Donald Trump'ın iktidara geldiği dönemde Türkiye'nin lobi faaliyetlerine yaptığı harcamaların büyük artış gösterdiği öne sürüldü.
Amerika Birleşik Devletleri’nde Donald Trump’ın iktidara geldiği dönemde Türkiye’nin lobi faaliyetlerine yaptığı harcamaların büyük artış gösterdiği öne sürüldü. Amerikalı gazeteci Adam Klasfeld‘in courthousenews.com portalında yayımlanan haberine göre Türkiye, Trump döneminde lobi faaliyetlerine dört kat daha fazla harcama yaptı.
Ahval‘in Klasfeld‘in, Erdoğan yönetiminin para ödediği ilk beş lobi şirketini mercek altına aldığı makalesi şöyle:
2014-18 yılları arasında en fazla para ödenen lobi şirketleri şunlar: Amsterdam & Partners, Ballard Partners, Gephardt Group, Greenberg Traurig ve Mercury Public Affairs. Bu şirketler ve taşeronlarına 2014’te 1 milyon 700 bin dolar ödenirken, rakam 2018’de 7 milyon 3 bin dolara, yani en az dört katına çıkıyor.
Erdoğan ve Trump bağlantılı hayır kurumlarının da bu dönemde bütçeleri hızla şişmeye başladı.
Bilal Erdoğan, ses kayıtlarının ortaya çıkmasından birkaç ay sonra ABD merkezli Turken Vakfı’nı kurdu. Ortaya çıkan belgelere göre bu vakfın yönetim kurulunda Erdoğan’ın diğer çocuğu Esra Albayrak bulunuyor.
Vergiden muaf olan Turken, bağışçılarının listesini de vermeme hakkına sahip. Önümüzdeki mali yıl içinde bu vakfın 24 milyon dolarlık bir bağış alacağı belirtiliyor. Bu vakıf Manhattan’ın göbeğinde 32 katlı, Müslüman öğrenciler için bir yurt inşa ediyor. Vakıf ayrıca bu yıl başında Michigan’da efsanevi boksör Muhammed Ali’nin 2,5 milyon dolara satın almıştı.
Wikileaks tarafından yayınlanan maillerde Bilal Erdoğan’ın Manhattan’ın göbeğinde başka emlak işlerine de ilgi duyduğu ortaya çıkmıştı. Bu maillere göre Trump Organizasyonu’nun temsilcisi Elena Baronoff, 2013 yılında Bilah Erdoğan’a 25 milyon dolarlık öneride bulunmuştu. Trump’ın ‘Rus eli’ olarak bilinen Baronoff iki yıl sonra lösemiden ölmüştü.
2014-18 yılları arasında Türkiye adına lobi faaliyetleri yapan şirketlerin ilk beşi şu şekilde:
2009 yılında ProPublica adlı gazetede yayınlanan belgelere göre Türk hükümeti Kongre üyeleri nezdinde diğer ülkelere göre çok daha fazla lobi faaliyetinde bulunuyordu. Makaleden bir yıl önce Missouri eyaleti milletvekillerinden Richard Gephardt’ın kurduğu Gephardt Group, Erdoğan’ın siyasi İslam’la liberal demokrasi arasında bir köprü olduğu imajını başarılı bir şekilde oluşturdu. Ancak 2013 sonundan itibaren bu imaj değişmeye başladı.
Erdoğan’ın hızla otoriterleşmesi üzerine Gephard Group, beş taşeron firma ile anlaşalarak Türkiye’nin bozulan imajını düzeltmek için çalışmaya başladı. Bunlar; Dickstein Shapiro LLP ve LB International Solutions (2014), Greenberg Traurig ve Capitol Counsel (2015) ve Kongre’nin uzun süreli çalışanı Brian Forni (2016).
Gephardt Group’un Türkiye ile 2016’da anlaşmasının feshedilmesinden sonra bu şirketin bazı taşeronları Türkiye’nin yeni lobi şirketi Greenberg Traurig ile çalışmaya başladı. Bunlar arasında da Zarrab’ı müşterisi olarak alan Giuliani bulunuyor.
2017 yılındaki Zarrab davasıyla birlikte Türk hükümeti yasal, diplomatik ve lobi atağına geçti. Demokrat Gephardt ile ilişkilerini kesen Türk hükümeti etkin Cumhuriyetçilerle bağlantılı iki şirketle çalışmaya başladı.
İlki Ballard Partners. Politico’ya göre Trump Washington’undaki en etkin lobi şirketi. Türkiye’den iki milyonu Türkiye’nin Washington büyükelçiliğinden, iki milyonu da Halkbank’tan olmak üzere dört milyon dolarlık bir iş aldı. Şirket, temsilcileriyle Dışişleri, Hazine ve Beyaz Saray’da etkin bir lobicilik yapmaya başladı.
İkinci firma Greenberg Traurig ise Giuliani’den dolayı Trump’la direkt bağlantılı.
Eski New York belediye başkanı olan Giuliani Ankara ile Washington arasında mekik diplomasisi gerçekleştirerek Zarrab’ın takası için büyük bir çaba sarfetmişti.
Ukrayna ve Türkiye’den dolayı Trump’ın gölge dışişleri bakanı gibi hareket eden Giuliani, Demokratlar arasında büyük bir endişe meydana getirmeye başladı. Yedi Senatör yaklaşık bir yıl önce Adalet Bakanlığı’na mektup yazarak Giuliani’nin resmi temsilci olmak için kaydının bulunup bulunmadığını sordu.
Mektup yazan yedi senatör arasında bulunan Tammy Dukworth, bakanlıktan hala cevap alamadıklarını belirterek, ‘Bakanlığa iki kez sordum. Başkan’ın özel avukatı olan Giuliani’nin dış politikada Başkan adına neler yaptığını bilmiyoruz.’ diyor.
Duckworth, ‘Yaptığı çalışmalardan dolayı mesela Türkiye’den herhangi bir kişisel kazanç sağlayıp sağlamadığını bilmiyoruz:’ ifadelerini kullanıyor.
Mahkeme kayıtlarına göre kara para aklama olayını kabul eden Zarrab, Giuliani’ye direkt olarak ödeme yaptı.
Trump’ın artan işlerinden dolayı Giuliani Grenberg Traurig ile ilişkilerini geçtiğimiz yıl kesmişti.
Greenberg Traurig Kongre’nin her iki kanadıyla da ilişki içinde. Firmanın son raporlarına göre Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham ve son Ermeni Soykırımı yasa tasarısında lehte oy kullanmayan tek Demokrat Partili milletvekili olan İlhan Ömer’in başdanışmanı arasında çok sayıda mailleşme ve ikişer de toplantı olmuş.
Türkiye’den 5 milyon dolar para alan şirket, bunun 2 milyon dolarını taşeron şirketler Capitol Counsel, Baker Donelson ve LB International Solutions’a verdi. LB International Solutions’ın başkanı Lydia Borland, Amerikalı siyasetçilere bağışta bulunan bir Türk siyasi eylem komitesine yardım etmesiyle biliniyor.
Muhaliflerine yönelik başlattığı eylemler sırasında Erdoğan, eski müttefiki Fethullah Gülen’e karşı savaşa girişti. Kayıtlara göre Gülen için çalışılan ana şirket, 14 taşeronu bulunan Amsterdam & Partners oldu.
Trump’ın eski ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn muhtemelen Gülen karşıtı Türk hükümeti tarafından planlanan saldırıda ile bağlantılarını kabul edecek.
Hollanda şirketi Inovo BV Flynn Intel Group’a anlaşma çerçevesinde 600 bin dolar ödeyerek seçim günü Flynn’ın adıyla The Hill’de bir makale yayınlanmasını sağlamıştı.
Flynn imzasıyla yayınlanan makalede, ‘Radikal İslam güçleri Gülen gibi suç örgütlerini yöneten radikal şeyhlerin ideolojisinden ortaya çıkıyor. Biz ona güvenli bir sığınma yeri sağlamamalıyız.’ denmişti.
Gülen’i İranlı mollalara benzeten makale ile ilgili mahkemede ortaya çıkan belgelere göre makalenin pek çok bölümü Türk vekilleri tarafından yazılmıştı.
Bu hayalet yazarlardan biri Trump’ın geçiş takımında yer alan Bijan, öteki de Inovo’nun kurucusu Ekim Alptekin’di.
The Wall Street Journal yayınladığı bir haberde Flynn’ın Türk yetkililerle Gülen’i sınırdışı prosedürlerinin dışında kaçırma planları yaptığını ortaya çıkarmıştı.
Flynn kaçırma planlarını inkar etse de eski CIA Başkanı James Woolsey bu konuşmalara şahitlik ettiğini belirtmişti.
Türkiye’nin fonladığı, Gülen karşıtı başka medya saldırıları da daha sonra ortaya çıkarıldı. Avukat Robert Amsterdam öncülüğünde Amsterdam & Partners lobi şirketi Gülen’i kötülemek için Türk hükümetinden yaklaşık 1 milyon 300 bin dolar para aldı. Telefonla ulaştığımız Amsterdam Gülen’e karşı gerçekleştirdikleri kampanyanın para amaçlı olmadığını söyledi.
Bloomberg’in ortaya çıkardığı belgelere göre Giuliani de dahil Trump hükümetinde pek çok kişi, Gülen’e yakın okullara yapılan devlet yardımlarının kesilmesi için de mücadele etti.
Amsterdam da Türk hükümeti gibi Gülen karşıtı ağır sözler söyleyen ve darbede Gülen’in rol oynadığını sık sık dile getiriyordu. Hatta Gülen’in yaşadığı Saylasborg, Pennslyvania’da bir billboard satın almıştı. Billboardda Gülen’in yüzünün yanında ‘Okul çocukları risk altında’ ifadeleri yazılmıştı.
Gülen Hareketi’ne yakın Paylaşılan Değerler İttifakı adlı organizasyon, billboardla ilgili olarak ‘önemsemedik, sürpriz değildi’ ifadelerini kullandı. Organizasyonun yöneticisi Alp Aslandoğan, ‘Temsilcileri yoluyla Erdoğan hükümeti Gülen’i ve onu ziyarete gelenleri karalamak ve taciz etmek, için pek çok girişimde bulundu. Bu çabalar arasında sesli ve tahkir edici gösteriler, komşulara dağıtılan karalama amaçlı broşürler, karalayıcı ifadeler taşıyan dronlar, yerel bir tiyatroda karalama amaçlı bir oyun da bulunuyor.’ diyor.
Türk hükümetinin baskılarına Obama yönetimi olumlu cevap vermemiş, hatta Başkan Yardımcısı Joe Biden, Gülen’in sınırdışı edilmesine ancak federal mahkemenin karar verebileceğini, başkanın böyle bir yetkisi bulunmadığını söylemişti.
Amsterdam’ın yazdığı ‘Hile İmparatorluğu’ adlı kitabını tanıtmak için büyük televizyon, radyo ve gazetelere ulaşan Amsterdam’ın taşeron şirketi Stroud Communications, Gülen’le ilişkili okulların dolandırıcı olduğunu öne sürmüştü.
Amsterdam’dan 87 bin dolarlık bir iş alan Mercury Public Affairs daha sonra iki Türk müşterisinden 1 milyon 600 bin dolarlık iş bağladı ve Trump’ın seçim kampanyaları direktörü Bryan Lanza’yı kadrosuna kattı.
2018 ve 2019 yıllarında Suriye’den birliklerini çekeceğini iki kez açıklayan Trump, konuyla ilgili olarak sadece Erdoğan’la telefonda konuştu ve Mercury de bu kararı savundu.
Mercury, biri Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun, ABD’nin müttefiki Kürtleri terörist olarak adlandıran, diğeri de Erdoğan’a ait olmak üzere iki makaleyi New Yorkt Times’ta yayınlattı.
Mercury’nin Türk iki müşterisi şunlar: Türk-ABD İş Konseyi (TAIK) ve Amerikan Türk Konseyi (ATC)
Her yıl iki kurum, iki ülke ilişkilerinin daha da ileri götürülmesi için birlikte ABD-Türk Konferansı’na ev sahipliği yaparak askeri, ticari ve politik güçlü isimleri biraraya getiriyor. Son iki toplantı Washington’daki Trump International Hotel’de yapıldı.
TAIK’in şimdiki başkanı Mehmet Ali Yalçındağ, Trump Tower Istanbul’da Ivanka Trump’ın iş ortağıydı.
Dış Temsilcilikler Kayıt Yasası’na (FARA) göre Mercury’nin hükümet yetkilileri ve medya temsilcileriyle yaptığı tüm görüşmeleri bildirmesi gerekiyor. Lanza, 2018 yılında TAIK için Ticaret Bakanlığı’nın Bakan Yardımcısı Earl Comstock’a defalarca mail göndermiş.
Bu yılki ABD-Türk Konferansı’nın onur konuğu ise Yalçındağ’la poz veren Ticaret Bakanı Wilbur Ross.
Amerikan Kongresi’nde 109 üyeli ‘Türkiye Dostları’ adlı oluşumu organize eden Amerika’nın Türk Koalisyonu adlı kurum 2014 ve 2016 yıllarında zarar açıkladı. 2017’de ise 4 milyon 600 bin dolarlık kar duyurdu. Bunu da Washington merkezli diğer bir kar amacı gütmeyen Türk Kültür Merkezi’nden aldığı yardımlarla sağladı.
Koalisyon’un Başkanı Lincoln McCurdy, Türk hükümeti de dahil hiçbir kurum ya da lobi şirketi tarafından kontrol edilmediklerini ve çalışmalarının tamamen bağımsız olduğunu öne sürüyor.
2015 yılında ortaya çıkan Turkish Heritage Organization adlı kar amacı gütmeyen kuruluş da 3 milyon dolarlık bir bağışla gündeme geldi. Kurum’un başkanı Ali Çınar 2017’de Dış İlişkiler Komitesi’ne verdiği ifadede Türk demokrasisinin Gülen ve Kürt militanlarının tehdidi altında olduğunu söyledi. Hapishanelerdeki gazetecilerle ilgili olarak da Çınar, ‘Haberlerinden dolayı gazetecilerin tutuklanmasına yol açan hiçbir Türk yasası yoktur.’ dedi.
[Kronos.News] 3.11.2019
AKP’li bürokratlar zoraki koştu [Burak Mert]
İstanbul Büyük Şehir Belediyesi koltuğunu kaptıran AK Partili Bürokratların maratonda keyifsiz oldukları gözlerden kaçmadı. Başkan İmamoğlu'nun eşi Dilek İmamoğlu ise Gezi direnişinin sembol ismi Ali İsmail Korkmaz posteri giydi.
Dünya markası yapmaya çalıştığımız Vodafone İstanbul Maratonu’nun bu yıl 41.’si düzenlendi. İki kıta arasında koşulan tek atletizm aktivitesi olmasına rağmen dünyada hak ettiği ilgiyi gördüğünü söylemek fazla iyimser bir yaklaşım olur. Buna rağmen 100 bini aşkın katılım ve renkli görüntüleri ile farklı kesimleri bir arayan getiren bizim ’İç piyasa maratonumuz’ olması bile mutluluk verici!
‘Biz’ dediğimize bakılmasın. Bu kısmı siyasi açıdan biraz ayrışma içeriyor! Zira yıllar sonra İstanbul Büyük Şehir Belediyesi koltuğunu kaptıran AK Partili Bürokratların maratonda keyifsiz oldukları gözlerden kaçmadı. Yeni Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile birlikte startın verildiği standa gelen Gençlik ve Spor Bakanı Muharrem Kasapoğlu, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya ve Spor Genel Müdürü Mehmet Baykan’ın yüzünden düşen parçalar saymakla bitecek gibi değildi. Zoraki ne nezaketen orda oldukları yüz ifadelerine yansıyan iktidar bürokratlarının ‘bitse de gitsek’ havasındaki tavırları, söz konusu isimlerin yarış sonrası düzenlenen ödül törenine katılmamalarıyla zirve yaptı!
Başkan İmamoğlu’nun eşi Dilek İmamoğlu ise Gezi direnişinin sembol ismi Ali İsmail Korkmaz posteri giydi.
Bu yıl, ’”İstanbul senin, durma koş” sloganıyla koşulan maratonun 41. kez düzenleniyor olması, ’41 kere Maşaallah’ alternatif sloganını da beraberinde getirdi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun geçmiş maratonlardaki başkanlara kıyasla adeta bir film yıldızı teveccühüne maruz kalması günün dikkat çeken en önemli ayrıntısıydı.
Öyle ki yarış alanına gelişi, start anı ve halk ile birlikte koşması -ya da izdihamdan dolayı koşamaması- evresinde gördüğü ilgi, bugüne kadar alışılagelmişin dışındaydı. Her adım sonrası yoğun ilgi ve fotoğraf çekimi talepleri ve ‘Başkan İmamoğlu’ sloganları ile karşılanan İmamoğlu ilk kez çıktığı bu maratonda halktan aldığı puanlarla geleceğe daha başka bir ‘başkan’ gibi bakma imkanı buldu.
MARATONDAN NOTLAR
140 BİNE YAKIN KİŞİ KOŞTU
Maratona 106 ülkeden yaklaşık 140 bin kişinin katılması, yarışı görsel açıdan görkemli kılan ayrıntı olarak dikkat çekti. Organizasyonda 42 kilometrelik çipli koşuda yaklaşık 4 bin, 15 kilometrelik koşuda ise yaklaşık 33 bin sporcu koştu. 8 kilometrelik halk koşusuna ise 100 bin civarında vatandaş katıldı! Maratonun 15 kilometre parkuru, “Türkiye’nin en çok sporcu ile koşulan yol yarışı” unvanını aldı.
58 ELİT ATLET KATILDI
İstanbul Maratonu’nda 58 elit atlet koştu. Erkeklerde son 4 yılın şampiyonları kıyasıya bir mücadele verdi. 2015’te Kenyalı Elias Kemboi Chelimo, 2016’da Azerbaycanlı atlet Evans Kiplagat, 2017’de Fransa’yı temsil eden Abraham Kiprotich, 2018’de Kenyalı Felix Kimutai birincilik ipini göğüslemişti. Kadınlarda ise geçen yıl üçüncülüğü elde eden Etiyopyalı atlet Fatuma Sado ile beşinci olan milli atlet Elvan Abeylegesse, favori olarak koşuda yer aldı.
UMUT DOLU MESAJLAR
Start öncesi bir konuşma yapan Gençlik ve Spor Bakanı Muharrem Kasapoğlu, ‘’Asya’yı Avrupa’ya bağlayacağız, gönülleri bileştireceğiz. Sporun ruhuyla yarınlara gençlerimizle yürüyeceğiz.” ifadelerini kullanırken, Ekrem İmamoğlu ise dünyanın hiçbir yerinde böyle bir coğrafya olmadığını belirterek, “Bu sadece güzel memleketimize, şehrimize nasip olmuş içi sevgi, barış, keyif dolu bir koşu ruhu var burada.” değerlendirmesinde bulundu.
MARATONDA PARKUR REKORU KIRILDI
Vodafone 41. İstanbul Maratonu’nu erkeklerde Kenyalı atlet Daniel Kipkore Kibet, parkur rekoru kırarak kazandı. Sultanahmet Meydanı’nda sona eren 42 kilometrelik maratonda Kibet yarışı, 2.09.44’lük dereceyle tamamladı. Bundan önceki rekor 2.09.57 ile geçen yılın kazananı Kenyalı Felix Kimutai’ye aitti. Türkiye adına en iyi dereceyi yarışı 6. sırada tamamlayan Polat Kemboi Arıkan, 2.12.57’lik zamanıyla elde etti.
YOĞUN GÜVENLİK ÖNLEMİ
Maratonun sorunsuz geçmesi için 7 bin polisin güvenlik amacıyla görev aldığı öğrenildi. Köprüde özel güvenlik şeridi oluşturuldu, polis ve zabıta ekipleri halk koşusunda vatandaşlara köprü üzerinde beklememeleri için sık sık uyarılarda bulundu.
RENKLİ GÖRÜNTÜLER
Halk koşusuna katılan vatandaşlar, koşarak ya da yürüyerek geçme imkanına eriştikleri Boğaziçi Köprüsü’nde eğlenceli görüntüler oluşturdu. Organizasyona katılan 7’den 70’e her yaştan vatandaşlar ile yabancı turistler, renkli kostümleri, yerel kıyafetleri, tuttukları takımın formaları, taşıdıkları Türk bayrakları, pankartlar ve dövizlerle koşuya renk kattı. İstanbul’daki güzel havayı da fırsat bilen vatandaşlar, 8 kilometrelik halk koşusunda köprü üzerinde halk oyunlarını oynadı ve bol bol hatıra fotoğrafı çektirdi. Bazı katılımcılar yanlarında getirdikleri yiyeceklerle köprüde piknik yaptı.
[Burak Mert] 3.11.2019 [Kronos.News]
Dünya markası yapmaya çalıştığımız Vodafone İstanbul Maratonu’nun bu yıl 41.’si düzenlendi. İki kıta arasında koşulan tek atletizm aktivitesi olmasına rağmen dünyada hak ettiği ilgiyi gördüğünü söylemek fazla iyimser bir yaklaşım olur. Buna rağmen 100 bini aşkın katılım ve renkli görüntüleri ile farklı kesimleri bir arayan getiren bizim ’İç piyasa maratonumuz’ olması bile mutluluk verici!
‘Biz’ dediğimize bakılmasın. Bu kısmı siyasi açıdan biraz ayrışma içeriyor! Zira yıllar sonra İstanbul Büyük Şehir Belediyesi koltuğunu kaptıran AK Partili Bürokratların maratonda keyifsiz oldukları gözlerden kaçmadı. Yeni Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile birlikte startın verildiği standa gelen Gençlik ve Spor Bakanı Muharrem Kasapoğlu, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya ve Spor Genel Müdürü Mehmet Baykan’ın yüzünden düşen parçalar saymakla bitecek gibi değildi. Zoraki ne nezaketen orda oldukları yüz ifadelerine yansıyan iktidar bürokratlarının ‘bitse de gitsek’ havasındaki tavırları, söz konusu isimlerin yarış sonrası düzenlenen ödül törenine katılmamalarıyla zirve yaptı!
Başkan İmamoğlu’nun eşi Dilek İmamoğlu ise Gezi direnişinin sembol ismi Ali İsmail Korkmaz posteri giydi.
Bu yıl, ’”İstanbul senin, durma koş” sloganıyla koşulan maratonun 41. kez düzenleniyor olması, ’41 kere Maşaallah’ alternatif sloganını da beraberinde getirdi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun geçmiş maratonlardaki başkanlara kıyasla adeta bir film yıldızı teveccühüne maruz kalması günün dikkat çeken en önemli ayrıntısıydı.
Öyle ki yarış alanına gelişi, start anı ve halk ile birlikte koşması -ya da izdihamdan dolayı koşamaması- evresinde gördüğü ilgi, bugüne kadar alışılagelmişin dışındaydı. Her adım sonrası yoğun ilgi ve fotoğraf çekimi talepleri ve ‘Başkan İmamoğlu’ sloganları ile karşılanan İmamoğlu ilk kez çıktığı bu maratonda halktan aldığı puanlarla geleceğe daha başka bir ‘başkan’ gibi bakma imkanı buldu.
MARATONDAN NOTLAR
140 BİNE YAKIN KİŞİ KOŞTU
Maratona 106 ülkeden yaklaşık 140 bin kişinin katılması, yarışı görsel açıdan görkemli kılan ayrıntı olarak dikkat çekti. Organizasyonda 42 kilometrelik çipli koşuda yaklaşık 4 bin, 15 kilometrelik koşuda ise yaklaşık 33 bin sporcu koştu. 8 kilometrelik halk koşusuna ise 100 bin civarında vatandaş katıldı! Maratonun 15 kilometre parkuru, “Türkiye’nin en çok sporcu ile koşulan yol yarışı” unvanını aldı.
58 ELİT ATLET KATILDI
İstanbul Maratonu’nda 58 elit atlet koştu. Erkeklerde son 4 yılın şampiyonları kıyasıya bir mücadele verdi. 2015’te Kenyalı Elias Kemboi Chelimo, 2016’da Azerbaycanlı atlet Evans Kiplagat, 2017’de Fransa’yı temsil eden Abraham Kiprotich, 2018’de Kenyalı Felix Kimutai birincilik ipini göğüslemişti. Kadınlarda ise geçen yıl üçüncülüğü elde eden Etiyopyalı atlet Fatuma Sado ile beşinci olan milli atlet Elvan Abeylegesse, favori olarak koşuda yer aldı.
UMUT DOLU MESAJLAR
Start öncesi bir konuşma yapan Gençlik ve Spor Bakanı Muharrem Kasapoğlu, ‘’Asya’yı Avrupa’ya bağlayacağız, gönülleri bileştireceğiz. Sporun ruhuyla yarınlara gençlerimizle yürüyeceğiz.” ifadelerini kullanırken, Ekrem İmamoğlu ise dünyanın hiçbir yerinde böyle bir coğrafya olmadığını belirterek, “Bu sadece güzel memleketimize, şehrimize nasip olmuş içi sevgi, barış, keyif dolu bir koşu ruhu var burada.” değerlendirmesinde bulundu.
