Süreç’te Cemaat’in yanında çok net bir pozisyon aldınız. AKP’nin yanlışlarını eleştiren sohbetler ve sosyal medyada çeşitli paylaşımlar yaptınız. The Circle’da mülakat yaptığımız aydınlarımıza yönelttiğim ortak bir soru var: Dünden bugüne, özellikle Süreç’te, Cemaat’in de kimi hataları olduğunu düşünüyor musunuz?
Evvela bir şeyi tespit etmek lazım. Bugün Türkiye’de el üstünde tutulan cemaatler veya tarikatlerin AKP’ye kayıtsız şartsız biat etmekten başka Hizmet’ten daha fazla ne artıları var?
Hepsi bir şekilde okul, yurt ve eğitim işleri, bazıları itibariyle de medya alanında faaliyetleri var. Bu alanların hemen hemen hepsinde Hizmet’in ya kötü bir taklidi ya da en iyisi itibariyle bir kaç sene gerisinden geliyorlar. Hiç birisinin okulları Hizmetin okullarıyla kıyas edilemez, yurtlarını derseniz Ensar hadisesi dehşetli bir örnek olarak ortada. Medya cihetiyle de hiç biri Hizmettekiler kadar başarılı olamadı.
Hem de bunca Devlet desteğine rağmen.
Yurt dışında hizmet etmekle alakalı onca devlet yardımlarına rağmen hizmetin topuğuna yetişemiyorlar. İnsan cihetiyle kıyasladığınız zaman genel toplamda hizmettekiler bir kaç gömlek üste görülüyor. Hocalarını kıyasladığınızda Fethullah Gülen ilmiyle, ahlakıyla, zühd ve takvasıyla, nezaket ve zerafetleriyle fark atıyor. Kadınların saygı görme, İslami kimliklerinden taviz vermeden hayata katılma cihetiyle Hizmet yine en önde. Dini açıdan baktığında Hizmettekiler itikatta Maturidi ve Eşari, yani ehl-i sünnet kelamı, amelde Hanefi ve Şafii mezhebini takip ediyorlar. Namazlara hassasiyet –ilk vakitte kılmak hariç- Hizmette tanıdıklarım diğer cemaatlerden tanıdıklarımda daha iyiydiler. Nafile ve teheccüdlerde ise Hizmettekiler bariz fark atıyorlardı hem bana hem de diğer cemaatlerden tanıdıklarıma. Buna herkes katılmayabilir ben sadece kendi tecrübelerimi ve gözlemlerimi söylüyorum.
“Bütün insanlar ziyandadır ancak…” Asr suresine göre Hizmet ziyanda değil.
Bugün itibariyle Türkiye’de Hizmet Hareketi bütün müesseselerini kaybetti, binlerce insan demir parmaklıkların arkasına konuldu. Bu kayıplara bakarak bazıları bunu bir başarısızlık olarak görebilir. Söz konusu dini cemaatler olunca ben ilk bakılması gereken kriterin eldeki müessese, sayılar rakamlardan ziyade Asr suresindeki ölçüler olması gerektiğini düşünüyorum. İmam Şafii’nin “Allah cc Kur’an’ın tamamı yerine sadece bu suresiyi indirseydi insanlara yeterdi dediği Asr suresinde Allah cc yemin ederek bütün insanların ziyanda olduğunu ifade ediyor ancak dört şeyi kendinde toplayanları sadece bu kayıptan istisna ediyor. Nedir onlar?
1-İman etmek
2- Salih amel işlemek
3-Birbirine hakkı tavsiye etmek,
4- Sabretmek.
Hizmet Hareketi onca maddi kayıplarına rağmen bu kriterlerin hepsine haizdir, bu cihetle ziyanda değildir. Bu cihetle ziyana uğramaması esas maksat olmalıdır. İyi niyetle Hizmeti eleştiren veya yeni çıkış yolları bulmaya çalışanlar bu kriterlerin sapasağlam ayakta tutmaları icap eder. Burada şunu söylemeden geçemeyeğim: Bazı Hizmet mensuplarının bazı eleştiri, öneri veya sosyal medya paylaşımlarını görünce, İslam’la alakalı bilgilerin tazelenmeyi veya sağlam kaynaklardan bir kere daha okunması gerektiği hissine kapılıyorum. Bazıları haklı olarak kendilerine “gavur”un bile yapmadığı zulmü ve gadri yapan “the müslüman”lara tepki göstereyim derken haksız olarak İslam’ın sınırlarını biraz zorluyorlar.
Esasen neden bütün cemaatleri konuşmuyoruz ki?…Sadece Hizmet için değil, bütün cemaatler için bir şeyler söyleyeceksem o da şudur.
1-Cemaatler artık eskisi gibi değil, okulları, yurtları, medyaları var. Makamlar, amirler, memurlar, tayinler var. Bu kadar insanın, makam ve tayinin olduğu yerde mutlaka bazı adaletsizlikler ve adli vakalar olur. Bu da normaldir çünkü insanın olduğu yerde mutlaka problemler de vardır. Cemaatler böyle durumlarda mahkemelere gitmezler. “Kol kırılır yen içinde kalır.” anlayışı tedavi etmez aksine kangrene çevirebilir. Pek iyi cemaatler bu haksızlıkları nasıl giderecekler? Buna Hizmet hareketi dahil bütün cemaatlerin bir çözüm yolu bulmaları gerekiyor.
2- Her cemaat ve tarikatta askeriyeden emniyete, amirden memura, işçiden esnafa kadar müntesipler var. Özellikle devlet kademelerinde çalışanların itaatleri, bağlılıkları nereden başlayıp nereden bittiğini meselesine cemaatle bir ölçü getirmeli mi? cevap evetse bu ölçüler ne olmalıdır? Kamuya, yani her kesime hizmet etmek üzere devlet tarafından istihdam edilen ve bunun için maaş alanların kendi cemaatlerini kayırma suretiyle günaha girmelerinin önüne nasıl geçecekler? İslam’ın “Emanet ehline verilir.” ilkesini nasıl realize edecekler?
3- “Kale şeyhuna yani şeyhimiz şöyle buyurdu, hocamız şunu söyledi” meselesine bir çözüm bulmalılar. Şeyhlerinin veya hocalarının bunu söylediklerinden nasıl emin olacaklar? Burada Adem Yavuz Arslan’ın “15 Temmuz’la alakalı olarak bazı abiler devşirildi.” İfadesine baktığımızda ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. O devşirilen abiler “Hoca efendi destek verin, dedi.” kabilinden ifadelerle, tamamen iktidara ve onun ortağı olan derin yapılara yarayan bu çok bileşenli kontrollü kalkışmaya, bazılarını dahil etmişlerse bu meselenin ehemmiyeti daha iyi anlaşılır. Muhtemelen 15 Temmuz’la alakalı başka soru saracaksınız. Orada devam etmek istiyorum bu konuya.
Daha özel olarak Cemaat’le ilgili konuşmanız gerekirse?
Cemaat’in kendi içindeki problemlere gelince, ben cemaatin karar mekanizmalarında hiç olmadım. Onun için tam olarak nasıl bir işleyiş var ona tam anlamıyla vakıf değilim. Hal böyle olunca tam olarak vakıf olmadığım bir şey hakkında konuşmak istemem, en azından şimdilik.
Hizmet’e yöneltilen ciddi eleştirilerden biri halktan kopuk olmalarıdır. Doğrusu bu şaşılacak bir durum. Zira Hizmet’ten tanıdıklarımın büyük çoğunluğu işçi, memur çocuğu yani Anadolu’nun orta sınıfından. Neredeyse 11 senedir Amerika’da yaşıyorum. Bu 11 senede Türkiye’de ne değişti bilmiyorum. Ama kopukluk meselesine dair buradaki müşahedelerimi söyleyebilirim.
Evet doğrusu Amerika’daki müslümanlardan kopukluk meselesinde bir haklılık payı var. Ancak hemen şunu da tespit etmem gerekiyor. Hizmet’e mensup olmayan diğer Türkler de mesela Arapların, Pakistanlıların camilerine gitmiyorlar. Araplar ve diğer Müslüman toplulukların da Türk camilerine gidelim kardeşlerimizle iç içe olalım diye özel bir çabaları yok. Buradaki müslümanları bir araya getiren şey mescitler ve camilerdir. Hizmettekiler camilerin olduğu yerlerde bile genellikle kendi müesseselerinde cumayı kılmayı tercih ediyorlar.
Aynı durum Kanada için de geçerli.
Evet, çok azı müstesna diğer müslüman toplulukların camilerine ise neredeyse hiç gitmiyorlar. Yurtdışında yaşayanlar bunu son derece normal olarak görebilir ama bu kopukluğa sebep oluyor işte. Gitmemenin en büyük sebebini güvenlik problemi olarak görüyorlar. “Bu camilere IŞİT’ten veya diğer radikal gruplardan birleri gelir de onlarla aynı karede görülürsek yapacağımız hizmetlere zarar gelir.” korkusu var. Bu çok gereksiz ve yersiz bir korkudur. Amerikadaki diğer müslüman milletler Araplar, Pakistanlılar ve Hintliler, Türklerden çok daha fazla yerleşik hayatın içindeler, Amerikan sisteminin içine girmişler.
Dilleri ve eğitimleri yönünde Türklerden çok daha ilerdeler çünkü burada üçüncü veya dördüncü nesillerini büyütüyorlar. Dolayısıyla bunların açtığı camiler, büyük oranda devlet tarafından çok daha saygın olarak kabul ediliyorlar. Yersiz korkularla hizmetteki insanlar bu camilerden uzak kalınca müslümanlardan da kopuk hale geliyorlar. Gerçi son zamanlarda buna dair bazı faliyetler var. Hatta yaklaşık bir sene önce bir toplantı oldu. Ben de davet edildim. Konu diğer müslüman milletlerle nasıl irtibata geçer ve onlarla nasıl kaynaşabiliriz idi. Hepsi bu faliyetleri için “intrafaith” kelimesini kullanıyordu. İnterfaith dinler arası, intrafaith aynı din mensupları arasındaki diyalog, konuşma için kullanılıyor. O toplantıda bana söz geldiğinde “Rica ederim bu garip kelimeyi kullanmayın.
Diğer müslüman milletlerle kaynaşalım diyorsunuz ama daha bu ilk adımda bu kelime ile “biz” ve “onlar” mesafesi koyuyorsunuz. Niyetiniz güzel ama bu intrafaith kelimesinin ben de oluşturduğu duygu bu. Sizin en güzel adınız Hizmet, misyonunuzda öyle. Diğer müslüman milletlerle kaynaşmak mı istiyorsunuz? Çok basit. Camilere gidin özellikle vakit namazlarına. Sabah ve yatsıya gidip, sadece insanlarla tanışın, hiç bir şey anlatmayın. Vakit namazlarına istikrarlı gittiğinizde bir müddet sonra kendinizi müezzinlik yaparken bulacaksanız. “Bugün namazı bize sen kıldır.” teklifleri alacakksınız. Onların verdiği bazı yemekli programlara katılın. Sizin güzel karakterleriniz kısa sürede bir sürü saygın dostu etrafınızda halkalandıracaktır.” dedim. İntrafaith kelimesini kullanmakla alakalı dediğim kale alınacağını zannetmiyorum. O gün edindiğim hava buydu. Olsun, benim açımdan bir problem yok. Teklif var ısrar yok.
Cemaat’e sunabileceğiniz bir reçete var mı?
Yıllar önce bir kitapta okumuştum. Kitabın yazarı araba yarışlarına merak sardığını ve bu konuda eğitim aldığını yazmıştı. İlk dersinde similasyonda yaşadıklarını anlatmıştı. Yazdığına göre similasyonda hızlanıyor birden arabası spin atmaya başlıyor, bir türlü arabayı düzeltip yoluna devam edemeğini gören hocası eliyle kafasını tutup yola çeviriyor ve bu iş için en ömenli kuralı söylüyor. “Yola devam etmek istiyorsan, arabanın spin attığı tarafa değil asıl gitmek istediğin istikamete bakacaksın. Yoldan gözlerini asla ayırmayacaksın.” Hizmetin yapacağı da bu olacak. Atılmağa çalıştıkları istikamete değil gitmek istedikleri asıl hedefe fokus olacaklar. Nefsini ve neslini ıslah etmekle Allah’ın rızasına ulaşmak gayesi daha bir canla başla sarılacaklar. Her tarafta Nur-u Muhammediyi şehbal açtırmak düşüncesi niyetlerden fiiliyat dönmeli. Bunu biraz açacak olursam, hizmettekiler “İslam’ı güzel ahlakımız ve iyi bir temsille anlatmalıyız.” diyorlar. Bunun ehemmiyeti ve gerekliliği her türlü tartışmanın üzerindedir. Ancak iyi bir temsilin yanında doyurucu bir bilgiyle hakikatı anlatmak da gerekiyor. Amerikadaki Türk toplumu özellikle Hizmet hareketindeki insanların bir resmini çekecek olursak: büyük çoğunlukla dil bilenin dini bilgi itibariyle eksiği var. Dini bilgisi olanın da dil problemi var. Biraz da bu sebepten “Güzel bir temsille anlatalım.” hakikati bazıları itibariyle bir öğrenme gayretsizliğine bile sebep olabiliyor. O kadar ki İmanın altı şartını bile İngilizce olarak tatmin edici bir şekilde ifade edememe söz konusu.
Amerika’daki kültür merkezleri sayısız programlar yapıyor, insanları davet ediyor. Gelen insanların büyük çoğunlukta İslam’a bakış açılarını pozitif yönde değiştirdiklerinden de eminim hatta şahidim. Ama bu kültür merkezlerinin, mesela İman esaslarına dair dört beş haftalık bir ders serisi yaptıklarını hiç duymadım. Belki evlerde yaptıkları sohbetlerden dolayı buna gerek duymuyor olabilirler. Ama on bir yıllık tecrübelerimin bana öğrettiği bir şey varsa o da şudur. Türkiye’deki gibi bir sohbet tarzı Amerikalılara pek fazla gitmiyor. Amerikalılara beşer veya altışar haftalık dersler konulmalı. Bu derslerin haftalık müfredatı, hangi kitapların veya metinlerin okunacağı belirtilmeli. Hatta belki dersin sonunda bu derse katıldığına dair bir sertifika verilmelidir. Amerikan tarzına uygun yapılacaksa 20 veya 25 usd katılım parası ilave edilmeli. Kültür merkezleri böyle pragramlar yapmağı için Kültür merkezlerine gelip yiyip içenler, bakış açısı pozitif yönde değişip İslam’a ilgi duyanlar bir camiye gitme ihtiyacı duyuyorlar.
Bir başka konu Hizmet Hareketinin yurt dışında muhatap olduğu kitle –yabancılar itibariyle söylüyorum-hep orta yaş ve üstü insanlardır, gençlere yönelik çok ciddi bir çabadan henüz bahsedemeyiz. Bunun için evvela ciddi bir insan kaynağına, sonra maddi kaynağa ihtiyaç var. En azından Gençlerin gelip helal dairede eğlenebilecekleri gençlik merkezlerine ihtiyaç var. Bu başlı başına uzun bir tahlil gerektirir, şimdilik bu kadarıyla kalsın.
Bu toplu çıkış yepyeni bir misyona ve fırsata dönebilir.
Tarih bize gösteriyorki tarihin seyrini değiştirenler genellikle göçebelerdir. Ve böylesi toplumsal fırtınalar, arkasından baharlar getirmiştir. Kayı boyu şartların zorlamasıyla Anadolu’ya geldiler. Bu göçleri sırasında ne kadar mutluydular?
Özellikle ilk nesle sormak lazım çektikleri çileleri. Ama çocukları ve nesilleri Osmanlı İmparatorluğunu kurdular. Mevlana’nın ailesi yurtlarını terk ederken kim bilir nasıl sarsılmış, nasıl ümitsizlikler yaşamışlardır ama Mevlana Anadolu’dan bütün dünyaya ışık olmuştur. Bugün bütün dünyayı bir şekilde etkileyen Amrika yine vaktiyle kendi ülkelerinde tutunamamış veya duramamış insanların eseridir. Hasılı nice mücevherler varki başka memleklerin madenlerinden çıkar, diğer memleklerin krallarının taçlarına süs olurlar. Hizmetin bu toplu çıkışı ve coğrafyalara yayılışı bütün zorluklarına, acılarına ve travmalarına rağmen bana hep bunları hatırlatıyor. Eğer bu ağır travmadan bir an evvel kurtulup yeniden Hzimetlerine hız verirlerse, bu, Hizmet hareketine yepyeni bir misyon, onur ve muvafakiyetin fırsatı olabilir. Bu çoğrafyalara yayılış, şimdi Hizmet’e yeni bir vazife daha yükledi diye düşünüyorum.
Hizmet Türkiye’de sadece kafası ve kalbi aydınlanmış mühendisler, doktorlar, öğretmenler yetiştirmekle meşgul oluyordu. Kur’an kursları açmak, hafız yetiştirmek, camilere imam bulmak bunların çok fazla tasasını çekmiyordu. Nasıl olsa bunu yapanlar vardı. Ama şimdi buralarda özellikle Amerika ve Avrupa’da İslamın geleceği ve müslümanların ihtiyacı için imam, vaiz, hafız ve dailer de yetiştirmeyi gündemine almalıdır. Hizmet Türkiye’de kolejlerde fen, matematik, fizik, biyoloji öğretirken rehberlikle, okul saatleri dışındaki sohbet ve derslerle de öğrencilere iman, İslam, namaz ve ahlak öğretiyordu. Ama aynı anlayışın burada başarılı olması çok kolay görülmüyor. Şu an faklı hizmet alanlarına da bakmak gerekiyor. Kanaatimce Hizmet hareketi mevcut hizmetlerine dört alanı daha ilave etmelidir.
Ana sınıfından liseye kadar dini eğitimin de verildiği okullar açmak. Yurt dışında müslümanların ihtiyaç duyduğu okullar bunlardır. Türkiyedeki kolej tarzı okullar değildir. Şu an çocuklara dini eğitim vermek için Türk kültür merkezlerinde haftasonu okulları yapılmaktadır. Elbette hiç yoktan iyidir ama asla yeterli değildir. Haftada 45 dakika Kur’an-ı Kerim, Türkçe ve Din kültürü dersiyle buradaki nesilleri yetiştirmek mümkün değil. Onun için dini eğitimin haftanın diğer günlerine yayılacak şekilde müfredatında olduğu okulları açmak elzemdir. Bu okullarda iki farklı program uygulanmalıdır. Bir tanesi seküler eğitimin ağırlıklı olduğu program. Bununla dinini öğrenmiş ahlaklı mühendisler, doktorlar, avukatlar vs yetiştirmek suretiyle Fethullah Gülen’in ifade ettiği gibi asimile olmadan gittikleri ülkelerin sitemlerine entegre olabilen nesiller yetiştirmek hedeflenmelidir. İkinci program geleceğin din adamlarını yetiştirmeğe matuf olmalıdır. Bunlar ilkokuldan hemen sonra hafızlık programına alınarak Kur’an ezberletililmeli bu arada ya home school tarzında ya da hafifletilmiş şekilde seküler dersler verilmelidir. Ortaokulun sonunda hafızlığını bitirmiş olanlar Arapça konuşulan bir ülkede lise ve üniversite eğitimleri aldıktan sonra bulundukları ülkelere geri gelmelidirler. O ülkelerin üniversitelerinde en azından master yapmaları teşvik edilmelidir. Hafız olmaları çok önemli zira buralarda bilgisi ne kadar fazla olursa olsun hafız olmayanı alim olarak kabul etmiyorlar. Arapçayı konuşuyor olmaları da son derece mühimdir.
Böyle okullar açabilirse Hizmet Arabı, Pakistanlısı ve Afrikalısıyla bütün Müslümanların ihtiyacını giderecek bir zemin oluşturmuş olur. Aynı zamanda her kesimden Müslümanların buluşabileceği bir platfom oluşturur.
İslam klasiklerini halkın anlayabileceği bir lisan gittikleri ülkelerin dillerine tercüme yapacak bir yayın evi kurmak. İslam klasikleri derken hadis, tefsir, kelam, fıkıh ve tasavvuf gibi İslami ilimlerin en önemlilerinden başlayarak tercümeyi kast ediyorum. Şu an bu işte zirveyi tutanlar selefilerdir. Kendi anlayışları dışındaki bütün anlayışları sapıklık hatta kafirlikle itham ediyorlar. Maturidiler, Eşariler hepsi sapık tek doğru anlayış Selefilerindir, ehl-i sünnet vel cemaat yanlız Selefilerdir diyorlar. İşlerine gelen kitapları tercüme ediyor, diğer kitapları ademe mahkum ediyorlar.
Master ve doktora bazında İslami ilimlerim öğretildiği üniversiteler kurmak. Bu üniversitelerin bünyesinde düşünce kuruluşları bulunmalıdır. Hatta belki bu düşünce kuruluşu ile işe başlamak daha kolay olabilir. Dünyanın her tarafındaki akademisyenleri artık internet ortamında buluşturmak bile mümkündür. Bu düşünce kuruluşları dünyanın her tarafındaki müslümanlara açık, sadece müslümanların dertlerine değil dünyanın geri kalanına da bir şeyler söyleyebilen, çözümler sunabilen kuruluşlar olmalıdır. Mesela İslam dünyasında hali hazırda bir bilgi ve düşünce krizi var, ahlak krizi var, devlet ve yönetim krizi var . Gücü elden eden bir şekilde diktatörlüğe dönüşüyor. Bunu yaparken din, pozitif veye negatif olarak en fazla kullandıkları argümanlardan birisi oluyor. Acaba çağın gerisinde kalmadan, İslamın özünden kopmadan islami bir yönetim olabilir mi? Bugün İslam ülkelerinin hemen hemen hepsinde az-çok İslami bir yönetim talebi var ama modern unsurları da içinde bulunduracak bir şekilde İslami bir model yok. Öyle olunca ortalık bu talepleri dile getiren radikal gruplara kalıyor. Daha somut bir örnek verecek olursam mesela Fethullah Gülen yıllar önce “Demokrasiden dönüş yok.” dedi ve çok enteresan bir şey daha ilave etti buna “Laisizmi sekülerizm olarak anlayan kimseler tamamen meseleye dünyevilik şeklinde yaklaşıyor. Öyle olunca idaremizin içinde hiç bir uhrevilik olmasın, hiç bir ukba olmasın diyorlar. Oysaki bana göre -mümkündür veya değildir- Demokrasi, insanların bütün ihtiyaçlarını karşılamaya cami’ bir sistem şeklinde dizayn edilirse şayet, ben, kabre kadar benim hayatımı yaşamaya yaradığı gibi, kabirden öte benim problemlerime cevap vermesini de çok arzu ederim.” Bu düşüncelere mukabil gittikçe yayılan Selefi anlayış “Demokrasi küfürdür, oy kullanan kafirdir.” diyor ve buna işte şu ayet, falan hadis delildir diyebiliyor. Hizmetteki ilahiyatçılar “Demokrasiden geriye dönüş yok.”un altını veya şeklini ayet ve hadislerle doldurabiliyorlar mı? hizmetteki akademisyenlerin “Kabre kadar benim hayatımı yaşamaya yaradığı gibi, kabirden öte benim problemlerime cevap verecek” bir demokrasi anlayışı üzerinde kalem oynatıyorlar mı? Ben böyle düşünce kuruluşlarında bunlara cevap aramasının ciddi faydalar getireceiğini düşünüyorum. Bu düşünme ameliyesini yapmanın zemini İslam ülkelerinde yoktur. Dolayısıyla yurt dışında yaşayan müslüman entellektüellere düşüyor bu iş. Amerika’da hizmetten pek çok akademisyen olduğunu biliyorum. Daha bir kaç gün önce Florida’da on dokuz yaşındaki bir genç bir liseyi basıp on yedi öğrenciyi öldürdü. Geçen sene on sekiz tane bu şekilde okul basıp ateş etme hadisesi var. Bu düşünce kuruluşları bunlar için bir çözüm öresi de getirebilmeli. Amerika’daki Afrikan Amerikanların durumuna Avrupa’da gettolardaki Müslüman gençlerin gerek kendilerine gerekse içinde bulunduğu ülkelere verdiği veya vereceği zararların önüne nasıl geçilebilir, bunlara da eğilmeli.
İslamın 1000 yıllık müesseselerini ıslah ederek Amerika ve Avrupa’da yeniden tesis etmek. Medreselerin kapatılmasını hep eleştirdik. Kapatmak yerine ıslah etmek gerekiyordu deyip duruyoruz. Öyle de olmalıydı. Buralarda onları yeniden ihya etmek mümkündür.
Burada bir kaç nesil büyüttüğümüz zaman muhtemelen Türkçe okuyup yazanları azalacak belki de bazıları kendileri Türk, Arap veya Pakistanlıdan ziyade Amerikan olmaya daha yakın görecek. En fazla “ben Türk-Amerika’nım, Arap-Amerikanım” diyecekler. Bu anlaşılır bir durum olabilir ama “Ben Müslüman değilim.” Hatta “ben Katolikim, Protestanım.” İşte bu kabul edilemez. İslamın 1000 senelik ilim aşkını, mayasını ve asaletini taşıyan o medreselerin burada canlandırılması bu cihetle çok çok önemlidir. Bu yapacağım tespit bencileyin olabilir yani subjektif, akademik müesseseler ile halk arasında sanki biraz resmi, biraz soğuk bir mesafe var. Normal halka nufus edemiyorlar. Bu teklifim Hizmetteki bazı insanlara çok uçuk hatta gereksiz gelebilir ama ben yetmiş sene sonra Fethullah Gülen’in şu an talebeleriyle ders okuduğu mekanların çok saygın bir İslam medresesi –daha güzel bir isim bulunabilir-olmasını çok arzu ederim. Bugün Filedelfiya, Kaliforniya veya Amerikanın başka eyaletlerinden Yemen, Batı Arfika ve Arabistandaki medreselerine gidip icazet alan ve buralarda çok saygı duyulan insanların ilim irfan için bu müesseseye şeddi rihal etmelerini çok arzuluyorum. Keşke bu iş şimdilerde başlasa. Fethullah Gülen hoca efendinin mevcut talebelerinin yanında en az on tane ilk okulu bitirmiş kabiliyetli çocuk hafızlığa başlasa, hafızlıklarını bitirdikten sonra kendisinin feyz ikliminde ulum u arabiyeyi alsalar. Aksansız İngilizce konuşabilen, İslamın 1400 yıllık mirasının yoğrulmuş müesseselrin ruhunu alan geleceğin hadis, tefsir alimleri olacak bu mübarek oluşumun ilk taşının kendisi tarafından konulması Allah’tan ümit ederim.
Süreç’te Cemaat’in yanında yer almanız konusu?
Cemaat’in yanında durma ısrarım yok, Hakk’ı ifade isteğim var.
Gittikçe hayat felsefem olmaya başlayan bir sözü prensip edinmeye çalışıyorum: “Basit olma ama basit yaşa, sıradan olma ama sıradan yaşa.” Abartmadan, fantazilere girmeden basitçe değerlendirmeler benim için daha anlamlı. Defalarca söyledim, yine söylüyorum hangi cemaatten, partiden, hizipten veya gruptan suça kim bulaştıysa adil yargılanıp cezalandırılmalıdır. Ama suç şahsidir. Kuran’da bunu söylüyor, evrensel hukuk da. Bir aileden birisi bir suç işlese ailenin tamamı bundan sorumlu olmaz, ailenin akrabaları hiç olmaz, varsa ailenin aşireti hiç hiç olmaz. İlk başladığında bir “paralel yapı” uydurdular. Hükümet memurlarımız amirlerini değil, “imamlar”ını dinliyor dediler. Benim tavrım, böyle bir şey varsa kabul edilemez, disiplin mekanizmalarını mı işleteceksiniz yoksa mahkemeleri mi? Adil yargılayın gereğini yapın dedim. Bir hukuk devletinde başka ne denilebilir? Ama çok kısa bir süre içinde işin renginin farklı olduğu ortaya çıktı. Yurt dışı gezileri yapıp para verip “okulları kapatın!” demeğe başladılar. Olacak iş mi bu? Benim ülkemde memur amiri dinlemiyor diyor ama başka ülkelerdeki okulları kapatıyor, siz de bunun yanlışlığına dikkat çekince hakkı ifade etmiş oluyorsunuz. Cemaatin yanında durmak değil bu.
Rıza Zerrap’ın Amerika’da yargılandı ve her şeyi itiraf etti. Arkasından bir zamanlar milli kahraman ilan ettikleri bu adama İran, CİA ajanı deyip mallarına el koydular. Bunlar gösterdi ki 17-25 Aralık tam anlamıyla gerçek bir yolsuzluk operasyonuydu, öyle “darbe ihtilal” değildi. Ben, görevini yapan bu adamları alkışladım. Tabi bu cemaatin yanında durmak gibi oldu. Hayret edilecek bir şey! AKP’ye muhalif olanlar Zarrap’tan rüşvet almayan bir memur Teoman’ı göklere çıkarıyorlar ama bu adamı ve çetesini delilleriyle ortaya çıkarıp Türk yargısına teslim eden o kahraman polisleri yokluğa mahkum ediyorlar. Bu iki yüzlülük değil mi?
