Işıltılı İstiklal Caddesi’nin insan seline kapılmak ya da mahyaların aydınlattığı selatin camilerden birinde teravih için safa durmak mümkündü. Evvel ahir İstanbul’da hayat hep bir Fatih-Harbiye romanı gibi akmaz mı?
Bayrama hazırlandığımız o günlerde Bayrampaşa Cezaevi’nin çatısını gören gelin odasından bir vahşet tiyatrosuna tanıklık etmek aklımda yoktu açıkçası. Bakmayın adına “Huzura Dönüş Operasyonu” dediklerine, yapılacak kıyım ve kırımlara isim koyma müktesebatı geniştir memlekette.
Yıllar sonra konum bilgisini teyit ettiğim ve kentsel dönüşüm binalarının yükseldiğini gördüğüm ünlü cezaevinin etrafında, o gün asker ve polis geniş güvenlik önlemleri almıştı. Cadde yönünde gözüme kestirdiğim bir evin arka sokağından dolandım. Kapıya geldiğimde en üstteki zile bastım. Koşar adım merdivenleri tırmandım… Ev sakinleri ile çeşit çeşit yemek kokuları karşıladı. Gazeteci olduğumu ve cezaevine yapılan operasyonunun fotoğrafını çekmek için en uygun yerin evleri olduğunu söyledim nefes nefese. “Buyur, geç evladım” dediler. Dar koridorun sonundaki odanın kapısını açtılar: “Kızımın gelin odası, nasipse bayramdan sonra düğününü yapacağız. Senin için en iyi yer burası. Ama sakın perdeyi açma, hem kendini hem bizi yakarsın!” diye tembihlemeyi de ihmal etmediler.
İstanbul’un minarelerinden aceleci ezanlar yankılandığında kendi halindeki hane halkı iftar sessizliğine büründü. Kapı çaldı, küçük bir sini de bana geldi.
Benimse tek düşüncem ikindi üzeri askerlerin cezaevi çatısından koğuşlara attığı el bombalarının ve otomatik silahlarla yapılan baskının görüntülerini bir an önce gazeteme, Milliyet’e ulaştırmaktı.
Mahalle sakini gibi sokağa giren ve cebinde negatif filmler getiren, çektiklerimi götüren muhabir arkadaşım İbrahim Karahan’a ulaşmaya çalışıyordum. “Yolları tutmuşlar Selahattin” diyordu. Neyse ki çok geçmeden bir yolunu bulup evin zilini çaldı. Çektiğim ruloları verdim, gece çekimleri için gerekli olduğunu düşündüğüm yüksek ISO değeri olan yenilerini aldım.
Sonraki gün için imsak kesilmesine henüz birkaç saat vardı. İbrahim’den, Serhat’tan ve diğer muhabir arkadaşlarımdan haber gelmişti: Operasyon bitti, gel artık…
Beni bir buçuk günlüğüne misafir eden ev halkına teşekkür ederek vedalaştım ve gazetecilerin mesken tuttuğu kahveye geldim. Derin ve yorgun bakışlı babalar, iki yanına ayırdıkları kır saçlarının altındaki tedirgin yüzlerle gözü yaşlı anneler, kardeşler, çocuklar, bir de meslektaşım vardı mahalle kahvesinde. Haber nöbeti için gelen arkadaşlar ilk baskıyı getirdiklerinde göbekte benim fotoğrafım kocaman kullanılmıştı. Ne yazık ki, Milliyet’in ilk sayfasında fotoğraf haricinde neredeyse her şey yalan veya yanlıştı.
Basın tarihinde kara bir leke olarak hatırlanacak manşette, editör Cem Dizdar’ın attığı “Sahte Oruç, Kanlı İftar” başlığı vardı. Dönemin sıcak gündemiyle çok farkına varamadığımız, fakat yıllar geçse de imzam olduğu için utanacağım sayfanın başına bütün kahvehane toplanmıştı.
“Yaka yaka girdiler” diyemediği için, “Yıka yıka girdiler” başlığının altında “Devlet, Bayrampaşa Cezaevi’ne duvar yıkıp çatı delerek girdi. Ekipler, çatıdan atılan bombalar sayesinde engelleri aştı.” bilgisini veriyordu.
Devlet bir yalana ihtiyaç duyduğunda kamuoyunun en çok duymak isteyeceği yöntem devreye girmişti. Bu Doğu’da telsiz konuşması, Batı’da genellikle telefon irtibatı olurdu. “Operasyondan önce mahkumların telefonlarını takibe alan İçişleri Bakanlığı, dün sabah 05:30 sıralarında yapılan çarpıcı görüşmenin kaydını basın kuruluşlarına da gönderdi.”
Her ne kadar telefon konuşması servis edilse de örgüt jargonuna uygun olsun diye karşıdaki telsizle konuşuyormuş gibi hep, kısa ‘tamam’ cevaplarıyla yetiniyordu:
“Bartın: Alo, efendim!
Bayrampaşa: Merhaba. Sizi düşürmekte zorlandık. Bizim diğer aleti kapattık. Şimdi Bayrampaşa’ya saldırı var. Bize de hazırlık var. Niğde’de, Ceyhan’da, Çanakkale’de saldırıya başladılar. Bizim buraya geldiler. Ne var sizin orada?
Bartın: Burada şimdi C tarafından girdiler. Barikatları kuruyoruz. Çanakkale’deki arkadaşlar suyu kesmiş. Götürülme durumunda ölüm orucuna başlanacak.
Bayrampaşa: O zaman söyleyin saldırı başlayan birimlerimizde bir arkadaşımız kendini yaksın.
Bartın: Tamam.
Bayrampaşa: Verin düşmana.
Bartın: Bir direnişçi kendisini yakıp düşmana verecek, tamam.
Bayrampaşa: Saldırı kesilmezse, bize ellerini sürmeden hepimiz kendimizi yakacağız.”
Hem sonra, işin magazini olmazsa olmaz!
O da üst düzey bir yetkiliye yakışırdı olay örgüsü içinde: “Örgüt liderleri dokuz yıl boyunca lüks içinde yaşamışlar. İçeride balık, ördek havuzları bile olduğu görüldü.”
Sayfaların devamında ise muhtemelen akşama kadar tuttukları ramazan orucunu yalanla bozan bakanların açıklamaları gelecekti.
İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, ölüm orucu eylemlerinin sahte çıktığı yolunda Milliyet’te yayımlanan sözlerin heyet raporlarıyla da doğrulandığı duyuruyordu. Ettikleri yemini bir süreliğine unutan doktorlar “Tedavi gerektiren husus yoktur” raporu veriyor, bakan yaptığı kıyımın kılıfı olarak içini rahatlatıyordu.
Yine ilk sayfada Ahmet İbili adlı mahkûmun kendini ateşe verdikten sonra jandarmanın üzerine doğru atıldığı, jandarmanın da İbili’yi öldürmek zorunda kaldığı iddia ediliyordu. Elbette, “İbili 61 gündür açlık grevinde değil miydi, nasıl bu kadar sağlıklı kaldı?” soruları eşliğinde…
MHP’li Sağlık Bakanı Osman Durmuş, daha da ileri gidiyordu. “Huzura Dönüş Operasyonu”na gerekçe yapılan ‘ölüm oruçlarının hiç olmadığını’ iddiasındaydı. Durmuş, “Ölüm orucu kaçıncı gününde?” sorusuna, “Ölüm orucu yoksa, günün tespiti söz konusu olamaz” pişkinliğinde cevap yetiştiriyordu.
Yakın tarihimize 19 Aralık katliamı olarak geçen olayda mahkumlar bizzat devlet eliyle öldürüldü.
Her dönemin demokratı Hasan Cemal’in, “Ölümü çözüm olarak görmek… Fanatizm değil mi? İnsanca bir dünya için insan hayatıyla oynamak çelişki, çılgınlık değil mi?” sorularını kimse umursamadı.
Devlet düdüğünü çalmış, basın tarafını seçmişti.
Hürriyet’in, 20 Aralık 2000 tarihli manşeti “Devlet Girdi” şeklindeydi.
Gazetenin yazarı Fatih Altaylı, “Dışarda olmayan keyif içerde var. Ve bunların adı cezaevi” yazdı.
Sabah’ın aksine, yazarı Can Ataklı ise bir cezaevi operasyonunda bu kadar insanın ölmesinin ‘ayıp’ olduğunu vurgularken, F tipi cezaevlerinin gerekli olduğunun altını çiziyordu.
O zamanların Zaman’ı, “İsyanlar isyan ettiriyor, cezaevlerinde çıkan isyanlar ve bunlara karşı düzenlenen operasyonlarda çıkan çatışmalar, burada faaliyet gösteren esnaf ve çevre sakinlerini bıktırdı.” düzeyindeydi. Gazetenin yazarı Tamer Korkmaz “Nihayet” başlıklı yazısında “‘F Tipi insancıl değil, istemezük’ nidaları, ölüm oruçları bahaneydi” demekten çekinmiyordu.
Sonuçta, F Tipi cezaevlerini protesto için başlatılan ölüm oruçlarına son vermek için Aralık 2000’de 20 ayrı cezaevinde eşzamanlı düzenlenen ve üç gün süren operasyonda 122 insan hayatını kaybetti. 600’ü aşkın insan da sakat bırakıldı.
Ve bugün… İçinde kalkışma, cezaevi, isyan gibi kelimelerin de geçtiği ‘tevatür’ler üzerine derin analizler kasılan yazı ve paylaşımları gördüğümde ister istemez yıllar öncesini hatırladım.
Cezaevlerinde koğuş sisteminin olduğu, mahkumların neredeyse komün hayatı yaşadığı dönemlerde bile en örgütlü grupların gerçekleştirme hayalini kurmadığı bir isyanın zihinsel eksersizinin yapıldığı rivayet ediliyor.
Bir karakol veya cezaevi önünden geçmeyen, mahkemeye bile çıkarılmadan KHK ile işlerinden olan ve tutuklanan sıradan ‘kader mahkumları’ üzerinden ‘katliam provaları’ iddiası da nereden çıktı?
İsyan teorilerinde adı geçtiği iddia edilen ‘çete’ üyeleri kim bilmiyoruz ama aralarında bebeklerin, kadınların da olduğu binlerce tutuklu ve hükümlü bu tartışmalar nedeniyle töhmet altında kalıyor. Dahası eğitimli, akıl süzgeci, vicdan terazisi, gönül penceresi açık masumlara ‘hazır asker’ muamelesi reva görülüyor.
Bu akılsız söylenceyi ortaya atan isimsiz kişilerin ve planlarının, hangi bilgi, belge, itiraf ya da benzeri nesnel dayanağı olduğu sorusu cevapsız kalıyor.
Oysa “Vanda Adında Bir Balık” filminde olduğu gibi, ‘isyan tezgahlayan’ ve ‘karşı hamle ile operasyonu akim bırakan’ aktörlere birinin çıkıp dur bir dakika demesi gerekiyor. Kafasına silah dayanan kişiyi gören filmin kahramanının, “Doğru kişiyi rehin aldığınıza emin misin?” repliği gibi, yanlış kişilerin rehin alındığını ve bu rehineler üzerinden kumar oynamanın kimsenin hakkı olmadığını hatırlatmak gerekiyor.
[Selahattin Sevi] 16.11.2018 [Kronos.News]
Cezaevi, isyan ve tevatür [Selahattin Sevi]
Bir ev sohbetinden yansıyanlar [Ali Demirel]
Mutfaktan gelen nefis kek kokusu bütün odayı sarmıştı. Selman sabırsızlanmaya başlamıştı.
- Baba dedi, annem yine bütün sanatını döktürmüşe benziyor. Ne dersin?
Orhan beyin yüzünde tatlı bir tebessüm belirmişti. Hafif bir baş hareketiyle oğlu Selman’ı onaylıyordu. Kısa bir zaman sonra anne Münevver Hanım elinde tepsi ile odaya girivermişti. Selman durur mu?
- Anneciğim gel sen otur. Çayları ben getiririm, deyip mutfağa koştu.
O gün, günlerden Cuma idi. Her cuma evde sohbet günüydü. Orhan Bey ve eşi Münevver Hanım evlendikleri günden itibaren cuma gününün akşamını evde ailecek sohbet ile değerlendiriyorlardı. Çocukları olduktan sonra da bu güzel adetlerini değiştirmemişlerdi.
Selman elinde çay tepsisi ile gelirken bir yandan da kardeşi Seniha’yı çağırıyordu:
- Seniha haydi seni bekliyoruz, sohbet başlamak üzere.
Allah niçin bela ve musibetleri yaratıyor?
Çaylar yudumlanmaya başlanmıştı Münevver Hanım’ın yaptığı leziz kek eşliğinde. Bu arada Seniha öne atıldı. Ders çalışmaktan yorgun düşmüş gözlerini babasına yönelterek şöyle dedi:
- Babacığım, bu sefer sohbet konumuzu ben belirleyebilir miyim?
- Elbette kızım.
- Şöyle bi etrafıma bakıyorum da her tarafta kötülükler var. İnsanlar suçsuz yere ölüyor. Zalimler mazlumları inim inim inletiyor. Dünyada sadece güzellikler olsaydı daha iyi olmaz mıydı? Allah niçin bela ve musibetleri yaratıyor?
Bu son cümleyi kurar kurmaz Münevver Hanım kaşlarını çatar gibi oldu ve kızına,
- Kızım, o nasıl soru Allah aşkına öyle diye çıkıştı.
Orhan Bey,
- Tamam hanım bırak sorsun sorusunu, deyip çayından bir yudum aldı ve o güleç yüzüyle konuşmaya başladı:
- Seniha kızım, sen güneşi çok seversin di mi?
- Evet baba. Nasıl sevmeyeyim ki güneş hayattır. Yaşam kaynağımızdır. Doğuşu, batışı, öğle vakti gözlerimi kamaştırışı, iliklerime işleyen sıcaklığı ona olan tutkumu her daim canlı tutmaya yetiyor. Hem şu sözünü de hiç unutmuyorum zaten baba: “Güneşi örnek al kendine kızım. Korkma batmaktan, yılma doğmaktan...”
- Demek unutmadın bu sözü. O zaman sana güzel bir söz daha söyleyeyim: “Güneş her yere girer; fakat hiçbir yeri kirletmez.”
Selman hemen söze girdi. Bir yandan kekini yiyor, öte yandan da konuşmaya çalışıyordu:
- Aslan babam ya nerden buluyorsun bu güzel sözleri?
Orhan Bey, oğlu Selman’a göz ucuyla kitaplıktaki kitapları gösteriyordu. Selman, babasının biten çayını tazeleye dursun, Orhan Bey sözlerine devam ediyordu:
- Bak kızım! Her tarafın güneşin ışığından geçilmediği bir yeryüzü düşünelim. Bu durumda bizim için ne güneş vardır, ne de aydınlık. Bu atmosferde, gerçekten bir güneşin ve onun da ışığının olduğunu anlamak istiyorsak, karanlık bir odaya girmemiz lazım. O zifiri karanlığa girip de oradan açtığımız deliklerden dışarıya bakarsak ışığın varlığından ve ışığın da güneşten geldiğine asla şüphemiz olmaz.
Yani demem o ki şu dünya aslında bir karanlık oda gibidir. İyi ile kötü, hayır ile şer gibi zıtlıkların olması ile Allah’ın sonu olmayan ve eşsiz güzelliklerini algılama boyutundayız. Yoksa bu dünyada sadece güzellikler olsaydı, o zaman onlara güzel demek de söz konusu olmazdı. Etrafımızda kol gezen kötülükler, musibetler aslında bizim karanlık odamızı şekillendirir güzel kızım. Onlardan edindiğimiz tecrübelerle de güzelliğin, hayrın ve faydalı şeylerin kıymetini takdir edebiliriz.
Musibetler insanı Allah’a yaklaştırır
- Yani şunu mu demek istiyorsun baba. Soğuk olmazsa sıcağın, hastalık olmazsa sağlığın, açlık olmazsa tokluğun, başarısızlık olmazsa başarının, kötülük olmazsa iyiliğin, fakirlik olmazsa zenginliğin ne önemi kalır?
- Evet kızım aynen öyle. Düşünelim şimdi. Hayatı boyunca hiç hastalık çekmemiş birisi, sağlığının değerini, ağır bir hastalık geçirip iyileşmiş bir kişi kadar bilerek haline şükredebilir mi? Hiç açlık yaşamamış, hep en güzel yiyeceklerle beslenmiş olan bir kimse, tok olmanın değerini nasıl idrak edebilir?
