Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Suriye’den askeri varlığını çekme planı geçen haftanın gündemi sarsan haberiydi. Türkiye’de havuz medyasında – siz bunu Saray’da diye de okuyabilirsiniz – büyük bir memnuniyet, hatta bir coşkuyla karşılandı bu yeni durum. Kararın mimarı ABD başkanı Trump ve Erdoğan arasında geçtiği iddia edilen telefon görüşmesine önemli Amerikan haber mecralarında yer verilmesi, Türkiye’deki bu coşkuyu bir zafer sarhoşluğuna dönüştürdü. ABD geri adım atmıştı. Türkiye, “Başkan Erdoğan’ın” ileri görüşlü ve dâhiyane politikaları sayesinde ABD’yi Suriye’den çıkartıyor, uzun yıllardır süren belirsizliğe Türkiye damga vurarak tarihin akışını değiştiriyordu. Türk ordusu Fırat’ın doğusuna girecek, oradaki “terörist PKK varlığına” son verecekti. Bölgenin Kürtlerden arındırılması ve Arap egemenliğine geçmesi, en başından beri Türkiye’deki İslamcıların en önemli hedeflerinden biriydi. ABD ile yapılan (ya da yapılmak zorunda kalınan!) işbirliği, Türkiye’de adeta “şeytanla yapılan bir mutabakat” gibi algılanıyordu. Bu konuda maalesef MHP liderliği kadar CHP liderliği de aynı hatalı yaklaşıma sahip – ABD’nin düşman olarak lanse edildiği, bu çerçevede NATO’nun da ABD’nin bir enstrümanı olarak görüldüğü bir algıdan bahsediyorum. Suriye’den ABD askeri varlığının çekilmesini bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.
Türkiye, Suriye krizinin ortaya çıktığı ilk günlerden itibaren, tıpkı diğer Arap coğrafyasındaki kalkışmalarda olduğu gibi, Suriye baharının da Arap baharının genelindeki beklentilere tekabül eden şekilde Türkiye’nin yararına olacağına inandı. Esasında bu düşüncenin temeli rasyonel beklentilerden ziyade, çok daha dar bir kültürel-tarihsel okumaya dayanıyordu. Türkiye, bu beklentilerinde bölgenin demokratikleşmesi, insan haklarının bölgede kök salması, hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi gibi akılcı beklentilerden çok, bölgede “Sünnilerin iktidara taşınması” ya da “Müslüman kardeşler türevi kardeş İslamcı ideolojilerin” liderliğinde yeni devlet yapılanmalarının ortaya çıkması gibi “fantastik” projelerin hayalini kuruyordu. Buna göre, Türkiye Suriye’de (tıpkı Mısır’da ve Mağrip ülkelerinde olduğu gibi) İslamcıları destekledi, onları “özgürlük savaşçıları” olarak algıladı.
Türkiye, bu grupları el altından desteklemeye devam etti
Fakat şöyle bir sorun vardı: Suriye’deki İslamcılar insan hakları ve demokrasi mücadelesi vermiyordu. İslamcıların hepsi (tümü!) cihatçı paramiliter İslamcı fanatiklerden oluşuyordu. İçlerindeki orta yol ya da mülayim çizgide olan (haydi bunlara kısmen demokratik güçler diyelim!) gruplar, hızla kahir ekseriyetteki fanatikler tarafından ekarte edildi. El-Kaide ve IŞİD türevi ideoloji tüm İslamcı gruplarda egemen oldu. Türkiye başından beri bu gruplara her türlü desteği vermeyi birincil politika olarak benimsedi. İlk başlarda ABD ve diğer Batılı müttefikler de, eğit-donat türü projelerde olduğu gibi, Suriye’de İslamcı da olsa muhalif çizgideki “ılımlılara” destek olma gibi bir tutum izledi. Ancak ABD ve müttefikleri, kısa zamanda bu grupların ılımlı olmadığını, aksine sahada düşman olarak kategorize ettikleri IŞİD ile aynı ideolojiye sahip olduklarını anladı ve desteği çekti. Dahası, Türkiye’ye El-Nusra konusunda olduğu gibi, açıktan baskı yaparak, “bu fanatiklerden uzak durması” konusunda Ankara’yı uyardı. Oysa Türkiye, bu grupları el altından desteklemeye devam etti. Bunlara silah, mühimmat, tıbbi malzeme, lojistik, hatta ve hatta kendi hastanelerinde sağlık hizmeti sundu! Başlarda IŞİD’e karşı bile oldukça “toleranslı” ve ağırdan alan bir direniş gösteren Ankara, İslamcı kadroların kafa yapısında bu tür fanatikleri “bizim çocuklar” olarak algılamaktan vazgeçmedi.
Ankara’nın bu yanlış ve habis politikalarının sonucunda, ABD Suriye’de kuzeyde varlık gösteren Kürtlere destek olmaya ve onları sahada ortak olarak görmeye başladı. Rusya ise Suriye sorununun iç savaşa dönüşmesinden beri daima katıksız olarak Nusayri Esad ve onun devletini destekledi. ABD ve Rusya, her ne kadar sahada farklı çıkarlara da sahip olsalar, her ikisi de a- rasyonel çıkarlarına uygun hareket etti, b- her ikisi de seküler ve öngörülebilir siyasi güçlerle işbirliğine girme yolunu seçti. Hem ABD hem de Rusya, Suriye’deki cihatçı kuvvetlerle aralarına sadece mesafe koymadılar, aynı zamanda onları düşman olarak gördüler ve Suriye’deki cihatçılarla mücadeleyi, Suriye’deki varlıklarının rasyonel gerekçesi olarak açıkladılar. Gerçekten de hem PYD’li Kürt hareketi, hem de Esad güçleri, cihatçıları ezeli ve ebedi düşmanları olarak algılıyordu. Bu bakımdan Esad güçleri ve PYD güçleri, birbirlerini sahada “rahatsız etmemeyi” seçti. Tıpkı ABD ve Rusya arasında olduğu gibi, Suriye Kürtleri de Esad güçleri de, fanatik İslamcı cihatçıları en büyük tehlike olarak algılıyordu.
Avrasyacı derin yapı, Türkiye’nin Batı ittifakından fiilen kopmasından memnundu
Türkiye ise, yukarıda değindiğim düşünce yapısındaki sakatlıktan dolayı, cihatçı yapılanmalara her zaman “müspet” yaklaştı. IŞİD’le mücadelede gayet isteksiz hareket etti. Adet yerini bulsun türünden bir yaklaşım sergiledi. Kapalı kapılar ardında, “gaza ve cihat” yapan ideolojik kardeşlerine karşı bonkör, âlicenap ve tilki gibi saman altından su yürüten şekilde yaklaştı. Saray çevresinin Sünnicilik ideolojisinin afyonu etkisinde telkin ettiği ve uygulattığı bu tehlikeli politika sonunda, Türkiye Batı’dan koptu ve Rusya ile işbirliğine mecbur kaldı. Avrasyacı derin yapı, Türkiye’nin Batı ittifakından fiilen kopmasından ve Suriye Kürtlerine yönelik politikadan çok memnundu. Bu nedenle, Sünnici İslamcı fanatizme göz yumdular. “Alık İslamcılar hayal kursunlar, biz işimize bakalım” dediler. Derin yapı, sahada Erdoğan’ın popülerlik kazanmasının sınırlı olacağını, kimsenin Erdoğan’ı halife-malife olarak benimsemeyeceğini biliyordu. Türkiye’de İslamcıların bir kısmı da bu saçma sapan politik “düş-politikanın” gerçeklerle alakası olmadığını, sonucun hüsran olacağını görüyorlar, ama salt kendi bilgisiz ve fanatik tabanlarının oyalanması için ses çıkarmıyorlardı. Gerçekten de, seçim dönemlerinde ordunun Suriye’ye girmesi ve orada boy göstermesi, seçmenin hoşuna gidiyor, “başkomutan Erdoğan” retoriğinin altını dolduruyordu. Cihatçılarla işbirliği, zaten bu kesimleri hiç rahatsız etmiyordu. Bilakis, Müslüman kardeşlerine yardım eden ve Batı’ya “haddini bildiren” reis miti, sadece AKP tabanında değil, MHP tabanında da “güçlü lider Erdoğan” imajını yaratıyordu. Bu işlerden anlayan kimse, Suriye’de istediği yapıyı kurduran ve Türkiye çıkarlarına hizmet eden bir Suriye politikası falan olmadığının farkındaydı. Ama bunun bir önemi yoktu. CHP bile, aşırı İslamo-nasyonalist ortamda HDP seviyesine düşmemek adına, yapılan kepazeliğe ve tehlikeli kumara ses çıkartmıyordu.
Hâlbuki aynı Saray, Rusya ile işbirliği yapmanın, sahada Esad’a destekten başka bir anlam taşımadığını bal gibi biliyordu. Bu nedenle Rusya ile stratejik işbirliği derinleştirildi, ki sizler bunu Rusya’nın dümen suyuna girildi diye okuyun )daha amiyane tabirler var, kullanmıyorum!). Rusya’nın sahadaki ciddi partneri İran da tümüyle Esad ve devletine destek veren bir politika güdüyordu. Türkiye’nin kendi pozisyonlarına gelmesinden Rusya da İran da fazlasıyla memnundu. Türkiye’nin iç kamuoyuna (tribünlere) oynadığının farkında olan bu iki devlet, Suriye’de tek derdi imaj çalışması yapmak olan Ankara’nın evcil ve Batıdan kopuk “düş politikasından” dolayı çok rahatlamışlardı.
Derin yapı daha ne istesin
Diğer taraftan, ABD’nin Suriye Kürtlerine destek veren politikalarının Ankara ile ABD arasında meydana getirdiği derin uçurumdan da çok ama çok memnundu Rusya ve İran. Türkiye her fırsatta Kürtlerle işbirliği yapan “düşman ABD” imajını pompalarken, kamuoyunda ciddi bir anti-Batı ve ABD aleyhtarlığı, “anti emperyalist politikalar” gibi bir solcu terimle iç kamuoyuna pompalanıyor, İslamofaşist tabanın nasyonalizme yamanması, sol nasyonalistleri (CHP ve ulusalcılar) ve sağ nasyonalistleri (MHP ve türevleri) memnun ediyordu. Derin yapı daha ne istesindi! İslamcı tabanla nasyonalist tabanın mutabakatı, harika bir olaydı rejim için. Bu uğurda Suriye’deki güvenlik sorunlarının önemi devede kulaktı onlar için. Nasılsa güvenlik sorunları uzun vadeli sorunlar arasındaydı. Kısa vadedeki siyasi hedefler için, tıpkı dış kredilerle günü kurtaran Türkiye ekonomisi gibi, bu tür şeyler olağandı! Nasılsa bedeli onlar ödemeyecek, Türkiye insanı ödeyecekti. E canım o zaman onlara neydi!
Suriye’den ABD’nin çekilmesi, ABD’nin ricat etmesi değildir. Yani ABD Suriye’den kaçmıyor. Esasında, sahadaki mevcut şartlarda, sadece Kürtlere dayalı bir ABD varlığının orta ve uzun vadede başarı şansı bulunmadığı aşikârdır. Pentagon’daki çekilmeye karşıt tutum ve diğer çekilme muhaliflerinin tek beklentisi, bir süre daha dayanmaktır. Onlar bir şeylerin değişeceğini ve sonuçta Türkiye ile bir normalleşmenin ardından sahada yeniden ABD ile işbirliği yapan bir Ankara ortaya çıkabileceğini uman “idealistler”. Realistler ise, Türkiye üzerine ABD askeri varlığını devam ettirmenin, sahada Rusya (ve İran) karşısında çok daha utanç verici bir “ricat” kararını beraberinde getireceğinden korkuyor. Çünkü Türkiye ABD için artık güvenilir bir müttefik falan değildir. Türkiye alenen Rusya ve İran yararına bölgede onun bunun kullandığı bir tür minik partnere dönüşmüş, içerisindeki zafiyetler nedeniyle Rusya ve İran tarafından kendi amaçları için kullanılan bir tür Truva atıdır. Bu nedenle Trump, topu Erdoğan’a atarak bölgeden çekilmek ve bir tür “Amerikan zafiyeti” imajından kurtulmak istiyor. IŞİD’le mücadelede Erdoğan’a topu atması, ileride bölgedeki cihatçı yangınının kontrol dışına çıkması ihtimaline karşı bir sorumluyu işaret etmek istemesinden kaynaklanıyor. IŞİD ile Ankara’nın mücadele etmeyeceği aşikâr. Ankara’nın hedefinde sadece Kürtler var. Çünkü iç politikada en çok prim yapan şey Kürt karşıtlığı. Türkiye eğer Suriye’ye girebilirse, ilk işi oradaki YPG güçlerini yok etmek olacak. Bunun kimin işine yarayacağı, Saray’ın ve Ergenekoncu derin devletin umurunda bile değil. Kamuoyu öyle bir efsunlandı ki, YPG’nin Türkiye’ye saldırmadığını, defalarca Ankara’yı hedef almayacağını açıkladığını, hatta Salih Müslim’in vakti zamanında Ankara’nın önemli partnerlerinden biri olduğunu falan bilmiyor. Dahası, Erdoğan’ın Afrin meselesinde Peşmerge güçlerini Türkiye toprakları üzerinden Suriye’ye geçirdiğinin de farkında değil. Bunları haber yapacak ya da kısmen eleştirecek tek bir eleştirel kalem yok Türkiye’de. Yani, Kürt karşıtlığı ve Batı karşıtlığı, İslamcı fanatizm ve Türk nasyonalizminin en çok prim yapan ideolojik dayanak noktaları!
Cihatçı fanatiklerin hamisi Erdoğan rejimi
Şimdi buna bir de “Trump’a ve ABD’ye haddini bildiren” reis mitini ekleyin. Hipnozdan uyanmak mümkün mü bu durumda? Hiç sanmıyorum. ABD’nin bölgeden çıkması, oysa Türkiye için son derece somut riskleri beraberinde getirebilir. Rusya ve İran, Türkiye’nin bölgede yalnız kalmasından çok memnun! İleride herhangi bir fırsat ellerine geçtiğinde, yalnız (ABD ve NATO şemsiyesinden uzaklaşan) bir Türkiye’nin çok daha kolay taviz verebilen bir bölgesel etkisiz aktör olması, başta Rusya, İran ve diğer bölgesel devletlerin işine geliyor. Bunların başında, Türkiye’den intikam almak için fırsat kollayan Esat Suriye’si geliyor. Çünkü Esad, Suriye’nin bu hale düşmesinde, cihatçı fanatiklerin hamisi Erdoğan rejimi olduğunu biliyor. Baba Esad döneminde Hatay sorunu, GAP projesi ve bunlarla ilintili olarak inatla Öcalan’ı koruma yolunu seçen Suriye’nin, bugün itibarıyla Türkiye’yi düşman bellemek için çok daha fazla nedeni var. Üstüne üstlük, hâlihazırda Şam’ın arkasında Moskova ve Tahran da var! Ve Türkiye’nin arkasında ABD yok! Bu olumsuzlukların dışında, Suriye Kürtleri’nin Şam tarafından korunmaya alınacağı ve bunun üç vakte kadar Ankara’nın kâbusu haline geleceğini tahmin etmek zor değil. Dahası, Suriye Kürtlerinin Esad (ve Rusya artı İran) tarafından korunmasının ardından, Türkiye’de sıfırlanan ve siyaseten komple sistem dışına itilmiş bulunan Kürt siyasi hareketinin radikalleşerek bundan PKK’nın istifade etmeye çalışacağı muhakkak. Kaldı ki, Batı’da Kürtlerin kendilerini Türkiye siyaseti içinde meşru olarak ifade etme şanslarının kalmaması, Batı’yı PKK konusunda yeniden değerlendirme yapmaya itebilir. Çünkü ABD, Kürtlerin seküler, anti cihatçı ve ABD yanlısı bir güç olduklarını düşünüyor. ABD’nin bu algısı haksız mı? Bölgede Irak Kürtleri de Suriye Kürtleri de ABD ile yakın ilişki içinde. Türkiye’nin 90’lara kadarki müttefiklik rolü Ortadoğu’daki ABD için ne idiyse, bugün itibarıyla bu rolü üstlenen Irak ve Suriye Kürtleri. Bunun ABD’nin en yakın müttefiki ve İran’ın azılı düşmanı İsrail tarafından da ilgiyle izlendiğini görmemek için kör olmak lazım. Yani esasında İslamcılar ve Avrasyacılar, ABD’yle ortaklığı reddederek, Kürt hareketine ciddi bir uluslararası destek sağlamış oldular. Kısa vadede tribünler “Trump’ı alt eden reis” söylemiyle coşturulsalar da, orta ve uzun vadede 1920’den beri en ciddi bölünme tehlikesiyle baş başa kalan, güçsüzleşmiş ve yalnızlaşmış bir Türkiye var! İslamcılar haydi anladık, sadece kendi bekalarını düşünen bir üst kadroyla, Osmanlı hayalleri kuran bir düşük eğitimli bilgisiz ama kalabalık alt kadrodan oluşuyor da, peki Avrasyacı askerler ve ulusalcı beyaz Türkler yaklaşan fırtınayı görmüyor mu?
Suriye politikaları – Ortadoğu denen bataklık dâhilinde – Türkiye’yi tarihinin en zayıf döneminde çok büyük, hayati tehlikelerle baş başa bırakıyor. Elden bir şey gelmiyor – uyarmak ve tarihe her zamanki gibi bir not düşmek dışında!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.12.2018 [TR724]
IMF’li yahut IMF’siz acı reçeteden kurtuluş yok [Semih Ardıç]
2018 senesinde büyük başarılara imza atmış Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak. Şimdi o başarıları “müjdeli” haberlerle taçlandırıyorlarmış.
Bakan Albayrak’a kalırsa Türk Lirası bir senede yüzde 45 erimedi, enflasyon yüzde 25’e yükselmedi, işsizlik yüzde 11’i aşmadı, iflas ve konkordato patlaması yaşanmadı.
VATANDAŞIN BANKALARA BORCU 542 MİLYAR TL
Kendisi bu ve daha nice çöküş haberlerinin dış mihrakların uydurduğu kuyruklu yalanlar olduğuna inanmamızı istiyor.
Türkiye’nin ahvali, kayınpederi Recep Tayyip Erdoğan ile elele verip memleketi borç girdabına sürükleyen Albayrak’ın allayıp pulladığı kadar parlak olsaydı keşke.
Hane halkının bankalara borcu 542 milyar TL olmuş. 2002 senesinde borç 6,7 milyar TL seviyesinde idi. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) devr-i iktidarında borç her sene arttı. 2017 senesi 3’üncü çeyreğine ait veriler borçluluğun 80 kat arttığını gösteriyor.
GELİRİN YARISI BORCA GİDİYOR
2018 rakamları açıklandığında borcun katlandığı görülecek. Harcanabilir gelirinin yarısını borç ödemek için kullanan vatandaşın adım atacak mecali kalmadı.
Dış borç sadece özel şirketler cenahında 222 milyar dolar. Mevcut kur üzerinden hesap yapıldığında 1,1 trilyon TL borcun nasıl ödeneceği meçhul. Borç yükü katlanırken ekonominin küçülmeye başladı.
Bankalar yurt dışından sendikasyon kredisi temin etmekte zorlanıyor. Hazine vatandaşına euro-dolar nevinden tahvil satıyor ve tefeci faizi mukabili borç talep ediyor. Daha doğrusu Hazine o borcu talep etmek mecburiyetinde kaldı.
2019 ZOR BİR SENE OLACAK
2018’den devraldığı kriz bakiyesi yüzünden 2019 senesi zannedilenden çok daha ağır şartlar altında geçecek.
Türkiye kalıcı bir borç kaynağı bulmazsa, hukuk devletini ikame edecek adımlar atmaza yeni kur şoklarına maruz kalacak. Borsamız sermaye için artık vur-kaç limanından başka bir kıymet ifade etmiyor.
Yüksek borcu hızlı büyüme ya da para bolluğu esnasında ödemek mümkündü. Devir değişti, nehirler kurudu. Borç batağındaki Türkiye’nin hariçten yardım almadan kurtulma ihtimali kalmadı.
IMF İLE ARKA KAPIDAN GÖRÜŞÜYORLAR
Hollanda mahreçli ABN Amro son raporunda Türkiye’nin borç bulmak için Uluslararası Para Fonu (IMF) ile gayri resmi yürüttüğü müzakereleri açığa vuracak bir tespit yaptı. Hazine ile IMF’nin arka kapıdan müzakere yürüttüğü zaten piyasada biliniyordu.
Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın damat Berat’a 31 Mart 2019 Pazar günü yapılacak seçimin akabinde muhtemel IMF kredisi için talimat verdiğini sağır sultan duydu.
O tarihe kadar “ver mehteri” diyecekler, seçimin akabinde acı reçeteyi 81 milyona yudumlatacaklar.
Nitekim ABN Amro, Türkiye’nin 2018’in 3’üncü çeyreği itibarıyla en az 2019 ortasına kadar devam edecek bir iktisadî durgunluğa (resesyon) gireceğine dikkat çekiyor. ABN Amro, IMF ile anlaşma ihtimalinin de düne kıyasla kuvvetli hale geldiğini kaydetti
1 NİSAN SABAHINDA DAHA FAKİR BİR TÜRKİYE
Aynı raporda IMF’nin Türkiye’ye krizde yol göstermek için yardım ettiği söylentilerinin artmasının piyasaya bakan tarafı ile “müspet” bir gelişme olduğu vurgulandı.
Zira Türkiye en azından IMF sayesinde ihmal ettiği ıslahat (reform) programını geç de olsa başlatır.
Sandıktan zaferle çıkması halinde piyasaların ne umduğunun Erdoğan’ın nazarında kıymeti harbisi olmayacağı unutulmamalı. O vakit de borç lazım olacak. Erdoğan köprüyü geçtiğine göre daha rahat karar verebilecek.
Erdoğan 4 sene sandık kurulmayacak olmasının verdiği rahatlıkla en ağır reçeteyi IMF’siz de tatbik edecektir.
VERGİ ZAMLARINDA NE KADAR MAHİRLER!
2017 senesinde anayasa değişikliği referandumundan sonra getirilen 40 milyar TL tutarında vergi zam paketini, o pakette limonataya bile yüzde 10 ÖTV konulduğunu hatırlatıp geçeyim…
2019 bütçesinde vergi gelirleri yüzde 42 artacak. Ekonomi küçülürken nasıl olacak bu artış? Tabii ki vergi zamları ile…
Yurt dışından getirilen cep telefonunda 20 euro TRT bandrol ücreti almaya başladılar bile. Maliye bürokratlarına “zam” demeniz kâfidir. Ambalajı açılmamış nice vergiler ambarda bekliyor.
Türkiye ekonomisinin “IMF’li yahut IMF’siz” bir programdan başka çıkar yolu yok. Hasıl-ı kelâm 81 milyon kişi 1 Nisan sabahına cebindeki para biraz daha eksilerek uyanacak.
[Semih Ardıç] 27.12.2018 [TR724]
Bakan Albayrak’a kalırsa Türk Lirası bir senede yüzde 45 erimedi, enflasyon yüzde 25’e yükselmedi, işsizlik yüzde 11’i aşmadı, iflas ve konkordato patlaması yaşanmadı.
VATANDAŞIN BANKALARA BORCU 542 MİLYAR TL
Kendisi bu ve daha nice çöküş haberlerinin dış mihrakların uydurduğu kuyruklu yalanlar olduğuna inanmamızı istiyor.
Türkiye’nin ahvali, kayınpederi Recep Tayyip Erdoğan ile elele verip memleketi borç girdabına sürükleyen Albayrak’ın allayıp pulladığı kadar parlak olsaydı keşke.
Hane halkının bankalara borcu 542 milyar TL olmuş. 2002 senesinde borç 6,7 milyar TL seviyesinde idi. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) devr-i iktidarında borç her sene arttı. 2017 senesi 3’üncü çeyreğine ait veriler borçluluğun 80 kat arttığını gösteriyor.
GELİRİN YARISI BORCA GİDİYOR
2018 rakamları açıklandığında borcun katlandığı görülecek. Harcanabilir gelirinin yarısını borç ödemek için kullanan vatandaşın adım atacak mecali kalmadı.
Dış borç sadece özel şirketler cenahında 222 milyar dolar. Mevcut kur üzerinden hesap yapıldığında 1,1 trilyon TL borcun nasıl ödeneceği meçhul. Borç yükü katlanırken ekonominin küçülmeye başladı.
Bankalar yurt dışından sendikasyon kredisi temin etmekte zorlanıyor. Hazine vatandaşına euro-dolar nevinden tahvil satıyor ve tefeci faizi mukabili borç talep ediyor. Daha doğrusu Hazine o borcu talep etmek mecburiyetinde kaldı.
2019 ZOR BİR SENE OLACAK
2018’den devraldığı kriz bakiyesi yüzünden 2019 senesi zannedilenden çok daha ağır şartlar altında geçecek.
