Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), Ankara’da hesaplanan gıda enflasyonunun şubatta bir önceki aya göre yüzde 1 arttığını; 4 kişilik bir ailenin açlık sınırının 2 bin 29 lira, yoksulluk sınırının ise 6 bin 609 lira olduğunu açıkladı.
MUTFAK MALİYETİ 1 YILDA 392 LİRA ARTTI
Türk-İş araştırmasında bekar bir çalışanın aylık yaşam maliyeti 2 bin 478 lira olarak belirlendi. Son bir ayda mutfak harcaması 20 TL artış gösterirken, yılın ilk iki ayı itibariyle mutfağa gelen ek gıda harcaması tutarı 88 TL oldu. Geçen yılın aynı ayına göre artış 392 TL’ye ulaştı.
Geçen yıl şubat ayında açlık sınırı 1.637 lira, yoksulluk sınırı 5 bin 331 lira; bir önceki ay ise açlık sınırı 2 bin 9 lira, yoksulluk sınırı 6 bin 543 liraydı.
ENFLASYONLA MÜCADELE KAMPANYASI ETKİLİ OLMADI
Türk-İş açıklamasında “Gıdadaki fiyat artışları satın alma gücünü olumsuz etkiliyor. Özellikle sebzede görülen fiyat artışları tanzim satışları ile dengelenmek istenmesine rağmen kalıcı duruma henüz gelmedi. Çoğu markette sürdürülen enflasyonla mücadele kampanyaları ise başlangıçtaki olumlu etkisini yitirmeye başladı.” denildi.
ÜRÜNLERİN GRAMAJLARI DÜŞÜRÜLDÜ
Raporda süt ve yoğurt fiyatı aynı kalmasına karşın peynirde daha önce genellikle 1 kg olan paketlerin ağırlıklı olarak 800 grama düştüğüne dikkat çekildi ve “Buna bağlı olarak peynir kilogram fiyatında artış belirlendi.” görüşüne yer verildi.
Raporda tanzim satışların sınırlı etkisine de değinilerek, “Yaş sebze-meyve fiyatlarındaki artış hızı tanzim satışların etkisiyle azalmasına rağmen mutfak harcamasını olumsuz etkilemeye devam etti. ” denildi.
[BoldMedya.com] 26.2.2019
Türkiye durgunlukta değil bataklıkta
Ekonomist Atilla Yeşilada, yerel seçimler öncesi AKP hükümetinin seçim yatırımlarına dikkat çekerek, “Yerleşikler manzarayı çaktı, hafiften dövize tüydü, bir de yabancılar tüyerse, doları kimse tutamaz. Zaten bu senaryonun önünü kesmek için Hazine’miz yakında Eskimo pazarında da borçlanacak.” yorumunu yaptı.
HÜKÜMET 100 MİLYAR LİRA ULUFE DAĞITTI
Para Analiz dergisindeki makalesinde, yaklaşan yerel seçimleri ve hükümetin seçim kazanmak için yaptığı hamleleri değerlendiren Yeşilada, “Seçimlere beş hafta kaldı, ocakta Hazine neredeyse 100 milyar TL ulufe dağıtmış topluma, herkesin kredisi yenide yapılandırılmış, ayılana limon, bayılana lavanta, ama AKP-MHP oylarında tık yok.” ifadesini kullandı.
BEKA İTTİFAKI TELAŞTAN TİTRİYOR
Elindeki anket sonuçlarının bu durumu ortaya koyduğunu kaydeden Yeşilada, “Bir, anketler öyle diyor. İki, Başkanım Erdoğan, ‘Anketlere de güvenim kalmadı artık’ diyor. Türkiye’de ankete göre siyaset yapmayı sanat haline getiren bir liderden acıklı bir itiraftır ve her gün kapsamı genişletilen BEKA İttifakı ile birlikte AKP-MHP’nın sandık yolunda telaştan tir tir titrediğinin de oldukça açık bir işaretidir.” diye yazdı.
FİYAT DENETİMİ ESNAFI MAHVETTİ
İstanbul’da hala Binali Yıldırım’ın önde olduğunu ancak AKP’nin bir ay öncesine nazaran ciddi oranda oy kaybettiğini kaydeden Yeşilada, “Bu tanzim satış ve fahiş fiyat teftişi esnafı mahvetti. Öfke kusuyor. İzmir zaten umutsuz vaka. Nihat Zeybekçi’nin uzun ekonomi bakanlığı döneminde hatırladığınız tek bir icraat varsa, bana konum atın lütfen.” ifadesini kullandı.
AKP – MHP YÜZDE YÜZDE 50’NİN ÇOK ALTINDA KALACAK
Antalya, Mersin, Adana ve Bursa’yı diğer Millet İttifakı’na geçmeye eğilimli kentler olarak tanımlayan Yeşilada, “Öte yanda sadece bir tek anket var, o da Eskişehir de yarışın başa baş gittiğini gösteriyor. En önemlisi, bu seçimde AKP-MHP oyları yüzde 50’nin çok altında kalarak “siyasi meşruiyet” sorunu gündeme gelecek.” yorumunu yaptı.
MARTTA ŞENLİK VAR!
Yeşilada, hükümetin seçimi kazanmak için mart ayında çok ciddi hamleler yapacağı tespitini yaparak, şöyle devam etti:
“Dolayısıyla, Mart’ta gerçek bir şenlik yaşayacağız. Daha önce tarihin yazmadığı popülizm örnekleri Türkiye’de siftah yapacak. Bunların neler olduğunu öngörmek güç, ama Merkez Bankası (TCMB) munzamları 200-300 baz puan daha indirirse, ya da kamu bankları politika faizinden çok yüksek meblağda borçlanıp bol keseden kredi dağıtırsa, şaşırmam. Son çare olarak banka kredilerinin menkulleştirilip (VIDIMIK haline getirilip) TCMB’ye kakalanması da gündeme gelebilir.”
YABANCI YATIRIMCI ÜRKERSE DOLARI KİMSE TUTAMAZ
Bu tür yöntemlerin zaten Türkiye’de pozisyon almakta tereddüt eden yabancı yatırımcıyı ürküteceği tespitini yapan Yeşilada, bu durumda Moodys’in dediği gibi dış kredilerin çevrilmesinin de zorlaşabileceğini kaydetti.
Yeşilada, “Yerleşikler manzarayı çaktı, hafiften dövize tüydü, bir de yabancılar tüyerse, doları kimse tutamaz. Zaten bu senaryonun önünü kesmek için Hazine’miz yakında Eskimo pazarında da borçlanacak.” dedi.
EKONOMİNİN DNA’SINA RADYASYON VERİLİYOR
Tüm bu alınan ve alınacak önlemlerin, AKP-MHP’ye oy kazandırmayacağı gibi, ekonominin DNA’sına radyasyon vermeye başladığı tespitini yapan Yeşilada, yazısını şöyle bitirdi:
“Bankalar, enerji sektörü, inşaat, gıda tedarik zinciri, özel hastaneler, perişan. Şubatta yayınlanan tüm güven endeksleri “iyimserlik” sınırı olan 100’ün altına kaldı. Sadece artık daha fazla düşmesine imkan olmayan inşaat ve imalat sanayinde bir miktar A/A toparlanma olduğunu göreceksiniz. Burası tüketim ekonomisi. Hane halkı güveni 58’e kadar düşmüş, harcamaz, üretim ve satış da olmaz. Şirket borcunu ödeyemez, bankalarda “sorunlu kredi” birikir. Onlar da yeni kredi veremez.
Yeşilada, “Seçimden sonra ne olacak?” sorusuna şu cevabı veriyor:
“Türkiye durgunlukta değil, bataklıkta. Kurtulmak için çırpındıkça daha da batıyor. IMF olmadan çıkamaz.”
İŞTE SEÇİMDEN SONRAKİ TÜRKİYE MANZARASI
Atilla Yeşilada, seçimden hemen sonraki Türkiye ekonomisi manzarasını da madde madde şöyle sıraladı:
[MedyaBold.com] 26.2.2019
HÜKÜMET 100 MİLYAR LİRA ULUFE DAĞITTI
Para Analiz dergisindeki makalesinde, yaklaşan yerel seçimleri ve hükümetin seçim kazanmak için yaptığı hamleleri değerlendiren Yeşilada, “Seçimlere beş hafta kaldı, ocakta Hazine neredeyse 100 milyar TL ulufe dağıtmış topluma, herkesin kredisi yenide yapılandırılmış, ayılana limon, bayılana lavanta, ama AKP-MHP oylarında tık yok.” ifadesini kullandı.
BEKA İTTİFAKI TELAŞTAN TİTRİYOR
Elindeki anket sonuçlarının bu durumu ortaya koyduğunu kaydeden Yeşilada, “Bir, anketler öyle diyor. İki, Başkanım Erdoğan, ‘Anketlere de güvenim kalmadı artık’ diyor. Türkiye’de ankete göre siyaset yapmayı sanat haline getiren bir liderden acıklı bir itiraftır ve her gün kapsamı genişletilen BEKA İttifakı ile birlikte AKP-MHP’nın sandık yolunda telaştan tir tir titrediğinin de oldukça açık bir işaretidir.” diye yazdı.
FİYAT DENETİMİ ESNAFI MAHVETTİ
İstanbul’da hala Binali Yıldırım’ın önde olduğunu ancak AKP’nin bir ay öncesine nazaran ciddi oranda oy kaybettiğini kaydeden Yeşilada, “Bu tanzim satış ve fahiş fiyat teftişi esnafı mahvetti. Öfke kusuyor. İzmir zaten umutsuz vaka. Nihat Zeybekçi’nin uzun ekonomi bakanlığı döneminde hatırladığınız tek bir icraat varsa, bana konum atın lütfen.” ifadesini kullandı.
AKP – MHP YÜZDE YÜZDE 50’NİN ÇOK ALTINDA KALACAK
Antalya, Mersin, Adana ve Bursa’yı diğer Millet İttifakı’na geçmeye eğilimli kentler olarak tanımlayan Yeşilada, “Öte yanda sadece bir tek anket var, o da Eskişehir de yarışın başa baş gittiğini gösteriyor. En önemlisi, bu seçimde AKP-MHP oyları yüzde 50’nin çok altında kalarak “siyasi meşruiyet” sorunu gündeme gelecek.” yorumunu yaptı.
MARTTA ŞENLİK VAR!
Yeşilada, hükümetin seçimi kazanmak için mart ayında çok ciddi hamleler yapacağı tespitini yaparak, şöyle devam etti:
“Dolayısıyla, Mart’ta gerçek bir şenlik yaşayacağız. Daha önce tarihin yazmadığı popülizm örnekleri Türkiye’de siftah yapacak. Bunların neler olduğunu öngörmek güç, ama Merkez Bankası (TCMB) munzamları 200-300 baz puan daha indirirse, ya da kamu bankları politika faizinden çok yüksek meblağda borçlanıp bol keseden kredi dağıtırsa, şaşırmam. Son çare olarak banka kredilerinin menkulleştirilip (VIDIMIK haline getirilip) TCMB’ye kakalanması da gündeme gelebilir.”
YABANCI YATIRIMCI ÜRKERSE DOLARI KİMSE TUTAMAZ
Bu tür yöntemlerin zaten Türkiye’de pozisyon almakta tereddüt eden yabancı yatırımcıyı ürküteceği tespitini yapan Yeşilada, bu durumda Moodys’in dediği gibi dış kredilerin çevrilmesinin de zorlaşabileceğini kaydetti.
Yeşilada, “Yerleşikler manzarayı çaktı, hafiften dövize tüydü, bir de yabancılar tüyerse, doları kimse tutamaz. Zaten bu senaryonun önünü kesmek için Hazine’miz yakında Eskimo pazarında da borçlanacak.” dedi.
EKONOMİNİN DNA’SINA RADYASYON VERİLİYOR
Tüm bu alınan ve alınacak önlemlerin, AKP-MHP’ye oy kazandırmayacağı gibi, ekonominin DNA’sına radyasyon vermeye başladığı tespitini yapan Yeşilada, yazısını şöyle bitirdi:
“Bankalar, enerji sektörü, inşaat, gıda tedarik zinciri, özel hastaneler, perişan. Şubatta yayınlanan tüm güven endeksleri “iyimserlik” sınırı olan 100’ün altına kaldı. Sadece artık daha fazla düşmesine imkan olmayan inşaat ve imalat sanayinde bir miktar A/A toparlanma olduğunu göreceksiniz. Burası tüketim ekonomisi. Hane halkı güveni 58’e kadar düşmüş, harcamaz, üretim ve satış da olmaz. Şirket borcunu ödeyemez, bankalarda “sorunlu kredi” birikir. Onlar da yeni kredi veremez.
Yeşilada, “Seçimden sonra ne olacak?” sorusuna şu cevabı veriyor:
“Türkiye durgunlukta değil, bataklıkta. Kurtulmak için çırpındıkça daha da batıyor. IMF olmadan çıkamaz.”
İŞTE SEÇİMDEN SONRAKİ TÜRKİYE MANZARASI
Atilla Yeşilada, seçimden hemen sonraki Türkiye ekonomisi manzarasını da madde madde şöyle sıraladı:
- Enerjiye zam şart, çünkü tüm enerji şirketleri ya zararda, ya da santralleri kapatıyor.
- Akaryakıt marjlarına zam şart, çünkü bayiler sapır sapır dökülüyor.
- Tanzim satış ve fahiş fiyat denetimi bitince, esnaf-tüccar-perakendeci kaybettiği kâr marjının intikamını alacak.
- Hastane ve tıbbi cihaz üreticileri de ilaç kadar zam alacak, yoksa sağlık hizmetleri duracak.
- Müteahhit alacaklarının temizlenmesi gerekecek.
- Hükümet vergi toplayamıyor, KDV-ÖTV indirimlerinin yerini insafsız emlak, kurumlar, tüketim vergisi zamları alacak, sopa zoruyla vergi toplanacak.
- Trafikten Rekabet Kanunu’nu ihlale kadar her alanda amansız cezalar kesilecek.
- Kamuya eleman alınmayacak.
- Birtakım YİD yani mega-projelerde devlet gelir garantisi iptal edip, konsorsiyuma “güle güle” diyecek.
- Diplomasi kökünden değişecek. Batı’ya iyice yanaşacağız. Bu artık siyasi bir tercih değil ekonomik bir mecburiyet.
- Piyasa değeri yüzde 50 düşen şirketleri bir tek Batılılar devralabilir. Taze kredi Batı’dan geliyor. Yeni Gümrük Birliği olmazsa, ihracatın nefesi kesilecek.
- 1 Nisan sabahı bir çağın geride kaldığını, ne hükümet ne de vatandaş ve iş dünyasının yeni çağa hazır olmadığını göreceğiz. Tam anlamıyla güçlünün ayakta kaldığı bir döneme gireceğiz.
[MedyaBold.com] 26.2.2019
Uluslararası Af Örgütü gönüllüsünden Gazeteci Parıldak’a dayanışma mektubu
Uluslararası Af Örgütü - Amnesty gönüllüsü Webb’den Parıldak’a dayanışma mektubu Amnesty Kirklees teşkilatı gönüllüsü Felicity Webb cezaevinde tutulan gazeteci Ayşenur Parıldak'a bir dayanışma mektubu göndererek, "şaşkınlık ve üzüntü duyuyorum" ifadelerini kullandı.
İngiltere’den Amnesty Kirklees teşkilatı gönüllüsü Felicity Webb cezaevinde tutulan gazeteci Ayşenur Parıldak’a bir dayanışma mektubu gönderdi.
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden hemen sonra gözaltına alınan ve tutuklanan Parıldak’a yazdığı mektubu sesli olarak okuyan ve sosyal medyadan da paylaşan Webb, “şaşkınlık ve üzüntü duyuyorum” ifadelerini kullandı.
İşte, Felicity Webb’in gazeteci Ayşenur Parıldak’la dayanışma mektubu.
“Sevgili Ayşenur
Hapsedilmen dolayı şaşkınlık ve üzüntü duyuyorum. Benim ve Amnesty International’ın durumunu yakından takip ettiğini ve serbest bırakılman için gayret ettiğini bilmeni istiyorum. En kısa zamanda özgür kalmanı, ailen ve arkadaşlarının arasına katılmanı ümit ediyorum. Lütfen güçlü kal ve seni düşündüğümüzü unutma.
Dayanışma duyguları içinde sana en sıcak selamlarımı gönderiyorum.
GAZETECİLİKTEN 7 YIL 6 AY CEZA
Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesinde 21 Kasım 2017’de yapılan duruşmada tutuklu yargılanan eski Zaman Gazetesi muhabiri Ayşenur Parıldak’a 7 yıl 6 ay ceza verildi.
Parıldak ve avukatının katıldığı duruşmada Cumhuriyet Savcısı Mustafa Manga, daha önce verdiği ve Parıldak’ın ‘silahlı terör örgütüne üye olma’ suçundan cezalandırılması, ceza verilirken alt sınırdan uzaklaşılması yönündeki görüşünü tekrarladı.
Parıldak, ByLock kullandığı ve suç içerir tweet’ler attığı yönündeki suçlamaları reddederek, “Tek suçum Zaman gazetesinde çalışmak. Keşke çalışmasaydım.” dedi. Parıldak, “Beraatımı talep ediyorum. Çok yoruldum”ifadesini kullandı.
Mahkemenin önce 9 yıl hapis cezasına çarptırdığı Parıldak’ın ‘iyi hali’ dikkate alınarak cezası 7 yıl 6 ay hapis olarak verildi.
[Samanyolu Haber] 26.2.2019
İngiltere’den Amnesty Kirklees teşkilatı gönüllüsü Felicity Webb cezaevinde tutulan gazeteci Ayşenur Parıldak’a bir dayanışma mektubu gönderdi.
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden hemen sonra gözaltına alınan ve tutuklanan Parıldak’a yazdığı mektubu sesli olarak okuyan ve sosyal medyadan da paylaşan Webb, “şaşkınlık ve üzüntü duyuyorum” ifadelerini kullandı.
İşte, Felicity Webb’in gazeteci Ayşenur Parıldak’la dayanışma mektubu.
“Sevgili Ayşenur
Hapsedilmen dolayı şaşkınlık ve üzüntü duyuyorum. Benim ve Amnesty International’ın durumunu yakından takip ettiğini ve serbest bırakılman için gayret ettiğini bilmeni istiyorum. En kısa zamanda özgür kalmanı, ailen ve arkadaşlarının arasına katılmanı ümit ediyorum. Lütfen güçlü kal ve seni düşündüğümüzü unutma.
Dayanışma duyguları içinde sana en sıcak selamlarımı gönderiyorum.
GAZETECİLİKTEN 7 YIL 6 AY CEZA
Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesinde 21 Kasım 2017’de yapılan duruşmada tutuklu yargılanan eski Zaman Gazetesi muhabiri Ayşenur Parıldak’a 7 yıl 6 ay ceza verildi.
Parıldak ve avukatının katıldığı duruşmada Cumhuriyet Savcısı Mustafa Manga, daha önce verdiği ve Parıldak’ın ‘silahlı terör örgütüne üye olma’ suçundan cezalandırılması, ceza verilirken alt sınırdan uzaklaşılması yönündeki görüşünü tekrarladı.
Parıldak, ByLock kullandığı ve suç içerir tweet’ler attığı yönündeki suçlamaları reddederek, “Tek suçum Zaman gazetesinde çalışmak. Keşke çalışmasaydım.” dedi. Parıldak, “Beraatımı talep ediyorum. Çok yoruldum”ifadesini kullandı.
Mahkemenin önce 9 yıl hapis cezasına çarptırdığı Parıldak’ın ‘iyi hali’ dikkate alınarak cezası 7 yıl 6 ay hapis olarak verildi.
[Samanyolu Haber] 26.2.2019
Kanada Parlamentosundan Türkiye’ye İnsan Hakları çağrısı
Kanada Parlamentosu Uluslararası İnsan Hakları Alt Komitesi (Subcommittee on International Human Rights) Türkiye'deki insan hakları ihlallerini ele aldığı çalışmasını tamamladı ve hazırladığı raporu Parlamento Başkanlığı'na ve Dışişleri Bakanlığı'na sundu. Rapora dair açıklama ise parlamentonun resmi internet sitesinden yayımlandı. İktidardaki Liberal Parti Milletvekili olan Komite Başkanı Michael Levitt, “Türk hükümeti, Türkiye'deki demokrasinin aşınmasını durdurmak ve tersine çevirmek için sivil toplumun ve müttefiklerinin tavsiyelerine kulak vermeli.” çağrısında bulundu. Raporda şu ifadeler de dikkat çekti: ''Ne Temmuz 2016'da darbe girişimi ne de NATO’nun karşılaştığı karmaşık güvenlik zorlukları, insan hakları ve temel özgürlüklerin yaygın şekilde ihlal edilmesini meşru göstermez. Alt Komite, tehlikede olan ve bazı durumlarda ülkeden kaçan Türk sivil toplumuna dostluğunu ve desteğini ifade eder. Türkiye’nin Kanada’nın da dahil olduğu uluslararası ortakları, uluslararası insan haklarına saygılı olması için Türkiye’yle sürekli olarak bağlantı kurmalıdır.''
3 Toplantı Yapıldı
''Türkiye'deki İnsan Hakları Durumu'' başlığıyla yayımlanan raporun hazırlık aşamasında komite üyesi milletvekilleri yaptıkları 3 farklı toplantı ile Türkiye'den bazı isimlerin de ifadesine başvurdu. Stockholm Freedom Center Başkanı Abdullah Bozkurt, gazeteci Arzu Yıldız ve CHP eski milletvekili Aykan Erdemir ile Kanada'nın saygın üniversitelerinden olan 'Memorial Universty of Newfoundland'da ders veren profesör Mehmet Efe Caman insan hakları ihlallerine ilişkin komiteye bilgi verdiler. AKP hühükütinin politikalarını savunma görevi ise SETA Vakfı Araştırma Direktörü Kılıç Buğra Kanat'a düştü. Milletvekilleri, sordukları sorular ile Kanat'ı oldukça zor durumda bıraktılar. Komite, Uluslararası Af Örgütü (Amnesty) Kanada Genel Sekreteri Alex Neve'yi de dinledi.
Anayasa'nın Varlığı Sadece Kağıt Üzerinde
Amnesty Kanada Genel Sekreteri Alex Neve, Komite'nin raporuna giren ifadesinde hükümeti ağır bir dil ile eleştirdi. 15 Temmuz'un ardından Türk hükümetinin, geniş bir vatandaş grubunun temel özgürlüklerini ihlal ettiğini ve olağanüstü hal sayesinde Parlamento'yu by-pass ederek yasalar geçirdiğini hatırlatan Neve, ''Artık anayasanın varlığı sadece kağıt üzerinde” dedi.
Rapora Göre Türkiye'nin İnsan Hakları Karnesi
Seçkin ERGÜN - KANADA
HABERKANADA.COM
[Samanyolu Haber] 26.2.2019
3 Toplantı Yapıldı
''Türkiye'deki İnsan Hakları Durumu'' başlığıyla yayımlanan raporun hazırlık aşamasında komite üyesi milletvekilleri yaptıkları 3 farklı toplantı ile Türkiye'den bazı isimlerin de ifadesine başvurdu. Stockholm Freedom Center Başkanı Abdullah Bozkurt, gazeteci Arzu Yıldız ve CHP eski milletvekili Aykan Erdemir ile Kanada'nın saygın üniversitelerinden olan 'Memorial Universty of Newfoundland'da ders veren profesör Mehmet Efe Caman insan hakları ihlallerine ilişkin komiteye bilgi verdiler. AKP hühükütinin politikalarını savunma görevi ise SETA Vakfı Araştırma Direktörü Kılıç Buğra Kanat'a düştü. Milletvekilleri, sordukları sorular ile Kanat'ı oldukça zor durumda bıraktılar. Komite, Uluslararası Af Örgütü (Amnesty) Kanada Genel Sekreteri Alex Neve'yi de dinledi.
Anayasa'nın Varlığı Sadece Kağıt Üzerinde
Amnesty Kanada Genel Sekreteri Alex Neve, Komite'nin raporuna giren ifadesinde hükümeti ağır bir dil ile eleştirdi. 15 Temmuz'un ardından Türk hükümetinin, geniş bir vatandaş grubunun temel özgürlüklerini ihlal ettiğini ve olağanüstü hal sayesinde Parlamento'yu by-pass ederek yasalar geçirdiğini hatırlatan Neve, ''Artık anayasanın varlığı sadece kağıt üzerinde” dedi.
Rapora Göre Türkiye'nin İnsan Hakları Karnesi
- Darbeye teşebbüs sırasında şüpheli terör ve suçlama suçlamaları nedeniyle 77.000'den fazla kişi tutuklandı.
- Siyasi eylemciler, gazeteciler, avukatlar, insan hakları savunucuları ve akademisyenler de dahil olmak üzere 50.000'den fazla kişi yargılama öncesi tutuklu bulunuyor.
- Küçük çocukları olan yaklaşık 600 kadın hapishanede tutuluyor.Bazıları doğumdan hemen önce veya sonra gözaltına alındı.
- Dört Türk-Kanada çifte vatandaşı sahte suçlamalarla tutuklandı.
- 150.000'den fazla hakim, savcı, doktor, öğretmen, akademisyen, polis veya diğer memurlar görevden alındı, kara listeye alındı ve pasaportları, emekli aylıkları ve sağlık sigortaları iptal edildi.
- 120'den fazla gazeteci tutuklandı, 180 medya kuruluşu kapandı ve mal varlıklarına el konuldu.
- 1.300'den fazla STK zorla kapatıldı.
- 1.043 okul, özel ders merkezi ve 15 üniversite kapatıldı.
Seçkin ERGÜN - KANADA
HABERKANADA.COM
[Samanyolu Haber] 26.2.2019
İnsan Hakları ihlallerine karşı Human Rights Defenders derneği var
Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabulünün üzerinden 70 yıl geçmesine rağmen Türkiye'nin insan hakları sicili her geçen gün bozuluyor. Son yıllarda giderek artan bir şekilde Türkiye Uluslararası alanda da zor durumda. Sistematik İşkence , adam kaçırmadan başlayarak her türlü alanda şikayetler var. Özellikle OHAL ile birlikte askıya alınan hukuk sistemi hala normale dönmedi. Türkiye'deki insan hakları ihlallerini gündeme getirmek için kurulan Human Rights Defenders derneği kurucularından Muammer Burtaçgiray ile konuştuk.
SAMANYOLUHABER : -Human Rights Defenders ismini ilk defa 10 Aralık 2018 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde yaptığı basın açıklaması ile duyduk. O zamana kadar adını pek duymadığımız HRD hakkında biraz bilgi verir misiniz? Ne zaman ve kimler tarafından kuruldu? Amacı nedir ve Ne gibi faaliyetler yürütmektedir?
Human Rights Defenders, Merkezi Almanya'da olan bir İnsan Hakları Örgütüdür. Aslında çok eski bir kuruluş değiliz. İsim belirleme, tüzük hazırlama ve kuruluş çalışmaları dahil 1 yıllık bir geçmişe sahip olduğumuzu söyleyebilirim. Kurucu ve üyelerimizin çoğunu son yıllarda Ülkemizde yaşanan insan hakları ihlallerinin bizatihi mağduru olmuş gazeteci, iş adamı, eğitimci ,sendikacı , hukukçu ve bürokratlar oluşturmaktadır. Fakat üyelik şartlarımızda herhangi bir sınırlama bulunmamaktadır, insan hakları savunucusu olmak isteyen herkese gönlümüz de kapımız da açıktır.
SAMANYOLUHABER- Peki neden böyle bir dernek ihtiyacı hissedildi. Dünya’da bir çok kuruluş var .
Bizi böyle bir kuruluş kurmaya sevk eden şey, mağdur insanların sesini duyurmak, haklarını savunmak ve her türlü zulmün, zorbalığın karşısında, adalet, hukuk ve umut için mücadele etme isteği ve hedefi oldu. Bugün, insan hakları ihlalleri dünyanın birçok yerinde salgın bir hastalık gibi yayılmıştır. Bununla mücadele etmek çok büyük bir insanlık görevidir. Bir hastalıkla mücadele etmenin ve Onu tedavi etmenin en önemli yolu Öncelikle hastalığı teşhis etmektir.
Dolayısıyla insan hakları ihlallerinin tespit edilip kayıt altına alınmasını, mağdurların seslerinin duyurulmasını ve tüm bunların incelenerek raporlanmasını hastalığın teşhisi gibi değerlendiriyor ve çok önemsiyoruz.
Bunun için bizim de mağdur olduğumuz Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini yakından takip ediyoruz.
Bir taraftan, yaşanan insan hakları ihalallerini kayıt altına alarak hukuki ve sosyolojik açılardan inceleyen bilimsel raporlar hazırlıyoruz.
Yüzbinlerce insanın işinden aşından edildiği, Onbinlerce insanın hapsedilerek hürriyetinin elinden alındığı, ve yüzlerce, binlerce insanın işkenceye maruz bırakıldığı, bazılarının da bu zulümlere dayanamayarak hayatını yitirdiği, bu istibdat devrinin canlı şahitleri olarak tarihe not düşmeye çalışıyoruz. Bunun için şimdilik kısa belgeseller hazırlıyoruz. Fakat hedeflerimiz arasında Tarihe ışık tutacak uzun metrajlı belgeseller hazırlamak da var.
SAMANYOLUHABER - Peki Bireysel Başvuruları da kabul ediyor musunuz?
İnsan Hakları ihlalleri raporlaştırmak , uluslararası kuruluşları ve kamuoyunun dikkatini oraya çekmek önemli . Ancak bazı mağdurlar için aciliyet kespeden olaylarla da karşılaşıyoruz. Kaçırılan insanlar var, işkence gören insanlar var. Bunların mağduriyetlerini tek başına ele alıp bunlar için çözüm önerileri gerçekleştiriyoruz. Bize ulaşan mağdurların dosyalarından, öncelikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ve Birleşmiş Milletlerin 'insan hakları komitesi' ve 'işkenceyi önleme komitesi' gibi ilgili komitelerine taşıyarak hukuki bir mücadele yürütüyoruz. Bununla beraber İşkence gibi insanlığa karşı işlenmiş suçları, evrensel insan hakları ihlali olarak görmekle kalmamış ve kendi iç hukuklarına taşıyarak uluslararası yargılama yetkisine haiz mahkemeler oluşturmuş ülkeleri tespit ederek, buralarda davalar açmaya hazırlanıyoruz.
SAMANYOLUHABER - Hak ihlalleri konusunda bugüne kadar somut atılmış hukuki bir adım var mı?
Ülkemizdeki insan hakları ihlallerine ilişkin elbette hukuki adımlar da atıyoruz.