Başına hiç musibet, bela veya hastalık gelmeyen bir insanın, hayatın değerini çok iyi bildiği ve hakkıyla şükrettiği söylenebilir mi? Her gün aynı yemeği yiyen bir insan, yediği en lezzetli yemek de olsa, bir gün gelir o yemekten bıkar. Oysa fakirlikten dolayı bir kuru ekmek ve çorbaya talim eden bir insan, önüne konan her lokmanın değerini bilir ve Rabbine hamd eder.
Münevver Hanım, Orhan Bey konuşurken jest ve mimikleriyle katkıda bulunmak istiyor gibiydi. Orhan Bey bunu fark etmişti.
- Bir şey diyeceksin galiba hanım.
- Evet sözünü kestim bey, kusura bakma. Musibet ve belaların başka bir faydasının da insanı Allah’a yaklaştırması ve devamlı surette Yaratıcısı ile iletişim halinde tutmasıdır diye düşünüyorum. Hatırlıyor musun geçen sene kasık fıtığı ameliyatı olmuştum. Hani şikayet gibi olmasın ama Allah’ım neler çekmiştim neler. Ameliyattan sonra çok şükür iyileştim. Yaşadığım o sıkıntılı hastalık sürecinin beni Allah’a yakınlaştırdığına inanıyorum.
- Evet canım. Ne güzel söyledin. Senin de ifade ettiğin gibi musibete maruz kalan bir mümin, aczini ve fakrını fark ederek Yaratıcısı’na sığınır. Kendisine, O’ndan başka gerçekten yardım edebilecek kimse olmadığını bilerek duayı, ağzından düşürmez ve bu şekilde Rabbine yakınlaşır. İbadetlerini daha içten ve ihlâsla yapar. Aynı zamanda günah ve kötü alışkanlıklardan da uzak durur. Dolayısıyla bu kısacık dünya hayatında, başına gelecek bela ve musibetle görünümlü bir hadise, o insanın sonsuz hayatının kurtulması için büyük bir vesile olur.
Kalbini öğütle yaşat, hikmetle aydınlat!
Hem başa gelen kötü olaylar, bir taraftan da insanın hayata daha iyimser ve huzurlu bir bakış açısı ile bakmasını da sağlar. Büyük bir hastalığı atlatmış olan bir kişi, çok küçük şeylerden mutlu olabilir. Ormandaki küçük bir serçe kuşunun ötüşünü duymak dahi onun içinde bir mutluluk kıvılcımı yakmaya yeter. Yaşadığı her an, sağlıklı şekilde aldığı her nefes için şükreder.
- He şimdi daha iyi anlıyorum annemin en ufak şeylerden bile nasıl da mutlu olduğunu, dedi Selman. Herkes gülmeye başlamıştı.
Söze Orhan Bey girdi:
- Annen hep öyleydi zaten oğlum. Bakıyorum da hemen bi hikmet arayışına giriyorsun.
- Baba sen hep demez misin, kalbini öğütle yaşat, hikmetle aydınlat diye. Ne yapalım baba sözü dinliyoruz.
Münevver Hanım taşı gediğine koymak üzereydi:
- Keşke babanın her sözünü dinlesen Selman!
Yine gülüşmeler başlamıştı evin içinde.
- Aşk olsun anne deyivermişti Selman. Ben sizin sözünüzü dinlemiyor muyum yani!
- Şaka şaka dedi annesi. Orhan Bey tam sözlerine devam etmek üzereydi ki Selman yine öne atıldı:
- Bi dakka baba. Hikmet demişken, insanın maruz kaldığı musibet ve belaların hikmet yönü üzerinde de durabilir misin?
- Ben de tam oraya geliyordum zaten Selman. İsabet oldu. Hayatımız boyunca başımıza gelen musibet ve belaların elbette bir de hikmet yönü var. O anda bize musibet gibi görünen bir durumun, biraz zaman geçtikten sonra aslında nasıl bir hikmete ve hayra vesile olduğunu görebiliriz.
Bunu bir misal ile izah etmeye çalışalım isterseniz. Mesela Allah korusun çocuğu hasta olan bir anne ve baba farz edelim. Doktorlar diyorlar ki çocuğun sağlığına kavuşabilmesi için ameliyat olması şart. Böylesi bir durumda ne yapılır? Elbette hemen tedavi için gerekli işlemler tereddütsüz yapılmaya başlanır. Ameliyat günü geldiğinde de çocuk ameliyata hazırlanır ve doktorlara teslim edilir. Şimdi, söz konusunu ameliyatın dışarıdan anne ve babasına da ekranda canlı olarak gösterildiğini düşünelim. Bu durumda tepkileri ne olur acaba? Mesela şöyle mi derler sizce:
- Bu doktorlar çocuğumuzu kesip biçiyorlar. Bunları mahkemeye verelim. Ameliyattan sonra da doktorları azarlayıp üzerlerine yürüyelim!
Bunun mümkün olmadığını biliriz değil mi? Çünkü biz, doktorların zâlim değil, tedavi edici birileri olduklarını bilir, sabırla neticeyi bekleriz. Hatta ameliyattan sonra doktorlara çok çok teşekkür eder, daha sonraki günlerde çiçek ve hediyelerle onlara şükranlarımızı sunarız.
En büyük musibetleri peygamberler yaşıyor
Aynen bunun gibi bizim manevi yönümüzü oluşturan cihazlarımız da günahlarla, gafletlerle, belki de bizleri türlü türlü günahlara götürecek davranışlarla kronik hastalıklara uğramışlardır. Onların tedavisinin yapılması için gerekli titizliği her zaman göstermiş olamayabiliriz. Bu gibi durumlarda ise işte tabiplerin tabibi devreye girer. Bizim adımıza bizim hakkımızda ebedî güzelliklerin ortaya çıkmasına vesile olacak açıktan ameliyata başlar.
İşte bu ameliyatın şeklini, süresini ve kullanılacak malzemeleri de O hakiki doktor olan Allah karar verir. Doktora isyan etmeyip itimat eden bizlerin, Allah’a itimat etmemesi mümkün olmadığına göre hastalıklarla, çaresizliklerle, türlü türlü musibetlerle tedavi olan ve ebedî âlemde sürekli kullanacağımız o cihazlarımızın getireceği ve belki de getirdiği güzellikler adedince Allah’a şükranlarımızı ve ibadetlerimizi arz etmemiz gerekmez mi?
- Elbette baba dedi Seniha. O’na kâinatın zerreleri adedince hamd ü sena olsun. Baba şu açıklamalarından sonra aklıma geldi de başımıza gelen hastalık, kaza vb. musibetlerin çok önemli bir yönü de Allah’a olan imanımız ölçüsünde, işlediğimiz günahlara birer kefaret olmalarıdır diyebilir miyiz? Ne dersin?
- Elbette diyebiliriz. Hatta demeliyiz. Zira Rabbimiz, bazı sevdiği kullarının hesabını ahirete bırakmayıp bu dünyada görmek için onlara bazı musibetler tattırabilir. Bu tür musibetler başa geldiği anda üzüntü ve kedere yol açsa da gerçek dünyamız açısından, büyük hayırlara vesile olacağından, aslında bunlar birer musibet değil nimettir.
Bu açıdan bakıldığında, maruz kalınan bela ve musibetler Rabbimizin şefkat tokatları olarak yorumlanabilir. Şefkat dolu bir anne, nasıl çok sevdiği evladının hastalıktan kurtulması için iğne olmasına ve biraz canının acımasına göz yumuyorsa, Yüce Allah da sevdiği kullarının biraz acılar çekerek dünya kiri ve manevi hastalıklardan kurtulmalarına göz yumabilir. Çocuğa doktor tarafından yapılan iğne, o anda biraz canını acıtsa da hastalığını iyileştirerek, aslında büyük bir hayra vesile olur. Bu nedenle, maruz kaldığımız, şer gibi gözüken olaylara isyan ederek, ağlamak yerine bunların arkasında bulunabilecek hikmet perdelerini düşünmeli ve Allah’a sığınmalıyız.
Tarihe bakıldığında, en büyük musibetlerin öncelikle peygamberler ve sırasıyla veliler ve Allah dostlarının başına gelmiş olduğunu görüyoruz. Hz. Musa’nın, Hz Yusuf’un, Hz Eyyub’un, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in ve gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin çektiği musibet ve sıkıntılar tarihe mal olmuştur. Allah dostları ve veliler, musibetleri Allah’ın kendileriyle yakından ilgilenmesi olarak yorumlamışlar ve şikâyet şöyle dursun, bunlar için Rabblerine şükretmişlerdir. Onlar için musibete karşı gösterilen sabır Rabblerine yakınlaşmaları için en büyük vesilesidir. Hatta bir kaç gün başlarına bir musibet gelmediğinde üzülerek “Acaba Rabbimiz bizi unuttu mu?” şeklinde düşüncelere kapılanlar da olmuştur.
Bu arada Münevver Hanım meyve tabaklarını getirmişti. Vakit de epey ilerlemişti. Orhan Bey usulca başını kaldırıp duvardaki saate baktıktan sonra şöyle dedi:
- Bu akşamlık bu kadar yeter. Meyvelerimizi yedikten sonra yatsıyı kılalım cemaatle. Haftaya kaldığımız yerden devam ederiz inşallah...
[Ali Demirel] 16.11.2018 [Samanyolu Haber]
@aliihsandemirel, alidemirelshaber@gmail.com
- Baba dedi, annem yine bütün sanatını döktürmüşe benziyor. Ne dersin?
Orhan beyin yüzünde tatlı bir tebessüm belirmişti. Hafif bir baş hareketiyle oğlu Selman’ı onaylıyordu. Kısa bir zaman sonra anne Münevver Hanım elinde tepsi ile odaya girivermişti. Selman durur mu?
- Anneciğim gel sen otur. Çayları ben getiririm, deyip mutfağa koştu.
O gün, günlerden Cuma idi. Her cuma evde sohbet günüydü. Orhan Bey ve eşi Münevver Hanım evlendikleri günden itibaren cuma gününün akşamını evde ailecek sohbet ile değerlendiriyorlardı. Çocukları olduktan sonra da bu güzel adetlerini değiştirmemişlerdi.
Selman elinde çay tepsisi ile gelirken bir yandan da kardeşi Seniha’yı çağırıyordu:
- Seniha haydi seni bekliyoruz, sohbet başlamak üzere.
Allah niçin bela ve musibetleri yaratıyor?
Çaylar yudumlanmaya başlanmıştı Münevver Hanım’ın yaptığı leziz kek eşliğinde. Bu arada Seniha öne atıldı. Ders çalışmaktan yorgun düşmüş gözlerini babasına yönelterek şöyle dedi:
- Babacığım, bu sefer sohbet konumuzu ben belirleyebilir miyim?
- Elbette kızım.
- Şöyle bi etrafıma bakıyorum da her tarafta kötülükler var. İnsanlar suçsuz yere ölüyor. Zalimler mazlumları inim inim inletiyor. Dünyada sadece güzellikler olsaydı daha iyi olmaz mıydı? Allah niçin bela ve musibetleri yaratıyor?
Bu son cümleyi kurar kurmaz Münevver Hanım kaşlarını çatar gibi oldu ve kızına,
- Kızım, o nasıl soru Allah aşkına öyle diye çıkıştı.
Orhan Bey,
- Tamam hanım bırak sorsun sorusunu, deyip çayından bir yudum aldı ve o güleç yüzüyle konuşmaya başladı:
- Seniha kızım, sen güneşi çok seversin di mi?
- Evet baba. Nasıl sevmeyeyim ki güneş hayattır. Yaşam kaynağımızdır. Doğuşu, batışı, öğle vakti gözlerimi kamaştırışı, iliklerime işleyen sıcaklığı ona olan tutkumu her daim canlı tutmaya yetiyor. Hem şu sözünü de hiç unutmuyorum zaten baba: “Güneşi örnek al kendine kızım. Korkma batmaktan, yılma doğmaktan...”
- Demek unutmadın bu sözü. O zaman sana güzel bir söz daha söyleyeyim: “Güneş her yere girer; fakat hiçbir yeri kirletmez.”
Selman hemen söze girdi. Bir yandan kekini yiyor, öte yandan da konuşmaya çalışıyordu:
- Aslan babam ya nerden buluyorsun bu güzel sözleri?
Orhan Bey, oğlu Selman’a göz ucuyla kitaplıktaki kitapları gösteriyordu. Selman, babasının biten çayını tazeleye dursun, Orhan Bey sözlerine devam ediyordu:
- Bak kızım! Her tarafın güneşin ışığından geçilmediği bir yeryüzü düşünelim. Bu durumda bizim için ne güneş vardır, ne de aydınlık. Bu atmosferde, gerçekten bir güneşin ve onun da ışığının olduğunu anlamak istiyorsak, karanlık bir odaya girmemiz lazım. O zifiri karanlığa girip de oradan açtığımız deliklerden dışarıya bakarsak ışığın varlığından ve ışığın da güneşten geldiğine asla şüphemiz olmaz.
Yani demem o ki şu dünya aslında bir karanlık oda gibidir. İyi ile kötü, hayır ile şer gibi zıtlıkların olması ile Allah’ın sonu olmayan ve eşsiz güzelliklerini algılama boyutundayız. Yoksa bu dünyada sadece güzellikler olsaydı, o zaman onlara güzel demek de söz konusu olmazdı. Etrafımızda kol gezen kötülükler, musibetler aslında bizim karanlık odamızı şekillendirir güzel kızım. Onlardan edindiğimiz tecrübelerle de güzelliğin, hayrın ve faydalı şeylerin kıymetini takdir edebiliriz.
Musibetler insanı Allah’a yaklaştırır
- Yani şunu mu demek istiyorsun baba. Soğuk olmazsa sıcağın, hastalık olmazsa sağlığın, açlık olmazsa tokluğun, başarısızlık olmazsa başarının, kötülük olmazsa iyiliğin, fakirlik olmazsa zenginliğin ne önemi kalır?
- Evet kızım aynen öyle. Düşünelim şimdi. Hayatı boyunca hiç hastalık çekmemiş birisi, sağlığının değerini, ağır bir hastalık geçirip iyileşmiş bir kişi kadar bilerek haline şükredebilir mi? Hiç açlık yaşamamış, hep en güzel yiyeceklerle beslenmiş olan bir kimse, tok olmanın değerini nasıl idrak edebilir?
Başına hiç musibet, bela veya hastalık gelmeyen bir insanın, hayatın değerini çok iyi bildiği ve hakkıyla şükrettiği söylenebilir mi? Her gün aynı yemeği yiyen bir insan, yediği en lezzetli yemek de olsa, bir gün gelir o yemekten bıkar. Oysa fakirlikten dolayı bir kuru ekmek ve çorbaya talim eden bir insan, önüne konan her lokmanın değerini bilir ve Rabbine hamd eder.
Münevver Hanım, Orhan Bey konuşurken jest ve mimikleriyle katkıda bulunmak istiyor gibiydi. Orhan Bey bunu fark etmişti.
- Bir şey diyeceksin galiba hanım.
- Evet sözünü kestim bey, kusura bakma. Musibet ve belaların başka bir faydasının da insanı Allah’a yaklaştırması ve devamlı surette Yaratıcısı ile iletişim halinde tutmasıdır diye düşünüyorum. Hatırlıyor musun geçen sene kasık fıtığı ameliyatı olmuştum. Hani şikayet gibi olmasın ama Allah’ım neler çekmiştim neler. Ameliyattan sonra çok şükür iyileştim. Yaşadığım o sıkıntılı hastalık sürecinin beni Allah’a yakınlaştırdığına inanıyorum.
- Evet canım. Ne güzel söyledin. Senin de ifade ettiğin gibi musibete maruz kalan bir mümin, aczini ve fakrını fark ederek Yaratıcısı’na sığınır. Kendisine, O’ndan başka gerçekten yardım edebilecek kimse olmadığını bilerek duayı, ağzından düşürmez ve bu şekilde Rabbine yakınlaşır. İbadetlerini daha içten ve ihlâsla yapar. Aynı zamanda günah ve kötü alışkanlıklardan da uzak durur. Dolayısıyla bu kısacık dünya hayatında, başına gelecek bela ve musibetle görünümlü bir hadise, o insanın sonsuz hayatının kurtulması için büyük bir vesile olur.
Kalbini öğütle yaşat, hikmetle aydınlat!