Türkiye kalıcı bir borç kaynağı bulmazsa, hukuk devletini ikame edecek adımlar atmaza yeni kur şoklarına maruz kalacak. Borsamız sermaye için artık vur-kaç limanından başka bir kıymet ifade etmiyor.
Yüksek borcu hızlı büyüme ya da para bolluğu esnasında ödemek mümkündü. Devir değişti, nehirler kurudu. Borç batağındaki Türkiye’nin hariçten yardım almadan kurtulma ihtimali kalmadı.
IMF İLE ARKA KAPIDAN GÖRÜŞÜYORLAR
Hollanda mahreçli ABN Amro son raporunda Türkiye’nin borç bulmak için Uluslararası Para Fonu (IMF) ile gayri resmi yürüttüğü müzakereleri açığa vuracak bir tespit yaptı. Hazine ile IMF’nin arka kapıdan müzakere yürüttüğü zaten piyasada biliniyordu.
Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın damat Berat’a 31 Mart 2019 Pazar günü yapılacak seçimin akabinde muhtemel IMF kredisi için talimat verdiğini sağır sultan duydu.
O tarihe kadar “ver mehteri” diyecekler, seçimin akabinde acı reçeteyi 81 milyona yudumlatacaklar.
Nitekim ABN Amro, Türkiye’nin 2018’in 3’üncü çeyreği itibarıyla en az 2019 ortasına kadar devam edecek bir iktisadî durgunluğa (resesyon) gireceğine dikkat çekiyor. ABN Amro, IMF ile anlaşma ihtimalinin de düne kıyasla kuvvetli hale geldiğini kaydetti
1 NİSAN SABAHINDA DAHA FAKİR BİR TÜRKİYE
Aynı raporda IMF’nin Türkiye’ye krizde yol göstermek için yardım ettiği söylentilerinin artmasının piyasaya bakan tarafı ile “müspet” bir gelişme olduğu vurgulandı.
Zira Türkiye en azından IMF sayesinde ihmal ettiği ıslahat (reform) programını geç de olsa başlatır.
Sandıktan zaferle çıkması halinde piyasaların ne umduğunun Erdoğan’ın nazarında kıymeti harbisi olmayacağı unutulmamalı. O vakit de borç lazım olacak. Erdoğan köprüyü geçtiğine göre daha rahat karar verebilecek.
Erdoğan 4 sene sandık kurulmayacak olmasının verdiği rahatlıkla en ağır reçeteyi IMF’siz de tatbik edecektir.
VERGİ ZAMLARINDA NE KADAR MAHİRLER!
2017 senesinde anayasa değişikliği referandumundan sonra getirilen 40 milyar TL tutarında vergi zam paketini, o pakette limonataya bile yüzde 10 ÖTV konulduğunu hatırlatıp geçeyim…
2019 bütçesinde vergi gelirleri yüzde 42 artacak. Ekonomi küçülürken nasıl olacak bu artış? Tabii ki vergi zamları ile…
Yurt dışından getirilen cep telefonunda 20 euro TRT bandrol ücreti almaya başladılar bile. Maliye bürokratlarına “zam” demeniz kâfidir. Ambalajı açılmamış nice vergiler ambarda bekliyor.
Türkiye ekonomisinin “IMF’li yahut IMF’siz” bir programdan başka çıkar yolu yok. Hasıl-ı kelâm 81 milyon kişi 1 Nisan sabahına cebindeki para biraz daha eksilerek uyanacak.
[Semih Ardıç] 27.12.2018 [TR724]
‘15 Temmuz’da saklananlar terfi aldı, biz terörist olduk’ [Basri Doğan]
15 Temmuz kurgu darbesinden sonra, Türkiye’de başlayan cadı avının mağduru onbinlerden birisi Emrah Büyüktaş. Henüz mesleğe yeni atanmış başarılı bir komiser yardımcısı idi. O akşam daha meselenin anlaşılamadığı dakikalarda darbe olduğunu dile getiren ve Cumhurbaşkanına hakaretler savuran bir kişiyi gözaltına aldığını belirten Emrah Büyükbaş, ertesi günü kendisi hakkında ‘darbe’den arama kararı çıkarıldığını söylüyor. ’’Daha sonra saklandıklarını öğrendiğim müdürlerden ses çıkmayınca Adliye lojmanlarına gittim. Sinop’ta haklarında işlem yaptıklarımız bize ’asker gelecek kafanıza sıkacak siz de geberceksiniz’ dediler. Şahsı bizzat kendim kelepçeledim belki de o gün Türkiye genelindeki ilk gözaltıyı daha durum ortada iken ben yaptım. Tabi tüm bunlar olurken bahsettiğim isimler yine sessiz. Daha sonra gözaltına alınan şahıs tutuklandı. Tabi 2-3 ay sonra bu şahıs serbest kaldı biz ise terörist ilan edildik.’’ diyor. KHK ile ihraç edildikten sonra ekonomik olarak dibi gördüğünü anlatıyor Büyüktaş: ’’Bir anda boşta kalıyorsunuz. Maddi olarak zor, çevrenizden tepkiler başka, insanlar sizinle konuşmaya çekiniyor. Akrabalarınızdan sizi aramaya korkanlar var. Acayip bir ortam, o psikoloji anlatılamaz. İş yapabileceğimiz bütün alanlar kısıtlandı. Bir yerde çalışmamıza, para kazanmanıza izin verilmiyor. Arkadaşlarım tutuklanmaya devam ediyordu. Haberlerini alıyoruz, psikolojik olarak gittikçe çöküyoruz. Bir işgüzar çıkıp hemen babamı belediyeye şikayet etmiş. AKP’li Belediye babamı hemen işten çıkardı. Ekonomik olarak dibi gördük.’’
Çaresizlik içinde yurtdışına çıkma kararı alan Emrah Büyüktaş, yaşadıklarını ve Hollanda’da son bulan yolculuğunu Tr724 ile paylaştı.
MEĞER O MÜDÜRLER SAKLANMAYA GİTMİŞ
15 Temmuz 2016’dan yaklaşık 15 gün önce yıllık iznime ayrılmıştım. Tam 15 Temmuz akşamı görevli idim. Sabah uçakla İstanbul’dan hareket etmiştim. Akşamda görevimin başında iken, bu darbe girişimi yaşandı. Akşamları ise ben aranan şahıslar ilgi çalışma içerisinde görev yapıyordum. Alt devre kardeşlerimiz gelmişti. Zaten bizden sonra alt devreler yok mezun olamadılar. Ben polis akademisinin en son mezunlarındanım daha sonrası yok. Çocukları farklı üniversitelere attılar. Yani 8 yıl emek verdikleri mesleklerine saçma sapan gerekçeler ile maalesef başlayamadılar. Onlar ile çay bahçesinde oturur iken, telefonuma bir mesaj geldi. İstanbul boğazı kapatıldı. Askerler köprüdeler diye haberler gelmeye başladı. Biz ne olduğunu anlamaya çalışır iken, o arada bombalar patlıyordu. IŞİD eylemler yapıyordu. Herhalde boğaz köprüsüne bir bomba yerleştirildi zannettim. Bu arada neden polis değil de asker geldi dedim. Onun düşüncesinde idik. Buna bir anlamda veremedik. Daha sonra cumhurbaşkanı bunun bir darbe girişimi olduğunu söyledi. Biz hemen emniyete hareket ettik görev alabilmek için. Ben emrimdeki polis memurlarına da tek tek bilgi verdim. Görev başına gelin. Devletin sizlere ihtiyacı var dedim. Daha sonra emniyet müdürlüğüne gittim. Görev alabilmek için. Orada karşılaştığım tablo çok garipti. Bu arada Sinop İl Emniyet Müdürü, dönemin istihbarat şube müdürü, dönemin terörle mücadele şube müdürü bir arabaya binmişler bir yere doğru hareket etmeye hazırlanıyorlardı. Ben sonra öğrendim ki bir yerlerde saklanmaya çalışmışlar. Ben o gün asayiş şubede görevli idim. Burada terörle şube müdürü asayiş şubeye de vekalet ediyordu. Ben nasıl hareket edelim. Bir talimatınız var mı ona göre hareket edelim dedim. Sen adliye lojmanlarına git ben sana ulaşırım dedim. İki polis memuru ile adliyede beklemeye başladık. Bu arada halk sokağa çıkmaya başlamıştı. Şehir merkezinde toplanma başlamıştı. Karşıt görüşlüler de gelince atışmalar yaşanmış. Adliye lojmanlarında görevli olduğum için görev yerimden de ayrılamıyorum.Telsizden birinin talimatını bekliyorum kimse ortalıkta yok.
DARBEYİ ÖVEN SERBEST KALDI BEN TERÖRİST OLDUM
Baktım kimseden ses çıkmayacak kendi insiyatifimle olay yerine gittim. Sinop’un suçlularından olan önceden işlem yaptıklarımız bize karşı asker gelecek kafanıza sıkacak siz de geberceksiniz dediler. Daha sonra başka bir şahıs yine taşkınlık yapıp görevli polislere vurmaya çalışıyordu. Şahsı bizzat kendim kelepçeledim belki de o gün Türkiye genelindeki ilk gözaltıyı daha durum ortada iken ben yaptım. Tabi tüm bunlar olurken bahsettiğim isimler yine sessiz. Daha sonra gözaltına alınan şahıs tutuklandı.Tabi 2-3 ay sonra bu şahıs serbest kaldı biz ise terörist ilan edildik.
O GÜN SAKLANANLAR TERFİ ALDI
Bu saklanmaya giden müdürler şu an terfi aldılar. Çünkü 15 temmuz günü çok büyük riskler aldılar terfi almaları da çok normal tabi. İl Emniyet müdürünün olayı çok daha saçma. Bu şahıs fetö soruşturması geçiriyor.Evi, makamı , aracı arandı. Mahkemeden adli kontrolle bırakıldı hatta haftada 1 valiliğe gidip imza atıyordu.Ama tüm bunlara rağmen o kolutkta oturmaya devam ediyordu.Ve bu insanlar ihraç olmadı biz ihraç olduk. Darbe günü karşı koyan biz terörist, kaçan onlar kahraman oldular. Ben her zaman darbenin her türlüsünün karşısında oldum. Bundan sonra da olmaya devam edeceğim. Çünkü tüm hayatım boyunca aldığım eğitim ve terbiye bunu gerektiriyor. Bizler demokrasi ve insan haklarına saygılı bireyler olarak yetiştirildik.
KİMİN KAHRAMAN KİMİN HAİN OLDUĞUNU TARİH GÖSTERECEK
Devlete ve millete karşı kesinlikle yanlış bir hareketim olmamıştır olamaz da zaten.Tüm gerçeklerin zamanı eldiğinde ortaya çıkacağından şüphem yok.15 temmuzdan sonra 3 gün eve dahi gitmeden çalıştım.Sonradan tutuklanan devrem 13-14 yaşından beri arkadaşım da benimle beraberdi.3. günün sonunda arkadaşımı emniyete çağırdılar. Açığa alınmış ve beni arayıp durumu anlattı. Ben ilk başta şaka yapıyor zannettim.Çünkü o da benimle birlikte günlerce çalışmıştı ve nasıl bir hayat sürdüğünü yakından biliyordum.İnsan sonraları anlıyor ki önceden oluşturdukları listeler var sırayla herkesi görevden alıyorlar.Önc arkadaşlarımı sonra bizleri görevden aldılar.Hala da almaya devam ediyorlr zaten.Kendilerine muhalif olan herkesi bir torbaya dolduruyorlar ve terörist ilan edip hayatlarını karartıyorlar.Bu operasyonlar Gülen cemaati odaklı olarak tüm kesimlere sıçradı. Cemaatle bir ilginizin olup olmadığına bakılmaksızın, muhalifseniz terörist damgasını yiyorsunuz zaten.
2006 yılında Polis Koleji’ne girdim. Bursa’da okudum Polis Koleji’ni. 2014’te Polis Akademisi’nden mezun oldum.Kolej de ve Akademide okuyanlara soruların verildiği iftirası atılıyor.Buraya giren her öğrenci Türkiyedeki neredeyse tüm fen liselerini kazanmış öğrenciler. Genel olarak da okullarında 1. olmuş kişiler. Demek ki okulda da sınav soruları verilmiş bu kadar saçmalık olur yani.
22 KASIM 2016’DA KHK İLE İHRAÇ OLDUM
İlk görev yerim Sinop Emniyet Müdürlüğü’ydü. 15 Temmuz 2014’te göreve başladım. Açığa alındığım 3 Ekim 2016 tarihine kadar Ekipler Amirliği, Cinayet Şube ve Aranan Şahıslar bölümlerinden sorumlu büro amiriydim. 22 Kasım 2016’da KHK ile ihraç oldum.İhraç olmanın ne demek olduğu ilgili mercilere detaylı şekilde anlatılmalıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin koruma altına aldığı lekelenmeme hakkı, savunma hakkı gibi temel haklarınız elinden alınıyor ve tüm dünyaya açık şekilde terörist ilan ediliyorsunuz.Tabi bunun yanında açlığa mahkum edilmeniz de cabası.
BİZE ÖNEMLİ GÖREVLER VERİLMİYORDU
15 Temmuz’dan sonra da 2,5-3 ay görevime devam etmiştim. Bu sırada Hizmet Hareketine (Gülen) cemaatine yönelik operasyonlar başladı. İsimleri önceden belirlenmiş, her meslekten insan; polis, hakim, savcı, öğretmen tutuklanıyordu. O dönemde ben mahkemelerde görevliydim.Dışarıda düzeni sağlamak, mahkeme sonucunu takip etmek, bilgi vermek gibi işlerim vardı. Bir de tutuklananları cezaevine teslim ediyorduk. Olağan şüpheli gözüyle bakıldığı için bize ev aramaları gibi görevler verilmiyordu.Maalesef Emniyet içinde, Polis Akademisi mezunu herkese ‘cemaatçi’ damgası yapıştırılıyordu.Bunun nedeni 2013 te zamanın İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın kolej ve akademideki öğrencilerin % 95’inin Hizmet Hareketi (Gülen) ile bağlantılı olduğunu söylemesidir.
ÇOCUKLARININ BABALARINA SARILIP AĞLAMALARI İÇİMİ YAKIYORDU
O mahkemelerde insanların haksız yere tutuklandığını gördüm. Yani ben bu insanlarla çalıştım. Hepsini tanıyorum, ne kadar iyi olduklarını biliyorum. Terörist olması imkânsız insanları elimizle götürüp hapishaneye atıyorduk, ki 10 yıllık en yakın arkadaşlarım, mesai arkadaşlarım da bunlara dahil.Mahkemeler tiyatrodan ibaretti. Ellerinde delil olmamasına rağmen hakimler tutuklamazsak biz de F..ö şüphelisi oluruz korkusuyla insanları tutukluyorlardı.Suçu yoksa birkaç aya çıkar zaten diyorlardı.Tabi bu arada binlerce insanın hayatı kararıyordu. En yakın arkadaşlarımı cezaevine bizzat kendim teslim ettim. Günlerce aklımdan çıkmadı uyumadı.Meslek büyüklerim gözümün önünde haksız yere tutuklandılar. Çocuklarının babalarına sarılıp ağlamaları içimi yakıyordu. Adliyenin tuvaletine gidip gözyaşlarımı siliyordum. Çünkü üzüldüğünü belli etmemek zorundasın. Çünkü onlara selam versen bile terörist yerine konuluyordun ki, ihraç olduktan sonra aynı şeyleri kendim de yaşadım.
BABAMI DA İŞTEN ATTILAR
Görevden alındıktan sonra gelip beni alsınlar diye bir hafta evde öylece bekledim… ‘Nasıl olsa suçum yoktu. Bana bir şey olmaz’ diye düşünüyorum. Anayasa Mahkemesi ve İdare Mahkemesine yapılan işleme karşı dava açtım. Tabiki suçun olup olmamasına bakmıyorlar. Zaten kafalarında yazıp çizmişler, herkesin cezasını veriyorlar. Ben hâlâ hukuk olduğuna inandığım için, bütün hayatımız bu değerler üzerine kurulduğu için ona güvenerek bekliyorum. Daha sonra İstanbul’a geçtim. Ailem İstanbul’daydı. Ben de orada büyümüştüm zaten. Ne yapacağımı düşünmeye başladım. Bir anda boşta kalıyorsunuz. Maddi olarak zor, çevrenizden tepkiler başka, insanlar sizinle konuşmaya çekiniyor. Akrabalarınızdan sizi aramaya korkanlar var. Acayip bir ortam, o psikoloji anlatılamaz.
EKONOMİK OLARAK DİBİ GÖRDÜK
KHK ile iş yapabileceğimiz bütün alanlar kısıtlandı. Bir yerde çalışmamıza, para kazanmamıza izin verilmiyor. Ne yapacaksın? diye soruyor arkadaşlarım. Artık Türk firmalarında çalışma ihtimalimiz yok, giderim yabancı bir firmaya başvururum diyorum. Belki onlar işe alırlar diye ümit ediyorum.Arkadaşlarım tutuklanmaya devam ediyordu. Haberlerini alıyoruz, psikolojik olarak gittikçe çöküyoruz. Ailem de halimi görüyor, üzülüyor. Yapabilecekleri bir şey yok. Babam inşaat ustası.Bir şirkette çalışıyordu ve o dönemde belediyeye bir inşaat yapıyorlardı. Çalışma arkadaşları onu üzüntülü görünce, ne oldu diye sormuşlar.Babam da ne bilsin,iyi niyetle anlatıyor, oğlunun başına gelenleri. Bir işgüzar çıkıp hemen babamı belediyeye şikayet ediyor. Belediye AKP’li tabiki. Babamı hemen işten çıkardılar. Ekonomik olarak dibi gördük.
2017 OCAK İTİBARİYLE ARANDIĞIMI ÖĞRENDİM
İstanbul’a geçince adresimi Sinopta bıraktım.Aranan Şahıslarda çalıştığım için yakalanacak şahsın hangi bilgilerinden faydalanıldığını biliyordum.Mernis adresi ilk önceliktir.Bu nedenle öğrendiğim tarihten itibaren farklı yerlerde kalmaya başladım.Göçebe bir hayat yaşamaya başlamıştım.
TANTUNİ DÜKKANI AÇTIK
Bir gün ilkokul arkadaşım ‘Ben senin terörist olduğuna inanmıyorum ilkokuldan beri ne kadar düzgün ve çalışkan bir insan olduğunu biliyorum’ dedi. Kendisi mahallemizde küçük bir el arabasında tantuni yapıyordu. Beraber dükkan açmayı teklif etti. Tabi dükkan nasıl açılır ? Hiç bilmediğim, yabancı olduğum konular. Bunları araştırdım, öğrendim. Bir yer kiraladık. Boyasını beraber yaptık, malzemeleri yerleştirdik.Bir aya kalmadan dükkanı açtık.Tabi her şey arkadaşımın üzerine. 3-4 ay boyunca orayı işlettik. Ama oradan para kazanmak için bir sene beklemek gerekiyormuş. Beklemek için de kenarda bir paranızın olması lazım.Biz zaten göreve yeni başlamıştık, borçlarımızı ancak ödemiştik ki, ihraç olduk. Birikimim hiç yoktu. Bu nedenle orayı devam ettiremedim. Haklarımı devredip paramı aldım.
SİGORTASIZ BİR YILDAN FAZLA GARSONLUK YAPTIM
Yine başladığım yere geri dönmüştüm. Mayıs ayıydı ve ramazana tekbül ediyordu.O arada bir akrabam bana iş buldu. Kadıköy’de Bağdat Caddesi’nde garsonluk yapmaya başladım. Bir yıldan fazla çalıştım orada, fakat gerçek adımla değil. Sigortam zaten yok.Geçmişimle alakalı söylediğim her şey yalandı, ister istemez. İnsanlara yaşadıklarınızı anlatamıyorsunuz.
Kimseyi küçümsemek için demiyorum ama bir garsonun profili aşağı yukarı bellidir. Benim farklı olduğum anlaşılıyordu. Herkes tabi ki beni merak etmeye, sen burada ne yapıyorsun diye sormaya başladılar.Kimseye doğruları anlatamıyordum.İşsizlik var deyip geçiştiriyordum.
Bir yandan artık çalışıyorum, para kazanıyorum diyorum ama kafamın içi sürekli meşgul, ne zaman gelecekler, ailemin evini ne zaman basacaklar diye.Sabah uyanıyorum iyi bugün de gelmemişler diyip hayatıma devam ediyorum.
İki gün annemde kalıyorum, iki gün kardeşimde kalıyorum. 2-3 gün başkalarında kalıyorum. İster istemez otobüse binmeniz lazım, işe gidiyorum. Sokakta polis görüyorum.Eski bir polis olmama rağmen onları gördükçe, yani bu duygu tam tarif edilemez ama korku değil, acıma değil… O kadar farklı bir ruh haline giriyorsunuz ki… Polis olmana rağmen polisten çekiniyorsun, yakalanırsan hapse gireceğini biliyorsun.
Arkadaşlarımın arabasıyla bir yerlere gidiyoruz, acaba polis bizi çevirir mi, kimlik sorar mı düşüncesi sürekli kafamda dolaşıp duruyor. Sorarsa direkt tutuklanıyorsunuz. Yargısız infaz var. Suçlu suçsuz ona hiç bakılmıyor.
ARKADAŞLARIM TAHLİYE OLDULAR VE AYNI SÜREÇLERİ YAŞADILAR
Garsonluk yaptığım süre boyunca içerideki arkadaşlarımın ailelerini ziyaret ettim. Aklım zaten sürekli onlardaydı. 10-15 yıllık dostlarım hepsi. O yüzden o dönemde yurt dışına çıkmayı düşünmedim.Onları bırakıp gidemezdim. Arkadaşlarım 22 ay yattıktan sonra serbest kaldılar. Sanırım geçtiğimiz mayıs ya da haziran ayıydı. Aynı süreçleri onlar da yaşamışlar.Akrabaları sırt çevirmiş, herkes aramaya korkmuş, iş bulmamışlar. Kendi ülkemi de yabancı olmuştuk. Bize yaşama şansı verilmiyordu. Birlikte oturduk, konuştuk ve hep beraber yurt dışına çıkmaya karar verdik. 11 ya da 12 Ağustos’ta bir arkadaşımızın düğünü oldu. O ve eşi, birkaç kişi daha derken 6 kişi olduk. Ağustos sonunda Türkiye’den ayrılmaya karar verdik.
DEVRİYE ARAÇLARI BİZE DOĞRU GELMEYE BAŞLADIK
Saat gece 3:45 gibi Meriç nehri kıyısına ulaştık.Ben tümsek vardı aşağıya inip botu indirmek için uygun bir yer aramaya başladım. Tam o sırada arkadaşlar patır patır yuvarlanmaya başladılar. Ne oluyor diye kafamı kaldırdım. Kırmızı ışıklı bir aracın bize doğru yaklaştığını gördüm.Resmi bir araç olduğu belliydi. Hudut Kartalları denilen askeri devriye olduğunu daha sonra öğrendim bu araçların. Çalıların arasına saklandık ama askerler dibimizde bitti.O an zaten mahşer yeri gibiydi. Herkes bir yerlere koşuşturuyordu, kırmızı ışıklar üzerimize doğru yanmıştı. Hâlâ şu an size anlatırken bile sağlıklı düşünemiyorum, kim neredeydi, ne yapıyordu…
VE MERİÇ SULARI..
Benim arkamda sırt çantam vardı. Askerlerle aramda 10 metre kalmıştı. O karanlıkta bir anda hemen suya atladım.Benimle beraber bir arkadaşım daha atladı. Diğer arkadaşların yanında kadın olduğu için atlayamadılar sanırım, ayrıca yüzme de çok iyi bilmiyorlardı.Atlarken de saklanırken de ağaçların dikenleri, dalları vücuduma battı, her yerim paramparça oldu.
Denizde yüzersiniz ama nehirde yüzmek farklı. İçinde ne olduğunu bilmiyorsunuz, bataklık olduğu, suyun çektiği söyleniyor.Nerede bataklığa saplanıp, akıntıya kapılabileceğiniz belli değil. Ben askerleri görür görmez kendimi suya attım. Bize arkadan bağırıyorlar, kaçmayın şerefsizler, gebereceksiniz, suda boğulacaksınız, vatan hainleri diye… Ağza gelmeyecek küfürler savurdular.Sırtımda çantayla yüzmeye çalışıyorum, bir yandan da düşünüyorum. Arkamızdan ateş ederler mi, sonuçta orada acemi erler de var. Biri ateş etse ne yaparım, kendimi nasıl korurum. Bir yandan geride kalanları düşünüyorum. Arkanıza bakma şansınız yok.Zaten nefes nefese kalmışım, o korkudan ve hareketten dolayı. Hemen karşı kıyıya ulaşmaya çalışıyorum. Mesafe 100 metre civarıydı.Ben iyi yüzüyordum ama diğer arkadaşım 10 metre solumdan geliyordu. Akıntı vardı. Yardım edin, imdat diye bağırmaya başladı. Yanına gidip bir şey yapamıyorsun. Bir süre sonra onu kaybettim, akıntıda sürüklenmişti sanırım. Herkes kendi derdine düşmüş, mahşer yeri gibiydi o an. O kadar zor şeylerdi ki…
KULAÇ ATIYORDUM AMA İLERLEYEMİYORDUM
Hâlâ suyun içindeydim ve yüzmeye devam ediyorum. Telefonum cebimdeydi. Bir anda nehre atladığım için onları poşetleme şansım olmamıştı. Yüzmeye devam ediyorum, altımda eşofman gibi bir şey vardı. Eşofman şişmeye başladı. Tam nehrin ortasına geldim, kulaç atıyorum, olmuyor, ilerleyemiyorum. Altımda ne varsa hepsini çıkardım. Çantayı da bir koluma aldım, sırt üstü geri geri karşıya yüzmeye devam ettim. Sırt üstü yüzünce bir anda dolunay, gökyüzü ve yıldızlar beni Şener Şen’in oynadığı Eşkiya filmine götürdü. Polisler onu çatı katı gibi bir yerde kıstırıyorlardı. O da çatıya çıkıp gökyüzünü seyrediyordu. Aynı sahneyi ben o anda nehirde yaşadım. Bir yandan ateş edecekler mi diye düşünüyorum, bir yandan özgürlüğüme gidiyorum, canımı kurtarıyorum, bir yandan yıldızları seyrediyorum. Nerden aklıma geldi bilmiyorum. Çok değişik bir andı.
