Şüpheli ölümle ilgili korkunç ifade: Bana evde vekilin tacizine uğradığını anlattı

AKP İstanbul Milletvekili Şirin Ünal’ın evinde şüpheli şekilde ölen Özbekistan Cumhuriyeti vatandaşı 23 yaşındaki Nadira Kadirova ile ölümünden bir gün önce konuşan arkadaşı Leyla Niyazova, çarpıcı iddialarda bulundu.

Cumhuriyet Gazetesi'nden Alican Uludağ'ın haberine göre Niyazova şunları anlattı:

“22 Eylül’ü 23 Eylül’e bağlayan gece beni aradı, iki saat konuştuk. Çok ağlıyordu. ‘Leyla, ben çok yoruldum, her şeyden bıktım’ dedi. Ne oldu diye sorduğumda ‘anlatamıyorum’ deyip ağlıyordu. Ben kendimi öldüreceğim dedi. Biri kötü mü davranıyor diye sordum. Sıkıldım dedi. 17 Eylül’de yanıma gelecekti. Patronumun kızı izin vermedi dedi. ‘Garibanım’ diye her şey üzerime geliyor diye konuştu. Israrla ne olduğunu sorunca, ‘Bundan iki hafta önce odada yatıyordum. Patronum içeri girdi, kapıyı kilitledi ve arkama yattı, bana sarıldı’ dedi.

'Tecavüz mü etti’ dedim. ‘Yok dokunmadı’ dedi ama peşinden ağladı. ‘Hayallerim bozuldu, şimdi ben abimin yüzüne nasıl bakacağım’ diyordu. Kimseye anlatma, diye söz verdirdi. ‘Ben patromunum tabancısını buldum. Bir de kurşun sakladım, ayakkabımın içine’ dedi. Hayatında bir bıçak bile tutmamış. Böyle konuşunca şaka yapıyor sandım. Böyle bir şey yapacağını tahmin dahi etmedim. Öldüğü gün kursa başlaması gerekiyordu.”

Olaydan iki gün sonra “intihar” diye açıklama yapan Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün ise henüz Leyla Niyazova’nın ifadesini almadığı ortaya çıktı.

Kadirova’nın cenazesi dün Özbekistan’da toprağa verildi. Otopsi işlemlerini bizzat Şirin Ünal’ın şoförünün takip ettiği ve Adli Tıp’ta normalde uzun süren işlemlerin bir günde tamamlandığı öğrenildi.

Leyla Niyazova, evdeki diğer çalışanın Nadira Kadirova’nın ölmeden önce not bıraktığını, ancak emniyettekilerin intihar mektubu olmadığını söylediğini aktardı. Kadirova’nın bir diğer arkadaşı Nigar Abdurrahmanova ise, taciz olayını emniyette anlattıklarını belirterek, “Ancak onlar bizim ifademizi almadı” ifadesini kullandı.

Bir polisin, “intihar çıkarsa vebal altına girersiniz” dediği iddia edildi.

[Samanyolu Haber] 27.9.2019

Bir ilahiyat öğrencisi hangi kitapları okumalı? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Hocam, ben İlahiyat Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisiyim. İlim öğrenip öğretmek istiyorum. Allah Teala’nın bana verdiği ömrün tamamını bu güzel hizmete adamaya hazırım ama elimde tutacak, beni yetiştirecek, bana rehberlik edecek birisi yok etrafımda malesef. Çalışmayı çok seven biriyim ancak hangi kitapları okuyarak kendimi yetiştirmeliyim, bunu bilmiyorum. Yardımcı olursanız sevinirim.” (N.S.)

Bazı sorular var ki cevabı gerçekten bu fakiri aşıyor. Ancak mailiniz o kadar samimiydi ki bigane kalmak mümkün değildi.

Açıkçası kendimi şöyle rahatlattım: Ben zaten bir nakilciyim. Tavsiye makamı hiç değilim. Büyüklerimden öğrendiğim bilgileri sizlere aktarmaya çalışıyorum.

Bu soruya cevap verirken de öyle yapacağım. İlahiyat Fakültesi’nde öğrenci iken hocalarımızın bize tavsiye ettiği kitapların isimlerini paylaşacağım.

Mevlana Hazretleri’ne izafe edilen bir söz var: “Pergelin iğneli ayağı sabittir benim dinimde ama diğer ayağıyla yetmiş iki milleti dolaşırım...”

Aslında bu hakikati “Bir İlahiyat öğrencisi öncelikle hangi kitapları okumalı?” sorusunun cevabı için de kullanabiliriz. Öncelikle pergelin iğneli ucunu temel eserlerimiz üzerine sabitlememiz gerekir. Ondan sonra diğer kitapları okumaya geçebiliriz.

Peki nedir temel eserlerimiz?

Elbette en başta Kur’ân-ı Kerim.

İkincisi Efendimiz’in nurlu beyanları yani hadis-i şerifler.

Üçüncüsü Üstad Hazretleri’nin kaleme aldığı Risale-i Nurlar.

Dördüncüsü ise Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserleri.

Bu eserleri okuyup anladıktan sonra altyapımızı sağlamlaştırmışız demektir. Bundan sonra artık diğer kitaplara geçebiliriz. Ama tabi bu, artık ana eserlerimizi okumayı bir kenara bırakalım anlamına gelmemeli.

Bakınız Hocaefendi, Fasıldan Fasıla isimli eserinde “Araştırma ve kitap okuma usûlü” başlıklı yazısında bir İlahiyatçı’nın kendini yetiştirmesi adına hangi ölçüleri veriyor:

“Öncelikle Arapçayı, asıl metinleri anlayabilecek kadar iyice öğrendikten sonra günde en az beş-on saat kaynak kitapları orijinal metinlerinden okumalıdır. Kitaplar okunurken de anlaşılamayan yerler, işin ehli uzmanlara sorulmalıdır.

Okuma işlemi anlayarak yapılmalı, okunulan bilgiler de ya not edilerek ya da başka birisine anlatılarak pekiştirilmeli ve benliğe mâl edilmelidir. Çünkü bilginin, bilinerek ve şuurlu bir şekilde doğrudan doğruya idrak edilerek insanın hafızasında ve kalbinde kendisini hissettirmesi çok önemlidir.

Her gün yaklaşık beş yüz sayfalık bir okuma temposuyla birkaç senede büyük ölçüde ana kaynaklar okunabilir. Bu arada temel hadis ve tefsir kitaplarının yanında ansiklopedik tarzda yazılan müracaat kitaplarına hızlı bakabilme ve aranılan konuyu hemen bulabilme tekniklerinin geliştirilmesi oldukça önemlidir.

Ayrıca temel kaynaklar çok iyi bilindikten sonra değişik alanlarda yazılan diğer eserler mukayeseli bir şekilde gözden geçirilmelidir. Herhangi bir alanda ihtisas yapılsa bile temel İslâmî ilimler dediğimiz tefsir, fıkıh ve hadis alanlarında yazılmış kitaplar da mutlaka mütalâa edilmelidir.”

Şimdi isterseniz temel İslami ilimler dediğimiz Tefsir, Fıkıh, Hadis, Kelam ve Siyer alanlarında yazılmış tavsiye kitaplara geçelim.

Tefsîr

1. Kur’ân-ı Hakîm Meâli, Prof. Dr. Suat Yıldırım.
2. Kur’ân Meali, Ali Ünal.
3. Hak Dini Kur’ân Dili, Elmalılı Hamdi Yazır.
4. Tefhimü’l-Kur’ân, Mevdudi.
5. En Mühim Mesaj Kur’ân, Terc. Suat Yıldırım.
6. Tefsir Usulü, İsmail Cerrahoğlu.
7. Kur’ân-ı Kerim ve Kur’ân İlimlerine Giriş, Suat Yıldırım.
8. Tefsir Tarihi, Mehmet Sofuoğlu.
9. Celâleyn Tefsiri.
10. Safvetu’t-Tefâsir, Muhammed es-Sâbûni.
11. el-Esas fit-Tefsir, Said Havva.
12. Kur’ân Tarihi, Muhammed Hamidullah.
13. Safvetu’t-Tefâsir, Mehmed Ali es-Sâbuni.
14. Muhâkemât, Bediüzzaman Said Nursi.
15. İşârâtu’l-İ’câz, Bediüzzaman Said Nursi.
16. Fatiha Üzerine Mülâhazalar, Fethullah Gülen.
17. Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar, Fethullah Gülen.
18. Tevrat, İnciller, Kur’ân-ı Kerim ve Bilim, Terc. Suat Yıldırım.

Hadis

1. Kütübü Sitte Tercümesi, İbrahim Canan.
2. Riyazu’s-Sâlihin.
3. Tecrid-i Sarih Tercemesi, Kamil Miras.
4. İlham Kaynakları, Vehbi Yıldız.
5. Hadislerle Müslümanlık (Hayatu’s-Sahabe) Yusuf el-Kandehlevi.
6. Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, Subhi Salih.
7. Hadis Tarihi, Muhammed Hamidullah.
8. Hadis Usulü ve Tarihi, İbrahim Canan.

Fıkıh

1. Büyük İslam İlmihali, Ömer Nasuhi Bilmen.
2. İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Vehbe Zuhayli.
3. Nimet-i İslam, Hacı Zihni Efendi.
4. Bir Müslümanın Yol Haritası, Akademi Araştırma Heyeti.
5. Hanefiler İçin İslam Fıkhı, el-Hidâye Tercemesi, Ahmet Meylâni.
6. Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, Ömer Nasuhi Bilmen.
7. İslam Hukuk Felsefesi, M. Tahir b.  şûr.
8. İslam’da Helal ve Haram, Yusuf el-Karadâvi.
9. el-Muvafakat, Ebu İshak eş-Şâtibi.
10. İslam Hukuku Metodolojisi Fıkıh Usulü, Muhammed Ebu Zehra.
11. Fıkıh Usulü, Vehbe Zuhayli.

Kelam/Akaid

1. İman Hakikatleri, İslam Akaidinin Temelleri, Ömer Nasuhi Bilmen.
2. Kelam, Prof. Dr. Şerafeddin Gölcük-Prof. Dr. Süleyman Toprak.
3. Allah’ı İnkar Etmek Mümkün Müdür, Şehbenderzâde A. Hilmi.
4. İslam İnancında Allah’a İnanmak, Said Havva.
5. İslam Akaidi, Ömer Nasuhi Bilmen.
6. Muvazzah İlm-i Kelâm, Ömer Nasuhi Bilmen.
7. İşârâtu’l-Merâm Min İbârâti’l-İmam Ebi Hanife, Kemâleddin el-Beyazi.
8. Yeni İlm-i Kelâm, İzmirli İsmail Hakkı.
9. Risale-i Hamidiyye, Hüseyin Cisri Efendi.
10. Allah, Said Havva

Siyer/İslam Tarihi

1. Sonsuz Nur, M. Fethullah Gülen.
2. Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı Efendimiz, Reşit Haylamaz.
3. Fıkhu’s-Sire, Ramazan el-Buti.
4. Hz. Muhammed (s.a.s.) ve İslâmiyet (İslam Tarihi), M. Asım Köksal.
5. Fıkhu’s Sire, Resulullah’ın Hayatı, Muhammed Gazali.
6. Siret-i İbn Hişam.
7. Sıfâtu’s-Safve, İbnu’l-Cevzi.
8. Hz. Peygamberin Savaşları, Muhammed Hamidullah.
9. İslam Peygamberi, Muhammed Hamidullah.
10. Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârihu Hulefâ, Ahmed Cevdet Paşa.
11. İslam Tarihi, Filibeli Ahmet Hilmi Efendi.

Yazılan bu liste elbette nihaî değildir; belki bir başlangıçtır. En isabetli liste olma iddiası zaten hiç yoktur. Aksine uzmanları tarafından ilave ve çıkarmalara ihtiyacı vardır.

Rabbimiz cümlemize okumayı sevdirsin ve elde ettiğimiz ilmimizi rızası istikametinde kullanmamızı nasip eylesin...

 [Dr. Ali Demirel] 27.9.2019 [Samanyolu Haber]

Asırları Aydınlatan Kerbela Kandilleri [Harun Tokak]

Köyde gece sessiz bir nehir gibi akıp gidiyordu.

Derviş Odasının içine dolan ıslak yağmur kokusu, emektar sobanın üzerinde kaynayan güğümün buharlarına karışıyordu.

Gri paltosuyla Mehmet Hoca girdi içeri. Her zamanki yerine oturdu.

“Üstad Bediüzzaman diyor ki” diye başladı sözlerine.

“Baharda şiddetli yağmur ve fırtınalar olur. Bu yağmur ve fırtınalar; bitkileri, tohumları ve ağaçları harekete sevk eder. Farklı farklı, renk renk, güzel kokulu çiçekler açarlar.”

Kerbela ve sonrasında yaşananlar İslam tarihi için tam bir kırılma noktası oldu.

“Daha, ümmetin arasından ayrılışının üzerinden yarım asır geçmeden Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) bıraktığı iki emanetinden biri olan Kur’an’ın emirleri Kerbela’da pervasızca çiğnenmiş, İslam’ın kurucu kuralları makam ve saltanat uğruna yok sayılmış; “Ev Halkım” dediği ikinci emaneti de yeryüzünden bütünüyle silinmek istenmişti.

