‘Babam görmedi, ben 25 yıl görmedim, sadece hürriyet istiyorum’ [Selahattin Sevi]

Çin’in Şincan adını verdiği Doğu Türkistan’da milyonlarca Uygur Türkü kamplarda fiziksel ve psikolojik işkence altında. Hergün Çin yönetimin ‘radikal İslamcılıkla’ suçladığı binlerce Uygur Türkü keyfi olarak gözaltına alınıyor. İnsan hakları kuruluşları gözaltına alınan bu kişilere kamplarda Çin Cumhurbaşkanı Şi Jinping’e bağlılık yemini ettirildiğini belirtiyor.

Ailesinden en son iki yıl önce haber alan Doğu Türkistanlı Mağfiret Aytem  işte o Uygur Türklerinden biri. Almanya’ya iltica eden Aytem, geride bıraktığı ülkesinde yaşadıklarını, yaşananları anlatmaya “En son 2017 yılının ikinci ayında ablamla telefonlaştım, bir daha da haber alamadım’ diyerek başlıyor ve devam ediyor:

“Ailemi aradım. Ablam Çolpan açtı telefonu. Selam verdim. “Mağfiret ne oldu” dedi. Bir şey yok abla dedim, merak ettim, nasılsınız. Ablam, kısa cümleler kuruyor, soğuk konuşuyordu benimle. “Hayırdır, hasta mısın, birisi mi öldü, kötü bir şey var da bana mı söylemiyorsunuz” dedim. Hep, “Hı, hı…” diye cevap veriyordu. Sonunda, “Kapat telefonu, bir daha da arama. Artık buluşmamız kıyamete kaldı” dedi ve ağlayarak telefonu kapattı. O günden bu yana ne ablamdan ne de ailemden diğer kişilerden haber alamıyorum.”

BİR KARDEŞİ POLİS MERKEZİNDE ÖLDÜ

1973 yılında Doğu Türkistan’ın Urumçi kentinde doğan Mağfiret Aytem’in 6 kız ve 4 erkek olmak üzere 10 kardeşi var. Babası demircilik yaparak, annesi de kilim fabrikasında çalışarak evlerinin geçimini sağlamış yıllarca. “Kız kardeşlerimden biri eceliyle öldü fakat biri öldürüldü” diyor Mağfiret Aytem. Polis merkezinin penceresinden atladı denilen ölüm için bütün ailesinin cinayet dediğini aktarıyor.

8 yıl Urumçi’de Uygur-Çin okuluna gitmiş Mağfirat Aytem… Türkistan’da bulunduğu süre içinde kumaş fabrikasında ve giyim mağazalarında çalışmış. Kendi tercihiyle başörtüsü takmaya başladığında hayatı zorlaşmaya başlamış… Aytem, zorlu süreci şöyle anlatıyor:

“Ya çalış ya işi başörtüsünü çıkar bırak dediler. Ben başörtüsünü çıkarmak istemiyorum dedim ve işi bıraktım. Polisler beni her iki günde bir karakola çağırıyordu. Kardeşlerim bana “yurt dışına çık, bunlar rahat vermeyecek” diyordu. Daha çok kalırsam başıma kötü şeyler geleceğini anladım.

DOĞU TÜRKİSTAN’DAN KAÇIŞ

2004 yılında ülkeyi terk ettim. Önce Dubai’ye geldim. Ramazan günlerini bekledim ve umre için Suudi Arabistan’a gittim. Orada kaldım bir süre. Pekin’e gidip Suudi Arabistan sefaretten oturum izni almam gerektiğini söylediler.

2005’te tevekkül edip tekrar Pekin’e uçtum. Gelmişken ailemi de göreyim istedim. Uçakta daha sıkı kontroller olduğu için iki gün süren tren yolculuğuyla Urumçi’ye (trenle iki gün) gittim, kardeşlerimle görüştüm. Yaklaşık bir ay kaldım doğduğum topraklarda. Fakat artık sokağa serbestçe çıkamıyordum. Yavaş yavaş Çin polisleri geldiğimi anlamıştı. Birkaç kere beni durdurup kimliğimi, pasaportumu da kontrol ettiler. Takip edildiğimin farkındaydım. Çabuk kaçmam lazım diye düşündüm. Pasaportumu da alabilirlerdi. Yine trenle Pekin’e döndüm. Oradan, Dubai’ye geldim. Yedi ay sonra da bir yolunu bularak tekrar Suudi Arabistan’a uçtum. Ama her şey para ve çok pahalı. 2004’te 7 bin riyale gayri resmi oturum vizesi almıştım. Dubai’de, Arabistan’da bu bir sektör olmuştu, oturum satıyorlardı. Mekke’ye döndüm. Bekardım. Oralarda hep tek başına kaldım. Malum, kadınların çalışması yasaktı. Şoförlük bile yapamıyordu. Evde yemek yaptım. Özbeklere, Araplara Uygur yemeklerini yapıp sattım. Bazı dükkanlara verdim. Aylık 200 euro kazanıyordum. Fakat kira, iki senede bir oturum için para. Oturum veren kişiler beni tehdit ediyordu: Seni şikayet ederim diyordu. En büyük korkum Çin’e teslim edilmekti.

‘ÖZGÜRLÜĞÜ NE TÜRKİSTAN’DA NE DE ARABİSTAN’DA BULABİLDİM’

Uzun çabalardan sonra Almanya’ya ulaşan ve iltica eden Mağfiret Aytem, “Özgürlüğün ne demek olduğunu burada anladım. Ne Türkistan’da ne de Arabistan’da, ne de Mekke’de anladım” diyor: Babamın babası hürriyet görmedi, babam hürriyet görmeden, öldü. Ben 25 yıl hürriyet görmedim. Bu devlette, Almanya’da hayvanların bile itibarı var. Ne zaman öleceğimi bilmiyorum ama ahir hayatımda sadece hürriyet istiyorum. Şu hayatı istiyorum.

Kaçak yollardan vize ve oturum aldığı Çin pasaportunun süresi 2019’da biteceği için kanunen 6 ay içinde Urumçi’ye dönmesi gerektiğini, “Fakat gidince ya öldürecekler ya da hapise atacaklardı, kamplara koyacaklardı” diyen Mağfiret Aytem, Türkiye’ye gidemediğini, çünkü Türkiye’ye giden bir tanıdığının Arabistan’a geri gönderildiğini, Arabistan’ın da o kişiyi Çin’e teslim ettiğini ve bir daha da haber alınamadığını belirtiyor.

Aytem, Almanya’ya gelmesini ve ilticaya başvurma hikayesini ise şöyle anlatıyor:

2018’de artık buradan ayrılmam gerekir diye düşündüm. Bir yıl önce altıncı ayın 13’ünde Frankfurt aktarmalı Pekin bileti aldım. Beş buçuk saat Frankfurt’taydım. Doğrudan, polise gidip pasaportumu uzattım ve sığınmak istediğimi söyledim. Bütün belge ve bilgileri verdim. Uygur kimliği, pasaportu, Arabistan’daki oturma izinlerini verdim. Ramazan ayının 28’inde Kadir gecesinde Mekke’de, Kabe’de dua edip yola çıkmıştım, özgürlüğe kavuşmak bayram gibi oldu.

HEDEFİ OTOBÜS ŞOFÖRÜ OLMAK, ÇÜNKÜ…

İlk polis sorgusundan sonra kampa alındım. Essen’de mülakata tabi tuttular, her şeyi anlattım. Beni Neuss’a verdiler. Altı ay da orada kaldım. En son Münster kenti için oturma izni verdiler.

Aytem, 3 yıllık oturum almış. Almanca kursuna gidiyor. En büyük isteği otobüs şoförü olmak: Çünkü en çok otobüslerde insan görebilirim. Onlara kendimi göstermek istiyorum, onlara hizmet etmek, belki teşekkür etmek… Beni olduğum gibi kabul eden Almanya’ya belki böyle teşekkür edebilirim.

‘ABLAM, AĞABEYİM, AİLEM NEREDE?’

Şimdi, başta ablası Çolban ve 2014’te Suudi Arabistan’a gelip hac yapan ağabeyi olmak üzere bütün ailesinin hayatından endişe ediyor.

Arabistan’da ve diğer körfez ülkelerindeki oturmak için oluşturulan kefillik sisteminin ise modern bir kölelik olduğunu söylüyor. Türkistanlı ve Pakistanlı kadınlar başta olmak üzere Arap ülkelerinde yüzbinlerce köle kadının olduğunu belirtiyor: Oralarda yaşarken kapı komşumuz Araplarda bile kibir vardı. Ben yıllarca komşusuydum ama bana hep ecnebi diyordu. Almanya’da ise hürriyet ve saygı var.

ALMANYA’DA YENİ HAYAT

Almanya’da Tuygun adında bir Türkistanlı ile hayatını birleştiren Mağfiret Aytem, “O da zorlu yollardan geldi. Kırgızistan üzerinden kaçtı. Çin polislerini geldiği Oş’ta yakalandı. Çin polisleri kaçanları Oş’ta da takip ettiğinden 40 gün arkadaşlarıyla dışarı çıkmadan saklandı. Sonunda Ruslara 5 bin dolar vererek Polonya’ya kadar getirdiler onu” sözleriyle yeni hayatı ve hayat arkadaşı hakkında bilgi de veriyor.