Kıyıya kadar ulaştım nihayet. Çıkmak için elimi atınca bu kez bataklığa saplandım. Orada korktum işte. Buraya kadar yüzdüm, bundan sonra batacağım herhalde, çıkamayacağım dedim. Sonra bir ağaç dalı buldum ve kendimi yukarıya doğru çektim.Zaten ağaç da dikenliymiş, ellerim paramparça oldu. Vücudumda çizilmedik yer kalmadı. Ama gözüm hiçbir şey görmüyordu. Acısını bile hissetmedim. O halde sudan çıktım. Üstümde başımda hiçbir şey yok. Anadan doğma bir haldeydim. Üzerimi giyinmek aklımın ucundan geçmiyor.
Bir an önce oradan uzaklaşmaya bakıyorum. Askerler peşimizden gelir, beni geri götürürler diye düşünüyorum. O anda sağlıklı düşünme şansınız yok tabi. Arkadaşım nerede, onu da bilmiyorum. Nehir ne kadar sürükledi, ne oldu? Öldü mü, kaldı mı? O sol taraftaydı, ben sağdan çıktım. Hemen tarlaların içine girdim, uzaklaşmaya çalıştım. Yatay bir şekilde değil de, dikey bir şekilde yarım saat yürüdükten sonra çantamdaki kıyafetleri çıkarıp giydim. Poşetlemiştim onları. Üzerime bir şort geçirdim. Ayakkabımı giydim. Nerede olduğumu bilmiyorum tabi.
KAVUN TARLASINDA KARNIMI DOYURDUM
Yanımda yiyecek yok, su yok, ışık zaten yok. Tarla yolunu takip ederek bir-iki saat kadar yürüdüm. O arada çok acıktım, susadım. Hava hafif aydınlanmaya başlayınca ayçiçek tarlalarına girdim. Çekirdek topladım, kavun tarlası vardı. Elimle kavunu parçalayıp yemeye başladım. O kadar acıkmıştım ki…Bir süre daha yürüyünce bir koyun sürüsü gördüm. Bir çoban vardır diye o tarafa doğru yürümeye başladım, belki İngilizce konuşabiliriz, bana yolu tarif eder diye ümit ediyorum. Atina’ya gitmek istiyorum ama nasıl gideceğimi bilmiyorum.Tam adama yaklaştım, iki köpek çıktı karşıma ve beni kovalamaya başladılar. 2-3 dakika köpeklerden kaçtım, tarlalara daldım. Sürüden uzaklaşınca köpekler geri döndü. Yürümeye devam ettim. Bir yerde Ülker paketleri gördüm. Benden önce buradan yürüyenler vardı demek ki doğru yoldaydım. Bir tarlada bidonlara doldurulmuş su buldum. İçemedim tabii ama vücudumdaki kanları, görebildiğim her yerdeki pislikleri temizlemeye çalıştım. Çantam zaten tamamen çamur.Üstüm başım çamur. Biri beni görürse mülteci olduğumdan şüphelenemesin diye kendimce tedbir almaya çalışıyorum. Sonra yarım kalmış bir inşaat gördüm. Onun çatısına çıktım. Etrafı gözetlemeye başladım. Saat yanılmıyorsam sabah 6:00 civarıydı. Yapının tepesinden anayol görünüyordu.
MAKEDONUM DEYİNCE ADAM SİNİRLENDİ
Anayola doğru giderken bir adamla karşılaştım. İngilizce nereli olduğumu sordu. Makedon’um dedim, keşke demeseydim, sonradan öğrendiğime göre Makedonlarla araları kötüymüş. İhbar etmesin beni diye kaçtım. Hedefim polise yakalanmadan, mülteci kampına girmeden Atina’ya ulaşmaktı.Anayola doğru ilerlerken bir köyün içinden geçmem gerekti. Orada yaşlı bir amca ile karşılaştım. O anladı halimden. ‘Meriç’ten mi geçtin?’ diye sordu.Arkadaşlarla kamp kurduğumuzu söyledim ama inanmadı. En son Türkiye’den geldiğimi söyledim, ‘Git polise teslim ol’ dedi. ‘Tamam, ben teslim olurum, ne tarafta yerleri’ diye sordum, gösterdi. Tabi ben oraya gitmedim.Nihayetinde anayola çıktım, orada bir benzin istasyonu vardı. Yerlilerden çok yabancıların olduğu istasyonda Atina’ya nasıl gideceğimi sordum, söylediler ve gösterdikleri yöne doğru yürümeye başladım.Bu arada üzerimde hiçbir şey yok, ne kimlik ne pasaport, polise denk gelsem götürecekler.
AÇ, SUSUZ 22 KİLOMETRE YÜRÜDÜM
Yolda yürürken yanımdan polis arabaları geçiyordu, pazar günüydü, tatil günü diye mi ilgilenmediler bilmiyorum, beni durduran olmadı. Otostop çekiyorum, kimse almıyor. Türk plakalı arabalar geliyor, onlara el sallıyorum, havaya zıplıyorum ama hiç ilgilenmiyorlar. Yaklaşık 5 saat yürüdüm.Toplamda 22 km yol yürüdüm. Sonunda Dimetoka şehrine ulaştım. Fakat şehre varmadan yine bir benzinlik buldum, artık dayanacak gücüm kalmamıştı. 30 saattir uyumamıştım, açtım, susuzdum. Paramı poşete geçirip boynuma asmıştım.Benzinliğe girdim. Herkes bana tip tip bakmaya başladı. Ne oldu, ne var ki bana bakıyorsunuz havasındayım ben. Kendimde bir acayiplik görmüyorum. Su, meyve suyu aldım.Sonra tuvalete gittim. Aynaya bakınca boynumdan, V yakalı tişörtümün ucuna kadar komple çamur içindeyim. Orayı göremediğim için temizleyememişim. Ağustos’un 19’u, hava herhalde 40 derece filandı. Kurumuş çamurlar. Komple boğazımı, boynumu, çantamı her yerimi temizlemeye başladım. Biraz daha kendime çeki düzen verdim. Nihayetinde Dimetoka’nın girişine geldim. Orada bir Türk ile karşılaştım. Yunanistan’da yaşıyormuş. Biraz muhabbet ettik. Üstümü başımı perişan görünce o da ‘Meriç’ten mi geçtin?’ diye sordu.Ona da arkadaşlara kamp kurarak Avrupa’yı gezdiğimizi söyledim. Şakalaşırken ayağım kaydı dere kenarında suya düştüm, dedim. Geziyorum deyince, ‘Burada Aleksandrapoli diye bir şehir var, istersen oraya geç. İzmir gibi, hem güzel mekanlar var’ dedi. Nasıl gideceğimi sordum. Otobüs terminalinin yerini tarif etti. Saat 11’de terminale vardım. 11.50’de Selanik aktarmalı Atina’ya bir otobüs buldum.
TERMİNALDE BANKIN ÜZERİNDE SABAHLADIM
Yunanistan’a daha önce gelmiş arkadaşlarım vardı. Geçmeden önce onlarla irtibat halindeydim.Bana demişlerdi ki, ‘otobüsün en arkasına bilet keserlerse bil ki mülteci olduğunu anlamışlardır ve polis kontrole geldiğinde zaten direkt en arkaya gidiyor ve orada oturanları alıp kampa götürüyorlar’. Benim biletimi de en arkaya kesmişlerdi. Yapacak bir şey yoktu.Param kısıtlı, çıkıp gitme şansım yok. Nasip deyip otobüse bindim. Pazar günü olduğu için herhalde, herhangi bir polis çevirmesine denk gelmedim. Selanik’e vardım. Oradan Atina’ya geçtiğimde saat gece 12 idi. Uyumayalı 48 saat olmuştu. Yolda insanlara telefonunuzu, Whatsup’ınızı kullanabilir miyim diye soruyorum. Tabi kimse kabul etmedi.Kontörlü hatlara bakıyorum. Ankesörlü telefonlar var. Ama yurt dışına arama yapamıyorsunuz diyorlar. Nereye, nasıl gideceğimi bilmiyorum, ne yapacağımı bilmiyorum. Yardım edebilecek kimse yok. Otobüs seferleri de bitmiş.Vücudumun artık dayanacak hali kalmadı. Orada en köşede bir yere çekildim ve bankta sabah sekize kadar uyudum. O arada yanımdan polisler geçiyor ama artık yakalanırsam yapacak bir şey yok, yakalanırsam da yakalanayım, buraya kadar gelmişim diye düşünüyorum.
AİLEM BOĞULDUĞUMU DÜŞÜNMÜŞ
Sabah sekiz gibi uyandım. Hemen şehir içi otobüsler için bir bilet aldım. Havaalanı-terminal arasında gidip gelen bir otobüse bindim. Bir metro istasyonu bulunca inerim diye düşünüyorum.Metro istasyonunda indim içinde interneti olan Whatsapp işaretli bir kart aldım. Sonra Vodafone bayiinden de 80 Euro’ya telefon aldım. Direkt evdekileri aradım.Eşim, annem ağlamaktan ne hale gelmişlerdi. Karşılıklı bayağı ağlaştık. Bir yandan da hayatta olduğumu öğrenince tarif edilemeyecek bir mutluluk yaşadılar. 6 kişilik ekipten dört arkadaşımız yakalanmıştı. Birinin araması yok diye serbest bırakmışlar, adli kontrolle.Diğer üçü hâlâ hapiste. Bizden sonra oraya ceset arama ekibi gelmiş. Askerler tutuklanan arkadaşlarımızın ailelerine bizim için haber alınamadı demiş.Ailem beni boğuldu, öldü zannetmiş.
Sonra Atina’da 1 aylık bir ev kiraladık. Meslekten tanıdığım daha önce Atina’ya gelen arkadaşlarım vardı. Evi, onların yardımı ile buldum. Birkaç hafta kendime gelemedim.Bacaklarımın yaralarının geçmesini bekledim. Benimle geçen arkadaşımın hayatta olduğunu öğrendim. Polise yakalanmış, Yunanistan’da kamptaymış. 1 hafta 10 gün kampta kaldı. Sonra yanıma geldi. Bir buçuk ay beraber kaldık Sahte bir kimlikle 30 Ekim’de Belçika’ya geçtim, aynı gün hızlı trenle Hollanda’ya geçip iltica merkezine başvurdum.
HOLLANDALI YETKİLİLER YAŞADIKLARIMI AĞIZLARI AÇIK DİNLEDİ
Burada yol mülakatı yapıyorlar, nasıl geldiniz diye her şeyi soruyorlar. Beni dinleyen yetkililer inanamadılar anlattıklarıma. Hatta bunların kitabını yazın dediler. Yol mülakatında bile öyle bir tepkiyle karşılaştım. Normalde 15 dakika sürüyor bu görüşmeler, benimki 1,5 saat sürdü. Bu arada beraber kaldığım arkadaşım da Hollanda’da. O benden bir hafta önce geldi. Farklı kamplardayız ama yine burada buluştuk. 2,5-3 aydır Hollanda’dayım. Şimdi iltica sürecimizin sonuçlanmasını bekliyoruz.
GERİYE DÖNME ŞANSIM OLSA YİNE POLİSLİK MESLEĞİNİ SEÇERDİM
Bu yaşananların sorumlusu devlet değil, devletimize küsme şansımız zaten yok. Devlet bir araçsa, hükümet bunu kullanan bir şöfor zaten. O şoför arabayı nereye götürürse araba da oraya gider. Ben devletime küs değilim, beni devletim büyüttü. Milli ve manevi değerlerimize zaten saygılıyız. Ben küçüklüğümden beri polislik yapmayı istiyordum. Beni bu hale getiren ve bunun sorumlusu sadece anti-demokratik hükümettir. Ben yine o yıllara gitsem yine sevdiğim mesleği, hayalim olan mesleği yapmayı isterim. Ama bunca emek verdikten sonra bunların haksız yere başınıza gelmesi, mağdur duruma düşmeniz ve çok sevdiğiniz ülkenizden ayrılmanız tabiki insana çok acı veriyor. Hatta bu yaşananları bazen arkadaşlarımızla aramızda konuşuyoruz. Ve diyoruz ki bu yaşananlar dışarıdan birilerinin başına gelse yarısı intihar eder yarısı da isyan çıkartır. Yani sadece biz değil bu kadar insan, yüzbinlerce kişi o kadar iyi insanlar ki, dışarıdaki herhangi yüzbin insanın başına gelsin bu insanlar sağı solu yıkarlar, her yerde karışıklık çıkarırlar. Yaşadıklarımız çok ağır şeyler, travmatik şeyler aslında. Ama dediğim gibi ben bu durumun sorumlularından bu dünyada olur mu bilmiyorum ama öbür dünyada hakkımı alacağım.
Ama biz hayalimizin peşinden koştuk. Her zaman polis olmak istedik. Bu ülkenin çok daha iyi yerlere gelmesinde bizimde katkımız olmasını istedik. Elimizden geldiğince yolsuzlukların, rüşvetlerin önüne geçmeye çalıştık. Bulunduğumuz kurumda demokrasinin hukukun dışına çıkılmasına izin vermedik. Çıkanları da gereken adli mercilere bildirdik. Bizim bütün gayemiz buydu. Ülkemizin daha demokratik olması ve daha yaşanılabilir bir yer olmasıydı. Şimdi Hollanda’ya geldim ve burada yaşıyorum. Buraya entegre olmak istiyorum hayatımı burada geçirmek istiyorum. İnsanlar çok iyiler, çok anlayışlılar. Bize zaten sinelerini açtılar. Ben elimden geldiğince bu ülkeye faydalı olmak istiyorum. Türkiyeden bazıları diyor ya, Hollanda ve Almanya bizi kıskanıyor diye. Keşke bir imkanları olsa da gelseler şuradaki ortamı, medeniyet seviyesini ve demokrasi seviyesini bir görseler. Ben temenni ediyorum ki ülkemizde inşallah ilerleyen süreçlerde bu demokratik ortam ve medeniyet seviyesi yakalanmış olur. Devletimize küs değiliz sadece bizi bu hale getirenlerden hakkımızı alacağız inşallah. Allah her zaman haklının ve doğrunun yanındadır. Biz yanlış bir şey yapmadık. Dediğim gibi ben insanların haksız yere tutuklanmalarına şahit oldum ve bu insanların dosyalarının boş olduğunu gördüm. Bu insanların hakkı nasıl ödenecek bilmiyorum.
[Basri Doğan] 27.12.2018 [TR724]
Çaresizlik içinde yurtdışına çıkma kararı alan Emrah Büyüktaş, yaşadıklarını ve Hollanda’da son bulan yolculuğunu Tr724 ile paylaştı.
MEĞER O MÜDÜRLER SAKLANMAYA GİTMİŞ
15 Temmuz 2016’dan yaklaşık 15 gün önce yıllık iznime ayrılmıştım. Tam 15 Temmuz akşamı görevli idim. Sabah uçakla İstanbul’dan hareket etmiştim. Akşamda görevimin başında iken, bu darbe girişimi yaşandı. Akşamları ise ben aranan şahıslar ilgi çalışma içerisinde görev yapıyordum. Alt devre kardeşlerimiz gelmişti. Zaten bizden sonra alt devreler yok mezun olamadılar. Ben polis akademisinin en son mezunlarındanım daha sonrası yok. Çocukları farklı üniversitelere attılar. Yani 8 yıl emek verdikleri mesleklerine saçma sapan gerekçeler ile maalesef başlayamadılar. Onlar ile çay bahçesinde oturur iken, telefonuma bir mesaj geldi. İstanbul boğazı kapatıldı. Askerler köprüdeler diye haberler gelmeye başladı. Biz ne olduğunu anlamaya çalışır iken, o arada bombalar patlıyordu. IŞİD eylemler yapıyordu. Herhalde boğaz köprüsüne bir bomba yerleştirildi zannettim. Bu arada neden polis değil de asker geldi dedim. Onun düşüncesinde idik. Buna bir anlamda veremedik. Daha sonra cumhurbaşkanı bunun bir darbe girişimi olduğunu söyledi. Biz hemen emniyete hareket ettik görev alabilmek için. Ben emrimdeki polis memurlarına da tek tek bilgi verdim. Görev başına gelin. Devletin sizlere ihtiyacı var dedim. Daha sonra emniyet müdürlüğüne gittim. Görev alabilmek için. Orada karşılaştığım tablo çok garipti. Bu arada Sinop İl Emniyet Müdürü, dönemin istihbarat şube müdürü, dönemin terörle mücadele şube müdürü bir arabaya binmişler bir yere doğru hareket etmeye hazırlanıyorlardı. Ben sonra öğrendim ki bir yerlerde saklanmaya çalışmışlar. Ben o gün asayiş şubede görevli idim. Burada terörle şube müdürü asayiş şubeye de vekalet ediyordu. Ben nasıl hareket edelim. Bir talimatınız var mı ona göre hareket edelim dedim. Sen adliye lojmanlarına git ben sana ulaşırım dedim. İki polis memuru ile adliyede beklemeye başladık. Bu arada halk sokağa çıkmaya başlamıştı. Şehir merkezinde toplanma başlamıştı. Karşıt görüşlüler de gelince atışmalar yaşanmış. Adliye lojmanlarında görevli olduğum için görev yerimden de ayrılamıyorum.Telsizden birinin talimatını bekliyorum kimse ortalıkta yok.
DARBEYİ ÖVEN SERBEST KALDI BEN TERÖRİST OLDUM
Baktım kimseden ses çıkmayacak kendi insiyatifimle olay yerine gittim. Sinop’un suçlularından olan önceden işlem yaptıklarımız bize karşı asker gelecek kafanıza sıkacak siz de geberceksiniz dediler. Daha sonra başka bir şahıs yine taşkınlık yapıp görevli polislere vurmaya çalışıyordu. Şahsı bizzat kendim kelepçeledim belki de o gün Türkiye genelindeki ilk gözaltıyı daha durum ortada iken ben yaptım. Tabi tüm bunlar olurken bahsettiğim isimler yine sessiz. Daha sonra gözaltına alınan şahıs tutuklandı.Tabi 2-3 ay sonra bu şahıs serbest kaldı biz ise terörist ilan edildik.
O GÜN SAKLANANLAR TERFİ ALDI
Bu saklanmaya giden müdürler şu an terfi aldılar. Çünkü 15 temmuz günü çok büyük riskler aldılar terfi almaları da çok normal tabi. İl Emniyet müdürünün olayı çok daha saçma. Bu şahıs fetö soruşturması geçiriyor.Evi, makamı , aracı arandı. Mahkemeden adli kontrolle bırakıldı hatta haftada 1 valiliğe gidip imza atıyordu.Ama tüm bunlara rağmen o kolutkta oturmaya devam ediyordu.Ve bu insanlar ihraç olmadı biz ihraç olduk. Darbe günü karşı koyan biz terörist, kaçan onlar kahraman oldular. Ben her zaman darbenin her türlüsünün karşısında oldum. Bundan sonra da olmaya devam edeceğim. Çünkü tüm hayatım boyunca aldığım eğitim ve terbiye bunu gerektiriyor. Bizler demokrasi ve insan haklarına saygılı bireyler olarak yetiştirildik.
KİMİN KAHRAMAN KİMİN HAİN OLDUĞUNU TARİH GÖSTERECEK
Devlete ve millete karşı kesinlikle yanlış bir hareketim olmamıştır olamaz da zaten.Tüm gerçeklerin zamanı eldiğinde ortaya çıkacağından şüphem yok.15 temmuzdan sonra 3 gün eve dahi gitmeden çalıştım.Sonradan tutuklanan devrem 13-14 yaşından beri arkadaşım da benimle beraberdi.3. günün sonunda arkadaşımı emniyete çağırdılar. Açığa alınmış ve beni arayıp durumu anlattı. Ben ilk başta şaka yapıyor zannettim.Çünkü o da benimle birlikte günlerce çalışmıştı ve nasıl bir hayat sürdüğünü yakından biliyordum.İnsan sonraları anlıyor ki önceden oluşturdukları listeler var sırayla herkesi görevden alıyorlar.Önc arkadaşlarımı sonra bizleri görevden aldılar.Hala da almaya devam ediyorlr zaten.Kendilerine muhalif olan herkesi bir torbaya dolduruyorlar ve terörist ilan edip hayatlarını karartıyorlar.Bu operasyonlar Gülen cemaati odaklı olarak tüm kesimlere sıçradı. Cemaatle bir ilginizin olup olmadığına bakılmaksızın, muhalifseniz terörist damgasını yiyorsunuz zaten.
2006 yılında Polis Koleji’ne girdim. Bursa’da okudum Polis Koleji’ni. 2014’te Polis Akademisi’nden mezun oldum.Kolej de ve Akademide okuyanlara soruların verildiği iftirası atılıyor.Buraya giren her öğrenci Türkiyedeki neredeyse tüm fen liselerini kazanmış öğrenciler. Genel olarak da okullarında 1. olmuş kişiler. Demek ki okulda da sınav soruları verilmiş bu kadar saçmalık olur yani.
22 KASIM 2016’DA KHK İLE İHRAÇ OLDUM
İlk görev yerim Sinop Emniyet Müdürlüğü’ydü. 15 Temmuz 2014’te göreve başladım. Açığa alındığım 3 Ekim 2016 tarihine kadar Ekipler Amirliği, Cinayet Şube ve Aranan Şahıslar bölümlerinden sorumlu büro amiriydim. 22 Kasım 2016’da KHK ile ihraç oldum.İhraç olmanın ne demek olduğu ilgili mercilere detaylı şekilde anlatılmalıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin koruma altına aldığı lekelenmeme hakkı, savunma hakkı gibi temel haklarınız elinden alınıyor ve tüm dünyaya açık şekilde terörist ilan ediliyorsunuz.Tabi bunun yanında açlığa mahkum edilmeniz de cabası.
BİZE ÖNEMLİ GÖREVLER VERİLMİYORDU
15 Temmuz’dan sonra da 2,5-3 ay görevime devam etmiştim. Bu sırada Hizmet Hareketine (Gülen) cemaatine yönelik operasyonlar başladı. İsimleri önceden belirlenmiş, her meslekten insan; polis, hakim, savcı, öğretmen tutuklanıyordu. O dönemde ben mahkemelerde görevliydim.Dışarıda düzeni sağlamak, mahkeme sonucunu takip etmek, bilgi vermek gibi işlerim vardı. Bir de tutuklananları cezaevine teslim ediyorduk. Olağan şüpheli gözüyle bakıldığı için bize ev aramaları gibi görevler verilmiyordu.Maalesef Emniyet içinde, Polis Akademisi mezunu herkese ‘cemaatçi’ damgası yapıştırılıyordu.Bunun nedeni 2013 te zamanın İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın kolej ve akademideki öğrencilerin % 95’inin Hizmet Hareketi (Gülen) ile bağlantılı olduğunu söylemesidir.
ÇOCUKLARININ BABALARINA SARILIP AĞLAMALARI İÇİMİ YAKIYORDU
O mahkemelerde insanların haksız yere tutuklandığını gördüm. Yani ben bu insanlarla çalıştım. Hepsini tanıyorum, ne kadar iyi olduklarını biliyorum. Terörist olması imkânsız insanları elimizle götürüp hapishaneye atıyorduk, ki 10 yıllık en yakın arkadaşlarım, mesai arkadaşlarım da bunlara dahil.Mahkemeler tiyatrodan ibaretti. Ellerinde delil olmamasına rağmen hakimler tutuklamazsak biz de F..ö şüphelisi oluruz korkusuyla insanları tutukluyorlardı.Suçu yoksa birkaç aya çıkar zaten diyorlardı.Tabi bu arada binlerce insanın hayatı kararıyordu. En yakın arkadaşlarımı cezaevine bizzat kendim teslim ettim. Günlerce aklımdan çıkmadı uyumadı.Meslek büyüklerim gözümün önünde haksız yere tutuklandılar. Çocuklarının babalarına sarılıp ağlamaları içimi yakıyordu. Adliyenin tuvaletine gidip gözyaşlarımı siliyordum. Çünkü üzüldüğünü belli etmemek zorundasın. Çünkü onlara selam versen bile terörist yerine konuluyordun ki, ihraç olduktan sonra aynı şeyleri kendim de yaşadım.
