Hz. Meryem'in mesajları [Safvet Senih]

İtalya’dan bir arkadaşımız  bir e-mail göndererek şunları yazmış:

“Size aklımda kaldığı kadarıyla geçtiğimiz Pazar günü görüştüğümüz grup tarafından bize anlatılanları iletiyorum.

Ayrıca gruptan açıklamalı bir yazı gelince tercüme ettirip size göndereceğim inşaallah…

Bizleri tanıyan İslam uzmanı bir profesörün teklifi üzerine Hz. Meryem’i seven bu grupla karşılaştık. Pazar günü bir restorant'ta yemekli bir buluşma oldu.

Yemekten önce grup, Musevî birileri olmamasına rağmen onlara ait bir ilahi ile başladılar daha sonra İncil’den ayetler okudular ve en sonunda ben ve Profesör Fatiha Süresini okuduk, kendileri de Amin dediler. İtalyancasını da okuduk. Memnun oldular. 

Bu grubun manevi lideri Giulio Bey küçüklükten beri Hz. Meryem’i gördüğünü söyledi ve küçükken bunu arkadaşlarına söylediği için arkadaşlarından dayak bile yediğini anlattı. Kendisi bir yıl önce Hz. Meryem’i görmüş ve kendisinin Riyad şehrine gitmesini ve oradaki bir camide Ortadoğu’nun ve dünyanın barış ve sulhu  için dua etmesini istemiş. Riyad'da otelde kalırken, (ki otel bir caminin karışışında imiş,)  bir gün minarenin yanında Hz. Meryem’i yakazaten görmüş. Hz. Meryem kendisine samimi Müslümanlardan ve samimi Yahudilerden birilerini bulup ve onlarla birlikte Orta Doğunun ve dünyanın barışı için dua etmelerini istemiş. Bunu kendisine bir görev bilip mesajını iletmek için bir arayış içinde olmuş ve bize bu şekilde ulaşmış oldu ve dedi ki "Bir araya gelelim, Tek Allah inancına uygun olarak  birlikte dualar yapalım". Bu mesajı bana en az üç  kez tekrarladı ve mesajın açık ve net olup olmadığını sordu. Izdıraplı bir şekilde "Bunu mutlaka yapmamız lazım" dedi. Ben de; beraber bulunduğumuz dernek üyeleriyle görüşüp kendilerine cevabımızı ileteceğimi belirttim.

Daha sonra 35-40 kişinin katıldığı kendilerine ait olan bir yere giderek küçük bir oturum yapıldı. Profesör,  40 yıldır Müslüman dünyasıyla olan ilişkilerini ve diyaloglarını anlattı ama kendisinin idealindeki diyaloğu Anadolu’dan bir grup insanla yapacağı hiç aklından geçmediğine söyledi ve Gülen hareketiyle olan tecrübelerini, yaşadığı olayları anlattı. Ayrıca  2003 yılında AKSİYON Dergisindeki çıkan bir başyazıyı anlattı ve bu grubun çok ilgisini çekti. Grup da bizden o yazıyı istedi. Ayrıca biz de Gülen hareketini ve Hocaefendiyi ve yaşanan zulümleri anlattık ve soru cevaplarla bu küçük oturum bitmiş oldu.

Gruptaki insanlar çok samimi çok sıcak davrandılar, bizimle karşılaştıkları için gözleri gülüyordu. 

Ayrıca  bizden "Sizin içinizden Hz. Meryem’i gören var mı? Varsa bize bir yazıyla ayrıntılarını anlatır mısınız" isteğinde bulundular.

Arkadaşlarımızın bu e-mailinden sonra tevafuken başka bir e-mail geldi. Orada da bizden bir hanımefendinin Hz. Meryem ile ilgili bir rüyası ve enteresan  bir hatırasın anlatılıyordu. Eşinin kendi  ağzından yazıp gönderdiği bu e-maili de sizlere takdim etmek istiyorum: 

Eşime 2012‘de kanser teşhisi konmuştu kemoterapi aldığı sıralarda bir rüya görmüştü… Rüyasında bodrum kat bir yerde Hz. Meryem eşimi muayene ediyor ve “Biz sana Meryem‘i verdik bundan böyle manevi hayatına dikkat et" diyor ve eşim de hayretle, “Ama benim çocuğum olamaz ki ben bir sürü ilaç aldım" deyince Hz. Meryem anamız da gülümseyerek  “Olsun onun keyfi yerinde"  diyor… ve 3 yıl sonra henüz eşimin  tedavisi devam ederken tek yavrumuz, oğlumuz Ömer'e kanser teşhisi konuldu ve yoğun kemoterapi ve  ilik nakli radyoterapi ve derken kanser omuriliğe nüksetti ve boyundan aşağısı felç olarak 7 ay daha yaşadı.   Kaderde onu Dostu‘na (c.c.) uğurlamak varmış… Şifası Cennetteymiş meğer ciğerparemizin… Lakin Allahu Teala (c.c.) Hazretleri hiç imtihan eder de kullarını öyle boynu bükük yapayalnız bırakır mı?...  Asla… bütün iliklerimize kadar bir kez daha ne kadar lütufkar ne kadar kerim bir Rabbimiz olduğunu bize yaşattı… Ömer‘in vefatından 3 ay önce eşimde baş dönmeleri başladı kendisi normalde ilaçlarla kanser tekrar nüksetmesin diye menapoza sokulmuştu ve bu tedavi 5-10 yıl boyunca devam edecek bir tedaviydi. Eşim henüz 4. yılındaydı ama oğlumuz felç olduğu için o ara ilaçlarını aksatmış ve isteyerek kullanmamıştı...  Baş dönmelerinden dolayı bizim aklımıza hemen kötü senaryolar gelmişti ama Allah'ın bizim için hazırladığı plandan habersiz doktorun yolunu tutmuştuk… ve orada hamile olduğunu öğrendik ve eşim yoğun ilaç tedavisi gördüğünden vs.  bahsedince doktor  bize  ‘Olsun onun keyfi yerinde‘  dedi… Ve o zaman rüyayı hatırladık… Bu gelen Meryem olmalıydı…  Bir emaneti Sahibine teslim ederken başka bir emanetle sevindirilmiştik çok şükür… Rabbimin bu emanetine hakiki anne babalık yapmayı bizlere nasip etsin inşaallah  ve Hz.  Meryem ve Hz.  Fatıma annemiz gibi ahlakını güzel eylesin yavrumuzun… Amin..

[Safvet Senih] 20.9.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Abdülhamit eğitim alanında başarılı oldu mu? [Serdar Efeoğlu]

Türkiye’de okulların açıldığı şu günlerde eğitimle ilgili tartışmalar yine alevlendi. Tartışmaların odağında ise ders müfredatları yer alıyor. Uzun yıllar sürecek çalışmalarla belirlenmesi gereken müfredatlar, her zamanki gibi yine bir oldubittiye getirildiğinden tartışmalar uzun süre devam edecek gibi duruyor. Biz de bundan hareketle Abdülhamit devri eğitimini ele alarak başarılı olup olmadığını incelemeye çalıştık.

TANZİMAT: BİR ARAYIŞ DÖNEMİ

Osmanlı Devleti’nin Avrupalı devletler karşısındaki uğradığı yenilgiler, yeni arayışlara yol açtı. Osmanlı devlet adamları askeri reformlarla eski parlak günlere geri dönüleceğini ümit ettiler.

Fransız İhtilâli ile gelişen modern devlet yaklaşımıyla “eğitim” bir kamu görevine dönüşüyor ve devletin kendi ideolojisine uygun vatandaşlar yetiştirme aracı olarak görülüyordu. Osmanlı Devleti de şimdiye kadar vakıflar vasıtasıyla yürütülen eğitim faaliyetlerini doğrudan üstlendi.

1.Mahmut döneminde Avrupa tarzında sivil okullar olan rüştiyelerin açılmasıyla devletin memur ihtiyacı bu okullardan karşılanmaya başladı. Bunun anlamı, dini eğitimin ön planda olduğu medreselerin ikinci plana atılmasıydı.

Tanzimatçılar, eğitimi bir modernleşme aracı olarak görmekte ve özellikle devletin dağılmasının önüne geçmek için ortaya koydukları “Osmanlıcılık” ideolojisine uygun vatandaşlar yetiştirmeyi amaçlamaktaydılar. Bunun için toplumun tamamı eğitilmeli, kızlar da eğitime dâhil edilmeliydi. Ayrıca gayrimüslimler, en azından lise seviyesindeki okullar olan idadilerde Müslüman çocuklarla beraber eğitim görmeliydi.

19.yüzyıl Osmanlı aydını ve devlet adamı için “eğitim” sihirli bir değnekti. Eğitim sayesinde ülkenin istikbali değişecek, devletin ihtiyaç duyduğu memurlar ve vasıflı elemanlar yetiştirilecek ve böylece Avrupa’nın gelişmeleri Osmanlı ülkesine taşınacaktı. Açılacak okullarla özellikle Amerikan misyonerlerin ülkenin dört bir yanında açtıkları yabancı okulların etkisi kırılacak, azınlıklar ve Müslüman tebaanın bu okullara rağbeti önlenecekti.

