Önce kalp kayar, sonra ayaklar! [Dr. Ali Demirel]

Gündelik hayatımızın akışı içinde farkında olalım veya olmayalım bizi “biz” yapan temel değerlerimiz konusunda farklı yön ve hedeflere doğru kayıp gidebiliyoruz.

Bir toplumu yıkan temel etken toplum fertlerinin metafizik gerilimini kaybetmeleri ve bünye içinde zamanla kokuşmaların baş göstermesidir. Aslında her türlü yıkılışın veya kokuşmanın esas sebebi iç faktörlerdir.

Sizlerin de malumunuz olsa da tekrar hatırlama kabilinden isterseniz bu iç faktörlerin en önemli olanlarını sayalım: Korku, tama; fizik düzgünlüğü, zeka, başarı, bilgi hamuleliği ve servet gibi faktörlerden kaynaklanan benlik ve gurur; şöhret, kadın, mevki ve para hırsı; bencillik ve haset; tenperverlik; bir takım beklentiler; “feleğin çemberinin arzusuna göre dönmemesi” ve gayr-ı memnuniyetsizlik gibi etkenler, tenkit, gıybet, dedikodu, duygu kirlenmesi, günahlara girme ve nihayet düşünce ve kalplerin kayması...

Kalbi kayan bir insanın ayaklarının kayarak tehlikeli vadilere sürüklenmesi an meselesidir.
Peki kişi bu acı sona nasıl gelir?

İsterseniz şimdi bu sorunun cevabını arayalım: İnsan, hizmetlerine tutulduğu bir grubu, içine girince zamanla az önce saymış olduğumuz faktörler gereği küçümseyebilir bir hale gelebilir.

Sonra davranışlarında topluluk anlayış ve kurallarına, daha sonra dini kaidelere göre dengesizlikler başlar. Doğru düşünmenin en önemli unsuru olan doğru bakış açısını da kaybedince artık, Allah korusun, ayağını topluluktan çıkarır.

Bu çıkma, yaptıklarını kendi vicdanında ve başkaları karşısında doğru görme ve gösterme adına dini de eğip bükmesi neticesinde bizzat dinden irtidada kadar gidebilir.
Öyleyse ne yapmalı?

Kimse kendisini vazgeçilmez görmemeli ve başkalarını minnet altında bırakmak gibi tavırlara girmemelidir. “elminnetu lillallahi ve rasulihi - Minnet, Allah ve Rasulü’nündür.” Hidayet eden Allah’tır, bütün hayır ve başarılar Allah’tandır.

Bunların nefse mal edilmesi, ancak gasp olur. Bu sebeple, hidayete erdirdiklerine ancak Allah’ın minnet etme hakkı vardır. İslam’ın, İslami hizmetlerin kimseye ihtiyacı yoktur; bütün insanlar İslam’a ve İslamî hizmetlere muhtaçtır, medyundur.

Yazımızı Bediüzzaman Hazretleri’nin sadeleştirdiğimiz şu altın tavsiyeleriyle bitirelim:

Öyleyse, bırak biçare hoşnutsuzluğu, benliği, bencilliği ve kapa tenkidin, gıybetin kapısını.

Haklı bile olsan, “hakkım var” deme, “vazifem var” de.

Gel boyun ey, teslim ol, saadet ve kurtuluş bundadır bil.

Görmez misin ki, nice “ben” diyenler, “okudum, bildim” diyenler saptı ama kalplerini safiyane Güneşler Güneşi’ne açanlar gerçek hayatı buldu. Buz parçası benliklerini bütün bir topluluğun havuzunda eritenler okyanusa erdi.

Öyleyse bir millet, bir okyanus, hatta güneş olmak varken bir damlacık olarak kuruyup gitmek niye?

BİR SORU-BİR CEVAP

Ebedi olan cennet hayatı insana bıkkınlık vermeyecek mi?

Bu soruyu bize genç kardeşimiz Ömer soruyor.

Öncelikle şunu bilmemiz lazım ki, Rabbimiz bazı ihtiyaçları sadece bu dünya için yaratmıştır. Mesela bir insanın uyuma ihtiyacı sadece bu dünyada vardır. Ahirette uyku nimeti olmayacaktır. Çünkü yorgunluk olmayacağı için uykuya da gerek kalmayacaktır. Yine tuvalete gitme, yorulma, hastalanma, acı çekme, sıkıntı duyma sadece bu dünyada olan özelliklerdir. Cennette bunların hiçbiri olmayacaktır.

Bıkkınlık da yine bu dünyada var olan bir histir. Cennette bıkma hissi de olmayacaktır.

Bu duruma şöyle bir örnek verebiliriz: Bir insan dünyada iken aç kalsa bu kişi “Şimdiye kadar binlerce defa yemek yedim, bıktım artık bugün de yemek istemiyorum” der mi?

Dünya gibi fâni olan bir yerde bile insan yemekten, içmekten bıkmıyorsa cennetteki tarifi imkânsız nimetlerden bıkabilir mi?

“Oradan hiç ayrılmak istemezler!”

Çünkü Allah (c.c) orada insanı bu formatta yaratmayacaktır. Orada insan daha genç, daha güzel, yaşlanmayan, hasta olmayan, üzülmeyen, uykusu gelmeyen, strese girmeyen, bir şeyden bıkmayan özelliklerde yaratacaktır. Allah (c.c.) cennette, nimetlerinden usanmanın olmayacağını Yüce Kitabında şöyle beyan eder:

“İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için makam olarak Firdevs cennetleri vardır. Orada ebedî kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler.” (Kehf suresi, 107-108. ayetler)

İnsan, dünya gibi basit ve fâni olan bir mekânda bile pek çok acıya, ıstıraba, yalnızlığa ve hastalıklara rağmen yaşamdan kopamıyorsa hastalığın olmadığı, dert ve sıkıntıların bulunmadığı, ölümün yok edildiği bir mekânda neden sıkılsın ki?

[Dr. Ali Demirel] 26.4.2019 [Samanyolu Haber]

Hizmet Gönüllüsü Dursun Can’a Kraliyet Nişanı [Basri Doğan]

Hollanda’da geleneksel olarak her yıl 25 kişiye verilen kraliyet nişanına, Tilburg şehrinde ikamet eden ve sosyal kültürel alanlarda gönüllü çalışmalar yapan Hizmet Gönüllüsü Dursun Can layık görüldü.

Tilburg Belediye Başkanı (Burgemeester) Theo Weterings, “Dursun Can bu ödülü toplumsal yaşama yaptığı katkı ve entegrasyona yönelik uyumlu çalışmalarından dolayı bu ödülü almaya layık görüldü. Kendisinin evine ben de ziyarette bulundum. Çok mutluyum böyle bir ailenin şehrimizde yaşamasından dolayı. Bu ödül onun için bir motive ve enerji kaynağı olacağından hiç şüphem yok. Kraliyet Nişanı’nı Kral Willem Alexander adına vermekten onur duyduğumu belirtmek isterim.” dedi.

Kraliyet Nişanı, Kral Willem Alexander’in doğum günü dolayısıyla 27 Nisan’da ülke genelinde düzenlenen Kral Günü kutlamaları kapsamında toplum yararına çalışan kişilere veriliyor.

‘ÖDÜL BENİM İÇİN SÜPRİZ OLDU’

Bir Hizmet Gönüllüsü olarak Kraliyet ailesi tarafından bu şekilde ödüllendirilmenin onur verici olduğunu beliten Dursun Can ise törende duygularını şöyle dile getirdi: “Sürpriz oldu. Bu ödülü almak benim için büyük bir onur ve büyük bir şeref. Tilburg halkına yaşlılara, gençlere ve ayırım yapmadan herkese yönelik sosyal kültürel alanlarda gönüllü olarak yapmış olduğumuz faaliyetlerin neticesi olarak Hollanda Kraliyet Ailesi bu ödülü bana layık gördüler. Büyük bir onur. Bu aynı zamanda bizim için, bu toplum için yapılan projelere bir takdir ve teşekkürdür. Son 3 yıldır Hizmet gönüllüleri olarak zor günler geçirdik. Bu ödülü tüm mağdur ve mazlum hizmet gönüllüleri adına alıyorum. Bize de buna layık gördükleri için, hem Hollanda devletine, hem Tilburg belediyesine, hem de Kraliyet Ailesine çok teşekkür ediyorum.”

Kraliyet Nişanlarının verilmesinin ardından Tilburg Belediye Başkanı Tilburg Belediye Başkanı Theo Weterings,  katılımcılarla toplu resim çektirdi. Program belediye binasında verilen resepsiyon ile sona erdi.