Bu olaylardan sonra suç unsuru olarak hiç bir şey bulamayan AKP, dizi senaryolarıyla cemaat şeytanlaştırılmaya başladı. Bunlardan en etkili olanı “Peygamberin kamyon kasasına bindirilme sahnesi idi.” Meydanlarda “Bunlar peygamberi Miraçtan indirip kamyon kasasına bindirdileeeer.” dedikçe birileri, kalabalık adeta çılgına dönüyordu. Sosyal medyada kiyamet kopuyordu. Benim için olay basitti. Sahne kötüydü. Ama Rüyada Peygamberi görmenin hükmü nedir? Caizidir. Kamyona konulmuş yaralı bir askerin rüyada peygamberi görmesi mümkün müdür? Mümkündür. Kamyona binmek Peygamber için hakaret midir? Niye olsun ki efendimiz eşeğe bile binmiştir. Hatta eşeğinin adı Ya’fur’dur. Peygamberin miraçtan indirilip kamyona bindirilmesi iddiası ise hem yalandır hem eğer buna inanlıyorsa, bu itikadi bir bozukluktur. Diyanetin buna mudahele etmesi icap ederdi. Böyle düşünmek ve bunu ifade etmek cemaatin yanında durmak değil, doğruyu ifade etmektir.
Bu şeytanlaştırmaların en acımasız yapıldığı bir konu da Suriye dinlmesi idi. Başbakan miting miting geziyor, etkili cümlelerin arkasına “ulusal güvenliğimizi tehlikeye attılar.” diyordu. Zaten yükseltilmiş olan milliyetçilik dalgasıyla insanlarda bununla adeta kendilerinden geçiyorlardı “vay hainler, vay ajanlar” diyorlardı. Benim için -şimdilerin moda tabiriyle- yine yükselmeğe gerek duymadan sakince düşünmek esastı. Biraz da kahve ağzıyla “Yahu kardeşim seni CİA dinlemek ister mi? İster, MOSSAD ister mi? İstemez olur mu? Almanya, Yunanistan, Rusya, İran, Suriye dinlemek ister mi? Tabiki ister hem de en son teknolojilerle. Hatta bu Suriye dinlemsini de onlardan biri yaptı. Sen dinletmemelisin. Senin görevin bu. Hal böyleyken nasıl oluyordu da karanlık odalarda, en mahrem meseleleri konuşan en yetkili insanların, en gizli toplantısı youtube düşüyor? Ülkenin ulusal güvenliğini en başta koruyamamış olan kişi başbakandı sonra üstünden astına alt kademe. Onların istifa etmeleri gerekiyordu. Ne istifa ettiler ne de bu dinlemenin kaynağını ortaya koyabildiler.
F… kelimesini dört sebepten kullanmayı redediyorum
F… kelimesini kullanmayı ret ettim. Türkiye’deki dindarlar yaklaşık yüz elli sene “irtica” ve “mürteci” kelimesi ile dövüldü, engellendi hakları yenildi ve perişan edildi. İslam’a ve müslüman’a açıktan saldıramayanlar takiyye yaparak bu kelimelerin ardından bu kötülükleri yaptılar. Onun için “irtica” küfrün takiyyesidir. “F…” kelimesi de nifakın takiyyesidir ve Türkiyedeki bütün cemaatlerin boynuna geçirilmiş bir ilmiktir. İstedikleri zaman alttaki tabureye tekmeyi vuracak bir posizyonda bekletiyorlar. Ben en az dört sebepten dolayı bu kelimeyi kullanmayı ret ediyorum. 1- her şeyden önce koskoca bir yalan olduğu için. 2- AKP’nin elinde bütün muhaliflerini susturan bir zulüm aracına döndüğü için 3- CHP zihniyeti-şeçmenleri demiyorum- tarafından bir zamanların “irtica” kelimesi gibi kullanması ve bütün dindarlara saldırma aleti olduğu için. 4- Hucurat suresinin 11. Ayetine göre lakap takmak olduğundan haram olduğuna inandığım için
E “15 Temmuz ne oluyor?” belki diyebilirsiniz. Benim için tam da zurnanın zırt dediği yer burasıdır. Cevapsız binlerce soruya rağmen net olan şu gerçek var. Saatler öncesinden biliniyordu. Engellenmedi, kontrollü bir şekilde dünyanın en salak ve acayıp darbesi sadece iki şehirde sahne aldı. NATO’nu ikinci büyük ordusuna ve neredeyse sayı itibariyle bir o kadar polise sahip olan ülkemde güvenlik güçleri yerine halk meydanlara davet edildi ve 250 yakın şehit verildi. Bu arada siyah transportırlardan halka açılan ateşler, asker kafası kesen tipler, o gece dağıtılan ve sayısı bilinmeyen silahlar vs..vs… hemen ertesi sabah tutuklanan binlerce hakim, savcı, öğretmen vs… vs… Neticede bugün askerden daha fazla darbeden tutuklanan öğretmen, doktor, akademisyen, esnaf, memur, ev kadını ve emekli var. Ne 15 Temmuz’dan önce ne de sonrasında hiç birisinde bir çakı dahi bulunmamış insanlara yapılan bütün haksızlıklara gerekçe olarak sadece 15 Temmuz gösteriliyor. Bu da 15 Temmuz’un en büyük aktörünün AKP olduğu gerçeğini ortaya koymaktan başka bir anlama gelmez. Bununla beraber cemaaten bazı insanların buna dahil olduğu görülüyor. Fethullah Gülen onları yıllardan beri anlattığı değerlere ihanetle suçladı. Geçen Adem Yavuz Arslan’ın röportajında “Bazı abiler AKP tarafından devşirildi ve alttaki insanlar buna dahil edildi.” dedi. Bu benim de düşündüğüm bir ihtimaldir. Ancak ben sadece bu “devşirilmiş abi”lerle bu çok bileşenli ve salakça darbeye katıldıklarını zannetmiyorum. Zira cemaat mensuplarının darbe yapması kesinlikle mantıklı değil. Başarılı olsalardı bile bu onlar için intihar olurdu. Çünkü dünyanın 170 ülkesine yayılmış, hep sevgi ve barış mesajları vermiş ve oraya gittikleri günden beri de fiilen bunu ortaya koymuş bir hareket kendi ülkesinde böyle bir şey yaparsa kendi ülkelerinde korkunç bir nefret diğer ülkelerde de dediğim gibi intihar etmiş olurlardı. Onun için Hizmet hareketinin böyle bir intihara girişmesi asla mantıklı değil. Bırakın tek başına böyle bir darbeye teşebbüs, planlanmış bir darbeye katılmaları dahi mantıklı değil. Bu yüzden Erdoğan’ı marmaris’te koruyan polis, dalamandan İstanbul’a getiren pilot, darbenin merkez üssü Akıncı’yı vuran beş pilot, o gece vurulan ve madalya verilen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Güler’in koruma müdürü Yüzbaşı Burak Akın ve o gece sokaklarda darbecilerle çarpışan binlerce polis sonradan F… suçlaması işten atıldı veya hapsedildi. İzahı var mı bunun? En kuvvetli izah Hakan Fidan ve Hulusi Akar’ın marifetiyle bütün ordunun beraber planladığı bir darbe olarak göstererek bu “devşirilmiş abiler”le bazıları tuzağa çekildi. Bu tuzağa çekilmiş olanların işin arkasında Akar’ı görmeselerdi sırf “devşirilmiş abiler”le dahil olacaklarına ben ihtimal vermiyorum. Şayet böyle bir şey varsa bu ciddi bir problem anlamına gelir. Bu işin karanlıkta kalmasının vebali iktidarın boynunadır. Çünkü hiç bir şekilde işin aydınlatılmasını istemiyor.
Diyanet raporu tam bir faciaydı. Diyanetin bir utancıdır. Ben dayanamayıp sosyal medyada yaptığım canlı yayında yaktım o saçmalıkları. Bir din adamı olarak yapılandan utanç duydum. Bakın ilk defa size bir şey söyleyeyim. Hatırlar mısnız bilmem Hayreddin Karaman köşesinde cemaatin yolda çıkma tarihi olarak 2013 verdi. Ama bu diyanet raporuyla firak-ı dalle dediği raporun ilk 39 sayfasında fetullah Gülen’den 58 alıntı yapmışlar ama sadece 3 tamesi 2013 ten sonra gerisi 1978, 80,90 vaazlarından alınmış. Şimdi 2013’ten önce yayınlanmış kaset ve kitaplardan fırakı dalle olduklarına hükmediyorsanız neden 2013 senesine kadar hiç bir şey söylemediniz? Hanginiz yalan söylüyorsunuz, Hayreddin Karaman mı Diyanet mi? Hayreddin Karaman ve Diyaneti yalan kelimesiyle yanyana getirmek çok rahatsız ediyor beni ama malesef şunu söylemek zorundayım ikisi de yalan söylüyor. Bu kadar yalan dolan karşısında fevkalde üzgünüm. Bunları dile getirince cemaatin yanında durmak gibi oldu ama bemim öyle bir ısrarım yok.
Bir de Prof. Suad Yıldırım’ın meali üzerinden cemaati vuruyorlar ki Allah u Tealaya –haşa- yalan isnad ettiklerinin farkında bile değiller. Allah u Teala “Şüphesiz o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hicr:9) buyururken, başta Türkiye gazetesi camiası olarak algı yapanlar “Bunlar Kur’an’a 600 ayet ekledi.” dediler. Bunlar ya Kur’an ile Kur’an mealinin ne demek olduğunu bilmiyorlar yada bile bile algı için yalan konuşuyorlar. Bir örnekle bunu açıklayayım. Mesela Bakara suresi 124. Ayete bakarsanız 124 – Şunu da hatırda tutun ki: Bir vakit Rabbi İbrâhim‟i birtakım emirlerle sınamıştı.O da onları hakkıyla yerine getirdiğinden Rabbi kendisine: “Seni insanlara başkan (İmam) yapacağım” dedi. İbrâhim: “Ya Rabbî, neslimden de başkanlar çıkar” deyince, Allah: “Zalimler ahdime (nübüvvete) nail olamazlar” buyurdu. [6,161; 16,120-123; 3,67-68; 37,113; 14,40; 22,78] {KM, Tekvin 12,1; 17,11; 22,1-10; Matta 3,9; Luka 1,73} Suad Yıldırım hocanın parantez içinde kırmızı yazılarla bazı rakamlar verdiğini görürsünüz. Demek istiyor ki Suad hoca bu konu aynı zamanda 6. Surenin yani Enam suresinin 161. Ayetinde de geçiyor. Sonra KM yani Kitab-ı Mukaddes deyip Tekvin kitabının 12. Babının 1.ayetin,17.babın 11. Ayetinde, 22. Babın 1 den 10 kadar ayetlerinde buna benzer bilgiler var demektedir. Bu iyi bir ilmi çalışmadır. Meal Kur’an değil. Aynı yaeyin dinayet tefsirine (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir. Hayreddin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş)bakın hem ayet numaralarını veriyor kitab-ı mukaddesten hem de bizzat meallerini veriyor. Suad hoca İncilden sadece numaralar veriyor. Şimdi sırf bunu yaptı diye dinler arası diyaloğu da katarak “Bunlar Kur’an’a 600 ayet ekledi. Kur’an’ı tafrif etti.” diye algı yapıyorlar. Gidin diyanete bakın eğer bu tahrifse esas Diaynet tahrif yapıyor demektir. Bu bir bozmaysa Diyanetin İslam ansiklopedisinin arş maddesine bakın. Allah’ın arş gibi haberi bir sıfatı izah ederken ilk Kitab-ı Mukaddes’ten aldıkları ayetlerle başlıyorlar izaha. Hasılı kelam bu kadar yalan, aldatma ve algı karşısında gerçekten midem bulanıyor bunları dile getirmeğe çalışıyorum. Cemaatin yanında ısrarla durma niyetinden değil bunlar. Kaldı ki 25 senedir tanıdığım, okuduğum bu insanların yanında durmakta hiç bir sakınca görmüyorum.
[http://thecrcl.ca] 9.4.2018
Uluslar arası hukukun kelepçesi! [Cevheri Güven]
Amerika Birleşik Devletleri’nde görülen Halk Bank&Reza Zarrab davasında ilk etapta kabak, belki de en az suçu olan Hakan Atilla’nın başına patladı.
Atilla’nın 12 Nisan’da hakkındaki ceza kararı avukatlar ile savcılığın anlaşaması nedeniyle mayıs ayına ertelendi. Hatırlarsanız savcılık en az 15 yıl hapis istemişti.
Atilla için yolun sonuna gelinirken konunun ana aktörleri suçla ilgili yargılamaya tabi olmadılar ya da haklarında cezai bir takibat başlatılmadı. Bu çok ilginçti.
Geçmiş zaman eki kullandım çünkü yeni bilgiler, yeni hazırlıkların yapılmakta olduğunu gösteriyor.
Amerika’daki kaynaklardan duyduğum kadarıyla şu anda savcılık İran’la ilgili “terör finansmanı” konusunda bir çalışma yürütmekte.
Çalışma çerçevesinde gelecekte bölgede nelerin yaşanacağı, bu çalışmanın nelerin hazırlığı olduğu ayrı bir muamma. Zira Suudi Arabistan’ın yeni devrimci prensinin “Yakın gelecekte İranla savaşırız” ifadesinin arka planında belki Amerika’daki bu yaklaşımın verdiği sufle var.
Terör finansmanı denilince 17-25 Aralık sürecinin dosyalarından birisi Selam Tevhid Örgütü’nü hatırlamak olmaz.
Selam Tevhid Örgütü, İran’ın Türkiye’deki aparatlarından biri.
İran’ın Türkiye’ye yönelik bu tip aparatlarla oluşturduğu politika sonucunda Türkiye’deki dünyayla barışık Sünni İslam radikalleştirildi ve dünyadan koptu. Komşularıyla ve dünyayla kavgalı, hatta dolaylı bir savaşın içersinde bir ülke ortaya çıktı.
İran sürdürülen bu politika neticesinde dünyada radikal İslamla anılmayan, müzakere edilebilir, radikalizm konusunda arka plana itilen bir duruma geçerken; radikal İslam denilince Türkiye&Erdoğanizm öne çıktı. Ve Erdoğan’ın Türkiyesi, IŞİD ile aynı karede yar almaya ve aynı cümlelerde anılmaya başladı, somut dosyalar eşliğinde.
ABD’deki Zarrab Davası’nın burada kalmayacağı ve devamında yeni iddianameler geleceğini sağır sultan bile duymuş durumda. İran vatandaşı Rıza Sarraf, ABD’nin elindeki önemli kozlardan birisi. Çünkü İran’la ilgili yürütülen terörün finansmanı çalışmasında, finansmanın akışı konusunda ilk somut karar bu dosyadan çıktı. Zarrab’ın CIA’e daha neler anlattığını da şimdilik bilmiyoruz.
Bilinen, yeni iddianamelerden birisinin Türkiye’deki finans işleyişinin nasıl yürütüldüğüyle ilgili olacağı.
Gelinen noktada, Türkiye’deki bu finansman akışı ve bu finansmanın İran’ın terörü finanse etmede kullanmasının faturasının Lahey’de kesilme ihtimali var.
Lahey’de belki de Türk yetkililerin tamamı hakkında dava açılacak ve birçok isim yargılanacak.
Şunu üzülerek ifade etmek istiyorum; Hakan Atilla gibi suça az bulaşan yetkililerden biri ABD’de hapis yatarken, en büyük sorumlular bu davada halen yargılanmadılar ve hem Türkiye’de hem de dünyanın değişik yerlerinde konforlarını sağlayacak tedbirler almış durumdalar.
Erdoğan, Davutoğlu ve Fidan’dan bahsediyorum.
Ancak daha alt seviyedeki görevliler için durum farklı. Sarraf davasında kendisini konforlu zanneden Hakan Atilla’nın başına gelen, Lahey’de sessizce hazırlığı süren yeni dosyada ya da ABD’deki hazırlanan terörün finansmanı dosyasında başka Türk bürokratların başına gelebilir.
Hakan Atilla’nın yurtdışında yakalanıp yargılanması gibi Selam Tevhid Dosyasına müdahale eden İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan ve buruşturulup bir kenara atılmış olan İstihbarat Müdürü Özgür Taşdelen de yurtdışında veya başka bir yerde aniden bileklerinde uluslararası hukukun kelepçesini bulabilirler.
Aynı şekilde dönemin aktörleri ve terörün finansmanına ve İran’ın operasyonlarına yol veren İrfan Fidan, Selami Altınok gibi isimler de uluslararası alanda başının belaya girmesi muhtemel isimler.
Onlara tavsiyem şu; Erdoğan nereye siz oraya. 17/25’de Bilal’in babasının makam aracından inmemesi gibi bu isimler de Erdoğan’ın yanından ayrılmamalı. Gerçi Erdoğan “devletin bekası” deyip bu tip bürokratları tıpkı Hakan Atilla gibi unutup gider. Hakan Atilla’nın ailesi için sesini çıkaramadığı gibi onlar da uzak diyarlarda sessizce kaderlerine razı olabilirler.
Oysa aslında Lahey’de yargılanmaları gereken Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve “emin” kod adlı Hakan Fidan’dır.
Halkbank&Zarrab dosyası Türkiye’de adil yargının konusu olsaydı Zafer Çağlayan gibi asıl suçlular mahkum olacaklar ve Türkiye uluslararası planda rezil olmayacak, kabak en az suçlu bürokratların başına patlamayacaktı. Selam Tevhid dosyasında gidişat da benzer biçimde olacak.
Hem Zarrab davasının hem de Selam Tevhid’in uluslararası hukuka bakan yönü var. Bu ısrarla görmezden gelinmek istendi. Suça bulaşan bürokratlar içerideki algı operasyonlarının dışarıda işlemediğini umarım görürler.
[Cevheri Güven] 10.4.2018 [KronosHaber.com]
Atilla’nın 12 Nisan’da hakkındaki ceza kararı avukatlar ile savcılığın anlaşaması nedeniyle mayıs ayına ertelendi. Hatırlarsanız savcılık en az 15 yıl hapis istemişti.
Atilla için yolun sonuna gelinirken konunun ana aktörleri suçla ilgili yargılamaya tabi olmadılar ya da haklarında cezai bir takibat başlatılmadı. Bu çok ilginçti.
Geçmiş zaman eki kullandım çünkü yeni bilgiler, yeni hazırlıkların yapılmakta olduğunu gösteriyor.
Amerika’daki kaynaklardan duyduğum kadarıyla şu anda savcılık İran’la ilgili “terör finansmanı” konusunda bir çalışma yürütmekte.
Çalışma çerçevesinde gelecekte bölgede nelerin yaşanacağı, bu çalışmanın nelerin hazırlığı olduğu ayrı bir muamma. Zira Suudi Arabistan’ın yeni devrimci prensinin “Yakın gelecekte İranla savaşırız” ifadesinin arka planında belki Amerika’daki bu yaklaşımın verdiği sufle var.
Terör finansmanı denilince 17-25 Aralık sürecinin dosyalarından birisi Selam Tevhid Örgütü’nü hatırlamak olmaz.
Selam Tevhid Örgütü, İran’ın Türkiye’deki aparatlarından biri.
İran’ın Türkiye’ye yönelik bu tip aparatlarla oluşturduğu politika sonucunda Türkiye’deki dünyayla barışık Sünni İslam radikalleştirildi ve dünyadan koptu. Komşularıyla ve dünyayla kavgalı, hatta dolaylı bir savaşın içersinde bir ülke ortaya çıktı.
İran sürdürülen bu politika neticesinde dünyada radikal İslamla anılmayan, müzakere edilebilir, radikalizm konusunda arka plana itilen bir duruma geçerken; radikal İslam denilince Türkiye&Erdoğanizm öne çıktı. Ve Erdoğan’ın Türkiyesi, IŞİD ile aynı karede yar almaya ve aynı cümlelerde anılmaya başladı, somut dosyalar eşliğinde.
ABD’deki Zarrab Davası’nın burada kalmayacağı ve devamında yeni iddianameler geleceğini sağır sultan bile duymuş durumda. İran vatandaşı Rıza Sarraf, ABD’nin elindeki önemli kozlardan birisi. Çünkü İran’la ilgili yürütülen terörün finansmanı çalışmasında, finansmanın akışı konusunda ilk somut karar bu dosyadan çıktı. Zarrab’ın CIA’e daha neler anlattığını da şimdilik bilmiyoruz.
Bilinen, yeni iddianamelerden birisinin Türkiye’deki finans işleyişinin nasıl yürütüldüğüyle ilgili olacağı.
Gelinen noktada, Türkiye’deki bu finansman akışı ve bu finansmanın İran’ın terörü finanse etmede kullanmasının faturasının Lahey’de kesilme ihtimali var.
Lahey’de belki de Türk yetkililerin tamamı hakkında dava açılacak ve birçok isim yargılanacak.
Şunu üzülerek ifade etmek istiyorum; Hakan Atilla gibi suça az bulaşan yetkililerden biri ABD’de hapis yatarken, en büyük sorumlular bu davada halen yargılanmadılar ve hem Türkiye’de hem de dünyanın değişik yerlerinde konforlarını sağlayacak tedbirler almış durumdalar.
Erdoğan, Davutoğlu ve Fidan’dan bahsediyorum.
Ancak daha alt seviyedeki görevliler için durum farklı. Sarraf davasında kendisini konforlu zanneden Hakan Atilla’nın başına gelen, Lahey’de sessizce hazırlığı süren yeni dosyada ya da ABD’deki hazırlanan terörün finansmanı dosyasında başka Türk bürokratların başına gelebilir.
Hakan Atilla’nın yurtdışında yakalanıp yargılanması gibi Selam Tevhid Dosyasına müdahale eden İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan ve buruşturulup bir kenara atılmış olan İstihbarat Müdürü Özgür Taşdelen de yurtdışında veya başka bir yerde aniden bileklerinde uluslararası hukukun kelepçesini bulabilirler.
Aynı şekilde dönemin aktörleri ve terörün finansmanına ve İran’ın operasyonlarına yol veren İrfan Fidan, Selami Altınok gibi isimler de uluslararası alanda başının belaya girmesi muhtemel isimler.
Onlara tavsiyem şu; Erdoğan nereye siz oraya. 17/25’de Bilal’in babasının makam aracından inmemesi gibi bu isimler de Erdoğan’ın yanından ayrılmamalı. Gerçi Erdoğan “devletin bekası” deyip bu tip bürokratları tıpkı Hakan Atilla gibi unutup gider. Hakan Atilla’nın ailesi için sesini çıkaramadığı gibi onlar da uzak diyarlarda sessizce kaderlerine razı olabilirler.
Oysa aslında Lahey’de yargılanmaları gereken Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve “emin” kod adlı Hakan Fidan’dır.
Halkbank&Zarrab dosyası Türkiye’de adil yargının konusu olsaydı Zafer Çağlayan gibi asıl suçlular mahkum olacaklar ve Türkiye uluslararası planda rezil olmayacak, kabak en az suçlu bürokratların başına patlamayacaktı. Selam Tevhid dosyasında gidişat da benzer biçimde olacak.
Hem Zarrab davasının hem de Selam Tevhid’in uluslararası hukuka bakan yönü var. Bu ısrarla görmezden gelinmek istendi. Suça bulaşan bürokratlar içerideki algı operasyonlarının dışarıda işlemediğini umarım görürler.
[Cevheri Güven] 10.4.2018 [KronosHaber.com]
Erdoğan ‘amokfahrer’ saldırısına neden ‘terör eylemi’ dedi? [Cem Bora]
Uzun ve soğuk geçen kışın sonunda Paskalya çöreği kadar sıcak güne uyanmıştı Münster, bütün orta ve batı Almanya gibi. Kalın paltolar atılmış, insanlar bir gömlek veya tişörtle dolaşırken kafelerin ve geleneksel Kneipe’lerin masaları dışarı kurulmuştu.
Solgun bahar güneşi altında köpüklü biralarını yudumlayan Kuzey Ren Vestfalya’nın kültür, sanat ve elbette üniversite şehri Münster’in sakinleri gün ortasında büyük bir şok yaşadı. Bir kamyon şehrin dar sokaklarından birinde insanların arasına dalmıştı. İlk belirlemelere göre 2 ölü ve 20’den fazla yaralı olduğu bilgisi verildi.
Olayla ilgili açıklama yapan Münster Emniyet Müdürü Hajo Kuhlisch’in de belirttiği gibi olayda “siyasi saik bulunduğuna ilişkin işaret yoktu” ama uzaklardan, Türkiye’den gelen tepkiler manidardı. Henüz geçmiş olsun bile demeden AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan zihninden geçenleri ağzından kaçırmıştı: “Almanya’da teröristlerin neler yaptığını görüyorsunuz değil mi? Fransa’da da olacak. Batı bu teröristleri besledikçe batacaksınız.”
FAİL BİR ‘AMOKFAHRER’
Oysa Alman basını güvenlik kaynaklarına dayanarak faciaya sebep olan kişinin adının Jens R. olduğunu, geçmişte psikolojik sorunlar yaşadığını haber veriyordu. Failin teşhis edilmesiyle psikolojik sorunları olan kişiden Amokfahrer, yani amok sürücüsü olarak söz edildi. Aynı fiili siyasi kimliği olan biri yaparsa terör, aksi halde amok olarak nitelendirilmesi de tartışılabilir elbette. Çünkü olabilecek muhtemel bir terör eyleminde de sağlıklı kişilerden ziyade kişilik bozuklukları olan ve kişisel problemler yaşayan insanlar seçilmiyor mu?
HER TÜRLÜ TERÖRE SOKAĞA ÇIKARAK CEVAP VERMEK
Münster kentinin yerlileri ve çevre illerden gelenler kaybettikleri hemşehrileri için dün büyük bir olgunlukla olay yerinde toplandı. Kiepenkerl heykelinin önü çiçek bahçesi gibiydi ve büyükçe bir kartonda, “Warum-Neden” yazıyordu. Ellerinde çiçeklerle ve mumlarla kayıp yakınlarının acılarını paylaşan her yaştan Alman ve farklı milletlerden insan saygı duruşunda bulundu. Televizyon ve radyoların sürekli olay yerinden canlı yayın yaptığı, eski kentteki Kiepenkerl heykelinin bulunduğu Spiekerhof Sokağı’na Almanya’nın yeni sakinleri mülteciler de akın etti.
Herkes her türlü terör ve yıldırma eylemine inat sokakları ve kafeleri doldurdu. Yılın ikinci güneşli gününde kurbanlarla dayanışma için pazarları evde geçirme alışkanlıklarına ara verdi.
Tarihi kilisedeki cenaze ayininden önce ise olay yerine gelen ve kurbanların anısına çiçek bırakan Almanya İçişleri Bakanı Horst Seehofer, “Olayda terör bağlantısı olmadığına ve failin yalnız hareket ettiğine dair güçlü bulgular var” dedi. Seehofer failin kimliği ve amacı konusunda spekülatif haberler yapılmadığı için basına teşekkürü de ihmal etmedi.
ALMANYA’NIN ORTASINDA HUZUR ADASI
310 bin nüfusu olmasına rağmen Almanya’da cazibe merkezi olan kentte 60 bin üniversite öğrencisi yaşıyor. Bu rakamın yarısı kadar da yabancı. Bir üniversite ve 9 yüksek okulla önemli bir eğitim merkezi. 44 bin 500 öğrencisiyle Westfälische Wilhelms-Universität Almanya’nın en büyük üniversiteleri arasında. Üniversitenin tıp fakültesi ve kliniği 1774 yılında faaliyete başlamış.
Kentte 2 milyon 300 bin kitap, 10 binin üzerinde süreli yayın bulunduran kütüphane yerleşkesi ise 115 enstitü ve branş kütüphanesinden müteşekkil.
Münster’de şehir planı, sokaklar, parklar ve bütün detaylar bisiklet sürücülerine göre tasarlanmış durumda. Trafik akışı araçlar için ne kadar zorsa bisikletliler için de o kadar kolay. Turistler bile yanlarına getirdikleri bisikletlerle tur planlarını yapıyor.
Tarihi 6’ıncı yüzyıla kadar giden Münster, şehir statüsünü 1170’te kazandı. Esas ününü ise 30 yıl savaşlarından sonra 1648’de imzalanan tarihi Vestfalya Barışı ile duyurdu.
Anlaşma Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile diğer Alman prensleri, İspanya, Fransa, İsveç ve Hollanda Cumhuriyeti temsilcileri arasında imzalanmıştı. Bazı tarihçiler tarafından modern çağın başlangıcı olarak gösterilen anlaşma ile devletlerin egemenliği, kendi geleceğini belirleme hakkı, devletler arasında eşitlik ilkesi ve bir devletin başka bir devletin iç işlerine karışmaması gibi esaslar kabul edildi.
Münster İkinci Dünya Savaşı’nda bombalanınca şehirn yüzde 90’ı tahrip oldu. Fakat savaşın hemen sonunda aslına uygun olarak yeniden inşa edildi.
Kentin nüfusu az olsa da her gün yaklaşık 60 bin, yılda ise 20 milyon kişi tarafından ziyaret ediliyor.