Bu vahim durum İslam dünyasını sarstı, kendine getirdi.

Tarihçilerin tespiti ile, “Büyük insanların yetişmesinde, büyük olayların, büyük değişmelerin ve sosyal çalkantıların rolleri vardır.”

Kerbela’nın keder yüklü yağmurları istidatları ve yetenekleri canlandırırdı.

Kanla sulanan toprak mümbittir, verimlidir, vefalıdır, sıcaktır.

Bir ana kucağı, bir baba ocağı gibidir.

Fırtına ve kar, çiçekleri öldürebilir ama tohumları asla...

Hele o tohumlar, yeryüzü ehlinin en asil ailesi olan Ehl-i Beyt delikanlılarının soylu kanlarıyla sulanmışsa.

Şiddetle çalkalanan ve sarsılan o asırda; gayretler ve istidatlar uyandı. İmam Malikler, Ahmet bin Hanbeller, İmam Şafiler, İmam Azamlar gibi büyük müçtehitler, emsalsiz muhaddisler, yüksek hadis hafızları ve Beyazıd-ı Bestamiler, Harakaniler, Abdülkadir Geylaniler, Hoca Yusuf Hemadaniler, Ahmet Yeseviler, Şah-ı Nakşibendiler, İmam Rabbaniler gibi mana âleminin büyük velileri yetişti.

Ehl-i Beyt’in yaşadığı acılar Kerbela ile sınırlı kalmadı.

Sonrasında da Ehl-i Beyt’e ve sevenlerine dünya dar edildi.

Emevi iktidarının zulüm ve baskılarının ardı arkası kesilmedi.

Ehl-i Beyt’ten olanlarla görüşmek, konuşmak yasaklandı. Yokluğa mahkûm edildiler.

Ama tohum direndi. Bir yudum su erişmese de güneşin ısısını duymasa da kanla sulanmış tohum, yangınla kıraç kalmış toprakta direndi. Sessizce olgunlaşıp büyüdü.

Gittikçe artan baskı, zulüm ve horlamalar sonucunda Allah’ın takdirine teslim olan Ehl-i Beyt yeni ülkelere hicret etti.

Kıymetleri bilinmediği zaman tıpkı dedeleri Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi, yeni insanların diyarlarına, yeni ülkelere hicret ederek asıl işleri olan İslam’ın ışığını yeni sinelere ulaştırmanın derdine düştüler.

Kader, Kerbela’da saltanatın yolunu kapayınca, velayetin aydınlık yollarına vurdular kendilerini.

Arılık ırmağı, bir bağdan bir başka bağa doğru aktı da ışık, bir kandilden diğer kandile geçti.

Çünkü Allah’ın takdirine teslim olmak zaaf değil, güçtü.

Kerbela’nın kederlerinden tutuşan kandiller yollara düştü.

Ülke ülke ulandı. Orta Asya bozkırlarına, Maveraünnehir’e, Horasan’a, Türkistan’a kadar ulaştı.

Buralarda yaşayan, temiz ahlaklı ve cesur atalarımızla tanıştılar.

Daha Kerbela’nın üzerinden dört yıl bile geçmemişti ki Mekke’de İmam Hüseyin’i aylarca evinde misafir eden Kusem bin Abbas, Orta Asya topraklarındaydı.

Kusem, Peygamberimiz’in amcası Hazreti Abbas’ın oğlu ve Hazreti Hüseyin’in sütkardeşiydi.

Hazreti Ali’nin hilafetinde Mekke valiliği yapmıştı.

Bugün türbesi Semerkant’tadır.

Halk arasında “Şah-ı Zinde/Yaşayan Sultan” olarak anılır.

Türkistan’ın ilk medresesi onun türbesinin yanında inşa edilmiştir.

Yine, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), hicret esnasında,“Bir peygamber şehre girerken sancaksız olmaz.” diyerek başındaki beyaz sarığı çıkarıp sancak yapan Büreyde el-Eslemi ve arkadaşı Hakem el-Gıfari Asya topraklarına koşanlardandı.
Yine, Ahmet Yesevi’nin irşadı için Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından Türkistan’a gönderildiğine ve ashabın önde gelenlerinden birisi olduğuna inanılan Aslan Baba, Orta Asya’nın ilk kandillerinden oldu.

İslam’ı tanımak için Türkistan’dan Arabistan’a geldiğine ve Hazreti Ebu Bekir ile görüşerek İslam’ı kabul ettiğine inanılan, ozanların piri namıyla ün salmış olan Korkut Ata ve Semerkant yakınlarında medfun bulunan Çoban Ata, Türk mürşitlerinin adı bilinen ilk öncülerindendir.

Türkler, Emevilerin Arap ırkçılığına dayalı İslam anlayışlarına karşı Ehl-i Beyt’in sevgi ve hoşgörüye dayanan İslam prensiplerini sevdi ve benimsediler.

İslam akıncılarına Anadolu kapılarını açan Sultan Alpaslan, Sultan Sencer gibi yiğitler, bu gün türbesi “Horasanın Ka’besi” diye anılan soyu İmam Ali’ye dayanan Hoca Yusuf Hemadani’nin gönül otağında yetişen alperenlerdendi.

Türk hükümdarlarının halka adaletle muamele etmelerinde ve merhametle davranmalarında bu gönül sultanlarının rolü büyüktü.

Karahanlılar’dan Gaznelilere, Selçuklu’dan Osmanlı’ya intikal eden bu soylu ilişkinin ilk örneklerini Selçuklu sultanı Sultan Sencer ile Yusuf Hemadani arasında görürüz. Bu ilişki Selçuklu mirası üzerinde yükselen Osmanlı asırlarında da aynı hassasiyetle devam etmişti. Osman Gazinin yanında Şeyh Edebali, Fatih’in yanında Akşemseddin, 4. Murad’ın yanında Aziz Mahmut Hüdai gibi gönül sultanlarının bulunuşu bu soylu geleneğin devamıydı.

Ehl-i Beyt’in siyaset ve imarete bulaşmamış arı duru İslam anlayışı, Hoca Yusuf Hemadani’nin talebesi olan Ahmet Yesevi dergâhında binlerce insanın gönlüne girmeyi başardı.

Orta Asya’da onun etkisi ile oluşan kültür ortamına “Horasan Okulu” ve bu okulda yetişen velilere de “Horasan Erenler”i denildi.

İrşat faaliyetleriyle, İslam’ın yeni merkezi haline gelen Asya bozkırlarının hemen her yerleşim yerinde dergâhların yükseldiği bir devir başladı.

Ahmet Yesevi’nin dergâhında yetiştirdikten sonra Hint kıtasından İdil boylarına, Çin Seddi’nden Tuna Boylarına kadar uzanan geniş bir coğrafyaya tebliğ ve irşat göreviyle görevlendirdiği dervişlerin sayısının 99.000 civarında olduğu söylenir.

13. yüzyılda Kazak bozkırlarından başlamak üzere tüm Türk yurtlarını kasıp kavuran Moğol fırtınası da bir nevi Türk yurtlarının Kerbela’sıydı.

Kalabalık Türk oymakları, karşı durulması imkânsız gibi görünen bu fırtınanın önünden doğudan batıya doğru sel gibi akarken, etkin unsurunu Horasan okullarının oluşturduğu manevi akımları da taşıdılar.

Kerbela’nın kederlerinden tutuşan kandillerin aydınlığında nebean eden bilgelik ırmağı, bu vesile ile Orta Asya’nın bu bereketli topraklarından Anadolu’ya aktı.

Moğol istilasının, dalga dalga İslam dünyasını kasıp kavurduğu o tufanda Anadolu’ya gelen mana sultanlarından biri de soyu Hazreti Hüseyin’den gelen Hazreti Mevlana’dır.

Onun yaşadığı devir, günümüz İslam Dünyası gibi karışıklıklarla doluydu.

Selçuklu yıkılışın eşiğindeydi.

Horasan ekolünün bilgi ve kültür ortamında yetişen erenlerden bir diğeri ise Hacı Bektaş-ı Veli’dir.

Ahmet Yesevi Hazretleri, Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’yi;

“Seni, Rum ülkesine saldık, Sulucakarahöyük’ü sana yurt verdik, Rum abdallarına baş yaptık yiğidim.” deyip Anadolu’ya gönderir.
Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin Nevşehir’de kurduğu dergâhı, onca sıkıntının arasında insanları ferahlatan bir ışık, her şeyini yitiren insanlar arasında bir umut olur.

Anadolu’nun bereketli topraklarından kopan Bektaşi babaları, abdalları, dervişleri; Azerbaycan’dan İtalya’ya, Macaristan’dan, Mısır’a kadar, İslam’ın sevgi ve hoşgörü mesajlarını kimseyi ayırt etmeden herkese ulaştırırlar.

Rumeli fethinin manevi öncüsü olan Sarı Saltık da Yesevi dervişlerindendir.

Sarı Saltuk, Balkanlardaki ve Anadolu’daki havra ve kiliselere giderek papaz ve hahamlara İslam’ı tebliğ eder.

Minbere çıkıp yüksek sesle İncil okuduğunda, Hristiyanlar hep ağlaşır ve “varsa Mesih” bu derler. Tevrat’tan ayetler okur, Yahudileri kendine hayran bırakır. Kendisinin bir Müslüman olduğunu hissettirmeden hak dinin İslam olduğunu çeşitli yöntemlere başvurarak açıklar.

Erken dönemde Orta Asya’da ve sonraki dönemlerde Anadolu’da; bir ilim ve kültür merkezi olan bu dergâhlarda yapılmak istenen şey fütüvvet ruhunu taşıyan nesiller yetiştirmekti.

İşte gençlik ve yiğitlik manalarına gelen fütüvvette rol-model genç, İmam Ali, rol model kadın, Hazreti Fatıma’dır.

Ankara’da Hacı Bayram, Bursa’da Emir Sultan gibi maneviyat dünyasının hiç sönmeyen kandilleri, kendi döneminin insanlarını uyandırdıkları gibi, günümüz insanlarını da uyarmasını bilen büyülü nefeslerdir.

Savaşın hayatı kuşattığı bir zaman ve iklimde Anadolu’nun her bir köy ve kasabasına yerleşen bu Hak dostları, kandil kandil Anadolu’yu aydınlatarak, harabelerden akan billur ırmaklar gibi kurak toprakları sulamışlardır.

Anadolu’ya geldiklerinde elde avuçta bir şeyleri yoktu. Lakin gönüllerinde getirmişlerdi bütün varlıklarını.

Her sıkıntı bir inşiraha vesiledir.

Kerbela bir patlama, bir Big-Bang’tır.

Milyonlarca Aliler, Hasanlar, Hüseyinler yeni iklimlerde çiçek çiçek açmıştır.

Yakıtı, Ehl-i Beyt körpelerinin asil kanı olan Kerbela kandilinden, ışığı bütün bir dünyaya yetecek aydınlık doğmuştur.



Derviş Odası’nda gece sessiz bir nehir gibi akıp gidiyordu. Muharrem ayı sohbetleri bitmişti.

Emektar soba, söndü, sönecekti. Arada bir, yüreğindeki közlerin devrilmesiyle küçük bir iki gürültü çıkarsa da; son istasyona yaklaşan bir trenin hüznü vardı sesinde.

Odanın içine derin bir hüzün çökmüştü. Önce Mehmet Hoca kalktı. Sonra birer ikişer oda boşaldı.

Biraz sonra, sonraki gece yeniden yanmak üzere Derviş Odası karanlığa gömüldü.

[Harun Tokak] 26.9.2019 [Samanyolu Haber]

O salonda yapılan işkenceleri anlattı: ‘Genelkurmay personelini sıcak asfalta yatırıp, vücutlarını yakmışlar’

15 Temmuz sonrası binlerce kişi işkenceye maruz kaldı. Birçok kişi de ağır işkenceler sonucundan hayatını kaybetti. Özellikle askerlerle yönelik işkenceler bu dönemde arttı.

Twitterda ‘Sıradan İnsan’- @dr_voyoger ismiyle yer alan ve eski bir asker olan sosyal medya kullanıcısı, 15 Temmuz sürecinde binlerce askerin tutulduğu Ankara Başkent Spor Salonu’nda yaşananları anlattı. Aynı asker kendi mahkeme sürecini ve cezaevine gidiş hikayesini de twitter hesabından sıralı twitlerle paylaştı.

Kullanıcı, “Tarihe not düşmek niyetiyle, 15 temmuz olayından 2 gün sonra gözalti süreciyle başlayan sıkıntılı sürecimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Faşist düzen hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayacaktır. Biraz uzun ama sabrınıza sığınıyorum.” ifadelerini kullandı.

15 Temmuz sonrası Ankara Başkent Spor Salonu’nda yaşananları anlatmayla başlayan asker, “Salonda yaklaşık 1000 kişi vardı. Sürekli yeni insanlar getiriliyordu. Genelkurmay karargahından getirilen askerî personelin durumu içler acısıydı. Sırtlarında kollarında ve bacaklarında yoğun yanıklar vardı. Bu insanları salona getirmeden önce sıcak asfalta yatırmışlar ve vucutları yanmıştı. Bu insanlar acı içerisinde kıvranıyorlardı. ” ifadelerini kullandı.