Hem başa gelen kötü olaylar, bir taraftan da insanın hayata daha iyimser ve huzurlu bir bakış açısı ile bakmasını da sağlar. Büyük bir hastalığı atlatmış olan bir kişi, çok küçük şeylerden mutlu olabilir. Ormandaki küçük bir serçe kuşunun ötüşünü duymak dahi onun içinde bir mutluluk kıvılcımı yakmaya yeter. Yaşadığı her an, sağlıklı şekilde aldığı her nefes için şükreder.
- He şimdi daha iyi anlıyorum annemin en ufak şeylerden bile nasıl da mutlu olduğunu, dedi Selman. Herkes gülmeye başlamıştı.
Söze Orhan Bey girdi:
- Annen hep öyleydi zaten oğlum. Bakıyorum da hemen bi hikmet arayışına giriyorsun.
- Baba sen hep demez misin, kalbini öğütle yaşat, hikmetle aydınlat diye. Ne yapalım baba sözü dinliyoruz.
Münevver Hanım taşı gediğine koymak üzereydi:
- Keşke babanın her sözünü dinlesen Selman!
Yine gülüşmeler başlamıştı evin içinde.
- Aşk olsun anne deyivermişti Selman. Ben sizin sözünüzü dinlemiyor muyum yani!
- Şaka şaka dedi annesi. Orhan Bey tam sözlerine devam etmek üzereydi ki Selman yine öne atıldı:
- Bi dakka baba. Hikmet demişken, insanın maruz kaldığı musibet ve belaların hikmet yönü üzerinde de durabilir misin?
- Ben de tam oraya geliyordum zaten Selman. İsabet oldu. Hayatımız boyunca başımıza gelen musibet ve belaların elbette bir de hikmet yönü var. O anda bize musibet gibi görünen bir durumun, biraz zaman geçtikten sonra aslında nasıl bir hikmete ve hayra vesile olduğunu görebiliriz.
Bunu bir misal ile izah etmeye çalışalım isterseniz. Mesela Allah korusun çocuğu hasta olan bir anne ve baba farz edelim. Doktorlar diyorlar ki çocuğun sağlığına kavuşabilmesi için ameliyat olması şart. Böylesi bir durumda ne yapılır? Elbette hemen tedavi için gerekli işlemler tereddütsüz yapılmaya başlanır. Ameliyat günü geldiğinde de çocuk ameliyata hazırlanır ve doktorlara teslim edilir. Şimdi, söz konusunu ameliyatın dışarıdan anne ve babasına da ekranda canlı olarak gösterildiğini düşünelim. Bu durumda tepkileri ne olur acaba? Mesela şöyle mi derler sizce:
- Bu doktorlar çocuğumuzu kesip biçiyorlar. Bunları mahkemeye verelim. Ameliyattan sonra da doktorları azarlayıp üzerlerine yürüyelim!
Bunun mümkün olmadığını biliriz değil mi? Çünkü biz, doktorların zâlim değil, tedavi edici birileri olduklarını bilir, sabırla neticeyi bekleriz. Hatta ameliyattan sonra doktorlara çok çok teşekkür eder, daha sonraki günlerde çiçek ve hediyelerle onlara şükranlarımızı sunarız.
En büyük musibetleri peygamberler yaşıyor
Aynen bunun gibi bizim manevi yönümüzü oluşturan cihazlarımız da günahlarla, gafletlerle, belki de bizleri türlü türlü günahlara götürecek davranışlarla kronik hastalıklara uğramışlardır. Onların tedavisinin yapılması için gerekli titizliği her zaman göstermiş olamayabiliriz. Bu gibi durumlarda ise işte tabiplerin tabibi devreye girer. Bizim adımıza bizim hakkımızda ebedî güzelliklerin ortaya çıkmasına vesile olacak açıktan ameliyata başlar.
İşte bu ameliyatın şeklini, süresini ve kullanılacak malzemeleri de O hakiki doktor olan Allah karar verir. Doktora isyan etmeyip itimat eden bizlerin, Allah’a itimat etmemesi mümkün olmadığına göre hastalıklarla, çaresizliklerle, türlü türlü musibetlerle tedavi olan ve ebedî âlemde sürekli kullanacağımız o cihazlarımızın getireceği ve belki de getirdiği güzellikler adedince Allah’a şükranlarımızı ve ibadetlerimizi arz etmemiz gerekmez mi?
- Elbette baba dedi Seniha. O’na kâinatın zerreleri adedince hamd ü sena olsun. Baba şu açıklamalarından sonra aklıma geldi de başımıza gelen hastalık, kaza vb. musibetlerin çok önemli bir yönü de Allah’a olan imanımız ölçüsünde, işlediğimiz günahlara birer kefaret olmalarıdır diyebilir miyiz? Ne dersin?
- Elbette diyebiliriz. Hatta demeliyiz. Zira Rabbimiz, bazı sevdiği kullarının hesabını ahirete bırakmayıp bu dünyada görmek için onlara bazı musibetler tattırabilir. Bu tür musibetler başa geldiği anda üzüntü ve kedere yol açsa da gerçek dünyamız açısından, büyük hayırlara vesile olacağından, aslında bunlar birer musibet değil nimettir.
Bu açıdan bakıldığında, maruz kalınan bela ve musibetler Rabbimizin şefkat tokatları olarak yorumlanabilir. Şefkat dolu bir anne, nasıl çok sevdiği evladının hastalıktan kurtulması için iğne olmasına ve biraz canının acımasına göz yumuyorsa, Yüce Allah da sevdiği kullarının biraz acılar çekerek dünya kiri ve manevi hastalıklardan kurtulmalarına göz yumabilir. Çocuğa doktor tarafından yapılan iğne, o anda biraz canını acıtsa da hastalığını iyileştirerek, aslında büyük bir hayra vesile olur. Bu nedenle, maruz kaldığımız, şer gibi gözüken olaylara isyan ederek, ağlamak yerine bunların arkasında bulunabilecek hikmet perdelerini düşünmeli ve Allah’a sığınmalıyız.
Tarihe bakıldığında, en büyük musibetlerin öncelikle peygamberler ve sırasıyla veliler ve Allah dostlarının başına gelmiş olduğunu görüyoruz. Hz. Musa’nın, Hz Yusuf’un, Hz Eyyub’un, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in ve gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin çektiği musibet ve sıkıntılar tarihe mal olmuştur. Allah dostları ve veliler, musibetleri Allah’ın kendileriyle yakından ilgilenmesi olarak yorumlamışlar ve şikâyet şöyle dursun, bunlar için Rabblerine şükretmişlerdir. Onlar için musibete karşı gösterilen sabır Rabblerine yakınlaşmaları için en büyük vesilesidir. Hatta bir kaç gün başlarına bir musibet gelmediğinde üzülerek “Acaba Rabbimiz bizi unuttu mu?” şeklinde düşüncelere kapılanlar da olmuştur.
Bu arada Münevver Hanım meyve tabaklarını getirmişti. Vakit de epey ilerlemişti. Orhan Bey usulca başını kaldırıp duvardaki saate baktıktan sonra şöyle dedi:
- Bu akşamlık bu kadar yeter. Meyvelerimizi yedikten sonra yatsıyı kılalım cemaatle. Haftaya kaldığımız yerden devam ederiz inşallah...
[Ali Demirel] 16.11.2018 [Samanyolu Haber]
@aliihsandemirel, alidemirelshaber@gmail.com
Antibiyotik kullanırken bir daha düşünün!
Alınan tedbirlerle antibiyotik kullanımı yılda 250 milyon kutudan 170 milyon kutuya düşse de Türkiye hâlâ Avrupa’da en çok antibiyotik kullanan ülke konumunda. Antibiyotikler en fazla suistimal edilen ilaçlar arasında yer aldığını belirten İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Aytaç Karadağ, bilinçsiz kullanılan tek bir antibiyotiğin zararının 2 yılda telafai edilebildiğini söylüyor.
18 Kasım Avrupa Antibiyotik Farkındalık Günü öncesi uyarılarda bulunan Dr. Aytaç Karadağ, şu önemli bilgileri verdi: Bağırsaklarda probiyotik adı verilen 100 trilyon yararlı bakteri vardır. Bu probiyotikler; sindirimi kolaylaştırır, B-K vitaminlerini üretir, immün sistemi destekleyerek kansere karşı korur ve zararlı mikropların çoğalmasını engelleyerek hastalıklardan korur. Bilinçsiz şekilde tek bir tane bile antibiyotik alındığında bu probiyotikler yüzde 20 oranında ölmektedir. Bu probiyotikleri tekrar bağırsaklara geri kazandırabilmek; en iyi organik beslenmeyle bile maalesef 2 yıl içinde mümkün olabilmektedir.
Antibiyotiğin gereksiz kullanıldığı durumlar hangileridir?
Doğru antibiyotik kullanımı için dikkat etmeniz gereken 7 faktör:
[TR724] 16.11.2018
18 Kasım Avrupa Antibiyotik Farkındalık Günü öncesi uyarılarda bulunan Dr. Aytaç Karadağ, şu önemli bilgileri verdi: Bağırsaklarda probiyotik adı verilen 100 trilyon yararlı bakteri vardır. Bu probiyotikler; sindirimi kolaylaştırır, B-K vitaminlerini üretir, immün sistemi destekleyerek kansere karşı korur ve zararlı mikropların çoğalmasını engelleyerek hastalıklardan korur. Bilinçsiz şekilde tek bir tane bile antibiyotik alındığında bu probiyotikler yüzde 20 oranında ölmektedir. Bu probiyotikleri tekrar bağırsaklara geri kazandırabilmek; en iyi organik beslenmeyle bile maalesef 2 yıl içinde mümkün olabilmektedir.
Antibiyotiğin gereksiz kullanıldığı durumlar hangileridir?
- Ateş yüksekliği antibiyotik gereksiz kullanımının en sık sebebidir. Antibiyotikler ateş düşürücü değildir. Ateş; bağışıklık sisteminin alarme olması sonucu oluşan, mikropları, tümörü direk yok eden, immün sistem elemanlarını ortama çeken ve vücudun yararına çalışan bir savunma mekanizmasıdır.
- İltihabi ateş veya ateşli hastalıklardan en sık görüleni üst solunum yolu enfeksiyonu denilen farenjit, larenjit, tonsillit, sinüzit gibi durumlardır. Üst solunum yolu enfeksiyonlarının yüzde 75’i viral olduğu için ve antibiyotikler sadece bakterileri öldürdüğü için bu durumlarda çoğunlukla antibiyotik kullanımı gereksizdir.
- İshal vakalarının yüzde 10-20’sinde antibiyotik verilmesi gerekir; gereksiz antibiyotik kullanımı probiyotik dengesini olumsuz etkileyeceği için uygunsuz kullanım ishalin iyileşmesini uzatabilir.
- Grip, nezle gibi hastalıklar viral kökenli olduğu için antibiyotik kullanımı gereksizdir.
Doğru antibiyotik kullanımı için dikkat etmeniz gereken 7 faktör:
- Bilinçli ve akılcı antibiyotik kullanımı doktor kontrolünde başlanılmalıdır.
- Sadece bakteriyel olduğu kanıtlanan hastalıklarda kullanılmalıdır.
- Mecbur kalmadıkça geniş etkili antibiyotiklerden kaçınılmalıdır.
- Bağırsak probiyotiklerini koruma amacıyla probiyotik-probiyotik kombinasyonu ile birlikte kullanılmalıdır.
- Direnç gelişmemesi amacıyla saatlerine dikkat edilmelidir.
- Zamanından önce bırakılmamalıdır.
- Antibiyotiklerin çoğu karaciğer ve böbrek yoluyla vücuttan atılırlar. Bu nedenle karaciğer ve böbrekte tahribat yapabilmektedir. Böbrek ve karaciğer hastalarında, antibiyotik tedavisi gerekiyorsa düşük dozlu veya böbrek-karaciğer atılımı olmayan ilaçlar tercih edilmelidir.
[TR724] 16.11.2018
Soğan depoda çürüdü, fiyat 5 TL’ye fırladı [İlker Doğan]
Geçtiğimiz hafta 2 liradan satılan soğanın kilosu bu hafta rekor bir artışla 5 TL’ye kadar çıktı. Hasadın ardından depolara kaldırılan soğandaki ‘küf’ hastalığının önünün alınamaması durumunda, fiyatın yılbaşından önce 8 TL’yi görmesi bekleniyor. Geçtiğimiz yıl 2,1 milyon ton olan rekoltenin, bu yıl yaşanan hastalıktan dolayı ciddi oranda düştüğü belirtiliyor.
Türkiye’de fiyatında, yıldan yıla hatta son dönemde haftadan haftaya en fazla dalgalanma görülen iki ürün patates ve soğan. Soğan, 2015 yılında market ve pazarlarda 70 ile 90 kuruş arasında değişen fiyatlarla satılıyordu. Şubat 2016’da 3-3,5 lirayı gördü, en büyük atılımı bu yılın haziran ayında yaptı ve yüzde 200’den fazla bir oranlık artışla bir anda 7 liraya kadar fırladı. Dönemin Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, fiyatları düşürmek için patates soğan ithal edeceklerini açıkladı. Zeybekci, “Soğan-patates fiyatlarıyla ilgili aşırı oynaklık görüyoruz. Konuyla ilgili müdahalemiz başladı.” diye konuştu. Ardından tekrar 2-2,5 lira bandına gerileyen soğan, bugün ise 4-5 TL’ye alıcısını bekliyor.
‘KÜF’ HASTALIĞI FİYATLARI KATLADI
Soğan hasadı eylül-ekim aylarında tamamlandı. Toplanan soğanlar depolara istiflendi. Ancak ürünlerin yüzde 40’ında küf hastalığı belirlendi. Depolardaki soğanda ortaya çıkan hastalık doğal olarak fiyatlara da yansıdı. Çürüyen soğanlar sebebiyle rekoltenin düşmesi fiyatın da katlanmasına sebep oldu. Daha bir hafta önce markette 2 liradan satılan kuru soğanın fiyatı, 15 Kasım 2018 itibariyle 5 TL’ye kadar yükseldi. Gerekli tedbirler alınmazsa, çok yakın bir zamanda fiyatın 8 TL’ye çıkması öngörülüyor.
YILBAŞINDAN ÖNCE 7 LİRAYI GÖRÜR
Türkiye Halciler Federasyonu Başkanı Yüksel Tavşan, “Patates v soğan halkın temel tüketim maddeleri arasında. İnşallah spekülatiftir ve bir an önce geçer ama öyle gözüküyor ki kolay geçeceğe benzemiyor. Tedbir alınması lazım. Gerekirse tabi ithalat da yapılabilir veya ihracat bazı ürünlerde kısıtlamaya gidebilir. Başka çare yok. Çünkü tüketiciyi korumak zorundayız.ֲ” dedi. Antalya Toptancı Hal Yaş, Sebze ve Meyve Komisyoncuları Dernek Başkanı Nevzat Akcan ise soğanın çürüdüğü için ihtiyacı karşılamadığını belirtti. Soğanın yılbaşından önce 7-8 TL’yi göreceğini savundu.
2017 üretimi 2,1 milyon ton
Birleşmiş Milletler Gıda Tarım Örgütü’nün (FAO) verilerine göre 2016 yılında dünyada 144 ülkede kuru soğan üretim yapılıyor. Kuru soğan üretimi bir önceki yıla göre yüzde 2,2 artarak 93 milyon ton olarak kayıtlara geçmiş. Dünya kuru soğan üretiminde Çin ve Hindistan başlıca ülkeler. Çin’de önceki yıl 23,9 milyon ton, Hindistan’da ise 19,4 milyon tonluk kuru soğan üretimi yapıldı. Türkiye’de ise 2017 yılında 2,13 milyon ton kuru soğan üretimi gerçekleştirildi. Ankara 523 bin ton kuru soğan üretimi ile ekim alanında olduğu gibi üretimde de ilk sırada yer alıyor. Ankara’yı, 272 bin tonluk üretimle Amasya, 198 bin tonluk üretimle Hatay takip ediyor. FAO’nun verilerin gör Türkiye, dünyada 6. sırada yer alıyor.
