Üç cezaevinde korona paniği [Sevinç Özarslan]

Kastamonu, Manisa ve Menemen cezaevlerinde 64 tutuklunun virüs kaptığı iddia edildi. Aileler sosyal medyadan seslerini duyurmaya çalışıyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Cezaevlerindeki korona vakaları her geçen gün artıyor. 30-40 kişilik koğuşlarda yaşamaya mecbur bırakılan mahpuslar içeride, aileler dışarıda çaresiz ve panik halinde. 4 yıldır Kastamonu E Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan öğretmen Ramazan Yasin Sürel’in test sonucu 5 Ekim 2020 Pazartesi günü pozitif çıktı. Aynı koğuşta bulunan diğer 8 kişinin de pozitif olduğu iddia ediliyor.

“SEVDİKLERİMİZ ÖLÜME TERK EDİLİYOR”

Bold Medya’ya konuşan Ramazan Yasin Sürel’in aile yakını, “YG-4 koğuşunda kalan 9 kişinin hepsi pozitif. Kastamonu Cezaevinde korana vakası var ama maalesef insan sağlığını düşünmüyorlar. Sevdikleriniz ölüme terk ediliyor. YG-4 koğuşunda kalan 9 kişinin hepsi pozitif. ” dedi. Aile yakını, cezaevinde toplamda 46 kişinin virüs kaptığını da iddia etti.

33 yaşındaki Ramazan Yasin Sürel, dershanelerde ve yurtlarda öğretmenlik ve idarecilik yaptığı için Kasım 2016’da Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandı. 10 yıl hapis cezasına çarptırılan Sürel’in cezasını Yargıtay bozduğu için yeniden yargılanacak.

MENEMEN’DE 6, MANİSA’DA 12 KİŞİDE TESPİT EDİLDİĞİ İDDİASI

Öte yandan Manisa E Tipi Cezaevi C11 koğuşunda kalan 12 kişinin korona teşhisiyle geçen hafta cumartesi günü hastaneye kaldırıldığı öğrenildi. İzmir Menemen Cezaevinde ise 6 kişide korona olduğu iddia edildi. Bold Medya’ya bilgi veren bir aile yakını, “Menemen CİK de 6 kişide covit-19 çıktı. Birçok mahkum karantinaya alındı. Bu sayının daha fazla olmasından endişeliyiz. Dün telefon görüşü yaptırılmadı. Sağlık durumlarından haber alamıyoruz. Cezaevi yönetimi hiçbir şey söylemiyor. Bugün hastaneye götürülen ve mahkum yakınlarının tespit ettiği sayı 6. Menemen Cezaevinde Covit-19 sayısının çok olmasından korkuluyor.” diye konuştu.

“HANGİ VİCDAN BUNU YAPABİLİR”

Başka bir aile yakını ise, “İzmir Menemen T Tipi Kapalı Cezaevinde 15 kişilik koğuşlarda 30 ve 30’un üstünde mahpus bir arada tutuluyor. Hijyenin en önemli olduğu bu dönemde hangi prosedür ve vicdan bunu yapabilir. Yerlerde bırakın yatmayı yerde bile yatacak yer yok. Sırayla çoğu kişi sabaha kadar uyumuyor. Sesimizi duyurmanızı ve bu duruma müdahale edilmesini istiyorum.” ifadelerini kullandı.

[Sevinç Özarslan] 8.10.2020 [Bold Medya]

Sıra Anayasa Mahkemesi'ne geldi!

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) lideri Devlet Bahçeli'nin "Anayasa Mahkemesi yeni hükûmet sistemine uyum sağlamalı." sözlerine destek verdi.

Adalet Bakanı Abdülhamit ardından gündeme gelen Anayasa Mahkemesi (AYM) düzenlemesi hakkında, "Demokrasi ve hukukun üstünlüğüne kavuşmak için her türlü değişiklik yapılabilir. Bunu yapacak olan da milletin seçtiği parlamentodur." dedi.

Anayasa Mahkemesi'nin "Şehirler arası yollarda gösteri ve yürüyüş yapılamaz" hükmünü iptal etmesinin akabinde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, "Ana caddelerde, sokaklarda özgürce yürüyüş hakkının ortadan kaldırılmasını onayladınız. Polis koruması almana gerek yok. Bisikletinle işe git gel bakalım. Anayasa Mahkemesi Başkanı'na söylüyorum kendi arabamla tek başına gitmeye ben varım, sen var mısın?" ifadelerini kullanmıştı.

ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANI ARSLAN CEVAP VERDİ

Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun kendisine yönelik yaptığı açıklamasına isim vermeden cevap vermişti. 

Arslan, "Yargı kararından ziyade kararı verenlere odaklanan ve eleştiri ötesine geçen ifadelerin fayda getirmeyeceği, zira eleştiriyi mecrasından uzaklaştıracağı açıktır." açıklamasını yapmıştı.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli, Anayasa Mahkemesi'nin yeniden yapılandırılması gerektiğini savunmuştu. 

ADALET BAKANI GÜL'DEN AYM ÇIKIŞI

"Millet adına karar veren yargı millete sırtını dönemez. Yargının 'pardon' deme lüksü yoktur." diyen Adalet Bakanı Gül, "Ben yargıyım hesap vermem' anlayışı asla kabul edilemez." diye konuştu.

8.10.2020 [Samanyolu Haber]

"Türk Lirası'ndaki değer kaybının sebebi Erdoğan"

Güney Afrika para birimi rand ile Türk Lirası uzun yıllar paralel değişim gösterdi ve gelişmekte olan ülkeler için esas alındı. 2016 yılı eylül ayından bu yana ise yolları ayrıldı. TL yüzde 60 değer kaybetti, sebebi ise siyasi.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın eylül sonunda açıkladığı üç yıllık ekonomik plana, öncesinde Merkez Bankası'ndaki faiz artırımına ve hafta başı açıklanan ve beklentinin altında kalan enflasyona rağmen Türk Lirası'ndaki değer kaybı sürüyor. 

Son haftalarda Almanya'da Türkiye ekonomisine yönelik analizlerde Berat Albayrak'ın hâlâ "Erdoğan'ın damadı ve Maliye Bakanı" diye anılması, Türkiye Maliye Bakanı’nın takip ettiği politikayla uluslararası piyasalarda güven sağlayamadığına yoruluyor.

ALMAN DZ BANK RAPORUNDA ÇARPICI TESPİTLER

Türk Lirası’ndaki değer kaybı, Alman DZ Bank'ın uluslararası döviz piyasalarına ilişkin bir araştırmasında da detaylı biçimde büyüteç altına alınıyor. 

Araştırmayı hazırlayan analist Sören Hettler, liradaki değer kaybını, 2006'dan bu yana paralel değişim sergileyen Güney Afrika para birimi rand ile karşılaştırarak inceliyor. 

Hettler, 2006'dan bu yana lira ile rand arasındaki korelasyonu, her iki para biriminin siyasi ve ekonomik gelişmelerden etkilenişlerini ve kaydettikleri değer kaybını nedenleriyle ortaya koyuyor ve yakın zamana dair beklentiler konusunda öngörülerde bulunuyor.

Analist Hettler, Türk Lirası ile Güney Afrika Randı'nın 2006-2016 arasında paralel bir ilerleyiş gösterdiğini ve gelişmekte olan ülkelerin para birimleri için de esas alındığını, 2016 sonundan itibaren ise iki para biriminin yollarının ayrıldığını belirtiyor. 

Hettler’in hazırladığı DZ Bank araştırmasına göre, Güney Afrika Randı son dört senede dolar karşısında yaklaşık yüzde 20 gibi büyük değer kaybına uğradı ancak Türk Lirası daha da olumsuz bir gelişme göstererek aynı zaman diliminde yaklaşık yüzde 60 değer kaybetti.

DW Türkçe’ye mülakat veren Hettler, bu gelişmenin nedeninin siyasi olduğunu söylüyor ve merkezinde de Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yer aldığını belirtiyor.

"ERDOĞAN KIRMIZI ÇİZGİYİ AŞTI"

Hettler, liranın değer kaybına iki önemli faktörün yol açtığı görüşünde. Bunlardan ilkinin "Erdoğan’ın Türkiye’yi 2016 sonundan itibaren otoriter bir ülkeye çevirmesi" olduğunu söylüyor. 

Merkez Bankası’nın bu politikadan payını aldığını, kurumun artan fiyat baskısı ve liranın zayıflamasına rağmen, siyasi iktidarın istemediği faiz artırımına gitmekte devamlı çekimser davrandığına işaret ediyor ve bu durumun uluslararası yatırımcıların güvenini sarstığını kaydediyor.

İlaveten dış politikada Erdoğan’ın son yıllarda güven kaybına yol açan bir çizgi izlediği görüşünü savunuyor. 

Hettler, kısa süre öncesine kadar NATO’nun, Avrupa Birliği'nin (AB) ve ABD’nin Türkiye’yi güvenilir bir partner olarak gördüğünü, bugün bakıldığında ise bundan eser kalmadığını savunuyor. 

Erdoğan’ın yok olan güveni tesis etmek yerine devamlı çatışma içine girdiğini, dikkatleri ekonomik sorunlardan başka tarafa çekmek ve yerini sağlamlaştırmak için de dışarda gerilimi tırmandırdığını düşünüyor. 

Araştırmasında, Erdoğan’ın otoriter liderlerle yakınlaştığını da rapor eden Hettler, askeri çatışmayı bile göze alarak Libya veya Suriye'de gelişmelere müdahil olmaktan çekinmediğini, AB ile ilişkilerde Doğu Akdeniz yüzünden, Azerbaycan-Ermenistan krizinde de Dağlık Karabağ yüzünden sergilediği tutumun çatışmacı dış çizgisine örnek gösterilebileceğini bildiriyor.

Analist Hettler, "Uluslararası yatırımcıların kararlarını bir ülkedeki demokrasinin veya basın özgürlüğünün durumuna bağlı almadığı bilinir ancak Türkiye Merkez Bankası'nın bağımsız hareket etmesini engellemesiyle Erdoğan kırmızı çizgiyi aştı" diye rapor ediyor.

GÜNEY AFRİKA'DA MERKEZ BANKASI BAĞIMSIZ

DZ Bank’ın araştırması, 14 yıllık bir zaman dilimini inceliyor. Araştırmada, Güney Afrika yönetiminin son yıllarda bir istikrar abidesi olmasa da demokrasiye, basın özgürlüğü ve yargı bağımsızlığına sahip olduğu ancak hepsinin ötesinde Merkez Bankası'nın bağımsızlığı vurgulanıyor. 

Ülkede 2009-2018 arasında Devlet Başkanlığı yapan Jacob Zuma döneminde artan yolsuzluğun etkilerinin bugün hâlâ sürdüğü ancak Merkez Bankası'nın bağımsızlığı noktasında Türkiye’den daha olumlu değerlendirildiği belirtiliyor. 

Güney Afrika Merkez Bankası’nın fiyat istikrarına önem veren bir para politikası izlemesi ve süreklilik arz eden pozitif reel faiz uygulaması örnek verilerek, "Türkiye'nin tam tersi" diye not düşülüyor.