Örneğin, Türkiye'de on binlerce insanın kendi vatanlarında adeta parya muamelesi görmesine ve tamamen siyasi saiklerle terörize edilip zulme maruz bırakılmasına zemin oluşturmak için hükümetin kullandığı en muğlak araç olan "Bylock" ile ilgili gerçeklerin ortaya çıkması için Litvanya Makamları nezdinde girişimlerde bulunduk.
Bu konuyu biraz açmak istiyorum müsaadenizle.
HRD olarak By-Lock hakkında çok kapsamlı bir rapor hazırladık. Raporda, Türk İstihbarat Teşkilatı tarafından hazırlandığı anlaşılan ByLock kullanıcı verilerinin 'hukuki delil' niteliğinde olmadığı ve mahkemelerce kullanılmasının uluslarası hukukun açık ihlali anlamına geleceği, hukuki ve bilimsel açıklamalarla ortaya konmuştur.
Bu noktada, Bylock konusunda öncelikle şu hususların bilinmesi gerekir:
ByLock programına yayın hizmetini Litvanya da bulunan Cherry(Baltic) Server vermiştir. Dolayısıyla gerçek ByLock kullanıcı verileri Litvanya’da ki Cherry Server'da tutulmuştur.
ByLock kişisel verilerinin mahkemelerde kullanılabilmesi için Litvanya’da bulunan kişisel verilerin Türk Adalet Bakanlığı ile Litvanya Adalet bakanlığı arasında adli yardımlaşma yoluyla alınmış olması gerekir.
Oysa, mağdurlar adına yaptığımız araştırmalarda Türk makamlarının adli yardımlaşma olmadan binlerce ByLock kullanıcı kişisel verilerini hackerler marifetiyle çaldığı veya istihbari fişleme çalışması ile ürettiği anlaşılmıştır. Hasılı,
Bugün, MİT’in ByLock kullanıcı listesi olarak mahkemelere gönderdiği Excel listesi, çalıntı veya uydurma verilerle üretilmiş, hukukilikten tamamen uzak bir belge olduğu ortaya çıkmıştır.
Halbuki kişisel veriler, hem uluslararası hukuk normlarına hem de Türk yasalarına göre hâkim kararı olmadan elde edilemez, hukuken elde edilmeyen veriler delil olarak kabul edilemez ve mahkemelerce kullanılamaz.
Bu gerçeklerin ortaya çıkması için, hem Litvanya'da Cherry(Baltic) Server aleyhine açılmış davaları, hem de Litvanya Meclisi Hukuk Düzeni Komitesi nezdinde başlatılmış girişimlerimizi takip ediyoruz.
SAMANYOLUHABER.COM - Karşınızda geçmişte kesinleşmiş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını bile tanımayan bir iktidar var. Anayasa Mahkemesi'ni, Avrupa insan Makları Mahkemesini tanımadıklarını siyasi beyanatlarında da açıkça ifade ediyorlar. Yurt dışında takip ettiğiniz hukuki davalarla Türkiye'de bir sonuç alınabileceğine inanıyor musunuz?
Zulm ile Abad olanın ahiri berbad olur’ diye bir atasözümüz var. Bugün Hakkı ayaklar altına alıp hukuku çiğneyen despot iktidar, nice Canlar yakıp nice Ocaklar söndürdü. Fakat mahkeme kadıya mülk değildir. Insanlıktan uzaklaşıp zulme devam edenler geride derin acılar bıraksa da, sonunda hukuk ve hukuktan yana olanlar kazanacaktır. Buna İnancımız da azmimiz de tamdır. Bu istikametteki mücadelemiz hedefine ulaşıncaya kadar devam edecektir.
SAMANYOLUHABER- 1 yıl gibi kısa bir sürede birçok faaliyette bulunduğunuzu ifade ettiniz. Peki Bu faaliyetlerinizle Türkiye'de devam etmekte olan insan hakları ihlallerini duyurabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Aslında temas ettiğimiz birçok kişi ve kuruluşun Türkiye'deki insan hakları ihlallerini duyduklarını gördük. Onlarca gazetecinin hapiste olduğunu biliyorlar. Fakat, Örneğin yüzlerce kadının bebekleri ile birlikte hapsedildiğini bilmiyor ve duyduklarında inanmakta güçlük çekiyorlar.
On binlerce insanın sadece, Uluslararası Yargıçlar Birliği’nin (IAJ) tanımlaması ile Whatsapp türü bir uygulama olan ByLock iletişim programını kullandığı iddiasıyla hapsedildiğine anlam veremiyorlar.
Dolayısıyla Türkiye'yi görevleri gereği yakından takip eden kişi ve kuruluşlara doğru bilgilerin ulaşması için temaslarda bulunuyoruz.
S.H. Peki bütün bu çalışmalarınıza uluslararası anlamda karşılık bulabildiniz mi?
Çok yakın zamanda Almanya Dışişleri Bakanlığının ilgili birimleri ile görüşmelerimiz oldu. Kendilerine Türkiye'de yaşanan be malesef yaşanmakta olan insan hakları ihlallerine ilişkin bilgi ve raporlar sunduk.
Kanada barolar birliği ile temasta bulunduk ve hukuki çalışmalar yürütüyoruz.
Birleşmiş Milletlerin, üye ülkelerin insan hakları karnesini hazırlamak için oluşturduğu UPR ( Universal Periodic Review) mekanizmasını yakından izliyoruz. Ülke Raporlarını hazırlarken Sivil Toplum Örgütlerinin çalışmalarını da dikkate alan bu çok önemli mekanizma ile iletişim halindeyiz ve Türkiye'de yaşanan hukuksuzlukların tüm gerçekliği ile raporlanması için çalışmalar yürütüyoruz.
Bu cümleden yapılabilecek her çalışmayı önemsiyoruz. Ülkemizde maalesef her gün bir yenisine şahit olduğumuz bu insan hakları ihlallerinin hızına yetişmek zor olsa da, Panel ve Çalıştayalara bildiriler göndererek, Röportajlar yapıp, Makaleler yayınlayarak çalışmalarımıza devam ediyoruz.
SAMANYOLUHABER- Karşınızda devlet imkanlarını , yurt dışı temsilciliklerini , medyayı kullanan bir güç var .Bu sizde bir sıkıntı, yılgınlık yaşatmıyor mu? Veya bu kadar imkanlara karşı ne yapabiliriz diye aklınıza gelmiyor mu?
Aslında haklı olmaktan kaynaklanan güç ve enerjimizle çalışıyoruz . Bir Web sayfamız ve bir de sosyal medya hesabımız var. Bu konuda sesimiz duyurabildiğimiz. Bir de her platformda derdimizi anlatabilme kararlılığımız. Türkiye’de her kesimden milyonları aşan mağdur var. Bir de mağdur olma potansiyelinde olanlar. Hepsinin mağduriyetini giderebilsek keşke . Ancak bunun mümkün olmadığını biliyoruz. Ancak bir nebze sayıları azaltsak o bile kar diye bakıyoruz. Bir de yalnız olmadıklarını hissetmeleri lazım . Tamamen dayanışma ve kollektif akılla bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bu konuya duyarlı herkesi de derneğimizin çalışmalarına davet ediyoruz.
Biz de size çalışmalarınızda başarılar diliyoruz. Human Rights Defenders derneği ile irtibata geçmek isteyenler için röportajın sonunda Web sitesi ve sosyal medya hesaplarını verelim irtibat kurmak isteyenler size ulaşsın
WEB SİTESİ: www.humanrights-ev.com/
TWİTTER: @HumanRightsDef
[Samanyolu Haber] 26.2.2019
SAMANYOLUHABER : -Human Rights Defenders ismini ilk defa 10 Aralık 2018 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde yaptığı basın açıklaması ile duyduk. O zamana kadar adını pek duymadığımız HRD hakkında biraz bilgi verir misiniz? Ne zaman ve kimler tarafından kuruldu? Amacı nedir ve Ne gibi faaliyetler yürütmektedir?
Human Rights Defenders, Merkezi Almanya'da olan bir İnsan Hakları Örgütüdür. Aslında çok eski bir kuruluş değiliz. İsim belirleme, tüzük hazırlama ve kuruluş çalışmaları dahil 1 yıllık bir geçmişe sahip olduğumuzu söyleyebilirim. Kurucu ve üyelerimizin çoğunu son yıllarda Ülkemizde yaşanan insan hakları ihlallerinin bizatihi mağduru olmuş gazeteci, iş adamı, eğitimci ,sendikacı , hukukçu ve bürokratlar oluşturmaktadır. Fakat üyelik şartlarımızda herhangi bir sınırlama bulunmamaktadır, insan hakları savunucusu olmak isteyen herkese gönlümüz de kapımız da açıktır.
SAMANYOLUHABER- Peki neden böyle bir dernek ihtiyacı hissedildi. Dünya’da bir çok kuruluş var .
Bizi böyle bir kuruluş kurmaya sevk eden şey, mağdur insanların sesini duyurmak, haklarını savunmak ve her türlü zulmün, zorbalığın karşısında, adalet, hukuk ve umut için mücadele etme isteği ve hedefi oldu. Bugün, insan hakları ihlalleri dünyanın birçok yerinde salgın bir hastalık gibi yayılmıştır. Bununla mücadele etmek çok büyük bir insanlık görevidir. Bir hastalıkla mücadele etmenin ve Onu tedavi etmenin en önemli yolu Öncelikle hastalığı teşhis etmektir.
Dolayısıyla insan hakları ihlallerinin tespit edilip kayıt altına alınmasını, mağdurların seslerinin duyurulmasını ve tüm bunların incelenerek raporlanmasını hastalığın teşhisi gibi değerlendiriyor ve çok önemsiyoruz.
Bunun için bizim de mağdur olduğumuz Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini yakından takip ediyoruz.
Bir taraftan, yaşanan insan hakları ihalallerini kayıt altına alarak hukuki ve sosyolojik açılardan inceleyen bilimsel raporlar hazırlıyoruz.
Yüzbinlerce insanın işinden aşından edildiği, Onbinlerce insanın hapsedilerek hürriyetinin elinden alındığı, ve yüzlerce, binlerce insanın işkenceye maruz bırakıldığı, bazılarının da bu zulümlere dayanamayarak hayatını yitirdiği, bu istibdat devrinin canlı şahitleri olarak tarihe not düşmeye çalışıyoruz. Bunun için şimdilik kısa belgeseller hazırlıyoruz. Fakat hedeflerimiz arasında Tarihe ışık tutacak uzun metrajlı belgeseller hazırlamak da var.
SAMANYOLUHABER - Peki Bireysel Başvuruları da kabul ediyor musunuz?
İnsan Hakları ihlalleri raporlaştırmak , uluslararası kuruluşları ve kamuoyunun dikkatini oraya çekmek önemli . Ancak bazı mağdurlar için aciliyet kespeden olaylarla da karşılaşıyoruz. Kaçırılan insanlar var, işkence gören insanlar var. Bunların mağduriyetlerini tek başına ele alıp bunlar için çözüm önerileri gerçekleştiriyoruz. Bize ulaşan mağdurların dosyalarından, öncelikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ve Birleşmiş Milletlerin 'insan hakları komitesi' ve 'işkenceyi önleme komitesi' gibi ilgili komitelerine taşıyarak hukuki bir mücadele yürütüyoruz. Bununla beraber İşkence gibi insanlığa karşı işlenmiş suçları, evrensel insan hakları ihlali olarak görmekle kalmamış ve kendi iç hukuklarına taşıyarak uluslararası yargılama yetkisine haiz mahkemeler oluşturmuş ülkeleri tespit ederek, buralarda davalar açmaya hazırlanıyoruz.
SAMANYOLUHABER - Hak ihlalleri konusunda bugüne kadar somut atılmış hukuki bir adım var mı?
Ülkemizdeki insan hakları ihlallerine ilişkin elbette hukuki adımlar da atıyoruz.
Örneğin, Türkiye'de on binlerce insanın kendi vatanlarında adeta parya muamelesi görmesine ve tamamen siyasi saiklerle terörize edilip zulme maruz bırakılmasına zemin oluşturmak için hükümetin kullandığı en muğlak araç olan "Bylock" ile ilgili gerçeklerin ortaya çıkması için Litvanya Makamları nezdinde girişimlerde bulunduk.
Bu konuyu biraz açmak istiyorum müsaadenizle.
HRD olarak By-Lock hakkında çok kapsamlı bir rapor hazırladık. Raporda, Türk İstihbarat Teşkilatı tarafından hazırlandığı anlaşılan ByLock kullanıcı verilerinin 'hukuki delil' niteliğinde olmadığı ve mahkemelerce kullanılmasının uluslarası hukukun açık ihlali anlamına geleceği, hukuki ve bilimsel açıklamalarla ortaya konmuştur.
Bu noktada, Bylock konusunda öncelikle şu hususların bilinmesi gerekir:
ByLock programına yayın hizmetini Litvanya da bulunan Cherry(Baltic) Server vermiştir. Dolayısıyla gerçek ByLock kullanıcı verileri Litvanya’da ki Cherry Server'da tutulmuştur.
ByLock kişisel verilerinin mahkemelerde kullanılabilmesi için Litvanya’da bulunan kişisel verilerin Türk Adalet Bakanlığı ile Litvanya Adalet bakanlığı arasında adli yardımlaşma yoluyla alınmış olması gerekir.
Oysa, mağdurlar adına yaptığımız araştırmalarda Türk makamlarının adli yardımlaşma olmadan binlerce ByLock kullanıcı kişisel verilerini hackerler marifetiyle çaldığı veya istihbari fişleme çalışması ile ürettiği anlaşılmıştır. Hasılı,
Bugün, MİT’in ByLock kullanıcı listesi olarak mahkemelere gönderdiği Excel listesi, çalıntı veya uydurma verilerle üretilmiş, hukukilikten tamamen uzak bir belge olduğu ortaya çıkmıştır.
Halbuki kişisel veriler, hem uluslararası hukuk normlarına hem de Türk yasalarına göre hâkim kararı olmadan elde edilemez, hukuken elde edilmeyen veriler delil olarak kabul edilemez ve mahkemelerce kullanılamaz.
Bu gerçeklerin ortaya çıkması için, hem Litvanya'da Cherry(Baltic) Server aleyhine açılmış davaları, hem de Litvanya Meclisi Hukuk Düzeni Komitesi nezdinde başlatılmış girişimlerimizi takip ediyoruz.
SAMANYOLUHABER.COM - Karşınızda geçmişte kesinleşmiş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını bile tanımayan bir iktidar var. Anayasa Mahkemesi'ni, Avrupa insan Makları Mahkemesini tanımadıklarını siyasi beyanatlarında da açıkça ifade ediyorlar. Yurt dışında takip ettiğiniz hukuki davalarla Türkiye'de bir sonuç alınabileceğine inanıyor musunuz?
Zulm ile Abad olanın ahiri berbad olur’ diye bir atasözümüz var. Bugün Hakkı ayaklar altına alıp hukuku çiğneyen despot iktidar, nice Canlar yakıp nice Ocaklar söndürdü. Fakat mahkeme kadıya mülk değildir. Insanlıktan uzaklaşıp zulme devam edenler geride derin acılar bıraksa da, sonunda hukuk ve hukuktan yana olanlar kazanacaktır. Buna İnancımız da azmimiz de tamdır. Bu istikametteki mücadelemiz hedefine ulaşıncaya kadar devam edecektir.
SAMANYOLUHABER- 1 yıl gibi kısa bir sürede birçok faaliyette bulunduğunuzu ifade ettiniz. Peki Bu faaliyetlerinizle Türkiye'de devam etmekte olan insan hakları ihlallerini duyurabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Aslında temas ettiğimiz birçok kişi ve kuruluşun Türkiye'deki insan hakları ihlallerini duyduklarını gördük. Onlarca gazetecinin hapiste olduğunu biliyorlar. Fakat, Örneğin yüzlerce kadının bebekleri ile birlikte hapsedildiğini bilmiyor ve duyduklarında inanmakta güçlük çekiyorlar.
On binlerce insanın sadece, Uluslararası Yargıçlar Birliği’nin (IAJ) tanımlaması ile Whatsapp türü bir uygulama olan ByLock iletişim programını kullandığı iddiasıyla hapsedildiğine anlam veremiyorlar.
Dolayısıyla Türkiye'yi görevleri gereği yakından takip eden kişi ve kuruluşlara doğru bilgilerin ulaşması için temaslarda bulunuyoruz.
S.H. Peki bütün bu çalışmalarınıza uluslararası anlamda karşılık bulabildiniz mi?
Çok yakın zamanda Almanya Dışişleri Bakanlığının ilgili birimleri ile görüşmelerimiz oldu. Kendilerine Türkiye'de yaşanan be malesef yaşanmakta olan insan hakları ihlallerine ilişkin bilgi ve raporlar sunduk.
Kanada barolar birliği ile temasta bulunduk ve hukuki çalışmalar yürütüyoruz.
Birleşmiş Milletlerin, üye ülkelerin insan hakları karnesini hazırlamak için oluşturduğu UPR ( Universal Periodic Review) mekanizmasını yakından izliyoruz. Ülke Raporlarını hazırlarken Sivil Toplum Örgütlerinin çalışmalarını da dikkate alan bu çok önemli mekanizma ile iletişim halindeyiz ve Türkiye'de yaşanan hukuksuzlukların tüm gerçekliği ile raporlanması için çalışmalar yürütüyoruz.
Bu cümleden yapılabilecek her çalışmayı önemsiyoruz. Ülkemizde maalesef her gün bir yenisine şahit olduğumuz bu insan hakları ihlallerinin hızına yetişmek zor olsa da, Panel ve Çalıştayalara bildiriler göndererek, Röportajlar yapıp, Makaleler yayınlayarak çalışmalarımıza devam ediyoruz.
SAMANYOLUHABER- Karşınızda devlet imkanlarını , yurt dışı temsilciliklerini , medyayı kullanan bir güç var .Bu sizde bir sıkıntı, yılgınlık yaşatmıyor mu? Veya bu kadar imkanlara karşı ne yapabiliriz diye aklınıza gelmiyor mu?
Aslında haklı olmaktan kaynaklanan güç ve enerjimizle çalışıyoruz . Bir Web sayfamız ve bir de sosyal medya hesabımız var. Bu konuda sesimiz duyurabildiğimiz. Bir de her platformda derdimizi anlatabilme kararlılığımız. Türkiye’de her kesimden milyonları aşan mağdur var. Bir de mağdur olma potansiyelinde olanlar. Hepsinin mağduriyetini giderebilsek keşke . Ancak bunun mümkün olmadığını biliyoruz. Ancak bir nebze sayıları azaltsak o bile kar diye bakıyoruz. Bir de yalnız olmadıklarını hissetmeleri lazım . Tamamen dayanışma ve kollektif akılla bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bu konuya duyarlı herkesi de derneğimizin çalışmalarına davet ediyoruz.
Biz de size çalışmalarınızda başarılar diliyoruz. Human Rights Defenders derneği ile irtibata geçmek isteyenler için röportajın sonunda Web sitesi ve sosyal medya hesaplarını verelim irtibat kurmak isteyenler size ulaşsın
WEB SİTESİ: www.humanrights-ev.com/
TWİTTER: @HumanRightsDef
[Samanyolu Haber] 26.2.2019
Aşık-ı Sâdık : Fethullah Gülen Hocaefendi-2 [Tarık Burak]
Ahlât ve Seyyidler Soyu
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin baba tarafından dedeleri, Bitlis'in Ahlât ilçesinden Erzurum’un Korucuk Köyü’ne göç edip gelmişlerdi. Çünkü ailenin bilinen ilk reisi Halil Ağa başlarına gelen kötü bir hadiseye tahammül edememiş, kavgaya karışmış ve kaderin bir sevki buraya sürgün edilmişti. Bu olay tahminen Sultan III. Selim (1789-1807) veya II. Mahmud (1807-1839) dönemlerinde olmuştu.
Ecdatlarının Ahlât’ı terkedip Erzurum'a gelmelerini Fethullah Gülen Hocaefendi şu şekilde anlatıyor:
‘Halil Dedem, hep Ahlât'a geri dönme düşüncesiyle yaşamıştır. Onun içindir ki, Ahlat'taki mal varlığına dokunmamış, sadece taşınabilir mallarıyla bu sürgün edildiği Hasankale'ye oradan da Korucuk'a gelmiştir. Ancak hiçbirine bir daha Ahlât'a dönmek nasip olmayacaktır.
Halil Dedem'in çocukları buradaki gayr-i menkulleri 80 bin altına satarlar ve aralarında paylaşırlar.”
Fethullah Gülen Hocaefendi, hem baba hem de anne tarafından Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm’ın mübarek soyundan gelen köklü bir aileye mensuptu.
“Ailenizin seyyidler soyundan geldiği söyleniyor?” şeklinde kendisine sorulan bir soruya Hocaefendi şöyle cevap veriyor:
“Olabilir, öyle diyorlar. Ancak bu mevzu bizim aile içinde ne annem ne de babam tarafından konuşulmazdı. Ben annemden iki defa böyle bir merbutiyetten bahis duydum. Her ikisi de şecerenin kaybolduğundan bahsederken oldu. Babam daha da dikkatliydi. Ahmet dedem de bu mevzuda bir şey anlatmazdı. Zaten çok az konuşurdu. Ben daha çok bu tür konuşmalara yakın akrabalarımızda muttali oldum. Ancak, şu anda şecere var mıdır, yok mudur onu da bilmiyorum. Onun için kesin bir şey söylemem mümkün değil...”
Bediüzzaman’ın soyu da baba tarafından Hz. Hasan’a (ra), anne tarafından Hz. Hüseyin’e (ra) dayanmasına rağmen o da Fethullah Gülen Hocaefendi gibi ihlâsı muhafaza ve insanlar nazarında manevi bir makam kazanmak maksadından uzak durmak gayesiyle, bu hususu risalelerinde açıkça beyan etmemişti.
Emevi ve Abbasi dönemlerinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm’ın mübarek torunları gördükleri baskı ve zulüm üzerine Anadolu’ya doğru göç etmişlerdi. 1071 Malazgirt Zaferiyle onların bir kısmı girmişti Anadolu’ya. Bulundukları bölgenin örf ve adetlerine uyarak, oranın dilini konuşmuşlardı.
O’nun (sav) güzide torunlarının sığındıkları önemli yerlerden birisi de Bitlis yani Ahlât ve yöresiydi. İstanbul'u topuyla, tüfeğiyle güç ve kuvvetiyle fetheden askerdir ve o askere kumanda eden Fatih'tir; fakat İstanbul'a ruh üfleyen ve onu bir Osmanlı şehri haline getiren daha doğrusu İstanbul'u, Bizans kültürünün elinden kurtarıp İslâmlaştıran, Türkleştiren Ahlât'tır. Çünkü İslâm bütün Anadolu’ya olduğu gibi İstanbul'a da bu kapıdan girmiştir. Ve oradan geçen bütün Türk boylarının iliklerine kadar İslâm kültürü burada sinmiştir.
Ataları 1800’lü yıllarda Bitlis Ahlât’tan Erzurum’a göç eden Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Bitlis ve yöresi hakkında şu enfes değerlendirmelerde bulunuyor:
“… Seyyidler soyunun, göç yerlerinden biri olarak Bitlis yöresini seçmeleri kaderin garip bir cilvesi. Geylâniler’in ve diğer tarikat kollarının burada zuhuru ancak Selçukluların Anadolu’ya yerleşmesinden sonra olmuş. Kar-kış kalkmış, köhne Bizans hâkimiyeti bertaraf edilmiş, diğer taraftan da Emevi ve Abbasi zulmünden emin olunmuş ve bu seyyidler soyu, belli tarikatların içinde ve başında kar çiçekleri gibi açmaya başlamışlardı. Bu günlere gelinceye kadar da hep saklandılar, gizlendiler. Bitlis ve yöresi, seyyidler adına sanki Ashab-ı Kehf’in Tarsus’taki mağarası gibi oldu. Birkaç asır, tabir yerindeyse mağara dönemi yaşadılar. Selçukluların Anadolu’ya yerleşmesiyledir ki, karanlık günler sona ermiş ve çekirdekler filiz vermeye başlamıştır.
İşte Bitlis’e bakarken böyle bakmak lazım. Bir Bediüzzaman’ın, günümüzde dahi ulaşması zor yerlerden zuhuru, yani o şecerenin, membaından kalkıp oralara yerleşmesi katiyen tesadüf değildir. Hizan ve Nurs yaz aylarında bile zor varılan yerlerdir ki, bu nesil kaçabildiğince kaçmış ve saklanabildiği kadar saklanmış ve orada bir potansiyel meydana getirmiştir.
Anadolu’da, Türk boyunun edâ edeceği nice fonksiyonlar vardır. Denilebilir ki, Türk boyları için tarihindeki geçmiş dirilişlerinin yanında İslâm’la yeniden dirilişe erme, İslâm’ın en yakını sayılan Ehl-i Beyt’le olmuştur. Buna bir manada telkih de denebilir. Sanki Bitlis ve özellikle Ahlât, o aşılmaz dağ ve vadilerini, Ehl-i Beyt düşmanlarına karşı bir silah gibi kullanmış ve zulümden kaçan veya İslâm’la bütünleşen bütün mânâ erlerine de bağrını, sinesini alabildiğine açmış ve onları koruma altına almıştır. Bitlis ve yöresi, mânâ adına öyle mümbit bir toprağa sahiptir ki, Anadolu’yu ışık huzmeleriyle yönlendirecek bütün seçkin insanlar burada yetişmiş, boy atmış ve dal-budak salmıştır.” (Fethullah Gülen, Ufuk Kitap, 2006)
Allah (cc) İslam’ın korunması ve yaşatılmasını tesadüflere bırakmamıştı. Her devirde olduğu gibi ahirzamanda da mukaddes emanetlere sahip çıkıp imar ve ıslah hamlelerini başlatacak olan garipler Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm’ın soyundan gelecekti. Onlar bitirecekti İslam’ın gurbetini. Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm, bu konuda tercih hatası yapmamamız için asırlar öncesinden şu sözlerle bize hitap etmişti:
“Size iki büyük ve hukuku ağır emanet bırakıyorum. Birisi Aziz ve Celil olan Allah’ın kitabı Kur’an, diğeri de gözümün nuru ehl-i beytimdir. Allah’ın kitabı Kur’an, semadan yeryüzüne uzatılmış (İlahî ve nuranî) bir iptir. Lâtif ve Habir olan (her şeyi bilen) Rabbim bana bildirdi ki: Kur’an’la ehl-i beytim (ahirette) kevser havzının başında bana gelene kadar birbirinden ayrılmayacak. Öyleyse sizler (size emanet ettiğim) bu iki şeyde bana nasıl halef olduğunuza (benden sonra onlara nasıl davrandığınıza) iyi bakınız; onların hakkını korumaya dikkat ediniz!” (Ahmed, Müsned 111,17; V, 182; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebir, V 154; Tirmizî, Menakıb, 32)
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Baba Tarafından Soyu
Ahlât’tan Korucuk Köyü’ne göç eden Hocaefendi’nin dedesi Halil Efendi’nin Hurşid Ağa isminde bir oğlu vardı. Onun da iki erkek çocuğu doğmuştu. Bunlardan biri Süleyman Efendi, ikincisi Molla Ahmed'ti.
Molla Ahmed’in Zakir, Şakir, Mehmet Ali, Akif, ŞAMİL (1880) ve Abdullah adında altı oğlu ve Gülnuş adında bir kızı dünyaya gelmişti. Molla Ahmed Hocaefendi’nin dedesi Şamil Ağa’nın babasıydı. İlim ve takvasıyla temayüz etmiş müstesna bir insandı. Hayatının son otuz senesinde ayağını uzatıp yatmamış, daha doğrusu sırtı yatak yüzü görmemişti. Denildiğine göre uykunun ağır bastığı anlarda sağ elini alnına koyar ve biraz kestirirdi. İşte onun bütün uykusu, alnı eline dayalı bu kestirmeden ibaretti. Vaktinin diğer kısmını hep çalışarak ve ibadet ederek geçirirdi. Pehlivan yapılı, uzun boylu mehabet dolu fizikî görünümünün yanında onun bu surete denk bir de sîreti ve ruhî yapısı vardı. Riyazatı ömrü boyunca terketmemişti. Onu tanıyanlar, günde bir-kaç zeytinle iktifa ettiğini söylemektedirler. O'nun zühd ve takvası dillere destandı. Çünkü o varlık içinde bir zâhid hayatı yaşamıştı. Babalarından kalan mirası iki kardeş pay ederken, altınları tas tas paylaşmışlardı. Teker teker saymak çok vakitlerini alacağı için böyle yapmışlardı. O devirlerde onların bu miras bölüşme keyfiyetleri de çok meşhur olmuş bir hâdiseydi.
Süleyman Efendi, hep dünyaya açık yaşamış, her geçen gün malına mal katmış ve ticaret hayatına atılmış, muvaffak da olmuştu. O'nun evlat ve torunlarında da bu yön ağır basmıştı. Molla Ahmed ise tamamen bir ukba insanıydı. Tarlada çalışırdı. Kitap okumaya düşkündü ve ibadetle meşgul olmayı hayatının gayesi hâline getirmişti.
Molla Ahmed, 93 Harbi denilen 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında Korucuk’u terk ederek ailesiyle birlikte Sivas tarafına göçüp yerleşmişti. Savaş sonrasında tekrar köye döndüklerinde ise kendilerini zor günler bekliyordu. Her taraf yerle bir olmuş, taş üstünde taş kalmamıştı. Baştan aşağıya kadar yakılmıştı bütün köy. Bunun yanında göçleri çok meşakkatli geçtiğinden aile maddi olarak da büyük sıkınlara girmişti. Çetin hayat şartlarıyla mücadele etmek zorundaydılar.
Şâmil Ağa, o sıralarda küçük bir çocuk veya gençlik basamaklarına tırmanmaya hazırlanan bir delikanlıydı.
Korucuk'a döndükten 8-9 sene kadar sonra, yani 1890 yılı civarında Molla Ahmed vefat etti.
Şamil Ağa ve Munise Hanım
Molla Ahmed’in evlatları büyük fedakârlıklarla gayret edip mal mülk edindiler. İmkânları tekrar genişledi. Bu arada Şamil Ağa ile Munise Hanım evlendi. Bu evlilikten RAMİZ (1905), Rasim, Nureddin, Enver, Dürdâne, Sefer ve Seyfullah adlarında yedi çocukları dünyaya geldi.
Bu yedi kardeşin birbirlerine bağlılıkları, aralarındaki hürmet ve saygı, akrabalık bağlarını korumadaki hassasiyetleri hakikaten dillere destan olacak çaptaydı.
