Baro’nun avukatı “bu liste eksik” deyip savcıya yeni gözaltılar yaptırttı [Cevheri Güven]

21 Temmuz 2016’da Konya’da avukatlara ve hukuk bürolarına yönelik operasyon yapıldı. Operasyonun avukatları hedef alması sebebiyle Konya Barosu, Mehmet Ali Kaymakçıoğlu isimli baroya bağlı avukatı, “aramalara katılması, avukatların haklarının ihlal edilmemesi” için kanuni yetki çerçevesinde görevlendirdi.

Ancak Konya Barosu’nun görevlendirdiği avukat Mehmet Ali Kaymakçıoğlu, gözaltı listesindeki avukatları gördükten sonra “Bu liste eksik.” diyerek, savcılığa gitti ve listeyi genişleterek yeni avukatların isimlerini de gözaltı listesine ekletti.

“VATANPERVER BİR İNSAN OLARAK”

Meslektaşlarını korumak için görevlendirilen ancak yeni meslektaşlarını gözaltına aldırtan avukat Mehmet Ali Kaymakçıoğlu, savcılıktaki ifadesinde bu tutumunu “vatanperverlikle” açıkladı.

“Ben Konya Barosu’na kayıtlı olarak serbest avukatlık yapmaktayım. Bugün Konya C. Başsavcılığı Terör ve Organize Suçlar Bürosu’nun F..ö terör örgütü ve darbe girişimi kapsamında yapmış olduğu avukat aramalarında Baro temsilcisi olarak görev yaptım, C. Savcısı arkadaşımızın elindeki belgeden görmüş olduğum avukatlar listesine istinaden kendi bildiklerimi vatanperver bir insan ve yurttaş olarak beyan etmeye karar verdim. Nevzat Sargın isimli C. Savcımıza listenin eksik olduğunu belirttim. Bu kapsamda şunları söyleyebilirim..”

İfadesinde bu beyanlarla başlayan Kaymakçıoğlu devamında çok sayıda meslektaşının ismini verdi ve gözaltına alınmalarını sağladı.

FACEBOOK’TAN MESLEKTAŞLARI ALEYHİNE DELİL TOPLAMIŞ

Kendisini “ülkücü” olarak tanımlayan ve savcılıkta uzun uzun yeni isimler veren Kaymakçıoğlu’nun ifadesinde meslektaşlarının Facebook hesapları üzerine çalıştığı da görülüyor.

Savcılığa meslektaşlarının Facebook’ta yazdıkları yorumları “suç unsuru” olarak sunan Kaymakçıoğlu, ifadesinin sonunda ise bu konuda çalışmaya devam ettiğini, savcılığa yeni bilgiler de getireceğini belirtiyor.

Kaymakçıoğlu, şunları kaydediyor: “…şu an için aklıma gelenler bunlardır. Yarın avukatlık görevim çerçevesinde İstanbul’a gideceğim, İstanbul’dan döndükten sonra ortağım Ömer Faruk Erdoğan ile birlikte değerlendirme yapıp her hangi bir bilgi ve katkım olur ise yargıya yardımca olmaya hazırım.”

BARO BAŞKANI İSTİFA ETTİRİLİP TUTUKLANDI

Konya Baro Başkanı Fevzi Kayacan da gözaltına alınan isimlerdendi. Kayacan, 16 Temmuz’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni (TBMM) ziyaret edip darbeye karşı duran isimlerden biriydi. Meclis ziyaretinin ardından baskıyla istifa ettirilip gözaltına alındı.

595 AVUKAT TUTUKLU

Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde Türkiye’de hedef olan mesleklerden biri de avukatlardı. Savunma makamına yönelik operasyonlar sonucu, özellikle “terör suçu” davalarını pek çok avukat üstlenmekten kaçındı. Bu sebeple bu davalara bakan avukatlar astronomik ücretler istemeye başladı.

Güncel rakamlara göre Türkiye’de 594 avukat tutuklu durumda ve 34 hukuk derneği kapatıldı. Aynı şekilde onlarca hukuk bürosu da kapatılmış durumda.

BARO AVUKATLARI İTİRAFÇILIĞA YÖNLENDİRİYOR

OHAL döneminde Hizmet Hareketi’ne yönelik operasyonlarda İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre 500 bin kişi gözaltına alındı.

Bu kişilerin çoğu avukat bulamadıkları için barolar tarafından atanan avukatlarla savunma yapmak durumunda kaldı. Baro avukatlarının “itirafçılığa yönlendirmesi”, müvekkillerine yönelik işkence ve kötü muameleyi kayıt altına almamaları, polis ve savcılık makamlarıyla bütünleşik olarak müvekkilleri üzerine gitmeleri gibi pek çok durum OHAL döneminde sıradan hale geldi.

Bu uygulamalara direnen baro avukatları ise polis şiddetine ve baskısına maruz kalıyorlar. İstanbul Bayrampaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde görevli bir komiserin, müvekkilinin ifadesine katılmak isteyen kadın avukatı önce sopayla dövdüğu, ardından silah doğrulttuğu görüntüler medyaya yansımıştı.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, avukat tutuklamalarına tepki göstermediği gibi, avukatlara yönelik kötü muameleler ve işkence iddialarıyla ilgili de kayıtsız kalmıştı. Feyzioğlu, “Türkiye’de işkence ve kötü muamele yok.” demişti.

[Cevheri Güven] 22.2.2019 [MedyBold.com]

ırmakları da kirleten çağ [Can Bahadır Yüce]

MERİÇ

                             U. A. için

ırmakları da kirleten çağ

ölüm birikiyor yavaşça
suya inen siyah kuş
(geniş kanatlarıyla)
göğün gölgesinde durmuş
göç yükünü tutunca

belki o kuşun boynunda
(zarif, uzunca) bir sefer
gölgesi batıya düşer
nasıl taşmaz ırmak
               koynunda
çocuklar uy’dukça

bekle, şimdi dünyanın kışı
ama sizden sonra--
nereye gömülür gülüşün
ırmağı değil akışı
                düşün
geçitler boyunca

yoksa hayat mıydı bunca
öte yakadan tanıdık
sessiz o boş kayık
kıyıya vurunca


[Can Bahadır Yüce] 22.2.2019 [Kronos.News]

Otoriterliğin sebebi din mi? [Abdülhamit Bilici]

Toplumların ekonomik gelişmişlik seviyesi veya yönetim biçimleri ile inandıkları din arasında bir sebep sonuç ilişki var mıdır? İslam dünyasının bugünkü geri kalmışlığının ve Müslüman devletlerin çoğunun otoriter rejimlerce yönetilmesinin nedeni, genel olarak İslam dini, özelde de fıkıh geleneği midir? İslam adı altında hırsızlık yapan, zulmeden ve vahşice insan öldürenler karşısında dinle bağımızı nasıl sürdüreceğiz?

Bugün nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan devletlerin çoğunun geri kalmışlığı ve hukuk tanımaz baskıcı rejimlere sahip olması, yüzeysel bir bakışla insanı bu durumun dinle, İslam’la ve fıkıhla bağlantılı olduğu gibi bir sonuca götürebilir. Nitekim son 2-3 asırda güçlenen Batı karşısında yenik düşen İslam dünyasının geri kalmasının sebepleri üzerine kafa yorup çözüm arayan bir birinden farklı çizgideki aydınlardan bir grubu oluşturan  modernistler, tam da bu görüşteydi. Yani sorunun kaynağı dinin öğretileriydi ve onlara göre çare, devlet yönetiminden ve toplumsal alandan dinin etkisini mümkün olduğu kadar uzaklaştırmaktı. Nitekim Avrupa da bu yolla, yani dinin etkisini sınırlayarak karanlık çağdan çıkıp aydınlığa ve güce kavuşmuştu.

TOPTANCILIK BİLİMSELLİĞE AYKIRIDIR

Oysa seçici karalama da seçici güzelleme de en az genelleme ve toptancılık kadar gerçekliğe ve bilimselliğe aykırıdır. Bugünkü dünyada geri kalmışlık sorunu veya baskıcı rejimler sadece İslam dünyasında mı var? Mesela Venezuela lideri Maduro veya Kuzey Kore lideri Kim’in diktatörlüğü, hangi dine veya hangi fıkıh geleneğine dayanıyor?

Gelişmişlik-geri kalmışlık veya demokrasi-diktatörlük açısından sorunun kaynağı din ise hepsi Hıristiyan olan Kuzey Amerika ile Güney Amerika; Batı Avrupa ile Doğu Avrupa arasındaki farkı, hatta Güney İtalya ile Kuzey İtalya arasındaki gelişmişlik fark nasıl açıklanacak?

Aynı dine mensup Batı içindeki büyük farklılıklar bir yana, Emevilerden Abbasilere, Endülüs’ten Osmanlı’ya, İslam dininin ve sorunların kaynağı gibi gösterilen fıkhın bir hukuk sistemi olarak uygulandığı dönemlerde Müslüman toplumların bilim ve medeniyette zirvelere çıkmış olması nasıl izah edilecek?

Batılılardan da fazla pozitivizmin etkisi altında kalan bir kadronun eseri olan Türkiye Cumhuriyeti kurucu ideolojisinin temel hipotezi de modernistlerin söz konusu yaklaşımına dayanıyordu:  ”İslam dünyasının ve Osmanlı Devleti’nin geri kalış sebebi İslam’dır, ulemadır, fıkıhtır. Ulemayı sindirir; fıkhı askıya alır; Fransız, Alman, İsviçre kanunlarını aynen tercüme edip uygulamaya koyarsak sorunlar çözülür.”

Türkiye örneğinde bu yaklaşım, Kur’an öğrenmeyi ve hacca gitmeyi bile yasaklayacak bir sertlikle aynen uygulamaya konuldu. Sadece fıkıh değil, alfabeden kıyafete, takvimden ölçü birimlerine eskiyi çağrıştıran her ne varsa hepsi terk edildi.

Medeni kanun İsviçre’den, Ceza yasası İtalya’dan, İdari kanun Fransa’dan ithal edilip aynıyla tercüme edildi. Peki sonuç ne oldu? Gelişmişlik ve demokrasi kriterleri açısından Türkiye bir İsviçre, Fransa veya İtalya olabildi mi? Hayır. Aynı yaklaşım, sadece Türkiye’de değil, Tunus, Afganistan, Endonezya, Şah dönemi İran veya Nasır dönemi Mısır gibi ülkelerde de denendi ama oralarda da umulduğu gibi parlak bir sonuç elde edilemedi.

SİYASAL İSLAM NEDEN ORTAYA ÇIKTI?

Günümüzde bu ülkelerin çoğunda, dinin ideolojiye dönüştürülmüş hali olan Siyasal İslamcılığı savunan partilerin ortaya çıkıp güç kazanması da modernist politikaların yanlışlarına ve başarısızlığına duyulan tepkinin sonucu. Dinin alanını minimize etmeyi hedefleyen modernist ve sekülerist paradigma, gelişmişlik ve demokrasi açısından uygulandığı Müslüman ülkeleri Almanya, Fransa, İsviçre haline getirebilseydi, Siyasal İslamcı parti ve akımlar alternatif bir kurtuluş umudu olarak ortaya çıkmazlardı. Çıksalar bile toplumdan bu kadar büyük bir ilgi görmezlerdi.

Modernist yaklaşımın tam aksine, çarenin dine dönmekte olduğunu savunan, “Çözüm İslam’da” sloganını bayrak yapan Siyasal İslamcılık ideolojisinin uygulamalarını da görme imkânı oldu. Son dönemi itibariyle bu ideolojiye bağlı AKP yönetimindeki Türkiye’nin hem gelişmişlik hem demokrasi kriterleri açısından bugün geldiği perişan durum ortada. İzlenen İslamcı politikalar sonucu Türkiye, ekonomiden eğitime, hukuktan demokrasiye, insan haklarından din ve ahlaka her alanda daha da geriledi. “Türkiye’nin laik yapısı nedeniyle AKP henüz tam olarak Siyasal İslamcı politikaları izlemiyor. Tamamen o politikaları uygulama fırsatı olsa sonuç çok daha parlak olur” düşüncesinde olanlar varsa 30 yıldır A’dan Z’ye Siyasal İslamcı ideolojiye dayalı politikaların uygulandığı Sudan ve İran’ın bilimden ekonomiye, demokrasiden din, ahlak ve uluslararası saygınlığa ne durumda olduklarına bakılabilir.

Altını tekrar çizmek gerekirse, İslam coğrafyasında kurtuluş reçetesi olarak sunulan modernist tezin de onun anti-tezi konumundaki Siyasal İslamcı yaklaşımın da boyunun ölçüsü uygulamalı olarak görülmüş oldu.

YANLIŞLIĞI İSPATLANMIŞ HİPOTEZLER

Acı tecrübelerle yanlışlığı ispatlanmış hipotezleri, yeni fikirlermiş gibi ileri sürmek, konulara yüzeysel veya önyargıyla bakanlar için cazip ve dikkat çekici görünse de gerçekte fazla bir değer taşımıyor ve üstelik bilimsel verilere de aykırı.

Geri kalmış ve otoriter onlarca Müslüman ülke ortada iken (Mesela dinleri, kültürleri birbirinden çok farklı Çin, Rusya, K.Kore, Venezuela, Küba, vb) bunu göz ardı edip, “Müslümanların zaten dinleri, kültürleri farklı; ekonomik olarak gelişemezler ve demokrat olamazlar” diye hüküm vermek, tutarsız olduğu kadar, büyük bir önyargının da işareti. Nitekim bu yaklaşım biçimine, Oryantalizm deniliyor. Ayrıca Avrupa ve ABD’deki tüm İslamofoblar da aslında bu yaklaşımın türevlerini savunuyor. Onlar da geri kalmışlıktan terör ve otoriterliğe, İslam coğrafyasındaki tüm sorunların kaynağını, İslam’ın özünde, Kur’an’da, hadislerde, fıkıhta görmüyorlar mı?

Dolayısıyla Müslüman kimliği taşıyan kişilerin, İslamofob çevrelerin kullandığı görüşleri dile getirmesini anlamak kolay değil. Olsa olsa Müslüman ülkelerdeki rejimlerin, İslami parti veya hareketlerdeki yanlışlara karşı duyulan tepkinin sonucu olabilir. Oysa bilimsel yaklaşım, duygusallıkla bağdaşmaz. Birilerine duyulan sevginin de nefretin de gerçeği ve objektif analizi gölgelememesi gerekir.

ULUSLAR NİÇİN BAŞARISIZ OLUR?

Aynı din, ırk, coğrafya ve iklime sahip bölgeler arasındaki ekonomik gelişmişlik ve yönetimsel farklılıklarının sosyo-ekonomik ve tarihi nedenlerini merak edenler, James Robinson ve Daron Acemoğlu’nun Uluslar Niçin Başarısız Olur? kitabına bakabilir. Kitaba isim olan sorunun cevabını bulmak için eski çağlardan günümüze insanlık tarihinin bütününü gözden geçiren akademisyenler, özetle şu sonuca varıyor: Bazı ulus veya ülkelerin diğerlerine göre daha demokratik ve müreffeh olmasında din, kültür veya coğrafi farklılıklardan ziyade, adalet, mülkiyet hakkı, serbest piyasa, eşitlik gibi değerlere ne kadar sahip oldukları ve siyaset, ekonomi alanında etkin kurumların ne kadar kapsayıcı olup olmadıkları belirleyici.

