için size hücum etseler, onlara deyiniz: ‘Biz Kur’an cemaatiyiz! (Kur’an’ı hiç şüphe yok ki, Biz indirdik. Onu koruyacak olan da Biziz. 15/9) âyetinin sırrıyla Kur’an’ın kalesindeyiz. (Allah bize yeter. O, güzel vekildir. 3/173) âyeti etrafımızda çevrilmiş muhkem bir surdur. Binler ihtimalden bir ihtimal ile, şu kısa fanî hayatımıza küçük bir zarar gelmesi korkusundan, ebedî hayatımıza yüzde yüzbinler zarar verecek bir yola, bizi irademizle sevk edemezsiniz!’ Ve deyiniz “Acaba Kur’an hizmetinde arkadaşımız ve o kudsî hizmetin tedbirinde üstadımız ve ustabaşımız olan Said Nursî’nin yüzünden, bizim gibi hak yolunda ona dost olan ehl-i haktan kim zarar görmüş? Ve onun has talebelerinden kim belâ görmüş ki, biz de göreceğiz? Ve o görmek ihtimali ile telaş edeceğiz? Bu kardeşimizin binler uhrevî dostları ve kardeşleri var. Yirmi –otuz senedir dünyanın ictimaî hayatına tesirli bir surette karıştığı halde, onun yüzünden bir kardeşinin zarar gördüğünü işitmedik. Bilhassa o zaman elinde siyaset topuzu vardı. Şimdi o topuz yerine Hakikat Nuru var. (…)
“Madem hakikat budur. Hem madem zâlim ve vicdansız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını kat’î ezecek bir surette davransa, o yerdeki adam, eğer o vahşî zâlimin ayağını öpse; o zillet vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, ruhu cesedinden evvel ölür. Hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur. Hem o canavar vicdansız zâlime karşı zaaf göstermekle, kendisini ezdirmeye teşvik etmiş ve cesaret vermiş olur. Eğer ayağı altındaki mazlum adam, o zalimin yüzüne tükürse; kalbini ve ruhunu kurtarır, cesedi mazlum bir şehid olur. Evet tükürün zâlimlerin hayasız yüzlerine!..
“Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazının toplarını tahrip edip İstanbul’u istila ettiği hengâmda; o devletin en büyük dînî dairesi olan Anglikan Kilisesinin başpapazı tarafından Meşîhat-ı İslamiyeden dinî altı sual soruldu. Ben de o zaman (Şeyhülislamlığa bağlı) Dâru’l-Hikmeti’l-İslamiyenin âzası idim. Bana dediler: ‘Bir cevap ver.’ Onlar altı suallerine, altı yüz kelime ile cevap istiyorlar. Ben dedim: ‘600 kelime ile değil, 6 kelime ile de değil, hatta bir kelime ile dahi değil; belki bir tükürük ile cevap veriyorum! Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz ayağını BOĞAZIMIZA bastığı dakikada, onun papazı MAĞRÛR bir şekilde üstümüzde sual sormasına karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor. Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!..’ demiştim.
Şimdi diyorum:
“Ey kardeşlerim! İngiliz gibi cebbâr bir hükümetin istilâ ettiği bir zamanda, bu tarzda matbuat (medya) lisanıyla onlara mukabele etmek, tehlike yüzde yüz iken, Kur’an’ın muhafazası bana kâfi geldiği halde; size de yüzde bir ihtimal ile, ehemmiyetsiz zâlimlerin elinden gelen zararlara karşı, elbette yüz derece daha kâfidir.
“Hem ey kardeşlerim! Çoğunuz askerlik yapmışsınızdır. Yapmayanlar da elbette işitmişlerdir. İşitmeyenler de benden işitsinler ki: “En ziyade yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır. En az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir.’ ‘De ki: Sizin kaçtığınız o ölüm var ya, o mutlaka sizi karşılayıp size ulaşacaktır.’ (62/8) âyetinin işârî manasıyla gösteriyor ki: Firar edenler, kaçmalarıyla ölümü daha ziyade karşılıyorlar!” (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Risale, İkinci Desise)
O gün yaşananlardan, biz de bu süreçde ders ve ibretimizi almalıyız. Yolun Kaderi bu olduğunu hiç unutmayalım. Sonu selamet olan bir yolda bulunuyoruz elhamdülillah…
[Safvet Senih] 11.7.2018 [Tr724]
ssenih@samanyoluhaber.com
Adnan Oktar’ın tüm mal varlığına el konuldu, şirketlerine kayyım atandı
İstanbul Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü, Adnan Oktar ve grubuna yönelik 4 ilde 235 kişi hakkında operasyon başlattı opearasyon devam ediyor.
Gözaltına alınan Oktar’ın mal varlıklarına el konurken şirketlerine kayyım atandı. Oktar’a yapılan suçlamalar arasında organize suç örgütü kurmak, siyasi ve askeri casusluk, inanç istismarı ve küçük çocuklara taciz iddiaları yer alıyor.
Adnan Oktar’ın İstanbul’daki ev ve işyerlerinde arama yapılıyor. Aramalar devam ederken bazı belgelere de el kondu.
BAŞSAVCILIK: ADNAN OKTAR KAÇMAYA ÇALIŞIRKEN YAKALANDI
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklamada ”235 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiş olup İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından örgüt lideri Adnan Oktar kaçmaya çalışırken yakalanmıştır. Şüphelilerin yakalanma işlemleri devam etmektedir” ifadesi kullanıldı.
YAŞLARI 11 İLE 40 ARASINDA DEĞİŞEN ÇOK SAYIDA ŞİKAYETÇİ
İstanbul, Ankara, Antalya ve Muğla’daki operasyonlarda gözaltı kararı verilenlerden 106’sının kadın olduğu öğrenildi. İstanbul’da 22 ilçede 115 adres, Ankara’da 2 ilçede 3 adres ve Muğla ile Antalya’da 1’er adrese baskın yapıldığı öğrenildi. Yaşları 11 ile 40 arasında değişen çok sayıda şikayetçi olduğu belirtildi.
ADNAN OKTAR’IN AVUKATLARI DA GÖZALTINDA
Şu ana kadar 166 şüphelinin gözaltına alındığı operasyon kapsamında, çok sayıda adreste arama yapıldığı, aramalara polis helikopterinin ve deniz polisinin de destek verdiği öğrenildi. Gözaltına alınanlar arasında Adnan Oktar’ın avukatları da var.
[TR724] 11.7.2018
Gözaltına alınan Oktar’ın mal varlıklarına el konurken şirketlerine kayyım atandı. Oktar’a yapılan suçlamalar arasında organize suç örgütü kurmak, siyasi ve askeri casusluk, inanç istismarı ve küçük çocuklara taciz iddiaları yer alıyor.
Adnan Oktar’ın İstanbul’daki ev ve işyerlerinde arama yapılıyor. Aramalar devam ederken bazı belgelere de el kondu.
BAŞSAVCILIK: ADNAN OKTAR KAÇMAYA ÇALIŞIRKEN YAKALANDI
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklamada ”235 şüpheli hakkında gözaltı kararı verilmiş olup İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından örgüt lideri Adnan Oktar kaçmaya çalışırken yakalanmıştır. Şüphelilerin yakalanma işlemleri devam etmektedir” ifadesi kullanıldı.
YAŞLARI 11 İLE 40 ARASINDA DEĞİŞEN ÇOK SAYIDA ŞİKAYETÇİ
İstanbul, Ankara, Antalya ve Muğla’daki operasyonlarda gözaltı kararı verilenlerden 106’sının kadın olduğu öğrenildi. İstanbul’da 22 ilçede 115 adres, Ankara’da 2 ilçede 3 adres ve Muğla ile Antalya’da 1’er adrese baskın yapıldığı öğrenildi. Yaşları 11 ile 40 arasında değişen çok sayıda şikayetçi olduğu belirtildi.
ADNAN OKTAR’IN AVUKATLARI DA GÖZALTINDA
Şu ana kadar 166 şüphelinin gözaltına alındığı operasyon kapsamında, çok sayıda adreste arama yapıldığı, aramalara polis helikopterinin ve deniz polisinin de destek verdiği öğrenildi. Gözaltına alınanlar arasında Adnan Oktar’ın avukatları da var.
[TR724] 11.7.2018
Sizin arsız ikiyüzlülüğünüz! [Naci Karadağ]
27 yaşındaki Ebru Özkan, sosyoloji bölümü mezunu ve bir şirkette sekreterlik yapan Türk vatandaşı. Filistin’e özel bir muhabbeti var ve mazlum milletleri seviyor. Daha önce de defalarca Filistin’e gidip oradaki insanlara yardım etmeye çalışmış bir iyiliksever.
Başka elli türlü iddiada bulunulsa da bunların hiçbiri kanıtlanmadığı için masum bir insan Ebru Hanım.
Son ziyaretinin akabinde Tel Aviv’de uçağa binerken tutuklandı Özkan. İsrail makamları soruşturma hakkında bilgi vermediler ve yaklaşık bir ay gözaltında tutuldu ve iddianamesi hazırlanmadı.
Ebru Özkan’ın babası ve kardeşi canhıraş şekilde bu zulme dikkat çekti ve herkesten yardım istedi.
Ellerin önden kelepçeli, ayağında zincir, hakim karşısına çıkarıldığında son derece komik suçlamalarla karşılaştı genç kadın.
Mesela parfüm kaçakçılığı…
Mesela terör örgütüyle iltisaklı oluşu.
Mesela, terör örgütüne yüzlerce dolar para yardımı…
Mesela ülke düzenini bozmak…
Bu saçma sapan iddialarla gözaltında tutulan genç kızın eline kelepçe vurulması özellikle iktidar medyası tarafından haklı olarak eleştirildi. Havuzcular “böyle zulüm mü olur?” diye bas bas bağırıyor.
Ebru’nun kız kardeşi Elif sosyal medyada attığı çığlığın duyulmaması, etkili olmamasından muzdarip. Gözaltı süresi 6 kez uzatılmasına, 27 gündür vatanından ayrı ve ailesiyle bir kez dahi görüştürülmemesine ve son olarak hakkındaki saçma iddianamenin kabul edilmesine son derece kızgın…
İsrail, özellikle Müslümanlara karşı oldukça zalim ve acımasız.
Hapishanelerinde 300’ü çocuk, 6 bin kadar Filistinli saçma sapan iddialarla tutuluyor.
İsrail yargısı gizli bir takım mihraklardan aldığı talimat gereği ceza kesiyor, uzun süreli tutukluluklarla insanların temel hakların mahrum edilmesine sebep oluyor…
Demokrasi, özgürlük, insan haklarından yana olan herkesin karşı çıkması gereken bir durum bu.
Başta ülkemizin siyasal İslamcı tayfası ve havuz medyası olmak üzere pek çok kesim mangalda kül, İsrail’e demediğini bırakmıyor. Hele hele Ebru’nun ellerinin kelepçelenmesine acayip kızgınlar ve İsrail polisine katil, devletine zalim, adaletine satılmış diyorlar…
Tuhaf olan bir ikiyüzlülüğün eminim siz de farkındasınız.
İsrail devleti 6 bin masum Filistinliyi hapiste tutuyor diye ateş püskürenlerin, kendi iktidarlarının hapishanelerinde tutulan yüz binden fazla masum insan için kılını kıpırdatmaması, en ufak bir itirazda bulunmaması, görmezden gelmesi ne tür bir ikiyüzlülüktür?
Ebru’nun ellerinin önden kelepçelenmesine köpürenlerin, on binlerce masum ev hanımının, öğrencinin, öğretmenin, avukatın kadının ellerinin ters kelepçeyle birer eşkıya gibi oradan oraya sürüklenmesine, İsrail’deki gibi bir ay değil, bir yıl, hatta yıllarca iddianame hazırlanmamasına ses çıkarmamaları mide bulandırıcı değil mi?
İsrail mahkemesi Ebru Özkan’ın tutuksuz yargılanabileceği kararına vardı. Perinçek’in “Siyasetin köpeği” olarak ilan ettiği Türk yargısından daha vicdanlı olabileceğini gösterdi.
Üstelik…
Filistin’de hapse atılan hamile kadın yok.
Bebekli anne de yok.
Hapisteki en genç Filistinli 15 yaşında…
Türkiye’deki hapishanelerde 800 bebek anneleriyle mahpus durumda ve siyasal İslamcıların vicdanı cız bile etmiyor.
Daha birkaç gün önce 86 yaşındaki, hayatında iyilikten başka bir şey yapmamış, tek suçu Tayyip Erdoğan iktidarının emrine girmemek olan bir iş adamı, yatalak eşine bakacak kimsesi olmamasına rağmen tutuklandı. Bırakınız karşı çıkacak tek bir sesi, tersine iktidarı onaylayan yazı ve yorumlar yayınladı bu dinci tayfa!
Bir başörtülü bacımız haksızlık ve zulüm ile tutuklanıyor.
Hapse atılıyor.
Kelepçeleniyor…
Dinci tayfa koro halinde bağırıyor.
Filistin bilmem kaç bin kilometre uzakta.
Burunlarının dibinde, binlerce başörtülü kadın haksızca, arsızca tutuklanıyor, işkence görüyor işkence..
Zorla soyularak arama yapılıyor.
Başörtüleri zorla çıkarılıyor.
Yemek verilmiyor, su verilmiyor.
Abdest almalarına izin verilmiyor.
Kur’an-ı Kerim almalarına izin verilmiyor.
Ramazan’da iftar açmamaları için ellerinden gelene pisliği yapıyor zalimler.
Bebeklerini kaybediyorlar. Sütlerini lavaboya akıtıyorlar.
Minicik çocuklar pislik içindeki koğuşlarda anneleriyle yaşıyor.
Suçlamalar, derneğe yardım etmek, bankaya para yatırmak, mazlumlar için içli köfte yapmak.
Terör örgütüyle iltisak.
İsrail’inkinden bile saçma gerekçeler bunlar. Başta havuzcu yandaşlar olmak üzere en tepeden maşa olarak kullanılan Ergenekonculara kadar herkes çok iyi biliyor ki bu insanlar masum. Hırsızlar ve cuntacılar bir dönemin intikamını almak için açık açık zulüm yapıyorlar.
Diğer kesimler zaten cemaate karşı nefret dolu. Ancak hiçbir nefret dinci güruhunki kadar değil.
Bu kadar zulüm yapılıyor bir kez şeklen dahi olsa zulmü, zalimi kınayamıyorlar.
Hatta tam tersi.
Dinci tayfanın umurunda bile değil. Hilal Kaplan gibi vicdansızlar kadın ve anne olmalarına rağmen bu muameleleri yumuşak buluyor, daha çok zulüm yapılsın istiyorlar.
Hapishanede şüpheli ölüm sayısı 100’ü çoktan geçti.
Bir tek siyasal İslamcı gördünüz mü bundan rahatsız olan?
Oh olsun diyorlar koro halinde.
İsrail’in yaptığı zulmün bin beterini bizzat kendilerinden olanlar yapınca yürekleri soğuyor, daha fazla zulüm istiyorlar.
Tarihe lanetlenmiş bir kuşak olarak geçecek olan Türkiye siyasal dincileri Firavunluğun destanını yazarken, masumdan yana görünmeleri mide bulandırmaktan başka bir anlam ifade etmiyor!
Ah siyasal İslamcılar, ah yıllarca yanımızda olmasına rağmen çirkefliklerini, canavarlıklarını göremediğimiz, görmek istemediğimiz zalimler güruhu..
Ve…
Sizin arsız ikiyüzlülüğünüz!
[Naci Karadağ] 11.7.2018 [TR724]
Başka elli türlü iddiada bulunulsa da bunların hiçbiri kanıtlanmadığı için masum bir insan Ebru Hanım.
Son ziyaretinin akabinde Tel Aviv’de uçağa binerken tutuklandı Özkan. İsrail makamları soruşturma hakkında bilgi vermediler ve yaklaşık bir ay gözaltında tutuldu ve iddianamesi hazırlanmadı.
Ebru Özkan’ın babası ve kardeşi canhıraş şekilde bu zulme dikkat çekti ve herkesten yardım istedi.
Ellerin önden kelepçeli, ayağında zincir, hakim karşısına çıkarıldığında son derece komik suçlamalarla karşılaştı genç kadın.
Mesela parfüm kaçakçılığı…
Mesela terör örgütüyle iltisaklı oluşu.
Mesela, terör örgütüne yüzlerce dolar para yardımı…
Mesela ülke düzenini bozmak…
Bu saçma sapan iddialarla gözaltında tutulan genç kızın eline kelepçe vurulması özellikle iktidar medyası tarafından haklı olarak eleştirildi. Havuzcular “böyle zulüm mü olur?” diye bas bas bağırıyor.
Ebru’nun kız kardeşi Elif sosyal medyada attığı çığlığın duyulmaması, etkili olmamasından muzdarip. Gözaltı süresi 6 kez uzatılmasına, 27 gündür vatanından ayrı ve ailesiyle bir kez dahi görüştürülmemesine ve son olarak hakkındaki saçma iddianamenin kabul edilmesine son derece kızgın…
İsrail, özellikle Müslümanlara karşı oldukça zalim ve acımasız.
Hapishanelerinde 300’ü çocuk, 6 bin kadar Filistinli saçma sapan iddialarla tutuluyor.
İsrail yargısı gizli bir takım mihraklardan aldığı talimat gereği ceza kesiyor, uzun süreli tutukluluklarla insanların temel hakların mahrum edilmesine sebep oluyor…
Demokrasi, özgürlük, insan haklarından yana olan herkesin karşı çıkması gereken bir durum bu.
Başta ülkemizin siyasal İslamcı tayfası ve havuz medyası olmak üzere pek çok kesim mangalda kül, İsrail’e demediğini bırakmıyor. Hele hele Ebru’nun ellerinin kelepçelenmesine acayip kızgınlar ve İsrail polisine katil, devletine zalim, adaletine satılmış diyorlar…
Tuhaf olan bir ikiyüzlülüğün eminim siz de farkındasınız.
İsrail devleti 6 bin masum Filistinliyi hapiste tutuyor diye ateş püskürenlerin, kendi iktidarlarının hapishanelerinde tutulan yüz binden fazla masum insan için kılını kıpırdatmaması, en ufak bir itirazda bulunmaması, görmezden gelmesi ne tür bir ikiyüzlülüktür?
Ebru’nun ellerinin önden kelepçelenmesine köpürenlerin, on binlerce masum ev hanımının, öğrencinin, öğretmenin, avukatın kadının ellerinin ters kelepçeyle birer eşkıya gibi oradan oraya sürüklenmesine, İsrail’deki gibi bir ay değil, bir yıl, hatta yıllarca iddianame hazırlanmamasına ses çıkarmamaları mide bulandırıcı değil mi?
İsrail mahkemesi Ebru Özkan’ın tutuksuz yargılanabileceği kararına vardı. Perinçek’in “Siyasetin köpeği” olarak ilan ettiği Türk yargısından daha vicdanlı olabileceğini gösterdi.
Üstelik…
Filistin’de hapse atılan hamile kadın yok.
Bebekli anne de yok.
Hapisteki en genç Filistinli 15 yaşında…
Türkiye’deki hapishanelerde 800 bebek anneleriyle mahpus durumda ve siyasal İslamcıların vicdanı cız bile etmiyor.