MARATONDA PARKUR REKORU KIRILDI
Vodafone 41. İstanbul Maratonu’nu erkeklerde Kenyalı atlet Daniel Kipkore Kibet, parkur rekoru kırarak kazandı. Sultanahmet Meydanı’nda sona eren 42 kilometrelik maratonda Kibet yarışı, 2.09.44’lük dereceyle tamamladı. Bundan önceki rekor 2.09.57 ile geçen yılın kazananı Kenyalı Felix Kimutai’ye aitti. Türkiye adına en iyi dereceyi yarışı 6. sırada tamamlayan Polat Kemboi Arıkan, 2.12.57’lik zamanıyla elde etti.
YOĞUN GÜVENLİK ÖNLEMİ
Maratonun sorunsuz geçmesi için 7 bin polisin güvenlik amacıyla görev aldığı öğrenildi. Köprüde özel güvenlik şeridi oluşturuldu, polis ve zabıta ekipleri halk koşusunda vatandaşlara köprü üzerinde beklememeleri için sık sık uyarılarda bulundu.
RENKLİ GÖRÜNTÜLER
Halk koşusuna katılan vatandaşlar, koşarak ya da yürüyerek geçme imkanına eriştikleri Boğaziçi Köprüsü’nde eğlenceli görüntüler oluşturdu. Organizasyona katılan 7’den 70’e her yaştan vatandaşlar ile yabancı turistler, renkli kostümleri, yerel kıyafetleri, tuttukları takımın formaları, taşıdıkları Türk bayrakları, pankartlar ve dövizlerle koşuya renk kattı. İstanbul’daki güzel havayı da fırsat bilen vatandaşlar, 8 kilometrelik halk koşusunda köprü üzerinde halk oyunlarını oynadı ve bol bol hatıra fotoğrafı çektirdi. Bazı katılımcılar yanlarında getirdikleri yiyeceklerle köprüde piknik yaptı.
[Burak Mert] 3.11.2019 [Kronos.News]
‘Hedef bendim’ demişti: Erdoğan ‘MİT Krizi’nde müşteki bile olmadı
MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın 7 Şubat 2012’de KCK soruşturması kapsamında ifadeye çağırdıkları için dönemin savcıları Sadrettin Sarıkaya ve Bilal Bayraktar’ın, 2 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 30 yıla kadar hapis cezası ile yargılandıkları davada MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve dönemin başbakanı Erdoğan’ın mağdur ya da müşteki olmadığı ortaya çıktı.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde görülecek davanın 21 sayfalık iddianamesinde sadece Sabah gazetesi eski çalışanı ve MİT irtibat görevlisi Mustafa Özer’in mağdur ve müşteki olduğu, Gülen cemaati üyesi olduğu öne sürülen savcılar tarafından tutuklanarak hükümete karşı darbe komplosu kurulacağı iddia edilen MİT Müsteşarı Fidan ve yardımcılarını ise davacı olmadığı anlaşıldı.
Odatv yazarı Müyessey Yıldız’ın verdiği bilgilere göre iddianamede “Müşteki Mustafa Özer’in, 1991 yılında Sabah Gazetesinde muhabir olarak çalışmaya başladığı, 1997 yılından itibaren de yabancı basın kuruluşları ve haber ajansları adına çalıştığı, 2005 yılında MİT’ten gelen teklif üzerine irtibat görevlisi olarak çalışmaya başladığı’ belirtilerek ‘ Özer’in …Almış olduğu bilgileri analiz edilmek üzere MİT’e gönderdiği’ bilgisine yer verildi.
İddianamde ayrıca, Bilal Bayraktar ve Sadrettin Sarıkaya’nın, MİT Başkanı Hakan Fidan, Eski Müsteşar Emre Taner ve (Sabah çalışanı) Mustafa Özer hakkında PKK/KCK silahlı terör örgütüne bilerek yardım etme ve soruşturmanın gizliliğini ihlal suçlarından soruşturma başlattıkları, Özer’in soruşturma kapsamında MİT adına çalıştığı bilindiği halde evinde arama yapılarak gözaltına alındığı, telefonunun dinlendiği, savcılıktaki beyanının basına sızdırıldığı, Taraf Gazatesi web sitesinde isim ve soy ismiyle birlikte fotoğrafının yayınlandığı, bu şekilde PKK’ya hedef gösterildiği öne sürüldü.
Sarıkaya ile Bayraktar’ın soruşturma ile kamuoyunda MİT’in, PKK ile organize hareket eden teşkilât algısı oluşturdukları, mensubu oldukları öne sürülen Gülen cemaatinin 7 Şubat 2012 tarihinde MİT soruşturmasıyla yargıyı kullanarak, bir yandan kendilerinden olmayan MİT yönetimini bertaraf etmek, MİT’i ele geçirmek, bir yandan da barış sürecini durdurmak için harekete geçtiği öne sürülen iddianamede eski savcıların ‘yargı yetkisini kötüye kullanarak meşru Hükümeti devirmeye çalıştıkları, MİT’i kamuoyu nezdinde yıpratmayı amaçladıkları…” savunuldu.
Bu gerekçelerle Bayraktar ve Sarıkaya hakkında “Silahlı terör örgütüne üye olma, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs, devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken bilgileri casusluk maksadıyla açıklama, gizliliğin ihlali, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, görevi kötüye kullanma, terörle mücadelede görev almış kişileri hedef gösterme suçlamalarıyla, 2’şer kez ağırlaştırılmış müebbet ve 30’ar yıla kadar hapisle cezalandırılması istendi.
Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanan ve MİT Müteşarı Hakan Fidan’ın 7 Şubat’ta ifadeye çağrılmasıyla ilgili davanın sadece Sabah çalışanı MİT irtibat görevlisi Mustafa Özer’in suç duyurusu üzerine bina edildiği ortaya çıktı.
Operasyonun hedefinde oldukları öne sürülen dönemin Başbakanı Erdoğan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve yardımcılarının yine mahkemede ifade vermemek için mi davacı olmadıkları bilinmiyor.
[Kronos.News] 3.11.2019
Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde görülecek davanın 21 sayfalık iddianamesinde sadece Sabah gazetesi eski çalışanı ve MİT irtibat görevlisi Mustafa Özer’in mağdur ve müşteki olduğu, Gülen cemaati üyesi olduğu öne sürülen savcılar tarafından tutuklanarak hükümete karşı darbe komplosu kurulacağı iddia edilen MİT Müsteşarı Fidan ve yardımcılarını ise davacı olmadığı anlaşıldı.
Odatv yazarı Müyessey Yıldız’ın verdiği bilgilere göre iddianamede “Müşteki Mustafa Özer’in, 1991 yılında Sabah Gazetesinde muhabir olarak çalışmaya başladığı, 1997 yılından itibaren de yabancı basın kuruluşları ve haber ajansları adına çalıştığı, 2005 yılında MİT’ten gelen teklif üzerine irtibat görevlisi olarak çalışmaya başladığı’ belirtilerek ‘ Özer’in …Almış olduğu bilgileri analiz edilmek üzere MİT’e gönderdiği’ bilgisine yer verildi.
İddianamde ayrıca, Bilal Bayraktar ve Sadrettin Sarıkaya’nın, MİT Başkanı Hakan Fidan, Eski Müsteşar Emre Taner ve (Sabah çalışanı) Mustafa Özer hakkında PKK/KCK silahlı terör örgütüne bilerek yardım etme ve soruşturmanın gizliliğini ihlal suçlarından soruşturma başlattıkları, Özer’in soruşturma kapsamında MİT adına çalıştığı bilindiği halde evinde arama yapılarak gözaltına alındığı, telefonunun dinlendiği, savcılıktaki beyanının basına sızdırıldığı, Taraf Gazatesi web sitesinde isim ve soy ismiyle birlikte fotoğrafının yayınlandığı, bu şekilde PKK’ya hedef gösterildiği öne sürüldü.
Sarıkaya ile Bayraktar’ın soruşturma ile kamuoyunda MİT’in, PKK ile organize hareket eden teşkilât algısı oluşturdukları, mensubu oldukları öne sürülen Gülen cemaatinin 7 Şubat 2012 tarihinde MİT soruşturmasıyla yargıyı kullanarak, bir yandan kendilerinden olmayan MİT yönetimini bertaraf etmek, MİT’i ele geçirmek, bir yandan da barış sürecini durdurmak için harekete geçtiği öne sürülen iddianamede eski savcıların ‘yargı yetkisini kötüye kullanarak meşru Hükümeti devirmeye çalıştıkları, MİT’i kamuoyu nezdinde yıpratmayı amaçladıkları…” savunuldu.
Bu gerekçelerle Bayraktar ve Sarıkaya hakkında “Silahlı terör örgütüne üye olma, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs, devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken bilgileri casusluk maksadıyla açıklama, gizliliğin ihlali, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, görevi kötüye kullanma, terörle mücadelede görev almış kişileri hedef gösterme suçlamalarıyla, 2’şer kez ağırlaştırılmış müebbet ve 30’ar yıla kadar hapisle cezalandırılması istendi.
Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanan ve MİT Müteşarı Hakan Fidan’ın 7 Şubat’ta ifadeye çağrılmasıyla ilgili davanın sadece Sabah çalışanı MİT irtibat görevlisi Mustafa Özer’in suç duyurusu üzerine bina edildiği ortaya çıktı.
Operasyonun hedefinde oldukları öne sürülen dönemin Başbakanı Erdoğan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve yardımcılarının yine mahkemede ifade vermemek için mi davacı olmadıkları bilinmiyor.
[Kronos.News] 3.11.2019
‘KPSS’de soru çaldınız’ diyorlar; bizim zamanımızda KPSS yoktu ki’ [Selahattin Sevi]
KHK'lı eşinin babası tarafından 'ihbar' edilen KHK'lı öğretmen Şeyma Aygüneş: Beni KPSS'de soru çalmakla suçluyorlar... Oysa bizim atandığımız dönemde KPSS yoktu... Açık olduğu için hemen atama yapılıyordu.
Nisan 2019’da polisler ifadeye çağırdığında bu davete bir anlam veremedi Şeyma Aygüneş. “Hakkında şikâyet var” denildi. 2018’in temmuzunda şikayet edildiğini öğrendiğinde, “Biz 2016’nın Eylül ayında ihraç edildik, iki buçuk sene sonra yeni mi akıllarına gelmiş” oldu ilk tepkisi.
Şeyma Aygüneş (44) kendisi gibi öğretmen olan eşi Hüseyin Aygüneş (48) ile birlikte ifade verdi, kendileri değil ifadeleri çıktı savcılığa. Ardından da tutuksuz yargılanmak üzere yurt dışı yasağı ve ayda bir imza karşılığında serbest bırakıldı. Birkaç gün önce postacı iddianameyi bir zarfla oturdukları adrese getirdiğinde ise şaşkına döndü. Kendilerini hakkında gerçek dışı iddialarda bulunan kişi eşinin babasıydı. Kayınpederi Mehmet Aygüneş oğlu ve gelini aleyhine bir dizi ithamlarla, cezaevine girmelerini istiyordu.
Şeyma öğretmeni en çok şaşırtan şey ise kayınpederinin bütün bu süreçte sanki yanlarındaymış, şikayetçi olan kendisi değilmiş gibi davranmasıydı. O ruh halini şöyle anlatıyor Şeyma Öğretmen: Komik ama kayınpederim bizi mahkemeye kendisi götürmek istedi. “Ben yürürüm onun arabasına binmem” dedim ama eşimi onlar getirdi. Adliyenin önünde beklediler, mahkeme olacağı sırada yukarı çıkıp polislerden yanımıza gelmek için izin istediler ama Allahtan polisler izin vermedi. Mahkeme sonuna kadar beklediler. Sonra eve bırakalım dedi ama ben yine kabul etmedim. Bir de arkamdan bir sürü laf saymış, “terbiyesiz biz onlar için gittik yüzümüze bile bakmadı” diye. Hem mahkeme için aleyhimizde tanıklık yapıyorlar hem de hiçbir yokmuş gibi davranıyorlar, güler misin, ağlar mısın!
15 TEMMUZ’DAN SONRA AÇIĞA ALINDILAR, KHK İLE ATILDILAR
Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde giyim öğretmenliği okurken alan geçişi yapan Şeyma Aygüneş 1999 yılında mezun olarak mesleğine başlamış. 15 Temmuz 2016’dan önce Rize Çiftekavak ilköğretim okulunda görev yapıyormuş. Rehber öğretmen olan eşi de yine Rize’de Türkiye Odalar Borsalar Birliği İlköğretim okulundaymış.
15 Temmuz’dan sonraki hafta cuma namazından geldiğinde eşine kendisinin açığa alındığı bilgisini vermiş. Bir sonraki hafta ise eşi açığa alınmıi. 1 Eylül 2016’daki 672 no’lu ilk KHK ile de ihraç edilmiş Aygüneş çifti.
İhraç sonrası, Rize’de kiradayken, dört ay daha beklemişler ‘belki de bir yanlışlık vardır’ diye. Kendi aralarında, “Bir yanlışlık olabilir, kesin yakın zamanda düzelir bizler de işimize döneriz” diye düşünmüşler. O dönemde kayınpederi “burada eviniz var, neden boşuna kira veriyorsunuz” diyerek Çorum’a davet etmiş. “Hoşuma gitmişti açıkçası, bunu söyleyecek bir kişi değildi ama demek ki zor günlerde babalık görevini yapmak istiyor” diye düşünmüştüm” diyor Şeyma Öğretmen.
GÖZÜ OĞLUNUN VAR OLDUĞUNU SANDIĞI PARASINDA
Ama bir süre sonra, eşinin babası bankada yüklü miktarda parası olduğu zannıyla Rize’den Çorum’a çağrıldıklarını anlamış. Üstelik aralarında geçen ‘çocukça bir diyalog’ gerçek nedeni anlamasını sağlamış.
Şeyma Aygüneş anlatıyor:
Hani çocuklar zaman zaman sorarlar ya, “Anne, biz fakir miyiz, zengin miyiz” diye. Sonra da “o zaman neden kendi evimiz yok” sorusu gelir. Ben de çocuğun morali bozulmasın diye, “Oğlum çok zengin de değiliz fakir de… Ama ev alacak paramız var, ev beğenmiyoruz” diyordum. 15 Temmuz sürecinden önce babaannesi ve halası bize geldi. Babaannesi hastayım dediğinde oğlum, “Merak etme, babamlar seni doktora götürür, bizim çok paramız var, ev alacak paramız var. Annem söyledi 200 milyarımız var…” diyor. Onlar da buna inanmışlar, bizi Çorum’a davet etmelerinin sebebi bu paraymış meğer. ‘O parayla küçük oğlana bir şirket kurarız, onu evlendiririz, bu para bütün aileye yeter…’ diye düşünmüşler…
Bununla da kalmamış. Aile arasında, “Hüseyin de eşi de kötü evlatlar, bankada çok paraları var ama koklatmıyorlar bile” diye söylenti çıkmış.
‘O EVDE NEFES ALAMIYORDUK: KÜFÜRLER, HAKARETLER…’
Eşinin kardeşi ile paylaştıkları evde yaşadıklarını ‘Eşini dövüyor ve tehdit ediyor. Böyle bir ortam görmemiştik biz. Ben de çocuğum da küfür bilmez. Ama evde oklava ile dövülen kadını görmek, küfürler duymak çok ağır geliyordu. Bazen de büyük oğlunu dövüyordu. Bize de “size bakmak zorunda mıyım, yan gelip yatıyorlar, pislikler, asalaklar” diye hakaret ediyordu. Bizim için tam bir kabustu. Nefes alamıyorduk. Eşimin kardeşi bu evde yaşadıklarımızı mahkemede hakime anlatırsam biticeklerini, mahvedeceklerini, ‘FETÖ’cü’ diye şikayet edeceklerini söylüyordu. Her küçük tartışmada böyle söylüyordu. Psikolojimiz bozulmuştu. Hatta 11 yaşındaki oğlumu Ankara’ya götürdük, doktor, “epilepsiden şüpheleniyordum keşke öyle olaydı. Bu çocuk ne yaşadı, ne gördü, nefes alamıyor” dedi’ sözleriyle anlatıyor Şeyma Öğretmen.
Ve devam ediyor:
Eşimin babası da kardeşi de bizi asalak gibi görüyordu. Birlikte oturduğumuz ev ortaktı, satalım, paylaşıp ayrı evlere çıkalım teklifini de geri çevirdiler. Bir gözlükçüde işe girdim, o da olmadı. Eşim iyi günlerimizde babasına ve bütün aileye yardım ediyordu, sürekli para gönderiyordu, kardeşiyle aldıkları ev için ortak tapu bile yaptırmadı, güvendi. Hatta babası, “Altı çocuğum var, altın oğlum Hüseyin” derdi. Çünkü en çok yardımı ondan görüyordu, fakat bu süreçte oğlunu, beni şikâyet etmekten çekinmedi, torununun mağdur olmasına üzülmedi. Hepimiz etkileniyoruz ama oğlum daha çok etkileniyor. Çünkü o özel bir çocuk. Üstün zekalı… Her şeyi uçlarda yaşıyor. Eşim bir süre psikiyatri kliniğinde yattı. Bu sürede kapımızı bile çalmadılar. En çok zoruna, babasının “Siz kafirsiniz, münafıksınız” sözleri dokunuyordu. Hastaneye vardığımda hemşireler zor tutuyordu, kafasını duvarlara vuruyordu, “Hayır ben kafir değilim, münafık değilim” diye…
BABA EVİNE DE DÖNEMEDİ
Aygüneş ailesinin karakola imza verme zorunluluğu ve yurt dışı yasağı kalktıktan sonra da zor günler bitmemiş. Hüseyin bey, pazarlama işi için İzmir’e ve başka yerlere kısa süreli gitmiş. Şeyma öğretmen ailesinin memleketine… Ama Şeyma hanımın ailesi de eşinin ailesinden farklı davranmamış. “Babamlar da İzmir’deydi, ama bizim İzmir’e gelmemizi istemediler. Bir daireler boştu ama sadece altı ay kalabilirsiniz dediler.’ diyor Şeyma Öğretmen.
Ve ekliyor:
Babam, emekli imam. “Baba çok sıkıntılar var” diyorum. “Eden bulsun” diyor. “Benim, diğer KHK’lıların ne suçu var” diyorum. Haberim yok, televizyonlar göstermiyor, gazeteler yazmıyor, öteki dünyada sorarlarsa bilmiyordum, derim” diyor. Düşünün, babam bir imam. Sonunda dayanamadım, Allah’ı kandırabilir misin bilmem ama “Ben gözümü, kulaklarımı kapattım, görmedim duymadım de, daha inandırıcı olur belki” dedim.
Evliliklerinden 8 yıl sonra tek çocuklarının özel bir çocuk olduğunu anlatıyor Şeyma öğretmen: “Devletin öncülük ettiği Bilim Sanat Merkezi’ne devam ediyor. Zekası ile ilgili 140 ve üstü diye kanaatlerini bildiriyorlar. Dahi grubuna giriyor. Öğretmenleri, “Bu çocuğun burada ne işi var, bu çocuk Çorum’a uygun değil, alın büyükşehire götürün, daha güzel imkanlar var” diyor, ama bu nasıl mümkün olabilir ki bu şartlarda.”
Ve haklarındaki suçlamalar… Eşinin babasının iddia ettiği ieyler dahil hepsinin düzmece olduğunu anlatıyor Şeyma Öğretmen:
Bizim cemaat kolejlerinde çalıştığımızı söylüyorlar, oysa biz devlet okullarında çalışıyorduk. Örgüt içi evlilik yaptığımızı iddia ediyorlar, oysa ilk atandığım yerde eşim zaten öğretmendi, orada tanıştık ve evlenmeye karar verdik. Ekimde atandım, Aralık ayında tanışmıştık… KPSS’de soru çalmakla suçluyorlar, oysa bizim atandığımız dönemde KPSS yoktu ve açık olduğu için hemen atama yapılıyordu. Yine bizim hükümet aleyhine konuştuğumuzu, kötü sözler söylediğimizi söylüyorlar, ben de eşim de böyle insanlar değiliz, başka bir şahit bulamazlar.
[Selahattin Sevi] 3.11.2019 [Kronos.News]
Nisan 2019’da polisler ifadeye çağırdığında bu davete bir anlam veremedi Şeyma Aygüneş. “Hakkında şikâyet var” denildi. 2018’in temmuzunda şikayet edildiğini öğrendiğinde, “Biz 2016’nın Eylül ayında ihraç edildik, iki buçuk sene sonra yeni mi akıllarına gelmiş” oldu ilk tepkisi.
Şeyma Aygüneş (44) kendisi gibi öğretmen olan eşi Hüseyin Aygüneş (48) ile birlikte ifade verdi, kendileri değil ifadeleri çıktı savcılığa. Ardından da tutuksuz yargılanmak üzere yurt dışı yasağı ve ayda bir imza karşılığında serbest bırakıldı. Birkaç gün önce postacı iddianameyi bir zarfla oturdukları adrese getirdiğinde ise şaşkına döndü. Kendilerini hakkında gerçek dışı iddialarda bulunan kişi eşinin babasıydı. Kayınpederi Mehmet Aygüneş oğlu ve gelini aleyhine bir dizi ithamlarla, cezaevine girmelerini istiyordu.
Şeyma öğretmeni en çok şaşırtan şey ise kayınpederinin bütün bu süreçte sanki yanlarındaymış, şikayetçi olan kendisi değilmiş gibi davranmasıydı. O ruh halini şöyle anlatıyor Şeyma Öğretmen: Komik ama kayınpederim bizi mahkemeye kendisi götürmek istedi. “Ben yürürüm onun arabasına binmem” dedim ama eşimi onlar getirdi. Adliyenin önünde beklediler, mahkeme olacağı sırada yukarı çıkıp polislerden yanımıza gelmek için izin istediler ama Allahtan polisler izin vermedi. Mahkeme sonuna kadar beklediler. Sonra eve bırakalım dedi ama ben yine kabul etmedim. Bir de arkamdan bir sürü laf saymış, “terbiyesiz biz onlar için gittik yüzümüze bile bakmadı” diye. Hem mahkeme için aleyhimizde tanıklık yapıyorlar hem de hiçbir yokmuş gibi davranıyorlar, güler misin, ağlar mısın!
15 TEMMUZ’DAN SONRA AÇIĞA ALINDILAR, KHK İLE ATILDILAR
Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde giyim öğretmenliği okurken alan geçişi yapan Şeyma Aygüneş 1999 yılında mezun olarak mesleğine başlamış. 15 Temmuz 2016’dan önce Rize Çiftekavak ilköğretim okulunda görev yapıyormuş. Rehber öğretmen olan eşi de yine Rize’de Türkiye Odalar Borsalar Birliği İlköğretim okulundaymış.
15 Temmuz’dan sonraki hafta cuma namazından geldiğinde eşine kendisinin açığa alındığı bilgisini vermiş. Bir sonraki hafta ise eşi açığa alınmıi. 1 Eylül 2016’daki 672 no’lu ilk KHK ile de ihraç edilmiş Aygüneş çifti.
İhraç sonrası, Rize’de kiradayken, dört ay daha beklemişler ‘belki de bir yanlışlık vardır’ diye. Kendi aralarında, “Bir yanlışlık olabilir, kesin yakın zamanda düzelir bizler de işimize döneriz” diye düşünmüşler. O dönemde kayınpederi “burada eviniz var, neden boşuna kira veriyorsunuz” diyerek Çorum’a davet etmiş. “Hoşuma gitmişti açıkçası, bunu söyleyecek bir kişi değildi ama demek ki zor günlerde babalık görevini yapmak istiyor” diye düşünmüştüm” diyor Şeyma Öğretmen.
GÖZÜ OĞLUNUN VAR OLDUĞUNU SANDIĞI PARASINDA
Ama bir süre sonra, eşinin babası bankada yüklü miktarda parası olduğu zannıyla Rize’den Çorum’a çağrıldıklarını anlamış. Üstelik aralarında geçen ‘çocukça bir diyalog’ gerçek nedeni anlamasını sağlamış.
Şeyma Aygüneş anlatıyor:
Hani çocuklar zaman zaman sorarlar ya, “Anne, biz fakir miyiz, zengin miyiz” diye. Sonra da “o zaman neden kendi evimiz yok” sorusu gelir. Ben de çocuğun morali bozulmasın diye, “Oğlum çok zengin de değiliz fakir de… Ama ev alacak paramız var, ev beğenmiyoruz” diyordum. 15 Temmuz sürecinden önce babaannesi ve halası bize geldi. Babaannesi hastayım dediğinde oğlum, “Merak etme, babamlar seni doktora götürür, bizim çok paramız var, ev alacak paramız var. Annem söyledi 200 milyarımız var…” diyor. Onlar da buna inanmışlar, bizi Çorum’a davet etmelerinin sebebi bu paraymış meğer. ‘O parayla küçük oğlana bir şirket kurarız, onu evlendiririz, bu para bütün aileye yeter…’ diye düşünmüşler…
Bununla da kalmamış. Aile arasında, “Hüseyin de eşi de kötü evlatlar, bankada çok paraları var ama koklatmıyorlar bile” diye söylenti çıkmış.