Daha dar anlamda, İslam ülkelerinin geri kalmışlığı ve çoğunun otoriter yönetimlerce yönetilmesinin nedenleri, dinin bundaki rolü üzerine de birçok bilimsel araştırma yapılmış durumda. Bu alandaki son çalışmalardan biri, örneğin Michael Ross’un şu kitabı: The Oil Curse: How Petroleum Wealth Shapes the Development of Nations (Princeton University Press, 2012) [Petrolün Laneti: Petrol Zenginliği Ulusların Gelişmesini Nasıl Şekillendiriyor?] Otoriterliğin kaynağını araştıran Ross, Ortadoğu’yu incelerken problemin kaynağı olarak din veya fıkıh değil, petrol zenginliğinin rolüne vurgu yapıyor. Otoriter yönetimlerin, petrol zenginliği sayesinde vergileri düşürüp  harcamayı artırarak toplumun sadakatini satın aldığını ve bu yolla ayakta kaldıklarını belirtiyor.

Ama petrol zengini olmadığı halde, yine otoriter yönetimlere sahip İslam ülkeleri için ne denilecek? Özellikle İslam coğrafyasında otoriterliğin yaygın olmasının nedenlerini araştıran başka bir bilimsel çalışma, bu soruya cevap arıyor. “Müslüman Ülkelerde Otoriterlik ve Demokrasi” (2014) başlıklı bilimsel çalışmasında Ahmet Kuru, sorunun kaynağının din değil, rantiyer yönetim anlayışı olduğunu, toplumun sadakatini satın almak için kullanılan kaynağın ülkeden ülkeye değişebileceğini söylüyor.

Kuru, son dönemdeki akademi dışı yazılarında, Türkiye ve İslam dünyasındaki sosyal, siyasal, ekonomik sorunlarda, dinin, fıkhın, kelamın, hatta tasavvufun oynadığı role çok vurgu yapsa da 57 Müslüman ülke üzerine yaptığı bilimsel incelemede vardığı sonuç özetle şöyleydi: “Fikirlerin ötesinde maddi şartlara baktığımızda, petrol rantının, Müslüman ülkelerin birçoğunda, özellikle Ortadoğu ve Orta Asya bölgelerinde, otoriterliğin ana kaynağı olduğunu gözlemlemekteyiz. Maddi şartlar sonucunda kurulmuş olan otoriter rejimler,  kendilerini meşrulaştırmak için dini ve seküler fikirleri kullanıyorlar.” Buradan anlaşılan şu: İslam veya fıkıh dahil dini referanslar, otoriterliği doğurmuyor. Başka nedenlerin etkisiyle ortaya çıkan Müslüman kimlikli otoriter liderler veya rejimler,  diktatörlüklerini meşrulaştırma aracı olarak İslamı kullanıyor.

Yanlış anlaşılmasın, ekonomik geri kalmışlığı ve otoriterliği, dine ve fıkıha bağlamanın doğru olmadığını, bilim adamlarınca dile getirilse de bu yaklaşımın bilimsel olmadığını ifade ediyorum. Yoksa bir zamanlar İslam medeniyetini çağdaşlarından üstün kılan değerlerden biri olan fıkhın, bugün hem yobaz kafalarca hem de yolsuzluğa batmış ahlaksız ama ‘İslamcı’ yöneticiler tarafından kötüye kullanılmadığını, yenilenmeye ihtiyaç duymadığını söylemiyorum.

RÖNESANS OLMADAN KARANLIKTAN KURTULMAK İMKÂNSIZ

Gerçek şu ki, Batı medeniyeti, ihtişamlı Yunan ve Roma dönemlerinin ardından Ortaçağ’da nasıl karanlığa saplandıysa, bir zamanların parlak İslam medeniyeti de bugün benzer karanlık içinde ve kapsamlı bir rönesans olmadan bu hastalıklı halden kurtulması imkânsız. Bu çerçevede, İslam dünyası veya Müslümanlar, bilim, sanayi, ahlak, sanat, ekonomi, felsefe ve benzeri alanlarda ne kadar geri kaldılarsa fıkıh alanındaki durum da diğer alanlardan farklı değil. Durum bu iken, tüm geri kalmışlığın faturasını dine,  fıkha, tasavvufa kesmek, bunları bir tür günah keçisi ilan etmek, resmin bütününü gözardı eden, kolaycı ve sağlıksız bir yaklaşım.

İslamiyet akla, bilime, özgürlüğe, mantığa, hukuka  önem vermeyen bir din olsaydı, Müslümanlar, tarihte çağdaşlarının imrenerek baktığı görkemli bir medeniyet kuramazlardı. Müslüman bilim adamları çalışmalarıyla matematikten astronomiye birçok alanda evrensel bilgi dağarcığına katkıda bulunamazlardı.

Hadis alimleri, İslamiyete göre Allah’tan (cc) sonra en büyük değer olan Peygamberin (sav) sözlerini ve onları aktaran İslam büyüklerini en sert kritiğe tabi tuttukları “cerh ve tadil” adlı bilimsel yöntemi geliştirmişlerdi.

Fıkıhta en büyük otoritelerden biri olan Ebu Hanife’ye, en sıkı eleştirileri, kendi talebesi İmam Ebu Yusuf getirmiştir. Ve Hanefi mezhebinin mensupları, asırlarca her ikisine de saygıyla bakmayı sürdürmüşlerdir. İslam hukukunun kurucu babalarından biri olan, Er Risale fil Usul adlı ilk fıkıh usulü kitabını yazan ve Şafii mezhebinin kurucusu İmam Şafii, Maliki mezhebinin kurucusu İmam Malik’in talebesidir. Hocalık-talebelik ilişkisi, farklı ve özgün fikirler geliştirmesine, bunları toplumla paylaşmasına engel olmamıştır.

Bu durumda hiçbir kişi, grup, parti, lider veya görüş aşılmayacak veya eleştirilmeyecek konumda olabilir mi? Yeter ki nefis için, şan için değil, sadece gerçeğin, hakkın hatırı için olsun.

TARİHİN SORUNLU DÖNEMLER

İslam tarihi içinde sorunlu uygulamaların yaşandığı dönemler yok mu? Elbette var. Rasyonalist akımı temsil eden Mutezile, kendi doktrinlerini kabul ettirmek için Ahmed bin Hanbel gibi İslam büyüklerine işkence yapmakta sakınca görmemiştir. Öte yandan muhafazakâr uçta ortaya çıkan Vehhabilik ve Kadızadeler her türlü yeniliğe ve tasavvufa karşı  tutucu bir savaş açmışlardır. Günümüzde de Taliban, IŞİD gibi akımlar, barbarca ve vahşi hezeyanlarını, İslam ve fıkıh adı altında uygulamıyorlar mı? Bugün Türkiye’yi yönetenler, yolsuzluğu, yalanı ve zulümleri fıkhı ve bazı fıkıh âlimlerini kullanarak meşrulaştırmıyor mu? Evet, yapıyorlar. Ama hangi milletin, hangi medeniyetin bahçesi dikensiz ki? Özgürlükler ve demokrasi açısından tarihi dönüm noktalarından biri kabul edilen Fransız Devrimi’nin en önemli meyvesi, tartışmasız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’dir. Her insana eşitlik, özgürlük vadeden çok önemli bir belgedir. Ama Afrika’daki yerlileri insandan saymayarak topraklarını sömüren ve bunun için “No man’s land” ve “Beyaz Adamın yükü-White man’s burden” gibi tamamen ırkçı kavramları geliştiren de aynı Fransa’dır.

Avrupa’da bilimin tek ölçü kabul edilip ilerlediği Aydınlanma Çağı’nın tarihi üzerinden 100 yıl geçtikten sonra, tam olarak 1897’de Belçika Kralı Leopold, sömürgeleştirdiği  Kongo’dan getirdiği 297 yerliyi hayvanat bahçesinde sergilemişti. Sergilenen insanların, ziyaretçilerin attığı abur cuburları yiyerek hastalandığını duyan kral kafeslere “Hayvanlara yiyecek atmayınız.” uyarı levhası asılmasını istemişti.

Benzer şekilde bundan üç asır önce demokrasiyi sağlam temellere oturtma açısından hâlâ imrenilecek bir belge olan Anayasa ve Haklar Bildirisi’ni hazırlayan da, oradaki tüm yüksek ilkelere rağmen çok yakın tarihe kadar siyahları eşit insan olarak görmeyen de aynı Amerika’dır. O kadar ki, bu ülkede hukukun en yüksek makamı olan Anayasa Mahkemesi, siyahların beyazlardan ayrı eğitim görmesi gerektiği yönünde kararlar verebilmiştir. (Plessy v. Ferguson kararı, 1896).

Sivil Haklar Hareketi’nin verdiği büyük mücadelelerden sonra bakış açısını veya fıkıh tabiriyle içtihadını nihayet değiştiren aynı Anayasa Mahkemesi, bu kararını ancak 70 yıl sonra değiştirerek, siyahların beyaz çocuklarla aynı çatı altında eğitim görebileceğini kabul etmiştir. (Brown v. Board of Education kararı, 1954) Amerikan Anayasası ve Haklar Bildirisi’ne rağmen siyahlar ancak bu karardan sonra, kamuya ait aynı okul, otobüs ve diğer tesisleri beyazlarla eşit şekilde kullanma hakkına kavuştular. Kararın uygulanması da öyle kolay olmadı. Bazı eyaletlerin bu kararı uygulamama yönündeki direnişini kırmak için Federal Hükümet, okulların önüne asker konuşlandırmak zorunda kaldı. Çok değil, 60 yıl önesinden bahsediyoruz. Yani İslam hukuk anlayışının ırkçılık sorununu çözdüğü tarihten 1400 yıl sonra. Benzer şekilde kadınlar, Amerikan Anayasası’nın kabulünden tam 132 yıl sonra, 1920’de; Fransa’da ise 1789’da kabul edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nden tam 155 yıl sonra, 1944’te oy kullanma hakkına sahip olabildiler.

SERİNKANLI YAKLAŞIMA İHTİYAÇ VAR

Ama bu çok ciddi gerilik, eksik ve yanlışlara rağmen kimse Anayasa’yı lağvedelim, Anayasa Mahkemesi’ni kapatalım, başka ülkelerden yasa ithal edelim demiyor. Tarihe ve sahip oldukları değerlere artıları ve eksileriyle bakıyorlar. Yanlışları sorgulayıp dersler çıkarıyorlar. Eğitim sisteminde, demokrasi tecrübesinin ve Anayasa’nın olumlu yönlerini anlattıkları kadar, yapılan insanlık dışı ve ırkçı uygulamaları da öğretiyorlar. Anayasa Mahkemesi’nin sadece özgürlükçü, eşitlikçi kararlarına değil, ırkçılığı onaylayan kararlarına da yer veriyorlar. Kızılderililere ve Siyahlara yaptıkları zulümleri kabul edip, onlardan özür diliyor ve yaşanan acıların unutulup gitmemesi için başkentin göbeğinde zulümleri anlatan devasa müzeler yapıp yanlışlarıyla yüzleşiyorlar.

İslam medeniyetini ve onun en önemli unsurlarından biri olan dini, tasavvufu, fıkhı değerlendirirken de aynı serinkanlı ve analitik yaklaşıma ihtiyaç var.

Çağdaşlarının çok ilerisinde ilkeleri de var, o ilkelerle hiç bağdaşmayan, hatta tam aksi yönde uygulamalar da… Eleştirel bakış açısına ihtiyaç büyük, ancak toptancı bir şekilde olumlama veya günah keçisi ilan etme hatasına düşmeden, eksilerle birlikte artıları da gözardı etmeden, duygusal değil, bilimsel bir yaklaşımla. Şahısların veya grupların yanlışlarına kızıp konjonktürün etkisiyle kendi medeniyet değerlerimize haksızlık etmeden, cehennemde yanmayan kefen satan din tüccarlarına kızıp Yunusları, Mevlanaları unutmadan, yolsuzluğa fetva veren saray âlimlerine kızıp Ahmed bin Hanbelleri, Ebu Hanifeleri göz ardı etmeden, başka medeniyetlerin sanki hiç hatası yokmuş gibi bir yanılgıya düşmeden.

[Abdülhamit Bilici] 22.2.2019 [Kronos.News]

Kırgızistan’da skandal büyüyor: Bir anne, ‘Benim oğlum da taciz edildi’ dedi

Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağlı Bişkek Türk İlkokulu Müdürü Ömer Aydın’ın öğrencileri taciz ettiği iddialarının yankıları sürüyor. Milletvekili İrina Karamuşkina’nın, Kırgızistan Parlamentosu’nda yaptığı konuşma ile ortaya çıkan skandal ilgili Türkiye’nin Bişkek Büyükelçiliği sosyal medya üzerinden acele yaptığı basın açıklamasından sonra ülkede tartışmalar bitmedi.

Bir MEB ilkokulunun müdürünün adının karıştığı taciz iddialarından sonra günün erken saatlerinde yetkililerle görüşmek için okula giden haber kanalları kapıda kaldı. Görevliler elçiliğin izni olmadığını ve kimseyi okula alamayacakları, hiçkimsenin de konu ile ilgili bir yorum yapmayacağını bildirdi.

Öte yandan, bugün Kırgızistan merkezli Kanal 5 Televizyonu’na konuşan Anne J.K taciz ve istismara uğrayan başka çocuklar da olduğunu açıklayarak şunları söyledi:

“Bu olay gerçekten de yaşandı. Benim oğlum da istismar edilen çocuklardan biri. Uzun süre korktuğu için bir şey söyleyemedi. Psikolojisi bozuldu. Öğrenciler, veliler, öğretmeler kendilerine düşmanlık besleneceğinden korkarak konuşmaya korkuyorlar. Biz ise gerekli tüm mercilere bu olayı soruşturmaları için şikayetlerde bulunduk.”



Öğle saatlerinde ise yaklaşık 50 kadar veli okulun önünde toplanarak milletvekili İrina Karamuşkina’nın polis soruşturması tamamlanmadan olayı basına aktarmasını eleştirdiler ve iddaların uluslararası bir skandala dönüşürse okulun tamamen kapatılabileceğinden korktuklarını beyan ettiler.

Velilerden biri iddalara ilişkin, öğrencilerin birçoğu Türk ve doğal olarak Türk vatandaşı. Anadilleri Türkçe olduğu için okul Türkçe eğitim alıyorlar. Velilerden bazıları okulun sağladığı imkanlardan memnun olduklarını dile getirdiler.

Şikayette bulunan veliye yönelik ise, çocuğunun kovulmasının sebebi yönetmeliklere ayrılı davranmasıydı, “Müdürden intikam almak için böyle bir şey yaptı, daha önce bir çok kez televizyonlara ve gazetelere şikayette bulunacağını söylemişti” diye konuştular.

Basınca çıkan haberlerin ardından Bişkek Büyükelçiliği okul müdürünün ve müdür yardımcısının görevden uzaklaştırıldığını bildirmiş ve Türkiye’den gelecek müfettiş heyetiyle soruşturmanın yapılacağını beyan belirtmişti.

Bişkek büyükelçiliği bu açıklama dışında olaya ilişkin hiçbir yorumda bulunmadı. Elçiliğe ait sosyal medya hesaplarında olayın komplo olduğunu iddia eden vatandaşlara yönelik ise, elçiliğin ve diğer mercilerin ellerinde delillerin bulunduğu, müdürün kaçmış olduğuna yönelik kanının oluştuğu iddia edildi.

Ayrıca önümüzdeki günlerde Kırgızistan güvenlik güçlerinin bir basın açıklamasıyla olayla ilgili ayrıntılı bilgi vereceği öğrenildi.

[Kronos.News] 22.2.2019

Dinlemek! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Eskiler “iki dinle bir konuş zira Allah iki kulak bir dil vermiş” derlerdi. Dinlemek önemli. Hz. Peygamber gökten gelen sadayı dinledi. Sonra onları arkadaşlarıyla paylaştı. Arkadaşları Resulullah’a kulak verdi ve dinlediler. Görenler değil, onu görüp dinleyenler sahabe oldular. “Din nasihattır” yani anlatmak ve dinlemektir.