[İlker Doğan] 16.11.2018 [TR724]
Türkiye’de fiyatında, yıldan yıla hatta son dönemde haftadan haftaya en fazla dalgalanma görülen iki ürün patates ve soğan. Soğan, 2015 yılında market ve pazarlarda 70 ile 90 kuruş arasında değişen fiyatlarla satılıyordu. Şubat 2016’da 3-3,5 lirayı gördü, en büyük atılımı bu yılın haziran ayında yaptı ve yüzde 200’den fazla bir oranlık artışla bir anda 7 liraya kadar fırladı. Dönemin Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, fiyatları düşürmek için patates soğan ithal edeceklerini açıkladı. Zeybekci, “Soğan-patates fiyatlarıyla ilgili aşırı oynaklık görüyoruz. Konuyla ilgili müdahalemiz başladı.” diye konuştu. Ardından tekrar 2-2,5 lira bandına gerileyen soğan, bugün ise 4-5 TL’ye alıcısını bekliyor.
‘KÜF’ HASTALIĞI FİYATLARI KATLADI
Soğan hasadı eylül-ekim aylarında tamamlandı. Toplanan soğanlar depolara istiflendi. Ancak ürünlerin yüzde 40’ında küf hastalığı belirlendi. Depolardaki soğanda ortaya çıkan hastalık doğal olarak fiyatlara da yansıdı. Çürüyen soğanlar sebebiyle rekoltenin düşmesi fiyatın da katlanmasına sebep oldu. Daha bir hafta önce markette 2 liradan satılan kuru soğanın fiyatı, 15 Kasım 2018 itibariyle 5 TL’ye kadar yükseldi. Gerekli tedbirler alınmazsa, çok yakın bir zamanda fiyatın 8 TL’ye çıkması öngörülüyor.
YILBAŞINDAN ÖNCE 7 LİRAYI GÖRÜR
Türkiye Halciler Federasyonu Başkanı Yüksel Tavşan, “Patates v soğan halkın temel tüketim maddeleri arasında. İnşallah spekülatiftir ve bir an önce geçer ama öyle gözüküyor ki kolay geçeceğe benzemiyor. Tedbir alınması lazım. Gerekirse tabi ithalat da yapılabilir veya ihracat bazı ürünlerde kısıtlamaya gidebilir. Başka çare yok. Çünkü tüketiciyi korumak zorundayız.ֲ” dedi. Antalya Toptancı Hal Yaş, Sebze ve Meyve Komisyoncuları Dernek Başkanı Nevzat Akcan ise soğanın çürüdüğü için ihtiyacı karşılamadığını belirtti. Soğanın yılbaşından önce 7-8 TL’yi göreceğini savundu.
2017 üretimi 2,1 milyon ton
Birleşmiş Milletler Gıda Tarım Örgütü’nün (FAO) verilerine göre 2016 yılında dünyada 144 ülkede kuru soğan üretim yapılıyor. Kuru soğan üretimi bir önceki yıla göre yüzde 2,2 artarak 93 milyon ton olarak kayıtlara geçmiş. Dünya kuru soğan üretiminde Çin ve Hindistan başlıca ülkeler. Çin’de önceki yıl 23,9 milyon ton, Hindistan’da ise 19,4 milyon tonluk kuru soğan üretimi yapıldı. Türkiye’de ise 2017 yılında 2,13 milyon ton kuru soğan üretimi gerçekleştirildi. Ankara 523 bin ton kuru soğan üretimi ile ekim alanında olduğu gibi üretimde de ilk sırada yer alıyor. Ankara’yı, 272 bin tonluk üretimle Amasya, 198 bin tonluk üretimle Hatay takip ediyor. FAO’nun verilerin gör Türkiye, dünyada 6. sırada yer alıyor.
[İlker Doğan] 16.11.2018 [TR724]
Siz birine ‘halk düşmanı’ derseniz, halk da gider onun icabına bakar [Tarık Toros]
Çok azı müstesna, dünya liderleri basına savaş açmış durumda.
Açık ara önde gideni Trump.
Hemer her konuşmasında çıkan haberleri yalanlıyor.
Mitinglerinde basını hedef gösteriyor, destekçileri alkışlıyor.
Muhabirlere canlı yayınlarda alenen hakaret ediyor, kurumlarını aşağılıyor.
**
ABD’de basın özgürlüğü var, hukuk var, erkler ayrılığı var.
Var olmasına var ama…
Süreci değiştiremediği gibi bilakis körüklüyor.
Olan biten Beyaz Saray’ın ekmeğine yağ sürüyor.
Başına buyruk bir idareyi dengelemeyi başaracak mı, bunu henüz net biçimde görmedik.
**
Ülke ortadan ikiye bölünürken medya öyle kalacak değildi.
Trump, son basın toplantısında CNN muhabirini haşladı, sadece bir arkadaşı ona destek verdi, o da Trump’dan nasibini aldı.
Basın bu muameleye sessiz kalmasa…
Topluca protesto edip salondan çıksaydı…
CNN muhabirinin akreditasyonu iptal edilir miydi?
Sanmıyorum.
**
Amerikalı gazetecilerle yapılan röportajları okuyorum.
Dehşet verici tanıklıklar var:
-Bir mitingde Trump gazetecileri ‘halk düşmanı’ olarak işaret edince herkes birden dönerek bize bakmaya başladı. Güvende hissetmedim.
-Pittsburgh’daki sinagog saldırısı sonrası olay yerine gittim. Şehirde iki büyük protesto oldu. Trump ertesi gün protestoların medyanın uydurması olduğunu söyledi.
-Artık bir olayın gerçek olduğunu ispat etmek için daha fazla çalışmamız gerekiyor.
-Tehdit telefonları alıyoruz. Bu, yeni bir durum. Geçen bir arkadaşımız ölümle tehdit edildi.
**
Türkiye’den örnek vereyim.
17 Aralık 2013 yolsuzluk skandalı patlamış.
Haber ekiplerimiz sahada.
Bir kadın muhabirimizi İstanbul’da AKP etkinliğine yollamıştık.
Yolsuzluk iddialarının odağındaki parti.
Partililer onu ve kameraman arkadaşımızı ciddi biçimde rahatsız etmiş, çalışmalarına engel olmuşlardı. Sözle tacizin haddi hesabı yoktu.
Ertesi gün haber toplantısında arkadaşlara, “Artık AKP etkinliklerini takip etmiyoruz, çünkü ekiplerimizin güvenliği tehlikede” dedim.
Akreditasyon uygulaması gelmeden takibi kendimiz sonlandırdık.
**
Kürsüler hiçbir zaman, “dövün şunu, bacaklarını kırın, ortadan kaldırın” demez.
İnce ince çalışır, sözleriyle kamuoyunu olgunlaştırır ve öyle hedef gösterir ki…
Kalabalıklar öfke olur gider o hedefte patlar.
Siz birine “halk düşmanı” derseniz, halk da gider onun icabına bakar.
Kötülüğün geri dönmesi mi…
Cehaletin intikamı mı bilmem.
Dünya hiç iyiye gitmiyor.
Basının tuttuğu mevziler gün geçtikçe zayıflıyor.
Bir gün sesini hiç duyuramayacak diye korkuyorum.
Düne kadar buna ihtimal vermezdim.
Artık mümkün.
[Tarık Toros] 16.11.2018 [TR724]
Açık ara önde gideni Trump.
Hemer her konuşmasında çıkan haberleri yalanlıyor.
Mitinglerinde basını hedef gösteriyor, destekçileri alkışlıyor.
Muhabirlere canlı yayınlarda alenen hakaret ediyor, kurumlarını aşağılıyor.
**
ABD’de basın özgürlüğü var, hukuk var, erkler ayrılığı var.
Var olmasına var ama…
Süreci değiştiremediği gibi bilakis körüklüyor.
Olan biten Beyaz Saray’ın ekmeğine yağ sürüyor.
Başına buyruk bir idareyi dengelemeyi başaracak mı, bunu henüz net biçimde görmedik.
**
Ülke ortadan ikiye bölünürken medya öyle kalacak değildi.
Trump, son basın toplantısında CNN muhabirini haşladı, sadece bir arkadaşı ona destek verdi, o da Trump’dan nasibini aldı.
Basın bu muameleye sessiz kalmasa…
Topluca protesto edip salondan çıksaydı…
CNN muhabirinin akreditasyonu iptal edilir miydi?
Sanmıyorum.
**
Amerikalı gazetecilerle yapılan röportajları okuyorum.
Dehşet verici tanıklıklar var:
-Bir mitingde Trump gazetecileri ‘halk düşmanı’ olarak işaret edince herkes birden dönerek bize bakmaya başladı. Güvende hissetmedim.
-Pittsburgh’daki sinagog saldırısı sonrası olay yerine gittim. Şehirde iki büyük protesto oldu. Trump ertesi gün protestoların medyanın uydurması olduğunu söyledi.
-Artık bir olayın gerçek olduğunu ispat etmek için daha fazla çalışmamız gerekiyor.
-Tehdit telefonları alıyoruz. Bu, yeni bir durum. Geçen bir arkadaşımız ölümle tehdit edildi.
**
Türkiye’den örnek vereyim.
17 Aralık 2013 yolsuzluk skandalı patlamış.
Haber ekiplerimiz sahada.
Bir kadın muhabirimizi İstanbul’da AKP etkinliğine yollamıştık.
Yolsuzluk iddialarının odağındaki parti.
Partililer onu ve kameraman arkadaşımızı ciddi biçimde rahatsız etmiş, çalışmalarına engel olmuşlardı. Sözle tacizin haddi hesabı yoktu.
Ertesi gün haber toplantısında arkadaşlara, “Artık AKP etkinliklerini takip etmiyoruz, çünkü ekiplerimizin güvenliği tehlikede” dedim.
Akreditasyon uygulaması gelmeden takibi kendimiz sonlandırdık.
**
Kürsüler hiçbir zaman, “dövün şunu, bacaklarını kırın, ortadan kaldırın” demez.
İnce ince çalışır, sözleriyle kamuoyunu olgunlaştırır ve öyle hedef gösterir ki…
Kalabalıklar öfke olur gider o hedefte patlar.
Siz birine “halk düşmanı” derseniz, halk da gider onun icabına bakar.
Kötülüğün geri dönmesi mi…
Cehaletin intikamı mı bilmem.
Dünya hiç iyiye gitmiyor.
Basının tuttuğu mevziler gün geçtikçe zayıflıyor.
Bir gün sesini hiç duyuramayacak diye korkuyorum.
Düne kadar buna ihtimal vermezdim.
Artık mümkün.
[Tarık Toros] 16.11.2018 [TR724]
Türkiye’de “öteki” işadamı olmak [Semih Ardıç]
Evvela bütçe. Akabinde “öteki” işadamlarının hal-i pür melali…
Merkezî idare bütçesindeki “kara delik” 62,1 milyar TL ile Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine çıktı.
Aylık açık 5,4 milyar TL. Geçen sene ekimde 3,3 milyar lira idi açık tutarı. Faize ekim ayında 15 milyar TL ödendi. Araba, uçak, helikopter ve bina kiralama dolu dizgin devam ediyor.
ARABA, UÇAK VE BİTMEYEN HARCAMALAR
Mal ve hizmet alımı için 35,4 milyar TL harcandı. Neyse ki Katar 500 milyon sterlin kıymetindeki uçan sarayı hibe (!) etti de mal ve hizmet harcamaları 40 milyar TL olmadı.
Şirketlerin iflastan evvelki son çıkış olan konkordatoya can havliyle kendilerini attığı bir devirde bütçede harcamalar gelirlerin fevkinde. Ankara’da tasarrufun t’sinden eser yok.
Kasım ve aralık aylarında bütçeyi iade etmemek için boya üstüne boya yapan kamu idareleri bütçe açığını sene sonunda 75-80 milyar TL’ye çıkarabilir.
Açık demek daha fazla borç ve ilave faiz gideri demek…
ÖTEKİ İŞADAMLARININ HALİ NASIL?
Bütçe açığını halkın fakr u zaruret halinde iken bile hafife alan bir iktidarın insaf ve merhametten ne kadar bînasip olduğunu daha berrak hale getirmek için “öteki” işadamlarından bir misal vereceğim.
Yüksek Öğretim Kurulu’nun (YÖK) kurucu başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın temellerini attığı Tepe Grubu (Bilkent Holding) ile Hamdi Akın’a ait Akfen’in yaşadıkları öteki olmanın dayanılmaz ağırlığını anlamamıza yardımcı olabilir.
ATATÜRK HAVALİMANI’NI 2021’E KADAR İŞLETME HAKKI VARDI
Tepe ve Akfen gruplarının kurduğu TAV, Atatürk Havalimanı’nın işletme hakkını 2005 yılında devralmıştı.
3 milyar dolar kira bedeli mukabili 15,5 seneliğine verilen ihalenin süresi 2021’e kadar geçerli idi.
Daha ihalenin üzerinden 2-3 sene geçmeden 3’üncü havalimanı bahsi açıldı. 2013’te ihale yapıldı ve 29 Ekim 2018 itibarıyla İstanbul Yeni Havalimanı’ndan uçuşlar kısmen başladı.
1 Ocak 2019’dan itibaren bütün seferlerin İstanbul Taksim’e 53 kilometre mesafedeki Yeni Havalimanı’ndan yapılması hedefleniyor.
TAV’a 2012 yılında ortak olan Fransız ADP de Tepe ve Akfen grupları da ağır baskı altında sesini bile çıkaramadı. Tazminat ödeneceği ifade edilse de müşahhas bir karar açıklanmadı.
Haddi zatında karşılarında devletin sopalı halini göstermekten imtina etmeyen bir iktidar varken ötesi maceraperestlik olurdu.
SÜLÜN OSMAN’I GÖLGEDE BIRAKTILAR
Tepe ve Akfen 2021’e kadar kendilerine ait bir imtiyazın daha sonra başka bir gruba verilmesi sebebiyle zarar edecek. İki ihaleyi de yapan aynı iktidar.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) köprüyü gelene gidene satan Sülün Osman misali şartnamede yer alan maddeleri ihaleden sonra ya unutuyor ya da değiştiriyor.
Aynı grup 2008 yılında İstanbul Deniz Otobüsleri AŞ’nin (İDO) 49 seneliğine işletme hakkını devralmak üzere 861 milyon dolar verdi.
İhalenin en gözde güzergâhında Eskihisar-Topçular vardı. İzmit Körfezi’nin iki yakasını denizden birbirine bağlayan güzergâhta ihalenin akabinde Tepe-Akfen-Souter (İskoç) ortaklığına sürpriz bir rakip çıktı.
Negmar (İstanbul Lines) 1 lira dahi vermeden arabalı vapur seferlerine başladı. İDO’nun yeni sahipleri Danıştay’dan ve idare mahkemelerinden lehte kararlar çıkmasına rağmen hükûmete sesini duyuramadı.
“AĞACI BİZE SATTILAR, KİRAZLARI BEDAVA DAĞITIYORLAR”
Nitekim Negmar’ın sahipleri AKP’ye yakın isimlerdi. Akfen Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Akın’ın, “Ağacı bize sattılar, kirazları bedava dağıtıyorlar.” sözleri olup biteni gayet sarih şekilde hülâsa ediyor.
İktidarın “yandaş” tarifine uymayanlar için hakk-ı hayat yok. Mutlak itaatte kusur işleyenlerin mallarını müsadere etmekte, şirketleri orantısız cezalarla mali darboğaza sürüklemekte hayli hünerli bürokratlar var.
Oyunun kuralları ihaleden sonra değiştirildiği için ilk günden beri İDO kâr edemedi. Zararı iç hatlardan kazandıkları ile karşılamaya çalışsa da son kur ve faiz artışında son mühimmat da tükendi.
İSKOÇ FİRMA GEMİLERİ YAKTI
İskoç yatırımcı Souter iç hatları kapatma kararı aldı. Böylece İstanbul’da ikamet edenlerin de krizi bir nebze hissetmesini ve İzmit Körfezi’nde batırdığı paraların bir kısmını geri çıkarmak istemiş olabilir.
“Gemileri yaktı” denilebilir. Mamafih İDO’nun yeni sahipleri bu hamle ile Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın öfkesini celbedebilir.
AKP’nin nazarında öteki işadamı olmakla “terörist” yahut “vatan haini’ olmak arasında bir fark yok. Yandaşların cebine aktarılan paraların ekseriyeti vatandaştan kalanı da öteki işadamlarını kasasından temin ediliyor.
Havuz problemi gözünüzü korkutmasın. Erdoğan’ın servet formülü bu kadar basit.
[Semih Ardıç] 16.11.2018 [TR724]
Merkezî idare bütçesindeki “kara delik” 62,1 milyar TL ile Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine çıktı.
Aylık açık 5,4 milyar TL. Geçen sene ekimde 3,3 milyar lira idi açık tutarı. Faize ekim ayında 15 milyar TL ödendi. Araba, uçak, helikopter ve bina kiralama dolu dizgin devam ediyor.