Eski kentin (Altstadt) bütün sokaklarının buluşma noktasındaki Lamberti Kilisesi Münster’in en eski tarihi yapılarından. 1375-1525 yılları arasında yapılan kilisenin tepesinde asılı duran ve 1535 yılında tutukluları taşımak için yapılan üç demir kafes dikkat çekici. Burada ibret olsun diye 1536’da idam edilen üç kişinin cesetleri asılmış.
[Cem Bora] 9.4.2018 [KronosHaber.com]
Solgun bahar güneşi altında köpüklü biralarını yudumlayan Kuzey Ren Vestfalya’nın kültür, sanat ve elbette üniversite şehri Münster’in sakinleri gün ortasında büyük bir şok yaşadı. Bir kamyon şehrin dar sokaklarından birinde insanların arasına dalmıştı. İlk belirlemelere göre 2 ölü ve 20’den fazla yaralı olduğu bilgisi verildi.
Olayla ilgili açıklama yapan Münster Emniyet Müdürü Hajo Kuhlisch’in de belirttiği gibi olayda “siyasi saik bulunduğuna ilişkin işaret yoktu” ama uzaklardan, Türkiye’den gelen tepkiler manidardı. Henüz geçmiş olsun bile demeden AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan zihninden geçenleri ağzından kaçırmıştı: “Almanya’da teröristlerin neler yaptığını görüyorsunuz değil mi? Fransa’da da olacak. Batı bu teröristleri besledikçe batacaksınız.”
FAİL BİR ‘AMOKFAHRER’
Oysa Alman basını güvenlik kaynaklarına dayanarak faciaya sebep olan kişinin adının Jens R. olduğunu, geçmişte psikolojik sorunlar yaşadığını haber veriyordu. Failin teşhis edilmesiyle psikolojik sorunları olan kişiden Amokfahrer, yani amok sürücüsü olarak söz edildi. Aynı fiili siyasi kimliği olan biri yaparsa terör, aksi halde amok olarak nitelendirilmesi de tartışılabilir elbette. Çünkü olabilecek muhtemel bir terör eyleminde de sağlıklı kişilerden ziyade kişilik bozuklukları olan ve kişisel problemler yaşayan insanlar seçilmiyor mu?
HER TÜRLÜ TERÖRE SOKAĞA ÇIKARAK CEVAP VERMEK
Münster kentinin yerlileri ve çevre illerden gelenler kaybettikleri hemşehrileri için dün büyük bir olgunlukla olay yerinde toplandı. Kiepenkerl heykelinin önü çiçek bahçesi gibiydi ve büyükçe bir kartonda, “Warum-Neden” yazıyordu. Ellerinde çiçeklerle ve mumlarla kayıp yakınlarının acılarını paylaşan her yaştan Alman ve farklı milletlerden insan saygı duruşunda bulundu. Televizyon ve radyoların sürekli olay yerinden canlı yayın yaptığı, eski kentteki Kiepenkerl heykelinin bulunduğu Spiekerhof Sokağı’na Almanya’nın yeni sakinleri mülteciler de akın etti.
Herkes her türlü terör ve yıldırma eylemine inat sokakları ve kafeleri doldurdu. Yılın ikinci güneşli gününde kurbanlarla dayanışma için pazarları evde geçirme alışkanlıklarına ara verdi.
Tarihi kilisedeki cenaze ayininden önce ise olay yerine gelen ve kurbanların anısına çiçek bırakan Almanya İçişleri Bakanı Horst Seehofer, “Olayda terör bağlantısı olmadığına ve failin yalnız hareket ettiğine dair güçlü bulgular var” dedi. Seehofer failin kimliği ve amacı konusunda spekülatif haberler yapılmadığı için basına teşekkürü de ihmal etmedi.
ALMANYA’NIN ORTASINDA HUZUR ADASI
310 bin nüfusu olmasına rağmen Almanya’da cazibe merkezi olan kentte 60 bin üniversite öğrencisi yaşıyor. Bu rakamın yarısı kadar da yabancı. Bir üniversite ve 9 yüksek okulla önemli bir eğitim merkezi. 44 bin 500 öğrencisiyle Westfälische Wilhelms-Universität Almanya’nın en büyük üniversiteleri arasında. Üniversitenin tıp fakültesi ve kliniği 1774 yılında faaliyete başlamış.
Kentte 2 milyon 300 bin kitap, 10 binin üzerinde süreli yayın bulunduran kütüphane yerleşkesi ise 115 enstitü ve branş kütüphanesinden müteşekkil.
Münster’de şehir planı, sokaklar, parklar ve bütün detaylar bisiklet sürücülerine göre tasarlanmış durumda. Trafik akışı araçlar için ne kadar zorsa bisikletliler için de o kadar kolay. Turistler bile yanlarına getirdikleri bisikletlerle tur planlarını yapıyor.
Tarihi 6’ıncı yüzyıla kadar giden Münster, şehir statüsünü 1170’te kazandı. Esas ününü ise 30 yıl savaşlarından sonra 1648’de imzalanan tarihi Vestfalya Barışı ile duyurdu.
Anlaşma Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile diğer Alman prensleri, İspanya, Fransa, İsveç ve Hollanda Cumhuriyeti temsilcileri arasında imzalanmıştı. Bazı tarihçiler tarafından modern çağın başlangıcı olarak gösterilen anlaşma ile devletlerin egemenliği, kendi geleceğini belirleme hakkı, devletler arasında eşitlik ilkesi ve bir devletin başka bir devletin iç işlerine karışmaması gibi esaslar kabul edildi.
Münster İkinci Dünya Savaşı’nda bombalanınca şehirn yüzde 90’ı tahrip oldu. Fakat savaşın hemen sonunda aslına uygun olarak yeniden inşa edildi.
Kentin nüfusu az olsa da her gün yaklaşık 60 bin, yılda ise 20 milyon kişi tarafından ziyaret ediliyor.
Eski kentin (Altstadt) bütün sokaklarının buluşma noktasındaki Lamberti Kilisesi Münster’in en eski tarihi yapılarından. 1375-1525 yılları arasında yapılan kilisenin tepesinde asılı duran ve 1535 yılında tutukluları taşımak için yapılan üç demir kafes dikkat çekici. Burada ibret olsun diye 1536’da idam edilen üç kişinin cesetleri asılmış.
[Cem Bora] 9.4.2018 [KronosHaber.com]
Cennet ucuz oladığı gibi... [Abdullah Aymaz]
Albay Hulusî Ağabeyimizin, Bediüzzaman Hazretlerine “Üstadım ben seyyid miyim?” diye Âl-i Beyt’ten yani Peygamber Efendimizin (S.A.S.) torunu olup olmadığını sorduğu soruya Üstadımızın verdiği cevap üzerinde daha önce bir yazımda dururken dikkatimizi bilhassa şu soru çekmişti: “Meşhurların torunları bile şecerelerini unutmazken, falancının torunuyum diye iftihar ederken nasıl oluyor da Hulusî Ağabey gibi birisi Muhammed Aleyhisselam'ın torunu muyum, değil miyim diye keşif yoluyla bir cevap almak için mürşidine böyle bir sualde bulunabiliyor?”
Evet, “Âl-i Beyt bir gün hilafeti elimizden alabilir. Onun için onları yok edelim, bitirelim, düşüncesiyle hareket eden siyasî düşmanları bazı Emevî ve yine bazı Abbasî yezit ve zalimlerinin gadir ve zulümlerinden kurtulmak için Âl-i Beyt dünyanın dört bir bucağına hicret edip gizlenmişler; çocuklarına bile kimin torunu olduklarını söyleyememişler. Tâ ki, bilmeden ifşa edip de başlarına bir belâ gelmesin diye…
Bugünlerde Hocaefendi’nin “Küçük Dünyam” kitabını yeniden mütalaa ederken girişte bu hususla ilgili ifadeleri dikkatimi çekti:
“Ahlat, malumunuz Bitlis vilayetimize bağlı tarihî bir belde. SEYYİDLER SOYUNUN, GÖÇ YERLERİNDEN BİRİ olarak Bitlis yöresini seçmeleri kaderin garip bir cilvesi. Geylanilerin ve diğer tarikat kollarının burada zuhuru, ancak Selçukluların Anadolu’ya gelip yerleşmesinden sonra olmuş. Kar-kış kalkmış, Bizans Hâkimiyeti bertaraf edilmiş, diğer taraftan da EMEVÎ ve ABBASİ zulmünden emin olunmuş ve bu SEYYİDLER SOYU belli tarikatların içinde ve başında kar çiçekleri gibi açmaya başlamışlardır.
“Bu günlere gelinceye kadar da hep SAKLANDILAR, GİZLENDİLER, Bitlis yöresi, SEYYİDLER adına sanki Ashab-ı Kehf'in Tarsus’taki mağarası gibi oldu. Birkaç asır, tabir yerindeyse mağara dönemi yaşadılar. Selçukluların Anadolu’ya yerleşmesiyledir ki, karanlık günler sona ermiş ve çekirdekler filiz vermeye başlamıştır.
“İşte Bitlis’e bakarken öyle bakmak lâzım. Bir Bediüzzaman’ın, günümüzde dahi ulaşılması zor yerlerden zuhura, yani o şecerenin, menbaından kalkıp oralara yerleşmesi katiyen tesadüf değildir. Hizan ve Nurs, yaz aylarında bile zor varılan yerlerdir ki, BU NESİL, KAÇABİLDİĞİNCE KAÇMIŞ ve SAKLANABİLDİĞİNCE SAKLANMIŞ ve orada bir potansiyel meydana getirmiştir.
“Meseleyi bir başka açıdan düşünecek olursanız: İslâma yeni açılan bir millet, Hicrî 5 ve 6. Asırda kitleler halinde İslâm’a girmiştir. Bunlar, âdab, ahlâk, kültür ve İslâmî akîde hesabına takviyeye ihtiyacı olan insanlardır. Selçuklular, Saltuklular, Karamanlar ve Anadolu’ya yerleşen bütün Oğuz boyları, dediğimiz hususlarda desteklenmelidir ki, İslâm adına yapacakları fetihler istenilen keyfiyeti daima koruyabilsin.
“SEYYİDLER ve onların sempatizanları, dine cibilli olarak bağlıdırlar. Adeta bu yöre Mülteka’l-Bahreyn (İki Denizin Birleştiği Yer) olmuş. Yani, esas devlet gücünü temsil eden Türk boyları ile İslâmî ruhu bütün hakikatiyle temsil eden mânâ ve hakikat erleri SEYYİDLER birleşerek bir derya meydana getirmişler ve fiziki olarak bu deryayı VAN GÖLÜ temsil etmektedir.
“Bu iki deryanın birleşmesi Türk Tarih yazarlarınca da çok önemli görülmektedir. Mesela Fuad Köprülü, Ortadoğu'da, Uzakdoğu'da yeni Türk tekevvünlerini (oluşumlarını) anlatırken bunların arkasında hep böyle mânâ erlerinin bulunduğundan bahseder.
“Anadolu’da, Türk boyunun edâ edeceği nice fonksiyonlar vardır. Denilebilir ki, Türk boyları için tarihindeki geçmiş dirilişlerinin yanında İslam’la yeniden dirilişe erme, İslâmın en yakını sayılan EHL-İ BEYT ile olmuştur. Buna bir mânâda telkih (aşılama) de denebilir. Sanki Bitlis ve özellikle AHLAT, o aşılmaz dağ ve vâdilerini, EHL-İ BEYT düşmanlarına karşı bir silah gibi kullanmış; ZULÜMDEN KAÇAN veya İSLAMLA BÜTÜNLEŞEN BÜTÜN MÂNÂ ERLERİNE de bağrını, sinesini alabildiğine açmış ve onları koruma altına almıştır. Bitlis ve yöresi, mânâ adına öyle mümbit bir toprağa sahiptir ki, Anadolu’ya ışık hüzmeleriyle yönlendirecek bütün seçkin insanlar burada yetişmiş, boy atmış ve dal-budak salmıştır.
“Saltuklar, AHLAT’ta uzun müddet kaldıktan sonra Hasankale’ye gelir yerleşirler. Bu da enteresandır. Bu yönüyle Bitlis, Ahlat ikinci firar yeri denilebilir. Burası İslâm’ın hamleleri için bir SIĞINAKTIR ve bu sığınak kendinden beklenen fonksiyonu hakkıyla edâ etmiştir.
“Bitlis’i derinlemesine tetkik edip incelediğimiz zaman ne kadar antik değeri bağrında sakladığını görürsünüz. O dağların arasında sıkışmış bu küçücük şehir, ihtiva ettiği eserler itibariyle payitahtlık yapmış nice büyük şehirlere denktir.
“Değişik dönemlerde İslâm kültür ve medeniyetine beşiklik yapması itibariyle de bu yörenin kendine göre bir ağırlığı vardır. Ahlat, istihale görmüş yani İslamlaşmış haliyle Cenab-ı Hakkın, Onun mahiyetine koydu bir kısım esaslı nüvelere teşne bulunmaktadır.
“Halil dedem de Ahlat’tan önce Hasankale’ye sonra da Korucuk köyüne yerleşir.”
Evet başa dönecek olursak, Cennet ucuz olmadığı gibi Âl-i Beyt’ten de olmak ucuz değil… İslamiyeti güneşin doğup battığı her yere ulaştırmakla görevli olan Âl-i Beyt, Mekke’de Kabe'de kılınan namazlar yüz bin kat ve Mescid-i Nebevide kılınanlar da elli bin kat fazla sevaba vesile olsa da oralardan ayrılıp cihanın dört bucağına gitmeleri, hicret etmeleri gerekiyordu. İradeleriyle gitmeyince cebr-i lütfî olarak zalimlerin zorlamasıyla gitmiş oldular, milyonlar rekat namazdan daha sevaplı hayırlara vesile oldular. Madem Efendimizin (S.A.S.) davasına gönül vermiş adanmış ruhlar da mânevî Âl-i Beyt sayılıyor. Bu da ucuz olmaz, öyle değil mi? İşte yaşadığımız sürecin bir mânası da bu olmak gerektir. Öyleyse hâlimize şükredelim ve bize düşen güzellik ve iyilikleri sergilemeye gayret edelim.
[Abdullah Aymaz] 10.4.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Evet, “Âl-i Beyt bir gün hilafeti elimizden alabilir. Onun için onları yok edelim, bitirelim, düşüncesiyle hareket eden siyasî düşmanları bazı Emevî ve yine bazı Abbasî yezit ve zalimlerinin gadir ve zulümlerinden kurtulmak için Âl-i Beyt dünyanın dört bir bucağına hicret edip gizlenmişler; çocuklarına bile kimin torunu olduklarını söyleyememişler. Tâ ki, bilmeden ifşa edip de başlarına bir belâ gelmesin diye…
Bugünlerde Hocaefendi’nin “Küçük Dünyam” kitabını yeniden mütalaa ederken girişte bu hususla ilgili ifadeleri dikkatimi çekti:
“Ahlat, malumunuz Bitlis vilayetimize bağlı tarihî bir belde. SEYYİDLER SOYUNUN, GÖÇ YERLERİNDEN BİRİ olarak Bitlis yöresini seçmeleri kaderin garip bir cilvesi. Geylanilerin ve diğer tarikat kollarının burada zuhuru, ancak Selçukluların Anadolu’ya gelip yerleşmesinden sonra olmuş. Kar-kış kalkmış, Bizans Hâkimiyeti bertaraf edilmiş, diğer taraftan da EMEVÎ ve ABBASİ zulmünden emin olunmuş ve bu SEYYİDLER SOYU belli tarikatların içinde ve başında kar çiçekleri gibi açmaya başlamışlardır.
“Bu günlere gelinceye kadar da hep SAKLANDILAR, GİZLENDİLER, Bitlis yöresi, SEYYİDLER adına sanki Ashab-ı Kehf'in Tarsus’taki mağarası gibi oldu. Birkaç asır, tabir yerindeyse mağara dönemi yaşadılar. Selçukluların Anadolu’ya yerleşmesiyledir ki, karanlık günler sona ermiş ve çekirdekler filiz vermeye başlamıştır.
“İşte Bitlis’e bakarken öyle bakmak lâzım. Bir Bediüzzaman’ın, günümüzde dahi ulaşılması zor yerlerden zuhura, yani o şecerenin, menbaından kalkıp oralara yerleşmesi katiyen tesadüf değildir. Hizan ve Nurs, yaz aylarında bile zor varılan yerlerdir ki, BU NESİL, KAÇABİLDİĞİNCE KAÇMIŞ ve SAKLANABİLDİĞİNCE SAKLANMIŞ ve orada bir potansiyel meydana getirmiştir.
“Meseleyi bir başka açıdan düşünecek olursanız: İslâma yeni açılan bir millet, Hicrî 5 ve 6. Asırda kitleler halinde İslâm’a girmiştir. Bunlar, âdab, ahlâk, kültür ve İslâmî akîde hesabına takviyeye ihtiyacı olan insanlardır. Selçuklular, Saltuklular, Karamanlar ve Anadolu’ya yerleşen bütün Oğuz boyları, dediğimiz hususlarda desteklenmelidir ki, İslâm adına yapacakları fetihler istenilen keyfiyeti daima koruyabilsin.
“SEYYİDLER ve onların sempatizanları, dine cibilli olarak bağlıdırlar. Adeta bu yöre Mülteka’l-Bahreyn (İki Denizin Birleştiği Yer) olmuş. Yani, esas devlet gücünü temsil eden Türk boyları ile İslâmî ruhu bütün hakikatiyle temsil eden mânâ ve hakikat erleri SEYYİDLER birleşerek bir derya meydana getirmişler ve fiziki olarak bu deryayı VAN GÖLÜ temsil etmektedir.
“Bu iki deryanın birleşmesi Türk Tarih yazarlarınca da çok önemli görülmektedir. Mesela Fuad Köprülü, Ortadoğu'da, Uzakdoğu'da yeni Türk tekevvünlerini (oluşumlarını) anlatırken bunların arkasında hep böyle mânâ erlerinin bulunduğundan bahseder.
“Anadolu’da, Türk boyunun edâ edeceği nice fonksiyonlar vardır. Denilebilir ki, Türk boyları için tarihindeki geçmiş dirilişlerinin yanında İslam’la yeniden dirilişe erme, İslâmın en yakını sayılan EHL-İ BEYT ile olmuştur. Buna bir mânâda telkih (aşılama) de denebilir. Sanki Bitlis ve özellikle AHLAT, o aşılmaz dağ ve vâdilerini, EHL-İ BEYT düşmanlarına karşı bir silah gibi kullanmış; ZULÜMDEN KAÇAN veya İSLAMLA BÜTÜNLEŞEN BÜTÜN MÂNÂ ERLERİNE de bağrını, sinesini alabildiğine açmış ve onları koruma altına almıştır. Bitlis ve yöresi, mânâ adına öyle mümbit bir toprağa sahiptir ki, Anadolu’ya ışık hüzmeleriyle yönlendirecek bütün seçkin insanlar burada yetişmiş, boy atmış ve dal-budak salmıştır.
“Saltuklar, AHLAT’ta uzun müddet kaldıktan sonra Hasankale’ye gelir yerleşirler. Bu da enteresandır. Bu yönüyle Bitlis, Ahlat ikinci firar yeri denilebilir. Burası İslâm’ın hamleleri için bir SIĞINAKTIR ve bu sığınak kendinden beklenen fonksiyonu hakkıyla edâ etmiştir.
“Bitlis’i derinlemesine tetkik edip incelediğimiz zaman ne kadar antik değeri bağrında sakladığını görürsünüz. O dağların arasında sıkışmış bu küçücük şehir, ihtiva ettiği eserler itibariyle payitahtlık yapmış nice büyük şehirlere denktir.
“Değişik dönemlerde İslâm kültür ve medeniyetine beşiklik yapması itibariyle de bu yörenin kendine göre bir ağırlığı vardır. Ahlat, istihale görmüş yani İslamlaşmış haliyle Cenab-ı Hakkın, Onun mahiyetine koydu bir kısım esaslı nüvelere teşne bulunmaktadır.
“Halil dedem de Ahlat’tan önce Hasankale’ye sonra da Korucuk köyüne yerleşir.”
Evet başa dönecek olursak, Cennet ucuz olmadığı gibi Âl-i Beyt’ten de olmak ucuz değil… İslamiyeti güneşin doğup battığı her yere ulaştırmakla görevli olan Âl-i Beyt, Mekke’de Kabe'de kılınan namazlar yüz bin kat ve Mescid-i Nebevide kılınanlar da elli bin kat fazla sevaba vesile olsa da oralardan ayrılıp cihanın dört bucağına gitmeleri, hicret etmeleri gerekiyordu. İradeleriyle gitmeyince cebr-i lütfî olarak zalimlerin zorlamasıyla gitmiş oldular, milyonlar rekat namazdan daha sevaplı hayırlara vesile oldular. Madem Efendimizin (S.A.S.) davasına gönül vermiş adanmış ruhlar da mânevî Âl-i Beyt sayılıyor. Bu da ucuz olmaz, öyle değil mi? İşte yaşadığımız sürecin bir mânası da bu olmak gerektir. Öyleyse hâlimize şükredelim ve bize düşen güzellik ve iyilikleri sergilemeye gayret edelim.
[Abdullah Aymaz] 10.4.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
İşte krizin yeni göstergesi... Hazine borç bulamadı...
Bugün düzenlenen Mart 2028 itfa tarihli tahvil ihalesinde faiz oranı, 20 Mart’ta yapılan aynı vadeli kağıt satışına göre 0.38 puan yükselerek yüzde 13.21 oldu. Ancak faiz oranlarının daha cazip olmasına rağmen satılan tahvillere talep düştü. Piyasa talebi 1.657 milyon TL olarak gerçekleşirken, Hazine 961 milyon liralık borçlanma gerçekleştirdi. Böylece talep tutarı satılan kağıtların 1.7 katında kaldı. 20 Mart’ta yani sadece 3 hafta öncesi yapılan 10 yıllık tahvil ihracında Hazine 623 milyon TL’lik kağıt satışı yaparken talep tutarı 3.3 milyar lirayla satışın 5.3 katına ulaşmıştı.
Son ihaleyle birlikte Hazine’nin 10 yıllık tahvillerinde Mart başından bu yana yaşanan faiz artışı 1.5 puana ulaşmış oldu. Hazine ihalelerine gelen talep tutarı ekonomik durumun en önemli göstergelerinden biri kabul edilirken piyasada son dönemde bu veri yakından takip edilmeye başlandı. Nisan ayında diğer aylara göre hafif bir borçlanma programı bulunan Hazine 3.8 milyar TL'lik iç borç servisine karşılık 3.7 milyar TL'si piyasadan toplam 4.2 milyar TL'lik iç borçlanma öngörüyor.
AKP Hükümeti seçim ekonomisine dönük uygulamalar ve ekonomideki büyümeyi desteklemek için geçen 2003’ten bu yana izlediği ‘ödemelerden daha az borçlanma’ politikasını geçen yıl terk etti. 2017’de piyasaya yaptığı ödemelerden 83 milyar lira daha fazla borçlanan Hazine bu yolla hükümetin artan harcamalarına kaynak sağladı.
[Samanyolu Haber] 10.4.2018
Son ihaleyle birlikte Hazine’nin 10 yıllık tahvillerinde Mart başından bu yana yaşanan faiz artışı 1.5 puana ulaşmış oldu. Hazine ihalelerine gelen talep tutarı ekonomik durumun en önemli göstergelerinden biri kabul edilirken piyasada son dönemde bu veri yakından takip edilmeye başlandı. Nisan ayında diğer aylara göre hafif bir borçlanma programı bulunan Hazine 3.8 milyar TL'lik iç borç servisine karşılık 3.7 milyar TL'si piyasadan toplam 4.2 milyar TL'lik iç borçlanma öngörüyor.
AKP Hükümeti seçim ekonomisine dönük uygulamalar ve ekonomideki büyümeyi desteklemek için geçen 2003’ten bu yana izlediği ‘ödemelerden daha az borçlanma’ politikasını geçen yıl terk etti. 2017’de piyasaya yaptığı ödemelerden 83 milyar lira daha fazla borçlanan Hazine bu yolla hükümetin artan harcamalarına kaynak sağladı.
[Samanyolu Haber] 10.4.2018
Soruları Kim Çaldı, Hırsızlara Ne Demeli?
Gazeteci Ekrem Dumanlı You Tube kanalında yeni bir video yayınladı... KPSS sorularının çalınması ile ilgili soruşturmanın tekrar gündeme getirilmesini yorumlayan Dumanlı kurulan komploya dikkat çekti...
[Samanyolu Haber] 10.4.2018
[Samanyolu Haber] 10.4.2018
Türkiye’de 70 bin öğrenci hapiste
Türkiye cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü öğrenci sayısının 70 bin olduğu belirtilirken, bu sayı Türkiye’deki 699 ilçeyi geride bırakıyor. 70 bin tutuklu ve hükümlü öğrenci sayısının, tutuksuz yargılanan ve yargılaması devam eden öğrencilerle birlikte 100 binin üzerine çıktığı ifade ediliyor.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2017 adrese dayalı nüfus kayıt sistemi verilerine göre Türkiye’de 972 ilçe bulunurken, 699’unun nüfusu 70 binden az.
Cumhuriyet’tin haberine göre, czaevlerindeki öğrencilere, okul kampusundaki “Afrin tartışması’’ sonucunda 10 Boğaziçili de eklendi. Tutuklanan öğrencilerin okulla ilişikleri şimdilik kesilmeyecek. Ancak bu öğrencilerin eğitim yaşamlarının akıbeti şimdilik belirsiz. Tutuklanan öğrenciler önce okuldan uzaklaştırma alıyor. Hüküm giyince disiplin cezası alarak okuldan atılıyorlar. Cezaevinde yeniden üniversite sınavını kazanırlarsa 2 yıl kayıt dondurma hakları oluyor.
“Alt sınırdan ceza alsalar bile en az 5 yıl”
Cezaevlerindeki öğrencilere vasilik yapan, davalarını takip eden bir öğretim üyesi, öğrencilerin ağır cezada yargılandıkları için çok uzun ceza aldıklarını belirterek, “Alt sınırdan bile ceza alsalar bu süre 5 seneden başlıyor. Benim tanıklık ettiğim davalarda 9.5 yıl, 12 yıl, 16 yıl hüküm giyen, Yargıtay’ın da onadığı cezalar var. Yaşları da düşünüldüğünde yaşadıklarından daha uzun süreyi cezaevinde geçirmeleri gerekebiliyor. İlhan Çomak üniversite 2. sınıftayken 22 yaşında cezaevine girdi, 25 senedir içerde’’ dedi.
Gerekçe hep aynı
Çalıştığı üniversiteden “sert uyarı’’ alması nedeniyle adını vermeyen hoca, “Ne gerekçelerle gözaltına alınıyor, tutuklanıyorlar’’ sorusuna yanıtı şöyle:
“Tutuklanma gerekçeleri hep aynı. Son Boğaziçi Üniversitesi davasında da net bir şekilde gördüğümüz gibi öğrencilerin savaşa karşı olması – ki herkes amasız savaşa karşı olmalı, gençler zaten haydi haydi savaşa karşı olur- bile ülkeyi bölme, örgüte yardım etme, örgüt üyesi olma gibi algılanıyor ve öyle midir, böyle midir diye incelenmeden anında öğrenciler gözaltına alınıyor. Cumhurbaşkanı’nın bir mitinginde, kazayla, bir grup insanı ve ya öğrenciyi işaret etmesi ile hemen harekete geçiliyor, yurtlar basılıyor, öğrenciler gözaltına alınıveriyor. Gözaltı süresi bitiminde de tutuklanıyor. Biliyorsunuz bir hafta olan gözaltı süresi -ki bu da uzundur, karakolda 1 hafta ciddi işkencedir, güvenli de değildir ve bu süreçte insan haklarının ne derece gözetildiğini kontrol etmek çok güçtür. Cezaevi örneğin karakola göre çok daha güvenli bir yerdir. BÜ öğrencilerinde de olduğu gibi uzatılıyor, kolayca 2 haftaya çıkarılabiliyor.’’
Öğrencileri, cezaevinden çıkınca bekleyenler:
Gerek gözaltı, gerek yargılanmaya kadar iddianameyi bekledikleri tutukluluk, gerekse yargılanma sürecinde çok örseleniyorlar. Tutukluların hakları hükümlülere göre daha az olduğu için, OHAL’le işler zorlaştığı için hüküm giyene kadar bile cezaevi içinde çok zorlanıyorlar. Hüküm giymeleri yıllara yayılıyor, bu hükmü Yargıtay’ın onaması da -ki çok ama çok az dosyayı bozuyor Yargıtay- genelde 1-2 seneyi buluyor. Yani yargılamanın kendisi cezaya dönüşüyor.
Kayıp yıllar, hayal kırıklılıkları, kötü infaz koşulları, cezaevi içindekilere toplumun bakışı, ailelerin bir süre sonra yalnızlaştırılması, cezaevine git gel maddi-manevi güçlükler daha çıkmadan içerideki öğrencileri bir kere daha yaralamış oluyor.
Eğitimle bağlarını korumaları çok güç. Pek çoğunun vasileri bilinçli değil, imkânlı değil.Üniversite disiplin suçu, uzaklaştırma ve okuldan atarak onları istemiyor. Sonradan sınavı kazananların sınava girmesini engelliyor.