‘O EVDE NEFES ALAMIYORDUK: KÜFÜRLER, HAKARETLER…’
Eşinin kardeşi ile paylaştıkları evde yaşadıklarını ‘Eşini dövüyor ve tehdit ediyor. Böyle bir ortam görmemiştik biz. Ben de çocuğum da küfür bilmez. Ama evde oklava ile dövülen kadını görmek, küfürler duymak çok ağır geliyordu. Bazen de büyük oğlunu dövüyordu. Bize de “size bakmak zorunda mıyım, yan gelip yatıyorlar, pislikler, asalaklar” diye hakaret ediyordu. Bizim için tam bir kabustu. Nefes alamıyorduk. Eşimin kardeşi bu evde yaşadıklarımızı mahkemede hakime anlatırsam biticeklerini, mahvedeceklerini, ‘FETÖ’cü’ diye şikayet edeceklerini söylüyordu. Her küçük tartışmada böyle söylüyordu. Psikolojimiz bozulmuştu. Hatta 11 yaşındaki oğlumu Ankara’ya götürdük, doktor, “epilepsiden şüpheleniyordum keşke öyle olaydı. Bu çocuk ne yaşadı, ne gördü, nefes alamıyor” dedi’ sözleriyle anlatıyor Şeyma Öğretmen.
Ve devam ediyor:
Eşimin babası da kardeşi de bizi asalak gibi görüyordu. Birlikte oturduğumuz ev ortaktı, satalım, paylaşıp ayrı evlere çıkalım teklifini de geri çevirdiler. Bir gözlükçüde işe girdim, o da olmadı. Eşim iyi günlerimizde babasına ve bütün aileye yardım ediyordu, sürekli para gönderiyordu, kardeşiyle aldıkları ev için ortak tapu bile yaptırmadı, güvendi. Hatta babası, “Altı çocuğum var, altın oğlum Hüseyin” derdi. Çünkü en çok yardımı ondan görüyordu, fakat bu süreçte oğlunu, beni şikâyet etmekten çekinmedi, torununun mağdur olmasına üzülmedi. Hepimiz etkileniyoruz ama oğlum daha çok etkileniyor. Çünkü o özel bir çocuk. Üstün zekalı… Her şeyi uçlarda yaşıyor. Eşim bir süre psikiyatri kliniğinde yattı. Bu sürede kapımızı bile çalmadılar. En çok zoruna, babasının “Siz kafirsiniz, münafıksınız” sözleri dokunuyordu. Hastaneye vardığımda hemşireler zor tutuyordu, kafasını duvarlara vuruyordu, “Hayır ben kafir değilim, münafık değilim” diye…
BABA EVİNE DE DÖNEMEDİ
Aygüneş ailesinin karakola imza verme zorunluluğu ve yurt dışı yasağı kalktıktan sonra da zor günler bitmemiş. Hüseyin bey, pazarlama işi için İzmir’e ve başka yerlere kısa süreli gitmiş. Şeyma öğretmen ailesinin memleketine… Ama Şeyma hanımın ailesi de eşinin ailesinden farklı davranmamış. “Babamlar da İzmir’deydi, ama bizim İzmir’e gelmemizi istemediler. Bir daireler boştu ama sadece altı ay kalabilirsiniz dediler.’ diyor Şeyma Öğretmen.
Ve ekliyor:
Babam, emekli imam. “Baba çok sıkıntılar var” diyorum. “Eden bulsun” diyor. “Benim, diğer KHK’lıların ne suçu var” diyorum. Haberim yok, televizyonlar göstermiyor, gazeteler yazmıyor, öteki dünyada sorarlarsa bilmiyordum, derim” diyor. Düşünün, babam bir imam. Sonunda dayanamadım, Allah’ı kandırabilir misin bilmem ama “Ben gözümü, kulaklarımı kapattım, görmedim duymadım de, daha inandırıcı olur belki” dedim.
Evliliklerinden 8 yıl sonra tek çocuklarının özel bir çocuk olduğunu anlatıyor Şeyma öğretmen: “Devletin öncülük ettiği Bilim Sanat Merkezi’ne devam ediyor. Zekası ile ilgili 140 ve üstü diye kanaatlerini bildiriyorlar. Dahi grubuna giriyor. Öğretmenleri, “Bu çocuğun burada ne işi var, bu çocuk Çorum’a uygun değil, alın büyükşehire götürün, daha güzel imkanlar var” diyor, ama bu nasıl mümkün olabilir ki bu şartlarda.”
Ve haklarındaki suçlamalar… Eşinin babasının iddia ettiği ieyler dahil hepsinin düzmece olduğunu anlatıyor Şeyma Öğretmen:
Bizim cemaat kolejlerinde çalıştığımızı söylüyorlar, oysa biz devlet okullarında çalışıyorduk. Örgüt içi evlilik yaptığımızı iddia ediyorlar, oysa ilk atandığım yerde eşim zaten öğretmendi, orada tanıştık ve evlenmeye karar verdik. Ekimde atandım, Aralık ayında tanışmıştık… KPSS’de soru çalmakla suçluyorlar, oysa bizim atandığımız dönemde KPSS yoktu ve açık olduğu için hemen atama yapılıyordu. Yine bizim hükümet aleyhine konuştuğumuzu, kötü sözler söylediğimizi söylüyorlar, ben de eşim de böyle insanlar değiliz, başka bir şahit bulamazlar.
[Selahattin Sevi] 3.11.2019 [Kronos.News]
Polis cami avlusunda Furkan gönüllülerini copla darp etti
Gaziantep’te basın açıklaması yapmak isteyen Furkan Vakfı gönüllüsü 20 kişi ters kelepçe ile gözaltına alındı, polis cami avlusunda aralarında kadın ve çocukların da olduğu kalabalığı cop ve biber gazı ile dağıttı.
AKP’li Kağıthane Belediyesi tarafından gece yarısı yıkılan öğrenci yurdu Kuran Kursu için basın açıklaması yapmak isteyen Furkan Vakfı Gönüllülerine polis cop ve biber gazı ile müdahale etti.
Furkan Haber’in aktardığına göre, Gaziantep’te basın açıklaması yapmak isteyen Furkan Vakfı gönüllüsü 20 kişi ters kelepçe ile gözaltına alındı. Polis camiye sığınanları da almak için caminin bahçesinde biber gazı ve cop kullandı.
Alınan bilgiye göre, kayıt altına alınan şiddetli müdahale polislerin kadın ve çocukların da dahil olduğu kalabalığa biber gazı sıktığı, fiziksel şiddette bulunduğu görülüyor. Yere yatırarak tekme ve yumruklarla müdahalede bulunan emniyet mensupları, gönüllülerin gazın etkisiyle sığındıkları camiyi de abluka altına aldıkları görülüyor.
Yapılan açıklamada, “Bu gün basın açıklaması yapmak için toplandığımız parkta 2911 nolu yasa gerekçe gösterilerek müdahale edildi. Orantısız güç kullanıldı. Çocuk ve kadınlar dahil olmak üzere biber gazı sıkıldı.” ifadeleri kullanıldı.
[Kronos.News] 3.11.2019
AKP’li Kağıthane Belediyesi tarafından gece yarısı yıkılan öğrenci yurdu Kuran Kursu için basın açıklaması yapmak isteyen Furkan Vakfı Gönüllülerine polis cop ve biber gazı ile müdahale etti.
Furkan Haber’in aktardığına göre, Gaziantep’te basın açıklaması yapmak isteyen Furkan Vakfı gönüllüsü 20 kişi ters kelepçe ile gözaltına alındı. Polis camiye sığınanları da almak için caminin bahçesinde biber gazı ve cop kullandı.
Alınan bilgiye göre, kayıt altına alınan şiddetli müdahale polislerin kadın ve çocukların da dahil olduğu kalabalığa biber gazı sıktığı, fiziksel şiddette bulunduğu görülüyor. Yere yatırarak tekme ve yumruklarla müdahalede bulunan emniyet mensupları, gönüllülerin gazın etkisiyle sığındıkları camiyi de abluka altına aldıkları görülüyor.
Yapılan açıklamada, “Bu gün basın açıklaması yapmak için toplandığımız parkta 2911 nolu yasa gerekçe gösterilerek müdahale edildi. Orantısız güç kullanıldı. Çocuk ve kadınlar dahil olmak üzere biber gazı sıkıldı.” ifadeleri kullanıldı.
[Kronos.News] 3.11.2019
Ev hapsindeki emekli albay BOLD’a konuştu
28 Şubat’ta ordudan atılan, 15 Temmuz’da terörist diye yargılanıp tutuklanan, Batı Çalışma Grubu’nun ajanlık teklif etti, Mehmet Ali Birand’ın röportajını yayınlayamadığı emekli albay Zübeyir Gülabi BOLD’a konuştu.
BOLD ÖZEL- Zübeyir Gülabi’nin ilginç bir hikayesi var. 28 Şubat döneminde ordudan atıldı. 15 Temmuz’dan sonra ‘terörist’ diye damgalandı. Tutuklandı, 8 ay hapis yattı.
‘Ordu ve Din’ üzerine bir programı hazırlayan Mehmet Ali Birand, Gülabi ile yaptığı görüşmeyi Genelkurmay’dan gelen talimatla 28 Şubat’ın hemen öncesindeki günlerde yayınlayamadı. Bugünlerde Youtube üzerinden tekrar yayına başlayan 32. Gün’ün arşivinde hala o program bulunmuyor.
1990’lı yıllarda Batı Çalışma Grubu’nun ‘ajanlık’ teklif ettiği Gülabi, “Artık birilerinin konuşması gerekiyor. Ben Güneydoğu’da ölümle birçok kez burun buruna geldim.” diyor.
Siyah Transporter ile kaçırılan Cemil Koçak ile Ankara Sincan Cezaevinde karşılaştığını söyleyen Gülabi, 28 Şubatcıların o günkü Türkiye’ye ait planlarını bildiğini ve 15 Temmuz’da bunu uyguladıklarını ifade ediyor.
1974’ten beri ülkücü hareketin içinde olduğunu belirten Zübeyir Gülabi özel röportajı yarın www.boldmedya.com ve Youtube kanalında.
[BoldMedya] 3.11.2019
BOLD ÖZEL- Zübeyir Gülabi’nin ilginç bir hikayesi var. 28 Şubat döneminde ordudan atıldı. 15 Temmuz’dan sonra ‘terörist’ diye damgalandı. Tutuklandı, 8 ay hapis yattı.
‘Ordu ve Din’ üzerine bir programı hazırlayan Mehmet Ali Birand, Gülabi ile yaptığı görüşmeyi Genelkurmay’dan gelen talimatla 28 Şubat’ın hemen öncesindeki günlerde yayınlayamadı. Bugünlerde Youtube üzerinden tekrar yayına başlayan 32. Gün’ün arşivinde hala o program bulunmuyor.
1990’lı yıllarda Batı Çalışma Grubu’nun ‘ajanlık’ teklif ettiği Gülabi, “Artık birilerinin konuşması gerekiyor. Ben Güneydoğu’da ölümle birçok kez burun buruna geldim.” diyor.
Siyah Transporter ile kaçırılan Cemil Koçak ile Ankara Sincan Cezaevinde karşılaştığını söyleyen Gülabi, 28 Şubatcıların o günkü Türkiye’ye ait planlarını bildiğini ve 15 Temmuz’da bunu uyguladıklarını ifade ediyor.
1974’ten beri ülkücü hareketin içinde olduğunu belirten Zübeyir Gülabi özel röportajı yarın www.boldmedya.com ve Youtube kanalında.
[BoldMedya] 3.11.2019
Polis Emrah Ç.: Şehit arkadaşlarımdan utanıp gazilik maaşına başvuramadım, KHK ile atıldım
Yaklaşık 3 yıl önce Beşiktaş’taki bombalı saldırıda yaralı kurtulan ve gazilik maaşı için başvuru yapmayan KHK’lı polis Emrah Ç.: Onurum ve şerefimle Hamallık yapıyorum.
BOLD- Beşiktaş’taki bombalı saldırıdan yaralı kurtulduktan sonra KHK ile meslekten atılan polis memuru Emrah Ç., başından geçenleri sosyal medya hesabından paylaştı.
O gece içinde bulunduğu polis aracının, patlamaların meydana geldiği yere çok yakın olduğunu anlatan Emrah Ç., yanındaki polis arkadaşlarının şehit olduğunu kendisinin de yaralı kurtulduğunu anlattı.
Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Selami Altınok’tan aldığı geçmiş olsun mesajını ve İçişleri Bakanlığının verdiği takdir belgelerini paylaşan Emrah Ç., “Şu an onurum ve şerefimle HAMALLIK yapıyorum. AKP’liler de zulmederek keyif sürmeye devam ediyor” ifadelerini kullandı.
ARKADAŞLARIMDAN UTANDIM
Emrah Ç., bir sosyal medya kullanıcısının “Sana neden gazilik maaşı verilmedi?” sorusuna da şöyle cevap verdi: “Patlamadan sonra yaralandık evet, herhangi bir maaş bağlanmadı. Hastanede tedavi gördükten sonra başvuru ile gazilik yüzdesi verilecekti. Yanımda şehit olan arkadaşlarımdan utandım, başvuramadım. Evet KHK ile atıldım hükumet tarafından.”
BEŞİKTAŞ SALDIRISI
İstanbul Dolmabahçe’de bulunan Vodafone Arena Stadı yakınlarında 10 Aralık 2016 tarihinde maç çıkış saati düzenlenen iki ayrı bombalı saldırıda, 36’sı emniyet mensubu, sekizi sivil 44 kişi hayatını kaybetmişti. Saldırıda onlarca sivil ve polis de yaralanmıştı.
[BoldMedya] 3.11.2019
BOLD- Beşiktaş’taki bombalı saldırıdan yaralı kurtulduktan sonra KHK ile meslekten atılan polis memuru Emrah Ç., başından geçenleri sosyal medya hesabından paylaştı.
O gece içinde bulunduğu polis aracının, patlamaların meydana geldiği yere çok yakın olduğunu anlatan Emrah Ç., yanındaki polis arkadaşlarının şehit olduğunu kendisinin de yaralı kurtulduğunu anlattı.
Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Selami Altınok’tan aldığı geçmiş olsun mesajını ve İçişleri Bakanlığının verdiği takdir belgelerini paylaşan Emrah Ç., “Şu an onurum ve şerefimle HAMALLIK yapıyorum. AKP’liler de zulmederek keyif sürmeye devam ediyor” ifadelerini kullandı.
ARKADAŞLARIMDAN UTANDIM
Emrah Ç., bir sosyal medya kullanıcısının “Sana neden gazilik maaşı verilmedi?” sorusuna da şöyle cevap verdi: “Patlamadan sonra yaralandık evet, herhangi bir maaş bağlanmadı. Hastanede tedavi gördükten sonra başvuru ile gazilik yüzdesi verilecekti. Yanımda şehit olan arkadaşlarımdan utandım, başvuramadım. Evet KHK ile atıldım hükumet tarafından.”
BEŞİKTAŞ SALDIRISI
İstanbul Dolmabahçe’de bulunan Vodafone Arena Stadı yakınlarında 10 Aralık 2016 tarihinde maç çıkış saati düzenlenen iki ayrı bombalı saldırıda, 36’sı emniyet mensubu, sekizi sivil 44 kişi hayatını kaybetmişti. Saldırıda onlarca sivil ve polis de yaralanmıştı.
[BoldMedya] 3.11.2019
KHK’lı şehit Zekeriya Altunok’tan eşine mektup: Geçecek bugünler, kavuşacağız
Vatani görevini yaparken teröristlerle girdiği çatışmada şehit olan KHK’lı polis Zekeriya Altunok’un, cezaevindeyken eşine moral vermek için yazdığı mektup ortaya çıktı.
BOLD- 695 Sayılı KHK ile 24 Aralık 2017’de ihraç edilen polis memuru Zekeriya Burak Altunok, vatani görevini yaparken 20 Ekim’de Ağrı Doğubeyazıt’ta teröristlerle girdiği çatışmada ağır yaralandı. Altunok, kaldırıldığı hastanede 2 gün sonra şehit oldu.
Polisken terörist yaftası ile ihraç edilen Altunok, 16 ay da hapis yatmıştı. Gündemi uzun süre meşgul eden, Altunok’un şehadeti için, sosyal medyada da KHK’lılar için ‘Yaşarsan terörist, ölürsen şehit’ yorumları yapılmıştı. Eski polis Altınok’un küçük oğlunun cenazede çekilen polis kıyafetli fotoğrafı da sosyal medyada geniş yer bulmuştu.
SÜRMEZ İLELEBET
Altınok’un hapis yattığı dönemde eşi Vildan Altınok’a yazdığı mektup ortaya çıktı. 6 Aralık 207 tarihli mektupt Altunok eşine bir şiir yazdığı görlüyor.
Mektubunda ailesine olan hasretini dile getiren Altınok’un, “Hak yerini bir gün bulur elbet / Zulüm özlem sürmez ilelebet” sözleriyle 2 çocuğuyla tek başına kalan eşine de moral vermeye çalıştığı görülüyor.
“Geçecek bugünler, kavuşacağız kuşkusuz” diyen şehidin işte o mektubu:
[BoldMedya] 3.11.2019
BOLD- 695 Sayılı KHK ile 24 Aralık 2017’de ihraç edilen polis memuru Zekeriya Burak Altunok, vatani görevini yaparken 20 Ekim’de Ağrı Doğubeyazıt’ta teröristlerle girdiği çatışmada ağır yaralandı. Altunok, kaldırıldığı hastanede 2 gün sonra şehit oldu.
Polisken terörist yaftası ile ihraç edilen Altunok, 16 ay da hapis yatmıştı. Gündemi uzun süre meşgul eden, Altunok’un şehadeti için, sosyal medyada da KHK’lılar için ‘Yaşarsan terörist, ölürsen şehit’ yorumları yapılmıştı. Eski polis Altınok’un küçük oğlunun cenazede çekilen polis kıyafetli fotoğrafı da sosyal medyada geniş yer bulmuştu.
SÜRMEZ İLELEBET
Altınok’un hapis yattığı dönemde eşi Vildan Altınok’a yazdığı mektup ortaya çıktı. 6 Aralık 207 tarihli mektupt Altunok eşine bir şiir yazdığı görlüyor.
Mektubunda ailesine olan hasretini dile getiren Altınok’un, “Hak yerini bir gün bulur elbet / Zulüm özlem sürmez ilelebet” sözleriyle 2 çocuğuyla tek başına kalan eşine de moral vermeye çalıştığı görülüyor.
“Geçecek bugünler, kavuşacağız kuşkusuz” diyen şehidin işte o mektubu:
[BoldMedya] 3.11.2019
AKP kurucularından siyaset bilimci Fatma Bostan Ünsal: KHK’lar insan eliyle yapılmış bir felaket
AKP kurucularından olan ve KHK ile 2016 yılında üniversiteden atılan Fatma Bostan Ünsal KHK TV'ye konuştu
'KHK’lar insan eliyle bir felaket ve insan eliyle bir felaket olduğu için çok daha yıkıcı' diyen Ünsal'ın KHK’lıların eğitim ortalaması %98 olduğuna dikkat çekti . Bostan ayrıca Eğer Türkiye yöneticileri daha cahil, daha yoksul, daha hasta bir toplum istiyorlarsa KHK’ları devam ettirsin dedi
Fatma Bostan Ünsal'ın açıklamalarının satır başları :
- Partide farklı görüşlere kapalılık öyle bir boyutta ki sıkıntı bile olsa insanlar görüş belirtmemeyi tercih ediyorlar. Ak Parti’de maalesef öyle bir kültür oluştu.
-Benim için partiyle aramdaki en büyük ayrım noktası Cizre’de yaşanan sokağa çıkma yasağında, sivil toplum örgütlerinin o alanlara girememesi ve sivil kayıpların yaşanmasıydı.
- Bana göre KHK’lar insan eliyle bir felaket ve insan eliyle bir felaket olduğu için çok daha yıkıcı.
- Eğer Türkiye yöneticileri daha cahil, daha yoksul, daha hasta bir toplum istiyorlarsa KHK’ları devam ettirsin, çünkü KHK’lıların eğitim ortalaması %98’dir.
- Yargı paketi için dağ fare doğurdu diyebiliriz. Zaten anayasada var olan ifadeler tekrar pakette yer aldı. Bu da bize şunu gösterdi; var olan hükümler uygulanmıyor.
- Hukuk devleti kanun devletinin önündedir. Türkiye kanun devleti standartlarına bile uymuyor.
- AKP Milletvekilleri kendi menfaatleri söz konusu olunca nasıl itiraz edebiliyorlarsa halkın menfaatleri için de itiraz edebilmelidir.
[Samanyolu Haber] 3.11.2019
'KHK’lar insan eliyle bir felaket ve insan eliyle bir felaket olduğu için çok daha yıkıcı' diyen Ünsal'ın KHK’lıların eğitim ortalaması %98 olduğuna dikkat çekti . Bostan ayrıca Eğer Türkiye yöneticileri daha cahil, daha yoksul, daha hasta bir toplum istiyorlarsa KHK’ları devam ettirsin dedi
Fatma Bostan Ünsal'ın açıklamalarının satır başları :
- Partide farklı görüşlere kapalılık öyle bir boyutta ki sıkıntı bile olsa insanlar görüş belirtmemeyi tercih ediyorlar. Ak Parti’de maalesef öyle bir kültür oluştu.
-Benim için partiyle aramdaki en büyük ayrım noktası Cizre’de yaşanan sokağa çıkma yasağında, sivil toplum örgütlerinin o alanlara girememesi ve sivil kayıpların yaşanmasıydı.
- Bana göre KHK’lar insan eliyle bir felaket ve insan eliyle bir felaket olduğu için çok daha yıkıcı.
- Eğer Türkiye yöneticileri daha cahil, daha yoksul, daha hasta bir toplum istiyorlarsa KHK’ları devam ettirsin, çünkü KHK’lıların eğitim ortalaması %98’dir.
- Yargı paketi için dağ fare doğurdu diyebiliriz. Zaten anayasada var olan ifadeler tekrar pakette yer aldı. Bu da bize şunu gösterdi; var olan hükümler uygulanmıyor.
- Hukuk devleti kanun devletinin önündedir. Türkiye kanun devleti standartlarına bile uymuyor.
- AKP Milletvekilleri kendi menfaatleri söz konusu olunca nasıl itiraz edebiliyorlarsa halkın menfaatleri için de itiraz edebilmelidir.
[Samanyolu Haber] 3.11.2019
İlber Ortaylı: Hiçbir yerde eğitim bu kadar soysuzlaşmış değil
Türkiye'nin dört bir yanından 600'e yakın öğretmen, eğitim fakültesi dekanı ve akademisyenler Boğaziçi Üniversitesi'nde düzenlenen ‘Eğitimde Gelecek Konferansı EKG19'da buluştu.
Prof. Dr. İlber Ortaylı, Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmed Özkan ile MEF Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Muhammet Şahin'in ev sahipliğinde gerçekleşen konferansa ‘Geçmişten Geleceğe Eğitim Politikaları' konulu bir sunumla katıldı. Prof. Dr. Ortaylı’nın sunumundan satırbaşları şöyle:
KÖY ENSTİTÜLERİNİ DP DEĞİL CHP KAPATTI
Bazı eğitim sistemleri enternasyonaldir. Köy Enstitüleri modelini Bulgaristan'dan kendisi de Rumeli göçmeni olan Tonguç Bey getirdi. Bulgarlar, 19. yüzyılda ilk milliyetçi gazeteyi İzmir'de çıkardı. İzmir, böyle kozmopolit köşeydi. Köy Enstitüleri sistemi Alman ortaöğretim yapısına benziyordu. Ama sanıldığı gibi komünist değildi. Köy Enstitüleri'ni kapatan Demokrat Parti değil Cumhuriyet Halk Partisi'dir. Zaten DP ile CHP aynı torbadan çıkmış, öyle birbirine çok yabancı arkadaş falan da değildir.
Ortaylı: Benim Türkçe imlamı herhalde annem Şefika Karasel Ortaylı düzeltecek değildi. Öğretmenim Şefika Gülöksüz kulağımı çekerek düzeltti.
ÇOK ÖĞRETMEN, PROFESÖR GÖRDÜM AMA…
Köy Enstitüsü'nde yetişen sola yakın dürüst, güvenilir cumhuriyetçi hocalar vardı. Bir de kimse kusura bakmasın ama eğitim enstitülüler vardı. Onların içerisinde yetişenlerden biri Türk Dili Edebiyat muallimimiz Türkan Hanım’dı. Dünyada ecnebi memleketler dahil, bir sürü profesörler, hocalar, öğretmenler gördüm. Buna kendim de dahil, Türkan Hanım gibisini görmedim. Pedagog olarak, insan olarak, malumatı olan ve bunu çocuklara aşılama bakımından da daha iyisini görmedim.
MİLLİYETÇİLİK YAPMIYORUM, CEHALETİN KARŞISINDAYIM
Türkiye gibi ülkelerin eğitim mantığında ‘idealist öğretmen’ yapısı var. Onlar da taşradaki en ücra yerlere, ‘Öldürülecek olsam da, gidip Türkçe öğreteceğim' diye bakıyorlar. Sistemde Türkçe öğretme eğiliminin ön planında Türk çocuklarının olması kabul edilemedi. Milliyetçilik yapmıyorum. Cehaletin karşısındayım. Türkiye Cumhuriyeti'nin öğretmenleri Doğu'daki çocuklara Türkçe öğretmeyi bir insanlık vazifesi olarak düşündüler. Türkçe öğrenir, okur-yazar büyük adam olur, köyünde bile hiç Türkçe hiç konuşamayan çobanlar, köylü kadınlar olmaktan kurtulurlar gibi bir eğilimin yani bir vatandaşlık eğiliminin sonucudur.