ABDÜLHAMİT’İN DEVRALDIĞI MİRAS

Tanzimatçılar eğitimde önemli adımlar atarak özellikle bürokrasinin memur ihtiyacını karşılayacak rüştiyeleri yaygınlaştırdılar. 1873 yılı istatistiklerine göre Osmanlı ülkesinde erkek rüştiye mektebi sayısı 294 ve öğrenci sayısı da 14.688 olup İstanbul’daki 8 kız mektebinde de 1.614 öğrenci okumaktaydı. 4’ü İstanbul’da olmak üzere 5 idadide de 300 öğrenci öğrenim görmekteydi.  Aynı yıl ilkokul düzeyinde okullaşma oranı yüzde 1 olarak hesaplanmıştı.

Tanzimat döneminde rüştiyelere öğretmen yetiştirmek için Darülmuallimin’ler açılmış ve böylece medrese, öğretmen yetiştirme özelliğini de kaybetmiştir. Yine Hukuk Mektebi’nin açılmasıyla da ulemanın tekelinde olan yargı el değiştirmeye başlamıştır.

Abdülhamit devri öncesinde Harbiye, Tıbbiye, Mülkiye gibi yüksekokullar faaliyette olsa da henüz Batılı anlamda bir üniversite yoktu. Dönemin sembolik kurumu “Mekteb-i Sultani” yani “Galatasaray Lisesi” idi. Müslümanlarla gayrimüslim çocukların birlikte okuduğu ve tamamen Fransız sisteminin ithali bu okul, Batılılaşmanın her türlü problemin çözümü olarak görüldüğünün ideal bir örneğiydi.

ABDÜLHAMİT VE EĞİTİM

Abdülhamit, Osmanlı tarihinde en uzun süre tahtta kalan hükümdarlardan birisidir. Bir “Tek Adam” olarak Tanzimatçıların bürokrasi kanalıyla gerçekleştirdiği modernleştirmeyi bizzat kendisi yapmaya çalışmıştır. Reformcu padişah Abdülmecit’in oğlu olan Abdülhamit, şehzadeliği döneminde Abdülaziz’in Avrupa seyahatine iştirak ederek Batıda yaşanan değişimi görme imkânı da bulmuştu.

Abdülhamit de Tanzimatçılar gibi eğitimi, ülkenin gelişmesini sağlayacak ve toplumu dönüştürecek en önemli vasıta olarak görüyordu. Bu dönem eğitimi, bazı yazarların iddia ettiği gibi bir gerileme devrine girmemiş, camiden çok okul inşa edilmiştir. Eğitim, ülkenin her yerinde devlet otoritesinin kurulmasında ve “sadık bireyler yetiştirilmesinde” bir araç olarak görüldüğünden çok önemli sayısal gelişmeler yaşanmış, ülkenin en uzak yerleri bile eğitim kurumlarına kavuşmuştur. Bir taraftan “cahil” kitle eğitilirken, diğer taraftan da “elit” bir aydın kesim yetiştirilmeye çalışılmıştır.

Abdülhamit, kendi iktidarına karşı gelişen muhalefet hareketlerinin merkezini oluşturan bu okulları kapatmayı düşünmemiş ve cahilliği öne çıkaran bir eğitim politikası izlememiştir. Özellikle taşrada okul ve öğrenci sayısındaki artış, dönemin çok önemli bir başarısıdır. Bu sayede toplumda bir yatay ve dikey hareketlilik yaşanmıştır.

Abdülhamit, ülkenin Müslüman tebaasını merkeze koyan bir anlayışı benimsemiştir. Amaç Türk, Arap, Arnavut, Kürt, Boşnak Müslüman halkı kaynaştırarak devletin dağılmasını önlemektir. Tanzimat ideolojisinin sembolü Mekteb-i Sultani iken İslamcılık anlayışının en önemli sembolü Aşiret Mektebi’dir. Bu mektep merkeziyetçi politikanın bir yansıması olarak önce Arap aşiret liderlerinin çocuklarını eğitmek amacıyla açılmış, daha sonra Kürt ve Arnavut çocuklar da bu okula alınmıştı. Ancak bu çabalar sonuçsuz kalacaktır.

Medreseler ise Abdülhamit devrinde de ihmal edilmiştir. Çağdaş gelişmelere ayak uyduramayan medrese camiası, yeni mekteplere tepki gösterse de bir sonuç alamadı. İlginçtir ki, medreselerin ıslahı projesi İttihat ve Terakki iktidarında gündeme gelecektir.

Abdülhamit devrinde maddi imkânsızlıklara rağmen birbirine benzeyen, daha çok Fransız merkezli Batı mimarisi ve İslam mimarisinin sentezi olan, bugün de Osmanlı coğrafyasında çoğu ayakta olan okul binaları inşa edilmiştir. Hatta Padişah, yurt dışından gelen misafirlere İstanbul’daki vitrin okulları büyük bir keyifle gezdirmekteydi.

Abdülhamit’in dini hassasiyetleri okullara da yansımış, din ve ahlâk eğitimi okul müfredatının önemli bir parçası olmuştur. Tanzimat, Abdülhamit ve Cumhuriyetin eğitime yükledikleri misyonun aynı olması şaşırtıcıdır. Üç dönemde de “öğretmenler, mühendisler ve doktorlar” modernleşmenin önderleri olarak görülmüş ve döneme göre değişen ideolojileri yaymada önemli roller üstlenmişlerdir.

Yeni gelişmelere paralel olarak ihtiyaç duyulan alanlarda meslek okulları da açıldı. Askeri okullar ise yabancı subayların danışmanlığı ile yeniden düzenlendi. Ayrıca 1900 yılında Darülfünun yeniden açılarak Batılı anlamda bir üniversite faaliyete geçti. Darülfünun’da bir “İlahiyat Fakültesi” de açılarak medresenin etkisi kırıldığı gibi devletin denetiminde bir “resmi İslam” anlayışının egemen hale gelmesi süreci de başladı.

Dönemin ders kitaplarında Allah’a, peygambere itaatin yanında padişaha ve devlete itaat önemli bir yer tutuyor, bazı eserlerde otoriteye itaatin vacip, bazılarında farz olduğu belirtiliyordu.

SAYISAL GELİŞMELER

Bu dönemde eğitim alanında sayısal olarak çok önemli gelişmeler yaşandı. Abdülhamit’in saltanatının son yıllarında bu durum açık bir şekilde görülmektedir. 1907-1908’de İstanbul’da Müslümanların devam ettiği iptidai mekteplerin sayısı 274, toplam öğrenci sayısı 17.514; taşrada ise 5.145 mektepte 206.520 öğrenci oldu. Aynı yıl İstanbul’da 34 rüştiyede 6.514 öğrenci, taşradaki 160 rüştiyede 7.539 öğrenci okuyordu.

İstanbul’daki idadi sayısı 11, öğrenci sayısı da 4.950 idi. Taşrada idadilerin sayısı 70’e çıkmış ve öğrenci sayısı da 9.562’ye ulaşmıştı. Abdülhamit döneminde yatılı okullar da yaygınlaşmış, kız öğrenciler için de yatılı imkânı sağlanmıştı. Ancak aynı yıl yabancı okullardaki öğrenci sayısının 34.498 olması, bütün gayretlere rağmen bu okulların hâlâ önemli bir cazibe merkezi olduğunu göstermektedir.

BAŞARIDA ÖLÇÜ

Abdülhamit devrinde okullaşmada önemli bir başarı elde edildiği gibi okulların en ücra yerlere kadar ulaşması da sağlandı. Ancak Abdülhamit, eğitim yoluyla devlete ve kendisine sadık bireyler yetiştirmeye amaçlasa da bu okullardan yetişenler, muhalefetin temelini oluşturdular.

Abdülhamit’in açtığı okullardan yetişen İttihatçı aydın ve askerler, önce meşrutiyetin ilanını, ardından Abdülhamit’in tahttan indirilmesini sağladılar. Cumhuriyete de öncülük yapan bu kadroların özelliği; dönemin okullarında din ve ahlâk dersi sayısındaki artışa rağmen, Abdülhamit’in arzu ettiği İslamcılık ideolojisi ve dini referans alan yaklaşım yerine sekülerliği benimsemeleri, hatta “dini”, ülkenin gelişmesinin önünde bir engel olarak görmeleriydi.

Abdülhamit’in İslamcılık yolu ile Müslüman unsurları bir arada tutma hedefi de gerçekleşmedi. Bu okullarda eğitim alan Müslüman kitle de gayrimüslimleri izleyerek kendi milli devletini kurmayı bir ideal haline getirdi. Sonuçta Arnavutlar ve Araplar da Osmanlı Devleti’nden ayrıldılar.