[Basri Doğan] 26.4.2019 [TR724]

Diş çürüklerinizi çocuğunuza bulaştırmayın!

Her anne baba çocuğunun diş sağlığını korumaya özen gösterir. Küçük yaştan itibaren çocuğun diş temizliği alışkanlığı edinmesi için telkinlerde bulunur, aşırı şekerli besinler tükettiğinde dişlerine zarar gelmesinden endişelenir. Ancak diş çürüğüne yol açan bakteriler çocuğa başkasından da bulaşabiliyor.

Diş Hekimi Aslı Tapan’a göre, yere düşen emziklerin temizlenmemesi veya temizlemek maksadıyla ağza sokulup tekrar bebeğe verilmesi, masum gibi görünen mamanın sıcaklığını kontrol etme işlemi bile bulaşmaya sebep olabiliyor. Bu nedenle çocukların bakımını üstlenen kişilerin ağız ve diş sağlığı büyük önem taşıyor.

İlk süt dişlerinden itibaren bebeklerin dişleri özel fırçalar veya gazlı bez parçaları ile temizlenmeli. Biberonun üzerine tatlı sürümü, ballı emzikler veya tahin pekmeze batırılmış biberon gibi uygulamalar çocukların tatlı gıdalarla uykuya geçişine ve çocukta biberon çürüğü oluşmasına da sebebiyet veriyor. Bu nedenle anne ve babaya bu konuda önemli görevler düşüyor.

Diş çürüklerini önlemek için süt, yoğurt, peynir!

Kendinizi ve bebeğinizi diş çürüklerinden korumak için bu önerilere kulak verin:

  • Şekerli gıdalar tüketildikten sonra mutlaka su içilmeli ya da ağız bol su ile çalkalanmalıdır.
  • Diş çürüklerini önlemek için süt, yoğurt, peynir gibi besinler tüketilmelidir.
  • Gazlı içecekler diş minelerini aşındırabileceğinden tüketimi sınırlandırılmalıdır.
  • Diş fırçası 2-3 ayda bir değiştirilmelidir.
  • Ağrıyan dişe alkol, kolonya basılmamalı, en kısa sürede diş hekimine gidilmelidir.
  • Doğru temizlik için ara yüz fırçası ya da diş ipi kullanılmalıdır.
  • Daha etkin fırçalama için seçilen diş fırçası yumuşak olmalıdır.
  • Hem ağız ve diş sağlığını korumak hem de ağız içi kanserleri önlemek için sigaradan uzak durulmalıdır.
  • Biri yatmadan önce olacak şekilde dişler mutlaka günde en az 2 defa, 3 dakika boyunca fırçalanmalıdır.
  • Bebeklerin dişleri belli aralıklarla özel fırçalar veya gazlı bez parçaları ile temizlenmelidir.
  • Biberon ve emziklere tatlı gıdalar sürmekten kaçınılmalıdır.
  • Çocuklara mümkün olan en erken yaşta diş fırçalama alışkanlığı edindirilmelidir.
  • Bebek ve çocukların beslenme gereçlerinin hijyenine özen gösterilmelidir.
  • Diş çürüklerinden korunmak için herhangi bir sorun yaşanmasa da 6 ayda bir diş kontrolü gerekmektedir. Rutin kontroller, diş çürüğü oluşmadan önlem alma konusunda etkilidir.

[TR724] 26.4.2019

Ligde taban, kupada tavan [Hasan Cücük]

Süper Lig’in dibine demir atan Akhisarspor, Türkiye Kupası’nda adını ikinci kez üst üste finale yazdırdı. Geçen yıl ilk kez çıktığı finalde Fenerbahçe’yi geçip kupaya uzanan Ege temsilcisi, bu yıl yarı finalde Ümraniyespor engelini aştı. Akhisarspor, kupa tarihinde üst üste finale çıkma başarısı gösteren 10. takım oldu.

Alanyaspor’la birlikte Süper Lig’in iki ilçe takımından biri olan Akhisarspor için bu sezon kabus gibi geçiyor. Koşar adım ligden düşmeye doğru ilerleyen Akhisarspor, Türkiye Kupası’nda ise tam tersi bir performans ortaya koydu. Geçen sezon finalde Fenerbahçe’yi yenip kupayı ilk kez kazanan Akhisarspor, Süper Kupa finalinde de Galatasaray’ı geçmeyi başarmıştı. Müzesinde Türkiye Kupası ve Süper Kupa bulunan Akhisarspor, ikinci kez kupayı kazanma yolunda adını finale yazdırdı.

Süper Lig’de son 5 haftaya girdik. Ligin üstünde şampiyonluk, altında ligde kalma mücadelesi veriliyor. Son sırada 24 puanlı Akhisarspor bulunuyor. Matematiksel olarak hala ligde kalma şansı bulunuyor. Ancak 29 hafta sonunda verilen görüntü, Akhisarspor’u ligden düşmeye aday ilk takım konumuna getirdi. 14 milyon Euro kadro değeri olan Akhisarspor, 18 takımlı Süper Lig’de sadece Erzurumspor’u geride bıraktı.

Sezona Safet Susiç yönetiminde başlayan Akhisarspor, daha sonra yoluna Cihat Arslan ile devam etti. Arslan sonrası takımın teslim edildiği isim ise Cem Kavçak oldu. Kenar yönetiminde yapılan değişiklikler sahaya olumlu yansımadı. Ligde 29 hafta sonunda 6 galibiyet aldı. 6 maçta da sahadan berabere ayrılan Ege temsilcisi 17 maçta ise yenilgiyle tanıştı.

Ligde yenilgi üstüne yenilgi alan Akhisarspor, Türkiye Kupası’nda ise yenilmez armada oldu. Finale gelene kadar çıktığı 8 maçın 7’sinde sahadan galibiyetle, bir maçtan ise beraberlikle ayrıldı. Türkiye Kupası’na 5. turdan başlayan Akhisarspor, sırasıyla  Fatih Karagümrük, Kayserispor, Kasımpaşa ve son olarak Ümraniyespor’u eleyip adını finale yazdırdı. Rakip fileleri 15 kez sarsan Ege temsilcisi kalesinde ise 4 gol gördü. Geçen yıl kazandığı kupanın tesadüf olmadığını bu yıl finale tekrar yükselerek gösterdi.

Akhisarspor’un ligde en skorer ismi Elvis Manu oldu. Manu 6 gol kaydetti. Kupada ise Akhisarspor’u Bokila ve Cikalleshi attıkları üçer golle final yolunu açan isimler oldu. Adrien Regattin ile Josue ikişer, Daniel Larsson, Elvis Manu, Helder Barbosa ve Onurcan Güler de birer gol attı. Kayserisporlu oyuncu Atila Turan, Akhisarspor adına kendi kalesine gol atma şanssızlığı yaşadı.

2012’den bu yana Süper Lig’de temsil edilen Akhisarspor, Türkiye Kupası’nda üst üste finale çıkan 10. takım oldu. Türkiye Kupası’nın start aldığı 1962-1963 sezonundan itibaren 22 farklı takımın finale kadar yükseldi. Bu ekiplerden 15’i kupayı müzesine götürdü. Geçen sene olduğu gibi bu yıl da adını son 2 takım arasına yazdıran Akhisarspor, kupa tarihinde üst üste finale çıkma başarısı gösteren 10. takım olmayı başardı. Kupada daha önce Altay, Beşiktaş, Eskişehirspor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gençlerbirliği, Göztepe, Ankaragücü ve Trabzonspor art arda en az iki kez finalde mücadele etmişti.

Türkiye Kupası’nda daha önce finale yükselen takımlardan 3’ü sezon sonunda lige veda etmişti. Bu takımlardan Bursaspor, kupayı kazandığı için o dönem yürürlükte olan statü gereği bir sonraki yıl da Süper Lig’de yer aldı. 1982-1983 sezonunda Mersin İdmanyurdu finale çıktığında 27 puanla 13. sırada bulunuyordu. Ancak sezonu 29 puan ve averajla 15. sırada tamamlayınca lige veda etti.

1985-1986’da finale çıktığında düşme hattında bulunmamasına karşın daha sonra tehlike bölgesine gerileyen Bursaspor, o sene geçerli olan statü doğrultusunda şampiyonluğa ulaştığı için ligden düşürülmedi. 2006-2007’de Beşiktaş’a karşı final oynayan ve mağlup olan Kayseri Erciyesspor, sezon sonunda küme düşen ekipler arasında yer aldı. Sezon sonunda Akhisarspor lige veda ederse finali görüpte düşen 3. takım olacak. Şayet kupayı kazanıp düşerse, kupayı kazanarak düşen ilk takım olacak.