BENİM İMLAMI ÖĞRETMENİM KULAĞIMI ÇEKEREK DÜZELTTİ
’Bize Kürtçe öğretmek için dayak atıyorlardı’ diyorlar. Bizim de doğru Türkçe yazmamız için öğretmenlerimiz kulağımızı çekiyordu. Şikayet etmiyorum hatta eline sağlık diyorum. Benim Türkçe imlamı herhalde annem Şefika Karasel Ortaylı düzeltecek değildi. Öğretmenim Şefika Gülöksüz kulağımı çekerek düzeltti. Türkiye'nin faşizmle millete Türkçe öğrettiği yok.
MAARİF İSTİKBALİMİZ ÇOK KARANLIK
Geçmişteki özel okulların arkasında fedakarlık ve idealizm yatıyordu. Maalesef, bugünkü özel okullar için aynı şeyi söyleyemem. Bu sisteme ciddi suretle el atılmazsa, maarif istikbalimiz çok karanlık. Çocuğunun, eğitimine çok önem veren ve bir sınıf yaratması mümkün olan bir zümre heba edilmiş olacak.
“Günümüz Türkiye'sinde başarı çizgisinden söz edemeyiz” diyen İlber Ortaylı, şunları söyledi: Eğitimin, anane olduğu ve ancak ananeye bağlı bir eğitim sisteminin ayakta durabileceği unutuldu. Sistem, kendi eğitmenini dahi yetiştiremiyor. Türkiye'nin, şu anda başarması mümkün görünmüyor.
BAZI ÖZEL OKULLAR PARALARI ALIP KAÇIYOR
Bugünkü, özel okul sistemini kabul etmemiz mümkün değil. Çok bariz hatalar yapılıyor. Birçok okul, çok uyduruk metotlarla velinin karşısına çıkıyor. Hiçbir şekilde bunu tatbik edecek halleri de yok. Bazıları paraları da alıp kaçıyor. Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı), bunları takip de ettirmiyor. Çok önemli bunların üzerinde durmamız gerekiyor.
ÖZEL OKULLAR VELİLERİN AT KOŞTURACAĞI BİR YER DEĞİL
Özel okullarda insiyatifin tamamen öğretmende olması gerekir. Özel okullar, velilerin at koşturacakları bir yer değil. Çünkü onlar eğitimden anlamazlar. Bu kadar açıkken, öğretmenin hatta okulun, düzenine karışabilecekleri böyle bir eğitim sistemi dünyada yok. Bu okulların peynirci-sandöviç dükkanı gibi 15-20 şubeyle hayatlarına devam etmeleri mümkün değil. Franchising diye bir isim koymuşlar. Bunlar yanlış şeyler. İşletmeci mantığı, eğitimi kavramaz.
ÜÇÜNCÜ BÜYÜK MİLLİ EĞİTİM BAKANI ÇIKMADI
Sultan Abdülmecid döneminde Darül-Muallim (öğretmen okulları), Tanzimat döneminde modern eğitim kurumları açıldı. Şimdi böyle bir eğitim geçmişi olan memlekette, Cumhuriyet Maarifi'nin çok büyük sorunları var. Çözümün odak noktası keşfetmektir. Memleketin en büyük Maarif Nazırı Mustafa Necati Bey ve ondan sonra Hasan Ali Yücel'dir. Üçüncüsünü bulmakta çok zorlanıyorum. Türkiye Cumhuriyeti'nin maalesef ki üç tane büyük maarif vekili yok. Bu gidişle, pek olacağa da benzemiyor. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı, çok has bir iş ve çok has adamlar ortaya çıkması gerekir.
ESKİDEN MİLLİ EĞİTİM BAKANI BİR ÖĞRETMENİ KAPIYA KADAR UĞURLARDI
Cumhuriyet'in ilk yıllarında bu bakanlar şöyle düşünmüş. Mademki bir papaz, haham veya tarikat gurusu insanlara hükmetmeyi biliyor. Laik eğitim sistemimizde de öğretmene aynı görevi fonksiyonu yüklemek, ona saygı göstermek kaçınılmazdır. Bu çok önemlidir. Bu mihver öğretmen tipi maalesef 60'lardan itibaren kayboldu 1970'lere kadar bir Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) öğretmeni kapıya kadar uğurlarken, 70'li yıllarda öğretmenler hademeler tarafından kovalanmasına geçildi. Öğretmenler de maalesef ipin ucunu kaçıracak bir zümreye dönüşmüşlerdir.
HER YERE ÜNİVERSİTE AÇILMAZ, GÖRGÜSÜZLÜĞÜN LÜZUMU YOK
Çocukların sağlıklı bir ortam bulacakları, insanlarla çok sıcak ilişkilere girebilecekleri, tiyatrosu, sineması olan yerlere üniversite açılmalı. 18 yaşında insan gönderiyorsun. Öyle her yere üniversite açılmaz. Görgüsüzlüğün lüzumu yok. Üniversite mi lazım? Peki o zaman İzmir'e 5 tane, İstanbul'a 10 tane, Ankara'ya, Bursa'ya, Eskişehir'e aç. Sefalete vizeye başvuruyorsun.
ADAMIN DERDİ ÇOCUĞUNUN OKUMASI DEĞİL, EVİNİ KİRAYA VERMEK!
Bir vilayete üniversite istediğinde de sor, ‘Tiyatron var mı?’ ‘Kütüphaneniz ne âlemde?' diye bak. ‘Bizim çocuklar okumasın mı?’ diyor. Canım senin çocuğunun okuyacak kabiliyeti varsa, zaten kazanıp geliyor. Derdin çocuğun okuması değil, evini kiraya vermek. 40 bin talebe olan şehirde 20 bin kapasiteli yurt yok. Üniversite açılışı bile ev sahiplerinin insafına kalmışsa, burada bir sorun var.
ÜLKEDE ASAYİŞ DÜZELECEK DİYE ÜÇ AYDA DİPLOMA VERDİLER
Türkiye, eğitim enstitülerinin berbat edildiğinin, üstünden silindir gibi geçildiğinin yani facianın farkında değil. Bu maalesef ki sevdiğim, dürüstlüğüne, idealistliğine hürmet ettiğim Bülent Ecevit döneminde oldu. MEB'i adeta biri zorla elinden alıyor. Ülkede asayiş düzelecek diye üç ayda mezun olma kararnamesini çıkarıldı. Sağ-sol diye birbirlerini vuran adamlar, kardeş kardeş üç ay notlara çalışıp imtihanı geçip, diploma aldı. Sonra bütün melanetlerini taşrada gösterdiler. Derse girmemek onlarda, matematik problemini çözememek onlarda, ‘Hocam bu divan edebiyatı nedir? Kokmuş çürümüş bile’ dediler. Tabi bunu Galatasaray'daki çocuk yemedi. Öğretmen profili, eğitim enstitüleriyle birlikte mahvoldu.
TÜRK ÖĞRETMEN PROFİLİ YOK OLDU
Şimdi iki yılda bir öğretim metotları değiştiriliyor. Eğitim fakültelerinde bazı hocalar, ‘Hocam eskiden fizik hocası, fizik de cebir de biliyordu’ diyor. ‘Şimdi biz bunların hepsini bileni mi yetiştireceğiz?' diye soruyor. Senin her şeyi bileni hangi şapkadan çıkaracağını bilmiyorum. Benim fizik hocam, cebir de çözüyordu. Kafama vura vura 20 dakikada anlattı. Bu hocalar bunu biliyor ama bize yutturmaya kalkıyor. Çürüyen eğitim enstitülerinin, ıslahının hiç düşünülmemesi ciddi bir açıktır. Türk öğretmen profili yok oldu.
EĞİTİMDE HOKKABAZLIĞIN YERİ YOK
*Modern matematik öğreteceklerini söylüyorlar. Dünyadaki ilk 500'e girdiği söylenen matematikçi Cahit Arf, ‘Modern matematiğin lise müfredatına girmesi benim kabahatim' diye açıkça söyledi. Eğitimde hokkabazlığın yeri yok. Çarpım tablosu ezberletilir. Ezberletmenin yöntemleri var. En basiti çocuğun eline cetvel vurulur. Tanzimat'ta lisan bile şiirle ezberletiliyordu. Müzik… En başta notalar, solfej öğretilir. Önce kendin söylersin. Hiç şüphesiz tarih de önce ezberletilir. Sonra anlatılır.
EZBERLETMEDEN ÖĞRETMEK, ÇOCUĞU AŞAR
Benim torunum da İtalyancayı ezberliyor. Ezberletmeden öğretmek, çocuğu aşar. Bunların üzerinde durulmadığı takdirde iş cıvır. Şimdi diyorlar ki ‘Efendim biz akıllı robot öğreteceğiz’. Önce, çocuğa aklını bir şekilde kullanmayı öğret robot arkadan gelir. Bu tür şaklabanlıklarla, Türk eğitimi tehlikenin içine giriyor. Bir takım seçkin geçinen öğretim kurumları sanki dışarıya adam kaçırmak için kurulmuş devşirme merkezi gibi çalışıyor. Çok enteresan bir şey.
BÖYLE ADAMLARLA ROBOT MOBOT YAPAMAZSIN
Birtakım eğitim kurumlarında hiçbir şekilde ciddi bir eğitim verme merakı yok. Öğrenci üzerinde bazı denenmemiş yöntemleri denemeye kalkıyorlar. Ama şurası bir gerçek ki Türk öğrencisi gramer bilmiyor. Türkçeyi bilmiyor. Türkçenin yanında öğrenmesi gereken başka dili bilmiyor. Müzik bilmiyor, matematiğin esaslarını kavrayamıyor. Coğrafya ve tarihten haberi yok. Böyle bir adamlarla robot mobot yapamazsın. Bu saçmalığın alâsıdır.
İNSANLAR TÜRKÇE KONUŞMAYI BİLMİYOR
Eğitim sistemimiz bu tarz devam ettiği sürece çok değil yakın zamanda büyük bir çöküntü başlar ki, bence başladı. İnsanlar, Türkçe konuşmayı bilmiyor. Telaffuzları bozuk. Gramer imla yok. Matematik bilmiyor. Türk insanı, yavaş yavaş başka kültürleri anlama kabiliyetini yitiriyor.
HİÇBİR YERDE EĞİTİM BU KADAR SOYSUZLAŞMIŞ DEĞİL
“Mevcut sistemle maalesef ki tarihi çok eski ve başarılı eğitim süreçlerinden geçmiş bir memleket çok acayip bir yere doğru gidiyor. Mazeret dediğin zaman, ‘Efendim her tarafta çürümüşlük var. Ama buradaki gibi değil. El âlemin çöküntüsü de beni çok da alakadar etmiyor. Hiçbir yerde eğitim bu kadar soysuzlaşmış değil. Bunu size açıkça söyleyebilirim.
BÖYLE APTAL TARİH KİTAPLARI GÖRMEDİM
Müfredat kitaplarını inceliyorum. Tarih kitaplarını açıp bakıyorum. Böyle aptal bir tarih kitabı görmedim. Kim ne derse desin bizim zamanımızda da hatalar olsa bile bugün artık çok ciddi hatalar var. Kitaplarda dünya tarihi yok. Adam buraya Yunanistan tarihi koymamış. Çok küstü Yunanistan'da sana. Sabahtan akşama, feodal Avrupa'yı anlatacağına Bizans'ı anlat. Böylelikle bir tarih dersi vermiş olursun. Birileri de tutturmuş, ‘Modern tarih öğretelim. Çok partili tarihe geçişi anlatalım' diyor. Sizin ilk önce imparatorluğun bitişini, Cumhuriyet'in kuruluşunu, o kadroların çıkışı ve dünyada onlara paralel gelişmeleri anlatın. Tarih odur, onun dışına çıkarsan zavallı adamlar görürsün
HERKES KENDİ HÖDÜĞÜNÜ TERBİYE ETSİN
Almanya'da adam Vespalya Anlaşması'nı, 30 Yıl Savaşları’nı bilmiyor ama siyaset okumaya gelmiş. Orada bir arkadaş dedi ki, ‘Yani sizinkiler bunları biliyor mu?' Ben de, ‘Bilmiyorlar ama o bizim hödükler. Sizinkilerle nasıl yapacağız bu işi bilmem' dedim. Herkes kendi hödüğünü terbiye etsin. Bizim de kendi cahil bırakılan çocuklarımızın şu andaki bu tarz eğitimle ıslah edilmesi mümkün değil, açıkça söylüyorum.
[Samanyolu Haber] 3.11.2019
Prof. Dr. İlber Ortaylı, Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmed Özkan ile MEF Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Muhammet Şahin'in ev sahipliğinde gerçekleşen konferansa ‘Geçmişten Geleceğe Eğitim Politikaları' konulu bir sunumla katıldı. Prof. Dr. Ortaylı’nın sunumundan satırbaşları şöyle:
KÖY ENSTİTÜLERİNİ DP DEĞİL CHP KAPATTI
Bazı eğitim sistemleri enternasyonaldir. Köy Enstitüleri modelini Bulgaristan'dan kendisi de Rumeli göçmeni olan Tonguç Bey getirdi. Bulgarlar, 19. yüzyılda ilk milliyetçi gazeteyi İzmir'de çıkardı. İzmir, böyle kozmopolit köşeydi. Köy Enstitüleri sistemi Alman ortaöğretim yapısına benziyordu. Ama sanıldığı gibi komünist değildi. Köy Enstitüleri'ni kapatan Demokrat Parti değil Cumhuriyet Halk Partisi'dir. Zaten DP ile CHP aynı torbadan çıkmış, öyle birbirine çok yabancı arkadaş falan da değildir.
Ortaylı: Benim Türkçe imlamı herhalde annem Şefika Karasel Ortaylı düzeltecek değildi. Öğretmenim Şefika Gülöksüz kulağımı çekerek düzeltti.
ÇOK ÖĞRETMEN, PROFESÖR GÖRDÜM AMA…
Köy Enstitüsü'nde yetişen sola yakın dürüst, güvenilir cumhuriyetçi hocalar vardı. Bir de kimse kusura bakmasın ama eğitim enstitülüler vardı. Onların içerisinde yetişenlerden biri Türk Dili Edebiyat muallimimiz Türkan Hanım’dı. Dünyada ecnebi memleketler dahil, bir sürü profesörler, hocalar, öğretmenler gördüm. Buna kendim de dahil, Türkan Hanım gibisini görmedim. Pedagog olarak, insan olarak, malumatı olan ve bunu çocuklara aşılama bakımından da daha iyisini görmedim.
MİLLİYETÇİLİK YAPMIYORUM, CEHALETİN KARŞISINDAYIM
Türkiye gibi ülkelerin eğitim mantığında ‘idealist öğretmen’ yapısı var. Onlar da taşradaki en ücra yerlere, ‘Öldürülecek olsam da, gidip Türkçe öğreteceğim' diye bakıyorlar. Sistemde Türkçe öğretme eğiliminin ön planında Türk çocuklarının olması kabul edilemedi. Milliyetçilik yapmıyorum. Cehaletin karşısındayım. Türkiye Cumhuriyeti'nin öğretmenleri Doğu'daki çocuklara Türkçe öğretmeyi bir insanlık vazifesi olarak düşündüler. Türkçe öğrenir, okur-yazar büyük adam olur, köyünde bile hiç Türkçe hiç konuşamayan çobanlar, köylü kadınlar olmaktan kurtulurlar gibi bir eğilimin yani bir vatandaşlık eğiliminin sonucudur.
BENİM İMLAMI ÖĞRETMENİM KULAĞIMI ÇEKEREK DÜZELTTİ
’Bize Kürtçe öğretmek için dayak atıyorlardı’ diyorlar. Bizim de doğru Türkçe yazmamız için öğretmenlerimiz kulağımızı çekiyordu. Şikayet etmiyorum hatta eline sağlık diyorum. Benim Türkçe imlamı herhalde annem Şefika Karasel Ortaylı düzeltecek değildi. Öğretmenim Şefika Gülöksüz kulağımı çekerek düzeltti. Türkiye'nin faşizmle millete Türkçe öğrettiği yok.
MAARİF İSTİKBALİMİZ ÇOK KARANLIK
Geçmişteki özel okulların arkasında fedakarlık ve idealizm yatıyordu. Maalesef, bugünkü özel okullar için aynı şeyi söyleyemem. Bu sisteme ciddi suretle el atılmazsa, maarif istikbalimiz çok karanlık. Çocuğunun, eğitimine çok önem veren ve bir sınıf yaratması mümkün olan bir zümre heba edilmiş olacak.
“Günümüz Türkiye'sinde başarı çizgisinden söz edemeyiz” diyen İlber Ortaylı, şunları söyledi: Eğitimin, anane olduğu ve ancak ananeye bağlı bir eğitim sisteminin ayakta durabileceği unutuldu. Sistem, kendi eğitmenini dahi yetiştiremiyor. Türkiye'nin, şu anda başarması mümkün görünmüyor.
BAZI ÖZEL OKULLAR PARALARI ALIP KAÇIYOR
Bugünkü, özel okul sistemini kabul etmemiz mümkün değil. Çok bariz hatalar yapılıyor. Birçok okul, çok uyduruk metotlarla velinin karşısına çıkıyor. Hiçbir şekilde bunu tatbik edecek halleri de yok. Bazıları paraları da alıp kaçıyor. Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı), bunları takip de ettirmiyor. Çok önemli bunların üzerinde durmamız gerekiyor.
ÖZEL OKULLAR VELİLERİN AT KOŞTURACAĞI BİR YER DEĞİL
Özel okullarda insiyatifin tamamen öğretmende olması gerekir. Özel okullar, velilerin at koşturacakları bir yer değil. Çünkü onlar eğitimden anlamazlar. Bu kadar açıkken, öğretmenin hatta okulun, düzenine karışabilecekleri böyle bir eğitim sistemi dünyada yok. Bu okulların peynirci-sandöviç dükkanı gibi 15-20 şubeyle hayatlarına devam etmeleri mümkün değil. Franchising diye bir isim koymuşlar. Bunlar yanlış şeyler. İşletmeci mantığı, eğitimi kavramaz.
ÜÇÜNCÜ BÜYÜK MİLLİ EĞİTİM BAKANI ÇIKMADI
Sultan Abdülmecid döneminde Darül-Muallim (öğretmen okulları), Tanzimat döneminde modern eğitim kurumları açıldı. Şimdi böyle bir eğitim geçmişi olan memlekette, Cumhuriyet Maarifi'nin çok büyük sorunları var. Çözümün odak noktası keşfetmektir. Memleketin en büyük Maarif Nazırı Mustafa Necati Bey ve ondan sonra Hasan Ali Yücel'dir. Üçüncüsünü bulmakta çok zorlanıyorum. Türkiye Cumhuriyeti'nin maalesef ki üç tane büyük maarif vekili yok. Bu gidişle, pek olacağa da benzemiyor. Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı, çok has bir iş ve çok has adamlar ortaya çıkması gerekir.
ESKİDEN MİLLİ EĞİTİM BAKANI BİR ÖĞRETMENİ KAPIYA KADAR UĞURLARDI
Cumhuriyet'in ilk yıllarında bu bakanlar şöyle düşünmüş. Mademki bir papaz, haham veya tarikat gurusu insanlara hükmetmeyi biliyor. Laik eğitim sistemimizde de öğretmene aynı görevi fonksiyonu yüklemek, ona saygı göstermek kaçınılmazdır. Bu çok önemlidir. Bu mihver öğretmen tipi maalesef 60'lardan itibaren kayboldu 1970'lere kadar bir Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) öğretmeni kapıya kadar uğurlarken, 70'li yıllarda öğretmenler hademeler tarafından kovalanmasına geçildi. Öğretmenler de maalesef ipin ucunu kaçıracak bir zümreye dönüşmüşlerdir.
HER YERE ÜNİVERSİTE AÇILMAZ, GÖRGÜSÜZLÜĞÜN LÜZUMU YOK
Çocukların sağlıklı bir ortam bulacakları, insanlarla çok sıcak ilişkilere girebilecekleri, tiyatrosu, sineması olan yerlere üniversite açılmalı. 18 yaşında insan gönderiyorsun. Öyle her yere üniversite açılmaz. Görgüsüzlüğün lüzumu yok. Üniversite mi lazım? Peki o zaman İzmir'e 5 tane, İstanbul'a 10 tane, Ankara'ya, Bursa'ya, Eskişehir'e aç. Sefalete vizeye başvuruyorsun.
ADAMIN DERDİ ÇOCUĞUNUN OKUMASI DEĞİL, EVİNİ KİRAYA VERMEK!
Bir vilayete üniversite istediğinde de sor, ‘Tiyatron var mı?’ ‘Kütüphaneniz ne âlemde?' diye bak. ‘Bizim çocuklar okumasın mı?’ diyor. Canım senin çocuğunun okuyacak kabiliyeti varsa, zaten kazanıp geliyor. Derdin çocuğun okuması değil, evini kiraya vermek. 40 bin talebe olan şehirde 20 bin kapasiteli yurt yok. Üniversite açılışı bile ev sahiplerinin insafına kalmışsa, burada bir sorun var.
ÜLKEDE ASAYİŞ DÜZELECEK DİYE ÜÇ AYDA DİPLOMA VERDİLER
Türkiye, eğitim enstitülerinin berbat edildiğinin, üstünden silindir gibi geçildiğinin yani facianın farkında değil. Bu maalesef ki sevdiğim, dürüstlüğüne, idealistliğine hürmet ettiğim Bülent Ecevit döneminde oldu. MEB'i adeta biri zorla elinden alıyor. Ülkede asayiş düzelecek diye üç ayda mezun olma kararnamesini çıkarıldı. Sağ-sol diye birbirlerini vuran adamlar, kardeş kardeş üç ay notlara çalışıp imtihanı geçip, diploma aldı. Sonra bütün melanetlerini taşrada gösterdiler. Derse girmemek onlarda, matematik problemini çözememek onlarda, ‘Hocam bu divan edebiyatı nedir? Kokmuş çürümüş bile’ dediler. Tabi bunu Galatasaray'daki çocuk yemedi. Öğretmen profili, eğitim enstitüleriyle birlikte mahvoldu.
TÜRK ÖĞRETMEN PROFİLİ YOK OLDU
Şimdi iki yılda bir öğretim metotları değiştiriliyor. Eğitim fakültelerinde bazı hocalar, ‘Hocam eskiden fizik hocası, fizik de cebir de biliyordu’ diyor. ‘Şimdi biz bunların hepsini bileni mi yetiştireceğiz?' diye soruyor. Senin her şeyi bileni hangi şapkadan çıkaracağını bilmiyorum. Benim fizik hocam, cebir de çözüyordu. Kafama vura vura 20 dakikada anlattı. Bu hocalar bunu biliyor ama bize yutturmaya kalkıyor. Çürüyen eğitim enstitülerinin, ıslahının hiç düşünülmemesi ciddi bir açıktır. Türk öğretmen profili yok oldu.
EĞİTİMDE HOKKABAZLIĞIN YERİ YOK
*Modern matematik öğreteceklerini söylüyorlar. Dünyadaki ilk 500'e girdiği söylenen matematikçi Cahit Arf, ‘Modern matematiğin lise müfredatına girmesi benim kabahatim' diye açıkça söyledi. Eğitimde hokkabazlığın yeri yok. Çarpım tablosu ezberletilir. Ezberletmenin yöntemleri var. En basiti çocuğun eline cetvel vurulur. Tanzimat'ta lisan bile şiirle ezberletiliyordu. Müzik… En başta notalar, solfej öğretilir. Önce kendin söylersin. Hiç şüphesiz tarih de önce ezberletilir. Sonra anlatılır.
EZBERLETMEDEN ÖĞRETMEK, ÇOCUĞU AŞAR
Benim torunum da İtalyancayı ezberliyor. Ezberletmeden öğretmek, çocuğu aşar. Bunların üzerinde durulmadığı takdirde iş cıvır. Şimdi diyorlar ki ‘Efendim biz akıllı robot öğreteceğiz’. Önce, çocuğa aklını bir şekilde kullanmayı öğret robot arkadan gelir. Bu tür şaklabanlıklarla, Türk eğitimi tehlikenin içine giriyor. Bir takım seçkin geçinen öğretim kurumları sanki dışarıya adam kaçırmak için kurulmuş devşirme merkezi gibi çalışıyor. Çok enteresan bir şey.
BÖYLE ADAMLARLA ROBOT MOBOT YAPAMAZSIN
Birtakım eğitim kurumlarında hiçbir şekilde ciddi bir eğitim verme merakı yok. Öğrenci üzerinde bazı denenmemiş yöntemleri denemeye kalkıyorlar. Ama şurası bir gerçek ki Türk öğrencisi gramer bilmiyor. Türkçeyi bilmiyor. Türkçenin yanında öğrenmesi gereken başka dili bilmiyor. Müzik bilmiyor, matematiğin esaslarını kavrayamıyor. Coğrafya ve tarihten haberi yok. Böyle bir adamlarla robot mobot yapamazsın. Bu saçmalığın alâsıdır.
İNSANLAR TÜRKÇE KONUŞMAYI BİLMİYOR
Eğitim sistemimiz bu tarz devam ettiği sürece çok değil yakın zamanda büyük bir çöküntü başlar ki, bence başladı. İnsanlar, Türkçe konuşmayı bilmiyor. Telaffuzları bozuk. Gramer imla yok. Matematik bilmiyor. Türk insanı, yavaş yavaş başka kültürleri anlama kabiliyetini yitiriyor.