BABAMI DA İŞTEN ATTILAR
Görevden alındıktan sonra gelip beni alsınlar diye bir hafta evde öylece bekledim… ‘Nasıl olsa suçum yoktu. Bana bir şey olmaz’ diye düşünüyorum. Anayasa Mahkemesi ve İdare Mahkemesine yapılan işleme karşı dava açtım. Tabiki suçun olup olmamasına bakmıyorlar. Zaten kafalarında yazıp çizmişler, herkesin cezasını veriyorlar. Ben hâlâ hukuk olduğuna inandığım için, bütün hayatımız bu değerler üzerine kurulduğu için ona güvenerek bekliyorum. Daha sonra İstanbul’a geçtim. Ailem İstanbul’daydı. Ben de orada büyümüştüm zaten. Ne yapacağımı düşünmeye başladım. Bir anda boşta kalıyorsunuz. Maddi olarak zor, çevrenizden tepkiler başka, insanlar sizinle konuşmaya çekiniyor. Akrabalarınızdan sizi aramaya korkanlar var. Acayip bir ortam, o psikoloji anlatılamaz.
EKONOMİK OLARAK DİBİ GÖRDÜK
KHK ile iş yapabileceğimiz bütün alanlar kısıtlandı. Bir yerde çalışmamıza, para kazanmamıza izin verilmiyor. Ne yapacaksın? diye soruyor arkadaşlarım. Artık Türk firmalarında çalışma ihtimalimiz yok, giderim yabancı bir firmaya başvururum diyorum. Belki onlar işe alırlar diye ümit ediyorum.Arkadaşlarım tutuklanmaya devam ediyordu. Haberlerini alıyoruz, psikolojik olarak gittikçe çöküyoruz. Ailem de halimi görüyor, üzülüyor. Yapabilecekleri bir şey yok. Babam inşaat ustası.Bir şirkette çalışıyordu ve o dönemde belediyeye bir inşaat yapıyorlardı. Çalışma arkadaşları onu üzüntülü görünce, ne oldu diye sormuşlar.Babam da ne bilsin,iyi niyetle anlatıyor, oğlunun başına gelenleri. Bir işgüzar çıkıp hemen babamı belediyeye şikayet ediyor. Belediye AKP’li tabiki. Babamı hemen işten çıkardılar. Ekonomik olarak dibi gördük.
2017 OCAK İTİBARİYLE ARANDIĞIMI ÖĞRENDİM
İstanbul’a geçince adresimi Sinopta bıraktım.Aranan Şahıslarda çalıştığım için yakalanacak şahsın hangi bilgilerinden faydalanıldığını biliyordum.Mernis adresi ilk önceliktir.Bu nedenle öğrendiğim tarihten itibaren farklı yerlerde kalmaya başladım.Göçebe bir hayat yaşamaya başlamıştım.
TANTUNİ DÜKKANI AÇTIK
Bir gün ilkokul arkadaşım ‘Ben senin terörist olduğuna inanmıyorum ilkokuldan beri ne kadar düzgün ve çalışkan bir insan olduğunu biliyorum’ dedi. Kendisi mahallemizde küçük bir el arabasında tantuni yapıyordu. Beraber dükkan açmayı teklif etti. Tabi dükkan nasıl açılır ? Hiç bilmediğim, yabancı olduğum konular. Bunları araştırdım, öğrendim. Bir yer kiraladık. Boyasını beraber yaptık, malzemeleri yerleştirdik.Bir aya kalmadan dükkanı açtık.Tabi her şey arkadaşımın üzerine. 3-4 ay boyunca orayı işlettik. Ama oradan para kazanmak için bir sene beklemek gerekiyormuş. Beklemek için de kenarda bir paranızın olması lazım.Biz zaten göreve yeni başlamıştık, borçlarımızı ancak ödemiştik ki, ihraç olduk. Birikimim hiç yoktu. Bu nedenle orayı devam ettiremedim. Haklarımı devredip paramı aldım.
SİGORTASIZ BİR YILDAN FAZLA GARSONLUK YAPTIM
Yine başladığım yere geri dönmüştüm. Mayıs ayıydı ve ramazana tekbül ediyordu.O arada bir akrabam bana iş buldu. Kadıköy’de Bağdat Caddesi’nde garsonluk yapmaya başladım. Bir yıldan fazla çalıştım orada, fakat gerçek adımla değil. Sigortam zaten yok.Geçmişimle alakalı söylediğim her şey yalandı, ister istemez. İnsanlara yaşadıklarınızı anlatamıyorsunuz.
Kimseyi küçümsemek için demiyorum ama bir garsonun profili aşağı yukarı bellidir. Benim farklı olduğum anlaşılıyordu. Herkes tabi ki beni merak etmeye, sen burada ne yapıyorsun diye sormaya başladılar.Kimseye doğruları anlatamıyordum.İşsizlik var deyip geçiştiriyordum.
Bir yandan artık çalışıyorum, para kazanıyorum diyorum ama kafamın içi sürekli meşgul, ne zaman gelecekler, ailemin evini ne zaman basacaklar diye.Sabah uyanıyorum iyi bugün de gelmemişler diyip hayatıma devam ediyorum.
İki gün annemde kalıyorum, iki gün kardeşimde kalıyorum. 2-3 gün başkalarında kalıyorum. İster istemez otobüse binmeniz lazım, işe gidiyorum. Sokakta polis görüyorum.Eski bir polis olmama rağmen onları gördükçe, yani bu duygu tam tarif edilemez ama korku değil, acıma değil… O kadar farklı bir ruh haline giriyorsunuz ki… Polis olmana rağmen polisten çekiniyorsun, yakalanırsan hapse gireceğini biliyorsun.
Arkadaşlarımın arabasıyla bir yerlere gidiyoruz, acaba polis bizi çevirir mi, kimlik sorar mı düşüncesi sürekli kafamda dolaşıp duruyor. Sorarsa direkt tutuklanıyorsunuz. Yargısız infaz var. Suçlu suçsuz ona hiç bakılmıyor.
ARKADAŞLARIM TAHLİYE OLDULAR VE AYNI SÜREÇLERİ YAŞADILAR
Garsonluk yaptığım süre boyunca içerideki arkadaşlarımın ailelerini ziyaret ettim. Aklım zaten sürekli onlardaydı. 10-15 yıllık dostlarım hepsi. O yüzden o dönemde yurt dışına çıkmayı düşünmedim.Onları bırakıp gidemezdim. Arkadaşlarım 22 ay yattıktan sonra serbest kaldılar. Sanırım geçtiğimiz mayıs ya da haziran ayıydı. Aynı süreçleri onlar da yaşamışlar.Akrabaları sırt çevirmiş, herkes aramaya korkmuş, iş bulmamışlar. Kendi ülkemi de yabancı olmuştuk. Bize yaşama şansı verilmiyordu. Birlikte oturduk, konuştuk ve hep beraber yurt dışına çıkmaya karar verdik. 11 ya da 12 Ağustos’ta bir arkadaşımızın düğünü oldu. O ve eşi, birkaç kişi daha derken 6 kişi olduk. Ağustos sonunda Türkiye’den ayrılmaya karar verdik.
DEVRİYE ARAÇLARI BİZE DOĞRU GELMEYE BAŞLADIK
Saat gece 3:45 gibi Meriç nehri kıyısına ulaştık.Ben tümsek vardı aşağıya inip botu indirmek için uygun bir yer aramaya başladım. Tam o sırada arkadaşlar patır patır yuvarlanmaya başladılar. Ne oluyor diye kafamı kaldırdım. Kırmızı ışıklı bir aracın bize doğru yaklaştığını gördüm.Resmi bir araç olduğu belliydi. Hudut Kartalları denilen askeri devriye olduğunu daha sonra öğrendim bu araçların. Çalıların arasına saklandık ama askerler dibimizde bitti.O an zaten mahşer yeri gibiydi. Herkes bir yerlere koşuşturuyordu, kırmızı ışıklar üzerimize doğru yanmıştı. Hâlâ şu an size anlatırken bile sağlıklı düşünemiyorum, kim neredeydi, ne yapıyordu…
VE MERİÇ SULARI..
Benim arkamda sırt çantam vardı. Askerlerle aramda 10 metre kalmıştı. O karanlıkta bir anda hemen suya atladım.Benimle beraber bir arkadaşım daha atladı. Diğer arkadaşların yanında kadın olduğu için atlayamadılar sanırım, ayrıca yüzme de çok iyi bilmiyorlardı.Atlarken de saklanırken de ağaçların dikenleri, dalları vücuduma battı, her yerim paramparça oldu.
Denizde yüzersiniz ama nehirde yüzmek farklı. İçinde ne olduğunu bilmiyorsunuz, bataklık olduğu, suyun çektiği söyleniyor.Nerede bataklığa saplanıp, akıntıya kapılabileceğiniz belli değil. Ben askerleri görür görmez kendimi suya attım. Bize arkadan bağırıyorlar, kaçmayın şerefsizler, gebereceksiniz, suda boğulacaksınız, vatan hainleri diye… Ağza gelmeyecek küfürler savurdular.Sırtımda çantayla yüzmeye çalışıyorum, bir yandan da düşünüyorum. Arkamızdan ateş ederler mi, sonuçta orada acemi erler de var. Biri ateş etse ne yaparım, kendimi nasıl korurum. Bir yandan geride kalanları düşünüyorum. Arkanıza bakma şansınız yok.Zaten nefes nefese kalmışım, o korkudan ve hareketten dolayı. Hemen karşı kıyıya ulaşmaya çalışıyorum. Mesafe 100 metre civarıydı.Ben iyi yüzüyordum ama diğer arkadaşım 10 metre solumdan geliyordu. Akıntı vardı. Yardım edin, imdat diye bağırmaya başladı. Yanına gidip bir şey yapamıyorsun. Bir süre sonra onu kaybettim, akıntıda sürüklenmişti sanırım. Herkes kendi derdine düşmüş, mahşer yeri gibiydi o an. O kadar zor şeylerdi ki…
KULAÇ ATIYORDUM AMA İLERLEYEMİYORDUM
Hâlâ suyun içindeydim ve yüzmeye devam ediyorum. Telefonum cebimdeydi. Bir anda nehre atladığım için onları poşetleme şansım olmamıştı. Yüzmeye devam ediyorum, altımda eşofman gibi bir şey vardı. Eşofman şişmeye başladı. Tam nehrin ortasına geldim, kulaç atıyorum, olmuyor, ilerleyemiyorum. Altımda ne varsa hepsini çıkardım. Çantayı da bir koluma aldım, sırt üstü geri geri karşıya yüzmeye devam ettim. Sırt üstü yüzünce bir anda dolunay, gökyüzü ve yıldızlar beni Şener Şen’in oynadığı Eşkiya filmine götürdü. Polisler onu çatı katı gibi bir yerde kıstırıyorlardı. O da çatıya çıkıp gökyüzünü seyrediyordu. Aynı sahneyi ben o anda nehirde yaşadım. Bir yandan ateş edecekler mi diye düşünüyorum, bir yandan özgürlüğüme gidiyorum, canımı kurtarıyorum, bir yandan yıldızları seyrediyorum. Nerden aklıma geldi bilmiyorum. Çok değişik bir andı.
Kıyıya kadar ulaştım nihayet. Çıkmak için elimi atınca bu kez bataklığa saplandım. Orada korktum işte. Buraya kadar yüzdüm, bundan sonra batacağım herhalde, çıkamayacağım dedim. Sonra bir ağaç dalı buldum ve kendimi yukarıya doğru çektim.Zaten ağaç da dikenliymiş, ellerim paramparça oldu. Vücudumda çizilmedik yer kalmadı. Ama gözüm hiçbir şey görmüyordu. Acısını bile hissetmedim. O halde sudan çıktım. Üstümde başımda hiçbir şey yok. Anadan doğma bir haldeydim. Üzerimi giyinmek aklımın ucundan geçmiyor.
Bir an önce oradan uzaklaşmaya bakıyorum. Askerler peşimizden gelir, beni geri götürürler diye düşünüyorum. O anda sağlıklı düşünme şansınız yok tabi. Arkadaşım nerede, onu da bilmiyorum. Nehir ne kadar sürükledi, ne oldu? Öldü mü, kaldı mı? O sol taraftaydı, ben sağdan çıktım. Hemen tarlaların içine girdim, uzaklaşmaya çalıştım. Yatay bir şekilde değil de, dikey bir şekilde yarım saat yürüdükten sonra çantamdaki kıyafetleri çıkarıp giydim. Poşetlemiştim onları. Üzerime bir şort geçirdim. Ayakkabımı giydim. Nerede olduğumu bilmiyorum tabi.
KAVUN TARLASINDA KARNIMI DOYURDUM
Yanımda yiyecek yok, su yok, ışık zaten yok. Tarla yolunu takip ederek bir-iki saat kadar yürüdüm. O arada çok acıktım, susadım. Hava hafif aydınlanmaya başlayınca ayçiçek tarlalarına girdim. Çekirdek topladım, kavun tarlası vardı. Elimle kavunu parçalayıp yemeye başladım. O kadar acıkmıştım ki…Bir süre daha yürüyünce bir koyun sürüsü gördüm. Bir çoban vardır diye o tarafa doğru yürümeye başladım, belki İngilizce konuşabiliriz, bana yolu tarif eder diye ümit ediyorum. Atina’ya gitmek istiyorum ama nasıl gideceğimi bilmiyorum.Tam adama yaklaştım, iki köpek çıktı karşıma ve beni kovalamaya başladılar. 2-3 dakika köpeklerden kaçtım, tarlalara daldım. Sürüden uzaklaşınca köpekler geri döndü. Yürümeye devam ettim. Bir yerde Ülker paketleri gördüm. Benden önce buradan yürüyenler vardı demek ki doğru yoldaydım. Bir tarlada bidonlara doldurulmuş su buldum. İçemedim tabii ama vücudumdaki kanları, görebildiğim her yerdeki pislikleri temizlemeye çalıştım. Çantam zaten tamamen çamur.Üstüm başım çamur. Biri beni görürse mülteci olduğumdan şüphelenemesin diye kendimce tedbir almaya çalışıyorum. Sonra yarım kalmış bir inşaat gördüm. Onun çatısına çıktım. Etrafı gözetlemeye başladım. Saat yanılmıyorsam sabah 6:00 civarıydı. Yapının tepesinden anayol görünüyordu.
MAKEDONUM DEYİNCE ADAM SİNİRLENDİ
Anayola doğru giderken bir adamla karşılaştım. İngilizce nereli olduğumu sordu. Makedon’um dedim, keşke demeseydim, sonradan öğrendiğime göre Makedonlarla araları kötüymüş. İhbar etmesin beni diye kaçtım. Hedefim polise yakalanmadan, mülteci kampına girmeden Atina’ya ulaşmaktı.Anayola doğru ilerlerken bir köyün içinden geçmem gerekti. Orada yaşlı bir amca ile karşılaştım. O anladı halimden. ‘Meriç’ten mi geçtin?’ diye sordu.Arkadaşlarla kamp kurduğumuzu söyledim ama inanmadı. En son Türkiye’den geldiğimi söyledim, ‘Git polise teslim ol’ dedi. ‘Tamam, ben teslim olurum, ne tarafta yerleri’ diye sordum, gösterdi. Tabi ben oraya gitmedim.Nihayetinde anayola çıktım, orada bir benzin istasyonu vardı. Yerlilerden çok yabancıların olduğu istasyonda Atina’ya nasıl gideceğimi sordum, söylediler ve gösterdikleri yöne doğru yürümeye başladım.Bu arada üzerimde hiçbir şey yok, ne kimlik ne pasaport, polise denk gelsem götürecekler.
AÇ, SUSUZ 22 KİLOMETRE YÜRÜDÜM
Yolda yürürken yanımdan polis arabaları geçiyordu, pazar günüydü, tatil günü diye mi ilgilenmediler bilmiyorum, beni durduran olmadı. Otostop çekiyorum, kimse almıyor. Türk plakalı arabalar geliyor, onlara el sallıyorum, havaya zıplıyorum ama hiç ilgilenmiyorlar. Yaklaşık 5 saat yürüdüm.Toplamda 22 km yol yürüdüm. Sonunda Dimetoka şehrine ulaştım. Fakat şehre varmadan yine bir benzinlik buldum, artık dayanacak gücüm kalmamıştı. 30 saattir uyumamıştım, açtım, susuzdum. Paramı poşete geçirip boynuma asmıştım.Benzinliğe girdim. Herkes bana tip tip bakmaya başladı. Ne oldu, ne var ki bana bakıyorsunuz havasındayım ben. Kendimde bir acayiplik görmüyorum. Su, meyve suyu aldım.Sonra tuvalete gittim. Aynaya bakınca boynumdan, V yakalı tişörtümün ucuna kadar komple çamur içindeyim. Orayı göremediğim için temizleyememişim. Ağustos’un 19’u, hava herhalde 40 derece filandı. Kurumuş çamurlar. Komple boğazımı, boynumu, çantamı her yerimi temizlemeye başladım. Biraz daha kendime çeki düzen verdim. Nihayetinde Dimetoka’nın girişine geldim. Orada bir Türk ile karşılaştım. Yunanistan’da yaşıyormuş. Biraz muhabbet ettik. Üstümü başımı perişan görünce o da ‘Meriç’ten mi geçtin?’ diye sordu.Ona da arkadaşlara kamp kurarak Avrupa’yı gezdiğimizi söyledim. Şakalaşırken ayağım kaydı dere kenarında suya düştüm, dedim. Geziyorum deyince, ‘Burada Aleksandrapoli diye bir şehir var, istersen oraya geç. İzmir gibi, hem güzel mekanlar var’ dedi. Nasıl gideceğimi sordum. Otobüs terminalinin yerini tarif etti. Saat 11’de terminale vardım. 11.50’de Selanik aktarmalı Atina’ya bir otobüs buldum.
TERMİNALDE BANKIN ÜZERİNDE SABAHLADIM
Yunanistan’a daha önce gelmiş arkadaşlarım vardı. Geçmeden önce onlarla irtibat halindeydim.Bana demişlerdi ki, ‘otobüsün en arkasına bilet keserlerse bil ki mülteci olduğunu anlamışlardır ve polis kontrole geldiğinde zaten direkt en arkaya gidiyor ve orada oturanları alıp kampa götürüyorlar’. Benim biletimi de en arkaya kesmişlerdi. Yapacak bir şey yoktu.Param kısıtlı, çıkıp gitme şansım yok. Nasip deyip otobüse bindim. Pazar günü olduğu için herhalde, herhangi bir polis çevirmesine denk gelmedim. Selanik’e vardım. Oradan Atina’ya geçtiğimde saat gece 12 idi. Uyumayalı 48 saat olmuştu. Yolda insanlara telefonunuzu, Whatsup’ınızı kullanabilir miyim diye soruyorum. Tabi kimse kabul etmedi.Kontörlü hatlara bakıyorum. Ankesörlü telefonlar var. Ama yurt dışına arama yapamıyorsunuz diyorlar. Nereye, nasıl gideceğimi bilmiyorum, ne yapacağımı bilmiyorum. Yardım edebilecek kimse yok. Otobüs seferleri de bitmiş.Vücudumun artık dayanacak hali kalmadı. Orada en köşede bir yere çekildim ve bankta sabah sekize kadar uyudum. O arada yanımdan polisler geçiyor ama artık yakalanırsam yapacak bir şey yok, yakalanırsam da yakalanayım, buraya kadar gelmişim diye düşünüyorum.
AİLEM BOĞULDUĞUMU DÜŞÜNMÜŞ
Sabah sekiz gibi uyandım. Hemen şehir içi otobüsler için bir bilet aldım. Havaalanı-terminal arasında gidip gelen bir otobüse bindim. Bir metro istasyonu bulunca inerim diye düşünüyorum.Metro istasyonunda indim içinde interneti olan Whatsapp işaretli bir kart aldım. Sonra Vodafone bayiinden de 80 Euro’ya telefon aldım. Direkt evdekileri aradım.Eşim, annem ağlamaktan ne hale gelmişlerdi. Karşılıklı bayağı ağlaştık. Bir yandan da hayatta olduğumu öğrenince tarif edilemeyecek bir mutluluk yaşadılar. 6 kişilik ekipten dört arkadaşımız yakalanmıştı. Birinin araması yok diye serbest bırakmışlar, adli kontrolle.Diğer üçü hâlâ hapiste. Bizden sonra oraya ceset arama ekibi gelmiş. Askerler tutuklanan arkadaşlarımızın ailelerine bizim için haber alınamadı demiş.Ailem beni boğuldu, öldü zannetmiş.
Sonra Atina’da 1 aylık bir ev kiraladık. Meslekten tanıdığım daha önce Atina’ya gelen arkadaşlarım vardı. Evi, onların yardımı ile buldum. Birkaç hafta kendime gelemedim.Bacaklarımın yaralarının geçmesini bekledim. Benimle geçen arkadaşımın hayatta olduğunu öğrendim. Polise yakalanmış, Yunanistan’da kamptaymış. 1 hafta 10 gün kampta kaldı. Sonra yanıma geldi. Bir buçuk ay beraber kaldık Sahte bir kimlikle 30 Ekim’de Belçika’ya geçtim, aynı gün hızlı trenle Hollanda’ya geçip iltica merkezine başvurdum.
HOLLANDALI YETKİLİLER YAŞADIKLARIMI AĞIZLARI AÇIK DİNLEDİ
Burada yol mülakatı yapıyorlar, nasıl geldiniz diye her şeyi soruyorlar. Beni dinleyen yetkililer inanamadılar anlattıklarıma. Hatta bunların kitabını yazın dediler. Yol mülakatında bile öyle bir tepkiyle karşılaştım. Normalde 15 dakika sürüyor bu görüşmeler, benimki 1,5 saat sürdü. Bu arada beraber kaldığım arkadaşım da Hollanda’da. O benden bir hafta önce geldi. Farklı kamplardayız ama yine burada buluştuk. 2,5-3 aydır Hollanda’dayım. Şimdi iltica sürecimizin sonuçlanmasını bekliyoruz.
GERİYE DÖNME ŞANSIM OLSA YİNE POLİSLİK MESLEĞİNİ SEÇERDİM
Bu yaşananların sorumlusu devlet değil, devletimize küsme şansımız zaten yok. Devlet bir araçsa, hükümet bunu kullanan bir şöfor zaten. O şoför arabayı nereye götürürse araba da oraya gider. Ben devletime küs değilim, beni devletim büyüttü. Milli ve manevi değerlerimize zaten saygılıyız. Ben küçüklüğümden beri polislik yapmayı istiyordum. Beni bu hale getiren ve bunun sorumlusu sadece anti-demokratik hükümettir. Ben yine o yıllara gitsem yine sevdiğim mesleği, hayalim olan mesleği yapmayı isterim. Ama bunca emek verdikten sonra bunların haksız yere başınıza gelmesi, mağdur duruma düşmeniz ve çok sevdiğiniz ülkenizden ayrılmanız tabiki insana çok acı veriyor. Hatta bu yaşananları bazen arkadaşlarımızla aramızda konuşuyoruz. Ve diyoruz ki bu yaşananlar dışarıdan birilerinin başına gelse yarısı intihar eder yarısı da isyan çıkartır. Yani sadece biz değil bu kadar insan, yüzbinlerce kişi o kadar iyi insanlar ki, dışarıdaki herhangi yüzbin insanın başına gelsin bu insanlar sağı solu yıkarlar, her yerde karışıklık çıkarırlar. Yaşadıklarımız çok ağır şeyler, travmatik şeyler aslında. Ama dediğim gibi ben bu durumun sorumlularından bu dünyada olur mu bilmiyorum ama öbür dünyada hakkımı alacağım.
Ama biz hayalimizin peşinden koştuk. Her zaman polis olmak istedik. Bu ülkenin çok daha iyi yerlere gelmesinde bizimde katkımız olmasını istedik. Elimizden geldiğince yolsuzlukların, rüşvetlerin önüne geçmeye çalıştık. Bulunduğumuz kurumda demokrasinin hukukun dışına çıkılmasına izin vermedik. Çıkanları da gereken adli mercilere bildirdik. Bizim bütün gayemiz buydu. Ülkemizin daha demokratik olması ve daha yaşanılabilir bir yer olmasıydı. Şimdi Hollanda’ya geldim ve burada yaşıyorum. Buraya entegre olmak istiyorum hayatımı burada geçirmek istiyorum. İnsanlar çok iyiler, çok anlayışlılar. Bize zaten sinelerini açtılar. Ben elimden geldiğince bu ülkeye faydalı olmak istiyorum. Türkiyeden bazıları diyor ya, Hollanda ve Almanya bizi kıskanıyor diye. Keşke bir imkanları olsa da gelseler şuradaki ortamı, medeniyet seviyesini ve demokrasi seviyesini bir görseler. Ben temenni ediyorum ki ülkemizde inşallah ilerleyen süreçlerde bu demokratik ortam ve medeniyet seviyesi yakalanmış olur. Devletimize küs değiliz sadece bizi bu hale getirenlerden hakkımızı alacağız inşallah. Allah her zaman haklının ve doğrunun yanındadır. Biz yanlış bir şey yapmadık. Dediğim gibi ben insanların haksız yere tutuklanmalarına şahit oldum ve bu insanların dosyalarının boş olduğunu gördüm. Bu insanların hakkı nasıl ödenecek bilmiyorum.