Bütün bunlar, okul binası ve öğrenci sayısı çok büyük artış gösterse de sayısal anlamdaki başarının devletin yıkılmasının önüne geçemediğini göstermekte ve verilen eğitimin içeriğinin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

[Serdar Efeoğlu] 20.9.2017 [TR724]

Maceranın sonu hep hayal kırıklığı [Türk Sağı’nın hikâyesi-5] [Kemal Ay]

‘Tek Parti’ idaresi demek, ‘tek ses’ demek aynı zamanda. Bazı fikirlerin ‘cılız muhalefet’ safları arasında sayılıp geniş kitlelere ulaşmalarının engellenmesi demek. 1930’ların ve 40’ların Türkiye’si biraz böyleydi. Farklı fikirler tamamen kesilmiş miydi? Hayır. Fakat bu farklı fikirlerin sahiplerinin ‘önemli yerlere gelmeleri’ engelleniyordu. Bazıları suskunluk karşılığında Meclis’te vekillikle ödüllendiriliyordu çünkü Meclis’in pek bir anlamı kalmamıştı. Entelektüel dünyada çeşitli deneyimler vardı elbette ama ‘taşra yayınları’ olarak görülüyorlardı muhtemelen. Ahmet Hamdi Tanpınar, İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yapan, Yahya Kemal’den el almış bir münevver olarak Huzur’u yayınladığında çok da yer yerinden oynamamıştı. 1948’de Cumhuriyet gazetesinde tefrika olarak yayınlanan roman, 1949’da kitaplaştırılmış ancak 2. baskısını ancak 1972’de yapabilmişti.

Tanpınar’ın Huzur’u bilhassa muhafazakâr mahallede 1980’lerden sonra heyecan uyandırmaya başladı. Yahya Kemal’in öğrencisinin kitabı 1972’deki Tercüman 1001 Temel Eser arasında ‘muhafazakâr’ ailelere ulaştı. 2000’de Yapı Kredi Yayınları yeniden onu ‘kanona’ alıncaya kadar da Dergâh Yayınları baskısını okuduk. Muhafazakâr mahallenin ona olan ilgisinde anlaşılır bir taraf var: Tanpınar’ın romanı Dede Efendi’yi, ‘bizim musikîmizi’ arıyor. Yahya Kemal’in ‘kendi gökkubbemiz’ arayışına benzer bir tematik var Tanpınar’da da. Ancak burada çıkış noktası Osmanlı’dan ziyade, yine Batı’nın sanatı. Wagner’i, Debussy’yi dinliyor, Batı resminin derin manalarını deşifre ediyor sayfalarca. Ardından bunlara benzer bir hissi ‘bizde’ arıyor. ‘Mahur beste’ ifadesi ilk kez bu romanda geçiyor. Bizim ‘onlar’ (Batılı) gibi olamayacağımızı ‘hüzünlü’ bir dille anlatıyor. Peki biz kimiz? İşte bu soruya bir türlü cevap bulamıyor. Romanın ‘kavuşamama’ ve bir intihar sahnesi ile nihayete ermesi, bu kafa karışıklığının ürünü.

TANPINAR’IN ‘VAZGEÇTİĞİ’ ROMAN

Tanpınar’ın Huzur’unu muhafazakâr mahalle bir çeşit amentü gibi kendine yontmaya koyulsun, aslında onun modern Türk edebiyatındaki hakiki manada devamı Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ıdır. Pamuk, ‘kendini arayan adam’ klişesini Osmanlı’dan Cumhuriyet’e entelektüel tartışmaları buna bağlayarak, Batılılaşma ve bu arada Doğu mirasının ne yapılacağı konusundaki kafa karışıklığını hissettirerek ele alır. ‘Biz kimiz?’ romandaki en önemli meselelerden birisidir. Pamuk, bu konuda daha alaycı ve postmodern bir tavrı benimsese de, Tanpınar’ın hissiyatı daha belirgindir. Samimi bir şekilde ‘kimlik arayışı’dır Tanpınar’ınki. Nitekim bu konuda şartları zorladığını ve nihayet Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki ruh hâline geldiğini sanıyorum.

Zira bu romanda Tanpınar alaycı bir hâle bürünür. İnsanımızın en büyük problemi, romandaki anlatıcı karakter Hayri İrdal’a göre, yoksulluk ve talihsizliktir. Zaten ikisi birbirini besleyen şeylerdir. Romanın daha girişinde ülkede sürekli özgürlük bayramı kutlanmasını tiye alır. Çünkü bu durumda özgürlüğün elden gittiği dönemler de var demektir ama kimse bundan bahsetmemektedir. Batılılaşma macerasıyla, münevverlerin durumuyla, Osmanlı’dan kalan mirasla, dahası toplumun ‘genel hâliyle’ uzun uzun alay eder Hayri İrdal. Kitabın ilk bölümleri trajikomiktir. Ta ki Halit Ayarcı isimli bir ‘kurtarıcı’ ortaya çıkana kadar. Ayarcı, zamanla ilgili aforizmalarıyla insanları etkiler ve bir süre sonra ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ kurma konusunda herkesi ikna eder. Bu enstitüde ve şehir içine dağılmış şubelerinde insanlar saatlerini en dakik şekilde ayarlayacaktır çünkü Halit Ayarcı’ya göre saat kulelerinin birbirini tutmayan saatleri yüzünden insanımız ‘geri kalmaktadır’.

BİZ NEDEN GERİ KALDIK?

Tanzimat’tan bu yana yanıtını aradığımız o soru burada da sorulur işte: Biz neden geri kaldık? Dünyanın pek çok yerinde siyaset, bir toplumun nasıl yönetileceği ve o toplumdaki belli başlı meselelerin (eğitim, sağlık, sosyal hizmetler, su, elektrik, haberleşme vs.) nasıl ele alınacağıyla ilgiliyken, Türkiye’de siyaset Tanzimat’tan bu yana, bu soruya verilen cevaba göre şekillenir. Bütün siyasî maceraların ‘totaliter’ kimlik kazanmasının da bir sebebidir bu. Halit Ayarcı’ya göre bu belli ki vakti iyi kullanmakla ilgili bir durumdur. Ancak ‘kurtarıcı’ rolündeki Ayarcı aslında bir çeşit ‘yalancı peygamber’dir. İnsanları aldatarak bir rüya inşa eder. O rüyada yaşamayı kabullenen ve ona ‘aldanan’ insanlar, bu sistemin işlemesi için gereklidir. Roman boyunca yaşanan bütün bu olaylar Ayarcı’nın ‘aslında hiçbir şey göründüğü gibi değil’ anlamı taşıyan cümleleriyle seyrini değiştirir ve tam da onun istediği mecraya doğru akar. Hayri İrdal da ona bir müddet inanmıştır ancak sonunda diğer herkes gibi ‘uyanacaktır’.

Ayarcı’nın bütün bu hayalî projesini sonlandıran şey, ‘aldattığı’ insanların hayatlarını etkileyecek bir öneriyle gelmesidir. Yani insanlar ‘zarar kendilerine dokunduğu an’ vazgeçerler Ayarcı’yı takip etmekten. Huzur’daki adeta tasavvufî bir ermişliğe çıkan insanla ilgili hüsnüzan, bu romanda yeniden ‘gerçekçiliğe’ inmiştir. Tanpınar belli ki ne yaşadığı toplumdan ne de o toplumu ‘aldatan’ idarecilerden memnundur. Bunu, olabilecek en kapalı alegoriyle anlatır. Tanpınar’ı tanıyanlar onun zaten böyle ‘huysuz, içine kapalı’ bir insan olduğunu söyleyeceklerdir. Bunda kadılık yapan babası sebebiyle Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde geçirdiği çocukluğunun etkisi de vardır muhtemelen. Ancak Cumhuriyet’in ‘yetiştirdiği’ kimselerdendir ve ‘milli vazifelerden’ de kaçamaz.

Eğer ciddi anlamda, gelenekçi ve ‘muhafazakâr’ bir anlayış olsaydı Türkiye’de en çok sahip çıkması gereken isimlerin başında Hasan Ali Yücel gelmeliydi. Çünkü Osmanlı ile Cumhuriyet arasındaki fikrî bağların çoğunun kurulmasında vesile olmuştu Yücel. Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı sırada Tanpınar’a Tanzimat sonrası Türk edebiyatı hakkında araştırmalar yapmasını da o istemiştir mesela. Edebiyat tarihçiliğine ve eleştirisine ciddi bir soluk kazandıran Tanpınar, bu eseriyle unutulmaya yüz tutmuş çok sayıdaki kitabın en azından araştırmacıların nazarına verilmesini sağlamıştır. (Yücel’in bir diğer büyük hizmeti Dünya Klasikleri’nin o dönemde Türkçe’ye çevrilmesini sağlamaktı. Aynı dönemde yaşayan ve birçok İslamî eseri Türkçe’ye çeviren Abdülbaki Gölpınarlı da yine ‘muhafazakâr’ dünya için sahiplenilmesi gereken bir değer.)

NURETTİN TOPÇU’DA HAYAL KIRIKLIĞI

Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki hayal kırıklığı, ona has bir inkisar değildi. Tanpınar ve Yahya Kemal’e göre ‘daha milliyetçi’ bir çizgide bulunan Nurettin Topçu da, toplumda pek yankılanmadığını hisseder zaman içinde. Bazıları onu Türk-İslam sentezinin ‘mimarı’ olarak görse de, o zamanından değil gelecekten bahseder daha ziyade. Topçu, geçen yazıda bahsettiğim Halide Edip’in Büyük Turan romanında olduğu gibi canla başla gayret edip insanlarda bir ‘ruh uyandırmaya’ çalışan bir nesil arzulamaktadır. Fransa’da eğitim gören Topçu’nun Mehmet Akif’i Türk insanına anlatmak üzere kitap yazması, biraz da bu ‘ruh’ arayışıyla ilgilidir. Üniversiteye ‘alınmayan’ Topçu’nun öğretmenliği de sürgünle geçer. Ancak ‘aktif’ bir hayat sürer. Kitaplar yazar, dergilerde sesini duyurmaya çalışır. (Fethullah Gülen’in sıklıkla atıf yaptığı ‘yaşatmak için yaşamak’ meselesi, Topçu’nun eserlerinde de önemli bir kavramdır.)