HİÇBİR YERDE EĞİTİM BU KADAR SOYSUZLAŞMIŞ DEĞİL
“Mevcut sistemle maalesef ki tarihi çok eski ve başarılı eğitim süreçlerinden geçmiş bir memleket çok acayip bir yere doğru gidiyor. Mazeret dediğin zaman, ‘Efendim her tarafta çürümüşlük var. Ama buradaki gibi değil. El âlemin çöküntüsü de beni çok da alakadar etmiyor. Hiçbir yerde eğitim bu kadar soysuzlaşmış değil. Bunu size açıkça söyleyebilirim.
BÖYLE APTAL TARİH KİTAPLARI GÖRMEDİM
Müfredat kitaplarını inceliyorum. Tarih kitaplarını açıp bakıyorum. Böyle aptal bir tarih kitabı görmedim. Kim ne derse desin bizim zamanımızda da hatalar olsa bile bugün artık çok ciddi hatalar var. Kitaplarda dünya tarihi yok. Adam buraya Yunanistan tarihi koymamış. Çok küstü Yunanistan'da sana. Sabahtan akşama, feodal Avrupa'yı anlatacağına Bizans'ı anlat. Böylelikle bir tarih dersi vermiş olursun. Birileri de tutturmuş, ‘Modern tarih öğretelim. Çok partili tarihe geçişi anlatalım' diyor. Sizin ilk önce imparatorluğun bitişini, Cumhuriyet'in kuruluşunu, o kadroların çıkışı ve dünyada onlara paralel gelişmeleri anlatın. Tarih odur, onun dışına çıkarsan zavallı adamlar görürsün
HERKES KENDİ HÖDÜĞÜNÜ TERBİYE ETSİN
Almanya'da adam Vespalya Anlaşması'nı, 30 Yıl Savaşları’nı bilmiyor ama siyaset okumaya gelmiş. Orada bir arkadaş dedi ki, ‘Yani sizinkiler bunları biliyor mu?' Ben de, ‘Bilmiyorlar ama o bizim hödükler. Sizinkilerle nasıl yapacağız bu işi bilmem' dedim. Herkes kendi hödüğünü terbiye etsin. Bizim de kendi cahil bırakılan çocuklarımızın şu andaki bu tarz eğitimle ıslah edilmesi mümkün değil, açıkça söylüyorum.
[Samanyolu Haber] 3.11.2019
17 yıllık AKP bilançosu
17 yıllık AKP bilançosu17 yıl önce bugün iktidara gelen AKP, cumhuriyetin birikimi yerli ve milli ne kadar kamu kuruluşu varsa elden çıkardı. Dev projeleri ise yandaş şirketlere yaptırıp Hazine garantisi vererek ülkenin geleceğini ipotek ettirdi.
14 Ağustos 2001’de kurulan, 3 Kasım 2002 seçimlerinden birinci parti çıkan AKP, bugün iktidardaki 17’nci yılını geride bıraktı.
O günden bugüne ekonomiden siyasette, adaletten güvenliğe kadar birçok alanda büyük bir değişim yaşandı. AKP iktidarı, Türkiye'nin en büyük şirketlerini, fabrikalarını, otellerini, limanlarını, enerji üretim tesislerini, elektrik ile doğalgaz dağıtım şebekelerini ve arazilerini yerli ve yabancı özel şirketlere sattı.
268 KURULUŞTA KAMU PAYI SIFIRLANDI
2002 yılından bu yana 273 kuruluşta hisse senedi veya varlık satış-devir işlemleri yapıldı. Bu kuruluşlardan 268'inde kamu payı kalmadı. 1986 yılından AKP'nin iktidara geldiği döneme kadar 8.2 milyar dolarlık özelleştirme yapılırken, 2002'den günümüze toplam 62 milyar dolarlık satış gerçekleştirildi.
ÖNCE ‘FABRİKA KURAN FABRİKALAR’ GİTTİ
AKP, iktidara gelir gelmez ilk önce ‘fabrika kuran fabrikaları’ elden çıkardı. 2003 yılında iki kamu şirketi, Ortadoğu ve Balkanlar’ın en büyük tezgah üreticisi TAKSAN ile sanayi tesisi imalatı yapan GERKONSAN satıldı. Aynı yıl Türkiye Denizcilik İşletmeleri‘ne ait limanlar, SEKA'nın kağıt fabrikaları ve kamu arazileri de satılarak toplam 187 milyon dolar gelir elde edildi.
PARÇALAYA PARÇALAYA VERDİLER
Takvim yaprakları 2004 yılını gösterdiğinde özelleştirmelerde vites yükselten AKP iktidarı, 1 milyar 282 milyon dolarlık satış yaptı. 2003 yılında fabrika yapan fabrikaları elden çıkaran AKP iktidarı bu defa parçalaya parçalaya sanayi kuruluşlarını satmaya başladı.
TEKEL'in alkollü içecekler bölümü 292 milyon dolara satılırken, gübre üreten şirketler ve onların fabrikaları özelleştirildi. Eti Bakır 21.8 milyon, Eti Krom 58 milyon, Eti Gümüş 41.2 milyon ve Eti Elektrometalurji 15.3 milyon dolara satıldı.
Çayeli Bakır İşletmeleri 49.2 milyon dolara, Karadeniz Bakır işletmeleri Samsun İşletmesi 11.1 milyon BET Kütahya Şeker Fabrikası 23.8 milyon dolara, Amasya Şeker 1 milyon 250 bin dolara özelleştirildi.
THY’NİN YÜZDE 20’Sİ BORSADA SATILDI
Doğalgaz dağıtım şirketleri ESGAZ 43 milyon dolara, BURSAGAZ 120 milyon dolara satıldı. Sümer Holding bünyesinde yer alan fabrika arazileri de tek tek satıldı. 44 milyon dolara satılan Sümerbank Bakırköy İşletmesi‘ni ve 27 milyon dolara satılan TÜMOSAN izledi. Blok satıştan toplam 402 milyon dolar gelir elde edilirken, 2004 yılında 689 milyon dolar değerinde tesis, varlık ve arazi satışı gerçekleştirildi. Türk Hava Yolları'nın (THY) hisselerinin yüzde 20'si ise 177 milyon dolara borsada satıldı.
TÜRK TELEKOM LÜBNANLILARIN OLDU
2005 yılında AKP iktidarı toplam 8.2 milyar dolarlık özelleştirme yaparak rekor kırdı. Türkiye'nin en stratejik kurumlarından biri olan Türk Telekom'un yüzde 55'i 6 milyar 550 milyon dolar bedelle Lübnanlı Hariri Ailesi’ne satıldı. Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü'ne ait olan İstanbul Hilton Oteli binası ve arazisi 255 milyon dolara, Ataköy Otelcilik 62.7 milyon dolara, Ataköy Marina ve Yat İşletmeciliği 23.7 milyon dolara, Ataköy Turizm ise 33.5 milyon dolara satıldı.
ETİ ALÜMİNYUM 305 MİLYON DOLARA SATILDI
2005 yılının bir başka büyük özelleştirmesi ise 305 milyon dolara Eti Alüminyum'un satışı oldu. Kıbrıs Türk Havayolları 33 milyon dolara, Adapazarı Şeker Fabrikası 45.7 milyon dolara blok olarak satılan kuruluşlar oldu. AKP, 2005 yılında Türkiye'nin en büyük sanayi kuruluşlarından TÜPRAŞ ve PETKİM'in bir bölümünü borsada sattı. Bir gece yarısı TÜPRAŞ'ın yüzde 14.76'sı İsrailli iş adamı Sami Ofer'e 453 milyon dolar bedelle devredilirken, PETKİM'in yüzde 35'i 273 milyon dolara halka arz edildi.
TÜPRAŞ VE ERDEMİR ELDEN ÇIKARILDI
2006 yılı özelleştirme çapı açısından 2005'i bir önceki yılı aratmadı. Türkiye'nin en büyük sanayi kuruluşu olan TÜPRAŞ'ın özelleştirme ihalesi Eylül 2005'te yapıldı ve 4 milyar 140 milyon dolar teklif eden Koç Holding-Shell ortak girişimi ipi göğüsledi.
Birkaç gün sonra ise bir başka sanayi devi Erdemir, 2 milyar 770 milyon dolara OYAK Grubu'na satıldı. Başak Sigorta ve Başak Emeklilik‘e mayıs ayında blok olarak 268 milyon dolara özelleştirildi. THY'nin yüzde 25'i 207.8 milyon dolara borsada halka arz edilirken, TEKEL'in Ankara'daki genel müdürlük binası da 100 milyon dolara TOBB'a satıldı.
OTELLER PEŞ PEŞE GİTTİ
Emekli Sandığı'nın sahip olduğu oteller de bir bir özelleştirilirken, Büyük Ankara Oteli 36.3 milyon dolar, Büyük Efes Oteli 121.5 milyon dolar, Büyük Tarabya Oteli ise 145.3 milyon dolara satıldı. 2006 yılında toplam 8 milyar dolarlık özelleştirme yapılırken, taşınmaz ve tesis satışından toplam 710 milyon dolar gelir elde edildi.
ARAÇ MUAYENE İSTASYONLARINI VERDİLER
2007 yılında AKP, hiç kamu şirketi satmadı. Araç muayene istasyonlarını, taşınmazları ve borsada Halkbank hisselerinin bir kısmını elden çıkartarak toplam 4 milyar 258 milyon dolar gelir elde etti.
Bugün Zorlu Center'ın yükseldiği İstanbul Boğazı'na nazır Karayolları arazisi 800 milyon dolara, Mersin Limanı 755 milyon dolara, araç muayene istasyonları 613 milyon dolara, Halkbank'ın yüzde 25'i ise 1.8 milyar dolara satıldı.
YERLİ VE MİLLİ PETKİM AZERBAYCAN’IN OLDU
2008 yılında iki şirket blok olarak özelleştirildi. Birincisi tıpkı TÜPRAŞ ve Türk Telekom gibi Türkiye'nin en stratejik kurumlarından biri olan Petkim Petrokimya Holding'di. 30 Mayıs 2008 günü imzalanan sözleşmeyle Azerbaycan devlet şirketi Socar, Petkim'i 2 milyar 40 milyon dolara satın aldı.
TEKEL'in sigara bölümü ise 24 Haziran 2008'de 1 milyar 720 milyon dolara satıldı. Ankara Doğal Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş'nin (ADÜAŞ) sahip olduğu 9 santral ise 510 milyon dolara özelleştirildi.
ŞİRKETLER BİTİNCE TESİS VE VARLIKLARI SATTILAR
2009 yılında İSE 2 milyar 270 milyon dolar değerinde özelleştirme işlemi gerçekleştirildi. Yapılan satışlarda en büyük kalemi elektrik dağıtım şirketleri oluşturdu. Başkent Elektrik 1 milyar 225 milyon dolara, Sakarya Elektrik 600 milyon dolara, Meram Elektrik ise 440 milyon dolara satıldı.
Blok olarak satış yapacak kamu şirketi sayısı azalınca, ilerleyen yıllarda tesis ve varlık satışına ağırlık veren AKP hükümeti, kamu arazilerini, fabrikaları, enerji üretim santralleri ile dağıtım şebekelerini elden çıkardı. Devletin yapacağı yatırımları ise özel sektöre ihale eden AKP, seçtiği işbirliği yöntemiyle de ülkenin geleceğini sayıları iki elin parmaklarını geçmeyecek şirkete adeta ipotek ettirdi.
HAZİNE’DEN 100 MİLYAR DOLAR ÇIKABİLİR
Üçüncü Havalimanı, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Osman Gazi Köprüsü, Avrasya Tüneli ve şehir hastaneleri başta olmak üzere yap-işlet-devret modelli projelerde işletici firmalarla yapılan sözleşmelerde günlük veya yıllık olmak üzere yolcu, araç ve hasta sayısı garantisi verildi.
‘TİCARİ SIR’ DEYİP HALKTAN GİZLİYORLAR
Eğer planlan sayıda kullanım olmazsa, kamu-özel işbirliği projelerinde devletin hazinesi 25 yıl boyunca firmalara toplam 100 milyar dolarlık ödeme yapabilir. Ülkenin geleceğini ipotek altına alan bu mega yatırımlar için verilen taahhütler ise “ticari sır” olarak halktan gizleniyor.
KAMU ÇALIŞANI SAYISI YÜZDE 100 ARTTI
AKP iktidara geldiğinde devleti küçültüp, harcamaları kısarak daha verimli bir yapı oluşturma iddiasına taşıyordu. Kamu şirketleri satılacak işçiler özel sektör tarafından istihdam edilecek, merkezde toplanan yetkiler yerele devredilerek kadrolu memur sayısı azalacaktı.
2003 yılında Türkiye'de kamuda çalışan kişi sayısı 2 milyon 187 bin 599'du. 2019 yılının ikinci yarısı itibariyle kamuda istihdam edilenlerin sayısı 4 milyon 569 bin 916'ya çıkmış durumda.
Ekonominin hız kesmeye başladığı yıllarda peş peşe gelen seçimler 2013 yılından bu yana kamuda çalışanlarının sayısı 2 milyon kişi artmasına neden oldu. 2002 yılında iktidar koltuğuna oturduğunda devleti küçültme iddiasını taşıyan AKP, aradan geçen 17 yılda kamuda çalışan sayısını yüzde 100'den fazla artırmış bulunuyor.
10 KİŞİDEN ÜÇÜ EKONOMİK SUÇTAN CEZAEVİNDE
2002 yılında Türkiye'de toplam 98 bin 955 kişi cezaevindeydi. Hırsızlık, zimmete para geçirme, rüşvet, irtikap, sahtecilik, para ve mal kaçakçılığından hapse girenlerin sayısı ise 13 bin 169'di.
Türkiye İstatistik Kurumu'nun konuyla ilgili yakında dönemde yayınladığı son veri 2017'ye ait. Buna göre söz konusu tarihte Türkiye'de ceza infaz kurumuna 215 bin 761 kişi girdi.
Hırsızlık, zimmete para geçirme ve benzeri suçlardan hapse giren hükümlü sayısı ise 68 bin 528 oldu. 2002 yılında cezaevine giren her 10 kişiden biri ekonomik suçlardan dolayı hapse girerken 2017 yılında bu oran her 10 kişiden üçü bu nedenle ceza aldı. Ekonomik koşulların ağırlaştığı 2018 ve 2019 yıllarına ait veriler yayınlandığı bu oranın artış göstermesi bekleniyor.
CİNSEL SALDIRI HÜKÜMLÜSÜ SAYISI 14 KAT ARTTI
Uyuşturucu madde kullanma, satma veya satın alma suçunu işleyen 3 bin 450 kişi 2002 yılında cezaevine girdi. Takvim yaprakları 2017'i gösterdiğinde ise bu sayı 22 bin 490'a yükseldi. Cinsel suçtan dolayı 2002'de bin 858 kişi hüküm giyerken bu sayı 2017’de 26 bin 539 oldu. Cinsel saldırıdan cezaevine giren suçluların 14 kat, uyuşturucu hükümlülerinin ise 7 kat artığı görülüyor.
İCRA DOSYALARINDA PATLAMA
Adalet Bakanlığı'nın verilerine göre, 2002 yılında 8 milyon 613 bin 759 adet icra dosyası bulunuyordu. Yıllar için icra dairelerindeki icra ve iflas dosyaları artarken bu sayı Kasım 2019 itibariyle 21 milyonu aşmış durumda.
İŞSİZ SAYISI
2002: 2 milyon 464 bin
2019: 4 milyon 596 bin (Temmuz)
İŞSİZLİK ORANI
2002: Yüzde 10.3
2019: Yüzde 13.9 (Temmuz)
TÜRKİYE’NİN BRÜT DIŞ BORÇ STOĞU
2002: 129.6 milyar dolar
2019: 446.8 milyar dolar (Ekim)
DIŞ BORCUN GSYH ORANI
2002: % 54.8
2019: % 61.9
MERKEZİ YÖNETİM TOPLAM BORÇ STOKU
2003: 283.2 milyar lira
2019: 1 trilyon 239 milyar lira (Ekim)
GSYH
2002: 231 milyar dolar
2019: 749 milyar dolar (Tahmini)
KİŞİ BAŞI GSYH
2002: 3 bin 492
2019: 9 bin 93 dolar (Tahmini)
BÜYÜME
2002: Yüzde 6.2
2019: Yüzde 0.5 (Tahmini)
ENFLASYON
2002: 29.8
2019: 9.26 (Eylül)
[Samanyolu Haber] 3.11.2019
14 Ağustos 2001’de kurulan, 3 Kasım 2002 seçimlerinden birinci parti çıkan AKP, bugün iktidardaki 17’nci yılını geride bıraktı.
O günden bugüne ekonomiden siyasette, adaletten güvenliğe kadar birçok alanda büyük bir değişim yaşandı. AKP iktidarı, Türkiye'nin en büyük şirketlerini, fabrikalarını, otellerini, limanlarını, enerji üretim tesislerini, elektrik ile doğalgaz dağıtım şebekelerini ve arazilerini yerli ve yabancı özel şirketlere sattı.
268 KURULUŞTA KAMU PAYI SIFIRLANDI
2002 yılından bu yana 273 kuruluşta hisse senedi veya varlık satış-devir işlemleri yapıldı. Bu kuruluşlardan 268'inde kamu payı kalmadı. 1986 yılından AKP'nin iktidara geldiği döneme kadar 8.2 milyar dolarlık özelleştirme yapılırken, 2002'den günümüze toplam 62 milyar dolarlık satış gerçekleştirildi.
ÖNCE ‘FABRİKA KURAN FABRİKALAR’ GİTTİ
AKP, iktidara gelir gelmez ilk önce ‘fabrika kuran fabrikaları’ elden çıkardı. 2003 yılında iki kamu şirketi, Ortadoğu ve Balkanlar’ın en büyük tezgah üreticisi TAKSAN ile sanayi tesisi imalatı yapan GERKONSAN satıldı. Aynı yıl Türkiye Denizcilik İşletmeleri‘ne ait limanlar, SEKA'nın kağıt fabrikaları ve kamu arazileri de satılarak toplam 187 milyon dolar gelir elde edildi.
PARÇALAYA PARÇALAYA VERDİLER
Takvim yaprakları 2004 yılını gösterdiğinde özelleştirmelerde vites yükselten AKP iktidarı, 1 milyar 282 milyon dolarlık satış yaptı. 2003 yılında fabrika yapan fabrikaları elden çıkaran AKP iktidarı bu defa parçalaya parçalaya sanayi kuruluşlarını satmaya başladı.
TEKEL'in alkollü içecekler bölümü 292 milyon dolara satılırken, gübre üreten şirketler ve onların fabrikaları özelleştirildi. Eti Bakır 21.8 milyon, Eti Krom 58 milyon, Eti Gümüş 41.2 milyon ve Eti Elektrometalurji 15.3 milyon dolara satıldı.
Çayeli Bakır İşletmeleri 49.2 milyon dolara, Karadeniz Bakır işletmeleri Samsun İşletmesi 11.1 milyon BET Kütahya Şeker Fabrikası 23.8 milyon dolara, Amasya Şeker 1 milyon 250 bin dolara özelleştirildi.
THY’NİN YÜZDE 20’Sİ BORSADA SATILDI
Doğalgaz dağıtım şirketleri ESGAZ 43 milyon dolara, BURSAGAZ 120 milyon dolara satıldı. Sümer Holding bünyesinde yer alan fabrika arazileri de tek tek satıldı. 44 milyon dolara satılan Sümerbank Bakırköy İşletmesi‘ni ve 27 milyon dolara satılan TÜMOSAN izledi. Blok satıştan toplam 402 milyon dolar gelir elde edilirken, 2004 yılında 689 milyon dolar değerinde tesis, varlık ve arazi satışı gerçekleştirildi. Türk Hava Yolları'nın (THY) hisselerinin yüzde 20'si ise 177 milyon dolara borsada satıldı.
TÜRK TELEKOM LÜBNANLILARIN OLDU
2005 yılında AKP iktidarı toplam 8.2 milyar dolarlık özelleştirme yaparak rekor kırdı. Türkiye'nin en stratejik kurumlarından biri olan Türk Telekom'un yüzde 55'i 6 milyar 550 milyon dolar bedelle Lübnanlı Hariri Ailesi’ne satıldı. Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü'ne ait olan İstanbul Hilton Oteli binası ve arazisi 255 milyon dolara, Ataköy Otelcilik 62.7 milyon dolara, Ataköy Marina ve Yat İşletmeciliği 23.7 milyon dolara, Ataköy Turizm ise 33.5 milyon dolara satıldı.
ETİ ALÜMİNYUM 305 MİLYON DOLARA SATILDI
2005 yılının bir başka büyük özelleştirmesi ise 305 milyon dolara Eti Alüminyum'un satışı oldu. Kıbrıs Türk Havayolları 33 milyon dolara, Adapazarı Şeker Fabrikası 45.7 milyon dolara blok olarak satılan kuruluşlar oldu. AKP, 2005 yılında Türkiye'nin en büyük sanayi kuruluşlarından TÜPRAŞ ve PETKİM'in bir bölümünü borsada sattı. Bir gece yarısı TÜPRAŞ'ın yüzde 14.76'sı İsrailli iş adamı Sami Ofer'e 453 milyon dolar bedelle devredilirken, PETKİM'in yüzde 35'i 273 milyon dolara halka arz edildi.
TÜPRAŞ VE ERDEMİR ELDEN ÇIKARILDI
2006 yılı özelleştirme çapı açısından 2005'i bir önceki yılı aratmadı. Türkiye'nin en büyük sanayi kuruluşu olan TÜPRAŞ'ın özelleştirme ihalesi Eylül 2005'te yapıldı ve 4 milyar 140 milyon dolar teklif eden Koç Holding-Shell ortak girişimi ipi göğüsledi.
Birkaç gün sonra ise bir başka sanayi devi Erdemir, 2 milyar 770 milyon dolara OYAK Grubu'na satıldı. Başak Sigorta ve Başak Emeklilik‘e mayıs ayında blok olarak 268 milyon dolara özelleştirildi. THY'nin yüzde 25'i 207.8 milyon dolara borsada halka arz edilirken, TEKEL'in Ankara'daki genel müdürlük binası da 100 milyon dolara TOBB'a satıldı.
OTELLER PEŞ PEŞE GİTTİ
Emekli Sandığı'nın sahip olduğu oteller de bir bir özelleştirilirken, Büyük Ankara Oteli 36.3 milyon dolar, Büyük Efes Oteli 121.5 milyon dolar, Büyük Tarabya Oteli ise 145.3 milyon dolara satıldı. 2006 yılında toplam 8 milyar dolarlık özelleştirme yapılırken, taşınmaz ve tesis satışından toplam 710 milyon dolar gelir elde edildi.
ARAÇ MUAYENE İSTASYONLARINI VERDİLER
2007 yılında AKP, hiç kamu şirketi satmadı. Araç muayene istasyonlarını, taşınmazları ve borsada Halkbank hisselerinin bir kısmını elden çıkartarak toplam 4 milyar 258 milyon dolar gelir elde etti.
Bugün Zorlu Center'ın yükseldiği İstanbul Boğazı'na nazır Karayolları arazisi 800 milyon dolara, Mersin Limanı 755 milyon dolara, araç muayene istasyonları 613 milyon dolara, Halkbank'ın yüzde 25'i ise 1.8 milyar dolara satıldı.
YERLİ VE MİLLİ PETKİM AZERBAYCAN’IN OLDU
2008 yılında iki şirket blok olarak özelleştirildi. Birincisi tıpkı TÜPRAŞ ve Türk Telekom gibi Türkiye'nin en stratejik kurumlarından biri olan Petkim Petrokimya Holding'di. 30 Mayıs 2008 günü imzalanan sözleşmeyle Azerbaycan devlet şirketi Socar, Petkim'i 2 milyar 40 milyon dolara satın aldı.
TEKEL'in sigara bölümü ise 24 Haziran 2008'de 1 milyar 720 milyon dolara satıldı. Ankara Doğal Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş'nin (ADÜAŞ) sahip olduğu 9 santral ise 510 milyon dolara özelleştirildi.
ŞİRKETLER BİTİNCE TESİS VE VARLIKLARI SATTILAR
2009 yılında İSE 2 milyar 270 milyon dolar değerinde özelleştirme işlemi gerçekleştirildi. Yapılan satışlarda en büyük kalemi elektrik dağıtım şirketleri oluşturdu. Başkent Elektrik 1 milyar 225 milyon dolara, Sakarya Elektrik 600 milyon dolara, Meram Elektrik ise 440 milyon dolara satıldı.
Blok olarak satış yapacak kamu şirketi sayısı azalınca, ilerleyen yıllarda tesis ve varlık satışına ağırlık veren AKP hükümeti, kamu arazilerini, fabrikaları, enerji üretim santralleri ile dağıtım şebekelerini elden çıkardı. Devletin yapacağı yatırımları ise özel sektöre ihale eden AKP, seçtiği işbirliği yöntemiyle de ülkenin geleceğini sayıları iki elin parmaklarını geçmeyecek şirkete adeta ipotek ettirdi.