Devamsızlıktı, güvenlikti, vb. diye onları eğitimden, üniversiteden uzaklaştırıyor. Devlet zaten eğitimlerini pek çok açıdan zorlaştırıyor, engelliyor. OHAL’de hele, genel sınavlara bile giremiyorlar, kitap yasağı var. Bu şekilde içeride oldukları onca yıl eğitim görmeden, meslek kazanamadan, girdiklerinden daha beter çıkıyorlar.
Çıkınca adli sicil kâğıtlarında “terörist- militan” yazıyor ve bu iş bulmalarına engel oluyor.
Pek çoğu ailelerinden de darbe alıyor. Aile de ya suçluyor ya kendi de tepki gördüğünden, yalnızlaştırıldığından onların ruhsal ihtiyaçlarını anlayabilecek durumda olamayabiliyor.
Dışarıda olsalar da kendilerinden yıllarca uzaklaştırılmış bir dünyada, mesleksiz, teknoloji ya da diğer gelişmelerden geri kalmış , arkadaş-sosyal çevrelerini kaybetmiş bir halde tek başlarına kalıyorlar. Yönlendirilmiyorlar, rehberlik, psikolojik danışmanlık hizmetlerine ulaşamıyorlar. Toplum onlardan çıktıklarına sevinmelerini bekliyor ama kimse yaralarını sarmıyor.
“Serbest bırakın”
Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği, hapishanelerde tutuklu ve hüküm giymiş öğrencilerin derhal serbest bırakılmaları ve eğitim haklarının iade edilmesi çağrısında bulundu. Boğaziçi Üniversitesi’nde çıkan olaylar sonrasında öğrencilerin gözaltına alındığı hatırlatılan açıklama şöyle: “Sabahın erken saatlerinde yapılan yurt ve ev baskınlarıyla gözaltına almalar maalesef hâlâ sürmektedir. Gözaltındaki öğrencilerin sağlık koşullarından endişe duymaktayız. Bu ‘yerleşke/ yurt/ev basma silahı’ belli ki öğrenciler ve üniversite üzerinde bir tehdit aracı olarak kullanılmaktadır. Bu saldırının özellikle Boğaziçi gibi özgürlükleri her kesim için sağlamayı ilke edinen bir üniversiteyi seçmesi ayrıca düşündürücüdür. Gözaltına alınan öğrencilerin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz! Boğaziçi Üniversitesi’ne, öğrenci yurtlarına ve evlere yapılan polis baskınlarının derhal durmasını talep ediyoruz. Hapishanelerde tutuklu ve hüküm giymiş çok sayıdaki öğrencilerin derhal serbest bırakılmalarını eğitim/öğretim haklarının iade edilmesini talep ediyoruz.’’
İmza sayısı 2120’yi buldu
Dünyanın her yerinden akademisyenlerin Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri için başlattığı kampanyada imza sayısı 2120’e ulaştı. “Boğaziçi Üniversitesi’nde Tutuklanan Öğrencilere Açık Destek Mektubu’’ başlıklı metinde, “Dünyadaki akademik toplulukların üyesi olarak Boğaziçi Üniversitesi’ndeki son tutuklamaları ve öğrenciler üzerindeki baskıya kuvvetle karşı çıkıyoruz. Türkiye hükümetini gözaltına alınan öğrencileri derhal serbest bırakmaya çağırıyoruz” deniliyor.
[Tr724] 10.4.2018
Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2017 adrese dayalı nüfus kayıt sistemi verilerine göre Türkiye’de 972 ilçe bulunurken, 699’unun nüfusu 70 binden az.
Cumhuriyet’tin haberine göre, czaevlerindeki öğrencilere, okul kampusundaki “Afrin tartışması’’ sonucunda 10 Boğaziçili de eklendi. Tutuklanan öğrencilerin okulla ilişikleri şimdilik kesilmeyecek. Ancak bu öğrencilerin eğitim yaşamlarının akıbeti şimdilik belirsiz. Tutuklanan öğrenciler önce okuldan uzaklaştırma alıyor. Hüküm giyince disiplin cezası alarak okuldan atılıyorlar. Cezaevinde yeniden üniversite sınavını kazanırlarsa 2 yıl kayıt dondurma hakları oluyor.
“Alt sınırdan ceza alsalar bile en az 5 yıl”
Cezaevlerindeki öğrencilere vasilik yapan, davalarını takip eden bir öğretim üyesi, öğrencilerin ağır cezada yargılandıkları için çok uzun ceza aldıklarını belirterek, “Alt sınırdan bile ceza alsalar bu süre 5 seneden başlıyor. Benim tanıklık ettiğim davalarda 9.5 yıl, 12 yıl, 16 yıl hüküm giyen, Yargıtay’ın da onadığı cezalar var. Yaşları da düşünüldüğünde yaşadıklarından daha uzun süreyi cezaevinde geçirmeleri gerekebiliyor. İlhan Çomak üniversite 2. sınıftayken 22 yaşında cezaevine girdi, 25 senedir içerde’’ dedi.
Gerekçe hep aynı
Çalıştığı üniversiteden “sert uyarı’’ alması nedeniyle adını vermeyen hoca, “Ne gerekçelerle gözaltına alınıyor, tutuklanıyorlar’’ sorusuna yanıtı şöyle:
“Tutuklanma gerekçeleri hep aynı. Son Boğaziçi Üniversitesi davasında da net bir şekilde gördüğümüz gibi öğrencilerin savaşa karşı olması – ki herkes amasız savaşa karşı olmalı, gençler zaten haydi haydi savaşa karşı olur- bile ülkeyi bölme, örgüte yardım etme, örgüt üyesi olma gibi algılanıyor ve öyle midir, böyle midir diye incelenmeden anında öğrenciler gözaltına alınıyor. Cumhurbaşkanı’nın bir mitinginde, kazayla, bir grup insanı ve ya öğrenciyi işaret etmesi ile hemen harekete geçiliyor, yurtlar basılıyor, öğrenciler gözaltına alınıveriyor. Gözaltı süresi bitiminde de tutuklanıyor. Biliyorsunuz bir hafta olan gözaltı süresi -ki bu da uzundur, karakolda 1 hafta ciddi işkencedir, güvenli de değildir ve bu süreçte insan haklarının ne derece gözetildiğini kontrol etmek çok güçtür. Cezaevi örneğin karakola göre çok daha güvenli bir yerdir. BÜ öğrencilerinde de olduğu gibi uzatılıyor, kolayca 2 haftaya çıkarılabiliyor.’’
Öğrencileri, cezaevinden çıkınca bekleyenler:
Gerek gözaltı, gerek yargılanmaya kadar iddianameyi bekledikleri tutukluluk, gerekse yargılanma sürecinde çok örseleniyorlar. Tutukluların hakları hükümlülere göre daha az olduğu için, OHAL’le işler zorlaştığı için hüküm giyene kadar bile cezaevi içinde çok zorlanıyorlar. Hüküm giymeleri yıllara yayılıyor, bu hükmü Yargıtay’ın onaması da -ki çok ama çok az dosyayı bozuyor Yargıtay- genelde 1-2 seneyi buluyor. Yani yargılamanın kendisi cezaya dönüşüyor.
Kayıp yıllar, hayal kırıklılıkları, kötü infaz koşulları, cezaevi içindekilere toplumun bakışı, ailelerin bir süre sonra yalnızlaştırılması, cezaevine git gel maddi-manevi güçlükler daha çıkmadan içerideki öğrencileri bir kere daha yaralamış oluyor.
Eğitimle bağlarını korumaları çok güç. Pek çoğunun vasileri bilinçli değil, imkânlı değil.Üniversite disiplin suçu, uzaklaştırma ve okuldan atarak onları istemiyor. Sonradan sınavı kazananların sınava girmesini engelliyor.
Devamsızlıktı, güvenlikti, vb. diye onları eğitimden, üniversiteden uzaklaştırıyor. Devlet zaten eğitimlerini pek çok açıdan zorlaştırıyor, engelliyor. OHAL’de hele, genel sınavlara bile giremiyorlar, kitap yasağı var. Bu şekilde içeride oldukları onca yıl eğitim görmeden, meslek kazanamadan, girdiklerinden daha beter çıkıyorlar.
Çıkınca adli sicil kâğıtlarında “terörist- militan” yazıyor ve bu iş bulmalarına engel oluyor.
Pek çoğu ailelerinden de darbe alıyor. Aile de ya suçluyor ya kendi de tepki gördüğünden, yalnızlaştırıldığından onların ruhsal ihtiyaçlarını anlayabilecek durumda olamayabiliyor.
Dışarıda olsalar da kendilerinden yıllarca uzaklaştırılmış bir dünyada, mesleksiz, teknoloji ya da diğer gelişmelerden geri kalmış , arkadaş-sosyal çevrelerini kaybetmiş bir halde tek başlarına kalıyorlar. Yönlendirilmiyorlar, rehberlik, psikolojik danışmanlık hizmetlerine ulaşamıyorlar. Toplum onlardan çıktıklarına sevinmelerini bekliyor ama kimse yaralarını sarmıyor.
“Serbest bırakın”
Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği, hapishanelerde tutuklu ve hüküm giymiş öğrencilerin derhal serbest bırakılmaları ve eğitim haklarının iade edilmesi çağrısında bulundu. Boğaziçi Üniversitesi’nde çıkan olaylar sonrasında öğrencilerin gözaltına alındığı hatırlatılan açıklama şöyle: “Sabahın erken saatlerinde yapılan yurt ve ev baskınlarıyla gözaltına almalar maalesef hâlâ sürmektedir. Gözaltındaki öğrencilerin sağlık koşullarından endişe duymaktayız. Bu ‘yerleşke/ yurt/ev basma silahı’ belli ki öğrenciler ve üniversite üzerinde bir tehdit aracı olarak kullanılmaktadır. Bu saldırının özellikle Boğaziçi gibi özgürlükleri her kesim için sağlamayı ilke edinen bir üniversiteyi seçmesi ayrıca düşündürücüdür. Gözaltına alınan öğrencilerin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz! Boğaziçi Üniversitesi’ne, öğrenci yurtlarına ve evlere yapılan polis baskınlarının derhal durmasını talep ediyoruz. Hapishanelerde tutuklu ve hüküm giymiş çok sayıdaki öğrencilerin derhal serbest bırakılmalarını eğitim/öğretim haklarının iade edilmesini talep ediyoruz.’’
İmza sayısı 2120’yi buldu
Dünyanın her yerinden akademisyenlerin Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri için başlattığı kampanyada imza sayısı 2120’e ulaştı. “Boğaziçi Üniversitesi’nde Tutuklanan Öğrencilere Açık Destek Mektubu’’ başlıklı metinde, “Dünyadaki akademik toplulukların üyesi olarak Boğaziçi Üniversitesi’ndeki son tutuklamaları ve öğrenciler üzerindeki baskıya kuvvetle karşı çıkıyoruz. Türkiye hükümetini gözaltına alınan öğrencileri derhal serbest bırakmaya çağırıyoruz” deniliyor.
[Tr724] 10.4.2018
Hukuksuz soruşturma ile hayatı karardı; mahkeme gerçeği öğrenince ‘Pardon! İsim benzerliği’ dedi
Bitlis’in Güroymak İlçesi’nde görev yaparken sözde F…/PDY soruşturması kapsamında 1 Eylül 2016’da mesleğinden ihraç edilen, ardından ‘ByLock’ kullanıcısı olduğu gerekçesiyle tutuklanıp 6 ay cezaevinde kalan Uzman Çavuş Mehmet Şentürk, isim benzerliğinden dolayı yargılandığı ortaya çıkınca davadan beraat etti. Şentürk, yeniden görevine dönmek için OHAL Komisyonu’na dilekçe verdi.
Güroymak İlçe Jandarma Komutanlığı’nda görev yapan evli ve 2 çocuk babası, 22 yıllık uzman çavuş Mehmet Şentürk, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 1 Eylül 2016’da çıkarılan kanun hükmünde kararname ile meslekten ihraç edildi. Emeklilik hakkı elde etmesine 15 gün kala ihraç edilen Şentürk, Resmi Gazete’de yayınlanan listede ismini görünce şoke oldu. İhracının ardından memleketi Tokat’ın Erbaa ilçesine dönen Mehmet Şentürk, Bitlis Valiliği’ne dilekçe ile başvurup, konunun araştırılmasını istedi.
Ocak 2017’de ByLock’tan tutuklandı
Şentürk, 18 Ocak’ta 2017 ByLock kullandığı gerekçesiyle gözaltına alındı. Çıkarıldığı mahkemede ByLock kullanılan telefon numarısının kendisine ait olmadığını söyleyen Şentürk, tutuklandı, İstanbul’a Silivri Cezaevi’ne kondu. Şentürk hakkında örgüte üye olmak suçundan Bitlis 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Süren dava sırasında mahkeme, telefon numarasının kime ait olduğunun belirlenmesi için GSM operatöründen bilgi istedi.
6 ay sonra gelen bilgide telefon numarasının son olarak Malatya İl Emniyet Müdürlüğü’nde başkomiser olarak görev yapan Mehmet Şentürk’ün üzerine kayıtlı olduğu ortaya çıktı. Bunun üzerine mahkeme, Uzman Çavuş Mehmet Şentürk’ü 11 Temmuz 2017 tarihinde tahliye etti.
Tutuksuz yargılanan Şentürk, 26 Şubat 2018’de davanın 6’ncı duruşmasında beraat etti. Şentürk, beraat kararından sonra göreve yeniden dönmek için OHAL Komisyonu’na başvurdu.
“Adaletin yerini bulacağını biliyordum”
İhracına ve tutuklanmasına sebep olan hattı aynı isimdeki bir polisin kullandığının ortaya çıktığını belirten Mehmet Şentürk, “Beraat kararında hattı Mehmet Şentürk adında bir başkomiserin kullandığı tespit edilmiştir. Mahkeme kararını göreve dönmemle ilgili olarak Ankara’da bulunan OHAL komisyonuna resmi kanallar vasıtasıyla gönderdim. En yakın zamanda göreve dönmek için elimden geleni yapacağım. Bu zaman içerisinde hiçbir zaman Türk adaletine güvenim bitmedi. Adaletin yerini bulacağını biliyordum ve buldu. En yakın zamanda göreve dönmek için elimden ne geliyorsa yapacağım” dedi.
“Ailem çok yıprandı”
Ailesinin bu süreçte çok yıprandığını kaydeden Şentürk, “Bu süreçte annem birkaç kez kalp rahatsızlığı geçirdi. Yine eşim, ben cezaevindeyken o da psikolojik rahatsızlıklar geçirdi. Halen ikisi de ilaç kullanmaya devam etmektedir. Cezaevinde kaldığım sürece ailem çok yıprandı” diye konuştu.
[Tr724] 10.4.2018
Güroymak İlçe Jandarma Komutanlığı’nda görev yapan evli ve 2 çocuk babası, 22 yıllık uzman çavuş Mehmet Şentürk, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 1 Eylül 2016’da çıkarılan kanun hükmünde kararname ile meslekten ihraç edildi. Emeklilik hakkı elde etmesine 15 gün kala ihraç edilen Şentürk, Resmi Gazete’de yayınlanan listede ismini görünce şoke oldu. İhracının ardından memleketi Tokat’ın Erbaa ilçesine dönen Mehmet Şentürk, Bitlis Valiliği’ne dilekçe ile başvurup, konunun araştırılmasını istedi.
Ocak 2017’de ByLock’tan tutuklandı
Şentürk, 18 Ocak’ta 2017 ByLock kullandığı gerekçesiyle gözaltına alındı. Çıkarıldığı mahkemede ByLock kullanılan telefon numarısının kendisine ait olmadığını söyleyen Şentürk, tutuklandı, İstanbul’a Silivri Cezaevi’ne kondu. Şentürk hakkında örgüte üye olmak suçundan Bitlis 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Süren dava sırasında mahkeme, telefon numarasının kime ait olduğunun belirlenmesi için GSM operatöründen bilgi istedi.
6 ay sonra gelen bilgide telefon numarasının son olarak Malatya İl Emniyet Müdürlüğü’nde başkomiser olarak görev yapan Mehmet Şentürk’ün üzerine kayıtlı olduğu ortaya çıktı. Bunun üzerine mahkeme, Uzman Çavuş Mehmet Şentürk’ü 11 Temmuz 2017 tarihinde tahliye etti.
Tutuksuz yargılanan Şentürk, 26 Şubat 2018’de davanın 6’ncı duruşmasında beraat etti. Şentürk, beraat kararından sonra göreve yeniden dönmek için OHAL Komisyonu’na başvurdu.
“Adaletin yerini bulacağını biliyordum”
İhracına ve tutuklanmasına sebep olan hattı aynı isimdeki bir polisin kullandığının ortaya çıktığını belirten Mehmet Şentürk, “Beraat kararında hattı Mehmet Şentürk adında bir başkomiserin kullandığı tespit edilmiştir. Mahkeme kararını göreve dönmemle ilgili olarak Ankara’da bulunan OHAL komisyonuna resmi kanallar vasıtasıyla gönderdim. En yakın zamanda göreve dönmek için elimden geleni yapacağım. Bu zaman içerisinde hiçbir zaman Türk adaletine güvenim bitmedi. Adaletin yerini bulacağını biliyordum ve buldu. En yakın zamanda göreve dönmek için elimden ne geliyorsa yapacağım” dedi.
“Ailem çok yıprandı”
Ailesinin bu süreçte çok yıprandığını kaydeden Şentürk, “Bu süreçte annem birkaç kez kalp rahatsızlığı geçirdi. Yine eşim, ben cezaevindeyken o da psikolojik rahatsızlıklar geçirdi. Halen ikisi de ilaç kullanmaya devam etmektedir. Cezaevinde kaldığım sürece ailem çok yıprandı” diye konuştu.
[Tr724] 10.4.2018
Dilovası ve Ergene kanser ve kirlilikte alarm veriyor
Kocaeli’ndeki Dilovası’nın sanayi tesislerinden havaya karışan ağır metal yoğunluğu halkın sağlığını tehdit etmeye devam ediyor. Kanserin dünya ortalamasının 3 katına çıktığı ilçede oksijen maskesi ve buhar makinesi evlerin vazgeçilmezleri arasında. İlçede görev yapan bazı doktorlara göre bebekler artık hasta, önemli oranda da astımlı doğuyor.
Habertürk’ten Öznur Karslı’nın haberine göre, Kocaeli Dilovası’nda sanayi tesislerinden havaya karışan ağır metal yoğunluğu halkın sağlığını tehdit etmeye devam ediyor. Çevre Mühendisleri Odası Kocaeli Şubesi’nin geçen hafta açıkladığı istatistiğe göre, 2017’de dünyada kanserden ölenlerin oranı yüzde 12.5, Türkiye’de yüzde 12.9’ken bu oran Dilovası’nda yüzde 33.7’ye kadar çıkıyor. Yani neredeyse ortalamanın 3 katı. Nedeni, büyük ölçüde belli: Çünkü Kocaeli’nin bu küçük ilçesi yaklaşık 40 yıldır zehir soluyor. Çevre Mühendisleri Odası Kocaeli Şubesi Başkanı Sait Ağdacı, “Dilovası’nda maalesef ağır metaller yoğunlukta. Bu da kanserden ölümün fazlalığını açıklamaktadır” diyor.
Aynı konuda çarpıcı bir araştırmayı Bianet haber sitesinde kaleme alan Kimyacı Bülent Şık ise, ülkemizde kanser vakalarının en fazla görüldüğü bölgeler olan Kocaeli (Dilovası) ile Ergene Nehri Havzasında yer alan Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illerinde çevresel ortamlarda bulunan kanserojen (kanser yapıcı) kimyasalları tespit etmek amacıyla 2011-2016 yılları arasında kapsamlı bir araştırma çalışması gerçekleştirildiğini söyledi. Araştırma sonucunda halk ve çevre sağlığı açısından çok önemli bulgular elde edildi. Çalışma ile Ergene Havzası ve Kocaeli (Dilovası) bölgesindeki binlerce yerleşim bölgesinden alınan toprak, su, gıda ve hava, akarsu ve deniz suyu gibi örneklerin analizi sonucu ciddi bir kimyasal kirlenme olduğu tespit edildi. Ergene nehrini kirleten kimyasal maddelerin nehre hangi noktalarda karıştığı da belirlendi.
Şık’ın verdiği bilgiye göre, araştırma projesi “Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli İllerinde Çevresel Faktörlerin ve Sağlık Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi Projesi”ana başlığını taşıyor.
ERGENE ÇAYINDA CİDDİ KİRLİLİK VAR
Kimyacı Bülent Şık araştırmadan şu verileri paylaştı:
“Hava kalitesi ölçümleri, atıksu ölçümleri, Ergene çayı boyunca alınan ölçümler, toprak, gıda, su, körfezdeki su ürünleri, balıklar ve deniz suyunda yapılan analiz çalışmaları incelenen bölgelerin ciddi bir kirliliğe maruz kaldığına işaret ediyor.
MARUL VE LAHANA’DA BERİLYUM ELEMENTİ KALINTISI
Kocaeli’nde 1 karalahana (0,003 mg/kg) ve Kırklareli’nde 1 marulda (0,1 mg/kg) olmak üzere toplam 2 gıda örneğinde radyoaktif Berilyum elementi kalıntısı tespit edildi.
Kocaeli’nden alınan 1 karalahanada Bizmut elementi tespit edildi. Akademik yayınlarda gıdalardaki Bizmut düzeyinin genelde çok düşük olduğu ve 0.0001 ile 0.001 mg/kg arasında değiştiği belirtilir. Bizmut doğada elementel halde ya da saf olarak bulunabildiği gibi, endüstriyel olarak üretilen pek çok ürünün de bir hammaddesi. Ayrıca kurşun ve bakır işleme tesislerinin faaliyetleri esnasında açığa çıkan yan ürünlerden biri olarak nitelenmekte. Tespit edilen Bizmut miktarı düşük de olsa ülkemizdeki endüstriyel faaliyetlerin en yoğun olduğu bölgelerden biri olan Kocaeli yöresindeki kirliliğin gıdalara bir yansıması olduğu düşünülebilir.
AB DEĞERLERİNİN ÜSTÜNDE ALÜMİNYUM, ÇİNKO VE DEMİR….
Alüminyum, çinko, demir, manganez ve nikel analiz edilen gıda örneklerinin tümünde saptandı. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) çoğu işlenmemiş gıdanın 5 mg/kg’dan daha az alüminyum içerdiğini; ekmek, kekler ve mantarlar, ıspanak ve turp gibi bazı sebzelerin 5-10 mg/kg arasında alüminyum içerebileceğini belirtmiştir. Araştırma çalışmasında elde edilen değerler EFSA tarafından belirtilen değer ile karşılaştırıldığında, Ergene bölgesinde buğday, erik, ısırgan otu, roka, sarımsak, semizotu ve yeşil soğan örneklerinin bazılarının EFSA tarafından belirtilen değerin (5 mg/kg) üzerinde alüminyum içerdiği belirlendi. Bu yüksekliğin çevresel bir kirlenmeden kaynaklanıp kaynaklanmadığının belirlenmesi için aynı bölgede yapılan toprak ve su analizlerinin de dikkate alınması gerekiyor; fakat o veriler ben de yok; nihai sonuç raporunda bulunabilir ancak.
Alınan gıda örneklerinde yapılan Arsenik analizinde 24 çeltik, 5 ısırgan otu, 1 kara lahana, 2 marul, 8 sarımsak ve 14 yeşil soğan örneğinde olmak üzere toplam 54 gıda örneğinde (yüzde 3.9) tespit edilebilecek düzeyin üstünde arsenik bulunmuştur. Kocaeli ve Ergene bölgesindeki örneklerin benzeri başka çalışmaların yapıldığı bölgelere kıyasla daha yüksek miktarlarda arsenik içerdiği belirlendi.”
Habertürk’ten Öznur Karslı’nın haberinde ise şu bilgiler yer aldı:
“HER EVDE BİR HASTA’”
İlk durağımız Turgut Özal ve Kayapınar mahalleleri oldu. Orhangazi ve Tavşancıl isimli 2 mahalle daha var. 46 bin 933 nüfuslu ilçede Organize Sanayi Bölgeleri 2 bin 200 hektarlık alana kurulu. Turgut Özal ile Kayapınar mahalleleri ise fabrikaların dibinde, kirlilikten en fazla etkilenen 2 mahalle. Muhtar Mehmet Şirin Barış ile konuşmak için bir ay önce sözleşmiştik. Ancak mide kanseri tedavisi nedeniyle bir süre beklememiz gerekti. Nihayet görüşmek için evindeyiz.
Turgut Özal Mahallesi’nde kanser o kadar sıradanlaşmış ki neredeyse gittiğimiz her evde bir kanser ya da solunum yolları hastası görmek mümkün. Bu bölgede yaşayanlar ya çevredeki fabrikalarda ya da İstanbul ve Kocaeli’nde çalışıyor. Hanelerin ortalama aylık geliri 2 bin liranın altında. Çok çocuklu aileler de var.
İki mahallede de sokaklar sessiz. Evlerin pencereleri ve perdeleri sıkı sıkı kapalı. Çevresel faktörler en çok kadınları etkiliyor. Çalışan kadın sayısı az. Bütün gün evde olan kadınlar, demir, çelik, boya, metal, plastik fabrikalarının bıraktığı etkilere daha çok maruz kalıyor. Kirli hava aslında sadece sağlığı değil ailelerin ceplerini de yakıyor. Kadınlar, haftada en az 2 gün çamaşır makinesi çalıştırdığını söylüyor.
4 çocuk annesi Özlem Paliha dertli. Eşinin astım, 13 yaşındaki oğlunun da akciğer hastalığının olduğunu anlatan Paliha, her evde nefes darlığı çeken birinin olduğunu belirterek, “Eşim oksijen tüpü kullanıyor. Oğlum akciğer ameliyatı oldu. Camlarımızı gün aşırı siliyoruz. Artık deterjanlar da yetmiyor. Sirke ve karbonat tozu karıştırıp çıkarmaya çalışıyorum. Ayda 150 liradan aşağı su ve elektrik parası gelmiyor. Gelirimiz çamaşır suyu, deterjan ile su ve elektrik faturasına gidiyor.”
OKSİJEN TÜPÜ, BUHAR MAKİNESİ BAŞKÖŞEDE
Dilovası’nda pek çok evde, ya evin nemini temizleyen buhar makinesi ya da astım hastası olan birinin oksijen tüpü var. Saadet Paliha da 21 yaşındaki oğlunun akciğer kanserine yakalandığını söylüyor: “Oğlumun hastalığı nedeniyle evi sürekli temizliyorum ama havalandıramıyorum.” Hastaneye gitmek için otobüs durağında bekleyen Dilek Yalçın ise şunları dile getiriyor: “Her ay hastanedeyiz. 1 ve 4 yaşındaki 2 çocuğum da solunum sıkıntısı yaşıyor. Yazın daha kötü durumdayız. Hava çok sıcak da olsa cam açılmıyor. Evlerimizde klima yok buhar makinesi var.”
“DOKTOR ‘TERK ET’ DEDİ”
Anemi hastası Saniye Tuna ise doktorunun ilçeyi terk etmesini söylediğini anlatırken, “Nereye gideceğiz. Yıkadığım bulaşığı tekrar yıkayıp yemek koyuyorum. Geçen ay kayınpederimi akciğer kanserinden kaybettim” diyor. 80 yaşlarındaki İsmet Umuç ise uzun süredir KOAH hastası. Aynı evde yaşadığı 2 küçük torunu ise bronşitten mustarip. Dede ve 2 torun oksijen makinesiyle yaşıyor. Bu mahallelerde yaşam her gün bu şartlarda sürüyor.
“Çocuklarda astım oranı yüksek”
Dilovası Devlet Hastanesi ilçenin yüksek bir tepesinde yer alıyor. Belediye, vatandaşlar için hastaneye otobüs seferleri koymuş. Hastanenin pencereleri de evler gibi hava kirliliği nedeniyle sıkı sıkıya kapalı. Başhekimin ilçe dışında olduğu hastanede başhekim yardımcısıyla da toplantıda olduğu için görüşme imkânı bulamadık. Hastanede özellikle çocukların fazlalığı dikkat çekerken, gelen hastalar arasında Suriyeliler de bulunuyor.
“ÖLÜM NEDENLERİ GENELDE MİDE VE AKCİĞER KANSERİ”
Dilovası İlçe Sağlık Müdürlüğü de bilgi veremeyeceklerini, izin alınması gerektiğini söylüyor. Dilovası’nda aile hekimlerinin bulunduğu Aile Hekimliği Kliniği’ndeki doktor sayısı 6’dan 7’ye yükseltilmiş. Devlet memuru olduğu için adının yazılmasını istemeyen sorumlu doktor, “Hastanelerin yanı sıra belediyelerin defin işlemlerinde bizden talep ettikleri için çok sık ölüm raporu yazar olduk. Ölüm nedenleri genelde mide ve akciğer kanseri” diyor. “Görülen hastalıklar ise genelde astım ve bronşit gibi üst solunum yolu rahatsızlıkları. Günde bir doktor en az 40 hastaya bakıyor. Doğan çocuklar anne karnında ağır metallere maruz kaldığından yeni doğan bebekler astımla dünyaya geliyor. Çocuklardaki astım oranı yüksek, hastaları sık sık oksijen makinelerine bağlıyoruz. Çalışanlar için istirahat ve işgörmezlik raporları da veriyoruz.”