İşte o ‘meçhul asker’in twitleri;

1.Sevgili dostlar, Tarihe not düşmek niyetiyle, 15 temmuz olayından 2 gün sonra gözalti süreciyle başlayan sıkıntılı sürecimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Faşist düzen hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayacaktır. Biraz uzun ama sabrınıza sığınıyorum.

2.15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye’de ‘darbe girişimi’ olarak adlandırılan olay meydana geldi. Ben bu sırada yıllık izindeydim. 17 Temmuz Pazar günü, çalıştığım askeri birlikte (Ankara) nöbet tutuyordum. Öğle vakti askeri inzibat birliğe geldi.

3.Benim hakkımda gözaltı kararı olduğunu söylediler. Suçlamanın ne olduğunu sordum ama hiçbir bilgi verilmeden kelepçelendim ve saygın bir statüde çalıştığım birliğimden telefonum alınıp, bütün personelin önünde rencide edilerek, bir suçlu gibi gözaltına alınarak götürüldüm.

4.Bu olay beni derinden etkilemesine rağmen daha herşeyin yeni başladığının farkında değildim. Askeri inzibat beni Ankara Merkez Orduevi’ne getirdi. Burada değişik kuvvetlerden yüzlerce asker bulunuyordu. Hiçbir şekilde yakınlarımızla iletişim kurmamıza izin verilmedi.

5.17 temmuz 2016 gecesi otobüsler geldi ve ellerimiz arkadan kelepçelenerek otobüslere bindirildik. Bizi ANKARA BAŞKENT SPOR SALONU’na getirdiler ve üzerlerinde TEM yelekleri olan polislere teslim ettiler.

6.Spor salonunun girişinde polisler galiz küfürler ederek, teröristler diye bağırarak bizleri sıraya soktular. Bir çuval getirdiler ve herkesin kimlik, cüzdan, para, saat gibi bütün eşyalarını bu çuvala atmasını söylediler. Hiçbiri kayıt altına alınmadı.

7.( Benim 500 TL param ve saatim geri gelmedi). Daha sonra elbiselerimizi cikartmamız söylendi ve sadece külot ile kaldık. Salonun iç giriş kapısında polisler sağlı sollu dizilmişler ve bir çeşit koridor olusturmuşlardı. Bize sürekli küfür ediliyordu. Salona girmemiz söylendi.

‘SALONUN İÇİNE ÖLDÜRESİYE TEKMELEYEREK ALIYORLARDI’

8.Polis koridorundan geçerken ağır küfürler ederek bize vurmaya başladılar. Yere düşenleri öldüresiye tekmeliyorlardı. Hiçbir soru sormadan, kimlik tespiti yapmadan, teröristler vatan hainleri diye bağırarak tekmeliyorlardı.

9.Kafama sırtıma bacaklarıma ağır darbeler aldım. ellerindeki silahların dipçikleriyle kafama ve sırtıma defalarca vurdular. Yaklasık yarım saat sonra yoruldular ve dövmeyi bıraktılar. Dayaktan sonra vücudum kanlar içerisindeydi.

10.Salona girdiğimde içerde yüzlerce insanın olduğıunu gördüm..Buraya insanlar 1 gün önceden toplanmaya başlanmıştı. Herkes benim gibi yaralı yorgun ve çıplaktı.(Ne yazık ki bu şerefsizler bayan subayları da bu salona getirmiş ve esir tutuyorlardı. En azından elbiseleri vardi)

11.Kalabalığa karışıp bir yere oturdum. Spor salonunun pencereleri kapatılmış spot ışıklar açılmış ve havalandırması kapatılmıştı. İçerisi çok sıcak ,havasız ve oldukça kötü kokuyordu. Günün hangi saatinde olduğunuzu anlamanız imkansızdı.

12.Salonda ellerimiz arkadan kelepçeli, dizlerin üzerinde, hiçbir yere yaslanmadan oturmak zorundaydık. Uzanmak, ayağa kalkmak, konuşmak, polislerin yüzüne bakmak yasaktı. Sürekli bunları bağırarak tekrarlıyorlardı.

13. Salonda yaklaşık 1000 kişi vardı. Sürekli yeni insanlar getiriliyordu. Genelkurmay karargahından getirilen askerî personelin durumu içler acısıydı. Sırtlarında kollarında ve bacaklarında yoğun yanıklar vardı.

‘GENELKURMAY PERSONELİNİ SICAK ASFALTA YATIRIP, VÜCUTLARINI YAKMIŞLAR’

14. Bu insanları salona getirmeden önce sıcak asfalta yatırmışlar ve vucutları yanmıştı. Bu insanlar acı içerisinde kıvranıyorlardı. Zaman kavramını anlamak mümkün değildi ama sürekli yeni insanlar geldiği için onlardan hangi günde olduğumuzu ögrenebiliyorduk.

15. Esirlerin kendi arasında konuşurken yakalarlarsa tekrar dayak atıyorlardı ama çok kalabalık olduğumuz için bunu engelleyemediler.

16. Yaklaşık 2 gün sonra küçük bir ekmek, üçgen peynir( markasını daha önce hiç duymamıştım.) ve bir küçük su verdiler. Bunu da rastgele dağıttıkları için alamayanlar oldu. “Hain olmanıza rağmen devlet o kadar büyük ki size yemek veriyor” diyerek yemekleri dağıttılar.

‘OTOMATİK SİLAHLARLA POLİS DEFALARCA KAFAMA SİLAH DAYADI’

17.Sıraların arasında polisler geziyor ellerindekı otomatik silahları rastgele insanların kafalarına dayıyorlardı. Defalarca kafama silah dayandı ve ‘Seni şu anda öldürsem ülke bir hainden kurtulur kimse de bana hesap sormaz ’ diye bana bağrıldı ve

18. sonrasında silahın dipçiği ile kafama ve omzuma darbeler aldım.

19.Zaman ilerledikçe dayanmak daha da zorlaşıyordu. Özellikle tuvalete gitmek çok zordu. Tuvalete polis nezaretinde hakaretler eşliğinde götürülüyorduk. Salonun ortasındaki file direklerinin önünde sıra oluyordu orada bazen yarım saat bekliyorduk,

20. daha sonra polis birkaç kişiyi alıp tuvalete götürüyordu. Tuvalete gitmek, ayakta olduğumuz için ve az da olsa hareket ettiğimiz için bu büyük bir nimetti. Bazen sırada beklerken keyfi olarak tuvalet izni iptal deyip tekrar bizi oturduğumuz yerlere gönderiyorlardı.

21.Tuvaleti kapı açık ve elimiz kelepçeli (ellerimiz sürekli arkadan plastik kelepçe ile kelepceliydi, tuvalet sırasında öne alınıyordu.) olarak yapmak zorundaydık. Temizliğimizi yapamıyorduk.

22. Zaten hava çok sıcak ve bize çok az su ve yiyecek verdikleri için( günde iki defa bir rol ekmek, bir üçgen peynir, bir de küçük su) tuvalet ihtiyacı da az oluyordu.

23.Salonda sürekli yüksek sesle müzik açıktı. Mustafa Yıldızdoğan, Ölürüm Türkiyem parçası çalıyordu. Kimsenin uyumasını istemiyorlardı. Uyuyan veya uzanan birini görürlerse şiddetli bir şekilde dayak yiyor, hakarete uğruyordu.

24. Ama ilerleyen günlerde insanlar artık daha fazla dayanamadı ve oturduğu yerde veya birbirine dayanarak uyumaya başladı. Polisler de artık bıkmış gibiydi,uyuyanları tekmelemekten..

25.Ara sıra takım elbiseli adamlar geliyor salonda sayım yapıyor polislere direktifler veriyor ve bizlere hakaretler ederek gidiyorlardı. Bunlar geldiğinde, polisler bunların yanına gidiyor az bir sürede olsa bizle uğraşmayı bırakıyorlardı.

26. Polislerin kendi aralarında “beyefendi geldi” dediklerini de duymuştum ama tanıdık birini de görmedim.

‘O ANONS BAŞLADI: HAİN TERÖRİSTLER! OHAL İLAN EDİLDİ, BURADAN ÇIKAMAYACAKSINIZ’

27. Sonra o anonslar başladı..‘’Hain teröristler!! OHAL ilan edildi. Artık buradan çıkamayacaksınız. Evlerinizi basmaya başladık, karılarınız bizim karılarımız olacak, çocuklarınızı alıp devlet yurtlarına yerleştireceğiz ki sizin gibi hain olmasınlar!!’’

28.Bu anonsu saatlerce yaptılar. İşte o zaman gerçekten korktuğumu hissettim. Çok ama çok kötüydü.

29. Bu anonstan sonra İşkencenin dozu giderek arttı

‘ERLERE RÜTBELİ ASKERLERE DÖVDÜRMEYE BAŞLADILAR’

30.Erlere rütbeli askerleri dövdürmeye başladılar. Subay, astsubayları sıraya soktular ve erlere tokat attırdılar. Erler kendi komutanlarını döverken polisler çok eğleniyordu.

31. İstedikleri şekilde vurmayan erleri polisler kendileri dövüyordu. Erlerde tabi can havli ile var güçleri ile vuruyorlardı.

32.Bazı erler ve bazı uzman çavuşlar polislere bilgi veriyor, bazı subayları göstererek “bunlar bize emir verdi bizi bunlar darbeye karıştırdı” diyerek bu insanlara saldırmaya başladılar. Polisler bu insanları neredeyse bayilana kadar dövdüler.

‘POLİS BİR ÜSTEĞMENE ANNESİNE KÜFRETTİRMEK İÇİN SÜREKLİ DÖVÜYORDU’
33. Hemen yanımda oturan bir üsteğmen arkadaşı, polis ayağa kaldırdı. Arkadaşa ” ben bir ors. çocuğuyum de” diye bağırdı. Arkadaş” ben anneme küfür edemem” diye cevap verdi. Polis öyle kötü vurmaya başladı ki.. Sürekli bağırıyordu ” söyle ben bir o çocuğuyum”

34. Arkadaş da ben anneme küfür etmem . Polis üstüne çıktı tepiniyordu ama baktı ki söyletemeyecek, ” söylesen de soylemesen de sen bir o.çocuğusun” diyerek çocuğu kanlar içinde bırakıp gitti.

35.Arkadaşın yanına sokulup “tamam gitti’ dedim, bana ” küfür etmedim degil mi?” Dedi. ” Hayır etmedin” dedim. Bana ‘ eğer ben burda ölür, sen de sağ çıkarsan annemi bul ve ona canım anama küfür ettiremediler diye anlat’ dedi, gözyaşları yüzündeki kanı yıkarken…

36.Erlerin ve uzman çavuşların çoğunun elbiselerini cikarttirmadilar ve onların yemek tuvalet gibi temel insani haklarını verdiler.

37. Polisler erleri, siz emir kulusunuz sizin bir suçunuz yok, verin komutanlarınızın ismini kurtulun, sizi hemen bırakacağız diye kandırdılar, ne yazık ki kimse bırakılmadı.

‘BÖYLE İNSAN AZMANI, BÖYLE PİS SURATLI TİPLERİ DAHA ÖNCE HİÇ GÖRMEMİŞTİM’

38.Polisler vardiyalar halinde geliyorlardı. Gözleri oldukça kızarıktı ve alkol kokuyorlardı. (uyarıcı madde veya uyuşturucu madde kullandıklarını düşünüyorum). Böyle insan azmanı, böyle pis suratlı tipleri daha önce hiç görmemiştim.

39. Özellikle amirleri olan 4 tane polis vardı. Seçilerek gönderildikleri çok belliydi. Boyunlarına Türk bayrağı asmışlardı. Ellerindeki plastik kelepçeleri kırbaç gibi kullanıp insanlara rastgele vuruyorlardı. Gece gündüz ellerindeki megafonlarla sesleri kısılana kadar

40. küfür ediyorlardı. Sülalemizdeki bütün bayanlara … anneler, eşler kız çocukları,babaanne vs.

‘YARALI ASKERLER ELLERİNDEN VOLEYBOL DİREKLERİNE KELEPÇELENMİŞTİ’
41.Yaralı askerler vardı. Hiçbir şekilde müdahale edilmiyordu. Ellerinden voleybol direklerine kelepçelemişlerdi. Kurşun yarası olan yerlerine ayakla basıp “sen daha gebernedin mi” diye bağırıyorlardı.

42. Levent Türkkan başkent Spor salonundaydı. Durumu kötüydü. Ama salonda mi bu hale getirdiler, başka bir yerde mi yaptılar bilmiyorum

43.Bunları yeniden yaşamak zor be dostlar, inşaallah devamını sonra yazabilirim…

44.Astsubaylar dan birisi artık işkenceye dayanamayarak akıl sağlığını kaybetti. Ayağa kalkarak ben nerdeyim,ne oluyor diye konuşmaya başladı. Polisler hemen etrafına usustu ve dövmeye başla

45.İyice dövdükten sonra baktılar ki hâlâ aynı şeyleri yapıyor, galiba gerçekten delirmiş diye amirlerini çağırdılar. Bahsettiğim boynuna bayrak asıp, en çok dayak atan ve küfreden bu adamdı.