Yine de Mağfiret Aytem’in aklı Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre milyona yakın Uygur Türkünü “yeniden eğitim” adı altında baskı kurtuğu ve kamplar oluşturduğu Doğu Türkistan’daki ailesinde. Tek isteği onların sağ olduklarını bilmek ve sadece seslerini duymak.

[Selahattin Sevi] 4.7.2019 [Kronos.News]

Kaçırılan 6 kişi için 5 dernekten ‘Sesimizi Birlikte Yükseltelim’ çağrısı

İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi, İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi, Çağdaş Hukukçular Derneği Ankara Şubesi, Türkiye İnsan Hakları Derneği ve Ankara Tabip Odası, şubat ayında kaçırılan 6 kişinin bulunması için Ankara’da basın toplantısı düzenledi.

Kaçırılan Özgür Kaya, Erkan Irmak, Salim Zeybek ve Yasin Ugan’ın eşlerinin de katıldığı basın toplantısında konuşan İnsan Hakları Derneği yöneticisi Nuray Çevirmen, zorla kaybettirmeye dair uluslararası sözleşmelerde geçen maddelerini okudu.

MÜRACAATLAR SONUÇSUZ KALDI

Çevirmen, “Türkiye uzun yıllardır kaybetme vakalarıyla gündeme kalmaya devam etmektedir. 1990’lı yıllarda binlerce insan gözaltında kaybedildi, işkence maruz kaldı ya da öldürüldü. 2016 Darbe girişiminin ardında binlerce insan kötü muameleye maruz kaldı, uzun süre haber alınamadı. Kaçırılanların aileler bugüne kadar birçok başvuru yapmış, AİHM’ye kadar gidilmiş ancak bugüne kadar bir sonuç alınamamıştır.” dedi.

“Kaybetme ve kaçırmalara karşı sesimizi birlikte yükseltelim” başlıklı toplantıda daha sonra kaçırılan 6 kişinin eşleri yaşadıklarını bir kez daha anlattı.

“YAŞAYIP YAŞAMADIĞINI BİLMİYORUM”

İnsan hakları savunucularının ortak açıklamasından sonra ilk sözü kaçırılan Özgür Kaya’nın eşi Aycan Kaya aldı: “13 Şubat’ta kaçırılan Özgür Kaya’nın eşiyim. 13 Şubat’tan bu yana, gerek ulusal gerek uluslararası her türlü resmi başvuruyu yaptım.

Her türlü makama bu olayı anlattım. Ancak hiçbirisinden eşimin nerede olduğuna dair herhangi bir incelemeye, araştırma bilgisine ulaşamadım. Bu 142 gün ailemiz için, çocuklarımız için çok zor geçti. Eşimin neler yaşadığını bilmiyorum, yaşayıp yaşamadığından emin değilim. Buna katlanması dayanması çok zor.

Çocuklarıma cevap vermekte çok zorlanıyorum çünkü aynı soruların cevabını kendime bile vermiyorum. Yani neden? Bir insan suçlu ise yargılanır, cezasını çeker. Bu şekilde bir kaçırılmayla neye ulaşılmaya çalışılıyor. Biz neyi bekliyoruz, neyin tamamlanmasını bekliyoruz. Hangi suç böyle bir kaybedilmeyi meşru hale getirir bunu bilemiyorum.

Cumartesi Anneleri’nden bir kadın ile görüştüm. Babası 23 yıldır kayıp. Babasının artık geri gelme imkanı olmadığını ama bizim eşlerimizin geri gelmesi için ellerinden geleni yapacaklarını söyledi. 23 yıl önce kaybedilmiş bir babadan bahsediyoruz. Bu nasıl olabilir, insan buna nasıl alışabilir?

Artık eşimin ortaya çıkarılmasını istiyorum. Gerçekten çok zor durumdayım. Üzüntüyü endişeyi bir kenara bıraktık. Yaşadıklarımızı hazmedemiyoruz. Çocuklarımdan hala saklıyorum, çocuklarımın devletine milletine vatanına düşman olarak büyümesini istemediğimden saklamaya devam edeceğim.”

“EŞİMİ TARTAKLAYARAK GÖTÜRDÜLER”

Kaçırılan Erkan Irmak’ın eşi Nilüfer Irmak ise daha önce kaçırılıp işkence yapılan Ayten Öztürk ve Zabit Kişi’nin ifadelerini okuduğunu ve dehşete kapıldığını belirtti: “Eşim 16 Şubat 2019’dan 23 sularında tartaklanarak götürüldü ve bir daha haber alamadım. O gece huzur operasyonu olmuş. Devletin aldığını düşündüm, gelecekler ve gözaltında olduğuna dair bilgi verecekler diye düşündüm.

24 saat o umutla bekledim. Daha sonra yetkili mercilerin kapısını çaldık, defalarca gittik, hiçbir şekilde cevap alamadık.

Hiçbir görüntü yok elimizde. Sırra kadem bastı resmen. Ortada selamlaşmamız, köşeyi dönerken de tartaklanarak götürülmesi var. O günden beri gece gündüz sıcak soğuk demeden camdan döndüğü köşeden gelir umuduyla diye bekliyorum, yaşıyorum.

Üç çocuğum var. Sürekli uyuyorlar, psikolog uyararak bastırdıklarını söylüyor. Büyük oğlum biliyor, ortanca oğlumdan sınava gireceği için gizlemiştim, maalesef sınava iki ay kala o da öğrendi. 14 yaşında.

Bir tek 11 yaşındaki oğlumdan sakladığımız düşünüyoruz ama onun da sezgileri çok kuvvetli. Her gece ağlıyormuş, abisiyle aynı odada kalıyor. Psikolojik olarak yıkılmış durumdayız. Benim metabolizmam çökmüş durumda.

138 gün oldu. Belirsizlik beni çok yıprattı, işkence yazılarını baştan sona okudum. Hem Ayten hanımın hem de Zabit Kişi’nin. Okuyunca tüylerim diken diken oldu. Bir insana nasıl yapılır bu. Biz hayvanlara bitkiler merhamet duyarken eşref-i mahluk olan insana nasıl yapılır?

AİHM başvurumuza cevap verdi ama Türkiye, AİHM’in talebine de cevap vermedi. 3 ay ek süre istediler, bir umut Eylül ayını bekliyoruz. Sabır da kalmadı, gelir inşallah demekten başta çocuklarıma verecek sözüm yok.”

“DİLENCİ GİBİ EŞLERİMİZİ ARIYORUZ”

Çocuklarının gözleri önünde kaçırılan Salim Zeybek’in eşi Betül Zeybek, konuşmasında duygularına hakim olamadı: “Ben yaşadıklarımızı uzun uzadıya anlatmak istemiyorum. Çocuklarımdan saklama gibi bir durumum olamaz benim. (Ağlıyor)…

Çünkü biz hep birlikte yaşadık. Her şey çocuklarımın gözlerinin önünde oldu. Burada duygularıma hakim olamadım, patlama noktası oldu, hep dik durmaya çalışıyorum. Artık her yerde anlatmaktan çok yoruldum. Dilenci gibi eşlerimizi arıyoruz.

Ben de maalesef işkence haberlerini okuduğumda çok etkilendim. Bizi ne bekliyor bilmiyorum. Beden sağlığı, ruh sağlığı yerinde geri gelecek mi bilmiyorum. Her şarta, her duruma hazır olmalı mıyız onu da bilmiyorum. Bugün tam 134 gün oldu. Her gün, gün sayıyoruz.

Cumartesi Annelerini o kadar iyi anlıyorum ki, 23 yıl önce babasını kaybeden bir evlat. Kayıp çok zor, meçhul bir zamanı, meçhul bir şekilde bekliyoruz. Kendimi bir şekilde hazırlamaya çalışıyorum ama çocukları nasıl hazırlarız bilmiyorum. Kelimelerim bitti. O yüzden bir an evvel eşlerimizi bekliyoruz.”

“ADLİ VE İDARİ KURUMLAR BENİ YILDIRMAYA ÇALIŞIYOR”

Kaçırılan Mustafa Yılmaz’ın eşi Sümeyye Yılmaz, kamu kurumları tarafından yıldırılmaya çalışıldığını ancak eşini aramaya devam edeceğini söyledi: “Öncelikle İHD’ye çok teşekkür ediyorum. Eşim 19 Şubat 2019’da beri kayıp. Siyah bir Transportar’a bindirildi ve götürüldü. Her kuruma başvurdum, ancak Ankara Barosu Raporu, İHD’nin raporu dışında başka hiçbir kuruluştan geri dönüş alamadık.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurduk. Bekliyoruz. Eşim nerede, ne halde, başına ne geldi, ne zaman gelecek, hayatta mı değil mi bilmiyorum. Düşünebiliyor musunuz, teknolojinin muazzam geliştiği bir yerde, Ankara’nın göbeğinde eşim kaçırılıyor.

Başvuru yaptığı kurumlar eşimin evi terk ettiğine beni inandırmaya çalışıyorlar. Gerek adli, gerek idari kurumlar beni yıldırmaya çalışıyorlar, bu olayı takip etmemi istemiyorlar. Bunu yapanların asla peşini bırakmayacağım.

Zorla kaybetme bir insanlık suçudur. Bu soruşturmaları etkin bir şekilde yürütemiyorsanız siz bu suça ortak oluyorsunuz. Ben buradan insan hakları kuruluşlarına Amnesty, Human Right’a seslenmek istiyorum. Acil eylem planı yapılsın ve kaçırılan insanların ne durumda oldukları hükümete sorulsun.