ÜCRETSİZ HASTA TAŞINIYOR
Görüştüğümüz 20 kadın astım, akciğer ya da tiroit hastalığından şikâyetçi. Belediye otobüsleri Dilovası Devlet Hastanesi’ne, İstanbul’da ücretsiz tedavi yapan bir özel hastaneye ve Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi’ne her gün çok sayıda hasta taşıyor.
[Tr724] 10.4.2018
Habertürk’ten Öznur Karslı’nın haberine göre, Kocaeli Dilovası’nda sanayi tesislerinden havaya karışan ağır metal yoğunluğu halkın sağlığını tehdit etmeye devam ediyor. Çevre Mühendisleri Odası Kocaeli Şubesi’nin geçen hafta açıkladığı istatistiğe göre, 2017’de dünyada kanserden ölenlerin oranı yüzde 12.5, Türkiye’de yüzde 12.9’ken bu oran Dilovası’nda yüzde 33.7’ye kadar çıkıyor. Yani neredeyse ortalamanın 3 katı. Nedeni, büyük ölçüde belli: Çünkü Kocaeli’nin bu küçük ilçesi yaklaşık 40 yıldır zehir soluyor. Çevre Mühendisleri Odası Kocaeli Şubesi Başkanı Sait Ağdacı, “Dilovası’nda maalesef ağır metaller yoğunlukta. Bu da kanserden ölümün fazlalığını açıklamaktadır” diyor.
Aynı konuda çarpıcı bir araştırmayı Bianet haber sitesinde kaleme alan Kimyacı Bülent Şık ise, ülkemizde kanser vakalarının en fazla görüldüğü bölgeler olan Kocaeli (Dilovası) ile Ergene Nehri Havzasında yer alan Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illerinde çevresel ortamlarda bulunan kanserojen (kanser yapıcı) kimyasalları tespit etmek amacıyla 2011-2016 yılları arasında kapsamlı bir araştırma çalışması gerçekleştirildiğini söyledi. Araştırma sonucunda halk ve çevre sağlığı açısından çok önemli bulgular elde edildi. Çalışma ile Ergene Havzası ve Kocaeli (Dilovası) bölgesindeki binlerce yerleşim bölgesinden alınan toprak, su, gıda ve hava, akarsu ve deniz suyu gibi örneklerin analizi sonucu ciddi bir kimyasal kirlenme olduğu tespit edildi. Ergene nehrini kirleten kimyasal maddelerin nehre hangi noktalarda karıştığı da belirlendi.
Şık’ın verdiği bilgiye göre, araştırma projesi “Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli İllerinde Çevresel Faktörlerin ve Sağlık Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi Projesi”ana başlığını taşıyor.
ERGENE ÇAYINDA CİDDİ KİRLİLİK VAR
Kimyacı Bülent Şık araştırmadan şu verileri paylaştı:
“Hava kalitesi ölçümleri, atıksu ölçümleri, Ergene çayı boyunca alınan ölçümler, toprak, gıda, su, körfezdeki su ürünleri, balıklar ve deniz suyunda yapılan analiz çalışmaları incelenen bölgelerin ciddi bir kirliliğe maruz kaldığına işaret ediyor.
MARUL VE LAHANA’DA BERİLYUM ELEMENTİ KALINTISI
Kocaeli’nde 1 karalahana (0,003 mg/kg) ve Kırklareli’nde 1 marulda (0,1 mg/kg) olmak üzere toplam 2 gıda örneğinde radyoaktif Berilyum elementi kalıntısı tespit edildi.
Kocaeli’nden alınan 1 karalahanada Bizmut elementi tespit edildi. Akademik yayınlarda gıdalardaki Bizmut düzeyinin genelde çok düşük olduğu ve 0.0001 ile 0.001 mg/kg arasında değiştiği belirtilir. Bizmut doğada elementel halde ya da saf olarak bulunabildiği gibi, endüstriyel olarak üretilen pek çok ürünün de bir hammaddesi. Ayrıca kurşun ve bakır işleme tesislerinin faaliyetleri esnasında açığa çıkan yan ürünlerden biri olarak nitelenmekte. Tespit edilen Bizmut miktarı düşük de olsa ülkemizdeki endüstriyel faaliyetlerin en yoğun olduğu bölgelerden biri olan Kocaeli yöresindeki kirliliğin gıdalara bir yansıması olduğu düşünülebilir.
AB DEĞERLERİNİN ÜSTÜNDE ALÜMİNYUM, ÇİNKO VE DEMİR….
Alüminyum, çinko, demir, manganez ve nikel analiz edilen gıda örneklerinin tümünde saptandı. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) çoğu işlenmemiş gıdanın 5 mg/kg’dan daha az alüminyum içerdiğini; ekmek, kekler ve mantarlar, ıspanak ve turp gibi bazı sebzelerin 5-10 mg/kg arasında alüminyum içerebileceğini belirtmiştir. Araştırma çalışmasında elde edilen değerler EFSA tarafından belirtilen değer ile karşılaştırıldığında, Ergene bölgesinde buğday, erik, ısırgan otu, roka, sarımsak, semizotu ve yeşil soğan örneklerinin bazılarının EFSA tarafından belirtilen değerin (5 mg/kg) üzerinde alüminyum içerdiği belirlendi. Bu yüksekliğin çevresel bir kirlenmeden kaynaklanıp kaynaklanmadığının belirlenmesi için aynı bölgede yapılan toprak ve su analizlerinin de dikkate alınması gerekiyor; fakat o veriler ben de yok; nihai sonuç raporunda bulunabilir ancak.
Alınan gıda örneklerinde yapılan Arsenik analizinde 24 çeltik, 5 ısırgan otu, 1 kara lahana, 2 marul, 8 sarımsak ve 14 yeşil soğan örneğinde olmak üzere toplam 54 gıda örneğinde (yüzde 3.9) tespit edilebilecek düzeyin üstünde arsenik bulunmuştur. Kocaeli ve Ergene bölgesindeki örneklerin benzeri başka çalışmaların yapıldığı bölgelere kıyasla daha yüksek miktarlarda arsenik içerdiği belirlendi.”
Habertürk’ten Öznur Karslı’nın haberinde ise şu bilgiler yer aldı:
“HER EVDE BİR HASTA’”
İlk durağımız Turgut Özal ve Kayapınar mahalleleri oldu. Orhangazi ve Tavşancıl isimli 2 mahalle daha var. 46 bin 933 nüfuslu ilçede Organize Sanayi Bölgeleri 2 bin 200 hektarlık alana kurulu. Turgut Özal ile Kayapınar mahalleleri ise fabrikaların dibinde, kirlilikten en fazla etkilenen 2 mahalle. Muhtar Mehmet Şirin Barış ile konuşmak için bir ay önce sözleşmiştik. Ancak mide kanseri tedavisi nedeniyle bir süre beklememiz gerekti. Nihayet görüşmek için evindeyiz.
Turgut Özal Mahallesi’nde kanser o kadar sıradanlaşmış ki neredeyse gittiğimiz her evde bir kanser ya da solunum yolları hastası görmek mümkün. Bu bölgede yaşayanlar ya çevredeki fabrikalarda ya da İstanbul ve Kocaeli’nde çalışıyor. Hanelerin ortalama aylık geliri 2 bin liranın altında. Çok çocuklu aileler de var.
İki mahallede de sokaklar sessiz. Evlerin pencereleri ve perdeleri sıkı sıkı kapalı. Çevresel faktörler en çok kadınları etkiliyor. Çalışan kadın sayısı az. Bütün gün evde olan kadınlar, demir, çelik, boya, metal, plastik fabrikalarının bıraktığı etkilere daha çok maruz kalıyor. Kirli hava aslında sadece sağlığı değil ailelerin ceplerini de yakıyor. Kadınlar, haftada en az 2 gün çamaşır makinesi çalıştırdığını söylüyor.
4 çocuk annesi Özlem Paliha dertli. Eşinin astım, 13 yaşındaki oğlunun da akciğer hastalığının olduğunu anlatan Paliha, her evde nefes darlığı çeken birinin olduğunu belirterek, “Eşim oksijen tüpü kullanıyor. Oğlum akciğer ameliyatı oldu. Camlarımızı gün aşırı siliyoruz. Artık deterjanlar da yetmiyor. Sirke ve karbonat tozu karıştırıp çıkarmaya çalışıyorum. Ayda 150 liradan aşağı su ve elektrik parası gelmiyor. Gelirimiz çamaşır suyu, deterjan ile su ve elektrik faturasına gidiyor.”
OKSİJEN TÜPÜ, BUHAR MAKİNESİ BAŞKÖŞEDE
Dilovası’nda pek çok evde, ya evin nemini temizleyen buhar makinesi ya da astım hastası olan birinin oksijen tüpü var. Saadet Paliha da 21 yaşındaki oğlunun akciğer kanserine yakalandığını söylüyor: “Oğlumun hastalığı nedeniyle evi sürekli temizliyorum ama havalandıramıyorum.” Hastaneye gitmek için otobüs durağında bekleyen Dilek Yalçın ise şunları dile getiriyor: “Her ay hastanedeyiz. 1 ve 4 yaşındaki 2 çocuğum da solunum sıkıntısı yaşıyor. Yazın daha kötü durumdayız. Hava çok sıcak da olsa cam açılmıyor. Evlerimizde klima yok buhar makinesi var.”
“DOKTOR ‘TERK ET’ DEDİ”
Anemi hastası Saniye Tuna ise doktorunun ilçeyi terk etmesini söylediğini anlatırken, “Nereye gideceğiz. Yıkadığım bulaşığı tekrar yıkayıp yemek koyuyorum. Geçen ay kayınpederimi akciğer kanserinden kaybettim” diyor. 80 yaşlarındaki İsmet Umuç ise uzun süredir KOAH hastası. Aynı evde yaşadığı 2 küçük torunu ise bronşitten mustarip. Dede ve 2 torun oksijen makinesiyle yaşıyor. Bu mahallelerde yaşam her gün bu şartlarda sürüyor.
“Çocuklarda astım oranı yüksek”
Dilovası Devlet Hastanesi ilçenin yüksek bir tepesinde yer alıyor. Belediye, vatandaşlar için hastaneye otobüs seferleri koymuş. Hastanenin pencereleri de evler gibi hava kirliliği nedeniyle sıkı sıkıya kapalı. Başhekimin ilçe dışında olduğu hastanede başhekim yardımcısıyla da toplantıda olduğu için görüşme imkânı bulamadık. Hastanede özellikle çocukların fazlalığı dikkat çekerken, gelen hastalar arasında Suriyeliler de bulunuyor.
“ÖLÜM NEDENLERİ GENELDE MİDE VE AKCİĞER KANSERİ”
Dilovası İlçe Sağlık Müdürlüğü de bilgi veremeyeceklerini, izin alınması gerektiğini söylüyor. Dilovası’nda aile hekimlerinin bulunduğu Aile Hekimliği Kliniği’ndeki doktor sayısı 6’dan 7’ye yükseltilmiş. Devlet memuru olduğu için adının yazılmasını istemeyen sorumlu doktor, “Hastanelerin yanı sıra belediyelerin defin işlemlerinde bizden talep ettikleri için çok sık ölüm raporu yazar olduk. Ölüm nedenleri genelde mide ve akciğer kanseri” diyor. “Görülen hastalıklar ise genelde astım ve bronşit gibi üst solunum yolu rahatsızlıkları. Günde bir doktor en az 40 hastaya bakıyor. Doğan çocuklar anne karnında ağır metallere maruz kaldığından yeni doğan bebekler astımla dünyaya geliyor. Çocuklardaki astım oranı yüksek, hastaları sık sık oksijen makinelerine bağlıyoruz. Çalışanlar için istirahat ve işgörmezlik raporları da veriyoruz.”
ÜCRETSİZ HASTA TAŞINIYOR
Görüştüğümüz 20 kadın astım, akciğer ya da tiroit hastalığından şikâyetçi. Belediye otobüsleri Dilovası Devlet Hastanesi’ne, İstanbul’da ücretsiz tedavi yapan bir özel hastaneye ve Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi’ne her gün çok sayıda hasta taşıyor.
[Tr724] 10.4.2018
Fethullah Gülen Finlandiya televizyonuna konuştu: 15 Temmuz’u uluslararası bir heyet inceleseydi meselenin altı boş çıkacaktı
Finlandiya Devlet televizyonu’na konuşan Fethullah Gülen, darbe girişiminin hemen ardından yaptığı çağrıyı yineledi ve hakkındaki iddialar için uluslararası bir soruşturma yapılması önerisini tekrarladı. Bu konuda, zihninde çok farklı şeyler olduğunun altını çizen Gülen, “Bir telefon konuşması var mı? Bir kişi ortaya çıkıp, ona birşey yapmasını söylediğimi iddia etti mi? Birine birşey dedim de, onun o mevzuda bir ifadesi bir itirafı var mı? ‘O dedi de biz yaptık o meseleyi. O fikir tamamen onun tarafından geldi’ diyen oldu mu? Dünyaca bir heyet tarafından araştırılsaydı bu meselenin altı boş çıkacaktı.” dedi.
Bugün Türkiye’de olanlar ile Hitler Almanyası’nı kıyaslayan Gülen, yaşananlar hakkında, “Bu gibi şeyler daha önce Almanya’da da oldu. Son zamanlarda da, Saddam Hüseyin’in Irak’ında, günümüz Yemen’inde, Kaddafi yönetimindeki Libya’da da benzer şeyleri gördük” değerlendirmesinde bulundu.
İyi derecede Türkçe bilen Finlandiyalı gazeteci Tim Kankonnen’in gerçekleştirdiği röportaj için, Kankonnen ve ekibi Gülen’in kaldığı kampta 3 gün geçirdi.
Haberi hazırlayan Kankonnen, röportajında zaman zaman gözlemlerine de yer verdi. Kankonnen, ‘Harekete ilham veren kişi’ olarak tanımladığı Gülen’in, geceleri uyuyamadığını, Hizmet gönüllülerinin geleceğini düşündüğünü, ABD iade kararı alırsa kendisinin uçağa binip ülkesine gideceğini, Gülen soyismini taşıyan akrabalarının hapiste olduğu şeklinde beyanlarda bulunduğunu aktardı.
GÜLEN’İN YAŞADIĞI YERDE LÜKSÜN EMARESİ BİLE YOK
Fethullah Gülen’in kaldığı kampta yaklaşık 30 kişinin sürekli yaşadığı, bunların önemli kısmının öğrenci ve çalışan olduğunun altını çizen Kankonnen, Gülen’in ABD’de lüks içinde yaşadığı propagandalarının aksine kaldıkları süre zarfında bu iddiayı doğru kılacak işaretlere rastlamadıklarını vurguladı.
Gülen’in 1999 yılından beri inzivaya çekildiği Pennslyvania’nın kırsal bölgesindeki bir yerde yaşadığını hatırlatan Kankonnen, Türkiye’deki başarısız darbe girişiminin ardından geçen iki yılda bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki nadir röportajlardan birisi için izin alabildiğini belirtti. Röportaj öncesi, çevredeki insanlarla konuşan Kankonnen, aldığı cevaplara da röportajda yerdi. Bölgede oturan bir kişi, yeğeninin, ‘Burada Ortadoğu’dan biri var’ dediğini ve o tarafa gidince dikkatli olmasını söylediğini aktarırken, bir başka komşunun, Gülen’in takipçilerinin farklı inançtan insanlara bile yemekler verdiğine dikkat çekmiş.
Gülen Hareketi destekçilerinin Türkiye’de ve dünyanın her köşesinde takibata uğradığı, 150 binden fazla kişi işinden edildiği, 50 bini aşkın insanın tutuklandığı bilgilerinin anlatıldığı haberde, kampta kalan ‘tanınmış bir Türk iş adamından’ da bahsedildi. Kankonnen, yüzünü göstermek istemeyen bu iş adamının kendisine, ‘ülkemde rahat bir hayat yerine, şimdi burada küçük bir odada kalıyorum” dediğini yazdı.
GÜVENLİK SEBEBİYLE AHŞAP BİNADAN TAŞINDI
AKP iktidarının medyaya yansıyan Gülen’i kaldığı yerden kaçırma teşebbüsü röportajda da gündeme geldi. Kankonnen, Gülen’in daha önce yaşadığı ahşap evden başka bir yere taşındığını, yakınlarının o evin güvenli olmadığını düşündüğünü aktardı. Gülende bu konuda, “Bana, ahşap evde bir bomba ile öldürülebileceğim söylendi. Türkiye bunu yapabilir.” değerlendirmesinde bulundu.
Gülen’in, Erdoğan’ın adını doğrudan hiç kullanmadığına dikkat çekilen haberde, “Bununla beraber mesajı çok açıktı: Şu anda Türkiye’yi paranoyak bir diktatör yönetiyor. Bu düşünceyi taşıyan başkaları da var. Türkiye’deki muhalefet partileri de Erdoğan’ı böyle suçluyor.” denildi.
HER ZAMAN DEMOKRASİ DEDİM
Cambridge Üniversitesi’nden antropolojist Caroline Tee’nin, “Erdoğan ile Gülen bir arada çok görülmeseler de, Türkiye’de dinin, hayatta daha geniş bir rolü olması için çabaladı.” değerlendirmesini Gülen’e soran gazeteci Kankonnen, Gülen’in Erdoğan ile işbirliği iddiasını reddettiğini ve şu cevabı aldığını not etti: “Size yemin edebilirim, bu tür şeyleri kimseyle konuşmadım. Gelişme için en iyi yolun demokrasi olduğuna inanıyorum ve bunu çeşitli vesilelerle dile getirdim.”
HİZMET’E DÜNYA SEMPATİ DUYUYOR
Kendisinden sonra Hizmet’in geleceği konusunda yöneltilen soruya ise Fethullah Gülen, şöyle karşılık verdi: Gelecek Allah’ın elinde… Davamızın doğru olduğunu söyleyenler, çalışmalarımıza devam edecekler. Dünya hareketimize sempati duyuyor.
[TR724] 10.4.2018
Bugün Türkiye’de olanlar ile Hitler Almanyası’nı kıyaslayan Gülen, yaşananlar hakkında, “Bu gibi şeyler daha önce Almanya’da da oldu. Son zamanlarda da, Saddam Hüseyin’in Irak’ında, günümüz Yemen’inde, Kaddafi yönetimindeki Libya’da da benzer şeyleri gördük” değerlendirmesinde bulundu.
İyi derecede Türkçe bilen Finlandiyalı gazeteci Tim Kankonnen’in gerçekleştirdiği röportaj için, Kankonnen ve ekibi Gülen’in kaldığı kampta 3 gün geçirdi.
Haberi hazırlayan Kankonnen, röportajında zaman zaman gözlemlerine de yer verdi. Kankonnen, ‘Harekete ilham veren kişi’ olarak tanımladığı Gülen’in, geceleri uyuyamadığını, Hizmet gönüllülerinin geleceğini düşündüğünü, ABD iade kararı alırsa kendisinin uçağa binip ülkesine gideceğini, Gülen soyismini taşıyan akrabalarının hapiste olduğu şeklinde beyanlarda bulunduğunu aktardı.
GÜLEN’İN YAŞADIĞI YERDE LÜKSÜN EMARESİ BİLE YOK
Fethullah Gülen’in kaldığı kampta yaklaşık 30 kişinin sürekli yaşadığı, bunların önemli kısmının öğrenci ve çalışan olduğunun altını çizen Kankonnen, Gülen’in ABD’de lüks içinde yaşadığı propagandalarının aksine kaldıkları süre zarfında bu iddiayı doğru kılacak işaretlere rastlamadıklarını vurguladı.
Gülen’in 1999 yılından beri inzivaya çekildiği Pennslyvania’nın kırsal bölgesindeki bir yerde yaşadığını hatırlatan Kankonnen, Türkiye’deki başarısız darbe girişiminin ardından geçen iki yılda bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki nadir röportajlardan birisi için izin alabildiğini belirtti. Röportaj öncesi, çevredeki insanlarla konuşan Kankonnen, aldığı cevaplara da röportajda yerdi. Bölgede oturan bir kişi, yeğeninin, ‘Burada Ortadoğu’dan biri var’ dediğini ve o tarafa gidince dikkatli olmasını söylediğini aktarırken, bir başka komşunun, Gülen’in takipçilerinin farklı inançtan insanlara bile yemekler verdiğine dikkat çekmiş.
Gülen Hareketi destekçilerinin Türkiye’de ve dünyanın her köşesinde takibata uğradığı, 150 binden fazla kişi işinden edildiği, 50 bini aşkın insanın tutuklandığı bilgilerinin anlatıldığı haberde, kampta kalan ‘tanınmış bir Türk iş adamından’ da bahsedildi. Kankonnen, yüzünü göstermek istemeyen bu iş adamının kendisine, ‘ülkemde rahat bir hayat yerine, şimdi burada küçük bir odada kalıyorum” dediğini yazdı.
GÜVENLİK SEBEBİYLE AHŞAP BİNADAN TAŞINDI
AKP iktidarının medyaya yansıyan Gülen’i kaldığı yerden kaçırma teşebbüsü röportajda da gündeme geldi. Kankonnen, Gülen’in daha önce yaşadığı ahşap evden başka bir yere taşındığını, yakınlarının o evin güvenli olmadığını düşündüğünü aktardı. Gülende bu konuda, “Bana, ahşap evde bir bomba ile öldürülebileceğim söylendi. Türkiye bunu yapabilir.” değerlendirmesinde bulundu.
Gülen’in, Erdoğan’ın adını doğrudan hiç kullanmadığına dikkat çekilen haberde, “Bununla beraber mesajı çok açıktı: Şu anda Türkiye’yi paranoyak bir diktatör yönetiyor. Bu düşünceyi taşıyan başkaları da var. Türkiye’deki muhalefet partileri de Erdoğan’ı böyle suçluyor.” denildi.
HER ZAMAN DEMOKRASİ DEDİM
Cambridge Üniversitesi’nden antropolojist Caroline Tee’nin, “Erdoğan ile Gülen bir arada çok görülmeseler de, Türkiye’de dinin, hayatta daha geniş bir rolü olması için çabaladı.” değerlendirmesini Gülen’e soran gazeteci Kankonnen, Gülen’in Erdoğan ile işbirliği iddiasını reddettiğini ve şu cevabı aldığını not etti: “Size yemin edebilirim, bu tür şeyleri kimseyle konuşmadım. Gelişme için en iyi yolun demokrasi olduğuna inanıyorum ve bunu çeşitli vesilelerle dile getirdim.”
HİZMET’E DÜNYA SEMPATİ DUYUYOR
Kendisinden sonra Hizmet’in geleceği konusunda yöneltilen soruya ise Fethullah Gülen, şöyle karşılık verdi: Gelecek Allah’ın elinde… Davamızın doğru olduğunu söyleyenler, çalışmalarımıza devam edecekler. Dünya hareketimize sempati duyuyor.
[TR724] 10.4.2018
Büyük sır: Geçiş dönemi rejiminin iç dinamikleri [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Çıkar ortaklığı siyasetteki tüm ittifakların ve koalisyonların tek zeminidir. Dostluklar değil! Siyaset hiçbir zaman, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir toplumda veya kültürde duygusal ve etik değerlerin, altruistik ve idealist amaçların, sadakat ve kadirşinaslığın ağırlıkta olduğu bir alan olmadı. Şeffaflık ve anayasal düzenin yerleşik olduğu hukuk devletlerinde – kanun devleti değil ama çünkü bunu bazıları birbirine karıştırıyor! – kamuoyu baskısı, özellikle de dördüncü güç olan basının (medyanın) denetimi, siyaseti etiğe ve normlara yaklaştırıyor. Örtülü güç kirlenmesi olabilse bile, aleni, tabiri caizse gözüne basaraktan ulu-orta yapılan alçaklık yapmak mümkün değil. Oysa Türkiye’de öyle mi?
Şeffaflıktan çok ama çok uzaklaşmış, neredeyse kapalı kapılar ardından yönetilen, koyu gri, kirli bir siyaset var Türkiye’de. Kararlar nasıl alınıyor, bunu bilmiyoruz. Kolayına kaçarak, Erdoğan tek karar alıcı demek, akıldan ve mantıktan uzaklaşmak tehlikesini beraberinde getirmez mi? Evet, doğru. Görünürde bir tek otorite var karar alan. Ak Parti’yi önce AKP’ye degrade eden, ardından AKP’deki “av partisi” sonrası tüm özgül ağırlıklı “keklikleri” birbiri ardına heybesine koyan, amiyane tabiriyle AKP’yi “muma çeviren” Erdoğan, AKP’nin içerisindeki tüm istişare mekanizma ve kanallarını kuruttu. AKP’yi adeta disipline etti. Onu, reformist duruşundan kopartarak, bir kuru süs bitkisine çevirdi. Kuruluşunu müteakip kurumsallaştırdığı anlatıyı, kullandığı dili, sahiplendiği değerleri, izlediği politikaları, ulaşmak istediği siyasal, toplumsal ve ekonomik hedefleri 1984’vari bir metotla silerek, sanki tüm bunlar hiç olmamış, AK Parti hiç var olmamış, yaşanan reform ve dönüşüm süreci hiç yaşanmamış gibi, tarihi baştan yazdırdı. Ademi merkeziyetçi ve çok sesli, üst kimlikçi ve anayasacı, AB’ci ve demokratikleştirici, piyasacı ve ilerlemeci AK Parti yerini tek adamcı ve tek sesli, nasyonalist ve Putinist, Batı düşmanı ve Rusya yönelimli, despotizme öykünen bir AKP’ye terk etti. Önceleri ben de dâhil birçok siyaset bilimci ve Türkiye çalışan yerli ve yabancı akademisyen, bu yeni partinin bir tür parti devletine evrileceğini sandı. Yanıldık ama. Parti devleti bile olabilmesi için önce devletin var olması lazım. Oysa Erdoğan rejimi devleti ortadan kaldırdı. Hani, hukuk devleti veya demokratik devlet falan değil bahsettiğim devlet, yanlış anlaşılmasın. Devlet, tüm kurumları ve mimarisiyle ortadan kaldırıldı.
EVET, YENİ BİR DEVLET KURULUYOR
Bir geçiş dönemindeyiz aslında biz. Değişik bir şey, biliyorum. Çünkü Türkiye tarihinde bu tip bir fenomen ilk kez yaşanıyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte bile devletin devamlılığı yitirilmemişti. Gariptir, evet yeni bir devlet kuruluyor, ama devletten devlete geçişte devlet yok olmuyor, devlet otoritesi önce çift başlı bir dönem de geçirilse, ortadan kalkmıyor. Boşluk olmuyor. Dahası, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan hariciye, ilmiye, tıbbiye, hazine, askeriye gibi devlet örgütlenmesinin önemli kurumları, ad değiştirerek varlıklarını koruyor. Bürokrasi – Max Weber’in önemli bir gelişmişlik ve modernite ölçütü – Osmanlı’da oldukça sofistike bir yapı olarak aynen Cumhuriyet’e transfer oluyor. Tıpkı bir gecede serpuş değiştirmek gibi, nasıl festen şapkaya geçiş yapıldıysa, rejim değişikliği de öyle yapılıyor. Baş nasıl çıplak kalmadıysa, ülke de devletsiz kalmıyor. Heyhat, bugün ise durum çok farklı!
Bazen basit soruları sormak ufuk açıcıdır. Çocuklar gibi. Neden diye başlayan sorular sormak önemli. O halde sorayım. Neden devletin ortadan kaldırılmasına gerek görüldü? Bir taktik değişimi görüyorum. Öncelikle hemen saptayayım: Erdoğan sanıldığının tersine, tek başına yegâne etki faktörü değil Türkiye siyasetinde. Mesela orduyu ele alalım. Ordu devletin silahlı gücü olarak bugün Erdoğan’ın karar alıcılığını benimsemiş görünüyor. Demokratik devletlerde orduların anayasal taammümlere bağlı olması, sivil otorite altında yer alması, sivil karar alıcıların (anayasal hükümetin) tercih ve kararlarını yerine getirmesi, kısacası bir enstrüman olarak hareket etmesinden doğal bir şey olamaz. Ama Türkiye şu anda böyle bir devlet mi ki? Sanırım bu sorunun yanıtını yukarıda verdim.
Hayır, Türkiye böyle bir devlet değil, çünkü – tüm diğer koşulların başında yer almak üzere – Türkiye bir devlet değil! Bakın test çok basit. Kendi anayasasına uymayan bir devlet olamaz. Kendi anayasasında yazmayan türden bir karar alma mekanizmasına sahip bir devlet olamaz. Kendi rejimsel vasıflarını – mesela yürütme, yasama ve yargı erklerinin ayrılığı ilkesini – ihlal eden bir devlet olamaz. Yani devlet olmanın bazı koşulları var! Öyle aklınıza geldiği gibi, keyfe keder (eskiler işkembeden derdi!) kararlar alacaksınız, Anayasa Mahkemesiymiş, Millet Meclisiymiş, mahkeme kararlarıymış falan umurunuzda olmadan, zücaciye dükkânındaki fil gibi hareket edecek, kendi devletinizin var oluş zeminini yıkacaksınız, sonra da devlet olduğunuza inandırmak için bol-bol kuru sıkı belagat yapacaksınız. Bu olmaz! Buna ilk ve ortaokul mezunu bir grup vatandaşı ikna eder, bir kısmına bir tutam din, diğerine bir cimcik nasyonalizm serperek efsunlayabilirsiniz belki. Ama bu “algı”, gerçekleri değiştirmez, değiştiremez!