[Hasan Cücük] 26.4.2019 [Tr724]

İradenin hakkını vermek ve konforlardan vazgeçmenin zorluğu… (3) [Prof. Dr. Osman Şahin]

Şüphesiz ki hizmet hareketi, iman ve Kur’an davasına hizmet edenler içerisinde işin hakkını veren nice babayiğitler vardır. Allah sayılarını arttırsın.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Bana şu büyük işi bu büyük işi yapmış insanı getirmeyin yüz tane okul yapmış, nerede ne yaptığını bilmeyen babayiğiti getirin. Elli tane düşkünün ellinden tutup kaldırmış,onları insan yapmış, insanı değerlere yükseltmiş, sorduğun zaman “bilemiyorum, tam hatırlamıyorum“ diyen babayiğidi getirin. İstanbul’u fethettiği zaman “yav bana ait yönü çok yok onun. Hızır çelebi vardı orada, Molla Hüsrev vardı, Molla Gürani vardı, Akşemseddin vardı, onların milleti coşturmasıyla mı oldu, nasıl oldu bilemiyorum” diyen babayiğidi getirin. Zerre kadar yaptığı işi everest tepesi gibi gösteren bencil, mağrur insanları getireceğinize bence bunları getirin. Sizin arkadaşlarınız dünyanın dört bir yanına açıldılar, mübalağa yapmıyorum, zilliyet planında da olsa bunu gerçekleştirdiler, adları belli değil, namları belli değil, hepsinin alnından öperim” diyerek tarif ettiği babayiğitler. Sözümüz bu babayiğitlere değil.

Ama insanlardan müteşekkil organizasyonlarda olması muhtemel bir takım problemlerin var olacağı da bir realitedir. Biz de bundan hareketle nefsin hoşuna giden bazı kolaycılıklardan ve rahat arzularından bir kaç tanesine işaret etmeye çalışalım…

Kim veya hangi nefis ister ya da vazgeçmek kolay mı konfor bölgelerinden?!…

Kim veya hangi nefis ister ki sözlerine kudsiyet atfedilip itaat edilmek ve böylece sürüleri idare etme kolaylığında bir yönetim varken, Hz. Ali’nin (ra) dediği gibi sıradan bir insan haline gelerek daha zahmetli olan yöneticiliği tercih etmeyi…

Vazgeçmek kolay mı bu kudsiyet atfedilmiş yönetim kolaylığı lüksünden?…

Kim veya hangi nefis ister ki her fikrine alkış tutanlar dururken fikirlerine muhalefet edebilenlerle istişare etmeyi ve kendisine rağmen ekseriyetin düşüncesini kabul edebilmeyi…

Vazgeçmek kolay mı her düşüncesine alkış tutulmasından ve takdir edilmesinden ortaya çıkacak nefsani hazlardan ve tatminlerden?…

Kim veya hangi nefis ister ki kendi kurduğu dünyasında rahat ve huzurlu yaşamak imkanı varken, insanlarla arasındaki perde ve engelleri ortadan kaldırıp onların dertlerini dinleyip onlarla dertlenmeyi ve onlardan gelebilecek muhalif düşüncelere katlanabilmeyi…

Vazgeçmek kolay mı böyle fil dişi kulelerde  rahat ve huzur va’d eden konforlardan…

Kim veya hangi nefis ister ki makam ve mevkinin sunmuş olduğu dünyevi imkanlardan istifade etmek varken bu imkanlara karşı müstağni kalmayı…

Vazgeçmek kolay mı “makamımın hakkıdır” kılıfı giydirilmiş imkanlardan?…

Kim veya hangi nefis ister ki elde ettiği makam ve mevkilerde yıllarca devam edecek bir saltanat varken, hadis-i şerifte emredildiği gibi daha ehiller geldiğinde bu makam ve mevkileri onlara terketmeyi…

Vazgeçmek kolay mı bu makam ve mevkilerin sunduğu saltanatlardan?…

Kim veya hangi nefis ister ki  elde edilen zaferlerin oluşturduğu müstesna kâide üzerinde abideleştiği bir dönemde bunun gurur ve izzetiyle yaşamak varken, Halid bin Velid (ra) gibi iltifat beklediği bir yüce ağızdan: ‘Halk, elde edilen zaferleri senin şahsında buluyor, halbuki bu işleri yapan Allah’dır (cc)…’ sözlerine mukabil hakiki tevhid bayrağının gönüllerde dalgalanması adına, hiç bir izzet-i nefis ve onur meselesi yapmadan elinin altında bulunan birinin emrine girerek, yüce ideâli uğrunda yoluna devam etmeyi…

Vazgeçmek kolay mı dostları ve düşmanları tarafından elde edilen başarıların kendine verilmesi karşısında “Yaptım! Ettim! Çattım! Kurdum! Verdim! Ettim! Eyledim!” diyerek yapılan işleri kendisine mal etmenin verdiği gururlar ve kibirlerden…

Kim veya hangi nefis ister ki yaptığı icraatları hiç kimse sorgulayıp hesaba çekmezken, Hz. Ömer (ra) gibi “yanlış yaparsam ne yaparsınız” sözüne mukabil “yanlışlarını bu kılıcımızla doğrultmasını biliriz” diyenler karşısında, Allah’a hamd edebilecek kadar hesap vermeye ve sorgulanmaya razı olmayı...

Vazgeçmek kolay mı sorgulanmama ve hesaba çekilmeme lüksü ve konforundan?…

Kim veya hangi nefis ister ki herkes kendisine ayağa kalkıp ona medhiyeler dizerken, Üstad Hazretleri gibi “Ben, kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum!” veya Allah Rasülü (sav) gibi “Acemlerin, büyüklerine ayağa kalktığı gibi kalkmayın!” veya “Ben, çiğ et yiyen bir kadının çocuğuyum!” diyerek hazm-ı nefs yapmak suretiyle nefsiyle yüzleşmeyi..

Vazgeçmek kolay mı ayakta karşılanıp, medhiyeler eşliğinde ayakta alkışlanmaklardan…

Kim ister ki nefsin gururunu okşayıp taltif etmek dururken, Allah’ın (cc) Kur’an’da üzerine yemin edecek kadar kıymet atfettiği şekilde durmadan nefsini kınamayı…

Vazgeçmek kolay mı nefsin gururunun okşanmasından ve pohpohlanmasından gelen lezzetlerden?…

Kim veya hangi nefis ister ki her yaptığına doğru denilip göklere çıkarılma varken, Hocaefendi gibi “Münafığı, mü’min-i hakiki gördüğümden dolayı kendime acıyorum! Yapacakları şeyleri bir firâset ile sezemediğimden dolayı kendime acıyorum!.. ‘Yuf olsun bana!’ diyorum. Onları doğru okuyamadığımdan dolayı kendime acıyorum!” demeyi…

Vazgeçmek kolay mı “Âlem seninle gurur duyuyor, Eşin yok, menendin yok, kakül-ü gülberlerine acem mülkü fedadır!, sizin hiç bir suçunuz, günahınız yoktur efendim” sâdalarıyla temize çıkarılıp paklanmaktan…

Kim veya hangi nefis ister ki hiç bir geçim derdi taşımadan ve gelecek ile ilgili endişelere girmeden rahat bir hayat yaşamak varken, Hz. Abdurrahman bin Avf’ın (ra) eline bir ip alarak “Bana pazarın yolunu gösteriniz” dediği gibi “Biz her birerlerimiz çarşıda pazarda demircilik yaparız, ayakkabı boyacılığı yaparız, şuna buna takke öreriz, çorap dokur satarız, Allah’ın izni ve inayetiyle bu işi devam ettiririz” diyerek o güne kadar hiç yapmadığı işlerin altına izzet-i nefsine, yaşına ve gururuna rağmen girebilmeyi…

Vazgeçmek kolay mı alışılmış, stressiz, garanti ve zahmetsiz elde edilmekte olan geçim imkanlarından…

Kim veya hangi nefis ister ki kendine kazanmak, kendi ve onu sevenler için yaşamak dururken, başkaları için yaşama felsefesiyle, isâr hasletiyle başkalarını maddî ve hatta manevî menfaatte kendine tercih etmeyi…

Vazgeçmek kolay mı başkaları hatırına, nefsi veya nefsine hizmet eden halayıkları ve yakınları için yaşamaktan?…

Hey gidi günler…

Hocaefendi bir çok sohbet ve yazılarında bu konuyu ele aldıkları gibi, 1991 yılında verdiği bir Hisar Cami vaazında da konfor bölgelerine takılma ile ilgili çok önemli uyarılar yapmaktadırlar: “Hey gidi günlerdi o günler. Çünkü o günlerde sürekli olarak tırmanıyorlar, başka hiç bir şeye gönül kaptırmadan, başka hiç bir şeye dilbeste olmadan, turnikeye önce girmenin hakkını araştırmadan yürüyor, hizmet karşısında hakkı temeddü aramadan sadece hizmet diyor ve yürüyorlardı…

Hey gidi günler diyorlardı o çile günlerine, o ızdırap günlerine… Çünkü o günlerin içinde Allah’ın hoşnutluğundan başka mülahaza yoktur. Çünkü o günlerde büyüklük yoktu!

