Avustralya Başbakanı korona salgını için uluslararası soruşturma istedi

Avustralya Başbakanı Scott Morrison, koronavirüs salgınına yönelik uluslararası soruşturma başlatılabilmesi için destek aramak amacıyla ABD Başkanı Donald Trump’ın yanı sıra Almanya ve Fransa liderleriyle görüştü.

BOLD – Avustralya, salgının çıkışı ve yayılmasının yanı sıra Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) yanıtını da içeren bağımsız bir soruşturma yapılmasını istiyor. Avustralya’nın bu girişimi Çin tarafından tepkiyle karşılandı. Çinli yetkililer, Avustralya’yı, ABD’den talimat almakla suçladı. Morrison, ABD Başkanı Donald Trump, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’la konuyu görüştü.

Fransa Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndan bir yetkiliyse Macron’un Avustralya Başbakanı’na bunun uluslararası bir soruşturma için doğru zaman olmadığını söylediğini kaydetti. Fransız Cumhurbaşkanlığı kaynaklarına göre Macron, önceliğin hatanın kimde olduğunu araştırmak değil, salgınla mücadelede birlik içinde hareket etmek olduğunu söyledi.

Dünya genelinde 2,5 milyondan fazla kişiye hastalık bulaştı ve ölü sayısı da 180 bine yaklaştı.

[BoldMedya] 22.4.2020

Kamu bankaları döviz artışını frenlemek için 300 milyon dolar sattı

Merkez Bankası’nın (TCMB) 100 baz puanlık faiz indirimi sonrasında kurdaki yükselişi frenlemek için Türk kamu bankalarının en az 300 milyon dolar sattığı ifade edildi.

BOLD – Türkiye koronavirüs salgını nedeniyle yaşadığı ekonomik kriz sürecinde Merkez Bankası’nın (TCMB) faiz indirimi yapıp yapmayacağı merak konusuydu. TCMB’nin 100 baz puanlık faiz indiriminin ardından dövizde tırmanış gözlemlendi. 

Bloomberg’in haberine göre, Türk kamu bankaları, beklenmedik bu faiz indirimi sonrası TL’deki değer kaybını önleme amacıyla en az 300 milyon dolarlık bir satış yaptı.

TCMB’nin bu ay vereceği faiz kararına ilişkin düzenlenen Bloomberg anketinde 28 ekonomistten sadece 2’sinin 100 baz puanlık faiz indirimini tahmin ettiği vurgulandı. Ekonomistlerin çoğunluğu daha az faiz indirimi ya da bu ay değişiklik olmamasını öngörüyordu.

FAİZ KARARI SONRASI DOLAR 7 TL’Yİ GÖRDÜ

Sermaye piyasası şirketi Jefferies LLC’nin global döviz şefi Brad Bechtel, “Türk merkez bankası, TL/dolar’ı 7’nin altında tutmak için çılgınca savaşıyor ve bu genellikle kaybedilen bir savaş gibi görünüyor” derken, “Savaşmaya devam ediyorlar ama pazar onlara karşı baskı yapmaya devam ediyor ve teslim olmaya zorlanmaları sadece zaman meselesi” ifadesini kullandı.

Kurda 7 seviyesi en son Ağustos 2018’de ABD ile yaşanan Rahip Andrew Brunson krizi sırasında aşılmıştı. Söz konusu dönemde ABD’den gelen yaptırım kararıyla kur 7,23’ü görmüştü.

[BoldMedya] 22.4.2020

Ali Babacan Saray’ı topa tuttu! Turhan Bozkurt yorumladı

Türkiye’nin korona salgını nedeniyle içinde bulunduğu ekonomik krize yönelik AKP iktidarının aldığı tedbirleri yeterli bulmayan eski Ekonomi Bakanı ve DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, hükümeti topa tuttu. 

BOLD – Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın (TCBM) para basması, basılan paraları nereye harcandığının açıklanmaması iddialarını yorumlayan Ekonomi Yazarı Turhan Bozkurt, BOLD Medya YouTube kanalından Gazeteci Fatih Akalan’ın sorularını yanıtladı. 


[BoldMedya] 22.4.2020

4 AKP’liden 1’i Sağlık Bakanı’na inanmıyor!

İstanbul Ekonomi Araştırma’nın Nisan’da yaptığı ankete göre AKP, 4 Haziran 2019 seçimden bu yana yüzde 7 oy kaybetti. Her 4 AKP’liden 1’i Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı koronavirüs verilerine inanmıyor.

BOLD – Yurt geneli hızla yayılan koronavirüs (Kovid-19) salgını sonrası bütün dünya gibi Türkiye’de de siyaset sahnesi hareketlendi. AKP’nin virüsle mücadele adımlarına dair eleştirilerse gün geçtikçe arttı.

ANKET NİSAN AYININ İKİNCİ YARISINI KAPSIYOR

İstanbul Ekonomi Araştırma Merkezi’nin, Nisan’ın ikinci yarısını kapsayan araştırmasına göre her 4 AKP seçmeninden 1’i Sağlık Bakanlığı’nın ilan ettiği verileri inandırıcı bulmuyor.

Ayrıca birçok belediyenin AKP’nin elinden çıktığı 4 Haziran 2019 seçiminden bugüne iktidar partisi yüzde 7 oranında oy kaybı yaşadı.

İLK SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI SONRASI GERÇEKLEŞTİRİLDİ

Her ay düzenli2 araştırma yapan İstanbul Ekonomi Araştırma Merkezi, Nisan’ın ikinci yarısına ait çalışmanın sonuçlarını açıkladı. Korona salgını sonrası 10 Nisan’da ilan edilen ilk sokağa çıkma yasağı akabinde yapılan araştırmada yurttaşlara; partilerin oy oranı, liderlerin güvenilirlikleri, belediye başkanlarının performansı, virüsün günlük hayata etkileri ve Sağlık Bakanlığı’nın günlük duyurduğu vaka ve ölüm sayılarına ilişkin pek çok soru yöneltildi.

İşte söz konusu anketten öne çıkan sonuçlar:

– Ankete göre ‘Bu pazar seçim olsa’ eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi yüzde 0,5, eski Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın DEVA Partisi ise yüzde 0,3 oy alabiliyor.

– Nisan’da Liderlerin Başarı Puanı sıralamasında neredeyse hepsi düşüş yaşadı. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 5,26 puanla birinci, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu 4,24 ile ikinci sırada yer aldı.

– Mart’a kıyasla Bahçeli, puanını 0,19 arttırarak 3,98 ile ABB Başkanı Mansur Yavaş’ı geçip üçüncülüğe yerleşti. Yavaş ise 3,62 puanla 4’üncü oldu. Mart puanlarına göre Erdoğan, İmamoğlu ve Yavaş puan kaybı yaşarken, gerilemenin en çok olduğu 0,28 ile Erdoğan oldu.

– Anketin dikkat çeken bir başka sonucu ise koronavirüs salgını hakkında Sağlık Bakanlığı’nca yapılan açıklamaların güvenilirlik oranı. Katılımcıların yüzde 62.2’si verileri güvenilir bulurken, AKP’lilerde oran 73,2. Ancak seçmenin yüzde 26,8’inin rakamlara inanmadığı da anketin çarpıcı sonuçlarından biri.

– AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Biz bize yeteriz’ adlı yardım kampanyasına destek yüzde 50,4. Yine ‘İhtiyaç sahiplerine yardım için nereyi tercih edersiniz?’ sorusuna AKP’lilerin yüzde 14,8’i, MHP’lilerinse 31,5’i ‘Cumhurbaşkanlığı kampanyası’ cevabını verdi.

– Koronavirüsle mücadelede Ankara, İstanbul ve İzmir Büyükşehir Belediye başkanlarının çalışmaları genel olarak başarılı bulunurken, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu ve Tunç Soyer’in bir adım önünde yer aldı.

[BoldMedya] 22.4.2020

ABD'den Çin'e ilk dava

ABD'nin Missouri eyaleti, yeni tip koranavirüs (Kovid-10) salgınıyla ilgili dünyaya yalan söylemekle suçladığı Çin hükümetini dava etti.

Missouri Başsavcılığı, Çin hükümeti ve Çin Komünist Partisi'ni salgında ''bilgi gizlediği, ihbarda bulunanları tutukladığı ve salgının bulaşıcı doğasını inkar ettiği'' gerekçesiyle mahkemeye verdi.

Çin'in eylemlerinin Missouri eyaletinde can kayıplarına ve ciddi ekonomik sorunlara yol açtığı belirtilen iddianamede, "Çin hükümeti, Kovid-19 tehlikesi ve bulaşıcı doğası hakkında dünyaya yalan söyledi ve hastalığın yayılmasını durdurmak için neredeyse hiçbir şey yapmadı. Çin hükümeti bu eylemlerinden sorumlu tutulmalı" ifadelerine yer verildi.

Missouri Başsavcısı Eric Schmitt, yaptığı açıklamada, Çin'in virüsün yayılmasını durdurmak için çok az şey yaptığını öne sürdü. Schmitt, eyalet halkının virüs nedeniyle muhtemelen milyarlarca dolarlık zarara uğradığını söyledi.

Başsavcı Schmitt, "Missouri'de virüsün etkileri çok gerçek, binlerce kişi enfekte oldu ve birçoğu öldü, aileler ölmekte olan sevdiklerinden ayrı kaldı, küçük işletmeler kapılarını kapatıyor ve yardım çekleriyle hayatlarını idame ettirenler, yiyecek yemek bulmakta zorlanıyor" ifadelerini kullandı.

Çin'den açıklama: Çok saçma

Bunun üzerine Çin’den konuya ilişkin bir açıklama geldi.

Koronavirüs salgını nedeniyle dava açma girişimini "Çok saçma" olarak nitelendiren Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Geng Şuang, davanın ‘hiçbir gerçek ve yasal temelinin bulunmadığını’ savundu.

Salgın başladığından beri Çin’in ‘açık, şeffaf ve sorumlu bir tavır’ sergilediğini söyleyen sözcü, ABD'nin zarar verme amacıyla açılan bu tür davaları reddetmesi gerektiğini savundu.

Öte yandan ABD Kongresi'nin alt kanadı Temsilciler Meclisi'nin 22 Cumhuriyetçi üyesi, Trump yönetiminden Uluslararası Adalet Divanı'nda Çin'e karşı dava açmasını istiyor.

ABD, salgından en fazla etkilenen ve en çok can kaybının yaşandığı ülke konumunda yer alıyor.

John Hopkins Üniversitesi’nin paylaştığı verilere göre, Kovid-19'un bulaştığı kişi sayısı 814587'ye ulaşırken, virüs nedeniyle 43796 kişi öldü.

[Samanyolu Haber] 22.4.2020

Olayların gerçek mahiyeti yakında ortaya çıkar [Mustafa Ünal]

17 Aralık'tan sonra Hizmet hareketine kimileri "hain", kimileri 'İsrail hesabına çalışıyor' , kimileri "ABD'ci" dedi kimileri de "haşhaşiler."

 Ve darbe yapmakla suçladılar.  Hizmet hareketi yarım asırdan fazladır özellikle eğitim alanında faaliyet yapıyor. Bu camiaya gönül verenler yıllardan beri vaazlar, sohbetler, konferanslar düzenliyor ve okullar, yurtlar, dershaneler açıyor, binlerce öğrenci okutuyor. Bu okullarda okumuş¸ veya okumaya devam edenlerden, okullarda, dershanelerde veya yurtlarda görev yapanlardan herhangi biri bugüne kadar hırsızlıktan, gasptan, talandan, yolsuzluktan, cinayetten, ırz ve namusa tecavüzden ya da başka bir suçtan yakalanmış mı, soruşturma geçirmiş mi?
Veya, 17 Aralık'a kadar -niyetleri her ne idiyse - camia ile görüşüp konuşmuş, müesseselere gidip gelmiş, 17 Aralık'tan sonra da söylentilere kanıp hizmete cephe almış binlerce insan, gittikleri, gördükleri yerlerde, konuşup görüştükleri kişilerde darbeciliğin,  İsrail'e hizmet etmenin veya ABDciliğin ya da hırsızlığın, hainliğin, din düşmanlığının, ülke düşmanlığının, haşhaşiliğin emaresi herhangi bir şey görmüş, bulmuşlar mı?

Başta zamanın Başbakanı olmak üzere bazı bakanlar, milletvekilleri Türkçe Olimpiyatlarına gelmiş, övgü dolu sözlerle konuşmalar yaptılar. Hattâ, "Biz de bunun içindeyiz." dediler. Eğer Camia, İsrail ya da başka dış güçlerle ortak hareket ediyor idiyse, bu durumda hükûmet de onları, dolayısıyla İsrail'i desteklemiş olmuyor mu? Böyle saçmalık olur mu? Söylediğimiz bir sözün nereye vardığını düşünmek gerekmez mi? “Hükûmet camianın iç yüzünü bilmiyordu” diyecek sivri akıllılar olacaktır.

Camia bugün ortaya çıkmadı ki. Aklım erdi ereli ortada olan ve artık dünya çapına yayılmış bir hareketin ne olduğunu devlet yönetenlerin, üstelik söz açıldığında “sizden mi öğreneceğiz?” diyenlerin bilmemesi izah edilebilir bir durum mu?

Hizmet önceden iyi idi ama sonradan dış güçlere yaslandı, denilirse bu hiç haklı olmaz. Çünkü Hizmet’e hep düşmanlık beslemiş pek çok kişi, ellerinde hiçbir delil olmadığı halde bilhassa dine olan düşmanlıklarından dolayı Hizmet’i yıllardan beri İsrail ve ABD  güdümünde olmakla suçluyorlar. Onlar biliyorlardı da bizimkiler mi bilmiyordu? Hizmetin okullarını, yurtlarını, dershanelerini ziyaret edenler, çocuklarını buralarda okutanlar, açılış törenlerine katılanlar, olimpiyatlarda methiyeler düzüp hatta gözyaşı dökenler, Hocaefendi'ye saygılarını gönderenler bugün yaptıkları suçlamaların delili, emaresi olarak 17 Aralık'a kadar ne gördüler, ne duydular, ne buldular? Gördüler, duydular, buldular, biliyorlardı da ses mi çıkarmadılar, göz mü yumdular? Böyle yaptılarsa hizmet kadar onlar da suçlu olmaz mı? Yok, hiçbir şey bulamadılar da birden 17 Aralık'ta fark ettilerse o güne kadar gözleri kapalı, kulakları sağır mıydı?