1914’te bütün şiddetiyle ortalığı kasıp kavuran Birinci Dünya Savaşı Korucuk’ta yeniden hummalı bir göçe neden oldu. Hocaefendi’nin dedesi Şâmil Ağa ve ailesi, yükledikleri beş altı kağnı arabası eşya ve yiyecekle yola çıkarak Yozgat’a bağlı Yerköyü’nün Terzili Köyü’ne gidip yerleştiler. Burada birkaç sene ikamete mecbur kaldılar. Cihan Harbinin sarsıntısı geçince tekrar Korucuk'a dönmeye karar verdiler. Ancak getirdikleri her şeyi bu zaman zarfında bitirip tüketmişlerdi. Dönerken sadece iki merkepleri vardı. Çocuklardan yürüyemeyecek kadar küçük olanını, Munise Hanım kucağına alıp merkebe bindi. Diğer aile fertleri başta Şâmil Ağa olmak üzere o kadar yolu hep yaya yürüdüler. Döndüklerinde köyü yine harabeye dönmüş buldular. Evler yıkılmış, ahırlar yerle bir olmuş ve ortada gezinen birkaç cılız koyun ve keçiden başka davar namına da bir şey kalmamıştı. Köyü yeniden kurup inşa etmeleri gerekiyordu. Şâmil Ağa, azim ve ümidinden hiçbir şey kaybetmedi. Yıllarca yokluk ve sefaletle mücadele ettiler. Bir zamanlar kapısında ırgatların çalıştğı bu hâne fertleri kendi işlerinde birer ırgat gibi çalıştılar. Zaten hiçbiri çalışmaya yabancı değildi. Aç, susuz, yokluk ve sefaletle geçen günlerle birlikte köyü yeniden inşa ettiler.
Hocaefendi, dedesi Şamil Ağa için şu hatıralarını kaydetmektedir:
“Dedem Şamil Ağa'nın babasına (Molla Ahmed’e) benzer yönleri vardı. O da bir ukba adamı gibiydi. En şiddetli dönemlerde bile sarıksız gezdiğini görmedim. Sarığını Osman Gazi Hazretleri gibi sarardı. Çok ciddi bir insandı. Belki tebessüm ettiğini görmüş olabilirim, hatırlamıyorum, fakat güldüğünü hiç görmedim. Onun bu ciddiyet ve vakarı köy halkının üzerinde bir mehabet ve korku tesiri yapardı. Bütün köylü ondan korkar aynı zamanda ona çok ciddi saygı duyarlardı.
Dedemin hakiki ulemaya çok saygısı vardı. Fakat bir dönemde meşayihin su-i istimali karşısında o mücerred mantık ve mücerred düşünce sahibi dedemde meşayihin yiyen içen kısmına ciddi bir antipati uyanmıştı. Fakat yine de çoğu meşayihe bir şey demezdi. O, gerçek veliyi babası Molla Ahmed'in şahsında görmüş, tanımıştı. Molla Ahmed ki, yemez içmez, kimseden hediye dahi kabul etmez, sabahlara kadar namaz kılar, bir zeytinle yetinir, günlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi. İşte dedeme göre velinin tarifi buydu.
O bu tarifin dışında kalanları meşayıhtan kabul etmez ve "Bunlar şeyh değil pilavcı takımı" derdi. Yani, dedemin manaya inanmama gibi bir durumu yoktu. Fakat babasında gördüğü gerçek mana eri olma gibi durumu başkalarında göremediğinden veya onları babası ölçüsünde bulamadığından itimadında bir sarsılma vardı.”
Şamil Ağa’nın eşi Munise Hanım ise, sözden daha çok yaşayışıyla dinin güzelliklerini yansıtmaya çalışan bir hâl insanıydı.
Hocaefendi anne ve babasından daha ziyade büyükannesi Munise Hanım’ın kendi üzerinde tesir bıraktığını anlatır:
"Babam bana dinimi öğretmeye çalıştı. Arapça okutmaya çalıştı. Başka meşayihten büyük zevatın dizlerinin dibine oturma lütfunu da Allah bana lütfetti. Hiç liyakatim yoktu. Fakat Rabbim batmasın diye bir mücrimi, çok günahkâr birisini, daima ona lütfedip böyle iyi yerlerde gezdirdi. Bir veli hayata gözlerini yumunca ben bir başkasının dizinin dibinde kendimi buldum. Ve onun gurub zamanı yaklaşınca bir başkasının... On yaşlarında iken de, Rabbim bu büyük zevatın dizleri dibinde dolaştırdı. Lehülhamd ve lehülminne. Ona binlerce hamd ve sena olsun. Bunların hepsi ruhumu yıkayacak şeyler anlattı. Allah dedikleri zaman ürpereceğim insanlar gördüm.
Fakat inanın, bana büyükannemin anlattığı şeyleri hiçbiri anlatmadı. Büyükannem bana çok şeyler anlattı. Onu kaybederken 14 -15 yaşındaydım. Ama ruhuma dolduracağı şeyleri doldurmuştu. Babam o evin içinde daha "Cüd bi lütfik ya ilahi, ilahi!" deyince kadının etekleri yaşla dolardı. Ve denir ki şimdi "Munise Hanım vefat etti insanlık ağlamayı unuttu. "Allah" derdin o kadar heyecanlanırdı ki, 24 saat -mübalağa etmiyorum- 24 saat yemekten iştahı kesilirdi. Bütün hayatını belki 30 cümleyle idare ederdi. Hayatında 30 cümlesi vardı onun. O kadar az bilirdi, o kadar az konuşurdu. Fakat bu kadar dine âşık.
Kur'an derken daha "Elif lam mim. Zalikel kitab" Ne duydu o senin nezih vicdanın. Bayılır kendinden geçer adeta, yığılır yerlere ve öyle bir yığılmayla gitmiştir. Elini yüzüne vurmuş, gözlerini sonsuzluğa firdevse dikiyor gibi dikmiş "Allah" demiş, "Ölüyorum bu gece cenazem evde kalacak" demiş gitmiştir.
Bana Rabbimi o anlattı desem sezadır. Bana Peygamberimi, Peygamber sevgisini o anlattı desem sezadır.
Onun öyle sessiz, durgun deryalar gibi derinliği benim üzerimde büyük bir tesir bıraktı. İnanmayı ve Allah’la irtibatı onda gördüm. Belki eskiden gülmüştür, mütebessim bir kadındı, ama ben öyle kahkaha attığını hiç görmedim. Çok onurluydu. Onun benim üzerimde bin nasihten daha etkili olduğunu söyleyebilirim. Ben dört-beş yaşında iken o, bana annemden daha büyük görünürdü. Onun için benden iki yaş büyük amcamla çok defa kavga ederdik; ederdik de o, ‘benim annem’ deyince ben de ‘hayır, benim annem’ diye ona çıkışırdım.
Büyükannem, çok az konuşan ve hâliyle İslâm'ı bütünüyle aksettirmeye çalışan bir kadındı. Ağlayan, düşünen, büyüklere, ulemaya, meşâyıha saygı duyan müstesna bir durumu vardı. Bana karşı duyduğu alaka ve ilgi ise kelimelerle anlatılmayacak ölçüdeydi. Bütün beraberliğimiz müddetince bir defaya mahsus dahi bana kaşlarını çattığını hatırlamıyorum. Zaten tabiatı itibariyle çok yumuşaktı.
Babamın, anneme bir defa kızdığını hatırlıyorum. Kaşlarını çatmış annemin üzerine yürüyecekti. Derhal büyükannem araya girdi ve "Ramiz, sütümü-emeğimi sana haram ederim." dedi. Öyle melek gibi bir kadındı.”
Fethullah Gülen Hocaefendi, büyükannesinin cömertliğini ise şöyle ifade ediyor:
“Şayet evde her gün birkaç misafir olmazsa, zannımca o müteessir olurdu. Bu cömert kadın, hayvanlardan biriktirdiği o teneke teneke yağı, gelen misafirlere ikram etmekle kısa sürede bitirirdi. Öyle ki o, eve daima bir hoca, meşayih veya sıradan misafir gelsin de, elinde avucunda ne varsa onlara ikram etsin isterdi. Zannediyorum sadece cömertliği ve gözyaşları onun için bir vesile-i necat olabilir.”
Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi, onun kardeşi Vehbi Efendi, Taği şeyhlerinden Sırrı Efendi, Şehâbeddin Efendi ve köyün hocaları gibi çevrenin en tanınmış ve sevilen, saygı duyulan insanları Şamil Ağa ve Munise Hanım’ın evinde bambaşka bir alaka görürdü. Ailenin meşâyıh ve ulemadan olan bu zatlara çok derin bir münasebeti vardı. İşte, Fethullah Gülen Hocaefendi, böyle bir ruh ortamında neşvü nema buldu.
Muhterem Hocaefendi, Munise Hanım ile Şamil Ağa’nın birbirlerine çok kuvvetli bir muhabbetleri ve bağlılıkları olduğunu ifade ile: “bütün köyün kendisinden çekindiği o sert adamın eşine kaşlarını çatıp baktığına kimse şahit olmamıştı.” der. Yine, Hocaefendi, annesi Refia Hanım’ın kendisine anlattığına göre, Munise Hanım’ın defaatle “Allah’ım beni bu adamdan bir saat bile geri bırakma.” diye dua ettiğini aktarır.
Gelecek bölüm: Hocaefendi’nin Anne Tarafından Soyu
[Tarık Burak] 26.2.2019 [Samanyolu Haber]
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin baba tarafından dedeleri, Bitlis'in Ahlât ilçesinden Erzurum’un Korucuk Köyü’ne göç edip gelmişlerdi. Çünkü ailenin bilinen ilk reisi Halil Ağa başlarına gelen kötü bir hadiseye tahammül edememiş, kavgaya karışmış ve kaderin bir sevki buraya sürgün edilmişti. Bu olay tahminen Sultan III. Selim (1789-1807) veya II. Mahmud (1807-1839) dönemlerinde olmuştu.
Ecdatlarının Ahlât’ı terkedip Erzurum'a gelmelerini Fethullah Gülen Hocaefendi şu şekilde anlatıyor:
‘Halil Dedem, hep Ahlât'a geri dönme düşüncesiyle yaşamıştır. Onun içindir ki, Ahlat'taki mal varlığına dokunmamış, sadece taşınabilir mallarıyla bu sürgün edildiği Hasankale'ye oradan da Korucuk'a gelmiştir. Ancak hiçbirine bir daha Ahlât'a dönmek nasip olmayacaktır.
Halil Dedem'in çocukları buradaki gayr-i menkulleri 80 bin altına satarlar ve aralarında paylaşırlar.”
Fethullah Gülen Hocaefendi, hem baba hem de anne tarafından Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm’ın mübarek soyundan gelen köklü bir aileye mensuptu.
“Ailenizin seyyidler soyundan geldiği söyleniyor?” şeklinde kendisine sorulan bir soruya Hocaefendi şöyle cevap veriyor:
“Olabilir, öyle diyorlar. Ancak bu mevzu bizim aile içinde ne annem ne de babam tarafından konuşulmazdı. Ben annemden iki defa böyle bir merbutiyetten bahis duydum. Her ikisi de şecerenin kaybolduğundan bahsederken oldu. Babam daha da dikkatliydi. Ahmet dedem de bu mevzuda bir şey anlatmazdı. Zaten çok az konuşurdu. Ben daha çok bu tür konuşmalara yakın akrabalarımızda muttali oldum. Ancak, şu anda şecere var mıdır, yok mudur onu da bilmiyorum. Onun için kesin bir şey söylemem mümkün değil...”
Bediüzzaman’ın soyu da baba tarafından Hz. Hasan’a (ra), anne tarafından Hz. Hüseyin’e (ra) dayanmasına rağmen o da Fethullah Gülen Hocaefendi gibi ihlâsı muhafaza ve insanlar nazarında manevi bir makam kazanmak maksadından uzak durmak gayesiyle, bu hususu risalelerinde açıkça beyan etmemişti.
Emevi ve Abbasi dönemlerinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm’ın mübarek torunları gördükleri baskı ve zulüm üzerine Anadolu’ya doğru göç etmişlerdi. 1071 Malazgirt Zaferiyle onların bir kısmı girmişti Anadolu’ya. Bulundukları bölgenin örf ve adetlerine uyarak, oranın dilini konuşmuşlardı.
O’nun (sav) güzide torunlarının sığındıkları önemli yerlerden birisi de Bitlis yani Ahlât ve yöresiydi. İstanbul'u topuyla, tüfeğiyle güç ve kuvvetiyle fetheden askerdir ve o askere kumanda eden Fatih'tir; fakat İstanbul'a ruh üfleyen ve onu bir Osmanlı şehri haline getiren daha doğrusu İstanbul'u, Bizans kültürünün elinden kurtarıp İslâmlaştıran, Türkleştiren Ahlât'tır. Çünkü İslâm bütün Anadolu’ya olduğu gibi İstanbul'a da bu kapıdan girmiştir. Ve oradan geçen bütün Türk boylarının iliklerine kadar İslâm kültürü burada sinmiştir.
Ataları 1800’lü yıllarda Bitlis Ahlât’tan Erzurum’a göç eden Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Bitlis ve yöresi hakkında şu enfes değerlendirmelerde bulunuyor:
“… Seyyidler soyunun, göç yerlerinden biri olarak Bitlis yöresini seçmeleri kaderin garip bir cilvesi. Geylâniler’in ve diğer tarikat kollarının burada zuhuru ancak Selçukluların Anadolu’ya yerleşmesinden sonra olmuş. Kar-kış kalkmış, köhne Bizans hâkimiyeti bertaraf edilmiş, diğer taraftan da Emevi ve Abbasi zulmünden emin olunmuş ve bu seyyidler soyu, belli tarikatların içinde ve başında kar çiçekleri gibi açmaya başlamışlardı. Bu günlere gelinceye kadar da hep saklandılar, gizlendiler. Bitlis ve yöresi, seyyidler adına sanki Ashab-ı Kehf’in Tarsus’taki mağarası gibi oldu. Birkaç asır, tabir yerindeyse mağara dönemi yaşadılar. Selçukluların Anadolu’ya yerleşmesiyledir ki, karanlık günler sona ermiş ve çekirdekler filiz vermeye başlamıştır.
İşte Bitlis’e bakarken böyle bakmak lazım. Bir Bediüzzaman’ın, günümüzde dahi ulaşması zor yerlerden zuhuru, yani o şecerenin, membaından kalkıp oralara yerleşmesi katiyen tesadüf değildir. Hizan ve Nurs yaz aylarında bile zor varılan yerlerdir ki, bu nesil kaçabildiğince kaçmış ve saklanabildiği kadar saklanmış ve orada bir potansiyel meydana getirmiştir.
Anadolu’da, Türk boyunun edâ edeceği nice fonksiyonlar vardır. Denilebilir ki, Türk boyları için tarihindeki geçmiş dirilişlerinin yanında İslâm’la yeniden dirilişe erme, İslâm’ın en yakını sayılan Ehl-i Beyt’le olmuştur. Buna bir manada telkih de denebilir. Sanki Bitlis ve özellikle Ahlât, o aşılmaz dağ ve vadilerini, Ehl-i Beyt düşmanlarına karşı bir silah gibi kullanmış ve zulümden kaçan veya İslâm’la bütünleşen bütün mânâ erlerine de bağrını, sinesini alabildiğine açmış ve onları koruma altına almıştır. Bitlis ve yöresi, mânâ adına öyle mümbit bir toprağa sahiptir ki, Anadolu’yu ışık huzmeleriyle yönlendirecek bütün seçkin insanlar burada yetişmiş, boy atmış ve dal-budak salmıştır.” (Fethullah Gülen, Ufuk Kitap, 2006)
Allah (cc) İslam’ın korunması ve yaşatılmasını tesadüflere bırakmamıştı. Her devirde olduğu gibi ahirzamanda da mukaddes emanetlere sahip çıkıp imar ve ıslah hamlelerini başlatacak olan garipler Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm’ın soyundan gelecekti. Onlar bitirecekti İslam’ın gurbetini. Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm, bu konuda tercih hatası yapmamamız için asırlar öncesinden şu sözlerle bize hitap etmişti:
“Size iki büyük ve hukuku ağır emanet bırakıyorum. Birisi Aziz ve Celil olan Allah’ın kitabı Kur’an, diğeri de gözümün nuru ehl-i beytimdir. Allah’ın kitabı Kur’an, semadan yeryüzüne uzatılmış (İlahî ve nuranî) bir iptir. Lâtif ve Habir olan (her şeyi bilen) Rabbim bana bildirdi ki: Kur’an’la ehl-i beytim (ahirette) kevser havzının başında bana gelene kadar birbirinden ayrılmayacak. Öyleyse sizler (size emanet ettiğim) bu iki şeyde bana nasıl halef olduğunuza (benden sonra onlara nasıl davrandığınıza) iyi bakınız; onların hakkını korumaya dikkat ediniz!” (Ahmed, Müsned 111,17; V, 182; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebir, V 154; Tirmizî, Menakıb, 32)
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Baba Tarafından Soyu
Ahlât’tan Korucuk Köyü’ne göç eden Hocaefendi’nin dedesi Halil Efendi’nin Hurşid Ağa isminde bir oğlu vardı. Onun da iki erkek çocuğu doğmuştu. Bunlardan biri Süleyman Efendi, ikincisi Molla Ahmed'ti.
Molla Ahmed’in Zakir, Şakir, Mehmet Ali, Akif, ŞAMİL (1880) ve Abdullah adında altı oğlu ve Gülnuş adında bir kızı dünyaya gelmişti. Molla Ahmed Hocaefendi’nin dedesi Şamil Ağa’nın babasıydı. İlim ve takvasıyla temayüz etmiş müstesna bir insandı. Hayatının son otuz senesinde ayağını uzatıp yatmamış, daha doğrusu sırtı yatak yüzü görmemişti. Denildiğine göre uykunun ağır bastığı anlarda sağ elini alnına koyar ve biraz kestirirdi. İşte onun bütün uykusu, alnı eline dayalı bu kestirmeden ibaretti. Vaktinin diğer kısmını hep çalışarak ve ibadet ederek geçirirdi. Pehlivan yapılı, uzun boylu mehabet dolu fizikî görünümünün yanında onun bu surete denk bir de sîreti ve ruhî yapısı vardı. Riyazatı ömrü boyunca terketmemişti. Onu tanıyanlar, günde bir-kaç zeytinle iktifa ettiğini söylemektedirler. O'nun zühd ve takvası dillere destandı. Çünkü o varlık içinde bir zâhid hayatı yaşamıştı. Babalarından kalan mirası iki kardeş pay ederken, altınları tas tas paylaşmışlardı. Teker teker saymak çok vakitlerini alacağı için böyle yapmışlardı. O devirlerde onların bu miras bölüşme keyfiyetleri de çok meşhur olmuş bir hâdiseydi.
Süleyman Efendi, hep dünyaya açık yaşamış, her geçen gün malına mal katmış ve ticaret hayatına atılmış, muvaffak da olmuştu. O'nun evlat ve torunlarında da bu yön ağır basmıştı. Molla Ahmed ise tamamen bir ukba insanıydı. Tarlada çalışırdı. Kitap okumaya düşkündü ve ibadetle meşgul olmayı hayatının gayesi hâline getirmişti.
Molla Ahmed, 93 Harbi denilen 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında Korucuk’u terk ederek ailesiyle birlikte Sivas tarafına göçüp yerleşmişti. Savaş sonrasında tekrar köye döndüklerinde ise kendilerini zor günler bekliyordu. Her taraf yerle bir olmuş, taş üstünde taş kalmamıştı. Baştan aşağıya kadar yakılmıştı bütün köy. Bunun yanında göçleri çok meşakkatli geçtiğinden aile maddi olarak da büyük sıkınlara girmişti. Çetin hayat şartlarıyla mücadele etmek zorundaydılar.
Şâmil Ağa, o sıralarda küçük bir çocuk veya gençlik basamaklarına tırmanmaya hazırlanan bir delikanlıydı.
Korucuk'a döndükten 8-9 sene kadar sonra, yani 1890 yılı civarında Molla Ahmed vefat etti.
Şamil Ağa ve Munise Hanım
Molla Ahmed’in evlatları büyük fedakârlıklarla gayret edip mal mülk edindiler. İmkânları tekrar genişledi. Bu arada Şamil Ağa ile Munise Hanım evlendi. Bu evlilikten RAMİZ (1905), Rasim, Nureddin, Enver, Dürdâne, Sefer ve Seyfullah adlarında yedi çocukları dünyaya geldi.
Bu yedi kardeşin birbirlerine bağlılıkları, aralarındaki hürmet ve saygı, akrabalık bağlarını korumadaki hassasiyetleri hakikaten dillere destan olacak çaptaydı.
1914’te bütün şiddetiyle ortalığı kasıp kavuran Birinci Dünya Savaşı Korucuk’ta yeniden hummalı bir göçe neden oldu. Hocaefendi’nin dedesi Şâmil Ağa ve ailesi, yükledikleri beş altı kağnı arabası eşya ve yiyecekle yola çıkarak Yozgat’a bağlı Yerköyü’nün Terzili Köyü’ne gidip yerleştiler. Burada birkaç sene ikamete mecbur kaldılar. Cihan Harbinin sarsıntısı geçince tekrar Korucuk'a dönmeye karar verdiler. Ancak getirdikleri her şeyi bu zaman zarfında bitirip tüketmişlerdi. Dönerken sadece iki merkepleri vardı. Çocuklardan yürüyemeyecek kadar küçük olanını, Munise Hanım kucağına alıp merkebe bindi. Diğer aile fertleri başta Şâmil Ağa olmak üzere o kadar yolu hep yaya yürüdüler. Döndüklerinde köyü yine harabeye dönmüş buldular. Evler yıkılmış, ahırlar yerle bir olmuş ve ortada gezinen birkaç cılız koyun ve keçiden başka davar namına da bir şey kalmamıştı. Köyü yeniden kurup inşa etmeleri gerekiyordu. Şâmil Ağa, azim ve ümidinden hiçbir şey kaybetmedi. Yıllarca yokluk ve sefaletle mücadele ettiler. Bir zamanlar kapısında ırgatların çalıştğı bu hâne fertleri kendi işlerinde birer ırgat gibi çalıştılar. Zaten hiçbiri çalışmaya yabancı değildi. Aç, susuz, yokluk ve sefaletle geçen günlerle birlikte köyü yeniden inşa ettiler.
Hocaefendi, dedesi Şamil Ağa için şu hatıralarını kaydetmektedir:
“Dedem Şamil Ağa'nın babasına (Molla Ahmed’e) benzer yönleri vardı. O da bir ukba adamı gibiydi. En şiddetli dönemlerde bile sarıksız gezdiğini görmedim. Sarığını Osman Gazi Hazretleri gibi sarardı. Çok ciddi bir insandı. Belki tebessüm ettiğini görmüş olabilirim, hatırlamıyorum, fakat güldüğünü hiç görmedim. Onun bu ciddiyet ve vakarı köy halkının üzerinde bir mehabet ve korku tesiri yapardı. Bütün köylü ondan korkar aynı zamanda ona çok ciddi saygı duyarlardı.
Dedemin hakiki ulemaya çok saygısı vardı. Fakat bir dönemde meşayihin su-i istimali karşısında o mücerred mantık ve mücerred düşünce sahibi dedemde meşayihin yiyen içen kısmına ciddi bir antipati uyanmıştı. Fakat yine de çoğu meşayihe bir şey demezdi. O, gerçek veliyi babası Molla Ahmed'in şahsında görmüş, tanımıştı. Molla Ahmed ki, yemez içmez, kimseden hediye dahi kabul etmez, sabahlara kadar namaz kılar, bir zeytinle yetinir, günlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi. İşte dedeme göre velinin tarifi buydu.
O bu tarifin dışında kalanları meşayıhtan kabul etmez ve "Bunlar şeyh değil pilavcı takımı" derdi. Yani, dedemin manaya inanmama gibi bir durumu yoktu. Fakat babasında gördüğü gerçek mana eri olma gibi durumu başkalarında göremediğinden veya onları babası ölçüsünde bulamadığından itimadında bir sarsılma vardı.”
Şamil Ağa’nın eşi Munise Hanım ise, sözden daha çok yaşayışıyla dinin güzelliklerini yansıtmaya çalışan bir hâl insanıydı.
Hocaefendi anne ve babasından daha ziyade büyükannesi Munise Hanım’ın kendi üzerinde tesir bıraktığını anlatır:
"Babam bana dinimi öğretmeye çalıştı. Arapça okutmaya çalıştı. Başka meşayihten büyük zevatın dizlerinin dibine oturma lütfunu da Allah bana lütfetti. Hiç liyakatim yoktu. Fakat Rabbim batmasın diye bir mücrimi, çok günahkâr birisini, daima ona lütfedip böyle iyi yerlerde gezdirdi. Bir veli hayata gözlerini yumunca ben bir başkasının dizinin dibinde kendimi buldum. Ve onun gurub zamanı yaklaşınca bir başkasının... On yaşlarında iken de, Rabbim bu büyük zevatın dizleri dibinde dolaştırdı. Lehülhamd ve lehülminne. Ona binlerce hamd ve sena olsun. Bunların hepsi ruhumu yıkayacak şeyler anlattı. Allah dedikleri zaman ürpereceğim insanlar gördüm.
Fakat inanın, bana büyükannemin anlattığı şeyleri hiçbiri anlatmadı. Büyükannem bana çok şeyler anlattı. Onu kaybederken 14 -15 yaşındaydım. Ama ruhuma dolduracağı şeyleri doldurmuştu. Babam o evin içinde daha "Cüd bi lütfik ya ilahi, ilahi!" deyince kadının etekleri yaşla dolardı. Ve denir ki şimdi "Munise Hanım vefat etti insanlık ağlamayı unuttu. "Allah" derdin o kadar heyecanlanırdı ki, 24 saat -mübalağa etmiyorum- 24 saat yemekten iştahı kesilirdi. Bütün hayatını belki 30 cümleyle idare ederdi. Hayatında 30 cümlesi vardı onun. O kadar az bilirdi, o kadar az konuşurdu. Fakat bu kadar dine âşık.
Kur'an derken daha "Elif lam mim. Zalikel kitab" Ne duydu o senin nezih vicdanın. Bayılır kendinden geçer adeta, yığılır yerlere ve öyle bir yığılmayla gitmiştir. Elini yüzüne vurmuş, gözlerini sonsuzluğa firdevse dikiyor gibi dikmiş "Allah" demiş, "Ölüyorum bu gece cenazem evde kalacak" demiş gitmiştir.
Bana Rabbimi o anlattı desem sezadır. Bana Peygamberimi, Peygamber sevgisini o anlattı desem sezadır.
Onun öyle sessiz, durgun deryalar gibi derinliği benim üzerimde büyük bir tesir bıraktı. İnanmayı ve Allah’la irtibatı onda gördüm. Belki eskiden gülmüştür, mütebessim bir kadındı, ama ben öyle kahkaha attığını hiç görmedim. Çok onurluydu. Onun benim üzerimde bin nasihten daha etkili olduğunu söyleyebilirim. Ben dört-beş yaşında iken o, bana annemden daha büyük görünürdü. Onun için benden iki yaş büyük amcamla çok defa kavga ederdik; ederdik de o, ‘benim annem’ deyince ben de ‘hayır, benim annem’ diye ona çıkışırdım.
Büyükannem, çok az konuşan ve hâliyle İslâm'ı bütünüyle aksettirmeye çalışan bir kadındı. Ağlayan, düşünen, büyüklere, ulemaya, meşâyıha saygı duyan müstesna bir durumu vardı. Bana karşı duyduğu alaka ve ilgi ise kelimelerle anlatılmayacak ölçüdeydi. Bütün beraberliğimiz müddetince bir defaya mahsus dahi bana kaşlarını çattığını hatırlamıyorum. Zaten tabiatı itibariyle çok yumuşaktı.
Babamın, anneme bir defa kızdığını hatırlıyorum. Kaşlarını çatmış annemin üzerine yürüyecekti. Derhal büyükannem araya girdi ve "Ramiz, sütümü-emeğimi sana haram ederim." dedi. Öyle melek gibi bir kadındı.”
Fethullah Gülen Hocaefendi, büyükannesinin cömertliğini ise şöyle ifade ediyor:
“Şayet evde her gün birkaç misafir olmazsa, zannımca o müteessir olurdu. Bu cömert kadın, hayvanlardan biriktirdiği o teneke teneke yağı, gelen misafirlere ikram etmekle kısa sürede bitirirdi. Öyle ki o, eve daima bir hoca, meşayih veya sıradan misafir gelsin de, elinde avucunda ne varsa onlara ikram etsin isterdi. Zannediyorum sadece cömertliği ve gözyaşları onun için bir vesile-i necat olabilir.”
Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi, onun kardeşi Vehbi Efendi, Taği şeyhlerinden Sırrı Efendi, Şehâbeddin Efendi ve köyün hocaları gibi çevrenin en tanınmış ve sevilen, saygı duyulan insanları Şamil Ağa ve Munise Hanım’ın evinde bambaşka bir alaka görürdü. Ailenin meşâyıh ve ulemadan olan bu zatlara çok derin bir münasebeti vardı. İşte, Fethullah Gülen Hocaefendi, böyle bir ruh ortamında neşvü nema buldu.
Muhterem Hocaefendi, Munise Hanım ile Şamil Ağa’nın birbirlerine çok kuvvetli bir muhabbetleri ve bağlılıkları olduğunu ifade ile: “bütün köyün kendisinden çekindiği o sert adamın eşine kaşlarını çatıp baktığına kimse şahit olmamıştı.” der. Yine, Hocaefendi, annesi Refia Hanım’ın kendisine anlattığına göre, Munise Hanım’ın defaatle “Allah’ım beni bu adamdan bir saat bile geri bırakma.” diye dua ettiğini aktarır.
Gelecek bölüm: Hocaefendi’nin Anne Tarafından Soyu
[Tarık Burak] 26.2.2019 [Samanyolu Haber]
Sadece Hazreti Musa için değil , Hepimiz için... [Abdullah Aymaz]
Hz. Musa Aleyhisselamın Hz. Hızır Aleyhisselamla yolculuğunda en dehşetli test, bir oğlanın öldürülmesidir… Dayanılır gibi değildir:
“İkisi yine yola koyuldular. Bir süre sonra bir oğlanla karşılaştılar. O kulumuz hemen onu öldürdü. Musa ‘Öldürülmüş bir cana kısas olmayarak masum bir cana mı kıydın? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın’ dedi.” (Kehf Suresi, 18/74)
Hz. Hızır’ın birinci davranışı gemiyi delmekti, o zaman yolcuların boğulma İHTİMALİ vardı. Bu ise, bilerek, taammüden düpe düz adam öldürmekti. Gerçekten bir cinayetti. Söz vermesine ve kendisine hatırlatmalar yapılmasına rağmen Hz. Musa Aleyhisselam kendisini tutamayıp itiraz etti. Erginlik çağına ulaşmamış bir oğlanın, işlediği bir suç da ortada olmadığı halde yargısız infazla öldürülmesine Hz. Musa Aleyhisselam katlanamamıştı işte!.. Ama ledün ilmine mazhar Hz. Hızır Aleyhisselam, başa dönüp şöyle dedi: “Ben sana benimle beraber olmaya katlanamazsın dememiş miydim?’ dedi.” (18/75)
Hızır Aleyhisselam “Ben sana dememiş miydim?” diyerek bir kendine getirici bir azar ifadesinde bulunuyor… İşin içine ölüm girince, sabır sınırları zorlanmış oluyor. onun için de kaderin ölüm takdirleri gizlenmiştir.