[Basri Doğan] 27.12.2018 [TR724]
Şehirden şehire farklı adalet! [İlker Doğan]
Ankesör soruşturmasında ortaya çıkan gerçekler, Türkiye’de hukukun ne hale geldiğini de gözler önüne seriyor. Ankara’da yürütülen ‘ankesör’ (kontörlü telefon) soruşturmalarında ‘en az 8 aranma ve en az yüzbaşı rütbesinde olma’ şartı aranırken, İstanbul’da farklı kriterler uygulanıyor. Ne eşitlik ilkesi kaldı, ne masumiyet karinesi… İnsanların özgürlüğü, hiçbir hukuki temeli olmayan suçlamalarla ellerinden alınıyor.
Aslında bugünlerin geleceği yıllar öncesinden belliydi. Gazeteci Mehmet Baransu’nun haber ve yorumlarından rahatsız olan dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın, 11 Mart 2014’de internete düşen ses kaydını hatırlarsınız. Dönemin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’yu arayan Ala, Baransu’nun gözaltına alınmasını istiyordu. Vali Mutlu’nun, “Ama mahkeme kararı yok!” itirazına “Mahkeme kararına gerek yok, kırın kapısı alın. Resmi konuttayız!” şeklinde tepki göstermişti.
Ve bugünlere gelindi… İktidarın ‘suç uydurmak’ için başlattığı ve büyük bir kısmı muvazzaf yüzlerce askeri tutukladığı ‘ankesör’ soruşturması Türkiye’de hukukun ne hale geldiğini gösteren en güzel örneklerden biri oldu. Ne ‘eşitlik’ ilkesi kaldı ne ‘masumiyet karinesi.’ Artık ‘adalet’ anlayışı şehirden şehire, rütbeden rütbeye, makamdan makama ve hatta hakimden hakime değişiyor. Haberimize konu olan 5 Mayıs 2018 tarihli ‘Gizli Belge’ de bunun ispatı.
ANKARA’DA KRİTER 8 VE ÜZERİ ARAMA
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’ne gönderilen yazıda, sözde ‘ankesör’ soruşturmalarında dikkat edilmesi gereken hususlar anlatılıyor. Belgenin üçüncü paragrafında ise şöyle deniliyor: “Ara raporda tespit edilen personelden hala görevde olup haklarında daha önce işlem yapılmayanlardan başlamak suretiyle, bu aşamada 8 ve üzerinde arama kaydı tespit edilen yüzbaşı ve üstündeki kişiler hakkında, görev yaptıkları yerler, geçerli adres ve iletişim bilgileri, görev bilgileri vb. gerekli tüm araştırmaların yapılarak….”
RÜTBE FARKI KURTARIYOR!
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yazısı son derece açık. Başsavcılık, 8’in altındaki aramalarla ilgili işlem yapılmamasını söylüyor. Eğer ankesörlü hattan 7 kez arandıysanız ve ayrıca rütbeniz yüzbaşının altındaysa ‘şimdilik’ soruşturma geçirmiyorsunuz. Bu arada yarın ne olacağının garantisi yok! Başsavcılık yarın başka bir karar alarak bu kez 5’in üzerinde araması olanları ve astsubayları ‘suçlu’ ilan edebilir!
İSTANBUL’DA KRİTER YOK!
Peki İstanbul’da durum nasıl? Anayasa aynı, kanun metinleri aynı ancak İstanbul’un kriteri farklı! Ankara’nın aksine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve hakimler 5-6 yıl önce 1 kez bile kontörlü telefonla araması olanları tutukluyor. Daha geçtiğimiz hafta yapılan operasyonlarda gözaltına alınan 129 muvazzaf askerden büyük bir kısmı tutuklandı. 2012’de sadece 2 araması olan astsubay bile tutuklandı. Aynı astsubay Ankara’da olsa soruşturma bile geçirmeyecekti.
[İlker Doğan] 27.12.2018 [TR724]
Aslında bugünlerin geleceği yıllar öncesinden belliydi. Gazeteci Mehmet Baransu’nun haber ve yorumlarından rahatsız olan dönemin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala’nın, 11 Mart 2014’de internete düşen ses kaydını hatırlarsınız. Dönemin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’yu arayan Ala, Baransu’nun gözaltına alınmasını istiyordu. Vali Mutlu’nun, “Ama mahkeme kararı yok!” itirazına “Mahkeme kararına gerek yok, kırın kapısı alın. Resmi konuttayız!” şeklinde tepki göstermişti.
Ve bugünlere gelindi… İktidarın ‘suç uydurmak’ için başlattığı ve büyük bir kısmı muvazzaf yüzlerce askeri tutukladığı ‘ankesör’ soruşturması Türkiye’de hukukun ne hale geldiğini gösteren en güzel örneklerden biri oldu. Ne ‘eşitlik’ ilkesi kaldı ne ‘masumiyet karinesi.’ Artık ‘adalet’ anlayışı şehirden şehire, rütbeden rütbeye, makamdan makama ve hatta hakimden hakime değişiyor. Haberimize konu olan 5 Mayıs 2018 tarihli ‘Gizli Belge’ de bunun ispatı.
ANKARA’DA KRİTER 8 VE ÜZERİ ARAMA
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’ne gönderilen yazıda, sözde ‘ankesör’ soruşturmalarında dikkat edilmesi gereken hususlar anlatılıyor. Belgenin üçüncü paragrafında ise şöyle deniliyor: “Ara raporda tespit edilen personelden hala görevde olup haklarında daha önce işlem yapılmayanlardan başlamak suretiyle, bu aşamada 8 ve üzerinde arama kaydı tespit edilen yüzbaşı ve üstündeki kişiler hakkında, görev yaptıkları yerler, geçerli adres ve iletişim bilgileri, görev bilgileri vb. gerekli tüm araştırmaların yapılarak….”
RÜTBE FARKI KURTARIYOR!
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yazısı son derece açık. Başsavcılık, 8’in altındaki aramalarla ilgili işlem yapılmamasını söylüyor. Eğer ankesörlü hattan 7 kez arandıysanız ve ayrıca rütbeniz yüzbaşının altındaysa ‘şimdilik’ soruşturma geçirmiyorsunuz. Bu arada yarın ne olacağının garantisi yok! Başsavcılık yarın başka bir karar alarak bu kez 5’in üzerinde araması olanları ve astsubayları ‘suçlu’ ilan edebilir!
İSTANBUL’DA KRİTER YOK!
Peki İstanbul’da durum nasıl? Anayasa aynı, kanun metinleri aynı ancak İstanbul’un kriteri farklı! Ankara’nın aksine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve hakimler 5-6 yıl önce 1 kez bile kontörlü telefonla araması olanları tutukluyor. Daha geçtiğimiz hafta yapılan operasyonlarda gözaltına alınan 129 muvazzaf askerden büyük bir kısmı tutuklandı. 2012’de sadece 2 araması olan astsubay bile tutuklandı. Aynı astsubay Ankara’da olsa soruşturma bile geçirmeyecekti.
[İlker Doğan] 27.12.2018 [TR724]
Evet bir darbe yapıldı ama bunu iktidar yaptı! [Ramazan Faruk Güzel]
Reza Zarrab’ın AKP’li üç bakanı rüşvete bağladığı açığa çıkaran 17 Aralık 2013 tarihli operasyondan bir hafta sonra 25 Aralık’ta çok daha büyük bir dosya ile yüzleşti Türkiye. Bilal Erdoğan (aslında babası R. Tayyip Erdoğan’ın) içinde bulunduğu bu dosyada; devlet arazilerinin iç edilmesi, adı terörle anılan kimselerle kurulan menfaat, rüşvet ilişkileri… yani aklınıza ne gelirse vardı.
27 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan, arada geçen bu 24 yıl içerisinde bir çok yolsuzluk, usulsüzlük iddialarıyla anılmıştı. Bundan doğan kara paranın miktarını kimse kestiremiyor: ortada yüz milyar dolarları geçen korkunç rakamlardan bahsediliyor. Sıfırlananlara dair bir önceki yazımıza göz atılabilir.
Bu usulsüzlüklerin tespitine dair araştırma denemelerinin hepsi akim kalmış, bir şekilde üstü kapanmıştı. Fakat 17/25 Aralık Soruşturmalarında bu ejderhanın (Hobbit serisindeki hazinenin üstünde oturan Smaug gibi) kuyruğundan tutulmuştu.
Cumhuriyet tarihinin bu en büyük yolsuzluk davasını soruşturan, ortaya çıkaran ve üstüne giden bir avuç emniyetçi ve hakim – savcı bu işi sonuna kadar götürmeye çalışsa da muvaffak olamamış, ejderha ellerinden kurtulmuştu.
O öfkeyle ejderha şehre dalmış, her şeyi yakıp yıkmış, adeta taş taş üstünde bırakmamıştı. Yıkmaya da devam ediyor. O soruşturmayı yürüten emniyetçilere, bu soruşturmaların 5. yılında müebbet hapis cezası verildi.
DARBELER!
Bir önceki yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, kamuoyuna bazı gizli dinlemeler düşmüş ve bunları başka büyük devletler yapmış olduğu ifade edilmişti. Ve bunu da, “Büyük devletler dinler, normaldir” diyerek gayet doğal karşılamıştı hükümet. Fakat devletin resmi kurumlarınca yapılmış incelemeleri ve dinlemeleri “kabul edilemez” bulmuşlardı, hatta “darbe” demişlerdi. Külünk’ün ifadesi ile “Günah işleme özgürlüklerine müdahale” demişlerdi.
BM’nin ve Amerika’nın hassasiyetle takip ettiği ve kaç kere uyardığı İran Ambargosu’nun delinmesi hususunda Rusya bile uyarmış zamanında. Hatta MASAK’a bir ihbar da gelmiş, bu yolsuzluklar konusunda Mit bile Başbakanlığı uyarmış.
Böyle ayyuka çıkmış iddialar konusunda Emniyet ve Adliye ne yapar? Tabii ki işini.
Yapmazsa ne olur? Görevini ihmal, hatta suistimal etmiş olur.
Böylesine büyük görevi hakkıyla yerine getiren memurlara ne yapılır normalde?
Takdir, hatta ödül! Tarihe geçerler; bu kadar büyük bir usulsüzlüğü, yolsuzluğu korkusuzca ortaya çıkardıkları için.
Ama ne oldu?
25 Aralık 2013’te gerçekleştirilen ve sonra dava aşamasında kapatılan yolsuzluk soruşturmalarını gerçekleştiren emniyetçilere “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi, hem de soruşturmasının yıldönümünden bir gün önce!
Bu topraklarda her ilkenin, her duruşun bir bedeli vardır! Tarih boyunca da herkes payına düşenin bedelini ödemiştir, ödemeye de devam ediliyor.
Bu döngünün son kurbanları:Eski emniyet müdürleri Yakub Saygılı, Kazım Aksoy, Yasin Topçu ve Mahir Çakallı ile Arif İbiş, Mustafa Demirhan, Mehmet Habib Kunt, İbrahim Şener, Mehmet Fatih Yiğit ve Mehmet Akif Üner. Cezaları: “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis.
ABD’deki Hakan Atilla davasında tanıklık yapan Hüseyin Korkmaz, eski Emniyet Müdürü Hamza Tosun ile Sinan Dursun, Engin Filiz ve Sinan Sağyalavaç’ın dosyasının tefrik edilmesine karar vermişti mahkeme… Bu da işin trajikomik tarafı.
Sen burada dosyayı kapattığını düşünmüşsün, soruşturmayı yürüten Emniyetçileri hapsetmişsin, ömür boyu hapse mahkum etmişsin, yakalayamadığın bazı Emniyetçiler Amerika’da aynı dosyanın tanığı olmuşlar.
Dikkatinizi çekerim; sanığı değil, tanığı!
Ve artık uluslararası bir davaya dönüşen bu yolsuzluk davasında, Amerika’daki dosyalarda asıl sanıklar, şu an Türkiye’deki mahkemeleri ve diğer bütün resmi kurumları etkileyip keyfi kararlar çıkartanlar. (Onlar kendilerini biliyor.)
ASIL DARBE NEDİR?
Türkiye’de şimdi davalar, kararlar uçuyor havada böyle… Deli saçması iddialarla insanlara cezalar yağdırılıyor: “Bylock kullanmışsın, Hükümeti yıkmaya çalışmışsın, darbe yapmaya subliminal mesaj vermişsin, Fetöcüsün, Fetöye karşı gibi gözükmekle birlikte Fetöye yardım etmişsin…” Bu yargılamaların hemen hepsi bir piyes kıvamında ve de hükmünde…
25 Aralık soruşturmasını yürüten polisler, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki geçen yılki 13. duruşmasında, “Mahkemeyi tanımıyoruz, ifade vermeyeceğiz.”demişlerdi.
Bu haklı talep, HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’tan da gelmişti. 24 Haziran seçimlerinin ardından ilk kez görülen duruşmasında savcı, Demirtaş’ın tutukluluk halinin devamını istemiş, Demirtaş ise, “Vereceğiniz karar belli, tahliye talep etmiyorum” demişti. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada mahkeme de Demirtaş’ın tutukluluk halinin devamına karar vermişti.
Evet, adeta ortada bir müsamere var, yargılama yapılıyormuş gibi yapılıyor, ama herkes senaryoyu biliyor, sonrasında çıkacak kararları biliyor herkes… O yüzden bu yargılama adil yürüyormuş gibi yapmanın bir anlamı da yok.
17/25 Aralık Yolsuzlukları ortaya çıktığında, bunun “buz gibi de yolsuzluk” olduğunu herkes biliyordu. Bu polislerin, savcıların, hakimlerin görevlerini yaptığını herkes biliyordu, bunu en iyi bilenler de şu an muhalefet rolünü oynayanlar!..
Ana muhalefet dahil hepsi bu yolsuzluklara dair resmi, gayri resmi bütün tapeleri, bilgileri, belgeleri tepe tepe kullandılar; mecliste, kürsülerde, meydanlarda, her yerde… Bunlar üzerinden siyaset geliştirdiler. Ama bir kez olsun bu soruşturmaları yürütenlerin hakkını teslim etmediler.
“Günah işleme özgürlüklerine müdahale edilen” Hükümet, bu yolsuzluk operasyonları için “Hükümete Darbe” dediler, dosyaya dahli olan herkesi yargıladılar, ellerinde bulunanlara şimdi müebbet hapis cezaları verdiler.
Kendileri bunlara darbe derken, aslında devletin bütün kurumlarına, özellikle de Emniyet ve Adliyesine “Darbe” yaptılar, bütün kadroları alt üst ettiler. Siyasi muhalefetin, muhalif duran aydının, gazetecinin, sanatçının gıkı çıkmadı. Bu hükümetin çarpıtmaları ile işinden edilenlere, bizlere dair hiç birisi en ufak bir laf etmedi şu ana kadar.
Muktedirlerin tam dizayn edemedikleri, daha doğrusu yıkım yapamadıkları bir Askeriye kalmıştı, onu da 15 Temmuz tezgahı ile gerçekleştirdiler. İktidarın Avrasyacılarla Rusya organizesi ile gerçekleştirdikleri bu girişime “Darbe” dediler.
“Darbe girişimi” deseler de aslında başarıya ulaşmış “Tam bir darbe” idi bu. Zira bununla birlikte Askeriye’yi de tamamen alt üst etme imkanı buldular.
Şimdi artık muktedirlerin bu sınırsız, kontrolsüz gidişine dur diyecek kimse yok.
Muhalefetin, muhalif gözükenlerin yine gıkı çıkmıyor.
Çünkü bu süreçte en çok Cemaatçi denilenlere, Kürtlere ve bazı sol aydınlara, gruplara ve bazı küçük topluluklara eziyet ediliyor. Onların bu acı çekmesi karşılığında, kendi konforlarının az da olsa bozulmasına ses çıkarmıyorlar. Böyle de kirli bir çark var!
NE ZAMAN BİTER?
Haksız bir şekilde içeriye atılan ve ceza alanlara dair sayısız sorular geliyor: Bu insanlar çıkabilecek mi, hakları iade edilebilecek mi? Verilmiş olan cezalar kaldırılabilecek mi?
Ergenekon davası sürecini hep birlikte gördük. Haklarında korkunç iddialar bulunanlar bile, konjonktür değişince bir anda serbest kaldılar, beraat ettiler, hatta karşılığında devletten tazminat bile aldılar.
Şu an suçlanan insanlar için ise ortada hemen hiç somut bir delil, veri yok. “Silahlı Terör Örgütü” sayılmak için gerekli hiç bir vasfı taşımasa da uydurulmuş bir terör örgütü torbasına herkesi doldurup duruyorlar.
Şu anki mevcut siyasilerin hiç birisi bu yanlışlığa dur diyecek gibi gözükmüyor. (İçlerinde ferdi insiyatif kullananları ayrı tutuyorum. Kaldı ki bu istisnalar da kaideyi bozamıyor.)
Şu anki mevcut iktidar değişse de yerine gelecek siyasi partilerin de bu yanlış gidişe dur demek gibi bir niyeti ve duruşu da gözükmüyor. Alan razı, satan razı.
Toplumda oluşturulmuş çok derin bir kutuplaştırma ve nefret de var. Hatta 2019 yılı için uluslararası araştırmalara göre Türkiye bir soykırım tehlikesi noktasında %11,2 ile en riskli ülkeler arasında 8. Sırada.
FETÖ iddialarından dolayı Cemaat’e karşı büyük bir öfke birikmesi oluşturuldu. Kürtler için de hakeza. Hatta geçenlerde de olduğu gibi artık Kürt olduğunu öğrendiği insanı ve oğlunu sokak ortasında öldürmeye kadar…
Hitler Almanyasında Yahudilere karşı oluşturulan öfke birikmesi gibi.
Bu barut fıçısına dönen ülkede bulunanların kendisini güvene alması gerekiyor öncelikle.
Yakın planda da, bu konjoktürün değişmesi ihtimal dahilinde gözükmüyor.
İnsanlara bedeller ödetiliyor; kiminin yolsuzluklarının aydınlatılmasına duyduğu öfke, kimisinin insanların aidiyetine, inançlarına karşı duyduğu nefret dolayısıyla…
İnsanlar, hak mücadelesini sürdürmeli, ileride haklarının zayi olmaması için gerekli müracaatlarını yapmalı. Fakat kısa vadede büyük beklentilere girmemeli. Bu fırtına döneminde alternatif yollara, geçim ve iştigal yollarına bakmalı.
Fakat daha fazla bedel ödenmesine mahal vermemeli.
Tabii ki bunlar tamamen benim şahsi mülahazalarım. Böyle düşünüp ona göre yol alıyorum. Yaşadıklarımdan yola çıkarak da düşüncelerimi paylaşıyorum. Ama herkes kendi kaderini yaşıyor, yaşayacak da.
[Ramazan Faruk Güzel] 27.12.2018 [TR724]
27 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan, arada geçen bu 24 yıl içerisinde bir çok yolsuzluk, usulsüzlük iddialarıyla anılmıştı. Bundan doğan kara paranın miktarını kimse kestiremiyor: ortada yüz milyar dolarları geçen korkunç rakamlardan bahsediliyor. Sıfırlananlara dair bir önceki yazımıza göz atılabilir.
Bu usulsüzlüklerin tespitine dair araştırma denemelerinin hepsi akim kalmış, bir şekilde üstü kapanmıştı. Fakat 17/25 Aralık Soruşturmalarında bu ejderhanın (Hobbit serisindeki hazinenin üstünde oturan Smaug gibi) kuyruğundan tutulmuştu.
Cumhuriyet tarihinin bu en büyük yolsuzluk davasını soruşturan, ortaya çıkaran ve üstüne giden bir avuç emniyetçi ve hakim – savcı bu işi sonuna kadar götürmeye çalışsa da muvaffak olamamış, ejderha ellerinden kurtulmuştu.
O öfkeyle ejderha şehre dalmış, her şeyi yakıp yıkmış, adeta taş taş üstünde bırakmamıştı. Yıkmaya da devam ediyor. O soruşturmayı yürüten emniyetçilere, bu soruşturmaların 5. yılında müebbet hapis cezası verildi.
DARBELER!
Bir önceki yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, kamuoyuna bazı gizli dinlemeler düşmüş ve bunları başka büyük devletler yapmış olduğu ifade edilmişti. Ve bunu da, “Büyük devletler dinler, normaldir” diyerek gayet doğal karşılamıştı hükümet. Fakat devletin resmi kurumlarınca yapılmış incelemeleri ve dinlemeleri “kabul edilemez” bulmuşlardı, hatta “darbe” demişlerdi. Külünk’ün ifadesi ile “Günah işleme özgürlüklerine müdahale” demişlerdi.
BM’nin ve Amerika’nın hassasiyetle takip ettiği ve kaç kere uyardığı İran Ambargosu’nun delinmesi hususunda Rusya bile uyarmış zamanında. Hatta MASAK’a bir ihbar da gelmiş, bu yolsuzluklar konusunda Mit bile Başbakanlığı uyarmış.
Böyle ayyuka çıkmış iddialar konusunda Emniyet ve Adliye ne yapar? Tabii ki işini.
Yapmazsa ne olur? Görevini ihmal, hatta suistimal etmiş olur.
Böylesine büyük görevi hakkıyla yerine getiren memurlara ne yapılır normalde?
Takdir, hatta ödül! Tarihe geçerler; bu kadar büyük bir usulsüzlüğü, yolsuzluğu korkusuzca ortaya çıkardıkları için.
Ama ne oldu?
25 Aralık 2013’te gerçekleştirilen ve sonra dava aşamasında kapatılan yolsuzluk soruşturmalarını gerçekleştiren emniyetçilere “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi, hem de soruşturmasının yıldönümünden bir gün önce!
Bu topraklarda her ilkenin, her duruşun bir bedeli vardır! Tarih boyunca da herkes payına düşenin bedelini ödemiştir, ödemeye de devam ediliyor.
Bu döngünün son kurbanları:Eski emniyet müdürleri Yakub Saygılı, Kazım Aksoy, Yasin Topçu ve Mahir Çakallı ile Arif İbiş, Mustafa Demirhan, Mehmet Habib Kunt, İbrahim Şener, Mehmet Fatih Yiğit ve Mehmet Akif Üner. Cezaları: “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis.
ABD’deki Hakan Atilla davasında tanıklık yapan Hüseyin Korkmaz, eski Emniyet Müdürü Hamza Tosun ile Sinan Dursun, Engin Filiz ve Sinan Sağyalavaç’ın dosyasının tefrik edilmesine karar vermişti mahkeme… Bu da işin trajikomik tarafı.
Sen burada dosyayı kapattığını düşünmüşsün, soruşturmayı yürüten Emniyetçileri hapsetmişsin, ömür boyu hapse mahkum etmişsin, yakalayamadığın bazı Emniyetçiler Amerika’da aynı dosyanın tanığı olmuşlar.
Dikkatinizi çekerim; sanığı değil, tanığı!
Ve artık uluslararası bir davaya dönüşen bu yolsuzluk davasında, Amerika’daki dosyalarda asıl sanıklar, şu an Türkiye’deki mahkemeleri ve diğer bütün resmi kurumları etkileyip keyfi kararlar çıkartanlar. (Onlar kendilerini biliyor.)
ASIL DARBE NEDİR?
Türkiye’de şimdi davalar, kararlar uçuyor havada böyle… Deli saçması iddialarla insanlara cezalar yağdırılıyor: “Bylock kullanmışsın, Hükümeti yıkmaya çalışmışsın, darbe yapmaya subliminal mesaj vermişsin, Fetöcüsün, Fetöye karşı gibi gözükmekle birlikte Fetöye yardım etmişsin…” Bu yargılamaların hemen hepsi bir piyes kıvamında ve de hükmünde…
25 Aralık soruşturmasını yürüten polisler, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki geçen yılki 13. duruşmasında, “Mahkemeyi tanımıyoruz, ifade vermeyeceğiz.”demişlerdi.
Bu haklı talep, HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’tan da gelmişti. 24 Haziran seçimlerinin ardından ilk kez görülen duruşmasında savcı, Demirtaş’ın tutukluluk halinin devamını istemiş, Demirtaş ise, “Vereceğiniz karar belli, tahliye talep etmiyorum” demişti. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada mahkeme de Demirtaş’ın tutukluluk halinin devamına karar vermişti.