Bugün ekranlarda boy boy endam gösterip hizmete çamur atan sözüm ona gazeteciler o günlerde nerede idiler, ne yapıyorlardı? Bu havuz medyasının mensuplarının hepsi kör, ahmak, aptal, enayi miydi de hiçbiri fark edemedi?

Yıllarca hizmette kalıp sonra da kendilerine göre farklı nedenlerle ayrılan ve s¸imdilerde hizmete olmadık iftiraları atanlar 17 Aralık'a kadar nerede idiler, ne yapıyorlardı? Madem hizmet aleyhine bugün uydurdukları yalanlar gerçekti, neden ihbar etmediler?
Neden daha önce ekranlara çıkıp, gazetelere yazıp da ifşa etmediler?
Neden? İslam dini on beş yaşına gelmiş bir çocuğu âkil ve bâliğ kabul edip sözünden ve davranışlardan sorumlu tutarken, 55-60 yaşına gelmiş insanlar uzun yıllar içinde bulundukları
Hizmet’i bu yaşlarına kadar tanıyamayacak şekilde kör, sağır, basiretsiz, ufuksuz, iz’ansız ya da ergenlik çağına gelmemiş birer çocuk mu idiler de 17 Aralık’tan sonra âkil ve bâliğ oldular?

Esnaf, memur, işçi vs. kesiminden önceleri hizmetle haşir neşir olup da 17 Aralık'tan sonra hizmete düşman kesilen halk tabakasından insanlara da sormak lâzım: 17 Aralık'a kadar siz de mi hizmetin suçuna delil olabilecek bir şey göremediniz? Gördünüz de söylemediniz mi? Göremediniz ise şimdi neye dayanıp da düşman kesilip iftiralara ortak oluyorsunuz? Düne kadar ara sıra beraber olduğunuz, çayınızı içirip çaylarını içtiğiniz, evine misafir olup evinize misafir ettiğiniz ve şimdi iftira atıp karaladığınız  , gıybetini yapıp etini yediğiniz insanların her biri yarın mahşer yerinde davacı olduğunda ne yapacaksınız?

Rüşvetin, iltimasın, torpilin, adam kayırmanın, ağalığın paşamlığın  beyliğin, gücün, iktidarın, paranın geçmediği ; hiç kimseye haksızlık edilmediği, herkes hakkında ameline göre adilce karar verildiği, kişilerin yalnızca iman ve amel durumlarının dikkate alındığı Mahkeme-i Kübrâ’da Allahü Teâlâ’nın huzurunda ve ilk insan Hz. Âdem’den, kıyamet koparken doğacak son insana kadar sayısız ferdin gözü önünde hesaba çekilirken, Hizmet hakkındaki iftira ve kanaatlerinize geçerli delil olarak ne getirecek, ortaya ne koyacaksınız? Birilerinin iddia edip ispatlayamadığı dedikodularını mı? Medyadaki eyyamcıların lâf salatalarını mı? Yalancı basının yalanlarını mı? Ve kimleri şahit tutacaksınız? Her türlü imkâna sahip oldukları, kanun üstüne kanun çıkarabildikleri, her şeyi kendilerine göre dizayn edebildikleri hâlde bugüne kadar iddialarının birini bile ispatlayamamıs¸ olanları mı? Yoksa “Allah” inancının insanlar üzerinde baskı kurmak için uydurulduğunu söyleyip Allahü Teâlâ’nın varlığını inkar eden, Hz. Peygamber’e –hâşâ- mecnun diyen, onun İsmet-i harîmine dil uzatan, Kur’an’ı “Muhammed’in uydurmaları” diye niteleyen, İslam’ın insanları aldatmak, uyutmak, uyuşturmak için uydurulmuş olduğunu ileri süren ateistleri; daha önce İslâm’la, Kur’an’la hiç ilgileri olmayıp sonradan Konjektur göre menfaat gereği katı İslamcı kesilenleri veya Hizmet’e karşı onlarla işbirliği yapanları mı? Ya da dün söylediğini bugün, bugün söylediğini yarın yalanlayanları mı? Kimi şahit göstereceksiniz?

Bu dünyadan ne insanlar gelip geçti. Çünkü fanidir bu dünya. Hayattayken dünyanın en zengini ile en fakirinin, en güçlüsü ile en zayıfının yaşantıları farklı olsa da öldüklerinde ikisi de kara toprağa yar oluyor.

“ Yoklansın kafatası mezarda her ölenin; farkı var mı bakalım, hükümdarla kölenin.” mısralarında ifade edildiği gibi zengin ile fakirin, amir ile memurun, efendi ile kölenin, kral ile tebaanın hiçbir farkı kalmıyor. Ve hepsi de 7 metrelik beyaz bezden başka bir şey götüremiyor. Ha, bir de herkes amelini götürüyor; ki ahireti o amellerine göre şekillenecek.

Ve herkes orada niyetinin, düşüncesinin, kanaatinin, zannının, sözünün, davranışının hesabını kılı kırk yararcasına verecek. Cenab-ı Mevlâ Rahîm'dir, Gafurdur, ibadetlerdeki -varsa- noksanlığı belki affedebilir ama kul hakkını affetmeyeceğini herkes çok iyi bilir.

Öyleyse milyonu aşkın insan hakkındaki iddialarınızı, kanaatlerinizi ve su-i zannınızı ispatlayamazsanız; tevbesi , pişmanlığı, telâfisi, geri dönüşü olmayan o ebedî âlemde hâlinizin ne olacağını hiç düşünmez misiniz?

İnsan, Türkiye'de ve dünyanın yüz altmış ülkesinde fedakârca çalışan ve milyonlarca Müslümanın destek verdiği bir hizmet hakkında konuşurken insaflı olmalı.

Sözü uzatmayalım: Mevlâ öbür âlemde herkesi tek tek yargılayacak. Bir kâfire bile iftira atmayı haram sayan İslâm dinine inanıyorsak eğer, Müslümanlar hakkında söz söylerken çok dikkatli olalım. Arka plânını bilmediğimiz konularda yorum yaparken duyduğumuzun, gazetelerde okuduğumuzun doğru olmayabileceğini hiçbir zaman gözardı etmeyelim.

 Bir Müslümanı veya herhangi bir Müslüman grubu haksız yere suçlamış  olursak onlara mensup olan binlerce, milyonlarca insandan helâllik almaya imkân bulamayacağımızı ve öbür âleme bu kadar insanın hakkını yüklenmis¸ olarak gideceğimizi asla unutmayalım.

Resûlullah (s.a.v), bir gün ashabına,

– Müflis kimdir, bilir misiniz, diye sorar. Yanındakiler, “Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimse demektir.” derer. Hz. Peygamber (s.a.v.) s¸öyle buyurur:

– Asıl müflis, kıyamet günü namazı, orucu ve zekâtı ile gelir. Öte yandan, buna hakaret etmis¸, ona iftira etmiş, berikinin malını yemiş, şunun kanına girmiş, bunu dövmüş (ve onların haklarını almış) olarak gelir. Bu yüzden de yaptığı iyilik ve sevapları ona, buna (hak sahiplerine) dağıtılacaktır. Borcu ödenmeden sevapları biterse bu defa kendisi onların günahlarını yüklenecek ve sonra da cehenneme atılacaktır. (Müslim, Birr, 59.)

Amacım ne birilerini kötülemek ne de birilerini methetmek. Kötü olan, methedilse de kötüdür; iyi olan, kötülense de iyidir. Amacım, herkesi, sakin bir yere çekilip vicdanlarını harekete geçirerek düşünmeye davet etmek, Müslümanın İslami ölçülere göre konuşup davranması gerektiğini hatırlatmak.

Son olayların gerçek mahiyeti, iş ahirete kalmadan yakın zamanda ayan beyan ortaya çıkacak, kim doğruda kim yanlışta belli olacak ve bunu sağ olan herkes görecektir. İnşallah ortalık durulacak, bugün birbirlerine söz edenlerin, karşı duranların ve hattâ düşmanlık besleyenlerin içinde iyi niyetli olanlar gün gelecek, samimiyetle kucaklaşacaktır.

Olduğu gibi görünmeyen bazı çok yüzlüler de bu hengâmede çürük meyveler gibi ayıklanacak ve ömürlerinin sonunda bu yalan dünyayı perişan bir hâlde terk edip gideceklerdir.
Mevlâm bizleri; hakikati bilmeden, anlamadan, araştırmadan Müslümanlar aleyhinde söz söylemekten, Müslümana kâfir demekten, menfaatine mağlûp olmaktan, İslâm ve Müslümanlar aleyhine, ülkemiz ve milletimiz zararına is¸ çevirmekten, çok yüzlülükten, Sırat-ı Müstakîm’den saparak dökülüp kalmaktan, ahirete kul hakkıyla ve imansız gitmekten, rahmet ve mağfiretinden mahrum olmaktan muhafaza eylesin.

Âmîn. Ve’s-selâm.

[Mustafa Ünal] 22.4.2020 [Samanyolu Haber]

Bir Başka Çizgi [Safvet Senih]

Üstad  Bediüzzaman Hazretleri Dördüncü Mektup’ta bir parça MAHREM SIR’dan bahsediyor: “Ehl-i hakikatin bir kısmı, nasıl ki VEDÛD  ismine mazhardırlar ve âzamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatın pencereleriyle Cenab-ı Hakk’a bakıyorlar; öyle de şu hiç-ender hiç olan kardeşinize yalnız Kur’an hizmetine istihdamı hengâmında, o nihayetsiz hazinenin dellâlı olduğu bir vakitte RAHÎM  isminin, HAKÎM isminin mazhariyetine vesile bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler (Nur Risaleleri), o mazhariyetin cilveleridir. İnşaallah o Sözler, ‘Kime HİKMET verilmişse, ona çok hayır verilmiş; doğrusu o kimse büyük bir hayra mazhar kılınmıştır.’  (Bakara Suresi, 2/269)

Yirmi Altıncı Söz’ün Zeylinde ise şöyle diyor:

“Cenab-ı Hakk’a ulaşacak yollar (tarikatlar) pek çoktur. Bütün HAK  TARİKATLAR, KUR’AN’dan alınmıştır. Fakat tarikatların bâzısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O  tarikatlar  içinde, kısır anlayışımla Kur’an’dan istifade ettiğim ‘ACZ, FAKR, ŞEFKAT  ve TEFEKKÜR’ tarikatıdır (yoludur).”

Ayrıca Dördüncü Mektub’u  “İkinci”sinde Üstad şöyle diyor: “Der tarik-i Nakşibendi, lâzım âmed çar terk  (Nakşibendi tarikatında dört şey, terk etmek gerekir): Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk. (Dünyayı terk, âhireti terk, kendini terk, hatta bu terkleri de terk edip unutmak)” olan güzel, hoş fıkra birden hatıra geldi. O hatıra ile beraber birden şu fıkra doğup belirdi: ‘Der tarik-i acz-mendi, lâzım âmed çar çiz, (Allah’a ulaşma yolunda, O’nun sınırsız kudreti karşısında insanın, sonsuz âcizliğini rehber edinme metodunda dört şey gerekir); Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak, ey aziz! (Cenab-ı Hakkın engin ve sonsuz zenginliği karşısında Allah’a olan ihtiyacını bilme; tam bir âcizlik içinde olduğunu idrak etme; Cenab-ı Hakkın sonsuz nimetlerine karşı şükretme; iman ve Kur’an hizmetinde gevşekliğe düşmeme ve Cenab-ı Hakk, karşısında daima arzu, ümit ve güven içerisinde olma ey aziz!)

Zeyl’de şöyle bir izah var: “Evet, ACZ  dahi AŞK  gibi belki daha selâmetli bir tariktir ki; ubudiyet yoluyla mahbûbiyete kadar gider. FAKR  dahi, Rahman ismine ulaştırır. Hem ŞEFKAT  dahi, aşk gibi beli daha keskin ve daha geniş bir yoldur ki, Rahîm ismine ulaştırır. Hem TEFEKKÜR  dahi, aşk gibi belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir yoldur ki, Hakîm ismine ulaştırır.”

Zâhirden hakikata geçmenin iki yolu var:

“Birincisi: Akrebiyetin (Allah’ın bize bizden ve herşeye herşeyden daha yakın olmasının)  inkişafıdır ki, Peygamberlikteki kurbiyet (yakınlık) ona bakar ve peygamberlik vârisliği ve sohbeti cihetiyle SAHABELER  o sırra mazhardırlar.

“İkincisi: Bu’diyetimiz (uzaklığımız)  noktasında mertebeler kat edip bir derece kurbiyete (yakınlığa) müşerref olmaktır ki, velilik seyr u sülûkün (ilerleme yolculuğunun) çoğu ona göre ve seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî (iç âlemimizde seyir ve âfakta yani dış âlemde seyir) bu suretle cereyan ediyor.

“İşte, birinci suret sırf vehbîdir (sırf Allah vergisidir), kesbî (insanın gayreti) değil. İncizaptır, cezb-i Rahmânî’dir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kesbîdir, uzundur, gölgelidir. Acâip hârikaları çok ise de kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez.”