Çünkü o günlerde herkes küçüktü. Çünkü o günlerde herkes neferdi. Çünkü o günlerde ağabeylik yoktu. Çünkü o günlerde herkes turnikeye evvel girmiş olmanın hesabını yapmıyordu. Çünkü o günlerde “İnsanlar arasında insanlardan bir insan ol” vardı.

“Hey gidi günler!” ne kadar arkada kaldınız, bizden ne kadar uzaklaştınız, biz ne kadar büyüdük. “Hey gidi günler!” siz ne kadar küçük kaldınız. “Ah eyyâmullah!”, “ah peygamber günleri!”, “ah hizmet günleri!”, “ah başka mülahazaların içine girmediği günler!” Biz büyüdükçe sizler arkada küçük kaldınız. Benim Kestanepazarı’ndaki tahta kulübeciğim içinde kaldınız! Ah tahta kulübem, her şey senin içinde kaldı gitti. Ah küçüklük, sen ne iyiydin, arkadaştık seninle ve yine “hey gidi günler…”

Uhuvvet, sevgi, yürekten alaka, birbirleriyle fertler sarmaş dolaş olurken, dışarıdan gelenlerin ‘Aman Allahım, bu ne kardeşlik, bu ne uhuvvet’ dediği hey gidi küçük günler.

O kadar büyüdük ki, eğilip de sizi tanımıyoruz ve göremiyoruz. Biz büyüdük, Everest tepesi olduk. Ah küçük günler! Sizler de Lut gölü gibi zeminden ikiyüz metre aşağıda kaldınız.

Ahh yıkılası ağabeylik! Ahh yıkılası saltanat! Ahh yıkılası makam mansıp sevgisi! Ahh yıkılası şirk ifade eden; Yaptım! Ettim! Çattım! Kurdum! Verdim! Ettim! Eyledim! Haşa haşa ve kella yapan oydu! Eden oydu! Eyleyen oydu! Haşa! Böyle düşünüyorken nerelere düştük. Düşünüyorken düşlere takılıp kaldık.

Hey gidi günler! Nesibe gibi aydındı günlerimiz. İbn-i Huzafe gibi yürektendi. Babasının evinden kovulduğu zaman çok şükür Rasulullah’a gitme yolunu buldum, diyen Huzeyfe kadar mesuttu. Hamza’nın günleri kadar fütursuz ve pervasızdı. Ali’nin günleri kadar ten sevdasından, ceset sevdasından, rahat ve rehavetten uzaktı. Ne çabuk değişiyor günler. O günlerin yerini yumuşak döşekler aldı. O günlerin yerini birkaç odalı evler aldı. O günlerin yerini günde üç defa sofralara konup kalkan birkaç çeşit yemekler aldı. O günlerin yerini evlad-u iyal aldı, çoluk çocuk aldı. Cumartesi ve Pazar haftanın birkaç günü hafta içi işini yaptıktan sonra iki günüm, üç günüm cihatta geçsin diyen insanların yerini, cihat günlerinin yerini, haftada birkaç gün cihat günlerinin yerini başka duygular, başka düşünceler, başka kılıklar, başka kıyafetler aldı. Başka şekiller, başka sevdalar. Hey gidi günler!”

İnşaAllah bir sonraki yazıda konfor bölgesi problemlerinin yol açtığı problemleri ve kayıpları ele almaya çalışalım…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 26.4.2019 [TR724]

Pelikan paniği! [Naci Karadağ]

“Bir ülkede, akıl ve sanattan çok maddi servete kıymet verilirse bilinmelidir ki orada keseler şişmiş, kafalar boşalmıştır.” Diyor Prusya Hükumdarı II. Friedrich…

Önce bir gerçekte mutabık kalmamız lazım. O da şudur: İktidar partisi içinde legal ya da illegal hiçbir eylem, söylem Tayyip Erdoğan’ın arzusu, onayı ve haberi olmadan yapılamaz. Şurası su götürmez bir gerçektir; iktidar cenahında görünür ya da görünmez ne yapılırsa yapılsın Erdoğan’ın rızası mutlaka alınmıştır.

Elbette bu, her şeye Erdoğan onay verir öyle yapılır, anlamı taşımıyor.

Pelikan bu sebeple çok revaçta. Kendilerini o kadar geliştirmiş durumdalar ki, Erdoğan’ın haberi olmadan, ancak haberi olduğu zaman hoşuna gidecek şeyleri önceden yapabiliyorlar.

Bu sebeple, diğer yandaşlar ve nemalananlar Pelikan’dan hazzetmiyorlar. Çünkü Pelikan geliştirdiği bu olağanüstü refleks sayesinde diğer tüm yandaşlardan hep bir adım önde oluyor.

Yerel seçim sonuçlarından sonra alınan pozisyonda da böyle oldu.

Ancak işin içinden çıkılmaz hale gelindiği an, sesler yükselmeye başladı. Öyle ki Pelikan’ı bile zora sokacak bir takım emareler belirdi.

Bu meseleye tekrar döneceğim. Şimdi meseleyi biraz daha genişçe ele alalım.

Ülkemizde pek bir meşhurdur Goebbels. Artık hepimiz biliyoruz Hitler’in propaganda subayını. Herkes bu karakteri Hakan Fidan örtüştürür ama bence ciddi bir yanlış vardır bu işte. Goebbels belki Erol Olçok olabilirdi ama o da 15 Temmuz akşamı kör bir kurşunun hedefi oldu gencecik oğluyla beraber. Keskin nişancının vurduğunu söylüyor tüm şahitler. Enteresan olan, onu vuran kişilerin de öldürülmüş olması. Ama kimlikleri nedense açıklanmıyor.

Köprünün direklerinin tepesine tünemiş olan katiller, o gün hedef gözeterek ateş açıyorlar.

Rahmetli Olçok’un kardeşi sonra Goebbels rolü yapmaya çabaladı ama Saray’ın pek çok akıldanesi bunu yeterli bulmamış olacak ki yumuşak bir manevra ile Olçok kardeşleri de üzmeden bir çözüm ürettiler. Nemalanma devam edecekti ama artık Saray başkalarıyla çalışacaktı!

Neyse meselemiz Goebbels ya da Erol Olçok değil. Ya da Arter reklamın şu andaki patronu Cevat da değil.

Çoğu kişi Hakan Fidan’ı Goebbels’e benzetir ama bu yanlıştır. Benim kanat-i acizaneme göre Hakan Fidan milimi milimine Hitler’in en büyük destekçisi ve tüm pis işlerini yaptırdığı kara kutusu Adolf Eichmann karakterine benzemektedir. Bizim kamuoyu pek bilmez bu Eichmann’ı.

Kendini “Yahudi Uzmanı” olarak da tanıtan Adolf Eichmann, meşhur 1942 Wannsee Konferansı sonrasında dediği “Yahudilere karşı çok merhametli gidiliyor” açıklamasıyla (Hiç yabancı olmayan bir söylem değil mi?) bilinir. Rejim muhaliflerini önce fişleyen, ardından sürgün ve en nihayetinde toplu olarak yok eden en önemli aktördü Eichmann. Toplama kampları da onun fikriydi, gaz odaları da…

Gerçi kendi akıbeti de çok ibretlik oldu. Merak edenler araştırıp öğrenebilirler. Yargılanmasıyla ilgili epey belgesel ve kitap çalışması yapıldı.

İşte bu Adolf Eichmann’ın tarihe geçen bir cümlesi var. Şöyle diyor: “Eyleminizden haberdar olsa, Führer’in de onaylayacağı şekilde hareket edin.”

Yani Hitler’in hoşuna gideceği şeyler yapın. Ola ki haberdar olursa sizin için iyi olur.