Rand ve liranın gelişmekte olan ülkeler için o dönem esas alınmasında belirleyici olan faktörün ise her iki endüstri ülkesinin benzer büyüklükte genç nüfusa sahip olması ve yine iki ülkenin yüksek büyüme potansiyeli bulunması. 

Ancak bu faktörlerin ötesinde her iki ülkenin genel çerçeveden bakıldığında, gelişmekte olan ülke sayılmalarına rağmen siyasi bağımsızlığa sahip kurumları bulunan işleyen demokrasiler olarak görülmelerinin tercihte belirleyici olduğu bildiriliyor.

8.10.2020 [Samanyolu Haber]

Çarpıcı emekli aylığı iddiası

2019 yılında 39,9 milyar liraya ulaşan Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) açığı 2020 yılının sadece 7 ayında 50 milyar 39 milyon 280 bin lirayı buldu. SGK’nın prim gelirleriyle emekli aylıkları ve sağlık harcamalarını karşılama oranı düştü.

SAMANYOLUHABER- Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) bütçesindeki açık tarihi rekor kırdı. SGK verilerine göre 2019 yılında yüzde 71,8 olan emekli aylıkları ve sağlık harcamalarını karşılama oranı 2020'nin ilk 7 ayında yüzde 62,7’ye indi. 

Dr. Ergün Demir ve Dr. Güray Kılıç, SGK’nın verilerini yazdıkları ortak makale ile değerlendirerek, “Önümüzdeki günlerde Sosyal Sigorta Sisteminin yeniden düzenlenmesi ile emekli aylık ve ödeneklerinin, kıdem tazminatının yeniden yapılandırılması gündeme gelecektir.” yorumunda bulundu. 

Türkiye'de açlık sınırı 2 bin 465 TL. 12,4 milyon emeklinin ortalama emekli aylığı ise 1.870 TL.

PRİM GELİRİ EMEKLİ AYLIKLARINI KARŞILAMIYOR

2019 yılında 39,9 milyar lira olan SGK açığı 2020 yılında tarihi rekor kırarak, 7 ayda 50 milyar 39 milyon 280 bin liraya ulaştı.

İşveren, işçi ve devlet katkısında aldığı paylardan oluşan prim ödemelerinin emekli aylıkları ve sağlık harcamalarını karşılamadaki makas da açıldı. 2019 yılında yüzde 71,8 olan oran 2020’nin ilk 7 ayında yüzde 62,7’e indi.

BAKAN ALBAYRAK'IN O SÖZLERİ GERÇEKÇİ DEĞİL

Dr. Ergün Demir ve Dr. Güray Kılıç, SGK’nın verilerini yazdıkları ortak makale ile değerlendirdi. 

Makalede Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın “İstihdamın nicelik ve niteliğini artıracak politika ve tedbirler uygulanmaya devam edeceğiz, salgın sonrası küresel tedarik zincirinde ortaya çıkan aksamaları fırsata dönüştürerek ülkemizi üretim ve yatırımda küresel bir cazibe merkezi haline getireceğiz.” sözlerine de atıfta bulunuldu. 

Makalede SGK verilerinin Albayrak’ın sözlerinin tam tersini gösterdiğinin altı çizilerek, şu ifadelere yer verildi: “Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak yeni tip Koronavirüs salgınının getirdiği tüm güçlüklere ve sıkıntılara rağmen önemli ilerlemeler sağladıklarını ve böylece istihdamın artırıldığını, ülkemizin üretim ve yatırımda küresel bir cazibe merkezi haline getirildiğini iddia etmektedir. Buzdolabı kullanan vatandaş sayısı artmakta, işsizlik azalmakta, zenginlik yaygınlaşmakta ve herkes mutlu ve rahat yaşamaktadır."

"PRİM ÖDEYEMEYENLERİN SAYISI HER GEÇEN GÜN ARTIYOR"

Makale şöyle devam etti: "Oysa gerçek şudur: Yoksulluk, işsizlik ve ekonomik belirsizlik giderek artmaktadır. Rakamlarla sabit olduğu üzere kriz ve dövizdeki artışın sonucu olarak yüzlerce işyeri, fabrika kapanmış ve binlerce işçi işten çıkarılmıştır. Bu şekilde prim ödeyemeyenlerin sayısının giderek artması ve prim alacaklarının tahsil edilememesi ile de SGK gelir gider dengesi olumsuz etkilenmektedir. ‘Açık’ artmakta ve prim gelirlerinin emekli aylıklarını ve sağlık ödemelerini karşılama oranları düşmektedir."

“KIDEM TAZMİNATI VE EMEKLİ MAAŞLARI YENİDEN YAPILANDIRILABİLİR”

Makalede şu tespitlere yer verildi: "Yukarıdaki tablolar şuna işaret etmektedir: Önümüzdeki günlerde sosyal sigorta sisteminin yeniden düzenlenmesi ile emekli aylık ve ödeneklerinin, kıdem tazminatının yeniden yapılandırılması gündeme gelecektir. Başta kamu olmak üzere birçok sağlık işletmesinin borçlarını ödeyememesi ve iflas etmesi, sunulan sağlık hizmetleri kapsamı yani teminat paketinin daraltılması ve hizmete erişimde kısıtlamaların söz konusu olması kuvvetle muhtemeldir.”

8.10.2020 [Samanyolu Haber]

Üç cezaevinde Korona paniği

Kastamonu, Manisa ve Menemen cezaevlerinde 64 tutuklunun yeni tip Koronavirüs (Covid-19) kaptığı iddia edildi. Aileler sosyal medyadan seslerini duyurmaya çalışıyor.

Cezaevlerindeki korona vakaları her geçen gün artıyor. 30-40 kişilik koğuşlarda yaşamaya mecbur bırakılan mahpuslar içeride, aileler dışarıda çaresiz ve panik halinde. 4 yıldır Kastamonu E Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutuklu öğretmen Ramazan Yasin Sürel’in test sonucu 5 Ekim 2020 Pazartesi günü pozitif çıktı. 

Aynı koğuşta bulunan diğer 8 kişinin de pozitif olduğu iddia ediliyor.

“SEVDİKLERİMİZ ÖLÜME TERK EDİLİYOR”

Bold Medya’ya konuşan Ramazan Yasin Sürel’in aile yakını, “YG-4 koğuşunda kalan 9 kişinin hepsi pozitif. Kastamonu Cezaevinde korana vakası var ama maalesef insan sağlığını düşünmüyorlar. Sevdikleriniz ölüme terk ediliyor. YG-4 koğuşunda kalan 9 kişinin hepsi pozitif.” dedi. 

Aile yakını, cezaevinde toplamda 46 kişinin virüs kaptığını da iddia etti.

33 yaşındaki Ramazan Yasin Sürel, dershanelerde ve yurtlarda öğretmenlik ve idarecilik yaptığı için Kasım 2016’da Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandı. 10 yıl hapis cezasına çarptırılan Sürel’in cezasını Yargıtay bozduğu için yeniden yargılanacak.

MENEMEN’DE 6, MANİSA’DA 12 KİŞİDE TESPİT EDİLDİĞİ İDDİASI

Manisa E Tipi Cezaevi C11 koğuşunda kalan 12 kişinin korona teşhisiyle geçen hafta cumartesi günü hastaneye kaldırıldığı öğrenildi. 

İzmir Menemen Cezaevinde ise 6 kişide korona olduğu iddia edildi. Bir aile yakını, “Menemen CİK de 6 kişide covit-19 çıktı. Birçok mahkum karantinaya alındı. Bu sayının daha fazla olmasından endişeliyiz. Dün telefon görüşü yaptırılmadı. Sağlık durumlarından haber alamıyoruz. Cezaevi yönetimi hiçbir şey söylemiyor. Bugün hastaneye götürülen ve mahkum yakınlarının tespit ettiği sayı 6. Menemen Cezaevinde Covit-19 sayısının çok olmasından korkuluyor.” diye konuştu.

“HANGİ VİCDAN BUNU YAPABİLİR”

Başka bir aile yakını ise, “İzmir Menemen T Tipi Kapalı Cezaevi'nde 15 kişilik koğuşlarda 30 ve 30’un üstünde mahpus bir arada tutuluyor. Hijyenin en önemli olduğu bu dönemde hangi prosedür ve vicdan bunu yapabilir. Yerlerde bırakın yatmayı yerde bile yatacak yer yok. Sırayla çoğu kişi sabaha kadar uyumuyor. Sesimizi duyurmanızı ve bu duruma müdahale edilmesini istiyorum.” ifadelerini kullandı.

8.10.2020 [Samanyolu Haber]

Faiz de artırdık ama dolar neden düşmüyor?

İktisatçı Mahfi Eğilmez, kişisel blogunda yer alan yazısında faizlerin artmasına rağmen döviz fiyatlarının sürekli artması ve TL'nin değer kaybetmesiyle ilgili değerlendirme yaptı.

Mahfi Eğilmez | mahfiegilmez.com
Faizi Arttırdığımız Halde Dolar TL Kuru Niye Düşmüyor?

Ankara Atatürk Lisesinde okuduğum yıllarda bir şehir efsanesi anlatılırdı. Edebiyat hocası kompozisyon sınavında ‘Atatürk neler yaptı?’ diye sormuş. Öğrencinin biri de ‘Neler yapmadı ki?’ yazıp vermiş kâğıdını. Ve efsaneye göre sınıfta 10 alan tek kişi o çocukmuş.

Bütçe açığımız büyüyor mu? Evet, geçen yıllarla karşılaştırılmayacak bir hızla büyüyor.

Dış borçlarımız yüksek mi? Yüksek.

Enflasyonumuz yüksek mi? Çok yüksek.

Cari açığımız yüksek mi? Değil, ama yükseliyor.

Döviz ve altın rezervlerimiz yeterli mi? Değil, swaplar hariç tutulursa net rezervimiz ciddi miktarda eksi durumda.

Merkez Bankamız bağımsız mı? Yasada öyle yazıyor ama gerçek yaşamda durum pek öyle değil.

Uluslararası ilişkilerimiz iyi mi? Değil. Bütün komşularımızla ve AB ile sorunluyuz. ABD ile aramız fena değildi S 400’ler meselesiyle onu da bozduk. Rusya ile durumumuz net değil.

Risklerimiz yüksek mi? Çok yüksek. Dünyada CDS priminin en yüksek olduğu birkaç ülkeden birisiyiz. Ayrıca kredi notumuz yatırım eşiğinin çok altında ve sürekli geriliyor.

İnsan hakları, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğünde iyi durumda mıyız? Değiliz, hepsinde sorunlarımız var ve bu sorunlar artıyor.  

Şeffaflık sorunumuz var mı? Var. İleri düzeyde sorunluyuz.

İtibar ve güven sorunumuz var mı? Var, üstelik giderek itibar ve güven kaybediyoruz.

Yabancılar gidişin farkında mı? Farkındalar ve o nedenle geri çekiliyorlar.