Evet, adeta ortada bir müsamere var, yargılama yapılıyormuş gibi yapılıyor, ama herkes senaryoyu biliyor, sonrasında çıkacak kararları biliyor herkes… O yüzden bu yargılama adil yürüyormuş gibi yapmanın bir anlamı da yok.
17/25 Aralık Yolsuzlukları ortaya çıktığında, bunun “buz gibi de yolsuzluk” olduğunu herkes biliyordu. Bu polislerin, savcıların, hakimlerin görevlerini yaptığını herkes biliyordu, bunu en iyi bilenler de şu an muhalefet rolünü oynayanlar!..
Ana muhalefet dahil hepsi bu yolsuzluklara dair resmi, gayri resmi bütün tapeleri, bilgileri, belgeleri tepe tepe kullandılar; mecliste, kürsülerde, meydanlarda, her yerde… Bunlar üzerinden siyaset geliştirdiler. Ama bir kez olsun bu soruşturmaları yürütenlerin hakkını teslim etmediler.
“Günah işleme özgürlüklerine müdahale edilen” Hükümet, bu yolsuzluk operasyonları için “Hükümete Darbe” dediler, dosyaya dahli olan herkesi yargıladılar, ellerinde bulunanlara şimdi müebbet hapis cezaları verdiler.
Kendileri bunlara darbe derken, aslında devletin bütün kurumlarına, özellikle de Emniyet ve Adliyesine “Darbe” yaptılar, bütün kadroları alt üst ettiler. Siyasi muhalefetin, muhalif duran aydının, gazetecinin, sanatçının gıkı çıkmadı. Bu hükümetin çarpıtmaları ile işinden edilenlere, bizlere dair hiç birisi en ufak bir laf etmedi şu ana kadar.
Muktedirlerin tam dizayn edemedikleri, daha doğrusu yıkım yapamadıkları bir Askeriye kalmıştı, onu da 15 Temmuz tezgahı ile gerçekleştirdiler. İktidarın Avrasyacılarla Rusya organizesi ile gerçekleştirdikleri bu girişime “Darbe” dediler.
“Darbe girişimi” deseler de aslında başarıya ulaşmış “Tam bir darbe” idi bu. Zira bununla birlikte Askeriye’yi de tamamen alt üst etme imkanı buldular.
Şimdi artık muktedirlerin bu sınırsız, kontrolsüz gidişine dur diyecek kimse yok.
Muhalefetin, muhalif gözükenlerin yine gıkı çıkmıyor.
Çünkü bu süreçte en çok Cemaatçi denilenlere, Kürtlere ve bazı sol aydınlara, gruplara ve bazı küçük topluluklara eziyet ediliyor. Onların bu acı çekmesi karşılığında, kendi konforlarının az da olsa bozulmasına ses çıkarmıyorlar. Böyle de kirli bir çark var!
NE ZAMAN BİTER?
Haksız bir şekilde içeriye atılan ve ceza alanlara dair sayısız sorular geliyor: Bu insanlar çıkabilecek mi, hakları iade edilebilecek mi? Verilmiş olan cezalar kaldırılabilecek mi?
Ergenekon davası sürecini hep birlikte gördük. Haklarında korkunç iddialar bulunanlar bile, konjonktür değişince bir anda serbest kaldılar, beraat ettiler, hatta karşılığında devletten tazminat bile aldılar.
Şu an suçlanan insanlar için ise ortada hemen hiç somut bir delil, veri yok. “Silahlı Terör Örgütü” sayılmak için gerekli hiç bir vasfı taşımasa da uydurulmuş bir terör örgütü torbasına herkesi doldurup duruyorlar.
Şu anki mevcut siyasilerin hiç birisi bu yanlışlığa dur diyecek gibi gözükmüyor. (İçlerinde ferdi insiyatif kullananları ayrı tutuyorum. Kaldı ki bu istisnalar da kaideyi bozamıyor.)
Şu anki mevcut iktidar değişse de yerine gelecek siyasi partilerin de bu yanlış gidişe dur demek gibi bir niyeti ve duruşu da gözükmüyor. Alan razı, satan razı.
Toplumda oluşturulmuş çok derin bir kutuplaştırma ve nefret de var. Hatta 2019 yılı için uluslararası araştırmalara göre Türkiye bir soykırım tehlikesi noktasında %11,2 ile en riskli ülkeler arasında 8. Sırada.
FETÖ iddialarından dolayı Cemaat’e karşı büyük bir öfke birikmesi oluşturuldu. Kürtler için de hakeza. Hatta geçenlerde de olduğu gibi artık Kürt olduğunu öğrendiği insanı ve oğlunu sokak ortasında öldürmeye kadar…
Hitler Almanyasında Yahudilere karşı oluşturulan öfke birikmesi gibi.
Bu barut fıçısına dönen ülkede bulunanların kendisini güvene alması gerekiyor öncelikle.
Yakın planda da, bu konjoktürün değişmesi ihtimal dahilinde gözükmüyor.
İnsanlara bedeller ödetiliyor; kiminin yolsuzluklarının aydınlatılmasına duyduğu öfke, kimisinin insanların aidiyetine, inançlarına karşı duyduğu nefret dolayısıyla…
İnsanlar, hak mücadelesini sürdürmeli, ileride haklarının zayi olmaması için gerekli müracaatlarını yapmalı. Fakat kısa vadede büyük beklentilere girmemeli. Bu fırtına döneminde alternatif yollara, geçim ve iştigal yollarına bakmalı.
Fakat daha fazla bedel ödenmesine mahal vermemeli.
Tabii ki bunlar tamamen benim şahsi mülahazalarım. Böyle düşünüp ona göre yol alıyorum. Yaşadıklarımdan yola çıkarak da düşüncelerimi paylaşıyorum. Ama herkes kendi kaderini yaşıyor, yaşayacak da.
[Ramazan Faruk Güzel] 27.12.2018 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
3.Bundesliga’dan Bayern Münih’e: Joshua Kimmich [Hasan Cücük]
Joshua Kimmich, Alman futbolunun yükselen yıldızların biri. Fazla değil bir kaç yıl öncesine kadar 3. ligde top koşturan bir oyuncuydu. Kimmich’in yeteneğini keşfeden isim Pep Guardiola oldu. Sağ bekte mevkisinin en iyilerinden olan Kimmich’in futbola başladığı mevki ise oldukça farklı idi.
Joshua Kimmich, 8 Şubat 1995’te doğdu. Futbola VfB Stuttgart takımında başlayan Kimmich, 6 yıl bu kulüpte top koşturdu. Ancak aradan geçen yıllara rağmen A takımı kadrosunda yer bulmakta zorlandı. Stuttgart Akademi, Sami Khedira, Timo Werner, Mario Gomez ve Sebastian Rudy gibi yıldızların yetişme adresi olan yerdi. Joshua Kimmich’te bu isimlerin izinden gitmek istiyordu. Ancak bir türlü beklenen patlamayı yapamıyordu.
Stuttgart’ın A takımına çıkma ümitlerini kaybeden Kimmich, 18 yaşına geldiğinde o yıllarda 3. Bundesliga’da mücadele eden RB Leipzig’i satıldığında takvim yaprakları Temmuz 2013’ü gösteriyordu. RB Leipzig, 18 yaşındaki oyuncu için 500 bin Euro bonservis ödüyordu. 3. Bundesliga’da mücadele eden RB Leipzig, Kimmich’in ilk sezonunda 2. Bundesliga’ya yükseliyordu.
Ocak 2015’te Kimmich’i şoke eden transfer teklifi geliyordu. Menajeri ‘Seni bir kulüp istiyor’ dediğinde bu kulübün Bayern Münih olacağı aklının ucundan bile geçmiyordu. Kendisini isteyenin bizzat Bayern Münih teknik patronu Pep Guardiola olduğunu öğrendiğinde bu kez tepkisi ‘Şaka mı bu?’ oluyordu. Şaka değil, gerçekti. Kimmich’in rüyası Temmuz 2015’te gerçekleşiyordu. Sadece bir yıl önce 3. Bundesliga’da top koşturan bir oyuncu iken şimdi Almanya’nın bir numaralı takımının kadrosundaydı. Ödenen bonservis ücreti ise 8,5 milyon Euro’ydu.
Defansif orta saha oynayan Joshua Kimmich için Guardiola’nın farklı planları vardı. Oyuncusunu karşısına alan Guardiola, tekniğini geliştirecek kabiliyeti olduğunu belirtip, bu potansiyelini bir başka mevkide ortaya koyacağını söylüyordu. Yeni mevkisi sağ bekti. Efsane Philipp Lahm’ı sağ bekten orta sahaya çeken Guardiola, sağ bekte formayı Joshua Kimmich’e veriyordu. İlk sezonunda 23 maçta forma giyen Kimmich, Bundesliga şampiyonluğu yolunda takımına önemli katkı sağlıyordu. 2016’da ise ilk kez Almanya milli takım kadrosunda yer buluyordu.
Guardiola’nın takımdan ayrılmasıyla teknik patronluk koltuğuna oturan Carlo Ancelotti döneminde Kimmich için zor günler başlıyordu. İtalyan hoca, gençlerden ziyade tecrübeli isimlere forma verince Kimmich için yedek kulübesi günleri başlıyordu. Ancak Kimmich pes etmiyordu. Daha çok çalışıyor asla pes etmiyordu. Guardiola’nın sağ beke çektiği Kimmich’i, Ancelotti defansif orta saha olarak oynatıyordu. Kimmich bu duruma itiraz etmiyordu ama başarıyı yakaladığı sağ bekte devam etmek istiyordu.
Sonbahar 2017’de Ancelotti’nin gönderilip yerine Jupp Heynckes’in gelmesiyle Kimmich yeniden eski mevkisine dönüyordu. Heynckes’in güvenini boşa çıkarmıyordu. Performansı arttıran Kimmich’le yönetim sözleşmesini 2023’e kadar uzatıyordu.
Futbol otoriteleri Joushua Kimmich’le, Alman futbolunun efsanesi Philipp Lahm’a benzetiyor. İkili arasında bir çok ortak nokta bulunuyor. Oyun zekası ve stili olarak birbirlerine çok benzeyen iki oyuncunun kariyer gelişimleri ise oldukça farklı. Her iki isim de futbola VfB Stuttgart takımında başladı. Lahm, Stuttgart yıldızını parlatıp Bayern Münih’e geldi. Kimmich, Stuttgart’ta şans bulamadan RB Leipzig üzerinden Bayern Münih’e geldi. Lahm yıllarca sağ bek oynamasına karşılık kariyerinin son yıllarında Guardiola tarafından defansif orta saha olarak oynatıldı. Kimmich ise tersi bir yol izledi. Orta saha oyuncu iken, Guardiola tarafından sağ beke çekildi. 23 yaşındaki genç yıldız, Bayern Münih’in sağ bekinin tapusunu üzerine almış durumda. Bayern Münih formasını lig, kupa ve Avrupa kupalarında 149 maçta giyen Joushua Kimmich, 16 gol atıp, 31 asist yaptı. Bayern Münih ve RB Leipzig formasıyla kırmızı kart görmeyen Kimmich’in kariyerindeki tek kırmızı kart Stuttgart U19 dönemine ait.
Mayıs 2016’da Alman milli takım kadrosunda yer bulan Joshua Kimmich, 38 kez milli formayı terletip, 3 gole imza attı. 6 Haziran 2017’de Danimarka ile oynanan hazırlık maçında kaptan Draxler oyundan çıkarken, pazubandını Kimmich’e veriyordu. Kimmich, 1912’den sonra kapranlık pazubandını taşıyan en genç isim oluyordu. Aman milli takımı patronu Joachim Löw’ün en çok güvendiği isimlerin başında gelen Kimmich, hocasının ‘Gördüğüm en yetenekli oyuncu’ övgüsüne mazhar oldu.
[Hasan Cücük] 27.12.2018 [TR724]
Joshua Kimmich, 8 Şubat 1995’te doğdu. Futbola VfB Stuttgart takımında başlayan Kimmich, 6 yıl bu kulüpte top koşturdu. Ancak aradan geçen yıllara rağmen A takımı kadrosunda yer bulmakta zorlandı. Stuttgart Akademi, Sami Khedira, Timo Werner, Mario Gomez ve Sebastian Rudy gibi yıldızların yetişme adresi olan yerdi. Joshua Kimmich’te bu isimlerin izinden gitmek istiyordu. Ancak bir türlü beklenen patlamayı yapamıyordu.
Stuttgart’ın A takımına çıkma ümitlerini kaybeden Kimmich, 18 yaşına geldiğinde o yıllarda 3. Bundesliga’da mücadele eden RB Leipzig’i satıldığında takvim yaprakları Temmuz 2013’ü gösteriyordu. RB Leipzig, 18 yaşındaki oyuncu için 500 bin Euro bonservis ödüyordu. 3. Bundesliga’da mücadele eden RB Leipzig, Kimmich’in ilk sezonunda 2. Bundesliga’ya yükseliyordu.
Ocak 2015’te Kimmich’i şoke eden transfer teklifi geliyordu. Menajeri ‘Seni bir kulüp istiyor’ dediğinde bu kulübün Bayern Münih olacağı aklının ucundan bile geçmiyordu. Kendisini isteyenin bizzat Bayern Münih teknik patronu Pep Guardiola olduğunu öğrendiğinde bu kez tepkisi ‘Şaka mı bu?’ oluyordu. Şaka değil, gerçekti. Kimmich’in rüyası Temmuz 2015’te gerçekleşiyordu. Sadece bir yıl önce 3. Bundesliga’da top koşturan bir oyuncu iken şimdi Almanya’nın bir numaralı takımının kadrosundaydı. Ödenen bonservis ücreti ise 8,5 milyon Euro’ydu.
Defansif orta saha oynayan Joshua Kimmich için Guardiola’nın farklı planları vardı. Oyuncusunu karşısına alan Guardiola, tekniğini geliştirecek kabiliyeti olduğunu belirtip, bu potansiyelini bir başka mevkide ortaya koyacağını söylüyordu. Yeni mevkisi sağ bekti. Efsane Philipp Lahm’ı sağ bekten orta sahaya çeken Guardiola, sağ bekte formayı Joshua Kimmich’e veriyordu. İlk sezonunda 23 maçta forma giyen Kimmich, Bundesliga şampiyonluğu yolunda takımına önemli katkı sağlıyordu. 2016’da ise ilk kez Almanya milli takım kadrosunda yer buluyordu.
Guardiola’nın takımdan ayrılmasıyla teknik patronluk koltuğuna oturan Carlo Ancelotti döneminde Kimmich için zor günler başlıyordu. İtalyan hoca, gençlerden ziyade tecrübeli isimlere forma verince Kimmich için yedek kulübesi günleri başlıyordu. Ancak Kimmich pes etmiyordu. Daha çok çalışıyor asla pes etmiyordu. Guardiola’nın sağ beke çektiği Kimmich’i, Ancelotti defansif orta saha olarak oynatıyordu. Kimmich bu duruma itiraz etmiyordu ama başarıyı yakaladığı sağ bekte devam etmek istiyordu.
Sonbahar 2017’de Ancelotti’nin gönderilip yerine Jupp Heynckes’in gelmesiyle Kimmich yeniden eski mevkisine dönüyordu. Heynckes’in güvenini boşa çıkarmıyordu. Performansı arttıran Kimmich’le yönetim sözleşmesini 2023’e kadar uzatıyordu.
Futbol otoriteleri Joushua Kimmich’le, Alman futbolunun efsanesi Philipp Lahm’a benzetiyor. İkili arasında bir çok ortak nokta bulunuyor. Oyun zekası ve stili olarak birbirlerine çok benzeyen iki oyuncunun kariyer gelişimleri ise oldukça farklı. Her iki isim de futbola VfB Stuttgart takımında başladı. Lahm, Stuttgart yıldızını parlatıp Bayern Münih’e geldi. Kimmich, Stuttgart’ta şans bulamadan RB Leipzig üzerinden Bayern Münih’e geldi. Lahm yıllarca sağ bek oynamasına karşılık kariyerinin son yıllarında Guardiola tarafından defansif orta saha olarak oynatıldı. Kimmich ise tersi bir yol izledi. Orta saha oyuncu iken, Guardiola tarafından sağ beke çekildi. 23 yaşındaki genç yıldız, Bayern Münih’in sağ bekinin tapusunu üzerine almış durumda. Bayern Münih formasını lig, kupa ve Avrupa kupalarında 149 maçta giyen Joushua Kimmich, 16 gol atıp, 31 asist yaptı. Bayern Münih ve RB Leipzig formasıyla kırmızı kart görmeyen Kimmich’in kariyerindeki tek kırmızı kart Stuttgart U19 dönemine ait.
Mayıs 2016’da Alman milli takım kadrosunda yer bulan Joshua Kimmich, 38 kez milli formayı terletip, 3 gole imza attı. 6 Haziran 2017’de Danimarka ile oynanan hazırlık maçında kaptan Draxler oyundan çıkarken, pazubandını Kimmich’e veriyordu. Kimmich, 1912’den sonra kapranlık pazubandını taşıyan en genç isim oluyordu. Aman milli takımı patronu Joachim Löw’ün en çok güvendiği isimlerin başında gelen Kimmich, hocasının ‘Gördüğüm en yetenekli oyuncu’ övgüsüne mazhar oldu.
[Hasan Cücük] 27.12.2018 [TR724]
Zeytin çekirdeği [Fatma Betül Meriç]
Bir keşiş, yedi yüz yıldır mağarasında konaklayan bir bilgeyle karşılaşmış dağda.
“Güzel insan” demiş ona. “Neden şuraya bir ev yapıp da rahat etmiyorsun?”.
“Hayat çok kısa”, demiş bilge. “Yerleşmeye değmez.”
Mağlupların bir bilgeliği vardır. Dünyanın mağlupları, dünyayı yerleşmeye değer bir yer olarak görmeyenlerdir, diyor Yavaşla isimli kitabında Kemal Sayar.
‘Dünyanın mağlupları’ ne hoş bir ifade! Dünyayı yenemeyenler, dünya karşısında dize gelmeyenler. El etek öpmeyen, müdaana etmeyenler.
Şimdilerde çoğaldıkça çoğalıyor sayıları. Bir bir artıyor modern zamanlarda dünyanın mağlupları. İsimsiz ve resimsiz olabilirler. Fakat tanırsınız onları sözlerinden. Ne ki hallerinden. Kimi büyük ufuklarını sığdırdıkları minik bir valiz ellerinde. Kimi zaman biri sırtında üç çocukla bir sınır ülkesinin balçıktan toprağına adım attığı yerde görüverirsiniz. Tanırsınız onları. “İşte bunlar, onlar” dersiniz. Dünyaya dair ellerinde ne varsa bir bavula sığdıranlar. “Ateş, nereye düşerse düşsün, beni yakar” cümlesindeki gizli kahramanlar.
Tanırsınız onları. Yokluk ve çaresizlik yoktur lügatlerinde. Ya bir yol bulur onlar, ya da bir yol açandırlar. Zulüm görseler boyun eğmeyen, elem görse “hoş amedi” diyen yiğitlerdir çünkü onlar. Kışın zemheri ayazlarında, gecenin en koyu karanlığında, şafağa en yakın noktada. Birdenbire kendilerini soğuk ve rutubetli nezarette bulsalar da, vazgeçmedikleri sevdalarından tanırsınız onları. Nezaretlerde dağıtılan ince bir battaniyenin artık iyice eskimiş kısmından çözülen bir ip ile, gelen ayran bardaklarının üstündeki kağıtlardan sevdiceğine bileklik yapan adamlardır onlar. Bu yüzyılda aşkın tanımını yeniden yapanlardır. Sevdiklerine en zor şartlar altında bile bir ömürlük hatıra ve temiz bir isim bırakanlardır geriye. Varlıklarına şükreder, iyi ki dersiniz. İyi ki sevmişim seni, ne iyi etmiş de sevmişsin beni. Kolay değildir, kuşatma altındaki bir şehirde yaşamak ve kolay değildir kuşatma altındaki şehre dönen bir coğrafyada aşık olmak.
Tanırsınız onları. En çok temiz nasiyelerinden, ve ellerinden tanırsınız. Bir de gözlerinden. Hüzünlü baksa da bazen, ümitlidir hemen hepsi. Bir hablül metine dayanmışlardır. Budur ümitlerinin sebebi. Minicik bebeği ile adliyede koridorlarında ifade vermek üzere gelip, ani bir kararla tutuklanınca sıkı sıkıya tuttuğu yavrusuyla. Görmüşsünüzdür belki. Başı hafifçe omzuna dönük. Daha 5 aylık süt bebeği ile, bu kış kıyamette tutuklanan, ellerine kelepçe vurulan bir anne. Bir taze bahar. Bir ıtır, mis kokusuyla. Bir yuva, en sıcağıyla. Sesini duymadınız belki. Tek karelik bir resmi vardı. Vakur duruşu ile kaderine razı oluşu.
O da bir sayı olarak eklendi cezaevindeki annelere, cezaevinden büyüyen bebeklere bir cennet bülbülü daha eklendi. Şimdi hatırladınız mı?
Onları tanıyorsunuz. Kimseyi ötelemeden sevenler hani. Hani bir kuru ekmekleri varsa evlerinde, bölüşenler. Evvel üst düzey hakimken, savcı, öğretmenken şimdi sarılıp gayretlerine; önlük dikenler, bebek örenler, inşaatta çalışıp da bir helal lokmanın bir hırkanın varlığı ile yetinenler. Dünyayı iyilerin kurtaracağının canlı şahitleri. Elinden, dilinden emin olunanlar hani. Gıpta edilesi her biri.
Tanırsınız onları. Kalabalık, havasız, soğuk ve betondan başka bir şeyin görünmediği cezaevlerinde; kağıt der, kalem der. Yazar, çizerler. Çoğaltırlar iyiliği. Bir zeytin onlar için sadece bir zeytinden ibaret değildir ki. Ne çok şeydir. Önce temizlenir çekirdekler tek tek. İyi olanları ve iri olanları -belli büyüklüktekileri yani ki- ayıklanır. Sonra bekletilir, imkan varsa yağlanır. Ellerin ve tırnakların acımasına aldırmadan, duvara sürtülüp şekil verilmeye çalışılır. Bir zeytin çekirdeği için dakikalarca uğraşılır. Sonra kantinden alınan şeffaf lastik ipe dizilir bir bir. Sevilenin bileğinde ne de hoş duracağı hayal edilir. İki damla gözyaşı da dökülür göz nuruyla birlikte Allah şahittir. Tek tek oluşturulur bileklik. Koğuş arkadaşının bileğine şöyle bir bakılıp hesap edilir, takan kişinin bileğine uyup uymayacağı. “Ah, denir. Şimdi özgür olsaydım, ona bu bileklik yerine gerçek bir bileklik alsaydım ne güzel olurdu.”
Olmazdı ey Yusuf! Sevdiğine ömrünce çalışıp dünyanın en gösterişli en kıymetli en iri mücevherlerinden, pırlantalarından, zebercetlerinden, zümrütlerinden ve ne ki elmaslarından daha kıymetlidir. Ellerinle soğuk gecelerde, dert ortağı duvarlarla şekil verip de, gözünün yaşını gönlünün heyecanını, aşkının saflığını işlediğin bu bileklik senin. Dünyanın en pahalı bilekliklerinden daha sahicidir. Daha varlıklıdır. Değerlidir. Değil mi ki senin elin değmiştir Ey Yusuf, öyleyse senden çıkıp sevdiğinin eline ulaşan bu bileklik artık sadece bir bileklik değil; senin ömrümün onun ömrüne yazılışının, yoluna feda edilişinin, aranızdaki kördüğümün ilk günkü gibi oluşunun bağıdır, düğümüdür.
Sancılı bir özlemle beklediğimiz günlerin tuluunu, yakın eylesin Rabbim, dilerim.
[Fatma Betül Meriç] 27.12.2018 [TR724]
“Güzel insan” demiş ona. “Neden şuraya bir ev yapıp da rahat etmiyorsun?”.
“Hayat çok kısa”, demiş bilge. “Yerleşmeye değmez.”
Mağlupların bir bilgeliği vardır. Dünyanın mağlupları, dünyayı yerleşmeye değer bir yer olarak görmeyenlerdir, diyor Yavaşla isimli kitabında Kemal Sayar.
‘Dünyanın mağlupları’ ne hoş bir ifade! Dünyayı yenemeyenler, dünya karşısında dize gelmeyenler. El etek öpmeyen, müdaana etmeyenler.
Şimdilerde çoğaldıkça çoğalıyor sayıları. Bir bir artıyor modern zamanlarda dünyanın mağlupları. İsimsiz ve resimsiz olabilirler. Fakat tanırsınız onları sözlerinden. Ne ki hallerinden. Kimi büyük ufuklarını sığdırdıkları minik bir valiz ellerinde. Kimi zaman biri sırtında üç çocukla bir sınır ülkesinin balçıktan toprağına adım attığı yerde görüverirsiniz. Tanırsınız onları. “İşte bunlar, onlar” dersiniz. Dünyaya dair ellerinde ne varsa bir bavula sığdıranlar. “Ateş, nereye düşerse düşsün, beni yakar” cümlesindeki gizli kahramanlar.