SAĞCILARIN BERGSON’LA İMTİHANI

Topçu, Akif’in Müslümanlığından etkilenmiş, adeta onun jargonunu kullanarak İslam ve ruh hakkında yazılar yazmıştır. Ancak ‘teorik’ altyapısını oluşturan Fransa’da okuduğu filozof Henri Bergson’dur. Batı’daki ‘gerçekçi’ felsefeyi metafizik yönünden eleştiren, din ve ahlak gibi konuları çalışan Bergson, bilhassa Türkiye’deki muhafazakâr düşünürlerin hayli ilgisini çekmiştir çünkü (1) Batılı’dır ve (2) Batı’daki kuvvetli sekülerizm karşısında ‘sezgiciliği’ dolayısıyla da ‘metafiziği’ savunmaktadır. Bir nevi ‘adamın gol diyor’ durumu. Bu sebeple de Türk sağındaki metafiziğe (felsefi olarak) dair fikirlerin büyük çoğunluğu Bergson kaynaklıdır, desem abartmış olmam. Bu yönüyle Batı’daki fizik-metafizik tartışmalarına İslam’dan ölçü alarak yeni bir perspektif kazandırılamaması, acıdır. Nitekim Necip Fazıl’ın da Bergson’dan büyük ölçüde etkilendiğini görebilirsiniz. Peki, Batı’da Bergson’un bir karşılığı var mıdır? Bazı Fransız filozoflarına etki etmiştir ancak metafizikle ilgili fikirleri çok da alıcı bulamamıştır.

‘Muhafazakâr’ düşünce, Bergson örneğinde olduğu gibi Batı’daki ‘eleştirel’ sesleri bulup onları sivriltmeyi çok sever. Bunun bir sebebi, sistematik bir düşünce oluşturacak ve dünyadaki örnekleriyle birlikte rekabete girecek bir ‘akademinin’ Türkiye’de oluşmaması. (Türk sağcılarının bu ‘akademide’ kendilerine yer bulamaması da tartışmanın bir diğer yönü.) Zira Türkiye’de düşünce genellikle gazetelerde gelişen ve ‘bilim’ vasfıyla ele alınıp sıkı elemeden geçmeyen bir uğraş. Belli başlı düşüncelerin ‘fikir babaları’ olarak saydığım bu isimlerin hepsinin de ‘gazete yazarı’ olmaları, yazdıkları kitapların da ‘ciddi editörler’ ve ‘heyetler’ elinden geçmemesi, bunun en büyük delili. Sonuç olarak da Batı’da metafiziğe ya da ‘sol düşünceye’ karşı çıkan hemen her ‘söz sahibi’ Türkiye’ye bir şekilde pazarlanıyor. 1990’larda hem Türkiye’deki hem de Batı-dışı diğer ülkelerdeki ‘muhafazakâr’ düşünürlerin postmodern Batılı filozofları çok sevmesinin sebebi de buydu: Doğru söyleyip söylemediklerini bilmiyorduk fakat ‘hoşumuza gidecek şeyler’ söylüyorlardı.

KAFA KARIŞIKLIĞI, HAMLEYİ TESİRSİZ KILIYOR

Bunun en önemli açıklaması da ‘kafa karışıklığı’. Nurettin Topçu, ‘aksiyon’ fikrini benimsemiş bir insan olmakla birlikte ‘İslam sosyalizmi’ fikrinin de savunucuları arasında yer aldı sözgelimi. Cumhuriyet öncesinde de bu fikri ortaya atanlar mevcuttu, ancak Topçu bilhassa Bergson’dan etkilenerek bunları kitaplarına da döktü. ‘Hareket’ fikrine karşı duyduğu şevk, odasına Hitler’in resmini asmaya kadar gidecekti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bile o resmi oradan kaldırmamıştı. Hemen her konuda kitaplar dolusu yazmış olması ve sürekli toplantılar, konferanslar tertip edip insanlara ulaşmayı arzulaması, ‘hareket’ azminin bir neticesiydi. Ancak fikirleri açısından sağlam bir nokta-i istinad yakalayabilmiş miydi, emin değilim. Zira, bazı hareketler fikri temelleri zayıf oldukları için ‘kalıcı’ tesirler icra edememiştir Türkiye’de. Muhafazakâr camia bu açıdan hayli zengin örneklere sahiptir.

Topçu’nun son günlerde çeşitli mecralarda dolaşan, bir mektubundan alınma meşhur pasajla bitireyim bu yazıyı. Sanırım bir miktar daha anlamlı olacaktır:

‘Hizmetine ömrümü harcadığım memlekette dostlarım kalmadı gibi bir şey. Adeta yapayalnızım, boşlukta ve adeta etrafımdakilerden başka bir dünyadayım. İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim. İnsan diyerek emek verdiklerimin hemen hepsi de ruh ve mana mefhumuna yabancı, menfaat kölesi bir takım haşerelermiş. Ahlaksızlığın ummanı olan bu Şark’ı yaşadıkça tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar. ‘Müslümanız diyen insan yığını’ yok mu? onlar Şark’ın en aşağı tabakasını teşkil ediyor. Müslümanlık, yaşanan şekliyle Müslümanlık Şark’ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer, ne ahlak; ne de Allah uzanır bunlara. Bunların önce her şeyi bırakıp insanlık devrine girmeleri lazım.’

[Kemal Ay] 20.9.2017 [TR724]

Kimse geçmediği imtihanın masumu değil [Barbaros J. Kartal]

Başlık güzel bir sözün biraz değişmiş hali. Kimse kimseyi kınamak ya da ayıplamak konumunda değil. Hele hele bugün ülkede yaşanan zulüm, işkence ve baskı ortamında. Bunu başa yazıyorum ki bundan sonra söyleyeceklerimin bunun ışığında anlaşılması istediğimden.

420 gündür mahkeme yüzü görmeden tutsak halde hapishanede bulunan Zaman yazarları ve yöneticilerinin duruşmalarında bazılarının söyledikleri kimimizi üzdü, kimimizi kızdırdı. Hayal kırıklığı yaşayanlar oldu. Ben de az çok bazı kimseler için hayal kırıklığı yaşayanların arasındayım.

Evet çoğumuzun duymak istedikleri bunlar değildi. Gönül, her birinin tarihe birer manifesto bırakmasını istiyordu. Orada olmalarının tek sebebinin Erdoğan’a biat etmedikleri olduğu gerçeğinin altını çizip buna göre savunma yapmalarını…  Büyük isimlerdi, aydın olarak tanınan isimlerdi.

Beklentinin gerçekleşmemiş olmasının sebepleri var. Bu sebepleri düşünmeden yargıya varmak bu yazarlara ve yöneticilere haksızlık olur.

Önce empati. Biz o şartlarda olsak neler derdik acaba? Hepimiz hakkı haykırabilir miydi? Yaptıklarımızın hiçbiri suç değil burası da bir mahkeme değil engizisyon mahkemesi der miydik? O kadar kolay değil orası. Hangimiz kısıtlı bilgi imkanı ve kısıtlı savunma hakkı dahilinde hayat boyu inandıklarımızı savunabilirdik. Bunun herkes için mümkün olmadığını diğer davalardan da gördük. Gerçekçi olalım.

Bu insanlar 420 gündür birer esir muamelesi görüyor

Bir kere bu insanlar hapishanedeler. Ve önceki medyatik davalardan çok farklı olarak büyük baskı ve sindirme yöntemleri ile karşı karşıyalar. Aileleri tehdit altında. Bütün hayatları boyunca elde ettikleri maddi birikimlere el konuldu ya da tahdit altında. Doğru bilgiye erişmeleri neredeyse imkansız. Avukat görüşmeleri kısıtlı ve kayıt altında. Kitap ve gazete imkanları sınırlı. Kitap ve gazete imkanı olanlar pek az sayıda yayına erişebiliyor. Hücrelerinde seyredilebilen kanallar malum. Bu insanlar 420 gündür birer esir muamelesi görüyor.

Bu insanların çoğu ileri yaşlarındalar. 70’i yaşını geçkin insanların çok ciddi sağlık sorunları ile küçücük bir odada esir olarak yaşamalarının zorluğunu ancak tahmin edebiliriz, bilemeyiz. Bu şartların psikolojilerine menfi tesir ettiğini yadsıyamayız. Torunları yaşındaki insanların hakaretlerine, küstah sözlerine muhatap kalıyorlar. Hayattaki en değerli şeyi özgürlüklerini kaybetmiş durumdalar.