HAZİNE’DEN 100 MİLYAR DOLAR ÇIKABİLİR
Üçüncü Havalimanı, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Osman Gazi Köprüsü, Avrasya Tüneli ve şehir hastaneleri başta olmak üzere yap-işlet-devret modelli projelerde işletici firmalarla yapılan sözleşmelerde günlük veya yıllık olmak üzere yolcu, araç ve hasta sayısı garantisi verildi.
‘TİCARİ SIR’ DEYİP HALKTAN GİZLİYORLAR
Eğer planlan sayıda kullanım olmazsa, kamu-özel işbirliği projelerinde devletin hazinesi 25 yıl boyunca firmalara toplam 100 milyar dolarlık ödeme yapabilir. Ülkenin geleceğini ipotek altına alan bu mega yatırımlar için verilen taahhütler ise “ticari sır” olarak halktan gizleniyor.
KAMU ÇALIŞANI SAYISI YÜZDE 100 ARTTI
AKP iktidara geldiğinde devleti küçültüp, harcamaları kısarak daha verimli bir yapı oluşturma iddiasına taşıyordu. Kamu şirketleri satılacak işçiler özel sektör tarafından istihdam edilecek, merkezde toplanan yetkiler yerele devredilerek kadrolu memur sayısı azalacaktı.
2003 yılında Türkiye'de kamuda çalışan kişi sayısı 2 milyon 187 bin 599'du. 2019 yılının ikinci yarısı itibariyle kamuda istihdam edilenlerin sayısı 4 milyon 569 bin 916'ya çıkmış durumda.
Ekonominin hız kesmeye başladığı yıllarda peş peşe gelen seçimler 2013 yılından bu yana kamuda çalışanlarının sayısı 2 milyon kişi artmasına neden oldu. 2002 yılında iktidar koltuğuna oturduğunda devleti küçültme iddiasını taşıyan AKP, aradan geçen 17 yılda kamuda çalışan sayısını yüzde 100'den fazla artırmış bulunuyor.
10 KİŞİDEN ÜÇÜ EKONOMİK SUÇTAN CEZAEVİNDE
2002 yılında Türkiye'de toplam 98 bin 955 kişi cezaevindeydi. Hırsızlık, zimmete para geçirme, rüşvet, irtikap, sahtecilik, para ve mal kaçakçılığından hapse girenlerin sayısı ise 13 bin 169'di.
Türkiye İstatistik Kurumu'nun konuyla ilgili yakında dönemde yayınladığı son veri 2017'ye ait. Buna göre söz konusu tarihte Türkiye'de ceza infaz kurumuna 215 bin 761 kişi girdi.
Hırsızlık, zimmete para geçirme ve benzeri suçlardan hapse giren hükümlü sayısı ise 68 bin 528 oldu. 2002 yılında cezaevine giren her 10 kişiden biri ekonomik suçlardan dolayı hapse girerken 2017 yılında bu oran her 10 kişiden üçü bu nedenle ceza aldı. Ekonomik koşulların ağırlaştığı 2018 ve 2019 yıllarına ait veriler yayınlandığı bu oranın artış göstermesi bekleniyor.
CİNSEL SALDIRI HÜKÜMLÜSÜ SAYISI 14 KAT ARTTI
Uyuşturucu madde kullanma, satma veya satın alma suçunu işleyen 3 bin 450 kişi 2002 yılında cezaevine girdi. Takvim yaprakları 2017'i gösterdiğinde ise bu sayı 22 bin 490'a yükseldi. Cinsel suçtan dolayı 2002'de bin 858 kişi hüküm giyerken bu sayı 2017’de 26 bin 539 oldu. Cinsel saldırıdan cezaevine giren suçluların 14 kat, uyuşturucu hükümlülerinin ise 7 kat artığı görülüyor.
İCRA DOSYALARINDA PATLAMA
Adalet Bakanlığı'nın verilerine göre, 2002 yılında 8 milyon 613 bin 759 adet icra dosyası bulunuyordu. Yıllar için icra dairelerindeki icra ve iflas dosyaları artarken bu sayı Kasım 2019 itibariyle 21 milyonu aşmış durumda.
İŞSİZ SAYISI
2002: 2 milyon 464 bin
2019: 4 milyon 596 bin (Temmuz)
İŞSİZLİK ORANI
2002: Yüzde 10.3
2019: Yüzde 13.9 (Temmuz)
TÜRKİYE’NİN BRÜT DIŞ BORÇ STOĞU
2002: 129.6 milyar dolar
2019: 446.8 milyar dolar (Ekim)
DIŞ BORCUN GSYH ORANI
2002: % 54.8
2019: % 61.9
MERKEZİ YÖNETİM TOPLAM BORÇ STOKU
2003: 283.2 milyar lira
2019: 1 trilyon 239 milyar lira (Ekim)
GSYH
2002: 231 milyar dolar
2019: 749 milyar dolar (Tahmini)
KİŞİ BAŞI GSYH
2002: 3 bin 492
2019: 9 bin 93 dolar (Tahmini)
BÜYÜME
2002: Yüzde 6.2
2019: Yüzde 0.5 (Tahmini)
ENFLASYON
2002: 29.8
2019: 9.26 (Eylül)
[Samanyolu Haber] 3.11.2019
15 Temmuz gecesi Küçükakyüz’ü düğüne geri döndüren de o muydu? [Ahmet Dönmez]
Son olarak evindeki bakıcı Nadira Kadirova’nın kuşkulu ölümüyle gündeme gelen AKP Milletvekili Şirin Ünal’la ilgili çarpıcı bilgiler gelmeye devam ediyor.
23 yaşındaki Özbekistan vatandaşı Kadirova’nın intihar etmediği, bilinmeyen bir nedenle öldürüldüğü yönündeki şüpheler yabana atılacak cinsten değil. Ortada çok önemli soru işaretleri var ve bunlar azalmak yerine her geçen gün kuvvetleniyor.
Barış Pınarı operasyonu sayesinde gündemden düşse de Kadirova’nın cinsel istismar nedeniyle veya Ünal hakkında çok önemli sırlara vakıf olduğu için öldürülmüş olabileceği iddiaları halen dillendiriliyor.
“Bu çok önemli sırlar ne olabilir ki?” sorusu cevap arayadursun, 15 Temmuz’un en gizemli figürlerinden olan Emekli Hava Tümgeneral Şirin Ünal’la ilgili o geceye dair başka önemli iddialar da ortaya atılmaya başlandı.
Onlardan en çarpıcısı Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Küçükakyüz’le ilgili. O sırada Hava Eğitim Komutanı olan Küçükakyüz, dönemin Muharip Hava Kuvvetleri Komutanı Mehmet Şanver’in kızının Moda’daki düğününe katılmıştı. Ancak henüz darbeci askerlerce basılmadan önce eşi Nuray Hanım’la birlikte düğün salonundan ayrıldılar. Daha sonra ilginç bir şekilde geri döndüler ve Küçükakyüz, baskın yapan askerlerce derdest edilen komutanlar arasında yer aldı.
Küçükakyüz’ün neden düğünden erken ayrıldığı ve sonra neden geri döndüğü anlaşılamadı. Müşteki sıfatıyla savcıya verdiği ifadede bunu şöyle anlattı: “Saat 20:15’te Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal, Hava Harp Okulu Komutanı Fethi Alpay ve Hava Teknik Okullar Komutanı Ahmet Cural ile birlikte düğüne gittik. Saat 22:00-22:30 sıralarında annemi ziyaret için eşimle düğünden ayrıldım. Darbe girişimini öğrenince tekrar düğüne döndüm. Düğünü basan MAK timi tarafından ellerim bağlanmak suretiyle rehin alındım.”
Ancak kaynağı bizzat Küçükakyüz ailesi olan iddialara göre bu geri dönüşü sağlayan kişi Şirin Ünal’dı. O gece yürüttüğü kritik telefon trafiği ile 15 Temmuz organizasyonunda önemli bir rolü olan Ünal’ın, eski bir havacı olarak uzun yıllardır tanıdığı Küçükakyüz’ü telefonla aradığı ve “Çabuk geri dönün” diye telkinde bulunduğu öğrenildi. İddiaya göre Küçükakyüz çifti bu telefon üzerine Moda Deniz Kulübü’ne geri geldi. Ardından da Hasan Küçükakyüz diğer komutanlarla birlikte derdest edildi.
KÜÇÜKAKYÜZ SÜRPRİZ ŞEKİLDE HAVA KUVVETLERİ KOMUTANI OLDU
Peki bu bilginin nasıl bir önemi var?
Şirin Ünal’ın darbe girişiminden önceden haberdar olduğu, 15 Temmuz günü askeri hareketlilik başlamadan önce Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’la karargâhta sır görüşmeler yaptığı ve sivillerin sokağa dökülmesi de dahil, MİT’le koordinasyon halinde gecenin organizasyonunda yer aldığı bilgileri göz önünde bulundurulmazsa bu bilgi anlamlı gelmeyebilir. Fakat Ünal’ın bütün eylem trafiği hesaba katıldığında, düğünden ayrıldıktan sonra Hasan Küçükakyüz’ü arayıp tekrar salona göndermesi önemli hale geliyor.
Daha sonradan bütün beklentilerin aksine, Küçükakyüz’ün terfi ettirilip önce Mehmet Şanver’in yerine Muharip Hava Kuvveti Komutanı, daha sonra da Hava Kuvvetleri Komutanı yapıldığı düşünülünce durum çok daha ilginç hale geliyor.
2016 Şûrası’nda orgeneralliğe terfi edip hava kuvvetleri komutanı olmayı bekleyen Şanver, yerine Küçükakyüz’ün getirilip kendisinin tasfiye edilmesi kararını, kitabında şu cümlelerle yorumlamıştı: “Şimdiye kadar bir tane üs verilmeyen, Ana Jet Üs Komutanlığı yapmamış kişi, tüm ana jet üslerin komutanı oluvermiş, komutanlık tecrübesi benimle kıyaslanamayan aday, yerime tercih edilmişti.”
Hasan Küçükakyüz, o gün Abidin Ünal ile birlikte Yalova kampını ziyaret edenler arasındaydı. Ünal, “Çocukları yormayın, akşama yorulacaklar zaten” dediğinde de yanındaydı.
Şanver, “15 Temmuz-Kartal Yuvasının İstilası” isimli kitabında, Hasan Küçükayüz’le ilgili önemli bir imada daha bulunuyor: “Hava Eğitim Komutanlığı’na bağlı olan ve o gün Hava Eğitim Komutanı Korgeneral Hasan Küçükakyüz’ü düğüne getiren CN-235 CASA uçağına darbeci Deniz Kuvvetleri SAT komandolarının nasıl erişim sağlayarak İstanbul’dan Ankara-Akıncı’ya geldiklerini; bu uçağı onlara kimin tahsis ettiğini; kalkışa yönelik emrin uçağın pilotlarına kimin tarafından verildiğini bir türlü öğrenemedim. İnşallah dava sürecinde, karanlıkta kalan bir çok konu gibi bu husus da açıklığa kavuşur.”
Mehmet Şanver, Hasan Küçükakyüz’e tahsisli olan o uçağa kendisinden başka hiç kimsenin kalkış emri veremeyeceğini bildiği için bu bilginin peşine düşüyor. Önemli olan, 15 Temmuz’un o ortamında, darbecilerle ilgili her türlü suçlamanın havada uçuştuğu bir dönemde Şanver’in o kadar araştırmaya rağmen uçağa kalkış emrini vereni bulamamış olması. Ya da bulamadığını söylüyor olması…
15 TEMMUZ AKŞAMI ERDOĞAN’DAN 3 SAAT ÖNCE HALKI SOKAKLARA ÇAĞIRMIŞTI
Emekli Hava Tümgeneral Şirin Ünal, 15 Temmuz’da bir çok telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Bunlardan en dikkat çekeni, Gölcük Donanma’da görevli Astsubay Hüseyin Gürler’le olanıydı. Hüseyin Gürler, emniyete verdiği ifadede darbe girişimini 1 ay önceden Şirin Ünal’ın da aralarında bulunduğu bazı isimlere ihbar ettiğini belirten kişi. Gürler, darbe hazırlığını GATA’da görev yapan Tabip Binbaşı Eray Serdar Yurdakul‘a da söylediğini, Yurdakul’un da 11 Haziran 2016 tarihinde, yani darbe girişiminden yaklaşık 1 ay önce, Topkapı Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a haber verdiğini ileri sürüyor.
İşte o Hüseyin Gürler, 15 Temmuz akşam 21.00-21.30 civarında Şirin Ünal’ın kendisine, “Başkomutanımızın emri var, meydanlara iniyoruz. Başkomutanımız halkı sokaklara çağırıyor, ulaşabildiğin herkese haber ver” dediğini iddia ediyor. Mahkemedeki ısrarlı sorulara rağmen de telefon görüşmesinin saatinin 21.00-21.30 civarı olduğunu teyid ediyor. Yani daha askeri hareketlilik Beylerbeyi’nde yeni başlamışken ve Cumhurbaşkanı’nın halkı sokaklara çağırmasına 3 saat varken…
Bu konuyla ilgili detayları, 27 Mart 2019 tarihli “15 Temmuz, saat 21.30’da bir telefon: “Başkomutan halkı sokağa çağırıyor” başlıklı yazımda bulabilirsiniz.
O GECE ERDOĞAN’LA BİRLİKTEYDİ
Şirin Ünal, o gece Erdoğan’ı İstanbul’da karşılayan isimler arasındaydı. Erdoğan’la birlikte bazı telefon görüşmeleri gerçekleştirdi. Eskişehir Hava Savunma Komutanı Korgeneral Nihat Kökmen ifadesinde, “Saat 02.43’te AK Parti Milletvekili Şirin Ünal tarafından iki kez arandım. Kendisi bana ‘Sayın Cumhurbaşkanımızın yanındayım. Ona bilgilendirme yapıyorum ve bu konuda alabildiğiniz bilgileri benimle paylaşın’ gibi şeyler söyledi.” diyor.
Sonrasında da Eskişehir’deki 1. Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi’ni sık sık arayıp Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatlarını iletti. Ceride kayıtlarında bu görüşmeler mevcut.
Nihat Kökmen, aynı zamanda darbe bastırıldıktan sonra Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın talimatlarına rağmen Akın Öztürk’ün Akıncı Üssü’nden çıkmasına müsaade etmeyen isim. Kendi ifadesinde, “Dişli (O gece Hulusi Akar’ın yanında olan Tümgeneral Mehmet Dişli) aradı, Akın Paşa’ya müsaade etmemizi istedi. Daha sonra telefonda Genelkurmay Başkanı bana ‘Nihat, Akın – Yaşar konusunu çözün’ dedi…” diyor.
Aynı şekilde Akın Öztürk’ün de kendisini arayıp helikopterine kalkış için müsaade edilmesini istediğini anlatan Kökmen, şöyle devam ediyor: “Akın Öztürk telefonda bana, ‘Nihat, uçakları uzaklaştırın, biz Yaşar Paşa ile direkt Çankaya’ya, Başbakan’a gideceğiz’ dedi. Ben de bunları duyunca cevap vermeden kapattım. Sonra hava almak için 15-20 dakika sonra dışarı çıkacakken komuta merkezinden bir alt kata inmiştim ki arkamdan Korgeneral Kadıoğlu’nun emir subayı gelerek, ‘Komutanım bir telefon var, bakar mısınız?’ diye söyleyince kimin aradığını sordum. Tümgeneral Dişli’nin aradığını söyledi. Telefonu aldım. Kendisi bana ‘Genelkurmay Başkanı’nın emri olduğunu, Akın Paşa’ya müsaade etmemizi ve Akın Paşa’nın helikopterle ayrılmasını engellemememizi istedi’. Ben de cevap vermeden yine telefonu kapattım. Akın Öztürk’ün ve Tümgeneral Dişli’nin komuta merkezini aradığı telefon numarası 0 530 (…)’dır. Aynı gün saat 13.30 civarı aynı telefon hattından komuta grubunun bulunduğu hemen arkamızdaki 4111 nolu telefondan Şanver Komutanın emir astsubayı Ömer tarafından Genelkurmay Başkanı’nın aradığı söylenerek, telefon bana uzatıldı. Telefonda Genelkurmay Başkanı bana hitaben, ‘Nihat, Akın – Yaşar konusunu çözün’ dedi, başka bir şey söylemedi, telefon kapandı.”
Nitekim Akın Öztürk’ün helikopteri, iki kez kalkış denemesinde bulunmuş ama uçaklardan yapılan ateş neticesinde havalanamamıştı.
Mehmet Dişli ise Akıncı davası sırasında mahkemede, çarpıcı bir iddiada bulundu. Kökmen’in, Hulusi Akar’a hitaben, “Sayın Başbakan emir verirse yerine getiririm” cevabını verdiğini ve Genelkurmay Başkanı’nın emrini yerine getirmediğini öne sürdü.
Peki acaba Nihat Kökmen bu cesareti nereden almıştı?
Akın Öztürk’ün helikopterine kalkış izni vermemesindeki motivasyon neydi? Kendisini sık sık arayan Şirin Ünal gibi 15 Temmuz gecesinin en karanlık figürlerinden biri olan MİT’çi Sadık Üstün’ün daha saat 23.00’da Akın Öztürk’ü ‘darbenin 1 numarası’ ilan etmiş olması olabilir mi?
Yoksa neden Öztürk’ün suçlu olduğunu düşünüyordu?
Genelkurmay Başkanı’nın emrini bile yerine getirmemesine neden olacak daha üst bir yerden talimat mı almıştı Kökmen?
O talimatlar Şirin Ünal aracılığıyla mı iletilmişti kendisine?
AKIN ÖZTÜRK’E POSTİTLERE YAZILI İSİMLER GÖTÜRÜYORDU
Aynı Şirin Ünal’ın, Akın Öztürk’le de tasfiyeler üzerine diyalogları olmuştu. Bugüne kadar kamuoyuna yansımayan bilgilere göre AKP Milletvekili Ünal, hava kuvvetleri komutanlığı döneminde sık sık Akın Öztürk’ü ziyaret ediyor ve postitlere (yapışkanlı kağıt) yazılı isim listeleri getiriyordu. Bu listeler, cemaatçi olduğu iddia edilen ve tasfiyesi istenen askerlerin listesiydi. Öztürk ise Şirin Ünal’ı, “Bu iş böyle olmaz. Böyle postitlere yazılı notlarla işlem yapılmaz. Belgeler ve deliller gerekir.” diye tersleyince araları açıldı. Oradan Akın Öztürk’ün isminin yanına bir mim kondu.
“ABİN REİS’E BİAT ETMEDİĞİ İÇİN İÇERDE”
Keza Şirin Ünal’ın, hava kuvvetlerinin en sevilen isimlerinden olan ve 15 Temmuz gecesi darbe karşıtı faaliyetlerde bulunan eski Korgeneral Hasan Hüseyin Demirarslan’ı da hedef tahtasına oturttuğu öğrenildi. İddiaya göre Ünal, tutuklanıp hücreye konan Demirsarslan’ın kardeşine, “Abin Reis’e biat etmediği için içerde” dedi.
15 Temmuz sonrası Silahlı Kuvvetler’de terfi ve atamalara yön veren Şirin Ünal, Reis’e biat ettiği için ne yaparsa yapsın ‘içeri’ girmiyor.
Evinde gencecik bir kız ölüyor ve ne hikmetse ‘intihar’ denilen bu olay için gecenin bir yarısı Ankara Başsavcı Yardımcısı’nı evine çağırıyor ve fikir alıyor. Başsavcı Vekili gece yarısı kalkıp Şirin Ünal’ın evine kadar geliyor ve o sırada polisleri de dışarıda bekletiyorlar. Ancak yine ne hikmetse Şirin Ünal’ın ifadesi ancak 9 gün sonra ve yine Başsavcı Yardımcısı tarafından alınıyor.
Ailesi, intihar ettiği söylenen Nadira Kadirova’nın vücudunda 2 kurşun deliği olduğunu bildiriyor. El swap analizi yapılmadı. Tetiği çekme pozisyonu ve kurşunların vücuda girdiği açı da dahil olmak üzere hiç bir teknik inceleme yapılmadı. Evde hiç bir yerde parmak izi incelemesi yapılmadı.
Nadira Kadirova belki sırlarıyla birlikte gitti ama hala hayatta olan sır sahipleri var.
Onlardan biat etmeyenler içeride rehin tutuluyor, biat edenler de terfi ettirilerek dışarıda ‘rehin’ tutuluyor.
Bakalım onların suskunluğu nereye kadar sürecek.
[Ahmet Dönmez] 29.10.2019 [www.ahmetdonmez.net]
23 yaşındaki Özbekistan vatandaşı Kadirova’nın intihar etmediği, bilinmeyen bir nedenle öldürüldüğü yönündeki şüpheler yabana atılacak cinsten değil. Ortada çok önemli soru işaretleri var ve bunlar azalmak yerine her geçen gün kuvvetleniyor.
Barış Pınarı operasyonu sayesinde gündemden düşse de Kadirova’nın cinsel istismar nedeniyle veya Ünal hakkında çok önemli sırlara vakıf olduğu için öldürülmüş olabileceği iddiaları halen dillendiriliyor.
“Bu çok önemli sırlar ne olabilir ki?” sorusu cevap arayadursun, 15 Temmuz’un en gizemli figürlerinden olan Emekli Hava Tümgeneral Şirin Ünal’la ilgili o geceye dair başka önemli iddialar da ortaya atılmaya başlandı.
Onlardan en çarpıcısı Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Küçükakyüz’le ilgili. O sırada Hava Eğitim Komutanı olan Küçükakyüz, dönemin Muharip Hava Kuvvetleri Komutanı Mehmet Şanver’in kızının Moda’daki düğününe katılmıştı. Ancak henüz darbeci askerlerce basılmadan önce eşi Nuray Hanım’la birlikte düğün salonundan ayrıldılar. Daha sonra ilginç bir şekilde geri döndüler ve Küçükakyüz, baskın yapan askerlerce derdest edilen komutanlar arasında yer aldı.
Küçükakyüz’ün neden düğünden erken ayrıldığı ve sonra neden geri döndüğü anlaşılamadı. Müşteki sıfatıyla savcıya verdiği ifadede bunu şöyle anlattı: “Saat 20:15’te Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal, Hava Harp Okulu Komutanı Fethi Alpay ve Hava Teknik Okullar Komutanı Ahmet Cural ile birlikte düğüne gittik. Saat 22:00-22:30 sıralarında annemi ziyaret için eşimle düğünden ayrıldım. Darbe girişimini öğrenince tekrar düğüne döndüm. Düğünü basan MAK timi tarafından ellerim bağlanmak suretiyle rehin alındım.”
Ancak kaynağı bizzat Küçükakyüz ailesi olan iddialara göre bu geri dönüşü sağlayan kişi Şirin Ünal’dı. O gece yürüttüğü kritik telefon trafiği ile 15 Temmuz organizasyonunda önemli bir rolü olan Ünal’ın, eski bir havacı olarak uzun yıllardır tanıdığı Küçükakyüz’ü telefonla aradığı ve “Çabuk geri dönün” diye telkinde bulunduğu öğrenildi. İddiaya göre Küçükakyüz çifti bu telefon üzerine Moda Deniz Kulübü’ne geri geldi. Ardından da Hasan Küçükakyüz diğer komutanlarla birlikte derdest edildi.
KÜÇÜKAKYÜZ SÜRPRİZ ŞEKİLDE HAVA KUVVETLERİ KOMUTANI OLDU
Peki bu bilginin nasıl bir önemi var?
Şirin Ünal’ın darbe girişiminden önceden haberdar olduğu, 15 Temmuz günü askeri hareketlilik başlamadan önce Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’la karargâhta sır görüşmeler yaptığı ve sivillerin sokağa dökülmesi de dahil, MİT’le koordinasyon halinde gecenin organizasyonunda yer aldığı bilgileri göz önünde bulundurulmazsa bu bilgi anlamlı gelmeyebilir. Fakat Ünal’ın bütün eylem trafiği hesaba katıldığında, düğünden ayrıldıktan sonra Hasan Küçükakyüz’ü arayıp tekrar salona göndermesi önemli hale geliyor.
Daha sonradan bütün beklentilerin aksine, Küçükakyüz’ün terfi ettirilip önce Mehmet Şanver’in yerine Muharip Hava Kuvveti Komutanı, daha sonra da Hava Kuvvetleri Komutanı yapıldığı düşünülünce durum çok daha ilginç hale geliyor.
2016 Şûrası’nda orgeneralliğe terfi edip hava kuvvetleri komutanı olmayı bekleyen Şanver, yerine Küçükakyüz’ün getirilip kendisinin tasfiye edilmesi kararını, kitabında şu cümlelerle yorumlamıştı: “Şimdiye kadar bir tane üs verilmeyen, Ana Jet Üs Komutanlığı yapmamış kişi, tüm ana jet üslerin komutanı oluvermiş, komutanlık tecrübesi benimle kıyaslanamayan aday, yerime tercih edilmişti.”
Hasan Küçükakyüz, o gün Abidin Ünal ile birlikte Yalova kampını ziyaret edenler arasındaydı. Ünal, “Çocukları yormayın, akşama yorulacaklar zaten” dediğinde de yanındaydı.