“Kalbin Zümrüt Tepeleri”nde M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Seyr-u Sülukte Bir Başka Çizgi” başlıklı bölümde, “Hem seyr-i ruhânî hem de onun içinde önemli bir yer işgal eden ÇİLE  vâsıtasıyla kazanılmış mertebe, derece, mevhibe ve vâridata ulaşmanın başka alternatiflerinin bulunduğu da bir gerçek. Bilhassa bu alternatifler arasında, bir mânâda, peygamberlik hakikatının tecellisi ve SAHABE MESLEĞİNİ’nin inkişaf ettirilmesi yolu da diyebileceğimiz farklı yöntemler de vardır:

“Esbab açısından, çok şeye güç yetiştirememe şuurunda olma mânasında ACZ; her nesne ve her varlığın hakiki sahibi, mâliki Allah olduğu gerçeğini kavrama anlamında FAKR; herkesi ve her nesneyi O’ndan ötürü kucaklama şeklinde yorumlayacağımız ŞEFKAT; her gün yepyeni bir heyecanla âfak (dış âlemi) ve enfüsü (iç dünyamızı) hallaç etme genişliğinde, disiplinli düşünme diyeceğimiz TEFEKKÜR; ayrıca bu çerçevede sürdürülen hizmette hiç sönmeyen bir aşk ve iştiyak, sonra da bu mazhariyetlerin şuurunda olarak, bütün bunlara söz, tavır ve davranışlarla mukabelede bulunma mânâsına gelen kesintisiz şükür böyle bir  alternatif yöntemin temel esaslarıdırlar.

“Bediüzzaman Hazretlerine göre bu yol, daha kestirme, daha selâmetli ve daha emindir; ACZ; AŞK’ın yanında, hatta önünde MAHBUBİYET  ufkuna uzanan öyle ışıktan bir helezondur ki, âcizliğin kavranılması ölçüsünde insan bu yöntemle her yoldan daha sür’atli isteğine ulaşabilir. FAKR, şuurdaki derinliği ölçüsünde, en disiplinli cehd ve gayretlerin bile önünde öyle tükenmez bir sermayedir ki, hak yolcusu onunla bir hamlede rahmeniyetin vesayetine sığınır ve Kudreti sonsuzun herşeye yeten gücüne ulaşır ve dayanır. ŞEFKAT,  aşktan daha derin, daha içten öyle bir duygudur ki, rahimiyetin tezahürü böyle bir duyguyu taşıyan hiçbir yolcu şimdiye kadar yolda kalmamıştır. TEFEKKÜR; âfak ve enfüsün tetkik ve temâşâsıyla her şeyi hikmete bağlayan aydınlık ruhların yolu… ŞEVK; her zaman nokta-i istinad ve nokta-i istimdat şuurunda olan, dolayısıyla da hiçbir zaman ümitsizlik ve inkisara düşmeyenlerin hali… ŞÜKÜR de; iç içe hiçlere terettüp eden bunca nimete karşı şuurla mukabelenin ayrı bir ünvanıdır.”
Risale-i Nurlara ve Pırlantalara dikkat ederek bu ince ve derin  gerçeklere dalmamız gerekecektir.

[Safvet Senih] 22.4.2020 [Samanyolu Haber]

“Pankreas kanserine yakalanan gazeteci Mevlüt Öztaş’a cezaevinde soykırım uygulanıyor”

Afyonkarahisar’da 2,5 yıldır cezaevinde tutuklu bulunan eski Cihan Haber Ajansı muhabiri Mevlüt Öztaş, ailesine haber verilmeden safra kesesi ameliyatı yapıldı. Ameliyattan sonra pankreas kanseri teşhisi konan gazeteci Mevlüt Öztaş yine ailesine haber verilmeden Ankara Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edildi. HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu yapılan tetkiklerde 4. evre pankreas kanseri olduğu ortaya çıkan Öztaş’ın cezaevinden acilen tahliye edilmesi gerektiğini söyledi.

Terör örgütüne üye olmak iddiasıyla 2,5 önce tutuklanan gazeteci Mevlüt Öztaş, 3 hafta önce yakınlarına haber verilmeden safra kesesi ameliyatı yapıldı. Koronavirüs önlemleri kapsamında açık görüşler yasak olduğu için sadece telefon görüşlerinde Öztaş’tan haber alabilen ailesi haftalarca telefon gelemeyince durumunu öğrenebilmek için cezaevini aradı.

PARASI OLMADIĞI İÇİN TELEFON KARTI ALIP AİLESİNİ ARAYAMADI

Uzun uğraşlar sonucu gazeteci Mevlüt Öztaş’ın safra kesesi ameliyatı olduktan sonra Ankara’ya başka rahatsızlığından dolayı hastaneye sevk edildiğini öğrenen yakınları endişe içinde Ankara’ya gitmek istedi. Virüs salgını sebebiyle şehirlerarası seyahatin yasak olması sebebiyle Ankara’ya gidebilmek için izin belgesi almaya uğraşan Öztaş’ın ailesi iki hafta sonra ancak Ankara’ya gidebildi.

İki hafta boyunca cezaevi yönetimi tarafından parası aktarılmayan Öztaş, cebinde parası olmadığı için telefon kartı alamayınca merak içinde kalan ailesine bir haber ulaştıramadı. Büyük mağduriyet yaşayan Öztaş bir tarafta hastalıkla mücadele ederken bir taraftan da ailesine haber verebilmek için uzun uğraş verdi.

Haftalar sonra hastaneye yanına giden ailesinin Mevlüt Öztaş ile yüz yüze görüşmesine izin verilmedi. Hastaneden sağlık durumu hakkında bilgi alan ailesi Mevlüt Öztaş’ın 4. evre kanser olduğunu öğrendi.

Ankara Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne 4. evre pankreas kanseri teşhisi konan Mevlüt Öztaş’ın tahliye edilmesi için avukatı hastane raporuyla birlikte istinaf mahkemesine dilekçe verdi.

GERGERLİOĞLU: BU SOYKIRIM DEĞİL DE NE?

Ağır hasta olan gazeteci Mevlüt Öztaş’ın acilen tahliye edilmesi gerektiğini kaydeden HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu twitter hesabından şu paylaşımda bulundu: ‘‘Ağır hasta mahpus eski gazeteci Mevlüt Öztaş 4. evre kanser hastası Papilla vateri kanseri, zor bir bölgede ve önemli bir ameliyatı gerektiriyor Afyon’dan Ankara’ya sevki gecikti, Ankara’da Corona salgınında zor günler yaşıyor. Hala tahliye edilmiyor..! Bu soykırım değil de ne?’’

[TR724] 22.4.2020

Türk Tabipler Birliği: 24 sağlık çalışanı koronadan öldü!

Türk Tabipler Birliği (TTB) koronavirüs salgınında 14’ü doktor 24 sağlık çalışanının hayatını kaybettiğini bildirdi.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu’nun yaşamını yitirdiği 1 Nisan 2020 tarihinden bugüne kadar, koronavirüs nedeniyle 14’ü hekim 24 sağlık çalışanının öldüğünü, yüzde 38’ini hekimlerin oluşturduğu 3 bin 474 sağlık çalışanının Covid-19 tanısı aldığını duyurdu.

TTB Merkez Konseyi, Tabip Odaları aracılığıyla illerde ulaşılabilen sağlık kurumlarından derlediği hasta sağlık çalışanı sayılarını raporlaştırarak kamuoyuna açıkladı.

İSTANBUL’DA 2 BİN 5 SAĞLIK ÇALIŞANI VİRÜSE YAKALANDI

44 ilde kamu ya da özel ayırt edilmeksizin tüm sağlık kurumlarını kapsayan rapora göre, tanı almış hekim sayısına 37 ilde ulaşıldı, üç ilde sağlık çalışanlarının meslekleriyle ilgili ayrım yapılamadı.

Tanı almış hekim sayısının en yüksek olduğu iller İstanbul, Ankara, Kırklareli, İzmir ve Adana olarak belirlendi. İstanbul’da 960’ı hekim olmak üzere toplam 2 bin 5 sağlık çalışanının Covid-19’a yakalandığı bilgisine paylaşılırken, bu illeri sırasıyla 12 sağlık çalışanı ile Diyarbakır, 11 ile Kırklareli, 11 ile Antalya, 10 ile Bursa, dokuz çalışan ile Samsun’un izlediği belirtildi.

[TR724] 22.4.2020

Erdoğan’ın ‘paralel yapı’ suçlamasına cevap veren İmamoğlu: Ekmek, gıda kolisi götürene ‘terör örgütü’ muamelesi yapılmaz

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CHP’li belediyelerin korona salgını sürecinde yaptığı yardımlarla ilgili ‘paralel yapı’ suçlamalarına cevap verdi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, “Dünyanın hiçbir ülkesinde, millete ekmek dağıtan, gıda kolisi götüren kısacası, Anayasal görevi gereği hizmet eden belediyelere, ‘terör örgütü’, başkanlarına da doğal olarak ‘terör örgütü lideri’ muamelesi yapılmaz.” dedi.

İBB Başta olmak üzere CHP’li belediyelerin halka yaptığı yardımlarla ilgili suçlamalara cevap veren İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, “Biz belediye başkanları, siyasi tercihlerin ötesinde geniş toplumsal uzlaşı ile seçilmiş, her partiden vatandaşımızın oylarıyla göreve gelmiş kişileriz. Makama geldikten sonra parti rozeti çıkmış, oy versin vermesin, tüm vatandaşlarımıza hizmet etmek zorunda olan insanlarız. Vatandaşa hizmetten öte hiçbir önceliğimiz yok. Şimdi düşünsenize; tüm dünyada ve ülkemizde bir salgın var. O salgının meydana çıkardığı başka zorluklar var. Başta ekonomik zorluklar. Ve tüm bu zorluklar ortadayken, bir belediye başkanı hiçbir şey yapmayacak! Bir belediye başkanı hiçbir işe karıştırılmayacak! İstenen bu.’’ diye konuştu.

‘‘MİLLETİNE EKMEK GÖTÜREN BAŞKANA TERÖR ÖRGÜTÜ LİDERİ MUAMELEMESİ YAPILMAZ’’

Başkanlık makamına oturmaya gelmediklerini kaydeden İmamoğlu, belediyelerin de devletin bir kurumu olduğunu söyledi. İmamoğlu sözlerini şöyle sürdürdü: ‘‘Bu makamlara oturmaya mı geldik, hizmet etmeye mi? Millet bizleri ihtiyacı varken yanında görmeyecek de ne zaman görecek? ‘Devlet yapıyor’ diyorlar; belediye de bir devlet kurumu değil mi? Biz her gün, devletimizi idare edenlere beraber çalışalım, diye dil döküyoruz. Bizi itseler de toplumun faydası adına yaklaşmaya devam ediyoruz. Ama karşımıza çıkarılan yanıt şu oluyor: ‘Bu tür teşebbüsler özellikle FETÖ-PKK gibi terör örgütleri tarafından denenmiştir.’

Dünyanın hiçbir ülkesinde, millete ekmek dağıtan, gıda kolisi götüren kısacası, Anayasal görevi gereği hizmet eden belediyelere, ‘terör örgütü’, başkanlarına da doğal olarak ‘terör örgütü lideri’ muamelesi yapılmaz. Dünyanın hiçbir yerinde, terör örgütlerini sempatik gösterme riski olan, böyle tehlikeli cümleler de kurulmaz.’’

‘‘AZİZ MİLLETİMİZİN HEM HATRI HEM HAYRI İÇİN SUSUYORUZ’’

Meydanın boş olmadığını ifade eden Başkan İmamoğlu, ‘‘Tarafımıza yöneltilen bu ağır sözlere anlık yanıt vermeme sebebimiz, milletimiz zorluk içindeyken ağız dalaşına girmenin, milletin ihtiyacına hiç bir fayda getirmeyeceğini bildiğimizdendir. Yoksa meydan boş değil. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ve diğer belediyelerimizin millete yardım faaliyetlerine ‘terör örgütü ‘ benzetmesi yapan, kim olursa olsun, yanıtını alır. Ama şimdi ne vakti ne sırası. Bu hakkımı şahsen saklı tutuyorum. Liyakata, adalete, merhamete, koordinasyona dayalı bir çalışma yapıyoruz. Şimdilik arkamızdan gelen çok ağır ithamlara, kafamızı geri çevirip bakıyor, duyuyoruz. Ama ses etmeden yola devam ediyoruz. Arkamızdan bağıran kimselerle kaybedecek vaktimiz yok, biz millet için önde koşmaya devam ediyoruz. Ama susuyoruz. Aziz milletimizin hem hatrı hem hayrı için.” şeklinde konuştu.

[TR724] 22.4.2020

Tekirdağ 2 Nolu T tipinde korona virüs vakası; bakanlık sessiz!

Tekirdağ 2 Nolu T Tipi Hapishanesi’nde tutuklu bulunan Çetin Gümüştaş’ın Covid-19 testinin pozitif çıktığı ileri sürüldü. Gümüştaş’ın bulunduğu koğuştaki diğer tutuklulara da test yapılacağı öğrenildi.

Etha’da yer alan habere göre, Tekirdağ 2 Nolu T Tipi Hapishanesi’nde kalan Çetin Gümüştaş, astım krizi nedeniyle götürüldüğü Tekirdağ Devlet Hastanesi’nde koronavirüs (Covid-19) testi yapıldı. Gümüştaş’a Covid-19 testinin pozitif çıkmasının ardından ailesini arayan Aile Hekimliği, “Çetin Gümüştaş kim, nerde yaşıyor, kendisinde Covid-19 çıktığı için onunla yaşayan herkesin gelip test yaptırması gerekiyor.” dediği öğrenildi. Aile, oğlunun Tekirdağ 2 Nolu T Tipi Hapishanesi’nde kaldığını söyledi. Bunun üzerine hapishanede kaldığı koğuştaki diğer tutsaklara da Covid-19 testi yapılacağı bildirildi.

[TR724] 22.4.2020

Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Azap’tan endişelendiren korona açıklaması!

Koronavirüs salgınında bu hafta vaka sayısında azalma beklediklerini dil getiren Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Alpay Azap, Pazartesi günü açıklanan rakamların kendilerini tedirgin ettiğini söyledi.

Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınıyla ilgili konuşan Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Alpay Azap, “Biz bu hafta tepeye ulaşırız diye bekliyorduk ve 1-2 hafta böyle yatay gidip sonra vakalar azalmaya başlar diye bekliyorduk. Ama pazartesi günkü rakamlar bizi biraz tedirgin etti.” dedi.

Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Alpay Azap, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının Türkiye’deki seyri ile ilgili olarak önemli açıklamalarda bulundu. Cumhuriyet’ten Cumhur Önder Arslan’a konuşan Azap, “Ligler ve spor müsabakaları yeniden ne zaman başlar?” sorusuna şu yanıtı verdi:

“Öngörmek gerçekten çok zor. Biz bu hafta tepeye ulaşırız diye bekliyorduk ve 1-2 hafta böyle yatay gidip sonra vakalar azalmaya başlar diye bekliyorduk. Ama pazartesi günkü rakamlar bizi biraz tedirgin etti. Pazartesi test sayısı az olmasına rağmen tanı alan hasta sayısında bir artış var. Bu haftayı görmek lazım. Bu hafta önemli. Ligler ne zaman başlayabilir, ben mayıs sonu olabilir diye düşünüyorum.

Eğer tahmin edildiği gibi giderse. Şimdi bundan sonraki kısım daha zor. Önlem almak, bir şeyi kısıtlamak daha kolay. Ama bir şeyi gevşetmek zordur, çünkü derecesi ne olacak, ne zaman olacak, ne kadar olacak? Yani gevşetme önlemlerini hayata geçirmek, zamanlamasına, derecesine karar vermek daha zor. Dolayısıyla bizi önümüzde karar verme açısından biraz daha zor günler bekliyor. Kolay değil bu kararları vermek. Çok yakın izleyerek, vaka sayılarını, temaslı sayılarını yakın izleyerek bir karara ulaşılmaya çalışılacak.”

SON 5 GÜNKÜ RAKAMLAR NEYDİ?

16 Nisan’da Türkiye’de salgının başından beri kaydedilen en yüksek yeni vaka sayısı 4 bin 801 olarak gerçekleşmişti. Ardından gelen günlerde ise pazartesiye kadar yeni vaka sayısında düşme eğilimi vardı. Pazartesi gününe kadar gerçekleşen rakamlar ise gün gün şöyle:

17 Nisan: 4 bin 353
18 Nisan: 3 bin 783
19 Nisan: 3 bin 977

20 Nisan Pazartesi günü ise eğilim tekrar yukarı doğru gelişmişti. Pazartesi ve Salı günleri açıklanan rakamlar şöyle:

20 Nisan: 4 bin 674
21 Nisan: 4 bin 611

Cumhuriyet gazetesinden Arslan’ın yönelttiği sorular ve Prof. Dr. Azap’ın verdiği yanıtlar ise şöyle:

Bilim Kurulu maçların geleceğiyle ilgili konuyu ne zaman gündemine alacak?

Bence 15 Mayıs’a kadar pek bu konuda bir şey yapma şansımız yok. Salgının tepeye ulaşıp, tepeden sonra nasıl seyir izleyeceğini görmemiz lazım. Ama 15 Mayıs’tan sonra bir değerlendirme yapılır diye tahmin ediyorum. Kişisel görüşüm, halk sağlığı hocalarımıza sormak lazım.

TFF ligleri haziranda başlatmayı öngörmüştü, ne dersiniz?

Büyük olasılıkla öyle olur. Biz de mayısın ikinci yarısında değerlendiririz. Zaten mayısın son haftası Ramazan Bayramı’na gelmiş oluyor. Sanki o gerçekçi bir tahmin gibi duruyor bir aksilik olmazsa. Beklenmedik bir şey olmazsa. Bu virüste her zaman dikkatli olmak lazım.

Maçlar öncesi her sporcuya test yapılabilir mi?

Semptom takibi çok kritik. Tabi bazıları hiç belirtisiz de geçirebiliyorlar ama testlerin güvenilirliği çok fazla değil maalesef. O yüzden testi yapıp yorumlamak kolay değil. O zamana kadar daha iyi tanı koyabilen PSR testleri olursa elimizde, tüm dünyada çalışılıyor bununla ilgili, o zaman tabi yapılabilir belki böyle bir uygulama. O testi hemen sahaya çıkmadan önce alıp 15-20 dakikada ya da 1 saat içinde sonuç verme şansınız yok. O testin kendisi, örneğin alınması, laboratuvara gitmesi, çalışılması bir günü buluyor.

8-10 saatlik bir iş. Dolayısıyla siz baktığınızda 8-10 saat, hatta belki 1 gün öncesindeki durumunu göreceksiniz. 1 gün önceden alacaksınız. O sahaya çıktığında hala enfekte olmadığını göstermiyor birincisi. İkincisi, aralıklı bir virüs saçılımı oluyor bu hastalıkta. Kişi virüsü taşıdığı halde, hastalığın böyle garip bir özelliği var, her seferinde virüsü bulamıyorsunuz aldığınız örnekte. Dolayısıyla bunları düşününce de böyle rutin her maç öncesi sporculara bu testi yapmak çok anlamlı olmuyor. Semptom takibi, bilgilendirme, bilinçlendirme, en ufak bir belirtisi, bulgusu olan sporcunun ya da teknik heyetin hemen testinin yapılması; ancak o şekilde hareket edilebilir. Yine olabildiğince sosyal mesafeyi maçlarda tabii ki korunamaz ama maç dışında, yedek kulübelerinde olur, soyunma odalarında olur bunların ve el temizliğinin sağlanması, hepsi önemli uygulamalar.

Sahadaki sporcular endişelerini nasıl yenecek?

Toplumdaki sıklığı azalmadan muhtemelen müsabakalara izin verilmez. Biz haziranı işaret ederken, orada toplumdaki sıklığı azalacak dolayısıyla sahaya çıkan oyuncuların bir şekilde bu virüsle karşılaşmış olma ve hasta veya belirtisiz şekilde geçiriyor olma olasılığı çok çok düşük olacak. Şöyle düşünün, diyelim İstanbul’un 20 milyon nüfusu olsun. İstanbul’da 200 bin hasta olmasıyla, 20 bin kişinin o esnada virüs taşıyor olması arasında fark olur 20 milyonun içinde. Gidip o futbolcunun, ona denk gelme olasılığı çok azalacak. Tabi sporcuların kişisel yaşantılarında dikkat etmeleri gerekecek, kalabalık yerlerden uzak durmak, sosyal mesafeyi korumak, el temizliği gibi önlemlere herkes uyacak. Zaten ancak böyle bu salgın hafif bir şekilde atlatılabilir.

Maçlar artık seyircisiz mi oynanacak?

Çok büyük olasılıkla seyircileri bir araya getirme şansı olmaz. Ya da stadyumların kapasitesinin 5’te 1’i, 6’da 1’i kadar alınıp herkes birbirinden uzak oturacak şekilde belki ayarlanabilir ama sadece oturmak da mesele değil. Çıkarken herkes aralarda tuvaleti, kafeteryayı kullanıyor, herkes bir sürü yeri elliyor. O yüzden seyircileri yönetebilmek çok daha zor. Yani belki seyircilerle ilgili karar daha bile sonraya kalabilir. Ama bunu tamamen önümüzdeki 1.5 ay gösterir.

Taraftarların statta maç izlemesi için kademeli bir geçiş öngörülebilir mi?

Evet orada da öngörülebilir az seyirciyle başlayıp. Ne kadar az temas olursa insanlarda o kadar az virüsle karşılaşılır. Hastalanma riski o kadar düşer. Ama izin de verilse insanlar gitmek ister mi emin değilim. Herkes haklı olarak bu virüsten çok korkuyor.

Futbolda kalan 8 maçın Antalya’da oynanması fikri ön planda. Takımlar ayrı ayrı otellerde izole biçimde kalacak ve maça çıkacak. Bu fikri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu tür kısıtlama işleri, salgın yönetimi halk sağlığının konusu. Bu işi daha iyi bilen kişiler var. Teknik altyapı uygunsa aslında makul. Hem şöyle bir şey de olur. Sporcular büyük şehirlerden, yaşadıkları şehirlerden kamp havasında uzaklaşmış olurlar, dolayısıyla virüsle karşılaşma olasılıkları azalır. Bu tabii mantıklı. Mantıklı bir öneri gibi duruyor. Hem de sizin söylediğiniz ‘Sahaya çıktığında acaba enfekte mi bu kişi?’ sorusu çok olmaz. Çünkü kontrollü bir ortamda aynı yerde olacak. Orada eğer birileri hastalanırsa bilenecek o, diğerleri taranacak. Çok daha kontrollü bir ortam olur. Daha pratik olur. Bir Play-Off gibi hızlandırılmış şekilde oynanabilir ligler.

İstanbul’da 29 Ağustos’ta oynanması düşünülen Şampiyonlar Ligi finali ve UEFA’nın 8 takımlı turnuva planı için ne düşünüyorsunuz?

Avrupa’nın pek çok ülkesinden daha uygun olur burada oynanması. Ama bu konuda da karar vermek için erken. Onu da önümüzdeki 1-2 ayda görürüz. Bizim şöyle bir beklentimiz var, havaların ısınması, daha çok da ultraviyole ışınlarının da katkısıyla salgının bulaşma hızının zaten bir miktar yavaşlamasını bekliyoruz. Dolayısıyla ağustos sonunda epeyce bir risk azalmış olabilir. O yüzden Türkiye’de oynanmasıyla ilgili bir sıkıntı olmayabilir ama o zaman da seyircili mi oynatmayı tercih eder seyircisiz mi oynatmayı tercih eder? UEFA biraz da şuna bağlı olacak, seyahat kısıtlamalarını kaldıracak kadar Avrupa’da da azalması gerekecek.

[TR724] 22.4.2020

24 Nisan 1915’de Ermenilere ne oldu? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Ermeni meselesi ilk defa 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması ile uluslararası platforma taşındı. Antlaşmanın 61. Maddesi, Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde gerekli ıslahatları yapma, Çerkezlerle Kürtlere karşı Ermenilerin huzur ve emniyetini sağlama görevini Osmanlı Devleti’ne yüklemekteydi. Ayrıca ilgili devletlerin tedbirlerin uygulanmasına nezaret edecekleri belirtilmişti.

Dönemin padişahı II. Abdülhamit, Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışacağı düşüncesiyle 61. Maddeyi uygulamamayı tercih etti. Avrupa devletleri ise değişik zamanlarda Osmanlı Devleti’ne Hıristiyan halkın durumunun daha da kötüleştiği, yoksulluk, rüşvet ve yoksulluğun daha da arttığını bildirerek ıslahat yapma sözünün yere getirilmesini istediler.

Ermeni Örgütleri

Ermenilerle Müslüman halk arasında ilk çatışma 1890’da Erzurum’da çıktı ve sonraki Kayseri, Merzifon ve Yozgat olaylarını tetikledi. 1894’deki Sason olayları ise Avrupalı devletlerin baskılarını artırmalarıyla sonuçlandı. Avrupa devletleri Doğu Anadolu’da yeterli sayıda Hıristiyan memur, jandarma ve korucu görevlendirilmesini istemekteydiler.

Ermeniler bir taraftan da seslerini dünyaya duyurmak ve büyük devletlerin desteğini sağlamak için eylemler yaptılar. Bu amaçla 1896’da İstanbul’da Osmanlı Bankası baskınını gerçekleştirdikleri gibi 1905’de Abdülhamit’e karşı Yıldız Camii’nde bir suikast teşebbüsünde bulundular. Yaşanan olaylar Ermeniler ve Müslümanlardan yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine neden oldu.

Ermeniler içinde zamanla çeşitli örgütler ortaya çıktı. Bunlardan “Marksist” görüşlere sahip Hınçak Partisi, Cenevre’de kurulmuş ve ihtilalci yöntemlerle Ermenilerin bağımsızlığını amaçlamıştı.

Taşnak Partisi (Taşnaksütyun) ise Tiflis’te kurulmuş, öncelikle “Türkiye Ermenistan’ı” dedikleri Doğu Anadolu’nun sosyal ve ekonomik bağımsızlığını elde etmeyi hedeflemiş ve ihtilalci yöntemlerle amaçlarına ulaşacağını programına koymuştu. Taşnaklar kısa zamanda Osmanlı ülkesinde, Avrupa hatta ABD’de örgütlendiler ve Ermenilerin en güçlü örgütü haline geldiler.

 İttihatçılarla İş birliği

İttihat ve Terakki (İTC) birçok mensubu, Abdülhamit rejiminden kaçarak Avrupa’ya gelmişti. Bu dönemde İttihatçıların en önemli liderleri olan Ahmet Rıza Bey “merkeziyetçi” görüşleri savunmakta, Prens Sabahaddin Bey ise “adem-i merkeziyet” yoluyla ülkenin kurtulacağını düşünmekteydi.

İttihatçılar kendileri gibi Abdülhamit rejimine karşı mücadele eden Ermeni örgütleriyle yakın ilişkiler kurdular. 1902’de Paris’te düzenlenen Birinci Jön Türk Kongresi’ne diğer unsurların temsilcileriyle beraber Taşnaktsütyun ve Hınçaklardan ayrılarak kurulan Veragazmyal örgütlerinin altı temsilcisi iştirak etti.

İkinci Jön Türk Kongresi’nde de Taşnak temsilcisi Malumyan yer aldı. Kongre sonunda Abdülhamit’in tahttan indirilmesi için şiddet dahil olmak üzere her yola başvurulması kararı alındı. Ancak İttihatçıların lideri konumundaki Ahmet Rıza Bey hem Ermeni taleplerine hem de Sabahattin Bey’in görüşlerine muhalefete devam etti.