ARABA, UÇAK VE BİTMEYEN HARCAMALAR
Mal ve hizmet alımı için 35,4 milyar TL harcandı. Neyse ki Katar 500 milyon sterlin kıymetindeki uçan sarayı hibe (!) etti de mal ve hizmet harcamaları 40 milyar TL olmadı.
Şirketlerin iflastan evvelki son çıkış olan konkordatoya can havliyle kendilerini attığı bir devirde bütçede harcamalar gelirlerin fevkinde. Ankara’da tasarrufun t’sinden eser yok.
Kasım ve aralık aylarında bütçeyi iade etmemek için boya üstüne boya yapan kamu idareleri bütçe açığını sene sonunda 75-80 milyar TL’ye çıkarabilir.
Açık demek daha fazla borç ve ilave faiz gideri demek…
ÖTEKİ İŞADAMLARININ HALİ NASIL?
Bütçe açığını halkın fakr u zaruret halinde iken bile hafife alan bir iktidarın insaf ve merhametten ne kadar bînasip olduğunu daha berrak hale getirmek için “öteki” işadamlarından bir misal vereceğim.
Yüksek Öğretim Kurulu’nun (YÖK) kurucu başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın temellerini attığı Tepe Grubu (Bilkent Holding) ile Hamdi Akın’a ait Akfen’in yaşadıkları öteki olmanın dayanılmaz ağırlığını anlamamıza yardımcı olabilir.
ATATÜRK HAVALİMANI’NI 2021’E KADAR İŞLETME HAKKI VARDI
Tepe ve Akfen gruplarının kurduğu TAV, Atatürk Havalimanı’nın işletme hakkını 2005 yılında devralmıştı.
3 milyar dolar kira bedeli mukabili 15,5 seneliğine verilen ihalenin süresi 2021’e kadar geçerli idi.
Daha ihalenin üzerinden 2-3 sene geçmeden 3’üncü havalimanı bahsi açıldı. 2013’te ihale yapıldı ve 29 Ekim 2018 itibarıyla İstanbul Yeni Havalimanı’ndan uçuşlar kısmen başladı.
1 Ocak 2019’dan itibaren bütün seferlerin İstanbul Taksim’e 53 kilometre mesafedeki Yeni Havalimanı’ndan yapılması hedefleniyor.
TAV’a 2012 yılında ortak olan Fransız ADP de Tepe ve Akfen grupları da ağır baskı altında sesini bile çıkaramadı. Tazminat ödeneceği ifade edilse de müşahhas bir karar açıklanmadı.
Haddi zatında karşılarında devletin sopalı halini göstermekten imtina etmeyen bir iktidar varken ötesi maceraperestlik olurdu.
SÜLÜN OSMAN’I GÖLGEDE BIRAKTILAR
Tepe ve Akfen 2021’e kadar kendilerine ait bir imtiyazın daha sonra başka bir gruba verilmesi sebebiyle zarar edecek. İki ihaleyi de yapan aynı iktidar.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) köprüyü gelene gidene satan Sülün Osman misali şartnamede yer alan maddeleri ihaleden sonra ya unutuyor ya da değiştiriyor.
Aynı grup 2008 yılında İstanbul Deniz Otobüsleri AŞ’nin (İDO) 49 seneliğine işletme hakkını devralmak üzere 861 milyon dolar verdi.
İhalenin en gözde güzergâhında Eskihisar-Topçular vardı. İzmit Körfezi’nin iki yakasını denizden birbirine bağlayan güzergâhta ihalenin akabinde Tepe-Akfen-Souter (İskoç) ortaklığına sürpriz bir rakip çıktı.
Negmar (İstanbul Lines) 1 lira dahi vermeden arabalı vapur seferlerine başladı. İDO’nun yeni sahipleri Danıştay’dan ve idare mahkemelerinden lehte kararlar çıkmasına rağmen hükûmete sesini duyuramadı.
“AĞACI BİZE SATTILAR, KİRAZLARI BEDAVA DAĞITIYORLAR”
Nitekim Negmar’ın sahipleri AKP’ye yakın isimlerdi. Akfen Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Akın’ın, “Ağacı bize sattılar, kirazları bedava dağıtıyorlar.” sözleri olup biteni gayet sarih şekilde hülâsa ediyor.
İktidarın “yandaş” tarifine uymayanlar için hakk-ı hayat yok. Mutlak itaatte kusur işleyenlerin mallarını müsadere etmekte, şirketleri orantısız cezalarla mali darboğaza sürüklemekte hayli hünerli bürokratlar var.
Oyunun kuralları ihaleden sonra değiştirildiği için ilk günden beri İDO kâr edemedi. Zararı iç hatlardan kazandıkları ile karşılamaya çalışsa da son kur ve faiz artışında son mühimmat da tükendi.
İSKOÇ FİRMA GEMİLERİ YAKTI
İskoç yatırımcı Souter iç hatları kapatma kararı aldı. Böylece İstanbul’da ikamet edenlerin de krizi bir nebze hissetmesini ve İzmit Körfezi’nde batırdığı paraların bir kısmını geri çıkarmak istemiş olabilir.
“Gemileri yaktı” denilebilir. Mamafih İDO’nun yeni sahipleri bu hamle ile Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın öfkesini celbedebilir.
AKP’nin nazarında öteki işadamı olmakla “terörist” yahut “vatan haini’ olmak arasında bir fark yok. Yandaşların cebine aktarılan paraların ekseriyeti vatandaştan kalanı da öteki işadamlarını kasasından temin ediliyor.
Havuz problemi gözünüzü korkutmasın. Erdoğan’ın servet formülü bu kadar basit.
[Semih Ardıç] 16.11.2018 [TR724]
İslam, devlet eliyle mi temsil edilmeli? (SİYASAL İSLAM-1) [Prof. Dr. Osman Şahin]
17-25’le başlayan ve 15 Temmuz darbesi ile zirve yapan süreç öncesi, Osmanlı Devleti ile ilgili tenkitlerin ağırlığı sol görüşlü insanlardan gelirdi. Bugün yaşanan olayların etkisiyle bu tenkitlerin artık müslümanlar tarafından da dillendirilmeye başlandığını görüyoruz.
Bulunduğumuz zaman dilimine kadar müslümanların ekseriyetinde, İslam’ın tekrar yeryüzünde hükümferma olması için kurulacak yeni bir İslam devletine ihtiyaç olduğu düşüncesi hakimdi. Asrı Saadet’te, Emeviler’de, Abbasiler’de, Selçuklular’da, Osmanlı’da ve diğer İslam devletlerinde olduğu gibi devlet eliyle İslam’ın temsil edilmesine ihtiyaç olduğu düşüncesi, açık ya da şuuraltı olarak yer almaktaydı. Hak ve adalet üzerine teessüs etmiş böyle bir devletin, yeryüzünde muvazene unsuru olması elbette dinin yaşanması, temsil ve tebliği açısından çok büyük bir değer taşımaktadır. Bu devletler, yeryüzünde hak ve hukukun koruyucuları ve zalimler karşısında mazlumların müdafii olmuşlardır.
Altı asır boyunca ve özellikle ilk dört asrında bütün dünyada, muvazene unsuru olmuş Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra, bu bölgede yaşanan zulümler, perişaniyetler, mağduriyetler ve meydana gelen tahribatlara nazar edilirse, Osmanlı’nın eda ettiği büyük misyon çok daha iyi anlaşılabilecektir. Osmanlı’dan sonra bu coğrafya bir türlü kendine gelememiş ve devamlı herc-ü merçler yaşamıştır.
İslam alemindeki geri kalmışlığın çok önemli bir sebebi…
Bu yüzden günümüz Müslümanları hep böyle bir devletin tekrar vücuda gelmesini intizar etmiş ve bu beklentiyi çıkarları adına kullanmak isteyen yalancılar ve sahtekarlar tarafından sürekli altadılmışlardır. Bediüzzaman Hazretleri, Münazarat’ta geçen bir soruya verdikleri cevap içerisinde bu konuya temas etmişlerdir: “İşte o tedennînin mühim bir sebebi: Bazı rüesâ ile haksız olarak millete fedakârlık iddia eden sahtekâr hamiyet-furuşlar veya velâyeti dâvâ eden ehliyetsiz bazı müteşeyyihlerdir.” Kendi menfaatleri için vatan, milliyet ve din mefhumlarını kullanan bir takım idareciler, hocalar ve şeyhler, bu kavramların içini boşaltarak bugünkü geri kalmışlığı, zilleti ve perişaniyeti hazırlamışlardır.
Sahnelenen oyun, Siyasal İslam ve hayal kırıklıkları…
İktidarı elde etmek isteyen siyasiler ve diktatörler, böyle bir devlet vaadi ile kitleleri etki altına almış ve hedeflerine böylece ulaşabilmişlerdir. Toplum mühendisliği, kitle psikolojisi ve gelişmiş kitle iletişim araçlarının katkısıyla da buna kolayca muvaffak olabilmişlerdir. Maalesef bu oyun, İslam dünyasında tekrar ber tekrar oynanmasına rağmen, müslümanlar, bunlardan gerekli dersleri alamamışlar ve her defasında bir hayal kırıklığı yaşamışlardır.
Bu oyun, son olarak günümüz Türkiye’sinde, bütün geçmiş tecrübeler kullanılarak çok ustaca bir kere daha siyasal İslam temsilcileri tarafından sahneye konmuş ve başarılı olmuştur. Toplum, tekrar bir yalancı şafak peşine düşmüş, yine ülkelerinin dünyada bir muvazene unsuru olacağı ile ilgili büyük beklentiler içerisine girmiştir.
Maalesef yaşanan süreçte, bunların da öncekiler gibi iktidarı elde etme adına hareket ettikleri ve hakiki İslam adına bir dertlerinin bulunmadığı anlaşılınca, özellikle büyük mağduriyetlere maruz kalmış insanların yaşadıkları hayal kırıklığı, duygu ve düşünce dünyalarında önemli tahribatlara yol açmıştır.
Burada acı olan, İslam dünyasında her yaşanan bu tarz hadiselerden sonra insanların ümitlerini kaybetmeleri ve müslümanlar eliyle hiç bir doğrunun ikame edilemeyeceği gibi düşüncelerin ortaya çıkmasıdır. Halbuki buna sebebiyet verenler, gerçek İslamı yaşayan insanlar olmadıkları gibi, bu oyunlara alet olan müslümanların ekseriyetinin de, şahıslarında ve hayatlarında İslam ve İslami değerler hakiki manada bulunmamaktadır. Gerçekte, günümüzde yaşanan bu problemlerin İslam ile uzaktan yakından bir alakası yoktur. Nasıl olabilir ki şu anda yeryüzünde hakiki bir İslam devleti olmadığı gibi, hakiki manada islamı yaşayanların çoğunlukta olduğu bir coğrafya da mevcut değildir.
Batı dünyası, İslamı sıfatlara daha fazla sahiptir…
Bugünün Batı dünyasında, İslami değerler, İslam ülkesi olarak ifade edilen (!) coğrafyadan çok daha ileri seviyede yaşanmaktadır.Bedüzzaman’ın ifadesiyle, Batı dünyası, İslamı sıfatlara daha fazla sahip olduğu için yeryüzünde hakimiyet onlardadır. İslam dünyası manevi yönden bozulunca sahip olduğu değerleri kaybetmiş, her sahada gerilemiş ve bir türlü de toparlanma sürecine girememiştir. Hakiki değerlerine tekrar kavuşacağı ana kadar da bu mümkün olamayacaktır. Batı dünyasında ise bunun tam tersi olmuştur. Meydana gelen fikri akımlar neticesinde dinlerinden kaynaklanan taassup bağlarından kurtulup, insan hakları, demokrasi, bireyin önemi gibi değerlerle donanınca çok önemli mesafeler almış ve bugünkü medeniyeti ortaya koyabilmişlerdir. Unutulmamalıdır ki batıda da her şey güllük gülistanlık da değildir. Bu dünyada da halen geçmişten beri var olan, çok sayıda problemler hala devam etmektedir. Fakat müslümanların yaşadığı coğrafya ile mukayese edildiğinde, Batı dünyası çok daha fazla medenidir.
Yukarıda bahsi geçen bu problemlerden dolayı önemli sayıda Müslüman entellektüelinin düşünce kaymalarına maruz kaldıkları görülmektedir. Bunlar batı ve batı kaynaklı her şeyi kutsarlarken, İslam ve İslam kaynaklı her şeyi küçümsemektedirler. Onlara göre tarihte, kayda alınabilecek hatırı sayılır, müslümanlar tarafından ortaya konmuş bir medeniyet yoktur. Bunlar İslam tarihinde yaşanmış olumsuzluklara kilitlenmiş, hükümlerini bu tür problemlere bina etmişler ve tarihimizi, sadece zalimlerin olduğu, zulümlerin yaşandığı bir tarih olarak görmüşler ve o çok parlak medeniyetleri inkar etmişlerdir. Bu medeniyetleri gerçekleştiren, İslam devletleri de bundan nasiplerini almışlar ve çok acımasız tenkitlere tabi tutulmuşlardır.
İnşaAllah konuya bir sonraki yazıda devam edelim…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 16.11.2018 [TR724]
Bulunduğumuz zaman dilimine kadar müslümanların ekseriyetinde, İslam’ın tekrar yeryüzünde hükümferma olması için kurulacak yeni bir İslam devletine ihtiyaç olduğu düşüncesi hakimdi. Asrı Saadet’te, Emeviler’de, Abbasiler’de, Selçuklular’da, Osmanlı’da ve diğer İslam devletlerinde olduğu gibi devlet eliyle İslam’ın temsil edilmesine ihtiyaç olduğu düşüncesi, açık ya da şuuraltı olarak yer almaktaydı. Hak ve adalet üzerine teessüs etmiş böyle bir devletin, yeryüzünde muvazene unsuru olması elbette dinin yaşanması, temsil ve tebliği açısından çok büyük bir değer taşımaktadır. Bu devletler, yeryüzünde hak ve hukukun koruyucuları ve zalimler karşısında mazlumların müdafii olmuşlardır.
Altı asır boyunca ve özellikle ilk dört asrında bütün dünyada, muvazene unsuru olmuş Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra, bu bölgede yaşanan zulümler, perişaniyetler, mağduriyetler ve meydana gelen tahribatlara nazar edilirse, Osmanlı’nın eda ettiği büyük misyon çok daha iyi anlaşılabilecektir. Osmanlı’dan sonra bu coğrafya bir türlü kendine gelememiş ve devamlı herc-ü merçler yaşamıştır.
İslam alemindeki geri kalmışlığın çok önemli bir sebebi…
Bu yüzden günümüz Müslümanları hep böyle bir devletin tekrar vücuda gelmesini intizar etmiş ve bu beklentiyi çıkarları adına kullanmak isteyen yalancılar ve sahtekarlar tarafından sürekli altadılmışlardır. Bediüzzaman Hazretleri, Münazarat’ta geçen bir soruya verdikleri cevap içerisinde bu konuya temas etmişlerdir: “İşte o tedennînin mühim bir sebebi: Bazı rüesâ ile haksız olarak millete fedakârlık iddia eden sahtekâr hamiyet-furuşlar veya velâyeti dâvâ eden ehliyetsiz bazı müteşeyyihlerdir.” Kendi menfaatleri için vatan, milliyet ve din mefhumlarını kullanan bir takım idareciler, hocalar ve şeyhler, bu kavramların içini boşaltarak bugünkü geri kalmışlığı, zilleti ve perişaniyeti hazırlamışlardır.
Sahnelenen oyun, Siyasal İslam ve hayal kırıklıkları…
İktidarı elde etmek isteyen siyasiler ve diktatörler, böyle bir devlet vaadi ile kitleleri etki altına almış ve hedeflerine böylece ulaşabilmişlerdir. Toplum mühendisliği, kitle psikolojisi ve gelişmiş kitle iletişim araçlarının katkısıyla da buna kolayca muvaffak olabilmişlerdir. Maalesef bu oyun, İslam dünyasında tekrar ber tekrar oynanmasına rağmen, müslümanlar, bunlardan gerekli dersleri alamamışlar ve her defasında bir hayal kırıklığı yaşamışlardır.
Bu oyun, son olarak günümüz Türkiye’sinde, bütün geçmiş tecrübeler kullanılarak çok ustaca bir kere daha siyasal İslam temsilcileri tarafından sahneye konmuş ve başarılı olmuştur. Toplum, tekrar bir yalancı şafak peşine düşmüş, yine ülkelerinin dünyada bir muvazene unsuru olacağı ile ilgili büyük beklentiler içerisine girmiştir.