Yerli piyasa aktörleri durumun farkında mı? Farkındalar ama para kazanma ya da kaybetmeme güdüsüyle kötüye gidişi ciddi bir durum değilmiş gibi takdim etme çabası içindeler.

Bütün bunları düzeltme yolunda gereğini yapma girişimimiz var mı? Yok, tam tersine durumun iyi olduğunu anlatma çabası içindeyiz.

Bu durumda faizi artırsak bile TL’nin değer kaybetmesine şaşırmamak lazım. Çünkü bilim, bütün bunların olduğu yerde ülke parasının değer kaybedeceğini söylüyor.

Atatürk Lisesinde sorulan soru gibi düşünürsek bu konuda şöyle bir soru ve yanıt söz konusu olabilir: 
‘Faizi arttırdığımız halde Dolar kuru niye düşmüyor?’ Niye düşsün ki?’

8.10.2020 [Samanyolu Haber]

Nesl-i Cedid ve Nesl-i Ati [Safvet Senih]

1911’de neşredilen Münazarat Risalesinde Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zira on üçüncü asrın (Hicrî) minaresinin başında durmuşum, sureten medenî ve dinde lâkayt ve fikren mâzinin en derin derelerinde olanları camiye davet ediyorum. İşte ey iki hayatın (dünya ve âhiretin) ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik (yürüyen mezar) bedbahtlar! Yeni Neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz; tâ ki İSLÂMÎ HAKİKATI  hakkıyla kainat üzerinde dalgalandıracak olan NESL-İ CEDÎD  gelsin!..”

Çağımızın Nesl-i cedidi ve geleceğin Nesl-i âtisinin önünde iki kitap var. Birisi Cenab-ı Hakkın Kelâmından gelen Kur’an-ı Hakîmi birisi de kainat kitabı ve içinde de Cenab-ı Hakkın İraden sıfatından tecelli eden fıtrî ve tekvînî kanunlar… Bazıları her ne kadar tabiat kanunları deseler de Kur’an-ı Hakimin ifadesiyle “SÜNNETULLAH” yani Allah’ın koyduğu ve değişmeyen kanunları ve namusları… Eğer insanlar bunlar üzerinde cehd ve gayret edip sırlarına ulaşmak için kendi çalışmalarını ortaya koyarlarsa, Cenab-ı Hak bu kesbî neticeleri vehbî lütuflarda bulunur… Eğer siz “Ben Allah’ın kelâmı bize bugün ne söylüyor, bu çağda onun bize olan derin mesajları nedir diye, maddî-manevî, dünyevî-dînî ilimlerle ilgili 90 cilt ezberler ve her üç saat evrad ve ezkâr okur gibi bu ilimleri ezberden tekrarlayarak –sadece kuru bir tekrar değil- ilimden ilim doğurtacak şekilde dertlenerek ortaya müthiş gayret gösterirseniz, Cenab-ı Hak da sizlere vehbî ilimlerle donatacaktır. Evet Üstad Bediüzzaman Hazretlerine ihsan ettiği gibi ruhunuz, vicdanınız, kalbiniz, aklınız ve hâfızanız tefeyyüzat-ı Kur’aniye, ilhâmat-ı Kur’aniye, sünühât-ı Kur’aniye, istimbâtât-ı Kur’aniye nurları ve feyizleriyle dolup taşacaktır. Deniz diplerinden incileri, mercanları dalıp dalıp çıkaran gavvaslar gibi, Kur’an denizin derinlerindeki hazinelerden mücevherleri bulup bulup çıkarma şansınız olacaktır.

Çeşitli, konferanslara ve sempozyumlara katılan bir profesör arkadaşımız M. Fethullah Gülen Hocaefendi'ye, “Efendim İlâhiyatçıların da diğer sosyal bilimci profesörlerin de sundukları tebliğlere bakıyorum da, yepyeni orijinal ve insana heyecan verecek yeni bir şey bulamıyorum. Acaba sebebi nedir?” diye sormuştu. Hocaefendi de “Yeni bir şey ortaya koyma için bir dertlenme ve ciddî bir gayret yok. Hep ondan bundan aktarmalar var.” diye cevap vermişti…

Denizlerin diplerinde inci ve mercanların oluşması için nice ızdırablar çekilir adeta… Bir doğumun gerçekleşmesi için hangi sancılar ve ızdırablar çekiliyor. Annelerin hakları niçin çok büyük? Hatta, baba hakkından daha ileride. Niye Cennet anaların ayakları altında? Evet, insan bir damla kan… Kan olmasına kan da, ama binbir ızdırap denilmiş… Izdırapsız doğum mu var? Hiç dertlenmeden, sancılanmadan yepyeni bir şey meydana geliyor mu? 

Bugün, laboratuvarlarda saatlerce çalışan, uykularından fedakârlık yapan bilim adamlarının teknik ve teknolojide neler bulup keşfettiklerini biliyoruz. Tembel tembel yatıp dolaşanlara bir şey yok. Hiçbir maddî buluşlarda Cenab-ı Hakkın vehbî ilhamları için din-iman şartı aranmıyor. Ciddî gayretleri yetiyor. Allah onlara ihsan ve ikramlarda bulunup onların dünya hayatını mamur ediyor.  Eğer bu gayretler İman ve Kur’an Hizmeti için olursa, büyüklerimize feyizler sırlar, hikmetler ihsan  edildiği gibi elbette nesl-i cedide ve nesl-i âtiye de ikram ve ihsan edilecektir inşallah… 

Ama onların tefekkürleri, aşk ve şevkleri hiç sönmemeli, dünyanın geçici makam ve şöhretleri önlerinde takoz ve narkoz olmamalıdır.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Gençlik Ruhu” yazısında diyor ki: “Toplumlar gençlik ruhuyla canlılıklarını korur, onunla gelişir ve onunla ihtişama ulaşırlar. Bu ruhu kaybedince de, kılcalları kesilmiş çiçekler gibi pörsür, dökülür ve ayaklar altında kalırlar. Delikanlılık çağında ve mektep sıralarında iken hemen her genç, millete hizmet aşkı ve vatan sevgisi gibi duygularla sık sık gerilir; toplumun yaralarını sarmaktan, bu ülke ve bu ülke insanını yükseltmekten dem vurur; hissizliğe ve hareketsizliğe ateşler püskürür durur…

“Ne var ki, böyle yüksek duygularla şahlanan bu gençlerin pek çoğu, bir makam kapıp bir memuriyete geçtikten sonra, içlerindeki bu kıvılcımlar yavaş yavaş sönmeye yüz tutar; ruhlarında bir külleşme, gönüllerinde bir çölleşme baş gösterir. Daha sonra ise, tamamen cismanî ve bedenî hayatın tesirinde kalan böyle bir genç, o güne kadar gönülden bağlı bulunup toz kaldırmadığı yüksek ideallerinden uzaklaşa uzaklaşa tamamen sefil duyguların, pes menfaatlerin zebunu haline gelir…”

Bu durumdan kurtulmak için mânevî beslenme  ile yani Nur Risalelerinden ve Pırlanta eserlerden istifade ile sağlam bir iman düşüncesi, yüksek  bir diğergamlık  hissi, yaşama duygusu yerine yaşatma duygusu elde etmek ve devamlı mütalaa ve müzakerelerle bunu pekiştirmek gerekmektedir.

[Safvet Senih] 8.10.2020 [Samanyolu Haber]

Kanser hastası Erdoğan Erduran öğretmen tahliye edildi

Tr724 HABER | 10 aydır Antalya L Tipi Cezaevi’nde tutuklu plan kanser hastası Öğretmen Erdoğan Erduran tahliye edildi.

Kovid-19 hastalarıyla aynı koğuşta kaldığı için testleri pozitif çıkan Erduran, bu tedavisi sonuçlanana kadar hastanede kalacak.

22 Ekim’de karar duruşması yapılacak olan Erdoğan Erduran’ın başvurusu üzerine bugün yapılan ara incelemesinden tahşliye kararı çıktı.

Eşi Sıddıka Erduran ile telefon görüşmesine izin verilen Erdoğan öğretmen, Kovid-19 testi negatif çıkınca evine dönebilecek.


8.10.2020 [TR724]

Gasp rejimi gazeteciye bedel ödetiyor [İlker Doğan]

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, gazeteci Can Dündar’a tehditler savurduğu konuşmasında, “Bu haberi yapan kişi bunun bedelini ağır ödeyecek öyle bırakmam onu,” diyordu. Ve dediğini yaptı! İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi dün, Cumhuriyet gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’a ait menkul ve gayrimenkullere el konulmasına karar verdi. Can Dündar’ın suçu, silah taşıyan MİT’e ait TIR’ları haber yapmak; yani gazetecilik!

Mahkeme, geçtiğimiz haftalarda verdiği karar gereği yurda dönmeyen Can Dündar’ı ‘kaçak’ saydı. Dündar’ın Ankara, İstanbul ve Muğla’da bulunan taşınmazlarına el konulmasına hükmetti. Malların yönetimi için TMSF’nin kayyım olarak atanmasına karar verdi. Kararda ayrıca Can Dündar’ın banka hesaplarının tespit edilerek el konulma sürecinin başlatılması istendi.

Sürgün gazeteci Can Dündar, kararı sosyal medya hesabından değerlendirdi. Dündar, “İnsanın asıl ‘ev’i yurdudur. Biz 82 milyon yurttaş, asıl o büyük evi karanlıkta kaybetmek üzereyiz. Şu anda her evden daha önemli bu…” ifadelerini kullandı.

YÜZLERCE ŞİRKET ‘KAYYIM’LARLA GASP EDİLDİ

Hizmet Hareketi’ne yönelik yürütülen cadı avında bugüne kadar binden fazla şirket uyduruk gerekçelerle yargı eliyle gasp edildi. Boydak Holding, Naksan, Dumankaya, Kaynak Holding, Koza İpek Grubu söz konusu şirketlerden bazıları. TMSF’ye devredilen şirketlere AKP’li eski belediye başkanları, milletvekilleri ve il başkanları yönetim kurulu üyesi olarak atandı. İçi boşaltılan ve yandaşlara peşkeş çekilen şirketler, geçtiğimiz haftalarda satışa çıkarıldı.

AKP rejimi, sadece kaybettiği belediyeleri değil muhaliflerin taşınır ve taşınmaz mal varlıklarını da mahkemeler eliyle gasp ediyor. İnsanların Anayasa  ve uluslararası hukukla güvence altına alınan mülkiyet hakları uyduruk gerekçelerle gasp ediliyor. Bugüne kadar Hizmet Hareketi’ne yönelik söz de terör soruşturmaları kapsamında binden fazla şirkete kayyım atandı. Yetmedi, şirketlerin içi boşaltılarak satışa çıkarıldı.