Tabii burada işin ledünniyatı gösterilsin diye beşinci boyutun icraatı olarak, Hızır’ın icraatı olarak gösteriliyor ama bizim yaşadığımız boyutta o belki merdivenden düşüp öldü veya bir şey çarptı veya çıktığı ağaçtan veya düştüğü bir kuyunun içinde can verdi. Sebepler âleminde görüntü ile meselenin Hızır boyutu farklı… Çünkü Hz. Musa Aleyhisselama işin arka planı ve gerçek sebep ve illeti anlatılmak isteniyor.
Bu azara benzer hatırlatmadan sonra Musa Aleyhisselam kendine geliyor, iki kere uyarılardan etraflıca düşünüp ona kendi kendine kızıyor, bağlayıcı bir karar olarak artık önündeki yolları kapatıyor: “Eğer sana bir daha bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme, o zaman seni mazur görürüm’ dedi.” (18/76)
O sahne bitiyor, yeni bir sahne başlıyor: “Yine yola koyuldular. Bir süre sonra bir karyeye (bir kasabaya, bir şehre) vardılar. Onun halkından yemek istediler. Fakat onların ağırlanma istekleri reddedildi. Az sonra yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarla karşılaştılar. O kulumuz, hemen onu doğrultuverdi. Musa ona ‘Eğer isteseydin bu yaptığın işe karşılık bir ücret alabilirdin.’ dedi.” (18/77)
Aç kalmışlar, yiyecek istemişler, bu cimri, hasis halk onlar bunlara hiçbir şey vermemiş. Ama bu misafir kabul etmeyenlerin yerine yıkılmak üzere olan bir duvar görmüşler. Hz. Hızır da hiçbir karşılık beklemeden onu böyle bir duvarı doğrultup imar ediyor. Şimdi ortada bir çelişki var. Bu cimrilerden hiç olmazsa bir ücret istemesi gerekmez miydi? İşte Hz. Musa Aleyhisselamın itirazı bu… Makul gibi görünen bu teklifi bile, soru sorma manasına geldiği için üç hakkını da kullanmış oluyor. Hz. Hızır Aleyhisselam: “İşte bu durum, birbirimizden ayrılmamızın sebebidir. Şimdi sana sabırla karşılayamadığın olayların sebep ve hikmetlerini açıklayacağım.” dedi.” (18/78)
Gerçekten ledün ilmine vâkıf olmayan herkesin anlayamayacağı, onun için de asla sabredemeyeceği sırlı olaylar cereyan ediyor: Navlun olarak biniş ücreti olarak kendilerinden hiçbir şey alınmadan bindikleri, iyi insanların gemisini su alacak şekilde delik açan; hiçbir kötülüğüne ve herhangi bir cinayetine şahit olunmadık bir oğlanı öldüren aç-susuz olmalarına rağmen, yiyecek-içecek hiçbir şey vermeyen bir yerde hiçbir ücret almadan yıkılmak üzere olan bir duvarı imar eden birisi var… Normalde nasıl itiraz edilmeden durulur? Onun için, sırların ve hikmetlerin açıklanması gerekiyor… Nihayet Hz. Hızır Aleyhisselam açıklıyor:
“O gemi var ya, yoksul deniz işçilerinin malı idi. Onda bir kusur meydana getirmek istedim. Çünkü bu denizcileri, rastladığı her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar kovalıyordu.” (18/79) Gemi delinmek suretiyle zâlim hükümdarın eline geçmekten kurtuldu. Gemiye verilen bu küçük zarar; sağlam kalması durumunda başına gelecek olan ve gaybın perdesi altında saklı bulunan büyük zarara karşı koruyuculuk işleri görmüştür.
12 Eylül 1980 darbecileri, İslamî hizmetlerin, bütün mal varlıklarına el koymak istedikleri zaman, Hizmet hareketi hızla bitirilmek üzere olan okul ve yurt inşaatlarını durdurarak ihtilalcilerin el koyma iştihalarını kursaklarında bırakmıştır… Dersini buradan alarak…
“Oğlana gelince, onun annesi ve babası mümin kimselerdi. Onları azgınlığa ve kâfirliğe sürüklemesinden çekindik. İstedik ki, Rabb’leri onlara, o oğlandan daha temiz ve daha iyiliksever bir evlat bağışlasın.” (18/81)
İlk bakışta, zâhiren, görüldüğü kadarıyla öldürülmeyi hak etmeyen bu oğlanın, gerçek karakteri üzerinden perde kalkıyor. Onun özünde, kâfir ve azgın bir karaktere sahip olduğu ortaya çıkıyor. İçine ekilen, muzır madenler hükmündeki küfür ve azgınlık tohumları zamanla gelişip kökleşerek davranışlarına yansıyacaktı. Hem bir imtihan vesilesi yapılarak o alındı yerine anne-babasına saygılı, iyi ve merhametli bir evlat bahşedildi.
“Ama duvara gelince, o şehirde yaşayan iki yetim çocuğun malı idi ve duvarın altında bu yetimlere miras kalmış bir hazine vardı. Babaları da iyi bir insandı. Rabbin istedi ki, o yetimler erginlik çağına erdikten sonra Rabb’lerinin bir merhameti olan hazinelerini kendi elleriyle duvarın altından çıkarsınlar. Yoksa ben bu işleri kendi kafamdan yapmış değilim. İşte sabırla karşılayamadığın olayların ve icraatların açıklanması budur.” (18/82)
Cenab-ı Hak, muhakkak ki, olayları sonsuz ilminin gereği ve uyarınca, hikmetlere göre planlar takdir eder. Bizlerin bir insan olarak noksan bilgilerimiz ve kapasitemizle bunları hemen kavramamız mümkün değildir. Çünkü hep önlerinde gaybın perdeleri dikilip durmaktadır. Ancak olayların üzerinden o örtülerin sıyrıldığı kadarıyla bizim bilgimiz olabilir; onların sırlarını ve hikmetlerini öğrenebiliriz…
Bu surede geçen Ashab-ı Kehf, nüve kadronun yetişme serasına işaret ettiği gibi bu bölüm de olayların arkasındaki sırları çözme, dünyada dönen dolapların arka planında olanları öğrenme dönemine işaret eder.
[Abdullah Aymaz] 26.2.2019 [Samannyolu Haber]
“İkisi yine yola koyuldular. Bir süre sonra bir oğlanla karşılaştılar. O kulumuz hemen onu öldürdü. Musa ‘Öldürülmüş bir cana kısas olmayarak masum bir cana mı kıydın? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın’ dedi.” (Kehf Suresi, 18/74)
Hz. Hızır’ın birinci davranışı gemiyi delmekti, o zaman yolcuların boğulma İHTİMALİ vardı. Bu ise, bilerek, taammüden düpe düz adam öldürmekti. Gerçekten bir cinayetti. Söz vermesine ve kendisine hatırlatmalar yapılmasına rağmen Hz. Musa Aleyhisselam kendisini tutamayıp itiraz etti. Erginlik çağına ulaşmamış bir oğlanın, işlediği bir suç da ortada olmadığı halde yargısız infazla öldürülmesine Hz. Musa Aleyhisselam katlanamamıştı işte!.. Ama ledün ilmine mazhar Hz. Hızır Aleyhisselam, başa dönüp şöyle dedi: “Ben sana benimle beraber olmaya katlanamazsın dememiş miydim?’ dedi.” (18/75)
Hızır Aleyhisselam “Ben sana dememiş miydim?” diyerek bir kendine getirici bir azar ifadesinde bulunuyor… İşin içine ölüm girince, sabır sınırları zorlanmış oluyor. onun için de kaderin ölüm takdirleri gizlenmiştir.
Tabii burada işin ledünniyatı gösterilsin diye beşinci boyutun icraatı olarak, Hızır’ın icraatı olarak gösteriliyor ama bizim yaşadığımız boyutta o belki merdivenden düşüp öldü veya bir şey çarptı veya çıktığı ağaçtan veya düştüğü bir kuyunun içinde can verdi. Sebepler âleminde görüntü ile meselenin Hızır boyutu farklı… Çünkü Hz. Musa Aleyhisselama işin arka planı ve gerçek sebep ve illeti anlatılmak isteniyor.
Bu azara benzer hatırlatmadan sonra Musa Aleyhisselam kendine geliyor, iki kere uyarılardan etraflıca düşünüp ona kendi kendine kızıyor, bağlayıcı bir karar olarak artık önündeki yolları kapatıyor: “Eğer sana bir daha bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme, o zaman seni mazur görürüm’ dedi.” (18/76)
O sahne bitiyor, yeni bir sahne başlıyor: “Yine yola koyuldular. Bir süre sonra bir karyeye (bir kasabaya, bir şehre) vardılar. Onun halkından yemek istediler. Fakat onların ağırlanma istekleri reddedildi. Az sonra yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarla karşılaştılar. O kulumuz, hemen onu doğrultuverdi. Musa ona ‘Eğer isteseydin bu yaptığın işe karşılık bir ücret alabilirdin.’ dedi.” (18/77)
Aç kalmışlar, yiyecek istemişler, bu cimri, hasis halk onlar bunlara hiçbir şey vermemiş. Ama bu misafir kabul etmeyenlerin yerine yıkılmak üzere olan bir duvar görmüşler. Hz. Hızır da hiçbir karşılık beklemeden onu böyle bir duvarı doğrultup imar ediyor. Şimdi ortada bir çelişki var. Bu cimrilerden hiç olmazsa bir ücret istemesi gerekmez miydi? İşte Hz. Musa Aleyhisselamın itirazı bu… Makul gibi görünen bu teklifi bile, soru sorma manasına geldiği için üç hakkını da kullanmış oluyor. Hz. Hızır Aleyhisselam: “İşte bu durum, birbirimizden ayrılmamızın sebebidir. Şimdi sana sabırla karşılayamadığın olayların sebep ve hikmetlerini açıklayacağım.” dedi.” (18/78)
Gerçekten ledün ilmine vâkıf olmayan herkesin anlayamayacağı, onun için de asla sabredemeyeceği sırlı olaylar cereyan ediyor: Navlun olarak biniş ücreti olarak kendilerinden hiçbir şey alınmadan bindikleri, iyi insanların gemisini su alacak şekilde delik açan; hiçbir kötülüğüne ve herhangi bir cinayetine şahit olunmadık bir oğlanı öldüren aç-susuz olmalarına rağmen, yiyecek-içecek hiçbir şey vermeyen bir yerde hiçbir ücret almadan yıkılmak üzere olan bir duvarı imar eden birisi var… Normalde nasıl itiraz edilmeden durulur? Onun için, sırların ve hikmetlerin açıklanması gerekiyor… Nihayet Hz. Hızır Aleyhisselam açıklıyor:
“O gemi var ya, yoksul deniz işçilerinin malı idi. Onda bir kusur meydana getirmek istedim. Çünkü bu denizcileri, rastladığı her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar kovalıyordu.” (18/79) Gemi delinmek suretiyle zâlim hükümdarın eline geçmekten kurtuldu. Gemiye verilen bu küçük zarar; sağlam kalması durumunda başına gelecek olan ve gaybın perdesi altında saklı bulunan büyük zarara karşı koruyuculuk işleri görmüştür.
12 Eylül 1980 darbecileri, İslamî hizmetlerin, bütün mal varlıklarına el koymak istedikleri zaman, Hizmet hareketi hızla bitirilmek üzere olan okul ve yurt inşaatlarını durdurarak ihtilalcilerin el koyma iştihalarını kursaklarında bırakmıştır… Dersini buradan alarak…
“Oğlana gelince, onun annesi ve babası mümin kimselerdi. Onları azgınlığa ve kâfirliğe sürüklemesinden çekindik. İstedik ki, Rabb’leri onlara, o oğlandan daha temiz ve daha iyiliksever bir evlat bağışlasın.” (18/81)
İlk bakışta, zâhiren, görüldüğü kadarıyla öldürülmeyi hak etmeyen bu oğlanın, gerçek karakteri üzerinden perde kalkıyor. Onun özünde, kâfir ve azgın bir karaktere sahip olduğu ortaya çıkıyor. İçine ekilen, muzır madenler hükmündeki küfür ve azgınlık tohumları zamanla gelişip kökleşerek davranışlarına yansıyacaktı. Hem bir imtihan vesilesi yapılarak o alındı yerine anne-babasına saygılı, iyi ve merhametli bir evlat bahşedildi.
“Ama duvara gelince, o şehirde yaşayan iki yetim çocuğun malı idi ve duvarın altında bu yetimlere miras kalmış bir hazine vardı. Babaları da iyi bir insandı. Rabbin istedi ki, o yetimler erginlik çağına erdikten sonra Rabb’lerinin bir merhameti olan hazinelerini kendi elleriyle duvarın altından çıkarsınlar. Yoksa ben bu işleri kendi kafamdan yapmış değilim. İşte sabırla karşılayamadığın olayların ve icraatların açıklanması budur.” (18/82)
Cenab-ı Hak, muhakkak ki, olayları sonsuz ilminin gereği ve uyarınca, hikmetlere göre planlar takdir eder. Bizlerin bir insan olarak noksan bilgilerimiz ve kapasitemizle bunları hemen kavramamız mümkün değildir. Çünkü hep önlerinde gaybın perdeleri dikilip durmaktadır. Ancak olayların üzerinden o örtülerin sıyrıldığı kadarıyla bizim bilgimiz olabilir; onların sırlarını ve hikmetlerini öğrenebiliriz…
Bu surede geçen Ashab-ı Kehf, nüve kadronun yetişme serasına işaret ettiği gibi bu bölüm de olayların arkasındaki sırları çözme, dünyada dönen dolapların arka planında olanları öğrenme dönemine işaret eder.
[Abdullah Aymaz] 26.2.2019 [Samannyolu Haber]
Peygamber Efendimiz’in kaç torunu vardı? [Dr. Ali Demirel]
BİR SORU-BİR CEVAP
Bu soruyu bize “dede” rumuzlu okurumuz soruyor:
Malumunuz Efendimiz’in (s.a.s) erkek çocukları, çocuk yaşta vefat ettiği için çocukları olmadı. Kızlarından üçünün çocuğu olurken Hz. Ümmü Gülsüm’ün çocuğu olmadı.
Şimdi maddeler halinde Efendimiz’in torunlarını sayalım:
1. Hz. Fâtıma ve Hz. Ali’nin evliliklerinden Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Muhsin, Hz. Zeyneb ve Hz. Ümmü Gülsüm adında beş çocuğu oldu. En büyük oğlu Hz. Hasan, hicretin üçüncü yılında Ramazan ayında doğdu. Babasının vefatından sonra halife oldu.
Hz. Hüseyin hicretin dördüncü yılının Şaban ayında doğdu. Kûfeliler tarafından halife olmaya zorlandı. Yezîd zamanında Kerbela’da şehit edildi. Muhsin ise çocukken vefat etti.
2. Hz. Zeynep ve Ebu’l-Âs’ın evliliklerinden Ali ve Ümâme adında iki çocukları oldu. Mekke’nin fethi esnasında Efendimiz’in (s.a.s.) devesinin önünde bir delikanlı oturuyordu. Bu büyük bir şeref idi. Herkes bu şerefe eren delikanlının kim olduğunu birbirine soruyordu. O delikanlı Efendimiz’in torunu Ali’den başkası değildi.
3. Hz. Rukiyye ve Hz. Osman’ın evliliklerinden Abdullah adında bir oğlu oldu. Abdullah, hicretten bir-iki yıl önce doğdu. Hicretin dördüncü yılında altı yaşında iken vefat etti.
Dolayısıyla beşi Hz. Fatıma’dan, ikisi Hz. Zeynep’ten, biri de Hz. Rukiyye’den olmak üzere Efendimiz’in toplamda sekiz tane torunu olmuştur.
[Dr. Ali Demirel] 26.2.2019 [Samanyolu Haber]
Bu soruyu bize “dede” rumuzlu okurumuz soruyor:
Malumunuz Efendimiz’in (s.a.s) erkek çocukları, çocuk yaşta vefat ettiği için çocukları olmadı. Kızlarından üçünün çocuğu olurken Hz. Ümmü Gülsüm’ün çocuğu olmadı.
Şimdi maddeler halinde Efendimiz’in torunlarını sayalım:
1. Hz. Fâtıma ve Hz. Ali’nin evliliklerinden Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Muhsin, Hz. Zeyneb ve Hz. Ümmü Gülsüm adında beş çocuğu oldu. En büyük oğlu Hz. Hasan, hicretin üçüncü yılında Ramazan ayında doğdu. Babasının vefatından sonra halife oldu.
Hz. Hüseyin hicretin dördüncü yılının Şaban ayında doğdu. Kûfeliler tarafından halife olmaya zorlandı. Yezîd zamanında Kerbela’da şehit edildi. Muhsin ise çocukken vefat etti.
2. Hz. Zeynep ve Ebu’l-Âs’ın evliliklerinden Ali ve Ümâme adında iki çocukları oldu. Mekke’nin fethi esnasında Efendimiz’in (s.a.s.) devesinin önünde bir delikanlı oturuyordu. Bu büyük bir şeref idi. Herkes bu şerefe eren delikanlının kim olduğunu birbirine soruyordu. O delikanlı Efendimiz’in torunu Ali’den başkası değildi.
3. Hz. Rukiyye ve Hz. Osman’ın evliliklerinden Abdullah adında bir oğlu oldu. Abdullah, hicretten bir-iki yıl önce doğdu. Hicretin dördüncü yılında altı yaşında iken vefat etti.
Dolayısıyla beşi Hz. Fatıma’dan, ikisi Hz. Zeynep’ten, biri de Hz. Rukiyye’den olmak üzere Efendimiz’in toplamda sekiz tane torunu olmuştur.
[Dr. Ali Demirel] 26.2.2019 [Samanyolu Haber]
28 Şubat, 15 Temmuz [Ali Emir Pakkan]
28 Şubat’ın (1997) üzerinden 21 yıl geçti. Genelkurmay bünyesinde kurulan illegal Batı Çalışma Grubu operasyonları yönetiyordu.
Herkesi fişlediler. ”İrticai unsurlar” devletten ve toplumdan temizlenecekti.
Post moderndi darbe. Tanklar sokağa çıkmadı. MGK’da kararlar alınıyor ve hükümete bildiriliyordu.
Psikolojik savaşın bütün yöntemleri kullanıldı.
Yalan haberler bir merkezde hazırlanıp servis ediliyordu. Brifing alan savcılar, o yayınları iddianameye dönüştürüyordu.
Bir MGK’da, “Kur’an kurslarında ettirilen yemin” gündeme getirilmişti. İddiaya göre çocuklar Atatürk rejimini yıkmaya ant içiyordu. Araştırmış, bahsi geçen yeminin 12 Mart 1971’den kalma ve yalan olduğunu ortaya çıkarmıştık.
Hizmet hareketi en büyük hedefti. Fethullah Gülen hakkında idam istemi ile dava açıldı. Hareketin okul, dershane ve yurtları denetim üstüne denetim geçirdi. Gece baskınları düzenlendi. İzmir’de bir kız yurduna gece yarısı jandarma girmişti.
Anadolu sermayesi, “yeşil sermaye” diye fişlendi. Bazı gruplar, ihaleye sokulmadı, ürünlerinin askeriyede satılması yasaklandı.
TSK’da ve Üniversitelerde tasfiyeler yapıldı. Şura kararları ile nice hayatlar karartıldı.
Sivil toplumun sesi kısıldı. Bazı Kuran kursu, dernek ve vakıflar kapatıldı.
Topluma yön veren kişi ve kurumlar itibarsızlaştırıldı. Bazıları suikastlerin kurbanı oldu.
Sürecin aktörleri kendilerinden çok emindiler. “28 Şubat 1000 yıl sürecek” diyorlardı. Onlardan bazıları öldü, bazıları yargılandı. Bitirmek istedikleri hizmet hareketi ise dünyaya açıldı.
1999 Depreminde şimdi Silivri’de tutsak edilen gazeteci bir arkadaşımda depremin merkezi Gölcük’e gitmiştik. Askeriye de enkaz altındaydı. Oradaki tanıklar, “Batı Çalışma Grubu’nun kurulduğu yer burası” demişlerdi. 10 şiddetindeki sarsıntıya dayanıklı yapılar yerle birdi.
Ancak 28 Şubat’ı 15 Temmuz takip etti. Siyasi İslamcıları yanlarına aldılar. Yarım kalan projeleri, daha vahşi yöntemlerle bitirmek istiyorlar! Yine çok kararlılar.
Zalimlerin önüne adlarını yazdırdılar. En son polisin tacizine uğrayan başörtülü bayanın fotoğrafı da yakalarına asılacak.
[Ali Emir Pakkan] 26.2.2019 [Samanyolu Haber]
Herkesi fişlediler. ”İrticai unsurlar” devletten ve toplumdan temizlenecekti.
Post moderndi darbe. Tanklar sokağa çıkmadı. MGK’da kararlar alınıyor ve hükümete bildiriliyordu.
Psikolojik savaşın bütün yöntemleri kullanıldı.
Yalan haberler bir merkezde hazırlanıp servis ediliyordu. Brifing alan savcılar, o yayınları iddianameye dönüştürüyordu.
Bir MGK’da, “Kur’an kurslarında ettirilen yemin” gündeme getirilmişti. İddiaya göre çocuklar Atatürk rejimini yıkmaya ant içiyordu. Araştırmış, bahsi geçen yeminin 12 Mart 1971’den kalma ve yalan olduğunu ortaya çıkarmıştık.
Hizmet hareketi en büyük hedefti. Fethullah Gülen hakkında idam istemi ile dava açıldı. Hareketin okul, dershane ve yurtları denetim üstüne denetim geçirdi. Gece baskınları düzenlendi. İzmir’de bir kız yurduna gece yarısı jandarma girmişti.
Anadolu sermayesi, “yeşil sermaye” diye fişlendi. Bazı gruplar, ihaleye sokulmadı, ürünlerinin askeriyede satılması yasaklandı.
TSK’da ve Üniversitelerde tasfiyeler yapıldı. Şura kararları ile nice hayatlar karartıldı.
Sivil toplumun sesi kısıldı. Bazı Kuran kursu, dernek ve vakıflar kapatıldı.
Topluma yön veren kişi ve kurumlar itibarsızlaştırıldı. Bazıları suikastlerin kurbanı oldu.
Sürecin aktörleri kendilerinden çok emindiler. “28 Şubat 1000 yıl sürecek” diyorlardı. Onlardan bazıları öldü, bazıları yargılandı. Bitirmek istedikleri hizmet hareketi ise dünyaya açıldı.
1999 Depreminde şimdi Silivri’de tutsak edilen gazeteci bir arkadaşımda depremin merkezi Gölcük’e gitmiştik. Askeriye de enkaz altındaydı. Oradaki tanıklar, “Batı Çalışma Grubu’nun kurulduğu yer burası” demişlerdi. 10 şiddetindeki sarsıntıya dayanıklı yapılar yerle birdi.
Ancak 28 Şubat’ı 15 Temmuz takip etti. Siyasi İslamcıları yanlarına aldılar. Yarım kalan projeleri, daha vahşi yöntemlerle bitirmek istiyorlar! Yine çok kararlılar.
Zalimlerin önüne adlarını yazdırdılar. En son polisin tacizine uğrayan başörtülü bayanın fotoğrafı da yakalarına asılacak.
[Ali Emir Pakkan] 26.2.2019 [Samanyolu Haber]
Bir cinayet göz göre göre örtbas edildi [İlker Doğan]
Hava Harp Okulu ikinci sınıf öğrencisi Murat Tekin, 16 Temmuz sabahı Boğaziçi Köprüsü’nde linç edildi ve hunharca katledildi. O da tıpkı diğer harbiyeli öğrenciler gibi, ‘tatbikat var’ denilerek götürülmüştü köprüye. Tekin’in katilleriyle ilgili üç yıl önce yapılan suç duyurusuna, darbe girişimini bastıran sivillere ‘yargılanma muafiyeti’ tanıyan KHK gerekçe gösterilerek takipsizlik verildi. Görgü tanıklarının mahkemede öğrencilerin lehine verdiği ifadelere rağmen katillerden hesap sorulmuyor. Bir katliamın üzeri, göz göre göre kapatılıyor.
15 Temmuz gecesi sözde darbe girişimini bastırma gerekçesiyle çok sayıda harbiyeli öğrenci ve asker siviller tarafından linç edilerek, boğazları kesilerek katledildi. Boğaziçi Köprüsü’ndeki olaylara ilişkin hazırlanan iddianamede, darbeci olarak tanımlanan askeri öğrenciler Murat Tekin, Ragıp Enes Katran, erler Burak Dinler ve Kurtuluş Kaya’nın etkisiz hale getirildiği belirtiliyordu. Ölmeleri nedeniyle de bu kişiler hakkında ‘takipsizlik’ kararı verilmişti. Peki bu çocuklar gerçekten darbeci miydi? Ve gerçekten iddianamede anlatıldığı gibi ‘çıkan çatışmada’ mı öldürülmüştü?
KAMPTAN ÇAĞIRILIYORLAR
Eldeki görüntüler, Murat Tekin’e ait otopsi raporu ve tanık ifadeleri idianameyi yalanlıyor. Murat Tekin de tıpkı diğer harbiyeliler gibi kampta bulunduğu Yalova’dan ‘tatbikat’ var denilerek otobüslere bindiriliyor. Kampta bulunan öğrencilerin telefon kullanmaları yasak. Dolayısıyla Tekin’in darbe girişiminden haberdar olması mümkün değil. Boğaziçi Köprüsü’ne geldiklerinde halk otobüse saldırıyor. Ellerinde sopalar ve kesici aletler olan bir grup otobüsten inen öğrencileri linç ediyor.
SABAHA KARŞI LİNÇ EDİLİYOR
Mahkemeye de sunulan görüntülere göre, köprüye yanaşırken etrafı vatandaşlarca çevrilen otobüsteki askeri öğrencileri polisler kurtarıp bölgeden uzaklaştırıyor. Tekin ve iki arkadaşı ise azgın kalabalığın içinde yalnız kalıyor. Yardım etmek için bir arkadaşına doğru yürüyor. İddianamede Murat Tekin ve diğerlerinin ‘çıkan çatışmada’ etkisiz hale getirildiği belirtiliyor. Ancak bu da tamamen yalan. Zira görüntülere göre Tekin ve diğer öğrenciler ve erler sözde darbe girişimi bastırıldıktan saatler sonra, sabaha karşı linç ediliyor. Murat Tekin’in cesedi 27 Temmuz’da bulunuyor. Tanınmaz halde.
CESEDİ 12 GÜN SONRA BULUNABİLMİŞTİ
Murat Tekin’in ailesi çocuklarından 12 gün boyunca haber alamıyor. Ablasi Mehtap Tekin, o gün yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Kendisine ulaşamadık. Biz Yalova’da kampta olduğunu sanıyorduk. Çocuklar otobüste uyuyormuş. Halk otobüsün camını kırınca uyanmışlar. Çevik kuvvet ekipleri geliyor. Öğrencileri kurtarıp götürüyor. Kardeşim ve iki arkadaşı kalıyor. Murat, bir arkadaşının linç edildiğini görüyor. Sonra arkadaşına yardım etmek için gidiyor ve orada öldürülüyor.”
BAŞIMIZI YAKMAYIN AVUKAT HANIM!
Murat Tekin’in avukatı Kübra Aydın, darbe girişimini bastıran sivillere cezasızlık öngören KHK’nin bu dosyayla ilgisi olmadığını söylüyor: “Ortada, olaylar bittikten sonra polislere teslim olan askeri okul öğrencilerinin hunharca katledilmesi var. Saldırganlardan TC kimlik numarasına kadar tespit ettiğimiz kişiler var. Linç edilerek öldürüldüler. Kesici delici aletlerle boğazları kesiliyor. Adli Tıp Raporu’yla sabit bu. Görüştüğümüz savcılar, ‘Bizim başımızı yakmayın avukat hanım’ diyor. Ortada bir hukuksuzluk var ve buna müdahale ettiklerinde başlarının yanacağını düşünüyorlar.”
KATLİAMA TAKİPSİZLİK
Murat Tekin’in katilleriyle ilgili 3 yıl önce yapılan suç duyurusu, geçen yıl çıkarılan ve tartışılan KHK gerekçe gösterilerek geçtiğimiz hafta takipsizlikle sonuçlandı. Kendilerine tebliğ edilmeyen 7 Kasım 2018 tarihli kararı savcılık kalemine gittikleri sırada ‘şifahen’ öğrendiklerini belirten Avukat Kübra Aydın, “Karara karşı Sulh Ceza Hâkimliği’ne itiraz dilekçesi vereceğiz ancak olumlu bir dönüş olacağını sanmıyorum. Bundan sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yoluna başvuracağız.” dedi.
[İlker Doğan] 26.2.2019 [TR724]
15 Temmuz gecesi sözde darbe girişimini bastırma gerekçesiyle çok sayıda harbiyeli öğrenci ve asker siviller tarafından linç edilerek, boğazları kesilerek katledildi. Boğaziçi Köprüsü’ndeki olaylara ilişkin hazırlanan iddianamede, darbeci olarak tanımlanan askeri öğrenciler Murat Tekin, Ragıp Enes Katran, erler Burak Dinler ve Kurtuluş Kaya’nın etkisiz hale getirildiği belirtiliyordu. Ölmeleri nedeniyle de bu kişiler hakkında ‘takipsizlik’ kararı verilmişti. Peki bu çocuklar gerçekten darbeci miydi? Ve gerçekten iddianamede anlatıldığı gibi ‘çıkan çatışmada’ mı öldürülmüştü?
KAMPTAN ÇAĞIRILIYORLAR
Eldeki görüntüler, Murat Tekin’e ait otopsi raporu ve tanık ifadeleri idianameyi yalanlıyor. Murat Tekin de tıpkı diğer harbiyeliler gibi kampta bulunduğu Yalova’dan ‘tatbikat’ var denilerek otobüslere bindiriliyor. Kampta bulunan öğrencilerin telefon kullanmaları yasak. Dolayısıyla Tekin’in darbe girişiminden haberdar olması mümkün değil. Boğaziçi Köprüsü’ne geldiklerinde halk otobüse saldırıyor. Ellerinde sopalar ve kesici aletler olan bir grup otobüsten inen öğrencileri linç ediyor.