Eşim dahil kaçırılan herkesin bilinmeyen yerde, nasıl bir muameleye maruz kaldığını düşünmek istemiyorum. Suçu varsa yargılansın, mahkeme önüne çıksın, lütfen bize destek verin.”

28 KİŞİ KAÇIRILDI

Bugüne kadar Siyah Transporter vakası olarak bilinen olaylarda 28 kişi kaçırıldı. Bunlardan bir kısmından halen haber alınamıyor.

2019 yılı Şubat ayı ise kaçırmaların en yoğun olduğu ay oldu. Erkan Irmak dahil 6 kişi peş peşe kaçırıldı. Bu kişiler halen kayıp.

KAÇIRILANLARIN İSİMLERİ VE KAÇIRILMA TARİHLERİ:

Sunay Elmas (27 Ocak 2016)
Ayhan Oran (1 Kasım 2016)
Mustafa Özgür Gültekin (21 Aralık 2016)
Durmuş Ali Çetin (17 Mayıs 2017)
Hüseyin Kötüce (28 Şubat 2017)
Mesut Geçer (26 Mart 2017)
Turgut Çapan (31 Mart 2017)
Önder Asan (1 Nisan 2017)
Cengiz Usta (4 Nisan 2017)
Mustafa Özben (9 Mayıs 2017)
Fatih Kılıç (14 Mayıs 2017)
Cemil Koçak (5 Haziran 2017)
Murat Okumuş (16 Haziran 2017)
Enver Kılıç (30 Eylül 2017)
Zabit Kişi (30 Eylül 2017)
Hıdır Çelik (6 Aralık 2017)
Ümit Horzum (6 Aralık 2017)
Ayten Öztürk (13 Mart 2018)
Orcun Şenyücel (21 Nisan 2018)
Hasan Kala (20 Temmuz 2018)
Fahri Mert (12 Ağustos 2018)
Ahmet Ertürk (16 Kasım 2018)

2019 YILI ŞUBAT AYI VE SONRASINDA KAÇIRILANLAR VE KAÇIRILMA TARİHLERİ:

Gökhan Türkmen (7 Şubat 2019)
Yasin Ugan (12 Şubat 2019)
Özgür Kaya(12 Şubat 2019)
Erkan Irmak (16 Şubat 2019)
Mustafa Yılmaz (18 Şubat 2019)
Salim Zeybek (20 Şubat 2019)

Şubat ayında kaçırılan ve halen haber alınamayan 6 kişinin eşleri için Cumartesi Anneleri de bu Cumartesi açıklama yapıp, dayanışma çağrısında bulunacaklar.

[BoldMedya.Com] 4.7.2019

Erdoğan'ın Almanya'ya uzanan kolları...

Almanya'nın muteber gazetelerinden Die Welt, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin Türkiye'de kurduğu medya havuzurnun amiral gemisi Sabah'ın Avrupa baskılarında yer verdiği yalan haberlerin mağdur ettiği isimlere geniş yer ayırdı.

 "Almanya'daki Erdoğan medyasının korkutucu nefret kampanyası" başlıklı haberin girişinde, "Almanya'da da Türkçe gazeteler yayınlanmakta. Fakat içeriğinde nelerin yazdığını birçok kimse bilmemekte. Burada Erdoğan hükûmetini eleştirenler için oldukça tehlike arzeden bir paralel toplum oluşmuş durumda." ifadeleri yer aldı.

Die Welt gazetesinin haberinin Türkçesi şöyle:

"Evinin bodrum katında nelerin olup bittiğini esnaf Murteza Hackali gazeteden öğrenmiş. Mart 2018'de Avrupa genelinde satılan Sabah gazetesinde kendisinin fotoğrafı yayınlanmış ve yanında şu cümleler: Hackali terörist olarak aranan ve Erdoğan hükumeti için bir devlet düşmanı olan, Türk cumhuriyet savcısı  Zekeriya Özü  Baden-Württemberg'de evinin alt katında saklamakta imiş.

ZEKERİYA ÖZ'Ü TANIMADIĞI HALDE

Hackali, Zekeriya Öz'ü tanımadığını temin etse de gazetede çıkan haber onun için ağır sonuçlar doğurmuş durumda. Ulm Türk cemaati üyeleri kendisini artık bir vatan haini olarak görmekte. Hackali tehdit de edilmiş. Bunun üzerine hukuki yollara müracaat edip gazeteye dava açmış. Bu sene içerisinde dava hâkim önüne çıkabilir. Çünkü Sabah gazetesinin kendisi hakkında ki tahrip edici iddialar kesinlikle bir benzetmeden ibaret.

Bu dava da bir çok kez olduğu gibi Türk medyasının yurt dışında ki muhtemel muhalifleri ağır birer suçlu olarak yaftalama teşebbüsü. Dahil olan bazı gazeteler online haber siteleri Türkiye'den hareket etmekte, bazılarının Almanya'da da redaksyonları var. Ama hepsinin hedef kitlesi Avrupa'daki diaspora.

Düşmanlaştırılmaya çalışılanlara göre maksat, muhtemel politik karşıtların gözünü korkutmak, toplumda bölücülük yapmak ve Türkiyede ki korku iklimini yurt dışına da taşımak – ama Alman siyasetinin ve resmi makamlarının görmeyeceği şekilde. Hedef tahtası olmak çok zor bir mesele.

VAKIF BAŞKANI HEDEF TAHTASI YAPILIYOR

Ercan Karakoyun bu tarz karalama kampanyalarını çok iyi bilenlerden. Kendisi Gülen Hareketi'ne aidiyeti ile bilinen Berlin'deki Eğitim ve Diyalog Vakfı'nın başkanı. Türk hükûmeti Gülen Hareketi'ni terör organizasyonu olarak listeledi ve 2016 yazındaki darbe teşebbüsünden sorumlu tutuyor.

Karakoyun, Erdoğan hükûmeti tarafından düşman olarak görüldüğü için hükûmet yanlısı medya içinde hakeza öyle. Son senelerde kendisi bir çok aşagılayıcı ve hakaret içerikli haberlerin kurbanı olmuş. Bir coğu kaba saba iddialardan ibaret.
Karakoyun bir çok haberin yayınlamasına karşı davacı olmuş.

WELT'e verdiği mülakatta, "Bunun vakıftaki işimizle alakalı bir eleştiri ile yandan uzaktan alakası yok." diyor.

2016'nın son baharında Sabah'ın iddialarına göre Karakoyun evinde darbeye teşebbüsten dolayı tutuklanmaktan kaçan devlet yetkililerini, "Hain diplomatları" saklamış. Hemen hemen aynı tarihlerde "Star" ve "Yeni Akit" gazeteleri Karakoyun'u Berlin'de yeni açılan liberal Ibn-rüsd-Goethe-Camii'nin öncülerinden olduğunu ve orada milliyetçilik düşmanı ve kadın hakları savunucusu olarak tanınan Seyran Ateş ile beraber dua edildiğini yazmış.

Star gazetesi bu habere "Sapıklık evine cami dediler" başlığı ile yer verdi. Sabah da bir video görüntüsünde "Berlin İmamı Karakoyun bu iğrenç projeyi desteklemekte." dedi.

Saçma olan şey ise, resimlerde Ateş'in yanında Karakoyun değil de tanınmış ilahiyatçı Abdel-Hakim Ourghi bulunmakta olduğu gerçeği. Basit bir Google araması ile yetkili yayın müdürü bu hatayı fark edebilirdi. Muhtemelen bu kötü araştırmalara bile bile göz yumuldu.


Die Welt gazetesi 4 Temmuz 2019 tarihli nüshasında AKP medyasının Alman kanunlarını hiçe sayarak Hizmet Hareketi mensuplarını hedef gösterdiğini yazdı.

Türkiye ve  Sabah gazeteleri, Karakoyun'un aynı zamanda BND (Alman Federal İstihbarat Servisi) için çalıştığını ve istihbarat ile birlikte iltica müracaatında karar verdiğini, mesela Türkiye temmuz ayında iddia etmiş.

Sabah'ın iddialarına göre Karakoyun İçişleri Bakanlığı'na talimatlar vermekte imiş ve bu şekilde Almanya'da bir paralel devlet oluşmuş. Karakoyun mahkeme önünde tüm bu garip iddiaların aksini ispatlayabiliyor.

Bir çok kararda (yazılı kararlar WELT'in elinde bulunmakta) Sabah, Türkiye ve Star kaçınma sözleşmesi onaylaması, düzeltme yapması ve kısmen para cezasına çarptırılmakta. WELT gazetesi olarak olup bitenleri Türkiye –web sitesinde ki bir e-mail adresine sorduk, ama mailin ulaşmadığı bildirisi geldi.

Sabah gazetesi ise sorumuzu cevapsız bıraktı. Mahkemenin kararına göre düzelmeler yapılmış, ama Karakoyun çoktan hedef tahtası olmuştu bile. Bu iddialar yüzünden defalarca ölüm ile tehdit edilmiş . Kendini artık güvende hissetmediği için 2017'de ailesi ile birlikte taşınmak zorunda kalmış.

GAZETELER ALMAN ADALETİNİ HİÇE SAYIYOR

Hamburglu bir medya avukatı Sven Krüger, Karakoyun'u bir çok davada müdafaa etmiş. Karakoyun dışında benzer davalarda bir çok kişiyi daha savunduğunu söylüyor ki kendisi bir Türkiye uzmanı olmadığı halde.