En önemlisi 15 Temmuz’un yaşandığı gerçeğini hesaba katmadan söylediklerine bakmak da imkansız. Bırakın hapistekileri, dışarıda olup da bir çok haber kaynağına ulaşma şansı olan, 15 temmuz ile ilgili senaryonun nasıl parça parça döküldüğünü gören, ülkedeki diktatörlüğün her geçen gün nasıl azdığına şahit olan insanlardan benzer sözler duymuyor musunuz? Bırakın camia ile bir dönem sadece gönül bağı olmuş yazarları, yıllarca cemaat içerisinde bulunmuş bilfiil vazifeler almış yadsınamayacak sayıda insanın da kafası karışık değil mi? Her gün onlarca televizyon kanalı, gazete ile yapılan propagandanın tesirinin olmaması mümkün mü? Nedir bu 15 temmuz işi, kim bu Adil öksüz, kim bu siviller? Bunları sorgulamıyorlar mı? Kıyısından köşesinden de olsa darbeye karışılmış işte diyenlerin sayısı az mı? Durum böyle iken 420 gündür suçsuz ve sebepsiz yere hapis yatan insanların da benzer sözler söylemesine çok da takılmamak lazım.

Neden Taşgetiren gibi olmadın denmemiş miydi?  

Duruşmalardan gelen notlar, öğrenilenler oldukça kısıtlı. Davaları takip edenlerin bazısı sadece çok flaş şeyleri aktarıyor. Cemaate yönelik itham olduysa öncelikle bunlar dolaşımda. Savunmaların tam metinlerini okumadan bir yargıya varmak da etik olarak doğru değil. İlk başta canınızı sıkan bir sözün önünü arkasını okuyunca fikriniz değişiyor.

Bu yazarlar Zaman Gazetesi’ne el konulduğu Mart ayında hapse atılmış olsaydılar kesinlikle verdikleri ifadelerde ne terör örgütü ne de bir pişmanlık olacaktı. Ancak hiç bir şekilde ilgilerinin olmadığı bir darbe tiyatrosundan dolayı içeride olduklarını hissetmeleri zor bir imtihan. Zaman’dan ayrılıp havuza geçmiş cemaate saydırmaya başlamışlar gibiler olmamalarının bedeli ödettiriliyor. Zaten birisi için neden Taşgetiren gibi olmadın denmemiş miydi?

İnsan demeden edemiyor böyle ifade verdiler bari salıverilseler. Ahir ömürlerinde çektikleri son bulsa. O da mümkün olmuyor. Çünkü onları orada tutun bir mahkeme ya da kanun değil. Malum zatın iki dudağı arasında bir söz. Onları ilk gözaltına aldıkları zaman ters kelepçe yaparak kameralarının karşısında yürüten adamın tatmin olması mümkün değil çünkü. Onun duymaktan hoşlanacağı şeyleri söylemek bir zalimin haklı olduğunu söylemekten başka bir şey değil.

Herkesin sorduğu, söylediği şey aynı. Neden bir Ahmet Altan çıkmıyor?  O da aynı şartlar altında değil mi? Zaten bu soruyu sormak durumunda kaldığımız için Ahmet Altan bir Ahmet Altan. Bir de medyatik davalar gündem olduğu için ve tanınan gazetecilerin söylediklerini duyduğumuz için dimdik duranların pek azını öğrenebiliyoruz. Bazı yerlerde mahkemelerde sanıklara 3-4 cümleden fazla söz ettirilmiyor.  Bir çok davada bir çok kişi yiğitçe savunma yapıyor.  Burada isim vererek kimseyi zor durumda bırakmamak için geçiyorum ama en az Ahmet Altan kadar dimdik savunma yapanların metinleri tarihe şeref levhası olarak geçecek.

Kaçtılar, gittiler biz kaldık sözünü içerideki insan söylerse bir yere kadar anlarım. Bu yazarlardan da söyleyenlere bir nebze hoşgörü ile bakılabilir. Doğru ve insaflı bir söz değil, bu lafı etmiş bir çokları için bambaşka şeyler de söylenebilir ama gerek yok. Kimse birileri dışarıda olduğu için içeride değil. Yalnız başkası söylediği zaman bir anlamı yok. Mahkemelerde adalet olmadığını görüp, bizzat tanık olup sonra adaletin olmadığı mahkemelerde yargılanmak için sıraya mı girecekti insanlar? Adalette değil ama adaletsizlikte eşitlik öyle mi? Dışarıdan gazel okuyanları sallamıyorum bile. Bu sözleri Can Dündar için de söyleyeceksiniz. Yurt dışındaki onlarca solcu, Kürt, Alevi, eski AKP’liler için de söyleyeceksiniz. Bir liste çıkarın bakalım kim nerede. Bir gün işi gücü bırakıp bunu yapacağım çok mahcup olacaksınız ama ben yurt dışında olan insanları gayet haklı bulduğum için kimsenin adının geçmesini istemiyorum.

Kimi tarih olur, kimi tarihe geçer. Herkes kendi hikayesini yazıyor

Evet, son tahlilde ülkede yaşanan zulüm ortamında ve ülkenin giderek büyük bir felakete doğru yuvarlandığı bir anda şu yazar bunu söylemiş bunu demiş o kadar da önemli değil. Klasik tabirle büyük resim birilerinin cemaati nasıl göstermek istediği ya da gördüğünden çok daha farklı. Ülke çok kötü bir yere doğru sürükleniyor. Her akşam izlenen Fetö kj’li masalların sonu çok kötü bitecek.

Allah herkesin yardımcısı olsun. Suçsuz, sebepsiz yere yatan insanlara ne söylerlerse söylesinler özgürlüğüne kavuşmaları için dua etmeye devam etmek lazım. 20 yıla yakındır cemaatin gazetelerinde yazan, televizyonlarında konuşan kişilerin cemaate terör örgütü, bir suç örgütü demeleri üzer. O kadar.  Yarın buradaki davalar biter gider, zalimler defolur gider, yaşananlar unutulur geriye bu sözler kalır.  Kimi tarih olur, kimi tarihe geçer. Herkes kendi hikayesini yazıyor.

Aydın olmak alim olmak da bir vazo gibiymiş bir kere kırıldı mı yapıştırmakla tamir olmayan. Ahmet Altan’ın bu sözü ile bitirelim: “Boşuna beklemeyin. Ben sizin korkutabileceğiniz bir adam değilim. Önümdeki birkaç yıl için arkamdaki onlarca yılı korkaklık ederek çöpe atacak biri de değilim”.

[Barbaros J. Kartal] 20.9.2017 [TR724]

Almanya’nın seçimi az çok belli [Semih Ardıç]

Almanya’da seçmenler 24 Eylül 2017 (Pazar) tarihinde Federal Meclis’in yeni vekilleri seçecek. Dört senede bir yapılan seçimlerde 19’uncusu hem siyasî partilerin listelerinde yer verdiği adaylar hem de bağımsız isimler yarışacak. Seçime 42 parti katılıyor. 2013 seçiminde 34 parti mücadele etmişti.

Hal-i hazırda koalisyonun büyük ortağı Hristiyan Birlik partileri (CDU ve CSU) mecliste 310 vekille temsil ediliyor. Meclisteki ikinci büyük grubu 193 milletvekili ile Sosyal Demokrat Parti (SPD) oluşturuyor. SPD’yi 64 vekille Sol Parti (Die Linke) ve 63 vekille Yeşiller Birlik/90 partisi takip ediyor.

Son anketler sıralamanın Pazar günü yapılacak seçimde değişmeyeceğini teyit ederken,

Hür Demokrat Parti (FDP) ile sağ popülist Almanya İçin Alternatif’in (Afd) de Federal Meclis’e girmesi bekleniyor. Stern dergisi ve RTL televizyonunun Forsa’ya yaptırdığı seçim anketine göre Başbakan Angela Merkel’in CDU/CSU blokuna destek 1 puan düşerek yüzde 36’ya geriledi. Martin Schulz’un liderliğindeki sosyal demokrat SPD’ye destek ise yüzde 23.

GÖÇMENLERE KARŞI OLAN AfD, MECLİS’E GİREBİLİR

Aynı ankette Sol parti (Die Linke) yüzde 10 ile üçüncü sırada yer alırken liberal FDP’ye destek 1 puan arttı ve yüzde 9’a çıktı. Göçmenlere matuf sert tavrı ile radikal seçmenlerin desteğine talip olan AfD yüzde 10’un eşiğine geldi. Bu oran sandığa aksederse AfD meclise temsilci göndermeyi başaracak.

Bu veri Almanya siyaseti adına altı çizilmesi lazım gelen bir içtimaî değişimin ipucu olsa da merkez siyaseti şekillendirecek kadar yaygın bir temayüle dönüşme ihtimali yok. Almanya için Alternatif (AfD) partisinin ilk kez katılacağı genel seçimlerde üçüncü parti olup ana muhalefeti temsil etme ihtimali hayli fazla. AfD iktidar ortakları CDU/CSU-SPD’yi destekleyen seçmenlerden ziyade diğer küçük partilerin seçmenlerini kendi saflarına çekme gayretinde. Son anketten çıkan netice propaganda devrinde AfD’nin bunu ekseriyet itibarıyla başardığını gösteriyor.

CEM ÖZDEMİR’İN PARTİSİ ÜÇÜNCÜLÜK İÇİN ATAKTA

Cem Özdemir’in eş başkanlığını yaptığı Yeşiller’in oyu ise yüzde 8 civarında. Yeşiller, çevre odaklı bir kampanya yürüttü ve medyada bu kampanya geniş yer buldu. Mamafih Yeşiller’in seçim yarışını kaçıncı sırada bitireceğini biraz da AfD’nin performansı tayin edecek. Dolayısıyla sayılı günler kala üçüncü olma mücadelesi en üst seviyeye çıktı.