Maalesef yaşanan süreçte, bunların da öncekiler gibi iktidarı elde etme adına hareket ettikleri ve hakiki İslam adına bir dertlerinin bulunmadığı anlaşılınca, özellikle büyük mağduriyetlere maruz kalmış insanların yaşadıkları hayal kırıklığı, duygu ve düşünce dünyalarında önemli tahribatlara yol açmıştır.
Burada acı olan, İslam dünyasında her yaşanan bu tarz hadiselerden sonra insanların ümitlerini kaybetmeleri ve müslümanlar eliyle hiç bir doğrunun ikame edilemeyeceği gibi düşüncelerin ortaya çıkmasıdır. Halbuki buna sebebiyet verenler, gerçek İslamı yaşayan insanlar olmadıkları gibi, bu oyunlara alet olan müslümanların ekseriyetinin de, şahıslarında ve hayatlarında İslam ve İslami değerler hakiki manada bulunmamaktadır. Gerçekte, günümüzde yaşanan bu problemlerin İslam ile uzaktan yakından bir alakası yoktur. Nasıl olabilir ki şu anda yeryüzünde hakiki bir İslam devleti olmadığı gibi, hakiki manada islamı yaşayanların çoğunlukta olduğu bir coğrafya da mevcut değildir.
Batı dünyası, İslamı sıfatlara daha fazla sahiptir…
Bugünün Batı dünyasında, İslami değerler, İslam ülkesi olarak ifade edilen (!) coğrafyadan çok daha ileri seviyede yaşanmaktadır.Bedüzzaman’ın ifadesiyle, Batı dünyası, İslamı sıfatlara daha fazla sahip olduğu için yeryüzünde hakimiyet onlardadır. İslam dünyası manevi yönden bozulunca sahip olduğu değerleri kaybetmiş, her sahada gerilemiş ve bir türlü de toparlanma sürecine girememiştir. Hakiki değerlerine tekrar kavuşacağı ana kadar da bu mümkün olamayacaktır. Batı dünyasında ise bunun tam tersi olmuştur. Meydana gelen fikri akımlar neticesinde dinlerinden kaynaklanan taassup bağlarından kurtulup, insan hakları, demokrasi, bireyin önemi gibi değerlerle donanınca çok önemli mesafeler almış ve bugünkü medeniyeti ortaya koyabilmişlerdir. Unutulmamalıdır ki batıda da her şey güllük gülistanlık da değildir. Bu dünyada da halen geçmişten beri var olan, çok sayıda problemler hala devam etmektedir. Fakat müslümanların yaşadığı coğrafya ile mukayese edildiğinde, Batı dünyası çok daha fazla medenidir.
Yukarıda bahsi geçen bu problemlerden dolayı önemli sayıda Müslüman entellektüelinin düşünce kaymalarına maruz kaldıkları görülmektedir. Bunlar batı ve batı kaynaklı her şeyi kutsarlarken, İslam ve İslam kaynaklı her şeyi küçümsemektedirler. Onlara göre tarihte, kayda alınabilecek hatırı sayılır, müslümanlar tarafından ortaya konmuş bir medeniyet yoktur. Bunlar İslam tarihinde yaşanmış olumsuzluklara kilitlenmiş, hükümlerini bu tür problemlere bina etmişler ve tarihimizi, sadece zalimlerin olduğu, zulümlerin yaşandığı bir tarih olarak görmüşler ve o çok parlak medeniyetleri inkar etmişlerdir. Bu medeniyetleri gerçekleştiren, İslam devletleri de bundan nasiplerini almışlar ve çok acımasız tenkitlere tabi tutulmuşlardır.
İnşaAllah konuya bir sonraki yazıda devam edelim…
[Prof. Dr. Osman Şahin] 16.11.2018 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Bağlama sanatı [Naci Karadağ]
Şöyle düşünün:
Ülkede kendi halinde bir sanatçısınız. İşinizde, gücünüzde, ekmeğinizdesiniz.
Konserler, sosyal medya filan takılıyorsunuz ufak ufak.
Telefonunuz çalıyor…
Eyvah, nicedir size tebelleş olan Havuz muhabirlerinden biri. Bir süredir peşinizde, illa ki röportaj istiyor.
Ülkenin hali malum ama etliye sütlüye bulaşmadıkça size pek karışan görüşen de yok. İçten içe özgürlük alanlarınızın daraldığınızı, nefes alamaz hale geldiğinizi de hissediyorsunuz ama toplumsal uyuşmanın böyle bir şey olduğunun da farkın değilsiniz, diyelim.
Hani, ha bugün ha yarın biter, gibi saçma bir bilinçaltınız oluşmuş durumda.
Size dokunulmuyor ya, bi ‘tık’ daha gidelim bakalım!
Yok, ama bir süredir peşinizde bu muhabir. Belli ki ne yapıp, edip sizinle röportaj yapacak.
Ama o da emir kulu nihayetinde, amirleri her hafta bir sanatçı bulup “Her şey çok iyi çok güzel, ülke muazzam, Tayyip baba fevkalade!” içerikli tam sayfa yağdanlık sayfası çıkarmaları lazım.
Aksi durumda onların ekmekleri tehlikede.
Zaten geçen hafta söyleşisi yayınlanan Behzat Ç. komiser tam batırdı. Ne doğru dürüst yaladığı belli, ne sevdiği, ne sevmediği!
Diye düşünmekte editörler. Zaten başka şey düşünmeye vakti olmaz genelde Havuzcu arkadaşların.
Nasıl ederiz de başımızdan bu belayı savarız, yoksa kapı önündeyiz. Yetmez bir de hain damgası yeriz!
Neyse, sanatçının bu telefon trafiğinden kaçışı olmayacaktır.
Sonunda röportaj talebini kabul edecek, bir sürü ıvır zıvır sorulardan sonra konu esas meseleye gelecek ve birkaç cümle “Türkiye ne şââne memleket yauv” aldıktan sonra, güzel bir “Tayyip Erdoğan güvenin ve gücün sembolü” benzeri bir başlık aldı mı peşinizi bırakacaktır!
Başka bir tabirle eliniz mahkûmdur, kaçış olmayacaktır.
Ha, arayan kişiye, “Kardeşim seni çok iyi anlıyorum, sen de ekmeğindesin. Ancak sen benim dediklerimi yazamazsın! Sen yazsan bile editörlerin sayfaya koyamaz. Onlar koysa bile yayın yönetmenin yayınlamaz. Siz ecelinize mi susadınız? Sizle beraber beni de mi yakacaksınız? Bir sürü TRT’de program yapmak isteyen, belediyelerde konser vermek isteyen, oğluna site, kızına AVM’de dükkân açmak isteyen sanatçı var. Gidip onlarla konuşsana, kurban olayım ikimizin de ekmeğiyle oynama!” derseniz peşinizi bırakacaktır.
Gerisi artık size ne kadar kıl olduğuyla ilgilidir.
Sizi de hain mi ilan eder, yoksa bir sonraki ihtiyaçta tekrar ele almak için dondurur mu isminizi bilinmez.
Ama düşer yakanızdan.
Bir ara turizm bakanlığı yapardı böyle. Ülkeye gelen turistlerden kafalayabildiklerine “İstanbul şok güzel, raki şiş kebab şok güzel” içerikli videolar kaydeder yayınlatırdı. Böyle böyle ülkenin itibarı artar zannederdi…
Şimdi iktidarın havuza yaptığı haber desteğinin karşılığı olarak çok şey istemiyor. Hafta birkaç tane “Türkiyem sen ne güzel ülkesin, Tayyip seni ne muhteşem hale getirdi şalalala!” içerikli haber. O kadar…
Zaten istihbarat haber merkezine yeterli haber desteği vermiyor mu?
Baş sayfalar, iç haberler, dış haberler, ekonomi, politika sayfalarını istihbarat üstlenmiş onlar yapmıyor mu?
Geriye üçüncü sayfa haberleri kalıyor.
Çoğunu görmeye gerek yok, kimse kızmaz, kimse “Niye bu haberi atladınız?” diye sormaya cesaret edemez zaten.
Çocuğuna elbise alamadı diye intihar eden adamın haberini sıkıysa girsinler, olmaz elbette!
Bazen köşe yazarlarına bile yazı desteği verilmiyor mu?
Manşetler keza…
İstenilen şey, uygun birkaç meşhur-yarı meşhur şahıs bulup yalattırmak. Hepsi bu…
Hem bir süre sonra, devlet kapısından nemalanma yöntemi olarak zaten meşhur olacağı için sanatçıların kendisi gelecektir meraklanmayın. Bakın Neşe Karaböcek ne güzel yaptı! Değil mi?
Devlet kanallarında iyi fiyata, beş para etmez program yapmak istiyorsanız, belediyelerin kıytırıktan gecelerinde yer almak istiyorsanız, devletin herhangi bir kurumundan iş bağlamak istiyorsanız, buyrun Havuz’un kapıları size açık.
Birkaç cümle övücü, biraz yağlayıcı ve yalayıcı olun. Bitti gitti…
Bakın uykucu kısa dönem vekil Uğur Işılak doların 3 lira olduğu dönem 1 milyon 200 bin TL kitlemiş Meram belediyesine.
Bağlama sanatçısı Yavuz Bingöl, olmayan oyunculuk yeteneği sayesinde oynadığı diziler, reklam filmleriyle doymamış devlete tam 84 bin 290 bağlama satacakmış.
Haberi siz yeni duymuş olabilirsiniz ama kendileri “Türkiye özgür ülke” demeçleri verirken bir yandan da okullara bağlama satıyordu çaktırmadan.
Görün bakın bu örnekleri ve azıcık akıllı olun, her şeyi devletten bekleyin!
Yavuz Bingöl bağlamaları yapmaya başlamış evinin atölyesinde.
Haftada bir tane üretse ömrü yetmeyeceği için kendisi sembolik olarak iki tane yapıp gerisini başkalarından alıp verecek devlete!
Ülkede medya olsa, “Devlet niye doğrudan üreticiden ya da satıcıdan almıyor da bağlama sanatçısından bağlama alıyor?” diye sorabilir elbette ama yok ne yazık ki!
Hatırlar mısınız bir sirk görevlisini uluslararası stratejist diye ekrana çıkarmıştı AHaber. Kim bilir belki de ondan saraya bir çift zürafa almışlardır bilemiyorum. Bir bedeli olmuştur illa ki!
85 bin bağlama…
Açın ortalama bağlama fiyatlarına bakın.
Ve Yavuz Bingöl’ü bir sanatçı olarak olmasa da bir tüccar olarak takdir edin.
Tanesi ortalama 150-200 TL’den bağlama. Çarpın 85 bin ile…
Sanatçının büyüklüğünü bağlamasının büyüklüğüyle karşılaştırın işte!
Alkış!…
[Naci Karadağ] 16.11.2018 [TR724]
Ülkede kendi halinde bir sanatçısınız. İşinizde, gücünüzde, ekmeğinizdesiniz.
Konserler, sosyal medya filan takılıyorsunuz ufak ufak.
Telefonunuz çalıyor…
Eyvah, nicedir size tebelleş olan Havuz muhabirlerinden biri. Bir süredir peşinizde, illa ki röportaj istiyor.
Ülkenin hali malum ama etliye sütlüye bulaşmadıkça size pek karışan görüşen de yok. İçten içe özgürlük alanlarınızın daraldığınızı, nefes alamaz hale geldiğinizi de hissediyorsunuz ama toplumsal uyuşmanın böyle bir şey olduğunun da farkın değilsiniz, diyelim.
Hani, ha bugün ha yarın biter, gibi saçma bir bilinçaltınız oluşmuş durumda.
Size dokunulmuyor ya, bi ‘tık’ daha gidelim bakalım!
Yok, ama bir süredir peşinizde bu muhabir. Belli ki ne yapıp, edip sizinle röportaj yapacak.
Ama o da emir kulu nihayetinde, amirleri her hafta bir sanatçı bulup “Her şey çok iyi çok güzel, ülke muazzam, Tayyip baba fevkalade!” içerikli tam sayfa yağdanlık sayfası çıkarmaları lazım.
Aksi durumda onların ekmekleri tehlikede.
Zaten geçen hafta söyleşisi yayınlanan Behzat Ç. komiser tam batırdı. Ne doğru dürüst yaladığı belli, ne sevdiği, ne sevmediği!
Diye düşünmekte editörler. Zaten başka şey düşünmeye vakti olmaz genelde Havuzcu arkadaşların.
Nasıl ederiz de başımızdan bu belayı savarız, yoksa kapı önündeyiz. Yetmez bir de hain damgası yeriz!
Neyse, sanatçının bu telefon trafiğinden kaçışı olmayacaktır.
Sonunda röportaj talebini kabul edecek, bir sürü ıvır zıvır sorulardan sonra konu esas meseleye gelecek ve birkaç cümle “Türkiye ne şââne memleket yauv” aldıktan sonra, güzel bir “Tayyip Erdoğan güvenin ve gücün sembolü” benzeri bir başlık aldı mı peşinizi bırakacaktır!
Başka bir tabirle eliniz mahkûmdur, kaçış olmayacaktır.
Ha, arayan kişiye, “Kardeşim seni çok iyi anlıyorum, sen de ekmeğindesin. Ancak sen benim dediklerimi yazamazsın! Sen yazsan bile editörlerin sayfaya koyamaz. Onlar koysa bile yayın yönetmenin yayınlamaz. Siz ecelinize mi susadınız? Sizle beraber beni de mi yakacaksınız? Bir sürü TRT’de program yapmak isteyen, belediyelerde konser vermek isteyen, oğluna site, kızına AVM’de dükkân açmak isteyen sanatçı var. Gidip onlarla konuşsana, kurban olayım ikimizin de ekmeğiyle oynama!” derseniz peşinizi bırakacaktır.
Gerisi artık size ne kadar kıl olduğuyla ilgilidir.
Sizi de hain mi ilan eder, yoksa bir sonraki ihtiyaçta tekrar ele almak için dondurur mu isminizi bilinmez.
Ama düşer yakanızdan.
Bir ara turizm bakanlığı yapardı böyle. Ülkeye gelen turistlerden kafalayabildiklerine “İstanbul şok güzel, raki şiş kebab şok güzel” içerikli videolar kaydeder yayınlatırdı. Böyle böyle ülkenin itibarı artar zannederdi…
Şimdi iktidarın havuza yaptığı haber desteğinin karşılığı olarak çok şey istemiyor. Hafta birkaç tane “Türkiyem sen ne güzel ülkesin, Tayyip seni ne muhteşem hale getirdi şalalala!” içerikli haber. O kadar…
Zaten istihbarat haber merkezine yeterli haber desteği vermiyor mu?
Baş sayfalar, iç haberler, dış haberler, ekonomi, politika sayfalarını istihbarat üstlenmiş onlar yapmıyor mu?
Geriye üçüncü sayfa haberleri kalıyor.
Çoğunu görmeye gerek yok, kimse kızmaz, kimse “Niye bu haberi atladınız?” diye sormaya cesaret edemez zaten.
Çocuğuna elbise alamadı diye intihar eden adamın haberini sıkıysa girsinler, olmaz elbette!
Bazen köşe yazarlarına bile yazı desteği verilmiyor mu?
Manşetler keza…
İstenilen şey, uygun birkaç meşhur-yarı meşhur şahıs bulup yalattırmak. Hepsi bu…
Hem bir süre sonra, devlet kapısından nemalanma yöntemi olarak zaten meşhur olacağı için sanatçıların kendisi gelecektir meraklanmayın. Bakın Neşe Karaböcek ne güzel yaptı! Değil mi?
Devlet kanallarında iyi fiyata, beş para etmez program yapmak istiyorsanız, belediyelerin kıytırıktan gecelerinde yer almak istiyorsanız, devletin herhangi bir kurumundan iş bağlamak istiyorsanız, buyrun Havuz’un kapıları size açık.
Birkaç cümle övücü, biraz yağlayıcı ve yalayıcı olun. Bitti gitti…
Bakın uykucu kısa dönem vekil Uğur Işılak doların 3 lira olduğu dönem 1 milyon 200 bin TL kitlemiş Meram belediyesine.
Bağlama sanatçısı Yavuz Bingöl, olmayan oyunculuk yeteneği sayesinde oynadığı diziler, reklam filmleriyle doymamış devlete tam 84 bin 290 bağlama satacakmış.