Tanırsınız onları. Yokluk ve çaresizlik yoktur lügatlerinde. Ya bir yol bulur onlar, ya da bir yol açandırlar. Zulüm görseler boyun eğmeyen, elem görse “hoş amedi” diyen yiğitlerdir çünkü onlar. Kışın zemheri ayazlarında, gecenin en koyu karanlığında, şafağa en yakın noktada. Birdenbire kendilerini soğuk ve rutubetli nezarette bulsalar da, vazgeçmedikleri sevdalarından tanırsınız onları. Nezaretlerde dağıtılan ince bir battaniyenin artık iyice eskimiş kısmından çözülen bir ip ile, gelen ayran bardaklarının üstündeki kağıtlardan sevdiceğine bileklik yapan adamlardır onlar. Bu yüzyılda aşkın tanımını yeniden yapanlardır. Sevdiklerine en zor şartlar altında bile bir ömürlük hatıra ve temiz bir isim bırakanlardır geriye. Varlıklarına şükreder, iyi ki dersiniz. İyi ki sevmişim seni, ne iyi etmiş de sevmişsin beni. Kolay değildir, kuşatma altındaki bir şehirde yaşamak ve kolay değildir kuşatma altındaki şehre dönen bir coğrafyada aşık olmak.
Tanırsınız onları. En çok temiz nasiyelerinden, ve ellerinden tanırsınız. Bir de gözlerinden. Hüzünlü baksa da bazen, ümitlidir hemen hepsi. Bir hablül metine dayanmışlardır. Budur ümitlerinin sebebi. Minicik bebeği ile adliyede koridorlarında ifade vermek üzere gelip, ani bir kararla tutuklanınca sıkı sıkıya tuttuğu yavrusuyla. Görmüşsünüzdür belki. Başı hafifçe omzuna dönük. Daha 5 aylık süt bebeği ile, bu kış kıyamette tutuklanan, ellerine kelepçe vurulan bir anne. Bir taze bahar. Bir ıtır, mis kokusuyla. Bir yuva, en sıcağıyla. Sesini duymadınız belki. Tek karelik bir resmi vardı. Vakur duruşu ile kaderine razı oluşu.
O da bir sayı olarak eklendi cezaevindeki annelere, cezaevinden büyüyen bebeklere bir cennet bülbülü daha eklendi. Şimdi hatırladınız mı?
Onları tanıyorsunuz. Kimseyi ötelemeden sevenler hani. Hani bir kuru ekmekleri varsa evlerinde, bölüşenler. Evvel üst düzey hakimken, savcı, öğretmenken şimdi sarılıp gayretlerine; önlük dikenler, bebek örenler, inşaatta çalışıp da bir helal lokmanın bir hırkanın varlığı ile yetinenler. Dünyayı iyilerin kurtaracağının canlı şahitleri. Elinden, dilinden emin olunanlar hani. Gıpta edilesi her biri.
Tanırsınız onları. Kalabalık, havasız, soğuk ve betondan başka bir şeyin görünmediği cezaevlerinde; kağıt der, kalem der. Yazar, çizerler. Çoğaltırlar iyiliği. Bir zeytin onlar için sadece bir zeytinden ibaret değildir ki. Ne çok şeydir. Önce temizlenir çekirdekler tek tek. İyi olanları ve iri olanları -belli büyüklüktekileri yani ki- ayıklanır. Sonra bekletilir, imkan varsa yağlanır. Ellerin ve tırnakların acımasına aldırmadan, duvara sürtülüp şekil verilmeye çalışılır. Bir zeytin çekirdeği için dakikalarca uğraşılır. Sonra kantinden alınan şeffaf lastik ipe dizilir bir bir. Sevilenin bileğinde ne de hoş duracağı hayal edilir. İki damla gözyaşı da dökülür göz nuruyla birlikte Allah şahittir. Tek tek oluşturulur bileklik. Koğuş arkadaşının bileğine şöyle bir bakılıp hesap edilir, takan kişinin bileğine uyup uymayacağı. “Ah, denir. Şimdi özgür olsaydım, ona bu bileklik yerine gerçek bir bileklik alsaydım ne güzel olurdu.”
Olmazdı ey Yusuf! Sevdiğine ömrünce çalışıp dünyanın en gösterişli en kıymetli en iri mücevherlerinden, pırlantalarından, zebercetlerinden, zümrütlerinden ve ne ki elmaslarından daha kıymetlidir. Ellerinle soğuk gecelerde, dert ortağı duvarlarla şekil verip de, gözünün yaşını gönlünün heyecanını, aşkının saflığını işlediğin bu bileklik senin. Dünyanın en pahalı bilekliklerinden daha sahicidir. Daha varlıklıdır. Değerlidir. Değil mi ki senin elin değmiştir Ey Yusuf, öyleyse senden çıkıp sevdiğinin eline ulaşan bu bileklik artık sadece bir bileklik değil; senin ömrümün onun ömrüne yazılışının, yoluna feda edilişinin, aranızdaki kördüğümün ilk günkü gibi oluşunun bağıdır, düğümüdür.
Sancılı bir özlemle beklediğimiz günlerin tuluunu, yakın eylesin Rabbim, dilerim.
[Fatma Betül Meriç] 27.12.2018 [TR724]
Etiketler:
Fatma Betül Meriç
İflasların gölgesinde popülizm [Harun Odabaşı]
AKP kendisini yenilmez kılan unsurları çok iyi analiz eden bir parti. Yerel seçimlere birkaç ay kala asgari ücreti beklentilerin üzerinde artırarak yine kendisine oy veren geniş kitleyi memnun etmeyi başardı. Sendikaların açıklamasından ve muhalefetin eveleyip gevelemesinden attığı adımın kendisine puan kazandırdığı anlaşılıyor. AKP elinin çok daha güçlü olduğu ve kasasının dolu gözüktüğü dönemlerinde bile bu kadar bonkör davranmıyordu. Bu zamana kadar işlerin yolunda gitmesinde sıcak para bolluğu kadar sıkı maliye politikasının da etkisi büyüktü. Döviz krizinin yaraları henüz sarılmamışken hatta krizin bittiği teyidi alınmamışken asgari ücretliye yapılan yüzde 26,05’lik zam popülizm kokuyor. Ama pek çok kişiye göre böyle popülizme can kurban. AKP seçmenine şu subliminal mesajı vermiş oldu: Enflasyon ne kadar yüksek olursa olsun ben seni korurum, enflasyona ezdirmem.
Türkiye cumhuriyeti tarihinin en büyük özelleştirmesini yapan bir partinin toplumun en ezilen kesimlerinden hala büyük destek alması tahlile muhtaç bir paradoks. Normal şartlarda işçi ve sendika aleyhinde olan özelleştirmeleri yapan bir partinin ‘işçi düşmanı, sermaye dostu’ diye damgalanması gerekirdi. Fakat otoriterleşme ve medya kontrolü gibi Türkiye’nin kendine özgü koşulları AKP’yi farklı bir fotoğrafın objesi yapıyor.
Çalışanların aldığı maaşı artırarak satın alma gücünü yükseltmek ve ülkeye refah getirmek mümkün olsaydı AKP doğru yolda diyebilirdik. Ancak mesele o kadar basit değil. Ekonomiye bir bütün olarak baktığımızda çok ciddi ve kronik sorunlarımız var. Hatta poülizm bu sorunların boyutlarını daha da büyütüyor. Merkez Bankası’nın son raporunda dikkat çektiği gibi küresel eğilimlerin korumacı bir zırha bürünmesi ekonomik riskleri de beraberinde getiriyor. Faiz ve enflasyondaki anormal sıçramaya müteakip ekonominin kıskaca alındığı bir dönemde gelen yüksek ücret artışı en fazla işveren kesimini rahatsız edecektir. Konkordato ve iflasların boyutları netleşmeden ve ortalık sakinleşmeden şirket muhasebesine pimi çekilmiş bir bomba daha bırakıldı.
Rahip Brunson krizinin bitmesinin arkasından ABD’nin iki ay içinde Suriye’den çekileceğini açıklaması özellikle döviz cephesinde rahatlamaya sebep oldu. Trump’un Erdoğan’a anormal sayılabilecek iltifatları da ABD ile krizin en azından bir süre için bittiği izlenimini doğurdu. Bu koridor muhafaza edilirse AKP’ye yerel seçimlere kadar çok ciddi nefes aldırır. İktidar en azından döviz krizinden dolayı çizilen karizmasını onarma imkanı bulur.
İzaha muhtaç ilginç bir durum daha var. Dövizde nisbi gerileme yaşanmasında sıcak para akışının normalleşmesinin rol oynadığını düşünüyorduk. Halbuki geçen sürede Türkiye’ye dikkate değer bir sıcak para girişi olmadığı görülüyor. Döviz bolluğundan ziyade ithalatın azalmasının yarattığı bir rahatlık mı yoksa kayıt dışı sıcak para girişimi söz konusu bilinmiyor. Tabiki cari açığın azalması dövize olan talebi düşürecektir. Ancak özel sektör borçlarının büyüklüyü ve kısa vadesi bilindiğine göre döviz ihtiyacının nasıl karşılandığı ya da kayıt dışı sermaye akışını nerden ve kimden sağladıkları da kocaman bir soru işareti.
[Harun Odabaşı] 27.12.2018 [Kronos.News]
Türkiye cumhuriyeti tarihinin en büyük özelleştirmesini yapan bir partinin toplumun en ezilen kesimlerinden hala büyük destek alması tahlile muhtaç bir paradoks. Normal şartlarda işçi ve sendika aleyhinde olan özelleştirmeleri yapan bir partinin ‘işçi düşmanı, sermaye dostu’ diye damgalanması gerekirdi. Fakat otoriterleşme ve medya kontrolü gibi Türkiye’nin kendine özgü koşulları AKP’yi farklı bir fotoğrafın objesi yapıyor.
Çalışanların aldığı maaşı artırarak satın alma gücünü yükseltmek ve ülkeye refah getirmek mümkün olsaydı AKP doğru yolda diyebilirdik. Ancak mesele o kadar basit değil. Ekonomiye bir bütün olarak baktığımızda çok ciddi ve kronik sorunlarımız var. Hatta poülizm bu sorunların boyutlarını daha da büyütüyor. Merkez Bankası’nın son raporunda dikkat çektiği gibi küresel eğilimlerin korumacı bir zırha bürünmesi ekonomik riskleri de beraberinde getiriyor. Faiz ve enflasyondaki anormal sıçramaya müteakip ekonominin kıskaca alındığı bir dönemde gelen yüksek ücret artışı en fazla işveren kesimini rahatsız edecektir. Konkordato ve iflasların boyutları netleşmeden ve ortalık sakinleşmeden şirket muhasebesine pimi çekilmiş bir bomba daha bırakıldı.
Rahip Brunson krizinin bitmesinin arkasından ABD’nin iki ay içinde Suriye’den çekileceğini açıklaması özellikle döviz cephesinde rahatlamaya sebep oldu. Trump’un Erdoğan’a anormal sayılabilecek iltifatları da ABD ile krizin en azından bir süre için bittiği izlenimini doğurdu. Bu koridor muhafaza edilirse AKP’ye yerel seçimlere kadar çok ciddi nefes aldırır. İktidar en azından döviz krizinden dolayı çizilen karizmasını onarma imkanı bulur.
İzaha muhtaç ilginç bir durum daha var. Dövizde nisbi gerileme yaşanmasında sıcak para akışının normalleşmesinin rol oynadığını düşünüyorduk. Halbuki geçen sürede Türkiye’ye dikkate değer bir sıcak para girişi olmadığı görülüyor. Döviz bolluğundan ziyade ithalatın azalmasının yarattığı bir rahatlık mı yoksa kayıt dışı sıcak para girişimi söz konusu bilinmiyor. Tabiki cari açığın azalması dövize olan talebi düşürecektir. Ancak özel sektör borçlarının büyüklüyü ve kısa vadesi bilindiğine göre döviz ihtiyacının nasıl karşılandığı ya da kayıt dışı sermaye akışını nerden ve kimden sağladıkları da kocaman bir soru işareti.
[Harun Odabaşı] 27.12.2018 [Kronos.News]
Ve Le'l-Ahiretü Hayrun leke Min'el-Ula [Safvet Senih]
Cenab-ı Hak, vahyin bir ara kesildiği Peygamber Efendimizin (S.A.S.) o sıkıntılı döneminde birden “Senin için mutlaka son (gelecek âhiret) öncenden (evvelden, dünyadan) daha hayırlı olacak.” (Duhâ Sûresi, 93/4) buyuruyor. Peygamber olmadan önceki hâlinden elbetteki sonraki peygamberlik hâli daha üstün ve daha hayırlı idi… Adım adım İslâmiyetin gelişmesi hatta Efendimizin (S.A.S.) verdiği müjdelerin daha sonra Kisra ve Kayser mülklerinin fethiyle ilgili haberlerin tahakkuk etmesi gibi gelişmeler âyetin mânasının derinliğini göstermektedir.
Yani biz kendi arzu ve heveslerimizin gerçekleşmesinden çok, Cenab-ı Hakk'ın hikmetli icraatlarına bakalım. Hz. Meryem’in annesi Hanne, erkek evlat istiyor ama onun isteğini değil, Cenab-ı Hakkın hikmetli icraatı, bir peygambere anne olacak kız evladını veriyor. Hz. Musa ve Hızır kıssasında geçen azgın fıtratlı bir çocuğun öldürülüp yerine çok hayırlı bir kız evladı verilmesi de böyle… Bizim yakinen bildiğimiz benzer olaylar da var… Yani sonraki öncekilerden hayırlı oluyor…
Bu âyetin tefsirinde merhum Elmalılı Hamdi Yazır, şöyle diyor: “Ve her halde son, bulunduğun her halin sonu (Ey Muhammedim, Habîbim) mesela hayatının başlangıcına nazaran peygamberlik hayatı, peygamberliğin başlangıcından vahyin gelişine nazaran kesiliş hali, vahyin kesilişine nazaran tekrar böyle başlayış hâlî, böyle bir surenin inişinden sonra zamanla ulaşacağın her halin ard arda sonu, nihayet ölümden sonra âhiret nimeti, kısacası, peygamberliğinin başlangıcına nazaran sonrası, hayat ve ölümünde bulunduğun ve bulunacağın her hâlin önüne nazaran sonu ve bütün dünyaya nazaran âhiret senin için önceden, evvelden daima hayırlıdır. Yani sen böyle halden hale, hayırdan daha hayırlısına durmadan yüklenip gideceksin…”
Evet bu gerçek “aslî” olarak Efendimiz’de (S.A.S.) böyle olduğu gibi, onun davasına tam sarılan ve onu hayatının gayesi yapanlardan da “tebeî” olarak benzer şekilde cereyan eder.
Bildiğim kadarıyla M. Fethullah Gülen Hocaefendi ve ailesi, kendisinin Erzurum’dan ayrılmasını hiç istemiyordu. Ama kader onu Edirne’ye gitmeye mecbur etti… Orada güzel hizmetler etti ve Yaşar Tunagür Hocamız gibi hakikaten sahabe aşığı mühim bir zatla tanıştı ve onun ailesinden birisi gibi oldu. Yaşar Hocamız Diyanette birinci adamdan daha güçlü yetkilere sahip olduğu için Hocaefendi’yi İzmir’e tayin etmek istedi ama o başka yeri istiyordu. Arzusuna muhalif olarak oradan İzmir’e gelmek zorunda kaldı. Bilindiği gibi çok hayırlı hizmetlerin temeli İzmir’de atıldı.
Fakat, Hocaefendi'yi ve hedeflerini anlamayanlardan üzülerek ayrılmak zorunda kalan Hocaefendi, Kestanepazarı yurdundan ve derneğinden sonra, İmam-Hatiplileri ve İlahiyatlılar dışında bütün öğrencileri kucaklayacak bir organizenin içinde bulundu. Bu elbette daha hayırlı idi. Uzun zaman vaaz ettiği Camiden mahrum edilmesinden sonra Edremit’te ve Manisa’da vaazlar verdi ve gerçekten yepyeni sîmâların Hizmeti tanımasına vesile oldu. Oradan Bornova’ya geldi. Bornova, o zaman Türkiye’nin üç büyük üniversitesinden biri bulunan Ege Üniversitesinin olduğu yerdi. Bilhassa Cuma vaazlarından sonra Akşam-Yatsı arasındaki 2-3 saat süren soru-cevaplar üniversite öğrencileri için imanlarını müdafaa adına çok faydalı oluyordu. Bunlar daha sonra Sızıntı dergisinde neşredildi. Sonra da kitaplaştırılıp çeşitli dillere çevrildi. Merhum Hacı Kemal Ağabey de “Artık Hocaefendi İstanbul’a gitmelidir.” diyordu. Başta kendisi, biz hep İzmir’de kalmasını arzuluyorduk. Ama 1980 darbesinden sonra Sıkıyönetimin başında bulunan general Terzioğlu ise bu süreçte olduğu gibi kendi kafasından hükmü verdi ve Hocaefendinin fotoğraflarını teröristlerin yanında aranan kişi diye her tarafa astırdı. Mecburen Hocaefendi İstanbul’a gitti. Hizmette bir anda müthiş inkişaf oldu. Yine Hacı Kemal Ağabey gibi fedakârların gayretleriyle Orta Asya açılımları başladı. 1993’ten itibaren dünyanın ilgisini çekti. Önce bu eğitim faaliyetlerini devletin bir organizesi zannettiler. 1997’te Amerika’da bir araştırma enstitüsünde bu husus gündeme gelince, bir gazeteci ve emekli Büyükelçimiz Şükrü Elekdağ, öyle olmadığını bilakis, devlet destek yerine, köstek olduğunu ifade etti.
Gazeteciler Ve Yazarlar Vakfının gayretleriyle ve Ramazan iftarlarına katılanlar ile diyaloglar başladı. Daha sonrası din mensupları arası diyaloglar başladı. Mesele, Papa görüşmesi konumuna gelince derinler harekete geçti. İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’ı vuran tetikçinin, ‘Aslında önce bana Fethullah Hoca’yı vurmam emredilmişti. Sonra kararları değişti. Ben aldığım emir gereğince gidip Akın Birdal'ı vurdum.” demesiyle Türkiye’de kalmanın büyük risk olduğu anlaşıldı. Tedavi için gittiği Amerika’dan, gelen haberler sebebiyle artık dönmemesi gerektiği kanaati yerleşti. Ama Hizmet, böylece tanınması açısından büyük bir konum elde etmiş oldu.
Acılı, sıkıntılı, mengeleli ve cendereli bir sürecin içinde çırpınıp duruyoruz ama Mekke Müşriklerinin mecbur tuttuğu üç sene süren Boykot hadisesini de örnek olarak biliyoruz. Her bir dönemin kendisinden sonra daha hayırlı bir döneme hazırlık olduğunu da hakkal yakin şahit oluyoruz… Kendi nefsimize “zâlim olmak mı isterdin yoksa bu mazlumiyete râzı mısın?”, diye soruyoruz. Nasıl nefsimiz bile o üç senelik boykot döneminde Mekkeli zâlimlerin yanında olmak istemeyip, mazlum sahabelerin yanında olmak istiyorsa, şimdi de yine mazlum ve mağdurların yanında olmayı istiyor.
Artık herkes kendisine göre yerini seçsin…
[Safvet Senih] 27.12.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@saanyoluhaber.com
Yani biz kendi arzu ve heveslerimizin gerçekleşmesinden çok, Cenab-ı Hakk'ın hikmetli icraatlarına bakalım. Hz. Meryem’in annesi Hanne, erkek evlat istiyor ama onun isteğini değil, Cenab-ı Hakkın hikmetli icraatı, bir peygambere anne olacak kız evladını veriyor. Hz. Musa ve Hızır kıssasında geçen azgın fıtratlı bir çocuğun öldürülüp yerine çok hayırlı bir kız evladı verilmesi de böyle… Bizim yakinen bildiğimiz benzer olaylar da var… Yani sonraki öncekilerden hayırlı oluyor…
Bu âyetin tefsirinde merhum Elmalılı Hamdi Yazır, şöyle diyor: “Ve her halde son, bulunduğun her halin sonu (Ey Muhammedim, Habîbim) mesela hayatının başlangıcına nazaran peygamberlik hayatı, peygamberliğin başlangıcından vahyin gelişine nazaran kesiliş hali, vahyin kesilişine nazaran tekrar böyle başlayış hâlî, böyle bir surenin inişinden sonra zamanla ulaşacağın her halin ard arda sonu, nihayet ölümden sonra âhiret nimeti, kısacası, peygamberliğinin başlangıcına nazaran sonrası, hayat ve ölümünde bulunduğun ve bulunacağın her hâlin önüne nazaran sonu ve bütün dünyaya nazaran âhiret senin için önceden, evvelden daima hayırlıdır. Yani sen böyle halden hale, hayırdan daha hayırlısına durmadan yüklenip gideceksin…”
Evet bu gerçek “aslî” olarak Efendimiz’de (S.A.S.) böyle olduğu gibi, onun davasına tam sarılan ve onu hayatının gayesi yapanlardan da “tebeî” olarak benzer şekilde cereyan eder.
Bildiğim kadarıyla M. Fethullah Gülen Hocaefendi ve ailesi, kendisinin Erzurum’dan ayrılmasını hiç istemiyordu. Ama kader onu Edirne’ye gitmeye mecbur etti… Orada güzel hizmetler etti ve Yaşar Tunagür Hocamız gibi hakikaten sahabe aşığı mühim bir zatla tanıştı ve onun ailesinden birisi gibi oldu. Yaşar Hocamız Diyanette birinci adamdan daha güçlü yetkilere sahip olduğu için Hocaefendi’yi İzmir’e tayin etmek istedi ama o başka yeri istiyordu. Arzusuna muhalif olarak oradan İzmir’e gelmek zorunda kaldı. Bilindiği gibi çok hayırlı hizmetlerin temeli İzmir’de atıldı.
Fakat, Hocaefendi'yi ve hedeflerini anlamayanlardan üzülerek ayrılmak zorunda kalan Hocaefendi, Kestanepazarı yurdundan ve derneğinden sonra, İmam-Hatiplileri ve İlahiyatlılar dışında bütün öğrencileri kucaklayacak bir organizenin içinde bulundu. Bu elbette daha hayırlı idi. Uzun zaman vaaz ettiği Camiden mahrum edilmesinden sonra Edremit’te ve Manisa’da vaazlar verdi ve gerçekten yepyeni sîmâların Hizmeti tanımasına vesile oldu. Oradan Bornova’ya geldi. Bornova, o zaman Türkiye’nin üç büyük üniversitesinden biri bulunan Ege Üniversitesinin olduğu yerdi. Bilhassa Cuma vaazlarından sonra Akşam-Yatsı arasındaki 2-3 saat süren soru-cevaplar üniversite öğrencileri için imanlarını müdafaa adına çok faydalı oluyordu. Bunlar daha sonra Sızıntı dergisinde neşredildi. Sonra da kitaplaştırılıp çeşitli dillere çevrildi. Merhum Hacı Kemal Ağabey de “Artık Hocaefendi İstanbul’a gitmelidir.” diyordu. Başta kendisi, biz hep İzmir’de kalmasını arzuluyorduk. Ama 1980 darbesinden sonra Sıkıyönetimin başında bulunan general Terzioğlu ise bu süreçte olduğu gibi kendi kafasından hükmü verdi ve Hocaefendinin fotoğraflarını teröristlerin yanında aranan kişi diye her tarafa astırdı. Mecburen Hocaefendi İstanbul’a gitti. Hizmette bir anda müthiş inkişaf oldu. Yine Hacı Kemal Ağabey gibi fedakârların gayretleriyle Orta Asya açılımları başladı. 1993’ten itibaren dünyanın ilgisini çekti. Önce bu eğitim faaliyetlerini devletin bir organizesi zannettiler. 1997’te Amerika’da bir araştırma enstitüsünde bu husus gündeme gelince, bir gazeteci ve emekli Büyükelçimiz Şükrü Elekdağ, öyle olmadığını bilakis, devlet destek yerine, köstek olduğunu ifade etti.
Gazeteciler Ve Yazarlar Vakfının gayretleriyle ve Ramazan iftarlarına katılanlar ile diyaloglar başladı. Daha sonrası din mensupları arası diyaloglar başladı. Mesele, Papa görüşmesi konumuna gelince derinler harekete geçti. İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’ı vuran tetikçinin, ‘Aslında önce bana Fethullah Hoca’yı vurmam emredilmişti. Sonra kararları değişti. Ben aldığım emir gereğince gidip Akın Birdal'ı vurdum.” demesiyle Türkiye’de kalmanın büyük risk olduğu anlaşıldı. Tedavi için gittiği Amerika’dan, gelen haberler sebebiyle artık dönmemesi gerektiği kanaati yerleşti. Ama Hizmet, böylece tanınması açısından büyük bir konum elde etmiş oldu.