Bu tarz şeylerin sadece önemsiz bir yan etkiden ibaret olduğunu düşünmüyor. Kendisi WELT'e şunları söyledi: "Benim görüşüm: Özellikle Sabah, Erdoğan hükûmetinin çok itaatkâr bir işbirlikçisi gibi ve bu yaptıklarını kesinlikle Alman kanunlarını ve Alman adaletini hiçe sayarak yapıyor."

Son üç senedir bu durum böyle devam etmekte. Ermeni soykırımı söz konusu olduktan sonra Türk medyası tarafından düşmanlıklar başladı ve 2016 yılı haziran ayında 11 Türk milletvekili de polis tarafından daha sıkı korunur oldu. Bunlardan biri Yeşiller Partisi Milletvekili Cem Özdemir.

Kürt asıllı Sol Parti Milletvekili Sevim Dağdelen, Sabah tarafından defalarca terör organizasyonu PKK destekçisi olarak yaftalandı. Avrupa genelinde başka milletvekilleri ise Gülenci olarak yaftalandı, oysa Gülen Hareketi'ne hiç bir yakınlıkları olmadığını açıkça belirtmelerine rağmen.

Brüksel'e kaçmış olan NATO Generali Cafer Topkaya da Türk medyasında defalarca kendisi için "hain" ve "terörist" ifadesini okuduğunu aktarıyor. Belçika polisi kendisine bu sebeple yakın koruma teklif etmiş

Topkaya vakası, bu yalan haber kampanyasının mağdurları ille de ünlü kişiler olmadığını, çoktan mülteci, işadamı ve emekli insanları da kapsadığını ispat ediyor. Karakoyun, bu insanların medyada vatan haini olarak gösterilmesinin ardından korku içinde yaşadığını belirtmekte.

Karakoyun’a göre suçlamaların etkisi Almanya’daki Türk topluluğunda tam olarak gerçekleştiği ve Alman kamuoyunun radarının altında kaldığı için kişileri sosyal tecrite maruz bırakıyor.

Kendi ifadelerine göre Sabah gazetesi Almanya’da 2013 yılında günde 60 bin gazete satmış. Şimdilerde tirajı bayağı düşmüş durumda olmasına rağmen Türk gazetelerinin internet siteleri makalelerinin hâlâ büyük bir kitleye ulaştığını iddia ediyor.

En fazla ulaşıma sahip olan Hürriyet gazetesi kendi başına internet sitesi dahil Almanya’da günde 330 bin Türke ulaştığını söylüyor. Sabah gazetesi gibi Hürriyet de okurlarına internette Almanca ve İngilizce makaleler sunuyor. Hürriyet gazetesi Der Spiegel’de yayımlanan bir habere göre en son "Erdoğan: Yahudi Soros, Gezi olaylarının ardındaki adam" gibi manşetlerle dikkatleri üzerine çekmişti.

"ŞİDDETE BAŞVURMA AN MESELESİ"

Türkiye ve Hürriyet gazeteleri Hessen’de küçük bir kasaba olan Mörfelden-Walldorf’ta basılırken, Sabah gazetesi yakın zamanda künyesinden Frankfurt am Main adresli iş yerini çıkardı.

Böylelikle Alman adresi ile kayıtlı olan sadece sorumlu yayımcı var. Bununla birlikte İstanbul’a sorumlu yere mahkeme kararlarının nakli oldukça zor. 12 Nisan tarihli bir dokümanın ispat ettiğine göre, Landgericht Hamburg’un Star gazetesine karşı bir kararında Türkiye Adalet Bakanlığı kararın sevkini reddediyor.

Bu sebeple bariz haksızlıklara karşı bile kendini müdafaa etmek oldukça zor. Geçmişte çok sayıda Türk haber siteleri yurt dışında yaşayan sözde suçlu insanların özel adreslerini yayımlamakla dikkatleri üzerlerine çekti.

Die Welt'in haberinde Alman mahkemelerinden Sabah'ın Avrupa baskılarına yönelik çok sayıda tekzip kararı çıktığını vurguladı.

Yakın zamanda Sabah gazetesi 14 Mayıs’ta adresleriyle birlikte 11 Berlinli mülteci kamplarını kapsayan bir liste internette yayımladı.

İddiaları oldukça ilginç: Türkiye’den Yunanistan üzere Almanya’ya iltica eden Gülen cemaati mensupları "Alman devletinin gözetimindeki modern kamplarda VIP şartlarda ağırlanıyor."

Yazının devamında ise şöyle denmektedir: "SABAH Özel İstihbarat Bölümü, F..Ö'nün Almanya'da bulunan yaklaşık 50 kampından on birini yerinde gözlemledi, görüntüledi. (…) Kimisi tel örgülerle çevrili kamplardaki F..Ö'cülerin iaşesi örgütün ödemeleriyle devlet kontrolünde sağlanıyor."

WELT’in sorusuna karşılık Berlin polisi makaleden haberleri olduğunu, fakat bugüne kadar saldırı vakası olmadığını ve güvenlik durumunu sıkılaştırma söz konusu olmadığını söylüyor. Polis, olayın ciddileşmesi durumunda, "Elbette tedbirler alınacak." diyor.

Fakat Karakoyun’u bu açıklama tatmin etmiyor.

Karakoyun şüpheli: "Medyanın her sözüne inanan fanatik milliyetçilerin şiddete başvurmaları an meselesi."

[Samanyolu Haber] 4.7.2019

İşin aslını ben söyleyeyim: Bankalar çatırdıyor [Gölge Bankacı]

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) mevduata sigorta limitini 100 bin Türk Lirası’ndan 150 bin Türk Lirası’na (TL) yükseltmek için çalışma başlattı. Yeni limit eylül ayından itibaren geçerli olacak.

TMSF Başkanı Muhiddin Gülal yastık altındaki parayı sisteme çekmek için böyle bir adım attıklarını söylese de işin aslı hiç de öyle değil.

VATANDAŞ PARASINI BANKALARDAN ÇEKİYOR

Önceki yıllar ile mukayese edildiğinde bankalarda mevduat artışı durdu. Bazı haftalarda TL ya da döviz cinsi mevduattan sistemi sarsacak kadar yüksek tutarda para çekiliyor.

En bariz çıkış 7 Haziran’dan 14 Haziran’a kadar geçen 7 günlük dönemde müşahede edildi. Söz konusu hafta 4 milyar TL döviz tevdiat hesaplarından (DTH) 2,3 milyar TL de vadeli TL mevduatından olmak üzere bankalardaki mevduat toplam 6,3 milyar TL azaldı.

Çelik para kasalarına talep patladı. Gaziantep'te firmalar siparişleri yetiştirmek için ek mesai yapıyor.

Bankacılık sisteminden çekilen para yastık altına, çelik para kasalarına ya da yine bankaların kiralık kasalarına gidiyor. Vatandaşın bankalardan nasıl kaçtığını ve çelik para kasalarının artık mahalle aralarında bile satıldığına 21 Haziran’da dikkat çekmiştim. O temayül giderek bariz bir hâl alıyor.

AMERİKA MÜEYYİDE UYGULARSA…

Bankalarda batık kredi tutarının olduğundan daha az gösterildiği kulaktan kulağa yayılıyor. S-400 hava savunma sistemi krizinde hâlâ bir mutabakata varılamadı.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a geçen hafta Japonya’da söylediği sözler “topu çizgide tutmak” şeklinde yorumlandı.

Rusya’nın teslimata iki hafta içinde başlayacağı, hatta teknik heyetin bataryaların konuşlandırılacağı yerleri tespit etmek için Türkiye’ye geldiği belirtiliyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nden 100’e yakın subay ve astsubay mayıs ayında Rusya’da S-400 eğitimi almıştı.

KUR GERİLEDİKÇE DÖVİZ SATIN ALINIYOR

Böylesine büyük bir belirsizliğin ortasında vatandaş kendi tedbirini kendi alıyor. Doların gerilemesini fırsat bilen şahıs ya da şirketler tasarruflarını dövize çeviriyor.

Mevduatın yüzde 57’si (187 milyar dolar) dövizde. Bankalardaki riski azaltmak için de parasını çekiyor. Mevduat çıkışı bankalardaki krizin tuzu biberi oldu.

Ortalama mevduatın vadesinin 45 gün olduğu ve bankaların yurt dışından para bulmakta zorlandığı dikkate alındığında mevduat çıkışı bankaların şah damarının kesilmesinden farksız.

Mevduat hesabı başına 100 bin TL olan devlet garantisi enflasyon ve kur artışı sebebiyle kuşa dönmüştü.

Risklerin olabildiğince arttığı, Moody’s’in bankaların notunu çöp seviyesinin de altına indirdiği bir dönemde bankaların batık kredilerle boğuşması vatandaşı tedirgin ediyor.

GERÇEK BATIK TUTARI 200 MİLYAR LİRAYI GEÇTİ

Talimatla futbol kulüplerine, batık müteahhitlere verilen kredilerin geri gelmeyeceğini herkes biliyor. Batık tutarı 114 milyar TL olarak açıklansa da gerçek rakamın 200 milyar lirayı geçtiğini biz kendi aramızda konuşuyoruz.

“Grup 2” denilen ve ağır aksak tahsil edilen kredilerde batık tutarı her geçen gün artıyor. Kriz devam ettikçe şirketlerin ödeme kabiliyeti de azalacak.