Hekimler önce hastasını konuşturur, dinler; derdini, sıkıntısını anlatmasını ister. Sonra bir teşhis koyar ve tedavi yoluna gider. Aracınızı bir ustaya götürürsünüz motoru dinler, ona göre çözüm arayışına girer. Bebekler hayatı, anadilini dinleyerek öğrenir.

Dinlemek, izlemek, gözlemek sağlıklı veri sahibi olabilemek, isabetli teşhisde bulunmak ve çözüm arayışı için çok önemlidir. İnsanları konuşturmadan, dinlemeden, ön kabullerle, peşin kanaatlerle karar almak ve uygulamak büyük hatalara neden olur.

Bazen farklı coğrafyalara dağılmış arkadaşlarımı ararım. Onlarla hasbihal ederim. Geçen gün yine bir kaç arkadaşı aradım, her biriyle birer saati aşkın konuştuk, dertleştik. Genelde onlar konuştu ben dinledim. Anladım ki insanlar konuşmak, dertlerini dökmek, hissiyatını paylaşmak istiyor. Kendi içinde çözemedeği, birikmiş problemleri sadre şifa olacak insanlara aktarmak, çıkış bulmak, görüş almak istiyor. İnsanların daraldığı, sıkıldığı, ağır zorluklarla yüzleştiği, psikolojik bunalımlar yaşadığı böylesi dönemlerde ehli hal ve akdin, yetki ve sorumluluk sahiplerinin insanları dinlemesi, konuşturması, arkadaşların sızısını, acısını almaya çalışması çok önemli diye düşünüyorum. Sütünü evladına veremeyen anaların göğüslerinin ağrıdığı ve bunu bir şekilde boşaltması gerektiği söylenir. Pek çok insan beynine kıymık gibi batan düşünceler, çözemediği sorular nedeniyle göğüs ağrıları yaşıyor. Duygularını, düşüncelerini, kaygılarını, çözümlerini paylaşmak istiyor. İçinde ağrı yapan soruları-sorunları sağacak ve kendini rahatlatacak insanlar arıyor.

Böylesi bir dönemde bazen tek kelam etmeden sadece dinlemek, sözünü kesmeden saatlerce insanlara kulak vermek çok hayati. Muhatabı konuşturmadan söze nasihatle başlamak, önceden hazırlanmış cümlelerle kişiyi susturmaya çalışmak ve “bilmediğiniz şeyler var!” kabilinden ifadelerle lafı ağza tıkamak bugünlerde en sevimsiz davranış. Başka zamanlarda bu tür hamlıklar gözardı edilse dahi, bu sıralar arkadaşlar tahammül edemiyor; patlıyorlar, dengesini yitiriyor. 

Dinlemek çözmenin yarısıdır derler. İnsanları sonuna kadar dinleyin! Tahkir etmeden, küçümsemeden sözünü kesmeden, yüz ekşitmeden, işmizazda bulunmadan! Beraber iş yaptığınız, yaşadığınız, hayatı paylaştığınız insanları dinleyerek kendinizi, işlerinizi, sistemi, işleyişi test etme imkanı bulursunuz. Ama dinlemeksizin çözüm önerileri sunarsanız, çözümünüz/öneriniz makul ve isabetli olsa dahi muhatapça kabul görmez. Dirence sebep olur ve sadre şifa sonuçlar alınamaz.

Bu dönemde dostlarımızın pek çoğu küçük adacıklarına kapandı, kendini hayattan tecrit etti. Güvensizlik, kırgınlık, umutsuzluk gibi nedenlerle insan içine girmek istemeyen, kalabalıklara karışmamayı tercih eden çok kimse var. Ama yalnızlık her zaman çözüm olmuyor. Şahsi, ailevi, psikolojik, ekonomik problemler insanın peşini bırakmıyor; aksine daha da yoğunlaşıyor. İç dünyasında veya ailesinde problemler yaşayan bazı arkadaşlar kapısını çalan olmadığı, kimseyle konuşmadığı, birileri dinlemediği için devasa sıkıntıların arasında tek başına kalıyor. Hayatın zorluklarıyla mücadele edemiyor, bazen umudunu, inancını, hatta itikadını yitiriyor. Bu tür arkadaşların/ailelerin bulunup ziyaret edilmesi, dinlenmesi kardeşlik hukukunu gözeten her arkadaşın üzerine borçtur. Bazen naz makamında misafir kabul etmeseler, içinde bulundukları hale muttali olunsun istemeseler de hatırı olan insanlarla bu arkadaşları-aileleri ziyaret edip dertlerine çözümler aramak vecibedir. Kendini kasan arkadaşlara kasıntıyla mukabele edip “ne halin varsa gör!” tavrı çiğliktir. Onların kaprisine katlanmak, iğneleyici sözlerine tahammül etmek yol arkadaşlığının gereğidir. Vefa, bu tür arkadaşlarımızın travmatik hallerini tolare etmeyi, “saçmalamalarını” dahi dinlemeyi gerektirir.

Hayatını bu işe adamış, insanlara hadim/hizmetkar olma konumundaki arkadaşlarımız bu zor zamanlarda dinleme sınırlarını iyice genişletmeli, herşeyini yitirip konumunu, şehrini, ülkesini terketmek zorunda kalmış mağdurları/muhacirleri sınırsız bir sabırla ve mülayemetle dinlemeliler. Kapılarını her daim açık tutmalı ve “ulaşılmaz”, “erişilmez” olmamalılar. İnsanlar dertlerini açabilecek sıcaklığı, yakınlığı, samimiyeti görebilmeli. Vakar sahibi, Allahtan başkasına minneti zül kabul eden izzet sahibi bu insanlar yeterli yakınlık ve sıcaklık bulamazsa, dağlar cesametinde derdi olsa dahi açmak istemez. Kapılarımız kadar kalplerimiz de insanlara açık olmalı.

Herkes herşeyi açıklıkla söylemez, söyleyemez. Bazen kulakla değil yürekle dinlemek lazım. İnsanların sıkıntısını, derdini bazen sözlerinden değil gözlerinden anlamak lazım. Tavırlarından, mimiklerinden insanların darlığını, muztar halini görebilmek lazım. Bu, ancak çevremize dikkatli, duyarlı ve sorumlu bakmakla mümkün olabilir.

Bazı arkadaşların sıkıntısı boyumuzu aşabilir. Büyük olsa dahi problemin çözebildiğimiz kadarını çözmeye çalışmak samimiyetimizi gösterir. “Bu beni aşar” deyip arkadaşı kendi dertlerine terk etmek uhuvvet, vefa, sadakat düsturlarına uymaz; isar hasletiyle bağdaşmaz.

İnsan olarak genelde zihin konforumuza uyan, bizi rahatsız etmeyecek şeyleri duymak isteriz. Hoşumuza giden şeyleri dinlemek kendimizi iyi hissettirir. Ama sadece hoşumuza giden kimseleri dinler memnun edecek haberlere, bilgilere itibar edersek bir süre sonra gerçeklikten kopar ve hayali bir dünyaya savrulabiliriz. O nedenle hoşumuza gitmeyen şeyleri, canımızı sıkan insanları da dinlemek ve dikkate almak lazım. Farklı yaklaşım ve söylemlerin doğruluğuna da ihtimal verip test etmek, mantık süzgecinden geçirmek lazım. Bu bizi daha büyük hatalardan ve dönülmez hasarlardan korur.

Yaşanan zulüm süreci nedeniyle pek çoğumuzun travmatik olduğu bugünlerde eğer sizi dinleyecek, derdinizi paylaşacak kimse bulamıyorsunuz kırlara çıkın, dağlara gidin. Tabiatın, kuşların, böceklerin sesini dinleyin. İçinizde biriken sözleri dağlara haykırın, sonra kendi aksi sedanızı dinleyin. Stresinizi, derdinizi içinizde biriktirmemeye çalışın, bir şekilde atma yolları arayın. “Kendi sesi insana terapi etkisi olan en iyi sestir” derler. Hiçbir çözüm bulamıyorsanız sesli Kur’an okuyun, Türkü söyleyin ve kendi sesinize kendiniz kulak verin. 

Sorumluluk taşıyan arkadaşların işi elbette her zamankinden daha çetin. Pek çoğu itibariyle kendileri de ağır sıkıntılara maruzlar. Onlara, Hocası ve kayınpederi Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e yaptığı nasihati bir daha okumalarını öneririm. 

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 22.2.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]

Var mı düşünüp ibret alan? [Mehmet Ali Şengül]

Cenâb-ı Hak (cc), hoşumuza gitmeyen bazı hâdiselerle dünyânın fâni olduğunu, kalben mü’minin ona bağlanmaması gerektiğini; nerede, hangi mevkî ve makamdan olursa olsun, dünyada  misâfir bulunduğunu, vazîfesinin kulluk, hâdimlik,     -hizmetkârlık-  olduğunu insana hatırlatmaktadır.
   
İnsan ise, kimseye karşı üstünlük hissi taşımadan, sırtına aldığı vazîfenin -zerresinden hesap verme endişe ve korkusuyla- bîhakkın yerine getirmesi gerektiğini bilmelidir.

İnsan; kendi aleyhinde bile olsa, her kardeşini bağrına basmalı, misâfir bulunduğu dünyâdan her an ayrılma duygu ve düşüncesiyle, “Ey îman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide,105)  emr-i ilâhisine kulak vermelidir.

 Cenâb-ı Hak Hucûrat sûresi 12.ayette; “Ey iman edenler! (Sû-i) zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvabdır, rahîmdir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur)” âyetiyle ikâz etmektedir.

 Dolayısıyla insanlar; başkalarının eksiğini, kusurunu, ayıplarını araştırmamalı, kimsenin kusurunu ayıbını yüzüne vurmamalı ve toplum içinde mahcup duruma düşürmemelidirler. Aynı zamanda, ‘Emr-i bil ma’ruf nehy-i anil münker’ vazîfesini de ihmal etmemeli, toplumun ve ailenin huzurunu bozmama adına, şefkat ve merhametle, kavl-i leyyin -tatlı dil güleryüz- ile  çözüm aramaya çalışmalıdırlar.

Zirâ Allah (cc), hiçbir kimseyi başkalarının muhâsebecisi tayin etmemiştir. Herkes Allah’a vereceği kendi hesâbına göre defterini tutmalı, ölümle sona erecek dünyânın fâni şeylerine gönlünü kaptırmadan, fitne ve fesada vesîle olmadan, barış ve huzûrun tesisi yolunda gayret göstermelidir.
   
Talak sûresi 3.âyette; “Allah’a dayanıp güvenene Allah Kâfidir. Allah  emrini elbette yerine getirir. Gerçekten Allah her şey için bir ölçü, her iş için bir vâde belirlemiştir.” Buyrulmaktadır.
 
Efendimiz (sav); ‘Bid’aların ve dalâletlerin istilâsı zamânında, Sünnet-i Seniyye’ye ve hakîkat-i Kur’âniyye’ye temessük edip hizmet eden, yüz şehit sevâbını kazanabilir.’ (et- Taberâni, el-Beyhâki) buyurmuşlardır. Böyle bir fırsatı mü’min kaçırmamalıdır.

İbrâhim sûresi 12.âyette; “Hem niye Allah’a dayanıp güvenmeyelim ki, tâkip etmemiz gereken yola bizi ileten O’dur. Bize verdiğiniz her türlü ezâ ve sıkıntıya,  hiç şüpheniz olmasın ki sabredeceğiz. Zaten tevekkül sâhiplerine de düşen, ancak Allah’a dayanıp güvenmektir.” buyrulmaktadır.
     
Öyleyse ehl-i îman  dâimâ ıslahçı olmalı, Hakk’ı muhtaç gönüllere duyurmalı, sevdirmeli, Hak rızâsının sevdâlısı olmalı; her an Cenâb-ı Hakk’ın âhiret dâveti vukû bulacakmış gibi de, çok ciddi hazırlık içinde bulunmalıdırlar.
   
Nebîler Sultanı, Sonsuz Nûr’un sâhibi Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz  (sav); safiyyullah Hz.Âdem (as)’den  rûhullah Hz.Îsa’ya (as) kadar gelen nübüvvet mîrâsına sâhip çıkmış, peygamberlerden hiç birisine toz kondurmamıştır. Kıyâmate kadar gelecek ümmetine de, onları nasıl sevecekleri nasıl davranacakları dersini vermiştir.
   
Efendimiz (sav), ’Ben dünyâda da âhirette de Îsa’ya (as) en yakın olan insanım.’
-Nasıl Yâ Resûlullah?
-‘Peygamberler babaları bir, anneleri farklı kardeşlerdir. Ama dinleri birdir. O’nunla benim aramda peygamber gelmediğinden O’na en yakın olan benim.’ (Buhâri, Müslim)

Bir de; ‘Şeytan her doğan çocuğa dokunur. Onun için feryat eder, çığlık atar. Meryem ve oğlu Îsa (as) bundan müstesnâdır.’ (Buhâri) buyurmuştur.
 
Sâni-i Muhteşem, Rabbü’l âlemin Allah (cc) tanınmayınca, insanoğlu her varlığın bir mûcize olduğunu göremiyor, kâinatı ve insanı O’nun hesâbına okuyamıyor.
 
Kâinatta ve insan hayatında ibret alınacak o kadar hâdiseler cereyan  ediyor ki, kalb gözü kör olunca vücut sarayına Allah’ın birer pencere gibi yerleştirdiği gözler bakıyor ama, hakîkatleri göremiyor.
   
Hz.Âdem’den (as) Hz.Muhammed’e (sav) kadar gelip geçmiş yüzyirmidört bin peygamber tevhid hakîkatini ve gerçekleri, kavimlerine seslendirdikleri halde, onların büyük çoğunluğu insanoğluna yakışmayacak bir tarzda alay ve istihzâ ile karşılamışlar ve baş kaldırıp isyan etmişlerdir.
   
Günümüzde de, dikkat edecek olursak hadîseleri bundan farklı görmüyor, bu imtihan dünyasında aynı gerçeklerin tekkerrür ettiğini müşâhade ediyoruz.
 
Rabbimiz Kur’an-ı Mûciz’ül Beyan’da Kamer sûresi 17.âyette; “Yemin olsun: Biz, ders alınsın diye Kur’ân’ın anlaşılmasını kolaylaştırdık. Haydi var mı düşünen ve ibret alan?” buyurmaktadır.

[Mehmet Ali Şengül] 22.2.2019 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Bir insan nasıl bu kadar zalim olabilir! [Dr. Ali Demirel]

Merhamet ve şefkat, insanın sahip olduğu en müstesna duygulardandır ve insanı kalp yoluyla Hakk’a ulaştıran önemli vesilelerdendir. Merhametli mümin, tavır ve davranışlarıyla insanlara ve çevresine sevgi, rahmet, huzur ve güven taşıyan bir gönül doktoru gibidir.

Gönlünü rahmete açmış ve onun bir tül kadar ince ve yumuşak atmosferini yansıtan her şefkatli mümin, bulunduğu yerde huzur ve güvenin temsilcisi sayılır.

O dertlilerin yanı başında, sahipsiz ve kimsesizlerin başucunda bulunurken sadece imanının gereğini ortaya koyar. Zira bir müminde imanın ilk meyvesi merhamettir.

Merhamet ve şefkat Allah’tan korkan, yaptığı şeylerin hesabını vereceği şuurunda yaşayan insanlarda gösterir kendini. Her şeyi kendine düşman veya ezip geçeceği bir nesne olarak gören kişilerde merhametten izler bulmak zordur.

Böylesi insanlar için Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Merhamet, ancak şakînin (ebedî hüsrana uğrayanın) kalbinden çıkarılabilir.” (Tirmizî, Birr 16)

Masum insanlara zulmedenler!