46.Kısa boylu, nisbeten kısa yapilı, saçı kısa kesilmiş ve yandan ayrılmış, esmer, dişleri sarı kirli renkli, gözleri kırmızı ve sesi sürekli bağırmaktan kısık olan bir pislikti. Astsubay arkadaşı bir süre tokatladiktan

47. sonra gülerek etrafa bağırdı: “hepiniz bunun gibi, ya delireceksiniz ya da öleceksiniz. Sizin gibi hainler bu ülkede yasayamayacak” . Daha sonra o arkadaşı götürdüler ve bir daha onu görmedim. İnşaallah hayatta ve sağlıklıdır.

48.Beni bir defa doktor muayenesine götürdüler. Muayene yerleri spor salonunun girişine kurulmuştu. Doktorun yanına polis eşliğinde giriliyordu. Doktor bir şeyin var mı diye sordu. Vücudumdaki morlukları, kanayan yerlerimi, aç olduğumu ve tuvalete yeterli oranda gidemedigim için

49. temizliğimi yapamadığımı söyledim. Doktor daha konuşmadan yanımdaki polis ensemden tutarak kafamı dizlerime kadar eğdirdi ve doktora” rapora bir şey yazmayacaksın! Bunlar vatandaşları ve polisleri şehit eden hain p.cler. Eğer dediğimi yapmazsan sen de salona bunların yanına

50. girersin dedi ve beni o alandan uzaklaştırdı. Beni tekrar oturduğum yere götürürken de ” bir daha böyle konuşursan copu .. sokarım” diyerek hakaretler ederek yerime oturttu.

51. Daha sonra da muayeneye falanda götürmediler.
Zaman ilerledikçe salona yeni insanlar geliyor ve kalabaliklaşıyordu. Giderek bitkin düşen insanların uzanmalarını da engellemek için, bizi salonun bir köşesine topladılar.

52.Oldukça sık oturttular, herkesin bacağı yanındakine değiyordu. Salonun boşalan kısmını temizlettiler, kan idrar vs..
Daha önce çuvala attığımız kimliklerimizden isim okuyup, okuyan karşı tarafa koşsun dediler. Ismi okunan karşıya koşup oraya oturuyor,

53.sıradaki onun yanına oturuyor şeklinde defalarca koşturdular. Bu sırada koşulan güzergahta elinde kelepçe kırbacı olan amirler duruyor, koşan kişi yanından geçerken esirin sırtına yüzüne bacağına neresi denk gelirse oraya vuruyor, bakın size spor bile yaptırıyoruz diyerek

54. Oldukça egleniyorlardı. Yemek dağıtırken ekmek peynir ve suyu kalabalığa firlatiyorlardı. Herkes açtı ama özellikle erler fırlatılanların üzerine atlıyor birbirlerini ezerek mümkün olduğunca çok yemek ve su almak istiyorlardı. Polisler bu şekilde dağıtımı çok sevmişlerdi,

55. Aynı şekilde, rutbelilerin oturduğu sıralara da yiyecekleri fırlattılar, herkes çok aç olmasına rağmen kimse yerinden kalkmadı, yemek almak için kimseyi rahatsız etmedi. Polislerin hevesi kursaklarında kaldı ” siz aç değilsiniz galiba, bunları almazsanız yemek verilmeyecek

55. dedi. Bir arkadaş isterseniz verin ben dağıtıyım dedi ve polisler çuvalı arkadaşa verdiler ve artık bizim yemekleri esirlerden birisi dağıtıyordu. Daha sonra erlerinki ne onlardan biri dağıttı ve kapış kapış dağıtma fasli erken bitti.

56. Biz sıkılaştırıp dizdize oturttuktan sonra salonda boşluk açılmıştı. Bir çeşit işkence sahnesi.
Bazı isimler anons ediyorlar onları bu salonun ortasına getiriyorlar ve dakikalarca dövüyorlardı.

‘İŞKENCEYE BAYAN POLİSLER DE KATILIYORDU’

57.Bu dayaklara bayan polislerde katılıyor ve bütün güçleri ile bu insanlara vuruyorlardı. Zaten bitkin durumdaki insanlar bu dayaktan sonra yürüyemeyecek hale geliyor ve polisler tarafından sürüklenerek aramıza bırakılıyordu.

58. Helikopter pilotu bir subayı, voleybol direğine kelepçelediler. Daha sonra muhtemelen çalıştığı yerden başka bir subay ( general diye hatırlıyorum emin değilim) polislerle salona girdi. Bu pilotu hakaretler ederek tokatladı. Bazen de kulağına eğilerek birşeyler söylüyordu.

59. Daha sonra gelen asker dışarı çıktı. Daha önce salon görmediğim yeni polisler bu pilota vurmaya başladılar. Kovboy şapkalı bıyıkları çeneye kadar uzamış, güneş gözlüğü takan orta boylu oldukça şişman olan tipi unutmadım. Bu pilotu uzun süre dövdüler. Daha orta yaşlı 2 bayan

60. polis geldi. Hayalarına vurarak hakaretler ettiler. Bir bayanın öyle küfür edebileceğini o ana kadar bilmiyordum. Pilot arkadaş oldukça uzun bir süre direğe kelepçeli kaldı, ben bir şey yapmadım, darbeye katılmadım diye ağlayarak tekrarlıyordu.

[TR724] 27.9.2019

Oslo Büyükelçiliği’den 15 Temmuz belgeselini engelleme girişimi

Türkiye’nin Oslo Büyükelçiliği, dün akşam Oslo’da galası gerçekleşen, 15 Temmuz darbe girişimini konu alan belgeselin gösterimini engellemeye çalıştı.

Norveç’in günlük gazetelerinden VG’ye konuşan belgeselin yapımcılarından yönetmen Nefise Özkal Lorentzen, haberin kaynağının Norveç Dışişleri Bakanlığı olduğunu söyledi. Özkal, olayın, gazeteci olarak 15 Temmuz’a dair yapılan eleştiriLerin ne kadar hassas olduğunu da gösterdiğini dile getirdi.

Ayrıca yönetmen, Erdoğan’ın darbeye dair  zihinlerdeki şüpheleri gidermek için uluslararası bir komisyon oluşturması gerektiğini savundu. Haberde, belgeselde Erdoğan’ın darbeyi önceden bildiği de ifade edildi.

Dün akşam Norveç’in başkenti Oslo’da  galası yapılan,  başarısız 15 Temmuz  darbe teşebbüsünü konu alan “Allah’ın bir lütfu” isimli belgesele ilgi yoğundu. İzleyicilerin çoğunluğunun Norveçli olması dikkat çekti.

Jørgen Lorentzen ve eşi Nefise Özkal Lorentzen yapımını üstlendiği 58 dakikalık belgesel, 15 Temmuz darbe gecesinde köprü üzerinde yaşanan olayları, öldürülen askerleri, SADAT gibi konuları içeriyor. Öte yandan belgeselde,  Fethullah Gülen, darbe sonrası yurtdışına sığınan NATO subaylarının yapılan görüşlerini de yansıtılıyor.  Yine belgeselde köprüde öldürülen şehit askerin ailesiyle yapılan görüntülü rÖportaj yer alıyor. Bununla birlikte belgesel, 15 Temmuz öncesi yetkililerin yaptığı fişlemelerin belgeleriyle gözler önüne seriyor.

Galaya belgesele konuşan katılan Ünlü ABD’li Ortadoğu ve Türkiye uzamanı Henri Barkey de katıldı. Barkey, Lorentzen çifti ile katılımcıların sorularını da cevapladı. Soru-cevap faslında bir grup Türk provakötör programı provakate etmek istemesi dikkat çekti. Soru sormak için mikrofonu alan bir izleyeci, Barkey ve belgeseli yapan çifte ithamlarda bulunarak, “Erdoğan’daki yerkinin daha fazlası aslında Norveç Başbakanı Erna Solberg’te var.” dedi.

Yaşanan gerginliğin hemen ardından  olay yerine polis ekipleri geldi.

Belgesel, İsveç ve Danimarka’da da gösterime girecek.

[TR724] 27.9.2019

Seslerini, tahliye olan arkadaşlarının eline tutuşturdukları peçeteyle duyurdular

Bebeğiyle tutuklandıktan sonra dün tahliye edilen Meryem Haydaroğlu’nun koğuşunda kalan tutuklu kadınlar, seslerinin duyurulabilmesi için bir peçeteye durumlarını yazdı.

Peçetede isimleri bulunan 1 ev hanımı, 1 diş hekimi ve 10 öğretmenin hastalıkları,ailevi durumları, meslekleri ve uzun tutukluluk süreleri dikkat çekiyor. Peçetede ismi bulunan tutuklu kadınların bazılarının tahliye edilmesini gerektiren hastalıkları bulunurken, hamile ve çocuğuyla birlikte tutuklu kadınların sağlık hizmetlerine erişemiyor olmaları dikkat çekiyor. Peçetede ismi bulunan kadınların tamamının iyi eğitimli ve meslek sahibi olmaları dikkat çekiyor.

Meryem Haydaroğlu’nun tahliye haberini aldıktan sonra koğuştaki kadınların aceleyle yazıp eline tutuşturdukları peçete, Şanlıurfa Hilvan’daki 2 Nolu T Tpi Cezaevindeki kadınların durumunu özetliyor. Bold’dan Sevinç Özarslan’a konuşan Haydaroğlu o anları şöyle anlattı: “Ben çıkarken yazıp elime verdiler. Özellikle üç kadın çok hasta. En ağır hastalar Pembe Erguvan, Nilgün Teselli ve Fatma Duraker. Vertigo hastası olan Fatma Duraker’in durumu ağır, bebeğim olmasaydı o arkadaşım çıksın derdim. Pembe Erguvan Karabaş’ın da durumu psikolojik olarak ağır. Nilgün Teselli ağır psikolojik ilaçlar kullanıyor. Sürekli bayılıyor. ‘Dışarıda çocuklarıma kim bakacak diyor. Anneanne, babaanne diyoruz. Yok onlar yaşlı, bakacak durumda değil diye cevap veriyor.”

İKİ PEÇETE PARÇASINA SIĞDIRILAN 12 KADIN!

– Handan Tunç, bir yıldır içeride. 2,5 yaşında kızı var. Zihinsel Engelliler Öğretmeni. Bir yıldır içeride, hükümlü, Yargıtay’da.

– Özlem Uğurlu, Türkçe Öğretmeni, kalp krizi geçirdi, 1 çocuğu var, 1,5 yılı geçti içeride. Eşi de % 50 raporlu, eşi de tutuklu, panik atak.

– Esengül Bilgin, 2 yıldır içeride, hükümlü, Yargıtay’da, bebek (hamilelik) tedavisi yarım kaldı, eşi de tutuklu.

– Hediye Kazan, Din Kültürü Öğretmeni, Yargıtay’da, iki yıldır tutuklu, bekar.

– Pembe Erguvan Karabaş, diş hekimi, 10 aydır tutuklu, bipolar bozukluk hastası, ağır, ilaç kullanıyor, eşi de tutuklu, 2 çocuklu.

– Rümeysa Güngör, 2 yıldır hükümlü, çocuk gelişimcisi, bekar.

– Betül Arga, Sınıf Öğretmeni, tutuklu, bekar, 1 aydır içeride.

– Nilgün Teselli, 3 çocuk (6-14-16), sürekli baygın, hasta, annesi yaşlı, çocukları gelemiyor, eşi de tutuklu, çocuğu okula başlayamadı.

– Fatma Duraker, ev hanımı, Vertigo, her gün bayılıyor, başını yere vurup ölüm tehlikesi atlattı, 6 yaşında çocuğu var.

– Derya Bozkurt, Türkçe Öğretmeni, 4 çocuklu (4-6-9-12), çocuklar zor, eşi de tutuklu durumda.

– Leyla Altın, Biyoloji Öğretmeni, üç çocuklu (4-10-12), küçük olan çocuğu yanına almak zorunda, bakacak kimsesi yok.

– Ayşe Tolay, Tarih Öğretmeni, karı-koca hükümlü, Yargıtay’da, 2 yıldır içerideler, 2 çocuk (6-8).

“DESTEK OLAN HERKESE TEŞEKKÜR EDERİM”

30 günlük bebeğiyle tutuklanıp Şanlıurfa Hilvan’daki 2 Nolu T Tpi Cezaevi’ne gönderilen sınıf öğretmeni Meryem Haydaroğlu, oğlu Ahmet Mert ile birlikte evine döndü. “Özgürlük gibisi yok, ben de oğlum da hamdolsun iyiyiz.” diyen Haydaroğlu destek olan herkese çok teşekkür ettiğini de sözlerine ekledi.