Daha birkaç gün önce 86 yaşındaki, hayatında iyilikten başka bir şey yapmamış, tek suçu Tayyip Erdoğan iktidarının emrine girmemek olan bir iş adamı, yatalak eşine bakacak kimsesi olmamasına rağmen tutuklandı. Bırakınız karşı çıkacak tek bir sesi, tersine iktidarı onaylayan yazı ve yorumlar yayınladı bu dinci tayfa!
Bir başörtülü bacımız haksızlık ve zulüm ile tutuklanıyor.
Hapse atılıyor.
Kelepçeleniyor…
Dinci tayfa koro halinde bağırıyor.
Filistin bilmem kaç bin kilometre uzakta.
Burunlarının dibinde, binlerce başörtülü kadın haksızca, arsızca tutuklanıyor, işkence görüyor işkence..
Zorla soyularak arama yapılıyor.
Başörtüleri zorla çıkarılıyor.
Yemek verilmiyor, su verilmiyor.
Abdest almalarına izin verilmiyor.
Kur’an-ı Kerim almalarına izin verilmiyor.
Ramazan’da iftar açmamaları için ellerinden gelene pisliği yapıyor zalimler.
Bebeklerini kaybediyorlar. Sütlerini lavaboya akıtıyorlar.
Minicik çocuklar pislik içindeki koğuşlarda anneleriyle yaşıyor.
Suçlamalar, derneğe yardım etmek, bankaya para yatırmak, mazlumlar için içli köfte yapmak.
Terör örgütüyle iltisak.
İsrail’inkinden bile saçma gerekçeler bunlar. Başta havuzcu yandaşlar olmak üzere en tepeden maşa olarak kullanılan Ergenekonculara kadar herkes çok iyi biliyor ki bu insanlar masum. Hırsızlar ve cuntacılar bir dönemin intikamını almak için açık açık zulüm yapıyorlar.
Diğer kesimler zaten cemaate karşı nefret dolu. Ancak hiçbir nefret dinci güruhunki kadar değil.
Bu kadar zulüm yapılıyor bir kez şeklen dahi olsa zulmü, zalimi kınayamıyorlar.
Hatta tam tersi.
Dinci tayfanın umurunda bile değil. Hilal Kaplan gibi vicdansızlar kadın ve anne olmalarına rağmen bu muameleleri yumuşak buluyor, daha çok zulüm yapılsın istiyorlar.
Hapishanede şüpheli ölüm sayısı 100’ü çoktan geçti.
Bir tek siyasal İslamcı gördünüz mü bundan rahatsız olan?
Oh olsun diyorlar koro halinde.
İsrail’in yaptığı zulmün bin beterini bizzat kendilerinden olanlar yapınca yürekleri soğuyor, daha fazla zulüm istiyorlar.
Tarihe lanetlenmiş bir kuşak olarak geçecek olan Türkiye siyasal dincileri Firavunluğun destanını yazarken, masumdan yana görünmeleri mide bulandırmaktan başka bir anlam ifade etmiyor!
Ah siyasal İslamcılar, ah yıllarca yanımızda olmasına rağmen çirkefliklerini, canavarlıklarını göremediğimiz, görmek istemediğimiz zalimler güruhu..
Ve…
Sizin arsız ikiyüzlülüğünüz!
[Naci Karadağ] 11.7.2018 [TR724]
4,5 yıl önceki yazı ve ‘o yolun sonu’ [Adem Yavuz Arslan]
Aşağıya aldığım yazımı 13 Ocak 2014’te, AKP rejiminin gasp edip yağmaladıktan sonra kapattığı Bugün Gazetesi’nde yazmıştım.
Bilindiği gibi 1 Kasım 2015 seçimlerinden iki gün önce İpek Medya’ya keyfi olarak el konmuş, Erdoğan’ın Havuz Medyası’ndan getirttiği ‘görevliler’ce bir gecede propaganda makinesine dönüştürülmüştü.
Gasp ettikleri kurumların önünde fotoğraf çektirip altına da ‘Elhamdülillah’ yazarak sosyal medyada paylaşan kayyımlar gazetenin arşivini tümden imha ettiği için artık eski yazılara ulaşmak kolay değil.
4,5 yıl sonra o yazıyı gündeme getirmemin nedeni ise şu;
Pazartesi itibiriyle Türkiye’de artık yeni bir rejim var. Daha doğrusu son 4 yılda adım adım inşa edilen ‘parti devleti’nin adı kondu.
‘Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ diye kamufle ettikleri şey aslında tek adam rejimi.
Bir başka ifadeyle Suriye’de yada Irak’ta gördüğümüz ‘Muhaberat devleti’.
Bu aşamada uzun uzun ‘yeni sistemin’ detaylarını ve Erdoğanın sahip olacağı ultra-mega-sınırsız yetkileri analiz edecek değilim.
Hem her şey ortada hem de bir şeye faydası olacağını sanmıyorum.
17 Aralık sonrası, once delile rağmen “Erdoğan’ı paraların üzerinde selfi yaparken görsem fikrim değişmez” diyen AKP seçmeninin bir şeye ikna olacağı yok. Onlar sistemin rantını yemekle meşguller.
Bir KHK ile atılıncaya kadar uyanmayacaklar.
‘Öbür cephe’nın ise AKP kitlesinden farkı yok. Tek dertleri Cemaat. Erdoğan rejimi değiştirip diktatörlüğünü kurarken bile onlar Cemaat takıntısıyla yatıp kalktı.
Erdoğan’ın çiğneyip çiğneyip tükürdüğü ‘FETÖ sakızı’nı iştahla ağızlarında dolaştırıyorlar.
Aynı zamanda o kadar basit kalıplarla konuşuyorlar ki, hayret etmemek mümkün değil.
Mesela yaşadığımız bu ‘tek adam inşaa sürecini’ hala ‘Cemaat hükümet kavgası’ olarak görüyorlar.
Hatta Erdoğan’ın hak hukuk tanımadan yaptığı zulümlere destek bile oldular.
4,5 yıl önceki yazımı Erdoğan’ın gizli ajandasına dikkat çekip “Bırakın bu hükümet cemaat kavgası söylemini. Erdoğan Türkiye’de rejimi değiştirecek. Cemaati engel olarak gördüğü için terörist ilan edip yok ediyor. Bu yolun sonu ‘parti devletine çıkar” dediğimi kayıtlara düşmek için tekrar yayınlıyorum.
Gelecek nesiller, Türkiye’de hukuk katledilirken, demokrasi öldürülürken kim nerede ne yapıyordu, ne yazıp çiziyordu görsün istiyorum.
O dönem bu tip yazılar yazdığım için dönemin başbakan yardımcısı Bülent Arınç tarafından sert bir şekilde ‘bu tip yazıların sana faturası olur’ diye uyarılmıştım.
Nitekim faturası hayli ağır oldu.
Gazetemiz, televizyonumuz gasp edildi. Onlarca arkadaşımız hapiste, biz sürgündeyiz.
Üç müebbet ve onlarca yıl hapis cezası ile yargılanıyorum.
Özetle; Erdoğan herkesin gözü önünde Türkiye’de rejimi değiştirdi. Bunu adım adım yaptı.
‘Tehlikeyi’ görüp engellemeye çalışanlar ise ‘FETÖ’ denilerek hapishanelere dolduruldu.
İşkence ile öldürüldü.
Sözüm ona ‘sol-liberal-demokrat’ çevrelerde ‘FETÖ sakızını’ iştahla çiğneyerek Erdoğan’a bu devrim sürecinde yardımcı oldular.
Sonuçta Alman Neue Osnabrücker Zeitung (NOZ) gazetesinin dediği gibi “Türkiye’yi Erdoğan devletine dönüştürme süreci” tamamlandı.
Vicdanım rahat.
Başından beri bütün riskleri alıp bu sürece karşı durdum.
İlk günden bu yana yazdım ve ekranlarda söyledim. Bülent Arınç’ın tehdidinde olduğu gibi ‘yazılarımın bana faturası ağır oldu’ ve olmaya devam ediyor.
Fakat ben ‘durduğum yer’den eminim. Asıl ‘Tarihin yanlış tarafı’nda duranlar düşünsün.
****
‘PARTİ DEVLETİ’ OLMA YOLUNDA…
Adem Yavuz Arslan- Bugün 13.01.2014
Türkiye uzunca bir zamandır ‘başkanlık sistemi’ni tartışıyor. Siyasi atmosfer sistem değişikliğine ‘şimdilik’ imkân tanımadı.
Ancak uygulama başkanlık sisteminin de ötesine geçti. Yaklaşık 3 yıldır fiilen başkanlık sistemiyle yönetilen Türkiye, son dönemde daha da uç bir noktaya savruldu.
Maalesef, Türkiye adım adım ‘Parti Devleti’ olma yolunda ilerliyor.
Siyasi Partiler Kanunu ve Meclis İçtüzüğü ile Anayasa’dan kaynaklanan problemler nedeniyle Parlamento’da çoğunluğu elinde bulunduran iktidar fiilen yasamayı da emrine alıyor.
AK Parti’nin temel taşlarından Abdullah Gül’ün Köşk’e çıkmasından sonra adeta ‘tek adam’ yönetimine giren AK Parti’nin ‘ustalık dönemi’nde ise yasama tamamen Başbakan Erdoğan’ın emrine girmiş oldu.
Öyle ki Başbakan canlı yayında ya da Genel Kurul’da Meclis başkanına talimat verebiliyor.
Demokrasiyi rafa kaldıracak adımlar
Parlamenter sistemin fiilen işlemez hale geldiği bu noktada şimdi ise demokrasiyi rafa kaldıracak adımlar atılıyor.
Eksikleri, sorunları olmasına rağmen halkın yüzde 58 oyuyla kabul edilen 2010 Anayasa değişikliği ile ilk kez yargı bağımsızlığı yönünde önemli bir adım atılmıştı. HSYK seçimle belirlenirken, çok eleştirilen ‘Adalet bakanının kuruldaki varlığı’ sembolik hale getirildi.
Üstelik bu kazanım ‘milli iradenin oylarıyla’ yapıldı.
Daha üç yıl bile olmadan, üstelik de 17 Aralık’a kadar gündemde olmayan bir konu, pat diye Meclis gündemine geldi. Bu teklifin yasalaşması durumunda yargı da Erdoğan’ın emrine girmiş olacak ve Türkiye tam anlamıyla ‘Parti Devleti’ne dönüşmüş olacak.
Bağımsız kurullar mı dediniz?
Demokratik bir sistemde ‘bağımsız kurullar’ çok önemlidir. Ancak son üç yılda bütün bu kurullar AK Parti’nin kontrolünde ve neredeyse partizan tavırlar sergiliyorlar. Mesela, Bankacılık Kanunu’na göre açık ve ağır bir suç olmasına rağmen Bank Asya, hükümetin kontrolündeki medya organları tarafından resmen batırılmaya çalışılıyor.
Bu konuda vahim başka uygulamalar/iddialar da var.
BDDK ve SPK gibi ‘bağımsız kurullar’ ise sessiz kaldı. Kalmaya da devam ediyor.
‘Partinin gazetecileri’ halkın vergileri ile finanse ediliyor
Medyadaki durum daha da vahim. Sabah&atv Grubu, Çukurova Medya Grubu, Star Medya Grubu gibi Türkiye’nin çok büyük medya gruplarına TMSF eliyle devlet tarafından el konuldu. Sonra da bu gruplar büyük devlet ihalelerinde boy gösteren holdinglere devredildi.
Bu medya kurumlarının başına ya eski AK Partili vekiller ya da Başbakan’ın akrabaları atanarak ‘tam kontrol’ sağlanmış oldu. Böylece çok sayıda medya grubu fiilen ‘hükümetin yayın organı’ haline geldi.
Bu durum siyasetin alanını daraltırken alternative görüşlerin ifade imkânı ortadan kalktı. Mesela, son yolsuzluk operasyonunda tutuklanan Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan ile hükümete yakın bir medya yöneticisi arasında geçen telefon ibretlik.
Medya yöneticisi dinlemeye takılan konuşmasında “Süleyman 2 milyon gönder, maaşları ödeyeceğiz” diyor.
Kamu kaynaklarının ölçüsüz ve adaletsiz bir şekilde hükümete yakın medya organlarına aktarılmasının başka örnekleri de var.
Bir başka ifadeyle ‘Parti Devleti’nde ‘partinin gazetecileri’ halkın vergileriyle finanse ediliyor.
Devlete bağlı STK’lar ne kadar sivil?
Sivil toplum ve think thank kurumlarında da benzer bir tablo var.
SETA gibi bazı sivil toplum kuruluşları ‘kamu yararına vakıf’ statüsüne kavuşturularak kamu kaynakları sonuna kadar aktarılırken akademik camia üzerinde de baskı oluşturuldu.
Medyada bu vakıflarda çalışan akademisyenler dışında görüşlerin yer alması giderek imkânsız hale getirildi
TRT’de SETA’ya kapılar ve finansman sonuna kadar açılırken diğer STK’lar ve akademisyenler yokluğa mahkûm edildi.
Yani, ‘Parti Devleti’nde, STK’lar da halkın vergileriyle finanse ediliyor.
Gül neden sessiz?
Hal böyleyken, yani adım adım Parti Devleti inşa edilirken, ardında büyük bir halk desteği bulunan Abdullah Gül’e yönelik çağrılar ise giderek artıyor.
Ancak Cumhurbaşkanı Gül sessiz.
Habertürk’te gazetecilerin sorularını yanıtlayan Gül, Ruşen Çakır’ın devreye girmesi yönündeki çağrılarına ‘Ben ne yapabilirim ki’ özetindeki cümlesiyle beklentileri de boşa çıkarmış oldu.
Aynı şekilde erkler ayrılığının yok edildiği, mahkeme kararlarının uygulanmadığı, otoriter rejimlerde görülen binlerce memurun tasfiyeye uğradığı bir ortamda son umut olarak Deniz Baykal da yönünü Çankaya Köşkü’ne çevirdi.
Ancak görüşme sonrası o da “ümitsiz olduğunu, Cumhurbaşkanı’nın taraf gibi davrandığını, görevini yerine getirmediğini” söyledi.
Türkiye imajı her geçen gün daha çok bozuluyor
Türkiye, 2002-2010 arasında dış basında hayli popülerdi. Erdoğan ve hükümetinin reform yanlısı politikaları, ekonomik başarısı ve barışçı dış politikası takdir ediliyordu.
Ancak son dönemde çıkan haberlerde yabancı medyanın diplomatlara/siyasi liderlere yönelttiği sorular da gösteriyor ki, Türkiye algısı her geçen gün kötüye gidiyor.
Türkiye için ‘otoriterleşen ve partnerlikten uzaklaşan bir ülke’ yorumları yapılıyor.
Maalesef hükümetin unuttuğu bir şey var. Kendi köyümüzde yaşamıyoruz. Bugünün iletişim imkanlarıyla herkes her şeyi görüyor.
Yolsuzluk operasyonu sonrası atılan adımları tüm dünya gördü. İçeride de saygın hukukçular/gazeteciler, mesela Taha Akyol yargının hükümete bağlandığını söyleyip tepki gösteriyor ama nafile.
Özal döneminden beri dışa açılma yolunda büyük bedeller ödeyen Türkiye, artık kapıları dış dünyaya kapalı, “yabancı düşmanlığı” üzerinden komplo teorileriyle ayakta duran Parti Devleti’ne dönüşmenin eşiğinde.
Devlet istihbarat raporlarıyla yönetiliyor
Ülke tıpkı Baas rejimlerinde olduğu gibi İstihbarat Teşkilatı’nın raporlarıyla yönetiliyor. İstihbaratçılar ve danışmanlar bakanlardan daha çok söz sahibi oldu.
MİT’ten sonra TİB’e de koruma zırhı Türkiye sivil ve demokratik bir anayasa beklerken iktidardan tam tersi uygulamalar geliyor.
Mesela TİB’in başına MİT’ten bir atama yapıldı. Haftası geçmeden “TİB personelinin yargılanabilmelerini bakan iznine bağlayan” yasa tasarısı Meclis’e sevk edildi.
Bu, yasa dışı dinleme yapacak personele zırhtan başka bir anlam taşımaz.
Zaten hazır olan fişlemelere göre yapılan toplu tasfiyelerden sonra polis, mahkeme kararını uygulamayan ‘devrim muhafızı’ haline getirildi.
Bugün mahkeme kararlarını uygulamayan bu polisin ‘yarın partinin kararlarını uygulayan infaz timine dönüşeceği endişesini’ yabana atmamak gerekir.
‘Parti Devleti’ son demokratik erk olan yargıyı teslim alırken; Kamu Denetçisi, Meclis Başkanı ve Cumhurbaşkanı sadece seyirci koltuğunda oturuyor.
Halka ise her zamanki gibi ödenecek ağır bir fatura kalacak.
[Adem Yavuz Arslan] 11.7.2018 [TR724]
Bilindiği gibi 1 Kasım 2015 seçimlerinden iki gün önce İpek Medya’ya keyfi olarak el konmuş, Erdoğan’ın Havuz Medyası’ndan getirttiği ‘görevliler’ce bir gecede propaganda makinesine dönüştürülmüştü.
Gasp ettikleri kurumların önünde fotoğraf çektirip altına da ‘Elhamdülillah’ yazarak sosyal medyada paylaşan kayyımlar gazetenin arşivini tümden imha ettiği için artık eski yazılara ulaşmak kolay değil.
4,5 yıl sonra o yazıyı gündeme getirmemin nedeni ise şu;
Pazartesi itibiriyle Türkiye’de artık yeni bir rejim var. Daha doğrusu son 4 yılda adım adım inşa edilen ‘parti devleti’nin adı kondu.
‘Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ diye kamufle ettikleri şey aslında tek adam rejimi.
Bir başka ifadeyle Suriye’de yada Irak’ta gördüğümüz ‘Muhaberat devleti’.
Bu aşamada uzun uzun ‘yeni sistemin’ detaylarını ve Erdoğanın sahip olacağı ultra-mega-sınırsız yetkileri analiz edecek değilim.
Hem her şey ortada hem de bir şeye faydası olacağını sanmıyorum.
17 Aralık sonrası, once delile rağmen “Erdoğan’ı paraların üzerinde selfi yaparken görsem fikrim değişmez” diyen AKP seçmeninin bir şeye ikna olacağı yok. Onlar sistemin rantını yemekle meşguller.
Bir KHK ile atılıncaya kadar uyanmayacaklar.
‘Öbür cephe’nın ise AKP kitlesinden farkı yok. Tek dertleri Cemaat. Erdoğan rejimi değiştirip diktatörlüğünü kurarken bile onlar Cemaat takıntısıyla yatıp kalktı.
Erdoğan’ın çiğneyip çiğneyip tükürdüğü ‘FETÖ sakızı’nı iştahla ağızlarında dolaştırıyorlar.
Aynı zamanda o kadar basit kalıplarla konuşuyorlar ki, hayret etmemek mümkün değil.
Mesela yaşadığımız bu ‘tek adam inşaa sürecini’ hala ‘Cemaat hükümet kavgası’ olarak görüyorlar.
Hatta Erdoğan’ın hak hukuk tanımadan yaptığı zulümlere destek bile oldular.
4,5 yıl önceki yazımı Erdoğan’ın gizli ajandasına dikkat çekip “Bırakın bu hükümet cemaat kavgası söylemini. Erdoğan Türkiye’de rejimi değiştirecek. Cemaati engel olarak gördüğü için terörist ilan edip yok ediyor. Bu yolun sonu ‘parti devletine çıkar” dediğimi kayıtlara düşmek için tekrar yayınlıyorum.