Bir insanda varlıklara karşı merhamet ve şefkat hissinden eser yoksa o insan artık kalbi mühürlenmiş bir şakî hâline gelmiştir. Şakî, ebedi hüsrana uğrayan, ahiret saadetini kaybeden kişi demektir. Eşkıya kelimesi de şakî kelimesinin çoğuludur ve Türkçemizde masum insanlara zulmeden, merhamet yoksunu kişiler için kullanılır.

Merhamet hissi, kalbin rikkatinden kaynaklanır. Duygulardaki incelik o kalbin ölmediğine bir alâmettir. Kalbinde merhametten hisse olmayan kişi şakîdir ve bu durumdaki bir insan merhametsiz ve gaddar olarak isimlendirilir.

Dünya tarihi böyle kalpsiz, duygusuz insanların zulüm örnekleriyle doludur. Eğer bir kalpte iman gibi bir ışık olmazsa veya o iman düzenli olarak irfanla beslenmiyorsa böylesi karanlık bir kalpten sadece karanlık ürer, zulüm ve taşkınlık ortaya çıkar.

Bir insan nasıl zalimleşir?

İslâm’ın yeryüzüne gönderilmesinden önce Allah korkusundan mahrum insanlar kendi kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar canavar ruhlu iken, Peygamber Efendimiz’in kâinata bir rahmet güneşi olarak doğmasından sonra O’nun izinden giden kutlular, “Karınca basmaz efendi” olarak anılmaya başlamışlardır.

Daha dün çocuklarını gömen bu insanlar artık yürürken böcek vb. haşereleri ezmemek için ayaklarına halhal bağlamışlar, imanın gücüyle zulmün çukurlarından oksijen ve ışığı bol şefkat zirvelerine tırmanmışlardır.

Şayet bazı insanlarda şefkat belirtileri yok olmaya yüz tutmuş veya yok olmuşsa, bu onların kendi aslî tabiatlarını bozup bir deformasyona uğradıklarının işaretidir.

Söz konusu nasipsizlerin aslî fıtratları şefkat ve merhamet hamuruyla yoğrulmuş olmasına rağmen kendi suistimalleri neticesinde içlerindeki potansiyel şefkat pınarları kurumuş, sevgi ve merhamet duyguları pörsümüş ve neticede insaf yoksunu bir insan hâline gelmişlerdir.

Onları da hidayet eyle!

Evet, çok uzaklara gitmeye gerek yok. Sadece günümüzde kalplerinden merhamet duygusu sökülüp alınmış zalimlerin sebep olduğu savaşlara, zulümlere, yıkımlara bir göz gezdirsek pek çok kalpsiz ve merhamet yoksunu şakî ruhlu insanla karşı karşıya geleceğiz.

Mümin, böylesi insan görünümlü canavarların zulümlerine karşı, “Ey Rahmân ve Rahîm! Kalplerimizden merhamet duygusunu söküp alma. Kalplerinden şefkat hissi sökülenlere de en kısa zamanda hidayet ihsan eyle. Zalime verdiğin mühleti sonlandır Ya Rabbi!” diye dua etmeli.


BİR SORU-BİR CEVAP

Peygamber Efendimiz’in kaç torunu vardı?

Bu soruyu bize “dede” rumuzlu okurumuz soruyor:

Malumunuz Efendimiz’in (s.a.s) erkek çocukları, çocuk yaşta vefat ettiği için çocukları olmadı. Kızlarından üçünün çocuğu olurken Hz. Ümmü Gülsüm’ün çocuğu olmadı.

Şimdi maddeler halinde Efendimiz’in torunlarını sayalım:

1. Hz. Fâtıma ve Hz. Ali’nin evliliklerinden Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Muhsin, Hz. Zeyneb ve Hz. Ümmü Gülsüm adında beş çocuğu oldu. En büyük oğlu Hz. Hasan, hicretin üçüncü yılında Ramazan ayında doğdu. Babasının vefatından sonra halife oldu.

Hz. Hüseyin hicretin dördüncü yılının Şaban ayında doğdu. Kûfeliler tarafından halife olmaya zorlandı. Yezîd zamanında Kerbela’da şehit edildi. Muhsin ise çocukken vefat etti.

2. Hz. Zeynep ve Ebu’l-Âs’ın evliliklerinden Ali ve Ümâme adında iki çocukları oldu.  Mekke’nin fethi esnasında Efendimiz’in (s.a.s.) devesinin önünde bir delikanlı oturuyordu. Bu büyük bir şeref idi. Herkes bu şerefe eren delikanlının kim olduğunu birbirine soruyordu. O delikanlı Efendimiz’in torunu Ali’den başkası değildi.

3. Hz. Rukiyye ve Hz. Osman’ın evliliklerinden Abdullah adında bir oğlu oldu. Abdullah, hicretten bir-iki yıl önce doğdu. Hicretin dördüncü yılında altı yaşında iken vefat etti.

Dolayısıyla beşi Hz. Fatıma’dan, ikisi Hz. Zeynep’ten, biri de Hz. Rukiyye’den olmak üzere Efendimiz’in toplamda sekiz tane torunu olmuştur.

[Dr. Ali Demirel] 22.2.2019 [Samanyolu Haber]

Hizmet hareketlerinden beklenen değişim için ‘İsyan Ahlakı’ (2) [Prof. Dr. Osman Şahin]

Usluba riayet edildiğinde çok güzel neticeleri verecek olan isyan ahlâkı, bazen de nefsin arzularını gerçekleştirebilmesine araç yapılabilir. Nefsimizin hoşuna gitmeyen, menfaatlerimizle örtüşmeyen hallerde, hak ve hizmet namına diyerek, haksızlıklara baş kaldırıyorum, isyan ahlâkının gereğini yapıyorum söylemiyle ortaya atılmalar da olabilmektedir.

Hocaefendi, isyan ahlâkına sahip bireylerin uslup mevzuunda göstermeleri gereken hassasiyete şu şekilde vurgu yapmaktadırlar: “Bunu yaparken onlara düşen vazife, kat’iyen bir isyan, bir başkaldırma ve bir inat tavrı içine girmemektir. Gerektiğinde, uygun bir üslupla “Kur’ân’ın şu ayetine, Sünnet’in şu emrine, falan mütefekkirin şu mütalaasına ve mantığın şu kuralına göre, o mesele şöyle de olabilir” şeklinde fikir beyanında bulunulabilir. Böyle yapmak ve üslubunca konunun açıklığa kavuşturulmasını istemek dururken, itiraz ediyor gibi bir tavırla sorular sormak muhatapta kabz hali meydana getirir. Hatta belki onda da isyan duygularını tetikler. Dolayısıyla olan hakikate olur. Belki kurallarına riayet edilen ve nezaket çerçevesinde ortaya konan bir münazara ve müzakere neticesinde bazı hakikatler gün yüzüne çıkacaktır. Fakat birisindeki soru üslupsuzluğundan ve diğerindeki tavır bozukluğundan dolayı, hakikat zarar görür. Hakikatın gadre uğraması ve zulüm görmesi de bütün insanlık için büyük bir zarardır.”

İsyan Ahlâkı Değil İnat Ahlâksızlığı…

Hocaefendi, bunun isyan ahlâkı olmadığını ve ancak inat ahlâkı olarak nitelendirilebileceğini  ifade etmektedir: “Ayrıca, her meseleye itiraz etme, her teklife başkaldırma, kim ne derse desin, daha o insan sözünü bitirmeden karşı çıkma ve bunu bir ahlâk haline getirme ile samimi bir şekilde fikir beyan etme aynı kategoride değerlendirilemez. Bazı insanların, başkalarıyla geçimsizlik içinde olmalarını inkılapçı bir ruha ya da isyan ahlâkına sahip bulunuşlarına vermeleri, sadece bir kuruntudan ve kabahatlerine mazeret uydurmaktan ibarettir. Onların durumu isyan ahlâkı ile değil, ancak inat ahlâkı ile tavsif edilebilir.

Karşısındaki insan daha cümlesini tamamlamadan aksi istikamette sözler söyleyenler, sadece dile getiren insanı beğenmedikleri için bazı açık hakikatleri bile kabule yanaşmayanlar, hiç kimsenin bilgisine tahammül edemeyen ve doğruyu yalnızca kendi dağarcıklarında olana hasredenler, hatta bazen kendilerinin de hoşuna giden çok doğru ve güzel sözlere bile itiraz ederek “Güzel söylediniz ama daha güzeli ve daha doğrusu şöyle olmalıydı!…” türünden şeytanî hırıltıları seslendirenler olsa olsa inat ahlâkının temsilcileri olabilirler.”

İsyan Ahlâkının Temsilcileri…

İslam tarihine nazar edildiğinde isyan ahlâkını en iyi temsil edenlerin peygamberler ve peygamber varisleri oldukları görülecektir. Şüphesiz ki hakkın mücadelesini veren ve haksızlıklar karşısında en büyük mücadeleyi ortaya koyanlar peygamberler olmuştur. Onlar bu hususta da en büyük örnekleri ortaya koymuşlardır. Peygamberlerin bütün hayatları, bu hususun şahididirler. Hakkı ikame etme adına her türlü mehalike göğüs germişler ve adaletsizlikleri, haksızlıklıkları, zülümleri ortadan kaldırabilmeleri için etraflarındaki insanları da bu ruhla yetiştirmişlerdir.

Ashabı Kiram efendilerimizin hayatlarında isyan ahlâkının çok örneklerini bulmak mümkündür. Ama biz, sadece bazı örnekleri ele alarak konumuzu devam ettirelim.

Hz. Hüseyin (r.a) ve Âl-i Beyt…

Ali Ünal hoca bu meseleyi ele aldığı bir yazısında, “Hz. Hüseyin (ra) Efendimiz, sonucunda ölüm olacağını ve Âl-i Beyt’ten yetmiş civarında insanın şehit olacağını bilseydi bile zalime itaat edilmemesi gerektiğini, haksızlıklar karşısında susmamak gerektiğinin dersini vermek ve Ümmeti Muhammed’e “isyan ahlâkını” miras bırakmak için yine bu yola çıkacaklardır.” tesbitini yapmaktadırlar. Dolayısıyla, İsyan Ahlâkı’nın en güzel temsil edenlerin başında Âl-i Beyt’i Nebevi gelmektedir. Hz. Hüseyin (ra) efendimizden sonra gelen Âl-i Beyt efendilerimiz de aynı şekilde davranmışlardır. Onların bu husustaki dirayetleri neticesinde, en zalim idareciler bile kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalmışlardır. Emevi döneminde başa gelen idareciler karşılarında hep Âl-i Beyt’i bulduklarından dolayı, kendilerini daha çok İslam’a hizmet etmek mecburiyetinde hissetmişlerdir.

Mezhep İmamları ve Müceddidler…

İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Şafi ve İmam-ı Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin (r.anhum) hayatlarına baktığımızda onların da bu hususta farklı olmayarak aynı ahlâkı sergilediklerini görürüz. Bu hususta İmam-ı Azam, işkenceler maruz kalmış, kırbaçlanarak halk içerisinde teşhir edilmiş ve hayatının sonunda da zehirlenerek öldürülmesine rağmen haksızlıklara baş kaldırma ve hakkın mücadelesine yapmak hususunda  en ufak bir adım geriye atmamışlardır. İmam-ı Şafi Hazretleri ayaklarına zincirler takılarak eziyetlere maruz bırakılmıştır. İmam-ı Ahmet bin Hanbel Hazretleri, Kur’an’ın mahluk olmadığı davasında nice işkencelere maruz bırakılmış, günlerce kırbaçlanmış ve hapsedilmiş fakat asla davalarından bir adım bile olsun geriye çekilmemişlerdir.

İmam-ı Rabbani Hazretlerini de hapse atmışlardır. Bediüzzaman Hazretleri yıllarca sürgünden sürgüne gönderilmiş, hapishane hapishane gezdirilmiş ama haksızlıklar ve küfür karşısındaki dik duruşundan en ufak bir taviz vermemişlerdir.

Hizmet hareketi ve Hocaefendi…

Bugün yaşanan ifritten süreç başlayınca hizmete yakın görünen bir çok insan tarafından dendi ki: “Siz ne yapıyorsunuz. Devletle karşı karşıya gelmemek lazım. Kurumlarınız, hizmetleriniz bu işten zarar görecek. Hocaefendi’nin taviz vermesi lazım. Aksi takdirde bunca yıl yapılan zahmetler boşuna gidecek. Ne olur, siz de iktidarın yanında yer alın. Onlara tâbi olun. Hizmet’teki insanlar zarar görecek vs…”  Süreçte, hizmet aleyhine tazyikler ve baskılar arttıkça, bu tarz söylemler de arttı. Bu “taviz verin” korosuna hizmet hareketi içinden de katılanlar oldu. Hocaefendi’ye rağmen bazıları iktidarla uzlaşma yolları aradılar.

Fakat Fethullah Gülen Hocaefendi, en ufak bir adım bile geri adım atmadı.  Onca müsseseler kapanmasına ve onbinlerce insan hapislere atılıp işkence edilmelerine rağmen geriye çekilmedi.  Çekilmemesi gerekiyordu. Eğer çekilseydi, Hizmet, varlık sebebini kaybedecekti. Çekilseydi asrın Yezid’leri ve Süfyan’ları ile aynı safta yerini almış olacaktı. Çekilseydi, Hizmet temsil ettiği değerlerin hepsini kaybedecek, yozlaşacak ve bitecekti. Eğer mesele şahsi olsaydı, tavizler verilebilirdi, izzeti nefisler ayaklar altına alınabilirdi. Ama mesele şahsi değildi. Kur’an’da ve Hadîs’de emredilen hakikatların muhafazası, temsili ve yaşanması meselesiydi. Hakikat kahramanlarının, haksızlıklara ve zülmedenlere, isyan ahlâk’ının gereği baş kaldırması, dik durulması meselesiydi. Hz. Hüseyin (ra) efendimizin yaptığı gibi bu uğurda canlar verilmeliydi. Bu uğurda her türlü mehalik, mağduriyet ve mazlumiyet göze alınmalıydı.  Ve öyle de oldu. Böylece tarih boyunca tekrar edegelen, hakikat temsilcilerinin, zalimlere boyun eğmemesi, yapılan zülümler hangi seviyede olursa olsun, geriye adım atmamak suretiyle hakikatlerin tam manasıyla temsil edilip yaşanması, haksızlıklar karşısında dilsiz şeytan olunmaması hakikatleri bir kere daha yaşanarak gösterilmiş oldu.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 22.2.2019 [TR724]

Mazlumlar zalimlere nasıl ve neden dönüşür [Yavuz Altun]

Henri Christophe, sadece 1811 ile 1820 yılları arasında, yani dokuz yıl, var olmuş Haiti Krallığı’nın ilk ve tek kralıydı. Ağustos 1791’de Karayip Denizi’ndeki bu büyük adada başlayan köle isyanlarının kumandanlarından biriydi. Tam on üç yıl sürmüş bu isyanın sonunda Haiti’nin kuzeyinde hâkimiyetini ilân etmiş, bir süre sonra da krallığını duyurmuştu.

On üç yıla yayılmasının arkasında Fransızların ısrarı ve inadı vardı. Haitili tarihçi Michel-Rolph Touillot’a göre Fransa’da o dönemki yöneticiler bu Karayip adasında olup bitenleri anlayabilecek zihnî donanıma sahip değildi. Onlar için “siyah adam” asla böyle bir şeyi başaramazdı. Bu sebeple de defalarca yeniden köleliği yeniden yerleştirme ve plantasyon metodunu sürdürme çabasına girişeceklerdi.