Haberi siz yeni duymuş olabilirsiniz ama kendileri “Türkiye özgür ülke” demeçleri verirken bir yandan da okullara bağlama satıyordu çaktırmadan.
Görün bakın bu örnekleri ve azıcık akıllı olun, her şeyi devletten bekleyin!
Yavuz Bingöl bağlamaları yapmaya başlamış evinin atölyesinde.
Haftada bir tane üretse ömrü yetmeyeceği için kendisi sembolik olarak iki tane yapıp gerisini başkalarından alıp verecek devlete!
Ülkede medya olsa, “Devlet niye doğrudan üreticiden ya da satıcıdan almıyor da bağlama sanatçısından bağlama alıyor?” diye sorabilir elbette ama yok ne yazık ki!
Hatırlar mısınız bir sirk görevlisini uluslararası stratejist diye ekrana çıkarmıştı AHaber. Kim bilir belki de ondan saraya bir çift zürafa almışlardır bilemiyorum. Bir bedeli olmuştur illa ki!
85 bin bağlama…
Açın ortalama bağlama fiyatlarına bakın.
Ve Yavuz Bingöl’ü bir sanatçı olarak olmasa da bir tüccar olarak takdir edin.
Tanesi ortalama 150-200 TL’den bağlama. Çarpın 85 bin ile…
Sanatçının büyüklüğünü bağlamasının büyüklüğüyle karşılaştırın işte!
Alkış!…
[Naci Karadağ] 16.11.2018 [TR724]
Sol bekte gözlerin hala aradığı isim: Roberto Carlos [Hasan Cücük]
Futbolda bazı oyuncuların yeri kolay dolmaz. Futbola vedaları hüzünlü olur. Oynadıkları mevki ile özdeşleşir. Sol bek denince akıllara ilk onun adı gelir. Bek olmasına rağmen sahanın sol kulvarını adeta tek başına parselliyordu. Bitmek bilmez bir enerjisi vardı. Sol ayağını bir raket gibi kullanıyordu. Kaleye uzak serbest vuruşlarda topun başına geçiyor. Yok artık denilen yerden topu ağlarla buluşturuyordu. Yeşil sahalara veda etti ama hala gözler sol bekte onu arıyor. O isim Roberto Carlos.
Roberto Carlos Da Silva, 10 Nisan 1973’de Brezilya’nın Garca şehrinde doğdu. Carlos, futbola Club Atletico Juventus takımında başladığında ünlendiği mevkide değil, forvette oynuyordu. 1986’da Flamenginho takımına geçen Roberto Carlos, burada forvetten sol beke tenzili rütbe yaptı. Carlos’un forvetten ziyade defans özelliğini keşfeden isim Flamenginho teknik direktörü Joao Carlos Campos’tu. Genç yeteneğin, defansta daha başarılı olacağını düşünen Campos’un bu tespiti doğru çıkacak, dünyanın en iyi solbekini yeşil sahalara kazındıran isim oluyordu.
Roberto Carlos’un profesyonel kariyeri 1990’da Uniao Sao Joao’da başladı. Hızı ve serbest vuruşlarda dikkatleri üzerine çeken Carlos’un bir başka özelliği ise ‘sempatik’ tavırlarıydı. Saha içinde işini ciddi yapıp, futbola konsantre olurken, fair –playi elden bırakmıyordu. Bu davranışı futbol hayatının bir parçası olacaktı. Rakip hangi takım, stat neresi olursa olsun Carlos için tek değişmez prensip; sadece futbolu düşünmek ve karşısındaki rakibe saygı göstermek olacaktı. Bu özelliğinden dolayı sadece kendi takım taraftarının değil, bütün futbol sevenlerin gönlünde yer bulacaktı.
Futbolcu yetiştirmekte tartışmasız dünyanın bir numarası olan Brezilya’da, futbolcu olmak kolay ancak para kazanmak oldukça zordur. Oyuncu satışından milyon dolarlar kazanan kulüpler, ‘vermeyi değil almayı’ prensip edindiği için oyuncular aldıkları ücretten memnun değildir. Bu durumdan kurtuluş ise, Avrupa’ya gitmektir. Avrupaya gitme düşüncesini kafasına koyan Carlos kendine Avrupa yolunu 1993’de Palmeiras’a transfer olarak açar. Palmeiras’ta 1993’de şampiyonluk sevinci yaşayarak, CV’sine ilk kupasını yazdırır. Sezon başladıktan sonra geldiği Palmeiras’ta 20 maçta forma bulan Carlos, 2 gol atar. Toplam 67 maçta takımı adına 7 gol atan Carlos’un Avrupa’da ilk durağı İnter olur.
Serie A’da en son şampiyonluğunu 1989’da yaşayan İnter, Roberto Carlos için ‘yanlış’ bir tercihtir. Henüz futbolda tam gelişimini sağlamadan Serie A’nın ‘katı sisteminde’ kendini bulan Carlos’u bekleyen bir başka tehlike, İnter Başkanı Moratti’nin transfer çılgınlığı ve futbolcuları harcama yeteneğidir. Dönemin İnter teknik direktörü Roy Hodgson, Roberto Carlos’u yıllarca oynadığı sol bek yerine ısrarla ortasaha oynatmaktadır. Carlos’un itirazları kabul görmeyince, mecburen hocasının emirlerine istemeyerekte olsa boyun eğer. İnter formasıyla ligde 30 maçta 5 gol atan Carlos’un içinde yaşadığı durumdan bir başka İtalyan Fabio Capello kurtarır. Milan’dan ayrılıp Real Madrid’in yolunu tutan Capello, Carlos’u 11 yıl aralıksız formasını giyeceği Real Madrid’e getirir.
La Liga’da ilk sezonunda şampiyonluk sevinci yaşayan Roberto Carlos, aynı yıl Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırır. Artık tüm dünyanın tanıdığı yıldız bir isimdir. Sahanın sol tarafını tek başına parselleyen Carlos’un bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjisi vardır. Tek eksikliği ‘hava topu’dur. Bu sorun ise doğuştan olup, boyunun sadece 1.68 cm olmasından kaynaklanmaktadır. Serbest vuruşlarda mesafe tanımayan Carlos’un 1997’de Fransa’ya 37 metreden attığı frikik golü hafızalarda yıllar geçmesine rağmen tazeliğini koruyor. Barthez’in koruduğu kaleye füzesini gönderen Carlos’un topa inanılması güç bir falso vermişti. Falso alan top kaleden tam 6 metre uzaklaşmasına rağmen, tekrar aldığı falso ile direğe çarparak ağlarla buluşmuştu. Golü herkes gibi Barthez’de alkışlamıştı.
Real Madrid’de 11 yıl koşturarak kulüp tarihine en uzun süreli oynayan yabancı oyuncu olarak geçen Roberto Carlos, 2005 yılında İspanya vatandaşlığına geçti. Bu geçiş, İspanya milli takımında oynamaktan ziyade vatandaşı Robinho’nun transferine yer açmak içindi. Çifte vatandaş olan Carlos’un Real Madrid’deki son iki yılı oldukça sıkıntılı geçti. Vicente Del Bosque sonrası başarıya hasret kalan Real Madrid, son yıllarda alınan başarısız sonuçlardan dolayı yıldızları hedef tahtasına koydu. Figo’nun ayrılması, Zidane’nin futbolu bırakması, Ronaldo’nun Milan’a gitmesi, Beckham’ın ABD’ye yelken açması gözleri Raul ve Carlos’a çevirdi. Raul, gitmeye hazır olduğunu açıklayınca, kulüp yönetimi geri adım atıp Raul’u bırakmama kararı aldı. Ancak aynı durum Carlos için sözkonusu olmadı. Carlos ayrılmak istemezken, yönetim tutma taraftarı olmadı.
Adı Chelsea ve Fenerbahçe ile anılınca ‘gidiyor’ manşetleri açıldı. Carlos, herşeye rağmen tercihini Real Madrid’den yana kullandı. Roberto Carlos’u, Real Madrid’e kazandıran isim olan Capello, süper solaka 2006-07 sezonunda ligde sadece 19 maçta forma verdi. Roberto Carlos, ‘gençleştirme operasyonun hız kazanmasıyla’ mecburen 2007’de Fenerbahçe’nin yolunu tuttu. Kısa sürede sarı-lacivertli takımın en sevilen oyuncularından biri olan Roberto Carlos, Fenerbahçe’de 3 sezonda 65 maçta forma giyip 6 gole imza attı. Türkiye kariyerinde şampiyonluk görmedi. İki kez Türkiye Kupası sevinci yaşadı. 2010’da ülkesine dönüp Corinthians formasını giyen Roberto Carlos, futbola 2012’de Anzhi formasıyla veda etti. Kariyeri boyunca çıktığı 575 maçta 65 gole imza attı. Kulüp ve milli takım bazında tatmadığı başarı kalmadı.
Kramponlarını çıkarıp teknik patronluk eşofmanlarını giydikten sonra yolu tekrar Türkiye’ye düşen 2013-14 yıllarında Sivasspor’u çalıştırdı. 2015’te kısa süren Akhisar günlerinden sonra aynı yıl Hindisatan liginde takım çalıştırdı. Teknik adamlık kariyeri futbolculuğunun gölgesine bile yaklaşamadı. 2016’da ise teknik adamlık günlerine son vermedi. Televizyonlarda yorumculuk yapan Roberto Carlos’un teknik adamlık eşofmanlarını ne zaman giyeceği belirsizliğini koruyor.
Brezilya milli formasını ilk kez 1992’de giyen Roberto Carlos, 125 maçta ülkesi adına 11 gol attı. Almanya 2006 sonrası milli takıma veda eden Roberto Carlos, 2002’de şampiyonluk, 1998’de 2.lik hüznü yaşadı.
[Hasan Cücük] 16.11.2018 [TR724]
Roberto Carlos Da Silva, 10 Nisan 1973’de Brezilya’nın Garca şehrinde doğdu. Carlos, futbola Club Atletico Juventus takımında başladığında ünlendiği mevkide değil, forvette oynuyordu. 1986’da Flamenginho takımına geçen Roberto Carlos, burada forvetten sol beke tenzili rütbe yaptı. Carlos’un forvetten ziyade defans özelliğini keşfeden isim Flamenginho teknik direktörü Joao Carlos Campos’tu. Genç yeteneğin, defansta daha başarılı olacağını düşünen Campos’un bu tespiti doğru çıkacak, dünyanın en iyi solbekini yeşil sahalara kazındıran isim oluyordu.
Roberto Carlos’un profesyonel kariyeri 1990’da Uniao Sao Joao’da başladı. Hızı ve serbest vuruşlarda dikkatleri üzerine çeken Carlos’un bir başka özelliği ise ‘sempatik’ tavırlarıydı. Saha içinde işini ciddi yapıp, futbola konsantre olurken, fair –playi elden bırakmıyordu. Bu davranışı futbol hayatının bir parçası olacaktı. Rakip hangi takım, stat neresi olursa olsun Carlos için tek değişmez prensip; sadece futbolu düşünmek ve karşısındaki rakibe saygı göstermek olacaktı. Bu özelliğinden dolayı sadece kendi takım taraftarının değil, bütün futbol sevenlerin gönlünde yer bulacaktı.
Futbolcu yetiştirmekte tartışmasız dünyanın bir numarası olan Brezilya’da, futbolcu olmak kolay ancak para kazanmak oldukça zordur. Oyuncu satışından milyon dolarlar kazanan kulüpler, ‘vermeyi değil almayı’ prensip edindiği için oyuncular aldıkları ücretten memnun değildir. Bu durumdan kurtuluş ise, Avrupa’ya gitmektir. Avrupaya gitme düşüncesini kafasına koyan Carlos kendine Avrupa yolunu 1993’de Palmeiras’a transfer olarak açar. Palmeiras’ta 1993’de şampiyonluk sevinci yaşayarak, CV’sine ilk kupasını yazdırır. Sezon başladıktan sonra geldiği Palmeiras’ta 20 maçta forma bulan Carlos, 2 gol atar. Toplam 67 maçta takımı adına 7 gol atan Carlos’un Avrupa’da ilk durağı İnter olur.
Serie A’da en son şampiyonluğunu 1989’da yaşayan İnter, Roberto Carlos için ‘yanlış’ bir tercihtir. Henüz futbolda tam gelişimini sağlamadan Serie A’nın ‘katı sisteminde’ kendini bulan Carlos’u bekleyen bir başka tehlike, İnter Başkanı Moratti’nin transfer çılgınlığı ve futbolcuları harcama yeteneğidir. Dönemin İnter teknik direktörü Roy Hodgson, Roberto Carlos’u yıllarca oynadığı sol bek yerine ısrarla ortasaha oynatmaktadır. Carlos’un itirazları kabul görmeyince, mecburen hocasının emirlerine istemeyerekte olsa boyun eğer. İnter formasıyla ligde 30 maçta 5 gol atan Carlos’un içinde yaşadığı durumdan bir başka İtalyan Fabio Capello kurtarır. Milan’dan ayrılıp Real Madrid’in yolunu tutan Capello, Carlos’u 11 yıl aralıksız formasını giyeceği Real Madrid’e getirir.
La Liga’da ilk sezonunda şampiyonluk sevinci yaşayan Roberto Carlos, aynı yıl Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırır. Artık tüm dünyanın tanıdığı yıldız bir isimdir. Sahanın sol tarafını tek başına parselleyen Carlos’un bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjisi vardır. Tek eksikliği ‘hava topu’dur. Bu sorun ise doğuştan olup, boyunun sadece 1.68 cm olmasından kaynaklanmaktadır. Serbest vuruşlarda mesafe tanımayan Carlos’un 1997’de Fransa’ya 37 metreden attığı frikik golü hafızalarda yıllar geçmesine rağmen tazeliğini koruyor. Barthez’in koruduğu kaleye füzesini gönderen Carlos’un topa inanılması güç bir falso vermişti. Falso alan top kaleden tam 6 metre uzaklaşmasına rağmen, tekrar aldığı falso ile direğe çarparak ağlarla buluşmuştu. Golü herkes gibi Barthez’de alkışlamıştı.
Real Madrid’de 11 yıl koşturarak kulüp tarihine en uzun süreli oynayan yabancı oyuncu olarak geçen Roberto Carlos, 2005 yılında İspanya vatandaşlığına geçti. Bu geçiş, İspanya milli takımında oynamaktan ziyade vatandaşı Robinho’nun transferine yer açmak içindi. Çifte vatandaş olan Carlos’un Real Madrid’deki son iki yılı oldukça sıkıntılı geçti. Vicente Del Bosque sonrası başarıya hasret kalan Real Madrid, son yıllarda alınan başarısız sonuçlardan dolayı yıldızları hedef tahtasına koydu. Figo’nun ayrılması, Zidane’nin futbolu bırakması, Ronaldo’nun Milan’a gitmesi, Beckham’ın ABD’ye yelken açması gözleri Raul ve Carlos’a çevirdi. Raul, gitmeye hazır olduğunu açıklayınca, kulüp yönetimi geri adım atıp Raul’u bırakmama kararı aldı. Ancak aynı durum Carlos için sözkonusu olmadı. Carlos ayrılmak istemezken, yönetim tutma taraftarı olmadı.
Adı Chelsea ve Fenerbahçe ile anılınca ‘gidiyor’ manşetleri açıldı. Carlos, herşeye rağmen tercihini Real Madrid’den yana kullandı. Roberto Carlos’u, Real Madrid’e kazandıran isim olan Capello, süper solaka 2006-07 sezonunda ligde sadece 19 maçta forma verdi. Roberto Carlos, ‘gençleştirme operasyonun hız kazanmasıyla’ mecburen 2007’de Fenerbahçe’nin yolunu tuttu. Kısa sürede sarı-lacivertli takımın en sevilen oyuncularından biri olan Roberto Carlos, Fenerbahçe’de 3 sezonda 65 maçta forma giyip 6 gole imza attı. Türkiye kariyerinde şampiyonluk görmedi. İki kez Türkiye Kupası sevinci yaşadı. 2010’da ülkesine dönüp Corinthians formasını giyen Roberto Carlos, futbola 2012’de Anzhi formasıyla veda etti. Kariyeri boyunca çıktığı 575 maçta 65 gole imza attı. Kulüp ve milli takım bazında tatmadığı başarı kalmadı.