Gelecek nesiller, Türkiye’de hukuk katledilirken, demokrasi öldürülürken kim nerede ne yapıyordu, ne yazıp çiziyordu görsün istiyorum.
O dönem bu tip yazılar yazdığım için dönemin başbakan yardımcısı Bülent Arınç tarafından sert bir şekilde ‘bu tip yazıların sana faturası olur’ diye uyarılmıştım.
Nitekim faturası hayli ağır oldu.
Gazetemiz, televizyonumuz gasp edildi. Onlarca arkadaşımız hapiste, biz sürgündeyiz.
Üç müebbet ve onlarca yıl hapis cezası ile yargılanıyorum.
Özetle; Erdoğan herkesin gözü önünde Türkiye’de rejimi değiştirdi. Bunu adım adım yaptı.
‘Tehlikeyi’ görüp engellemeye çalışanlar ise ‘FETÖ’ denilerek hapishanelere dolduruldu.
İşkence ile öldürüldü.
Sözüm ona ‘sol-liberal-demokrat’ çevrelerde ‘FETÖ sakızını’ iştahla çiğneyerek Erdoğan’a bu devrim sürecinde yardımcı oldular.
Sonuçta Alman Neue Osnabrücker Zeitung (NOZ) gazetesinin dediği gibi “Türkiye’yi Erdoğan devletine dönüştürme süreci” tamamlandı.
Vicdanım rahat.
Başından beri bütün riskleri alıp bu sürece karşı durdum.
İlk günden bu yana yazdım ve ekranlarda söyledim. Bülent Arınç’ın tehdidinde olduğu gibi ‘yazılarımın bana faturası ağır oldu’ ve olmaya devam ediyor.
Fakat ben ‘durduğum yer’den eminim. Asıl ‘Tarihin yanlış tarafı’nda duranlar düşünsün.
****
‘PARTİ DEVLETİ’ OLMA YOLUNDA…
Adem Yavuz Arslan- Bugün 13.01.2014
Türkiye uzunca bir zamandır ‘başkanlık sistemi’ni tartışıyor. Siyasi atmosfer sistem değişikliğine ‘şimdilik’ imkân tanımadı.
Ancak uygulama başkanlık sisteminin de ötesine geçti. Yaklaşık 3 yıldır fiilen başkanlık sistemiyle yönetilen Türkiye, son dönemde daha da uç bir noktaya savruldu.
Maalesef, Türkiye adım adım ‘Parti Devleti’ olma yolunda ilerliyor.
Siyasi Partiler Kanunu ve Meclis İçtüzüğü ile Anayasa’dan kaynaklanan problemler nedeniyle Parlamento’da çoğunluğu elinde bulunduran iktidar fiilen yasamayı da emrine alıyor.
AK Parti’nin temel taşlarından Abdullah Gül’ün Köşk’e çıkmasından sonra adeta ‘tek adam’ yönetimine giren AK Parti’nin ‘ustalık dönemi’nde ise yasama tamamen Başbakan Erdoğan’ın emrine girmiş oldu.
Öyle ki Başbakan canlı yayında ya da Genel Kurul’da Meclis başkanına talimat verebiliyor.
Demokrasiyi rafa kaldıracak adımlar
Parlamenter sistemin fiilen işlemez hale geldiği bu noktada şimdi ise demokrasiyi rafa kaldıracak adımlar atılıyor.
Eksikleri, sorunları olmasına rağmen halkın yüzde 58 oyuyla kabul edilen 2010 Anayasa değişikliği ile ilk kez yargı bağımsızlığı yönünde önemli bir adım atılmıştı. HSYK seçimle belirlenirken, çok eleştirilen ‘Adalet bakanının kuruldaki varlığı’ sembolik hale getirildi.
Üstelik bu kazanım ‘milli iradenin oylarıyla’ yapıldı.
Daha üç yıl bile olmadan, üstelik de 17 Aralık’a kadar gündemde olmayan bir konu, pat diye Meclis gündemine geldi. Bu teklifin yasalaşması durumunda yargı da Erdoğan’ın emrine girmiş olacak ve Türkiye tam anlamıyla ‘Parti Devleti’ne dönüşmüş olacak.
Bağımsız kurullar mı dediniz?
Demokratik bir sistemde ‘bağımsız kurullar’ çok önemlidir. Ancak son üç yılda bütün bu kurullar AK Parti’nin kontrolünde ve neredeyse partizan tavırlar sergiliyorlar. Mesela, Bankacılık Kanunu’na göre açık ve ağır bir suç olmasına rağmen Bank Asya, hükümetin kontrolündeki medya organları tarafından resmen batırılmaya çalışılıyor.
Bu konuda vahim başka uygulamalar/iddialar da var.
BDDK ve SPK gibi ‘bağımsız kurullar’ ise sessiz kaldı. Kalmaya da devam ediyor.
‘Partinin gazetecileri’ halkın vergileri ile finanse ediliyor
Medyadaki durum daha da vahim. Sabah&atv Grubu, Çukurova Medya Grubu, Star Medya Grubu gibi Türkiye’nin çok büyük medya gruplarına TMSF eliyle devlet tarafından el konuldu. Sonra da bu gruplar büyük devlet ihalelerinde boy gösteren holdinglere devredildi.
Bu medya kurumlarının başına ya eski AK Partili vekiller ya da Başbakan’ın akrabaları atanarak ‘tam kontrol’ sağlanmış oldu. Böylece çok sayıda medya grubu fiilen ‘hükümetin yayın organı’ haline geldi.
Bu durum siyasetin alanını daraltırken alternative görüşlerin ifade imkânı ortadan kalktı. Mesela, son yolsuzluk operasyonunda tutuklanan Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan ile hükümete yakın bir medya yöneticisi arasında geçen telefon ibretlik.
Medya yöneticisi dinlemeye takılan konuşmasında “Süleyman 2 milyon gönder, maaşları ödeyeceğiz” diyor.
Kamu kaynaklarının ölçüsüz ve adaletsiz bir şekilde hükümete yakın medya organlarına aktarılmasının başka örnekleri de var.
Bir başka ifadeyle ‘Parti Devleti’nde ‘partinin gazetecileri’ halkın vergileriyle finanse ediliyor.
Devlete bağlı STK’lar ne kadar sivil?
Sivil toplum ve think thank kurumlarında da benzer bir tablo var.
SETA gibi bazı sivil toplum kuruluşları ‘kamu yararına vakıf’ statüsüne kavuşturularak kamu kaynakları sonuna kadar aktarılırken akademik camia üzerinde de baskı oluşturuldu.
Medyada bu vakıflarda çalışan akademisyenler dışında görüşlerin yer alması giderek imkânsız hale getirildi
TRT’de SETA’ya kapılar ve finansman sonuna kadar açılırken diğer STK’lar ve akademisyenler yokluğa mahkûm edildi.
Yani, ‘Parti Devleti’nde, STK’lar da halkın vergileriyle finanse ediliyor.
Gül neden sessiz?
Hal böyleyken, yani adım adım Parti Devleti inşa edilirken, ardında büyük bir halk desteği bulunan Abdullah Gül’e yönelik çağrılar ise giderek artıyor.
Ancak Cumhurbaşkanı Gül sessiz.
Habertürk’te gazetecilerin sorularını yanıtlayan Gül, Ruşen Çakır’ın devreye girmesi yönündeki çağrılarına ‘Ben ne yapabilirim ki’ özetindeki cümlesiyle beklentileri de boşa çıkarmış oldu.
Aynı şekilde erkler ayrılığının yok edildiği, mahkeme kararlarının uygulanmadığı, otoriter rejimlerde görülen binlerce memurun tasfiyeye uğradığı bir ortamda son umut olarak Deniz Baykal da yönünü Çankaya Köşkü’ne çevirdi.
Ancak görüşme sonrası o da “ümitsiz olduğunu, Cumhurbaşkanı’nın taraf gibi davrandığını, görevini yerine getirmediğini” söyledi.
Türkiye imajı her geçen gün daha çok bozuluyor
Türkiye, 2002-2010 arasında dış basında hayli popülerdi. Erdoğan ve hükümetinin reform yanlısı politikaları, ekonomik başarısı ve barışçı dış politikası takdir ediliyordu.
Ancak son dönemde çıkan haberlerde yabancı medyanın diplomatlara/siyasi liderlere yönelttiği sorular da gösteriyor ki, Türkiye algısı her geçen gün kötüye gidiyor.
Türkiye için ‘otoriterleşen ve partnerlikten uzaklaşan bir ülke’ yorumları yapılıyor.
Maalesef hükümetin unuttuğu bir şey var. Kendi köyümüzde yaşamıyoruz. Bugünün iletişim imkanlarıyla herkes her şeyi görüyor.
Yolsuzluk operasyonu sonrası atılan adımları tüm dünya gördü. İçeride de saygın hukukçular/gazeteciler, mesela Taha Akyol yargının hükümete bağlandığını söyleyip tepki gösteriyor ama nafile.
Özal döneminden beri dışa açılma yolunda büyük bedeller ödeyen Türkiye, artık kapıları dış dünyaya kapalı, “yabancı düşmanlığı” üzerinden komplo teorileriyle ayakta duran Parti Devleti’ne dönüşmenin eşiğinde.
Devlet istihbarat raporlarıyla yönetiliyor
Ülke tıpkı Baas rejimlerinde olduğu gibi İstihbarat Teşkilatı’nın raporlarıyla yönetiliyor. İstihbaratçılar ve danışmanlar bakanlardan daha çok söz sahibi oldu.
MİT’ten sonra TİB’e de koruma zırhı Türkiye sivil ve demokratik bir anayasa beklerken iktidardan tam tersi uygulamalar geliyor.
Mesela TİB’in başına MİT’ten bir atama yapıldı. Haftası geçmeden “TİB personelinin yargılanabilmelerini bakan iznine bağlayan” yasa tasarısı Meclis’e sevk edildi.
Bu, yasa dışı dinleme yapacak personele zırhtan başka bir anlam taşımaz.
Zaten hazır olan fişlemelere göre yapılan toplu tasfiyelerden sonra polis, mahkeme kararını uygulamayan ‘devrim muhafızı’ haline getirildi.
Bugün mahkeme kararlarını uygulamayan bu polisin ‘yarın partinin kararlarını uygulayan infaz timine dönüşeceği endişesini’ yabana atmamak gerekir.
‘Parti Devleti’ son demokratik erk olan yargıyı teslim alırken; Kamu Denetçisi, Meclis Başkanı ve Cumhurbaşkanı sadece seyirci koltuğunda oturuyor.
Halka ise her zamanki gibi ödenecek ağır bir fatura kalacak.
[Adem Yavuz Arslan] 11.7.2018 [TR724]
Final sezonu 1. bölüm özeti [Levent Kenez]
Bakanların, bakanlar kurulunun bir anlamı varmış gibi gün boyunca yapılan bakan totolar, heyecanlı heyecanlı komik işte bakanlar kurulu listesi anonsları gerçekten hala nerede olduğumuzun anlaşılmadığını gösteriyor.
Zaten Erdoğan’ın kendisi de bakanlar kurulunun bir hikaye olduğunu göstermek için Varank gibi bir karikatürü, trollerden sorumlu fedaisini bakan yaptı. Daha önce büyükelçi yaparak etrafı güldürmüştü şimdi herkesi güldürdü. Daha nasıl açık anlatsın? Şoförünü vekil yapan adam çaycısını bakan yapmış çok mu? Varank’ın CV’sinde böcek kumpasındaki efsane rolüne atıfta bulunulmuş da, sağa sola silah yolladıkları cihatçılık oyunundaki rolüne hiç değinilmemiş. Kutsal hedef için verilen zayiatların önemi yoktur fetvasının cisimleşmiş halidir Varank. Abi katili ile aynı safta olmayı içine sindirecek kadar her şeyi tevil edebilecek siyasal İslamcı ikiyüzlüğünün en rezil simasıdır. Belki de bir vefanın, hesaplanamayan kaybın özrü için oradadır.
Diplomasinin ırzına geçmiş adamla dahiliyenin içine etmiş adamın yerini koruması normal. Erdoğan’ın gözüne nasıl girilir konusunda yeni gelenlere model olabilirler. Ben kısaca anlatayım yine de: Önce kişiliğinizi, onurunuzu ve insanlığınızı kapıdan bırakacaksınız sonrası zaten geliyor. Zaten bu kapıdan girdiğinize göre bunları yapmış demeksinizdir öyle çok derse, modele ihtiyacınız da yoktur. Bir acemilik yaşamadan bu işi halledeceksiniz.
Ülkenin tapusunu üzerine geçirdikten sonra kasanın anahtarlarını Berat’a vermiş olması çok bir şey değil. Bu dönemin en iğrenç adamlarından birisi olan Berat’ın adı ilan edilince piyasaların verdiği tepki ülkenin işinin zor olduğunu bir kez daha gösterdi. Bundan 5 yıl önce bunlardan ehven Babacan tekrar ekonominin başına gelince dolar düşmüş, borsa yükselmişti. Berat enerji ihalelerinin başına geçtiğinde bundan daha iyi bir bakan mı olacaktı diye yazılar yazan Hürriyet şeyleri bakalım şimdi de hazinenin başına Berat’tan iyisi mi gelecekti diye yazı döktürecekler mi? Reza’ya yazık oldu. Gitmeyip kalsaydı büyük ihtimalle bakandı.
Hulusi Akar’ın savunma bakanı olmasına da şaşırmadım. Muhtemelen şöyle bir diyalog geçmiş olmalı:
– Paşam yeni dönemde de mesai arkadaşı olmak isterim.
-Siz nasıl uygun görürseniz efendim.
-Savunma ya da yardımcım olabilir henüz listeyi neticelendirmedim.
-Bizim için her vazife kutsaldır sayın Cumhurbaşkanım.
-Spor bakanı da yapabilirim.
-Harbiye’de kros takımındaydım efendim.
-Belki aile bakanlığı olur.
-İyi bir aile babası olduğumu söylerler efendim.
15 Temmuz’un bütün kirli işbirlikçileri hep kontrol altında. Hulusi Akar için bir insanın bu kadar da madara olmayı içine sindirmeyeceğini düşünüp ondan bir Sisi çıkarmayı düşünenler Seyhan Soylu’ya müracat etseler daha fazla yol alırlar. Erdoğan’ın emriyle helikoptere atlayıp Gül’e giden Akar’a güvenmeyen Erdoğan’ın onun yanına konuşulanlara tanık olsun diye saz sanatçıcı Kalın’ı gönderdiğini de unutmayalım. Akar’ın kurşun askercilik oynayarak hayatta kalmaya çalıştığını mı yoksa zaten gönüllü yaver mi olduğunu bu sezon finalinde öğreneceğiz.
Erdoğan’ın yemin töreni için hatıra para bastırması ile ilgili olarak intihar edercesine irtifa kaybeden İnce şöyle bir tweet atmış: ‘Önce FETÖ için para basmıştı, şimdi kendisi için para basmış!’. Mucize olsa cumhurbaşkanı olacak adayın meseleye baktığı yere bak. Ülke bitmiş, krallık ilan edilmiş, hala Fetö diyor. Bir tanesi de bilmem hangi bakanın kardeşi Fetö’den hapiste diyor. Bu yeni dönemden tek beklentim CHP’yi kapatmasıdır. Türkçe olimpiyatları için basılan paraya kadar düşmüşlere hatırlatalım. CHP’lilerin Türkçe olimpiyatları için övgü dolu sözlerini yazsak burdan aya yol olur. Madem Türkçe olimpiyatlarını bir terör faaliyeti görüyor İnce, Kılıçdaroğlu’nun olimpiyatlar gururumuzu okşuyor demecini de alsın kurultayda Kılıçdaroğlu Fetöcü diye kullansın, belki o zaman devirir. Ekrana da Kılıçdaroğlu’nun olimpiyat gençleri ile fotosunu verir. Bir diğer cumhurbaşkanı adayı da gittiği olimpiyat törenleri için Bahçeli talimat verdi o sebeple gittim demişti. Bu korkak ve iki yüzlülerin alternatif oluğu ülkenin tartışmasız hakkı Erdoğan gibi birisidir. Erdoğan hem devleti hem milleti tümden ülkeyi tuz buz edeceği için bu ikiyüzlülerle vakit kaybetmektense Erdoğan’a tükenişe doğru gitmek daha hayırlı olacak.
Dün resmen başlayan ancak uzun bir süredir zaten bir adamın iki dudağı arasında yönetilen Türkiye’de bu düzene destek vermeyenler ne yapmalı? Acizane önerilerimizle bir sonraki yazıda burdan devam edelim.
[Levent Kenez] 11.7.2018 [TR724]
Zaten Erdoğan’ın kendisi de bakanlar kurulunun bir hikaye olduğunu göstermek için Varank gibi bir karikatürü, trollerden sorumlu fedaisini bakan yaptı. Daha önce büyükelçi yaparak etrafı güldürmüştü şimdi herkesi güldürdü. Daha nasıl açık anlatsın? Şoförünü vekil yapan adam çaycısını bakan yapmış çok mu? Varank’ın CV’sinde böcek kumpasındaki efsane rolüne atıfta bulunulmuş da, sağa sola silah yolladıkları cihatçılık oyunundaki rolüne hiç değinilmemiş. Kutsal hedef için verilen zayiatların önemi yoktur fetvasının cisimleşmiş halidir Varank. Abi katili ile aynı safta olmayı içine sindirecek kadar her şeyi tevil edebilecek siyasal İslamcı ikiyüzlüğünün en rezil simasıdır. Belki de bir vefanın, hesaplanamayan kaybın özrü için oradadır.
Diplomasinin ırzına geçmiş adamla dahiliyenin içine etmiş adamın yerini koruması normal. Erdoğan’ın gözüne nasıl girilir konusunda yeni gelenlere model olabilirler. Ben kısaca anlatayım yine de: Önce kişiliğinizi, onurunuzu ve insanlığınızı kapıdan bırakacaksınız sonrası zaten geliyor. Zaten bu kapıdan girdiğinize göre bunları yapmış demeksinizdir öyle çok derse, modele ihtiyacınız da yoktur. Bir acemilik yaşamadan bu işi halledeceksiniz.
Ülkenin tapusunu üzerine geçirdikten sonra kasanın anahtarlarını Berat’a vermiş olması çok bir şey değil. Bu dönemin en iğrenç adamlarından birisi olan Berat’ın adı ilan edilince piyasaların verdiği tepki ülkenin işinin zor olduğunu bir kez daha gösterdi. Bundan 5 yıl önce bunlardan ehven Babacan tekrar ekonominin başına gelince dolar düşmüş, borsa yükselmişti. Berat enerji ihalelerinin başına geçtiğinde bundan daha iyi bir bakan mı olacaktı diye yazılar yazan Hürriyet şeyleri bakalım şimdi de hazinenin başına Berat’tan iyisi mi gelecekti diye yazı döktürecekler mi? Reza’ya yazık oldu. Gitmeyip kalsaydı büyük ihtimalle bakandı.
Hulusi Akar’ın savunma bakanı olmasına da şaşırmadım. Muhtemelen şöyle bir diyalog geçmiş olmalı:
– Paşam yeni dönemde de mesai arkadaşı olmak isterim.
-Siz nasıl uygun görürseniz efendim.
-Savunma ya da yardımcım olabilir henüz listeyi neticelendirmedim.