1802’de hatta, Fransız İhtilali’ni darbeyle bastırıp kendini imparator ilân eden Napolyon Bonapart, en sevdiği kız kardeşi Pauline’in kocası General Leclerc’i gönderdi. Leclerc, kısmen başarılı da oldu.

Henri Christophe da dâhil, isyanın önderi olarak görülen isimler Fransa ordusunun askerleri olmayı kabul ettiler. Bu siyahî önderlerin askerleri de Fransız ordusuyla birlikte, koloni savaşlarında İngilizlere ve İspanyollara karşı savaşmayı göze alacaklardı. Fakat Leclerc’in köleleri silahsızlandırmaya başlaması ve siyahların önemli isimlerinden Toussaint Louverture’ü sürgüne göndermesi, isyanı yeniden alevlendirdi.

Kasım 1802’de Leclerc, birçok Fransız askeri gibi sarı hummadan ölecek, 1 Ocak 1804’te Fransa, Haiti’nin bağımsızlığını tanıyacaktı.

Aşağılanan yerlilerin bu büyük devriminin, hemen hemen aynı dönemde gerçekleşen Fransız ya da Amerikan devrimleri kadar tarihte yer edememesinin sebeplerinden biri, elbette “beyazların” bu tarihi unutturmak istemesiydi.

Gelgelelim, ortada başka sebepler de vardı.

Henri Christophe, kuzeydeki krallığı sırasında “kölelikten efendiliğe” geçmişti. Avrupalı kolonicilerin icat ettiği plantasyon metodunu kullanmayı ve insanları köle gibi çalıştırmayı sürdürdü. Fransızlarla İngilizler arasındaki anlaşmazlıkları iyi kullanarak, bu üretimden elde ettiği ürünleri İngiltere’ye pazarladı. Ancak bu ticaretten yalnızca kendisi ve etrafındakiler kârlı çıktı.

Bugünlerde bir harabeye dönen Sans Souci Sarayı’nı yine köle gibi çalıştırdığı tebaasına yaptırmıştı. Yapımı esnasında yüzlerce insanın öldüğü söylenir. Bunun yanı sıra onlarca irili ufaklı şato, kale ve saray inşa ettirdi.

Christophe’un kendine bir “aristokrat sınıfı” kurgulaması o dönem Avrupalıların alaylarına konu oldu. Prenslik, düklük, kontluk, baronluk ve şövalyelik unvanları dağıttı. Afrika’dan getirilen siyahlarla, Karayip doğumlular arasında ayrımcılık yaptı.

Bütün bunları, “beyaz adam”a karşı bir ırk ve milliyet bilinciyle yaptığı konusunda tarihçiler hemfikir. Hatta sırf bu sebeple, Sans Souci adını verdiği sarayın, Prusya Kralı Frederick’in yaptırdığı Postdam’daki (Berlin) Sans Souci sarayına bir cevap verme amacı güttüğü bile düşünülmüş (Trouillot’ya göre alakaları yoktur).

Fakat, bu durum onu tam da “efendisi gibi” kılmıştır: acımasız, gösterişçi, bencil.

Dokuz yıllık krallığı sırasında halkına o kadar zulmetmiştir ki, sonunda isyan dalgasının kendisini yutacağını fark edip, (Trouillot’ya göre) bir Afrikalı siyahî tarafından öldürülmemek için gümüş bir kurşunla intiharı seçmiştir. Gerçekten de ölümüyle birlikte veliaht prens İkinci Henri de isyancılar tarafından katledilir ve krallık sona erer.

Christophe, akıllı bir adamdır. 1814’te Napolyon’un görevden azledilmesiyle tahta geçen On Sekizinci Louis, burayı yeniden ele geçirmek ve köleliği geri getirmek ister. Fakat Christophe, İngilizlerle kurduğu iyi ilişkiler sayesinde bu tehlikeyi bertaraf etmeyi başarır.

Ancak hırsı, aklının önüne geçmiştir.

(Daha sonra Haitililer bir “halk kahramanı” arayışına girdiklerinde Henri Christophe’u mitleştirecektir. Trouillot’nun Haiti Devrimi’ni ve etrafındaki olayları anlattığı kitabı, Geçmişi Susturmak ismiyle Türkçe’de de mevcut.)

***

Brezilyalı filozof ve pedagog Paulo Freire’ye göre, zulüm gören, horlanan, insanlık dışı muameleye maruz kalanların iç dünyasında, zalim ve baskıcı insanların etkisi zannedilenden çok daha fazla. Zalim, sadece fizikî olarak kısıtlama sağlamıyor. Psikolojik olarak da, zulmettiğinin hayatına etki ediyor. Üstelik bu psikolojik yaralar, fizikî yaralar gibi görünür olmadığından, etkilerini fark edebilmek zaman alıyor.

Freire’ye göre zulüm gören, bir süre sonra zalimin ideolojisini içselleştiriyor. Tıpkı onun gibi davranmaya başlıyor.

Bu süreç, aslında beklenmedik bir durum değil. Mazlumlar sadece geçmişte yaşadıkları mağduriyetleri gündeme getirerek bir meşruiyet sağlamakla kalmıyor, farkında olmadan zihin dünyasında büyüttüğü, adeta bilinçaltına kazıdığı zalimle müşahhas hâle geliyor.

Zalimin, mazluma kendini zayıf hissettirmesi bir noktadan sonra kendini suçlamasına, yok etmesine ve öz bilincinde açılan bu boşluğu zalimin ideolojisiyle doldurmasına yol açıyor.

Dediğim gibi, bu çok farkında olunan bir süreç değil. Bolşevik Devrimi’nin akabinde tıpkı Romanov Hanedanı gibi baskıcı bir rejim kuracaklarını, pek düşünmemiştir Rus devrimciler. II. Abdülhamit’e karşı ayaklanan İttihat ve Terakki’nin “kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” çizgisinin zamanla, aynı baskıcı noktaya yakınsaması, basitçe gücün caydırıcılığı ile açıklanamaz kanımca.

Daha bireysel katmanda bile, çocukluğunda istismar yaşamış, zulüm görmüş kimselerin ileride istismarcıya dönüşmeleri, kimliklerini yaralayan bu vahim durumu, kimliklerinin bir parçası hâline getirmeleri, maalesef örneklerine hiç de azımsanmayacak oranda rastlanan bir durum.

Brezilyalı eğitimci Freire, bu sebeple özgürleşmenin, zulümden kurtulmanın sadece amaçlar değil araçlarda da kendine özgü ve “özgür” olması gerektiği görüşünde. Ezilenlerin Pedagojisi (Türkçe’si Ayrıntı Yayınları’nda mevcut, kitap hakkında bir miktar bilgi sahibi olmak için şuraya göz atabilirsiniz.) isimli kitabında, ezilenlerin kendi kimliklerindeki bu ayıptan kurtulmak için “ezen” tarafına geçmeyi alttan alta arzulayabileceğini, bu sebeple de zamanla onun yöntemlerini kullanmakta beis görmeyeceğini anlatıyor.

Çünkü aslında “ezilen” öncelikli olarak çarpık düzene değil, kendi konumuna itiraz ediyor. Kaybeden tarafta olmak istemediği için isyana kalkıyor. “Ezen” konumuna geçtiğinde ise mücadelesinin doğru yönde geliştiğini düşünüyor.

Freire’nin bahsettiği şekilde ilerleyen bir “özgürlük mücadelesi” ya da “siyasal devrim” nihayetinde zulmedenin başlattığı noktaya dönmeye mahkum. Çünkü düzeni kökten değiştirmiyor, kendisinin de içinde bulunduğu öznelere, tıpkı zalim idarecinin baktığı yerden bakıyor: pasif, yardıma muhtaç ve iradesiz.

Bu bakışı nasıl ediniyor dersiniz? Zulüm sürecinin en önemli propagandası budur çünkü. Zulmedilen kitlenin, ya da daha genel olarak halkın, işe yaramaz, beceriksiz ve acınası durumda olduğunu işler. Mağduriyetin uzun sürmesi, bu algıyı pekiştirir. Köy meydanında sürekli dayak yiyen adam, nihayetinde köylüler tarafından ayıplanmaya başlar. Artık zulmün kendi ahmaklığı sebebiyle vuku bulduğu dillendirilmeye başlar.

Köylü bu arada, aslında mazlumun hatalarından dem vurarak, iki tavır ortaya koyar: 1) Kendi güvenliğini sürdürebilmek için kendini kandırmaya çalışmaktadır, (eğer onun gibi yapmazsam, bu dayağı yemem!) ve 2) zalimin mutlak otoritesi karşısında kendinin de pasif bir konumda olduğunu içten içe bilse de, mağdurdan kendini ayrıştırarak kendine bir irade biçmeye çabalar.

***

Peki, bu sarmaldan nasıl çıkılacak?

Freire kitabında politik dönüşümü bir eğitim süreci olarak görüyor. Bu eğitimde öznelerin pasif bilgi bankalarına dönüştürülmesine şiddetle karşı çıkıyor. Bilhassa zulüm görmüş toplumların önceki düzenden kalan pasif pozisyonlarından çıkabilmesi için sistemin onları aktif, katılımcı birer birey olarak tanımlaması ve ona göre davranmasını şart koşuyor.

Bu sebeple de sloganlar ve bildirilerden kaçarak, basit söylemlerden uzak durarak, zalim otoriter figürün yıkılışından sonra ezilenler arasında iyileştirici, herkesi kendi iradesinin farkına vardıracak ve özneliğini (failliğini) onlara hatırlatacak bir diyalog öneriyor.

Bu diyalog elbette zalimin ideolojisini amaçları ve yöntemleriyle deşifre etmeye, mazlumunsa kendine yeni bir yol bulmasına yardımcı olacak türden bir eğitim sürecini hedefliyor.

Güney Afrika’daki apartheid (ırk ayrımcılığı) döneminde, beyazların siyahlara yönelik yok edici zulmüne karşı Nelson Mandela’nın önerdiği siyasette de bir miktar Freire’den izler görmek mümkün. Mandela’nın barışı sağlamasından sonra kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonları, apartheid döneminde yaşananların detayları ile bilinmesine, toplumun buradan bir “diyalog” çıkarabilmesine yardımcı olmuştu.

ABD’deki Afro-Amerikalıların sivil toplum mücadeleleri de, bu nesnelikten özneliğe çıkmanın izlerini taşır.

Öte yandan mazlumların zalimlere dönüştüğü sayısız örnek var. Kolonileşme sonrası (post-kolonyal) dönemde kendilerini mazlumlar, mağdurlar olarak konumlayıp bir heyulaya dönüştürdükleri emperyalizmle mücadele ettiğini düşünen, fakat kendi halkını pasifleştirip, adeta iktidarın nesnelerine dönüştüren çok sayıda siyasî harekete rastlamak mümkün.

Burada tarihten alınması gereken ibret, “özgürlük” diyerek yola çıkanların her zaman “özgürlük” peşinde olmadığını hatırlamaktır. Ama daha önemlisi, kendi iç dünyamızda zalimin zulmünün etkilerini araştırıp ondan parçalar taşıyıp taşımadığımızı her zaman sorgulamamız gerekir.

Zalimin mazluma en kolay bulaştırdığı şey, nefrettir. Onu “insanlık dışı bir varlık” hâline getirmeye (dehümanizasyon) çalışırken, mazlumun zihin dünyasında da başkalarını (zalim ve yandaşlarını mesela) insanlık dışı görmesine yol açar.

Bu sebeple mağdur, kendini yaşadığı zulme göre tanımlamaktan kaçınmalı, kendi kimliğini kendi imkânlarıyla kurmanın yollarına bakmalı. Nietzsche’nin dediği gibi: “Canavarlarla savaşan kendisinin de bir canavara dönüşmemesine dikkat etmelidir! Dipsiz, karanlık bir boşluğa uzun süre bakarsan, o dipsiz, karanlık boşluk da sana bakmaya başlar.”

[Yavuz Altun] 22.2.2019 [TR724]

AİHM’den aleyhe gelen 4 dava üzerinden Türk Yargısı [Ramazan Faruk Güzel]

Türkiye, uzun süre 12 Eylül darbesi sonrası yaşanan “insan hakları ihlalleri”ne dair davalarla boğuşmuştu AİHM’de.. “Adalet ve daha çok özgürlük” vaatleriyle 2002’de iktidara gelen AKP Hükümeti’nin AB’ye üyelik kapsamında başlattığı “Uyum paketleri” ile ihlaller azalmaya, AİHM’deki dosyalar eritilmeye başlanmıştı.

Lord Acton’a ait meşhur bir söz var: “Power corrupts absolute power corrupts absolutely.” (Ya da “All power tends to corrupt; absolute power corrupts absolutely.”) “Güç yozlaştırır, mutlak güç daha çok yozlaştırır.”

Onun bir de devamı var: “And absolute corruption annihilates the once powerful.” Yani “Mutlak yozlaşma o baştaki güçlüyü de ortadan kaldırır.”

Bu söz adeta AKP’nin ve RT Erdoğan’ın siyasi serüvenin özeti gibi. Herkesçe albenisi olan vaatlerle iktidar olan AKP, bütün güçleri ele geçirdikten sonra vaadettikleri değerlerin en büyük düşmanı haline geldi. İktidar, artık kendi eliyle meşruiyetini, varlık sebebini ortadan kaldırdı ve kendisini adeta yokluğa mahkum etme yönünde ilerliyor.

Bir zamanlar AİHM’de dava sayımızı en alt seviyelere taşımakla övünürken, şimdilerde Cumhuriyet tarihinin belki de en yoğun ve ağır hak ihlali iddiaları ve bu yönde açılmış davaları ile muhatap ülke..

Davalar, şikayet, başvurular yağmur gibi AİHM’e yağarken, bu mahkeme de topu taca atıp “Bir OHAL komisyonu kurularak iç hukuk yollarının tüketilme kısır döngüleri ile uğraşılması” fikrini hükumete vermişti. Bundan dolayı insan hakkı arayışları bir kör döğüşüne dönmüş vaziyette. Buna rağmen Türkiye’ye dair, “Hak ihlallerin düzeltilmesi” yönünde de kararlar gelmeye devam ediyor.

Demirtaş’ın uzun tutukluluğunun kaldırılması, tutuksuz yargılama yapılması” yönündeki karardan sonra şimdi TC Devleti aleyhine 4 karar daha var. Bu 4 davanın içeriği, adeta şu anki Türkiye’de yaşanan hak ihlallerini özeti gibi:

İşkence, mülkiyet ihlali, ayrımcılık, vatandaşa terör suçlamalarında haksızlıklar!

Bunları sırayla ele almaya çalışalım.

1- İŞKENCE-KÖTÜ MUAMELE

Türkiye aleyhine karar verilen ilk dava, devletin işkence ve kötü muamelesine maruz kalan Kemal Gömi’nin davası… Gömi’nin yaşadığı süreç şöyle:

– 1993 yılında “Dev-Sol üyesi olmak”, “Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs etmek” ile suçlanmış,

– 1997’de idam cezası almış,

– 3 Ağustos 2002’de AB Uyum Yasaları çerçevesinde idam cezasının kaldırılmasıyla birlikte Gömi’nin idam cezası “ağırlaştırılmış müebbet”e çevrilmiş,

– Bolu F Tipi Cezaevi’nde tek kişilik hücreye konan Gömi’ye 2003 yılında Adli Tıp Kurumu’nca “psikosomatik bozukluk” teşhisi konmuş,

– Adli Tıp Kurumu, 22 Eylül 2010’da Gömi’ye bu sefer “rezidüel şizofreni” teşhisi koymuş ve “Hapishane koşullarında yaşayamaz, Cumhurbaşkanlığı affına uygundur” şeklinde 9269 numaralı raporunu vermiş,

– Avukatı, bu raporla birlikte, Gömi’nin cezasının kaldırılması için 25 Şubat 2011’de Cumhurbaşkanlığı’na sunulmak üzere Adalet Bakanlığı’na dilekçe vermiş ama bütün başvuruları reddedilmiş.