Koğuşta ilk başta 30 kişi olduklarını, sonra ise 15’er 15’şer ayrıldıklarını anlatan Haydaroğlu, “Koğuşta önce 28 kişiydik. Ben birkaç gün bebekle yerde yattım. Sonra müdürle konuştum, durumu anlattım. Arkasından 2 kişi daha geldi. 30 kişi olduk. 15, 15 iki koğuşa ayırdılar bizi.” ifadelerini kullandı.

Meryem Haydaroğlu gibi Türkiye cezaevlerinde 800’den fazla kadın, bebekleriyle birlikte tutuklu. Cezaevindeki hamile tutukluların sayısı ise bilinmiyor. Ceza İnfaz Kanunu’na göre hamile ve bebekli kadınların gözaltına alınmamaları ve tutuklanmamaları gerekiyor. Ancak Hizmet Hareketi ve Kürtlere yönelik bu kanun son üç yıldır uygulanmıyor.

[TR724] 27.9.2019

Kandilli Rasathanesi: Enerji bir gün dışarı çıkacak, o sona yaklaşıyoruz

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener, Anadolu plakasında biriken enerjini dışarı çıkması konusunda zamanın sona doğru yaklaştığını açıkladı. Özener, “Anadolu plakası ortalama her sene 2,5 santimetre batıya doğru kayıyor. Burada bir enerji birikiyor ve bu enerji bir gün dışarı çıkacak. Ne zaman olacağını maalesef bilmiyoruz. Ama olacağını ve gitgide de o sona yaklaştığımızı söyleyebilirim.” dedi.

Özener, Kandilli Rasathanesi’nde düzenlediği basın toplantısında, dün Silivri açıklarında meydana gelen deprem ve bundan sonra yaşanabilecek yer hareketliliği konusunda bilgi verdi. Bilim insanlarının çok net olarak sismik aktiviteyi ve deprem öncüllerini takip ettiğini, yerin fiziğini anlamaya çalıştığını dile getiren Özener, “Yaşadığımız ülkedeki deprem gerçeğini her zaman aklımızın bir köşesinde tutmamız lazım. Bunun için de herkesin alabileceği önlem var. Bunlar içinde 1999 Kocaeli Depremi’nden sonra bir projeyle başlatılan, Afete Hazırlık Eğitim Birimimiz var. Orada da temel afet eğitimi ve yapısal olmayan tehlikelerin azaltılması yönünde eğitimler veriliyor ve bu eğitimler ücretsiz olarak veriliyor. Deprem, tsunami, korunma konularında her türlü materyale web sayfalarımızdan ulaşılabilir.” diye konuştu.

Özener, depremleri, deprem aktivitelerinin nereye doğru kaydığını ve bunların ne ifade ettiğini yakından takip ettiklerini vurguladı.

“Her zaman deprem olacakmış gibi yaşamalıyız”
Prof. Dr. Haluk Özener, depremle ilgili çıkan spekülasyonlara ilişkin soru üzerine, Türkiye’nin deprem ülkesi olduğunun kabul edilmesi gerektiğini ancak kişilerin psikolojini de bozmaması gerektiğini belirterek, bilim insanlarının depremin nerede olacağını ve yaklaşık olarak büyüklüğünü de bilebildiğini, ancak zamanı konusunda bir şey söylemenin mümkün olmadığını kaydetti.

Birçok bilim insanının 1999 depreminden sonra bir sonraki depremin Marmara Denizi’nde gerçekleşeceği konusunda hemfikir olduğunu dile getiren Özener, şunları söyledi:

“Depremle ilgili tartışmalarının kamuoyu önünde yapılmasını hatalı ve yanlış buluyorum. Vatandaş şunu bilecek; Marmara Denizi’nde tarihsel depremler var. 1509-1766 depremleri var. Ülkemiz dinamik. Bunu uydu teknolojisiyle, GPS ile takip ediyoruz. Anadolu plakası ortalama her sene 2,5 santimetre batıya doğru kayıyor. Burada bir enerji birikiyor ve bu enerji bir gün dışarı çıkacak. Ne zaman çıkacağını bilmiyoruz ama bir sona doğru yaklaşıyoruz. Ama bu sonun ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Dolayısıyla her zaman bugün deprem olacakmış gibi hazır olmamız lazım.

Vatandaşımızın ‘Şu gün, şu saatte olacak’ gibi konuları aslında gündemlerinden çıkartıp ama deprem gerçeğini bilerek yaşamalı daha faydalı. Aksi takdirde psikolojimiz çok çabuk bozulabiliyor. Ne zaman olacağını maalesef bilmiyoruz. Ama olacağını ve gitgide de o sona yaklaştığımızı söyleyebilirim. Ama zaman vermemiz mümkün değil.”

“Artık Marmara’da tehlike yok demek gerçekçi olmaz”
Özener, Marmara’da olacak bir veya birkaç depremin büyüklüğünün 7’nin üzerinde olacağının bilimsel olarak açıklandığını ifade ederek, “5,7’lik deprem oldu, artık Marmara’da bir tehlike yok, her şey geçmiştir” demenin gerçekçi olmadığını vurguladı.

Haluk Özener, şöyle devam etti: “Keşke o kadar kolay olsa. Keşke zamanını, dakikasını bilsek de 150 yıllık bir kuruma gerek kalmasa. 7 gün 24 saat görev yapan arkadaşlarımız var. Aynı anda 8 kişi sabahlara kadar nöbet tutuyor. Onlara gerek kalmayacak ama maalesef öyle bir şey değil deprem bilimi. 7 gün 24 saat gözlem yapmanız, emek sarf etmeniz gerçek verilerle konuşmanız lazım.”

[TR724] 27.9.2019

5.8 hayatı felç etti; Ya 7 olsaydı! [İlker Doğan]

İstanbul, dün 13.59’da 5.8 büyüklüğünde depremle sarsıldı. Okullar tatil edildi, internet ve telefon hatları saatlerce kapandı, trafik kilitlendi. Büyük bir yıkımın yaşanmadığı deprem bile İstanbul’da hayatı durma noktasına getirmeye yetti. Peki ya depremin büyüklüğü 5.8 değil de 7’nin üzerinde olsaydı, sonuç ne olurdu? Uzmanlara göre İstanbul’daki 2 milyon binanın en az üçte biri (700 bin) riskli sınıfta ve acilen yıkılması gerekiyor. Dünkü depremin olduğu Kuzey Anadolu fayında meydana gelecek 7 ve üzerinde bir kırılmada bu binaların büyük çoğunluğu yerle bir olacak. Can kaybı ise yüz binleri bulabilir!

17 Ağustos 1999’da yaşanan Gölcük depremi 7.4 şiddetindeydi. Korkunç depremde 17 bin 480 kişi hayatını kaybetmiş, 24 bine yakın vatandaş yaralanmış, 285 binden fazla konut ağır hasar görmüştü. Büyüklüğü, etkilediği alan ve sebep olduğu maddi kayıplar nedeniyle son yüzyılın en büyük depremlerinden biri olarak gösteriliyordu. O depremin üzerinden 20 yıl geçti. Ancak 1994’den 7 Haziran 2019’a kadar AKP’li Recep Tayyip Erdoğan’ın yönettiği İstanbul’da depreme hazırlık konusunda somut tek bir adım bile atılmadı. Çıkarılan yasalar,yönetmelikler vs. ranta kurban edildi.

HALK SOKAKLARA DÖKÜLDÜ

İstanbullular dün yaşadıkları sarsıntıyla 17 Ağustos’u yeniden hatırladı. AFAD’dan yapılan açıklamaya göre Marmara Denizi, Silivri açıklarında 13.59’da 5.8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi.Avrupa Sismoloji Merkezi ise depremin büyüklüğünü 5.9 olarak duyurdu. Derinliği 7 km olarak açıklanan depremin ardından en büyüğü 4.1 büyüklüğünde 17 artçı sarsıntı daha yaşandı. Aynı bölgede iki gün önce de 4.6 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmişti. Yıllardır ilk kez bu büyüklükte bir depremle sarsılan İstanbullular sokaklara döküldü.

TELEFON HATLARI KESİLDİ

Depremin ardından önce internet bağlantıları kesildi, ardından telefon hatları kilitlendi. Sarıyer Kocataş Camii ve Avcılar merkez Camii minareleri yıkıldı. Sultangazi Cebeci Mahallesi’nde 3 katlı binanın bacası park halindeki aracın üstüne düştü. İstanbul Valiliği, okulların tatil olduğunu açıkladı. Söz konusu açıklama sonrası okulların bulundukları bölgelerde trafik kilitlendi. Veliler çocuklarını bulmakta zorlandı. Hayat resmen durma noktasına geldi. AFAD, ‘evlere girmeyin’ çağrısı yaptı.

İLETİŞİM HATLARI KAPANDI

Sadece 5.8 büyüklüğündeki bir deprem İstanbul’da hayatı felç etmeye yetti. Ve dün yaşanan deprem gösterdi ki iktidar temsilcileri, 17 Ağustos’tan hiç ders almamış. Depreme karşı hiçbir hazırlığı yok. İnanılmaz bir düzensizlik,plansızlık var. Okullardaki öğretmenler bile ne yapacaklarını bilmez halde. 5.8’likbir sarsıntı bile iletişimin tamamen kopması için yeterli oluyor!

YA 7’DEN BÜYÜK OLSAYDI!

Peki depremin merkez üssü kent merkezi ve büyüklüğü de 7’nin üzerinde olsaydı ne olacaktı? Muhtemelen 17 Ağustos’tan çok daha büyük bir faciayla karşı karşıya kalınacaktı. Zira 25 yıldır İstanbul’u yöneten zihniyet, ne yeşil alan bıraktı ne deprem toplanma merkezi. Viyana’da 60 metre olan kişi başına düşen yeşil alan miktarı, AKP rejimi döneminde İstanbul’da 2 metreye kadar geriledi.

DEPREM TOPLANMA ALANLARI RANTA KURBAN EDİLDİ

1999-2003 yılları arasında Afet Acil Eylem Planı çerçevesinde kentte 496 afet toplanma alanı belirlenmişti. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMMOB) İstanbul Koordinasyon Kurulu’nun 2017’de ‘İstanbul Depreme Hazır mı?’ bağlığı ile açıkladığı rapora göre, bu alanların sayısı 77’ye kadar düştü. Kimi AVM oldu, kimi otele dönüştü, kiminin üzerinden köprü veya yol geçti. Her ilçeye hatta her mahalleye, insanların istifade edebileceği yeşil alanlar kurulması gerekirken, otoyol kenarları yeşillendirildi.

İMAMOĞLU: YENİ TOPLANMA ALANLARI TESPİT ETTİK

7 Haziran sonrası İstanbul’un yönetimini AKP’den devralan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, depremin ardından yaptığı açıklamada, “İstanbul’da yüzlerce yeni deprem toplanma alanları tespit ettik. Bunu kısa sürede kamuoyuna açıklayacağız.” dedi.

700 BİN BİNA ACİLEN YIKILMALI!

1999 depreminde İstanbul’daki yapı stoğu yaklaşık 1 milyon 650 civarındaydı. Bugünkü rakam hakkında net bir bilgi yok. Ancak eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki, geçtiğimiz yıllarda İstanbul’da 2 milyon konut olduğunu açıklamıştı. Bu binaların en azından yüzde 40’ının kaçak,ruhsatsız olduğu belirtiliyor. Uzmanlara göre ise, İstanbul’daki 2 milyon binanın en az üçte biri yani 700 bini riskli sınıfta ve yıkılması gerekiyor. Bunun için de acilen binaların envanterleri çıkarılarak yıkılacak binalar tek tek belirlenmeli.

Toplanan deprem vergileri ne oldu?

1999 depreminde geçici olarak gelen ancak sonraki yıllarda ‘kalıcı’ hale gelen ‘Özel İletişim Vergisi’den bugüne kadar 64 milyar liraya yakın para toplandı. Ancak bu paranın tam olarak ne için kullanıldığını kimse bilmiyor. Toplanan 64 milyarın ne kadarı depremin verdiği zararlar için harcandı bilinmiyor.

Bu paranın ne kadarının olası bir depremden korunmak için ayrıldı, belirsiz. Ve daha da önemlisi bu paranın nerede olduğu bile belli değil. İktidar temsilcileri bu konuda tek kelime etmiyor. Geçmişte de benzer tartışmalar yaşanmıştı. Dönemin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 2011 yılı ekim ayında, söz konusu paraları harcadıklarını söylemişti. Ancak nereye harcadıklarına dair açıklama yapmamıştı.

[İlker Doğan] 27.9.2019 [TR724]

Hangi Klopp daha muhteşem: Teknik adam mı insan mı? [Hasan Cücük]

Jürgen Klopp, futbolun yükselen teknik adamlarından biri. Alman hoca, Mainz’de başladığı teknik adamlık kariyerinde Borussia Dortmund’da rüştünü ispat etti. Ekim 2015’te Liverpool’u çalıştırmaya başlayan Klopp, FİFA tarafından Yılın Teknik Direktörü seçildi. Geçen yıl Liverpool ile Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Klopp’un profesyonel sporcu ve antrenörlerin hikayelerini direkt olarak kendilerinin aktardığı The Players Tribune platformunda yazdıkları iyi bir teknik adam olduğu kadar iyi bir insan vasıflarına sahip olduğunu ortaya koydu.