-Bizim için her vazife kutsaldır sayın Cumhurbaşkanım.
-Spor bakanı da yapabilirim.
-Harbiye’de kros takımındaydım efendim.
-Belki aile bakanlığı olur.
-İyi bir aile babası olduğumu söylerler efendim.
15 Temmuz’un bütün kirli işbirlikçileri hep kontrol altında. Hulusi Akar için bir insanın bu kadar da madara olmayı içine sindirmeyeceğini düşünüp ondan bir Sisi çıkarmayı düşünenler Seyhan Soylu’ya müracat etseler daha fazla yol alırlar. Erdoğan’ın emriyle helikoptere atlayıp Gül’e giden Akar’a güvenmeyen Erdoğan’ın onun yanına konuşulanlara tanık olsun diye saz sanatçıcı Kalın’ı gönderdiğini de unutmayalım. Akar’ın kurşun askercilik oynayarak hayatta kalmaya çalıştığını mı yoksa zaten gönüllü yaver mi olduğunu bu sezon finalinde öğreneceğiz.
Erdoğan’ın yemin töreni için hatıra para bastırması ile ilgili olarak intihar edercesine irtifa kaybeden İnce şöyle bir tweet atmış: ‘Önce FETÖ için para basmıştı, şimdi kendisi için para basmış!’. Mucize olsa cumhurbaşkanı olacak adayın meseleye baktığı yere bak. Ülke bitmiş, krallık ilan edilmiş, hala Fetö diyor. Bir tanesi de bilmem hangi bakanın kardeşi Fetö’den hapiste diyor. Bu yeni dönemden tek beklentim CHP’yi kapatmasıdır. Türkçe olimpiyatları için basılan paraya kadar düşmüşlere hatırlatalım. CHP’lilerin Türkçe olimpiyatları için övgü dolu sözlerini yazsak burdan aya yol olur. Madem Türkçe olimpiyatlarını bir terör faaliyeti görüyor İnce, Kılıçdaroğlu’nun olimpiyatlar gururumuzu okşuyor demecini de alsın kurultayda Kılıçdaroğlu Fetöcü diye kullansın, belki o zaman devirir. Ekrana da Kılıçdaroğlu’nun olimpiyat gençleri ile fotosunu verir. Bir diğer cumhurbaşkanı adayı da gittiği olimpiyat törenleri için Bahçeli talimat verdi o sebeple gittim demişti. Bu korkak ve iki yüzlülerin alternatif oluğu ülkenin tartışmasız hakkı Erdoğan gibi birisidir. Erdoğan hem devleti hem milleti tümden ülkeyi tuz buz edeceği için bu ikiyüzlülerle vakit kaybetmektense Erdoğan’a tükenişe doğru gitmek daha hayırlı olacak.
Dün resmen başlayan ancak uzun bir süredir zaten bir adamın iki dudağı arasında yönetilen Türkiye’de bu düzene destek vermeyenler ne yapmalı? Acizane önerilerimizle bir sonraki yazıda burdan devam edelim.
[Levent Kenez] 11.7.2018 [TR724]
Erdoğan’ın aile şirketi [Semih Ardıç]
Recep Tayyip Erdoğan nasıl bir devlet idaresi tasavvur ettiğini en müşahhas haliyle ilk defa 16 Mart 2015’te Balıkesir’de telaffuz etmişti.
İşadamlarına hitap ederken, gönlünden geçen başkanlık sistemini şu sözlerle resmetmişti: “Sizler bir iş adamı gibi bu ülkenin yönetilmesini istemez misiniz? Benim derdim ne biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa Türkiye de öyle yönetilmelidir. Yoksa bileklerine bağlıyorlar prangayı, yürü yürüyebilirsen.”
ANONİM ŞİRKET GİBİ DEVLET İDARE ETMEK
O sözlere ne kadar iman ettiğini bugün itibarıyla cümle âlem biliyor. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin ilk kabinesinde görev verdiği isimleri 9 Temmuz Pazartesi akşamı Saray’da bizzat kendisi takdim etti.
İlk başkanlık kabinesinde vazife verdiği yardımcısı Fuat Oktay’ı ile 16 bakanı sağına-soluna dizerken gözlerinin içi gülüyordu.
Türkiye Cumhuriyeti artık bir anonim şirketti. Şirketin patronu da genel müdürü de muhasebecisi de müfettişi de aynı kişiydi: Erdoğan…
TEŞKİLAT KANUNLARI HÜKÜMSÜZ
Aynı gün yayımlanan 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile bütün teşkilat kanunları lağvedildi. Bakanlıklar da onlara bağlı teşkilatlar da Erdoğan’ın talimatlarını esas alacak.
Herkesi yakından alakadar eden değişiklikler ne müzakere edildi ne de olup bitenden kimsenin haberi oldu. Kanun çıkarmaya ihtiyaç bile duyulmadı.
Ömrünü anayasa hukukuna vakfetmiş Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu bile, “Yeni sistemin ne olduğunu biz de bilmiyoruz.” diyorsa varın ötesini siz tahmin edin.
KASANIN ANAHTARLARI DAMAT BERAT’TA
Aile şirketi hayaline kavuşmanın verdiği ilave teşvikle damadı Berat Albayrak’a devletin kasasının anahtarlarını teslim etti.
Maliye ve Hazine gibi iki farklı birimin tabelasını “Maliye ve Hazine Bakanlığı” şeklinde değiştiriverdi. Maliye’de para kalmayınca Hazine bakanının kapısında dil dökme devri kapandı.
Bütçe açığı ya da Hazine nakit dengesi gibi kavramların hükmü kalmadı. Osmanlı Devleti’nden miras iki köklü teşkilat Berat Albayrak’ın emrine tahsis edildi.
Seyreyleyin bütçe açıklarını ve Hazine garantili borçlardaki patlamayı.
MERKEZ BANKASI VE ÜST KURULLAR SARAY’A BAĞLANDI
Merkez Bankası, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) gibi özerk kurul ve kuruluşlar zaten doğrudan Saray’a bağlandı.
Başkanlardan üyelere kadar hepsine Erdoğan karar verecek. Erdoğan kendisine ayak bağı olacak bütün mevzuatın üzerinden silindir gibi ezip geçiyor. Artık o, “Faiz inecek.” diyorsa inecek, “Çıkacak.” diyorsa çıkacak.
BİR DEDİĞİNİ İKİ ETMEYEN ÜÇ İSİM
Başkan Erdoğan, “Son Başbakan” Binali Yıldırım’ın kabinesinde aynı görevi ifa eden Süleyman Soylu (İçişleri), Mevlüt Çavuşoğlu (Dışişleri) ve Abdülhamit Gül’ü (Adalet) bir dediğini iki etmedikleri için yanında tutmayı tercih etti.
Damat Albayrak ve bu üç isim milletvekilliğinden istifa edecek ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) sandalye sayısı 291’e düşecek.
301’in altına inen AKP için 4 milletvekilini daha feda etmek zahiren riskli görünebilir.
Amma velakin yeni dönemde TBMM’ye fazla ihtiyaç duymayacak olmalı ki Erdoğan’ın ekseriyeti elinde bulundurma gibi bir derdi yok.
Lazım geldiğinde bagajında yedek lastik var nasıl olsa!
Çavuşoğlu, Gül, Soylu, Albayrak ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar haricinde kalan isimlere bakanlık unvanı verilmesine AKP koridorlarında bile şaşıranların sayısı hiç de az değil.
HULUSİ AKAR, DİĞERLERİ VE 15 TEMMUZ
Orgeneral Akar tarihe bakanlık için genelkurmay Başkanlığı’ndan erken emekli olan isim olarak geçti. Erdoğan, Akar’ın yerine bir günlük fasılayla Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Güler’i tayin etti.
Bunlar için evvelden olduğu gibi Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) beklenmedi. Zira YAŞ lağvedildi. Rütbe verme-sökme yetkisi de Erdoğan’da.
Güler’in koltuğunu da Genelkurmay 2. Başkanı Ümit Dündar devraldı.
Siviller dururken asker bir isim savunma bakanlığına getirildi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) üç-beş sene sonrasının komuta kademesi teamüller hiçe sayılarak alelacele belirlendi.
Bu tayin ve terfilerle 15 Temmuz 2016 gecesinden yaşananlar arasında irtibat olduğu aşikâr. “Hoşa gitmeyen proje”nin aktörleri mükâfatlandırılıyor.
ERDOĞAN AKP’YE DE İTİMAT ETMİYOR
Dolayısıya Erdoğan, A Takımı’nı kurarken sadece kendisinin vakıf olduğu sırları dikkate aldı. Liderliğini yaptığı AKP’ye bile itimat etmediğini ifade etmiş odu.
16 senelik iktidar tecrübesini müteakip Erdoğan daha ziyade tanınmamış isimlere fırsat verdi. Yeni bakanlar rutin işlere nezaret edecek. Ötesi Başkan Erdoğan’ın bileceği bir iş!
Yardımcısı Doç. Dr. Fuat Oktay, son başbakanlık müsteşarı idi. 1976 doğumlu müşaviri Mustafa Varank (TÜRKSAT Yönetim Kurulu Üyesi) Sanayi ve Teknoloji Bakanı olacak.
Atlasjet ve ETS Tur’un ortağı Mehmet Ersoy, Kültür ve Turizm Bakanı; Medipol Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanı Fahrettin Koca, Sağlık Bakanı; Turkcell Yönetim Kurulu Üyesi Bekir Pakdemirli (Eski bakanlardan Ekrem Pakdemirli’nin oğlu), Tarım ve Orman Bakanı oldu.
ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK TOKİ ZİHNİYETİNE EMANET
Tek tipi ucube apartmanları ile şehirleri katleden Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) iştiraki Emlak Konut AŞ’de genel müdür koltuğunda oturan Murat Kurum ise Çevre ve Şehircilik Bakanı olacak.
Şaka değil! Çevre ve Şehircilik, TOKİ zihniyetine emanet. Kupon araziler, Kanal İstanbul Erdoğan’ın yeni dönemde en fazla gelir beklediği projeler değil mi? Kurum da bu işleri takip edecek.
Milli Bakanlığı’na getirilen Prof. Dr. Ziya Selçuk ise Maya Okulları’nın sahibi.
Eski Karayolları Genel Müdürü Mehmet Cahit Turan da Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı görevini ifa edecek.
İKİ KADIN BAKAN
Kabinede iki kadın bakandan biri olan Zehra Zümrüt Selçuk, Çalışma Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı oldu. Selçuk, eski Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un kızı.
Diğer kadın bakan Ruhsar Pekcan da Ticaret Bakanlığı görevini üstlendi. Pekcan, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) bünyesinde Türkiye-Suriye İş Konseyi Başkanlığı, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Kadın Girişimciler Kurulu Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştu.
Fatih Dönmez, damat Berat’ın yardımcısı idi, artık Enerji Bakanı oldu. Gençlik ve Spor Bakanlığı’na ise Spor Toto Teşkilat Başkanı Mehmet Kasapoğlu getirildi.
BAKANLARIN ANGAJMANI VAR
AKP ya da müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi’ni (MHP) çok da memnun etmeyen bir vitrin hazırladığına göre Erdoğan’ın başka endişeleri ve hedefleri var.
Devlet mekanizmasını yerle bir ederken itiraz istemiyor. Bu yüzden müstağni, kendinden emin ve parlak kariyer sahiplerine ihtiyaç duymadı. Bilakis Erdoğan bir taraf ile irtibatlı olanları tercih etti.
Bakanların hemen hepsinin ya doğrudan şirketi var ya da bazı bakanlar şirketlerin yönetim kurullarında oturuyor.
Bazı bakanlar düne kadar şirketlere müşavirlik yapıyordu. Erdoğan da öyle demiyor muydu? Devleti şirket gibi yönetmenin hayali ile yanıp tutuşmuyor muydu?
ERDOĞAN’IN TORUNUNA KAFA TOKUŞTURAN GENERAL
Başkan Erdoğan, devleti şirket gibi idare etme hayalini bir adım öteye taşıdı. Türkiye’yi aile şirketi gibi yönetecek.
Damadı, müşaviri derken Erdoğan ailesinin ağırlığı devletin her kademesinde günden güne hissedilecek.
Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Küçükakyüz’ün TBMM’de yemin merasimi esnasında üst basamakta duran Erdoğan’ın torunu ile kafa tokuşturduğu sahne aile şirketinde herkesin yerine gösterecek kadar ibretliktir.
Fas’ta kralın oğlunun elini öpen generali hatırlatan o kare yeni Türkiye’de “dalkavukluk 4.0” listesine ilk sıradan girdi.
DAMAT BERAT’A PİYASALARIN İLK TEPKİSİ
Aile şirketinin yönetim kuruluna piyasaların verdiği ilk tepki sert oldu. Yatırımcıların tedirginliği Türkiye’yi ufukta daha ağır krizlerin beklediğini haber veriyor.
Berat Albayrak’ın ekonominin başına geçtiği ilk günde Borsa yüzde 3 düştü, dolar 4,70 TL’yi aştı, euro 5,55 TL’ye yükseldi. Hazine’nin iki senelik borçlanma maliyeti yüzde 20,36 oldu. Damat Berat namına parlak bir karşılama denilemez.
Ekonomi zaten müflis vaziyette. Piyasanın tansiyonu düşmezse üç-beş ay sonra Türkiye kendisini başka mevzuları konuşurken bulabilir.
Para asla uyumaz….
Olanla olacak arasındaki fark şimdilik meçhul.
Fıtrat, para, ekonomi, matematik, hukuk ve konjonktür diyor ki aile şirketinin, yani Türkiye AŞ’nin uzun vadeli olma ihtimali yok.
[Semih Ardıç] 11.7.2018 [TR724]
İşadamlarına hitap ederken, gönlünden geçen başkanlık sistemini şu sözlerle resmetmişti: “Sizler bir iş adamı gibi bu ülkenin yönetilmesini istemez misiniz? Benim derdim ne biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa Türkiye de öyle yönetilmelidir. Yoksa bileklerine bağlıyorlar prangayı, yürü yürüyebilirsen.”
ANONİM ŞİRKET GİBİ DEVLET İDARE ETMEK
O sözlere ne kadar iman ettiğini bugün itibarıyla cümle âlem biliyor. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin ilk kabinesinde görev verdiği isimleri 9 Temmuz Pazartesi akşamı Saray’da bizzat kendisi takdim etti.
İlk başkanlık kabinesinde vazife verdiği yardımcısı Fuat Oktay’ı ile 16 bakanı sağına-soluna dizerken gözlerinin içi gülüyordu.
Türkiye Cumhuriyeti artık bir anonim şirketti. Şirketin patronu da genel müdürü de muhasebecisi de müfettişi de aynı kişiydi: Erdoğan…
TEŞKİLAT KANUNLARI HÜKÜMSÜZ
Aynı gün yayımlanan 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile bütün teşkilat kanunları lağvedildi. Bakanlıklar da onlara bağlı teşkilatlar da Erdoğan’ın talimatlarını esas alacak.
Herkesi yakından alakadar eden değişiklikler ne müzakere edildi ne de olup bitenden kimsenin haberi oldu. Kanun çıkarmaya ihtiyaç bile duyulmadı.
Ömrünü anayasa hukukuna vakfetmiş Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu bile, “Yeni sistemin ne olduğunu biz de bilmiyoruz.” diyorsa varın ötesini siz tahmin edin.
KASANIN ANAHTARLARI DAMAT BERAT’TA
Aile şirketi hayaline kavuşmanın verdiği ilave teşvikle damadı Berat Albayrak’a devletin kasasının anahtarlarını teslim etti.
Maliye ve Hazine gibi iki farklı birimin tabelasını “Maliye ve Hazine Bakanlığı” şeklinde değiştiriverdi. Maliye’de para kalmayınca Hazine bakanının kapısında dil dökme devri kapandı.
Bütçe açığı ya da Hazine nakit dengesi gibi kavramların hükmü kalmadı. Osmanlı Devleti’nden miras iki köklü teşkilat Berat Albayrak’ın emrine tahsis edildi.
Seyreyleyin bütçe açıklarını ve Hazine garantili borçlardaki patlamayı.
MERKEZ BANKASI VE ÜST KURULLAR SARAY’A BAĞLANDI
Merkez Bankası, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) gibi özerk kurul ve kuruluşlar zaten doğrudan Saray’a bağlandı.
Başkanlardan üyelere kadar hepsine Erdoğan karar verecek. Erdoğan kendisine ayak bağı olacak bütün mevzuatın üzerinden silindir gibi ezip geçiyor. Artık o, “Faiz inecek.” diyorsa inecek, “Çıkacak.” diyorsa çıkacak.
BİR DEDİĞİNİ İKİ ETMEYEN ÜÇ İSİM
Başkan Erdoğan, “Son Başbakan” Binali Yıldırım’ın kabinesinde aynı görevi ifa eden Süleyman Soylu (İçişleri), Mevlüt Çavuşoğlu (Dışişleri) ve Abdülhamit Gül’ü (Adalet) bir dediğini iki etmedikleri için yanında tutmayı tercih etti.
Damat Albayrak ve bu üç isim milletvekilliğinden istifa edecek ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) sandalye sayısı 291’e düşecek.
301’in altına inen AKP için 4 milletvekilini daha feda etmek zahiren riskli görünebilir.
Amma velakin yeni dönemde TBMM’ye fazla ihtiyaç duymayacak olmalı ki Erdoğan’ın ekseriyeti elinde bulundurma gibi bir derdi yok.
Lazım geldiğinde bagajında yedek lastik var nasıl olsa!
Çavuşoğlu, Gül, Soylu, Albayrak ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar haricinde kalan isimlere bakanlık unvanı verilmesine AKP koridorlarında bile şaşıranların sayısı hiç de az değil.
HULUSİ AKAR, DİĞERLERİ VE 15 TEMMUZ
Orgeneral Akar tarihe bakanlık için genelkurmay Başkanlığı’ndan erken emekli olan isim olarak geçti. Erdoğan, Akar’ın yerine bir günlük fasılayla Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Güler’i tayin etti.
Bunlar için evvelden olduğu gibi Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) beklenmedi. Zira YAŞ lağvedildi. Rütbe verme-sökme yetkisi de Erdoğan’da.
Güler’in koltuğunu da Genelkurmay 2. Başkanı Ümit Dündar devraldı.
Siviller dururken asker bir isim savunma bakanlığına getirildi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde (TSK) üç-beş sene sonrasının komuta kademesi teamüller hiçe sayılarak alelacele belirlendi.
Bu tayin ve terfilerle 15 Temmuz 2016 gecesinden yaşananlar arasında irtibat olduğu aşikâr. “Hoşa gitmeyen proje”nin aktörleri mükâfatlandırılıyor.
ERDOĞAN AKP’YE DE İTİMAT ETMİYOR
Dolayısıya Erdoğan, A Takımı’nı kurarken sadece kendisinin vakıf olduğu sırları dikkate aldı. Liderliğini yaptığı AKP’ye bile itimat etmediğini ifade etmiş odu.
16 senelik iktidar tecrübesini müteakip Erdoğan daha ziyade tanınmamış isimlere fırsat verdi. Yeni bakanlar rutin işlere nezaret edecek. Ötesi Başkan Erdoğan’ın bileceği bir iş!
Yardımcısı Doç. Dr. Fuat Oktay, son başbakanlık müsteşarı idi. 1976 doğumlu müşaviri Mustafa Varank (TÜRKSAT Yönetim Kurulu Üyesi) Sanayi ve Teknoloji Bakanı olacak.