TSK NEDEN BU DURUMU KABULLENİYOR?
Parti de devlet mekanizması da kilitlendi ve bir odağa bağlandı. Kime mi? İşte can alıcı soru bu. Tersinden okuyabilmek için, herkesin sormaya çekindiği soruyu sormakla başlamak gerek: TSK neden bu durumu kabul ediyor? Yok, mostralık vitrin paşası konumu gereği, arkasında “askerlik arkadaşı pozu” çektirten Genelkurmay Başkanı (!) skandalı gibi magazinsel boyut değil benim ilgilendiğim. Zaten herkesin malumu, o “paşa-paşa” her denilene eyvallah demek mecburiyetinde olan ve konu mankeni türü, bir tür “boşluk olmasın” gerekçesi üzerine sadece kariyerini değil, var oluşunu da bağlayan Genelkurmay Başkanı (!), herhangi bir Türkiye siyaseti analizinde dikkate alınmaya değer bir rol oynamıyor bugün. Bu konuda sanırım düşündürücü olması gereken bir fikir birliği var Türkiye’de.
O halde neden bahsediyorum? Perinçek, geçenlerde İran’daki bir konuşmasında – artık dil sürçmesi mi oldu bilinçaltını yansıtan, bunu bilemem, çünkü psikolog değilim! – 15 Temmuz sonrası tutuklanan subaylara ilişkin olarak, onların “Atlantikçi” olduklarını söyledi. Yani Rus-Avrasyacılığı’nın jargonuyla, onlar NATO’cu diyor! Tutuklanmalarına ilişkin bugüne dek yapılan en realist yorum olması bakımından önemli. Evet, ben zaten 15 Temmuz 2006’dan beri söylüyorum. Amiral ve general kadrosunun tümünün yüzde ellisinin hapse atıldığı bir ortamda objektif bir hukuktan söz edilemez. Ordunun amiral-generallerinin yarısının tutuklanması, bir rejim değişimidir (ya da en azından o yolda yapılan bir harekettir). Olay bir ihtilal, bir devrimdir. Her devrim bir tasfiye hareketidir aslında. Bu yapılan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte yapılan devrimden daha tasfiye edicidir, gerçekleştirmek istediği dış ve güvenlik politikası tercihlerinin radikalliği bakımından. Adeta İttihat ve Terakki türü bir ihtilal bu yaşanan. Büyük sarsıntıdır. Richter ölçeğine göre 9 şiddetinde bir depremdir siyaset biliminde.
Bunu yapan kim? Her kimse, bunun 15 Temmuz ile bağlantısını görmeyenin akıl yürütmesinde sorun olacağı aşikârdır. 15 Temmuz Kılıçdaroğlu’nun ifadesiyle – yani ana muhalefet partisinin resmi söylemiyle – bir kontrollü darbe girişimi idiyse, o halde bu girişimi kim kontrol ediyordu diye sormak gerekmez mi, yukarıdaki diğer sorulara yanıt ararken? Oysa Türkiye’de bu sorulmadığı gibi, bunun sorulması doğal kuruluş gerekçesi olması gereken meclis araştırma komisyonunda da bu soruyu sordurtmadılar. Çünkü Erdoğan daha darbe girişiminin en başında, bunun “Fethullahçı” bir grup askerin kalkışma girişimi olduğunu söyledi. Bu güne dek de bu anlatı, 15 Temmuz sonrası rejimin ana çatısı ve ana zemini oldu. O halde soralım: ana muhalefet darbe girişiminin kontrollü olduğunu söylerken, Erdoğan tarafından mı kontrol edildiğini söylüyor? Bunu açıkça ima ediyor, evet! Peki ben sorayım: velev ki bu iddia doğru olsun, sivil bir kişi kontrolden çıkmış bir TSK’yı nasıl kendi denetimi ve otoritesi altına aldı ki? Yani tasfiye edilenler bir hizip (NATO’cu kanat). Tasfiye edenler de ikinci hizip (Avrasyacı kanat). Erdoğan nerede bu resimde? Gücü nereden geliyor? Erdoğan ve Türk İslamcılarının öteden beridir Avrasyacı olduklarını yoksa biz mi gözden kaçırdık? Yani ideolojik yakınlık mıdır, Erdoğan’ın tek lider olarak TSK’yı kontrol etme başarısının ardındaki sebep? Ne ben sizi güldüreyim, ne siz beni! Yok tabi ki böyle bir şey. Peki yeniden, daha değişik şekilde soralım o halde: bu NATO’cuların tasfiyesini Erdoğan’ın tek başına yapabilme yetisine sahip olduğuna mı inanacağız? Yoksa bu işin içinde başka bir iş mi var!
TEZGÂH SAHİBİNİN KİMLİĞİ
Aradan uzun zaman geçti. Türkiye’de 160,000 civarı kamu görevlisi kamudan KHK ile ihraç edildi, 60,000 civarı kişi tutuklandı. Aralarında değişik dünya görüşlerinden insanlar var. Ortak noktaları, daha demokratik, daha çoğulcu, daha şeffaf bir Türkiye konusunda çıkarları olmasıydı. Yani her birinin kanatsız melek olduğunu söylemiyorum. Yazının başındaki saptamamı hatırlatayım yine: “Siyaset hiçbir zaman, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir toplumda veya kültürde duygusal ve etik değerlerin, altruistik ve idealist amaçların, sadakat ve kadirşinaslığın ağırlıkta olduğu bir alan olmadı”. Yani idealler değil, çıkar ortaklıklarıdır siyasete yön veren. Evet, Kürtler de liberaller de, Cemaat de, solcular da, diğer “marjinaller” de hep farklı gerekçelerle demokrasi ve hukuk talep ettiler. Hala da bu böyle, değişmedi! Ama bu, onların demokrasi taleplerinden şüphe etmek ve onları devlet düşmanı ilan etmek için asla yeterli bir gerekçe değil. Zaten tüm dünya da bunu biliyor.
Fakat mesele bu değil zaten. Mesele, bu grupları “devlet düşmanı” ve “terörist” ilan eden kim! Çünkü o her kimse, bu ihtilal onun tezgâhıdır. Daha düne kadar Erdoğan Gülen Cemaati ile işbirliği yapıyordu. Daha düne kadar Erdoğan Kürt siyaseti ile Dolmabahçe Mutabakatı’na uzanan müzakereleri yürütüyordu, ki bu bir ilktir Cumhuriyet tarihinde. Daha düne kadar Erdoğan liberallere güller ve gülücükler atıyordu – Çetin Altan’a ödül törenini ve konuşmasını anımsayın; bugün Altan’lar hapiste, hem de AYM ve AIHM kararlarına karşın. Yani, bu iş “diktatör Erdoğan” demekle bitmiyor. Onun arkasında olan bir güç var. TSK’yı dizginleyen, bürokrasi üzerinde etkin, dış politikada, Kürt meselesinde, güvenlik siyasetinde, NATO meselesinde vs. istediklerini gerçekleştiren bir güç var. Bunlar, bir kez daha burgulayalım, Erdoğan (veya AK Parti) ile Milli Görüş İslamcılığına dayanan politikalar ve pozisyonlar değil! Peki kim bu pozisyonları ezelden beri savunuyordu? 28 Şubat’ta kim AB’nin demokrasisinin Türkiye’ye uymadığını söylemişti? Kim AB reformlarını (güç erozyonu yarattığı için) “verilen tavizler” olarak algılıyordu? Kim Kürt meselesinin siyasi çözümünü en büyük ihanet olarak algılıyordu? Kim Cemaat’i MGK’larda PKK’dan bile daha tehlikeli olarak zapta aldırtmıştı? Kim liberallere “liboş” diyordu? Kim darbe planlarında kendi uçaklarıyla kendi halkını bombalama planını “harp oyunu” olarak kurmay subaylara çalıştırıyordu? Kim? Kim? Kim!
SİYASETİ MAŞAYLA KURGULAMAK
Derinlerde bir yerlerde, gürül-gürül akan sular gibi, satıhta göremediğiniz bir hareketlenmenin olması, siz satıhtasınız ve onu göremiyorsunuz diye, yok değildir! O vardır. Siz görseniz de görmeseniz de! Dediğim gibi, “(s)iyaset hiçbir zaman, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir toplumda veya kültürde duygusal ve etik değerlerin, altruistik ve idealist amaçların, sadakat ve kadirşinaslığın ağırlıkta olduğu bir alan olmadı”. Bugün 28 Şubat’taki gibi, sıcak kestaneleri ateşten kendileri almaya çalışmıyorlar. Akıllandılar. Maşayı keşfettiler. Maşayı kullanarak ellerini yakmadan kestane yiyebileceklerinin ayırtına vardılar. Stratejilerini önceden yaptıkları hatalardan aldıkları derslerle mükemmelleştirdiler. Kurmay ve diğer subaylarının yüzde doksan dokuzunun nefret ettikleri bir siyasi figüre bugün neden bağlılıklarını devam ettirdiklerini sormak, sanırım mantıksız olmasa gerek. Erdoğan’a neden bağlı TSK? Onsan korkuyorlar mı? Siyasette korku güce ve yaptırıma dayanır. Erdoğan’ın elinde TSK’nın materyal gücünden daha büyük bir güç mü var? Rakı masalarında küfrettikleri birinin gittikçe İslamcılaştırılan Türkiye toplumundaki algısal karizmasından sonuna kadar faydalanmaları, sakın kurmay zekâlarından kaynaklı olmasın? Kurmay zekâ her şeye mavi kuvvetler-kırmızı kuvvetler şeklinde bakar. Her şey stratejidir. Askeriyede öğretilen stratejide hamleler yeri ve zamanına göre yapılır. Her istediklerinin gerçekleştiği bir ülkede perde arkasında kalmak – kendi egoları için sorunlu olmadıkça – neden zararlı olsun?
Erdoğan geçmişte hangi politikaya karşıysa, onu yaptırıyorlar. O da – hakkını verelim (!) – en efektif şekilde icra ediyor. Geçmişte hangi reformu yaptıysa, onun katlarca gerisine ışınlattılar böylelikle ülkeyi. Demokrasiyi, temel insan haklarını, anayasayı, hukuk devletini bir “sivile” bitirttiler. Tüm düşmanlarını birbiri ardına bertaraf ettirdikleri, ettirdikçe de kendi istedikleri Türkiye’yi biraz daha inşa ve konsolide ettikleri gözümüzün önünde cereyan eden bir gerçek değil mi? Bazen gerçek, tüm olasılıklar elendiğinde geriye kalan şeydir. Bu gerçeğin merakımızı celbeden sorusu ile bitirelim: geçiş dönemi sonrasında ne olacak?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.4.2018 [TR724]
Şeffaflıktan çok ama çok uzaklaşmış, neredeyse kapalı kapılar ardından yönetilen, koyu gri, kirli bir siyaset var Türkiye’de. Kararlar nasıl alınıyor, bunu bilmiyoruz. Kolayına kaçarak, Erdoğan tek karar alıcı demek, akıldan ve mantıktan uzaklaşmak tehlikesini beraberinde getirmez mi? Evet, doğru. Görünürde bir tek otorite var karar alan. Ak Parti’yi önce AKP’ye degrade eden, ardından AKP’deki “av partisi” sonrası tüm özgül ağırlıklı “keklikleri” birbiri ardına heybesine koyan, amiyane tabiriyle AKP’yi “muma çeviren” Erdoğan, AKP’nin içerisindeki tüm istişare mekanizma ve kanallarını kuruttu. AKP’yi adeta disipline etti. Onu, reformist duruşundan kopartarak, bir kuru süs bitkisine çevirdi. Kuruluşunu müteakip kurumsallaştırdığı anlatıyı, kullandığı dili, sahiplendiği değerleri, izlediği politikaları, ulaşmak istediği siyasal, toplumsal ve ekonomik hedefleri 1984’vari bir metotla silerek, sanki tüm bunlar hiç olmamış, AK Parti hiç var olmamış, yaşanan reform ve dönüşüm süreci hiç yaşanmamış gibi, tarihi baştan yazdırdı. Ademi merkeziyetçi ve çok sesli, üst kimlikçi ve anayasacı, AB’ci ve demokratikleştirici, piyasacı ve ilerlemeci AK Parti yerini tek adamcı ve tek sesli, nasyonalist ve Putinist, Batı düşmanı ve Rusya yönelimli, despotizme öykünen bir AKP’ye terk etti. Önceleri ben de dâhil birçok siyaset bilimci ve Türkiye çalışan yerli ve yabancı akademisyen, bu yeni partinin bir tür parti devletine evrileceğini sandı. Yanıldık ama. Parti devleti bile olabilmesi için önce devletin var olması lazım. Oysa Erdoğan rejimi devleti ortadan kaldırdı. Hani, hukuk devleti veya demokratik devlet falan değil bahsettiğim devlet, yanlış anlaşılmasın. Devlet, tüm kurumları ve mimarisiyle ortadan kaldırıldı.
EVET, YENİ BİR DEVLET KURULUYOR
Bir geçiş dönemindeyiz aslında biz. Değişik bir şey, biliyorum. Çünkü Türkiye tarihinde bu tip bir fenomen ilk kez yaşanıyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte bile devletin devamlılığı yitirilmemişti. Gariptir, evet yeni bir devlet kuruluyor, ama devletten devlete geçişte devlet yok olmuyor, devlet otoritesi önce çift başlı bir dönem de geçirilse, ortadan kalkmıyor. Boşluk olmuyor. Dahası, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan hariciye, ilmiye, tıbbiye, hazine, askeriye gibi devlet örgütlenmesinin önemli kurumları, ad değiştirerek varlıklarını koruyor. Bürokrasi – Max Weber’in önemli bir gelişmişlik ve modernite ölçütü – Osmanlı’da oldukça sofistike bir yapı olarak aynen Cumhuriyet’e transfer oluyor. Tıpkı bir gecede serpuş değiştirmek gibi, nasıl festen şapkaya geçiş yapıldıysa, rejim değişikliği de öyle yapılıyor. Baş nasıl çıplak kalmadıysa, ülke de devletsiz kalmıyor. Heyhat, bugün ise durum çok farklı!
Bazen basit soruları sormak ufuk açıcıdır. Çocuklar gibi. Neden diye başlayan sorular sormak önemli. O halde sorayım. Neden devletin ortadan kaldırılmasına gerek görüldü? Bir taktik değişimi görüyorum. Öncelikle hemen saptayayım: Erdoğan sanıldığının tersine, tek başına yegâne etki faktörü değil Türkiye siyasetinde. Mesela orduyu ele alalım. Ordu devletin silahlı gücü olarak bugün Erdoğan’ın karar alıcılığını benimsemiş görünüyor. Demokratik devletlerde orduların anayasal taammümlere bağlı olması, sivil otorite altında yer alması, sivil karar alıcıların (anayasal hükümetin) tercih ve kararlarını yerine getirmesi, kısacası bir enstrüman olarak hareket etmesinden doğal bir şey olamaz. Ama Türkiye şu anda böyle bir devlet mi ki? Sanırım bu sorunun yanıtını yukarıda verdim.
Hayır, Türkiye böyle bir devlet değil, çünkü – tüm diğer koşulların başında yer almak üzere – Türkiye bir devlet değil! Bakın test çok basit. Kendi anayasasına uymayan bir devlet olamaz. Kendi anayasasında yazmayan türden bir karar alma mekanizmasına sahip bir devlet olamaz. Kendi rejimsel vasıflarını – mesela yürütme, yasama ve yargı erklerinin ayrılığı ilkesini – ihlal eden bir devlet olamaz. Yani devlet olmanın bazı koşulları var! Öyle aklınıza geldiği gibi, keyfe keder (eskiler işkembeden derdi!) kararlar alacaksınız, Anayasa Mahkemesiymiş, Millet Meclisiymiş, mahkeme kararlarıymış falan umurunuzda olmadan, zücaciye dükkânındaki fil gibi hareket edecek, kendi devletinizin var oluş zeminini yıkacaksınız, sonra da devlet olduğunuza inandırmak için bol-bol kuru sıkı belagat yapacaksınız. Bu olmaz! Buna ilk ve ortaokul mezunu bir grup vatandaşı ikna eder, bir kısmına bir tutam din, diğerine bir cimcik nasyonalizm serperek efsunlayabilirsiniz belki. Ama bu “algı”, gerçekleri değiştirmez, değiştiremez!
TSK NEDEN BU DURUMU KABULLENİYOR?
Parti de devlet mekanizması da kilitlendi ve bir odağa bağlandı. Kime mi? İşte can alıcı soru bu. Tersinden okuyabilmek için, herkesin sormaya çekindiği soruyu sormakla başlamak gerek: TSK neden bu durumu kabul ediyor? Yok, mostralık vitrin paşası konumu gereği, arkasında “askerlik arkadaşı pozu” çektirten Genelkurmay Başkanı (!) skandalı gibi magazinsel boyut değil benim ilgilendiğim. Zaten herkesin malumu, o “paşa-paşa” her denilene eyvallah demek mecburiyetinde olan ve konu mankeni türü, bir tür “boşluk olmasın” gerekçesi üzerine sadece kariyerini değil, var oluşunu da bağlayan Genelkurmay Başkanı (!), herhangi bir Türkiye siyaseti analizinde dikkate alınmaya değer bir rol oynamıyor bugün. Bu konuda sanırım düşündürücü olması gereken bir fikir birliği var Türkiye’de.
O halde neden bahsediyorum? Perinçek, geçenlerde İran’daki bir konuşmasında – artık dil sürçmesi mi oldu bilinçaltını yansıtan, bunu bilemem, çünkü psikolog değilim! – 15 Temmuz sonrası tutuklanan subaylara ilişkin olarak, onların “Atlantikçi” olduklarını söyledi. Yani Rus-Avrasyacılığı’nın jargonuyla, onlar NATO’cu diyor! Tutuklanmalarına ilişkin bugüne dek yapılan en realist yorum olması bakımından önemli. Evet, ben zaten 15 Temmuz 2006’dan beri söylüyorum. Amiral ve general kadrosunun tümünün yüzde ellisinin hapse atıldığı bir ortamda objektif bir hukuktan söz edilemez. Ordunun amiral-generallerinin yarısının tutuklanması, bir rejim değişimidir (ya da en azından o yolda yapılan bir harekettir). Olay bir ihtilal, bir devrimdir. Her devrim bir tasfiye hareketidir aslında. Bu yapılan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte yapılan devrimden daha tasfiye edicidir, gerçekleştirmek istediği dış ve güvenlik politikası tercihlerinin radikalliği bakımından. Adeta İttihat ve Terakki türü bir ihtilal bu yaşanan. Büyük sarsıntıdır. Richter ölçeğine göre 9 şiddetinde bir depremdir siyaset biliminde.
Bunu yapan kim? Her kimse, bunun 15 Temmuz ile bağlantısını görmeyenin akıl yürütmesinde sorun olacağı aşikârdır. 15 Temmuz Kılıçdaroğlu’nun ifadesiyle – yani ana muhalefet partisinin resmi söylemiyle – bir kontrollü darbe girişimi idiyse, o halde bu girişimi kim kontrol ediyordu diye sormak gerekmez mi, yukarıdaki diğer sorulara yanıt ararken? Oysa Türkiye’de bu sorulmadığı gibi, bunun sorulması doğal kuruluş gerekçesi olması gereken meclis araştırma komisyonunda da bu soruyu sordurtmadılar. Çünkü Erdoğan daha darbe girişiminin en başında, bunun “Fethullahçı” bir grup askerin kalkışma girişimi olduğunu söyledi. Bu güne dek de bu anlatı, 15 Temmuz sonrası rejimin ana çatısı ve ana zemini oldu. O halde soralım: ana muhalefet darbe girişiminin kontrollü olduğunu söylerken, Erdoğan tarafından mı kontrol edildiğini söylüyor? Bunu açıkça ima ediyor, evet! Peki ben sorayım: velev ki bu iddia doğru olsun, sivil bir kişi kontrolden çıkmış bir TSK’yı nasıl kendi denetimi ve otoritesi altına aldı ki? Yani tasfiye edilenler bir hizip (NATO’cu kanat). Tasfiye edenler de ikinci hizip (Avrasyacı kanat). Erdoğan nerede bu resimde? Gücü nereden geliyor? Erdoğan ve Türk İslamcılarının öteden beridir Avrasyacı olduklarını yoksa biz mi gözden kaçırdık? Yani ideolojik yakınlık mıdır, Erdoğan’ın tek lider olarak TSK’yı kontrol etme başarısının ardındaki sebep? Ne ben sizi güldüreyim, ne siz beni! Yok tabi ki böyle bir şey. Peki yeniden, daha değişik şekilde soralım o halde: bu NATO’cuların tasfiyesini Erdoğan’ın tek başına yapabilme yetisine sahip olduğuna mı inanacağız? Yoksa bu işin içinde başka bir iş mi var!
TEZGÂH SAHİBİNİN KİMLİĞİ
Aradan uzun zaman geçti. Türkiye’de 160,000 civarı kamu görevlisi kamudan KHK ile ihraç edildi, 60,000 civarı kişi tutuklandı. Aralarında değişik dünya görüşlerinden insanlar var. Ortak noktaları, daha demokratik, daha çoğulcu, daha şeffaf bir Türkiye konusunda çıkarları olmasıydı. Yani her birinin kanatsız melek olduğunu söylemiyorum. Yazının başındaki saptamamı hatırlatayım yine: “Siyaset hiçbir zaman, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir toplumda veya kültürde duygusal ve etik değerlerin, altruistik ve idealist amaçların, sadakat ve kadirşinaslığın ağırlıkta olduğu bir alan olmadı”. Yani idealler değil, çıkar ortaklıklarıdır siyasete yön veren. Evet, Kürtler de liberaller de, Cemaat de, solcular da, diğer “marjinaller” de hep farklı gerekçelerle demokrasi ve hukuk talep ettiler. Hala da bu böyle, değişmedi! Ama bu, onların demokrasi taleplerinden şüphe etmek ve onları devlet düşmanı ilan etmek için asla yeterli bir gerekçe değil. Zaten tüm dünya da bunu biliyor.
Fakat mesele bu değil zaten. Mesele, bu grupları “devlet düşmanı” ve “terörist” ilan eden kim! Çünkü o her kimse, bu ihtilal onun tezgâhıdır. Daha düne kadar Erdoğan Gülen Cemaati ile işbirliği yapıyordu. Daha düne kadar Erdoğan Kürt siyaseti ile Dolmabahçe Mutabakatı’na uzanan müzakereleri yürütüyordu, ki bu bir ilktir Cumhuriyet tarihinde. Daha düne kadar Erdoğan liberallere güller ve gülücükler atıyordu – Çetin Altan’a ödül törenini ve konuşmasını anımsayın; bugün Altan’lar hapiste, hem de AYM ve AIHM kararlarına karşın. Yani, bu iş “diktatör Erdoğan” demekle bitmiyor. Onun arkasında olan bir güç var. TSK’yı dizginleyen, bürokrasi üzerinde etkin, dış politikada, Kürt meselesinde, güvenlik siyasetinde, NATO meselesinde vs. istediklerini gerçekleştiren bir güç var. Bunlar, bir kez daha burgulayalım, Erdoğan (veya AK Parti) ile Milli Görüş İslamcılığına dayanan politikalar ve pozisyonlar değil! Peki kim bu pozisyonları ezelden beri savunuyordu? 28 Şubat’ta kim AB’nin demokrasisinin Türkiye’ye uymadığını söylemişti? Kim AB reformlarını (güç erozyonu yarattığı için) “verilen tavizler” olarak algılıyordu? Kim Kürt meselesinin siyasi çözümünü en büyük ihanet olarak algılıyordu? Kim Cemaat’i MGK’larda PKK’dan bile daha tehlikeli olarak zapta aldırtmıştı? Kim liberallere “liboş” diyordu? Kim darbe planlarında kendi uçaklarıyla kendi halkını bombalama planını “harp oyunu” olarak kurmay subaylara çalıştırıyordu? Kim? Kim? Kim!
SİYASETİ MAŞAYLA KURGULAMAK
Derinlerde bir yerlerde, gürül-gürül akan sular gibi, satıhta göremediğiniz bir hareketlenmenin olması, siz satıhtasınız ve onu göremiyorsunuz diye, yok değildir! O vardır. Siz görseniz de görmeseniz de! Dediğim gibi, “(s)iyaset hiçbir zaman, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir toplumda veya kültürde duygusal ve etik değerlerin, altruistik ve idealist amaçların, sadakat ve kadirşinaslığın ağırlıkta olduğu bir alan olmadı”. Bugün 28 Şubat’taki gibi, sıcak kestaneleri ateşten kendileri almaya çalışmıyorlar. Akıllandılar. Maşayı keşfettiler. Maşayı kullanarak ellerini yakmadan kestane yiyebileceklerinin ayırtına vardılar. Stratejilerini önceden yaptıkları hatalardan aldıkları derslerle mükemmelleştirdiler. Kurmay ve diğer subaylarının yüzde doksan dokuzunun nefret ettikleri bir siyasi figüre bugün neden bağlılıklarını devam ettirdiklerini sormak, sanırım mantıksız olmasa gerek. Erdoğan’a neden bağlı TSK? Onsan korkuyorlar mı? Siyasette korku güce ve yaptırıma dayanır. Erdoğan’ın elinde TSK’nın materyal gücünden daha büyük bir güç mü var? Rakı masalarında küfrettikleri birinin gittikçe İslamcılaştırılan Türkiye toplumundaki algısal karizmasından sonuna kadar faydalanmaları, sakın kurmay zekâlarından kaynaklı olmasın? Kurmay zekâ her şeye mavi kuvvetler-kırmızı kuvvetler şeklinde bakar. Her şey stratejidir. Askeriyede öğretilen stratejide hamleler yeri ve zamanına göre yapılır. Her istediklerinin gerçekleştiği bir ülkede perde arkasında kalmak – kendi egoları için sorunlu olmadıkça – neden zararlı olsun?
Erdoğan geçmişte hangi politikaya karşıysa, onu yaptırıyorlar. O da – hakkını verelim (!) – en efektif şekilde icra ediyor. Geçmişte hangi reformu yaptıysa, onun katlarca gerisine ışınlattılar böylelikle ülkeyi. Demokrasiyi, temel insan haklarını, anayasayı, hukuk devletini bir “sivile” bitirttiler. Tüm düşmanlarını birbiri ardına bertaraf ettirdikleri, ettirdikçe de kendi istedikleri Türkiye’yi biraz daha inşa ve konsolide ettikleri gözümüzün önünde cereyan eden bir gerçek değil mi? Bazen gerçek, tüm olasılıklar elendiğinde geriye kalan şeydir. Bu gerçeğin merakımızı celbeden sorusu ile bitirelim: geçiş dönemi sonrasında ne olacak?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.4.2018 [TR724]
Yurtta haydutluk, cihanda haydutluk [Bülent Keneş]
İnsanın, ömrünü medeni, özgürlükçü, çoğulcu demokratik bir hukuk devleti olması için harcadığı kendi ülkesinden bahsederken “haydut devlet” tabirini kullanması elbette ki çok acı verici. Ancak bunun vebali, olanı tespit için bu kavramı kullanmak zorunda kalanların değil. Tam tersine bu ağır vebal, benzer rejimleri tanımlamakta kullanılan söz konusu kavramdan başka bir ifadeyle açıklamanın imkansız hale geldiği ülkenin mevcut durumuna yol açan yoz ve yobazların.
Kim ne derse desin, maalesef İslamofaşist Erdoğan rejiminin tahakkümü altındaki Türkiye, tam teşekküllü bir haydut devlet haline çoktan geldi. Bu korkunç rejimin sadece yurt içindeki hukuksuzlukları, keyfilikleri, işkenceleri, katliamları, yağma ve talanları değil, aynısını dünyanın yakın ya da uzak diyarlarında tekrarlama çabası da Türkiye’yi yakından takip edenlere bu kavramı kullanmaktan başka bir çare bırakmıyor.
Erdoğan rejiminin ahlak ve sınır tanımaz haydutlukları elbette ki yeni bir konu değil. Ancak, her yeni vakayla birlikte berbat imajı daha da güçleniyor ve “haydut devlet” tanımı üzerine daha fazla oturuyor. Çünkü, ulusal ve uluslararası eylemleriyle tipik bir çeteye dönüştürdüğü MİT ve yönlendirmesi altındaki türlü kirli yapılar marifetiyle giriştiği hukuksuzlukların, haydutlukların, cinayetlerin, suikastların yurtiçinde olduğu gibi yurtdışında da haddi hesabı yok.