SABAHA KARŞI LİNÇ EDİLİYOR
Mahkemeye de sunulan görüntülere göre, köprüye yanaşırken etrafı vatandaşlarca çevrilen otobüsteki askeri öğrencileri polisler kurtarıp bölgeden uzaklaştırıyor. Tekin ve iki arkadaşı ise azgın kalabalığın içinde yalnız kalıyor. Yardım etmek için bir arkadaşına doğru yürüyor. İddianamede Murat Tekin ve diğerlerinin ‘çıkan çatışmada’ etkisiz hale getirildiği belirtiliyor. Ancak bu da tamamen yalan. Zira görüntülere göre Tekin ve diğer öğrenciler ve erler sözde darbe girişimi bastırıldıktan saatler sonra, sabaha karşı linç ediliyor. Murat Tekin’in cesedi 27 Temmuz’da bulunuyor. Tanınmaz halde.
CESEDİ 12 GÜN SONRA BULUNABİLMİŞTİ
Murat Tekin’in ailesi çocuklarından 12 gün boyunca haber alamıyor. Ablasi Mehtap Tekin, o gün yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Kendisine ulaşamadık. Biz Yalova’da kampta olduğunu sanıyorduk. Çocuklar otobüste uyuyormuş. Halk otobüsün camını kırınca uyanmışlar. Çevik kuvvet ekipleri geliyor. Öğrencileri kurtarıp götürüyor. Kardeşim ve iki arkadaşı kalıyor. Murat, bir arkadaşının linç edildiğini görüyor. Sonra arkadaşına yardım etmek için gidiyor ve orada öldürülüyor.”
BAŞIMIZI YAKMAYIN AVUKAT HANIM!
Murat Tekin’in avukatı Kübra Aydın, darbe girişimini bastıran sivillere cezasızlık öngören KHK’nin bu dosyayla ilgisi olmadığını söylüyor: “Ortada, olaylar bittikten sonra polislere teslim olan askeri okul öğrencilerinin hunharca katledilmesi var. Saldırganlardan TC kimlik numarasına kadar tespit ettiğimiz kişiler var. Linç edilerek öldürüldüler. Kesici delici aletlerle boğazları kesiliyor. Adli Tıp Raporu’yla sabit bu. Görüştüğümüz savcılar, ‘Bizim başımızı yakmayın avukat hanım’ diyor. Ortada bir hukuksuzluk var ve buna müdahale ettiklerinde başlarının yanacağını düşünüyorlar.”
KATLİAMA TAKİPSİZLİK
Murat Tekin’in katilleriyle ilgili 3 yıl önce yapılan suç duyurusu, geçen yıl çıkarılan ve tartışılan KHK gerekçe gösterilerek geçtiğimiz hafta takipsizlikle sonuçlandı. Kendilerine tebliğ edilmeyen 7 Kasım 2018 tarihli kararı savcılık kalemine gittikleri sırada ‘şifahen’ öğrendiklerini belirten Avukat Kübra Aydın, “Karara karşı Sulh Ceza Hâkimliği’ne itiraz dilekçesi vereceğiz ancak olumlu bir dönüş olacağını sanmıyorum. Bundan sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yoluna başvuracağız.” dedi.
[İlker Doğan] 26.2.2019 [TR724]
Mustafa Denizli beni yanılttı! [Hasan Cücük]
Kasımpaşa ligin 7. haftası sonunda Kemal Özdeş’i gönderip, takımı Mustafa Denizli’ye emanet ettiğinde ‘Tek sezonluk hoca: Mustafa Denizli’’ başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Türk futboluna damga vuran hocalar arasında adı üst sıralarda yer alan Mustafa Denizli’nin ilk yılında başarılı olduğu ikinci yılında ise hüsran yaşadığını yazmıştım. Ancak Mustafa Denizli, Kasımpaşa’da geride bıraktığı 16 hafta sonunda beni fena şekilde yanıltı!
Sezona Kemal Özdeş yönetiminde başlayan Kasımpaşa, ilk 4 haftayı kayıpsız atlatıyordu. Rizespor, Başakşehir, Sivasspor ve Ankaragücü engellerini aştıktan sonra takımda tüm çarklar durup Galatasaray, Alanyaspor ve Trabzonspor maçlarında sıfır çekiyordu. 3 haftada alınan 3 mağlubiyet Kemal Özdeş’in biletini kesiyordu. Özdeş giderken Kasımpaşa ligde 6. sırada bulunuyordu. Sıralamada 6. olmasına takılmayın, lider Galatasaray’la puan farkı sadece 3 idi.
Özdeş sonrası takımın dümenine Mustafa Denizli geçiyordu. Ligin 3 büyüklerini şampiyonluğa taşımış biriydi. Ancak istikrar sorunu vardı. Yılların deneyimi özellikle ikinci yılında başarısız olmasıyla tanınıyordu. Takımın adı farketmeksizin en fazla 2 sezon görev yapıyordu. Kariyeri boyunca en istikrarlı dönemini 1996-2000 arasında görev yaptığı A Milli Takım’da geçirdi.
Denizli, Kasımpaşa üzerinde hemen etkisini gösteriyordu. Sahasında oynadığı üst üste iki maçtanda galip ayrılıyordu. Göztepe’yi 3-1, Akhisarspor’u ise 5-0 yeniyordu. Denizli’nin yüzü gülüyordu. Erzurumspor deplasmanından beraberlikle dönen Kasımpaşa, Denizli ile ilk yenilgisini sahasında Antalyaspor karşısında alıyordu. Bursaspor’u deplasmanda, Malatyaspor’u sahasında yenen Kasımpaşa, Fenerbahçe deplasmanında da berabere dönüyordu. Mustafa Denizli yönetiminde çıkılan 7 maçın 4’ünde galibiyet, 2’sinde beraberlik ve sadece bir yenilgi vardı. Puan sıralamasında Kasımpaşa, lider Başakşehir’in 5 puan gerisinde ikinci sıraya yerleşiyordu. Mustafa Denizli farkını ortaya koymuştu. Yılların tecrübesi sihirli dokunuşla takımı yeniden yukarılara taşımıştı. Denizli’nin bu performansını beni de haklı çıkarmıştı. İçten içe ’zaten ben yazmıştım böyle olacağını’ diyordum!
Ligin 14. haftasında Kasımpaşa, sahasında Kayserispor’a 3-0’lık net bir skorla yenilmesiyle düşüş başlıyordu. Yenilgi üstüne yenilgi dönem başlıyordu. Devreyi Beşiktaş’ı 4-1 yendiği maçla tamamlayan Kasımpaşa, ikinci devre için olumlu sinyal veriyordu. En azından beklentiler bu yöndeydi. Devre arası transferde takımın gol yükünü çeken Mbaye Diagne 10 milyon Euro bedelle Galatasaray’a satılıyordu. Diagne ilk devre 20 golle takımı sırtlamakla kalmayıp, gol krallığında açık ara öne geçmişti. Bir başka önemli isim Samuel Edouk ise Erzurumspor yolunu tutuyordu.
Ligin ikinci devresiyle birlikte Kasımpaşa’nın bitmek bilmeyen yenilgiler zinciri başlıyordu. İçeri – dışarı farketmiyordu. Rakip kim olursa olsun, Kasımpaşa’nın hanesine yenilgi düşüyordu. Rizespor, Başakşehir, Sivasspor, Ankaragücü, Galatasaray ve Alanyaspor… şuana kadar Kasımpaşa karşısında sahadan 3 puanla ayrılan takımlar oldu. Kemal Özdeş’i peş peşe gelen 3 yenilgi sonrası gönderen Kasımpaşa yönetimi, Mustafa Denizli ile gelen art arda 6 yenilgiye rağmen değişikliğe gitmedi. Puan sıralamasında Kasımpaşa 11. sıraya kadar geriledi. Bu gidişat devam ederse daha aşağılarda görmek sürpriz olmayacak.
Maksadım Mustafa Denizli neden gönderilmiyor demek değil. Türk futbolunun içine düştüğü duruma ayna tutmak. Bazı hocalar doğuştan şanslı. Basının ve ’etkili’ çevrelerin koruma kalkanı hep üzerlerinde oldu. Mustafa Denizli’nin Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ı şampiyon yapması gözardı edilemez ancak bu takımların zaten şampiyonluğun hep bir numaralı adayları olduğunu da unutmamak gerekir. İstikrar konusunda ne Fatih Terim ne de Şenol Güneş’in yanına adını yazmak mümkün değil. Oysa en başarılı isimler veya Türk futboluna katkı yapan isimler yazılırken Denizli adı hep ilk 3’te olur. Yıllardır futbolun içinde Türk futboluna kazandırdığı oyuncuları hatırlayan yok!
1987’de başladığı teknik adamlık kariyerinde bugüne kadar 16 kez takım çalıştırdı. Arada verdiği molaları unutmamak gerek. Hiçbir takımda ikinci sezonu tamamlayamadı. Futbolumuzun bilgesi(!) kabul edildi. Son başarısı 10 yıl önce Beşiktaş’la yaşadığı lig şampiyonluğu olan Mustafa Denizli, Kasımpaşa’dan gönderilirse teknik adamlık kariyerini büyük ihtimalle noktalar. Zira yaşı 69. Bu final adına yakışmadı diyenler çıkacaktır ancak uzun kariyeri dikkate alındığında hak edilen bir son olur!
[Hasan Cücük] 26.2.2019 [TR724]
Sezona Kemal Özdeş yönetiminde başlayan Kasımpaşa, ilk 4 haftayı kayıpsız atlatıyordu. Rizespor, Başakşehir, Sivasspor ve Ankaragücü engellerini aştıktan sonra takımda tüm çarklar durup Galatasaray, Alanyaspor ve Trabzonspor maçlarında sıfır çekiyordu. 3 haftada alınan 3 mağlubiyet Kemal Özdeş’in biletini kesiyordu. Özdeş giderken Kasımpaşa ligde 6. sırada bulunuyordu. Sıralamada 6. olmasına takılmayın, lider Galatasaray’la puan farkı sadece 3 idi.
Özdeş sonrası takımın dümenine Mustafa Denizli geçiyordu. Ligin 3 büyüklerini şampiyonluğa taşımış biriydi. Ancak istikrar sorunu vardı. Yılların deneyimi özellikle ikinci yılında başarısız olmasıyla tanınıyordu. Takımın adı farketmeksizin en fazla 2 sezon görev yapıyordu. Kariyeri boyunca en istikrarlı dönemini 1996-2000 arasında görev yaptığı A Milli Takım’da geçirdi.
Denizli, Kasımpaşa üzerinde hemen etkisini gösteriyordu. Sahasında oynadığı üst üste iki maçtanda galip ayrılıyordu. Göztepe’yi 3-1, Akhisarspor’u ise 5-0 yeniyordu. Denizli’nin yüzü gülüyordu. Erzurumspor deplasmanından beraberlikle dönen Kasımpaşa, Denizli ile ilk yenilgisini sahasında Antalyaspor karşısında alıyordu. Bursaspor’u deplasmanda, Malatyaspor’u sahasında yenen Kasımpaşa, Fenerbahçe deplasmanında da berabere dönüyordu. Mustafa Denizli yönetiminde çıkılan 7 maçın 4’ünde galibiyet, 2’sinde beraberlik ve sadece bir yenilgi vardı. Puan sıralamasında Kasımpaşa, lider Başakşehir’in 5 puan gerisinde ikinci sıraya yerleşiyordu. Mustafa Denizli farkını ortaya koymuştu. Yılların tecrübesi sihirli dokunuşla takımı yeniden yukarılara taşımıştı. Denizli’nin bu performansını beni de haklı çıkarmıştı. İçten içe ’zaten ben yazmıştım böyle olacağını’ diyordum!
Ligin 14. haftasında Kasımpaşa, sahasında Kayserispor’a 3-0’lık net bir skorla yenilmesiyle düşüş başlıyordu. Yenilgi üstüne yenilgi dönem başlıyordu. Devreyi Beşiktaş’ı 4-1 yendiği maçla tamamlayan Kasımpaşa, ikinci devre için olumlu sinyal veriyordu. En azından beklentiler bu yöndeydi. Devre arası transferde takımın gol yükünü çeken Mbaye Diagne 10 milyon Euro bedelle Galatasaray’a satılıyordu. Diagne ilk devre 20 golle takımı sırtlamakla kalmayıp, gol krallığında açık ara öne geçmişti. Bir başka önemli isim Samuel Edouk ise Erzurumspor yolunu tutuyordu.
Ligin ikinci devresiyle birlikte Kasımpaşa’nın bitmek bilmeyen yenilgiler zinciri başlıyordu. İçeri – dışarı farketmiyordu. Rakip kim olursa olsun, Kasımpaşa’nın hanesine yenilgi düşüyordu. Rizespor, Başakşehir, Sivasspor, Ankaragücü, Galatasaray ve Alanyaspor… şuana kadar Kasımpaşa karşısında sahadan 3 puanla ayrılan takımlar oldu. Kemal Özdeş’i peş peşe gelen 3 yenilgi sonrası gönderen Kasımpaşa yönetimi, Mustafa Denizli ile gelen art arda 6 yenilgiye rağmen değişikliğe gitmedi. Puan sıralamasında Kasımpaşa 11. sıraya kadar geriledi. Bu gidişat devam ederse daha aşağılarda görmek sürpriz olmayacak.
Maksadım Mustafa Denizli neden gönderilmiyor demek değil. Türk futbolunun içine düştüğü duruma ayna tutmak. Bazı hocalar doğuştan şanslı. Basının ve ’etkili’ çevrelerin koruma kalkanı hep üzerlerinde oldu. Mustafa Denizli’nin Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ı şampiyon yapması gözardı edilemez ancak bu takımların zaten şampiyonluğun hep bir numaralı adayları olduğunu da unutmamak gerekir. İstikrar konusunda ne Fatih Terim ne de Şenol Güneş’in yanına adını yazmak mümkün değil. Oysa en başarılı isimler veya Türk futboluna katkı yapan isimler yazılırken Denizli adı hep ilk 3’te olur. Yıllardır futbolun içinde Türk futboluna kazandırdığı oyuncuları hatırlayan yok!
1987’de başladığı teknik adamlık kariyerinde bugüne kadar 16 kez takım çalıştırdı. Arada verdiği molaları unutmamak gerek. Hiçbir takımda ikinci sezonu tamamlayamadı. Futbolumuzun bilgesi(!) kabul edildi. Son başarısı 10 yıl önce Beşiktaş’la yaşadığı lig şampiyonluğu olan Mustafa Denizli, Kasımpaşa’dan gönderilirse teknik adamlık kariyerini büyük ihtimalle noktalar. Zira yaşı 69. Bu final adına yakışmadı diyenler çıkacaktır ancak uzun kariyeri dikkate alındığında hak edilen bir son olur!
[Hasan Cücük] 26.2.2019 [TR724]
İlâhi Gazab ve ümit [Veysel Ayhan]
Bir müddet beni yanıltan şöyle bir menkıbe vardı:
“Vaktiyle bir derviş berbere gider. Tıraşı tam yarıladığında mahallenin kabadayısı içeri girer. Dervişin yanına gider, başının kazınmış tarafına sert bir tokat atarak:
– Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye bağırır.
Derviş, kalkar, sabreder. Fakat kabadayının tıraş esnasında da dili durmaz, sürekli alay eder dervişle. Kabak aşağı, kabak yukarı!
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, kontrolden çıkan bir at arabası yokuştan aşağı hızla gelerek kabadayıyı altına alıp sürükler. Kabadayı, başı taşlara vura vura can verir. Berber dervişe bakar, sorar:
– Bu ceza biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş düşünceli bir şekilde cevap verir:
– Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki, bu kabağın da bir sahibi var. Eğer o gücendiyse, bilemem.”
Böyle bir vaka olabilir mi? Olabilir. Ama genel bir hüküm çıkarılamaz. Kader çözümlemesi yapılmaz.
Gayretullah’ın, Âdetullah’ın, Sünnetullah’ın kaidelerini ve mantığını “takdir”den aciziz. İhataya aklımız yetmez.
Allah, Ehadiyet’iyle her vakada ayrı hüküm verebilir.
Ama sübjektif çıkarımlar yapabiliriz. Gözümüzün önünü görmeye çalışabiliriz.
Gayretullah’tan anladığımız şey, İlahi gazabın tahakkuku. Bunun zamanın gelmesi.
İLAHİ GAZABIN VAKTİ
Bir fiilin Gayretullah’a dokunması, İlahi gazabın buna hemen cevap vermesini gerektirmez.
Örneklerden gidelim.
Kureyş’in kötülükte en şiddetli davrananlarından biri (eşka’l-kavm) Ukbe b. Muayt idi.
Bir defasında yandaşlarıyla Efendimiz’in yolunu kesip üstüne saldırdı. Efendimiz’in(sav) cübbesinı boynuna dolamış, boğazını sıkmış, öldürmeye teşebbüs etmişti. Efendimiz(sav)’in soluğu kesilmiş, dizleri üzerine çökmüştü. Hz. Ebubekir yetişmiş “Rabbim Allah’tır dediği için bir insanı öldürecek misiniz?” diye haykırmış hepsini defedip O’nu (sav) kurtarmıştı.
Bir başka gün Efendimiz(sav) Kabe’de tek başına ve namaz kılmaktadır. Müşrikler bir kenarda öfkeyle söylenmektedirler. Ebu Cehil’in gözüne bir gün önce putlara kurban edilip kenara atılmış bir deve işkembesi ilişir. Adamlarına döner:
“Şu işkembeyi kim yere kapandığı zaman boynuna geçirir!” der. Aynı Ukbe hiç düşünmeden kalkıp koşar. İri yarı ve güçlüdür. Bir gün önceden kesilmiş ve kızgın güneşinin altında iyice kokuşmuş olan işkembe ve bağırsakları alır secde eden Efendimiz’in (sav) üstüne bırakır. Boğucu bir ağırlıktır ve altından kalkmak mümkün değildir. Ebu Cehil ve arkadaşları ise olanlar karşısında yıkılasıya gülmekte, eğlenmektedir.
Bu defa yardıma yetişen ise çocuk yaştaki Hz. Fatıma olur. Göz yaşları içinde sırtındaki ağırlığı itmeyi başarır.
Çarpıcı olan ve insan zihninin alamayacağı şey ise bu halin Efendimiz’in (sav) namazı bozmasına sebep olmamasıdır. Hiçbir şey olmamış gibi namazını tamamlar.
Kureşlilere dönmez. Onlara tek kelime etmez. Zâlime muhatap olmaz. Tek muhatabı vardır.
“ALLAH’IM SANA HAVALE EDİYORUM!”
Ellerini kaldırır: “Allah’ım bu topluluğu sana havale ediyorum!” der. Bu melun fiili yapanların isimlerini tek tek sayar, onları Allah’a havale eder.
Yani karar ve hükmü Allah’a bırakır.
Duasında açık, sarih talepte bulunmaz.
Mesela “Allah’ım bunları hemen kahret” dese, o müşrikler o an Cehenneme yuvarlanır giderdi. “Allah’ım Hira dağını bunların başına geçir” veya “Allah’ım bunları taşlaştır” dese bu, hemen kabul edilirdi.
Nitekim Taif’te bu tercih kendilerine sunulmuştu. O zaman da bunu reddetmişti:
“Taif’te taşlanmış, yüzü gözü kan içinde bir bağa girip saklanmıştı. Melek imdadına koşmuş, eğer isterse bir dağı kaldırıp bu âsî kavmin tepesine indirebileceğini söylemişti. Ama o şefkat abidesi; onların neslinden (kıyamete kadar) yalnızca Allah’a ibadet edip O’na şirk koşmayan birilerini göndereceğini ümit ediyorum’ demiş ve onlara herhangi bir belanın gelmesini istememişti.”
Vaka’ya dönelim. Kureyş belanın kokusunu almıştı. Seyredip gülen Kureşliler, duanın dehşet vericiliği, ürperticiliği ve heybeti karşısında tedirgin olur korkarlar. Keyifleri kaçar, dağılırlar.
Ben şahsen bu manzaraya şahit olsam Ebu Cehil, Ukbe ve yandaşlarının o an yerin dibine batmasını, hemen orada kahrolmalarını beklerdim. Çünkü yapılan fiil sadece Efendimiz’in (sav) onuruna değil Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın gayretine dokunacak çok ağır fiildir. Tabii ki bedeli çok ağır olacaktır.
Ama o an değil.
Gayretullah’ın “mekanizması” bizim hayal ettiğimiz gibi çalışmıyor.
Gayretullah, müeyyideleri ile geliyor.
Dünya gözüyle baktığımız için en büyük cezanın ne olduğunu anlayamıyoruz. Oysa o an en büyük ceza tahakkuk ediyor. O zâlimlere hidayet kapıları kapanıyor, ardından tevbe ve telafi kapıları kilitleniyor. “Kalpleri ve kulakları mühürleniyor.” (Bakara,7) Ahiretleri kararıyor. Hayır defterleri siliniyor. O an yerin dibine batsalar veya taşlaşsalar bu bizi tatmin eder ve sevindirir ama, o kadar ağır bir bedel olmaz.
Ve Kader daha sonrasında yapabilecekleri tüm zulümlere, varabilecekleri Cehennem çukurunun en nihayetine inmeleri için onlara mühlet veriyor. (Hocaefendi’nin mülanae duası buna çok benzer. O dua ile belki de o an belalarını bulsalar sadece hırsız olarak def olup gidecekler. Kâtil olma, firavun olma, Türkiye ile beraber koca bir coğrafyayı batırma fırsatları olmayacak. Belayı geçikmesi burada keramet değil istidrac oluyor. Karşı cepheye ise o günle kıyas edilemeyecek ölçüde ve çoklukta velayet kapıları açılıyor.)
KENDİ Mİ’RACINA YOL ALMAK…
Bu vaka Efendimiz’e (sav) bakan yanıyla O’nu (sav) hangi makama ulaştırmıştır bilemeyiz.
Hz. Ebubekir’i hangi “mi’rac”a vardırmıştır havsalamız almaz.
Hazreti Fatıma’yı o çocuk yaşında nasıl bir kemâlata erdirmiştir, anlayamayız. Tıpkı bugünküleri anlayamayacağımız gibi.
Bence, bir insan tüm hayatında Allah rızası için sadece tek bir böyle muameleye katlansa ve sabretse; zâlime değil Allah’a dönmeyi başarsa bu, onu Cennet’in en yüksek noktasına vardırmaya yeter ve artar.
Kader genellikle tek bir hadiseyle pek çok şeyi gerçekleştirir. Ve her gerçekleşen ile pek çok hikmet tahakkuk eder. Gayretullah hikmetlerini tamamlamadan nihai dünyevi ceza gelmez.
Ebu Cehil, Ukbe ve diğerleri o hadiseden sonra yerin dibine batmadılar, sekiz yıl daha yaşadılar. Bu talihsizler, ölecekleri zamana kadar zulümlerine zulüm kattılar.
Ahirzaman’daki emsallerinin varacağı noktaya sekiz yıl sonra Bedir’de ermiş olmalılar ki hepsi orada Cehennem’e yuvarlandı.
ŞEYTANIN PROPAGANDACISI
Bir başka örnek Ebu Leheb’tir
Panayır panayır gezer, Efendimiz’den önce ve sonra aleyhinde konuşurdu. Kara-propaganda yapardı. Karısıyla beraber evlerinin pislik ve çöplerini, Efendimiz’in(sav) kapı eşiğine dökerdi. Dikenli ağaç dallarını toplayıp demet yapar ayağına batsın, yaralar açsın diye yola yığardı. Onun nasibi Efendimiz’in (sav)’in bedduası değil, Kur’an’ın laneti oldu:
“Ebu Leheb’in elleri kurusun” (Tebbet,1)
Ebu Lehep’in elleri bu ayetten sonra kurumadı. On yıl daha sıhhatle yaşadı. Kur’an’ın “beddua”sı ve laneti yıllar sonra onu derdest etti.
Bedir mağlubiyeti sonrası üzüntüden yatağa düştü. Veba’ya benzeyen Adese adlı bulaşıcı hastalığa yakalandı. Ailesi kendilerine bulaşır diye onu terk etti. Günler sonra yalnız bir halde öldü. Ölüsü günlerce defnedilmedi. Cesedi kokmaya başladı. Hastalık bulaşır diye kimse yaklaşmıyordu. Komşu evler kokudan şikâyete başlayınca ailesi iki köle tuttu. Onlar cesede dokunmadan çekiştire çekiştire sürükleyip “kalib kuyusu” denen bir çukura attı. Hayvanlar parçalamasın diye de üzerini taş ve kayalarla örttüler.
Tarihte benzeri akıbetle zulmünü noktalayan pek çok zâlim var.
Ama beklemeye sabrımız yok.
Kader’in hikmeti bazen Gayretullah’ın erken tecellisine de hükmedebilir.
Mesela Ebu Leheb’in oğlu Utbe, evli olduğu Efendimiz’in(sav) kızı Hz. Rukiye’yi boşamıştı. Terbiyesizce davranıyor Efendimiz’e(sav) hakaretlerde bulunuyordu. Bir gün Efendimiz’in (sav) gömleğini sertçe çekiştirmişti. Bu son hadise bardağı taşırmıştı. Efendimiz (sav) ellerini kaldırmış “Allah’ım ona bir itini musallat et” diye beddua etmişti. Belasını çok kısa zamanda buldu. Bu olaydan hemen sonra Utbe, ticaret kafilesi ile birlikte Şam’a gitmek üzere yola çıkmıştı. Kafilede olan Hebbar bin Esved olanı şöyle anlatıyor: “Gece bir arslan develerin arasından gelerek sıra ile herkesi kokladı. Sıra Utbe’ye geldiğinde onu pençeleri arasına alarak parçaladı.”
Sonuç olarak hadiseleri veya kaderi anlamaya çalışabiliriz ama anlayamayız. Çünkü kaderi her karar yüzlerce noktaya bakar, binlerce parametre söz konusu olur. Bazen lokal bir hadise ana senaryonun dışında kalır, müsebbipleri derhal cezasını bulabilir. Bazen de en yürek dağlayan, olay vakti merhununu bekler.
Kaderin çarkları çoğu zaman arzumuza göre işlemez. “Tecri’r-riyâha bimâ lâ-teştehi’s-süfün”, yani rüzgarlar gemicilerin iştahına ve hevesine göre esmez. Hadiseler heveslerimize göre cereyan etmez.
Şeytan’a kıyamete kadar iğfal izni veren kader, Ebu Lehep ve emsallerine şeytani misyonlarını tamamlaması için izin verir. Gayretullah, geniş planda kader’in hikmet planına müdahale etmez. Zâlime mühlet verir.
Sonraki yazı: Zâlim’in mühleti ne zaman dolar?
[Veysel Ayhan] 26.2.2019 [TR724]
“Vaktiyle bir derviş berbere gider. Tıraşı tam yarıladığında mahallenin kabadayısı içeri girer. Dervişin yanına gider, başının kazınmış tarafına sert bir tokat atarak:
– Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye bağırır.
Derviş, kalkar, sabreder. Fakat kabadayının tıraş esnasında da dili durmaz, sürekli alay eder dervişle. Kabak aşağı, kabak yukarı!
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, kontrolden çıkan bir at arabası yokuştan aşağı hızla gelerek kabadayıyı altına alıp sürükler. Kabadayı, başı taşlara vura vura can verir. Berber dervişe bakar, sorar:
– Bu ceza biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş düşünceli bir şekilde cevap verir:
– Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki, bu kabağın da bir sahibi var. Eğer o gücendiyse, bilemem.”
Böyle bir vaka olabilir mi? Olabilir. Ama genel bir hüküm çıkarılamaz. Kader çözümlemesi yapılmaz.
Gayretullah’ın, Âdetullah’ın, Sünnetullah’ın kaidelerini ve mantığını “takdir”den aciziz. İhataya aklımız yetmez.
Allah, Ehadiyet’iyle her vakada ayrı hüküm verebilir.
Ama sübjektif çıkarımlar yapabiliriz. Gözümüzün önünü görmeye çalışabiliriz.
Gayretullah’tan anladığımız şey, İlahi gazabın tahakkuku. Bunun zamanın gelmesi.
İLAHİ GAZABIN VAKTİ
Bir fiilin Gayretullah’a dokunması, İlahi gazabın buna hemen cevap vermesini gerektirmez.
Örneklerden gidelim.
Kureyş’in kötülükte en şiddetli davrananlarından biri (eşka’l-kavm) Ukbe b. Muayt idi.
Bir defasında yandaşlarıyla Efendimiz’in yolunu kesip üstüne saldırdı. Efendimiz’in(sav) cübbesinı boynuna dolamış, boğazını sıkmış, öldürmeye teşebbüs etmişti. Efendimiz(sav)’in soluğu kesilmiş, dizleri üzerine çökmüştü. Hz. Ebubekir yetişmiş “Rabbim Allah’tır dediği için bir insanı öldürecek misiniz?” diye haykırmış hepsini defedip O’nu (sav) kurtarmıştı.
Bir başka gün Efendimiz(sav) Kabe’de tek başına ve namaz kılmaktadır. Müşrikler bir kenarda öfkeyle söylenmektedirler. Ebu Cehil’in gözüne bir gün önce putlara kurban edilip kenara atılmış bir deve işkembesi ilişir. Adamlarına döner:
“Şu işkembeyi kim yere kapandığı zaman boynuna geçirir!” der. Aynı Ukbe hiç düşünmeden kalkıp koşar. İri yarı ve güçlüdür. Bir gün önceden kesilmiş ve kızgın güneşinin altında iyice kokuşmuş olan işkembe ve bağırsakları alır secde eden Efendimiz’in (sav) üstüne bırakır. Boğucu bir ağırlıktır ve altından kalkmak mümkün değildir. Ebu Cehil ve arkadaşları ise olanlar karşısında yıkılasıya gülmekte, eğlenmektedir.
Bu defa yardıma yetişen ise çocuk yaştaki Hz. Fatıma olur. Göz yaşları içinde sırtındaki ağırlığı itmeyi başarır.
Çarpıcı olan ve insan zihninin alamayacağı şey ise bu halin Efendimiz’in (sav) namazı bozmasına sebep olmamasıdır. Hiçbir şey olmamış gibi namazını tamamlar.
Kureşlilere dönmez. Onlara tek kelime etmez. Zâlime muhatap olmaz. Tek muhatabı vardır.
“ALLAH’IM SANA HAVALE EDİYORUM!”