İşte Pelikan çetesinin yaptığı da bundan başka bir şey değildi.

Son seçimlere kadar.

Biz şöyle bir yanılgıya düşüyoruz hep. Zannediyoruz ki, Hitler tek başına kendi zekası ve gücüyle bir toplumu, ardından dünyayı ateşe attı.

Hayır!

Hitler, bedelini biliyordu herkesin. Her şeyin bir bedeli olduğunu.

Akademisyenleri de satın alabildi, medyayı da, sanatçıları da…

İşte kötülük o zaman baş döndürücü bir hızla yükseldi.

Hilal, Haşmet, Ardan gibi Nazi dönemindeki karakter karşılığı prototipler bir tane değil, onlarcadır bu yüzden…

Herkes eski Başbakan Davutoğlu’nun son çıkışını konuşuyor.

Yine büyük bir hataya düşüyor çoğu kişi.

Davutoğlu bu çıkışı Erdoğan’ın rızası ve haberi olmadan yapmaz, yapamaz!

İstanbul konusundaki çıkışsızlık, ekonomik felaketin ayak seslerinin iyiden iyiye hissedilmesi ve artık tamamen bitmiş olan yargının cenazesinin kaldırılması.

Tüm bunları birilerine kaldırtmak zorunda Erdoğan.

Bunun için en bilinen yönteme başvurdu bile: Büyük Türkiye mutabakatı.

Bu yeni stratejiyi uygulamak istemiyordu ama belli ki başka seçeneği kalmamış durumda.

Bu sebeple Pelikan’ın da gözünün yaşına bakmaz emin olabilirsiniz.

Damadının da…

Bu ikiyüzlü, çirkef çıkar saltanatında, birileri kendi evlatlarını da yiyecektir.

Bunun kehanetle filan da ilgisi yok. Az buçuk tarih bilenler hemen hatırlayacaktır.

Bu ülke bir günde felaketin kucağına düşmeyecektir şüphesiz. Ama zalimin final sahneleri de görebilenler için başlamış bulunmaktadır.

Pelikan’ın çırpınması ve Reis için neleri göze alacağını göstermesinin anlamı yoktur bu final sahnesinde.

Rezil bir utançla yokluğa mahkum olmaktan başka sonları bulunmuyor tüm kirli çetelerin.

[Naci Karadağ] 26.4.2019 [TR724]

İtiraz edenler ufalanarak küçüldü [Tarık Toros]

Bizim topluma mahsus bir takıntı:

Belli bazı yasak kelimeleri vardır.

O kelimeyi duyduğu an, alıcılarını kapatır.

Bir daha da açmaz.

Kimin hangi mecrada konuştuğu ve nasıl ifade ettiğinin önemi yoktur.

Yasaklı kelimeleri cümle içinde kullanan baştan kaybeder.

**

“Tanrı” kelimesi böyle sakıncalı bir kelimedir.

Anadolu’da çoğu müslüman “Tanrılı” cümleleri itici bulur.

**

“Soykırım” kelimesi yasak kelimelerden biridir.

Soykırım deyince akla sadece “Ermeni soykırımı” gelir.

Ve siz cümlenize böyle başlarsanız, sonrasında makul şeyler söyleseniz seyirciyi kaçırırsınız.

**

Cemaat için “fetö” kelimesi böyledir.

Sadece Cemaat ve çevresi değil…

Sayısı milyonları bulan bir kitlenin…

İçinde bu kelime geçtiği için kimi anlamlı mesajları dahi okumadığını, atladığını izliyor, gözlemliyorum.

Bu kelimeyi kullanan, mesajını kendi dar kitlesiyle sınırlar.

**

Yine bizim topluma mahsus bir başka takıntı:

Kürtler sadece Kürt nefretini…

Cemaat sadece Cemaate yapılan zulmü…

Ermeniler Ermeni kırımını…

Aleviler Alevi katliamlarını gündem yapar.

Davutoğlu yıllar sonra basın hürriyeti istedi, o da kendini destekleyen Karar gazetesi için.

Tuhaftır.

Gelgelelim, durumun değişeceği yoktur.

Böyle gelmiş, böyle gidecek.

**

Bir üçüncü takıntı da şu:
Kürtlerle ilgili bir şey yazıyorsun, “abi bırak bunları ya” diye sitemler…

Ermenilerle ilgili karalıyorsun, “bırakın şunlara yaranmayı” gibi laf sokmalar…

Her şeye bir ayar verme hali.

**

Sözü…

“Yumruk atanın şerefli, yumruk yiyenin şerefsiz kabul edildiği ülke” filan gibi tespitlerle bitirecek değilim.

Anadolu topraklarında böylesi vahşet, böyle cehalet yaşanmadı.

**

Cumhuriyet yazarları, “cezaları” onanınca tekrar cezaevine girdi.

Onları mahkum ettiren mahkemenin tanıkları daha sonra gazeteyi ele geçirmişti.

Utanmadan bunun haberini yapıp şu başlığı attılar: “Cumhuriyet çalışanları yeniden cezaevine girdi.”

Oysa, hepsini kapıya koymuşlardı, yönetime gelir gelmez.

**

Türkiye mahallelere bölüneli çok oldu.

O mahalleler sokaklara ayrıldı, sokaklar hanelere…

Sonuçta:

İtiraz edenler ufalanarak küçüldü.

[Tarık Toros] 26.4.2019 [TR724]

Moskova-Pekin-Tahran yörüngesi Türkiye’yi nereye götürüyor? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye 1945’ten önce Batı’ya yönelmişti. Hatta yönelmekle kalmamış, kendisini Batılı bir ülke olarak algılamaya başlamıştı. Batı’nın ilerlemesini ve aydınlanmasını benimseme üzerine kurgulanan bir bağımsızlık, Batı’yla işbirliğini dışlamadan, Batı’yı öteki addetmeden gerçekleşirken, Osmanlı döneminde Batı’yla işbirliğini jeostratejik ve askeri ittifak olarak, işlevselci bir açıdan okuyan ve uygulayan Osmanlı’dan daha farklı bir anlayışı ortaya koymuştu. Batı’nın iyi değerlerini almak, bunları kendi kültürümüze adapte etmek meselesi, cumhuriyetle beraber ana yönelim oldu. Kadın-erkek eşitliği, aydınlanma ve Reformasyon süreçlerinden süzülen sekülerleştirilen devlet gibi değerler, din ve mezhep farkı gözetmeyen eşit vatandaşlık gibi değerler, Batı’nın ürettiği evrensel uygarlık çıktıları olarak görüldü. Türkiye, Soğuk Savaş’ın gerekliliklerinden dolayı Batı’ya entegre olmadı.

Batı yeknesak değildir. İçinde farklı ideolojileri ve dünya görüşlerini barındırır. Bunlardan bazıları dünyaya zarar verdi şüphesiz. Sömürgecilik, nasyonal sosyalizm, faşizm, sosyal Darwinizm, Sovyet modeli sosyalizm gibi birçok “ürün” de Batı’dan çıktı. Batı “ya / ya da” şeklinde yaklaşabileceğimiz bir tercih ekseniyle yaklaşmamızı zorlaştırıyor. Çünkü en başta gelen karakteristiği, çoğulcu bir yapı olması! Tek bir Batı yok. Fakat Batı uygarlığı dediğinizde, bunun bir ana yönü var; bu kesin! Hitler, Mussolini, Stalin veya Miloşeviç Batı’nın “ana akımını” temsil etmiyor. Her kim ki bu konuda bir soru işaretine sahipse, tavsiyem Batı kültür ve siyasi tarihini okumasıdır! Batı, öncelikle ana akım yönelimini “evrensel” olarak dünyaya sunmadı. Yani örneğin 1648 Westfalya Antlaşması ile çok yönetim merkezli (çok başlı) devlet biçimini teritoryal egemen tek merkezli devlet yönetimiyle reforme ettiğinde, bu öncelikle bir Avrupa sistemi oluşturdu. Ya da bu devlet biçimi, 1789’da Fransız Devrimi ile teritoryal ulus devlete evrildiğinde, bu yine Avrupa’ya özgü (sui-jeneris) bir olguydu. Fakat gerek Avrupa’ya yakın bölgelerin bu gelişmelerden etkilenmesi, gerek Avrupa kolonilerine bu devlet modelinin endirekt biçimde taşınması, gerekse de modernleşmek isteyen Batılı olmayan toplumların Batı tipi gelişimi taklit etmeleri, Batı’nın değerlerini evrenselleştirdi. Osmanlı İmparatorluğu, bu üç değişik faktörün de bir şekilde etkisinde kaldı. Batı’yla iç içeydi, çünkü coğrafi ve diplomatik anlamda Avrupalı bir aktördü. Avrupa kolonilerinin gelişmelerini yakından izliyordu, çünkü kendi toprakları da kolonileştirilmeye başlamıştı. Kendisini korumak için güçlenmenin yolunun modernleşmeden geçtiğini, ancak o şekilde Batı’nın ilerleyişini durdurabileceğini görüyor, bu nedenle ordusunu ve eğitimini Batılılaştırıyordu. Dolayısıyla, bugünkü Türkiye’nin içinden çıktığı Osmanlı devlet yapısı, Batı’yla olan ilişkisi içinde ondan ciddi şekilde etkilenmekteydi. Yalnız da değildi esasen. Rusya ve Japonya da, Osmanlı’dan kopan Balkan devletleri de, hatta Mehmet Ali Paşa ile beraber Mısır gibi Müslüman topraklarında da ciddi bir modernleşme baş gösterdi. Bu modernleşme, Batılılaşma ile özdeş olarak algılandı, çünkü mevcut tek örnek, hatta orijinal Batı’ydı. Güncel dille ifade edecek olursak, ilerleme bağlamında “Amerika’yı yeniden keşfe gerek yoktu!”.