Klopp’un platformda yazdıkları kişiliği ve hayata bakışı hakkında önemli ip uçları veriyor. Teknik adamlarında ‘bir insan’ olduğunu, her insan gibi hata yaptığını Klopp’un satırlarında dile getiriyor. Bazen çok iyi maç konuşması yaptım veya iyi taktik verdim dediğinizde nasıl komik duruma düşüldüğünü Klopp, 2011’deki Bayern Münih maçı öncesiyle anlatıyor. Tam 20 yıl Dortmund, Bayern Münih’i deplasmanda yenemiyor. Klopp, bunu fırsata çevirmek için Rocky filminden yola çıkıp kendince muhteşem bir maç öncesi motivasyon konuşması yapıyor. Bayern Münih’i Rock 4’deki Ivan Drago’ya benzeten Klopp, filmden bazı sahneleri ekrana yansıtıp, ‘Drago koşu bandında ve bilgisayara bağlı. Bilim adamları da onu test ediyor. Hatırladınız mı? Çocuklara, “Görüyor musunuz? Bayern Münih aslında Ivan Drago. Her şeyin en iyisi. En yüksek teknoloji ve en iyi makineler onlarda. Ve Ivan Drago gibi durdurulamazlar!” diyor. Sonra sözü Rocky’e getirip. Sibirya’daki küçük ağaç evindeki antremanlarınlarını yaptığı sahneye gösterip, coştukça coşuyor; ’“Görüyor musunuz? Bu da biziz. Biz Rocky’iz. Daha ufağız, evet. Ama tutkumuz var! Bir şampiyonun yüreğine sahibiz. İmkansızı başarabiliriz!”.

Sözlerini tamanmladığında tüm futbolcuların sandalyelerin üstüne çıkıp galibiyet yemini etmesini bekleyen Klopp derin bir hayalkırıklığı yaşıyor. Futbolcular gayet sakin bir şekilde hatta ’bu adam ne diyor yahu’ der gibi bakıyor. 1980’li yılların Rocky’siyle oyuncularını motive etmeye çalışan Klopp, kaç kişi Rocky Balbao’nun kim olduğunu biliyor diye sorduğunda sadece iki oyuncu elini kaldırıyor. Klopp, demode olmuş bir yöntemle oyuncuları motive edemeyeceğini anlayıp, motivasyon konuşmasını silbaştan yeniden yapıyor.

Bugün futbol dünyasının en popüler teknik adamlarından birinin 20’li yaşlarda nasıl zorlukların içinden geçtiğini yine Klopp’un kendi satırlarından öğreniyoruz. Bir taraftan amatör futbolcu diğer taraftan üniversite öğrencisi. Tüm bunlara evlilik ve babalık eklenince Klopp için hayat daha zor oluyor. Sinema salonlarına film stoklayan bir depoda çalışıyor. Gündüz okul, akşam antreman, sabah 5’te ise kalkıp deponun yolunu tutar. Bu sıkıntılı sürecin genç yaşta olgunlaşmasını sağladığını ifade ediyor. Neden hep gülümsediğini sık sık sorduklarını belirten Klopp, bunun gerekçesini herkesin kulağına küpe olacak bir şekilde açıklıyor: ’ Kaybettiğimiz bir maçtan sonra bile gülmeye devam ederim. Çünkü oğlum dünyaya geldiğinde futbolun hayat memat meselesi olmadığını anladım. Hayat kurtarmıyoruz. Futbol, acı ve nefret saçan bir şey olmamalı. Futbol, özellikle çocuklar için bir eğlence ve ilham kaynağı olmalı.’

Hatalarından sürekli ders aldığını açıklayan Klopp, 10 yıl top koşturduğu Mainz’de 2001’de teknik adam olduğunda kariyerinin ilk hatasını yaptığını söylüyor. Dün birlikte top koşturduğu arkadaşlarının karşısına bugün teknik patron olarak çıkıyor. Birçok futbolcunun hala ona ’Klopp’ dediği bir ortam. İlk maçının ilk 112ini açıklamanın en iyi yolu oyuncularının yüzüne söylemek olduğunu düşünüyorum. Küçük bir hesap hatası yapıyor; her odada iki oyuncu kalıyor. Odalara tek tek girmeye başlayan Klopp, ’Birine “Sen yarın ilk 11’desin” diyor; diğerine de “Ne yazık ki yarın sen ilk 11’de değilsin” diyordum. Diğer oyuncu bana “Neden” diye sorduğu zaman planımın ne kadar aptalca olduğunu anlamıştım. Çoğu zaman bir cevabım yoktu. Tek gerçekçi cevap, “Sadece 11 oyuncuyla başlayabiliriz” oluyordu. 9 odada 18 oyuncu olduğu için maalesef aynı konuşmayı 8 kere daha yapmam gerekiyordu. Bir odada iki oyuncu: “Sen 11’desin, sen değilsin.” Her seferinde de aynı soru: “Ama Kloppo, neden?” Bu durumu dayanılmaz olarak tarif eden Klopp, hayatının ilk hatasını daha maç başlamadan yaptığını ifade ediyor.

Gelirinin yüzde 1’ini Common Goal (Ortak Hedef) hareketine bağışlayan Klopp, ünlü olduğu kadar insani duygularının en az kariyeri kadar övgüye layık olduğunu ortaya koyuyor.  Söz Klopp’un, ’Dürüst olalım arkadaşlar. Biz son derece şanslıyız. Hayatlarında bir umut ışığına ihtiyaç duyan tüm dünyadaki çocuklara bir şeyleri geri verebilmek, ayrıcalıklı insanlar olarak bizim sorumlululuğumuz. Gerçek problemlerimiz olduğu günleri unutmamamız gerek. İçinde yaşadığımız bu balon, gerçek bir dünya değil. Üzgünüm ama futbol sahasında olan hiçbir şey gerçek bir problem değil. Bu oyunun para ve kupalardan daha büyük bir amacı olmalı, haksız mıyım? Hepimiz bir araya gelsek ve dünyada pozitif bir fark yaratabilmek için kazandıklarımızın yüzde 1’ini bağışlasak, neler yapabileceğimizi bir düşünün.’’ Bu satırları yazan Klopp’un insanlığı mı yoksa teknik adamlığı mı daha kaliteli? İşte ünlü olduğu kadar mütevazi olması Klopp’u farklı kılıyor. Futbolun bir ölüm kalım meselesi olmadığını herkese yüksek sesle ilan ediyor.

[Hasan Cücük] 27.9.2019 [TR724]

Hizmet Hareketi başarısız mı oldu?! (2) [Prof. Dr. Osman Şahin]

“Çünkü imana girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: “O şahıs, dehâsıyla, harika makamıyla bizi kandırdı.” Böyle der ve içinde şüphesi kalır.” (Bediüzzaman)

Bediüzzaman Hazretleri önceki yazının sonunda sorulan soru ile aynı mahiyetteki bir diğer soruya ise şöyle cevap vermektedirler: “Evet, her vakit, hususan bu zamanda ve bilhassa dalâletten gelen gaflet-i umumiyede, siyaset ve felsefenin galebesinde ve enâniyet ve hodfuruşluğun heyecanlı asrında büyük makamlar her şeyi kendine tâbi ve basamak yapar. Hattâ dünyevî makamlar için dahi mukaddesatını âlet eder. Mânevî makamlar olsa, daha ziyade âlet eder. Umumun nazarında kendini muhafaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakikatleri basamak ve vesile yapıyor diye itham altında kalıp, neşrettiği hakikatler dahi tereddütlerle revacı zedelenir. Şahsa, makama faydası bir ise, revaçsızlıkla umuma zararı bindir.

Elhâsıl: Hakikat-i ihlâs, benim için şan ve şerefe ve maddî ve mânevî rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men ediyor. Hizmet-i Nuriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat, kemmiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hâlis bir hâdim olarak, hakikat-i ihlâs ile, her şeyin fevkinde hakâik-i imaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum. Çünkü o on adam, tam o hakikati her şeyin fevkinde gördüklerinden, sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer ağaç olabilirler.”

Mülaane Bahsi…

Aynı yazının devamında, Hocaefendi’nin yapmış olduğu mülaane hakkında akıllara gelen bazı soruların cevabını anlamamıza yardım olacak önemli hakikatler ifade edilmektedir:  “Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve vesveselerle, o kutbun derslerini, “Hususî makamından ve hususî hissiyatından geliyor.” nazarıyla bakıp, mağlûp olarak dağıtılabilirler. Bu mânâ için hizmetkârlığı, makamatlara tercih ediyorum. Hattâ bu defa bana, beş vecihle kanunsuz, bayramda, düşmanlarımın plânıyla bana ihanet eden o mâlûm adama şimdilik bir belâ gelmesin diye telâş ettim. Çünkü mesele şaşalandığı için, doğrudan doğruya avâm-ı nas bana makam verip harika bir keramet sayabilirler diye, dedim: “Yâ Rabbi, bunu ıslah et veya cezasını ver. Fakat böyle kerametvâri bir surette olmasın.”

Bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiştir. İnsanlar başkalarının yüksek makamlarını Kabul noktasında isteksizdirler. Bu hastalığa binaen insanlar, Üstad Hazretleri ve Hocaefendi gibi zâtların yüksek makamları söz konusu edildiği yerde bundan rahatsız olmaktadırlar.

Diğer taraftan bu zâtların yüksek makamını Kabul eden insanlara dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve vesveseler, o zâtların derslerini, “Hususî makamından ve hususî hissiyatından geliyor.” nazarıyla baktırıp hakikatlerin tam anlamıyla anlaşılmasının önünde bir engel oluşturabilmektedirler.

Bu sırlara binaen bu Zâtlar kendilerine yüce makamlar verilmesini istememişlerdir. Bundan dolayıdır ki Üstad Hazretleri kendisine zülümde çok ileri giden birisinin başına bir belanın hemen gelmesini, insanlar keramet olarak değerlendirir endişesini taşımış ve Allah’a (cc) şu şekilde dua etmişlerdir: “Yâ Rabbi, bunu ıslah et veya cezasını ver. Fakat böyle kerametvâri bir surette olmasın.”

Bütün bunlardan hareketle, Üstad Hazretleri Risale-i Nurların bu kadar tesirli olmasının sebebini bu sırra bağlamaktadırlar: “İşte, Nur Risalelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın, kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur, başka bir şey değildir. Risale-i Nur’un bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha belîğane neşrettikleri halde yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücadelede bu kadar ağır şerait altında Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir.” Bu sırra binaen, Üstad Hazretleri kendini o kadar bilinmezliğe saldı ki, bugün iki mezar taşı ile bile kabrinin yeri bilinmemektedir.

Bu sürecin başında Hocaefendi’nin yapmış olduğu mülaaneye, Hizmet hareketi ve insanlarına yapılan onca zülümlere rağmen apaçık herkesin anlayacağı şekilde bunlara sebebiyet verenlerin başlarına belaların gelmemesinde de bu hakikatın payı vardır. Aynı zamanda bu tarzda açıkca zülmedenlerin başına gelecek belalar ve felaketler imtihan sırrına da zarar verecektir. Allah (cc) zalime muhakkak surette cezasını vermektedir ama bu zikredilen, bilinen ve bilinemeyen daha nice sırlara binaen, zamanı ve mahiyeti gibi konular bizim beklentilerimizden farklı olabilmektedir.

Büyük müfessir Mevdudi, Hac süresinin 52-54. ayetlerinin tefsirinde, hem bu konuda, hem de günümüzdeki hadiseleri anlamaya yardım olacak güzel tesbitler yapmaktadırlar: “Yani, “Allah hem salih, hem de günahkar insanları sınamak için, şeytanın böyle tuzaklar kurmasına izin verir.” Çarpık bir kafa yapısına sahip olanlar bunlardan yanlış sonuçlara varmışlar ve doğru yoldan sapmışlardır. Oysa doğru düşünebilenler tüm bunların şeytanın aldatmaları olduğunu ve Peygamber’in mesajının Hakk’a dayandığını anlayıp kabul ederler. Onlar şeytanın bu denli çok uğraşıp karşı çıkmasının bile O’nun Hakk olduğunun bir delili olduğu sonucuna varırlar. Bu bölümün ciddiyetini kavramak çok önemlidir, çünkü bu konuda bir çok yanlış anlamalar meydana gelmiştir.

Konunun akışına bakacak olursak, bu ayetlerin Peygamber’in (s.a) arzu ettiği gayeye ulaşamadığını sanan sıradan gözlemcilerin bu boş iddiasını reddetmek amacıyla indirildiğini anlarız. Çünkü o, onüç uzun yıl boyunca insanları getirdiği Daveti kabule çağırmış ve sonuçta (görünürde) sadece bunda başarısızlıkla karşılaşmakla kalmamış aynı zamanda kendisine inanan bir grup müslümanla birlikte, yurdunu terketmek zorunda kalmıştı. Bu “sürgün”, O’nun Allah’ın Rasulü olduğu, Allah’ın yardım ve desteğine mazhar olduğu konusundaki iddialarıyla çelişiyor ve bazı insanlar bu nedenle şüphe duyuyorlardı. Bunun yanısıra bu insanlar Kur’an’ın hak olduğu konusunda da şüpheye kapılıyorlardı. Çünkü tehdit edildikleri ve daha önceden peygamberleri yalanlayan toplulukların başına gelen azap onlara gelmiyordu. Peygamber’in (s.a) düşmanları alay ederek şöyle diyorlardı: “Allah’ın yardımı nerede? Nerede bizi tehdit edip durduğu azap?” Kafirlerin bu şüphelerine, bir önceki bölümde cevap verilmektedir.