Ellerini kaldırır: “Allah’ım bu topluluğu sana havale ediyorum!” der. Bu melun fiili yapanların isimlerini tek tek sayar, onları Allah’a havale eder.
Yani karar ve hükmü Allah’a bırakır.
Duasında açık, sarih talepte bulunmaz.
Mesela “Allah’ım bunları hemen kahret” dese, o müşrikler o an Cehenneme yuvarlanır giderdi. “Allah’ım Hira dağını bunların başına geçir” veya “Allah’ım bunları taşlaştır” dese bu, hemen kabul edilirdi.
Nitekim Taif’te bu tercih kendilerine sunulmuştu. O zaman da bunu reddetmişti:
“Taif’te taşlanmış, yüzü gözü kan içinde bir bağa girip saklanmıştı. Melek imdadına koşmuş, eğer isterse bir dağı kaldırıp bu âsî kavmin tepesine indirebileceğini söylemişti. Ama o şefkat abidesi; onların neslinden (kıyamete kadar) yalnızca Allah’a ibadet edip O’na şirk koşmayan birilerini göndereceğini ümit ediyorum’ demiş ve onlara herhangi bir belanın gelmesini istememişti.”
Vaka’ya dönelim. Kureyş belanın kokusunu almıştı. Seyredip gülen Kureşliler, duanın dehşet vericiliği, ürperticiliği ve heybeti karşısında tedirgin olur korkarlar. Keyifleri kaçar, dağılırlar.
Ben şahsen bu manzaraya şahit olsam Ebu Cehil, Ukbe ve yandaşlarının o an yerin dibine batmasını, hemen orada kahrolmalarını beklerdim. Çünkü yapılan fiil sadece Efendimiz’in (sav) onuruna değil Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın gayretine dokunacak çok ağır fiildir. Tabii ki bedeli çok ağır olacaktır.
Ama o an değil.
Gayretullah’ın “mekanizması” bizim hayal ettiğimiz gibi çalışmıyor.
Gayretullah, müeyyideleri ile geliyor.
Dünya gözüyle baktığımız için en büyük cezanın ne olduğunu anlayamıyoruz. Oysa o an en büyük ceza tahakkuk ediyor. O zâlimlere hidayet kapıları kapanıyor, ardından tevbe ve telafi kapıları kilitleniyor. “Kalpleri ve kulakları mühürleniyor.” (Bakara,7) Ahiretleri kararıyor. Hayır defterleri siliniyor. O an yerin dibine batsalar veya taşlaşsalar bu bizi tatmin eder ve sevindirir ama, o kadar ağır bir bedel olmaz.
Ve Kader daha sonrasında yapabilecekleri tüm zulümlere, varabilecekleri Cehennem çukurunun en nihayetine inmeleri için onlara mühlet veriyor. (Hocaefendi’nin mülanae duası buna çok benzer. O dua ile belki de o an belalarını bulsalar sadece hırsız olarak def olup gidecekler. Kâtil olma, firavun olma, Türkiye ile beraber koca bir coğrafyayı batırma fırsatları olmayacak. Belayı geçikmesi burada keramet değil istidrac oluyor. Karşı cepheye ise o günle kıyas edilemeyecek ölçüde ve çoklukta velayet kapıları açılıyor.)
KENDİ Mİ’RACINA YOL ALMAK…
Bu vaka Efendimiz’e (sav) bakan yanıyla O’nu (sav) hangi makama ulaştırmıştır bilemeyiz.
Hz. Ebubekir’i hangi “mi’rac”a vardırmıştır havsalamız almaz.
Hazreti Fatıma’yı o çocuk yaşında nasıl bir kemâlata erdirmiştir, anlayamayız. Tıpkı bugünküleri anlayamayacağımız gibi.
Bence, bir insan tüm hayatında Allah rızası için sadece tek bir böyle muameleye katlansa ve sabretse; zâlime değil Allah’a dönmeyi başarsa bu, onu Cennet’in en yüksek noktasına vardırmaya yeter ve artar.
Kader genellikle tek bir hadiseyle pek çok şeyi gerçekleştirir. Ve her gerçekleşen ile pek çok hikmet tahakkuk eder. Gayretullah hikmetlerini tamamlamadan nihai dünyevi ceza gelmez.
Ebu Cehil, Ukbe ve diğerleri o hadiseden sonra yerin dibine batmadılar, sekiz yıl daha yaşadılar. Bu talihsizler, ölecekleri zamana kadar zulümlerine zulüm kattılar.
Ahirzaman’daki emsallerinin varacağı noktaya sekiz yıl sonra Bedir’de ermiş olmalılar ki hepsi orada Cehennem’e yuvarlandı.
ŞEYTANIN PROPAGANDACISI
Bir başka örnek Ebu Leheb’tir
Panayır panayır gezer, Efendimiz’den önce ve sonra aleyhinde konuşurdu. Kara-propaganda yapardı. Karısıyla beraber evlerinin pislik ve çöplerini, Efendimiz’in(sav) kapı eşiğine dökerdi. Dikenli ağaç dallarını toplayıp demet yapar ayağına batsın, yaralar açsın diye yola yığardı. Onun nasibi Efendimiz’in (sav)’in bedduası değil, Kur’an’ın laneti oldu:
“Ebu Leheb’in elleri kurusun” (Tebbet,1)
Ebu Lehep’in elleri bu ayetten sonra kurumadı. On yıl daha sıhhatle yaşadı. Kur’an’ın “beddua”sı ve laneti yıllar sonra onu derdest etti.
Bedir mağlubiyeti sonrası üzüntüden yatağa düştü. Veba’ya benzeyen Adese adlı bulaşıcı hastalığa yakalandı. Ailesi kendilerine bulaşır diye onu terk etti. Günler sonra yalnız bir halde öldü. Ölüsü günlerce defnedilmedi. Cesedi kokmaya başladı. Hastalık bulaşır diye kimse yaklaşmıyordu. Komşu evler kokudan şikâyete başlayınca ailesi iki köle tuttu. Onlar cesede dokunmadan çekiştire çekiştire sürükleyip “kalib kuyusu” denen bir çukura attı. Hayvanlar parçalamasın diye de üzerini taş ve kayalarla örttüler.
Tarihte benzeri akıbetle zulmünü noktalayan pek çok zâlim var.
Ama beklemeye sabrımız yok.
Kader’in hikmeti bazen Gayretullah’ın erken tecellisine de hükmedebilir.
Mesela Ebu Leheb’in oğlu Utbe, evli olduğu Efendimiz’in(sav) kızı Hz. Rukiye’yi boşamıştı. Terbiyesizce davranıyor Efendimiz’e(sav) hakaretlerde bulunuyordu. Bir gün Efendimiz’in (sav) gömleğini sertçe çekiştirmişti. Bu son hadise bardağı taşırmıştı. Efendimiz (sav) ellerini kaldırmış “Allah’ım ona bir itini musallat et” diye beddua etmişti. Belasını çok kısa zamanda buldu. Bu olaydan hemen sonra Utbe, ticaret kafilesi ile birlikte Şam’a gitmek üzere yola çıkmıştı. Kafilede olan Hebbar bin Esved olanı şöyle anlatıyor: “Gece bir arslan develerin arasından gelerek sıra ile herkesi kokladı. Sıra Utbe’ye geldiğinde onu pençeleri arasına alarak parçaladı.”
Sonuç olarak hadiseleri veya kaderi anlamaya çalışabiliriz ama anlayamayız. Çünkü kaderi her karar yüzlerce noktaya bakar, binlerce parametre söz konusu olur. Bazen lokal bir hadise ana senaryonun dışında kalır, müsebbipleri derhal cezasını bulabilir. Bazen de en yürek dağlayan, olay vakti merhununu bekler.
Kaderin çarkları çoğu zaman arzumuza göre işlemez. “Tecri’r-riyâha bimâ lâ-teştehi’s-süfün”, yani rüzgarlar gemicilerin iştahına ve hevesine göre esmez. Hadiseler heveslerimize göre cereyan etmez.
Şeytan’a kıyamete kadar iğfal izni veren kader, Ebu Lehep ve emsallerine şeytani misyonlarını tamamlaması için izin verir. Gayretullah, geniş planda kader’in hikmet planına müdahale etmez. Zâlime mühlet verir.
Sonraki yazı: Zâlim’in mühleti ne zaman dolar?
[Veysel Ayhan] 26.2.2019 [TR724]
KHK’lı bir yargıç olarak, dosyamdaki ‘darbe delili’ni açıklıyorum [Ramazan Faruk Güzel]
Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın yakın bir zaman önce, “Hakim savcıların darbeye karıştığına dair tek bir delilimiz bile yok.” dediği basına yansıdı!
Şimdi bazı gazeteciler (Ahmet Dönmez gibi) çıkmış ardı sıra belgeler yayınlıyorlar, darbe soruşturmasında yer alan bazı savcıların tutanaklarını açıklıyorlar ve ortaya şöyle bir manzara çıkıyor: “Darbe daha olmadan olmuş gibi olaylar tutanak altına alınmış ve bu da öncelikle hedefteki 2.700 kadar yargı mensubunu gözaltına almak için yapılmıştı. Bunda maksat da darbenin mahiyetini soruşturacak kimselerin ekartesine yönelik idi, yoksa hakim savcıların darbe ile hiç bir alakası yoktu.”
Olur mu öyle şey?! Başkan vekili ve bir takım muhalif gazeteciler ne yapmakta, nereye varmak istemektedirler?! Hiç bir delil olmadan mı bu 5 bine yakın yargı mensubu ihraç oldu, darbeden soruşturuldu vs..? Bunu ancak kumpasçı, iftiracı, zorba insanlar yapar! Ki olamaz da! Hukukla uğraşmış insanların böyle şeyler yapması mümkün mü?!
Dolayısıyla da ben bu kadar insanı töhmet altında kalmaktan kurtarmak için kendimi feda ediyorum ve itiraf ediyorum ki; eski bir yargı mensubu ve darbeden soruşturulmakta ve yargılanmakta olan birisi olarak bende delil vardı! Kabul ediyorum! Detaylarına girmeden önce olayın perde arkasını az bir irdelemek istiyorum.
HAKİMLER, SAVCILAR ve GAZETECİLER!
“15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi”nin üzerinden 2,5 yıldan fazla zaman geçti ama hala sağlıklı bir şekilde soruşturulamıyor… üzerinde tartışılamıyor bile! Türkiye’de olup da bunu sorgulamaya kalkan herkes istisnasız soluğu “Soğuk Silivri hücreleri”nde alıyor! Gazeteci Ece Sevim Öztürk son kurbanlardan idi…
Darbe kime karşı yapıldı deniyor: Hükümete ve Erdoğan’a karşı. Meclis, “darbe araştırılsın” diyor, hükümet reddediyor. Meclis, Komisyon kuruyor; soruşturması engelleniyor ve kapatılıyor. “Uluslararası bir araştırma komisyonu kurulsun” deniyor, Hükümet reddediyor.
Darbe ile alakalı ilgili-ilgisiz herkes hesap veriyor, sorugulanıyor ama darbede en çok adı geçen Erdoğan, Fidan ve Akar ısrarla açıklama yapmaktan kaçınıyorlar. Erdoğan, kafası estikçe konuşuyor ekranlarda (komisyonlara değil!), darbeden haberdar olma saati ile ilgili bile 3 farklı zaman söyledi. Akar, Mecliste CHP’lilere celallenip iki laf edeyim dedi, o kadarlık atarında bir sürü açık çıktı.
Bu “Darbe muamması”nın vukuunda en acil 2 şey olmuştu:
1- “Biat etmeyebileceği” düşünülen ve önceden fişlenmiş olan 5 bine yakın yargı mensubu ivedilikle görevden alınmış, ihraç edilmiş ve bir çoğu da hapse atılmıştı,
2- Olayın üstüne gidebilecek, meseleyi irdeleyebilecek ne kadar gazete, medya kuruluşu varsa kapatılmış, sorgulama potansiyelindeki bütün gazeteciler, haberciler gözaltına alınmıştı. Kaldı ki zaten bu aşamaya gelmeden önce de merhaleli bir şekilde/ peyderpey muhalif yayınlara el konulmuş, gazetecilere jet soruşturmalar açılmış, tek tek içeriye alınmaya başlanmıştı.
Mıntıka temizliği yapıla yapıla gelinmişti o aşamaya. Şimdi ortalık süt liman. Muhalefet deseniz, majestelerini üzmeyecek şekilde, onların canını sıkmayacak şekilde görevlerini ifa ediyorlar, bu “mit”in üzerine gitmeden tatlı tatlı muhalefetçilik yapıyorlar. Şimdi CHP’li bir vekil vik vik konuşuyor kürsüde: “6728 yargıç ve Savcıyı sınavsız atadılar. Yeterlilik bile aramadılar!” Bunu derken bile, (söze besmele ile başlarcasına) önce Fetö’den, fetöcü yargıdan” vs bahsediyor, “Bak yanlış anlamayın, sizin cadı avınıza karşı değiliz ha, da..” demeye getiriyor. Sonra, “5 bin kadar yargı mensubunu da fetöcü diye atmıştınız ya” diyor.
EE, ne olmuş yani? “6728 yargıç ve Savcıyı sınavsız atadılar. Yeterlilik bile aramadılar!”
Aramamışlar… yani? Nasrettin Hoca’nın dediği, “Be adam, sen kazanın doğduğuna inanıyorsun da, öldüğüne mi inanmıyorsun?!”
Erdoğan dedi ya geçenlerde, “Yenikapı’ya gelirken iyiydi ama!” Evet, iyiydi! Koşa koşa gittiydiniz, “Çakma Darbe”yi meşrulaştırmaya ve kutsamaya. Şimdi hayırdır? Size “Yav, şimdilik idare edin, yargı dahil devlette çok büyük bir kıyım yapacağız, boşalan kadrolara sizin partiden de adamlar alacağız, sizi de göreceğiz merak etmeyin. Yeter ki şu darbe marbe hikayesini idare edin.” Dedi de şimdi yan mı çiziyor?!
Olur öyle. Hani Ruslara atfedilen, ama aslında bizim toplumdan çıkmış bir söz var ya: “Ayıyı dansa kaldırırsan, dans, sen vazgeçtiğin vakit değil, ayı vazgeçtiğinde sona erer.” Bu olayda da artık dizginleri Erdoğan’a verdiniz ve o ne isterse o olacak. Ne zaman “dans bitti” derse siz yerinize o zaman oturabileceksiniz.
BİR SORGULAYAN ÇIKARSA…
15 Temmuz’a dair akla hayale gelmedik hikayeler, kurgular, destanlar anlatılıyor, yazılıyor, çiziliyor. Bir sürü sahte kahramanları da türedi. Sahte işlerin, sahte kahramanlarını türetmesi de doğal.
Ama bin tane yalanın anlatıldığı yerde bir doğru hepsini sıfırlayabiliyor. Şimdilerde bunun bir örneği yaşanıyor. Hani sözün başında dedik ya, ‘bu darbe ile birlikte öncelikle ve ivedilikle bu kurgu darbeyi sorgulayabilecek, araştırabilecek yargı mensuplarını ve gazetecileri gözaltına aldılar’ diye. Şimdilerde Türkiye’de olup da bu meselenin üzerine gidebilecek bir gazeteci olmasa da yurtdışında bunu sorgulayabilecek kimseler var. Bunlardan birisi de araştırmacı gazeteci Ahmet Dönmez.
Sayın Dönmez, peşi sıra o darbe dönemine dair bazı belgeler ve tutanaklar yayınlıyor ve işin yargı boyutunu gözler önüne seriyor. Orada yayınlanan 2 belge bile şu son 2,5 yıldan fazla zamandır Gılgamış destanından daha uzun hikayelerin anlatıldığı yerde bütün bu yalan rüzgarlarını söndürmeye yetiyor. Hakikatin işte böyle bir de gücü vardır.
Ahmet Dönmez’in patreon hesabını, TR724 sitesini ve de bizim yazılarımızı takip edenler bilir;
Savcı Serdar Coşkun’un bir yazısı ile ilk etapta yaklaşık 2 bin 500 hakim ve savcı tutuklanmıştı. 2 Anayasa Mahkemesi üyesi, 104 Yargıtay üyesi ve 41 Danıştay üyesini de eklediğimizde sayı 2 bin 700’e yaklaşıyor. Dalga dalga ihraç edilen yargı mensuplarının sayısı ise toplamda 5 bine yaklaşıyor. Hepsi de darbe ile ilişkilendirilerek tutuklandı, gözaltı evraklarında da ‘Suç tarihi: 15 Temmuz’ yazıyordu.
Büyük bir kısmı tutuklanan toplam 4238 hakim ve savcı hakkında uzunca bir süre iddianame yazılmadı, tek kişilik hücrelerde tutuldular. Darbe ile sorgulanan hakim ve savcılara da “O gece nerede oldukları ve ne yaptıkları” dışında bir soru yöneltilemedi.
O zaman, 5 bin kadar hakim savcının darbe ile ne ilgili olabilir ki, ne alaka?! Daha Yurtta Sulh Konseyi’nde kimlerin olduğu, darbede hangi askerlerin yer aldığı hala belli değilken, taa Hakkari’deki savcıya varasıya bu kadar yargı mensubu ne demeye ihraç edilmişti ki?
O dönem adı HSYK olan Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, 28 Aralık 2016 tarihinde Habertürk’ten Sevilay Yılman’a meseleyi şöyle açıklıyordu: “Henüz yargı camiasında darbeye karıştığını, bizzat içinde olduğunu ispat ettiğimiz kimse yok! Onu henüz delillendiremedik.”
(Açığa alınmış ve bilhare ihraç olmuş ütün hakim savcıların “darbeye iştirak” davalarını “Fetö davalarına, Cemaat üyeliğine” çevirip 6 ile 8 yıl arasında cezalar verip geçmeye başlandı.)
DARBE DELİLİ VAR!
Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili çıkmış diyor ki, “Hakim savcıların darbeye karıştığına dair tek bir delilimiz bile yok.” Ben de diyorum ki delil var!
Nasıl olmaz? Kendimden biliyorum. “Darbeye iştirak” iddiası ile son ikamet adresim babamlara bir kaç kez gelindi, oradan biliyorum. (Bir Diyarbakır’dan talimatla, bir de Ankara’dan… Daha sonrakileri bilemiyorum.)
Bu bol polisli, uzun namlulu silahlı baskınlarda saatlerce aramalar, sorgulamalar yapılmış ve nihayetinde bir delil bulmuşlar: Bir adet Bank Asya müşteri temsilcisi kartviziti. Bayağa somut, ele avuca gelen, dokunmalık, okunmalık bir delil!
Polis sormuş: “Delil olarak götürelim mi savcım?”
“Tabii ki götüreceğiz!” diye cevaplamış savcı ve de o şok belgeyi götürmüşler.
Aklımda deli sorular uçuşmuştu; darbeden aylar önce yurtdışına çıkmış olmama, ülke yerin dibine girse, uzaya çıksa bile pek haberim olmayacak kadar uzak bir yerde ve günlük telaşlar içinde iken ben bu darbeye nasıl iştirak etmiş olabilirim ve darbeye delil olarak götürülmüş olan bu kartviziti darbede nasıl kullanmış olabilirim?!..
Daha sonra da babama sormuştum: “Baba bu kartvizit de ne iş?!” O da:
“Hiç bilmiyorum oğlum, reklam olarak mı geldi, biri mi bıraktı, hiç haberim yok.”
Şimdi HSK bizi görevden almış. HSK ki 6087 Sayılı Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kanununun 4. maddesine göre; bütün hakim – savcıların her türlü haklarını takip etmekle mükellef en yüksek, ali bir meslek kuruluşu/ kurulu. Bizimle bu kadar ilgili (en üst) kurul beni ve bu kadar insanı bir kerede görev alıyorsa, bir anda darbe gibi çok ağır bir itham ile suçluyorsa, bir bildiği vardır! Aksi taktirde HSK da, onun yönetimindekiler de, başkan vekili de, bu soruşturmayı yürüren savcılar da “en ağır iftiracı, kumpasçı, zorba, kanun tanımaz insanlar” demek olur. Kimse de böyle bir ihtimali düşünemez!
Eğer HSK Başkanvekilimiz Mehmet Yılmaz, “Yargı mensuplarının darbe ile iştirakına dair bir delil bile bulamadık” diyorsa, en azından bende buldukları darbe delilinden haberi yoktur! Aksi takdirde bu kadar kurum, bu kadar yargı insanı kendi yargı mensuplarına adi bir kumpas kurmuş ve iftira atmış kimseler konumuna düşmüş olur.
Son ikamet adresimde buldukları kartvizit üzerinde uzun süre düşündüm ve bu kadar insanı “iftiracı!” ithamından kurtarabilmek için kafa yordum. Sonunda aklıma çok ürkütücü bir fikir geldi! Bu kartvizitle pek alâ darbe yapabilirim aslında, biraz düşününce!
Mesela diyorum o darbe döneminde ben Türkiye’de olmuş olsaydım, Cumhurbaşkanı veya Genel Kurmay Başkanı’na filan yolda denk gelseydim ve o kartvizit de o esnada cebimde olsaydı ve onu boğazlarına dayayıp, “Bütün orduyu, ülkeyi bana verin, yoksa çizerim Alim Allah!” ve hatta “Lan”lı, Ulan”lı filan tehditkar bir kelime de kullansaydım. Neler neler olabilirdi, bir düşünsenize?
Hatta hatırlarsınız, dönemin GKB Hulusi Akar’ın darbe akşamı Tümgeneral Mehmet Dişli tarafından rehin alındığı rivayet olunmuştu. Akar’ın basına yansıyan görüntülerinde “boğasında izler” göze çarpmıştı. Bunun kemerden olduğu söylenmişti. Kemerle bu kadar darbe yapıldıysa, bir kartvizitle neler yapılırdı neler?!
Düşünükçe insana ürkütücü geliyor. Şahsen ben kendi kendimden ürktüm bile!
Şu an “yargı mensuplarının darbeye iştirakına dair” eldeki tek ve en somut delil, belge; Benim dosyamdaki bu kartvizittir. Yabana da atmayın. Yoksa, dediğim gibi, HSK da, onun yönetimindekiler de, başkan vekili de, bu soruşturmayı yürüren savcılar da “en ağır iftiracı, kumpasçı, zorba, kanun tanımaz insanlar” demek olur. Ki olamaz!
Bu kadar yüksek makamdaki insanları zandan kurtarmak için konunun erbabı olan film senaristlerinden, bilim kurgu, aksiyon yazarlarından, çizerlerinden yardım istiyorum; bir banka müşteri kartvizitinden daha ne gibi darbeler yapılabilir?.. Senaryoları bekliyorum. Bir vatandaşlık görevi olarak da gelenleri, sonraki yazılarımda yayınlamaya çalışırım. Yeter ki yargıyı bu töhmetten kurtaralım!
[Ramazan Faruk Güzel] 26.2.2019 [TR724]
Şimdi bazı gazeteciler (Ahmet Dönmez gibi) çıkmış ardı sıra belgeler yayınlıyorlar, darbe soruşturmasında yer alan bazı savcıların tutanaklarını açıklıyorlar ve ortaya şöyle bir manzara çıkıyor: “Darbe daha olmadan olmuş gibi olaylar tutanak altına alınmış ve bu da öncelikle hedefteki 2.700 kadar yargı mensubunu gözaltına almak için yapılmıştı. Bunda maksat da darbenin mahiyetini soruşturacak kimselerin ekartesine yönelik idi, yoksa hakim savcıların darbe ile hiç bir alakası yoktu.”
Olur mu öyle şey?! Başkan vekili ve bir takım muhalif gazeteciler ne yapmakta, nereye varmak istemektedirler?! Hiç bir delil olmadan mı bu 5 bine yakın yargı mensubu ihraç oldu, darbeden soruşturuldu vs..? Bunu ancak kumpasçı, iftiracı, zorba insanlar yapar! Ki olamaz da! Hukukla uğraşmış insanların böyle şeyler yapması mümkün mü?!
Dolayısıyla da ben bu kadar insanı töhmet altında kalmaktan kurtarmak için kendimi feda ediyorum ve itiraf ediyorum ki; eski bir yargı mensubu ve darbeden soruşturulmakta ve yargılanmakta olan birisi olarak bende delil vardı! Kabul ediyorum! Detaylarına girmeden önce olayın perde arkasını az bir irdelemek istiyorum.
HAKİMLER, SAVCILAR ve GAZETECİLER!
“15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi”nin üzerinden 2,5 yıldan fazla zaman geçti ama hala sağlıklı bir şekilde soruşturulamıyor… üzerinde tartışılamıyor bile! Türkiye’de olup da bunu sorgulamaya kalkan herkes istisnasız soluğu “Soğuk Silivri hücreleri”nde alıyor! Gazeteci Ece Sevim Öztürk son kurbanlardan idi…
Darbe kime karşı yapıldı deniyor: Hükümete ve Erdoğan’a karşı. Meclis, “darbe araştırılsın” diyor, hükümet reddediyor. Meclis, Komisyon kuruyor; soruşturması engelleniyor ve kapatılıyor. “Uluslararası bir araştırma komisyonu kurulsun” deniyor, Hükümet reddediyor.
Darbe ile alakalı ilgili-ilgisiz herkes hesap veriyor, sorugulanıyor ama darbede en çok adı geçen Erdoğan, Fidan ve Akar ısrarla açıklama yapmaktan kaçınıyorlar. Erdoğan, kafası estikçe konuşuyor ekranlarda (komisyonlara değil!), darbeden haberdar olma saati ile ilgili bile 3 farklı zaman söyledi. Akar, Mecliste CHP’lilere celallenip iki laf edeyim dedi, o kadarlık atarında bir sürü açık çıktı.
Bu “Darbe muamması”nın vukuunda en acil 2 şey olmuştu:
1- “Biat etmeyebileceği” düşünülen ve önceden fişlenmiş olan 5 bine yakın yargı mensubu ivedilikle görevden alınmış, ihraç edilmiş ve bir çoğu da hapse atılmıştı,
2- Olayın üstüne gidebilecek, meseleyi irdeleyebilecek ne kadar gazete, medya kuruluşu varsa kapatılmış, sorgulama potansiyelindeki bütün gazeteciler, haberciler gözaltına alınmıştı. Kaldı ki zaten bu aşamaya gelmeden önce de merhaleli bir şekilde/ peyderpey muhalif yayınlara el konulmuş, gazetecilere jet soruşturmalar açılmış, tek tek içeriye alınmaya başlanmıştı.
Mıntıka temizliği yapıla yapıla gelinmişti o aşamaya. Şimdi ortalık süt liman. Muhalefet deseniz, majestelerini üzmeyecek şekilde, onların canını sıkmayacak şekilde görevlerini ifa ediyorlar, bu “mit”in üzerine gitmeden tatlı tatlı muhalefetçilik yapıyorlar. Şimdi CHP’li bir vekil vik vik konuşuyor kürsüde: “6728 yargıç ve Savcıyı sınavsız atadılar. Yeterlilik bile aramadılar!” Bunu derken bile, (söze besmele ile başlarcasına) önce Fetö’den, fetöcü yargıdan” vs bahsediyor, “Bak yanlış anlamayın, sizin cadı avınıza karşı değiliz ha, da..” demeye getiriyor. Sonra, “5 bin kadar yargı mensubunu da fetöcü diye atmıştınız ya” diyor.
EE, ne olmuş yani? “6728 yargıç ve Savcıyı sınavsız atadılar. Yeterlilik bile aramadılar!”
Aramamışlar… yani? Nasrettin Hoca’nın dediği, “Be adam, sen kazanın doğduğuna inanıyorsun da, öldüğüne mi inanmıyorsun?!”
Erdoğan dedi ya geçenlerde, “Yenikapı’ya gelirken iyiydi ama!” Evet, iyiydi! Koşa koşa gittiydiniz, “Çakma Darbe”yi meşrulaştırmaya ve kutsamaya. Şimdi hayırdır? Size “Yav, şimdilik idare edin, yargı dahil devlette çok büyük bir kıyım yapacağız, boşalan kadrolara sizin partiden de adamlar alacağız, sizi de göreceğiz merak etmeyin. Yeter ki şu darbe marbe hikayesini idare edin.” Dedi de şimdi yan mı çiziyor?!
Olur öyle. Hani Ruslara atfedilen, ama aslında bizim toplumdan çıkmış bir söz var ya: “Ayıyı dansa kaldırırsan, dans, sen vazgeçtiğin vakit değil, ayı vazgeçtiğinde sona erer.” Bu olayda da artık dizginleri Erdoğan’a verdiniz ve o ne isterse o olacak. Ne zaman “dans bitti” derse siz yerinize o zaman oturabileceksiniz.
BİR SORGULAYAN ÇIKARSA…
15 Temmuz’a dair akla hayale gelmedik hikayeler, kurgular, destanlar anlatılıyor, yazılıyor, çiziliyor. Bir sürü sahte kahramanları da türedi. Sahte işlerin, sahte kahramanlarını türetmesi de doğal.
Ama bin tane yalanın anlatıldığı yerde bir doğru hepsini sıfırlayabiliyor. Şimdilerde bunun bir örneği yaşanıyor. Hani sözün başında dedik ya, ‘bu darbe ile birlikte öncelikle ve ivedilikle bu kurgu darbeyi sorgulayabilecek, araştırabilecek yargı mensuplarını ve gazetecileri gözaltına aldılar’ diye. Şimdilerde Türkiye’de olup da bu meselenin üzerine gidebilecek bir gazeteci olmasa da yurtdışında bunu sorgulayabilecek kimseler var. Bunlardan birisi de araştırmacı gazeteci Ahmet Dönmez.
Sayın Dönmez, peşi sıra o darbe dönemine dair bazı belgeler ve tutanaklar yayınlıyor ve işin yargı boyutunu gözler önüne seriyor. Orada yayınlanan 2 belge bile şu son 2,5 yıldan fazla zamandır Gılgamış destanından daha uzun hikayelerin anlatıldığı yerde bütün bu yalan rüzgarlarını söndürmeye yetiyor. Hakikatin işte böyle bir de gücü vardır.
Ahmet Dönmez’in patreon hesabını, TR724 sitesini ve de bizim yazılarımızı takip edenler bilir;
Savcı Serdar Coşkun’un bir yazısı ile ilk etapta yaklaşık 2 bin 500 hakim ve savcı tutuklanmıştı. 2 Anayasa Mahkemesi üyesi, 104 Yargıtay üyesi ve 41 Danıştay üyesini de eklediğimizde sayı 2 bin 700’e yaklaşıyor. Dalga dalga ihraç edilen yargı mensuplarının sayısı ise toplamda 5 bine yaklaşıyor. Hepsi de darbe ile ilişkilendirilerek tutuklandı, gözaltı evraklarında da ‘Suç tarihi: 15 Temmuz’ yazıyordu.