Yeşiller ve Hür Demokrat Parti (FDP) geçen hafta sonu olağanüstü seçim kongrelerinde bu hedefe ulaşabilmek için üyelerinden daha fazla gayret ve destek istedi.

ERDOĞAN POSTERİ VE DOMBRA İLE OY İSTEYEN ADD

AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan fotoğrafları ile süsledikleri arabayı Dombra şarkısı eşliğinde seçim çalışmalarında kullanan Alman Demokratlar Birliği’ne (ADD) gelince… Seçimlere sadece Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nde giren ADD, Erdoğan’ın, “Türkiye dostu olanlarla beraber olun, onlara oyunuzu verin, onları büyütelim.” sözlerini otomobilden anons ederek oy istedi. Almanya seçimlerinde 700 bin civarında gurbetçi oy kullanma hakkına sahip. Bu seçmenlerin profili Alman seçmenin tercihlerine yakın bir profil var. 700 bin seçmen, 50 milyona yakın seçmenin oy kullanacağı bir seçimde neticeye tesir edecek bir ağırlığa sahip olmadığını söylemem lüzum var mı?

GURBETÇİ ERDOĞAN’I NİYE DİNLESİN?

Erdoğan’ın Türkiye düşmanı ilan ettiği CDU/CSU, SPD ve Yeşiller haricinde en parlak parti AfD gibi görünüyor. Türkiye seçimlerinde yüzde 60’a yakın Erdoğan’a destek veren gurbetçiler herhalde kendilerini Almanya’da istemeyen AfD’ye rey vermez. ‘Erdoğan istedi’ diye hükûmeti kurması muhtemel partilere sırt çevirmek gurbetçilerin menfaatine olamaz.

Erdoğan’ın bu tavrını kabul edilemez bulan partiler, Türkiye siyasetine dair vaatlerini son dakikada değiştirdi. Hemen her parti Türkiye’ye karşı daha sert bir siyaset takip edilmesinde hem fikir. Seçimleri müteakip Ankara-Berlin hattında bir yumuşama ihtimali bir yana bugünleri mumla aratacak krizler sürpriz olmaz.

YENİ VAAT: TÜRKİYE’YE KİM DAHA FAZLA YÜKLENECEK?

Erdoğan’ın çıkışlarına tepki olarak partiler seçim vaaatlerinde değişikliğe gitti. Türkiye ile ilişkiler, AB üyelik sürecinin geleceği, Gümrük Birliği, AB-Türkiye mülteci mutabakatı gibi konulardaki temel vaatleri halkın tercihlerinde de belirleyici olacak. Hristiyan Birlik Partileri (CDU/CSU) Türkiye’nin AB müzakerelerinin ucu açık bir şekilde sürdürülmesinden yanaydı. Amma velakin güçlü rakibi Martin Schulz ile 3 Eylül’de çıktığı televizyon düellosunda tutumunu daha da sertleştirdi.

Schulz’un ‘Başbakan olursam Türkiye ile AB üyelik müzakerelerini sonlandıracağım’ sözlerinin halktan destek görmesi üzerine tavrını daha da netleştiren Merkel, Türkiye ile AB üyelik müzakerelerin durdurulması şıkkını Ekim ayındaki AB liderler zirvesine taşıyacağını açıkladı. İlaveten Merkel, Gümrük Birliği anlaşmasının Türkiye ile müzakere edilmesine müsaade etmeyeceğini, AB malî yardımlarında da kesintiye gidilmesini istediklerini açıkladı.

SCHULZ: AB DEĞERLERİNİ HER GÜN ÇİĞNEYEN ERDOĞAN İLE MÜZAKERE ANLAMSIZ

SPD’nin Başbakan adayı Schulz, 3 Eylül’de Merkel ile katıldığı düelloda beklenmedik bir çıkış yapıp, parti programının da ötesine geçerek, ilişkilerde yaşanan son gelişmeler sebebiyle Başbakan seçilmesi halinde Türkiye ile AB üyelik müzakerelerine son vereceğini taahhüt etti.

SPD gibi Ankara’nı AB üyeliğini destekleyen bir hareketin bu noktaya gelmesi Almanya-Türkiye arasındaki münasebetlerde büyük bir kırılmaya işaret ediyor. Schulz, DW’ye verdiği mülakatta da Erdoğan’ı kastederek AB’nin temel değerlerini her gün çiğneyen

biriyle müzakereleri sürdürmenin bir anlamı olmadığını belirtmişti.

SOL PARTİ, MÜLTECİ MUTABAKATINA KARŞI

Sol Parti, Haziran ayında kabul ettiği seçim bildirgesinde, “Biz Almanya ve Avrupa’nın, Türkiye politikasında radikal bir değişimden yanayız.” değerlendirmesinde bulunmuştu.

Türkiye’nin giderek otoriterleştiğini vurgulayarak AB üyelik müzakerelerine karşı çıkan Sol Parti, Türkiye-AB Mülteci Mutabakatı’na da son verilmesi gerektiğini saklamıyor.

Partinin liste başı adayı Sahra Wagenknecht, Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’ni (DİTİB) eleştirmişti. DİTİB’in AKP iktidarının inhisarı altında olduğunu kaydeden Sol Partili politikacı, “Camilerde nefret vaazı veren, entegrasyon karşıtı bazı örgütleri özellikle de devletin parasıyla desteklerken dikkatli olmak gerekiyor. Örneğin DİTİB, Türk hükümeti ve Erdoğan tarafından doğrudan kontrol edilen kurumlardan biri.” ifadelerini kullanmıştı.

YEŞİLLER: GAZETECİLER SERBEST BIRAKILINCAYA KADAR MALİ MÜEYYİDE UYGULANSIN

Yeşiller Partisi’nin liste başı adayı Cem Özdemir, mülteci mutabakatının sadece Avrupa’yı mesuliyet almaktan kurtarmakla kalmadığı aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da eleştirilerden koruduğu, AB’nin bu mutabakat ile “Türkiye’nin şantajına kapıları araladığını.” belirtiliyor.

Özdemir seçim kampanyasında, Türkiye’de tutuklu bulunan, aralarında gazeteci ve insan hakları müdafilerinin de bulunduğu Alman vatandaşlarının serbest bırakılması için Ankara üzerinde siyasî ve iktisadî baskının artırılması gerektiğini ifade etti. Özdemir, özellikle Erdoğan’a yönelik ekonomik önlemlerin sonuç vereceğini vurguladı. Yeşiller, iktidara gelmeleri halinde resmî seyahat uyarısı yapacak.

FDP’YE GÖRE ERDOĞAN O KOLKTUKTA İKEN AB ÜYELİĞİ ZOR

Merkel’in muhtemel koalisyon ortaklarından biri olabilecek liberaller (FDP), seçim bildirgesinde mevcut şartlarda Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkıyor. AB’ye tam üyeliğin Kopenhag kriterlerinin karşılanmasına bağlı olduğunu vurgulayan FDP, seçim bildirgesinde, “Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından artan bir şekilde otoriter bir şekilde yönetilen bir Türkiye, biz Hür Demokratlar için AB’ye tam üyelik için aday niteliği taşıyamaz.” ifadelerine yer verdi.

Yüzde 5 barajını geçerek Federal Meclis’e girmesine kesin gözüyle bakılan AfD ise Türkiye’nin AB üyelik müzakerelerine son vermeyi vaat ediyor, ayrıca Türk vatandaşlarına vize kolaylığına şiddetle karşı çıkıyor.

TÜRKİYE’YE KARŞI DAHA DA SERTLEŞECEKLER

Bütün bunlar da gösteriyor ki 25 Eylül’den itibaren Türkiye’yi demokrasi ve hukuk zeminine çekmek için daha kararlı bir Almanya olacak. İktidar koltuklarında fazla değişiklik olmayacak gibi.

Merkel ve ortakları, Erdoğan’ın anladığı lisandan, malî müeyyideleri daha etkin kullanmaya devam edecek. Berlin, Ekim ayında AB Liderler Zirvesi’nde fiilen durmuş üyelik müzakerelerinin askıya alınması için Türkiye aleyhine lobi faaliyeti yürütecek.

ALMANYA’DA KARMAŞIK BİR SEÇİM SİSTEMİ VAR

Seçimlerde her seçmenin 2 oy kullanma hakkı var. Birinci oy seçim bölgesindeki milletvekilini (Direktmandat) seçmek için. Bu yolla Federal Parlamento’ya (Bundestag) seçilecek milletvekili sayısı azami 299. Daha önce 328 olan seçim bölgesi 2002’den beri 299 olarak belirlendi. İkincisi ise siyasî partilerin eyalet listelerine verilen oy.

Partilerin barajı aşmaları (Almanya’da seçim barajı yüzde 5) ve Meclis’teki sandalye sayıları bu ikinci oy oranına bağlıdır. Bundestag‘daki toplam sandalye sayısı 598.

Barajı aşan her aday Meclis’e girer. Ancak barajın bir istisnası da var: Diyelim ki bir partiden 3 milletvekili adayı doğrudan oyla seçilirse (yani seçmenin birinci oyuyla) söz konusu parti Meclis’e girme hakkına sahip olur.