Şanver, “15 Temmuz-Kartal Yuvasının İstilası” isimli kitabında, Hasan Küçükayüz’le ilgili önemli bir imada daha bulunuyor: “Hava Eğitim Komutanlığı’na bağlı olan ve o gün Hava Eğitim Komutanı Korgeneral Hasan Küçükakyüz’ü düğüne getiren CN-235 CASA uçağına darbeci Deniz Kuvvetleri SAT komandolarının nasıl erişim sağlayarak İstanbul’dan Ankara-Akıncı’ya geldiklerini; bu uçağı onlara kimin tahsis ettiğini; kalkışa yönelik emrin uçağın pilotlarına kimin tarafından verildiğini bir türlü öğrenemedim. İnşallah dava sürecinde, karanlıkta kalan bir çok konu gibi bu husus da açıklığa kavuşur.”
Mehmet Şanver, Hasan Küçükakyüz’e tahsisli olan o uçağa kendisinden başka hiç kimsenin kalkış emri veremeyeceğini bildiği için bu bilginin peşine düşüyor. Önemli olan, 15 Temmuz’un o ortamında, darbecilerle ilgili her türlü suçlamanın havada uçuştuğu bir dönemde Şanver’in o kadar araştırmaya rağmen uçağa kalkış emrini vereni bulamamış olması. Ya da bulamadığını söylüyor olması…
15 TEMMUZ AKŞAMI ERDOĞAN’DAN 3 SAAT ÖNCE HALKI SOKAKLARA ÇAĞIRMIŞTI
Emekli Hava Tümgeneral Şirin Ünal, 15 Temmuz’da bir çok telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Bunlardan en dikkat çekeni, Gölcük Donanma’da görevli Astsubay Hüseyin Gürler’le olanıydı. Hüseyin Gürler, emniyete verdiği ifadede darbe girişimini 1 ay önceden Şirin Ünal’ın da aralarında bulunduğu bazı isimlere ihbar ettiğini belirten kişi. Gürler, darbe hazırlığını GATA’da görev yapan Tabip Binbaşı Eray Serdar Yurdakul‘a da söylediğini, Yurdakul’un da 11 Haziran 2016 tarihinde, yani darbe girişiminden yaklaşık 1 ay önce, Topkapı Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a haber verdiğini ileri sürüyor.
İşte o Hüseyin Gürler, 15 Temmuz akşam 21.00-21.30 civarında Şirin Ünal’ın kendisine, “Başkomutanımızın emri var, meydanlara iniyoruz. Başkomutanımız halkı sokaklara çağırıyor, ulaşabildiğin herkese haber ver” dediğini iddia ediyor. Mahkemedeki ısrarlı sorulara rağmen de telefon görüşmesinin saatinin 21.00-21.30 civarı olduğunu teyid ediyor. Yani daha askeri hareketlilik Beylerbeyi’nde yeni başlamışken ve Cumhurbaşkanı’nın halkı sokaklara çağırmasına 3 saat varken…
Bu konuyla ilgili detayları, 27 Mart 2019 tarihli “15 Temmuz, saat 21.30’da bir telefon: “Başkomutan halkı sokağa çağırıyor” başlıklı yazımda bulabilirsiniz.
O GECE ERDOĞAN’LA BİRLİKTEYDİ
Şirin Ünal, o gece Erdoğan’ı İstanbul’da karşılayan isimler arasındaydı. Erdoğan’la birlikte bazı telefon görüşmeleri gerçekleştirdi. Eskişehir Hava Savunma Komutanı Korgeneral Nihat Kökmen ifadesinde, “Saat 02.43’te AK Parti Milletvekili Şirin Ünal tarafından iki kez arandım. Kendisi bana ‘Sayın Cumhurbaşkanımızın yanındayım. Ona bilgilendirme yapıyorum ve bu konuda alabildiğiniz bilgileri benimle paylaşın’ gibi şeyler söyledi.” diyor.
Sonrasında da Eskişehir’deki 1. Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi’ni sık sık arayıp Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatlarını iletti. Ceride kayıtlarında bu görüşmeler mevcut.
Nihat Kökmen, aynı zamanda darbe bastırıldıktan sonra Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın talimatlarına rağmen Akın Öztürk’ün Akıncı Üssü’nden çıkmasına müsaade etmeyen isim. Kendi ifadesinde, “Dişli (O gece Hulusi Akar’ın yanında olan Tümgeneral Mehmet Dişli) aradı, Akın Paşa’ya müsaade etmemizi istedi. Daha sonra telefonda Genelkurmay Başkanı bana ‘Nihat, Akın – Yaşar konusunu çözün’ dedi…” diyor.
Aynı şekilde Akın Öztürk’ün de kendisini arayıp helikopterine kalkış için müsaade edilmesini istediğini anlatan Kökmen, şöyle devam ediyor: “Akın Öztürk telefonda bana, ‘Nihat, uçakları uzaklaştırın, biz Yaşar Paşa ile direkt Çankaya’ya, Başbakan’a gideceğiz’ dedi. Ben de bunları duyunca cevap vermeden kapattım. Sonra hava almak için 15-20 dakika sonra dışarı çıkacakken komuta merkezinden bir alt kata inmiştim ki arkamdan Korgeneral Kadıoğlu’nun emir subayı gelerek, ‘Komutanım bir telefon var, bakar mısınız?’ diye söyleyince kimin aradığını sordum. Tümgeneral Dişli’nin aradığını söyledi. Telefonu aldım. Kendisi bana ‘Genelkurmay Başkanı’nın emri olduğunu, Akın Paşa’ya müsaade etmemizi ve Akın Paşa’nın helikopterle ayrılmasını engellemememizi istedi’. Ben de cevap vermeden yine telefonu kapattım. Akın Öztürk’ün ve Tümgeneral Dişli’nin komuta merkezini aradığı telefon numarası 0 530 (…)’dır. Aynı gün saat 13.30 civarı aynı telefon hattından komuta grubunun bulunduğu hemen arkamızdaki 4111 nolu telefondan Şanver Komutanın emir astsubayı Ömer tarafından Genelkurmay Başkanı’nın aradığı söylenerek, telefon bana uzatıldı. Telefonda Genelkurmay Başkanı bana hitaben, ‘Nihat, Akın – Yaşar konusunu çözün’ dedi, başka bir şey söylemedi, telefon kapandı.”
Nitekim Akın Öztürk’ün helikopteri, iki kez kalkış denemesinde bulunmuş ama uçaklardan yapılan ateş neticesinde havalanamamıştı.
Mehmet Dişli ise Akıncı davası sırasında mahkemede, çarpıcı bir iddiada bulundu. Kökmen’in, Hulusi Akar’a hitaben, “Sayın Başbakan emir verirse yerine getiririm” cevabını verdiğini ve Genelkurmay Başkanı’nın emrini yerine getirmediğini öne sürdü.
Peki acaba Nihat Kökmen bu cesareti nereden almıştı?
Akın Öztürk’ün helikopterine kalkış izni vermemesindeki motivasyon neydi? Kendisini sık sık arayan Şirin Ünal gibi 15 Temmuz gecesinin en karanlık figürlerinden biri olan MİT’çi Sadık Üstün’ün daha saat 23.00’da Akın Öztürk’ü ‘darbenin 1 numarası’ ilan etmiş olması olabilir mi?
Yoksa neden Öztürk’ün suçlu olduğunu düşünüyordu?
Genelkurmay Başkanı’nın emrini bile yerine getirmemesine neden olacak daha üst bir yerden talimat mı almıştı Kökmen?
O talimatlar Şirin Ünal aracılığıyla mı iletilmişti kendisine?
AKIN ÖZTÜRK’E POSTİTLERE YAZILI İSİMLER GÖTÜRÜYORDU
Aynı Şirin Ünal’ın, Akın Öztürk’le de tasfiyeler üzerine diyalogları olmuştu. Bugüne kadar kamuoyuna yansımayan bilgilere göre AKP Milletvekili Ünal, hava kuvvetleri komutanlığı döneminde sık sık Akın Öztürk’ü ziyaret ediyor ve postitlere (yapışkanlı kağıt) yazılı isim listeleri getiriyordu. Bu listeler, cemaatçi olduğu iddia edilen ve tasfiyesi istenen askerlerin listesiydi. Öztürk ise Şirin Ünal’ı, “Bu iş böyle olmaz. Böyle postitlere yazılı notlarla işlem yapılmaz. Belgeler ve deliller gerekir.” diye tersleyince araları açıldı. Oradan Akın Öztürk’ün isminin yanına bir mim kondu.
“ABİN REİS’E BİAT ETMEDİĞİ İÇİN İÇERDE”
Keza Şirin Ünal’ın, hava kuvvetlerinin en sevilen isimlerinden olan ve 15 Temmuz gecesi darbe karşıtı faaliyetlerde bulunan eski Korgeneral Hasan Hüseyin Demirarslan’ı da hedef tahtasına oturttuğu öğrenildi. İddiaya göre Ünal, tutuklanıp hücreye konan Demirsarslan’ın kardeşine, “Abin Reis’e biat etmediği için içerde” dedi.
15 Temmuz sonrası Silahlı Kuvvetler’de terfi ve atamalara yön veren Şirin Ünal, Reis’e biat ettiği için ne yaparsa yapsın ‘içeri’ girmiyor.
Evinde gencecik bir kız ölüyor ve ne hikmetse ‘intihar’ denilen bu olay için gecenin bir yarısı Ankara Başsavcı Yardımcısı’nı evine çağırıyor ve fikir alıyor. Başsavcı Vekili gece yarısı kalkıp Şirin Ünal’ın evine kadar geliyor ve o sırada polisleri de dışarıda bekletiyorlar. Ancak yine ne hikmetse Şirin Ünal’ın ifadesi ancak 9 gün sonra ve yine Başsavcı Yardımcısı tarafından alınıyor.
Ailesi, intihar ettiği söylenen Nadira Kadirova’nın vücudunda 2 kurşun deliği olduğunu bildiriyor. El swap analizi yapılmadı. Tetiği çekme pozisyonu ve kurşunların vücuda girdiği açı da dahil olmak üzere hiç bir teknik inceleme yapılmadı. Evde hiç bir yerde parmak izi incelemesi yapılmadı.
Nadira Kadirova belki sırlarıyla birlikte gitti ama hala hayatta olan sır sahipleri var.
Onlardan biat etmeyenler içeride rehin tutuluyor, biat edenler de terfi ettirilerek dışarıda ‘rehin’ tutuluyor.
Bakalım onların suskunluğu nereye kadar sürecek.
[Ahmet Dönmez] 29.10.2019 [www.ahmetdonmez.net]
ABD zaten Erdoğan’ın malvarlığını tespit etti [Ahmet Dönmez]
Kaba tabirle, ‘ne mal varlığıymış arkadaş!’
Zenginin malı züğürdün çenesini yorar derler ama nasıl bir zenginlikse artık, bütün dünyanın çenesine kara sular biriktirdi.
Neyse, ‘azdan az; çoktan çok gidermiş…’
Erdoğan ailesinden ne kadar gidecek, göreceğiz.
Beraberinde bütün ülkeyi de götürmese bari…
Oysa daha önce bunun dile getirilmesi bile Erdoğan’a Barış Pınarı Harekâtı’nı iptal ettirmemiş miydi?
Korktuğu başına geldi.
Suriye’ye ‘pınara’ giderken evdeki ‘Trump’dan olacak bu gidişle.
ABD’nin demokrat-cumhuriyetçi bütün taraflarını kendisine karşı birleştirmeyi başardı ya, bakalım çok güvendiği Trump ne kadar duracak önünde.
****
Her ne kadar partisinin grup toplantısında bu tasarıya Ermeni soykırım tasarısının altında bir iki cümleyle değinse ve ‘FETÖ-METÖ’ gibi bir şeyler dese de Erdoğan’ın o eski halinden eser yok şimdi.
Neydi o Man Adası belgelerini gündeme getirince Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı yaygara koparmalar… Paça kasnak dalmalar… ‘Müptezel’ler, ‘utanmaz’lar, ‘arlanmaz’lar… Tehdit savurmalar….Yargıda şeyini yapmalar falan…
Niye bağıramıyor şimdi Washington’a?
“İspat etmezseniz namertsiniz!” dese ya..
“Tek kuruşumu bulun hepsini size iade edeceğim!” diye meydan okusa…
Çünkü biliyor.
Biliyor Amerika’nın elinde ne var.
“Ne olacak baba, senin paraların var işte kasada!”
…diyordu ya oğlu Bilal,
Amerika bilmiyor mu sanki nerede ne var?
****
Ta 5 yıl öncesinden bir bilgi aktarayım mesela.
Bunu bir kaç yerde paylaştım ama tekrar olsun. Ankara’da bilmeyen yok zaten. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Ricciardone, 2014 Haziran’ında Türkiye’den ayrılmadan önce ziyaret ettiği bazı yerlerde, “Erdoğan’ın kayıt dışı mal varlığını tespit ettik. Gemilerde, uluslararası sularda yüzdürdüğü paralar dahil… Tespitlerimize göre 200 milyar doları var.” demişti.
Biliyorlardı.
Takip ediyorlardı.
Onların bildiğini Erdoğan da biliyordu.
Türkiye’nin dış ilişkileri zaten epeydir Erdoğan ailesinin bu mal varlığı üzerinden dönüyordu. Herkes alacağını alıyor, gerisine karışmıyordu.
Azdan az, çoktan çok…
****
Bu noktada size bir kaç hatırlatma, biraz zihin tazelemesi…
Tarih 30 Aralık 2004…
AKP içerisinden bakanlar, üst düzey isimler ve partiye yakın işadamlarından çarpıcı itiraflar dinleyen dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, Washington’a bir kripto geçiyordu. Kriptoda şöyle yazıyordu: “Görüştüğümüz iki önemli partili, ‘Başbakanımızın İsviçre bankalarında 8 ayrı gizli hesabı var’ dedi.”
ABD Dışişleri Bakanlığı bilgi havuzuna düşen ve daha sonra Wikileaks belgeleri arasında çıkacak bu kriptoda şöyle yazıyordu: “Erdoğan’ın zenginliğinin kaynağı olarak oğlunun düğününde takılan takıları göstermesi, bir Türk işadamının çocuklarının okul masraflarını sadece yardım amacıyla karşıladığı yönündeki beyanatları bu noktada anlamsız kalıyor.”
Taraf gazetesi bu belgeyi 30 Kasım 2010 tarihinde ‘Erdoğan’ın İsviçre’de 8 gizli hesabı var’ başlığı ile manşet yaptı. Aynı gün Sözcü de ‘İsviçre bankalarında 8 gizli hesabı var’ sürmanşeti ile çıktı. Erdoğan, Taraf’a “Alçaksınız!” diye yüklendi.
Ama hiç bir zaman Edelman’a ya da ABD’ye aynı sözü söyleyemedi.
“Benim İsviçre bankalarında bir Allah kuruşu param yok ki bunu ispat edeyim.” diye cevap veriyordu muhalefete. Zaten Amerikan elçiliğine gidip bilgi veren üst düzey AKP’liler de eminim para birimini ‘kuruş’ olarak söylememiştir. Hele hele ‘Allah kuruşu’ diye hiç söylememiştir.
****
O zamanın Aydınlık’ı, 2011 yılında sürmanşetten, “Tayyip’in ‘gizli hesap’ bilgilerini CIA’ya Arınç verdi” iddiasını ortaya attı.
Bu iddia, Oda TV davasında tutukluyken hayatını kaybeden MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun Aydınlık gazetesine gönderdiği el yazısı notlara dayandırılmıştı. Buna göre Erdoğan’ın 8 ayrı hesapta yaklaşık 800 milyon doları vardı. Alman istihbarat teşkilatı BND de bir İsviçreli banka yöneticisine 30 milyon euro vererek bütün bu hesapların belgelerini satın almış ve Erdoğan’a karşı kullanmaya başlamıştı. Bu belgelerin CIA’nin elinde de olduğunu öne süren Kozinoğlu, Amerikan gizli servisine bilgileri sağlayanın ise Bülent Arınç olduğunu iddia ediyordu.
Ağustos 2014’te Alman istihbaratının 5 yıldır Türkiye’yi dinlediği ortaya çıktığında AKP hükümetinden ‘tık’ bile çıkmayacaktı. Daha yeni Cumhurbaşkanı seçilmiş olan Erdoğan da ölü taklidi yapıyordu.
Ne diyebilirdi ki Almanlara?
Bütün hesaplar ellerindeydi.
Üstelik “güçlü devletler dinler”di.
Azdan az, çoktan çok giderdi.
****
Aslında Gazeteci Hayrullah Mahmud, Edelman’ın kripto mesajını Wikileaks’ten de Taraf ve Sözcü’den de önce patlatmıştı.
Daha sonra Ergenekon davası sanığı olacak Hayrullah Mahmud, 30 Ocak 2006 tarihinde bazı adreslere e-posta atmıştı. Ergenekon duruşmalarının birinde mahkeme huzurunda da okunacak bu e- postada şunlar yazıyordu: “2005 yılının ilk çeyreğinde ABD Büyükelçisi Eric Edelman, Tayyip Erdoğan ile görüşür. Edelman, Erdoğan’ın önüne, İsviçre’deki sır hesabıyla ilgili dosyayı atar ve İncirlik üssü, Kıbrıs, Kuzey Irak, Afganistan ve Kürt sorunu konularında ABD’nin isteklerini yapması karşılığında, dosyayı gizli tutacaklarını söyler.”
Azdan az, çoktan çok yani…
****
Gizli belgeler bir tek Amerikan ve Alman gizli servislerinin mi elindeydi?
Peki ya Mösyö?
Yine Ergenekon davasına konu olan Açık İstihbarat isimli sitede 8 Ocak 2010 tarihinde Meyyal Uygur imzasıyla çıkan “Çok Zenginleştiniz Mösyö!” başlıklı yazı bize ipucu verebilir.
İddiaya göre bu sözü, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’a hitaben söylemişti. Türkiye dışişleri kaynaklarına dayandırılan yazıda şöyle deniyordu: “Bugünlerde Ankara kulislerinde, önemli siyasetçilerin ağzında yoğun bir dedikodu dolaşıyor. Onlar da, çok güvendikleri diplomatlardan duymuşlar. İddiaya göre görüşmelerin birinde Sarkozy, Erdoğan’a şöyle demiş: ‘Kendi aramızda konuşuyoruz da, bakıyoruz son dönemde tüm liderler arasında iki kişi çok zenginleşti. Biri Berlusconi, diğeri de siz Mösyö Erdoğan… Bunu nasıl başardınız, gerçekten çok merak ediyoruz.”
Aslında bu bir imaydı. Sarkozy gerçeği biliyor ve Erdoğan’ı köşeye sıkıştırmak için istihza ediyordu.
Nereden mi biliyordu?
Belki kendisi de bu işlerde iyi olduğu için olabilir (Daha sonra yolsuzluktan yargılandı) ama asıl kaynağı şurada arayabiliriz: İngiliz bankası HSBC, 11 Mart 2006 tarihinde yaptığı bir resmi açıklamada, “Eski bir çalışanımızın gerçekleştirdiği bilgi hırsızlığı nedeniyle İsviçre’deki bankamızdan 15 bin müşterimizin hesap bilgileri çalınmıştır.” denilmişti. İddialara göre Almanların yanı sıra Fransız istihbaratı da bu belgelere milyon eurolar ödemişti. Hatta o belgeler arasında Fransa’nın Bütçe Bakanı Jerome Cahuzak’ın da gizli hesapları çıkınca bakan istifa etmek zorunda kalmıştı.
****
Bir yazıda “Erdoğan bir konsorsiyum” demiştim.
Hem bu kadar açığı olup hem de halkı bu kadar etkileyebilme manyetizmasına sahip bir lider, hesap sahipleri için aranıp da bulunamayacak bir liderdir. Kim niye deliğe süpürsündü ki?
Buna Türkiye içerisindeki derin çevreler de dahil.
Dikkat ederseniz bir zamanlar Erdoğan’ın yolsuzluklarını, yurtdışı hesaplarını, kayıt dışı paralarını en fazla gündeme getiren çevreler/kalemler, bir kaç istisnası haricinde bugün Erdoğan’ın en fazla yanında olanlar.
Herkes bu konsorsiyumdan kendi payına düşeni alıyor.
Azdan az, çoktan çok…
****
2004 yılında bir ara dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın da İsviçre bankalarında gizli hesabı olduğu iddiası ortaya atılmıştı.
O zaman Baykal “Bu bir namus meselesidir” deyip Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açmış ve iddiaların İsviçre’den sorulmasını talep etmişti. Mahkeme, Adalet Bakanlığı aracılığıyla İsviçre’ye bu iddiaları sormuştu. 7 Haziran 2005 tarihli İsviçre hükümetine ait resmi cevapta, “Adı geçen bankada, Deniz Baykal ve Aslı Baykal (kızı) adına açılmış herhangi bir hesaba rastlanmamıştır.” deniyordu.
Tayyip Erdoğan’la ilgili İsviçre iddiaları ortaya atıldığında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu işte bu Baykal detayını hatırlatarak, “Sayın Baykal namuslu her siyasetçinin yaptığı gibi başvurusunu yaptı, ‘İsviçre bankalarında benim hesabım var mı yok mu araştırılsın’ dedi. Resmi yazıyı aldık, İsviçre bankalarında hiç hesabı yok. Erdoğan dava açmadı, başvuru yapmadı. Sen önce kendi hesabını ver.” diye seslendi.
2 hafta boyunca bu çağrıya cevap vermeyen Erdoğan, tam 15 gün sonra Siirt mitinginde, “Sende zerre kadar karakter, şeref varsa, senin cibilliyetin düzgünse, bu hesaplar hangi bankadaysa bul, çıkart. Ben de bu hesaplarda çıkan parayı, varsa sana vereceğim.” diye çağrıda bulundu.
Ama bu kadar ‘karakterli, şerefli, düzgün cibilliyetli‘ bir insan olarak hiç bir zaman Baykal’ın yaptığını da yapmadı.
****
Erdoğan aynı üslupla yabancı elçiliklere veya gizli servislere de meydan okuyamadı.
“Çıkarın hesaplarımı, hepsini size vereceğim” diyemedi.
Bugünlerde ABD’de ikidebir karşısına çıkarılan ‘mal varlığı’ tehdidine karşılık, “Ne münasebet! Ne malım varmış ki benim, ne varlığım olacakmış? Hesabını veremeyeceğim tek bir kuruşum yoktur. Araştırsınlar. Gayrimeşru tek bir kuruşumu bulsunlar, onu da kendilerine bağışlayacağım” diyebiliyor mu? Diyemiyor.
Çünkü biliyor.
Cümle alem biliyor.
Herkes alacağını alıyor.
Raf ömrü dolana kadar.
Azdan az, çoktan çok…
[Ahmet Dönmez] 2.11.2019 [www.ahmetdonmez.net]
Zenginin malı züğürdün çenesini yorar derler ama nasıl bir zenginlikse artık, bütün dünyanın çenesine kara sular biriktirdi.
Neyse, ‘azdan az; çoktan çok gidermiş…’
Erdoğan ailesinden ne kadar gidecek, göreceğiz.
Beraberinde bütün ülkeyi de götürmese bari…
Oysa daha önce bunun dile getirilmesi bile Erdoğan’a Barış Pınarı Harekâtı’nı iptal ettirmemiş miydi?
Korktuğu başına geldi.
Suriye’ye ‘pınara’ giderken evdeki ‘Trump’dan olacak bu gidişle.
ABD’nin demokrat-cumhuriyetçi bütün taraflarını kendisine karşı birleştirmeyi başardı ya, bakalım çok güvendiği Trump ne kadar duracak önünde.
****
Her ne kadar partisinin grup toplantısında bu tasarıya Ermeni soykırım tasarısının altında bir iki cümleyle değinse ve ‘FETÖ-METÖ’ gibi bir şeyler dese de Erdoğan’ın o eski halinden eser yok şimdi.
Neydi o Man Adası belgelerini gündeme getirince Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı yaygara koparmalar… Paça kasnak dalmalar… ‘Müptezel’ler, ‘utanmaz’lar, ‘arlanmaz’lar… Tehdit savurmalar….Yargıda şeyini yapmalar falan…
Niye bağıramıyor şimdi Washington’a?
“İspat etmezseniz namertsiniz!” dese ya..
“Tek kuruşumu bulun hepsini size iade edeceğim!” diye meydan okusa…
Çünkü biliyor.
Biliyor Amerika’nın elinde ne var.
“Ne olacak baba, senin paraların var işte kasada!”
…diyordu ya oğlu Bilal,
Amerika bilmiyor mu sanki nerede ne var?
****
Ta 5 yıl öncesinden bir bilgi aktarayım mesela.
Bunu bir kaç yerde paylaştım ama tekrar olsun. Ankara’da bilmeyen yok zaten. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Ricciardone, 2014 Haziran’ında Türkiye’den ayrılmadan önce ziyaret ettiği bazı yerlerde, “Erdoğan’ın kayıt dışı mal varlığını tespit ettik. Gemilerde, uluslararası sularda yüzdürdüğü paralar dahil… Tespitlerimize göre 200 milyar doları var.” demişti.
Biliyorlardı.
Takip ediyorlardı.
Onların bildiğini Erdoğan da biliyordu.
Türkiye’nin dış ilişkileri zaten epeydir Erdoğan ailesinin bu mal varlığı üzerinden dönüyordu. Herkes alacağını alıyor, gerisine karışmıyordu.