Kramponlarını çıkarıp teknik patronluk eşofmanlarını giydikten sonra yolu tekrar Türkiye’ye düşen 2013-14 yıllarında Sivasspor’u çalıştırdı. 2015’te kısa süren Akhisar günlerinden sonra aynı yıl Hindisatan liginde takım çalıştırdı. Teknik adamlık kariyeri futbolculuğunun gölgesine bile yaklaşamadı. 2016’da ise teknik adamlık günlerine son vermedi. Televizyonlarda yorumculuk yapan Roberto Carlos’un teknik adamlık eşofmanlarını ne zaman giyeceği belirsizliğini koruyor.
Brezilya milli formasını ilk kez 1992’de giyen Roberto Carlos, 125 maçta ülkesi adına 11 gol attı. Almanya 2006 sonrası milli takıma veda eden Roberto Carlos, 2002’de şampiyonluk, 1998’de 2.lik hüznü yaşadı.
[Hasan Cücük] 16.11.2018 [TR724]
Ya Rab! Sana gücenmedik, kırılmadık, gönül koymadık! [Cemil Tokpınar]
Kim bilir 30-40 yılınızı okumakla geçirip doktor, hâkim, öğretmen, subay veya polis oldunuz. Mesleğinizi o kadar çok seviyordunuz ki, aşkla şevkle çalışıyordunuz. Ama çok kapsamlı ve planlı bir komplonun kurbanı olarak iftiralara uğradınız. Bir anda işsiz kaldınız, kendinizi hapiste, hicrette veya gaybubette buldunuz.
Allah’a kırgın mısınız?
Ev hanımı veya çalışan bir kadındınız. Sohbetlere, programlara koşturuyor, fakir öğrenciler için kermesler yapıyor, Afrika’daki kardeşlerimiz için kurban topluyor, su kuyuları kampanyaları düzenliyordunuz. İhanetin ve terörün zerresiyle bile ilişkiniz yok. Ama tarihte görülmemiş biri iftira kampanyasının kurbanı oldunuz. Elinize kelepçe takıldı, eviniz arandı; işinizden, aşınızdan, belki eşinizden oldunuz.
Allah’a dargın mısınız?
Esnaftınız, pastacı, kebapçı, bakkal veya eczacıydınız. Türlü oyunlarla itibarsız ve iş yapamaz hale getirildiniz. Memurdunuz, işçiydiniz, belki iş adamıydınız. İşsiz kaldınız, malınız gasp edildi. Pazarda limon, turşu, salça ya da yöresel ürünler satar hale geldiniz.
Allah’a gönül mü koydunuz?
Çocuksunuz, gençsiniz, öğrencisiniz! Bir zamanlar mutlu bir yuvanız, düzenli bir hayatınız vardı. Bir nifak rüzgârı esti, ailenizi darmadağın etti. Anneniz, babanız işsiz, belki hapiste, belki de ailece gurbet diyarlarında, bilinmezlikler girdabında hayata tutunmaya, yeni şartlara uyum sağlamaya çalışıyorsunuz.
Allah’a kızgın mısınız?
Saydığımız türden veya daha ağır imtihanlara uğramış olabilirsiniz. Tarih boyunca “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için çeşitli zulümlere uğrayan hak yolun yolcuları gibi sabır ve tahammül göstermek, takdire razı olmak, dua ve ibadetle Allah’ın rahmetini ve inayetini istemekten başka bir şey yapamayız, Allah’tan şikâyetçi olamayız, Ona kırılamayız, gücenemeyiz, gönül koyamayız, kızamayız, sorgulayamayız.
Çünkü O bize öğretti ki:
“Ey mülk ve hâkimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın! Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın! Her türlü hayır yalnız Senin elindedir! Sen elbette her şeye kadirsin!” (Al-i İmran: 26)
Çünkü biz çeşitli imtihanlara uğrayacağımızı biliyorduk:
“Müminler sadece “İman ettik” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılacaklarını, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?” (Ankebut: 2)
Çünkü Cennete girmek ucuz değildi ve bir bedeli vardı:
“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara: 214)
Çünkü yaşadıklarımız sürpriz değildi. Cenab-ı Hak, bizi nasıl imtihan edeceğini bütün detaylarıyla açıklamıştı:
“Biz mutlaka sizi biraz korkuyla, biraz açlıkla yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!” (Bakara:155)
Çünkü hamlar haslardan, bakır altından, münafıklar müminlerden ayrılacaktı:
“Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca Cennet’e girivereceğinizi mi zannettiniz?” (Âl-i İmrân, 3/142)
Biz Kur’an’ın tümüne iman etmiştik. Sadece müjde ayetlerine değil aynı zamanda haktan taviz vermemek uğruna katlanacağımız mağduriyetleri, mahrumiyetleri, hicretleri, hapisleri, gaybubetleri anlatan tüm ayetlere inanmazsak, nasıl mümin olabilirdik?
Yolumuz sahabe yoluydu. Bu yolda cefa ile sefa arasında fark yoktu. Bu bakış açısıyla çile asrı “Asr-ı Saadet” olmuştu. İşte o çilekeşlerden biri olan Habbab bin Eret (r.a.) anlatıyor:
“Allah Resûlü, Kâbe’nin duvarının dibine oturmuştu. Başını da örtmüştü. Yanına vardım, ‘Ya Resûllallah, Cenâb-ı Hakk’a dua etmez misin, bize yardım eylesin!’ dedim. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkenceler gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz. Bir gün gelecek, bir kadın Hîre’den Hadramût’a kadar tek başına yolculuk yapacak da, yolda vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden endişe etmeyecek.” (Buhârî, İkrah 1)
Yine Mekke’nin zengin bir ailesine mensup olup Allah yolunda her şeyinden vazgeçen ve türlü belalara göğüs geren, Uhut şehidi Musab bin Ümeyr (r.a.) tüm çile ve ıztırap kahramanlarına rehber olacak şu cümleyi sarfetmişti:
“Rıza yolunda biraz cefa gördük diye Rahman’a naz mı edeceğiz?’’
Evet, Allah’a naz edemeyiz, “Neden bu belaları verdin? Bir elimiz yağda bir elimiz balda, ne güzel hizmet ediyorduk, bu imtihan da nereden çıktı” diyemeyiz.
Üstelik bu sıkıntılı yolu biz seçtik ve razı olduk. Çünkü hakkın hatırını yüksek tutmayıp kula kulluk etmek, makam mevki sahibi olmak, para içinde yüzmek yerine hakta sebat etmek uğruna acıyı, çileyi, ıztırabı, işkenceyi, mahrumiyeti biz tercih ettik, razı olduk. Dünyada değil ahirette gülmeyi, tüm zamanların çilekeşleri olan nebilere ve velilere arkadaş olmayı seçtik ve pişman da değiliz.
Bela ve musibetler karşısında alacağımız tavır, şikâyet değil sabır ve şükürdür. Bakın ömrünün 35 yılında hapis, sürgün, baskı, işkence, zehirlenme, suikast, esaret ve mahrumiyet gören Asrın Çilekeşi ne diyor:
“Ey insan-ı müştekî! Sen madum kalmadın, vücud nimetini giydin; hayatı tattın, camid kalmadın, hayvan olmadın; İslâmiyet nimetini buldun, dalalette kalmadın; sıhhat ve selâmet nimetini gördün ve hâkeza…
“Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenab-ı Hakk’ın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücud mertebelerine mukabil şükretmeyerek; imkânat ve ademiyat nev’inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden bâtıl bir hırsla Cenab-ı Hak’tan şekva ediyorsun ve küfran-ı nimet ediyorsun? Acaba bir adam; minare başına çıkmak gibi âlî derecatlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o nimetleri verene şükretmesin ve desin: ‘Niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım’ diye şekva ederek ağlayıp sızlasın. Ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfran-ı nimete düşer, ne kadar büyük divanelik eder, divaneler dahi anlar.
“Ey kanaatsız hırslı ve iktisadsız israflı ve haksız şekvalı gafil insan! Kat’iyyen bil ki: Kanaat, ticaretli bir şükrandır; hırs, hasaretli bir küfrandır. Ve iktisad, nimete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır. İsraf ise, nimete çirkin ve zararlı bir istihfaftır. Eğer aklın varsa, kanaata alış ve rızaya çalış. Tahammül etmezsen ‘Ya Sabûr’ de ve sabır iste; hakkına razı ol, teşekki etme. Kimden kime şekva ettiğini bil, sus. Her halde şekva etmek istersen; nefsini Cenab-ı Hakk’a şekva et, çünkü kusur ondadır.” (Mektubat, 26. Mektub, 1. Remiz)
Tüm bu gerçekler ışığında tekrar tekrar diyoruz ki:
Allah’ım! Yaşadığımız acı ve ıztıraplar, uğradığımız mağduriyetler ve mahrumiyetler, verdiğimiz maddî ve manevî kayıplardan dolayı Sana kırılmadık, asla gücenmedik, gönül koymadık, haşa kızmıyoruz, alınmıyoruz, sitem etmiyoruz. “Hoştur bize Senden gelen” deyip duaya, ibadete, hizmete sarılıyor, sabır ve şükrediyoruz.
[Cemil Tokpınar] 16.11.2018 [TR724]
Allah’a kırgın mısınız?
Ev hanımı veya çalışan bir kadındınız. Sohbetlere, programlara koşturuyor, fakir öğrenciler için kermesler yapıyor, Afrika’daki kardeşlerimiz için kurban topluyor, su kuyuları kampanyaları düzenliyordunuz. İhanetin ve terörün zerresiyle bile ilişkiniz yok. Ama tarihte görülmemiş biri iftira kampanyasının kurbanı oldunuz. Elinize kelepçe takıldı, eviniz arandı; işinizden, aşınızdan, belki eşinizden oldunuz.
Allah’a dargın mısınız?
Esnaftınız, pastacı, kebapçı, bakkal veya eczacıydınız. Türlü oyunlarla itibarsız ve iş yapamaz hale getirildiniz. Memurdunuz, işçiydiniz, belki iş adamıydınız. İşsiz kaldınız, malınız gasp edildi. Pazarda limon, turşu, salça ya da yöresel ürünler satar hale geldiniz.
Allah’a gönül mü koydunuz?
Çocuksunuz, gençsiniz, öğrencisiniz! Bir zamanlar mutlu bir yuvanız, düzenli bir hayatınız vardı. Bir nifak rüzgârı esti, ailenizi darmadağın etti. Anneniz, babanız işsiz, belki hapiste, belki de ailece gurbet diyarlarında, bilinmezlikler girdabında hayata tutunmaya, yeni şartlara uyum sağlamaya çalışıyorsunuz.
Allah’a kızgın mısınız?
Saydığımız türden veya daha ağır imtihanlara uğramış olabilirsiniz. Tarih boyunca “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için çeşitli zulümlere uğrayan hak yolun yolcuları gibi sabır ve tahammül göstermek, takdire razı olmak, dua ve ibadetle Allah’ın rahmetini ve inayetini istemekten başka bir şey yapamayız, Allah’tan şikâyetçi olamayız, Ona kırılamayız, gücenemeyiz, gönül koyamayız, kızamayız, sorgulayamayız.
Çünkü O bize öğretti ki:
“Ey mülk ve hâkimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın! Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın! Her türlü hayır yalnız Senin elindedir! Sen elbette her şeye kadirsin!” (Al-i İmran: 26)
Çünkü biz çeşitli imtihanlara uğrayacağımızı biliyorduk:
“Müminler sadece “İman ettik” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılacaklarını, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?” (Ankebut: 2)
Çünkü Cennete girmek ucuz değildi ve bir bedeli vardı:
“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara: 214)
Çünkü yaşadıklarımız sürpriz değildi. Cenab-ı Hak, bizi nasıl imtihan edeceğini bütün detaylarıyla açıklamıştı:
“Biz mutlaka sizi biraz korkuyla, biraz açlıkla yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!” (Bakara:155)
Çünkü hamlar haslardan, bakır altından, münafıklar müminlerden ayrılacaktı:
“Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca Cennet’e girivereceğinizi mi zannettiniz?” (Âl-i İmrân, 3/142)
Biz Kur’an’ın tümüne iman etmiştik. Sadece müjde ayetlerine değil aynı zamanda haktan taviz vermemek uğruna katlanacağımız mağduriyetleri, mahrumiyetleri, hicretleri, hapisleri, gaybubetleri anlatan tüm ayetlere inanmazsak, nasıl mümin olabilirdik?
Yolumuz sahabe yoluydu. Bu yolda cefa ile sefa arasında fark yoktu. Bu bakış açısıyla çile asrı “Asr-ı Saadet” olmuştu. İşte o çilekeşlerden biri olan Habbab bin Eret (r.a.) anlatıyor:
“Allah Resûlü, Kâbe’nin duvarının dibine oturmuştu. Başını da örtmüştü. Yanına vardım, ‘Ya Resûllallah, Cenâb-ı Hakk’a dua etmez misin, bize yardım eylesin!’ dedim. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkenceler gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz. Bir gün gelecek, bir kadın Hîre’den Hadramût’a kadar tek başına yolculuk yapacak da, yolda vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden endişe etmeyecek.” (Buhârî, İkrah 1)
Yine Mekke’nin zengin bir ailesine mensup olup Allah yolunda her şeyinden vazgeçen ve türlü belalara göğüs geren, Uhut şehidi Musab bin Ümeyr (r.a.) tüm çile ve ıztırap kahramanlarına rehber olacak şu cümleyi sarfetmişti:
“Rıza yolunda biraz cefa gördük diye Rahman’a naz mı edeceğiz?’’
Evet, Allah’a naz edemeyiz, “Neden bu belaları verdin? Bir elimiz yağda bir elimiz balda, ne güzel hizmet ediyorduk, bu imtihan da nereden çıktı” diyemeyiz.
Üstelik bu sıkıntılı yolu biz seçtik ve razı olduk. Çünkü hakkın hatırını yüksek tutmayıp kula kulluk etmek, makam mevki sahibi olmak, para içinde yüzmek yerine hakta sebat etmek uğruna acıyı, çileyi, ıztırabı, işkenceyi, mahrumiyeti biz tercih ettik, razı olduk. Dünyada değil ahirette gülmeyi, tüm zamanların çilekeşleri olan nebilere ve velilere arkadaş olmayı seçtik ve pişman da değiliz.
Bela ve musibetler karşısında alacağımız tavır, şikâyet değil sabır ve şükürdür. Bakın ömrünün 35 yılında hapis, sürgün, baskı, işkence, zehirlenme, suikast, esaret ve mahrumiyet gören Asrın Çilekeşi ne diyor:
“Ey insan-ı müştekî! Sen madum kalmadın, vücud nimetini giydin; hayatı tattın, camid kalmadın, hayvan olmadın; İslâmiyet nimetini buldun, dalalette kalmadın; sıhhat ve selâmet nimetini gördün ve hâkeza…
“Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenab-ı Hakk’ın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücud mertebelerine mukabil şükretmeyerek; imkânat ve ademiyat nev’inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden bâtıl bir hırsla Cenab-ı Hak’tan şekva ediyorsun ve küfran-ı nimet ediyorsun? Acaba bir adam; minare başına çıkmak gibi âlî derecatlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o nimetleri verene şükretmesin ve desin: ‘Niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım’ diye şekva ederek ağlayıp sızlasın. Ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfran-ı nimete düşer, ne kadar büyük divanelik eder, divaneler dahi anlar.
“Ey kanaatsız hırslı ve iktisadsız israflı ve haksız şekvalı gafil insan! Kat’iyyen bil ki: Kanaat, ticaretli bir şükrandır; hırs, hasaretli bir küfrandır. Ve iktisad, nimete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır. İsraf ise, nimete çirkin ve zararlı bir istihfaftır. Eğer aklın varsa, kanaata alış ve rızaya çalış. Tahammül etmezsen ‘Ya Sabûr’ de ve sabır iste; hakkına razı ol, teşekki etme. Kimden kime şekva ettiğini bil, sus. Her halde şekva etmek istersen; nefsini Cenab-ı Hakk’a şekva et, çünkü kusur ondadır.” (Mektubat, 26. Mektub, 1. Remiz)
Tüm bu gerçekler ışığında tekrar tekrar diyoruz ki:
Allah’ım! Yaşadığımız acı ve ıztıraplar, uğradığımız mağduriyetler ve mahrumiyetler, verdiğimiz maddî ve manevî kayıplardan dolayı Sana kırılmadık, asla gücenmedik, gönül koymadık, haşa kızmıyoruz, alınmıyoruz, sitem etmiyoruz. “Hoştur bize Senden gelen” deyip duaya, ibadete, hizmete sarılıyor, sabır ve şükrediyoruz.
[Cemil Tokpınar] 16.11.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)