İkinci Meşrutiyetin ilanı, Osmanlı ülkesinde ayrılıkların sona ereceği, çeşitli milletlerin birlikte yaşama imkanını yeniden bulacağı şeklinde iyimser beklentilere yol açtı. “Hürriyetin İlanı” etkinliklerinde Müslümanlarla birlikte Ermeniler, Rumlar, Bulgarlar ve Museviler de yer aldılar. Bu mitinglerden birinde Ermeni bir kadın öğretmen “Şimdiden sonra artık ayrıca milletler yok. Ortada büyük bir Osmanlı milleti var. Ermeni milleti de bu milletin uzvudur” şeklinde konuşmuş, kalabalık da “Yaşasın Ermeniler, Yaşasın Osmanlı kavmi!” diye karşılık vermişti.

Kırılma noktası

Ermeni örgütleriyle olumlu ilişkiler devam ederken 1909 Adana olayları yaşandı. Bu olaylara rağmen İTC-Taşnak iş birliği yazılı hale getirildi. Anlaşmaya göre taraflar, Osmanlı Devleti’nin bölünmesine karşı birlikte mücadele edecekler ve kamuoyunda oluşan “Ermenilerin bağımsızlık istediklerine dair” algıyı ortadan kaldırmak için çalışacaklardı.

İTC’nin Ermenilerle iş birliğinin bir göstergesi de yapılan seçimlerde Ermenilerin İttihat ve Terakki listelerinden milletvekili seçilmeleridir. Ermeni Patrikliği’nin bir yazısına göre nüfusa oranla yirmiden fazla mebus çıkarmaları gereken Ermenilerden 1908 seçimlerinde dokuz, 1912 seçimlerinde on üç, 1914 seçimlerinde de on bir mebus seçilmiştir. 

İttihatçıların önemli bir dönüm noktası Balkan Harbi oldu. Tarihçiler, harbin sonunda “Avrupa Türkiye’sinin büyük bir kısmının kaybedilmesiyle” İTC’nin Osmanlıcılık yerine Türkçülüğe yöneldiği kanaatindedirler. Bu durum Ermeni sorununu da farklı bir aşamaya taşımıştır.

İTC ile Taşnaklar iş birliğine rağmen birbirlerine mesafeli davranmaktaydılar. Nitekim Taşnaktsütyun 1912’de bir beyanname yayınlayarak İttihatçılardan asayişin sağlanmasını, vergilerin azaltılmasını, İslamcı ve Türkçü politikalardan vazgeçilmesini ve anayasal hakların güvence altına alınmasını istemişti. 



24 Nisan Kararı ve Sürgünler

 İTC yönetimi, Birinci Dünya Savaşı’na girilmesiyle birlikte Taşnak yönetimiyle görüşmeler yaparak savaşta Ruslarla beraber hareket etmemelerini talep etti. Dahiliye Nazırı Talat Bey de Taşnak Partisi’nin önde gelenlerini ve Erzurum mebusu Vartkes Efendi’yi herhangi bir olumsuz harekete girişmemeleri hususunda uyardı. Başlangıçta olumlu seyreden görüşmeler, Ermeni komitelerinin Rusların yanında yer almaları ve baskınlara devam etmeleriyle kesintiye uğradı.

Bu aşamada İttihatçıların muhtemelen önceden hazırladıkları bir planı uygulamaya koydukları anlaşılmaktadır. Böylesine radikal yöntemlere başvurmalarında; Balkan Harbi sonrasında Türkçülüğü temel politika olarak benimsemeleri, Sarıkamış Bozgunu sonrasında Rusların Ermeni komitelerinin de desteğiyle Doğu Anadolu’da ilerlemeye başlamaları gibi faktörler etkili oldu.

Ayrıca İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı’na yoğun saldırılarda bulundular ve en şiddetlisi 18 Mart 1915’de gerçekleşen taarruzlarında başarısızlığa uğrayarak geri çekildiler. Bu süreç başkent İstanbul’un bile tehlikede olduğu anlamına geliyordu. Yine bu sırada Zeytun, Bitlis, Muş ve Erzurum’da olaylar yaşandı. Nisan 1915’de ise Ruslar Van’a kadar ilerleyerek Ermenilerin desteğiyle şehri ele geçirdiler.

Bu gelişmeler Dahiliye Nezareti’nin 24 Nisan 1915’de bir genelge yayınlamasıyla sonuçlanmıştır. İşte her yıl “soykırım günü” olarak gündem olan tarih, bu genelgenin çıkarıldığı tarihtir.

Genelgede önce gerekçeler sıralanmakta; Ermeni komitelerinin Osmanlı ülkesinde muhtariyet elde etmek için mücadele ettikleri, savaş ilanıyla birlikte Taşnakların Rusya’da bulunan Ermenileri harekete geçirdikleri, Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin Osmanlı ordusunu zaafa düşürmek amacıyla faaliyetlere başladıkları, Zeytun, Sivas, Bitlis ve Van’da yaşanan hadiselerin de bunu gösterdiği, Kayseri ve Sivas’taki Ermeni komitelerinde bombalar bulunduğu, Ermeni gönüllü alaylarının Ruslarla birlikte hareket ettikleri, Osmanlı tebaasından olan komite ileri gelenlerinin de Hükümeti tehdit ettikleri belirtilmekteydi.

Bu nedenlerle Hükümet, Osmanlı ülkesinde şimdiye kadar yasal olarak faaliyet gösteren Ermeni komitelerini ve bütün siyasi organizasyonları kapatarak evraklarına el koyuyordu. Ayrıca “mühim ve muzır Ermenilerin hemen tevkifi”, bulundukları mahalde kalmalarında mahzur görülenlerin uygun görülen yerlerde toplanması emrediliyor, bu işlemlerin de Ermeni ve Müslüman ahali arasında bir “mukateleye” sebep vermeden yapılması isteniyordu.

Bir Figür: Cemal Oğuz

Genelgenin içeriğine bakıldığında bir ay sonra çıkarılacak olan Tehcir Kanunu’nun bir hazırlığı olduğu anlaşılmaktadır. Genelge doğrultusunda Ermeni dernekleri kapatılarak önde gelen Ermeni aydınları, gazetecileri, doktorları, din adamları ve mebusları tutuklandılar ve önceden belirlenen mahallere doğru yola çıkarıldılar.

Bu genelgeyle ilgili çalışma yapan Sarınay’a göre tutuklananlar örgüt mensubu Ermenilerdi. Ancak şurası bir gerçektir ki, bu kişiler o zamana kadar yasal olan derneklerde faaliyet göstermişler, gazetelerde yazı yazmışlar ama bir anda “suçlu” olmuşlardı.

Tutuklanan kişilerin sayısıyla ilgili olarak büyük tutarsızlıklar bulunmakta, çok farklı sayılar verilmektedir. Tutuklamalar sonrasında sevk daha doğru bir ifadeyle “sürgün” süreci başlamış ve sürgünlerin bir kısmı Ayaş’a bir kısmı da Çankırı’ya gönderilerek zorunlu ikamete tâbi tutulmuşlardır.

 Osmanlı belgelerinde, sürgünlerin hükümete başvurarak suçsuz olduklarından affedilmelerini istedikleri ve bazı kişilerin İstanbul’a dönmelerine izin verildiği anlaşılmaktadır. Sürgünlerin bazıları hapsedilmiş bazıları da daha sonra tehcir bölgesi olan Deyr-i Zor’a sevk edilmişlerdir.

Sarınay, Ayaş ve Çankırı’ya sevk edilen Ermenilerin sayısını 235 olarak vermekte ve ölenlerden söz etmemektedir. Taner Akçam ve Nesim Ovadya İzrail, 150 sürgünün öldürüldüğünü belirtmektedirler.

Sürgünlerin Çankırı ve Ayaş’ta neler yaşadıklarına dair bilgilere sürgünlerin hatıratlarından ulaşılabilmektedir. Sürgünler özellikle Çankırı mutasarrıfı Asaf Bey’in olumlu tavırlarından bahsederken İttihat ve Terakki kâtib-i mesulü Cemal Oğuz’un Çankırı’da olumsuz davranışlar sergilediğini ve bazı Ermenilerin öldürülmesi olayını Kürt Alo Çetesi vasıtasıyla organize ettiğini iddia etmişlerdir. 

Cemal Oğuz tehcirde suçu görülen diğer kişilerle beraber 20 Mart 1919’da tutuklanarak Divan-ı Harb’de yargılandı. Kendisi hakkındaki suçlama, Çankırı’dan Ankara’ya gönderilen sürgünlerden beş kişinin Tüney Karakolu civarında öldürülmesinin organize edilmesiydi. Cemal Oğuz mahkemede “tehcir sırasında Çankırı’da olmadığını” ve bu kişileri tanımadığını söylemişti. Karabetyan ise Çankırı sürgünleri arasında bulunduğunu ve Cemal Oğuz’un birçok kötülüğünü gördüğünü ifade etmişti.

Cemal Oğuz mahkemede “on beş gün evvel dünyaya gelen çocuğunun kulağına ezan bile okuyamadığını” belirterek beraatını istemişti. Bir başka iddia da sanığın mahkemede deli numarası yaptığı ve sevk edildiği hastanede intihara teşebbüs ettiği şeklindedir.

Mahkeme sanığa beş yıl dört ay ceza vermiş, aynı suçlamadan Jandarma kumandanı Nurettin de altı yıl hapse çarptırılmıştır. Osmanlı Arşivleri’ndeki belgelerde ise, Çankırı’da olmadığını söyleyen Cemal Oğuz hakkında 1915 Eylül’ünde farklı adlar altında iane toplamaktan çeşitli suçlamalar olduğu anlaşılmaktadır.

Gerçekten de Cemal Oğuz’un Çankırı’da “Askere Yardım Cemiyeti” adıyla bir dernek kurarak halktan gıda ve para topladığına dair haberler, Köroğlu gazetesinde yer almıştır. Hatta Köroğlu gazetesi yazarı “güzel yüzlü, orta boylu, otuz, otuz beş yaşlarında” diye tasvir ettiği Cemal Oğuz’la da görüşmüştür. Cemal Oğuz daha sonra 5 Ekim 1920’de İngilizler tarafından Malta’ya sürgüne gönderilmiştir.

24 Nisan 1915 genelgesi, İttihatçıların önceden planladıkları etnisite mühendisliğinin bir aşamasını oluşturmaktadır. İttihatçı liderler, önce yıllardır iş birliği yaptıkları Taşnak yönetimi ve milletvekilleriyle Ermeni aydınlarını tutuklayarak sürgüne göndermişler ve bu süreçte Çankırı İttihat ve Terakki kâtib-i mesulü Cemal Oğuz örneğinde görüldüğü gibi bölgedeki yerel yöneticileri kullanmışlardır. Bu şekilde ortaya çıkan gelişmeler daha sonra yaşanacak felaketlerin şeklinin de önemli bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kaynaklar

Sarınay, “İstanbul’da Ermeni Faaliyetleri ve Alınan Tedbirler (1914-1918), ATAM, S. 23; “24 Nisan 1915’de Ne Oldu?”, Yeni Türkiye, 2014, S. 60; H. Özşavlı, “Ermeni Milliyetçi Örgütlerinin Doğuşu Taşnak-İttihat ve Terakki İttifakı”, Ermeni Araştırmaları, 2012, S. 41; T. Akçam, 1915 Yazıları, İletişim, İstanbul, 2015, R. Karacakaya, “Meclis-i Mebusan Seçimleri ve Ermeniler”, YDTAD, 2003, S. 3; A. Hür, “24 Nisan 1915’de Aslında Ne Oldu?, Taraf, 24 Nisan 2011; M. S. Yılmaz, “Köroğlu Gazetesinde Çankırı Konulu Yayınları”, Çankırı Araştırmaları, 2013, S.11; F. Ata, İşgal İstanbul’unda Tehcir Yargılamaları, Ankara, TTK, 2005;  B. N. Şimşir, Malta Sürgünleri, Bilgi, İstanbul, 1985; BOA, DH. KMS, 2/6, 23.09.1333 (H). 

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 22.4.2020 [TR724]

Sözde değil özde: Bir kulüpten daha fazlası [Hasan Cücük]

‘Bir kulüpten daha fazlası’ olarak ünlünen Barcelona, tam 107 yıl boyunca formasına gögüs reklamı olmamıştı. Bir asrı aşan bu uygulamayı 2006’da sosyal bir proje için UNICEF’le bozan Barcelona, ilerleyen yıllarda ticari gelir için göğüs sponsorlukları imzaladı. Barcelona şimdilerde yine bir radikal karar aşamasında… Tıpkı UNICEF reklamında olduğu gibi bu kez alınan radikal karar da ticari gelir kaygısı taşımıyor. Yine bir toplumsal sorumluluk projesi için.

‘Bir kulüpten daha fazlası’ sloganıyla bütünleşen Barcelona 29 Kasım 1889’da İsviçreli, İngiliz ve Katalan futbol sevdalısı 12 kişi tarafından kuruldu. Kulüp kurma fikrini ortaya atan kişi demir yollarında muhasebeci olarak çalışan Joan Gamber’di. İlk maçını bir başka Katalanya ekibi Catala ile yapan Barcelona, birleşme teklifini kabul etmeyerek yoluna devam etti. Kısa sürede Katalan bölgesinin sembolü oldu. İspanya’ya karşı bağımsızlık hareketinde Barcelona bir kulüpten öte anlamlar taşımaya başlayınca, Katalanya’nın milli takımı olarak algılandı. Bundan dolayı formasını milli takımlar gibi reklam almayarak yoluna devam etti.

Barcelona’nın 2003 yılında yapılan genel kurulunda, üyeler yönetime ‘formaya reklam alma’ yetkisi verdi. Uzun tartışmalar sonunda alınan yetki, ekonomik olarak takıma katkı sağlamaktı. Zira ekonomik göstergeler kulübün hiçte iyi durumda olmadığını gösteriyordu. Dev firmalar formada yer bulmak için kıyasıya uğraş veriyordu. Çin ‘Pekin 2008 Olimpiyatları’ reklamı için milyon dolarları gözden çıkararak ilginç bir uygulama kararı almıştı. Saha içinde alınan süper başarılar kulübün ekonomik yönden sıkıntıları aşmasını sağlayınca, yönetim reklam alma fikrini buzdolabına kaldırdı.