TMSF’nin mevduat garantisini yüzde 50 artırarak 150 bin liraya çıkarması şuyuu vukuundan beter paniği daha da artıracak. Vatandaşta “Demek ki bir tehlike var!” kanaati hasıl olacak.

TMSF’nin bankaların batması ihtimaline karşı elinde toplam 45 milyar TL var. 2,5 trilyon liralık mevduatın emanet edildiği bankalarda patlak verecek krizin üstesinden gelmek için söz konusu tutar devede kulak bile değil.

Panik fiili bir tavra dönüşmeden piyasa istikrarlı iken böyle bir karar alınsaydı mevduat sahiplerinde herhangi bir endişeye sebep olmazdı.

Yumurta kapıya dayandığında alınan kararlar faydadan çok zarar verir. Ateş olmadan yerden duman çıkmaz…

[Gölge Bankacı] 4.7.2019 [Samanyolu Haber]

Kabz- Bast halleri [Safvet Senih]

Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Cenab-ı Hakkın Celalî ve Cemâlî isimlerinin tecellisi olan kabz ve bast hallerini ve bunların hikmetlerini şöyle izah ediyor: “Tarihî tekerrürler içinde nice defalar görülmüştür ki, Cenab-ı Hakkın insanları sıktığı, sıkıştırdığı, preslediği dönemler, çok defa insanlar için yeni ufuklara açılmanın başlangıcı olmuştur. Esasen bu durum fert planında da böyledir, cemiyet planında da. Yani ferdi sıkıntıların doruk noktaya ulaşması, bir bakıma kurtuluş ânının çok yaklaştığını gösterdiği gibi, ictimaî sıkıntıların azgınlaşması da her zaman toplumu bilemiş ve onu yeni  ufuklara yönlendirmiştir. Bunları düşünürken hemen hatırımıza İmam Sühreverdi’nin, geceye hitaben söylediği şu sözleri gelmektedir: ‘Karar kararabildiğin kadar. Çünkü  KARARMANIN  SON  NOKTASI  AYDINLIĞA  ÇIKMANIN  BAŞLANGICIDIR!.’ 

“İsteseniz, önce meseleye bir mukayese imkânı vermesi bakımından fertten başlayalım. Fertlerin inşirah (BAST)  hallerini bazen, vicdanî ve ruhî KABZ’lar takip eder. Bazen de durum döner, bunun tam aksine olur. KABZ sıkıştırılma demektir. Kılıcın parmaklarla sıkıştırılan yerine de bu sebeple KABZA  denir. Evet KABZ, bilinmeyen bir el tarafından kıskıvrak yakalanmanın adıdır. Zaten bu kelime tasavvuf terminolojisine de daha ziyade bu mânası ile girmiştir.

“Bazen KABZ halleri, ferin bir kısım günahlarından, gafletinden kaynaklanır. İnsan evvela (BAST ile) kendini coşkun bir iklime salar… biraz çakırkeyf yaşar; buna ceza olarak da arkasından KABZ haline giriftar olur. Belki de böyle bir hale girmeyi ruh istemektedir. Çünkü rahat ve rehavetin fazlası ruhta sıkıntı meydana getirir. Dolayısıyla ruh, çok defa maddeden kaynaklanan coşkunluklardan sıkılır. Zira o, daha ziyade öbür âlem adına metafizik gerilim içinde bulunmayı arzular. İşte bu haliyle KABZ, insanın kendisini salıvermesine mukabil, yed-i kudret tarafından ikaz edilmesini netice verir. Allah, insanı kendine yöneltmek için ona KABZ hali verir. Bu aynen, bir annenin yanlış yere gitmesin, yanlış şey yapmasın diye çocuğunu engellemek için  önce hafif tokatlayıp sonra da onu bağrına basması gibidir.

“Böyle bir durumda yollar  daralır, geçit vermez hale gelir… sebepler yavaş yavaş sukut eder… İşte o anda insan bütün sebepleri hafızasından siler ve sebepleri elinde tutan Zât’a yönelir. Zaten o Zât (c.c.)’ın maksadı da budur. İnsanı Kendine yöneltmek. Bu gibi ahvalde eğer insan, başına gelenlerin hakiki sebebini anlayıp Cenab-ı Hakka dönebilirse, maksad hâsıl olmuş demektir. Bu noktaya ulaşabilmek ise, kainatta hiçbir hadisenin tesadüfi ve gelişigüzel olmadığını anlama ve kavrama gibi bir şuur, bir idrak ister.  Sekizinci Söz’de kuyuya düşmüş iki insanın durumu anlatılırken bu hususa işarette bulunulmuştur. Bu iki insandan biri vakaların perde arkasını kurcalamaktan mahrumdur. Halbuki diğeri basiret ehlidir. Bu sayede de kendi kendine der ki: ‘Bu işler pek tesadüfe benzemiyor. Sahrada koşarken arkama bir arslan takılıyor, kuyuya düşüyor ve bir ağaca tutunuyorum; ağacın kökünde beyaz ve siyah iki fare ağacı kemiriyorlar… aşağıda bir ejderha ağzını açmış düşeceğim ânı bekliyor… yukarıda arslan dehşet verici haliyle beni tehdit ediyor… Omuz omuza vermiş bu hadiseler asla rastlantı olamaz. Belli ki bütün bunlar beni bilen birisi tarafından daha önceden planlanmış ve benimle temsil ediliyor.”

“İşte, KABZ  haline giriftar olan her insan aynen böyle düşünmeli ki, ‘Beni kıskıvrak yakalayan bu hadiseler beni aşan bir kudret tarafından  kullanılıyor ve ben bu oyunda sadece figüranlık yapıyorum’ diyerek  derhal hadiseleri o yöne sevk eden ve bütün varlık âleminin dizginini elinde tutan Zât’a dehâlet edilmelidir.”
Celâl ve cemal tecellisi olan kabz ve bast halleri gece-gündüz, kış-yaz gibi devamlı dolaşan, değişen, insanı yeknesaklıktan kurtaran bir haldir. Biz Cenab-ı Hakkın bu tecellilerini kendimiz hakkında fırsata ve hayra çevirmek için yine O’na ve O’nun sonsuz şefkatine yönelip sığınmalıyız.

[Safvet Senih] 4.7.2019 [Samanyolu Haber]

Gurbette Yine Akşam Oluyor [Harun Tokak]

Gurbette yine akşam oluyor…
Kuzey ülkelerinin üzerine kızıl bir tül örtülüyor. 
Kuşlar kanat çırparak yuvalarına dönüyor.
Gurbetçiler art arda yollara düşüyor.
Uzun bir günün yorgunluğu ile apartmanın merdivenlerini çıkıyorum…
Koridorda, ara sıra ayaküstü kısa sohbetler ettiğimiz bir Türk'le karşılaşıyorum.
“Birkaç gün sonra biz de Türkiye’ye gidiyoruz” diyor.
“Güzel ülkemize selam söyleyin” diyorum.
Gurbetin garib hisleri akşamın alacasında yüzüme nasıl yansıdı ise o da birden mahzunlaşıyor.
Gayr-i ihtiyari, “siz gitmiyor musunuz?” diyor.

Hasret kokar içlenirsin her şeye
Buruk olur geceleri gurbetin
Şehir yanar sen sönersin tersine
Kara olur geceleri gurbetin

Gurbette yine akşam oluyor.
Kuzey ülkelerinin üzerine akşamın melali çöküyor…
Kuşlara kanat çırparak yuvalarına dönüyor.
Gurbetçiler yollara düşüyor.

Bavullar, arabaların arka ve üst bagajına itina ile yerleştiriliyor.
Çocuklar büyük bir mutlulukla biniyorlar arabalara.
Bu sahne, her yıl bu mevsim tekrarlanıyor. Yazla birlikte okullar tatil olur olmaz sılaya koşuyorlar. 
O kadar çok şey biriktiriyorlar ki yüreklerinde…
Bir an evvel doğup büyüdükleri vatan toprağına kavuşmak bütün arzuları.
Onların coşkulu gidişlerini seyretmek büyük bir zevk veriyor insana.
O anda Melike Demirağ gibi “şimdi İstanbul’da olmak vardı” diyorsun.
Ya da Ahmet Kaya gibi “sen nereden bileceksin benim nasıl yandığımı”
Ya da Ozan Arif gibi tutacaksın çocukların elinden, atlayacaksın arabaya, bir zamanlar atalarımızın atlarla bir baştan bir başa geçtiği bütün balkan ülkelerini bir bir geçeceksin, Kapıkule’ye varıp dayanacaksın; çocuklarla bir tepeciğin üzerine oturup göklerde dalgalanan ay yıldızlı bayrağı yasaklı gözlerle gün batımına kadar seyredeceksin. Sonra da çocukların elinden tutup yine bütün Balkan ülkelerini tüketerek gurbetin bağrına döneceksin.

Arif olan anlar bizi…
Üç gardaştık bir zamanlar üç gardaş,
O toprakta, sen zindanda, ben sürgün.
Aklımıza gelir miydi hiç gardaş?
O toprakta, sen zindanda, ben sürgün.