– Bunun üzerine avukatları 2011’de AİHM’e “işkence ve kötü muamele” iddiasıyla başvurmuş…

Bu müracaattan 8 yıl sonra anca mahkeme kararını verdi ve Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “işkence ve kötü muamele”yi yasaklayan maddesini çiğnediğine hükmederek, Türkiye’nin, Gömi’ye 10 bin euro da tazminat ödemesi yönünde karar verdi.

Şimdi Türkiye’de sayısız işkence, kötü muamele, taciz, tecavüz iddiaları var. Bunlar da nihayetinde AİHM’e gelecek… Dolayısıyla da gerek failleri, gerekse devlet için ağır cezalar yolda sayılır.

2-MÜLKİYET HAKKI İHLALİ

Türkiye devleti aleyhine çıkan ikinci dava da bir mülkiyet ihlaline dair. Arsasına el konulan Ilımdar Çataltepe’nin açtığı davada AİHM, Türkiye’nin “özel mülkiyetin ihlali suçunu işlediği”ne hükmetti ve başvurucuya “295 bin euro maddi, 5 bin euro manevi, 3 bin euro da mahkeme masrafı ödemesi” yönünde karar verdi.

Bir vatandaşının arsasına el koymasından dolayı Türkiye aleyhine tazminata hükmedilirken, halen ülke içinde binlerce insanın menkul- gayrimenkul mallarına “terör üyeliği” bahanesi ile el konuluyor, tedbir konuluyor, maaşları ve hesapları bloke ediliyor. Ülkede yaşayan insanların can güvenliği olmadığı gibi mal güvenliği de tamamen pamuk ipliğine bağlı vaziyette. Bir sabah kalktığınızda bir SC Hakiminden alınmış bir karar ile herşeyinizi kaybetmeniz mümkün.

3-DİN ve VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ İHLALi

Türkiye aleyine sonuçlanan üçüncü dava ise CEM Vakfı’nın açtığı;

“Camilerin elektrik faturalarının ödenirken cemevlerinin faturalarının ödenmemesi” ile ilgili dava… Hatırlarsınız, 2010 yılında açılan davayla ilgili AİHM daha önce konuyla ilgili “Türkiye’nin ayrımcılık yaptığına” ve “düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü ihlal ettiği” yönünde karar vermişti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 2010 yılında açılan davayı 2016 yılı nisan ayında karara bağlamış, “Türkiye’de Alevilerin din özgürlüğü haklarının ihlal edildiğine ve kendilerine dini planda ayrımcılık yapıldığına” hükmetmişti.

AİHM, “Türkiye’nin CEM Vakfı’na 44 bin 400 euro maddi ve 10 bin euro manevi tazminat ödemesine” karar vermiş, Türkiye ise mahkemeye başvurarak maddi tazminatın 22 bin 300 euroya düşürülmesini talep etmişti.

AİHM yeni kararı ile bu başvuruyu reddedip “CEM Vakfı’na toplam 54 bin 400 euro ödenmesine” hükmetmiş oldu.

Ve şu anda Türkiye’de Gülen Cemaati, Furkan Vakfı gibi dini gruplara karşı baskılar uygulanıyor, en derin hak ihlalleri işleniyor. “Devlet yardımı”nı geçtik, bu muhalif grupların en temel hakları bile tanınmıyor. Bunların davaya dönüşmesi durumunda Türkiye’nin ödeyeceği tazminatlar yüzbinlerle, milyonlarla değil, belki milyar Euroluk tazminatlarla ifade edilecektir.

4- “TERÖR DAVASI”NDA HAKSIZLIKLARA DAİR:

PKK üyesi olmakla suçlanan Ruşen Bayar’ın başvurusu görüldü ve Türkiye aleyhine hükmedildi. Süreç şöyle idi:

– Terör örgütü üyeliği iddiasıyla Bayar 2004’te yargılanmaya başlanmıştı,

– 2009 yılında hapis cezasına mahkum olmuş, cezası 2010’da onanmıştı,

-Bayar, davayı AİHM’e taşıdı ve yargılama sırasında 8 alanda hak ihlali olduğunu ileri sürmüştü:

“Makul yargılama süresi”, “ifade verirken avukata erişim hakkı”, “suç ile itham edilen kişilerin hakları”, “hak ve özgürlükleri ihlal edilen kişilerin başvuru yapma hakkı” gibi..

Ve AİHM, son kararında bu 8 ayrı ihlalden Türkiye’yi mahkum etti ve Bayar’a 5 bin 300 euro manevi, 2 bin 309 euro da maddi tazminat ödenmesine hükmetti.

Ve şu son 4-5 yıl içerisinde Türkiye’deki muhalif görülen kimselere türlü terör iddiaları ileri sürülüyor. “terörist” yakıştırması o kadar sıradan hale geldi ki sebze halindeki patates, soğan satıcısı esnaf bile çok rahat “terör faaliyeti içinde olmakla” bile suçlanabiliyor.  Barış Akademisyenleri, gazeteciler, yazarlar, sayıları yüzbinleri geçen Gülen Hareketi üyeleri, Kürt siyasiler değişik terör örgütü tanımlamaları altında suçlanıyorlar. Yargılamaları o kadar temel insan haklarından mahrum yürüyor ki, ileride Türkiye’nin çok astronik cezalar ödeyeceği su götürmez!

TÜRKİYE’Yİ BEKLEYENLER VE ÇAY KEYFİ…

Sadece Türkiye’nin AİHM’de şu son 4 davada ödeyeceği tazminat 375 bin euroyu (yaklaşık 2 milyon 240 Türk lirasını) aşmış durumda. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), “Batman’ın Hasankeyf ilçesindeki Ilısu Barajı inşasının kültürel mirasa zarar verdiği” gerekçesiyle yapılan başvuruyu reddetti. Kararda, ‘kabul edilemez’ denilen başvurunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) hükümleriyle bağdaşmadığı, kültürel mirasın korunmasının AİHS’nde bireysel hak olarak yer almadığı, üye ülkeler arasında “kültürel mirasın korunmasının AİHS hükümlerine dahil edilmesine ilişkin görüş birliği bulunmadığı”, bu yönde ortak bir temayülün da oluşmadığı kaydedildi. Yani şimdilik Türkiye’nin “kültürel mirası yok etme” konusunda bir engel yok, tazminat yok. O yönden devam…

Bir de Cumhuriyet Gazetesi yazarlarının dosyası var… O dava AİHM’e gideli 2 yıl oldu. (Anayasa Mahkemesi’ne gideli 2 yıl 2 ay oldu ve hâlâ Genel Kurul’da sırada bekliyor.) Demirtaş vb kararlarında gördük, bu ülkede artık AİHM kararları da AYM kararları da –istenirse- uygulanmayabiliyor. Nitekim Anayasa Mahkemesi kararı ‘ilk derece mahkeme’ tarafından yasalara aykırı bir şekilde tanınmamıştı. Ve pervasızca tanımayan o hâkim ‘ödül’ olarak Yargıtay’a atanmıştı. Bu durumu köşesine taşıyan Murat Sabuncu, herkesi “keyif çayı” içmeye çağırıyor haklı olarak.

Malumunuz,  Erdoğan, yüksek yargının başkanlarını alıp çay toplamaya götürmüştü. Orada ne kadar çay mahsulü toplandı bilinmez ama şimdi seçmenlerine 250 gramlık seçim çay paketi rüşvetleri dağıtıyor. Yargının adaleti sağlama iddiası çoktan bitti, bari çay toplayarak ülke ekonomisine bir katkısı olsa. Zira ileride ülkeyi bekleyen daha çok büyük tazminat davaları var.

[Ramazan Faruk Güzel] 22.2.2019 [TR724]

Siz ne biçim mafyasınız? [Alper Ender Fırat]

Nemo Bandeira bir işadamı olarak görünse de, paravan şirketinin arkasında uyuşturucu ticareti yapan bir barondur. Gözünü kırpmadan adam öldüren ve öldürten Bandeira bu suçları da devlet içinde kurduğu büyük rüşvet çarkı sayesinde örtbas etmektedir. Bütün işlerini mafya usulünce halleden Bandeira günün birinde Alzheimer olduğunu öğrenir.

Netflix’de oynayan ‘Yetkisiz Bir Hayat’ dizisi işlenen cinayetleri, devlet içinde dönen rüşvet çarkını, yozlaşmış polis ve yargı teşkilatını, uyuşturucudan kazanılan büyük paraları konu alan bir mafya dizisi. Filmin baş kahramanı Nemo Bandeira her yönüyle bir suç makinasıdır.

Ama film boyunca rakipleriyle ettiği kavgalarda söylediği en önemli şey ailenin dokunulmazlığıdır. Bizim kavgada der ‘aile dokunulmazdır. Rakibinin ailesine dokunamazsın bu işin kitabı böyledir’.

Yani her türlü suçu kolaylıkla işleyen bir adam, bir mafya babası konu aile olunca dokunmuyor.

En acımasız gangasterler bile en acımasız kavgalarda aileye dokunmuyor onu kutsal biliyor. Savaşın ahlakıdır kadına, çocuğa, yaşlıya, aileye dokunmamak. En aşağılık katiller bile söz konusu aile olduğunda kılları kıpırdamıyor.

Bunları görünce insan sormadan edemiyor. Siz nasıl bir mafyasınız? Mafya olsanız sizin de bir raconunuz, kendi içinizde bir ahlakınız, kuralınız olur. Sizdeki nasıl bir ahlaksızlık, nasıl bir mide, nasıl bir onur, nasıl bir haysiyet? Nasıl bir ödlekliktir ki ailelere, kadınlara musallat oluyorsunuz. Nasıl bir gözü dönmüşlük, nasil bir şeref yoksunluğudur? On binlerce kadını Türkiye cumhuriyeti yasalarına göre hiçbir gerekçe olmadan nasıl tutuklarsınız? Bir bankaya para yatırmak diye bir suç olabilir mi? Zorda kalmışlara yardım etmek için sarma sarmak diye bir suç olabilir mi? En vahşi barbarlar bile lohusa kadına dokunmazken siz hangi kinin intikamını alıyorsunuz?

Hem babayı tutukluyorsunuz hem anneyi, hem neneyi hem dedeyi. Bebekleri babadan, çocukları anadan, her birini birbirinden ayırıp soykırıma tabi tutuyorsunuz. Bir toplumun en temel yapısını yani aileyi bozuyorsunuz. Her dinde, her inançta, her kimlikte dokunulmaz olan, lohusa kadınları, yeni doğmuş bebekleri nasıl bir ahlaksızlıkla zindanlara atıyorsunuz. Eli kanlı mafya babalarının bile sakındığı şeye el uzatırken hangi ahlaka, hangi inanca sığınıyor, hangi metinden yetki alıyorsunuz?

Şunu kesin anladık ki; yıllarca ahlak, din, inanç, ilke, dava üzerine kocaman kocaman laf etmişlerden bir ses çıkmayacak. Kadın derneklerinden, anneliği yaşamış yazarlardan, Sezai Karakoç’tan, Rasim Özdenören’den, İsmet Özel’den, Deniz Ülke Arıboğan’dan ve daha nicelerinden bir itiraz gelmeyecek. Ülkede bunca hak ihlali varken, zalimler kadınlara, aileye musallat olurken, hak adına çıkıp iki söz söylemeyecekler. Bari azıcık kendine saygısı olan bir mafya babası çıkıp desin, savaşta kadına, aileye el uzatılmaz.

Yok mudur bu kadarcık yüreği olan bir mafya babası, yok mudur kavgayı şerefinizle yapın diyecek bir ses.  Bari Nemo Bandeira gelip dese ‘bizim raconumuzda bile aileye dokunulmaz.‘

[Alper Ender Fırat] 22.2.2019 [TR724]

Karanlığın kirli maşaları! [Naci Karadağ]

Alman Meclisi, yakın zaman önce bu ülkedeki Türkler ile Türk istihbarat servisinin ilişkilerini yakın izlemeye aldıktan sonra bir rapor yayınladı.

Rapor, Türkiye açısından dehşet verici tespitler ve iddialar ile dolu.

En önemli tespit ise şu:

“Türk istihbaratı başta Diyanet işleri olmak üzere, yurt dışında bulunan Türkleri zaman zaman operasyon elemanı gibi kullanmak da dahil pek çok şekilde suiistimal etmektedir…”

353 sayfalık raporda, özellikle son yıllarda Türk hükumetinin yurt dışında yaşayan Türkler ile olan ilişkisindeki karanlık ve kirli noktalara temas ettiği mevzular yenilir yutulur gibi değil.

Yurt dışında yaşayan Türkler ne kadar farkında bilmiyorum ama sayıları her geçen gün artan bir kitlenin, her geçen gün daha fazla otoriter bir devletin gönüllü, paralı ya da muvazzaf personeli durumuna düştüklerinin ağır faturaları olabilir. (BKZ)

Nitekim bu raporun ilk sonucu kısa sürede alındı. Alman hükümeti 2014-2017’de Diyanet Almanya kolu DITIB’e 5 milyon 983 bin 429 Euro yardım yapmıştı. 2018’den itibaren tüm yardımları kesildi. Bu kesintinin gerekçelerinden biri de: Camiler parti merkezlerine dönüştürülmesiydi. Paraları kesen ana gerekçe ise “muhaliflere yönelik ajanlık faaliyetleri”ydi… Metin Külünk’ün de ismen geçtiği raporda mevcut iktidarın Germanien Osmanen gibi yasadışı yapılar da dahil olmak üzere, yurt dışında illegal işlere girişmesi yine medyaya yansıyan hususlardan biriydi. Bu konuda bir seri yazı kaleme almıştır. Başlığı şöyleydi: Reis’in Kriminal Çetesi: Germanian Osmanen (BKZ)

Nitekim güncel yaşanan gelişmeler de bu raporu destekler mahiyette.

Örneğin birkaç haftadır Erdoğan ve AKP iktidarının hedefinde olan İŞ Bankası’nın Berlin’deki binasına bir eylem gerçekleştirildi. Aşağıda görselini gördüğünüz hale geldi bina!

Hatırlıyorsunuz daha önce bu köşede Amerika’da yaşanan bir saldırı neticesinde şöyle bir yazı kaleme almıştık: Vaka-yı Vakkas örneğinde MİT’leştirilen gurbetçiler! (BKZ)

İşin daha da vahim kısmı ise, özellikle bazı dış temsilcilikler, konsoloslukların bu olaylarda ciddi bir rol üstlenmesi, bazı diplomatların birer dış işleri personelinden ziyade istihbarat personeli gibi davranmasıydı.

Şüphesiz gerek elçiliklerde olup bitenler, gerekse diplomatlar bulundukları ülkelerde bu konuda yakın takibat altına alınmış durumda. Zira kimse Kaşıkçı Olayı’na benzer bir durumun kendi ülkesinde yaşanmasını istemez!

Türk konsolosluklarında yaşanan hukuk tanımazlıkların ve tuhaf işlerin sayısının her geçen gün artması neticesinde kaleme aldığımız yazının başlığı ise şöyleydi: Külhanbeylikten bozma konsoloslar çağı! (BKZ)

Önceki gün ise Avrupa Parlamentosu (AP) Dış İlişkiler Komitesi’nde Türkiye raporunda yapılan değişiklikler oylamaya sunuldu. 7 olumsuz oya karşı 47 evet oyu ile kabul edilen raporda Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki üyelik müzakerelerinin askıya alınması da önerildi. Oy çokluğuyla kabul edilen rapor 13 Mart’ta oylanacak. (BKZ)

Rapor inanılmaz bir içeriğe sahip ve Alman Meclisi’nin raporunu destekler mahiyette.