Atlasjet ve ETS Tur’un ortağı Mehmet Ersoy, Kültür ve Turizm Bakanı; Medipol Hastanesi Yönetim Kurulu Başkanı Fahrettin Koca, Sağlık Bakanı; Turkcell Yönetim Kurulu Üyesi Bekir Pakdemirli (Eski bakanlardan Ekrem Pakdemirli’nin oğlu), Tarım ve Orman Bakanı oldu.
ÇEVRE VE ŞEHİRCİLİK TOKİ ZİHNİYETİNE EMANET
Tek tipi ucube apartmanları ile şehirleri katleden Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) iştiraki Emlak Konut AŞ’de genel müdür koltuğunda oturan Murat Kurum ise Çevre ve Şehircilik Bakanı olacak.
Şaka değil! Çevre ve Şehircilik, TOKİ zihniyetine emanet. Kupon araziler, Kanal İstanbul Erdoğan’ın yeni dönemde en fazla gelir beklediği projeler değil mi? Kurum da bu işleri takip edecek.
Milli Bakanlığı’na getirilen Prof. Dr. Ziya Selçuk ise Maya Okulları’nın sahibi.
Eski Karayolları Genel Müdürü Mehmet Cahit Turan da Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı görevini ifa edecek.
İKİ KADIN BAKAN
Kabinede iki kadın bakandan biri olan Zehra Zümrüt Selçuk, Çalışma Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı oldu. Selçuk, eski Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un kızı.
Diğer kadın bakan Ruhsar Pekcan da Ticaret Bakanlığı görevini üstlendi. Pekcan, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) bünyesinde Türkiye-Suriye İş Konseyi Başkanlığı, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Kadın Girişimciler Kurulu Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştu.
Fatih Dönmez, damat Berat’ın yardımcısı idi, artık Enerji Bakanı oldu. Gençlik ve Spor Bakanlığı’na ise Spor Toto Teşkilat Başkanı Mehmet Kasapoğlu getirildi.
BAKANLARIN ANGAJMANI VAR
AKP ya da müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi’ni (MHP) çok da memnun etmeyen bir vitrin hazırladığına göre Erdoğan’ın başka endişeleri ve hedefleri var.
Devlet mekanizmasını yerle bir ederken itiraz istemiyor. Bu yüzden müstağni, kendinden emin ve parlak kariyer sahiplerine ihtiyaç duymadı. Bilakis Erdoğan bir taraf ile irtibatlı olanları tercih etti.
Bakanların hemen hepsinin ya doğrudan şirketi var ya da bazı bakanlar şirketlerin yönetim kurullarında oturuyor.
Bazı bakanlar düne kadar şirketlere müşavirlik yapıyordu. Erdoğan da öyle demiyor muydu? Devleti şirket gibi yönetmenin hayali ile yanıp tutuşmuyor muydu?
ERDOĞAN’IN TORUNUNA KAFA TOKUŞTURAN GENERAL
Başkan Erdoğan, devleti şirket gibi idare etme hayalini bir adım öteye taşıdı. Türkiye’yi aile şirketi gibi yönetecek.
Damadı, müşaviri derken Erdoğan ailesinin ağırlığı devletin her kademesinde günden güne hissedilecek.
Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Küçükakyüz’ün TBMM’de yemin merasimi esnasında üst basamakta duran Erdoğan’ın torunu ile kafa tokuşturduğu sahne aile şirketinde herkesin yerine gösterecek kadar ibretliktir.
Fas’ta kralın oğlunun elini öpen generali hatırlatan o kare yeni Türkiye’de “dalkavukluk 4.0” listesine ilk sıradan girdi.
DAMAT BERAT’A PİYASALARIN İLK TEPKİSİ
Aile şirketinin yönetim kuruluna piyasaların verdiği ilk tepki sert oldu. Yatırımcıların tedirginliği Türkiye’yi ufukta daha ağır krizlerin beklediğini haber veriyor.
Berat Albayrak’ın ekonominin başına geçtiği ilk günde Borsa yüzde 3 düştü, dolar 4,70 TL’yi aştı, euro 5,55 TL’ye yükseldi. Hazine’nin iki senelik borçlanma maliyeti yüzde 20,36 oldu. Damat Berat namına parlak bir karşılama denilemez.
Ekonomi zaten müflis vaziyette. Piyasanın tansiyonu düşmezse üç-beş ay sonra Türkiye kendisini başka mevzuları konuşurken bulabilir.
Para asla uyumaz….
Olanla olacak arasındaki fark şimdilik meçhul.
Fıtrat, para, ekonomi, matematik, hukuk ve konjonktür diyor ki aile şirketinin, yani Türkiye AŞ’nin uzun vadeli olma ihtimali yok.
[Semih Ardıç] 11.7.2018 [TR724]
Aaa!!! Rejim mi değişmiş? ‘İkinci Cumhuriyet’ hayırlı olsun! [Erhan Başyurt]
Türkiye’de rejim resmen ve fiilen değişti.
Artık ‘Yeni Türkiye’ değil, ‘İkinci Cumhuriyet’ kuruldu.
Böyle kabul etseniz de etmeseniz de gerçek bu.
Değişen sadece siyasi yönetim anlayışı değil, siyasi rejimin tüm kodları değişti.
‘İkinci’ olması daha iyi olacağı anlamına gelmez ama artık 1923’te kurulan 1960’ta şekil verilen 1980 ve 1997’de balans ayarı yapılan Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet yok!
İkinci Cumhuriyet’in kurucusu birinci başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’dır…
İkinci cumhuriyet şayet siyasal islamcı bir devrim ise, şu an bir geçiş dönemindeyiz demektir.
Birinci cumhuriyetin yok ettiklerine adım adım dönüş yaşanacak demektir.
Yakında, parada, müfredatta, kürsülerde ve kutlamalarda izlerini görürsünüz…
***
Rejim değişikliği bir günde veya sürpriz şekilde gelmedi.
Göstere göstere, mehter marşıyla, davulla zurnayla geldi.
Ama bazıları kendisini ‘yesinler birbirlerini’ deyip kendilerini cezbeye kaptırmıştı ki, gerçekte altlarındaki halının çekildiğini göremediler.
Başarısız bir darbe girişiminin, başarılı bir ‘karşı devrim’ süreci için kullanıldığını fark edemediler.
Olmayan bir terör örgütünün peşinde, iktidarın dümen suyunda yol alarak, iktidarın kökten değişimlerinin hepsine gönüllü koltuk değneği oldular.
Şimdi de çıkmış, sanki rejim 9 Temmuz’da değişmiş gibi açıklamalar yapıyorlar.
Yuhhh! İngilizce deyimle, ‘‘good morning after supper…’’
***
Oysa aylardır yazıyor ve uyarıyoruz.
Adetim değil ama hiç değilse iki yıl önce kaleme aldığım bir kaç yazıyı hatırlatmak zorunda hissediyorum.
***
‘’Bu yolun sonu felaket’’ başlıklı 19 Ekim 2016 tarihli yazıda yani iki yıl önce halkı şöyle uyarıyoruz;
‘’Türkiye bir süredir ‘tek parti’ ve ‘tek adam’ dönemi uygulamalarına sahne oluyor.
17/25 Aralık ile başlayan süreç 15 Temmuz ile yeni bir evreye geçti. OHAL ve zayıf hükümet sayesinde, Cumhurbaşkanı artık ‘fiili başkan’ gibi davranıyor.
Aslında gerek yok ama halen ‘hukuki’ olarak da başkanlık sistemine geçiş için yol arıyorlar…’’
***
Bir hafta sonra yani 2 Kasım 2016’da ‘’Rejim değişiyor’’ başlıklı yeni bir yazı yayınlanıyor ‘’gerçeğe uyandıklarında çok geç olacak’’ diye de belirtiyoruz yine bu sütunlarda;
‘’Türkiye’de rejim değişiyor.
Başarısız bir darbe girişimi üzerinden başarılı bir ‘karşı darbe’ yapılıyor.
Sivil dikta rejimine ve seçilmiş diktatörlüğe adım atılıyor.
İnsanlar gerçeğe uyandığında korkarım artık çok geç olacak!..’’
***
‘’Diktadan önce son viraj alınırken’’ başlıklı 9 Kasım 2016 tarihli yazıda konuyu biraz daha ayrıntılarla ele almışız;
‘’Türkiye, hızla ‘seçimli dikta’ rejimine doğru yol alıyor.
‘Tek adam’ ve ‘tek parti’ sistemine doğru son viraja girildi.
Kendileri dışında seçilmiş herkesi ve tüm muhalifleri, yargıyı kılıç gibi kullanıp biçiyorlar.
‘Fetö’ paranoyası ve ‘kimin yaptığı belli olmayan başarısız bir cunta’ girişimi üzerinden, başarılı bir sivil darbe gerçekleştiriyorlar.
Hitler’in, Meclis’in yakılmasını muhalifleri yok etmek için kullandığı gibi, 15 Temmuz’da Meclis’in bombalanmasını da muhalifleri yok etmek için kullanıyorlar…
1990’lara bile değil, zamanda sancılı bir geriye yolculuk gibi 1940’lara dönüyoruz…
‘Türk tipi başkanlık’ sistemine, yani ‘seçimli dikta’ yönetimine geçiş öncesi iktidar gözünü karartmış ve hukuk dışı eylemlerine hız vermiş durumda, son engelleri de yok ediyor.
Kuzey Kore kadar özgür ve siyasi istikrarlı bir ülkeye doğru ilerliyoruz!
Son viraja gelindi. 7 Temmuz seçimlerinden 15 Temmuz darbesine kadar, kanla döşenen köşe taşlarını artık yargı eliyle tasfiyeler ve intikam operasyonları izliyor.
‘Kellim kellim la yenfa… Söyle söyle faydasız…’ durumu yaşıyoruz ama tarihe not düşmek ve gelecek nesillerin kınamasına maruz kalmamak için bir kez daha yazıyor, bir kez daha söylüyoruz…
Ne gidilen yolun ne de bu filmin sonu hayra alamet görünmüyor…’’
***
14 Aralık 2016’da ‘‘Tek Adam veya ‘seçilmiş diktatör’ rejimi!’’ başlığı altında yeni bir yazı kaleme alıp bir kez daha uyarıyoruz;
‘’AKP ve MHP’nin uzlaştığı başkanlık rejimine geçiş teklifi Meclis’e sunuldu.
21 maddelik teklif, 1940’lı yıllara ‘tek adam’ yönetimine dönüşü öngörüyor.
‘Seçimli diktatörlük’ de diyebilirsiniz.
Bu olağanüstü yetkilerle koltuğa 10 yıl oturan hiçkimse, o koltuğu sandık yoluyla terk etmek istemez…
Teklif, yeni Mussolini yeni Hitler çıkarmaya aday… Neden?
Birincisi, teklifte ‘Cumhurbaşkanı’ olarak ifade edilen ‘başkan’, yürütmede tek söz sahibi…
Bakanları o atıyor. İsterse o görevden alıyor. Tek başına kararname/kanun çıkarma hakkına sahip. Yürütmelik çıkarma hakkı bulunuyor. OHAL ilan edebiliyor. Yüksek yargı ve bürokrasiyi o atıyor… Büyükelçileri o atıyor. Orduyu o sevk ediyor. Uluslararası anlaşmalar yapabiliyor.
Yani ‘tek başına’ herşey…
İkincisi, başkan ya da ‘seçilmiş diktatör’ partisi ile bağını devam ettiriyor. Yani, milletvekillerini o belirleyebilecek. Seçimler, cumhurbaşkanlığı ile birlikte yapılacağı için, Meclis’te çoğunluğu da elinde bulundurabilecek…
Başkanlık sisteminin en başarılı uygulandığı ABD’nin aksine, Meclis’in yürütmenin icraatlarını ve atamalarını denetleme hakkı bulunmuyor.
Hepsi bu da değil. İhtimal ki, Meclis ile ‘başkan’ ters düştüler, ‘başkan’ tek başına Meclis’i fes edebiliyor.
Bu ne demek!
Yürütme de tek söz sahibi olan ‘başkan’, yasama üzerinde de tek söz sahibi haline geliyor.
Üçüncüsü, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin yarısını ‘başkan’ atıyor.
Kalan yarısını da ‘başkan’ın partisinin çoğunlukta olduğu ve ‘başkan’ın belirlediği vekillerden oluşan Meclis atıyor.
Aynı şekilde HSYK üyelerinin yarısını ‘başkan’ yarısını da Meclis atıyor.
Bu, yürütme ve yasamadan sonra yargı üzerinde de tek söz sahibinin ‘başkan’ olması demek…
Bu durumda yargının, yürütmeyi ve icraatlarını denetleyebilmesi imkânsız.
Yargının, tamamen siyasileşmesi daha doğrusu ‘başkan’ın emri ile hareket etmesi ve onun talimatlarına uygun kararlar vermesi söz konusu.
Yargı bugün getirildiği halden daha da siyasi bağımlı hale gelecektir.
Yargı bağımsızlığı böyle bir sistemde imkansız, yürütmeye yani ‘tek adam’a bağlı olacak…
Tüm bunlar ne anlama geliyor? Liberal ileri demokrasilerin üzerinde durduğu, kuvvetler ayrılığı ilkesi yok ediliyor. Yürütme, yasama ve yargı erkleri ‘tek adam/başkan’da toplanıyor.
Başkanlık sisteminin başarıyla uygulandığı ülkelerde, en önemli özellik, kuvvetler ayrılığı ve kuvvetler arasında ‘denge ve kontrol’ mekanizmasıdır.
‘Türk tipi başkanlık’ bu olmazsa olmaz ana prensibi yok ediyor. Ortaya ‘seçilmiş diktatör’ sistemi çıkıyor.
Orta Asya ve Ortadoğu ülkelerinde, benzer yetkilere sahip başkanların tamamı, iki dönem için seçildikleri halde, bir referandumla yeniden seçilme hakkını sadece kendileri için sınırsız hale getiriyor ve koltuklarını sandık yoluyla asla terk etmiyorlar…
Yeni sistemin ne anlama geldiğini daha iyi anlamak için tüm bu yetkilerle ve koruma zırhıyla, ‘adaletsiz, merhametsiz, fikre ve inanca düşman, özgürlüklere tahammülsüz’ bir ismin ‘başkan’ seçildiğini düşünün.
Tüm bu yetkilerle, Meclis denetiminden yoksun ve yargı tarafından hesap sorulamaz şekilde yapacağı tüm icraatları düşünün. Sizi rahatsız etmiyorsa, bu teklifi onaylayın.
Sizi rahatsız ediyorsa, bilin ki ‘tek kişiye göre’ rejim değiştirilmez, sistem kurulmaz, yol yakınken hatadan dönün…’’
***
11 Ocak 2017’de tüm bu yazdıklarımı tamamlayıcı ve uyarılara devam eden bir yazı daha yayınlanıyor bu sütunlarda, ‘’Tek Adam rejimi ve karşı devrim…’’ başlığı altında;
‘’Belki daha açık ve net bir şekilde ortaya koymakta fayda var.
1924-1946 arası nasıl bir jakoben (tepeden inmeci) siyasal güce dayalı devrim ve dönüşüm yılları ise, AKP de aynı yöntemle ‘karşı devrim’ hazırlığında…
Devletin içini, TSK ve Emniyet’in içini, yargı, eğitim ve tüm kamu kurumlarının içini 2014’ten bu yana tedrici olarak bilinçli boşalttıklarının bir delili bugün yaşananlar.
7 Temmuz’la başlayan 15 Temmuz’la ikinci evresine giren kumpasın, son aşaması 20 Kasım’la başlayan referandum sürecidir.
Halkı ve kendinizi kandırmayı bırakın.
Meclis kürsüsünde ‘İtaat et, rahat et’ diyen Başbakan Binali Yıldırım gibi gerçekleri apaçık söyleyin…
Olağanüstü yetkilerle donanmış ve hesap sorulamaz tek adama biat rejimine geçiş yaşıyoruz…’’
***
Tüm bu yazıları bugün yaşananların iki yıl önce belli olduğunu, iktidarın ‘FETÖ’ operasyonları ile perdelediği ve bazı çevrelerin ‘dindar düşmanlığını’ istismar ederek, gerçek niyetlerini nasıl başarıyla gizlediği daha iyi anlaşılsın diye hatırlatıyorum.
Bu hatırlattığım yazılardan sonra da 24 Haziran seçimleri öncesinde de çok sayıda uyarı yazısı kaleme aldım.
Ancak gözler nefret veya aidiyet ile körleştiği için kimsenin gerçekleri duymaya veya görmeye niyeti yok!
Şimdi rejim yeni değişmiş gibi halkı kandırıyor ve kendilerini teselli ediyorlar.
***
İki önceki yazılardan hatırlatmalar yaptığım bu yazıya 24 Haziran seçimlerinden sadece iki gün önce yine bu köşede yayınlanan ‘’Türkiye halkına açık mektup’’ başlıklı yazıdan alıntılarla son verelim;
‘’Türkiye halkına seçime günler kala işte bu nedenle son bir uyarı yapmak istiyorum…
Söz konusu yetkiler, ne ABD Başkanı’nda ne de İngiltere Kraliçesi’nde yok!
Söz konusu yetkiler, ortaya ancak Hitler, Stalin, Saddam, Esed, Kim gibi bir lider çıkarır.
Kim seçilirse seçilsin, sistemde ‘denge ve denetim’, hesap verebilirlik ve şeffaflık tesis edilmezse, kuvvetler ayrılığı onarılıp, hukukun üstünlüğüne dönülmezse bu kontrolsüz güç seçilen kişinin diktatör olmasından başkan sonuç vermez.
Siyaset biliminde test edilmiş bir kuraldır, ‘Mutlak güç mutlak yozlaştırır’…
‘Tek Adam’ yönetiminde dünyada hiçbir örnek yoktur ki, refah artsın, ülkeye huzur gelsin.
Aksine, ülke fakirleşir, sermaye kaçar, yatırım gelmez, kriz üstüne kriz yaşanır ve sadece başaşağı çöküşte bir istikrar mevcut olur.
‘’OHAL’i 24 Haziran sonrası kaldırabiliriz’’ diyen iktidar, OHAL’den çok daha fazla yetkinin ‘Tek Adam’a tanınmış olmasından, ihtiyacı kalmayacağı için böyle diyor.
Yani sürekli bir OHAL dönemi başlayacak ve mevcut şartları bile mumla arar hale geleceğiz.
Türkiye halkı bundan böyle Saddam’ın, Esed’in, Stalin’in, Hitler’in ülkesindeki kadar özgür kalacak. Yani özgürlüğünüz olmayacak.
Türkiye’de muhalefet, artık ‘Tek Adam’ ile yönetilen ülkeler kadar güçlü olabilecek, yani etkisiz ve cılız ise yaşamasına izin verilecek.
Türkiye’de medya artık ‘Tek Adam’ yönetimlerinde olduğu kadar bağımsız ve tarafsız olacak, yani özgür ve güçlü bir muhalif yayın kalmayacak…
Tüm bu acı örnekleri çok daha artırmak mümkün ama gerek yok…
Hitler’in, Stalin’in, Esed’in, Saddam’ın yaptıkları ortada…’’
[Erhan Başyurt] 11.7.2018 [TR724]
Artık ‘Yeni Türkiye’ değil, ‘İkinci Cumhuriyet’ kuruldu.