Mesela, MİT, polis ya da yandaş paramiliter gruplar tarafından gündüz gözüne Ankara’nın göbeğinde kaçırılan insanların pek çoğunun akıbetinden halen haber alınamıyor. Öte yandan, Paris’in göbeğinde infaz ettikleri üç muhalif Kürt kadını da suç hanelerinde yazılı, en son Afrin bölgesini talan ettikleri Suriye başta olmak üzere, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde silahlandırarak imkana boğdukları radikal İslamcı terör örgütleriyle giriştikleri alengirli ilişkiler de…
TÜRKİYE’NİN MERAMI DÜNYANIN EN ÜCRA KÖŞESİNDE BİLE ANLAŞILMIŞTI
Oysa Osmanlı’nın son dönemlerinden başlayarak ardı arkası gelmeyen savaşların, kaos ve karmaşanın edindirdiği acı tecrübelerle huzuru kendi sınırları içerisinde arayıp dünyanın geri kalanıyla sadece dostluk ilişkileri peşinde olmakta karar kılarak bu kararını ve kararlılığını “yurtta sulh, cihanda sulh” mottosu ile dünyaya ilan eden Türkiye Cumhuriyeti’nin samimi meramı, dünyanın en ücra köşesinde bile anlaşılmış ve bu duruşa büyük bir sempati ile yaklaşılmıştı.
Ya peki bugün? Koskoca ülkeyi şahsi hırslarının, gayr-i meşru ihtiraslarının peşinde maceradan maceraya sürükleyen, 80 milyonun başını beladan belaya sokan Erdoğan, tüm dünyanın daha düne kadar kendisinden emin olduğu Türkiye’yi öngörülemez, güvenilemez bir serseri devlet haline getirdi. Koskoca ülkenin her an her şeyi yapabileceğinden şüphe duyulan, atacağı her adımı endişeyle takip edilen, bir sonraki adımının ne olacağı tahmin edilemeyen, birkaç saat sonrası bile kestirilemeyen, ne yapacağının akli muvazenesini yitirmiş bir dengesizin tamamen iki dudağı arasında olduğu düşünülen, bu yüzden kafası kesik horoz gibi ortalıkta tepinen bir deli dana muamelesi görmesinden herkes memnunsa diyecek bir sözümüz yok. Ama bu fecaate yol açan Erdoğan rejiminin üzerine oturduğu toplumsal dayanağın ne kadarının memnuniyetten, ne kadarının korku ve mecburiyetten kaynaklandığını söylemek mümkün değil.
Yurtiçindeki haydutluklarını, bazı küçük revizyonlarla, bunların dökümünün genişçe yapıldığı son İHD raporu üzerinden özetleyeceğim. Dünyanın dört bir köşesinde giriştikleri haydutlukları ise, sosyal medya marifetiyle neredeyse her gün canlı izliyoruz. Bir gün adres Kosova oluyor, ertesi gün Gabon ya da Afganistan. Erdoğan’ın özellikle kendisi ve çevresindekiler gibi rüşvetle, menfaatle satın alınabilecek kadroların bolca olduğu yoz ve paçoz rejimlerin hakim olduğu ülkelerde öncelik verdiği haydutluklarında ciddi yol aldığını esefle belirtmeliyiz. Çoğu on yıllardır Türkiye’de yaşamayan, maddi bir imkan bulabilirlerse şayet yılda en fazla birkaç günlüğüne sılayı rahim yapabilen, dolayısıyla darbeyle marbeyle alakası mümkün olmayan gariban öğretmenlere musallat olup birkaçını ülkeye getirmeyi başardığında muzaffer bir Firavun havasına girmekten kendisini alamıyor.
Malezya’da kaçırtıp günlerce işkence yaptırttığı öğretmenlerle başlayan haydutlukları, Myanmar, Suudi Arabistan, Kuzey Irak, Bulgaristan, Bahreyn, Myanmar, Pakistan, Sudan, Kosova ve Gabon’la devam etti. Şimdilerde ise gözünü Afganistan gibi ülkelere dikti.
Erdoğan’ı ve çevresindeki yoz güruhu hakkıyla temsil eden en karikatür tiplerden biri olan Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın ağzını yaya yaya söylediklerine bakılırsa, bugüne kadar 18 ülkeden 80 Hizmet Hareketi gönüllüsü haydutlukla kaçırılarak Türkiye’ye getirilmiş. Neredeyse tamamı öğretmen olan bu insanların hem kaçırıldıkları ülkelerde hem de getirildikleri Türkiye’de yoğun ve ağır işkencelere maruz kaldıklarını bilmem söylemeye gerek var mı?
NAMUSU PAYİMAL OLMUŞ MİT YERİN DİBİNE GEÇECEĞİNE ÖVÜNÜYOR
Kendi üst düzey yöneticilerini PKK’ya kaptıracak ve neredeyse 10 aydır kaderlerine terkedecek kadar marifetli MİT, bülbül gibi şakıyan bu yöneticilerini PKK’nın elinde bıraktığı her dakika için utancından yerin dibine geçeceğine, eline tebeşirden başka bir şey almamış gariban öğretmenleri, yoz yetkililerini rüşvete boğdukları gariban ülkelerden hukuk dışı yollarla alıp getirmekle övünüyor.
MİT’in kolaycı ekipleri, en ufak bir direnişleriyle karşı karşıya kalma risklerinin olmadığını çok iyi bildikleri bu gariban insanları yaka paça ülkeye getirdikçe çapsız ağababaları müthiş bir doyuma ulaşma hazzı yaşıyor ve bu kepazeliğin üzerinde tepiniyor. Bir propaganda malzemesine dönüştürerek peşine taktığı ahmak sürülerinin doldurduğu yandaş tribünlere caka satıyor. Biri de çıkıp, “Yılların eli kanlı gerçek terör örgütlerinden hangisinin tek bir elemanını o çok övündüğün uluslararası operasyonlarla alıp ülkeye getirebildin, a bre sahtekar?” diye sormuyor.
Bulmuşlar tabii işin kolayını. Karıncayı bile incitmekten çekinen insanlara “terörist” yaftası yapıştırmak her türlü işlerine geliyor. Barış, emniyet ve huzur timsali bu insanlara burunlarının bile kanamayacağından emin oldukları güya afili operasyonlar yapıp tribünlere oynamak duruyorken, Kuzey Irak’ta üst düzey yöneticilerinin başına geldiği gibi, giriştikleri her operasyonu ellerine yüzlerine bulaştırıp başlarını belaya sokma riski bulunan gerçek teröristlerle niye uğraşsınlar?
Nasıl olsa alan memnun, satan memnun. Baksanıza AKP Başkanı Erdoğan, partisinin Denizli İl Kongresi’nde yapılan haydutluktan duyduğu memnuniyeti nasıl da ballandıra balandıra anlatıyor. Karşısında yığılan ahmak sürülerine gariban öğretmenlerle eşlerini ve çocuklarını kaçırmayı nasıl da büyük bir uluslararası istihbarat başarısı gibi satıyor. “80 kadar ‘F..’ militanını farklı ülkelerden bulup, paketleyip Türkiye’ye getirdik, devam edeceğiz,” dediğinde aldığı coşkulu alkış kıyamet Erdoğan’ın haydutluktaki suç ortaklarının ne kadar çok olduğuna dair ciddi bir fikir veriyor.
Neresinden baksan mide bulandırıcı bu iğrenç tablo karşısında insanın “A bre martavalcı şarlatan, madem sen ve haramilerin bu kadar becerikli, gönder o mahir ve cesur ajan bozuntularını da PKK’nın elinde payimal olmuş kendi namusunu kurtar,” diyesi geliyor.
İdarecilerini rüşvetle, menfaatle satın aldığın Gabon gibi ülkelerden on yıllardır o ülkenin yoksul çocuklarına eğitim vermekten başka bir uğraşı olmayan gariban öğretmenleri, çoluk çocuk demeden aileleriyle birlikte kaçırıp getirmek kolay. Hadi bakalım, yüreğin yetiyorsa bu yaptığının aynısını PKK’nın, DHKP-C’nin vb gerçek terör örgütlerinin lider kadrosuna da yapmaya bir kalksana! Kalk ki, sana dünyanın kaç bucak olduğunu göstersinler!..
MÜSLİM’İ ÇEKYA’DAN ALAMIYOR AMA MASUM ÖĞRETMENLERİ KAÇIRIYOR
Veya ne hukuku ne demokrasisi yerli yerine oturmuş kıytırık rejimlerin olduğu gariban ülkelerde ya da Malezya’da olduğu gibi seninkisine çok benzeyen yoz haydutluk rejimlerinin bulunduğu ülkelerde değil de hukuk ve demokrasinin kurumsallaştığı ülkelerde bu yaptığın haydutlukları denemeye bir kalksana! Kalk ki dünyanın kaç bucak olduğunu bir de o ülkeler öğretsinler sana. Gerçi boyunun ölçüsünü daha yakınlarda peşine düştüğün Salih Müslim konusunda Çek Cumhuriyeti bile göstermeye yetmişti ama olsun sen yine de bir dene bakalım…
Sanma ki dünya alem, hukuk ve nizamın müesses olduğu o ülkelerde de bazı farklı ve kirli haydutluklar peşinde olduğunu, türlü şeytanlıklara girişmek için oralarda da can attığını bilmiyor. Hangi çetelerle iş tuttuğunu, hangi terör örgütleriyle ilişki içerisinde olduğunu emin ol ki herkes biliyor. Adam kaçırmayla kalmayıp infazlara, suikastlara bile girişebileceğin herkesin dilinde. Bu yönde atacağın herhangi bir adımın seni mukadder sonuna daha da yaklaştıracağını bildiğinden için gidiyor ama yerinden kımıldayamıyorsun. Çünkü, oralar ne Haşim Taçi’nin Kosovası, ne Afrika’nın Gabon’u, ne de Taliban/el-Kaide eskisi eli kanlı radikal İslamcı dostlarının cirit attığı Afganistan…
Şurası muhakkak ki, ufku gördüğü kadar olan horoz en fazla kendi çöplüğünde ötüyor. Bu yüzden haydutluklarının zirve yaptığı yeri de zirvesine çöktüğü Türkiye oluşturuyor. Erdoğan, “Allah’ın bir lütfu” olarak kurguladığı 15 Temmuz darbe kumpası sayesinde ilan ettiği olağanüstü hal rejimiyle Türkiye’ye, sıkıyönetimin kaldırıldığı 1987’den bu yana maruz kaldığı en sıkı deli gömleğini giydirmiş bulunuyor. Bu deli gömleğinin içerisinde insanlık, hak ve hukuk ile özgürlükler dışında ne ararsanız var.
12 Eylül 1980 askeri rejiminin insan hakları ihlalleri ile mücadele etmek üzere kurulan İnsan Hakları Derneği (İHD), 6 Nisan günü yayınladığı bir raporla ülkede yaşanan yaygın ve sistematik insan hakları ihlallerini kayıt altına almış. Esas olarak 2017, genel olarak ise 15 Temmuz 2016’dan bu yana ülkede yaşanan insan hakları ihlallerinin geniş bir bilançosunu çıkarmış.
TÜRKİYE’NİN İNSAN HAKLARI EKSENİ BATI’DAN DOĞU’YA KAYDI
Sadece İHD raporunda yer alan korkunç verilere bakan biri bile Türkiye’nin ne demokrasi ne hukuk devleti ne özgür bir ülke ne de medeni dünyanın bir parçası olduğunu aklının ucundan geçirebilir. Bu korkunç bilançoyu görenin aklına üşüşecek ilk fikir, İslamofaşist Erdoğan rejimi yüzünden Türkiye’nin tam teşekküllü bir “haydut devleti”ne dönüştüğü olacaktır. Zaten hemen girişte “Bu koşullarda insan haklarından bahsetmenin oldukça zor olduğunu belirtmek isteriz,” denilen İHD raporu da “Türkiye’nin insan hakları ekseninin Batı’dan Doğu’ya doğru, yani AB’nin Kopenhag Kriterleri yerine Şangay Beşlisi’nin kriterlerine kaydığı,” tespitini yapıyor.
OHAL altında yapılan 16 Nisan 2017 referandumu ile Türkiye’nin, Sened-i İttifak’tan beri yöneldiği Batı değerlerine dayalı parlamenter demokratik rejimin yerine, tek adam yönetimine dayalı otoriter bir rejime zorlandığını kaydeden İHD, “olmalı” dediği temennilerle Türkiye’de nelerin olmadığını bir güzel sıralamış. Buna göre, tek adam yönetimine dayalı otoriter bir rejim olan Türkiye’nin, bu rejim devam ettiği müddetçe demokrasi ve insan hakları sorunlarını çözme ihtimali kalmamıştır. Türkiye’de demokrasiyle birlikte çoğulculuk, açıklık/şeffaflık ve katılımcılığa dayalı bir parlamenter sisteme sahip olma, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, farklı etnik ve inanç topluluklarının temel haklarını güvence altına alma, BM ve Avrupa Konseyi’nin temel hak ve özgürlüklerle ilgili sözleşme, beyanname, bildirge ve protokollerinde düzenlenen hakları anayasal güvence altında bulundurma durumu tamamen ortadan kalkmıştır.
Bunların ortadan kalkmasının faturası ise Türkiye’ye çok ağır olmuştur. Kürt sorunu içinden çıkılamaz bir hale gelmiş ve yeniden başlatılan çatışmanın yarattığı ağır hak ihlalleri tahammül edilemez boyutlara ulaşmıştır. Bu sorunlara çözüm bulması gereken TBMM’nin bizzat kendisi ayrımcılığın odağı haline gelmiş ve 6 milyonu aşkın seçmenin tercihi olan HDP demokratik siyasetten dışlanarak sürekli gözaltı ve tutuklamaların hedefi olmuştur. Eski eş genel başkanları dahil 9 ‘u HDP’li, 1’i CHP’li 10 üyesi halen tutuklu olan Meclis’in milli iradenin tecelligahı olma iddiası da berhava olmuştur. Anayasa’nın 121. Maddesi, OHAL KHK’larının yayınlandıkları gün TBMM onayına sunulmasını şart koştuğu halde buna riayet edilmemesi ve KHK’larla yasama yetkisi gasp edilerek 300 civarındaki kanunda kalıcı değişiklikler yapılması Meclis’in saygınlığının ve işlevselliğinin sadece şekilden ibaret kaldığını ispatlamıştır.
SİSTEMATİK VE YAYGIN İNSAN HAKLARI BİLANÇOSU KORKUNÇ
İHD, 21 Temmuz 2016 tarihinde başlayan ve keyfi uygulamalar içeren 31 Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile yönetilen OHAL altında 2017 yılı sonuna kadar tespit edebildiği belli başlı insan hakları ihlallerini raporunda özetlemiş. Eriştiği bazı bilgi ve rakamlara dair farklı insan hakları kuruluşlarının eriştiği farklı bilgiler olmakla birlikte bu durum İHD’nin çabasının değerinden bir şey eksiltmiyor. Korkunç bilanço özetle şöyle:
23 Temmuz 2016’da yürürlüğe giren 667 sayılı KHK ile gözaltı süresi 30 güne çıkarılmış, 27 Temmuz’da yürürlüğe giren 668 sayılı KHK ile gözaltının ilk 5 gününe avukat ile görüş yasağı getirilmiştir. Bu uygulama 6 ay boyunca kesintisiz uygulanmıştır. 23 Ocak 2017’de yürürlüğe giren 682 sayılı KHK ile gözaltı süresi 30 günden 14 güne indirilmiş, gözaltında avukat görüş yasağı 1 güne indirilmiştir.
Güneydoğu’daki 99 belediyeye el konulmuş, seçilmiş 68 belediye eş başkanı tutuklanmıştır. HDP’li 28 il eş-başkanı ile 89 ilçe eş-başkanının yanısıra 780 HDP il ve ilçe yöneticisi tutuklanmıştır.
116,512 kamu görevlisi görevinden ihraç edilmiş, bunlardan sadece 3,833’ü görevine iade edilmiştir. Kapatılan özel eğitim kurumlarında görev yapan 22,474 öğretmenlerin lisansları iptal edilmiş, sonradan sadece 614’ünün çalışma izni iade edilmiştir.
4,308 hakim ve savcı görevlerinden ihraç edilmiş olup bunlardan sadece 166’sı bilahare görevlerine iade edilmiştir.
48 özel sağlık kuruluşu kapatılmış, bilahare sadece 2’si geri açılmıştır. Kapatılan özel eğitim/öğretim kurumlarının sayısı ise 2,281’dir. Bu arada 15 özel üniversite kapatılmış, 19 sendika ve konfederasyonun faaliyetlerine son verilmiştir. Kapatılan 15 üniversitenin toplam 3,041 kadrolu personeli işsiz kalmıştır.
Bu süre içerisinde devlet tarafından el konularak kayyum atanan şirket sayısı 985 (bilinen rakam 1,100 civarı) olup bunların ekonomik büyüklüğü 41 milyar Türk lirasıdır. Buralarda çalışan işçi sayısı ise 49,587’dir.
33 KİŞİ HAYDUT DEVLETİN YARGISIZ İNFAZINA KURBANI GİTTİ
Yazılı ve görsel medya başta olmak üzere 201 basın-yayın kuruluşu kapatılmış, bilahare sadece 25’inin açılmasına izin verilmiştir. OHAL süresince çok sayıda gazeteci tutuklanmış olup halen 213 (SCF listelerine göre 245) gazeteci tutuklu ve hükümlü olarak cezaevinde tutulmaktadır. Bu sürede, Wikipedia dahil olmak üzere, çok sayıda internet sitesine erişim engellenmiştir. Sadece 2016 yılında Erdoğan’a hakaret iddiasıyla, yani TCK 299’dan dolayı, 4,187 kişiye, Türklüğe hakareti düzenleyen TCK 301’den dolayı ise 482 kişiye dava açılmıştır. Yine yasadışı örgüt propagandası yaptıkları iddiasıyla 17,322 kişiye dava açılmıştır. Bu tablo 2017 yılında artarak devam etmiştir.
OHAL süresince 1,607 dernek kapatılmış, bilahare sadece 183’ünün geri açılmasına izin verilmiştir. Yine 168 vakıf kapatılmış, sadece 23’ünün yeniden açılmasına izin verilmiştir. Bu dernek ve vakıfların ağırlıklı çoğunluğu Hizmet Hareketi ile ilişkili oldukları iddiasıyla kapatılmıştır.
23 Ocak 2017 tarihli 685 sayılı KHK ile kurulan OHAL işlemlerini inceleme komisyonu sadece bir oyalama mekanizması işlevi görmüştür. Bugüne kadar sadece 6,400 başvuru dosyasını inceleyen komisyon, bunlardan sadece 100’ü için işe iade kararı vermiştir.
İHD raporuna göre, en temel insan hakkı olan yaşama hakkı bile ayaklar altına alınmıştır. En az 33 kişi kolluk güçlerinin yargısız infazı sonucu yaşamını yitirmiş, 62 kişi aynı şekilde yaralanmıştır. Bunlardan 7’sinin infazı ve 10’unun yaralanması silahlı insansız hava araçlarının (SİHA) kullanımı sonucu gerçekleşmiştir. Yine 2017 yılında 3 kişi gözaltındayken hayatını yitirmiş, 1 kişi yaralanmıştır. Aynı dönemde 12 kişi faili meçhul saldırılarla yaşamını yitirmiş, 16 kişi ise aynı sebepten yaralanmıştır.
Silahlı çatışmalar sonucu 161’i güvenlik gücü mensubu, 483’ü militan, 12’si sivil olmak üzere toplam 656 kişi yaşamını yitirmiştir. Bu dönemde 309’u asker, polis ve korucu, 26’sı silahlı militan ve 14’ü sivil olmak üzere toplam 349 kişi yaralanmıştır. Güvenlik güçlerine ait zırhlı araçların çarpması sonucu 8’i çocuk olmak üzere toplam 23 kişi ölmüş, 6’sı çocuk olmak üzere 26 kişi yaralanmıştır. Mayın ve sahipsiz bomba vb. patlaması sonucu 6’sı çocuk olmak üzere toplam 7 kişi yaşamını yitirmiş, 17’si çocuk toplam 28 kişi yaralanmıştır.
Cezaevlerinde 3’ü çocuk olmak üzere en az 19 kişi yaşamını yitirmiştir. Adalet Bakanlığı verilerine göre ise, 2016 yılında cezaevlerinde 66 mahpus intihar etmiştir. 15 Temmuz 2016’dan bu yana ise 40 mahpus intihar etmiştir. Yine KHK ile ihraç edilen kamu görevlilerinden 19’u intihar etmek suretiyle yaşamına son vermiştir. Aynı sebepten intihar edenlerin sayısı 2016 yılında 24 kişiyi bulmuştu. 2017 yılında iş kazaları/cinayetleri sonucu en az 2,006 işçi yaşamını yitirmiştir.
İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELEYE CEZASIZLIK VE DOKUNULMAZLIK TEŞVİĞİ
2017 yılında 427’si gözaltında kaba dayak ve diğer yöntemlerle, 1,855’i ise güvenlik güçleri tarafından müdahale edilen toplantı ve gösterilerde olmak üzere toplam 2,682 kişi işkence ve kötü muameleye maruz kalmıştır. 2017 yılında en az 1,988 mahpus da işkence ve kötü muamele iddiasında bulunmuştur.
Aynı yıl çoğu Ankara’da olmak üzere 11 zorla kaçırma ve kaybetme vakası yaşanmıştır. Bu kişilerden 4’ü daha sonra serbest bırakılmış, bunlardan 1’i ise intihar etmiştir. Yıl içinde eklenen vakalarla birlikte halen 9 kişinin akıbeti bilinmemektedir. Bunun yanı sıra özelikle Ankara’da ve Güneydoğu’da çok sayıda kişi kaçırılarak tehdit edilmiş, bu sırada işkence ve kötü muameleye maruz kalmışlardır.
Cezasızlığın işkence ile mücadelede en önemli engel olduğunu hatırlatan İHD, raporunda, faillere hiç soruşturma açılmaması, açılan soruşturmaların kovuşturmaya dönüşmemesi, dava açılan vakalarda işkence yerine daha az cezayı gerektiren suçlardan iddianame düzenlenmesi, sanıklara hiç ceza verilmemesi ya da işkence dışında cezalar verilmesi ve cezaların ertelenmesi gibi nedenlerle cezasızlık olgususunu işkence yapılmasını mümkün kılan en temel unsur olduğunun altını çiziyor. “OHAL süresince işkence ve kötü muamele uygulamaları yaygınlaşmış ve sıradanlaşmıştır,” diyen İHD, Adalet Bakanlığı’nın 2016 istatistiklerine göre, işkenceden açılan dava sayısının 42, daha az bir cezayı düzenleyen eziyet suçundan açılan dava sayısının 340 olduğunu, buna karşılık polise mukavemet iddiasıyla açılan dava sayısının 26,195 olduğunu kayıtlara geçirmiş.
Cezalandırma şöyle dursun, çıkarılan bir KHK ile işkenceye, kötü muameleye, yargısız infazlara, keyfi ve hukuksuz işlemlere yasal dokunmazlık sağlanmıştır. 696 sayılı KHK’nin 121. maddesi ile bu dokunulmazlık sivillere de teşmil edilmiştir. Böylece iktidar yandaşı olan “müteyakkız” sivil kitlelerin, sadece politik muhalifleri değil toplumsal veya ahlaki açıdan “sapkın” olarak gördükleri kişi ve davranışları bir tür ihkak-ı hak anlayışıyla keyfi biçimde “cezalandırmaya” kalkmalarının önü açılmıştır. Bu türden eylemleri cezasızlık zırhı ile koruma altına alınmıştır.
6 Ocak 2016 tarihinde barış için bildiri imzalayan 1,128 akademisyenin birçoğu kamu görevinden ihraç edilmiş, pek çoğu Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmıştır. İstanbul Savcılığı bu bildiri nedeniyle 148 akademisyen hakkında dava açmış ve bu davalarda hapis cezaları verilmeye başlanmıştır.
CEZAEVLERİ TOPLAMA KAMPLARINA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ
OHAL altında cezaevleri tam anlamıyla birer toplama kampına dönüştürülmüştür. 1 Kasım 2017 itibariyle cezaevlerinde toplam 230,735 tutuklu/hükümlü/hüküm özlü kişi bulunmaktadır. Bu sayı 2015 yılında 178,089, 2014 yılında 154,179 idi. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında ise bu sayı 59,429 idi. TÜİK’in 2016 yılı nüfusu verilerine göre cezaevlerindeki nüfus Türkiye’nin 13 ilinin nüfuslarından fazladır.
Cezaevleri birer işkence merkezi haline gelmiştir. Kaba dayak, siyasi suçlardan tutuklananların “terörist” olarak suçlanması ve bu gerekçeyle dövülmeleri, çıplak arama uygulamaları, her türden keyfi muamele ve keyfi disiplin cezaları, hücre cezaları, tek tip elbise dayatmaları, sürgün ve sevk uygulamaları yakın tarihte görülmedik boyutlara ulaşmıştır.
İHD raporuna göre, cezaevlerinde sağlık hakkı alanında da ciddi sorunlar bulunmaktadır. Tutuklu ve hükümlülerin tıbbi yardıma ulaşma konusunda önemli engellerle karşılaştığı ve gerekli tıbbi personelle araç ve gerecin cezaevlerinde bulunmadığı ifade edilmektedir. Rapora göre, cezaevlerinde 401’i ağır olmak üzere en az 1,154 hasta mahpus bulunmaktadır. Durumu ağır olan 401 hastanın insani ve hukuki açıdan bir an önce tahliye edilmesi gerekmektedir. Son beş yılda ağır hastalığı Adli Tıp Kurumu tarafından belirlenen 451 tutuklu ve hükümlü cezaevinde hayatını kaybetmiştir.
Kolluk güçleri 2017 yılında 735 toplantı ve gösteriye müdahale etmiştir. Bu müdahalelerde 2,193 işkence ve kötü muamele şikayetinde bulunmuştur. Bu kişilerin büyük çoğunluğu gözaltına alınmışlardır. Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda neredeyse tüm gösteriler yasaklanmıştır.
Kamudan ve özel sektörden ihraç edilip işsiz bırakılan 200,000 civarında emekçinin aileleri ile birlikte yaklaşık 1 milyon insan açlığa mahkûm edilmiştir. “Sivil ölüm” diye tabir edebilecek ihraçlar çok ağır bir ekonomik ve sosyal hak ihlali oluşturmuştur.
Sağlık alanında yaklaşık 700 yeni mezun hekim güvenlik soruşturmaları gerekçe gösterilerek keyfi bir şekilde işe başlatılmamıştır. Aynı şekilde, 500,000 taşeron işçinin kadroya geçirilmesi de güvenlik soruşturması gerekçesiyle yapılmamıştır.
ULUSAL VE ULUSLARARASI RAPORLAR HAYDUT DEVLETLİĞİNİ TESCİLLEDİ
Bütün bu hak ihlalleri gerek aldıkları kararlar, gerekse yayınladıkları raporlar aracılığıyla uluslararası örgütler tarafından da tescil edilmiştir. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) 25 Nisan 2017’de Türkiye’yi yeniden siyasi denetime tabi tutma kararı almıştır. Bu durum Avrupa Konseyi’nde bir ilki oluşturmaktadır. Çok sayıda BM ve Avrupa Konseyi organının Türkiye ile ilgili hazırladıkları raporların Erdoğan rejimi tarafından ciddiye alınmaması Türkiye’yi uluslararası alanda çok sık eleştirilen bir ülke durumuna düşürmüştür.
OHAL süresince Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Türkiye’yi defalarca ziyaret etmiş, raporlar yazmıştır. Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu da Türkiye’yi 4 kez ziyaret etmiş ve raporlar yazmıştır. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nin özel raportörlerinden 3’ü Türkiye’yi ziyaret etmiş ve raporlar yazmıştır. Bu raporlarda OHAL süresince temel hak ve özgürlüklere yönelik uluslararası sözleşmelerde öngörülen kısıtlamaların ötesinde keyfi uygulamalar yapıldığı ifade edilmiştir.
Yukarıda bahsi edilen uluslararası raporlar gibi İHD raporunda yer alan bilgiler de, İslamofaşist Erdoğan rejiminin gerek yurt içinde gerekse yurt dışında gerçekleştirdiği insanlık dışı uygulamalar ve haydutluklarla “haydut devlet” tanımını fazlasıyla hak ettiğini gözler önüne sermektedir. Türkiye, kendisine ve müktesebatına yakışmayan bu rejimden bir an önce kurtulmayı başaramazsa çok yakın gelecekte Türkiye’nin uluslararası alanda muhatap kalacağı tavır da bu tanıma göre olacaktır. Hiç kimsenin bundan şüphesi olmasın. Acı ama gerçek…
[Bülent Keneş] 10.4.2018 [TR724]
Kim ne derse desin, maalesef İslamofaşist Erdoğan rejiminin tahakkümü altındaki Türkiye, tam teşekküllü bir haydut devlet haline çoktan geldi. Bu korkunç rejimin sadece yurt içindeki hukuksuzlukları, keyfilikleri, işkenceleri, katliamları, yağma ve talanları değil, aynısını dünyanın yakın ya da uzak diyarlarında tekrarlama çabası da Türkiye’yi yakından takip edenlere bu kavramı kullanmaktan başka bir çare bırakmıyor.