TEK PARTİ İKTİDARI ZOR

Bunların sonucunda belirlenen milletvekilleriyle hükümet kurma çalışmaları başlar. Süreç aslında en yavaş da bu noktada işler. Zira Almanya’da tek başına iktidar olabilmek için tüm partilerin tamamının oylarından fazlasını almak gerekiyor. Nitekim son 56 yıl içinde sadece tek bir defa tek parti iktidarı yaşandı. Dolayısıyla çoğunlukla iki ya da daha fazla parti bir araya gelerek koalisyon kurar.

Hatta çoğunlukla partiler seçim ittifakına gidiyor ve hangi partiyle koalisyon yapmayı planladıklarını da önceden seçmene haber veriyor. Seçmen oy verirken bu ihtimali de dikkate alıyor. Koalisyon anlaşması imzalandıktan sonra Meclis’te gizli bir seçim yapılarak milletvekillerinin arasından Başbakan seçilecek.

KUTU…

MERKEL’İN PARTİSİ BİRİNCİLİĞİ GARANTİLEDİ*

Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU): Yüzde 36
Sosyal Demokrat Parti (SPD): Yüzde 23
Sol parti (Die Linke): Yüzde 10
Hür Demokrat Parti (FDP): Yüzde 9
Almanya için Alternatif (AfD): Yüzde 9
Yeşiller (Die Grünen): Yüzde 8

(*) Stern dergisi ve RTL televizyonunun Forsa’ya yaptırdığı seçim anketi verileridir. Anket 11-15 Eylül’de 2 bin 501 kişiyle gerçekleştirildi.

[Semih Ardıç] 20.9.2017 [TR724]

AKP’nin engizisyonu ve hücredeki gazeteci [Adem Yavuz Arslan]

Normal şartlarda Erdoğan’ın New York temaslarını izlemem (izlemem derken lafın gelişi söylüyorum, yoksa Erdoğan’ın temaslarını izlemek, hele hele soru sorabilmek Havuz medyası dışındakiler için imkânsız; kaldı ki son iki programını izlerken fiili saldırıya bile uğramıştım) ve ABD temaslarına dair kulis bilgilerinin peşinde olmam gerekirdi.

Fakat benim gözüm kulağım İstanbul’da, meslektaşlarımın yargılandığı davadaydı. Gün boyu ifadeleri takip etmeye, savunmalara kulak kabartmaya çalıştım.

Çünkü bu davalar hem kişisel hem de mesleki anlamda ‘benim meselem’ sayılır. ‘Kişisel’ diyorum çünkü onlarca mesai arkadaşım, meslektaşım (bazıları ile üniversite yıllarına uzanan kadim dostluklarım var) saçma sapan iddialarla zulüm görüyorlar.

İkincisi bir gazeteci olarak, gazeteciliğin yargılandığı davalarla ilgilenmek bir nevi görevim. Kaldı ki, hasbelkader 3,5 yıl önce Washington’a yollanmamış olsaydım ben de o salonda savunma yapıyor olabilirdim.

Gerçi Washington’da olmam müebbetle yargılanmamın önünde engel olmadı. Yazdığım kitaplar nedeniyle halen iki kez müebbet +25 yıl hapis istemiyle yargılanıyorum.

SAVCILAR ERDOĞAN’I BİR KEZ DAHA YALANLADI

Öncelikle şunu not edeyim: savcılar Erdoğan ve AKP kurmaylarını ‘yalancı çıkarıyor’.

Çünkü ne zaman basın özgürlüğü ve tutuklu gazeteciler meselesi (tabi ki bu konu ancak yurt dışında gündeme geliyor, Türkiye içinde meslektaşlarının tutuklanmasına dair soru sorabilecek bir gazeteci kalmadı) gündeme gelse hepsi birden “Cezaevinde gazeteci yok, gazetecilik faaliyetinden kimse tutuklu değil” diyorlar.

Tabi ki bu açıklamaların kimseyi ikna ettiği yok.

Hatta tüm muhalif gazete ve televizyonların kapatılıp, gazetecilerin zorbalıkla tutuklandığına şahit olanlar bu açıklamalara bakıp Erdoğan rejimine dair kanaatlerini pekiştiriyorlar.

Savcıların Erdoğan ve AKP’yi boşa çıkarması ise şuradan: şu ana kadar açıklanan iddianameler ve devam eden tüm basın davaları tamamen gazetecilikle ilgili. Suçlamalar köşe yazılarına, haberlere ve kitaplara dayanıyor.

Dolayısıyla ‘gazetecilikten tutuklu kimse yok’ sözünü en baştan savcılar tekzip ediyorlar.

İÇİNDEN SUÇ GEÇMEYEN İDDİANAME

Çeyrek asır önce, mesleğe polis adliye muhabirliğinden başlamış birisi olarak bugüne kadar hatırı sayılır iddianame okudum.

Sayısız mahkeme izledim.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Türkiye tarihinin hiçbir döneminde bu kadar gelişi güzel yazılmış, bu kadar absürt iddianameler olmamıştır.

Diğer iddianameler de çok problemliydi ama ‘rejimin savcıları’ Zaman İddianamesi’nde adeta ‘Nirvana’ya çıkmışlar’.

Çünkü ‘içinde suç geçmeyen iddianame’ yazmışlar ve ‘olmayan suçlar’dan dolayı Türkiye’nin çok yakından tanıdığı bildiği gazeteciler, aydınlar 1 yıldan fazladır Silivri’de tutuluyorlar.

Dile kolay hepsi 3’er kez müebbetle yargılanıyorlar.

Savcı yazılarda suç unsuru bulamamış (iddianamede açıkça ‘görünürde suç unsuru taşımayan yazılardan’ diye yazıyor) ama çok rahatlıkla müebbet talep ediyor.

Allah’tan idam cezası kalktı. Yoksa savcı birkaç köşe yazısı için doğrudan idam talep edecekmiş.

Zaman İddianamesi’ni birkaç kez okudum.

Dediğim gibi çok sayıda iddianame okuduğum için bu konuda tecrübeli sayılırım. Buna iddianame denmez.

Ancak ‘belki üçüncü sınıf siyasi dergilerde yer bulabilecek, kötü yazılmış bir makale’ olabilir.

Hukukun temel kurallarından habersiz bir savcının kaleminden çıkmış. (Zaten dava en baştan sakat çünkü yürürlükteki Basın Kanunu’na göre yayınlanmış bir yazıyla ilgili dava açma süresi 4 aydır. Oysa iddianamedeki tüm yazıların tarihi 4 aydan eski. Usül açısından davanın burada bitmesi gerekirdi.)

Yılların gazetecilerine yapılan suçlama terör örgütü üyeliği.

Oysa ki TCK 309-311 ve 312 açık. Her maddenin ilk cümlesi ‘cebir ve şiddet kullanarak’ diye başlar.

İddianamede gazetecilerin yazı yazarak nasıl cebir ve şiddet kullandıklarına dair tek bir delil yok.

Dediğim gibi buna iddianame denmez. Hukuki tarafını geçtim, yazılanların doğruluğu bile yok.

Mesela Ali Bulaç’a yönelik suçlamaların dayanağı yazmadığı bir yazı. Başkasının yazısını alıp ‘Ali Bulaç’ın yazısı’ diye müebbet talebine dayanak yapmış savcı.

Buna benzer yığınla yanlış, yığınla absürtlük var adına iddianame dedikleri metinde.

İŞKENCE GÖREN GAZETECİ HABER BİLE OLAMADI

Pazartesi sabahı Zaman yazarlarının duruşması başladı.

Dile kolay tam 420 gün sonra hâkim karşısına çıktı meslektaşlarımız. Neredeyse tamamıyla hukukum var.

Bir kısmıyla üniversite yıllarına uzanan kadim dostluklarım var bir kısmıyla mesai arkadaşlığı yaptım.

Benim şahitliğime ihtiyaçları yok ama ben yine de not düşeyim: onlar terörist değil, gazeteci. Hem de iyi gazeteciler.

Mahkemede yaşananlara gelince.

Maalesef Türkiye’nin seçkin gazetecileri yargılanırken Türk medyası üç maymunu oynadı. Hasan Cemal ve birkaç yazar dışında duruşmaya giden dahi olmadı.

Oysa ki tarihi bir davaydı.

Ali Bulaç’ın, Mustafa Ünal’ın ve Şahin Alpay’ın ifadelerini satır satır okudum. Hatta bazı yerleri birkaç kez okudum.

Bugünlerin tarihi yazılırken emin olun bu ifadeler o tarih sayfaları içinde yer alacak.

Gelecek nesiller, iktidar partisinin en küçük eleştiriden bile ne kadar rahatsız olup yakından tanıyıp bildikleri gazetecileri pervasızca müebbetle yargıladıklarına şahit olacaklar.

Kesinlikle hiç de iyi anmayacaklar.

Beni en çok düşündüren bölümlerden birisi kadim dostum İbrahim Karayeğen’in birkaç cümlesiydi.

Üniversite yıllarından tanıdığım İbrahim Karayeğen uzun yıllardır Zaman’ın gece editörüydü. 6.5 ay tek başına bir hücrede tutulmuş ve işkence görmüş.