Böyle kabul etseniz de etmeseniz de gerçek bu.
Değişen sadece siyasi yönetim anlayışı değil, siyasi rejimin tüm kodları değişti.
‘İkinci’ olması daha iyi olacağı anlamına gelmez ama artık 1923’te kurulan 1960’ta şekil verilen 1980 ve 1997’de balans ayarı yapılan Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet yok!
İkinci Cumhuriyet’in kurucusu birinci başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’dır…
İkinci cumhuriyet şayet siyasal islamcı bir devrim ise, şu an bir geçiş dönemindeyiz demektir.
Birinci cumhuriyetin yok ettiklerine adım adım dönüş yaşanacak demektir.
Yakında, parada, müfredatta, kürsülerde ve kutlamalarda izlerini görürsünüz…
***
Rejim değişikliği bir günde veya sürpriz şekilde gelmedi.
Göstere göstere, mehter marşıyla, davulla zurnayla geldi.
Ama bazıları kendisini ‘yesinler birbirlerini’ deyip kendilerini cezbeye kaptırmıştı ki, gerçekte altlarındaki halının çekildiğini göremediler.
Başarısız bir darbe girişiminin, başarılı bir ‘karşı devrim’ süreci için kullanıldığını fark edemediler.
Olmayan bir terör örgütünün peşinde, iktidarın dümen suyunda yol alarak, iktidarın kökten değişimlerinin hepsine gönüllü koltuk değneği oldular.
Şimdi de çıkmış, sanki rejim 9 Temmuz’da değişmiş gibi açıklamalar yapıyorlar.
Yuhhh! İngilizce deyimle, ‘‘good morning after supper…’’
***
Oysa aylardır yazıyor ve uyarıyoruz.
Adetim değil ama hiç değilse iki yıl önce kaleme aldığım bir kaç yazıyı hatırlatmak zorunda hissediyorum.
***
‘’Bu yolun sonu felaket’’ başlıklı 19 Ekim 2016 tarihli yazıda yani iki yıl önce halkı şöyle uyarıyoruz;
‘’Türkiye bir süredir ‘tek parti’ ve ‘tek adam’ dönemi uygulamalarına sahne oluyor.
17/25 Aralık ile başlayan süreç 15 Temmuz ile yeni bir evreye geçti. OHAL ve zayıf hükümet sayesinde, Cumhurbaşkanı artık ‘fiili başkan’ gibi davranıyor.
Aslında gerek yok ama halen ‘hukuki’ olarak da başkanlık sistemine geçiş için yol arıyorlar…’’
***
Bir hafta sonra yani 2 Kasım 2016’da ‘’Rejim değişiyor’’ başlıklı yeni bir yazı yayınlanıyor ‘’gerçeğe uyandıklarında çok geç olacak’’ diye de belirtiyoruz yine bu sütunlarda;
‘’Türkiye’de rejim değişiyor.
Başarısız bir darbe girişimi üzerinden başarılı bir ‘karşı darbe’ yapılıyor.
Sivil dikta rejimine ve seçilmiş diktatörlüğe adım atılıyor.
İnsanlar gerçeğe uyandığında korkarım artık çok geç olacak!..’’
***
‘’Diktadan önce son viraj alınırken’’ başlıklı 9 Kasım 2016 tarihli yazıda konuyu biraz daha ayrıntılarla ele almışız;
‘’Türkiye, hızla ‘seçimli dikta’ rejimine doğru yol alıyor.
‘Tek adam’ ve ‘tek parti’ sistemine doğru son viraja girildi.
Kendileri dışında seçilmiş herkesi ve tüm muhalifleri, yargıyı kılıç gibi kullanıp biçiyorlar.
‘Fetö’ paranoyası ve ‘kimin yaptığı belli olmayan başarısız bir cunta’ girişimi üzerinden, başarılı bir sivil darbe gerçekleştiriyorlar.
Hitler’in, Meclis’in yakılmasını muhalifleri yok etmek için kullandığı gibi, 15 Temmuz’da Meclis’in bombalanmasını da muhalifleri yok etmek için kullanıyorlar…
1990’lara bile değil, zamanda sancılı bir geriye yolculuk gibi 1940’lara dönüyoruz…
‘Türk tipi başkanlık’ sistemine, yani ‘seçimli dikta’ yönetimine geçiş öncesi iktidar gözünü karartmış ve hukuk dışı eylemlerine hız vermiş durumda, son engelleri de yok ediyor.
Kuzey Kore kadar özgür ve siyasi istikrarlı bir ülkeye doğru ilerliyoruz!
Son viraja gelindi. 7 Temmuz seçimlerinden 15 Temmuz darbesine kadar, kanla döşenen köşe taşlarını artık yargı eliyle tasfiyeler ve intikam operasyonları izliyor.
‘Kellim kellim la yenfa… Söyle söyle faydasız…’ durumu yaşıyoruz ama tarihe not düşmek ve gelecek nesillerin kınamasına maruz kalmamak için bir kez daha yazıyor, bir kez daha söylüyoruz…
Ne gidilen yolun ne de bu filmin sonu hayra alamet görünmüyor…’’
***
14 Aralık 2016’da ‘‘Tek Adam veya ‘seçilmiş diktatör’ rejimi!’’ başlığı altında yeni bir yazı kaleme alıp bir kez daha uyarıyoruz;
‘’AKP ve MHP’nin uzlaştığı başkanlık rejimine geçiş teklifi Meclis’e sunuldu.
21 maddelik teklif, 1940’lı yıllara ‘tek adam’ yönetimine dönüşü öngörüyor.
‘Seçimli diktatörlük’ de diyebilirsiniz.
Bu olağanüstü yetkilerle koltuğa 10 yıl oturan hiçkimse, o koltuğu sandık yoluyla terk etmek istemez…
Teklif, yeni Mussolini yeni Hitler çıkarmaya aday… Neden?
Birincisi, teklifte ‘Cumhurbaşkanı’ olarak ifade edilen ‘başkan’, yürütmede tek söz sahibi…
Bakanları o atıyor. İsterse o görevden alıyor. Tek başına kararname/kanun çıkarma hakkına sahip. Yürütmelik çıkarma hakkı bulunuyor. OHAL ilan edebiliyor. Yüksek yargı ve bürokrasiyi o atıyor… Büyükelçileri o atıyor. Orduyu o sevk ediyor. Uluslararası anlaşmalar yapabiliyor.
Yani ‘tek başına’ herşey…
İkincisi, başkan ya da ‘seçilmiş diktatör’ partisi ile bağını devam ettiriyor. Yani, milletvekillerini o belirleyebilecek. Seçimler, cumhurbaşkanlığı ile birlikte yapılacağı için, Meclis’te çoğunluğu da elinde bulundurabilecek…
Başkanlık sisteminin en başarılı uygulandığı ABD’nin aksine, Meclis’in yürütmenin icraatlarını ve atamalarını denetleme hakkı bulunmuyor.
Hepsi bu da değil. İhtimal ki, Meclis ile ‘başkan’ ters düştüler, ‘başkan’ tek başına Meclis’i fes edebiliyor.
Bu ne demek!
Yürütme de tek söz sahibi olan ‘başkan’, yasama üzerinde de tek söz sahibi haline geliyor.
Üçüncüsü, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin yarısını ‘başkan’ atıyor.
Kalan yarısını da ‘başkan’ın partisinin çoğunlukta olduğu ve ‘başkan’ın belirlediği vekillerden oluşan Meclis atıyor.
Aynı şekilde HSYK üyelerinin yarısını ‘başkan’ yarısını da Meclis atıyor.
Bu, yürütme ve yasamadan sonra yargı üzerinde de tek söz sahibinin ‘başkan’ olması demek…
Bu durumda yargının, yürütmeyi ve icraatlarını denetleyebilmesi imkânsız.
Yargının, tamamen siyasileşmesi daha doğrusu ‘başkan’ın emri ile hareket etmesi ve onun talimatlarına uygun kararlar vermesi söz konusu.
Yargı bugün getirildiği halden daha da siyasi bağımlı hale gelecektir.
Yargı bağımsızlığı böyle bir sistemde imkansız, yürütmeye yani ‘tek adam’a bağlı olacak…
Tüm bunlar ne anlama geliyor? Liberal ileri demokrasilerin üzerinde durduğu, kuvvetler ayrılığı ilkesi yok ediliyor. Yürütme, yasama ve yargı erkleri ‘tek adam/başkan’da toplanıyor.
Başkanlık sisteminin başarıyla uygulandığı ülkelerde, en önemli özellik, kuvvetler ayrılığı ve kuvvetler arasında ‘denge ve kontrol’ mekanizmasıdır.
‘Türk tipi başkanlık’ bu olmazsa olmaz ana prensibi yok ediyor. Ortaya ‘seçilmiş diktatör’ sistemi çıkıyor.
Orta Asya ve Ortadoğu ülkelerinde, benzer yetkilere sahip başkanların tamamı, iki dönem için seçildikleri halde, bir referandumla yeniden seçilme hakkını sadece kendileri için sınırsız hale getiriyor ve koltuklarını sandık yoluyla asla terk etmiyorlar…
Yeni sistemin ne anlama geldiğini daha iyi anlamak için tüm bu yetkilerle ve koruma zırhıyla, ‘adaletsiz, merhametsiz, fikre ve inanca düşman, özgürlüklere tahammülsüz’ bir ismin ‘başkan’ seçildiğini düşünün.
Tüm bu yetkilerle, Meclis denetiminden yoksun ve yargı tarafından hesap sorulamaz şekilde yapacağı tüm icraatları düşünün. Sizi rahatsız etmiyorsa, bu teklifi onaylayın.
Sizi rahatsız ediyorsa, bilin ki ‘tek kişiye göre’ rejim değiştirilmez, sistem kurulmaz, yol yakınken hatadan dönün…’’
***
11 Ocak 2017’de tüm bu yazdıklarımı tamamlayıcı ve uyarılara devam eden bir yazı daha yayınlanıyor bu sütunlarda, ‘’Tek Adam rejimi ve karşı devrim…’’ başlığı altında;
‘’Belki daha açık ve net bir şekilde ortaya koymakta fayda var.
1924-1946 arası nasıl bir jakoben (tepeden inmeci) siyasal güce dayalı devrim ve dönüşüm yılları ise, AKP de aynı yöntemle ‘karşı devrim’ hazırlığında…
Devletin içini, TSK ve Emniyet’in içini, yargı, eğitim ve tüm kamu kurumlarının içini 2014’ten bu yana tedrici olarak bilinçli boşalttıklarının bir delili bugün yaşananlar.
7 Temmuz’la başlayan 15 Temmuz’la ikinci evresine giren kumpasın, son aşaması 20 Kasım’la başlayan referandum sürecidir.
Halkı ve kendinizi kandırmayı bırakın.
Meclis kürsüsünde ‘İtaat et, rahat et’ diyen Başbakan Binali Yıldırım gibi gerçekleri apaçık söyleyin…
Olağanüstü yetkilerle donanmış ve hesap sorulamaz tek adama biat rejimine geçiş yaşıyoruz…’’
***
Tüm bu yazıları bugün yaşananların iki yıl önce belli olduğunu, iktidarın ‘FETÖ’ operasyonları ile perdelediği ve bazı çevrelerin ‘dindar düşmanlığını’ istismar ederek, gerçek niyetlerini nasıl başarıyla gizlediği daha iyi anlaşılsın diye hatırlatıyorum.
Bu hatırlattığım yazılardan sonra da 24 Haziran seçimleri öncesinde de çok sayıda uyarı yazısı kaleme aldım.
Ancak gözler nefret veya aidiyet ile körleştiği için kimsenin gerçekleri duymaya veya görmeye niyeti yok!
Şimdi rejim yeni değişmiş gibi halkı kandırıyor ve kendilerini teselli ediyorlar.
***
İki önceki yazılardan hatırlatmalar yaptığım bu yazıya 24 Haziran seçimlerinden sadece iki gün önce yine bu köşede yayınlanan ‘’Türkiye halkına açık mektup’’ başlıklı yazıdan alıntılarla son verelim;
‘’Türkiye halkına seçime günler kala işte bu nedenle son bir uyarı yapmak istiyorum…
Söz konusu yetkiler, ne ABD Başkanı’nda ne de İngiltere Kraliçesi’nde yok!
Söz konusu yetkiler, ortaya ancak Hitler, Stalin, Saddam, Esed, Kim gibi bir lider çıkarır.
Kim seçilirse seçilsin, sistemde ‘denge ve denetim’, hesap verebilirlik ve şeffaflık tesis edilmezse, kuvvetler ayrılığı onarılıp, hukukun üstünlüğüne dönülmezse bu kontrolsüz güç seçilen kişinin diktatör olmasından başkan sonuç vermez.
Siyaset biliminde test edilmiş bir kuraldır, ‘Mutlak güç mutlak yozlaştırır’…
‘Tek Adam’ yönetiminde dünyada hiçbir örnek yoktur ki, refah artsın, ülkeye huzur gelsin.
Aksine, ülke fakirleşir, sermaye kaçar, yatırım gelmez, kriz üstüne kriz yaşanır ve sadece başaşağı çöküşte bir istikrar mevcut olur.
‘’OHAL’i 24 Haziran sonrası kaldırabiliriz’’ diyen iktidar, OHAL’den çok daha fazla yetkinin ‘Tek Adam’a tanınmış olmasından, ihtiyacı kalmayacağı için böyle diyor.
Yani sürekli bir OHAL dönemi başlayacak ve mevcut şartları bile mumla arar hale geleceğiz.
Türkiye halkı bundan böyle Saddam’ın, Esed’in, Stalin’in, Hitler’in ülkesindeki kadar özgür kalacak. Yani özgürlüğünüz olmayacak.
Türkiye’de muhalefet, artık ‘Tek Adam’ ile yönetilen ülkeler kadar güçlü olabilecek, yani etkisiz ve cılız ise yaşamasına izin verilecek.
Türkiye’de medya artık ‘Tek Adam’ yönetimlerinde olduğu kadar bağımsız ve tarafsız olacak, yani özgür ve güçlü bir muhalif yayın kalmayacak…
Tüm bu acı örnekleri çok daha artırmak mümkün ama gerek yok…
Hitler’in, Stalin’in, Esed’in, Saddam’ın yaptıkları ortada…’’
[Erhan Başyurt] 11.7.2018 [TR724]
Düşmek de var kalkmak da [Süleyman Sargın]
Hayat hakikaten bir yolculuk; insan bu yolculukta halden hale, tecrübeden tecrübeye göç edip duruyor. Kabzların elinde kıvrandığı da oluyor, bastlarla yeni ufuklara yelken açtığı da. Bazı insanlar hassasiyetlerine göre, bir günde dört mevsimi birkaç defa bile yaşayabilir. Yunus Emre, bu durumu kendi muhasebesini ortaya koyduğu bir beytinde çok güzel ifade eder:
“Bir dem âbid, bir dem zâhid; bir dem âsî, bir dem mutî’;
Bir dem gelir ki ey gönül, ne dinde, ne imandasın!”
Sadece iç âleminde değil, insanın hizmet hayatında ve duygu, düşüncesi itibariyle de inişler, çıkışlar birbirini takip ediyor. Muvaffakiyetlerle ferahladığı gibi, mahrumiyetler ve imtihanlarla da sarsılabiliyor. Yaratılıştan bu yana Âdet-i Sübhaniye ve Sünnetullah hep aynı istikamette cereyan ediyor. Unutmamak lazım ki, öldürülme endişesiyle Firavun’dan kaçanla, günün birinde Firavun’un karşısında Hakk’ı haykıran, aynı Musa’dır. Yusuf’un ardından gözleri kaybetmek de vardır kaderde, gömleğini yüzüne sürüp hem Yusuf’a hem gözlere kavuşmak da. Geceleri gündüzlerin, gündüzleri gecelerin takip etmesiyle, kışların ardından baharların, baharlardan sonra tekrar kışların gelmesi de bize her gün ve her sene bu hakikati hatırlatıyor.
Bu hal bir bakıma kurulmaları, yükselmeleri, duraklamaları, gerileyip çökmeleri ve yerlerine yenilerinin kurulmasıyla devletler, medeniyetler ve hatta sosyal gruplar için de söz konusudur ve tarih hep bu halden hale geçmelerle akıp gitmektedir.
Bütün bu konup göçmeleri, düşüp kalkmaları hisleri gelişmiş, duygu dünyaları itibariyle olabildiğince hassas insanlar çok daha derinden duyarlar. Ömürlerini tarihin inişi çıkışı bol, en keskin, en geniş boyutlu ve en tecrübe dolu dilimlerinde yaşayanlar bu sürekli hicreti bütün zerreleriyle hissederler. Osmanlı Devleti’nin çöküşüne sebep en dehşetli mağlubiyetlerden olan 93 harbinin cereyan ettiği yılda (1877-78 Osmanlı Rus savaşı) doğan Bediüzzaman, buna önemli bir örnektir. Onun bütün ömrü tarihi sürecin “ahir zamanına” kaydığı bir dönemde inkılâplar, yıkımlar, çökmeler, yeni oluşumlar, harpler, felâketler ve helâketler içinde geçti. O, bütün bu iç göçleri çok derinden duydu, tarihi adeta sırtında taşıdı. Üstüne üstlük sırtındaki emaneti, “emin bir ele” tevdi etme gibi göklerden ve dağlardan daha ağır bir vazife ve sorumluluğun altında yaşadı.
1922 yılı, Bediüzzaman’ın hayatı içindeki önemli dönüm noktalarından biridir. O tarihte kendi ifadesiyle Ankara’yı “en kara” görerek Van’a çekilir. Bu dönem aynı zamanda Eski Said’den Yeni Said’e dönüşümün de yaşandığı yıllardır. Van’a çekilme, Üstad için bir tefekkür, muhasebe ve yeni döneme ait bir manevi hazırlık vesilesi olmuştur. Oraya geldiğinde “Gurbetten vatanıma döndüm” diyecektir ama kendisini daha derin ve daha elemli gurbetlerin içinde bulacaktır. Birinci Dünya savaşında ve yaşanan iç isyanlarda Van’ın neredeyse tamamı yakılmış ve yıkılmıştır. Dağ gibi veya dağ şeklinde yekpare taştan ibaret olan Van Kalesi’nin dibinde yıllarca talebeleriyle ders okuduğu Horhor Medresesi de bu yıkımdan nasibini almıştır. Derinden sarsılan ve gözyaşlarına hâkim olamayan Üstad, medresenin üstünde bulunan tepeye çıkar. Oradan uzun uzun Van’a bakar. Şehir adeta “baykuşların yasçısı olduğu bir viraneye” dönmüştür. On yıl öncesinin o şenlikli, büyük ölçüde ma’mur, neşeli şehri gitmiş, yerine tam bir harabe gelmiştir. Yirmi seneye yakın bir süre ders okuduğu talebelerinin bir kısmı yine Üstad’la birlikte veya başka cephelerde savaşırken şehid düşmüştür. Aynı şekilde bir zamanlar medresenin etrafındaki kale dibi mevkiinde yaşayan ve ekseriyetiyle dost ve ahbap olduğu insanlardan da geriye çok az kimse kalmıştır.