Son olarak, Cumhuriyet gazetesi eski Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’a ait menkul ve gayrimenkullere mahkeme kararıyla el konuldu. Mahkeme, geçtiğimiz haftalarda verdiği karar gereği yurda dönmeyen Can Dündar’ı ‘kaçak’ saydı. Dündar’ın Ankara, İstanbul ve Muğla’da bulunan taşınmazlarına el konulmasına hükmetti. Malların yönetimi için TMSF’nin kayyım olarak atanmasına karar verdi. Kararda ayrıca Can Dündar’ın banka hesaplarının tespit edilerek el konulma sürecinin başlatılması istendi.

İNSANİ YARDIM YALANINI DEŞİFRE ETTİ

Cumhuriyet Gazetesi’nin 29 Mayıs 2015 tarihli “İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar” manşeti Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı çok kızdırmıştı. Zira söz konusu haberde 19 Ocak 2014’te ihbar üzerine durdurulan TIR’da çıkan silah ve mühimmatların görüntüleri yer alıyordu. İddiaya göre söz konusu silahlar Suriye’de özgür Suriye ordusuna gönderiliyordu. Başta Erdoğan ve dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala olmak üzere bütün iktidar temsilcileri söz konusu TIR’larda ‘insani yardım’ olduğunu öne sürmüştü aylarca. Ancak görüntüler iktidarı yalanlamakla kalmadı, uluslararası bir skandalı da ortaya çıkardı. Türkiye, istihbarat teşkilatı eliyle başka bir ülkedeki muhaliflere silah ve mühimmat yardımı yapıyordu!

ÖYLE BIRAKMAM ONU, BEDELİNİ AĞIR ÖDEYECEK!

Recep Tayyip Erdoğan’ın tepkisi beklendiği gibi sert oldu. Katıldığı bir televizyon programında Can Dündar’ı açıktan tehdit etti: “MİT’e yönelik atılan o iftiralar bir ajan bir casusluk faaliyetidir ve bu gazete de bunların arasına girmiştir. Bu haberi yapan kişi bunun bedelini ağır ödeyecek öyle bırakmam onu,” Erdoğan’a göre söz konusu TIR’larda Bayırbucak Türkmenlerine insani yardım malzemeleri vardı.

Aslında söz konusu TIR’larda ‘insani yardım’ değil, silah ve cephane olduğuna dair görüntüleri ilk yayınlayan Perinçek grubuna ait Aydınlık gazetesiydi. Aydınlık, 21 Ocak 2014’teki haberinde, “Adana’da durdurulan MİT’e ait 3 TIR’dan mühimmat çıktı,” deniliyordu. Ancak iktidar temsilcileri Aydınlık grubunu ne vatan hainliğiyle ne de casuslukla suçlamadı!

O SİLAHLAR NASIL ‘DEVLET SIRRI’ OLDU?

Can Dündar gazetecilik yaptığı için ‘vatana ihanetle, casuslukla’ suçlanıyor ancak elde iktidarın iddialarını destekleyecek hiç bir somut delil yok. Aksine, bütün belgeler, görüntüler ve demeçler Dündar’ın gazetecilik yaptığını destekliyor. Öncelikle o TIR’larda ‘insani yardım’ olmadığı görüntülerle sabit. Kaldı ki eğer TIR’larda battaniye vs. var idiyse neden ‘devlet sırrı’ sayılarak gazeteciler ‘casuslukla’ suçlanıyor?  O silahlar, cephaneler Türkmenlere de gitmiyordu. Zira Türkmenlere gitseydi Nusra Cephesi’nin kontrolündeki Reyhanlı kapısı tercih edilmezdi. Kaldı ki o silahların Türkmenlere gittiğini varsayalım; eğer bu yasal ve uluslararası hukuka uygun bir sevkıyat ise neden gizli yapılıyor?

ULUSLARARASI SUÇ, GAZETECİLERİN ÜZERİNE YIKILIYOR

Silahların IŞİD’e değil de Türkmenlere gitmesi, sevkiyatı ‘yasal’ hale getirir mi? Ayrıca MİT’in o tarihte uluslararası silah sevk etmek gibi bir görevi var mıydı; yoktu… Ayrıca TIR’lar yakalanınca MİT, “Malzeme bizim. Türkiye içi birimler arası nakil işlemi yapılıyor” diye savcılığa yazı göndermişti. Hani Türkmenlere gidiyordu? Daha onlarca soru sorulabilir bu konuyla ilgili. Nereden bakarsanız bakın, uluslararası bir skandal gazetecilerin üzerine yıkılıyor. Rejim, sahip olduğu yargı gücüyle muhalifleri sindiriyor. Cezaevine atabildiklerini atıyor, atamadıklarının mallarına çöküyor.

[İlker Doğan] 8.10.2020 [TR724]

Bir zirveden düşüş hikayesi: Mario Götze [Hasan Cücük]

Alman futbolunun iki efsanesine göre, o sıradışı bir yeteneği sahipti. Matthias Sammer, “yüzyılın yeteneği” derken, Franz Beckenbauer, “Almanlar’ın Messi’si” Unvanını layık görüyordu. Daha kariyerinin başında yıldızını parlatan bir isimdi. Övgüler peş peşe geliyordu. Almanya 24 yıl aradan sonra 2014’te Dünya Kupası’nı kazanırken, kupayı getiren golde onun imzası vardı. Henüz 22 yaşındaydı. Ancak yaşı ilerledikçe futbolu geriledi. Daha 30’unu görmeden gözden düştü. Transferin son dakikalarında ancak kulüp bulabildi. Bu isim kim mi? Mario Götze!

BAYERN’LE DORTMUND ARASINDA

3 Haziran 1992 doğumlu Götze’nin meşin yuvarlakla ilişkisi daha küçük yaşta başladı. Bayern’in dağlık bölgesi Allgau’da büyüyen Götze, sadece bölgenin değil Almanya’nın da en büyük kulübü olan Bayern Münih formasını giyme rüyasını görüyordu. Futbol adeta hayatı olmuştu. Dedesi Willi Götze, küçük Mario’nun her fırsatta topla oynadığını belirterek, “Kırdığı lambaların faturası cebimi yaksa da ondaki futbol aşkını görünce kızamıyordum,” diyecekti.

Futbola Ronsberg kulübünde başlayan Mario, henüz 6 yaşındayken sadece kulübüne değil doğduğu topraklara da veda etti. Babası Dortmund Üniversitesi’nden teklif alınca, ailecek taşındılar. Yeni yerlerindeki takımının adı Hombrucher oldu. Tekniği ve yetenekleriyle “Ben yıldız olacağım” diyen Mario Götze, 2 yıl içinde Borussia Dortmund’un akademisinden içeri adımını attı. Kısa sürede oranın en gözde oyuncusu oldu. U17 ve U18 takımlarında oynadığı sırada, her yıl Almanya’da genç yeteneklere verilen Fritz Walter altın madalyasını kazandı. Yeni bir yıldız doğuyordu.

MİLLİ TAKIMDA İLK MAÇ

Artık Borussia Dortmund’da as kadroya girme zamanı gelmişti. Kasım 2009’da Dortmund formasıyla sahaya çıktığında 17 yıl 5 ayı geride bırakmıştı. Patlama yapması için bir sezon daha beklemesi gerekiyordu. 2010-11 sezonu Mario Götze’nin sezonu oldu desek yanlış olmaz. Sadece bir maçta takımını yalnız bıraktı. 9 yıl aradan sonra Jürgen Klopp önderliğinde gelen şampiyonlukta büyük pay sahibiydi.

Dortmund performansıyla milli takıma göz kırpan Mario Götze, Joachim Löw tarafından milli daveti aldığında 18 yıl 167 günlüktü. 1954’te Uwe Seeler’den sonra milli takım kadrosuna çağırılan en genç isim olacaktı. Dortmund, üst üste iki sezon şampiyon oluyordu. Marco Reus’la birlikte Mario Götze yine şampiyonlukta başrol oynuyordu. Avusturya’yı 6-2 yendikleri maçta ise milli forma ile ilk golünü kaydetmişti.

Saha içinde ne kadar sıradışı bir futbolu varsa, saha dışındaki hayatı da o kadar sıradandı. Anne babasıyla birlikte yaşıyordu. “Her ay ne kadar para harcayacağıma bir limit koyuyorum. 19 yaşındaki biri Ferrari alırsa bir sonraki arabası ne olabilir ki?” diyecekti.

GUARDİOLA’NIN ROTASYONU

Dortmund’un iki yıl üst üste gelen şampiyonluğunda Marco Reus, Robert Lewandowski ve Mario Götze’den oluşan göz kamaştıran forvet hattı etkiliydi. Bundesliga’da rakip takımların yıldızlarını kadrosuna katmasıyla meşhur Bayern Münih’in bu üçlüden kancayı taktığı ilk isim Mario Götze’ydi. Nisan 2013’te henüz ligler sona ermeden önce Bayern’le söz kesmişti. Dortmund taraftarları şok içindeydi. Bayern 37 milyon Euro serbest kalma ücreti ödemeye hazırdı.

Birkaç ay sonra Şampiyonlar Ligi finalinde Almanya derbisi oynanacaktı. Götze, sakatlığından dolayı maçı tribünde seyretti. Eski takımına kupa kazandırarak veda etme fikrini gerçekleştiremedi. Maçı 2-1 kazanan ve kupaya uzanan taraf yeni takımı Bayern’di.

Onu Bayern’e getiren isim Pep Guardiola oldu. İspanyol teknik adam, telefonla aradığı Götze’ye “Bayern’de tiki-taka futbolu oynatacağım ve sana ihtiyacım var,” demişti. Her yeni başlangıç zorluydu. Götze’nin Bayern günleri de problemli başladı. Sezon başında yaşadığı sakatlıklardan dolayı formayı ancak Eylül ortasında sırtına geçirebildi. Eski takımı Dortmund’u 3-0 yendikleri maçta golünü de attı.

Guardiola onu önce 9 numara pozisyonunda oynattı. Saha içinde rotasyonu seven İspanyol hoca, bazı maçlarda sağ, bazılarında sol kanatta şans verdi. Ancak bu rotasyon onun formunu bir hayli olumsuz etkiledi. Sezon sonunda gözden düştü. Bayern’deki ilk yılında 27 maçta ancak 10 gol atabilmişti.

DÜNYA KUPASI’NDA ANLAMLI GOL

O yaz Dünya Kupası’nda Almanya rüzgarı esiyordu. Yarı finalde Brezilya’yı 7-1’lik skorla elemişlerdi. Kupadan önceki son adımda rakip Messi’li Arjantin’di. Yedek sorunan Götze, 88. dakikada Miroslav Klose’nin yerine oyuna girdi. Normal süresi 0-0 bitince uzatmalara gidildi. Dakika 113’ü vurduğunda Almanların Messi’si sahaya çıktı. Götze, attığı golle ülkesine kupayı getirmişti.

Ancak kupayı getiren golü atmak ona fazla bir şey kazandırmadı. 2015-16 sezonuyla birlikte düşüşü gözle görülür hâle gelmişti. Bayern’de 14 maça çıkabilmiş, sadece 3 gol atabilmişti. Sezon sonunda 22 milyon Euro bedelle eski takımına, Dortmund’a döndü. Ancak burada da forma bulmakta zorlandı. Koca sezonda 9’u ilk 11’de olmak üzere toplamda 11 maçta sahaya çıkabildi. Tek gol kaydetti.