Mustafa Kemal ve onun akranı olan bir kadro, gökten düşmedi günlerden bir gün Anadolu topraklarına. Yüz yıllık bir modernleşme (ıslahat) sürecinin oluşturduğu bir jenerasyondur, cumhuriyeti kuran. Rakibini yenebilmek için rakibinin “tekniğini öğrenmek isteyen pehlivanın” rakibiyle fark etmeden dost olmaya başlaması gibi, Batı’yla olan askeri mücadele, önce geçici askeri ittifaklara, ardından geçici diplomatik ilişkilere, sonrasında karşılıklı etkileşime, derken kültürel alışverişe, en nihayetinde uzun vadeli kurumsal işbirliğine uzandı. Kendisiyle aynı coğrafyayı paylaşan bir toplulukla, işbirliği ve karşılıklı yarar odaklı kurumsallaştırılmış ilişkiler, böylelikle başlamaktaydı. Belki de – farkında olmadığımız – en temel dönüşüm, antagonist (uzlaşma bilmez) din-teoloji eksenli düşmanlık pozisyonundan eşitler arası ilişkiler dinamiğine doğru yelken açılmasıdır. Gayesi veya anlamı siyasi olan bu değişimin, kültürel, teolojik, uygarlıksal (medeniyete ilişkin) boyutları örtbas edilemez. Öncelikle teknik ithalatına yönelik başlayan Batılılaşma ilgisi, teknik saha ile sosyokültürel sahanın etle tırnak gibi kaynaşmış olmalarından dolayı, giderek hukuk, siyaset, kamu yönetimi, eğitim, kurumsal organizasyon, ekonomik entegrasyon gibi sosyal alana ilişkin sahaların bu proje içinde evrilmeye başlamasıyla sonuçlandı. İslam hukuku temelli adalet ve devlet sisteminin dönüşümü böyle oldu. Mecelle ciddi bir reformdur. Gayrı Müslimlerin eşitliği, devletlerarası eşitlik (Westfalya orijinli) Avrupa devletler sistemine adapte oluş gibi önemli adımlar böyledir. Osmanlı modernleşmesi, cumhuriyet modernleşmesini doğurdu. Ya da daha doğrusu, Osmanlı modernleşmesi ve cumhuriyet reformları aynı yöne doğru bir rota, bir gelişim hattıdır. Elbette cumhuriyet kadroları ısrarla bu Osmanlı modernleşmesini reddettiler, çünkü parlamentosu olan, anayasal bir monarşiye dönüşmüş, demokrasi denemesinde bulunmuş bir Osmanlı imajı, cumhuriyet modernleşmesine gölge düşürebilirdi.

Bu arada, hem Osmanlı döneminde hem de cumhuriyetle beraber, yukarıda işaret ettiğim “ana akım” Batı değerlerinden kopuk, dönemsel bazı uygulamalara meyleden yaklaşımlar oldu. 1930’larda Avrupa’da bugünkü anlamda demokrasi ve temel özgürlükleri uygulamayan devletler çoğunluktaydı. Hitle Almanya’sı veya Lenin ve Stalin’in SSCB’si gibi devlet modelleri ya da liderlik tipolojileri, “bak işte bu da Batı!” denerek meşrulaştırılmaya veya idealize edilmeye çalışıldı. Bugün bile örneğin Ermeni soykırımı tezine karşı Fransa’nın kuzey Afrika’da, İspanya veya Britanya’nın yenidünyada yaptığı korkunç soykırımlar ve katliamlar “sui misal” olarak öne çıkartılmıyor mu? Böylece Türkiye 1940’lara geldiğinde, modernleştirici-Batılılaştırıcı bir diktatörlük olarak, yeni dünya düzenine uyum sağlamaya çalışacaktı.

1945 sonrası çok partili sisteme geçme gerekliliği, dünyanın yeni düzenine kurucu olarak katılmak için ortaya çıkmış, tek parti iktidarı sonlanmaya başlamıştı. Batı yönelimi için çok daha somut bir gereklilik ortaya çıkmış, SSCB Boğazlara ve doğu vilayetlerindeki topraklara açıktan göz dikmişti. Avrupa’nın yarısını postalları altında çiğneyen Kızıl Ordu’nun Türkiye’ye girmesi, azımsanmaması gerek bir tehditti. Böylelikle dünyanın diğer süper gücü olarak profil kazanan ve serbest piyasa ekonomisiyle çoğulcu demokrasiyi benimsemiş olan ABD, Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde, Avrupa’nın yeniden yapılandırılması için yardım edilen gruba, Türkiye’yi de dahil etti. Türkiye toprakları güvence altına alındı, sonrasında NATO’ya girildi.

Bu bir gidişattır. Bugün, o günlerde belirlenmiştir. O günler 200 yıllık bir geçmişin, bir tarihsel koşullar macerasının sonucudur. Türkiye işgal edilmedi. 1. Dünya Savaşı’nda İstanbul’a gelen işgal gücünden bahsedeceksek, Rus limanlarını topa tutan Osmanlı gemilerinden de, Turan imparatorluğu kurmak için Kafkasya’yı ele geçirmeye kalkan yayılmacı emperyalist emellerden de, Bakü petrollerini elde etme hedeflerinden de, bu içler için Almanya ile ittifak kurmamızdan da bahsetmek lazım! Ya da Çanakkale savunmasının neden yapmak durumunda kaldığını da ele almalı! Var mı bunu yapacak? Tabi emperyalist dış politika güdüp, Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olmak olarak özetlenecek bu İttihatçı irredantizmi Kurtuluş Savaşı’na eklemleyip, “yedi düvele karşı” vatan toprağı savunma miti daha hoş geliyor kulağa ve daha iyi uyuyor cumhuriyetçi tarih yazımına, öyle değil mi? Fakat bunlar gerçekleri gizlemeye yetmiyor. Çünkü dünya başlarını kuma gömen devekuşlarından oluşmuyor!

Tüm bunları neden yazdım? Nedir bu tarihsel – ve itiraf edeyim, ortalama okur için sıkıcı – konulara girmenin sebebi?

Bugün itibarıyla, yukarıda ele aldığım ana akım değerler temelli sosyokültürel yönelimle, dış ve güvenlik politikasındaki yönelim, ciddi bir kırılmaya uğramış bulunuyor. 1920’de son bulan maceracı İttihatçı kâbus, bugün 2019 itibarıyla Türkiye’de yeniden kontrolü ele geçirmiş durumdadır! Bu kafa, Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın kumar masasına oturttuğu devleti, bugün Rusya’nın kumar masasına, benzer ihtiraslar ve emeller çerçevesinde oturtmaktadır. Bugün Türkiye bir NATO üyesi olarak, Moskova’nın NATO içindeki “Truva atı” olarak nitelenmekte, tüm müttefik başkentlerinde eksen kaymasına uğrayan Ankara konuşulmaktadır.