Azdan az, çoktan çok…
****
Bu noktada size bir kaç hatırlatma, biraz zihin tazelemesi…
Tarih 30 Aralık 2004…
AKP içerisinden bakanlar, üst düzey isimler ve partiye yakın işadamlarından çarpıcı itiraflar dinleyen dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, Washington’a bir kripto geçiyordu. Kriptoda şöyle yazıyordu: “Görüştüğümüz iki önemli partili, ‘Başbakanımızın İsviçre bankalarında 8 ayrı gizli hesabı var’ dedi.”
ABD Dışişleri Bakanlığı bilgi havuzuna düşen ve daha sonra Wikileaks belgeleri arasında çıkacak bu kriptoda şöyle yazıyordu: “Erdoğan’ın zenginliğinin kaynağı olarak oğlunun düğününde takılan takıları göstermesi, bir Türk işadamının çocuklarının okul masraflarını sadece yardım amacıyla karşıladığı yönündeki beyanatları bu noktada anlamsız kalıyor.”
Taraf gazetesi bu belgeyi 30 Kasım 2010 tarihinde ‘Erdoğan’ın İsviçre’de 8 gizli hesabı var’ başlığı ile manşet yaptı. Aynı gün Sözcü de ‘İsviçre bankalarında 8 gizli hesabı var’ sürmanşeti ile çıktı. Erdoğan, Taraf’a “Alçaksınız!” diye yüklendi.
Ama hiç bir zaman Edelman’a ya da ABD’ye aynı sözü söyleyemedi.
“Benim İsviçre bankalarında bir Allah kuruşu param yok ki bunu ispat edeyim.” diye cevap veriyordu muhalefete. Zaten Amerikan elçiliğine gidip bilgi veren üst düzey AKP’liler de eminim para birimini ‘kuruş’ olarak söylememiştir. Hele hele ‘Allah kuruşu’ diye hiç söylememiştir.
****
O zamanın Aydınlık’ı, 2011 yılında sürmanşetten, “Tayyip’in ‘gizli hesap’ bilgilerini CIA’ya Arınç verdi” iddiasını ortaya attı.
Bu iddia, Oda TV davasında tutukluyken hayatını kaybeden MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun Aydınlık gazetesine gönderdiği el yazısı notlara dayandırılmıştı. Buna göre Erdoğan’ın 8 ayrı hesapta yaklaşık 800 milyon doları vardı. Alman istihbarat teşkilatı BND de bir İsviçreli banka yöneticisine 30 milyon euro vererek bütün bu hesapların belgelerini satın almış ve Erdoğan’a karşı kullanmaya başlamıştı. Bu belgelerin CIA’nin elinde de olduğunu öne süren Kozinoğlu, Amerikan gizli servisine bilgileri sağlayanın ise Bülent Arınç olduğunu iddia ediyordu.
Ağustos 2014’te Alman istihbaratının 5 yıldır Türkiye’yi dinlediği ortaya çıktığında AKP hükümetinden ‘tık’ bile çıkmayacaktı. Daha yeni Cumhurbaşkanı seçilmiş olan Erdoğan da ölü taklidi yapıyordu.
Ne diyebilirdi ki Almanlara?
Bütün hesaplar ellerindeydi.
Üstelik “güçlü devletler dinler”di.
Azdan az, çoktan çok giderdi.
****
Aslında Gazeteci Hayrullah Mahmud, Edelman’ın kripto mesajını Wikileaks’ten de Taraf ve Sözcü’den de önce patlatmıştı.
Daha sonra Ergenekon davası sanığı olacak Hayrullah Mahmud, 30 Ocak 2006 tarihinde bazı adreslere e-posta atmıştı. Ergenekon duruşmalarının birinde mahkeme huzurunda da okunacak bu e- postada şunlar yazıyordu: “2005 yılının ilk çeyreğinde ABD Büyükelçisi Eric Edelman, Tayyip Erdoğan ile görüşür. Edelman, Erdoğan’ın önüne, İsviçre’deki sır hesabıyla ilgili dosyayı atar ve İncirlik üssü, Kıbrıs, Kuzey Irak, Afganistan ve Kürt sorunu konularında ABD’nin isteklerini yapması karşılığında, dosyayı gizli tutacaklarını söyler.”
Azdan az, çoktan çok yani…
****
Gizli belgeler bir tek Amerikan ve Alman gizli servislerinin mi elindeydi?
Peki ya Mösyö?
Yine Ergenekon davasına konu olan Açık İstihbarat isimli sitede 8 Ocak 2010 tarihinde Meyyal Uygur imzasıyla çıkan “Çok Zenginleştiniz Mösyö!” başlıklı yazı bize ipucu verebilir.
İddiaya göre bu sözü, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’a hitaben söylemişti. Türkiye dışişleri kaynaklarına dayandırılan yazıda şöyle deniyordu: “Bugünlerde Ankara kulislerinde, önemli siyasetçilerin ağzında yoğun bir dedikodu dolaşıyor. Onlar da, çok güvendikleri diplomatlardan duymuşlar. İddiaya göre görüşmelerin birinde Sarkozy, Erdoğan’a şöyle demiş: ‘Kendi aramızda konuşuyoruz da, bakıyoruz son dönemde tüm liderler arasında iki kişi çok zenginleşti. Biri Berlusconi, diğeri de siz Mösyö Erdoğan… Bunu nasıl başardınız, gerçekten çok merak ediyoruz.”
Aslında bu bir imaydı. Sarkozy gerçeği biliyor ve Erdoğan’ı köşeye sıkıştırmak için istihza ediyordu.
Nereden mi biliyordu?
Belki kendisi de bu işlerde iyi olduğu için olabilir (Daha sonra yolsuzluktan yargılandı) ama asıl kaynağı şurada arayabiliriz: İngiliz bankası HSBC, 11 Mart 2006 tarihinde yaptığı bir resmi açıklamada, “Eski bir çalışanımızın gerçekleştirdiği bilgi hırsızlığı nedeniyle İsviçre’deki bankamızdan 15 bin müşterimizin hesap bilgileri çalınmıştır.” denilmişti. İddialara göre Almanların yanı sıra Fransız istihbaratı da bu belgelere milyon eurolar ödemişti. Hatta o belgeler arasında Fransa’nın Bütçe Bakanı Jerome Cahuzak’ın da gizli hesapları çıkınca bakan istifa etmek zorunda kalmıştı.
****
Bir yazıda “Erdoğan bir konsorsiyum” demiştim.
Hem bu kadar açığı olup hem de halkı bu kadar etkileyebilme manyetizmasına sahip bir lider, hesap sahipleri için aranıp da bulunamayacak bir liderdir. Kim niye deliğe süpürsündü ki?
Buna Türkiye içerisindeki derin çevreler de dahil.
Dikkat ederseniz bir zamanlar Erdoğan’ın yolsuzluklarını, yurtdışı hesaplarını, kayıt dışı paralarını en fazla gündeme getiren çevreler/kalemler, bir kaç istisnası haricinde bugün Erdoğan’ın en fazla yanında olanlar.
Herkes bu konsorsiyumdan kendi payına düşeni alıyor.
Azdan az, çoktan çok…
****
2004 yılında bir ara dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın da İsviçre bankalarında gizli hesabı olduğu iddiası ortaya atılmıştı.
O zaman Baykal “Bu bir namus meselesidir” deyip Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açmış ve iddiaların İsviçre’den sorulmasını talep etmişti. Mahkeme, Adalet Bakanlığı aracılığıyla İsviçre’ye bu iddiaları sormuştu. 7 Haziran 2005 tarihli İsviçre hükümetine ait resmi cevapta, “Adı geçen bankada, Deniz Baykal ve Aslı Baykal (kızı) adına açılmış herhangi bir hesaba rastlanmamıştır.” deniyordu.
Tayyip Erdoğan’la ilgili İsviçre iddiaları ortaya atıldığında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu işte bu Baykal detayını hatırlatarak, “Sayın Baykal namuslu her siyasetçinin yaptığı gibi başvurusunu yaptı, ‘İsviçre bankalarında benim hesabım var mı yok mu araştırılsın’ dedi. Resmi yazıyı aldık, İsviçre bankalarında hiç hesabı yok. Erdoğan dava açmadı, başvuru yapmadı. Sen önce kendi hesabını ver.” diye seslendi.
2 hafta boyunca bu çağrıya cevap vermeyen Erdoğan, tam 15 gün sonra Siirt mitinginde, “Sende zerre kadar karakter, şeref varsa, senin cibilliyetin düzgünse, bu hesaplar hangi bankadaysa bul, çıkart. Ben de bu hesaplarda çıkan parayı, varsa sana vereceğim.” diye çağrıda bulundu.
Ama bu kadar ‘karakterli, şerefli, düzgün cibilliyetli‘ bir insan olarak hiç bir zaman Baykal’ın yaptığını da yapmadı.
****
Erdoğan aynı üslupla yabancı elçiliklere veya gizli servislere de meydan okuyamadı.
“Çıkarın hesaplarımı, hepsini size vereceğim” diyemedi.
Bugünlerde ABD’de ikidebir karşısına çıkarılan ‘mal varlığı’ tehdidine karşılık, “Ne münasebet! Ne malım varmış ki benim, ne varlığım olacakmış? Hesabını veremeyeceğim tek bir kuruşum yoktur. Araştırsınlar. Gayrimeşru tek bir kuruşumu bulsunlar, onu da kendilerine bağışlayacağım” diyebiliyor mu? Diyemiyor.
Çünkü biliyor.
Cümle alem biliyor.
Herkes alacağını alıyor.
Raf ömrü dolana kadar.
Azdan az, çoktan çok…
[Ahmet Dönmez] 2.11.2019 [www.ahmetdonmez.net]
Cezaevi şikayetlerinin yüzde 85’i ‘işkence ve kötü muamele’
Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumuna (TİHEK), bu yılın ilk altı ayında 430 başvuru yapıldı. Başvuruların yüzde 85 civarı yani 365 tanesi işkence ve kötü muamele kapsamında gerçekleşti. İlk sırada ise en insani hak olan ‘sağlık haklarına erişim’ şikayeti geliyor.
TİHEK başvuruların 365’i işkence ve kötü muameleye karşı ulusal önleme mekanizması görevi kapsamında yapıldı. Ayrımcılıkla mücadele görevi kapsamında ise 35, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi görevi kapsamında da 14 başvuru yapıldığı açıklandı.
İlk sırada ‘sağlık haklarına erişim’ şikayeti
Birgün’ün haberine göre, cezaevlerinde kalan tutuklu ve hükümlülerin yaptığı başvurularda sağlık alanındaki şikâyetler dikkat çekti. Özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilere ilişkin bu yılın ilk 6 ayında yapılan başvuru sayısı gerekçeleriyle birlikte şu şekilde:
Kaynak: TİHEK’e ‘cezaevleri koşulları’ başvuruları:
Sağlık haklarına erişememek, 181
Nakil talepleri, 114
İşkence ve kötü muamele, 103
Sosyal, kültürel ve sportif faaliyetlere erişim, 55
Fiziksel koşullarla alakalı, 42
TİHEK’e bir yılda 1107 başvuru
Geçen yıl TİHEK’e bin 107 başvuru yapıldı. 2018 yılı faaliyet raporunda yer alan bilgilere göre bin 107 başvurunun 598’inin ulusal önleme mekanizması görevi kapsamında işkence ve kötü muameleyle alakalı olarak yapıldığı açıklandı. Ayrımcılıkla mücadele görevi kapsamında 317, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi görevi kapsamında ise 78 başvuru yapıldığı belirtildi.
Gergerlioğlu: İşkence sistematik olarak artıyor
TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Üyesi HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu işkencenin sistematik bir şekilde arttığını belirtti. Son zamanlarda işkence ve kötü muamelenin de arttığını vurgulayan Gergerlioğlu, “Sadece bana gelen başvurular TİHEK’e giden başvurulardan daha fazla. Sekiz kişilik koğuşlara 26 kişi yerleştiriliyor. İnsanlara Adli Tıp Kurumu’na sevkleri sırasında kelepçe takılıyor ve 10 saat yolculuk yaptırılanlar var. Türkiye hukuk devleti olmaktan çıkmış ve bir polis devleti olmuş, tablo bunu gösteriyor” dedi.Gergerlioğlu TİHEK’in işkence ve kötü muamele vakalarına ilişkin sessiz kaldığını vurgulayarak, “TİHEK bizim nezdimizde eksi puanlı bir kurumdur. İşkence iddialarını TBMM’de gündeme getiriyorum ve TİHEK’in kılı kıpırdamıyor. TİHEK üç maymunun oynayan bir kurumdur” diye konuştu.
Sezgin Tanrıkulu: Cezasızlık AKP politikası
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanvekili ve CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise “AKP her ne kadar işkenceye karşı mücadele iddiasıyla iktidara geldiyse de maalesef işkence derin bir devlet pratiği olarak devam etmekte. Cezasızlık ise yine bir AKP hükümeti politikası olarak geçmiş hükümetlerden devralınan bir uygulamadır. Bu sayılar binlerce kişinin sokakta ve cezaevinde işkenceye maruz kaldığının kanıtı” ifadelerini kullandı.
[TR724] 3.11.2019
Müebbet verilen Harbiyeli Sena’nın eğitim hakkı için imza kampanyası
Müebbet hapis cezasına çarptırılan Hava Harp Okulu öğrencisi Şüheda Sena Öğütalan için change.org’da “Sena’nın Eğitim Hakkını Elinden Alma!” başlığı altında bir imza kampanyası başlatıldı.
Hava Harp Okulu 3.sınıf öğrencisi iken 15 Temmuz 2016’da yaşanan olaylarda, hiçbir kimseye en ufak bir zarar vermediği halde tutuklanarak müebbet hapis cezasına çarptırılan Şüheda Sena Öğütalan, 2019 yılında yapılan üniversite sınavında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1. olarak kazandı. Fakat Marmara Üniversitesi tutukluluğu gerekçe göstererek Sena’nın eğitim alamayacağını söylüyor.
‘SESSİZ KALMAYIN’ ÇAĞRISI
Kampanyanın açıklamasında, “24 yaşındaki bu genç kız tüm masumiyetine rağmen son 3 yılını Bakırköy Cezaevinde tutuklu olarak geçirdi. Bu süre zarfında tüm imkansızlıklara rağmen azim ve ümitle çalışarak hukuk fakültesini kazanan Sena’nın en temel haklarından olan eğitim hakkının engellenmesine sessiz kalmayın!” ifadeleri kullanıldı.
ANAYASA ‘EĞİTİM HAKKI ENGELLENEMEZ’ DİYOR
Öğütalan, 15 Temmuz sonrası müebbet hapis cezasına çarptırılan 3 Harbiyeli kız öğrenciden biri. Bu yıl yapılan üniversite sınavında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni birincilikle kazandı. Fakat, Marmara Üniversitesi, tutukluluğu gerekçe göstererek Sena’nın eğitim hakkını yok sayıyor. Oysa Anayasa’nın 42. maddesine göre, “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.”
‘ÜZERİMİZE ATEŞ AÇILDI, SİLAH KULLANMADIK’
Şüheda Sena Öğütalan, mahkemedeki savunmasında, Tuzla Orhanlı Gişeleri’ne geldiklerinde otobüsten indiklerini, üzerilerine ateş edildiğini ve “yat” emriyle yere yattığını ifade etmişti. Silahı ve mermisi olmasına rağmen hiç ateş etmediğini ve kimseye zarar vermediğini anlatan Öğütalan, “Gecenin bir vakti bilmediğim bir yerde üzerimde üniformam varken nasıl gidebilirdim? Herkesi darbeci sanan halka kendimin öğrenci olduğunu nasıl anlatabilirdim?” sözleriyle kendisini savunmuştu.
Sena Öğütalan’ın eğitim hakkına kavuşması için kampanyayı imzalayın.
[Kronos.News] 3.11.2019
“Maraşlıyım, Maraş’ın işgalinde kimsenin özel malına el konulmadı”
Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Koza İpek davasında hakkında 20 yıl hapis cezası istenen Melek İpek, çarpıcı bir savunma yaptı. 15 yaşından bu yana ihtiyaç sahiplerine yardım ettiğini belirten İpek, çocukları Akın ve Tekin İpek’i Sincan’daki kimsesizler yurdunu ziyaret ederek büyüttüğünü anlattığı mahkemede, “Bu mu olmalıydı? Burada sorguya çekiliyorum, hayırsever olduğumuz için mi? Onun ötesinde bu ailede bir suç yok” ifadelerini kullandı.
Duruşmada Koza İpek Holding yöneticisi Hamdi Akın İpek, kardeşi Cafer Tekin İpek ile annesi Melek İpek’in de aralarında olduğu 20 sanığın yargılanmasına devam edildi.
Koza İpek davasının, 31 Ekim tarihindeki son duruşmasında savcının 20 yıl ceza istediği anne Melek İpek, “Koza’da yaptığım şey hakim bey; ben gecekondu gecekondu dolaşırım 15 yaşından beri. Bakın yaşlandım.” sözleriyle konuşmasına başladı.
İşadamı Akın İpek, annesi Melek İpek’in mahkemedeki savunmasından bölümler paylaştı.
Oğlu işadamı Akın İpek’in sosyal medya hesabından bölümler paylaştığı savunmasında Melek İpek şunları kaydetti:
‘MARAŞ’IN İŞGALİNDE KİMSENİN ÖZEL MALINA EL KONULMADI’
“Maraşlıyım, vatanseverliği çok iyi bilirim. Evimizde büyük kazanlar vardı. Askere yemek yaparlardı, içinde oynayarak büyüdük. Gaziler, şehitler, babam 3 kurşunla topal gitti. Şu an da onun evini istila ettiler. Maraş’ın işgal edildiğinde hiç kimsenin özel malına el koyulmadı.”
‘BURS VERDİKLERİMİ TANIMAK İSTEMEDİM’
“Sizler hep torunum yaşınızdasınız, binlerce insana burs verdim, onları görüp tanımak istemezdim. Niye? Bana borçları olmasın diye. Bir tek derdim ki; İyi olacaksınız vatana, millete, insana hizmet edeceksiniz. Çünkü bizim Rabbimiz öyle buyuruyor.”
‘SORGUYA ÇEKİLİYORUM, HAYIRSEVER OLDUĞUMUZ İÇİN Mİ?’
“Sincan da kimsesizler yurduna getire götüre büyüttüm ben yavrularımı. Bu mu olmalıydı? Burada sorguya çekiliyorum, hayırsever olduğumuz için mi? Onun ötesinde bu ailede bir suç yok… Bunlar çıkacak.”
‘BENİM 40 YILLIK DOSTUM OTELE GÖZ DİKMİŞ’
“Ben hiç kimsenin ses tonunu yüksek duymadım, ben de konuşmadım hayatımda. Kötü insan da tanımadım… Bu dönemde, aman yarabbi neler varmış. Benim 40 yıllık dostum otele göz koymuş. 4 senedir sefa sürüyor.”
‘BİR KİŞİ DİYORSA BUNLARDAN KÖTÜLÜK GÖRDÜM…’
“İyilik adına ne isterseniz bizde bulabilirsiniz. Ama kötülük adına yemin ediyorum, Bin yıl araştırsanız bir kelime bulamazsınız. Yok savcı bey olmaz. Bir kişi diyorsa ben bunlardan kötülük gördüm şurada yüzüme gelsin söylesin.”
‘DAVAYA ZORLA MONTE EDİLDİM’
“Sayın başkan, sayın heyet, saygı değer savcımız, bana Musa Yücel savcımız söylemişti; Senin pek bu işlerle ilgin yok diye… O kanıda idiler. Ama sonradan nedense zorla ben de monte edildim bu şeye, herhalde. Ebru’nun da dediği gibi bu hisse meselesi olsa diye düşünüyorum”
‘YAVRUM 4 YILDIR 4 DUVARIN ARDINDA’
“Hakim bey, suçlu suçsuz evinden yurdundan oldu. Oğlum orada rahatsızlandı. 4 senedir 4 duvarın arasında yavruları onu görmeden büyüdü. İnanın, inancım var rabbime ve sırf sizlerin devletimin adaletini görmek için direniyorum. Yavrum 4 senedir burada, kalbinden stent takılı kriz geçirdi. Gururuna yediremiyor 3-4 defa mide kanaması geçirdi. Hiç bir yeri tutmaz oldu. Halbuki Tekin ve başka iş adamları da en verimli çağlarındaydı. Bunlar çalışmalıydı vatanına millete faydalı olmalıydı.”
‘İNSANLAR HAYIR YAPMAYA KORKAR OLDU’
“Ak Partiden biri söyledi, çeşme yaptıracak hayırsever bulamıyoruz Melek abla dedi. Çünkü insanlar hayır yapmaya korkar oldu. Kuran toplantısında toplanamıyoruz korkuyor insanlar, evet kardeş kardeşi ihbar ediyor.”
‘MELEK ANNE YETİŞ, DERLERDİ’
“İnanın gece yarısı doğudan bana bir telefon gelir. Çocukların montu yok botu yok Melek Anne yetiş. Yemin ediyorum ben gece uyumam, uyumam sabah onu hallederim onu gönderirim ondan sonra yatarım. Allah işinizi kolay getirsin yaşlanacaksınız benim gibi. Bir sloganım var hakim bey. Bütün belediyeler bunu asmıştı. Gerçek mutluluğu tatmak istiyorsan ihtiyacı olan bir kardeşine yardım etmeyi dene.”
‘EVİMİ YIKTILAR MEHTER MARŞIYLA, DIŞARI ÇIKMADIM’
“Evimi yıktılar mehter marşıyla, dışarı çıkmadım, bir kişiyi çıkarmadım meydana, ne istiyorlarsa yapsınlar. Öyle duruyor. Elletmiyorum kötülüğün resmi gelip giden resmini çekiyor. Ama şu anda sizlere de alıştım. Hepinizi çok seviyorum ve yemin ediyorum akşam eve gittiğim zaman rabbim bütün hakimlerimize savcılarımıza doğru karar verdir çolukları ile mutlu olsunlar”
[Kronos.News] 2.11.2019
İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi; AYM’nin kararını yok saydı
Anayasa Mahkemesi’nin Barış Akademisyenleri hakkında verdiği “hak ihlali” kararı, İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tanınmadı. 1 yıl 3 ay hapis cezası verilen akademisyen S.U.’nun yeniden yargılanma talebi reddedildi.
BOLD-İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) ‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisini imzalayan akademisyenler hakkındaki hak ihlali kararını yok saydı. Mahkeme, “Terör örgütü propagandası yapmak” suçunu işlediği gerekçesiyle 1 yıl 3 ay hapis cezası verilen akademisyen S.U.’nun yeniden yargılanma talebini reddetti.
Independent Türkçe’de yer alan habere göre, 6 Mart 2019’da akademisyen S.U. hakkında hükmün açıklanması geri bırakılarak 1 yıl 3 ay hapis cezası verildi. AYM’nin kararından sonra akademisyenin avukatının yeniden yargılama ve beraat talebinde bulundu. Akademisyenin talebini reddeden mahkeme, ret gerekçesinde yargılanmanın yenilenmesi için usulüne uygun bir hüküm gerekli olduğunu belirtti.
KARAR, HÜKÜM NİTELİĞİNDE DEĞİL
Mahkeme, sanık akademisyen hakkında verilen 1 yıl 3 aylık hapis cezasının hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıyla birlikte verildiğine değinerek, kararının hukuki niteliği bakımından hüküm niteliğinde olmadığına vurgu yaptı.
Ağır Ceza Mahkemesi, yargılamanın yenilenmesi için kabul edilebilirlik şartları bulunmadığı için talebi reddetti.
484 AKADEMİSYEN BERAAT ETTİ
Anayasa Mahkemesi’nin 26 Temmuz’daki hak ihlali kararından sonra, çeşitli mahkemelerde hakkında dava açılan 822 Barış Akademisyeninden 484’ü beraat etti.
[BoldMedya] 3.11.2019
BOLD-İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) ‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisini imzalayan akademisyenler hakkındaki hak ihlali kararını yok saydı. Mahkeme, “Terör örgütü propagandası yapmak” suçunu işlediği gerekçesiyle 1 yıl 3 ay hapis cezası verilen akademisyen S.U.’nun yeniden yargılanma talebini reddetti.
Independent Türkçe’de yer alan habere göre, 6 Mart 2019’da akademisyen S.U. hakkında hükmün açıklanması geri bırakılarak 1 yıl 3 ay hapis cezası verildi. AYM’nin kararından sonra akademisyenin avukatının yeniden yargılama ve beraat talebinde bulundu. Akademisyenin talebini reddeden mahkeme, ret gerekçesinde yargılanmanın yenilenmesi için usulüne uygun bir hüküm gerekli olduğunu belirtti.
KARAR, HÜKÜM NİTELİĞİNDE DEĞİL
Mahkeme, sanık akademisyen hakkında verilen 1 yıl 3 aylık hapis cezasının hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıyla birlikte verildiğine değinerek, kararının hukuki niteliği bakımından hüküm niteliğinde olmadığına vurgu yaptı.
Ağır Ceza Mahkemesi, yargılamanın yenilenmesi için kabul edilebilirlik şartları bulunmadığı için talebi reddetti.
484 AKADEMİSYEN BERAAT ETTİ
Anayasa Mahkemesi’nin 26 Temmuz’daki hak ihlali kararından sonra, çeşitli mahkemelerde hakkında dava açılan 822 Barış Akademisyeninden 484’ü beraat etti.
[BoldMedya] 3.11.2019
Kaydol:
Yorumlar (Atom)