Büyük bir kısmı tutuklanan toplam 4238 hakim ve savcı hakkında uzunca bir süre iddianame yazılmadı, tek kişilik hücrelerde tutuldular. Darbe ile sorgulanan hakim ve savcılara da “O gece nerede oldukları ve ne yaptıkları” dışında bir soru yöneltilemedi.
O zaman, 5 bin kadar hakim savcının darbe ile ne ilgili olabilir ki, ne alaka?! Daha Yurtta Sulh Konseyi’nde kimlerin olduğu, darbede hangi askerlerin yer aldığı hala belli değilken, taa Hakkari’deki savcıya varasıya bu kadar yargı mensubu ne demeye ihraç edilmişti ki?
O dönem adı HSYK olan Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, 28 Aralık 2016 tarihinde Habertürk’ten Sevilay Yılman’a meseleyi şöyle açıklıyordu: “Henüz yargı camiasında darbeye karıştığını, bizzat içinde olduğunu ispat ettiğimiz kimse yok! Onu henüz delillendiremedik.”
(Açığa alınmış ve bilhare ihraç olmuş ütün hakim savcıların “darbeye iştirak” davalarını “Fetö davalarına, Cemaat üyeliğine” çevirip 6 ile 8 yıl arasında cezalar verip geçmeye başlandı.)
DARBE DELİLİ VAR!
Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili çıkmış diyor ki, “Hakim savcıların darbeye karıştığına dair tek bir delilimiz bile yok.” Ben de diyorum ki delil var!
Nasıl olmaz? Kendimden biliyorum. “Darbeye iştirak” iddiası ile son ikamet adresim babamlara bir kaç kez gelindi, oradan biliyorum. (Bir Diyarbakır’dan talimatla, bir de Ankara’dan… Daha sonrakileri bilemiyorum.)
Bu bol polisli, uzun namlulu silahlı baskınlarda saatlerce aramalar, sorgulamalar yapılmış ve nihayetinde bir delil bulmuşlar: Bir adet Bank Asya müşteri temsilcisi kartviziti. Bayağa somut, ele avuca gelen, dokunmalık, okunmalık bir delil!
Polis sormuş: “Delil olarak götürelim mi savcım?”
“Tabii ki götüreceğiz!” diye cevaplamış savcı ve de o şok belgeyi götürmüşler.
Aklımda deli sorular uçuşmuştu; darbeden aylar önce yurtdışına çıkmış olmama, ülke yerin dibine girse, uzaya çıksa bile pek haberim olmayacak kadar uzak bir yerde ve günlük telaşlar içinde iken ben bu darbeye nasıl iştirak etmiş olabilirim ve darbeye delil olarak götürülmüş olan bu kartviziti darbede nasıl kullanmış olabilirim?!..
Daha sonra da babama sormuştum: “Baba bu kartvizit de ne iş?!” O da:
“Hiç bilmiyorum oğlum, reklam olarak mı geldi, biri mi bıraktı, hiç haberim yok.”
Şimdi HSK bizi görevden almış. HSK ki 6087 Sayılı Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kanununun 4. maddesine göre; bütün hakim – savcıların her türlü haklarını takip etmekle mükellef en yüksek, ali bir meslek kuruluşu/ kurulu. Bizimle bu kadar ilgili (en üst) kurul beni ve bu kadar insanı bir kerede görev alıyorsa, bir anda darbe gibi çok ağır bir itham ile suçluyorsa, bir bildiği vardır! Aksi taktirde HSK da, onun yönetimindekiler de, başkan vekili de, bu soruşturmayı yürüren savcılar da “en ağır iftiracı, kumpasçı, zorba, kanun tanımaz insanlar” demek olur. Kimse de böyle bir ihtimali düşünemez!
Eğer HSK Başkanvekilimiz Mehmet Yılmaz, “Yargı mensuplarının darbe ile iştirakına dair bir delil bile bulamadık” diyorsa, en azından bende buldukları darbe delilinden haberi yoktur! Aksi takdirde bu kadar kurum, bu kadar yargı insanı kendi yargı mensuplarına adi bir kumpas kurmuş ve iftira atmış kimseler konumuna düşmüş olur.
Son ikamet adresimde buldukları kartvizit üzerinde uzun süre düşündüm ve bu kadar insanı “iftiracı!” ithamından kurtarabilmek için kafa yordum. Sonunda aklıma çok ürkütücü bir fikir geldi! Bu kartvizitle pek alâ darbe yapabilirim aslında, biraz düşününce!
Mesela diyorum o darbe döneminde ben Türkiye’de olmuş olsaydım, Cumhurbaşkanı veya Genel Kurmay Başkanı’na filan yolda denk gelseydim ve o kartvizit de o esnada cebimde olsaydı ve onu boğazlarına dayayıp, “Bütün orduyu, ülkeyi bana verin, yoksa çizerim Alim Allah!” ve hatta “Lan”lı, Ulan”lı filan tehditkar bir kelime de kullansaydım. Neler neler olabilirdi, bir düşünsenize?
Hatta hatırlarsınız, dönemin GKB Hulusi Akar’ın darbe akşamı Tümgeneral Mehmet Dişli tarafından rehin alındığı rivayet olunmuştu. Akar’ın basına yansıyan görüntülerinde “boğasında izler” göze çarpmıştı. Bunun kemerden olduğu söylenmişti. Kemerle bu kadar darbe yapıldıysa, bir kartvizitle neler yapılırdı neler?!
Düşünükçe insana ürkütücü geliyor. Şahsen ben kendi kendimden ürktüm bile!
Şu an “yargı mensuplarının darbeye iştirakına dair” eldeki tek ve en somut delil, belge; Benim dosyamdaki bu kartvizittir. Yabana da atmayın. Yoksa, dediğim gibi, HSK da, onun yönetimindekiler de, başkan vekili de, bu soruşturmayı yürüren savcılar da “en ağır iftiracı, kumpasçı, zorba, kanun tanımaz insanlar” demek olur. Ki olamaz!
Bu kadar yüksek makamdaki insanları zandan kurtarmak için konunun erbabı olan film senaristlerinden, bilim kurgu, aksiyon yazarlarından, çizerlerinden yardım istiyorum; bir banka müşteri kartvizitinden daha ne gibi darbeler yapılabilir?.. Senaryoları bekliyorum. Bir vatandaşlık görevi olarak da gelenleri, sonraki yazılarımda yayınlamaya çalışırım. Yeter ki yargıyı bu töhmetten kurtaralım!
[Ramazan Faruk Güzel] 26.2.2019 [TR724]
Ağaç, çiçek, hayvan görememiş çocuklar [Tarık Toros]
Farklı bir bakış açısı, olmadığınız bir yerden bakmak demektir.
Pergelin iğnesini doğru yere koyacaksınız.
Değilse, bakış açınız sapar.
**
Rahip Brunson olayında…
Trump Türkiye mahkemelerini takmamış…
Vatandaşının “rehin alındığını” söylemişti, defalarca.
En son…
Erdoğan, Sisi’ye yüklenmiş:
-O şimdi diyecek ki “yargı verdi kararı.”
-Tamam da orada yargı, seçim falan bunların hepsi hikâye.
-Orada tamamen otoriter, totaliter bir yapı var.
-Kimi istersen onu oraya getiriyorsun.
-İstediğin anda da onları alıyorsun.
**
Kişileri, olayları, ülkeleri özetlemedim özellikle.
Bu hatırlatmalara lüzum yok.
Herkes tutturabildiğine bindiriyor işte.
Bunu yaparken de, esasen olan biten itiraf ediliyor.
Bir lider, bir başkasının ülkesini deşifre ederken…
Kendi acınası, mahkemeleri hukuku takmayan, kanun tanımaz halini de yansıtıyor karşısındakine.
**
Ülkenin hali vaziyeti nedir, diye sorarlarsa:
Hukuk fakültesi öğretim üyesinin “hırsızların elini keselim” önerisini…
Ticaret bakanının, “Baktığınız ürünün fiyatı fahiş gelirse fotoğrafını çekip bize gönderin” çağrısını örnek verin yeter.
**
Üniversiteli kızı gözaltına alırken “taciz” değil açık cinsel saldırıda bulunan polis olayı turnusoldur mesela.
Kendine “evladım” diyen bakanı arkasına almasa, böyle hoyrat olmazdı.
Kıza yapılanı haklı göstermeye çalışırken birileri, “babası şucu bucu” demiş.
Velev ki öyle, kimse birileri ile kan bağı var diye böyle muameleyi hak etmez.
Ayrıca, polisin o sırada cinsel saldırıda bulunduğun kişinin “akraba sicilini” bilme olanağı da yok. Geçeceksiniz.
**
Ben böyle deyince sorular geldi:
-Polis önceden babasını bilse n’olur.
-Kız katil olsa n’olur.
-Tacizin hiçbir gerekçesi olamaz.
**
YouTube’dan tanıdığınız Korsikalı Hıdır da itiraz etmiş:
-İyi de kimse bu olayı gördüğünde kızın babasının bilmem neci olduğunu bilmiyor ve tepkilerini bundan dolayı dile getirmiyorlardı. Babası, Ankara emniyetinin saçma açıklamasıyla konuya dahil oldu, mutabık mıyız?
**
Pes ediyorum.
Deve ve boynu meselesine döndü olay.
Bi hayli de karıştı.
**
Eğri olmayan, dümdüz bir şey okudum.
Onunla bağlayayım.
Gazeteci Zehra Doğan, iki yıl sonra Tarsus cezaevinden tahliye oldu.
Şu sözleri, vicdanları titremiyorsa daha ne titretir bilemiyorum:
-Dışarıya hiç çıkmamış, hiç ağaç, çiçek, hayvan görememiş çocuklar var.
-O çocuklara sürekli olarak ağaç şöyle bir şey, çiçekler böyle güzel kokar diye anlatırdık.
-Bitince de bir daha anlatsana diye ısrar eden çocuklar…
-Güneş ışığı görmedikleri için kemikleri ağrıyan çocuklar bunlar.
-Oturup dinlenmek, biraz nefes alayım demek bile o çocukları düşündükçe artık neredeyse çok lüks.
[Tarık Toros] 26.2.2019 [TR724]
Pergelin iğnesini doğru yere koyacaksınız.
Değilse, bakış açınız sapar.
**
Rahip Brunson olayında…
Trump Türkiye mahkemelerini takmamış…
Vatandaşının “rehin alındığını” söylemişti, defalarca.
En son…
Erdoğan, Sisi’ye yüklenmiş:
-O şimdi diyecek ki “yargı verdi kararı.”
-Tamam da orada yargı, seçim falan bunların hepsi hikâye.
-Orada tamamen otoriter, totaliter bir yapı var.
-Kimi istersen onu oraya getiriyorsun.
-İstediğin anda da onları alıyorsun.
**
Kişileri, olayları, ülkeleri özetlemedim özellikle.
Bu hatırlatmalara lüzum yok.
Herkes tutturabildiğine bindiriyor işte.
Bunu yaparken de, esasen olan biten itiraf ediliyor.
Bir lider, bir başkasının ülkesini deşifre ederken…
Kendi acınası, mahkemeleri hukuku takmayan, kanun tanımaz halini de yansıtıyor karşısındakine.
**
Ülkenin hali vaziyeti nedir, diye sorarlarsa:
Hukuk fakültesi öğretim üyesinin “hırsızların elini keselim” önerisini…
Ticaret bakanının, “Baktığınız ürünün fiyatı fahiş gelirse fotoğrafını çekip bize gönderin” çağrısını örnek verin yeter.
**
Üniversiteli kızı gözaltına alırken “taciz” değil açık cinsel saldırıda bulunan polis olayı turnusoldur mesela.
Kendine “evladım” diyen bakanı arkasına almasa, böyle hoyrat olmazdı.
Kıza yapılanı haklı göstermeye çalışırken birileri, “babası şucu bucu” demiş.
Velev ki öyle, kimse birileri ile kan bağı var diye böyle muameleyi hak etmez.
Ayrıca, polisin o sırada cinsel saldırıda bulunduğun kişinin “akraba sicilini” bilme olanağı da yok. Geçeceksiniz.
**
Ben böyle deyince sorular geldi:
-Polis önceden babasını bilse n’olur.
-Kız katil olsa n’olur.
-Tacizin hiçbir gerekçesi olamaz.
**
YouTube’dan tanıdığınız Korsikalı Hıdır da itiraz etmiş:
-İyi de kimse bu olayı gördüğünde kızın babasının bilmem neci olduğunu bilmiyor ve tepkilerini bundan dolayı dile getirmiyorlardı. Babası, Ankara emniyetinin saçma açıklamasıyla konuya dahil oldu, mutabık mıyız?
**
Pes ediyorum.
Deve ve boynu meselesine döndü olay.
Bi hayli de karıştı.
**
Eğri olmayan, dümdüz bir şey okudum.
Onunla bağlayayım.
Gazeteci Zehra Doğan, iki yıl sonra Tarsus cezaevinden tahliye oldu.
Şu sözleri, vicdanları titremiyorsa daha ne titretir bilemiyorum:
-Dışarıya hiç çıkmamış, hiç ağaç, çiçek, hayvan görememiş çocuklar var.
-O çocuklara sürekli olarak ağaç şöyle bir şey, çiçekler böyle güzel kokar diye anlatırdık.
-Bitince de bir daha anlatsana diye ısrar eden çocuklar…
-Güneş ışığı görmedikleri için kemikleri ağrıyan çocuklar bunlar.
-Oturup dinlenmek, biraz nefes alayım demek bile o çocukları düşündükçe artık neredeyse çok lüks.
[Tarık Toros] 26.2.2019 [TR724]
Bankalara seçim talimatı radara yakalandı [Semih Ardıç]
Ziraat Bankası’nın konut kredilerinin aylık maliyetini yüzde 0,90’a indirmesi ile başlayan furya seçim tarihi yaklaştıkça yaygın bir uygulamaya dönüşüyor.
Futbol kulüplerinin 11 milyar TL borcunun tehir edilmesinden batık kredi kartı sahiplerinin kurtarılmasına kadar her sahada bankalara talimatla iş yaptırılıyor.
NAKİT KRİZİ SUNİ KREDİLERLE AŞILAMAZ
Bankacılığın fıtratında risk analizi vardır. Kredi tahsis edilecek kişi veya şirketin bilançosunun sağlam olup olmadığına bakılır. Orada bir gedik varsa ötesi çok fazla bir mânâ ifade etmez.
Krizin nakit döngüsünü kırması hükûmeti rahatsız ediyor. Esnaf karşılıksız çeklerden, tahsilatın aksamasından dert yanıyor.
Bütün bunların oy kaybı olarak 31 Mart’ta kendisine fatura edileceğinden endişe eden iktidar krizi sağa sola talimat vererek aşacağı vehmine kapıldı.
BDDK VE MERKEZ BANKASI YANGINA KÖRÜKLE GİDİYOR
Bankacılığı teftiş etmesi icap eden Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ile para otoritesi Merkez Bankası (TCMB) seçim ayarlı musluğu gevşetme siyasetinde sahada ileri uçta top koşturuyor.
Tahsilat riskinin had safhaya çıktığını, batık kredi tuturanın 101 milyar TL olduğunu bile bile “ver Mehter’i” diyorlar. Yangına körükle gidiyorlar.
BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben ve TCMB Başkarı Murat Çekinkaya, Saray’a göbekten bağlı iki isim olduğu için savruk kararlarına kimse şaşırmıyor. Varlık sebepleri talimatları birebir tatbik etmek değil mi?
16 Şubat’ta TCMB, bankaların mevduat mukabili tuttuğu munzam karşılıkları Türk Lirası hesaplar için düşürdü.
17 Şubat’ta Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, bankaların kredi vermeye devam etmesini beklediğini söyledi. İki gün evvel de BDDK ihtiyaç kredilerinde 36 ay vade tahdidini 60 ay (5 sene) çıkardı.
İŞSİZLERE NE KREDİSİNDEN BAHSEDİYORSUNUZ?
Siyasi talimatla vatandaşı rahatlatacağını zanneden bir ekonomi idaresi… Son bir senede 1,2 milyon kişi işsiz kaldı. Enflasyon satın alma gücünün üzerine kâbus gibi çöktü.
Talep tarafından şartlar hiç olmadığı kadar ağır. Arz tarafında talimatın nasıl karşılandığına bakıldığında kamu bankaları haricinde diğer bankaların vanayı kısmaya devam ettiği müşahede ediliyor. Doğru olanı yapıyorlar.
4 Ocak’ta toplam 776,5 milyar TL kredi hacmine sahip olan yerli özel bankalar 15 Şubat’a gelindiğinde 770,3 milyar TL’ye geriledi. Bir başka ifade ile yerli özel bankalar hükûmetin dört bir koldan “kredi verin” talimatına pek kulak asmamış.
İlave kredi tahsis etmek bir tarafa 6,2 milyar TL krediyi kapatmış. Yabancı sermayeli bankalarda musluğu kısma temayülü daha bariz. Yabancıların kredi hacmi 45 günde 11,2 milyar TL azalmış.
KAMU BANKALARININ RİSKİ VATANDAŞIN SIRTINDA
Aynı dönemde sadece kamu bankaları (Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank) vanayı sonuna kadar açmış.
4 Ocak’ta 1 trilyon 15 milyar TL kredi kullandıran kamu bankaları 15 Şubat’ta kredi tutarını 1 trilyon 21 milyar TL’ye çıkardı. 3 kamu bankası net 5,8 milyar TL kredi tahsis etmiş.
Kamu bankalarının tuzu kuru. Kimse hesap sormuyor. Nasıl olsa “görev zararı” diye bir kalem var. At oraya batık kredileri unutulsun! Akaryakıta her hafta yüzde 5 zam niye geliyor?
Yabancıların veya Koç, Sabancı ve Anadolu gibi büyük holdinglerin bankaları frene basarken kamu bankaları tam gaz nasıl gidebiliyor? Seçime kadar gitsin de ötesini düşünen yok.
Komaya girmiş hastayı suni teneffüs veya Asprin ile ayağa kaldırabileceklerini zannediyorlar.
RİSK FAİZ VE KUR ARTIŞI DEMEKTİR
Batık krediler haftada birkaç milyar TL artarken bankalara yüklenmek ateşle oynamaktır. Bankalara itimat sarsılırsa top yekûn ekonominin bundan zarar göreceğini unutmamak lazım.
En küçük hareketlilikte dolar yeniden hareketlenebilir ve faizler daha yüksek oranlara tırmanabilir.
En parlak tahminlerde bile 2019 senesinde Türkiye’nin millî gelirinin (GSYİH) yüzde 2-3 daralacağı belirtiliyor. Enflasyonun ise tanzim satış çadırlarına, masa başı oyunlara rağmen yüzde 17’nin altına inmesine ihtimal verilmiyor.
YATIRIMCILARIN AKIL HOCASI İKAZ ETTİ
Türkiye’yi anti-demokratik uygulamalarla batıdan son sürat uzaklaştıran Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) piyasaların hâlâ Londra, Frankfurt ve New York ile iç içe olduğunu bilmiyor olamaz.
Yabancıların seneler içinde yüz milyarlarca dolar yatırım yaptığı bir piyasada bankaların ayarları ile oynamak kimsenin dikkatinden kaçmaz.
Nitekim yatırımcıların akıl hocası Moody’s herkesi ayağını yorganına göre uzatmaya davet etti. AKP hükûmetini de ikaz etti: “Türkiye’de kredi büyümesi için alınan tedbirler bankalar için negatif.”
AŞIRI HIZ CEZALARI SEÇİMDEN SONRA
Moody’s , “Yapılan son hamleler, bankalar için kredi tarafında negatif bir pozisyona sebep olurken beklenmedik riskler ortaya çıktı ve marjları olumsuz yönde etkiledi. Türk bankaları 2018’de kredi büyümesindeki düşmenin ardından ekonomiye kredi vermeyi sürdürme baskısı altındalar.” tespitinde bulundu.
Krizden çıkışı sağlayacak kalıcı bir ıslahat paketi hazırlamak yerine günübirlik manevralar kimsenin dikkatinden kaçmıyor. Seçim kredileri, seçim ekonomisi ve diğer irrasyonel hamleler bir bir not ediliyor.
AKP’nin halihazırda ekonomi otoyolunda yediği aşırı hız cezaları seçimden sonra herkesin adresine postalanacak. Hem de dakikası dakikasına fotoğraflı…
[Semih Ardıç] 26.2.2019 [TR724]
Futbol kulüplerinin 11 milyar TL borcunun tehir edilmesinden batık kredi kartı sahiplerinin kurtarılmasına kadar her sahada bankalara talimatla iş yaptırılıyor.
NAKİT KRİZİ SUNİ KREDİLERLE AŞILAMAZ
Bankacılığın fıtratında risk analizi vardır. Kredi tahsis edilecek kişi veya şirketin bilançosunun sağlam olup olmadığına bakılır. Orada bir gedik varsa ötesi çok fazla bir mânâ ifade etmez.
Krizin nakit döngüsünü kırması hükûmeti rahatsız ediyor. Esnaf karşılıksız çeklerden, tahsilatın aksamasından dert yanıyor.
Bütün bunların oy kaybı olarak 31 Mart’ta kendisine fatura edileceğinden endişe eden iktidar krizi sağa sola talimat vererek aşacağı vehmine kapıldı.
BDDK VE MERKEZ BANKASI YANGINA KÖRÜKLE GİDİYOR
Bankacılığı teftiş etmesi icap eden Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ile para otoritesi Merkez Bankası (TCMB) seçim ayarlı musluğu gevşetme siyasetinde sahada ileri uçta top koşturuyor.
Tahsilat riskinin had safhaya çıktığını, batık kredi tuturanın 101 milyar TL olduğunu bile bile “ver Mehter’i” diyorlar. Yangına körükle gidiyorlar.
BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben ve TCMB Başkarı Murat Çekinkaya, Saray’a göbekten bağlı iki isim olduğu için savruk kararlarına kimse şaşırmıyor. Varlık sebepleri talimatları birebir tatbik etmek değil mi?
16 Şubat’ta TCMB, bankaların mevduat mukabili tuttuğu munzam karşılıkları Türk Lirası hesaplar için düşürdü.
17 Şubat’ta Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, bankaların kredi vermeye devam etmesini beklediğini söyledi. İki gün evvel de BDDK ihtiyaç kredilerinde 36 ay vade tahdidini 60 ay (5 sene) çıkardı.
İŞSİZLERE NE KREDİSİNDEN BAHSEDİYORSUNUZ?
Siyasi talimatla vatandaşı rahatlatacağını zanneden bir ekonomi idaresi… Son bir senede 1,2 milyon kişi işsiz kaldı. Enflasyon satın alma gücünün üzerine kâbus gibi çöktü.
Talep tarafından şartlar hiç olmadığı kadar ağır. Arz tarafında talimatın nasıl karşılandığına bakıldığında kamu bankaları haricinde diğer bankaların vanayı kısmaya devam ettiği müşahede ediliyor. Doğru olanı yapıyorlar.
4 Ocak’ta toplam 776,5 milyar TL kredi hacmine sahip olan yerli özel bankalar 15 Şubat’a gelindiğinde 770,3 milyar TL’ye geriledi. Bir başka ifade ile yerli özel bankalar hükûmetin dört bir koldan “kredi verin” talimatına pek kulak asmamış.
İlave kredi tahsis etmek bir tarafa 6,2 milyar TL krediyi kapatmış. Yabancı sermayeli bankalarda musluğu kısma temayülü daha bariz. Yabancıların kredi hacmi 45 günde 11,2 milyar TL azalmış.
KAMU BANKALARININ RİSKİ VATANDAŞIN SIRTINDA
Aynı dönemde sadece kamu bankaları (Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank) vanayı sonuna kadar açmış.
4 Ocak’ta 1 trilyon 15 milyar TL kredi kullandıran kamu bankaları 15 Şubat’ta kredi tutarını 1 trilyon 21 milyar TL’ye çıkardı. 3 kamu bankası net 5,8 milyar TL kredi tahsis etmiş.
Kamu bankalarının tuzu kuru. Kimse hesap sormuyor. Nasıl olsa “görev zararı” diye bir kalem var. At oraya batık kredileri unutulsun! Akaryakıta her hafta yüzde 5 zam niye geliyor?
Yabancıların veya Koç, Sabancı ve Anadolu gibi büyük holdinglerin bankaları frene basarken kamu bankaları tam gaz nasıl gidebiliyor? Seçime kadar gitsin de ötesini düşünen yok.
Komaya girmiş hastayı suni teneffüs veya Asprin ile ayağa kaldırabileceklerini zannediyorlar.
RİSK FAİZ VE KUR ARTIŞI DEMEKTİR
Batık krediler haftada birkaç milyar TL artarken bankalara yüklenmek ateşle oynamaktır. Bankalara itimat sarsılırsa top yekûn ekonominin bundan zarar göreceğini unutmamak lazım.
En küçük hareketlilikte dolar yeniden hareketlenebilir ve faizler daha yüksek oranlara tırmanabilir.
En parlak tahminlerde bile 2019 senesinde Türkiye’nin millî gelirinin (GSYİH) yüzde 2-3 daralacağı belirtiliyor. Enflasyonun ise tanzim satış çadırlarına, masa başı oyunlara rağmen yüzde 17’nin altına inmesine ihtimal verilmiyor.
YATIRIMCILARIN AKIL HOCASI İKAZ ETTİ
Türkiye’yi anti-demokratik uygulamalarla batıdan son sürat uzaklaştıran Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) piyasaların hâlâ Londra, Frankfurt ve New York ile iç içe olduğunu bilmiyor olamaz.
Yabancıların seneler içinde yüz milyarlarca dolar yatırım yaptığı bir piyasada bankaların ayarları ile oynamak kimsenin dikkatinden kaçmaz.
Nitekim yatırımcıların akıl hocası Moody’s herkesi ayağını yorganına göre uzatmaya davet etti. AKP hükûmetini de ikaz etti: “Türkiye’de kredi büyümesi için alınan tedbirler bankalar için negatif.”
AŞIRI HIZ CEZALARI SEÇİMDEN SONRA
Moody’s , “Yapılan son hamleler, bankalar için kredi tarafında negatif bir pozisyona sebep olurken beklenmedik riskler ortaya çıktı ve marjları olumsuz yönde etkiledi. Türk bankaları 2018’de kredi büyümesindeki düşmenin ardından ekonomiye kredi vermeyi sürdürme baskısı altındalar.” tespitinde bulundu.
Krizden çıkışı sağlayacak kalıcı bir ıslahat paketi hazırlamak yerine günübirlik manevralar kimsenin dikkatinden kaçmıyor. Seçim kredileri, seçim ekonomisi ve diğer irrasyonel hamleler bir bir not ediliyor.
AKP’nin halihazırda ekonomi otoyolunda yediği aşırı hız cezaları seçimden sonra herkesin adresine postalanacak. Hem de dakikası dakikasına fotoğraflı…
[Semih Ardıç] 26.2.2019 [TR724]
Süleymaniye AVM [Alper Ender Fırat]
Arkadaşlarımız hatırlayacaktır, kendi aramızda yaptığımız sohbetlerde ülkedeki inşaat çılgınlığını anlatırken ‘utanmasalar Süleymaniye’yi de yıkıp inşaat yaparlar’ diye konuşur dururduk. Bu yüzden haberi ilk gördüğümde bunun bir Zaytung haberi sandım. Twitter’de bir kara mizah hesabının ürettiği haber zannedip ciddiye almamıştım ama malesef öyle değilmiş. Elinde kazmadan ve beton mikserinden başka hiçbir şey olmayan bir güruh yeni inşaatlar yapmak için Süleymaniye’yi de hedefine almış, sanıyorum bundan sonra sıra Sultanahmet bölgesine gelecek.
Süleymaniye’nin etrafındaki tarihi alanları bırakın yıkıp yeniden yapmayı bunu dillendirmek bile herkesi dehşete düşürmesi gerekir. ‘Mona Lisa’ tablosunun bizde olduğunu düşünün, ‘onun renkleri biraz solmuş kavak pano üzerindeki resmi silip daha canlı renklerle yeniden yapacağız ve tablo herkesin ilgi odağı olacak’ desek dünya ayağa kalkar.
AKP hükümetinin bugüne kadar gerçekleştirdiği ve skandal olmayan neredeyse bir tane restorasyon örneği yoktur. İstanbul Narmanlı Han ya da Konya’da Sultan Kılıçarslan Köşkü’nün restorasyon adı altında ortadan kaldırılışı hafızalarımızda daha taptaze duruyor. Ya da İstanbul’daki Tekfur Sarayı’nı restore ederken klima ve merdiven takılıp, üzerine çatı yapılmasını ve bir kapalı mekana dönüştürülmesini de hatırlayacaksınız. Mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Uğur Tanyeli restore edildikten sonra bu yer için ‘Antalya’daki temalı tatil köylerinden biri haline getirilmiş’ demişti. AKP döneminde bunun gibi yüzlerce restorasyon faciası saymak mümkün.
Süleymaniye gibi muhteşem Süleyman ile muhteşem Sinan’ın yadigarı bir yerin betonperestler tarafından yıkılıp yeniden yapılmasındaki niyeti AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan çok açık şekilde ifade ediliyor. Diyor ki ‘Oralar çok ciddi bir çekim haline gelecek.’ İşte en korkunç niyet bu cümlede açık açık ifade ediliyor. Süleymaniye ve çevresi yüzlerce yıllık geleneğinden ve otantikliğinden kopartılarak çirkin bir AVM’ye dönüştürülecek. Bir metrekarenin on binlerce dolar ettiği ve edeceği bir bölgede, imar tadilatlarının, genişlemelerin, plan değişikliklerinin, su-istimallerinin bini bir para olacaktır. Bu tür suiistimalleri de kimsenin denetleyebilmesi mümkün değildir. Bir yayın yasağı ile çalışmaların kamuoyundan gizlenmesi o kadar kolay ki! Üçüncü köprü yapılırken yaşananları hatırlayın. Helikopterlere o bölgeye uçuş yasağı getirildiğini, fotoğraf çekimlerin yasaklandığını unutabilir miyiz? En korkunç facialar bile tartışılmadan hemencecik sümenaltı ediliyor. Bu ülkede yayın yasağı getirmekten daha kolay ne var?
Hem önümüzde çok canlı bir Sulukule örneği var. AKP’nin kamuoyu baskısı ve yargı denetiminden kısmen korktuğu zamanlarda bile Sulukule’deki suiistimallerin haddi hesabı yoktu. Binlerce yıllık surların dibine, beton villalar yapan bir zihniyetin hiçbir denetimin olmadığı bir zamanda Süleymaniye’ye neler yapacağını düşünebiliyor musunuz? Yine az çok kamuoyu baskısının olduğu zamanlarda metro köprüsünün paslı hançerini Süleymaniye’nin yani medeniyetimizin siluetine saplamadılar mı?