Barcelona yönetimi, ‘Katalanya’da bir kulüpten çok öte’ anlam taşıyan kulübü, ‘dünyada bir kulüpten öte’ konumuna getiririz konusunda beyin fırtınası yapmaya başladı. Formaya reklam alma yerine, Barcelona formasının reklamını yapma projesinde varılan karar BM Çocuk Yardım Fonu UNICEF’in adının formada taşınmasına karar verildi. Katalanya ve İspanya’da hergün artan seyirci sayısı UNICEF reklamıyla global düzeye gelecekti. Bu aynı zamanda ‘Barcelonalizm’ projesinin başlaması demekti. Başkan Laporta, UNICEF reklamını 5 yıl formasında taşıyacak takımının ‘Dünya çapında kulüpten çok öte’ bir anlam taşıyacağına inandığını ifade ederken, bu konuda taraftarlarından destek istedi.

Tarihinde ilk kez Eylül 2006’da Şampiyonlar Liginde oynadığı Levski Sofya maçıyla formasında reklamla sahaya çıkan Barcelona, UNICEF adını 5 yıl boyunca taşıdı.  UNICEF reklamı için hiçbir ücret almayan Barcelona tersine kasasından bu anlamlı davranışı için para ödedi. Gelirinin yüzde 0,7’sini her yıl UINICEF’e veren Barcelona, 1,5 milyon Euro’luk yardımı daha Unicefli forma ile sahaya çıkmadan ödedi. Bir asırı geçen tarihinde ‘reklamla çıkmam abi’ sloganıyla hareket eden Barcelona, bir geleneğini ‘insanlık için’ tarihe gömerken kalplerdeki yerini çok sağlama alıp, milyonların sevgilisi oldu.   

Takvim yaprakları 2010 yılını gösterirken Barcelona yönetimi radikal bir karara imza attı. Katalanya’nın ‘milli takımı’ olarak görülen Barcelona, ilk kez para karşılığı gögüs reklamı almaya karar verdi. Qatar Foundation ile 165 milyon Euro karşılığında 5,5 yıllık bir anlaşma yaptı ve ilk kez formasına UNICEF dışında bir reklam aldı. 2010-17 arasında Qatar Foundation ve Qatar Airways isimlerini gögüs reklamı olarak taşıyan Barcelona, 2017-18 sezonuyla birlikte Japon e-ticaret firması Rakuten’le 4 sezonluk anlaşma imzaladı. Dört sezon boyunca göğüs sponsorluğu karşısında yıllık 55 milyon Euro kazanacak olan Katalan devini başarıya teşvik edecek maddeler de sözleşmede yer alıyor. Barcelona söz konusu sezonlarda La Liga şampiyonluğu için 1,5 milyon Euro, Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu için 5 milyon Euro bonus kazanacak.

Bir asırdan fazla formasında reklam taşımayan Barcelona bu geleneğini UNİCEF ile yıkarken, şimdilerde bir başka radikal karar alma eşiğinde bulunuyor. Bu kez efsane stadı Nou Camp’ın isim hakkını satışa çıkaracak. Bu radikal kararın altında yatan gerekçe ise; maddi gelirden ziyade tıpkı UNİCEF reklamında olduğu gibi toplumsal sorumluluk yatıyor. Olağanüstü yönetim kurulu toplantısının ardından yazılı açıklama yaparak, 2020-21 sezonunda Nou Camp Stadı’nın isim hakkının sponsorluk anlaşmasıyla ticaretleştireceğini duyurdu. Tarihinde ilk defa Nou Camp Stadı’nın ismini değiştirecek olan Katalan kulübü, isim hakkıyla ilgili sponsorluk sürecini Barça Vakfı’nın yürüteceğini ve buradan elde edilecek gelirin Kovid-19’a karşı mücadele ve araştırma çalışmalarında kullanılacağını belirtti. Açıklamada, “Dünya, modern tarihinin en büyük sağlık, sosyal ve ekonomi krizinden geçiyor. Barcelona da büyük belirsizliğin olduğu bu dönemde insanlığın ihtiyaçlarına karşılık verecek olağanüstü bir karar aldı.” denildi.

1954 yılında yapımına başlanan tarihi stadyumun açılışı 24 Eylül 1957 yılında yapıldı. Bu tarihten 2000 yılına kadar adı Estadi del FC Barcelona (Barcelona’nın Stadyumu) olan stadyum, kulüp yönetiminin almış olduğu kararla Camp Nou yani Katalanca anlamıyla ‘Yeni Saha’ olarak anılmaya başlandı. Bir çok firma Nou Camp Stadı’nın isim hakkını almak için teklifte bulunmuştu. Genel merkezi Barcelona’da bulunan ve küresel çapta bir sağlık şirketi olan Grifols, Camp Nou’ya 30 yıl boyunca sponsor olmak için tam 400 milyon Euro teklif etmişti. Devasa rakam ise Barcelona yönetimi tarafından geri çevrilmişti. Şimdi insanlığa yarar adına efsane stadın isim hakkı satışa çıkarıldı.

[Hasan Cücük] 22.4.2020 [TR724]

Gurbette alkışlanmak güzel! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Koronalı günler devam ediyor. Kentler sessiz, sokaklar ıssız. Mecburiyet olmadıkça insanlar evlerinden çıkmıyor. Trafiksiz yollara, sakin şehirlere alıştık. Akşam 8.00-9.00 dan sonra yollar iyice tenhalaşıyor. Ama birileri gece yarılarına kadar çalışmaya devam ediyor. Yapılan resmi açıklamaya göre sadece Key Worker’lar (anahtar çalışanlar) ve çok zaruri işleri olanlar sokağa çıkabiliyor. Sağlık çalışanları, sosyal hizmet çalışanları, gıda işletmeleri çalışanları ve deliveri yapanlar hayatın devamı için önemli, anahtar meslekleri yapanlar.

Dünyanın farklı coğrafyalarından savaştan, zulümden, öldürülmekten kaçan insanlar gittikleri güvenli ülkelerde genelde en dipten başlıyorlar yeni hayata. Son dönemde Türkiye’de AKP’nin başlattığı cadı avı nedeniyle işini gücünü kaybetmiş, iktidar muhalifi olduğu için “terörist” ilan edilmiş ve ülkesini terketmek zorunda kalmış pek çok kimse demokrasinin, hukukun olduğu ülkelere göçüyor. Hayata tutunmak için en alttakilerin yaptığı işleri yapıyorlar. Care worker (bakım işi), dağıtım-deliveri işleri, şoförlük yeni ülkelerde en alttakilerin yapabildiği, sermaye ve özellik istemeyen işler.

Ahmet bey her zamanki gibi, yemek çantalarını aldı ve yemekleri soğutmadan teslim edebilmek için aceleyle işyerinden ayrıldı. Normalde sakin olması gereken sokaklarda sıradışı bir canlılık vardı. Önce konuyu anlayamadı. Kapıların önüne çıkmış insanların alkış yaptıklarını fark etti. Sonra Key workerların saat 8.00 de alkışlanacağını hatırladı. “Bu insanlar beni alkışlıyor galiba!” diye düşündü. Bir anda karmaşık duygular içinde hissetti kendisini. Onlara el salladı, karşılık verdi. Bu, ülkesinden ayrıldığından bu tarafa kendisini değerli hissettiği nadir anlardan biriydi. Ülkesinde iken kitlelere hitap etmiş, çok alkışlar almıştı. Yaptığı güzel, yararlı işler nedeniyle çok tebrik edilmişti. Göğsünü kabartacak, gururunu okşayacak tablolara çokça şahit olmuştu. Ama bu defa önemli işler yaptığı için değil, pizza dağıtıcısı olarak alkışlanıyordu. İnsanlara yemek götürdüğü için takdir görüyordu.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Sıkıntılı günlerde, zor zamanlarda insanlara yemek götürmek, temel ihtiyaçlarını karşılamak gibi bir misyon gördüğü için kendisini gerekli ve yararlı hissetti. Oysa deliveri yaparken çok defa “Bu elimdeki yemek torbaları ne? Buralarda ne işim var? Bu bir kabus mu?” diye düşündüğü çok olmuştu. Nadiren de olsa müşterilerden “aç kalıp buralara gelmiş cahil göçmen!” muamelesi görüyordu. Bazılarında farkettiği ya da öyle zannettiği: “üçüncü dünya ülkelerinden gelmiş, en alttaki işleri yapan niteliksiz insanlar!” bakışına maruz kalmak O’nu incitiyordu. Irkçı, İslamofobik haberleri okumak, vakaları duymak bütün göçmenler gibi onu ve ailesini üzüyordu. Defalarca kendisini gurbet ellerde garip, çaresiz hissetmişti. “Ne iş yaparsın? Gelirin ne?” gibi sorulara cevap vermek ağır geliyordu. Kendi ülkesinde, kendi devletinden, halkından, hatta akrabalarından çok daha ağır muamelelere maruz kalmıştı. Ama, özgürlük, adalet ve gelecek aradığı demokratik ülkelerde gördüğü çok daha hafif üzücü davranışlar O’nu daha derin etkiliyordu. Belki de insan gurbette daha alıngan oluyordu.

Eşi 2 üniversite mezunu tecrübeli, başarılı bir öğretmen ve idareciydi. Türkiye derecesi yapan, bilim olimpiyatlarında UA madalyalar alan öğrencileri olmuştu. O da şu sıralar sosyal Hizmetler alanında part time işlere gidiyordu. Çalıştığı yerlerde gördüğü muamele nedeniyle yüzü düşmüş, morali bozulmuş olarak geliyordu bazen eve.

Ülkelerine dönemiyorlardı, zira orada yargıçların 1/3ünü bir gecede hapse atmış, onbinlerce akademisyeni, yüzbinlerce öğretmeni, memuru, avukatı işinden etmiş ve hapislere doldurmuş bir rejim vardı. Hırsızları, katilleri dışarıya salan, ama masumları hapiste tutan bir anlayış hakimdi devlete. Toplumda ise bir akıl tutulması, bir cinnet hali vardı; kimse kimseyi dinlemiyordu. Mazlumlar masumiyetlerini en yakınlarına dahi anlatamıyorlardı. Yakın zamana kadar çevrelerinde “melekler” gibi görülen bu insanlar, iktidarın güç ve propagandasıyla bir anda “toplumun en mücrimleri” haline getirilip “terörist” ilan edilmişlerdi. Kendilerine hayat hakkı tanınmıyor, en temel insan haklar esirgeniyordu.

Bugünlere hem Ahmet bey hem de eşi kendisini daha değerli hissediyor. Zira insanların salgına yakalanma korkusuyla evlerinden çıkamadığı, birbiriyle teması kestiği bu dönemde ikisi de Key Worker olarak çalışıyor. Bu fedakarlıkları, çabaları nedeniyle insanlar tarafından alkışlanıyorlar. Bunca ezilmişlikten, dışlanmışlıktan sonra alkışlanmak, takdir görmek iyi geldi onlara. Hz. Peygamber’in: “insanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” sözünü tekrar hatırladılar.

Yas tutmak, içe kapanmak, hayata ve dostlara küsmek hiçbir derde çözüm değil. Nerede olursak olalım bize lazım olan, hayata yeniden tutunmak, üretmek, insanlara yararlı olmak!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 22.4.2020 [TR724]

“İnfaz terörü” yahut “düşman hukuku” [Ramazan Faruk Güzel]

Sosyal barışı tekrar sağlama, insanları daha özgür kılma vaatleri ile iktidara gelmiş olan hükümet, kurulduğu günden bugüne ‘af‘ uygulamasına karşı olduğunu sürekli dile getirmişti. Bunun nedeni ise kurulduğu tarihlerde halkın ‘ekonomi’ ve ‘yargı’ konularındaki yakınmaları idi. Onlar da kamuoyundaki bu yakınmaları nazara verip halk nezdinde ‘oy”a çevirebilme arayışına girmişlerdi…

“Isısı aşamalı arttırılan su ile haşlanan kurbağa” örneğindeki gibi zamana yayarak ülkeyi yeni rejime alıştırmak isteyen iktidar, 17/25 Aralık soruşturmaları ile foyası ortaya çıkınca gardı düşmüş, sonra da süreci adeta metamorfoza sürüklemişti.

Nihayetinde 15 Temmuz ile gizli ajandadaki rejim projesi hızla tatbikata konmuş, bu yolda da kendilerine ayak bağı olabilecek/ direnme ihtimali olacak ne kadar kimse varsa ekarte edilmişti.

Yeni inşa edilen onlarca ceza infaz kurumuna rağmen cezaevleri şimdilerde kapasitesinin çok üzerinde dolu. Daha sırada içeriye alınması düşünülen yüz binlerce muhalif (görülen) kimseye yer açmak için infaz rejiminde düzenlemeye gidilmiş oldu.

HERKESİN KENDİ ADAMINI AFFI!

En son yaptığı yasa değişikliği ile iktidar kendi döneminin 4. özel affını çıkarttı. Bir kez daha ‘Herkes kendi suçlusunu affetti’ teorisi doğrulandı, içeride kalanlar ise malum; Siyaseten suçlananlar yani muhalifler…

Hükümetin –daha doğrusu AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın– “Allah’ın bir ‘lütfu” olarak gördüğü 15 Temmuz 2016 tarihinden bir gün sonra tutuklanarak ‘terör örgütü üyeliğinden’ cezaevinden bulunan hükümlülerin durumu nedir, derseniz:

– Böyle bir kişiye verilebilen en az ceza 6 yıl 3 ay hapis cezası!