S-400’ler Temmuz’da gelecek. İkinci – ve kalıcı – İran ambargosu başlayacak ve Türkiye buna uymayacağını açıkladı. Rusya-Çin-İran merkezi gücünün yörüngesinde bir karar alıcı klik, üç paşa etkisi gibi, memleketi tehlikeli sulara doğru götürmektedir. Moskova bunun rüyasını çok önceden kurmuş, şu an yaşanan süreci Rusya tarihinin altın vuruşu olarak değerlendirmektedir. Osmanlı’dan beri Rusya’yı dengelemek için Batılı büyük devletlerle ittifaka girmek yaklaşımı terk edilerek, kurda kuzu teslim edilmiştir. Rus Avrasyacılığı, ana hedef olarak “Atlantik hattının” (deniz gücünün) kırılmasını, bu iç için kilit önemdeki bazı deniz güçlerini Atlantik hattı dışına çekmeği öngörüyor. Türkiye’nin bugün Rusya güdümünde olması, sadece Türkiye veya yakın bölgeler için değil, küresel önemi haiz bir jeopolitik kırılmadır. Fakat bunun dışında, Rusya yanlısı güç odakları, ülkeyi Batı’dan uzaklaşıldığı oranda insan hak ve özgürlüklerinden de, hukuktan da, demokratik değerlerden de uzaklaştırmaktadır. Böylelikle kendi güçlerini pekiştirmekte ve konsolide etmektedirler. Bugün bu anlayış muhalefet de dâhil Türkiye siyasetinde başat konuma yükselmiş bulunmaktadır.

Bugün Türkiye’nin Batılı bir ülke olduğunu veya Batı içinde (mesela AB üyesi olarak) yer alması gerektiğini söyleyenlere hain muamelesi yapılıyor! En Avrupa yanlısı Osman Kavala gibi isimler bile bu nedenle içeride tutuluyor! NATO’da görev yapmış olması, bir subayın hapse atılmasına gerekçe oluşturuyor!

Avrasyacı Moskova-Pekin-Tahran yörüngesinde Rusya en tehlikeli aktör. Gürcistan’da, Ukrayna’da ve Suriye’de istediğini alan Rusya bu kez Türkiye’den de istediğini alacak gibi. Yaklaşan bu korkunç zelzeleden Türkiye tek parça çıkmayabilir. Bu rejimin dış ve güvenlik politikalarında ödeteceği bedel, en az içerideki bedeller kadar yüksek olacak gibi görünüyor. Makul olanı savunan kimse kalmadı mı?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 26.4.2019 [TR724]

Koç ve Sabancı’nın söyleyemediği kriz [Semih Ardıç]

Baskı ve tedhiş ikliminde krizden bahsetmek de cesaret istiyor. Nitekim menfi her beyan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın keyfini kaçırıyor.

Erdoğan’ın mesai mevhumu tefrik etmeyen keyif muhafızı savcı ve hâkimleri her daim teyakkuz halinde.

Her kim kafayı kaldırırsa soluğa nezarethanede alıyor. En son gecenin 3’ünde iktisatçı Mustafa Sönmez’i evinden aldı polis.

SOKAKTA KONUŞMAK YASAK!

Sosyal medya vasıtasıyla yayın yapan amatör kanallarda bile insanlar mülakat teklifini, “Başım derde girer. Cevap vermek istemiyorum.” diyerek geri çeviriyor.

Bazıları o kadarına bile cesaret edemiyor, kaş göz işaretleri ile “Olmaz!” diyor.

Müzakere edilecek başlıklar da zannedildiği gibi insan hakları, hukuk ve demokrasi gibi ağır meseleler değil.

“Patates niye 7 TL? 2 bin 20 TL asgarî ücretle geçinebiliyor musunuz?” nevinden derd-i maişeti alakadar eden suâller dahi tehlikeli sayılıyor.

Siyasî İslamcı çizginin son iktidarı AKP’nin Türkiye’yi 17 senenin akabinde getirdiği durak “Yasak hemşehrim!” tellalları ile hınca hınç dolu.

KOÇ VE SABANCI’NIN BİLE SUSTUĞU TÜRKİYE

Sokağa hâkim olan korku sivil toplum kuruluşlarını, akademiyi, sermayeyi, gazete ve televizyonları da esir aldı. Ekonomiye dair rakamları bile hakkıyla konuşulamıyor.

Türkiye’nin 455 milyar dolar dış borcu millî gelirin (GSYH) yüzde 57’sine tekabül ediyor. Şirketlerin borcu 220 milyar dolar. Döviz arttıkça borç da katlanıyor.

Türkiye’nin 2018 ağustos ayında  maruz kaldığı iktisadî krizin 2019’un tamamına yayılacağı anlaşıldığı halde 2001 ve 2009 krizlerinde sesi gür çıkanların sükûtu dikkatten kaçmıyor.

İş âleminin krizde feryat etmesi beklenir.

Mamafih bugün krizi iliklerine kadar hisseden iş insanları ya susuyor ya da kendi yaşadıklarını inkâr edercesine “Ekonomimiz muhteşem!” diyorlar.

KOÇ 2 BİN KİŞİYİ İŞTEN ÇIKARDI

İki misal zirvedeki iki holdingden… Türkiye’nin en güçlü iki holdingi Koç ve Sabancı bile krizde küçülüyor. Sessiz sedasız işçi çıkarıyorlar.

Koç’un İtalyan ortağı Fiat ile Bursa’da 52 senedir otomobil imal etiği TOFAŞ’ta vardiya sayısını üçten ikiye indirdi.

Kapasitenin yüzde 30 azalması manasına gelen karar sebebiyle 27 Nisan 2019 itibarıyla 2 bin kişi işsiz kaldı.

Koç’un kriz kararı domino etkisi ile işsiz sayısını artıracak. TOFAŞ’a parça imal eden yan sanayi firmaları ile diğer tedarikçiler de yüzlerce kişiyi işten çıkarmak mecburiyetinde kalacak.

Sanayi devi Koç’un kararı sebepsiz değil. Pasta küçülürken maliyetler artıyor. Kur, faiz ve enflasyonun nereye gideceği meçhul!

2017’de 900 bin adet olan taşıt satışları geçen sene 600 bin adet seviyesine geriledi. Bu sene muhtemelen 400 binin altına inecek. İlk üç ay rakamları yüzde 40’tan fazla daralmayı teyit etti.

KÜÇÜLME KARARI ÇARE OLMAZSA…

Otomotiv ihracatında düşüş de çift hane. İhracat geçen sene dahilî krizde hava yastığı vazifesi ifa etmişti. Artık otomotiv firmaları o yastıktan da mahrum.

Koç Holding işlerin daha kötü gideceğine ikna olmasa 2 bin vasıflı elemanı bir kalemde kapının önüne koymazdı.

Daha hazini küçülme kararı çare olmazsa çalışan sayısı 5 bine kadar indirilecek. Kendi isteği ile işten ayrılanları da teşvik edildiğine göre tablo vahim.

Koç’un diğer firması Türk Traktör de tenkisat kararı aldı. Japon Honda 24 senelik tesisi kapatıyor.

Diğer taraftan Türkiye ekonomisinin bütün aktörlerini yakından alakadar eden bu kararın sessiz sedasız alınması fısıltı gazetesine tiraj rekoru kırdırıyor.

1995’TEN BERİ NİÇİN TEK YABANCI FİRMA GELMEDİ?

Türkiye şartlarında en ucuz otomobil sattığı halde işçi çıkarma kararı alan TOFAŞ’ın Genel Müdürü (CEO) Cengiz Eroldu sadece otomotiv sektörünün değil bütün sanayinin niye 10 senede bir krize düçar olduğunu gayet berrak şekilde anlattı.

Eroldu, “Türkiye’de 1995 yılından beri yeni otomotiv yatırımı yapılmadı. Türkiye’de cazip teşvik olduğu söyleniyor. O zaman niçin 1995’ten beri gelen firma yok? Marifet pazarın büyütülmesidir. Pazar 1 milyon yerine, 2 milyon olsaydı gelirlerdi.” tespitinde bulunuyor.

AKP lideri Erdoğan için “inşaat” gibi ranta dayalı bir sektör varken sanayinin sözü mü olurmuş!

AKBANK ŞUBE KAPATIYOR

Koç gibi kriz alarmı veren ve hükûmete fark ettirmeden tenkisat kararı alan holdinglerden biri de Sabancı.

Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı’nın Hazine Bakanı Berat Albayrak’a methiye dizdiği 2018 senesi temmuz ayından bu yana kriz daha beter bir hâl aldı.

Sabancı’nın kendi bankasının yaptığından bu anlaşılıyor. Sabancı’nın amiral gemisi Akbank 2018’de 50’ye yakın şubeyi kapattı, bine yakın kişiyi işten çıkardı.