Erdoğan rejiminin ahlak ve sınır tanımaz haydutlukları elbette ki yeni bir konu değil. Ancak, her yeni vakayla birlikte berbat imajı daha da güçleniyor ve “haydut devlet” tanımı üzerine daha fazla oturuyor. Çünkü, ulusal ve uluslararası eylemleriyle tipik bir çeteye dönüştürdüğü MİT ve yönlendirmesi altındaki türlü kirli yapılar marifetiyle giriştiği hukuksuzlukların, haydutlukların, cinayetlerin, suikastların yurtiçinde olduğu gibi yurtdışında da haddi hesabı yok.
Mesela, MİT, polis ya da yandaş paramiliter gruplar tarafından gündüz gözüne Ankara’nın göbeğinde kaçırılan insanların pek çoğunun akıbetinden halen haber alınamıyor. Öte yandan, Paris’in göbeğinde infaz ettikleri üç muhalif Kürt kadını da suç hanelerinde yazılı, en son Afrin bölgesini talan ettikleri Suriye başta olmak üzere, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde silahlandırarak imkana boğdukları radikal İslamcı terör örgütleriyle giriştikleri alengirli ilişkiler de…
TÜRKİYE’NİN MERAMI DÜNYANIN EN ÜCRA KÖŞESİNDE BİLE ANLAŞILMIŞTI
Oysa Osmanlı’nın son dönemlerinden başlayarak ardı arkası gelmeyen savaşların, kaos ve karmaşanın edindirdiği acı tecrübelerle huzuru kendi sınırları içerisinde arayıp dünyanın geri kalanıyla sadece dostluk ilişkileri peşinde olmakta karar kılarak bu kararını ve kararlılığını “yurtta sulh, cihanda sulh” mottosu ile dünyaya ilan eden Türkiye Cumhuriyeti’nin samimi meramı, dünyanın en ücra köşesinde bile anlaşılmış ve bu duruşa büyük bir sempati ile yaklaşılmıştı.
Ya peki bugün? Koskoca ülkeyi şahsi hırslarının, gayr-i meşru ihtiraslarının peşinde maceradan maceraya sürükleyen, 80 milyonun başını beladan belaya sokan Erdoğan, tüm dünyanın daha düne kadar kendisinden emin olduğu Türkiye’yi öngörülemez, güvenilemez bir serseri devlet haline getirdi. Koskoca ülkenin her an her şeyi yapabileceğinden şüphe duyulan, atacağı her adımı endişeyle takip edilen, bir sonraki adımının ne olacağı tahmin edilemeyen, birkaç saat sonrası bile kestirilemeyen, ne yapacağının akli muvazenesini yitirmiş bir dengesizin tamamen iki dudağı arasında olduğu düşünülen, bu yüzden kafası kesik horoz gibi ortalıkta tepinen bir deli dana muamelesi görmesinden herkes memnunsa diyecek bir sözümüz yok. Ama bu fecaate yol açan Erdoğan rejiminin üzerine oturduğu toplumsal dayanağın ne kadarının memnuniyetten, ne kadarının korku ve mecburiyetten kaynaklandığını söylemek mümkün değil.
Yurtiçindeki haydutluklarını, bazı küçük revizyonlarla, bunların dökümünün genişçe yapıldığı son İHD raporu üzerinden özetleyeceğim. Dünyanın dört bir köşesinde giriştikleri haydutlukları ise, sosyal medya marifetiyle neredeyse her gün canlı izliyoruz. Bir gün adres Kosova oluyor, ertesi gün Gabon ya da Afganistan. Erdoğan’ın özellikle kendisi ve çevresindekiler gibi rüşvetle, menfaatle satın alınabilecek kadroların bolca olduğu yoz ve paçoz rejimlerin hakim olduğu ülkelerde öncelik verdiği haydutluklarında ciddi yol aldığını esefle belirtmeliyiz. Çoğu on yıllardır Türkiye’de yaşamayan, maddi bir imkan bulabilirlerse şayet yılda en fazla birkaç günlüğüne sılayı rahim yapabilen, dolayısıyla darbeyle marbeyle alakası mümkün olmayan gariban öğretmenlere musallat olup birkaçını ülkeye getirmeyi başardığında muzaffer bir Firavun havasına girmekten kendisini alamıyor.
Malezya’da kaçırtıp günlerce işkence yaptırttığı öğretmenlerle başlayan haydutlukları, Myanmar, Suudi Arabistan, Kuzey Irak, Bulgaristan, Bahreyn, Myanmar, Pakistan, Sudan, Kosova ve Gabon’la devam etti. Şimdilerde ise gözünü Afganistan gibi ülkelere dikti.
Erdoğan’ı ve çevresindeki yoz güruhu hakkıyla temsil eden en karikatür tiplerden biri olan Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın ağzını yaya yaya söylediklerine bakılırsa, bugüne kadar 18 ülkeden 80 Hizmet Hareketi gönüllüsü haydutlukla kaçırılarak Türkiye’ye getirilmiş. Neredeyse tamamı öğretmen olan bu insanların hem kaçırıldıkları ülkelerde hem de getirildikleri Türkiye’de yoğun ve ağır işkencelere maruz kaldıklarını bilmem söylemeye gerek var mı?
NAMUSU PAYİMAL OLMUŞ MİT YERİN DİBİNE GEÇECEĞİNE ÖVÜNÜYOR
Kendi üst düzey yöneticilerini PKK’ya kaptıracak ve neredeyse 10 aydır kaderlerine terkedecek kadar marifetli MİT, bülbül gibi şakıyan bu yöneticilerini PKK’nın elinde bıraktığı her dakika için utancından yerin dibine geçeceğine, eline tebeşirden başka bir şey almamış gariban öğretmenleri, yoz yetkililerini rüşvete boğdukları gariban ülkelerden hukuk dışı yollarla alıp getirmekle övünüyor.
MİT’in kolaycı ekipleri, en ufak bir direnişleriyle karşı karşıya kalma risklerinin olmadığını çok iyi bildikleri bu gariban insanları yaka paça ülkeye getirdikçe çapsız ağababaları müthiş bir doyuma ulaşma hazzı yaşıyor ve bu kepazeliğin üzerinde tepiniyor. Bir propaganda malzemesine dönüştürerek peşine taktığı ahmak sürülerinin doldurduğu yandaş tribünlere caka satıyor. Biri de çıkıp, “Yılların eli kanlı gerçek terör örgütlerinden hangisinin tek bir elemanını o çok övündüğün uluslararası operasyonlarla alıp ülkeye getirebildin, a bre sahtekar?” diye sormuyor.
Bulmuşlar tabii işin kolayını. Karıncayı bile incitmekten çekinen insanlara “terörist” yaftası yapıştırmak her türlü işlerine geliyor. Barış, emniyet ve huzur timsali bu insanlara burunlarının bile kanamayacağından emin oldukları güya afili operasyonlar yapıp tribünlere oynamak duruyorken, Kuzey Irak’ta üst düzey yöneticilerinin başına geldiği gibi, giriştikleri her operasyonu ellerine yüzlerine bulaştırıp başlarını belaya sokma riski bulunan gerçek teröristlerle niye uğraşsınlar?
Nasıl olsa alan memnun, satan memnun. Baksanıza AKP Başkanı Erdoğan, partisinin Denizli İl Kongresi’nde yapılan haydutluktan duyduğu memnuniyeti nasıl da ballandıra balandıra anlatıyor. Karşısında yığılan ahmak sürülerine gariban öğretmenlerle eşlerini ve çocuklarını kaçırmayı nasıl da büyük bir uluslararası istihbarat başarısı gibi satıyor. “80 kadar ‘F..’ militanını farklı ülkelerden bulup, paketleyip Türkiye’ye getirdik, devam edeceğiz,” dediğinde aldığı coşkulu alkış kıyamet Erdoğan’ın haydutluktaki suç ortaklarının ne kadar çok olduğuna dair ciddi bir fikir veriyor.
Neresinden baksan mide bulandırıcı bu iğrenç tablo karşısında insanın “A bre martavalcı şarlatan, madem sen ve haramilerin bu kadar becerikli, gönder o mahir ve cesur ajan bozuntularını da PKK’nın elinde payimal olmuş kendi namusunu kurtar,” diyesi geliyor.
İdarecilerini rüşvetle, menfaatle satın aldığın Gabon gibi ülkelerden on yıllardır o ülkenin yoksul çocuklarına eğitim vermekten başka bir uğraşı olmayan gariban öğretmenleri, çoluk çocuk demeden aileleriyle birlikte kaçırıp getirmek kolay. Hadi bakalım, yüreğin yetiyorsa bu yaptığının aynısını PKK’nın, DHKP-C’nin vb gerçek terör örgütlerinin lider kadrosuna da yapmaya bir kalksana! Kalk ki, sana dünyanın kaç bucak olduğunu göstersinler!..
MÜSLİM’İ ÇEKYA’DAN ALAMIYOR AMA MASUM ÖĞRETMENLERİ KAÇIRIYOR
Veya ne hukuku ne demokrasisi yerli yerine oturmuş kıytırık rejimlerin olduğu gariban ülkelerde ya da Malezya’da olduğu gibi seninkisine çok benzeyen yoz haydutluk rejimlerinin bulunduğu ülkelerde değil de hukuk ve demokrasinin kurumsallaştığı ülkelerde bu yaptığın haydutlukları denemeye bir kalksana! Kalk ki dünyanın kaç bucak olduğunu bir de o ülkeler öğretsinler sana. Gerçi boyunun ölçüsünü daha yakınlarda peşine düştüğün Salih Müslim konusunda Çek Cumhuriyeti bile göstermeye yetmişti ama olsun sen yine de bir dene bakalım…
Sanma ki dünya alem, hukuk ve nizamın müesses olduğu o ülkelerde de bazı farklı ve kirli haydutluklar peşinde olduğunu, türlü şeytanlıklara girişmek için oralarda da can attığını bilmiyor. Hangi çetelerle iş tuttuğunu, hangi terör örgütleriyle ilişki içerisinde olduğunu emin ol ki herkes biliyor. Adam kaçırmayla kalmayıp infazlara, suikastlara bile girişebileceğin herkesin dilinde. Bu yönde atacağın herhangi bir adımın seni mukadder sonuna daha da yaklaştıracağını bildiğinden için gidiyor ama yerinden kımıldayamıyorsun. Çünkü, oralar ne Haşim Taçi’nin Kosovası, ne Afrika’nın Gabon’u, ne de Taliban/el-Kaide eskisi eli kanlı radikal İslamcı dostlarının cirit attığı Afganistan…
Şurası muhakkak ki, ufku gördüğü kadar olan horoz en fazla kendi çöplüğünde ötüyor. Bu yüzden haydutluklarının zirve yaptığı yeri de zirvesine çöktüğü Türkiye oluşturuyor. Erdoğan, “Allah’ın bir lütfu” olarak kurguladığı 15 Temmuz darbe kumpası sayesinde ilan ettiği olağanüstü hal rejimiyle Türkiye’ye, sıkıyönetimin kaldırıldığı 1987’den bu yana maruz kaldığı en sıkı deli gömleğini giydirmiş bulunuyor. Bu deli gömleğinin içerisinde insanlık, hak ve hukuk ile özgürlükler dışında ne ararsanız var.
12 Eylül 1980 askeri rejiminin insan hakları ihlalleri ile mücadele etmek üzere kurulan İnsan Hakları Derneği (İHD), 6 Nisan günü yayınladığı bir raporla ülkede yaşanan yaygın ve sistematik insan hakları ihlallerini kayıt altına almış. Esas olarak 2017, genel olarak ise 15 Temmuz 2016’dan bu yana ülkede yaşanan insan hakları ihlallerinin geniş bir bilançosunu çıkarmış.
TÜRKİYE’NİN İNSAN HAKLARI EKSENİ BATI’DAN DOĞU’YA KAYDI
Sadece İHD raporunda yer alan korkunç verilere bakan biri bile Türkiye’nin ne demokrasi ne hukuk devleti ne özgür bir ülke ne de medeni dünyanın bir parçası olduğunu aklının ucundan geçirebilir. Bu korkunç bilançoyu görenin aklına üşüşecek ilk fikir, İslamofaşist Erdoğan rejimi yüzünden Türkiye’nin tam teşekküllü bir “haydut devleti”ne dönüştüğü olacaktır. Zaten hemen girişte “Bu koşullarda insan haklarından bahsetmenin oldukça zor olduğunu belirtmek isteriz,” denilen İHD raporu da “Türkiye’nin insan hakları ekseninin Batı’dan Doğu’ya doğru, yani AB’nin Kopenhag Kriterleri yerine Şangay Beşlisi’nin kriterlerine kaydığı,” tespitini yapıyor.
OHAL altında yapılan 16 Nisan 2017 referandumu ile Türkiye’nin, Sened-i İttifak’tan beri yöneldiği Batı değerlerine dayalı parlamenter demokratik rejimin yerine, tek adam yönetimine dayalı otoriter bir rejime zorlandığını kaydeden İHD, “olmalı” dediği temennilerle Türkiye’de nelerin olmadığını bir güzel sıralamış. Buna göre, tek adam yönetimine dayalı otoriter bir rejim olan Türkiye’nin, bu rejim devam ettiği müddetçe demokrasi ve insan hakları sorunlarını çözme ihtimali kalmamıştır. Türkiye’de demokrasiyle birlikte çoğulculuk, açıklık/şeffaflık ve katılımcılığa dayalı bir parlamenter sisteme sahip olma, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, farklı etnik ve inanç topluluklarının temel haklarını güvence altına alma, BM ve Avrupa Konseyi’nin temel hak ve özgürlüklerle ilgili sözleşme, beyanname, bildirge ve protokollerinde düzenlenen hakları anayasal güvence altında bulundurma durumu tamamen ortadan kalkmıştır.
Bunların ortadan kalkmasının faturası ise Türkiye’ye çok ağır olmuştur. Kürt sorunu içinden çıkılamaz bir hale gelmiş ve yeniden başlatılan çatışmanın yarattığı ağır hak ihlalleri tahammül edilemez boyutlara ulaşmıştır. Bu sorunlara çözüm bulması gereken TBMM’nin bizzat kendisi ayrımcılığın odağı haline gelmiş ve 6 milyonu aşkın seçmenin tercihi olan HDP demokratik siyasetten dışlanarak sürekli gözaltı ve tutuklamaların hedefi olmuştur. Eski eş genel başkanları dahil 9 ‘u HDP’li, 1’i CHP’li 10 üyesi halen tutuklu olan Meclis’in milli iradenin tecelligahı olma iddiası da berhava olmuştur. Anayasa’nın 121. Maddesi, OHAL KHK’larının yayınlandıkları gün TBMM onayına sunulmasını şart koştuğu halde buna riayet edilmemesi ve KHK’larla yasama yetkisi gasp edilerek 300 civarındaki kanunda kalıcı değişiklikler yapılması Meclis’in saygınlığının ve işlevselliğinin sadece şekilden ibaret kaldığını ispatlamıştır.
SİSTEMATİK VE YAYGIN İNSAN HAKLARI BİLANÇOSU KORKUNÇ
İHD, 21 Temmuz 2016 tarihinde başlayan ve keyfi uygulamalar içeren 31 Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile yönetilen OHAL altında 2017 yılı sonuna kadar tespit edebildiği belli başlı insan hakları ihlallerini raporunda özetlemiş. Eriştiği bazı bilgi ve rakamlara dair farklı insan hakları kuruluşlarının eriştiği farklı bilgiler olmakla birlikte bu durum İHD’nin çabasının değerinden bir şey eksiltmiyor. Korkunç bilanço özetle şöyle:
23 Temmuz 2016’da yürürlüğe giren 667 sayılı KHK ile gözaltı süresi 30 güne çıkarılmış, 27 Temmuz’da yürürlüğe giren 668 sayılı KHK ile gözaltının ilk 5 gününe avukat ile görüş yasağı getirilmiştir. Bu uygulama 6 ay boyunca kesintisiz uygulanmıştır. 23 Ocak 2017’de yürürlüğe giren 682 sayılı KHK ile gözaltı süresi 30 günden 14 güne indirilmiş, gözaltında avukat görüş yasağı 1 güne indirilmiştir.
Güneydoğu’daki 99 belediyeye el konulmuş, seçilmiş 68 belediye eş başkanı tutuklanmıştır. HDP’li 28 il eş-başkanı ile 89 ilçe eş-başkanının yanısıra 780 HDP il ve ilçe yöneticisi tutuklanmıştır.
116,512 kamu görevlisi görevinden ihraç edilmiş, bunlardan sadece 3,833’ü görevine iade edilmiştir. Kapatılan özel eğitim kurumlarında görev yapan 22,474 öğretmenlerin lisansları iptal edilmiş, sonradan sadece 614’ünün çalışma izni iade edilmiştir.
4,308 hakim ve savcı görevlerinden ihraç edilmiş olup bunlardan sadece 166’sı bilahare görevlerine iade edilmiştir.
48 özel sağlık kuruluşu kapatılmış, bilahare sadece 2’si geri açılmıştır. Kapatılan özel eğitim/öğretim kurumlarının sayısı ise 2,281’dir. Bu arada 15 özel üniversite kapatılmış, 19 sendika ve konfederasyonun faaliyetlerine son verilmiştir. Kapatılan 15 üniversitenin toplam 3,041 kadrolu personeli işsiz kalmıştır.
Bu süre içerisinde devlet tarafından el konularak kayyum atanan şirket sayısı 985 (bilinen rakam 1,100 civarı) olup bunların ekonomik büyüklüğü 41 milyar Türk lirasıdır. Buralarda çalışan işçi sayısı ise 49,587’dir.
33 KİŞİ HAYDUT DEVLETİN YARGISIZ İNFAZINA KURBANI GİTTİ
Yazılı ve görsel medya başta olmak üzere 201 basın-yayın kuruluşu kapatılmış, bilahare sadece 25’inin açılmasına izin verilmiştir. OHAL süresince çok sayıda gazeteci tutuklanmış olup halen 213 (SCF listelerine göre 245) gazeteci tutuklu ve hükümlü olarak cezaevinde tutulmaktadır. Bu sürede, Wikipedia dahil olmak üzere, çok sayıda internet sitesine erişim engellenmiştir. Sadece 2016 yılında Erdoğan’a hakaret iddiasıyla, yani TCK 299’dan dolayı, 4,187 kişiye, Türklüğe hakareti düzenleyen TCK 301’den dolayı ise 482 kişiye dava açılmıştır. Yine yasadışı örgüt propagandası yaptıkları iddiasıyla 17,322 kişiye dava açılmıştır. Bu tablo 2017 yılında artarak devam etmiştir.
OHAL süresince 1,607 dernek kapatılmış, bilahare sadece 183’ünün geri açılmasına izin verilmiştir. Yine 168 vakıf kapatılmış, sadece 23’ünün yeniden açılmasına izin verilmiştir. Bu dernek ve vakıfların ağırlıklı çoğunluğu Hizmet Hareketi ile ilişkili oldukları iddiasıyla kapatılmıştır.
23 Ocak 2017 tarihli 685 sayılı KHK ile kurulan OHAL işlemlerini inceleme komisyonu sadece bir oyalama mekanizması işlevi görmüştür. Bugüne kadar sadece 6,400 başvuru dosyasını inceleyen komisyon, bunlardan sadece 100’ü için işe iade kararı vermiştir.
İHD raporuna göre, en temel insan hakkı olan yaşama hakkı bile ayaklar altına alınmıştır. En az 33 kişi kolluk güçlerinin yargısız infazı sonucu yaşamını yitirmiş, 62 kişi aynı şekilde yaralanmıştır. Bunlardan 7’sinin infazı ve 10’unun yaralanması silahlı insansız hava araçlarının (SİHA) kullanımı sonucu gerçekleşmiştir. Yine 2017 yılında 3 kişi gözaltındayken hayatını yitirmiş, 1 kişi yaralanmıştır. Aynı dönemde 12 kişi faili meçhul saldırılarla yaşamını yitirmiş, 16 kişi ise aynı sebepten yaralanmıştır.
Silahlı çatışmalar sonucu 161’i güvenlik gücü mensubu, 483’ü militan, 12’si sivil olmak üzere toplam 656 kişi yaşamını yitirmiştir. Bu dönemde 309’u asker, polis ve korucu, 26’sı silahlı militan ve 14’ü sivil olmak üzere toplam 349 kişi yaralanmıştır. Güvenlik güçlerine ait zırhlı araçların çarpması sonucu 8’i çocuk olmak üzere toplam 23 kişi ölmüş, 6’sı çocuk olmak üzere 26 kişi yaralanmıştır. Mayın ve sahipsiz bomba vb. patlaması sonucu 6’sı çocuk olmak üzere toplam 7 kişi yaşamını yitirmiş, 17’si çocuk toplam 28 kişi yaralanmıştır.
Cezaevlerinde 3’ü çocuk olmak üzere en az 19 kişi yaşamını yitirmiştir. Adalet Bakanlığı verilerine göre ise, 2016 yılında cezaevlerinde 66 mahpus intihar etmiştir. 15 Temmuz 2016’dan bu yana ise 40 mahpus intihar etmiştir. Yine KHK ile ihraç edilen kamu görevlilerinden 19’u intihar etmek suretiyle yaşamına son vermiştir. Aynı sebepten intihar edenlerin sayısı 2016 yılında 24 kişiyi bulmuştu. 2017 yılında iş kazaları/cinayetleri sonucu en az 2,006 işçi yaşamını yitirmiştir.
İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELEYE CEZASIZLIK VE DOKUNULMAZLIK TEŞVİĞİ
2017 yılında 427’si gözaltında kaba dayak ve diğer yöntemlerle, 1,855’i ise güvenlik güçleri tarafından müdahale edilen toplantı ve gösterilerde olmak üzere toplam 2,682 kişi işkence ve kötü muameleye maruz kalmıştır. 2017 yılında en az 1,988 mahpus da işkence ve kötü muamele iddiasında bulunmuştur.
Aynı yıl çoğu Ankara’da olmak üzere 11 zorla kaçırma ve kaybetme vakası yaşanmıştır. Bu kişilerden 4’ü daha sonra serbest bırakılmış, bunlardan 1’i ise intihar etmiştir. Yıl içinde eklenen vakalarla birlikte halen 9 kişinin akıbeti bilinmemektedir. Bunun yanı sıra özelikle Ankara’da ve Güneydoğu’da çok sayıda kişi kaçırılarak tehdit edilmiş, bu sırada işkence ve kötü muameleye maruz kalmışlardır.
Cezasızlığın işkence ile mücadelede en önemli engel olduğunu hatırlatan İHD, raporunda, faillere hiç soruşturma açılmaması, açılan soruşturmaların kovuşturmaya dönüşmemesi, dava açılan vakalarda işkence yerine daha az cezayı gerektiren suçlardan iddianame düzenlenmesi, sanıklara hiç ceza verilmemesi ya da işkence dışında cezalar verilmesi ve cezaların ertelenmesi gibi nedenlerle cezasızlık olgususunu işkence yapılmasını mümkün kılan en temel unsur olduğunun altını çiziyor. “OHAL süresince işkence ve kötü muamele uygulamaları yaygınlaşmış ve sıradanlaşmıştır,” diyen İHD, Adalet Bakanlığı’nın 2016 istatistiklerine göre, işkenceden açılan dava sayısının 42, daha az bir cezayı düzenleyen eziyet suçundan açılan dava sayısının 340 olduğunu, buna karşılık polise mukavemet iddiasıyla açılan dava sayısının 26,195 olduğunu kayıtlara geçirmiş.
Cezalandırma şöyle dursun, çıkarılan bir KHK ile işkenceye, kötü muameleye, yargısız infazlara, keyfi ve hukuksuz işlemlere yasal dokunmazlık sağlanmıştır. 696 sayılı KHK’nin 121. maddesi ile bu dokunulmazlık sivillere de teşmil edilmiştir. Böylece iktidar yandaşı olan “müteyakkız” sivil kitlelerin, sadece politik muhalifleri değil toplumsal veya ahlaki açıdan “sapkın” olarak gördükleri kişi ve davranışları bir tür ihkak-ı hak anlayışıyla keyfi biçimde “cezalandırmaya” kalkmalarının önü açılmıştır. Bu türden eylemleri cezasızlık zırhı ile koruma altına alınmıştır.
6 Ocak 2016 tarihinde barış için bildiri imzalayan 1,128 akademisyenin birçoğu kamu görevinden ihraç edilmiş, pek çoğu Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmıştır. İstanbul Savcılığı bu bildiri nedeniyle 148 akademisyen hakkında dava açmış ve bu davalarda hapis cezaları verilmeye başlanmıştır.
CEZAEVLERİ TOPLAMA KAMPLARINA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ
OHAL altında cezaevleri tam anlamıyla birer toplama kampına dönüştürülmüştür. 1 Kasım 2017 itibariyle cezaevlerinde toplam 230,735 tutuklu/hükümlü/hüküm özlü kişi bulunmaktadır. Bu sayı 2015 yılında 178,089, 2014 yılında 154,179 idi. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında ise bu sayı 59,429 idi. TÜİK’in 2016 yılı nüfusu verilerine göre cezaevlerindeki nüfus Türkiye’nin 13 ilinin nüfuslarından fazladır.
Cezaevleri birer işkence merkezi haline gelmiştir. Kaba dayak, siyasi suçlardan tutuklananların “terörist” olarak suçlanması ve bu gerekçeyle dövülmeleri, çıplak arama uygulamaları, her türden keyfi muamele ve keyfi disiplin cezaları, hücre cezaları, tek tip elbise dayatmaları, sürgün ve sevk uygulamaları yakın tarihte görülmedik boyutlara ulaşmıştır.
İHD raporuna göre, cezaevlerinde sağlık hakkı alanında da ciddi sorunlar bulunmaktadır. Tutuklu ve hükümlülerin tıbbi yardıma ulaşma konusunda önemli engellerle karşılaştığı ve gerekli tıbbi personelle araç ve gerecin cezaevlerinde bulunmadığı ifade edilmektedir. Rapora göre, cezaevlerinde 401’i ağır olmak üzere en az 1,154 hasta mahpus bulunmaktadır. Durumu ağır olan 401 hastanın insani ve hukuki açıdan bir an önce tahliye edilmesi gerekmektedir. Son beş yılda ağır hastalığı Adli Tıp Kurumu tarafından belirlenen 451 tutuklu ve hükümlü cezaevinde hayatını kaybetmiştir.
Kolluk güçleri 2017 yılında 735 toplantı ve gösteriye müdahale etmiştir. Bu müdahalelerde 2,193 işkence ve kötü muamele şikayetinde bulunmuştur. Bu kişilerin büyük çoğunluğu gözaltına alınmışlardır. Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda neredeyse tüm gösteriler yasaklanmıştır.
Kamudan ve özel sektörden ihraç edilip işsiz bırakılan 200,000 civarında emekçinin aileleri ile birlikte yaklaşık 1 milyon insan açlığa mahkûm edilmiştir. “Sivil ölüm” diye tabir edebilecek ihraçlar çok ağır bir ekonomik ve sosyal hak ihlali oluşturmuştur.
Sağlık alanında yaklaşık 700 yeni mezun hekim güvenlik soruşturmaları gerekçe gösterilerek keyfi bir şekilde işe başlatılmamıştır. Aynı şekilde, 500,000 taşeron işçinin kadroya geçirilmesi de güvenlik soruşturması gerekçesiyle yapılmamıştır.
ULUSAL VE ULUSLARARASI RAPORLAR HAYDUT DEVLETLİĞİNİ TESCİLLEDİ
Bütün bu hak ihlalleri gerek aldıkları kararlar, gerekse yayınladıkları raporlar aracılığıyla uluslararası örgütler tarafından da tescil edilmiştir. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) 25 Nisan 2017’de Türkiye’yi yeniden siyasi denetime tabi tutma kararı almıştır. Bu durum Avrupa Konseyi’nde bir ilki oluşturmaktadır. Çok sayıda BM ve Avrupa Konseyi organının Türkiye ile ilgili hazırladıkları raporların Erdoğan rejimi tarafından ciddiye alınmaması Türkiye’yi uluslararası alanda çok sık eleştirilen bir ülke durumuna düşürmüştür.
OHAL süresince Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Türkiye’yi defalarca ziyaret etmiş, raporlar yazmıştır. Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu da Türkiye’yi 4 kez ziyaret etmiş ve raporlar yazmıştır. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nin özel raportörlerinden 3’ü Türkiye’yi ziyaret etmiş ve raporlar yazmıştır. Bu raporlarda OHAL süresince temel hak ve özgürlüklere yönelik uluslararası sözleşmelerde öngörülen kısıtlamaların ötesinde keyfi uygulamalar yapıldığı ifade edilmiştir.
Yukarıda bahsi edilen uluslararası raporlar gibi İHD raporunda yer alan bilgiler de, İslamofaşist Erdoğan rejiminin gerek yurt içinde gerekse yurt dışında gerçekleştirdiği insanlık dışı uygulamalar ve haydutluklarla “haydut devlet” tanımını fazlasıyla hak ettiğini gözler önüne sermektedir. Türkiye, kendisine ve müktesebatına yakışmayan bu rejimden bir an önce kurtulmayı başaramazsa çok yakın gelecekte Türkiye’nin uluslararası alanda muhatap kalacağı tavır da bu tanıma göre olacaktır. Hiç kimsenin bundan şüphesi olmasın. Acı ama gerçek…
[Bülent Keneş] 10.4.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)