– Bu miktar üzerinden değerlendirme yapıldığında:

Bu hükümlüye verilen cezadan koşullu salıverilme süresi (şartla tahliye) çıkarıldığında kalan:

4 YIL 8 AY 10 GÜN HAPİS cezasıdır.

– Sonuç ceza 1 yıldan fazla olduğundan (5275 Sayılı Kanun’un 105/A maddesi gereğince) denetimli serbestlikten doğrudan yararlanamayan hükümlünün şartla tahliye süresine 1 yıl süre kala kapalı cezaevinden çıkıp ‘denetimli serbestlik tedbiri’nden faydalanabilmesi için hükümlünün 3 YIL 8 AY 10 GÜN HAPSİ kapalı cezaevinde geçirmiş olması gerekmektedir.

* Faraza;

– 16 Temmuz 2016 Tarihinden itibaren cezaevinde bulunan ve

– ‘Terör örgütü’ üyeliğinden en alt sınırdan 6 Yıl 3 Ay netice ceza almış olması durumunda

– Bu hükümlünün 3 Yıl 8 Ay 10 Gün kapalı cezaevinde kalması gerekmektedir ve

– Bu kişinin kapalı cezaevinden çıkabileceği en erken süre 22 Mart 2020 tarihine tekabül etmektedir.

Aslında ‘özel af’ düzenlemesi olan bu yasa değişikliğinin TBMM’ye verildiği 31 Mart 2020

Ve hükümetin 15 yıldır değiştirmediği İnfaz Tüzüğünün yerine getirilen Cumhurbaşkanlığı yönetmeliğinin yürürlüğe girdiği tarih olan 29 Mart 2020 tarihleri hepsi birlikte gözetildiğinde;

Hükümetin, bazı kimselerin kapalı cezaevlerinden çıkartılmasını bir türlü kabul etmek istemediği ve bu konuda her türlü yasa oyununu yapacağı endişeleri akla gelmektedir!

Hükümetin bu yasa değişikliği ile getirdiği ‘iyi hal kararı’ vermekle görevli idare gözlem kurulunun üye yapısının bazı suçlar için farklı uygulamaya gidilmiş olması ve bunun bazı suçlar için aranmaması ilk bakışta bu yönde ön almak için olumsuz bir kasıt olduğu şüphesini akla getirmekte!..

Hadi öyle düşünülmese bile; hükümlüler arasında iyi hal kararının verilmesi bakımından eşitlik ilkesine aykırılık çok aşikardır!

Öyle görünüyor ki kendisini rejim bekçisi olarak gören hakimler ile avukat iken AKP il ve ilçe teşkilatlarından hakimliğe geçiş yapanların kariyer aşamalarındaki önemli yere sahip olan Sulh Ceza Hakimliği ve de Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığından sonra İnfaz Hakimlikleri de oldukça önemli bir yere sahip olacak gibi!

HASILI…

Ölümcül bir salgın hastalık tehlikesi karşısında, cezaevlerinde bulunan ve haklarındaki hükümleri kesinleşen kişilerin af ile tahliye edilebilmeleri mümkün iken hiçbir şiddet eylemine bulaşmamış hükümlülerin işledikleri suçların niteliği, (hükümlünün tehlikelilik, mükerrerlik gibi durumları hiçbiri gözönüne bulundurulmadan) bazı suçları işleyenlerin (?) istisna tutulması; hem usul ve içerdiği haksızlıklar bakımından faydadan çok zarar getirecektir. 

Haklarında hüküm kesinleşen kişiler bakımından hükümlünün tehlikelilik, mükerrirlik gibi durumları hiçbiri göz önüne bulundurulmadan direkt bir kısım hükümlülerin tahliyesine ve bir kısmının ise istisna tutulmasına karar veren yasama organı üyelerinin de salgın hastalık tehlikesi karşısında (siyasi sorumluluğundan da öte) cezai sorumluluğu gündeme gelecektir.

Hükümetin, 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra ilan edilen OHAL uygulamaları ile kolayca uygulamaya soktuğu ve büyük bir kısmı yasalaştırdığı ‘düşman hukuku’ niteliğindeki uygulamalarına ve “Soykırım suçu”na Yasama meclisi üyelerinden bir kısmı da böylece ortak olmuştur.

Umarız ki bütün suç ortakları bir gün (ortak suça katkıları oranında ve kastları nispetinde) gereken cezalarını bulurlar!

[Ramazan Faruk Güzel] 22.4.2020 [TR724]

Yangını çıkaranlar belli! [M.Nedim Hazar]

Vaktiyle kendisinin de bir mağdur ve mazlum olduğunu bildiğimiz bugünün muktedirlerinden olan AKP milletvekili Özlem Zengin, maske ile yaptığı Meclis konuşmasında çıkarılacak olan yasa tasarısını şu cümlelerle savunup şöyle sormuştu:

“Siz kimin dışarı çıkmasını istiyorsunuz, teröristlerin mi, darbecilerin mi?”

Zengin’in terörist ve darbeci dediği kişilerin kimler olduğunu herkes biliyor.

Bir gecede terörist ilan edilen ve adeta düşman hukukuyla tarihin en saçma mahkemelerinde yargılanarak, çoğunun savunması bile alınmayan, büyük çoğunluğu gizli tanık ve ihbar dilekçeleriyle mahkum edilen masum insanlar.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Aralarında kimler yok ki?

Bürokratlar, avukatlar, doktorlar, öğretmenler, memurlar, hukukçular ve daha binlercesi.

Ev hanımları, gençler, öğrenciler, bebekler…

Bayan Zengin bu insanların hepsinin terörist ve darbeci olduğunu düşünüyor. Çünkü parçası olduğu siyasi otorite öyle tanımlıyor.

Yarın başka biri gelip AKP ve Zengin gibileri terörist ilan ederse, vatan haini kendileri olabilir yine bir gecede.

AKP iktidarının MHP ile birlikte hazırlayıp Meclise getirdiği infaz yasası düzenlemesi Mecliste tartışılırken adeta vatan savunması motivasyonu ile canhıraş bir şekilde mücadele eden iktidar vekilleri, yapılan düzenlemeyle değişiklikten adli suçlular büyük oranda yararlandığını ‘devlete karşı suç’ olarak tanımlanan siyasi suçlular kapsam dışında kaldığını çok iyi biliyordu.

İktidar çevreleri kapsam dışında kalan herkesi teröristler, bölücüler, darbeciler gibi şablon ifadelerle mahkum ederken, hiçbir şiddet eylemine karışmadıkları halde irtibat, iltisak vb. ithamlarla ‘terör örgütlerine mensubiyet’ ile suçlanan on binlerce insanın maruz kaldığı adaletsizliği ise görmezden gelmiş ve bunu insaf ve vicdan ile bağdaştırabilecek kadar pişkin davranmışlardı.

Yasa ile beraber kimlerin dışarı çıktığını biliyorsunuz. 

Kaçakçılar, karaborsacılar, adi suçlular, tecavüzcüler, katiller, rüşvetçiler, mafya, görevi kötüye kullananlar.

Zengin ve diğer iktidar vekilleri ısrarla “devlete karşı işlenen suçlara af yok” diye çıkan ucube şeyi savunurken, özellikle bireysel suçları kesinleşmiş adi suçluları hangi sıfatla af ettiklerini açıklayamıyordu.

Nitekim öyle oldu, içerde ne kadar katil, hırsız, dolandırıcı, çakal varsa hepsini saldılar.

İktidar ve gizli ortakları kendilerine düşman ve tehlike olarak gördükleri herkesi içerde tutmaya devam etti.

Gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, pırıl pırıl emniyet mensupları, komutanlar.

Hepsine vurdukları “Hain/darbeci” damgasıyla içerde ölüme mahkum etmekte ısrar etti iktidar.

Erdoğan yaptığı açıklama ile çıkan yasanın milletin vicdanına uygun olduğunu söyledi.

Oysa herkes biliyordu ki çıkan yasa tamamen saray vicdanına ve aklına uygundu.

Nitekim pek çok yerden bireysel itirazlar yükseldi.

Sosyal medya hesabından kızıyla birlikte çekilmiş fotoğrafını paylaşan Halil Akkaya, “Kızımın katili salıveriliyor. Edeceğim beddua sözlere sığmaz. Sizi Allah’a havale ediyorum. Siz mi doğurdunuz, beşiğini mi salladınız, sabahlara kadar başını mı beklediniz. Yoksa yoğun bakımda kapısının önünde bekleyen siz miydiniz? Nasıl affedersiniz. Siz affetseniz Allah sizi affetmeyecek” dedi.

Aradan birkaç gün bile geçmeden iktidarın bu yasayı niye çıkardığı tamamen belirginleşti. İçerdeki mafya liderleriyle beraber pek çok karanlık suçlu da salıverilmişti.

Nitekim art arda silahlı saldırı haberleri gelmeye başladı. HDP’li belediye başkanının makam odasını bastı bir takım sabıkalı suçlular. Başkaları ise Salda gölündeki talana karşı çıktığı için belediye başkanı ve eşini ayağından kurşunladı. Kocaeli’nde muhalif yayın yapan bir gazete kurşunlandı sabaha doğru.

Bir suçlu çıktıktan birkaç gün sonra en samimi arkadaşını başını taşla ezerek öldürdü.

Bir diğeri Eşini bıçakladığı için cezaevindeydi, yasa ile beraber saldılar. Tahliyesinin ardından 9 yaşındaki kızını döverek öldürdü…

Sadece bu tür cinayetler değil tersi de yaşandı.

Mesela af ile sokağa salınan bir suçlu, “madem devlet cezasını vermiyor” dercesine çıktıktan sonra düşman olduğu şahıslar tarafından infaz edildi.

Geçen yıl 8 Kasım’da Doğubayazıt’a alkol ve uyuşturucu bağımlısı Ramazan İnanç, eşi Müjgan İnanç’ı dövdükten sonra naylon poşeti eriterek, yüzü ile ayaklarına damlatmıştı. Annesinin çığlıklarını duyan kızı N. İnanç’ın ise alnını eriyen naylon ile yakan Ramazan İnanç, yakalanarak gözaltına alınmıştı. Özlem Zengin ve arkadaşları yeni yasayla serbest bıraktılar Ramazan İnanç’ı…

Yaklaşık 5 ay cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilen Ramazan İnanç, önceki gün dağlık bir arazide ölü olarak bulundu. Göğsüne üç kurşun sıkılmıştı.

Muktedir, bir yandan suçluları dışarı çıkarıp bir kısmını kendi pis işlerinde kullanırken, diğer yandan muhalifler için yeni alan açmanın mutluluğunu yaşıyor bugünlerde.

Ancak Hitler’e atfedilen şöyle bir söz var; “Yangını sen çıkarabilirsin ama sen söndüremezsin!”

Bu ateşi yakan Özlem Zengin ve siyasi arkadaşları, çıkardıkları yangını söndüremediklerinde ne yapacaklarını merak ediyorum.

[M.Nedim Hazar] 22.4.2020 [TR724]

OdaTv Erdoğan’ın 15 Temmuz senaryosunu nasıl çökertti? [Adem Yavuz Arslan]

“Merd-i kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” derler. ‘Kendini övmeye çalışırken farkında olmadan kabahatini söyleyenler’ için kullanılıyor.

Anonim sanılsa da gerçekte Mehmet Ragıp Paşa’ya ait.

Bana bu dizeyi hatırlatan olay Odatv’de okuduğum bir yazı. Hatta yazıyı okurken bir ara dönüp baktım gerçekten Odatv’de miyim? diye.

Ne demek istediğimi, yazının orijinalliğini anlatacağım ama önce metinden alıntılar yapayım.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


BAYRAM DEĞİL SEYRAN DEĞİL!

Daha çok ‘kamuoyuna çağrı’ ayarında kaleme alınan yazı bildik “Ergenekon ve Balyoz kumpastı, vatansever askerlere tuzak kuruldu” söylemlerini tekrarladıktan sonra sürpriz bir noktaya evriliyor;

“O tarihe kadar FETÖ ile el ele, kol kola, yanak yanağa, kucak kucağa olan, “ne istedilerse veren” iktidar, 17/25 Aralık sürecinde çıkar kavgasına tutuşunca, askerlere yönelik davaları en yetkili ağızlardan “kumpas” olarak tanımlamaya başladı. Böylece davalar birer birer düştü, sanıklar beraat etti.”

Devamında ise 15 Temmuz 2016’ya geliyor.

İktidarın ‘Fetöcü darbe girişimi’ tezini tekrar eden yazar devamında şu ifadeleri kullanıyor;

“Allah’tan TSK içinde FETÖ’cü olmayan, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e gönülden bağlı personel darbecilerden çok daha fazlaydı.

Bu personel darbeci komutanların esas niyetlerini anladıkları andan itibaren derhal karşı koydular, darbecilerle mücadeleye giriştiler, araçları bozdular veya silah sistemlerinin çalışmasını engellediler. Sonuçta vatandaşların da desteğiyle FETÖ bir kez daha yenilgiye uğratıldı”

Yazar Erdoğan’ın ‘Halk tankların egsozuna atlet tıkayarak darbeyi engelledi’ tezini de çürütürken bir sonraki adımda ilginç bir noktaya geliyor;

“Fakat bu süreçte bir gariplik vardı.

İhanet kalkışmasını planlayıp doğrudan eylemlerin içinde yer alan FETÖ müridi TSK personelinden başka, o gece neler olduğunu bilmeyen, “alarm tatbikatı var” denilerek, “terör saldırısı var” denilerek, “sıkıyönetim ilan edildi” vs. denilerek evinden çağrılan yüzlerce, binlerce personel de birliğine gitmişti. Onların bir kısmı aldıkları emirler çerçevesinde kışla içerisinde kaldı, bir kısmı birliğini emredilen yere sevk etti.

Olası terör saldırısı nedeniyle takviyeye gittiklerini veya alarm tatbikatı nedeniyle araziye yayıldıklarını vs. sanarak yola çıkanların bir kısmı ne olup bittiğini öğrenince (yani darbeci komutanların esas niyetlerini anlayınca) intikal halindeyken derhal geri döndü veya gece boyunca arazide hareketsiz kaldı vs.. Hatta âmirleriyle kavga etti.”