Üstad, yıkılan Horhor medresesinin yüzünde, yerle bir edilmiş bütün Osmanlı medreselerini görür. Medreselerin cenazesinin manevi azametine işareten koca Van Kalesi’nin yekpare taşı da bir mezar taşı gibi durmaktadır. Hissiyatını “O medresede daha evvel benimle beraber bulunan merhum talebelerim, şimdi kabirlerinde benimle beraber ağlıyorlar. Belki o şehrin harabe duvarları ve dağılmış taşları dahi benimle beraber ağlıyorlar ve onları ağlıyor gibi gördüm” sözleriyle dile getirir.
Hisleri gibi hayali de çok kuvvetli olduğu için Üstad, o esnada yıllar öncesine gider. Bir yandan talebeleri ile geçirdiği güzel günleri hatırlarken, diğer yandan o güzel günlerle mevcut halin tenakuzu karşısında gözyaşlarını tutamaz. Talebelerini, dostlarını hatırasından geçirirken, kendi ifadesiyle “bin gözü olsa, ağlamasına iştirak edecekleri” bir üzüntüye gark olur. Demek ki insanı en ziyade öldüren, dostlardan ayrılıktır. Ruhu en fazla örseleyen, alışılamayan, alışmak şöyle dursun, her geçen gün ruhta, hislerde daha da derinleşen, gurbetin karanlığı koyulaştıkça kendilerini daha da hissettiren şey bu ayrılıklardır.
Bu dayanılmaz halet içindeyken “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. Göklerin ve yerin mutlak mülkiyeti ve hâkimiyeti O’na aittir. Hayatı da ölümü de O verir. Ve O, her şeye hakkıyla güç yetirendir. O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır. Ve O, her şeyi hakkıyla bilir.” (Hadîd Sûresi, 57/1-3) ayetlerinin hakikati kalbine tecelli eder. Ayetlerin ışığı altında o rikkatli, ayrılık dolu, dehşetli ve hüzünlü halden sıyrılarak etrafına bakar. Görünen sadece gurbetin, ayrılıkların, ihanetlerin, vefasızlıkların acısı değildir. İlâhî Rahmet’in cilveleri kara bulutların arasından başlarını çıkarıp kendisine selam çakmaktadır. Sanki ağaçların başlarında yer tutan meyveler ona tebessüm etmekte ve “sadece şu viranelere, harabe yerlere bakıp durma, bize de bak!” demektedir. Ayetler ihtar etmektedir ki Van sahrasının sahifesinde bir zamanlar yer almış insanlar aslında burada misafir idiler. Bu sahifede Kader’in onlar eliyle yazdığı şehir suretindeki mektup da emsali binlerce mektup gibi bir sel belasına kapılıp silindi. Fakat emsali binlerce, on binlerce mektubu yazan ve yazdığı mektuplarla mesajlar veren Zât, her şeyin Hakiki Sahibi dâima hayatta, her şeyi Bilmekte, Görmekte ve her şey O’nun İlmi, İzni ve İradesi tahtında cereyan etmektedir. Ve şimdi O (cc) kim bilir ne yeni mektuplar yazacaktır!
Öyleyse Musa’yı (as) Firavun’dan kaçıran Kudret, elbette bir gün O’nu Firavun’un karşısına çıkaracaktır. Nebiler Sultanı’na (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’yi terk ettiren İrade, günün birinde O’nu mutlaka Kâbe ile buluşturacaktır. Gözlerini kaybedene kadar Yakub’u (as) Yusuf’un ardından ağlatan Hikmet, rüyayla müjdelediği büyük buluşmayı muhakkak gerçekleştirecektir. Bize düşen, yitirdiğimiz müesseselerimize, harabeye dönmüş vatanımıza, içine düştüğümüz gurbetlere, maruz kaldığımız türlü ihanet ve vefasızlıklara bakıp ağlamak yerine, gözümüzü her yandan tebessüm eden Rahmet cilvelerine çevirmek ve bitmeyen bir kulluk cehdiyle yeni mektupların yolunu gözlemektir.
[Süleyman Sargın] 11.7.2018 [TR724]
“Bir dem âbid, bir dem zâhid; bir dem âsî, bir dem mutî’;
Bir dem gelir ki ey gönül, ne dinde, ne imandasın!”
Sadece iç âleminde değil, insanın hizmet hayatında ve duygu, düşüncesi itibariyle de inişler, çıkışlar birbirini takip ediyor. Muvaffakiyetlerle ferahladığı gibi, mahrumiyetler ve imtihanlarla da sarsılabiliyor. Yaratılıştan bu yana Âdet-i Sübhaniye ve Sünnetullah hep aynı istikamette cereyan ediyor. Unutmamak lazım ki, öldürülme endişesiyle Firavun’dan kaçanla, günün birinde Firavun’un karşısında Hakk’ı haykıran, aynı Musa’dır. Yusuf’un ardından gözleri kaybetmek de vardır kaderde, gömleğini yüzüne sürüp hem Yusuf’a hem gözlere kavuşmak da. Geceleri gündüzlerin, gündüzleri gecelerin takip etmesiyle, kışların ardından baharların, baharlardan sonra tekrar kışların gelmesi de bize her gün ve her sene bu hakikati hatırlatıyor.
Bu hal bir bakıma kurulmaları, yükselmeleri, duraklamaları, gerileyip çökmeleri ve yerlerine yenilerinin kurulmasıyla devletler, medeniyetler ve hatta sosyal gruplar için de söz konusudur ve tarih hep bu halden hale geçmelerle akıp gitmektedir.
Bütün bu konup göçmeleri, düşüp kalkmaları hisleri gelişmiş, duygu dünyaları itibariyle olabildiğince hassas insanlar çok daha derinden duyarlar. Ömürlerini tarihin inişi çıkışı bol, en keskin, en geniş boyutlu ve en tecrübe dolu dilimlerinde yaşayanlar bu sürekli hicreti bütün zerreleriyle hissederler. Osmanlı Devleti’nin çöküşüne sebep en dehşetli mağlubiyetlerden olan 93 harbinin cereyan ettiği yılda (1877-78 Osmanlı Rus savaşı) doğan Bediüzzaman, buna önemli bir örnektir. Onun bütün ömrü tarihi sürecin “ahir zamanına” kaydığı bir dönemde inkılâplar, yıkımlar, çökmeler, yeni oluşumlar, harpler, felâketler ve helâketler içinde geçti. O, bütün bu iç göçleri çok derinden duydu, tarihi adeta sırtında taşıdı. Üstüne üstlük sırtındaki emaneti, “emin bir ele” tevdi etme gibi göklerden ve dağlardan daha ağır bir vazife ve sorumluluğun altında yaşadı.
1922 yılı, Bediüzzaman’ın hayatı içindeki önemli dönüm noktalarından biridir. O tarihte kendi ifadesiyle Ankara’yı “en kara” görerek Van’a çekilir. Bu dönem aynı zamanda Eski Said’den Yeni Said’e dönüşümün de yaşandığı yıllardır. Van’a çekilme, Üstad için bir tefekkür, muhasebe ve yeni döneme ait bir manevi hazırlık vesilesi olmuştur. Oraya geldiğinde “Gurbetten vatanıma döndüm” diyecektir ama kendisini daha derin ve daha elemli gurbetlerin içinde bulacaktır. Birinci Dünya savaşında ve yaşanan iç isyanlarda Van’ın neredeyse tamamı yakılmış ve yıkılmıştır. Dağ gibi veya dağ şeklinde yekpare taştan ibaret olan Van Kalesi’nin dibinde yıllarca talebeleriyle ders okuduğu Horhor Medresesi de bu yıkımdan nasibini almıştır. Derinden sarsılan ve gözyaşlarına hâkim olamayan Üstad, medresenin üstünde bulunan tepeye çıkar. Oradan uzun uzun Van’a bakar. Şehir adeta “baykuşların yasçısı olduğu bir viraneye” dönmüştür. On yıl öncesinin o şenlikli, büyük ölçüde ma’mur, neşeli şehri gitmiş, yerine tam bir harabe gelmiştir. Yirmi seneye yakın bir süre ders okuduğu talebelerinin bir kısmı yine Üstad’la birlikte veya başka cephelerde savaşırken şehid düşmüştür. Aynı şekilde bir zamanlar medresenin etrafındaki kale dibi mevkiinde yaşayan ve ekseriyetiyle dost ve ahbap olduğu insanlardan da geriye çok az kimse kalmıştır.
Üstad, yıkılan Horhor medresesinin yüzünde, yerle bir edilmiş bütün Osmanlı medreselerini görür. Medreselerin cenazesinin manevi azametine işareten koca Van Kalesi’nin yekpare taşı da bir mezar taşı gibi durmaktadır. Hissiyatını “O medresede daha evvel benimle beraber bulunan merhum talebelerim, şimdi kabirlerinde benimle beraber ağlıyorlar. Belki o şehrin harabe duvarları ve dağılmış taşları dahi benimle beraber ağlıyorlar ve onları ağlıyor gibi gördüm” sözleriyle dile getirir.
Hisleri gibi hayali de çok kuvvetli olduğu için Üstad, o esnada yıllar öncesine gider. Bir yandan talebeleri ile geçirdiği güzel günleri hatırlarken, diğer yandan o güzel günlerle mevcut halin tenakuzu karşısında gözyaşlarını tutamaz. Talebelerini, dostlarını hatırasından geçirirken, kendi ifadesiyle “bin gözü olsa, ağlamasına iştirak edecekleri” bir üzüntüye gark olur. Demek ki insanı en ziyade öldüren, dostlardan ayrılıktır. Ruhu en fazla örseleyen, alışılamayan, alışmak şöyle dursun, her geçen gün ruhta, hislerde daha da derinleşen, gurbetin karanlığı koyulaştıkça kendilerini daha da hissettiren şey bu ayrılıklardır.
Bu dayanılmaz halet içindeyken “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. O Azîzdir, Hakîmdir. Göklerin ve yerin mutlak mülkiyeti ve hâkimiyeti O’na aittir. Hayatı da ölümü de O verir. Ve O, her şeye hakkıyla güç yetirendir. O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır. Ve O, her şeyi hakkıyla bilir.” (Hadîd Sûresi, 57/1-3) ayetlerinin hakikati kalbine tecelli eder. Ayetlerin ışığı altında o rikkatli, ayrılık dolu, dehşetli ve hüzünlü halden sıyrılarak etrafına bakar. Görünen sadece gurbetin, ayrılıkların, ihanetlerin, vefasızlıkların acısı değildir. İlâhî Rahmet’in cilveleri kara bulutların arasından başlarını çıkarıp kendisine selam çakmaktadır. Sanki ağaçların başlarında yer tutan meyveler ona tebessüm etmekte ve “sadece şu viranelere, harabe yerlere bakıp durma, bize de bak!” demektedir. Ayetler ihtar etmektedir ki Van sahrasının sahifesinde bir zamanlar yer almış insanlar aslında burada misafir idiler. Bu sahifede Kader’in onlar eliyle yazdığı şehir suretindeki mektup da emsali binlerce mektup gibi bir sel belasına kapılıp silindi. Fakat emsali binlerce, on binlerce mektubu yazan ve yazdığı mektuplarla mesajlar veren Zât, her şeyin Hakiki Sahibi dâima hayatta, her şeyi Bilmekte, Görmekte ve her şey O’nun İlmi, İzni ve İradesi tahtında cereyan etmektedir. Ve şimdi O (cc) kim bilir ne yeni mektuplar yazacaktır!
Öyleyse Musa’yı (as) Firavun’dan kaçıran Kudret, elbette bir gün O’nu Firavun’un karşısına çıkaracaktır. Nebiler Sultanı’na (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’yi terk ettiren İrade, günün birinde O’nu mutlaka Kâbe ile buluşturacaktır. Gözlerini kaybedene kadar Yakub’u (as) Yusuf’un ardından ağlatan Hikmet, rüyayla müjdelediği büyük buluşmayı muhakkak gerçekleştirecektir. Bize düşen, yitirdiğimiz müesseselerimize, harabeye dönmüş vatanımıza, içine düştüğümüz gurbetlere, maruz kaldığımız türlü ihanet ve vefasızlıklara bakıp ağlamak yerine, gözümüzü her yandan tebessüm eden Rahmet cilvelerine çevirmek ve bitmeyen bir kulluk cehdiyle yeni mektupların yolunu gözlemektir.
[Süleyman Sargın] 11.7.2018 [TR724]
Tek adam rejimine geçerken ilk Meclis’i hatırlamak [Dr. Serdar Efeoğlu]
16 Nisan Referandumu ile Türkiye, “mühürsüz oy pusulalarının da” desteğiyle “Tek Adam rejimi” denilebilecek yeni rejimi kabul etti. Son olarak da 24 Haziran seçimleriyle bu rejimin adı “Erdoğan rejimi” olarak onaylandı.
Bu rejimle artık parlamenter sistem ortadan kalkıyor ve Meclisin yasama yetkisi sembolik olmaktan öteye gidemiyor. Asıl yetki “Tek Adam” Erdoğan’da toplanmış durumda.
Hâlbuki 1908’den bu yana Türkiye’de kısa fasılalar haricinde Meclis hep etkili oldu. 27 Mayıs ve 12 Eylül darbecileri bile Kurucu Meclis ve Danışma Meclisi adlarıyla meclisler kurma ihtiyacı duydular.
Bugün ise bir zamanlar “anayasa yapan, Hükümetin kuruluşunu onaylayan veya düşüren, gensoru ile bakanları görevinden uzaklaştırabilen bir Meclis” artık olmayacak.
MECLİS-İ MEBUSAN’DAN TBMM’YE
Türk tarihinin ilk Meclisi 1876 Anayasası ile açılıp çok kısa süre faaliyet gösteren, buna rağmen gündeme gelen konularla devrin padişahı Abdülhamit’in gözünü korkutan Meclis-i Mebusan oldu.
Dönemin tek adamı Abdülhamit, Rus Savaşı bahanesiyle Meclisi kapatarak ülkeyi otuz yıl boyunca Yıldız Sarayı’ndan yönetti.
İkinci Meşrutiyetle beraber Meclis-i Mebusan yeniden açıldı ve 1909 değişiklikleriyle Meclisin ülke idaresindeki etkisi arttı. İttihat ve Terakki de zamanla otoriter bir anlayışa kaymasına rağmen Meclisi devam ettirdi.
Mondros Mütarekesi sonrasında Vahdettin’in Meclisi feshetmesi büyük bir tepkiyle karşılandı. Milli Mücadele’de kongreler döneminin en önemli amaçlarından birisi, Meclis-i Mebusan’ın yeniden açılmasıydı.
Meclis, baskıların sonucunda 12 Ocak 1920’de yeniden açıldı. Fakat Misak-ı Milli’nin kabulü ve işgallere karşı gösterilen tepkiler nedeniyle İngilizlerin 16 Mart’ta İstanbul’u doğrudan işgalleriyle de kapandı.
Bu aşamada başta M. Kemal olmak üzere Milli Mücadele’nin liderleri yeni meclisin Ankara’da açılmasını kararlaştırdılar. “Millet iradesi” artık Ankara’da temsil edilecek ve kurtuluş mücadelesi buradan yönetilecekti.
İşgallere ve yaşanan birçok zorluğa rağmen halkın desteğinin alınması şarttı. Bunun için Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri aracılığıyla seçimler yapıldı. İlk Meclis, İstanbul’daki son Meclis-i Mebusan’daki milletvekillerinden Ankara’ya gelenlerin de katılımıyla 23 Nisan 1920’de açıldı.
Bu meclisin temel amacı, ülkenin işgalden kurtarılmasıydı. Mecliste her görüşten milletvekili bulunuyor, herkes düşüncesini rahatça ifade edebiliyordu. “Bolşeviklik, Meşrutiyet, Cumhuriyet” rejimlerini savunan, “Türkçülük, Ümmetçilik, Osmanlıcılık” görüşleriyle öne çıkan çok farklı kişilerin bulunmasıyla ortaya çıkan “çoğulcu” yapı, büyük bir zenginlik oluşturuyordu.
Bu farklılıklar zamanla “Tesanüd, Halk Zümresi, Islahat, İstiklal, Muhafaza-i Mukaddesat” gibi grupların ortaya çıkmasına neden oldu. Asıl mücadele ise M. Kemal’in başında bulunduğu Birinci Grup’la İkinci Grup arasında yaşandı.
Büyük bir özveriyle hareket eden ilk Meclisin en önemli özelliği, hürriyetlere büyük önem vermesiydi. Bu nedenle İstiklal Mahkemelerinin hukuk dışı uygulamaları ve Başkomutanlık Kanunu ile Meclisin bütün yetkilerinin M. Kemal Paşa’ya devredilmesi, büyük tepkilere neden olmuştu.
İlk Meclis çok geniş yetkilerle donatılmış ve “yasama ve yürütme” yetkilerini de kendisinde toplamıştı. Daha sonra İstiklal Mahkemelerinin kurulmasıyla “yargı” yetkisini de üstlenmişti.
Milli iradenin her şeyin üstünde tutulduğu ilk Mecliste Meclis Hükümeti sistemi vardı ve bakanlar tek tek Meclis tarafından seçilmekteydi. Bu sistem, cumhuriyetin ilanıyla kabine sistemine geçilmesiyle sona erecektir.
MEHMET AKİF MECLİSTE
Dönemin önde gelen aydınları da Mecliste bulunuyordu. Bunlardan birisi de M. Akif’ti. Akif, Ankara’ya ulaştıktan sonra ayağının tozuyla 30 Nisan 1920’de Hacı Bayram Camii’nde bir vaaz vermişti.
M.Akif’in bu dönemdeki faaliyeti genellikle İstiklal Marşı’nı yazması olarak bilinir. Hâlbuki o, ülkenin kurtuluşu için Ankara’ya gelişinden hemen sonra halkı savaşa davet eden konuşmalar yapmak üzere Eskişehir, Burdur, Antalya gibi birçok yeri ziyaret etmişti. Daha sonra da İrşat Heyeti’ne seçilmiş ve bu heyetle Konya’ya giderek halkla görüşmüştü.
Mecliste Burdur mebusu olarak görev yapan M. Akif, Çankırı ve Kastamonu’ya da gitmiş, yol üzerindeki köyleri ziyaret ederek halkı Milli Mücadele’ye katılmaya davet etmişti.
Akif, Çankırı Ulu Cami ve Kastamonu Nasrullah Camii vaazlarında; hürriyet olmadan yapılan ibadetlerin makbul olmayacağını söylüyordu. Başyazarı olduğu Sebilürreşad Mecmuası’nın üç sayısını da TBMM Hükümeti’nden de destek alarak Kastamonu’da çıkarmıştı.
İstiklal Marşı için açılan yarışmaya da “para verileceği” gerekçesiyle katılmamıştı. Daha sonra Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey’in ısrarı ile marşı kaleme almış ve bu şiir, 12 Mart 1921 tarihinde Meclis tarafından “İstiklal Marşı” olarak kabul edilmiştir.
HÜSEYİN AVNİ ULAŞ
İlk meclisin önemli simalarından birisi de kuşkusuz aslen Kiğı’lı olan Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey’dir. H. Avni, Mecliste İkinci Grubun liderliğini yapmış ve yeni devletin bir “tek parti-tek adam” rejimine dönüşmemesi için mücadele etmiştir. Samet Ağaoğlu’nun ifadesiyle “bir ideal insanı” olan H. Avni, etkili konuşmalarıyla öne çıkmıştır.