Acılı, sıkıntılı, mengeleli ve cendereli bir sürecin içinde çırpınıp duruyoruz ama Mekke Müşriklerinin mecbur tuttuğu üç sene süren Boykot hadisesini de örnek olarak biliyoruz. Her bir dönemin kendisinden sonra daha hayırlı bir döneme hazırlık olduğunu da hakkal yakin şahit oluyoruz… Kendi nefsimize “zâlim olmak mı isterdin yoksa bu mazlumiyete râzı mısın?”, diye soruyoruz. Nasıl nefsimiz bile o üç senelik boykot döneminde Mekkeli zâlimlerin yanında olmak istemeyip, mazlum sahabelerin yanında olmak istiyorsa, şimdi de yine mazlum ve mağdurların yanında olmayı istiyor.
Artık herkes kendisine göre yerini seçsin…
[Safvet Senih] 27.12.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@saanyoluhaber.com
Allah, Hizmet Camiası’nı Tu’melerden arındırdı [Fikret Kaplan]
Keyfine diyecek yok şeytanın. Mutluluktan zil takıp delicesine eğleniyor. İnsanlık tarihindeki en mesut zamanlarından birini yaşıyor. İslam coğrafyasında ve özellikle de Türkiye’de, avaneleriyle iş başında. Camide, kürsüde, medyada, sokakta, hayatın her kesiminde söz kesiyor.
İnsanlar, zulme uğruyor, zindanlara atılıyor, aile parçalanıyor; kadın, kız, çoluk, çocuk, yaşlı-başlı denmeden, herkes mağduriyete, mazlumiyete uğratılıyor, sindirilmeye çalışılıyor. Masum bebeklere, müşfik annelere varıp uzanan bir zulüm var ülkede. Öyle ki, yüzlerce bakıma muhtaç ve emzikli çocuk da esir bugün hapishanelerde. Şeytan en başarılı günlerini yaşıyor.
Bir de, bu zulümler karşısında diğer diller lâl kesilmiş, dilsiz şeytanlar var her köşede. Dinî cephede bulundukları halde haset onları öyle bir duruma itmiş ki söz, tavır ve davranışlarından: “Oh oldu! Müstahak size bunlar! dökülüyor. Hatta içindeki kin ve hasetle yanıp kavrulan biri, işi daha da ileriye götürüyor: ‘Katli caiz bunların’ diyor. Kur’an’a göre Hizmet Hareketi mensuplarının öldürülmeleri gerektiğini söylüyor. Risale’den, Üstad Bediüzzaman’dan bahseden, sözde bu yolun sahibi gibi davranan fakat tam tersine bunlardan hiç nasibi olmayan bir talihsiz diyor bunu. Halbuki Kur’an’a az bir baksa Allah’ın şu ikazını fark edecek:
“İnsanlar arasında, Allah’ın sana bildirip gösterdiği şekilde hükmetmen için, Biz sana kitabı hakkın ta kendisi olarak indirdik. Böyleyken, sakın hainlerin avukatı olma!” (Nisâ, 4/105)
İnanan bir insana, her zaman ve herkese karşı hakperest ve âdil olmak yaraşır, diyor Kur’an. Mücrimin günahını, zâlimin zulmünü, hırsızın suçunu, iftiracının iftirasını bile bile, sırf kendi tarafından, düşüncesinden olduğu için onu savunmak, inanmış bir insanın yapabileceği iş değildir.
“Kendi öz canlarına hıyanet edip duranları temize çıkarma adına mücâdeleye kalkışma, sakın onları savunma! Çünkü Allah, hâinlikten sakınmayan ve günahtan çekinmeyen, hıyânete dalmış mücrimleri asla sevmez.” (Nisâ, 4/107)
Haksızlığı, iftirayı ve ihâneti gördüğü halde sadece taassup duygusu, âidiyet mülahazası, menfaat hissi gibi sebeplerle suçludan yana çıkmak, hatta tarafsız kalmak, Hakk’ın hükümlerini terk edip nefsânî rey ve şeytanî temâyül ile hareket etmek, Allah katında hâini himaye etme ve savunucusu olup onun vebâlini yüklenme anlamına gelir, diyor.
Fakat göremiyorlar. Hased kör etmiş gözlerini. Kabil gibi, Hz. Yusuf’un kardeşleri gibi… Allah’a sonsuz hamd olsun ki, O (cc), Hizmet Câmiası’nı hakkında ayet indirdiği Tu’melerden ve onların çağımızdaki yandaşlarından arındırdı bugün.
Peki kim bu Tu’me ve onun iftiralarına, tahkirlerine sahip çıkıp da Nisa 105 ile 115 arasındaki ayetlerin inmesine neden olan?
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sav) ardında saf tutmasına rağmen kalbi kaskatı kesilmiş bir nasipsizdi Tu’me bin Übeyrık. Aldatmayı akıllılık sayan bir hilebaz... Konuştuğu zaman kendisini dinletmeyi becerir; en çirkin yalanları mutlak doğruymuş gibi dillendirirdi. ‘Ne kadar iyi bir insan’ algısını oluşturmada çok başarılıydı. Aslında beşerin en faziletlilerinin arasında yaşıyordu ama taşlaşmış kalbi rahmetin bir damlasını dahi tutmaktan âcizdi.
Dünyaya çok bağlı bu hırsız adam, yine hırsızlık için etrafı kolaçan ettiği bir gece, kapı komşusunun zırhını çaldı. Çok geçmeden yokluğu fark edilen zırhın arandığını duyunca da yüreği yerinden kopup düşecekmiş gibi korktu. Haramîliğinin ortaya çıkacağı endişesiyle telaşa kapıldı. Odanın içinde dört dönüp ne yapacağını düşünürken ani bir hareketle zırhı kavradı, hemen dışarı fırladı. Sokağı bir gölge sessizliğinde aştı ve elindeki torbayı, gözüne kestirdiği evin bir kenarına saklayıverdi.
Olup bitenden habersiz bir masum edasıyla dönerken suçu yükleyebileceği bir düşman bulmanın sevinciyle kıs kıs gülüyordu. Zira zırhı gizlemek için seçtiği bina, Zeyd adında bir yahûdîye aitti. Torbanın o hanede aranma olasılığı çok düşüktü. Ayrıca, orada bulunsa bile, halk ev sahibi hâricinde kimseden şüphelenmezdi. Bir ihtimal kendisinden kuşku duyulsa hem içinden çıktığı Zaferoğulları, hem de sâir Müslümanlar din kardeşliği sevkiyle onu savunurlardı.
Tu’me bin Übeyrık, tehlikeli bir girişimi selametle atlatmış olmanın memnuniyetini yaşarken, arkada şahitler ve izler bıraktığından habersizdi. Zırhın, bir un çuvalının içinde bulunduğunu gece karanlığında farkedememiş; torbadan dökülen un sebebiyle geçtiği her yerde izler bıraktığını görmemişti. Nitekim görevliler un izini takip ederek Zeyd’in evine ulaştı ve zırhı elleriyle koymuşçasına buluverdiler.
Zeyd, kendisinin hırsız olmadığını, zırhı Tu’me’nin getirip bıraktığını, bunu bizzat görenlerin bulunduğunu ve un izinin de onun evinden geçerek kendi hanesine ulaştığını söyledi. Bunun üzerine hesaba çekilen Tu’me, olayla alâkasının olmadığına ve meselenin aslını bilmediğine dair yeminbillah etti.
İlk sorguda yakayı kurtarmıştı ama tamamen aklanmak için daha başka şeyler yapmalıydı. Önce bir süre hırsızlığın konuşulmasına mani olacak bir gürültü koparmalıydı. Masumiyet iddiasını seslendirmesi yetmezdi; birini şeytanlaştırmalı ve halkın önüne suçlu olarak onu koymalıydı. Bunu tek başına yapamazdı; akrabalık, kabîlecilik ve dindaşlık bağlarını kullanmalıydı. Aslında komplonun hedefinin sadece kendisi değil bütün hizbi ve umum Müslümanlar olduğunu haykırmalıydı.
Tu’me, bu mülahazalarla şehrin altını üstüne getirdi. Her yanda diğergâm bir ıslahçı edasıyla gürledi. Kendisinin tam bir salâh insanı olmasına rağmen entrikaya maruz kaldığını belirtti. Güya masum bir insana kurulan böyle çirkin tuzak karşısında kabilesi Zaferoğulları’nın ve din kardeşi mü’minlerin yardımını talep ederek ortalığı velveleye verdi.
Zaferoğulları ona inanarak, Tu’me’ye iftira atıldığını ve Zeyd’in cezalandırılması gerektiğini öne sürerek Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e başvurdular. Dahası, Zeyd’in kendilerinden olmayışını dile dolayarak vâkıayı bambaşka bir zemine taşıdılar. Bugün olduğu gibi o gün de artık, usta hırsızın haramîliğinden bahis açmak, İsraoğulları’nın hempası olarak yaftalanmayı göze almak demekti.
Tu’me’nin yeminine ve zahirî delillere ve özellikle oluşturulan algıya göre Allah Rasûlü’nün tam “Tu’me haklıdır; Zeyd cezalandırılmalıdır!” demesini bekledikleri bir anda, “Sakın hâinlerin avukatı olmayın!” emrini içeren, Nisâ Sûresi’nin 105 ilâ 115. ayetleri indirildi. Demek ki mesele sadece bir zırhın çalınmasından ibaret değildi. Asr-ı Saadet’te meydana gelen bu basit görünümlü azîm hırsızlık, istikbalde cereyan edebilecek pek çok büyük olayın ipuçlarını barındırıyordu ki Mevlâ-yı Müteâl, onunla alâkalı on küsur ayet inzâl buyurmuştu.
“İnsanlar arasında, Allah’ın sana bildirip gösterdiği şekilde hükmetmen için, Biz sana kitabı hakkın ta kendisi olarak indirdik. Böyleyken, sakın hainlerin avukatı olma!” (Nisâ, 4/105)
Ey şânı yüce Nebî! Sen hiçbir zaman hâinlerin savunucusu olmazsın ve senin ümmetin de özüne ve mukaddesâtına ihânet etmiş kimselerin müdâfii olmasınlar, diyordu.
Ey insanlara hak ve adaleti talim için gönderilen şanlı Rasûl! Sen, öyle bir hatadan berîsin; fakat ümmetin çok dikkat etsin! Şu emri, teker teker her mü’min Senin şahsında bizzat kendisine hitap olarak dinlesin:
“Kendi öz canlarına hıyanet edip duranları temize çıkarma adına mücâdeleye kalkışma, sakın onları savunma! Çünkü Allah, hâinlikten sakınmayan ve günahtan çekinmeyen, hıyânete dalmış mücrimleri asla sevmez.” (Nisâ, 4/107)
“(O ihanet ve entrikalarını) insanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan hiçbir şey gizleyemeyeceklerini düşünmezler. Hâlbuki onlar, Allah’ın razı olmayacağı tezvirâtı bilhassa geceleyin planlayıp kurgularken, O, daima yanlarındadır. Zaten Allah, onların yaptıkları ve yapacakları her şeyi ilim ve kudretiyle ihâta etmiştir.” (Nisâ, 4/108)
“Haydi diyelim, siz bu dünya hayatında onlardan yana tartışma ve savunmaya giriştiniz, iyi de, ya kıyamet günü onları Allah’a karşı kim savunacak? Yahut kim onlara vekil olup (yaptıklarının karşılığını ödeyecek)?” (Nisâ, 4/109)
Müslüman başkasına ait mala, hatta bir kuruşa dokunamaz; insanların alınteri üzerinde oturamaz. Kamu malını şahsı hesabına kullanamaz.. Bunları yapanlar ve milletin emanetine öyle ya da böyle hıyânette bulunanlar hâindir, diyor Kur’an. Ve sakın bu hâinlerin avukatı olmayın; yoksa siz de öz canına hıyânet edenlerden sayılırsınız diyerek ikaz ediyor. Hem de işledikleri günahları bildiğiniz halde, şeytanî yorumların sevki ve dünyevî çıkar arzusuyla, mücrimleri müdafaa ederek onları kurtarmış olmuyorsunuz diyor. Aksine, onları bütün bütün yaktığınız gibi, vebâllerine de iştirak etmiş, böylece hâinlikle öz canına kıyanlar arasına girmiş ve Şefkat Peygamberi’nin şefaatinden mahrum olmuş bulunuyorsunuz.
Kısaca, Tu’me hadisesi o zamanda olup bitmiş bir olay şeklinde ele alınırsa, Kur’an-ı Kerim tarih kitabı yerine konmuş ve birkaçını okuyup işaret ettiğimiz on küsur ayetin mesajı göz ardı edilmiş olur. Oysa Kur’an her asra hitap etmekte ve anlattığı hadiseler her devirde misliyle tekrarlanarak sürüp gitmektedir.
(Suat Yıldırım, Kur’an Meali, Nisâ, 4/105-115)
Son olarak, madem bağlı olduklarını iddia ettikleri Risaleler adına Hizmet Câmiası hakkında ferman kesiyorlar, Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin zulümler karşısında asla boyun eğmediğini ve dilsiz şeytan kesilip kalmadığını hatırlatmakta fayda var. O sonucu ne olursa olsun Hakk’ı savunmuştur. Bakın bize şöyle hitap ediyor:
“Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.
İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamd olsun.
Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” (Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı, Tahliller-Eşref Edip)
[Fikret Kaplan] 27.12.2018 [Samanyolu Haber]
İnsanlar, zulme uğruyor, zindanlara atılıyor, aile parçalanıyor; kadın, kız, çoluk, çocuk, yaşlı-başlı denmeden, herkes mağduriyete, mazlumiyete uğratılıyor, sindirilmeye çalışılıyor. Masum bebeklere, müşfik annelere varıp uzanan bir zulüm var ülkede. Öyle ki, yüzlerce bakıma muhtaç ve emzikli çocuk da esir bugün hapishanelerde. Şeytan en başarılı günlerini yaşıyor.
Bir de, bu zulümler karşısında diğer diller lâl kesilmiş, dilsiz şeytanlar var her köşede. Dinî cephede bulundukları halde haset onları öyle bir duruma itmiş ki söz, tavır ve davranışlarından: “Oh oldu! Müstahak size bunlar! dökülüyor. Hatta içindeki kin ve hasetle yanıp kavrulan biri, işi daha da ileriye götürüyor: ‘Katli caiz bunların’ diyor. Kur’an’a göre Hizmet Hareketi mensuplarının öldürülmeleri gerektiğini söylüyor. Risale’den, Üstad Bediüzzaman’dan bahseden, sözde bu yolun sahibi gibi davranan fakat tam tersine bunlardan hiç nasibi olmayan bir talihsiz diyor bunu. Halbuki Kur’an’a az bir baksa Allah’ın şu ikazını fark edecek:
“İnsanlar arasında, Allah’ın sana bildirip gösterdiği şekilde hükmetmen için, Biz sana kitabı hakkın ta kendisi olarak indirdik. Böyleyken, sakın hainlerin avukatı olma!” (Nisâ, 4/105)
İnanan bir insana, her zaman ve herkese karşı hakperest ve âdil olmak yaraşır, diyor Kur’an. Mücrimin günahını, zâlimin zulmünü, hırsızın suçunu, iftiracının iftirasını bile bile, sırf kendi tarafından, düşüncesinden olduğu için onu savunmak, inanmış bir insanın yapabileceği iş değildir.
“Kendi öz canlarına hıyanet edip duranları temize çıkarma adına mücâdeleye kalkışma, sakın onları savunma! Çünkü Allah, hâinlikten sakınmayan ve günahtan çekinmeyen, hıyânete dalmış mücrimleri asla sevmez.” (Nisâ, 4/107)
Haksızlığı, iftirayı ve ihâneti gördüğü halde sadece taassup duygusu, âidiyet mülahazası, menfaat hissi gibi sebeplerle suçludan yana çıkmak, hatta tarafsız kalmak, Hakk’ın hükümlerini terk edip nefsânî rey ve şeytanî temâyül ile hareket etmek, Allah katında hâini himaye etme ve savunucusu olup onun vebâlini yüklenme anlamına gelir, diyor.
Fakat göremiyorlar. Hased kör etmiş gözlerini. Kabil gibi, Hz. Yusuf’un kardeşleri gibi… Allah’a sonsuz hamd olsun ki, O (cc), Hizmet Câmiası’nı hakkında ayet indirdiği Tu’melerden ve onların çağımızdaki yandaşlarından arındırdı bugün.
Peki kim bu Tu’me ve onun iftiralarına, tahkirlerine sahip çıkıp da Nisa 105 ile 115 arasındaki ayetlerin inmesine neden olan?
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sav) ardında saf tutmasına rağmen kalbi kaskatı kesilmiş bir nasipsizdi Tu’me bin Übeyrık. Aldatmayı akıllılık sayan bir hilebaz... Konuştuğu zaman kendisini dinletmeyi becerir; en çirkin yalanları mutlak doğruymuş gibi dillendirirdi. ‘Ne kadar iyi bir insan’ algısını oluşturmada çok başarılıydı. Aslında beşerin en faziletlilerinin arasında yaşıyordu ama taşlaşmış kalbi rahmetin bir damlasını dahi tutmaktan âcizdi.
Dünyaya çok bağlı bu hırsız adam, yine hırsızlık için etrafı kolaçan ettiği bir gece, kapı komşusunun zırhını çaldı. Çok geçmeden yokluğu fark edilen zırhın arandığını duyunca da yüreği yerinden kopup düşecekmiş gibi korktu. Haramîliğinin ortaya çıkacağı endişesiyle telaşa kapıldı. Odanın içinde dört dönüp ne yapacağını düşünürken ani bir hareketle zırhı kavradı, hemen dışarı fırladı. Sokağı bir gölge sessizliğinde aştı ve elindeki torbayı, gözüne kestirdiği evin bir kenarına saklayıverdi.
Olup bitenden habersiz bir masum edasıyla dönerken suçu yükleyebileceği bir düşman bulmanın sevinciyle kıs kıs gülüyordu. Zira zırhı gizlemek için seçtiği bina, Zeyd adında bir yahûdîye aitti. Torbanın o hanede aranma olasılığı çok düşüktü. Ayrıca, orada bulunsa bile, halk ev sahibi hâricinde kimseden şüphelenmezdi. Bir ihtimal kendisinden kuşku duyulsa hem içinden çıktığı Zaferoğulları, hem de sâir Müslümanlar din kardeşliği sevkiyle onu savunurlardı.
Tu’me bin Übeyrık, tehlikeli bir girişimi selametle atlatmış olmanın memnuniyetini yaşarken, arkada şahitler ve izler bıraktığından habersizdi. Zırhın, bir un çuvalının içinde bulunduğunu gece karanlığında farkedememiş; torbadan dökülen un sebebiyle geçtiği her yerde izler bıraktığını görmemişti. Nitekim görevliler un izini takip ederek Zeyd’in evine ulaştı ve zırhı elleriyle koymuşçasına buluverdiler.
Zeyd, kendisinin hırsız olmadığını, zırhı Tu’me’nin getirip bıraktığını, bunu bizzat görenlerin bulunduğunu ve un izinin de onun evinden geçerek kendi hanesine ulaştığını söyledi. Bunun üzerine hesaba çekilen Tu’me, olayla alâkasının olmadığına ve meselenin aslını bilmediğine dair yeminbillah etti.
İlk sorguda yakayı kurtarmıştı ama tamamen aklanmak için daha başka şeyler yapmalıydı. Önce bir süre hırsızlığın konuşulmasına mani olacak bir gürültü koparmalıydı. Masumiyet iddiasını seslendirmesi yetmezdi; birini şeytanlaştırmalı ve halkın önüne suçlu olarak onu koymalıydı. Bunu tek başına yapamazdı; akrabalık, kabîlecilik ve dindaşlık bağlarını kullanmalıydı. Aslında komplonun hedefinin sadece kendisi değil bütün hizbi ve umum Müslümanlar olduğunu haykırmalıydı.
Tu’me, bu mülahazalarla şehrin altını üstüne getirdi. Her yanda diğergâm bir ıslahçı edasıyla gürledi. Kendisinin tam bir salâh insanı olmasına rağmen entrikaya maruz kaldığını belirtti. Güya masum bir insana kurulan böyle çirkin tuzak karşısında kabilesi Zaferoğulları’nın ve din kardeşi mü’minlerin yardımını talep ederek ortalığı velveleye verdi.
Zaferoğulları ona inanarak, Tu’me’ye iftira atıldığını ve Zeyd’in cezalandırılması gerektiğini öne sürerek Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e başvurdular. Dahası, Zeyd’in kendilerinden olmayışını dile dolayarak vâkıayı bambaşka bir zemine taşıdılar. Bugün olduğu gibi o gün de artık, usta hırsızın haramîliğinden bahis açmak, İsraoğulları’nın hempası olarak yaftalanmayı göze almak demekti.
Tu’me’nin yeminine ve zahirî delillere ve özellikle oluşturulan algıya göre Allah Rasûlü’nün tam “Tu’me haklıdır; Zeyd cezalandırılmalıdır!” demesini bekledikleri bir anda, “Sakın hâinlerin avukatı olmayın!” emrini içeren, Nisâ Sûresi’nin 105 ilâ 115. ayetleri indirildi. Demek ki mesele sadece bir zırhın çalınmasından ibaret değildi. Asr-ı Saadet’te meydana gelen bu basit görünümlü azîm hırsızlık, istikbalde cereyan edebilecek pek çok büyük olayın ipuçlarını barındırıyordu ki Mevlâ-yı Müteâl, onunla alâkalı on küsur ayet inzâl buyurmuştu.
“İnsanlar arasında, Allah’ın sana bildirip gösterdiği şekilde hükmetmen için, Biz sana kitabı hakkın ta kendisi olarak indirdik. Böyleyken, sakın hainlerin avukatı olma!” (Nisâ, 4/105)
Ey şânı yüce Nebî! Sen hiçbir zaman hâinlerin savunucusu olmazsın ve senin ümmetin de özüne ve mukaddesâtına ihânet etmiş kimselerin müdâfii olmasınlar, diyordu.
Ey insanlara hak ve adaleti talim için gönderilen şanlı Rasûl! Sen, öyle bir hatadan berîsin; fakat ümmetin çok dikkat etsin! Şu emri, teker teker her mü’min Senin şahsında bizzat kendisine hitap olarak dinlesin:
“Kendi öz canlarına hıyanet edip duranları temize çıkarma adına mücâdeleye kalkışma, sakın onları savunma! Çünkü Allah, hâinlikten sakınmayan ve günahtan çekinmeyen, hıyânete dalmış mücrimleri asla sevmez.” (Nisâ, 4/107)
“(O ihanet ve entrikalarını) insanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan hiçbir şey gizleyemeyeceklerini düşünmezler. Hâlbuki onlar, Allah’ın razı olmayacağı tezvirâtı bilhassa geceleyin planlayıp kurgularken, O, daima yanlarındadır. Zaten Allah, onların yaptıkları ve yapacakları her şeyi ilim ve kudretiyle ihâta etmiştir.” (Nisâ, 4/108)
“Haydi diyelim, siz bu dünya hayatında onlardan yana tartışma ve savunmaya giriştiniz, iyi de, ya kıyamet günü onları Allah’a karşı kim savunacak? Yahut kim onlara vekil olup (yaptıklarının karşılığını ödeyecek)?” (Nisâ, 4/109)
Müslüman başkasına ait mala, hatta bir kuruşa dokunamaz; insanların alınteri üzerinde oturamaz. Kamu malını şahsı hesabına kullanamaz.. Bunları yapanlar ve milletin emanetine öyle ya da böyle hıyânette bulunanlar hâindir, diyor Kur’an. Ve sakın bu hâinlerin avukatı olmayın; yoksa siz de öz canına hıyânet edenlerden sayılırsınız diyerek ikaz ediyor. Hem de işledikleri günahları bildiğiniz halde, şeytanî yorumların sevki ve dünyevî çıkar arzusuyla, mücrimleri müdafaa ederek onları kurtarmış olmuyorsunuz diyor. Aksine, onları bütün bütün yaktığınız gibi, vebâllerine de iştirak etmiş, böylece hâinlikle öz canına kıyanlar arasına girmiş ve Şefkat Peygamberi’nin şefaatinden mahrum olmuş bulunuyorsunuz.
Kısaca, Tu’me hadisesi o zamanda olup bitmiş bir olay şeklinde ele alınırsa, Kur’an-ı Kerim tarih kitabı yerine konmuş ve birkaçını okuyup işaret ettiğimiz on küsur ayetin mesajı göz ardı edilmiş olur. Oysa Kur’an her asra hitap etmekte ve anlattığı hadiseler her devirde misliyle tekrarlanarak sürüp gitmektedir.
(Suat Yıldırım, Kur’an Meali, Nisâ, 4/105-115)
Son olarak, madem bağlı olduklarını iddia ettikleri Risaleler adına Hizmet Câmiası hakkında ferman kesiyorlar, Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin zulümler karşısında asla boyun eğmediğini ve dilsiz şeytan kesilip kalmadığını hatırlatmakta fayda var. O sonucu ne olursa olsun Hakk’ı savunmuştur. Bakın bize şöyle hitap ediyor:
“Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.
İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamd olsun.
Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” (Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı, Tahliller-Eşref Edip)
[Fikret Kaplan] 27.12.2018 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)