Her şeyin oldu-bittiyle halledildiği bir ülkede Süleymaniye’nin beton çöplüğü bir rezidansa dönüştürülmesinde millete kalan ‘hazmetmekten’ başka bir şey olmayacaktır. Bu ülke hangi oldu-bittiyi hatmetmedi?
İMÇ Bloklarını, Vatan ve Millet Caddelerini, Laleli’nin, Fatih’in imara açılmasını, binlerce yıllık bir suriçini beton yığınağı haline getirilmesini, Boğazın her tarafını imara açıp, bütün medeniyetimizin üstünün gökdelenlerle karartılmasını, hepsini hazmetti.
Tarihi bölgelerin yeniden yapılmasının dünyada örnekleri var elbette. Mesela Almanya’nın tarihi Dresden kenti aslına uygun olarak yeniden inşaa edildi ve ediliyor. Ama oradaki niyet Alman kültürünün ana kentlerinden biri olan Dresden’i yeniden ortaya çıkartmaktan başka bir şey değildi. Ortaçağ’ın masal kenti Dresden bildiğiniz gibi İkinci dünya savaşının bitmesinden hemen sonra savaş uçakları tarafından yerle bir edilmişti. Uçaklardan atılan bombalarla bütün bir kent tek kelime ile harabeye dönmüştü. Bu bölge savaştan sonra Sovyetlerin kontrolüne verilmiş, onlar da yıkılan yerlere toplu konutlar inşaa ederek tarihsel mirası tamamen ortadan kaldırmışlardı. 1990 yılında iki Almanya’nın birleşmesinden sonra Alman hükümetleri sonradan yapılan konutların hepsini kamulaştırıp yıktı ve Dresden’in savaş öncesi haliyle birebir yeniden inşa etmeye başladılar. Bunu da yaparken Almanları harekete geçiren tek şey Alman kültürel mirasının yeniden ortaya çıkartılmasından başka bir şey değildi.
Eğer sizin de derdiniz Osmanlı ise İstanbul’u zerre kadar dert ediyorsanız, Laleli’nin, Fatih’in ucube binalarını, yeni yapılmış kamu binalarını yıkıp tıpkı Dresden’de yapıldığı gibi 150 yıl önceki Sur içini yeniden inşa edin.
[Alper Ender Fırat] 226.2.2019 [TR724]
Süleymaniye’nin etrafındaki tarihi alanları bırakın yıkıp yeniden yapmayı bunu dillendirmek bile herkesi dehşete düşürmesi gerekir. ‘Mona Lisa’ tablosunun bizde olduğunu düşünün, ‘onun renkleri biraz solmuş kavak pano üzerindeki resmi silip daha canlı renklerle yeniden yapacağız ve tablo herkesin ilgi odağı olacak’ desek dünya ayağa kalkar.
AKP hükümetinin bugüne kadar gerçekleştirdiği ve skandal olmayan neredeyse bir tane restorasyon örneği yoktur. İstanbul Narmanlı Han ya da Konya’da Sultan Kılıçarslan Köşkü’nün restorasyon adı altında ortadan kaldırılışı hafızalarımızda daha taptaze duruyor. Ya da İstanbul’daki Tekfur Sarayı’nı restore ederken klima ve merdiven takılıp, üzerine çatı yapılmasını ve bir kapalı mekana dönüştürülmesini de hatırlayacaksınız. Mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Uğur Tanyeli restore edildikten sonra bu yer için ‘Antalya’daki temalı tatil köylerinden biri haline getirilmiş’ demişti. AKP döneminde bunun gibi yüzlerce restorasyon faciası saymak mümkün.
Süleymaniye gibi muhteşem Süleyman ile muhteşem Sinan’ın yadigarı bir yerin betonperestler tarafından yıkılıp yeniden yapılmasındaki niyeti AKP Genel Başkanı Recep T. Erdoğan çok açık şekilde ifade ediliyor. Diyor ki ‘Oralar çok ciddi bir çekim haline gelecek.’ İşte en korkunç niyet bu cümlede açık açık ifade ediliyor. Süleymaniye ve çevresi yüzlerce yıllık geleneğinden ve otantikliğinden kopartılarak çirkin bir AVM’ye dönüştürülecek. Bir metrekarenin on binlerce dolar ettiği ve edeceği bir bölgede, imar tadilatlarının, genişlemelerin, plan değişikliklerinin, su-istimallerinin bini bir para olacaktır. Bu tür suiistimalleri de kimsenin denetleyebilmesi mümkün değildir. Bir yayın yasağı ile çalışmaların kamuoyundan gizlenmesi o kadar kolay ki! Üçüncü köprü yapılırken yaşananları hatırlayın. Helikopterlere o bölgeye uçuş yasağı getirildiğini, fotoğraf çekimlerin yasaklandığını unutabilir miyiz? En korkunç facialar bile tartışılmadan hemencecik sümenaltı ediliyor. Bu ülkede yayın yasağı getirmekten daha kolay ne var?
Hem önümüzde çok canlı bir Sulukule örneği var. AKP’nin kamuoyu baskısı ve yargı denetiminden kısmen korktuğu zamanlarda bile Sulukule’deki suiistimallerin haddi hesabı yoktu. Binlerce yıllık surların dibine, beton villalar yapan bir zihniyetin hiçbir denetimin olmadığı bir zamanda Süleymaniye’ye neler yapacağını düşünebiliyor musunuz? Yine az çok kamuoyu baskısının olduğu zamanlarda metro köprüsünün paslı hançerini Süleymaniye’nin yani medeniyetimizin siluetine saplamadılar mı?
Her şeyin oldu-bittiyle halledildiği bir ülkede Süleymaniye’nin beton çöplüğü bir rezidansa dönüştürülmesinde millete kalan ‘hazmetmekten’ başka bir şey olmayacaktır. Bu ülke hangi oldu-bittiyi hatmetmedi?
İMÇ Bloklarını, Vatan ve Millet Caddelerini, Laleli’nin, Fatih’in imara açılmasını, binlerce yıllık bir suriçini beton yığınağı haline getirilmesini, Boğazın her tarafını imara açıp, bütün medeniyetimizin üstünün gökdelenlerle karartılmasını, hepsini hazmetti.
Tarihi bölgelerin yeniden yapılmasının dünyada örnekleri var elbette. Mesela Almanya’nın tarihi Dresden kenti aslına uygun olarak yeniden inşaa edildi ve ediliyor. Ama oradaki niyet Alman kültürünün ana kentlerinden biri olan Dresden’i yeniden ortaya çıkartmaktan başka bir şey değildi. Ortaçağ’ın masal kenti Dresden bildiğiniz gibi İkinci dünya savaşının bitmesinden hemen sonra savaş uçakları tarafından yerle bir edilmişti. Uçaklardan atılan bombalarla bütün bir kent tek kelime ile harabeye dönmüştü. Bu bölge savaştan sonra Sovyetlerin kontrolüne verilmiş, onlar da yıkılan yerlere toplu konutlar inşaa ederek tarihsel mirası tamamen ortadan kaldırmışlardı. 1990 yılında iki Almanya’nın birleşmesinden sonra Alman hükümetleri sonradan yapılan konutların hepsini kamulaştırıp yıktı ve Dresden’in savaş öncesi haliyle birebir yeniden inşa etmeye başladılar. Bunu da yaparken Almanları harekete geçiren tek şey Alman kültürel mirasının yeniden ortaya çıkartılmasından başka bir şey değildi.
Eğer sizin de derdiniz Osmanlı ise İstanbul’u zerre kadar dert ediyorsanız, Laleli’nin, Fatih’in ucube binalarını, yeni yapılmış kamu binalarını yıkıp tıpkı Dresden’de yapıldığı gibi 150 yıl önceki Sur içini yeniden inşa edin.
[Alper Ender Fırat] 226.2.2019 [TR724]
HSK Başkanvekili, AKP’lileri kandırmış: İtirafçılar bugün hakim koltuğunda [Ahmet Dönmez]
Aşağıda paylaşacağım ifade, bir hâkime ait. Daha doğrusu bu ifadeyi verdikten sonra hâkim olmaya ‘hak kazanmış’.
Birlikte cemaat yurdunda kaldığı 32 arkadaşının ismini vererek… Fakat ifadeyi okuyunca hayretler içerisinde kalıyorsunuz. Çünkü bir kelime bile suç niteliği taşıyan bir bilgi ya da suçlama yok. Sadece isimler vererek bazı insanları ifşa etmiş.
Buradan da “Herkes müsterih olsun. İtirafta bulunan FETÖ’cü hakim ve savcılar mesleğe dönemeyecek” diyen Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın doğruyu söylemediği anlaşılıyor. Bunun gibi, hakim ve savcı yargılama dosyalarında bir çok belge var. Bunlar, itirafçı tutanakları. Daha doğrusu ‘itiraf’ da denemez, çünkü verilen bilgiler içerisinde suç niteliği taşıyan bir şey yok. Dolayısıyla “Neyin itirafı?” sorusu cevap bulamıyor. Sadece ‘mensubiyet’ tesbiti yapılmış. Bu da sürecin aslında darbe ile pek ilgisi olmadığını, haddizatında cemaatin ve bizatihi cemaat gönüllülerinin tasfiyesini amaçladığını gösteren örneklerden bir tanesi. Bu ifadelere dayanarak onlarca yargı mensubunun hayatı kararırken ‘itirafta’ bulunan kişilerin önü açılmış. Bu hâkimler, şu anda bir yandan mahkemelerde ‘tanıklık’ yaparken diğer yandan kendi mahkemelerinde ‘adalet dağıtıyorlar’.
Sözünü ettiğim ifadeler, Adalet Akademisi adalet müfettişlerine verilen ‘tanık’ beyanları. İçlerinden bir tanesini model olarak alacağım. Ancak hedefim bu ifadeleri veren şahıslar değil. Onu, şu anda hakimlik yapan bu insanların ‘hukuk’ anlayışlarına ve vicdanlarına havale ediyorum. Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta, böylesine utanç verici yöntemleri adalet mekanizmasının içine sokan, kurumsallaştıran, hiç bir suç unsuru taşımadığı halde bu jurnallere ‘delil’ muamelesi yapan, cadı avı yürüten, kollektif suç üreterek kolektif cezalandırma yoluna giden ve eşitlik ilkesini ayaklarının altında çiğneyen HSK’dır.
KIRAKKALE’DE HÂKİM ADAYI İDİ
İfadeyi veren kişi, o sırada Kırıkkale Adliyesi’nde 19. Dönem adli yargı hakim adayı olan D.A.A.. 15 Temmuz askeri darbe girişiminden 2 ay sonra, 23 Eylül 2016 tarihinde Türkiye Adalet Akademisi’nde adalet müfettişleri Ramazan Akcan ve Ercan Kurnaz’a ifade vermiş.
2010 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdiğini, 2014’te mezun olduğunu belirttikten sonra cemaatteki geçmişini anlatıyor. Lisedeyken Kırıkkale Maltepe Dershanesi’nde üniversite sınavına hazırlandığını ve kazandıktan sonra da 4 yıl boyunca cemaate yakın bir kız yurdunda kaldığını söylüyor.
Yurtta dini sohbetler yapıldığı, Fethullah Gülen’in kitaplarının okunduğu, sohbetlerinin dinlendiği ve Asya Termal Otel’de kamp yapıldığı gibi bilgiler paylaşıyor. Bu dönemde kendisinin bir çok aktiviteye katılmadığını, hiç zorlanmadığını, istediği saatte yurda giriş çıkış yaptığını ifade ediyor. “Kaldığım dönem boyunca devlet ve hükümet aleyhine olumsuz herhangi bir durumla karşılaşmadım.” diyen D.A.A., dershanelerin kapatılması kararından sonra bazı kişilerden twit atmalarının istendiğini ama kendisinden böyle bir talepte bulunulmadığını aktarıyor. “Hakimlik savcılık sınav sorularının çalındığına, yurtta veya evde bulunan öğrencilere verildiğine dair herhangi bir bilgim yoktur.” diyor.
32 ARKADAŞININ İSMİNİ VERMİŞ, ORTADA SUÇ YOK
Buna rağmen hemen peşinden, “Aşağıda ismini belirttiğim kişiler, üniversite döneminde cemaat evlerinde ve/veya yurtlarında kalan kişilerdir” diyerek 32 arkadaşının isimlerini sıralıyor ve haklarında özet bilgiler veriyor. Ben bunlardan bazılarını alıntılayacağım. Dileyen paylaştığım belgeden tamamını okuyabilir. Burada önemli olan, verilen bu bilgilerin ne olduğu, ortada suç niteliği taşıyan bir bilgi olup olmadığı ve bu ifadeden sonra D.A.A.’nın önünün nasıl açıldığı.
Buyurun, okuyalım:
F.K.: 10. Dönem idari yargı hâkim adayı. Sonradan Diyarbakır İdare Mahkemesi üyesi olduğunu öğrendim. 2013 Ankara Hukuk mezunu. Yurtta belletmen olarak görevliydi. Cemaate gönülden bağlıydı. Okul döneminde başı kapalıydı, sonradan açılmış. Cemaat bağlantısının halen devam edip etmediğini bilmiyorum.
M. (Soyadını hatırlamıyorum): 2013 Ankara Hukuk mezunu. Memleketi Mersin. Yurtta belletmendi. Şu anda Bursa Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi İş Hukuk dalında araştırma görevlisi olduğunu duydum. Cemaate gönülden bağlıydı. Cemaat bağlantısının devam edip etmediğini bilmiyorum.
G.K.: 2013 Ankara Hukuk mezunu. Aktif görev almadı. Cemaatle bağlantılı bir insan değildi. 5 yıl yurtta kaldı. Şu anda Ankara’da … Kargo’nun avukatı olduğunu biliyorum. Cemaat bağlantısının olmadığını düşünüyorum.
H.B.T.: 2014 Ankara Hukuk mezunu. Memleketi İzmir. Aktif görev almadı. Cemaatle bağlantılı bir insan değildi. 4 yıl yurtta kaldı. Şu anda İzmir’de serbest avukatlık yaptığını biliyorum. Cemaat bağlantısının olmadığını düşünüyorum.
F.R.A.: 2014 Ankara Hukuk mezunu. Yurtta bir sene kalıp cemaat evine çıktı. Orada da ev ablalığı yaptığını duydum. Hâkimlik sınavlarına girip elendiğini biliyorum. Cemaat bağlantısının devam edip etmediği bilmiyorum.
K.Y.: 2014 Ankara Hukuk mezunu. İzmir Yamanlar Koleji mezunu. Yurtta dört yıl kaldı. Babası da cemaat mensubuydu. Şu an İzmir’de avukatlık yapıyor. Cemaat bağlantısının devam edip etmediğini bilmiyorum.
A.T.: 2014 Ankara Hukuk mezunu. Yurtta dört yıl kaldı. Şu an Ankara’da avukatlık yapıyor. Cemaat bağlantısının olmadığını düşünüyorum.
D.Ç.: 2014 Ankara Hukuk mezunu. Yurtta dört yıl kaldı. Şu an Ankara’da avukatlık yapıyor. Cemaat bağlantısının devam edip etmediğini bilmiyorum.
N.B.: 2014 Ankara Hukuku mezunu. Yurtta iki yıl kaldı. Şu an nerede olduğunu bilmiyorum. Cemaat bağlantısının devam edip etmediğini bilmiyorum.
B.İ.: 2014 Ankara Hukuk mezunu. Yurt müdür yardımcılığı yaptı. Hâkimlik sınavlarından elendiğini duydum. Şu an nerede olduğunu bilmiyorum. Cemaat bağlantısının devam edip etmediğini bilmiyorum.
G. (soyadını bilmiyorum): 2013 Ankara Hukuk mezunu. Yurtta belletmen olarak görev yapıyordu. Şu an nerede olduğunu bilmiyorum. Cemaat bağlantısının devam edip etmediğini bilmiyorum.
(D.A.A., hâkim olarak atandıktan sonra AKP’li Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş tarafından ziyaret edildi.)
ŞU ANDA İNGEGÖL’DE HAKİM
D.A.A., bu ifadenin ardından 29 Kasım 2016 tarih ve 29903 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanan kararname ile İnegöl Hâkimliği’ne atandı. HSK’nın 20 Aralık 2018 tarihli adli yargı hâkimlerinin müstemir yetkilerinin belirlenmesi kararına göre halen görevde.
Bunun gibi başka ifade tutanaklarına da ulaştım. Mesela, hakkında ‘cemaat evinde ablalık’ yapmış olmaktan dolayı soruşturma açılmış olan bir başka hâkim adayı daha adalet müfettişlerine benzer şekilde isimler verdikten sonra Bolu’ya atanmış. Ancak daha fazla insanla ilgili fişleme notlarını paylaşmak istemediğim için bu belgenin kâfi olduğunu düşünüyorum. Konuyu anlatması bakımından bu yeterli.
Önemli olan şu: Aynı dönemde aynı yerlerde bulunmuş, aynı yurtta kalmış insanlar bu şekilde fişleme dosyalarına girerken; bir çok kişi sırf cemaat evlerinde veya yurtlarında kaldığı için ‘silahlı terör örgütüne üyelik’ suçlaması ile yargılanırken bu ifadeyi veren kişilerin hakim yapılmış olması.
Dolayısıyla bu da bize, Mehmet Yılmaz’ın aslında doğruyu söylediği, itirafçıları meslekte tutma vaadini tuttuğunu ve tam tersine AKP tabanına yalan söylediğini gösteriyor. Yılmaz, 21 Ekim 2016 tarihli bir açıklamasında, “Disiplin açısından itirafta bulunan hakim, savcılar olursa ihraç yoluna gitmeyeceğiz. Onlara gereken her türlü ayrıcalığı tanımayı düşünüyoruz. Yeter ki bize örgütü deşifre konusunda çok yararlı bilgiler versinler. Bunlara disiplin açısından olumlu bakışımız olacak.” dedi. Daha sonra tepkiler üzerine 28 Aralık 2016 tarihinde Habertürk’ten Sevilay Yılman’a şöyle konuştu: “İtirafçı olan FETÖ’cüleri yeniden hâkim ya da savcı yapabiliriz dedim. Doğru. Böyle bir açıklama yaptım, ama bir sor niye yaptım? Herkes rahat olsun! HSYK, Etkin Pişmanlık Yasası’ndan faydalanan hiçbir kimseyi yeniden göreve döndürmeyecek. Kurulumuz bu konuda kesin kararlıdır. Bu açıklamayı tamamen itirafçılığı teşvik amacıyla yaptım ve çok da başarılı oldum. Çünkü o vakitlerde bir tane bile itirafçı yokken, o açıklamam sonrası itirafta patlama oldu. 200’ün üzerinde itirafçı sayesinde 2400 hâkim ve savcı hakkında FETÖ üyesi olduğuna dair delil elde ettik.”
D.A.A.’nın ifadesi, Mehmet Yılmaz’ın itirafçılığı teşvik eden ilk açıklamasından önce verilmiş. Fakat hâkimliğe atanması, bu vaatten sonrasına tekabül ediyor. Tarihler de çok önemli değil aslında. Önemli olan bu sürecin nasıl bir mantık üzerine yürüdüğü, amacının ne olduğu, hangi yöntemleri kullandığı ve hukukla ilgisinin olup olmadığıdır. Bu da artık yeterince anlaşılıyor.
[Ahmet Dönmez] 26.2.2019 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]
Birlikte cemaat yurdunda kaldığı 32 arkadaşının ismini vererek… Fakat ifadeyi okuyunca hayretler içerisinde kalıyorsunuz. Çünkü bir kelime bile suç niteliği taşıyan bir bilgi ya da suçlama yok. Sadece isimler vererek bazı insanları ifşa etmiş.
Buradan da “Herkes müsterih olsun. İtirafta bulunan FETÖ’cü hakim ve savcılar mesleğe dönemeyecek” diyen Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın doğruyu söylemediği anlaşılıyor. Bunun gibi, hakim ve savcı yargılama dosyalarında bir çok belge var. Bunlar, itirafçı tutanakları. Daha doğrusu ‘itiraf’ da denemez, çünkü verilen bilgiler içerisinde suç niteliği taşıyan bir şey yok. Dolayısıyla “Neyin itirafı?” sorusu cevap bulamıyor. Sadece ‘mensubiyet’ tesbiti yapılmış. Bu da sürecin aslında darbe ile pek ilgisi olmadığını, haddizatında cemaatin ve bizatihi cemaat gönüllülerinin tasfiyesini amaçladığını gösteren örneklerden bir tanesi. Bu ifadelere dayanarak onlarca yargı mensubunun hayatı kararırken ‘itirafta’ bulunan kişilerin önü açılmış. Bu hâkimler, şu anda bir yandan mahkemelerde ‘tanıklık’ yaparken diğer yandan kendi mahkemelerinde ‘adalet dağıtıyorlar’.
Sözünü ettiğim ifadeler, Adalet Akademisi adalet müfettişlerine verilen ‘tanık’ beyanları. İçlerinden bir tanesini model olarak alacağım. Ancak hedefim bu ifadeleri veren şahıslar değil. Onu, şu anda hakimlik yapan bu insanların ‘hukuk’ anlayışlarına ve vicdanlarına havale ediyorum. Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta, böylesine utanç verici yöntemleri adalet mekanizmasının içine sokan, kurumsallaştıran, hiç bir suç unsuru taşımadığı halde bu jurnallere ‘delil’ muamelesi yapan, cadı avı yürüten, kollektif suç üreterek kolektif cezalandırma yoluna giden ve eşitlik ilkesini ayaklarının altında çiğneyen HSK’dır.
KIRAKKALE’DE HÂKİM ADAYI İDİ
İfadeyi veren kişi, o sırada Kırıkkale Adliyesi’nde 19. Dönem adli yargı hakim adayı olan D.A.A.. 15 Temmuz askeri darbe girişiminden 2 ay sonra, 23 Eylül 2016 tarihinde Türkiye Adalet Akademisi’nde adalet müfettişleri Ramazan Akcan ve Ercan Kurnaz’a ifade vermiş.
2010 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdiğini, 2014’te mezun olduğunu belirttikten sonra cemaatteki geçmişini anlatıyor. Lisedeyken Kırıkkale Maltepe Dershanesi’nde üniversite sınavına hazırlandığını ve kazandıktan sonra da 4 yıl boyunca cemaate yakın bir kız yurdunda kaldığını söylüyor.
Yurtta dini sohbetler yapıldığı, Fethullah Gülen’in kitaplarının okunduğu, sohbetlerinin dinlendiği ve Asya Termal Otel’de kamp yapıldığı gibi bilgiler paylaşıyor. Bu dönemde kendisinin bir çok aktiviteye katılmadığını, hiç zorlanmadığını, istediği saatte yurda giriş çıkış yaptığını ifade ediyor. “Kaldığım dönem boyunca devlet ve hükümet aleyhine olumsuz herhangi bir durumla karşılaşmadım.” diyen D.A.A., dershanelerin kapatılması kararından sonra bazı kişilerden twit atmalarının istendiğini ama kendisinden böyle bir talepte bulunulmadığını aktarıyor. “Hakimlik savcılık sınav sorularının çalındığına, yurtta veya evde bulunan öğrencilere verildiğine dair herhangi bir bilgim yoktur.” diyor.
32 ARKADAŞININ İSMİNİ VERMİŞ, ORTADA SUÇ YOK
Buna rağmen hemen peşinden, “Aşağıda ismini belirttiğim kişiler, üniversite döneminde cemaat evlerinde ve/veya yurtlarında kalan kişilerdir” diyerek 32 arkadaşının isimlerini sıralıyor ve haklarında özet bilgiler veriyor. Ben bunlardan bazılarını alıntılayacağım. Dileyen paylaştığım belgeden tamamını okuyabilir. Burada önemli olan, verilen bu bilgilerin ne olduğu, ortada suç niteliği taşıyan bir bilgi olup olmadığı ve bu ifadeden sonra D.A.A.’nın önünün nasıl açıldığı.
Buyurun, okuyalım:
F.K.: 10. Dönem idari yargı hâkim adayı. Sonradan Diyarbakır İdare Mahkemesi üyesi olduğunu öğrendim. 2013 Ankara Hukuk mezunu. Yurtta belletmen olarak görevliydi. Cemaate gönülden bağlıydı. Okul döneminde başı kapalıydı, sonradan açılmış. Cemaat bağlantısının halen devam edip etmediğini bilmiyorum.
M. (Soyadını hatırlamıyorum): 2013 Ankara Hukuk mezunu. Memleketi Mersin. Yurtta belletmendi. Şu anda Bursa Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi İş Hukuk dalında araştırma görevlisi olduğunu duydum. Cemaate gönülden bağlıydı. Cemaat bağlantısının devam edip etmediğini bilmiyorum.
G.K.: 2013 Ankara Hukuk mezunu. Aktif görev almadı. Cemaatle bağlantılı bir insan değildi. 5 yıl yurtta kaldı. Şu anda Ankara’da … Kargo’nun avukatı olduğunu biliyorum. Cemaat bağlantısının olmadığını düşünüyorum.
H.B.T.: 2014 Ankara Hukuk mezunu. Memleketi İzmir. Aktif görev almadı. Cemaatle bağlantılı bir insan değildi. 4 yıl yurtta kaldı. Şu anda İzmir’de serbest avukatlık yaptığını biliyorum. Cemaat bağlantısının olmadığını düşünüyorum.
F.R.A.: 2014 Ankara Hukuk mezunu. Yurtta bir sene kalıp cemaat evine çıktı. Orada da ev ablalığı yaptığını duydum. Hâkimlik sınavlarına girip elendiğini biliyorum. Cemaat bağlantısının devam edip etmediği bilmiyorum.
K.Y.: 2014 Ankara Hukuk mezunu. İzmir Yamanlar Koleji mezunu. Yurtta dört yıl kaldı. Babası da cemaat mensubuydu. Şu an İzmir’de avukatlık yapıyor. Cemaat bağlantısının devam edip etmediğini bilmiyorum.
A.T.: 2014 Ankara Hukuk mezunu. Yurtta dört yıl kaldı. Şu an Ankara’da avukatlık yapıyor. Cemaat bağlantısının olmadığını düşünüyorum.
D.Ç.: 2014 Ankara Hukuk mezunu. Yurtta dört yıl kaldı. Şu an Ankara’da avukatlık yapıyor. Cemaat bağlantısının devam edip etmediğini bilmiyorum.
N.B.: 2014 Ankara Hukuku mezunu. Yurtta iki yıl kaldı. Şu an nerede olduğunu bilmiyorum. Cemaat bağlantısının devam edip etmediğini bilmiyorum.
B.İ.: 2014 Ankara Hukuk mezunu. Yurt müdür yardımcılığı yaptı. Hâkimlik sınavlarından elendiğini duydum. Şu an nerede olduğunu bilmiyorum. Cemaat bağlantısının devam edip etmediğini bilmiyorum.
G. (soyadını bilmiyorum): 2013 Ankara Hukuk mezunu. Yurtta belletmen olarak görev yapıyordu. Şu an nerede olduğunu bilmiyorum. Cemaat bağlantısının devam edip etmediğini bilmiyorum.
(D.A.A., hâkim olarak atandıktan sonra AKP’li Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş tarafından ziyaret edildi.)
ŞU ANDA İNGEGÖL’DE HAKİM
D.A.A., bu ifadenin ardından 29 Kasım 2016 tarih ve 29903 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanan kararname ile İnegöl Hâkimliği’ne atandı. HSK’nın 20 Aralık 2018 tarihli adli yargı hâkimlerinin müstemir yetkilerinin belirlenmesi kararına göre halen görevde.
Bunun gibi başka ifade tutanaklarına da ulaştım. Mesela, hakkında ‘cemaat evinde ablalık’ yapmış olmaktan dolayı soruşturma açılmış olan bir başka hâkim adayı daha adalet müfettişlerine benzer şekilde isimler verdikten sonra Bolu’ya atanmış. Ancak daha fazla insanla ilgili fişleme notlarını paylaşmak istemediğim için bu belgenin kâfi olduğunu düşünüyorum. Konuyu anlatması bakımından bu yeterli.
Önemli olan şu: Aynı dönemde aynı yerlerde bulunmuş, aynı yurtta kalmış insanlar bu şekilde fişleme dosyalarına girerken; bir çok kişi sırf cemaat evlerinde veya yurtlarında kaldığı için ‘silahlı terör örgütüne üyelik’ suçlaması ile yargılanırken bu ifadeyi veren kişilerin hakim yapılmış olması.
Dolayısıyla bu da bize, Mehmet Yılmaz’ın aslında doğruyu söylediği, itirafçıları meslekte tutma vaadini tuttuğunu ve tam tersine AKP tabanına yalan söylediğini gösteriyor. Yılmaz, 21 Ekim 2016 tarihli bir açıklamasında, “Disiplin açısından itirafta bulunan hakim, savcılar olursa ihraç yoluna gitmeyeceğiz. Onlara gereken her türlü ayrıcalığı tanımayı düşünüyoruz. Yeter ki bize örgütü deşifre konusunda çok yararlı bilgiler versinler. Bunlara disiplin açısından olumlu bakışımız olacak.” dedi. Daha sonra tepkiler üzerine 28 Aralık 2016 tarihinde Habertürk’ten Sevilay Yılman’a şöyle konuştu: “İtirafçı olan FETÖ’cüleri yeniden hâkim ya da savcı yapabiliriz dedim. Doğru. Böyle bir açıklama yaptım, ama bir sor niye yaptım? Herkes rahat olsun! HSYK, Etkin Pişmanlık Yasası’ndan faydalanan hiçbir kimseyi yeniden göreve döndürmeyecek. Kurulumuz bu konuda kesin kararlıdır. Bu açıklamayı tamamen itirafçılığı teşvik amacıyla yaptım ve çok da başarılı oldum. Çünkü o vakitlerde bir tane bile itirafçı yokken, o açıklamam sonrası itirafta patlama oldu. 200’ün üzerinde itirafçı sayesinde 2400 hâkim ve savcı hakkında FETÖ üyesi olduğuna dair delil elde ettik.”
D.A.A.’nın ifadesi, Mehmet Yılmaz’ın itirafçılığı teşvik eden ilk açıklamasından önce verilmiş. Fakat hâkimliğe atanması, bu vaatten sonrasına tekabül ediyor. Tarihler de çok önemli değil aslında. Önemli olan bu sürecin nasıl bir mantık üzerine yürüdüğü, amacının ne olduğu, hangi yöntemleri kullandığı ve hukukla ilgisinin olup olmadığıdır. Bu da artık yeterince anlaşılıyor.
[Ahmet Dönmez] 26.2.2019 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)