HESAP VERME HASSASİYETİ YOK

Kimin haberi var? Hiç kimsenin… Borsa İstanbul’da hisseleri alınıp satılan Akbank bile kimseyi izahata lüzum görmüyor.

BİST şirketleri için “işten çıkarma” yahut “şube kapatma” gibi bilgiler bile “ticarî sır” zırhına bürünebiliyor.

Hissesini almış insanlardan bilgi saklayacak kadar samimiyetsiz şirketleri gören yabancı yatırımcı Türkiye’ye gelmiyor, gelen de bin pişman ilk fırsatta bavulu toplayıp gidiyor.

Demokrasi, şeffaflık ve hesap verme bahsinde sindirim bozukluğu sadece iktidara ait bir rahatsızlık değil…

Nasıl yaşıyorsak aynen öyle idare olunuyoruz o kadar…

Artık hükûmet üyeleri ve iş insanları dahil herkesin kriz bahsinde iki yüzlü davranmaktan vazgeçmesi lâzım.

Aksi takdirde fısıltı gazetesinin attığı manşetlerle amel edenlere kimse kızmasın.

[Semih Ardıç] 26.4.2019 [TR724]

Zulmün bitirdiği hayatlar [Mehmet Ali Özcan]

Türkiye’nin tek adam tarafından, demokrasi görünümlü bir şekilde yönetildiğini neredeyse bütün dünya biliyor. Ne var ki ülke menfaatleri söz konusu olduğundan, hiçbir devlet veya devlet adamı bunu açıktan dile getirmiyor.

Erdoğan, daha önceden yaşadığı mağduriyetleri, 2002 yılından itibaren istismar ederek, taraftar topladı ve seçimler kazandı. Derin ve karanlık güçlerle yaptığı işbirlikleri neticesinde özgürlük, insan hakları, adalet ve eşitlik gibi temel evrensel değerleri rafa kaldırdı. Halk desteğini kaybetmemek için de var olmayan düşmanlar icat etti, algı operasyonları yaptı, fakir insanlara yapılan devlet yardımına AKP sosu ekledi… 15 Temmuz’da da büyük hamleyi yaparak diktatörlüğünü pekiştirdi.

Özellikle Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik, 15 Temmuz’dan çok daha önce başlayan zulümler, artık toplumun her kesimini içine almış bulunuyor. İktidar veya onun işbirliği içinde olduğu kesimlerle irtibatı olmayan her muhalif, en küçük bir söz veya davranışından dolayı tutuklanma, işten çıkarılma, itibar suikastı, hatta ölümle sonuçlanan zulümlere maruz kalıyor.

Demokrasi ile yönetiliyor gibi görünen Türkiye’de, aslında hukukun değil, güçlünün üstünlüğüne göre kararlar veriliyor, yani yargının bağımsızlığı veya tarafsızlığı söz konusu değil. Haksız ve hukuksuz gözaltılar veya tutuklanmalar, gözaltında yapılan kötü muamelelerle bunun bir cezalandırma sistemine dönüştürülmesi ve maddi-manevi işkencelerin haddi hesabı yok.

15 Temmuz darbe senaryosundan sonra sistematik bir şekilde tenkile maruz bırakılan Hizmet Hareketi mensupları, hiçbir somut delil olmadan tutuklanmakta, mal varlıklarına el konulmakta ve ilkokul piyeslerine benzer mahkemelerde cezalar almaktalar. Yaş, cinsiyet, sosyal statü, rütbe veya makamına bakılmadan insanlar peşinen suçlu ilan ediliyor, toplumsal linçe maruz kalıyor ve bunun sonucunda da sağlıklarını, hatta hayatlarını kaybediyorlar.

Yaşanan onca mağduriyeti görüp kendilerinin ve çocuklarının geleceği için doğup büyüdükleri vatanlarını, akraba ve dostlarını geride bırakarak yola düşenlerin sayısı on binlerle ifade ediliyor. Ne yazık ki bunlardan hedefine varamadan Ege’de veya Meriç’te vefat edenler oluyor. Hedeflerine varanlardan bazıları da, mülteci kamplarında veya yaşadıkları olayların etkisiyle hayatlarını kaybediyorlar.

Hasta veya yaşlı olmalarına rağmen tutuklamaların devam etmesi, cezaevlerinin sağlıksız ortamı, insanlara sağlık ile ilgili haklarının kullandırılmaması, hastalara ilaçlarının verilmemesi, hasta olanların tahliye taleplerinin reddedilmesi sonucu vefat edenler her gün artıyor. Bütün bunlar sistematik bir soykırımın uygulandığını göstermektedir.

Bir kısmını ifade etmeye çalıştığım mağduriyetleri duyuran ve gündemde tutan birçok kanaldan biri de magduriyetler.com isimli internet sitesi. Kendilerine gelen bilgileri aynı zamanda @magduriyettr1 isimli Twitter hesabından duyuruyorlar. Geçen hafta yayınladıkları 101 sayfalık “Zulmün Bitirdiği Hayatlar” isimli raporda (http://magduriyetler.com/2019/04/16/zulmun-bitirdigi-hayatlar-nisan-2019), 15 Temmuz’dan hemen sonra başlayan cadı avında vefat edenleri 11 başlık altında toplamışlar:

  1. Sağlık Hakkı Engellendiği / Tedavi Edilmediği İçin Vefat Edenler
  2. Şüpheli Ölümler
  3. İşkence Sonucu Ölümler
  4. Gurbette Hayatını Kaybedenler
  5. Zorunlu Göç Esnasında Hayatını Kaybedenler
  6. Zulmün Sebep Olduğu Travmadan Dolayı Ölümler
  7. Zulmün Sürüklediği Yollarda Trafik Kazası Ölümleri
  8. İntiharlar
  9. Kasten Öldürülenler
  10. Diğer Ölümler
  11. İntihara Teşebbüs

Bu başlıklar altında yıl yıl, isim isim 269 kişinin nasıl öldüğü anlatılmış. Raporu hazırlayanlar, ulaşabildikleri bilginin bu olduğunu belirtiyorlar. Yani medyaya yansımayan vefatlarla birlikte bu sayı çok daha yüksek…

İçişleri Bakanlığı, Şubat 2019’da yaptığı açıklamada, Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik yapılan soruşturmalarda, 15 Temmuz 2016 tarihinden Şubat 2019 tarihine kadar, ülke genelinde 511 bin 646 kişiye işlem yapıldığını, gözaltına alınanlardan 30 bin 709’unun halen tutuklu olduğunu duyurdu. Bunlara 17-25 Aralık ile 15 Temmuz arasındaki süreçte hukuksuzlukların sebep olduğu sayıları da dahil etmek gerekir.

Adalet Bakanlığı’nın, 18 Ocak 2019 tarihli istatistiğine göre, Hizmet Hareketi mensubu olduğundan bahisle sözde terör örgütü üyeleri iddiasıyla hakkında adli işlem yapılanların 379 bin 732’si erkek, 103 bin 517’si kadın ve 2 bin 60’ı çocukmuş.

Bu istatistikler, hukuksuzluğun boyutunu ortaya koymaktadır. Bahsini ettiğim raporda da görülmektedir ki hukuksuzluklar artık zulme dönüşmüş ve Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik adı konulmamış bir soykırıma dönüşmüştür.

Bu soykırımın, elbette ulusal ve uluslararası hukukta bir karşılığı olacaktır. Bu suçları icra edenler, planlayanlar, idare edenler, devamı için gündemde tutanlar ve fikri alt yapısını kurgulayanlar zamanı gelince mutlaka adil bir şekilde, tarafsız ve bağımsız yargı makamları karşısında hesap vereceklerdir.

Tarihe baktığımızda hiçbir diktatörün yaptığının yanına kâr kalmadığını görürüz. Bazıları bu dünyada bir miktar ceza görmüş olabilirler ama esas mahkemede gerçek adalet tecelli edecektir. İşte o zaman, kazananlar ve kaybedenler belli olacaktır.

Yaşananları sadece sayılar açısından ele alacak olsak bile Hizmet Hareketine yapılanın bir soykırım ve zulüm olduğu ortada.

Erdoğan ve yandaşlarının içinde nasıl bir kin, öfke, haset, düşmanlık var bilmiyorum. Aklı başında, tarafsız doktor, psikolog veya sosyal bilimcilere bu konuda çok iş düşüyor. Aslında kısa yoldan “pisliklerini örtme derdindeler” diyerek işin içinden çıkmak da mümkün ama işi ehline vermek daha uygun.

[Mehmet Ali Özcan] 26.4.2019 [TR724]