Sıradanlaşma sürüyordu. Zirveden düşüşe kimse engel olamadı. Geçen sezon Dortmund’da 15 maçta şans bulabildi. Bunların sadece 5’inde ilk 11’e adını yazdıracaktı. Onu yetiştirip yıldızlaştıran kulübü artık ona kontrat teklif etmeyecekti. Henüz 28 yaşındaydı ama kulüp bulmakta zorlanıyordu. Transferin son saatlerinde Hollanda liginde PSV ile anlaştı.

Kariyerinde 381 maç oynayan Götze, 105 gol ve 85 asistlik bir performansa sahip. 17 Kasım 2010’da İsveç karşısında ilk kez sırtına geçirdiği Almanya formasıyla 63 maçta 17 golü var. Belki on yıllar sonra geriye dönüp bu istatistiklere bakarak iyi bir oyuncu olduğu düşünülebilir. Ama Almanların Messi’si olmaktan son dakika kulüp bulan bir oyuncu olmaya düştüğü de yazılacak.

[Hasan Cücük] 8.10.2020 [TR724]

Yeniye karşı korku, değişime karşı direnç [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

İnsan hücrelerinden galaksilere kadar topyekûn varlık âlemi her ân değişmekte. Değişmeyen tek şey değişimin kendisi. Tabiatın bağrında yaratılan ve onun yasalarına tâbi olan insan da bu değişimden nasibini alıyor. Tarihe hızlıca bir göz atılacak olursa örf ve âdetlerin, kültür ve medeniyetlerin, bilgi ve felsefelerin, sosyal ve siyasal hayatın, yaşam tarzının, hayat görüşünün ve hatta dinlerin nasıl bir değişim seyri takip ettiği net olarak görülür. İlâhî dinler, temel iman esaslarında birleşseler de, ibadet ve muamelata ait hükümlerde birbirinden ayrılırlar. Cenâb-ı Hak, insanlığın sahip olduğu anlayış seviyesine göre farklı şeriatlar, farklı hükümler indirmiştir. Hatta dinlerin değişime ayak uydurabilmesi adına gerekli ilke ve prensipler de vaz edilmiştir. Nitekim Kur’an ve Sünnette bir çok hükmün örf ve maslahata bina edildiğini, insan aklına ve tecrübeye büyük değer atfedildiğini ve içtihada geniş bir alan bırakıldığını fark eden İslâm hukukçuları da, “Zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz.” kaidesini vaz etmişlerdir.

Zaman aktığı sürece gerek varlık âleminde gerekse toplumsal hayatta değişim de farklı şekil ve yoğunluklarda varlığını sürdürecektir. İnsanlar; ilim ve teknolojide, sanat ve felsefede, siyasi ve iktisadi hayatta yeni yeni gelişmelere imza atacaklardır. Farklı medeniyet merkezlerinde ve kültür havzalarında neşet eden insanlar, birbirleriyle bilgi alış-verişini sürdürmeye, bu sayede yeni tecrübeler edinmeye, farklı bakış açıları kazanmaya devam edeceklerdir. Değişimin ruhunu kavrayabilen ve yeni gelişmelere ayak uydurabilen toplumlar ve devletler zamana sözünü geçirecek; mevcudu korumayı en büyük vazife bilen ve sıkı sıkıya ona sarılan statükocular ise zamanın çarkları arasında ezilip gideceklerdir. Bediüzzaman Hazretleri de “Eski hâl muhal, ya yeni hâl ya izmihlâl” şeklindeki veciz ifadesiyle bu realiteye dikkat çekmiştir.

DEĞİŞİMİN ZORLUĞU

Bununla birlikte değişim, sanıldığı kadar kolay bir şey değildir. Bilakis çok sancılı, gerilimli ve çatışmalı bir süreçtir. Çünkü insanların çoğu değişimi sevmez. Zira değişim demek, “belirsizlik ve risk” demektir. İnsanlar ellerinde tuttukları ve sahip oldukları şeylere alışmışlardır. Bildikleri ve ünsiyet ettikleri şeylerden korkmazlar. Yeni olan şeylerin ise hayatlarına ne getirip ne götüreceğinden emin olamazlar. Bu yüzden halihazırda mevcut olan kuralları, alışkanlıkları, teamül ve uygulamaları kalıp ve şablonları değiştirmeye yanaşmazlar.

Üstelik değişimle birlikte topumun sosyal, ekonomik, siyasi, kültürel, dinî ve ahlakî yapısı farklılaşacak; yeni ilişkiler, bağlar, statüler ortaya çıkacak ve bu arada mevcut durum üzerinden fayda  sağlayan pek çok kişinin mevcut menfaatleri riske girecektir. Halihazırdaki durum ve konumlarından maddi-manevi çıkar sağlayan kişiler, bunu kaybetmekten korkacakları için değişimin karşısında olacak ve sürekli istikrara vurgu yapacaklardır. Pek çok insanın değişimi; başkalaşma, yozlaşma ve değerlerini yitirmeyle özdeşleştirmesi de ona negatif anlam yüklemesine ve onun karşısında yer almasına yol açar.

Öte yandan gerek bilinçli gerekse bilinçsiz edinilmiş olsun, alışkanlıkların insan hayatında çok güçlü bir etkisi vardır. Belki de dünyada değiştirilmesi ve vazgeçilmesi en zor olan şey alışkanlıklardır. Araplar, alışkanlıkların bu güç ve tesirini ifade etme adına “Terku’l-âdât mine’l-muhlikât” demişlerdir. Yani insanın alıştığı âdetlerini terk etmesi onun için helâk edici bir sebeptir. Bu alışkanlıkların değiştirilemeyeceği ve bırakılamayacağı anlamına gelmez; bunun çok zor olduğunu ifade eder. Çünkü alışkanlıklar, insanı, düşünme, karar verme ve tercihte bulunma maliyetinden kurtararak hayatı kolaylaştırır. Bunların terk edilerek yerine yenilerinin alınması ekstra külfet ve meşakkat demektir. Çoğu insan böyle bir külfet ve meşakkate katlanmak istemez.

TAKLİT BELASI

Buraya kadar ifade edilen psikolojik, iktisadi, ahlakî ve dinî sebeplerden ötürü insanlar taklide daha yatkın olmuşlardır. Hatta bu taklitte de kalmamış, yer yer taassup ve fanatikliğe, yobazlık ve bağnazlığa dönüşmüştür. Atalarından kendilerine aktarılan kanaat ve inançları sorgulamaya yanaşmamışlardır. Yeni karşılaştıkları fikir ve düşüncelere hep endişeyle yaklaşmış ve tepki göstermişlerdir. Önceki kavimlerin kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlamalarının en başta gelen sebeplerinden biri de budur. Onlar, atalarından öğrendikleri putperestlik dinini, tevhid dinine tercih etmişlerdir.

Hiçbir peygamber yoktur ki, işin başında kavminin tepkisiyle karşılaşmamış, kavmi tarafından alaya alınmamış ve yalanlanmamış olsun. Hatta bu tepki yer yer kendilerine gönderilen elçileri öldürmeye veya sürgün etmeye kadar varmıştır. Herhalde şu ayetler dışında hiçbir şey yeni gönderilen bir dine karşı ortaya konulan direnci ve olumsuz tavrı daha güzel resmedemezdi:

“Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de ‘Gözlerimiz döndürüldü, belki büyülenmiş bir topluluğuz:’ diyeceklerdir,” (Hucurât sûresi, 15/14-15). “Eğer sana kağıda yazılı olarak bir kitap indirmiş olsaydık, onlar da elleriyle onu tutmuş bulunsalardı yine de kâfirliklerinde inat eder ve ‘Bu besbelli bir büyüden başka bir şey değil!’ derlerdi,” (En’âm sûresi, 6/7). “Biz onlara, melekleri indirseydik, ölüler diriltilip kendileriyle konuşsaydı, istedikleri her şeyi toplayıp karşılarına koysaydık, -Allah’ın dilediği dışında- onlar yine iman edecek değillerdi,” (En’âm sûresi, 6/111).

Taklide alışmış bir insan tahkike geçemez. Bu sebeple tevarüs ettiği bütün inanç ve kanaatleri hakikat zanneder. Öğrendiği bilgiler onda dogmaya dönüşür. Sorgulamaksızın gördüğü ve duyduğu her şeyi kabul eder. Aklını yeterince kullanma zahmetine katlanmadığı için neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemez. Bu sebeple Kur’an onlarca âyet-i kerimesinde körü körüne ataların taklit edilmesini zemmetmiştir.

Taklit ve taassup, İslâm’a girmenin önünde büyük bir engel olduğu gibi, Müslüman olduktan sonra da yeni yorum ve içtihatların kabulü önünde engel oluşturmuştur. Belirli bir mezhep veya gelenek içerisinde neşet eden ya da İslâm’ın yorumuna dair belirli bir öğretiyi benimseyen kimseler, farklı fikir ve görüşlere karşı hep soğuk ve mesafeli durmuşlardır. Daha da kötüsü, benimsedikleri ve temsil ettikleri mezhebe muhalif gördükleri görüş sahiplerini zaman zaman tadlil (sapkınlıkla suçlama), tebdi’ (bid’atkâr sayma) ve tekfire (küfre girdiğine hükmetme) gitmişlerdir.

HAKSIZ ELEŞTİRİNİN KURBANI OLAN BAZI ÂLİMLER

İslâm’a yeni açılımlar getiren veya kendisinden önce söylenmeyen yeni sözler söyleyen hiçbir âlim yoktur ki içinde yetiştiği toplum ve muasırı olduğu ilim adamlarınca eleştiri ve dışlamaya muhatap olmasın.

Bugün Müslüman dünyada İmam Ebu Hanife’nin (150/767) dört Sünnî mezhepten birisinin öncülüğünü yaptığını ve nasıl bir fıkıh dâhisi olduğunu kabul etmeyen kimse yok gibidir. Fakat yaşadığı dönemde, fikirlerini, metodolojisini ve fıkhî görüşlerini kabul ettirmesi hiç de kolay olmamıştır. Çünkü Ebu Hanife, yeni şeyler söylüyordu. Mesela istihsandan bahsediyor, kıyasa yepyeni boyutlar kazandırıyor, âhâd hadislerin kabulünü belirli şartlara bağlıyor, zalim ve fasık devlet başkanına karşı ayaklanmanın caiz olduğunu belirtiyor, hüküm istinbatında akla ayrı bir rol biçiyor, farazî meseleler hakkında görüş bildiriyordu. Bu yeni ve orijinal yaklaşımların hemen hüsnükabul görmesini beklemek fazla iyimserlik olurdu. Nitekim Ebu Hanife, o güne kadar bilinmeyen şeyler söylemenin bedelini, kendisine yöneltilen ağır eleştiri ve tenkitlerle, hatta hakaret ve suçlamalarla ödemek zorunda kalmıştır.