Bir göz atalım:

Raporda OHAL’in fiili olarak devam ettiği, OHAL prosedürlerinin halen yerel idare ve makamlarca devam ettirildiği yer alıyor. İfade özgürlüğü, toplanma özgürlüğü ve mal edinme özgürlüğü konusunda çok ciddi geriye gidişin olduğu ve bundan endişe duyulduğu belirtiliyor.

Terör iddiaları sebebiyle 150 bin kişinin gözaltına alınması ve 78 bin kişinin tutuklanmasından çok derin endişe duyulduğu ve bu davaların çoğunda kesin kanıt olmadan işlem yapıldığı raporda yer alan bir diğer husus.

Raporun en çarpıcı yönlerinden biri de Gülen Cemaati’ne yapılanlarla ilgili: Raporda Gülen Hareketi ve muhaliflere baskı uygulamak için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Türk istihbarat kurumu tarafından kullanılmasının büyük endişeye sebep olduğu ifade ediliyor. Bu durumun Avrupa ülkelerinin egemenlik haklarını ve sosyal düzenini tehdit ettiği belirtilerek bu konuda Avrupa ve üye ülkelerin güvenlik birimleri göreve davet ediliyor.

Pasaport üçkağıtları, usulsüzlükler, adam kaçırma, sahte belge tanzimi, gizli takip, taciz raporda yer alan onlarca başlıktan bir kaçı…

Yani özgür ve demokrat ülkeler Türkiye ve dış temsilciliklerinde yaşananları çok yakından takip ediyor.

Raporun en can alıcı kısımlarından biri de, Türkiye’nin bu karanlık tünele neden girdiğinin cevabı mahiyetinde: Ülkede yaşanan büyük yolsuzluklar görmezden gelindiği gibi, daha da büyüyerek devam ediyor. Türkiye tam anlamıyla bir yolsuzluk ülkesi olmuş durumda.

İşin bir bölümünün mahiyeti böyle…

Daha tehlikeli ve ülkenin başını belaya sokacak bölümü ise, ülkenin kurumsal olarak terör örgütleriyle içli dışlı oluşu.

Mevcut Türk hükumetinin IŞİD, Nusra gibi terör örgütleriyle ticari varan ilişkisi başta Rusya olmak üzere, Amerika, Almanya, İngiltere ve Hollanda resmi makamlarının resmi raporlarına girmiş durumda.

Rus haber ajansı Sputnik birkaç gün önce dehşet verici bir haber yayınladı: buna göre, hastaneden bir kaynak, Suriye’nin İdlib şehrinde pazartesi akşamı meydana gelen patlama sonucu kafasından ağır yaralanan bir kişi Antakya’ya getirildi. Kafasına isabet eden şarapnelin beyin sarsıntısına yol açtığını ve yaralının ameliyat edildiğini söyleyen kaynak, Sputnik’e bu kişinin Cevlani olduğunu açıkladı. Kaynak, “Antakya Devlet Hastanesi’ne getirilen kişi terörist Ebu Muhammed el-Cevlani’dir” dedi. El-Cevlani’nin yoğun bakıma alındığını, durumun ağır ve komada olduğunu belirtti.

Bırakınız haberin yalanlanmasını, yetkililer böylesi bir olayı görmezden gelmeyi tercih ettiler nedense.

Dünya medyasında peşpeşe yayınlanan benzer içerikli haberlerin tamamı ya yerel kaynaklara ya yabancı ülkelerin resmi raporlarına dayanıyordu.

Türkiye, her otoriter rejimlerde olduğu gibi, resmi yollarla bunu yalanlamak ve aksini kanıtlamak yerine, bu haberleri yapan yayın organları ve gazetecileri hedef almayı tercih etti nedense.

Bunun içinse kullandığı yöntem artık biliniyordu: Konsoloslar ve elçilik aracılığıyla yönlendirilen gazeteci kılıklı troller ve tetikçiler.

Konu, Gülen cemaatine yakın isimler olunca siz buna kuyruk acıları ve rövanş hislerini de ekleyin…

İşte Hollanda’da yayınlanan ve adeta Ergenekon bülteni gibi çıkan Vatan gazetesi de bunun en çarpıcı örneklerinden biri oldu.

Siyasal İslamcılar ile Ergenekoncuların şaşırtıcı bir kokteyli olan bir yapı yurt dışındaki Türkler üzerinde terör estirmeye devam etmeye çabalıyor.

Her ne kadar yerel mahkemeler yaşanılan ülkenin Muz Cumhuriyeti olmadığını aldıkları kararlarla hatırlatsalar da, cuntacılar ile radikal İslamcıların eylem birliği mevcut iktidarın organizasyonuyla operasyonel haberler yapmaya devam ediyor.

Aşağıda bunun son örneğini göreceksiniz…

Basri Doğan Hollanda’da yaşayan herkesin tanıdığı bir duayen gazeteci. Mesleki geçmişi pırıl pırıl. Bunu hem orada yaşayan gurbetçiler hem de Hollanda medya sektörü ve resmi makamları çok iyi biliyorlar.

Doğan’ın vaktiyle yaptığı Ergenekon haberlerinden dolayı bir kesimin çok ciddi bir kuyruk acısı olduğu sır değil. Bu yapı Basri’yi hedef göstermek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Daha önce organize ettikleri sosyal medya saldırısından dolayı, aldıkları ceza ise nefretlerinin üzerine tüy dikmiş gibi. (BKZ) (BKZ)

Bu yapının kalite kumaşını çok iyi biliyoruz. Dolayısıyla kullandığı sefil dil ve gazetecilikle uzaktan yakından ilgisi olmayan üslubun şaşılacak bir yönü yok. Herkes kendine yakışanı yapacak şüphesiz. Tetikçi zihniyet ve sadık personelden farklı bir şey beklemek şüphesiz eşyanın tabiatına aykırı.

Ancak, Vatan gazetesinin haberinde bir bölüm var ki, cidden çok güldüm ve “Ezikliğin bu kadarına pes” dedim.

Gazete aklı sıra “Basri Doğan kimdir” başlığıyla aşağılamaya çalıştığı bölümde Basri’nine eğitimsiz bir köylü olduğunu ima etmeye çalışarak okey kahvesi edasıyla aklı sıra aşağılamış. Haspaların kendileri Edinburg Arşidükü’nün şatosundan oldukları için küçümsüyorlar bittabi!

Toparlayacak olursak, Türkiye kendi tercihiyle bir yola girdi ve dikta otobanında son sürat ilerliyor. Bunu en iyi ise, bu filmi yaklaşık 70 yıl önce izleyen Avrupalılar anlıyorlar. Gidilen yol yol olmadığı gibi, Türkiye’nin durum farklı. Çünkü iyi kötü bir demokrasisi olan yapının demokrasiyi kullanarak diktatörlüğe dönüşmesi çok çarpıcı.

Daha çarpıcı olan ise, kendi istihbarat ve konsoloslukları aracılığıyla yurt dışında yaşayan Türkleri de karanlık anaforun içine çekmeleri.

Erdoğan’ın karanlık kollarının, Ergenekon ve radikal dinci terör ile kolkola girerek verdiği resim de bunun çok net bir kanıtı adeta.

[Naci Karadağ] 22.2.2019 [TR724]

Niçin satıyorlar? Niçin kapatıyorlar? Niçin gidiyorlar? [Semih Ardıç]

Türkiye’de işlerin yolunda gittiği senelerde Murat Ülker gibi işadamları senede birkaç yatırım müjdesi verirdi. Gazetelerin ekonomi sayfalarını gün aşırı yeni bir başarı hikâyesi süslerdi.

2007 senesinde çikolatanın “Kaşık Elması” diye nitelenen Godiva markasını tesis ve bayi ağı ile beraber 803 milyon dolara satın alması eski güzel günlerin en ışıltılı sayfalarından biriydi.

MURAT ÜLKER SATMAYA DEVAM EDİYOR

Murat Bey 2015’ten beri pek çok sektörde ya küçüldü ya da şirketlerini başkalarına devretti. İki gün evvel Godiva’nın Belçika fabrikası ile Güney Kore ve Japonya ticari faaliyetlerinin tamamını Yeni Zelanda’ya sattı.

Elinde kalan şirketlerinin ekseriyet hissesini ise İngiltere’nin başşehri Londra’da kurduğu Pladis’e devretmişti.

Türkiye’de bisküvi, çikolata, şekerleme, içecek ve süt ürünleri tesisleri için kullandığı 6,5 milyar dolar kredi için de geçen sene pazarlık masasına oturmuştu.

Müzakerelerin neticesinde Ülker’in borçların daha uzun vadeye yayılmıştı.

Geçen hafta yeni bir mukavele imzalayan Ülker inşaat sektörüne ham madde tedarik eden yarım asırlık Kümaş Manyezit’i de 500 milyon dolara Avusturyalı bir firmaya sattı.

ÜLKER GİBİ BAŞKA İŞADAMLARI DA SATIYOR

Ülker ile mahdut değil satış furyası. Ferit Şahenk de Murat Bey’in izinden gidiyor. Otel, alışveriş merkezi, gayrimenkul namına ne varsa satıyor.

Meşhur olmayan işadamları arasında da tesisleri satıp nakde dönenlerin sayısı artarken yabancı yatırımcılar seneler evvel kurdukları tesisleri ya kapatıyor ya da ölü fiyatına devrediyor.

Japon Honda’nın Kocaeli Gebze Şekerpınar’da 1997’den beri “Civic sedan” modelini imal ettiği tesisi kapatacağının haberi İngiltere’den geldi.

Nitetim Türkiye’de böyle bir kararı ilan etmeye kimse cesaret edemiyor. Saray ne der sonra?

HONDA’NIN VEDASI BAŞKA VEDALARIN HABERCİSİ

Bin 500 kişinin istihdam edildiği ve senelik 50 bin adet otomobil kapasitesine sahip tesisin kapatılması doğrudan yatırım çekmekte zorlanan Türkiye’nin en son arzu edeceği menfi bir hadisedir.

Honda’nın kapatma kararı başka yabancılara cesaret verebilir. Benzer kararların çoğalması Türkiye namına kayıp üstüne kayıp demektir.

Ülker satıyor, Honda kapatıyor, sermaye ve gençler göç ediyor…

İktisadî kriz yüzünden morale muhtaç kalmış iş âlemi için bu haberler bardağı taşıran son damladan farksız.

HUKUK DEVLETİ İMHA EDİLDİ

Patronlar kulübü TÜSİAD’ın başkanlığına Simone Kaslowski’nin seçilmesi de gösteriyor ki yerli işadamları ortalıkta görünmek istemiyor.

Niçin böyle davrandıklarının cevabını herkes biliyor.

Hukuk devletinden uzaklaşılması, binden fazla şirkete sadece Hizmet Hareketi’ne yakın oldukları bahanesi ile el konulması, icra iflas dosyalarının mahkeme koridorlarına taşması gibi onlarca sebep sayılabilir.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Türkiye’yi vesayet karanlığından kurtarmak için reform üstüne reform yaptığı senelerin birikimi mum gibi eriyor.

Mumu eriten baskı ve zulüm ateşini yine AKP yaktı. Mağdurların, mazlumların sesi olmak vadiyle iktidar koltuğuna oturdukları tarihin üzerinde 17 sene geçti.

GADDARLAR, DAMATLAR, KADINA TACİZE SESSİS KALAN BAŞÖRTÜLÜLER

İlk günkü idealist kadroların yerini Süleyman Soylu ve Mevlüt Çavuşoğlu gibi nezaketten/edepten bînasip ve gaddar kimseler, Berat Albayrak gibi damatlar, tacizci polisin iğrenç fiili için “telaşla yapılmış” diyerek kendisini rezil rüsva eden Özlem Zengin gibi başörtülüler aldı.

Hepsinin başında da iki cümlesinden biri “Sen kimsin ya!” tehdidini kullanan ve başkanlık ihtirası uğruna memleketi ateşe veren Recep Tayyip Erdoğan gibi son devrin en zalim lideri var.

AB LİDERLERİ BU SEFER DE SESSİZ KALIRSA

Sermayedar kendisinden emin değilse, akşamdan sabaha devletleştirme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyorsa başka arayışlara girer.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) tam üyelik müzakerelerine başladığı 2005 senesindeki noktanın çok uzağında olduğu 14 Mart’ta yayımlanacak İlerleme Raporu’nda bir kere daha ortaya çıkacak.

O tarihe kadar Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanunu gibi AB’nin ıslahat talep ettiği bazı kanunlarda değişiklik yapılmazsa müzakerelerin resmen dondurulması hiç uzak bir ihtimal değil.

OSMAN KAVALA HÜKÜMETE DARBEYE TEŞEBBÜS ETMİŞ!

Gezi iddianamesinde Osman Kavala başta olmak üzere gazeteci Can Dündar ve oyuncu Mehmet Ali Alabora hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep edilmesi Brüksel’in alttan alma siyasetinin iflas ettiğinin tescilidir.

Son 3-4 senedir düşünce ve ifade hürriyetinden mülkiyet hakkına kadar hemen her başlıkta hukuk ve demokrasiyi katleden Erdoğan’ın kuru tehditlerine boyun eğen AB liderlerinin bu sefer Ankara’ya net mesaj verdiği belirtiliyor.

PERİNÇEKGİLLER VE ERDOĞAN

O zaviyeden af paketinin 31 Mart seçiminden evvel kanun haline geleyeceği konuşulsa da Perinçekgiller’in kıskıvrak yakaladığı Erdoğan’a ne kadar adım attıracağını hep beraber göreceğiz.

Hukukun üstünlüğünün değil üstünlerin hukukun hüküm sürdüğü bir ekonomide fabrikalar kapanır, sermaye yurt dışına kafileler halinde göç eder.

Sadece 2018 senesinde 3,5 milyar dolar farklı memleketlere yatırım için gitti.

Niçin gidiyorlar? Niçin kapatıyorlar? Niçin satıyorlar?

Cevabı Türkiye’nin son 3-4 senesinde saklı değil mi?

[Semih Ardıç] 22.2.2019 [TR724]

Beyhude telaş [Tarık Toros]

Telaşın verdiği yanlış hareket nedir bilir misiniz?

Bir savcının darbe girişimi gecesi alel acele bir tutanak tutması…

O tutanakla binlerce yargı mensubunun atılması…

Tutanağın sonraki darbe davalarına ana belge olarak girmesi…

O gece yaşanmayan olayların aynı tutanakla tespit edilmesi…

Bu ortaya çıkınca da kimsenin üzerinde durmaması…

Üstüne, o savcının yüksek yargıya üye atanmasıdır.


**

Telaşın verdiği yanlış hareket nedir bilir misiniz?

40 sene önceki benzin-yağ kuyruklarının geri gelmesi…

Ve bunun, “yokluk” değil “bereket kuyruğu” olarak sunulmasıdır.


**

Telaşın verdiği yanlış hareket nedir bilir misiniz?

6 sene bekledikten sonra…

Seçim arefesinde Gezi davası açmak…

16 kişiye müebbete varan ceza istemektir.


**

Telaşın verdiği yanlış hareket nedir bilir misiniz?

Şu günkü rejimin taşlarını döşeyenlerin…

Kürsüdeki, “Cadı avıysa cadı avı” derken hemen aşağıda avuçlarını patlatırcasına alkışlayanların…

Şimdi çıkıp “Anayasal devlet çöküyor, ülkenin taşıyıcı kolonları kesiliyor” diye, zevzek zevzek konuşmasıdır.


**

Telaşın verdiği yanlış hareket nedir bilir misiniz?

“Türkiye’de hukuk bitti, demokratik rejim kağıt üstünde kaldı” diyen CHP’lilerin…

Avrupa’ya gidince malum rejimi koruyup kollamasıdır.