Bu bölümde ise hitap bu propagandadan etkilenenlere çevrilmiştir. Özet olarak onlara verilen cevap şöyledir: “Bir kavmin kendilerine gönderilen Peygambere yalancı demesi yeni bir olay değil, bu hep böyle olagelmiştir. Peygamberlerini yalanlayan toplulukların harabelerinden, onların bu nedenle nasıl helak edilip cezalandırıldıklarını görebilirsiniz. Eğer dilerseniz bundan ders alabilirsiniz. Azabın gecikmesine gelince, Kur’an hiç bir zaman kafirleri hemen cezalandıracağını söylememiştir. Azap indirmek Peygamberin işi de değildir. Azap gönderen Allah’tır ve O azabını indirmekte acele etmez. Şimdi size verdiği gibi, O, insanlara gidişatlarını düzeltmeleri için mühlet verir. Bu nedenle size yapılan azap tehditlerinin boş olduğunu sanıp aldanmayın.”

“Peygamberin arzu ve istediklerinin engellerle karşılaşması ve Mesajına karşı propaganda ile cevap verilmesi de yeni bir olgu değildir. Çünkü tüm evvelki peygamberler de aynı şeylerle karşılaşmışlardır. Fakat en sonunda Allah şeytanın tuzağını boşa çıkarır ve Rasûlü’nü zafere ulaştırır. O halde şeytanın eskiden beri yaptığı bu oyunlardan ve en sonunda başarısızlığa uğramasından ders almalısınız. Bilmelisiniz ki, bu engeller ve şeytanın tuzakları, doğru insanları İslâm’a çeken, şerefsizleri ise ondan uzaklaştıran birer imtihan ve araçtır.””

“Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini tavsiye ederim…”

Üstad Hazretleri, başına gelen bela ve musibetlerin perde arkasındaki rahmetlerine ve hikmetlerine binaen,  hadiseler sebebiyet verenlere bile hakkını helal etmektedirler: “Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.”

Bediüzzaman Hazretleri kendi haklarını helal etmekle yetinmemiş, kendisiyle aynı yolun yolcusu olan, maddî ve mânevî herşeyden ferağat mesleğinden ayrılmayacak olan talebelerine de bu yolun bir erkanı olarak şu önemli vasiyeti yapmışlardır: “Benimle beraber çok talebelerim de türlü türlü musibetlere, ezâ ve cefâlara mâruz kaldılar, ağır imtihanlar geçirdiler. Benim gibi onlar da bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helâl etmelerini isterim. Çünkü onlar bilmeyerek kader-i İlâhînin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim dâvâmıza, hakikat-i imaniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennisinden ibarettir. Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukabil Risale-i Nur’a sadakat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim.”

[Prof. Dr. Osman Şahin] 27.9.2019 [TR724]

Çanakkale gibi olur [Levent Kenez]

Allah korusun eğer yenisi yaşanmazsa bir kaç gün sonra unutulacak mevzu. Hafta sonu derbi de var. Hafta içi başka bir gündem atarlar ortaya. Bir kaç akşam daha deprem uzmanlarının konuk olduğu programları seyrederiz sonra yine sanki bir şey olmamış gibi devam eder hayat.

Herkesin bildiği gerçek bir kez daha büyük bir korkuyla kendisini hatırlattı. İstanbul büyük bir depreme hazır değil. 25 yıl şehri yönetmiş olanlar 16 yıldır da iktidarda. Yani yerelde bir şey yapıp da merkezi iktidarın engelleyeceği hiçbir proje olamazdı. AKP’den önce de hazır değildi ama şehir de bu halde değildi. Hele hele 1999 depreminin hepimizin tanık olduğu acıları ve bilançosu çok büyük uyarıydı. Yıl 2019 demek ki tam 20 yıllık avansı değerlendirememişiz. Hiçbir şey 17 Ağustos’dan önce ve sonra diye değişmemiş. Göstermelik hazırlıklar, işlerin nasıl döndüğünü hepimizin bildiği zemin-etüt raporları vs.vs. Sağa sola konteynırlar. Şimdi onlar da yok. Olduğu zamanda çoğu soyuldu. İyi ki de soyuldu. Deprem zamanı olmayacak elektrikle çalışacak testereler vardı.

İstanbul’un çarpık kentleşmesinden, eskiden yapılan ve sağlam olmadığı bilinen binalarından, birçok ülkeden fazla nüfusundan dolayı depremle ilgili aslında dua etmekten başka yapılacak çok da bir şeyin olmadığı düşünülüyor. Hepimizin genel kanısı beklenen deprem olursa çok büyük bir felaket olur, onbinlerce hatta daha fazla insan hayatını kaybeder. Arama-kurtarma çalışmaları yetersiz kalır. Geçici konaklamadan tutun asayişe kadar bir çok konuda büyük olaylar yaşanır. Ama uzmanları dinlediğiniz de her şeye rağmen rağmen yapılabilecek çok şey var.

İstanbul’da bir deprem Allah korusun Çanakkale Savaşı’nın bir benzeri demektir. Herkesin bir akrabasını, canını kaybettiği ve savaştan beter bir şehir kalır geriye.

Türkiye çok uzun bir süredir hiç bir reel sorununu tartışmıyor. Çünkü Türkiye’de siyaset reel sorunlar üzerinden değil, büyük bir kutuplaşma üzerinden yürüyor. O sebeple rahatlıkla İstanbul seçimlerinde çıkıp “Haçlı bozuntuları bize diz çöktüremeyeceksiniz”.  denebiliyor. “Rabbim Fatih’in emaneti bu aziz şehrin semalarından ezanları, ay-yıldızlı al bayrağımızı eksik etmesin” diye seçim propagandası yapılabiliyor. Bunların hiç birinin İstanbul’un sorunları ile ilgisi yok. Rakip adayın Rum asıllı olduğunu iddia ederek prim yapmaya çalışan zihniyetten bahsediyoruz.

Türkiye’nin birçok kronik sorunu AKP ile başlamadı. Ama AKP her sorunun muhatabı olacak kadar uzun süredir iktidarda. Hele hele İstanbul’dan bahsediyorsak 25 yıl her türlü hesabın sorulması için yeterli bir süre. Dünkü deprem yıkıcı bir hasara sebep olsaydı sadece İstanbul’da binalar yıkılmamış olacaktı çok büyük ihtimalle bazısının Saray’ı da yıkılacaktı. Bu gerçeği çok iyi bilenler sorumluluktan kurtulmak için abuk sabuk laflara başladılar bile.

Her deprem sonrası yazılan saçmalıklarla vakit kaybedilmeyecek kadar ciddi bir durumdayız. “İmamoğlu geldi bu oldu” diyen de “hava sahasına girince deprem yaşandı” lafının arkasından fantastik çıkarımlar yapan da aynı tezgahın ürünü. Tamam kardeşim İmamoğlu geldi depremler başladı şimdi sen gece 3’te deprem olursa buna bir hazırlığın, devletinin hazırlığı var mı? Sen geldin deprem oldu diye görevden alıp kayyım mı atansın. Hadi hava sahasına girmiş deprem olmuş iyi de herif zaten başımızdan gitmiyor ki. Sen bir git bir daha gelme demediğin için zaten bütün bu başımıza gelenler.

Avrupa’da seçimlerde bize hayal gelen şeylerin, şunlara da bak sanki başka dertleri yok dedirten tartışmaların bizde hiç bir zaman vakti gelmeyecek. Hayal kurmayalım. Avrupa’da liderler saatlerce çevre konusunda birbirleri ile tartışabiliyor. 20-30 yıl sonrasının planları bugün tartışılıyor.  Biz başımıza gelmeden bir şey yapmayız. Ama 1999 depreminde gördük ki başımıza gelince de sonuç değişmiyor.

Şu an herhangi bir kamu kuruluşunda sorumluluk makamında olan bir kişinin işini doğru dürüst yapmak gibi birdeydi yok. Çünkü herkes bir kişiyi memnun etmek için çalışıyor. Zaten hiçbir makamda ehil insan da oturmuyor.

Yazımızı ülkenin sorunları ile dertli ve bizi yıllardır uyaran ama yetkisi ve imkanı olmadığı için düşünceleri hayata geçememiş bir ülke sevdalısının sözleri ile bitirelim: “Uzunca bir süredir tüm yerleşim yerlerimizde yatay mimari konusunda ısrar ediyorum. Böyle gelmiş böyle gider diyemeyiz. Aksi durumda sosyal bedeli ağır olacaktır. Deniz kenarlarını orman alanlarını betona çevirme gayretinde olanlar var. Şu para kapitalizm, nelere muktedir. Orman morman ne var ne yok kesiyor atıyor oraya dikey mimari yapayım oradan da malı götüreyim yapılan iş bu. Doğa şöyle olmuş böyle olmuş umurunda değil.”

[Levent Kenez] 27.9.2019 [TR724]

İki yüzlü adamın kısa ve acılı hikayesi! [M.Nedim Hazar]

Bazı hayatlar vardır. İnsanların akıllarında kırıntı olarak yaşarlar. Üstelik bu kırıntılar bir akıl ya da hafızada değildir. Parçalanmış, un ufak olmuştur. Hayatı bir bütün olarak toparlayabilmek için, cam kırıklarını toplar gibi zahmetli ve stresli bir işe girişmeniz gerekir…

Isidore Ducasse öyleydi benim için.

Vakta ki, Maldoror’un Şarkıları’nı okudum merak ettim ve düştüm yollara. Paris kimsesizler mezarlığına kadar gittim anlayacağınız.

Sonra o iki satırlık hayat, birkaç cümlelik bilgi kırıntısıyla ortaya çıktı ‘Bir şey söyle İsodore’ isimli kitabım.

Edward Mordrake de öyle…

Hiç beklemediğim, ummadığım, hatta hazır olmadığım anda karşılaştım. Aceleyle bir yere yetişmek isteyip, koşarcasına tam köşeyi dönerken yapıştı alnımın ortasına.

İnsan öyledir.

Bazen hazırlar kendini yeni tanışıklıklara, yeni ufuklara.

Bazen ise değildir. Dışa değil içe açmıştır kapılarını ardına kadar. Ve pencereleri de sıkı sıkıya kapalıdır.

Bilmez işte, girilen kapıdan çıkılır da…

Ya da tam tersi…

Edward… Zavallı Edward, bahtsız Edward…

Böyle ismiyle hitap ettiğim için, sakın ola ki çok yakından tanışma imkânı bulduğumu ve samimiyete şurup kattığımızı düşünmeyin.

Dedemin dedesiyle akrandı belki de..

Bilemiyorum, zira doğum tarihi belli değil.

Onun hakkında yazılan üç beş cümleden biri de, 19. Yüzyılda yaşamış olduğu.

Başı mı, ortası mı, sonu mu kimse bilmiyor.

Ve sanırım daha da acısı, ilgilenmiyor da…

İstisnalar var tabi, bahsedeceğim az sabır.

Bir de yaşadığı yerden eminiz sanırım; İngiltere…

Ne tarafına düşer bilmiyorum, hani belki biraz daha izini sürsem çıkabilir…

Bundan sonra efsane başlıyor, ekleme ve çıkarmalar…

Kimi ‘sıradan biriydi’, diyor kimi ‘asilzade’…

Hem ne fark eder ki…

‘Bahtı güzel olsun’ derlermiş atalarımız biz doğduğumuzda!

Yoksa ha arşidük olmuşsun, ha sıradan çiftçi!

Hayat hikâyesi o kadar gerçek üstüydü ki, çoğu kişi kısa süre sonra bunun gerçek olmadığını, masal olduğunu ileri sürmeye başlamıştı. Uyuyamayan çocuklara anlatılıyordu hepi topu 4 satırlık bu korkutucu masal.

Gelelim esas meseleye, nedir Edward’ı bahtsız ve acılı eden şey?

Edward ikiyüzlü olarak dünyaya gelmiş.

Mecaz değil gerçek!

Tam kafasının arkasında bir yüzü daha var. Gözleri, burnu, ağzı, her şeyiyle tastamam bir yüz daha.

Yetişkin olana kadar, neyin ne olduğunun farkında bile değil zavallı Edward.

Bir süre sonra insanların kendisinden korkarak kaçtığını iyiden iyiye hissedince başlıyor acıları…

‘Lanetli’ olarak görüyor toplumu onu.

Belki buna katlanabilirdi, bilemiyorum.

Çünkü daha fenası var.

Ensesindeki yüzü, adeta bir şeytani ikizi onun.

Gündüzleri hep asık suratlı ve suskun.

Hava kararınca bir yılan gibi tıslayarak konuşuyor ve ödünü koparıyor Edward’ın.