İç içe krizlerin yaşandığı, mezhep ihtilaflarının başını alıp gittiği, Bâtınî mezheplerin güç kazandığı, felsefenin revaçta olduğu bir dönemde neşet eden İmam Gazzâlî (505/111), klasik dönemle ilgili ciddi bir hesaplaşmaya girişmiş, mevcut yöntem ve bilgileri derinden sorgulamış ve İslâmî ilimlerin hemen her branşında daha sonraki çağlara ışık tutacak ölümsüz eserler vermiştir. O, kendi dönemine kadar telif edilmiş kitaplara şerh ve haşiye yazmak yerine, özellikle mantık, tasavvuf, kelam ve usul-i fıkha dair oldukça yeni ve orijinal eserler kaleme almıştır.

Bugün Gazzâlî’nin geride bıraktığı fikrî ve ilmî mirasa bakanlar onun, İslâmî ilimlerin ve İslâm medeniyetinin en etkili temsilcilerinden biri olduğunu ifade ediyor. Farklı dillerde onun fikirleri ve eserleri üzerine yapılan binlerce çalışma da bunu gösteriyor. Bununla birlikte Gazzâlî, yaşadığı dönemde sert eleştirilere muhatap olmuştur. Öyle ki bu eleştiriler onun eserlerinin yakılmasına fetva vermeye ve onu tekfir etmeye kadar varmıştır. Çünkü o, seleflerinin yapmadığı şeyleri yapıyor, onların söylemediği sözleri söylüyor, alışık olunmadık yorum ve içtihatlar ortaya koyuyordu.

Günümüzde adından en fazla söz ettiren, fikirleri üzerinde en çok çalışma yapılan, eserleri farklı dillere tercüme edilen, dile getirdiği görüşlerle Batı dünyasını dahi etkilemiş olan âlimlerden bir diğeri de Endülüslü büyük sûfî Muhyiddin b. Arabî’dir (638/1240). Ne var ki o da yaşadığı dönemde ulemanın sert eleştirilerine, hatta ağır hakaretlere muhatap olan âlimlerden biridir. Hakaretin de ötesinde İbnü’l-Arabî çoklarınca tekfire maruz kalmıştır. Çünkü o da din ve düşüncenin birçok problemi üzerinde orijinal görüşler dile getiriyor, özellikle metafizik konularda kendine has yorumlar ortaya koyuyor, tasavvufta yeni bir yol açıyor, fıkıhçı ve kelamcılardan oldukça farklı bir metodoloji izliyordu.

YOKLUĞA MAHKÛM EDİLEN BAZI ÂLİMLER

Gelenekteki mevcut kalıpların dışına çıkan, kendilerinden önceki ulemanın demediği şeyleri diyen, yeni içtihatlara “cüret eden” âlimlerin maruz kaldığı diğer bir yaptırım da muasırları tarafından yokluğa mahkûm edilme veya hak ettiği ilgiyi görememe olmuştur.

İbn Haldun’un (808/1406), Mukaddime isimli eserinde, tarih, tarih felsefesi, sosyoloji, siyaset ve devlete dair yaptığı yorumlar üzerine günümüzde yüzlerce çalışma yapılmıştır. Söz konusu eser Batı dillerine tercüme edildiğinde, oluşturduğu etkinin boyutları da olağanüstüdür. İbn Haldun’un kendisi de eserin girişinde daha önce hiçbir eserde görmediği yepyeni bir bilim disiplini kurduğunu ifade eder. Ne var ki yazıldığı dönemde bu eserin yeterince ilgi odağı olduğunu, üzerine şerhlerin yazıldığını, fikirlerinin tartışıldığını ve daha ileri götürüldüğünü söylemek zordur. Onun hakkında bilgi veren çağdaşları da ne yazık ki İbn Haldun’un tarih, toplum ve devlet konusundaki özgün görüşlerinin, derin analizlerinin farkına varamamışlardır. Zira İbn Haldun da alışılmış kalıpların dışına çıkmıştır.

Aynı şekilde yaşadığı dönemde had safhaya varan mezhep ihtilaflarından, mezhep taassubundan ve fakihlerle tasavvuf ehli arasındaki çatışmalardan son derece rahatsız olan İmam Şa’rânî (973/1565) kaleme aldığı el-Mizanü’l-kübrâ isimli eserinde yepyeni bir metot geliştirmiştir. Bütün mezhep görüşlerinin hak olduğunu ve duruma göre bunların tamamından istifade edilebileceğini, kurduğu “mizan teorisiyle” izah etmiştir. Bununla birlikte Şa’rânî’nin bu eserinin hak ettiği ilgiyi gördüğünü ve onun başlatmış olduğu bu metodun kendisinden sonra devam ettiğini iddia etmek zordur. Çünkü bu da mezheplerin oturmuş gelenekleri içinde telif edilen bir eser değildi.

Hiç şüphesiz günümüzde makasıt ve maslahat ilminden bahseden hemen her araştırmacı İmam Şâtıbî’ye (790/1388) atıfta bulunma mecburiyeti hisseder. Zira Cüveyni, Gazzâlî, İzz b. Abdisselam ve Karafî gibi âlimlerin önemli katkılar sundukları bu ilim, Şâtıbî’nin el-Muvafakat isimli eseri ile kemal noktaya ulaşmıştır. Ne var ki Şâtıbî’nin bu ölümsüz eseri uzun asırlar boyunca hak ettiği değeri görmemiş ve ilgisizliğin kurbanı olmuştur. Çünkü bu eser de gerek muhtevası gerekse sistematiği itibarıyla klasik usul eserlerinden oldukça farklıdır. Eser 1885’te Tunus’ta neşredildikten ve Tahir b. Aşur tarafından ders olarak okutulmaya başladıktan sonra İslâm dünyasında yayılmaya başlamıştır.

Bu konuda Bediüzzaman Said Nursi’yi zikretmeden geçemeyiz. Onun kaleme aldığı Risale-i Nur Külliyatı, Kur’ân’a yaklaşımı, iman hakikatlerini ispatı, konuları ele alış tarzı açısından oldukça orijinal eserlerdir. Hakkında şüphe uyarılan âyet ve hadislere oldukça mukni izahlar getirilmiş; kader, içtihat, sahabe arasındaki ihtilaflar, Kur’ân’ın i’cazı, Allah Resûlü’nün mucizeleri gibi öteden beri etrafında tartışmaların cereyan ettiği pek çok mesele etraflıca ele alınmış; kelamî konular, çağın insanının anlayabileceği tarzda yeni bir metot ve üslupla şerh edilmiştir. Siyasilerin engelleme çabalarını bir kenara, Bediüzzaman’ın bu ufuk açıcı eserleri maalesef akademik camiada hak ettiği değeri görememiştir. Çünkü onun yazdığı bu eserler de pek çok açıdan klasik çizginin dışına çıkmıştır.

Seksen civarında esere imza atan, bütün dünyada dal budak salan iman ve ahlâk temelli sosyal bir hareketin öncülüğünü yapan, özellikle hoşgörü ve diyalog etrafındaki görüşleriyle farklı kesimler arasında köprüler kurmaya çalışan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, ilim çevreleri tarafından ademe mahkûm edilmesine de bu gözle bakmakta fayda vardır. Özellikle son yıllarda siyasiler tarafından maruz kaldığı iftira ve karalama kampanyalarını bir yana bırakacak olsak bile, Hocaefendi kamuoyunda bilinmeye başladığı yetmişli, seksenli yıllardan itibaren maalesef akademik camia tarafından hak ettiği ilgiyi görememiştir. Bilakis hem farklı cemaat mensupları hem de akademisyenler tarafından sert eleştirilerin hedefi olmuştur. Çünkü o da söyledikleri ve yaptıklarıyla pek çok açıdan geleneksek ve klasik kalıpların dışına çıkmıştır.

Farklı olan sadece Gülen’in vaazları, sohbetleri, fikirleri, eserleri ve tedris metodu değildir. İslâm’ı anlatma adına ortaya koyduğu tebliğ metodu, hoşgörü ve diyalog faaliyetleri, demokratik değerlere yaptığı vurgu, modern dünyayla ilişkisi, öncülüğünü yaptığı eğitim müesseseleri, açılmasını sağladığı medya kuruluşları da genel itibarıyla Müslüman toplumun alışık olmadığı şeylerdir. Bu sebeple onun attığı her adım ciddi tepki ve eleştirilere sebep olmuştur. Hocaefendi, modern dünyada İslâm’ın nasıl yaşanacağı ve nasıl anlatılacağı adına hem Kur’ân ve Sünnetin ruhuna uygun hem de oldukça realist, makul ve mukni çözümler teklif etmiş olsa da, ilk defa bu görüş ve uygulamalara muhatap olan ilim ehlinden çokları eleştirmekte ve reaksiyon göstermekte gecikmemişlerdir.

Kısacası, insanoğlu öteden beri hep yeni olana karşı korku duymuş, değişime karşı direnç göstermiştir. Atalarından gördüğü uygulamaları, klasik eserlerden öğrendiği bilgileri devam ettirmek çok daha konforlu ve güvenilir görülmüştür. Maalesef değişimin ruhunu kavrayan, Kur’ân ve Sünnet’i içinde yaşadığı toplumun şartlarına göre yorumlamak zorunda olduğunu düşünen âlimlerin sayısı da çok olmamıştır. Klasik kaynaklardan öğrendikleri görüşlerle, içinde yaşadıkları realite arasındaki kopukluk ve uzaklık da onları harekete geçirmeye yetmemiştir. Kendileri, araları her geçen gün daha da açılan hayat ile din arasındaki mesafeyi kapatmaya yanaşmadıkları gibi, bu yolda gayret edenlerin de önlerine engel koymaya çalışmışlardır.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 8.10.2020 [TR724]

Uydurulmuş gerçeklik! [M.Nedim Hazar]

Uzmanlar “gerçeklik”i; “var olan her şey” diyerek epey geniş anlamda tanımlıyorlar. Oysa bilim, inanç, felsefe gibi pek çok alanda pek çok anlamı var gerçekliğin. Hadi klişe bir tarif de biz yapalım ve “Zaman ve mekanda yer kaplayan her şey gerçektir” diyelim. Niyetimiz şüphesiz malumatfuruşluk değil, hatta meselenin ağdalı anlam tarlasına dalıp zihin yormak hiç değil. Şurası lügatlerden: Herhangi bir şeyin gerçekliği insan zihnine bağlı olmaksızın var olmasıdır.

Türlü türlü gerçeklik var.

En temelleri ise şunlar: Alternatif gerçeklik, karışık gerçeklik, sanal gerçeklik, artırılmış gerçeklik ve üst gerçeklik.

Erdoğan iktidarı ve ekibi tüm bu gerçekliklere bir yenisini ekleyerek belki de tarihe geçiyor. AKP ve Saray iktidarının gerçekliğinin ismi ise Uydurulmuş Gerçeklik.

Uydurmayı kelimenin doğası gereği iki anlamda da kullanabilirsiniz.