İbrahim Karayeğen’in işkence gördüğüne dair sosyal medyada haberler görmüş ama açıkçası ihtimal vermemiştim. Çünkü İbrahim Karayeğen işkence yapılamayacak kadar naif, nazik birisidir.

O birkaç cümle zihnime kazındı. Bir gazeteciyi 6.5 ay tek başına hücrede tutmak ve işkence yapmak!

Acıyı katlayan ise bu olayın haberleştirilmemesi, kimsenin gündemine girmemesi.

Dediğim gibi gelecek nesiller bu dönemin iktidar sahiplerini hiç de hayırla yad etmeyecekler.

ERDOĞAN’I ELEŞTİRMEDİĞİNİ İSPATLAMAN LAZIM

Mahkemede yaşananlar, meslektaşlarımızın ifadeleri üzerine yazılması gereken çok şey var.

Fakat Ali Bulaç, Şahin Alpay, Mustafa Ünal ve Mümtazer Türköne’nin ifadelerine bakarsanız ‘bu dönemin karakterine’ dair önemli bir ayrıntıyı göreceksiniz.

Yaşanan cadı avı ve baskı o kadar şiddetli ki, yılların gazetecileri madde madde ‘aslında Erdoğan’ı eleştirmediklerini, 17/25’in bir rüşvet ve yolsuzluk dosyası olduğunu yazmadıklarını’ ispatlamak zorunda kaldılar. Düşünün, masumiyetinizi ispatlamak için hiç inanmasanız da ‘iktidarın resmi söylemine paralel konuşmanız’ gerekiyor.

Eğer bir gazeteci, ağır cezaevi şartlarında 420 gün tutulup ilk kez çıkabildiği mahkemede bunları söyleme ihtiyacı hissediyorsa ‘Faşizm’ için daha iyi bir tanım aramanıza gerek yoktur.

Mustafa Ünal’ın ifadesinde söylediği gibi “yarın her şey normalleştiğinde bu mahkemeler AKP’nin engizisyonu olarak hatırlanacak”.

[Adem Yavuz Arslan] 20.9.2017 [TR724]

‘İntikam’ operasyonu kıskacında ‘esir’ veya ‘rehin’ gazeteciler [Erhan Başyurt]

15 Temmuz hain darbe girişimi bahanesiyle tutuklanan gazetecilerin art arda gelen duruşmalarını ve savunmalarını erişebildiğim kadarıyla okuyorum.

Hiçbirinde ‘somut kanıt’ yok. Hepsine ‘fiziki ya da psikolojik işkence’ uygulanmış.

Avukatlarıyla görüşmelerine sınır getirilmiş. Savunmalarını hazırlamaları engellenmiş.

Hatta 14 ay sonra ilk mahkeme karşısına çıkarılan bir gazetecinin avukatı bile olmamış ve mahkeme zorunlu olduğu halde atama bile yapmamış!

***

Çoğunluğu ya yazdığı yazılar ya röportajlar ya da sosyal medya mesajları nedeniyle tutuklu.

Nazlı Ilıcak, ‘Zekeriya Öz ile fotoğraf çektirdiği’ için, Altan kardeşler ‘sübliminal mesaj verdiği’ için, Ali Bulaç ise ‘yazılarında suç bulunamadığı’ için 14 aydır tutuklu.

Daha da vahimi var. Orhan Kemal Cengiz, Zaman Gazetesi’nde yazmadığı halde, o davada yargılanıyor ve tek bir yazısı bile delil dosyasında yok.

Ankara’nın duayen gazetecisi, en beyefendi kalemi Mustafa Ünal da 14 aydır tutuklu ama ne ile suçlandığını bilmiyor.

Bir de, hiçbir yayın sorumluğu olmayan dağıtım firması ya da canlı yayın aracı kiraya verdikleri için tutuklu gazeteciler var. Kurumlarına hukuksuz şekilde el konulduğu için, göstermelik de olsa bu isimlere de ‘darbe suçu’ uydurulmuş!

***

200’ü aşkın gazetecinin tutuklu olduğu, bu alanda dünya rekoru kıran Türkiye’de misalleri artırabiliriz.

Her biri başyapıt niteliğinde muhteşem savunmaları burada kaleme alabiliriz.

Ama isterseniz gerçeği, bu gazetecilerin gerçekte neden tutuklu olduklarını kaleme alalım…

***

Gazeteciler tutuklu değil, ‘rehin’ veya ‘esir’…

Hukuk eliyle bir ‘intikam’ operasyonunda kurban ediliyorlar.

Hiçbirinin uzaktan ya da yakından darbe ile alakası yok.

Hepsi liberal, demokrat, sosyal demokrat insanlar.

Darbelerden en fazla onlar çekmiş, Mümtaz’er Türköne gibi aralarında darbe döneminde işkenceler görmüş isimler var ve darbelere karşı en net dik duruşu onlar sergilemişler.

15 Temmuz, sadece iktidarın hukuk dışı eylemlerine ve ‘karşı darbe’ girişimine bir kılıf veya mazeret. Gerisi boş laf…

***

Gerçek tutukluluk nedenleri özetle 5 unsura dayanıyor.

Birincisi, Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarında hukukun üstünlüğünü savundukları ve ‘askeri vesayeti’ bitirmek için yazdıkları nedeniyle ‘intikam’ alınıyor.

Birçok gazeteci ve yazar bu kategoride yer alıyor. Ancak, ‘derin yapı’ akıllı bir şekilde kendisini ‘Erdoğan’ın arkasına saklıyor’ ve bir kesişim kümesi oluşturarak faturayı bütünüyle AK Parti’ye çıkartıyor.

İkincisi, 17/25 Aralık soruşturmasında iktidarın yolsuzluklarını yazan ve hukuk önünde hesap verilmesini isteyen gazeteci ve yazarlardan ‘intikam’ alınıyor.

Bu kısımda yer alan gazeteciler, hassaten gizli telefon kayıtlarına yazı veya sosyal medya hesaplarında yer verenler, direkt iktidarın ‘kara kaplı defteri’nde yer alıyor.

Üçüncüsü, AKP muhalifi laik ve Kemalist gazeteciler. ‘Karşı devrim’ sürecinde susturuluyor, halkı bilinçlendirmeleri ve gerçekleri deşifre etmeleri engelleniyor.

Dördüncüsü, AKP muhalifi sosyal demokrat ya da HDP yanlısı gazeteciler. Hassaten Çözüm Süreci’nin iflası sonrası, iktidarı zora sokan haberler yapanlar, Kürt bölgelerinde ‘güvenlik’ bahanesiyle uygulanan insan hakları ihlallerini kaleme alanlar ‘esir’ alınıyor.

Beşincisi, Cemaat’e yönelik iftira ve yalanlara prim vermeyip, hukukun üstünlüğü ve demokrasiyi ısrarla savunan, iktidarı hataları nedeniyle açıktan eleştiren gazeteciler hürriyetlerinden mahrum bırakılarak ‘esir’ alınıyor.

***

Evet gazeteciler tutuklu değil, ya ‘intikam’ almak için ya susturmak için ‘esir’ alınmış ya da geride kalanlara ve muhalefete gözdağı vermek için ‘rehin’ alınmış durumdalar.

Onun için binlerce sayfalık iddianamelerinde tek bir somut delil yok.

Onun için somut olarak ne ile suçlandıkları ortaya konulamıyor.

Onun için toplu suçlama yapılıyor ve gerekçeler ayrıntılandırılmadan kopyala yapıştır tutuklama kararları verirler.

Hiçbirinin kaçmayacağı, kaçmadığı biliniyor, kaleme alınan yazılar da yerinde duruyor ve delil karartma ihtimali olmadığı halde, hukuki gerekçe olmaksızın keyfi şekilde ‘cezalandırma’ için cezaevlerinde tutuluyorlar.

***

Kim kaybediyor? Sadece gazeteciler özgürlüklerinden yoksun bırakılmıyor, bir toplum gerçekleri öğrenme hakkından mahrum bırakılıyor.

Özgürlükler ve demokrasimiz yok ediliyor. İktidarı eleştirecek kimse kalmadığı gibi, muhalefet de sesini duyuracak tüm mecralardan yoksun bırakılıyor.

Türkiye, ‘derin yapı’ ve iktidarın ‘intikam’ işbirliğinde bir uçuruma sürükleniyor.

***

Tutuklu gazeteciler ve iktidarın kurumlarını gasp ettiği gazetelerin hiç mi suçu yok?

Tek suçları (!) var. O da, AK Parti’nin demokrasiyi bir ‘araç’ gibi gördüğünü fark edemeden, sivil iktidarın ileri demokrasilerde olduğu gibi ‘muktedir’ olması için gayret etmeleri…

Hukukun üstünlüğünü savunurken, iktidarın ‘Tek Adam’ rejimine parke taşları döşediğini ve hukukun bağımsızlığını yok ettiğini fark edememeleri…

Liyakat konusunda yanılmaları, iktidarın da ‘askeri vesayeti’ ileri demokrasiye geçiş ve özgürlükleri genişletmek için arzu ettiğini sanmaları, bugün en büyük faturayı ödemelerinin nedeni…

[Erhan Başyurt] 20.9.2017 [TR724]