Düşmanınızı ya da en nefret ettiğiniz kişiyi ömür boyu ensenizde taşımak zorunda kaldığınızı düşünün bir. Ve üstelik durmaksızın, susmaksınız sizi kötü kelimelere boğduğunu. Cehennem rahat edici bir mekân gibi gelir sanırım.

Edward, bahtsız Edward…

Acılı Edward…

Bahtsızdı; erken gelmişti

Acılıydı, onu hiç kimse anlamamıştı.

Ve yalnızdı…

İki yüzü vardı ama yapayalnızdı…

Şeytani ikiz, tıslayarak konuşuyordu geceleri…

Cehennemden bahsediyordu en çok…

Siz hiç düşmanınızı ensenizde taşıdınız mı sahiden?

Cidden sizden nefret eden, sizin de ondan nefret ettiğiniz birini her salise, her an ensenizde taşımaktan ve geceleri onunla uyumaktan!

Her gece kulağınıza cehennem tasvirleri tıslanmasını.

Düşündünüz mü?

Sanmam, çünkü ben hiç düşünmedim ve empati yapamıyorum bu konuda ne yazık ki!

Çaresiz şekilde yardım istiyor çevresinden ve elbette doktorlardan…

‘Bu bir lanet’ diyor halk ve ne yazık ki doktorlar da!

Nihayet gencecik bir yaşta..

23’ünde yani.

Canına kıyıyor.

Kimi ‘kendini zehirledi’ diyor, kimi bir balkon demirine astığını aktarıyor.

Kimine göre ikisini birden yapmış.

Belki önce zehri içti, baktı ensesindeki şeytan konuşmaya devam ediyor, geçirdi köhne bir urganı boynuna ve paslı bir balkon demirinden kendini boşluğa bıraktı.

Kendince son veriyor acılarına.

Tıp, o yaşarken elini bile uzatmadı ama ölümünden asır sonra mezarını aradı inceleyebilmek için.

Bilmem ki bulabilirler mi?

Bulup açsalar o mezarı…

Edward’ın ensesindeki o şeytani ikiz, mezarda da rahat bırakmıyor mudur o bahtsız ruhunu?

Bir de şarkısı var acıklı…. Tom Waits / Poor Edward


[M.Nedim Hazar] 27.9.2019 [TR724]

Boş övünmeler [Alper Ender Fırat]

Bütün sağcılar ve İslamcılar siyasi fikir sahibi olmaya şöyle başlar; Avrupa bir zamanlar şöyle böyleyken Doğu’da şunlar vardı bunlar vardı, medeniyette şu kadar ilerideydi. Batı’da tuvalet bile yoktu, pislikten veba olur tifo olur binlerce kişi bu yüzden ölürdü ama Doğu’da binlerce yıl önce tuvalet vardı.

Bu söylemin sağ kesimde hala bir hayli alıcısı olduğu için Recep T. Erdoğan’da müşterilerine pardon seçmenlerine aynı jargon ile hitap ediyor ve diyor ki  ‘’Daha Amerika keşfedilmemişken, Paris ve Londra’nın esamesi bile okunmazken, İstanbul her alanda dünya merkeziydi. Avrupa’da insanlar içlerinde şeytan var diye cayır cayır yakılırken, İstanbul’da bırakınız insanları güvercinler, köpek, kediler bile şefkatle bağırlara basılıyordu.

Evet şarkta binlerce yıl önce tuvalet vardı ve ama binlerce yıldır neredeyse hiçbir ilerleme kaydetmeden öylece duruyor. Batı’nın tuvaletle tanışması çok daha yakın zamanda oldu ama şarktaki tuvaletlerden fersah fersah daha temiz ve dinin ruhuna çok daha uygun halde getirdiler. Yani ilerlediler.

Recep T. Erdoğan diyor ki ‘’Tarihe baktığımızda kimi şehirlerin içinde eğlence için insanların katledildiği arenalarıyla öne çıkmıştı. Kimi şehirler cadı suçlamalarıyla insanların yakıldığı meydanları ile üne kavuşmuştu. Kimi şehirler ise yüz binlerce canın telef edilerek yükseltildiği devasa yapılarıyla tarihe kaydedildi. Bizim medeniyetimiz ise önce insan diyen bir tasavvurun eseri olarak inşa edilmiştir, Roma’yı biz arenalarla tanıyoruz, bizim ecdadımız böyle şey inşa etmedi”

2000 yıl önce yapılanlardan dolayı Batı’yı yerin dibine batıran Recep T. Erdoğan önderliğindeki sağcılar, 600 yıl önceki cadı avcılığından dolayı Avrupa’ya medeniyet eleştirisi getirenler insanlığın geldiği en ileri yıllarda bizzat kendi elleriyle yaptığı cadı avını görmezden gelmekle kalmıyor yapılanları alkışlıyor. Recep T. Erdoğan kendi ağzından olay nasıl dillendirilmişti ‘Cadı avıysa cadı avı bunları bütün her yerden temizleyeceğiz’.

Recep T. Erdoğan’ın söylediği şeyleri ciddiye alarak onun üzerine bir yazı yazmak çok abes bunun farkındayım. Çünkü onun dilinin kemiği yoktur her şeyi ama her şeyi söyleyip savunabilir o nedenle onun ağzından çıkan sözlerin ciddiye alınır bir tarafı yoktur ama bütün sağcı düşünce biçiminin alt yapısı bu anlayışla örülü olduğu için söylüyorum, Roma’dan bu arenalar kaldırılalı binlerce yıl oldu. Bugün Roma; faşist diktatör Mussoli’nin bile kimliğine müdahale edemediği, bu yüzden neredeyse 300 yıldır yeni bir binanın inşa edilmediği abidevi bir kenttir. Roma’ya ağız dolusu laf edenler 400 yıl Osmanlı’nın, binlerce yıldır da insanlığın kalbi olan bir kenti betonlarla yağmalanmasına tek bir kelime etmiyorlar. Binlerce yıllık Suriçine utanmadan rezidans, spor salonu inşa eden bir Vandal ruhun ve onu sessizlikle alkışlayan sağcılarda biraz utanma duygusu olsaydı ağızlarını hiç açamaz durumda olurlardı.

Her fırsatta‘’Buhara, Semerkand, Tebriz, Kudüs, Medine, Bağdat, Şam, Kurtuba gibi şehirlerin dünyanın her tarafından alimleri kendisine çektiğini oraların birer ilim merkezi olduğunu her fırsatta söyleyenler iktidarları zamanındaki ilim, irfan, medeniyet, ahlak konusundaki bu çölleşmeyle zerre miktar ilgilenmiyorlar. Neredeyse hepsinin aklında ve ruhunda ‘Karun’un hazinelerine’ ulaşma emeli var.

Doğu’nun tarihiyle Batı’nın tarihini kıyaslayıp oradan kendilerine sürekli bir övünme yolu bulanlar tam 17 yıldır iktidardalar. Bugün hesapsız bir güçle kullandıkları iktidarlarından geriye, beton ve zorbalıktan başka bir şey kalmayacak. İnsan yüzlü şehirlerimiz vardı diye övünüp ev adı altında insan barınakları kurdular, güvercinlere bile sahip çıkılıyordu deyip kuşların yüz binlerce yıllık göç yollarına havaalanı inşa ettiler. Eskiden şehirlerimiz devrin alimlerini kendisine çekti diye övünüp on binlerce ilim adamını, aydını, yazarı, düşünürü ya hapse attılar ya ülkeden kovdular.

Sağcılar iyi olan ne varsa her şeyi tarihe kilitleyip bugüne zorbalık bıraktılar. Şehiri çaldılar, medeniyetten kalan son kırıntıları da süpürüp attılar.

[Alper Ender Fırat] 27.9.2019 [TR724]

Kimliği kimliksizlik: Hilal Kaplan [Metamorfoz Portreler] [Bülent Korucu]

Hilal Kaplan, normal şartlarda portre yazımını hak eden bir isim değil; ‘kimliksizler’ diye tanımlanabilecek yığının temsilcisi olarak listeye girebildi. Kamuoyu onu Taraf Gazetesi’nin yazarı bir ‘Genç Sivil’ olarak tanıdığında, gün gelip Pelikanlar çetesinin troliçesi olacağı kimsenin aklına gelmemişti. Çete reisi ve troliçe gibi tanımlamalar havaya soksa da, onun yegane vasfı bulunduğu kabın şeklini kolayca alabilmesi.

Avcılar genelde eğitilmiş köpek kullanır. Bazıları aynı işi ona yaptırıyor diye pelikanın kendine pay çıkarması biraz komik kaçıyor. Söz konusu yanılsamanın güçlenmesinin sebebi bizzat kurbanlar. Trajikomik biçimde avcıya sesini yükseltemeyenler, zağarını dövmeye kalkıyor. Bu durum herkesin işine geliyor; avcı yıpranmıyor, pelikan kendini nimetten sayıyor, av ise daha fazla risk almadan mızmızlanmış oluyor.

Bu durumu en iyi özetleyen örnek, Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlıktan azil süreci. Pelikan Bildirisi, onun gitmesini sağlayan ya da tetikleyen bir metin değildi. Kapalı kapılar ardında ve Davutoğlu’nun onurunu koruyarak göndermek pekala mümkündü. Ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kanırtarak ve rencide ederek yapmayı tercih etti. Davutoğlu da bunu görmesine rağmen gölgeyle kavgayı yeğledi. Hatta pelikana bile yıllar sonra haddini bildirmeye kalktı.

Hilal Kaplan’ın öne çıkan özelliklerinden biri de rüzgarın yönünü önceden kestirip yelkenleri ona göre açması. Taraf’ın yıldızı parlarken orada demokrat rolü yapmanın getirisi yüksekti. Muhalifliğin dinamik ve çalımlı odağı Genç Siviller’in arasına girmesi, onların tavassutuyla Taraf’a sıçraması hep koku alma hissinin gücünü gösteriyor. Ahmet Altan’ın da elbette günahları var ve belki önemlilerinden biri paltosundan çıkarıp toplumda konum kazanmasına vesile olduğu bu tipler. Yalı-rezidans tartışması yaptığı Yıldıray Oğur da pişmanlık yasasından yararlanabilir. Kim bilir belki bir ‘kullanışlı aptal’ günah çıkarması da Kaplan için yapar.

Pelikangiller, Genç Siviller’in kötü bir kopyası, bir tür kalpazanlık girişimi. Onlar zekaya dayalı sivil bir hareketti, bunlar paraya ve iktidara sırtını yaslamış kifayetsiz nobranlar. İki sözcü, Turgay Oğur ile Selman Öğüt’ü yanyana düşünün bana hak vereceksiniz.

Onların sembolü takım elbise altına giydikleri Converse ayakkabıydı, bunlarınki yalı. ‘Darbeci baro Taksim’e hoşgeldin!’ zıpırlığı nerede; televizyonda tartıştığı Kemal Öztürk’e ‘yarın seni manşetlere çıkartırım’ şantajı nerede. Genç Siviller de en önemli projeleri olan ‘Demokrasi adası: Yassıada’nın akıbetine uğradı. Erdoğan onları da kamulaştırdı, imara açtı ve projeye aykırı unsurlar, adadaki ağaçlara benzer şekilde budandı.  ‘Sivillik de yaparım, part time memurluk da’ grubu zaman içinde elendi. Geride artık sivil taklidi bile yapmayıp Erdoğan’ı yalıda ağırlayan Pelikan örgütü kaldı.

Kaplan, güç denilen değişken tanrılı dinin müntesiplerindendir. Gücün adresi değiştikçe onun kıblesi de değişir. Gerektiğinde değme cemaatçinin yazmaktan mahçup olacağı ‘hocaefendi güzellemeleri’ kaleme alır. Sonra döner ‘acımayın bunlara’ diye racon keser; Çetin Doğan’ın darbe direktiflerini dinlediğinizi sanırsınız.

Yeri gelir öyle PKK ve Abdullah Öcalan övgüsü yapar ki en adanmış militanı geride bırakır. Devlete ‘seri katil’ dediğini unutur, Selahattin Demirtaş gibi siyasetçilerin tutuklanmasını alkışlar. İkisinin aynı kişi olduğunu anlamakta zorlananlar olabilir ama Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Devlet Bahçeli’den sonraki en hızlı ve keskin dönen kişilerden biridir. Erdoğan düşerse ilk tekmeyi Bahçeli, ikinciyi troliçe atar bence. ‘O kadar da değil’ diyen olursa yıllar önce Erdoğan’a henüz bu kadar güçlü değilken verdiği Ermeni ayarını hatırlatırım. “100.000 Ermeni’yi ‘gerekirse kovarız’ diyebilen Başbakan, 100 yıl önce atalarının ‘gerekeni’ yapmadığına kimi inandıracak acaba?” demişti, Kaplan. Ancak ona kötü bir haberim var, önceki U dönüşleri bireysel çelişkileriydi; Pelikan Çetesi olarak yaptıkları örgütlü suça giriyor. Çekirgenin bu defa sıçraması zor görünüyor.

[Bülent Korucu] 27.9.2019 [TR724]