**

Telaşın verdiği yanlış hareket nedir bilir misiniz?

Kürt siyasetçi başkan olmasın diye Saray ittifakının adayına destek veren muhalefetin gizli değil açık işbirlikçiliğidir.


**

Telaşın verdiği yanlış hareket nedir bilir misiniz?

Tutuklama emirleri yağdırmak…

Tahliye ettiğini tekrar tutuklamak…

Yargıda bir falso yaşandığında da hakim ve savcıları iyot gibi ortada bırakmaktır.


**

Telaşın verdiği yanlış hareket nedir bilir misiniz?

Polisin cinsel tacizine uğrayan üniversiteli kızla röportaj yaptı diye gazetecinin gözaltına alınmasıdır.


**

Telaşın verdiği yanlış hareket nedir bilir misiniz?

Polisin tacizine uğrayan kızın, ailesi üzerinden potansiyel suçlu ilan edilmesidir.

Velev ki suçlu dahi olsa, ona her türlü cinsel tacizin mübah görülmesidir.


**

Telaşın verdiği yanlış hareket nedir bilir misiniz?

Zalimler şunu bunu aynı suç torbasına atarken ellerini ovuşturanların halen aklının başına gelmemesi…

“Çok merhametli gidiyorsunuz, bastırın” diye tempo tutması…

Mazluma bir tekmeyi de bunların atmasıdır.

**

Telaşın verdiği yanlış hareket nedir bilir misiniz?

Zaman aşımı olmayan suç çukurunda boğazına kadar batmışken gevrek gevrek sırıtabilmektir.

**

Özdemir Asaf, “Yaşamak değil beni bu telaş öldürecek” der.

Fakat, Sabahattin Ali’nin sözü taşı gediğine koyar:

-Büyük ve üstün insan, hep hoşnut ve rahattır.

-Küçük bir insansa hep üzüntü ve telaş içindedir.

[Tarık Toros] 22.2.2019 [TR724]

Yargıdan Aydınlık’a özel tarife! Neden? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Satır aralarında kalmış olabilir belki. Çünkü belli ki bu haberin geçiştirilmesi gerekiyordu. Aydınlık Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni Mustafa İlker Yücel ve gazetenin istihbarat şefi Ceyhun Bozkurt hakkında MİT tırları haberi nedeniyle açılan dava düşürüldü. Biliyorsunuz MİT tırları haberini ilk yapan Aydınlık gazetesiydi. Aydınlık bu haberi 21 Ocak 2014 tarihinde yayınladı. İfadesine göre Ceyhun Bozkurt, MİT tırlarına ilişkin dokümanları kendisine resmi bir görevlinin servis ettiğini söylüyor. Kimliğini açıklamadığı bu devlet görevlisinin kendisine sağladığı bilgi ve belgeler temelinde, bu haberi yapıyor. Yapılanda kesinlikle gazetecilik veya düşünce özgürlüğü çerçevesinde bir sorun veya suç yok. Hangi gazetecinin önüne gelirse gelsin, böylesi önemli bir haber sürmanşetten verilir zaten. Çünkü bu haber, hükümetin yasadışı şekilde ve gizli olarak yabancı bir ülkeye silah ve mühimmat sevk ettiğini ortaya koyuyor ve o güne kadarki hükümet resmi açıklamalarını tarumar ediyor.

Ne diyordu o güne dek hükümet? Ankara’nın Suriye’ye kesinlikle askeri malzeme temin etmediğini, sadece insani yardım gönderdiğini söylüyordu. Bu haber sonrasında Türk devletinin yalan söylediği, esasında yapılanın Suriye muhalefeti olarak algılanan cihatçı fanatiklere silah ve cephane gönderildiği kanıtlandı. Yani Ankara savaş suçu işlemişti. Bu cihatçı fanatik caniler Suriye’de din, mezhep ve görüş olarak farklı oldukları gerekçesiyle on binlerce masumu katlettiler. Köyleri, kasabaları, şehirleri talan ettiler. İnsanları binaların tepesinden attılar, en barlarca ve canice yöntemlerle insanları sistematik şekilde katlettiler.  Türkiye’deki İslamcı Erdoğan rejimi, bu cani teröristlere her türlü lojistik desteği zaten veriyor, bunların elemanlarını devlet hastanelerinde tedavi edinceye kadar elinden gelen her şeyi bu grupları desteklemek için seferber ediyordu. Bunlarla petrol ticareti yapıyor, Türkiye topraklarını bu canilerin eleman temin etmeleri için transit rotaya çeviriyor, ülke sınırlarında bu canilerin her türlü propagandasına ve örgütlenmesine müsamaha ediyordu. Ancak bu haber başkaydı. Silah ve cephane sevkiyatı ciddi iş idi. Uluslararası bir suç işlenmişti ve bu haber Türkiye’ye çok ciddi sorunlar açacak bir sürecin başlangıcıydı.

Bu haberden sonra Türkiye sahada giderek Rusya güdümüne girdi. Bağımsız Sünnici politikalar azaldı. Daha çok pasif ve savunmacı bir çizgiye geriledi, Suriye Kürtlerini yok etmek üzerine kurgulanan yeni bir politika devreye sokuldu. Bu dönem, Türkiye’de derin devletin etkinliğini arttırdığı bir döneme denk geliyor. Erdoğan yeni “koalisyon ortakları” olan Avrasyacı derin yapıyla giderek sıkılaşan ilişkiler içine giriyor ve içerdeki Kürt meselesinde de, Suriye’de de, şahinleşen ve askeri hamleleri önceleyen bir çizgiye çekiliyordu. Cumhuriyet “İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar!” sürmanşetiyle bu haberi ikinci kez Türkiye kamuoyuna aktardığında, tarih 29 Mayıs 2015’ti. O dönem içişleri bakanı olan Efkan Ala, resmi olarak Türkiye’nin TIR sevkiyatında Suriye’ye gönderdiği malzemenin insani yardım olduğunu açıklamıştı. Cumhuriyet haberinde Ala’nın bu ifadesine atfen “İçişleri Bakanı Ala, ‘içindekileri biliyor musunuz’ demişti. Artık biliyoruz” ifadesini sürmanşetin hemen altından vererek iktidarı sarsmıştı. Tırlar açıldığında üstte olan insani malzemenin altına itinayla gizlenen binlerce havan, top, tüfek mermileri çıkmıştı. TIR ağzına kadar silah doluydu. Esasen ele geçen miktar, cidden endişe vericiydi: 1000 havan, 1000 top mermisi, 50.000 makineli tüfek mermisi, 30.000 ağır makineli tüfek mermisi! Bu sadece bir TIR’dan çıkan miktardı. Bunun gibi kaç bin TIR Suriye’ye cihatçı fanatik teröristlere gönderilmişti?

İşin trajik boyutu, TIR’ların MİT tarafından eskort edilmesiydi. Hatta jandarma rutin kontrolde TIR’ları durdurduğunda, MİT personeli karşı çıkmış, jandarma MİT personelini yere yatırarak üzerlerini aramıştı. MİT ve Jandarma karşı karşıya gelmişti. Bu nasıl işti! Adeta ikinci bir Susurluk olayı idi söz konusu olan!

İşte bu haberden sonra Erdoğan Dündar’ı kast ederek aleni şekilde “bırakmam onu öyle” demiş, Can Dündar ve Erdem Gül bu siyasi baskı sonrasında derhal “vatana ihanet” ve “casusluk” suçlarından mahkemeye sevk edilmişlerdi. Biliyorsunuz bu olaydan sonra Dündar ve Gül hapse girdi. Büyük baskı gördüler. Devlet alenen “casusluk” diyerek, yalan söylediğini itiraf etmiş oldu, yani suçu kabullendi. Haber gerçekti! Türkiye uluslararası haydut bir devlet gibi suç işlemişti. Tamam, başka aktörler de Suriye’ye silah gönderiyordu. Ama bunu açıkça ilan ederek ve gerekçelerini ortaya koymak suretiyle meşruiyet sağlayarak yapıyorlardı. ABD ve Rusya gibi! Ama Türkiye a- gizlice silah gönderiyor, b- gönderdiği silahların adresi, Suriye’de katliam yapan ilkel cihatçı teröristler olunca, savaş suçu işlemiş oluyordu. Bu silahlarla hangi sivillerin öldürüldüğü, bunların kime karşı kullanıldığı büyük soru işaretiydi. Bu silahlarla Rus askerine mi, Esad birliklerine mi, Ezidi veya Kürtlere mi ateş ediliyordu? Bu haberden sonra Dündar ve Erdem’in konumları sıfırlandı. Dündar’a suikast girişiminde bile bulunuldu. Suikast girişimcisi serbest kaldı, Dündar ise hala “vatan haini” ilan edilmiş şekilde Almanya’da gazetecilik kariyerine devam ediyor. Dündar ve Gül’e yapılanlar büyük bir insan hakları ihlalidir. Dahası Dündar’ın eşi Dilek Dündar’ın pasaportunu da geçersiz kılarak, Türkiye rejimi hukuksuz bir haydut devlet tutumunu devam ettirmektedir.

Bu olaylar gerçeklerimizken, dün Aydınlık gazetesi eski genel yayın yönetmeni Yücel ve gazeteci Bozkurt hakkında Dündar ve Gül için açılanın aynı olan davadan beraat etmeleri, daha doğrusu davanın düşürülmesi kararı skandaldır. Yanlış anlaşılmasın. Hangi gazeteci olursa olsun, özgürce çalışmalıdır ve düşünce ve gazetecilik asla suç olmamalıdır. Bu bağlamda davanın düşürülmesi gayet olumlu. Ama sorun şu ki, neden aynı “suçtan” yargılanan Dündar ve Gül aynı kıstaslara göre muamele görmüyor? Yoksa “bağımsız ve tarafsız” Türkiye yargısı sanıldığı kadar bağımsız ve tarafsız değil midir? Elbette ironi yapıyorum! Ortada yargı falan yok. Unuttunuz mu, “yargı siyasetin köpeğidir!” demişti Doğu Perinçek. Şimdi, güç kimde görüyoruz. Neden mi? Çünkü Mustafa İlker Yücel, Vatan Partisi üyesidir. Ayrıca bu partinin İstanbul Büyükşehir belediye başkan adayıdır. Ağır toptur. Tabi bu onun en tabi hakkıdır. Siyaset herkese açık değil mi? Değil! Yüz binlerin kriminalize edildiği ve seçimlerin balona döndüğü bir ülkeden bahsediyoruz. Ve bu partideki bazı şahıslar, bugün derin yapı dediğimiz gücün mümessili konumundalar. Yücel’in Dündar’dan faklı muamele görmesinin nedeni, sakın bu olmasın?

Evet. Yücel konusundaki mesaj nettir. Bugün rejimin iktidar ortağı kimdir konusu, biraz daha netlik kazanmış durumdadır. Erdoğan birine “bırakmam onu öyle” deyip, eşine kadar zulmederken, aynı suçlamayla yüzyüze olan ve ilk olarak bu haberi Cumhuriyet’ten çok daha önce yayınlayan gazetecileri görmezden gelmek durumunda kalmasını nasıl yorumlamalı? Evet, Aydınlık davası işte bu nedenle çok ama çok önemlidir.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 22.2.2019 [TR724]

Atletico Madrid kalesi hep sağlam ellerde [Hasan Cücük]

İspanya La Liga uzun süreli iki takımın belirleyici olduğu bir lig oldu. Bu takımlar Barcelona ve Real Madrid olurken zaman zaman zirveyi Valencia ve Deportivo gibi takımlar zorladı. Ancak bu kalıcı olmadı. Son yıllarda La Liga deyince Real Madrid ve Barcelona’dan sonra Atletico Madrid adını yazmak gerekiyor. Diego Simeone’nin Aralık 2011’de göreve gelmesiyle Atletico Madrid kimlik değiştirmeye başladı. Artık La Liga’da zirve mücadelesi veren 3 takım olmaya başladı. Atletico Madrid’in başarısında sağlam savunma ve iyi bir kaleci önemli rol oynadı. Bugün futbol dünyasının en iyi kalecileri arasında gösterilenlerden 3 isim Atletico kalesini korudu.

La Liga’da ikinci sırada bulunan Atletico Madrid, lider Barcelona’yı 7 puan geriden takip ediyor. Gol kısırlığının yaşandığı La Liga’da Barcelona 61 golle ilk sırada bulunurken, Real Madrid 41 ve Sevilla 38 gol attı. Atletico Madrid ise 34 gol kaydetti. Yenilen gollere baktığımızda en az gol yiyen takım Atletico Madrid oluyor. Kalesinde 17 gol gören Atletico Madrid, Barcelona’dan 6, Real Madrid’den 12 gol daha az yedi. Bu tablonun mimarı defansla birlikte kaleci Jan Oblak. Sloven kaleci sadece bu yıla mahsus değil. Gol yeme konusunda her sezon cimri olmaya devam ediyor. Oblak geçen sezon boyunca kalesinde 22 gol görmüştü. Bu rakam Real Madrid’in kalesinde gördüğü golün yarısı kadardı.

Atletico’nun kalecilerine dönüp baktığımızda karşımıza Jan Oblak, Thibaut Cortois, David De Gea, Pepe Reina ve Jose Francisco Molina gibi efsaneler çıkıyor. Oblak, Cortois ve De Gea günümüz futbolunun en iyi kalecileri arasında yer buluyor.

Atletico Madrid’in en başarılı kaleci sıralamasında ilk sırada mevcut file bekçisi Jan Oblak geliyor. Temmuz 2014’te Benfica’dan 16 milyon Euro bedelle Atletico kadrosuna katılan Sloven, Atletico formasıyla çıktığı 191 maçta kalesinde 122 gol gördü. Maç başına kalesinde 0,63 gol gören Oblak, son yılların en gözde isimlerinden biri oldu. Piyasa değeri 80 milyon Euro olan 26 yaşındaki genç file bekçisi devlerin transfer listesinde bulunuyor.

Belçikalı Thibaut Cortois, kiralık olarak 3 sezon boyunca Atletico Madrid için ter döktü. Chelsea, Temmuz 2011’de henüz 19 yaşındayken KRC Genk’ten 9 milyon Euro’ya kadrosuna kattığı Cortois’i pişmesi için Atletico Madrid’e kiraladı. 2011-14 arasında Atletico kalesini koruyan genç file beköisi gösterdiği performansla büyüledi. 2014’te Atletico’ya veda edip, tapusunu elinde tutan Chelsea’ya giderken 154 maçta kalesinde 125 gol görmüştü. Maç başına 0,80 gol ortalamasıyla oynayan Cortois, Atletico formasını giyen en başarılı kalecilerinden biri oldu.

En başarılı Atletico Madrid kalecileri sıralamasında üçüncü isim olarak karşımıza Rodri çıkıyor. 1964’de Pontevedra takımından transfer edilen Rodri, 1964-74 arasında Atletico Madrid kadtosunda yer buldu. Atletico kalesini 170 maçta koruyan Rodri, kalesinde 143 gol gördü. Maç başına 0,83 gol giyen Rodri, bugün 76 yaşında bulunuyor.

Bir dönem Galatasaray’ın da formasını giyen ancak sarı-kırmızılı taraftarlarda pek iyi bir izlenim bırakmayan Leo Franco’da Atletico Madrid’in en başarılı kalecileri arasında bulunuyor. Arjantinli kaleci, Atletico formasıyla çıktığı 181 maçta kalesinde 173 gol gördü.

Günümüz futbolunun gözde kalecilerinden olan David de Gea’nın Atletico Madrid yılları bugüne kıyasla oldukça başarısız geçti diyebiliriz. De Gea, Atletico adına çıktığı 84 maçta kalesinde 112 gol gördü.

[Hasan Cücük] 22.2.2019 [TR724]