Geçen gün arabamız sık ağaçlı ormanların arasından geçerken yanımda yüreği memleket hasreti ile iyice yanmış bir yiğidin dudaklarından öylesine dökülüyordu sözler…
“Şuraya bakar mısın sanki Beykoz tepeleri, şurası Kavacık’a çıkan yol sanki şu tepe nasıl da Çamlıca’ya benziyor değil mi?
O doğduğu büyüdüğü İstanbul’u sayıklıyor.
Bir bilseniz benim neler düşüyor aklıma neler…
Ta.. Bizim oralar düşüyor aklıma…
Sadece aklıma mı neredeyse her gece rüyalarıma neler düşüyor neler…
Önceki gün gece yine dağlar arasındaki o küçük köydeyim…
Toprak evin balkonundan seyrediyorum köyümüzü. Kaba bir rüzgâr esiyor boğazdan…
Beşiktepe’nin ardından ay doğuyor. Tepeleri aşan yolları, gökyüzünü, bulutları, yıldızları seyrediyorum.
Karşı evin balkonundan komşu yaşlı kadın sesleniyor…
 “Harun! Oğlum hoş geldin, nerelerdeydin, çoktandır gelmedin köye, hiç bu kadar ara vermezdin”
Susuyorum, sadece susuyorum…
Ay ışığı, hülyalı tepeleri okşayarak çukurdaki köyümüze doğru yayılıyor. Köyün üzerindeki siyah örtüyü ışıktan eliyle sıyırınca, her şeyi daha rahat seçebiliyorum.
Ay’ın aydınlığında az ilerdeki “Tepe Oda”ya takılıyor gözlerim.
Uzun kış gecelerinde doyumsuz sohbetleriyle tanıdığımız Tepe Oda.
Toprak damı çökmüş, altından anıların iniltisi geliyor.
Bir zamanlar Rahmetli Bekir Ağa’nın cumbadan yarı beline kadar sarkarak. “Oğlum İsmayııııl! Yemek getir, misafir var” dediği, her akşam ışığı yanan odalar, kimsesizliğin karanlığına gömülü duruyorlar.
Ekmeğini paylaşan cömert insanlar da, Tanrı misafirleri de çoktan terk etmiş gitmişler.
Faik Dede’nin evini görüyorum. Artık onun da ışığı yanmıyor. Bir zamanlar, evinden çıkar çıkmaz etrafını sarardık bu yüreği sevgi dolu insanın.
“Boyumuzu uzattırmak” için tek sıra olurduk önünde. Elindeki bastonuyla usulca vururdu arkamıza, sonra diğer elini kordu başımıza “bak bir karış uzadı boyun” derdi.
Sevinirdik. Çocukluk işte…
Saygımız vardı büyüklerimize. Onlar da sevgi duyarlardı küçüklere.
Köyün kuzey uçlarına uzanıyorum.
Yaz kış demeden beş vakit namazını camide kılan İki gözü âmâ Kara Mustafa Dayı elinde bastonla çıkıyor evinden.
Yağmurlu kış gecelerinde bile, çamurlu yollarda oluşan su birikintilerine bata çıka camiye giden bu adam yine köyün mütevazı mabedine doğru gidiyor.
İman ve ibadet neşvesi vardı bu insanlarda. Kışın buz gibi sularda şadırvanda abdest alırlarken, yoldan duyulurdu yüreklerinden taşan şehadet kelimeleri.
Yolun karşısındaki evlerde gezdiriyorum gözlerimi.
Bazı evlerin ışıkları çoktan sönmüş, orasında burasında oluşan yarıklar, yaşlı ve yorgun bir deve gibi ıhdırmış onları.
Bir hayalet gibi duruyorlar.
Yıkık saçaklarda, baykuşlar ötüyor.
Diğer evlerin de onlardan farkı yok.
Dün, ne kadar canlıydı bu sokaklar, gün doğmadan duyulurdu sesler. Koyun, kuzu, insan sesleri bir birine karışırdı.
Ezanla uyanırdı elinin kınası bile kararmamış taze gelinler.
Boyunduruğa koşulmuş öküzlerin çektiği araba tıkırtıları, kağnı sesleri, geceyi en tatlı uykularından uyandırırdı.
Bereketin seherde dağıtıldığına inanırdık.
Mehtabın ışığında gittikçe tamamlanan bir resim gibi her şey belirginleşiyor.
Bir zamanlar yetişkin kızların ellerinde kırmızı testilerle suyunu taşıdıkları Yukarı Çeşme’ye ilişiyor gözlerim.
İşte bak yine geliyorlar…
Sıra sıra geliyorlar.
Başlarında al al yazmaları, üzerlerinde allı, mavili, bindallı elbiseleri…
Bekleşiyorlar, eğleşiyorlar, şakalaşıyorlar...
Koca oluktan akan buz gibi suyun şırıltısında, çeşme başı muhabbeti yapıyorlar.
Sonra yine omuzlarında buz gibi su dolu testilerle sıra sıra evlerinin yolunu tutuyorlar…
Saatin sesiyle sıladan Gurbete dönüyorum…
Gurbette yine akşam oluyor…
Kuşlar kanat çırparak yuvalarına dönüyor.
Bir bilseniz “neler düşüyor aklıma neler…
Ta… Bizim oralar…

[Harun Tokak] 4.7.2019 [Samanyolu Haber]

Sığınmacı politikası çöktü, toplumsal kriz kapıda [İlker Doğan]

AKP iktidarının yanlış ve tutarsız politikası, Türkiye’yi deyim yerindeyse dev bir sığınmacı kampına dönüştürdü. 8 yılda sayıları 4 milyonu bulan Suriyelilerin topluma adaptasyonunu sağlayamayan ve bunun için bir politika geliştiremeyen iktidar, sığınmacılara olan öfkenin de inanılmaz bir hızla büyümesine neden oluyor. Suriyelilerin adının karıştığı olaylara verilen toplumsal tepkiler, TOMA’larla bastırılmaya başlandı. İktidar temsilcilerinin açıklamalarının aksine, 9 yılda evlerine dönen Suriyelilerin oranı yüzde 10 bile değil! Suriyelileri Türkiye’nin her yerine plansız ve programsız dağıtan AKP’nin tutarsız sığınmacı politikası tam anlamıyla çöktü! Bireysel öfkeler, toplumsal şiddet olaylarına dönüşmeye başladı. Daha da kötüsü, ülkeyi çıkmaza sokan AKP’nin, Suriyelileri güvenli bir şekilde vatanlarına göndermek için hiç bir programı yok!

Brooking Enstitüsü Kıdemli Dış Politika Uzmanı Elizabeth Ferris, yıllar önce Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılara yönelik politikasına ilişkin verdiği söyleşide şu uyarılarda bulunmuştu; “Mülteciler ya ülkelerin geri dönmeli ya da başka bir üçüncü ülkeye gidebilmelidir. 5 yıl sonra hala Türkiye’de kalıyor ve Türkçe öğrenmemiş olurlarsa, kendilerini toplumun bir parçası gibi hissetmezlerse ev sahibi toplumdaki kızgınlık büyüyebilir. Büyük bir etki oluşturabilecek insan hakları sorunları ve sosyal sorunlar ortaya çıkabilir.”

GEÇİCİ ‘MİSAFİR, MUHACİR’

Aradan geçen zaman Ferris’i haklı çıkardı. Bundan 8 yıl önce ilk göç dalgası yaşandığında herkes Suriyelilerin 3-5 ay kalıp, Esed devrildikten sonra vatanlarına geri döneceğini düşünüyordu. Ama öyle olmadı! Tunus’ta üniversite mezunu işportacı Muhammet Bouazizi’nin 18 Aralık 2010’da kendisini yakmasıyla başlayan ve ‘Arap baharı’ olarak adlandırılan olaylar önce Libya’ya, oradan da Mısır’a sıçramıştı. Olaylar yaklaşık iki ay gibi çok kısa bir zamanda, iktidarları deviren bir toplumsal harekete dönüştü. Yalancı bahar Suriye’de ise etkisini 2011 yılı mart ayında gösterdi. Ancak Rusya’nın rejime olan desteği sayesinde Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’deki gibi iktidar değişikliğiyle sonuçlanmadı.

‘KARDEŞİM’ ESED’DEN ‘KATİL’ ESED’E!

Suriye’de kısa zamanda iç savaşa dönüşen olaylar, AKP’nin bu ülkeye yönelik politikalarının da 180 derece değişim geçirmesine neden oldu. Türkiye, açıktan taraf olduğunu ilan etti ve rejim karşıtı güçlere destek verdi. Rejim sertleştikçe Türkiye’nin eleştirilerinin dozu da arttı. Halbu ki iki ülke daha bir kaç ay önce ortak kabine toplantıları bile yapmıştı! Ancak aynı Erdoğan, daha bir kaç ay önce ‘kardeşim’ dediği Esed’e, ‘katil, terörist’ diye hitap ediyordu. Esed ise Türkiye’yi ‘teröristlere’ para ve silah yardımı yapmakla suçladı.

‘KORUMA ALTINDAKİ’ SURİYELİ SAYISI 3,6 MİLYON KİŞİ

Suriye’deki olaylar kısa sürede iç savaşa dönüşmüştü. Ve doğal olarak kitlesel göçler başladı. Türkiye’ye ilk mülteci akışı 29 Nisan 2011’de 300 kadar Suriyeli’nin Türkiye’ye sığınma talebine bulunmasıyla başladı. Aradan geçen 8 yılda sayı milyonlara ulaştı. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün açıklamasına göre, 13 Haziran 2019 tarihi itibarıyla Türkiye’deki ‘geçici koruma altındaki’ Suriyeli sayısı toplam 3 milyon 613 bin 644 kişi oldu. Bir önceki aya göre 6 bin 907 kişi artmıştı. Bu kişilerin 1 milyon 956 bin 459’u erkeklerden, 1 milyon 657 bin 185’i ise kadınlardan oluşuyor. Ancak gerçek rakamın toplam 4 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Tabloya göre 0-18 yaş aralığında 1 milyon 670 bin 700 Suriyeli var. Yaş tablosuna göre kayıtlı Suriyelilerin yaş ortalaması 22,5. Türkiye nüfusunun 2018 verilerine göre yaş ortalaması ise 31,7. Türkiye’deki Suriyeli nüfusunun yüzde 96’sından fazlası kampların dışında yaşıyor.