“Bir kısmının yargılaması bitti. Ancak duruşmalarda, İç Hizmet Kanunu’nda belirtilen “mutlak itaat” ilkesi gereği, emir gelince tereddüt etmeden kışlalarına gittiklerini, ne FETÖ yapılanması ne de darbe kalkışması ile ilgileri olmadığını, aksine Atatürk ilke ve devrimlerine ve Cumhuriyet’e gönülden bağlı askerler olduklarını, kendilerinin FETÖ’yle bağını gösterebilecek ne okul geçmişi ne bylock ne de ankesörlü telefon vb. iletişiminde hiç bulunmadıklarını, o lanetli gecede kendi birliklerinden atılmış tek bir mermi dahi olmadığını vs. söyleseler de hâkimlere dinletemediler. Çoğu “ağırlaştırılmış müebbet” cezasına çarptırıldı.”

“BİZİM ÇOCUKLARI YARGILAMAYIN”

Yazı şöyle devam ediyor;

“Lütfen elinizi vicdanınıza koyarak, aşağıdaki durum ve nitelikleri taşıyan bir personelin  “darbeci” olarak değerlendirilip “ağırlaştırılmış müebbet” gibi bir cezaya çarptırılması ne kadar doğrudur?

O gece birliğine gelmiş olan, ancak o zamana kadar kendisinin veya eşinin FETÖ’yle bağlantısı, FETÖ’nün kullandığı bylock, ankesörlü arama ve / veya diğer iletişim yöntemlerini kullandığı, FETÖ’yle bağlantılı herhangi bir kurum ya da dernekle ilgisi, KPSS veya askerî okul sınavlarında yardım gördüğü, 1 dolar meselesi ve tanık – gizli tanık beyanları da dahil FETÖ’cü olduğu hiçbir şekilde kanıtlanamamış personel,
Terör saldırısı, alarm tatbikatı, sıkıyönetim ilanı veya komutanın emri vb. “konusu suç teşkil etmeyen ve askerî yasalar çerçevesinde mutlak itaati gerektiren” gerekçelerle birliğine gelip katıldığı “kanıtlanan” personel, (Askerlik yapan herkes şunu pekâlâ bilir ki, er – erbaş ve uzman çavuşlar, astsubaylar ve – birliğin büyüklüğüne göre-  teğmenden icabında albaya kadar hiçbir personel aldığı bir emri mütalâa edip gereğini yapmama şansına sahip değildir.)
Yine kışlasına gelmiş ve aldığı emir gereği “terör saldırısına karşı koymak” maksadıyla birlik dışına sevk edilen, ancak yolda durumu öğrenip geri dönen ya da ileri gitmeyip arazide kalan personel,
Doğrudan halka ateş etmemiş, silah kullanmamış rütbeli personel,
Askerî Lise, Astsubay Hazırlama Okulları ve Harp Okullarında okuyan öğrenciler,
Erbaş ve erler (başındaki komutanın açık emri ile halka ateş edenler dahil).
İşte tekrar soruyorum: Sayılan niteliklere sahip personel “darbeci” sayılabilir mi ve darbeci oldukları gerekçesiyle bunlara “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” verilebilir mi?”

Bu yazı emekli Albay Alican Türk tarafından kaleme alındı ve Oda Tv’de yayınlandı.

‘Nasıl yani’ demeyin.

Bugüne kadar Erdoğan rejiminin ‘resmi 15 Temmuz söylemini’ sorgusuz sualsiz kabul eden hatta ‘kraldan çok kralcı’ olan Odatv ‘eksen değişikliği’ olarak yorumlanabilecek bir adım attı.

Çünkü Erdoğan’ın 15 Temmuz söylemine göre: ‘terör tehdidi’, ‘tatbikat’ ya da ‘emre itaat’ nedeniyle sokağa çıkma diye bir şey yok, tek amaç darbeydi. Darbe girişimine katılan herkes de Cemaatçiydi.

Odatv bu söylemi çöpe atmış.

KOMPLONUN İTİRAFI

Psikolojik Harp Uzmanı emekli Albay Alican Türk’ün yazısı 15 Temmuz’un tamamen kurgusal bir komplo olduğunun itirafı mahiyetinde.

17 Aralık büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrasında Erdoğan ile Ergenekoncu/Derin yapı arasında ittifaka gidildiği ve malum davaların beraatle sonuçlandırıldığı net olarak ifade ediliyor.

Bence asıl bomba şurada:

Malum olduğu üzere TSK 15 Temmuz’da ‘terör saldırısı’ ve ‘tatbikat’ gibi bahanelerle sahaya çekildi.

Bu kumpası önceden bilen çekirdek kadro veya has dairedeki Atatürkçü/derin subaylar ya hiç ortada gözükmedi ya da tıpkı atletizm müsabakalarında önden koşup sonra yarışı bırakan ‘tavşan atlet’ gibi diğer personeli mobilize ettikten sonra darbeye karşıymış gibi davranıp ‘kahraman’ rolüne soyundular. 

Çekirdek kadro/has daire dışında kalan Atatürkçü/derin subay-astsubaylar bilerek ve isteyerek yakıldı.

Yazının satır aralarında şu mesaj veriliyor; “rejimi değiştirme adına sizi de yakmak zorundaydık, kusura bakmayın, ama şimdi sizi kurtarmak için harekete geçtik.Sizi hapisten kurtarıp tazminatlarınızla birlikte (Ergenekon ve Balyoz’da olduğu gibi) makam – mevkii sahibi yapacağız”

Yazının ilerleyen bölümlerinde ‘suçsuzluğa gerekçe kılınacak başlıklar’; ByLock, ankesörlü telefon soruşturması vs diye sıralanmış. Yani ‘bunlar yoksa Fetöcü değildir” deniyor.

Peki bu ne demek?

Yazıda bahsedilen Bylock, ankesörlü telefon, okul-dersane vs bağı olmayan yani Cemaat ile irtibatı tespit edilemeyen isimler beraat ettirilip iade ettirilecek demek.

Bir başka ifadeyle Erdoğan’ın ‘müttefikleri tarafından’ hazırlanıp önüne konacak liste bu şekilde hazırlanacak. Yani Ergenekoncu-Derin yapı ‘kendi çocukları’na bu şekilde iade-i itibar yapacak.

Emekli Albay Alican Türk uzmanı olduğu psikolojik harp taktiklerini yazıya ustaca serpmiş.

Mesela planlarına masumiyet görüntüsü katmak ve toplumsal destek sağlamak  için “masum erler, askeri öğrenciler de beraat ettirilmeli” demiş.

Oysa ki düne kadar erlerin, askeri okul öğrencilerinin, alt seviye subayların tutuklanmasını destekliyorlardı.

Hatta bu konuda o kadar ileri gittiler ki, AKP’nin uydurduğu ‘Fetöcülük Kriterleri’nin hiçbirini taşımasanız bile adınız bir şekilde fişleme listelerine karışmışsa ‘kripto’ diye suçlanıyordunuz.

Mesela Odatvcilerin çok sevdiği, Nedim Şener’in bayraktarlığını yaptığı ‘Fetömetre’ uygulamasında sıfır puan bile alsanız ‘kripto’ olarak suçlanıp tutuklanabiliyorsunuz.

Bir başka ifadeyle Erdoğan rejiminin hedefindeyseniz sizi TSK’dan atıp tutuklamak için delile ihtiyaçları yoktu.

Zaten sadece ordu değil, birçok kurumda ihraç için ‘gerekçe’ kısmında sadece ‘kurum kanaati’ yazıyor.

Bu şu demek; kurumda ispiyonculuk yapan AKP uzantısı ve işbirlikçisi Kurdoğlu, Menzil ve Yazıcı personelin fişleme listesine soktuğu personel sorgusuz sualsiz ihraç edildi ve tutuklandı.

Kısacası düne kadar kendilerinden olmayan herkesi darbeci ilan edip tutuklamaları alkışlayanlar ‘birdenbire’ masum askerlerden bahsetmeye başladılar.

BİR TAŞLA KUŞ SÜRÜSÜ VURDULAR!

Emekli Albay Alican Türk’ün OdaTv’de yayınlanan ve ‘darbeye karışan askerler Cemaatçi değilse yargılanmasın’ mealli yazısında psikolojik harbin incelikleri sıralanmış.

Mesela ‘FETÖ mağdurları’ denen olay.

Kamuoyunda “Cemaat mensubu olmadığı halde Cemaat yüzünden hakkında idari/adli işlem yapılan personel” olarak biliniyor.

Kumpasçılar uyduruk ‘FETÖ’ lafıyla sadece insanları ihraç edip hapsetmekle kalmadılar, ‘Cemaatle alakası olmayan yüzbinler bunların yüzünden ihraç oldu/hapsedildi’ söylemiyle toplumda Cemaat’e karşı nefret uyandırdılar.

Yani bir taşla kuş sürüsü vurdular.

Oysa ki ‘FETÖ mağduru’ denen şey gerçekte; böyle bir terör örgütü olmadığı halde, rejimi ve toplumu dizayn etmek, insanları sorgusuz-sualsiz soykırıma tabi tutmak için, nefesi kan kokan caniler tarafından uydurulmuş bir tanımlama.

Gerçekte “FETÖ mağdurları” denilen kesim Cemaatin değil, rejimi ve toplumu dizayn etmek adına hareket eden ve bu lafı uyduran grubun mağdur ettiği kimseler.

Sonuç olarak; Odatv’de yayınlanan ve Korona salgını tartışmaları arasında gözlerden kaçan bu yazı bir yandan Erdoğan rejiminin resmi 15 Temmuz söylemini çöpe atarken bir yandan da darbe yargılamalarının ‘geleceği’ hakkında ipucu veriyor.

Not edilmeli.

[Adem Yavuz Arslan] 22.4.2020 [TR724]

Ceylan’ın katilleri… [Alper Ender Fırat]

Bir katilin eline bıraktığınız gariban bir çocuğun yüreğine inen her darbe, en yakın zamanda sizin de yüreğinize insin, onun duyduğu acının her zerresini aynıyla yaşayın. Uyku hepinize haram olsun, her uyuduğunuzda kabuslarınız yakanızdan kıskıvrak yakalasın. Yemek yerken, su içerken, lokmayı boğazınızdan geçirirken, öldürttüğünüz Ceylan, suratınıza tükürürken gelsin gözünüzün önüne, Çocuğunuzu, torununuzu severken hep Ceylan’ı görün. Bu kabus hayatınız boyunca üzerinize çöksün, kara ruhunuz bu kabus içinde debelenip dursun. 

Bir küçük bebeye daha kıydınız. Ne yapacaksınız şimdi?! Hz. İsa’yı (a.s) çarmıha gönderen Roma Valisi Pilatus gibi kanlı ellerinizi yıkayacak ve ‘Yok yok, benim elim temiz’ mi diyeceksiniz? Böylece vicdan rahatlığına mı ereceksiniz? Ellerimi yıkadım benim elim temiz deyip tarihin bu ağır günahını da işlemiş olsanız, kendinizi aklayacak ve huzur içinde uyuyabileceksiniz öyle mi? Minicik bir kızın bedenine inen her yumruk, her darbe ruhunuza sinek ısırığı kadar bile değmeyecek öyle mi?

Hadi savunun kendinizi ama yok öyle değil, o şöyle değil, katil böyle değil diye mıy mıy mıy konuşun. Trolleriniz sizi savunmaya geçsin söyleyin. Ama bilin ki hiçbir açıklamanız, katillere karşı müsamahanızı, mazlumlara karşı zalimliğinizi örtbas edemeyecek.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Size söylüyorum, katilleri bırakıp mazlumları derdest eden, meclisin maskeli süvarileri, Hz. İsa’yı çarmıha gerdirip Barabbas’ı özgür bırakan Yahudiye halkı gibi kötülükler tarihinde yerinizi almıştınız. Ama günah defteriniz orada kapanmadı, o iş orada bitmedi, salıverdiğiniz katiller kötülük tarihindeki yerinizi ‘asla silinmez’ olarak tescil etmekle meşguller. 

İnfaz yasasını geçirdikten sonra maskelerini takarak zafer kazanmış gibi fotoğraf çektirmiştiniz ya sizin hepinize 9 yaşında bir çocuğu kasten öldürtmekten dava açılması ve katilleri hangi yetkiyle serbest bıraktığınız tek tek sorulması gerekirdi. 

Evet dün dokuz yaşında kendini hiç bir şekilde savunamayan bir çocuk, devletin taammüden serbest bıraktığı bir katil tarafından katledildi. Hepimizden topladığı vergilerle on binlerce hakim, savcı, polis ve güvenlik gücü istihdam eden devlet, sarma saran kadınları, twit atan gençleri yakalamakla uğraştığı ve o işlerden vakit bulamadığı için şiddete maruz kalan kadınları ve çocukları koruyamıyor. Aslında koruyamıyor da değil kararlılıkla korumuyor. Kendi iktidarına muhalif olanları tutuklayabilmek için yurt içinde ve yurt dışında yüz milyonlarca dolar para harcayan, dünyanın öbür ucundan muhalif gördüğü bir öğretmeni kaçırmak için özel uçak ve özel tim gönderen devlet yanı başında işlenen cinayetleri sadece ve ısrarla seyrediyor.

Sadece seyretmekle de kalmıyor, katili bağışlamak için de fırsat kolluyor! Devlet kişilere karşı işlenen suçlarda öylesine bağışlayıcı ki, katilleri ve cinsel istismarcıları özgürlüğüne kavuşturmak için hiçbir bahaneyi kaçırmıyor. Dün olduğu gibi bugün de devlet iktidarını elinde tutanlar muhalif gördüklerini cezalandırmak için ise hiçbir bahaneyi kaçırmıyor. Türkiye’de kadın cinayetlerinin bitmiyor olmasının tek sebebi var o da devletin umursamazlığıdır.

Katili cezalandırmayan, aksine ona özgürlük yollarını açan maskeliler, 9 yaşındaki Ceylan’ın da şeksiz şüphesiz katilidir.

[Alper Ender Fırat] 22.4.2020 [TR724]