H.Avni, Meclisin bütün yetkilerinin Başkumandanlık Kanunu ile M. Kemal Paşa’ya verilmesinden sonra Meclise gelen uzatma tekliflerine tepki göstermiştir. Özellikle üçüncü defa uzatılma müzakerelerinde sert bir konuşma yapan Hüseyin Avni Bey, bir şahsa kolaylıkla suiistimal edebileceği yetkileri vermenin doğru olmadığını dile getirmiş, hatta M. Kemal’le aralarında bir söz düellosu yaşanmıştır.
İkinci Grubu sarsan en önemli gelişme ise grubun önde gelenlerinden Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in M. Kemal’in muhafız alayından Topal Osman tarafından öldürülmesidir. H. Avni Bey bu olayı, bundan sonra muhaliflerin başına neler gelebileceğinin bir örneği olarak görerek millet iradesine bir suikast olarak değerlendirmiştir.
İlk meclisin yenilenme kararıyla ortaya çıkan tasfiyelerden Hüseyin Avni Bey de nasibini almış ve M. Akif gibi İkinci Mecliste yer almamıştır.
İLK MECLİSİN SONU
Vatanı işgalden kurtararak yeni Türk devletini kuran ilk Meclis, 1 Nisan 1923’de yenilenme kararının alınmasıyla sona erdi. Ardından yapılan seçimlere muhalefet partisi denilebilecek “İkinci Grup” katılmadı.
Bunun sonucunda İkinci Meclis, ilk meclise göre “tek sesli” bir meclis halini aldı. Hızla devrimler yapmak isteyen ve yeni bir rejim hedefleyen M. Kemal Paşa böylece yeni meclisi “dikensiz bir gül bahçesi” yaptı.
Terakkiperver Fırka’nın da Şeyh Sait İsyanı sonrasında kapatılmasıyla 1930’daki Serbest Fırka denemesi haricinde 1946’ya kadar meclis tek parti milletvekillerinden oluştu. Zaten ülke, 1925 sonrasında hızla tek parti rejimine dönüştü.
MECLİS DEVRE DIŞI KALIRSA
Son Başbakan Yıldırım’ın gülerek “en sevmediğim proje” dediği 15 Temmuz süreciyle Erdoğan’a altın tepsi içinde yeni bir rejim kurma fırsatı sunuldu. Bu rejim, meclisin tamamen devre dışı kaldığı bir “Tek Adam” rejiminden başka bir şey değil.
Kurtuluş Savaşı’nın muzaffer komutanı ve yeni devletin kurucusu Atatürk’ün bile Meclisle paylaştığı yetkiler, bundan sonra Erdoğan tarafından tek başına kullanılacak. En zor şartlarda bile varlığını sürdüren meclisin ise sadece adı olacak.
Meclis dışından atanan bakanlar vasıtasıyla da seçim kaygısı olmayan ve Erdoğan’ın her sözünü “emir” telakki eden bir anlayış ortaya çıkacak.
Bu aşamada akıllara zaten sistemin böyle işlediği gelebilir. Ancak şimdiye kadar “illegal” yapılan birçok icraat artık yasalara uygun hale gelecek. Bu da 17 Aralık sürecinde tanık olduğumuz “kanuna ihtiyaç varsa hemen yaparız” zihniyetinin artık Türkiye’de “Cumhurbaşkanı kararnameleriyle” sıradan hale geldiğinin bir ispatı olacak.
8 Temmuz’da 18.000 kişinin hukuka aykırı olarak ihraç edilmesi de yeni dönemin nasıl olacağına dair yeterli ipuçları sunuyor. Seçim kazandıktan sonra daha “kaynaştırıcı” bir yaklaşım sergilemek yerine yüzbinlerce mağdura yeni mağdurlar ilave etmenin başka bir açıklaması olabilir mi?
Kaynakça: A. Demirden Yüzgeç, Birinci TBMM’nin Yapısı ve Faaliyetleri, SDU SBU yüksek lisans tezi, Isparta 2006; İ. Güneş, İlk TBMM’nin Düşünce Yapısı, İş Bankası, İstanbul 1997; H. Bacanlı, “İlk TBMM’de M. Akif ve Faaliyetleri”, ATAM, S. 34, 2018.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 11.7.2018 [TR724]
Bu rejimle artık parlamenter sistem ortadan kalkıyor ve Meclisin yasama yetkisi sembolik olmaktan öteye gidemiyor. Asıl yetki “Tek Adam” Erdoğan’da toplanmış durumda.
Hâlbuki 1908’den bu yana Türkiye’de kısa fasılalar haricinde Meclis hep etkili oldu. 27 Mayıs ve 12 Eylül darbecileri bile Kurucu Meclis ve Danışma Meclisi adlarıyla meclisler kurma ihtiyacı duydular.
Bugün ise bir zamanlar “anayasa yapan, Hükümetin kuruluşunu onaylayan veya düşüren, gensoru ile bakanları görevinden uzaklaştırabilen bir Meclis” artık olmayacak.
MECLİS-İ MEBUSAN’DAN TBMM’YE
Türk tarihinin ilk Meclisi 1876 Anayasası ile açılıp çok kısa süre faaliyet gösteren, buna rağmen gündeme gelen konularla devrin padişahı Abdülhamit’in gözünü korkutan Meclis-i Mebusan oldu.
Dönemin tek adamı Abdülhamit, Rus Savaşı bahanesiyle Meclisi kapatarak ülkeyi otuz yıl boyunca Yıldız Sarayı’ndan yönetti.
İkinci Meşrutiyetle beraber Meclis-i Mebusan yeniden açıldı ve 1909 değişiklikleriyle Meclisin ülke idaresindeki etkisi arttı. İttihat ve Terakki de zamanla otoriter bir anlayışa kaymasına rağmen Meclisi devam ettirdi.
Mondros Mütarekesi sonrasında Vahdettin’in Meclisi feshetmesi büyük bir tepkiyle karşılandı. Milli Mücadele’de kongreler döneminin en önemli amaçlarından birisi, Meclis-i Mebusan’ın yeniden açılmasıydı.
Meclis, baskıların sonucunda 12 Ocak 1920’de yeniden açıldı. Fakat Misak-ı Milli’nin kabulü ve işgallere karşı gösterilen tepkiler nedeniyle İngilizlerin 16 Mart’ta İstanbul’u doğrudan işgalleriyle de kapandı.
Bu aşamada başta M. Kemal olmak üzere Milli Mücadele’nin liderleri yeni meclisin Ankara’da açılmasını kararlaştırdılar. “Millet iradesi” artık Ankara’da temsil edilecek ve kurtuluş mücadelesi buradan yönetilecekti.
İşgallere ve yaşanan birçok zorluğa rağmen halkın desteğinin alınması şarttı. Bunun için Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri aracılığıyla seçimler yapıldı. İlk Meclis, İstanbul’daki son Meclis-i Mebusan’daki milletvekillerinden Ankara’ya gelenlerin de katılımıyla 23 Nisan 1920’de açıldı.
Bu meclisin temel amacı, ülkenin işgalden kurtarılmasıydı. Mecliste her görüşten milletvekili bulunuyor, herkes düşüncesini rahatça ifade edebiliyordu. “Bolşeviklik, Meşrutiyet, Cumhuriyet” rejimlerini savunan, “Türkçülük, Ümmetçilik, Osmanlıcılık” görüşleriyle öne çıkan çok farklı kişilerin bulunmasıyla ortaya çıkan “çoğulcu” yapı, büyük bir zenginlik oluşturuyordu.
Bu farklılıklar zamanla “Tesanüd, Halk Zümresi, Islahat, İstiklal, Muhafaza-i Mukaddesat” gibi grupların ortaya çıkmasına neden oldu. Asıl mücadele ise M. Kemal’in başında bulunduğu Birinci Grup’la İkinci Grup arasında yaşandı.
Büyük bir özveriyle hareket eden ilk Meclisin en önemli özelliği, hürriyetlere büyük önem vermesiydi. Bu nedenle İstiklal Mahkemelerinin hukuk dışı uygulamaları ve Başkomutanlık Kanunu ile Meclisin bütün yetkilerinin M. Kemal Paşa’ya devredilmesi, büyük tepkilere neden olmuştu.
İlk Meclis çok geniş yetkilerle donatılmış ve “yasama ve yürütme” yetkilerini de kendisinde toplamıştı. Daha sonra İstiklal Mahkemelerinin kurulmasıyla “yargı” yetkisini de üstlenmişti.
Milli iradenin her şeyin üstünde tutulduğu ilk Mecliste Meclis Hükümeti sistemi vardı ve bakanlar tek tek Meclis tarafından seçilmekteydi. Bu sistem, cumhuriyetin ilanıyla kabine sistemine geçilmesiyle sona erecektir.
MEHMET AKİF MECLİSTE
Dönemin önde gelen aydınları da Mecliste bulunuyordu. Bunlardan birisi de M. Akif’ti. Akif, Ankara’ya ulaştıktan sonra ayağının tozuyla 30 Nisan 1920’de Hacı Bayram Camii’nde bir vaaz vermişti.
M.Akif’in bu dönemdeki faaliyeti genellikle İstiklal Marşı’nı yazması olarak bilinir. Hâlbuki o, ülkenin kurtuluşu için Ankara’ya gelişinden hemen sonra halkı savaşa davet eden konuşmalar yapmak üzere Eskişehir, Burdur, Antalya gibi birçok yeri ziyaret etmişti. Daha sonra da İrşat Heyeti’ne seçilmiş ve bu heyetle Konya’ya giderek halkla görüşmüştü.
Mecliste Burdur mebusu olarak görev yapan M. Akif, Çankırı ve Kastamonu’ya da gitmiş, yol üzerindeki köyleri ziyaret ederek halkı Milli Mücadele’ye katılmaya davet etmişti.
Akif, Çankırı Ulu Cami ve Kastamonu Nasrullah Camii vaazlarında; hürriyet olmadan yapılan ibadetlerin makbul olmayacağını söylüyordu. Başyazarı olduğu Sebilürreşad Mecmuası’nın üç sayısını da TBMM Hükümeti’nden de destek alarak Kastamonu’da çıkarmıştı.
İstiklal Marşı için açılan yarışmaya da “para verileceği” gerekçesiyle katılmamıştı. Daha sonra Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey’in ısrarı ile marşı kaleme almış ve bu şiir, 12 Mart 1921 tarihinde Meclis tarafından “İstiklal Marşı” olarak kabul edilmiştir.
HÜSEYİN AVNİ ULAŞ
İlk meclisin önemli simalarından birisi de kuşkusuz aslen Kiğı’lı olan Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey’dir. H. Avni, Mecliste İkinci Grubun liderliğini yapmış ve yeni devletin bir “tek parti-tek adam” rejimine dönüşmemesi için mücadele etmiştir. Samet Ağaoğlu’nun ifadesiyle “bir ideal insanı” olan H. Avni, etkili konuşmalarıyla öne çıkmıştır.
H.Avni, Meclisin bütün yetkilerinin Başkumandanlık Kanunu ile M. Kemal Paşa’ya verilmesinden sonra Meclise gelen uzatma tekliflerine tepki göstermiştir. Özellikle üçüncü defa uzatılma müzakerelerinde sert bir konuşma yapan Hüseyin Avni Bey, bir şahsa kolaylıkla suiistimal edebileceği yetkileri vermenin doğru olmadığını dile getirmiş, hatta M. Kemal’le aralarında bir söz düellosu yaşanmıştır.
İkinci Grubu sarsan en önemli gelişme ise grubun önde gelenlerinden Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in M. Kemal’in muhafız alayından Topal Osman tarafından öldürülmesidir. H. Avni Bey bu olayı, bundan sonra muhaliflerin başına neler gelebileceğinin bir örneği olarak görerek millet iradesine bir suikast olarak değerlendirmiştir.
İlk meclisin yenilenme kararıyla ortaya çıkan tasfiyelerden Hüseyin Avni Bey de nasibini almış ve M. Akif gibi İkinci Mecliste yer almamıştır.
İLK MECLİSİN SONU
Vatanı işgalden kurtararak yeni Türk devletini kuran ilk Meclis, 1 Nisan 1923’de yenilenme kararının alınmasıyla sona erdi. Ardından yapılan seçimlere muhalefet partisi denilebilecek “İkinci Grup” katılmadı.
Bunun sonucunda İkinci Meclis, ilk meclise göre “tek sesli” bir meclis halini aldı. Hızla devrimler yapmak isteyen ve yeni bir rejim hedefleyen M. Kemal Paşa böylece yeni meclisi “dikensiz bir gül bahçesi” yaptı.
Terakkiperver Fırka’nın da Şeyh Sait İsyanı sonrasında kapatılmasıyla 1930’daki Serbest Fırka denemesi haricinde 1946’ya kadar meclis tek parti milletvekillerinden oluştu. Zaten ülke, 1925 sonrasında hızla tek parti rejimine dönüştü.
MECLİS DEVRE DIŞI KALIRSA
Son Başbakan Yıldırım’ın gülerek “en sevmediğim proje” dediği 15 Temmuz süreciyle Erdoğan’a altın tepsi içinde yeni bir rejim kurma fırsatı sunuldu. Bu rejim, meclisin tamamen devre dışı kaldığı bir “Tek Adam” rejiminden başka bir şey değil.
Kurtuluş Savaşı’nın muzaffer komutanı ve yeni devletin kurucusu Atatürk’ün bile Meclisle paylaştığı yetkiler, bundan sonra Erdoğan tarafından tek başına kullanılacak. En zor şartlarda bile varlığını sürdüren meclisin ise sadece adı olacak.
Meclis dışından atanan bakanlar vasıtasıyla da seçim kaygısı olmayan ve Erdoğan’ın her sözünü “emir” telakki eden bir anlayış ortaya çıkacak.
Bu aşamada akıllara zaten sistemin böyle işlediği gelebilir. Ancak şimdiye kadar “illegal” yapılan birçok icraat artık yasalara uygun hale gelecek. Bu da 17 Aralık sürecinde tanık olduğumuz “kanuna ihtiyaç varsa hemen yaparız” zihniyetinin artık Türkiye’de “Cumhurbaşkanı kararnameleriyle” sıradan hale geldiğinin bir ispatı olacak.
8 Temmuz’da 18.000 kişinin hukuka aykırı olarak ihraç edilmesi de yeni dönemin nasıl olacağına dair yeterli ipuçları sunuyor. Seçim kazandıktan sonra daha “kaynaştırıcı” bir yaklaşım sergilemek yerine yüzbinlerce mağdura yeni mağdurlar ilave etmenin başka bir açıklaması olabilir mi?
Kaynakça: A. Demirden Yüzgeç, Birinci TBMM’nin Yapısı ve Faaliyetleri, SDU SBU yüksek lisans tezi, Isparta 2006; İ. Güneş, İlk TBMM’nin Düşünce Yapısı, İş Bankası, İstanbul 1997; H. Bacanlı, “İlk TBMM’de M. Akif ve Faaliyetleri”, ATAM, S. 34, 2018.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 11.7.2018 [TR724]
Dikkat! Havuzlar enfeksiyon saçıyor
Okulların tatil olması ve havaların ısınmasıyla birlikte oteller, tatil siteleri ve su parklarının havuzları özellikle çocukların akınına uğruyor.
Klorlandığı için temiz olduğu düşünülen havuzlar bu dönemde çocuklar için enfeksiyon kaynağı haline gelebiliyor.
Aileleri havuzlardaki enfeksiyon hastalıklarına karşı uyaran Çocuk Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Soysal, ’’Çocuğunuz eğlenirken enfeksiyon kapabilir. Çünkü, Aynı anda yüzlerce insanın kullanabildiği bu tür eğlence havuzlarında hala standart hale getirilmiş bir kontrol yöntemi mevcut değil. Özellikle çocukların tercih ettiği eğlence havuzlarında kendi içinde devir daim olan su çok kolay bir şekilde enfeksiyon kaynağı haline gelerek ishal salgınına neden olabilir.’’ diyor.
Okul, kreş gibi ortamlarda aktivite amaçlı olarak kullanılan plastik şişme su havuzlarının da genellikle şehir şebeke suyu ile doldurulduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Soysal, bu havuzları aynı anda çok sayıda çocuğun kullanmasının hastalıklara kapı araladığına vurgu yapıyor. Çocukların uzun süre havuzda kalmasının riski artırdığını belirten Soysal’a göre, kulaklar kuru bir havluyla temizlenmeli, kulak çubuklarından uzak durulmalı, saat başı havuzdan çıkılmalı, kulaklara havuz suyu kaçtıysa baş her iki yana eğilerek su çıkarılmalı.
Peki havuzda enfeksiyonundan korunmak için neler yapılmalı? Prof. Dr. Soysal’ın tavsiyeleri şöyle:
[TR724] 11.7.2018
Klorlandığı için temiz olduğu düşünülen havuzlar bu dönemde çocuklar için enfeksiyon kaynağı haline gelebiliyor.
Aileleri havuzlardaki enfeksiyon hastalıklarına karşı uyaran Çocuk Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Soysal, ’’Çocuğunuz eğlenirken enfeksiyon kapabilir. Çünkü, Aynı anda yüzlerce insanın kullanabildiği bu tür eğlence havuzlarında hala standart hale getirilmiş bir kontrol yöntemi mevcut değil. Özellikle çocukların tercih ettiği eğlence havuzlarında kendi içinde devir daim olan su çok kolay bir şekilde enfeksiyon kaynağı haline gelerek ishal salgınına neden olabilir.’’ diyor.
Okul, kreş gibi ortamlarda aktivite amaçlı olarak kullanılan plastik şişme su havuzlarının da genellikle şehir şebeke suyu ile doldurulduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Soysal, bu havuzları aynı anda çok sayıda çocuğun kullanmasının hastalıklara kapı araladığına vurgu yapıyor. Çocukların uzun süre havuzda kalmasının riski artırdığını belirten Soysal’a göre, kulaklar kuru bir havluyla temizlenmeli, kulak çubuklarından uzak durulmalı, saat başı havuzdan çıkılmalı, kulaklara havuz suyu kaçtıysa baş her iki yana eğilerek su çıkarılmalı.
Peki havuzda enfeksiyonundan korunmak için neler yapılmalı? Prof. Dr. Soysal’ın tavsiyeleri şöyle:
- Yüzülecek havuzun suyu berrak olmalı ve havuzun dibi net olarak görülebilmelidir.
- Havuzun düzenli olarak denetlendiğinden ve kontrol edildiğinden emin olun. Yüzme havuzundaki suyun pH değeri 7.2 ile 7.8 arasında olmalıdır ve sudaki serbest klor oranı en az 1 ppm olmalıdır.
- Cryptosporidiuma bağlı ishal yaşanmışsa ishal düzeldikten sonraki 2 hafta içinde havuza girilmemelidir.
- Havuzun gider ve devir daim yapan boru veya kanallarının güvenlik önleminin alınıp alınmadığını, cankurtaranın bulunup bulunmadığını sorun.
- Açık yarası olan kişiler havuza girmemelidir.
- Havuza girmeden önce mutlaka sabun ile duş alınmalıdır.
- Havuz suyu ağza alınmalıdır. Çocukların da havuz suyunu ağzına almamasına özen gösterilmelidir.
- Havuzda en fazla bir saat vakit geçirilmelidir. Tekrar girilecekse, dinlenip yeterli miktarda sıvı alınmalıdır.
- Havuzdan çıktıktan sonra kulaklar kurulanmalıdır.
- Tuvalet ihtiyacından sonra veya çocukların bezi değiştirildikten sonra eller mutlaka sabun ile yıkanmalıdır.
[TR724] 11.7.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)