İlki var olmayan bir şeyi uydurmak..

İkincisi ise gerçeğin ağzını gözünü yamultarak arzu ettikleri şeyi uydurmak.

Mevcut iktidar uydurma konusunda inanılmaz bir mesafe almış ve uzmanlaşmış durumda.

Rakamları kullanarak bir uydurma gerçeklik üretiyorlar ki evlere şenlik.

Örneğin son dönemde epey moda olan virüs vaka sayısında uydurdukları gerçeklik.

Vaka ile hasta sayısının aynı şey olmadığını, açıkladığı rakamların gerçek rakamların onda birine tekabül ettiğini kendileri itiraf ediyorlar.

Şöyle diyelim ülkede bir günlük koronavirüse yakalanmış yeni vaka sayısı 15 bin iken AKP’nin uydurulmuş gerçekliğine göre bu rakam bin 500 oluyor.

Mesela 300 yeni fabrika, 45 bin yeni istihdam diye törenlerle duyurdukları gerçekliğin de uydurma olduğu birkaç saat içinde ortaya çıkmıştı. Yeni ve fabrika denilen şeylerin eski ve fabrika olamayacak kadar küçük sanayi dükkânı olduğu bir gerçeklik olarak kısa sürede ortaya çıktı.

Açıklanan enflasyonun AKP işi bir uydurulmuş gerçeklik olduğunu bizzat eski istatistik kurum başkanı söyledi geçen gün.

Uydurulmuş gerçeklik enflasyonu ile gerçek enflasyon arasında 10 puandan daha büyük fark vardı neredeyse.

Ve ülke, iktidarın uydurduğu gerçeklik ile gerçek zamanlı gerçeklik arasındaki makasın her geçen gün açılmasından dolayı muazzam bir savrulma yaşıyor.

Aslında bu yeni bir durum değil.

Her otoriter rejim kendi uydurulmuş gerçekliğini üretiyor bir şekilde.

Sözgelimi Kuzey Kore yıllardan beri kendi uydurulmuş gerçekliğiyle yaşıyor.

Öyle ki halk Kuzey Kore milli takımının futbolda Dünya Kupası finalini Brezilya ile oynayıp 2-1 kaybettiğini zannediyor.

İktidar yanlıları Erdoğan’ın “ümmetin umudu” olduğu şeklindeki bir uydurulmuş gerçekliğe iman derecesinde inanıyor mesela.

Başta Almanya olmak üzere tüm dünyanın Türkiye’yi kıskandığı ise başka bir AKP uydurulmuş gerçekliği.

İktidar gerçek uydurmakta ya da gerçekliğin ağzını burnunu dağıtarak arzu ettikleri tabloyu oluşturmakta o kadar maharetli duruma gelmiş ki neredeyse her alanda bir kendi gerçeklikleri var.

Hatırlayın onlarca yıl önce açılmış üniversite için “Biz yaptık” diye kürsüden böbürlenen Erdoğan’ı. Muhtemelen ekibinin uydurduğu o gerçekliğe kendisi de inanmayı seçmişti.

Uydurulmuş gerçekliğin çok büyük bir defosu var sevgili okur.

Sonsuz ömürlü değil. Hatta uzun ömürlü bile değil.

Bazısı birkaç saatlik bir etkiye sahip uydurulmuş gerçekliğin. Bazıları ise coğrafik etkiye sahip. Sadece havuz medyası hedef kitlesini etkileyebiliyor mesela.

Ancak bugüne kadar iktidar kayığını batırmadan yürütebildi Erdoğan rejimi.

Bu ülke uydurulan gerçekliğe daha ne kadar tahammül eder, yalan ve uydurmasyon ile kurulu bir düzen ne kadar ayakta kalır bilemiyorum.

Bildiğim şu: Gelecek nesiller Erdoğan ve gizli-açık ortaklarının uydurulmuş gerçeklik konusundaki başarısını hayretle hatırlayacaktır…

[M.Nedim Hazar] 8.10.2020 [TR724]

Bilal’e anlatır gibi AİHM’e anlatayım (4): Ekonomiye çöktüler [Bülent Korucu]

Mahkemelerde, adaletin sembolü bir heykel bir de söz her yerde karşınıza çıkar. Tarafsızlığın göstergesi gözü bağlı heykel ve yapılan işin önemini vurgulayan “Adalet mülkün temelidir” cümlesi. Kimin söylediği konusu ayrı tartışma ancak o ifade adaleti devletin ya da insanın sahip olabileceği her şeyin temeline koyuyor. Hem devletin hem özel mülkün yağmalandığı bir ülkede adalet aramak, çölde balığa çıkmak kadar absürt. Türkiye şu anda tam bu gerçeği yaşıyor ve “Git iç hukuku tüket öyle gel” diye geriye itilen hak arayıcıları için dipsiz bir kuyu. Ne yazık ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bunu görmek istemiyor.

Erdoğan rejimi 15 Temmuz’dan sonra hızlanan ve kitlesel hale gelen bir uygulamayla binlerce vakıf, dernek ve şirket ile on binlerce gerçek kişinin mal varlığına el koydu. Bu konuda yapılan en derli toplu raporlama iki hukukçu tarafından kaleme alındı. Avukat Ali Yıldız ve Leighann Spencer’ın raporuna göre, Olağanüstü Hal (OHAL) dönemindeki Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ve Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kullanılarak el konulan mal varlıklarının değeri en az 32.24 milyar ABD doları. (Stanford Üniversitesi tarafından yayınlanan Türkiye’de Mülkiyet Hakkının Erozyonu Raporu’na https://mulkiyetihlali.org/2020/05/21/turkiyede-mulkiyet-hakkinin-erozyonu-raporu-stanford-universitesi-tarafindan-yayinlandi/ adresinden ulaşabilirsiniz)

Herhangi bir şeye suçun delili ya da aracı olması halinde tedbiren el konulabilir. İşlenen suç sayesinde elde edilmiş bir varlık söz konusuysa müsadere edilir. Erdoğan rejiminin uygulaması iki kurala da uymuyor; mafya gibi doğrudan ‘çökme’ diyebileceğimiz işlemler söz konusu.

Gazeteci Can Dündar kararıyla tekrar gündeme gelen ama tahminlerin dışında değerleme yapılamayan özel kişiler grubu var. KHK ile ihraç edilen ya da Hizmet Hareketi iltisakı iddiası ile haklarında soruşturma açılanların taşınmazları da dondurulmuş bulunuyor. 213 bin adet olduğu tahmin edilen varlıklara, emekli maaşları ve baskınlarda kayıt altına alınan nakit eklendiğinde çok daha büyük bir yekûn çıkıyor karşımıza. Ev-işyeri aramalarına katılan görevlilerin çaldığı, nakit, ziynet ve değerli eşyayı ayırt edebilmek için kayıt altına alınan ifadesini kullandım. Tutuklu akrabalarının ‘kayıp’ arabasını polisin altında görüp şikayetçi olan kişilerin haberleri sosyal medyada yer almıştı. Aynı şekilde yurt dışında yaşayan kişilerin evlerine yerleşen memurlar da biliniyor. Fakat hak arama imkanı bulunamadığı için herhangi bir girişim yapılamıyor. 

Ne yazık ki konu devletin el koyduklarıyla sınırlı değil. Aynen 6-7 Eylül olaylarında azınlıklara yapıldığı gibi evler, işyerleri, okul ve hastaneler siviller tarafından yağmalandı. İsveç yaşayan mülteci, eski işadamı Gökhan Akdemir’in 2020 Haziran’ında yaşadıkları yağmanın ve sivil katılımın sürdüğünü gösteren bir örnek. Akdemir’in evine kamyonla gelen birileri kapı, pencere ve musluklara varıncaya kadar her şeyi söküp götürdü. AKP’li din adamlarının “Bunların malları helal” fetvalarının etkisi sürüyor.

Vakıf malları konusunda izlenen hukuksuzlukların yanında acı ve dramatik örnekler de yaşanıyor. Sahibi tarafından ölümünden sonra vakfa geçmek üzere şartlı bağışlanan mülklere de el konuldu. Çok sayıda yaşlı insan ölene kadar kendinde kalmak üzere bağışladığı evden çıkmaya zorlandı. 

Dört yazı sonunda özet olarak şunu söyleyebiliriz, yüksek yargıçlar da dahil olmak üzere herkesin canı ve malı Erdoğan’ın iki dudağı arasında. Böyle bir rejimde iç hukuk aramaya geri itmek, kalp kriziyle acile gelen hastaya “Git evde biraz dinlen bir şeyin kalmaz” demekten farksız. Ve AİHM bunu umursamıyor.

[Bülent Korucu] 8.10.2020 [TR724]

Rejimin dış politikasını anlamak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Liberal değerlerin düşüşe geçtiği bir dönemde, Suriye’nin iç savaşa sürüklendiği bir ortamda, Avrupa Birliği’nin tarihindeki en büyük krizin yaşandığı bir atmosferde, Amerika’nın izolasyonist bir dış politikayla kendi kabuğuna çekildiği bir süreçte, pandemi dünyayı allak bullak ederken, Ankara’daki rejim fırsatı kaçırmak istemiyor. Bölgesel politikalarında saldırganlaşan Ankara, artık ihtiraslarını gizleme gereği duymuyor. Diplomatik dilin arkasına saklanmadan meydan okuyor.

Önce birkaç örnek vereyim. Ankara Suriye’de çok ciddi bir askeri varlık bulunduruyor ve güney komşusunun kontrol edemediği kuzeydeki sınır bölgelerine arka bahçesi olarak yaklaşıyor. Kurnaz bir taktikle, Rusya ile işbirliğini arttırarak, Trump yönetimi altında zayıflayan NATO ortağı ABD’nin Suriye’deki varlığının altını oydu. Suriye Kürtlerinin Rojava’da devletleşmeye giden varlığını yaşamsal tehlike olarak değerlendiren derin devlet, Erdoğan’ı 17 Aralık 2013 sonrasında eline geçirdikten sonra, ilk iş içeride HDP ve Selahattin Demirtaş’ın 2015’te yakaladıkları inanılmaz ivmeyi alaşağı etti. Erdoğan ile AKP’si, CHP ve MHP gibi Kürt siyasi hareketinin yükselişinden rahatsız olan “etnik Türk” partilerinin dünden razı oldukları bir pozisyondu bu zaten. TSK’da içerideki anti-Kürt yönelimine belki karşı olmasa da, ülkeyi en azından Suriye’ye sokmayacak kadar aklı başında olan NATO’cu kanat, önlerindeki tek engeldi. Onları da 15 Temmuz 2016’da punduna getirip tasfiye ettiler. Önleri artık iyice açılmıştı. 17 Aralık döneminden hatırladığınız “öbür tarafa üç beş roket attırmak!” türü gizli servis operasyonlarıyla, içeride ve dışarıda tüm siyaseti güvenlikleştirdiler. Yani istedikleri şahinleşmeyi sağlamış oldular. “FETÖ” söylemiyle, ABD’nin ve Batı’nın “maşası” olarak lanse ettikleri yeni iç düşman Gülen Cemaati üzerinden, bu güvenlikleştirme ve safları sıklaştırma siyasetini başarıyla gerçekleştirdiler.