ÖFKE BÜYÜYOR

Suriyelileri yeterli eğitim ve dil desteği verilmediği, iş imkanı sağlanmadığı için entegrasyon süreci tamamlanamadı. Hayata Destek Derneği’nin araştırmasına göre; kamplarda yaşayan okul çağındaki çocukların yüzde 20’si okula gidemezken kamp dışında yaşayan çocukların yüzde 74’ü okula gitmiyor. Suriyeliler ‘ucuz işgücü’ olarak kabul edildiği için Türkiye’deki işsizlik oranı yükseldi. Bu da toplumsal tepkinin daha da artmasına neden oldu. Artan nüfus nedeniyle sağlık hizmetlerine ulaşma konusunda sıkıntılar arttı.

TÜRKÇE’Yİ BİLE ÖĞRETMİYORUZ!

Almanya ya da bir başka Avrupa ülkesine ‘iltica’ ettiğinizde sizden istedikleri tek ve en önemli şey ‘dil’ öğrenmeniz. Bunu topluma adaptasyon sağlamanız için zaruri görüyorlar. Bunun için de sizi dil kurslarına gönderiyor ve topluma en kısa sürede adapte olmanızı sağlıyorlar. Ancak Türkiye’nin böyle bir derdi hiç olmadı. Türkiye’deki Suriyeli çocukların büyük bir kısmı Türkçe’yi ve Türkçe okuma yazmayı bilmiyor. Dil bilmeyen bir insan iş bulamaz dolayısıyla para kazanamaz. Para kazanamazsa ihtiyaçlarını karşılayamaz. İşte o zaman illegal yollara sapmaya başlar. Dil bilmemek, çocukların uyum süreçlerini geciktirdiği gibi, topluma aidiyet duygularının gelişmesini de zorlaştırıyor.

ÇOK EŞLİLİK ARTTI

Sorun sadece eğitim, sağlık ve güvenlik değil! Sosyal sorunlar da katlandı, toplumun aile yapısı bozuldu. Özellikle kamplara yakın yerlerde çok eşlilik arttı. Eşlerini kaybeden Suriyeli genç kadınların kendilerinden 30-40 yaş büyük erkeklere para karşılığı satıldığına dair onlarca haber yayınlandı. Suriyeli genç kadınlar istismar edildi. Kilis Platformu geçtiğimiz aylarda en az 5 bin erkeğin Suriyeli kadınla Kilis’te evlendiğini açıklamıştı.

Kalıcı olduklarını kabullenin

Söz konusu sorunun çözümü Suriyeli sığınmacıların güvenli bir şekilde vatanlarına dönmesini sağlamaktan geçiyor. Ancak Esed iktidarda olduğu sürece bunun olması pek de olası değil. Dolayısıyla Türkiye, öncelikle Suriyelilerin artık ‘kalıcı’ olduğunu kabul etmeli. Kaldı ki Esad bugün devrilse bile yerle bir olan Suriye’nin yeniden inşaası yıllar alacak. Mültecilerin üçüncü bir ülkeye yerleştirilmesi de çok zor. Zira hiç bir Avrupa ülkesi bu konuda ‘gönüllü’ değil. Geriye tek bir seçenek kalıyor; ev sahibi ülkeye entegrasyon. Bunun olabilmesi için de iktidarın tutarlı, maceradan uzak ve planlı bir programının olması gerekiyor ki, asıl sorun da burada başlıyor; AKP’nin böyle bir derdi yok!

[İlker Doğan] 4.7.2019 [TR724]

‘Ergenekon yokmuş’ Peki şimdi ne olacak? [Adem Yavuz Arslan]

Beklenen oldu ve Doğu Perinçek’in tabiriyle “Siyasetin köpeği” olan yargı ‘Ergenekon diye bir örgütün olmadığına’ karar verdi.

Meğerse tüm Türkiye hayal görmüş.

Erdoğan’ın iktidarını hazmedemeyen dönemin kudretli generalleri ‘Ayışığı’, ‘Yakamoz’, ‘Eldiven’ ve ‘Balyoz’ darbe planları yapmamış!

Bu darbe planları ve generallerin hararetli tartışmaları hem Özden Örnek’in hem Mustafa Balbay’ın günlüklerinde yer almamış.

Ankara’ın göbeğinde bir cephanelik dolusu silahla ve Erdoğan’a yönelik suikast planıyla Atabeyler Çetesi yakalanmamış!

Hrant Dink ve Malatya Zirve Cinayetleri olmamış, Cumhuriyet Mitingleri adı altında sokakları hareketlendirme çabaları gösterilmemiş.

Askerin bu mitinglere tam kadro katılım göstermesi de tamamen sivil toplum duyarlılığındanmış!

Tabi Cumhuriyet Gazetesi de  üç kez bombalanmadı, Ümraniye’de –üstelik Cumhuriyet’e atılanlarla aynı seriden- bir sandık dolusu el bombası yakalanmadı.

Hal böyle olunca Alevilere, azınlıklara, Orhan Pamuk gibi yazarlara da suikast planları hiç olmadı. Ermeni Cemaatine yönelik eylem planları ve krokiler ise bulunmadı !

Darbeye zemin hazırlayacak kaotik eylem planları ve darbe sonrası kurulacak ‘milli mutabakat hükümeti’ listeleri de gerçek değildi. El konulacak gazeteler, tutuklanacak siyasiler-gazeteciler listeleri de hayaliydi.

Binbaşı Fikret Emek’ten çıkan silahlar, eski özel harekatçı İbrahim Şahin’in ve Yarbay Mustafa Dönmez’in cephanelikleri, Ankara Zir Vadisi’nde çıkan silahlar, İstanbul Poyrazköy’de yerden fışkıran law silahları da gerçek değilmiş !

Ortada 89 el bombası, 17 law silahı, 57 tabanca , 11 kilo C-3, 21 TNT kalıbı ve toplamda 58 muhtelif bomba var ama örgüt yok. Mahkeme kararına göre bütün bu silahlar ve bombalar tesadüfen bir araya gelmiş.

Ergenekon olmadığına göre AKP’ye kapatma davası açılmamış, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ Anayasa Mahkemesi Başkanvekili ile gizli kapaklı görüşmemiş.

Hal böyle olunca da Albay Levent Bektaş’ın ofisinden çıkan DVD’lerde yer alan Yargıtay fişleme notları ve kapatma davasına dair yol haritası da hayali olmalı.

13 bin kişilik ölüm listeleri, Veli Küçükler, Kemal Kerinçsizler, Sevgi Erenerollar…

Kimse tartışmadı ama İlhan Selçuk’un Jandarma Genel Komutanlığı Plan Prensipler Başkanı Tuggeneral Kadir Ali Esener ile (bu toplantıların Şener Eruygur’un talimatı ile yapıldığı da ortaya çıkmıştı) düzenli toplantılar yapması da bir anlam ifade etmiyor son yargı kararına göre.

Dönemain kudretli generalleri Şener Eruygur ve Hurşit Tolun’dan ele geçirilen Cumhuriyetçi Çalışma Grubu yapılanmasına dair evraklar ve İlker Başbuğ’un tutuklanmasına yol açan ‘internet andıcı’da gerçek değildi bu durumda.

‘Susurluk Paşası’ olarak bilinen, ‘Jitem’i ben kurdum’ diyen Veli Küçük ile bir mafya lideri olan Nuri Ergin’in ne tür bir ilişkisi olabilirdi ki, Nuri Ergin, Uşak cezaevi isyanında pencereye çıkıp “Bu devlet bana Mustafa Duyar’ı öldürttü. Ben öldürttüm, Veli Abiyi ara, Veli Küçük’ü ara, bizi sor” diye bağırıyordu. Ortada Ergenekon diye bir örgüt olmadığına göre Veli Küçük ile Nuri Ergin tesadüfen aynı karede yer aldı.

Balyoz Darbe Planı’nın gerçek olduğunu sağır sultan bile duymuştu, seminerde ‘sınırların aşıldığı’ raporunun altında imzası olan generalin sonra Genelkurmay Başkanı olduğu gerçeği de ortadaydı ama mahkemeye göre önemi yok bu durumun.

Ya da MİT’in Ergenekon ile ilgili olarak Başbakanlığı daha 19 Kasım 2003’te bilgilendirdiği detayı da anlamsız sayılmalı.

Örnekleri uzatmak mümkün. Son mahkeme kararına göre bütün bunlar olmadı, ortada bir örgüt yok ve hepimiz hayal gördük.

Şimdi temel soru şu: Bundan sonra ne olacak ?

Öncelikle şu hatırlatmayı yapalım. 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonu sonrası kendi kişisel güvenliğini sağlamak için Ergenekonla ittifak yapan Erdoğan usta bir şekilde zamana oynadı.

Ergenekon kararını sürekli erteletti ve bugüne kadar getirdi.

Ergenekon cephesi ise kafalarında demoklesin kılıcı gibi sallanıp duran mahkeme süreci nedeniyle Erdoğan’a mahkum oldu.