Bu tür yazıları okurken hep üçüncü çoğul şahıslar üzerinden bir anlatım yapılır, ama “onlar kimdir” bir türlü ortaysa konmaz ya! Ben onu yapmayacağım. Bunu yapanlar, derin yapılardır. Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk gibi davaların konusu olmuş kalkışma planlarının içinde yer alan “yeni Enver’ci” hiziplerdir. Kemalizm’in arkasına falan da saklanmıyorlar üstelik. Çünkü Kemalizm birincisi çok eklektik, yani nereye çekersen oraya yamayabileceğin bir düşünce sistemidir. İkincisi, Kemalistler zaten Enver’cilerin B takımıdır. Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişte İttihatçı kafa tasfiye falan olmadı. Bizzat cumhuriyeti kuranlar, Cumhuriyeti yönlendirenler, bu zihniyetten olanlardır. İlle de “biz İttihatçıyız!” diye bağırmalarına gerek yok. Soğuk Savaş jeopolitiği içinde hedef küçültmüş olmaları da bunu kamufle etmeye yetmez. 1991’de SSCB yıkılınca mal bulmuş Mağribi gibi sevindi bunlar. Balkanlar, Karadeniz Havzası, Kafkasya, Orta Asya, ne verdiyse artık, Türkleri kim tutabilirdi ki?

Graham Fuller gibi Türkiye “uzmanları” bu dönemde Türkiye’yi mülayimleştirmek için ortaya “Batılı değerleri bu coğrafyalara taşımaya yardımcı olacak”, kendi “modernleşme deneyimlerini bu yeni coğrafyalarla paylaşacak” bir Türkiye şehir efsanesi yarattılar. Bu maya, tutmayacaktı, tutmadı da. Çünkü Türkiye, Batı’yı hep Soğuk Savaş jeopolitiği içinde algıladı. Asla Batı’nın bir parçası olmadı. İçten içe – ideolojik ağırlık noktalarına tekabül eden biçimde – ya Türkçü, ya Osmanlıcı ve İslamcı motiflerle, Batı’yı ve Batılıları “öteki” olarak algılamaya devam etti. Dolayısıyla, içeride derin yapılar daima fırsat kolladılar. Bu fırsat bazen kendilerine bazı cüzi olanaklar sunduysa da, hiçbir fırsat Recep Tayyip Erdoğan ve AKP kadar kullanışlı bir adam ve parti karşılarına çıkartmadı. 17 Aralık 2013, işte oyunun değiştiği tarihtir. Bu tarihten sonra derin yapılar hiç olmadıkları kadar etkin bir konuma geldiler. Bazıları “olur mu canım, etkin olsalar doğrudan yönetimde olurlardı!” türü bir eleştiri getiriyor. Oysa doğrudan yönetimde olmaksızın, sıcak kestaneleri tutmak zorunda kalmadan işlerini gayet sorunsuz ve tehlikesizce yürütmekteler.

Bugün aradan geçen dört yılı aşkın süreden sonra görünen o ki, 15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilen operasyon, zamanlama olarak çok iyi seçilmiş. Özellikle Suriye’de dengelerin bozulması, 5 milyon Suriyeli mültecinin yerinden yurdundan edilmesi, bir milyonunun AB’ye geçiş yapması, Türkiye’ye bir dokunulmazlık sağladı. Kırım’ı ilhak eden Rusya’ya dünyanın bir şey yapamamasının arka planında nasıl ki Moskova’nın nükleer caydırıcılığı varsa, 15 Temmuz sonrası içeride ve dışarıda ne istiyorsa yapan Ankara’nın da caydırıcılığını sağlayan, şu an halen Türkiye sınırları dâhilinde yaşamakta olan 3,5 milyon Suriyeli. Daha önce sütten ağzı yanan Avrupa ve Batı, bugün yoğurdu üfleyerek yiyor. Hala AB raporları doğrudan müzakereleri sonlandırmak veya Gümrük Birliği’ni iptal etmek ya da en azından dondurmak gibi bir yaptırım uygulayamıyor! Bunun nedeni işte Ankara’nın elindeki bu müthiş etkili kozdur. Elbette ticari ilişkiler falan da rol oynuyor. Ama bu, mesela 1980’de ilişkilerin donmasına engel olmamıştı. Yani bugün eli çok güçlü bir Ankara var. AB Türkiye’de oyun dışı kaldı. ABD ise Trump döneminde küresel politikalarını değiştirdi ve içe döndü. Bu iki faktör, Ankara’ya Rusya gibi, İran gibi, Çin gibi fırsatçı ve otoriter güçlerle işbirliği olanağı sundu.

Bakın bugün Türkiye Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan gibi bir yayılmacı konsepti bile askeri güç projeksiyonu üzerinden uyguluyor. AB’de hiçbir doğru dürüst tepki yok! Libya’da fiilen vekâlet savaşı yürüten Türk Genelkurmayı, cihatçı gruplarla işbirliği yapıyor, onlara maaş veriyor, onları lojistik desteğe boğuyor, AB de ABD de başlarını diğer yöne döndürüyorlar. Arada ufak bir iki retorik eleştiri, AB ve ABD’de iç baskıları etkisizleştirmek için! Yoksa içleri bomboş ve Ankara bunu biliyor. Dağlık Karabağ ve Ermenistan-Azerbaycan çatışması üzerinden aynı strateji takip ediliyor. Türkiye bölgeye cihatçı yolluyor, Genelkurmay Azerbaycan’ın askeri hareketliliğini fiilen yönlendiriyor. Ortada çok ciddi bir dış politika dönüşümü var. Kanada bu durumda Türk insansız hava araçlarının üretiminde kullanılan bazı parçaları Ankara’ya satmayı durduruyor. Bir ambargo uyguluyor. Yani dışarıda Türkiye ne yapıyor, bu biliniyor. Fakat Ankara’dakiler kararlı.

Kıbrıs’ta, Irak’ta, Yunan Adaları meselesinde, hep aynı yaklaşım söz konusudur. Türkiye, Lausanne ile edindiği toprakların büyüklüğünden memnun değil. Daha geniş kara ve deniz sınırları arzuluyor. Kıbrıs’ın kuzeyini ilhak edebilir, Meis’i işgal edebilir, Irak’ta birçok askeri üssü üzerinden istediği operasyonu yapabilir.

Bazıları ekonomik olarak zayıf olmasını gerekçe göstererek, Türkiye’nin bu tür maceralara çok istese de atılamayacağını öne sürüyor. Belki tek başına, evet! Ama Türkiye’nin Rusya ile veya başka küresel ve bölgesel güçlerle neler yapabileceği konusu üzerinde ciddiyetle düşünülmelidir. Dünya istikrarsızlaşıyor. Küresel sistemin tek kutuplu olmadığı Trump döneminde artık kesin olarak kabul görüyor. Çok kutuplu bir dünyadayız. Bu dünya, tek kutuplu veya içi kutuplu dünyaya göre çok daha istikrarsız ve güvensiz bir yer. Rusya, Türkiye’ye çok ihtiyaç duyuyor. Rus Avrasyacılığı bakımından Türkiye ile ortaklık – elbette Ankara küçük partner olmak kaydıyla – küresel dengeleri değiştirebilir. Yeni mihver, Rusya, Türkiye, Çin, İran ve birkaç küçük devlet olabilir. Karşı cephe oluşana kadar dünyanın tozunu atabilecek bir yapıdan bahsediyorum. İlle de sıcak savaş olmasına gerek yok. Rusya ve Çin, mevcut statükoyu değiştirmek istiyor. İran bu cephenin doğal üyesidir.

ABD tarihinin en zayıf dönemlerinden birini yaşıyor. 1945’te süper güç olduğundan bu yana ABD hiç bu kadar güçsüz olmamıştı. Avrupa kendi sorunlarına boğulmuş durumda. Zenginliklerini riske atmamak için tavize hazır AB ülkeleri, karşı cephe konusunda çok istekli olmayacaktır. Özellikle de Almanya, Rusya ile ilişkilerini bozmak istemez. Dahası, Türkiye de Almanya için büyük lokma. Özellikle Almanya’daki 3 milyon Türkiye kökenli insan ve Alman ticari çıkarları, zaten askeri anlamda bir cüce olan Almanya’yı etkisizleştiriyor. Fransa tek başına belki Yunanistan’a ve Kıbrıs’a destek olabilir. Fakat eğer yalnız kalacaksa o da bu tutumu rasyonelleştirmeyi seçecektir.

Saray’da da, derinler arasında da hesaplamalar bu yönde.

Türkiye rejimi bir kazan-kazan durumu ile karşı karşıyadır. Eğer baskı ve tehditlerle bazı tavizler kopartabilirse, bu durumda içeride Erdoğan bunu büyük bir zafere dönüştürür. Bu iç politik beklentiler kolay gerçekleşir. Ermenilerin ve Yunanlıların imajını “çalışan” saray, iyiye işaret değil. Görünen o ki, Erdoğan ve rejim taviz alamasa da ufak bir askeri çatışmayla seçimleri iptal ettirebilir veya ertelettirebilir. Ekonomik faciaya da gerekçe üretebilir. Önce çatışma sonra ateşkes ve barış derken bu yıllarca otoriter eğilimlerin devamı demek olur. Rusya bu süreçte destek olursa, rejim daha da fazla otoriterleşme eğilimi gösterebilir.

Dış politikada daha geniş bir çatışma yaşanırsa durum daha da kötü olacaktır. Rusya, İran ve Çin ile birlikte daha girift askeri maceralara girişilirse, Batı’nın Türkiye üzerindeki zaten çok azalmış olan etkisi sıfırlanır. Zemberek tümüyle boşalabilir!

Erdoğan’ı görüyoruz. Ama arkasındakiler kamufle durumda. Tüm siyasi sorumluluk Erdoğan’ın nasılsa! Macera olumlu sonuçlanırsa bu rejim çok uzun süre kullanacağı bir yakıt elde etmiş olacak. Derin yapı durumunu koruyacak. Bir kaybı yok. Eğer macera karaya oturursa, Erdoğan günah keçisi ilan edilecek. “Her şeyi o yaptı!” diyecekler. Erdoğan ve AKP yargılanacak, derinler yine pozisyonlarını koruyacaklar. Derinler oyunu öyle bir noktaya getirdiler ki, istedikleri her şeyi yapabilirler. Türkiye hiç bu kadar rizikolu, tehlikeli bir durumda olmadı. Aklıma benzeri bir durum olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na sokulması süreci geliyor. Bugünkü koşullar ile savaş öncesi koşullar birbirine gerçekten benziyor. Çok tehlikeli bir süreç yaşanmakta!

ABD seçimleri ve Kovid19 sürecinin ne kadar süreceği bugün Türkiye bakımından çok ama çok önemlidir. Diğer bir analizde de işin bu boyutunu ele alacağım.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.10.2020 [TR724]