Artık böyle bir durum yok.

Tabiri caizse öküz öldü. Erdoğan ile Ergenekon ortaklığının bundan sonra ne olacağını ise karşılıklı hamleler belirleyecek.

Mevcut durumda avantaj  Ergenekon’da. Çünkü hem yargıda hem de TSK’daki kadrolarını muhafaza ettiler.

Üstelik ‘planlarına engel olabilecek’ herkesi 15 Temmuz kumpası ile tasfiye etmeyi de başardılar.

Dahası Erdoğan’ın desteğiyle “Ergenekon yoktur” kabulünü geniş kitlelere kabul ettirdiler.

Yani hem kadrolarını muhafaza ettiler hem de komplo teorileriyle varlıklarını inkarda başarılı oldular. Erdoğan sayesinde daha da güçlendiler.

Medya uzantıları hiç olmadığı kadar güçlendi. Dahası alternatif haber kaynakları da bizzat Erdoğan eliyle yok edildi.

Bir başka ifadeyle tam da Ergenekon tarzı örgütlerin sevdiği bir ortam var. Ekonomi bozuk, yolsuz ve ahlaksız siyasiler yüzünden halk dinden soğumuş, 2010 öncesi kirli operasyonları yapan kadrolar daha da güçlenmiş halde.

Ancak Ergenekon Erdoğan ittifakının bir müddet daha devam edeceğini düşünüyorum.

Erdoğan’ın Ergenekon’a ihtiyacı olduğu gibi Ergenekon’un da  Erdoğan’a ihtiyacı var.

En azından bir süre daha.

Fakat beklenen ‘büyük çöküş’ gerçekleştiğinde Erdoğan’a öldürücü darbeyi vuracaklar.

Çok iyi bildikleri psikolojik harp operasyonları ile öyle bir ortam oluşturacaklar ki muhafazakar kitle uzunca bir süre kafasını bile kaldıramayacak.



[Adem Yavuz Arslan] 4.7.2019 [TR724]

Messi’ye yine hüsran düştü [Hasan Cücük]

Copa America’da ilk finalist Brezilya olurken, Messi için milli takımla katıldığı bir turnuva daha hüzünle noktalandı. Artık futbol kariyerinin sonbaharına yaklaşan süperstar için milli formayla kupa kaldırma hayali bir anlamda noktalanmış oldu. 3 yıl sonra Dünya Kupası var. Ancak Messi 35 yaşında olacak. Kulüp bazında kazanmadık kupa bırakmayan Messi için milli takım dönemi kocaman boş bir sayfadan ibaret olacak.

Arjantin tarihinde iki kez Dünya Kupası’nı kazandı. 1978’de ev sahibi olduğu turnuvada Hollanda’yı, 1986’da ise Meksika’da Almanya’yı geçip kupaya uzandı. 1978’de Arjantin milli takımında Daniel Passarella, Osvaldo Ardiles ve Mario Kempes gibi kalburüstü futbolcular vardı. Kempes, attığı gollerle kupaya damgasını vuran isim olmuştu.

1986 Meksika’da Arjantin ikinci kez kupayı müzesine götürürken başrolde tek bir isim vardı: Diego Maradona. Süper bücür adeta tek başına ülkesini kupaya taşıdı. İngiltere’ye kendi yarı alanından alıp, tüm rakiplerini geçerek attığı gol Dünya Kupası tarihinin en iyi golü olmaya devam ediyor.

Arjantin, Maradona’nın adının yazılacak ikinci bir isim olarak Messi’yi yetiştirdi. Messi, daha küçük yaşta kendini Barcelona’nın dünyaca ünlü alt yapısı La Masia’da buldu. Arjantin futbol stili yerine Barcelona ile özdeşleşen tiki taka oyun modeliyle oynadı. La Masia’dan gelen Xavi, Iniesta Bosquets, Pedro, Puyol, Jordi Alba yıldızlarla Messi için başarıya ulaşmak zor olmadı. Birbirlerini iyi tanıyan ve aynı oyun sistemiyle yetişen oyuncular adeta ezbere oynuyordu.

Saha içindeki futbolcular kadar kenar yönetimi de aynı oyun sistemiyle yetişen hocalardı. 2005’ten itibaren A takım kadrosunda yer bulan Messi, genç yaşında kendini herkese hayran bırakan bir yıldız oldu. La Liga, Kral Kupası, İspanya Süper Kupası, Şampiyonlar Ligi, UEFA Süper Kupa, FİFA Dünya Kulüpler Kupası… hepsi Messi’nin kazandığı kupalar oldu.

Arjantin milli formasını 17 ağustos 2005’ten itibaren giymeye başlayan Messi’den beklentiler oldukça yüksekti. Messi adeta tek başına bir takım olarak görüldü. Messi varsa sorun yok anlayışına sahip Arjantinlilerin aklına hep 1986 Dünya Kupası geliyordu. Maradona tek başına kupayı getirmişti. Aynı başarıyı Messi neden tekrarlamasın?

Messi’nin şanssızlığı Barcelona’da alıştığı sistem ve oyuncuların milli takımda olmamasıydı. Xavi ve İniesta, Messi’yi ezbere biliyordu. Nerede ne yapacağını bildikleri Messi’ye en öldürücü pasları atıyorlardı. Messi hangi bölgede kendine nasıl bir pas geleceğini bildiği gibi, arkadaşları da Messi’den nasıl bir pas alacağını biliyordu. Bu uyum sayesinde Barcelona tarihinin en başarılı dönemini Messi gibi La Masia kökenli oyuncularla elde etti.

Barcelonalı Messi ve Arjantinli Messi… iki farklı kutup gibi. Messi, Barcelona’da şiir gibi oynuyor. Milli takımda ise kafasındaki oyun planını sahaya yansıtamayan biri gibi. Milli maçlara baktığımızda Messi sahada yalnız bir oyuncu oluyor. Günümüz futbolu da artık tek başına takım olmaya şans tanımadığı için adınız Messi bile olsa milli formayla hüsranları üst üste yaşıyorsunuz.

Arjantin son dönemde Messi ile birlikte Sergio Agüero, Di Maria, Gonzalo Higuian, Paulo Dybala yıldızlar yetiştirdi ama iyi teknik adam yetiştiremedi. En ünlü Arjantinli teknik adam şu anda Atletico Madrid’i çalıştıran Diego Simeone oldu. Milli takımı çalıştıranlar ise hep sıradan isimler oldu. Eldeki malzemeyi bir potada eritip, Messi’den maksimum verim alacak teknik adam olmayınca Arjantin için her turnuva hüsran üstüne üstüne oldu.

Messi’nin boy gösterdiği 4 Dünya Kupası’nda en iyi derece 2014’te gelen final oldu. 2006’da çeyrek final, 2010’da çeyrek final, 2014’te final ve 2018’de son 16 turu, Messi’nin milli takım karnesi oldu. Kupaya en çok 2014 Brezilya’da yaklaştılar. Ancak finale gelmeyi hak eden bir futbol ortaya koyamadı. Messi’li Arjantin Copa America’da 2007’de final, 2011’de çeyrek final, 2015’de final, 2016’da final ve 2019’da yarı final gördü. 3 finalin 3’ünde de hüsran yaşayan Arjantin oldu. Arjantin’in Copa America’da final oynaması sıradan bir durum. Zira, bu kupayı 14 kezle en çok kazanan ülke.

Messi, Arjantin formasıyla 9 uluslararası turnuvuda boy gösterdi. Sonuç hüsran. Messi’yi yıkan elbette kaybedilen finaller oldu. 3 Copa America ve bir Dünya Kupası finali oynayıp, 4 kez sahadan hüsranla ayrılmak Messi gibi bir yıldız için hayal kırıklığının ötesinde bir durum. Nitekim 2016’da kaybedilen Copa America sonrası Messi milli takımı bırakma kararı almıştı. Uzun uğraşlar sonunda yeniden milli formaya dönen Messi, bakalım bu kez ne karar verecek. Milli formayla devam etse bile 2022 Dünya Kupası’nda Messi’nin kupayı kaldırması hayal bile değil!

[Hasan Cücük] 4.7.2019 [TR724]

İmanımızın Kur’an’a uygun olması için ne yapmalıyız? [Cemil Tokpınar]

Kur’an’da derinliğini ve etkisini tam fark edemediğimiz bir cümle vardır. Hadid Suresinin 4. ayetinde yer alan “Ve Hüve meaküm eyne mâ küntüm” şeklindeki bu kısa cümleye “Siz nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” şeklinde meal verebiliriz. İnsanın, her an Allah ile beraber olduğunu, Onun her şeyi hakkıyla gördüğünü, dolayısıyla her hâl ve hareketin bu şuurla yapılması gerektiğini anlatan bu ayet, çok kapsamlı manalar taşıyor. Çünkü ayetteki “Hüve=O” kelimesinin bin bir esma-i hüsna adedince manaları vardır.

Bu sure, Medine’de nazil olmuştur. Baştan sona iman hakikatlerinden, tevhid delillerinden bahseden bu surenin Medîne’de nazil olması, imanın sürekli takviye ve yenilenmeyi gerektirdiğini ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir. Aynı surenin 7. ayetinde, müminlere hitaben, “Allah’a ve Resûlüne iman edin” diye buyrulması da, imanın bu özelliği bakımından mühimdir.

Aynı şekilde, Nisa Suresinin 136. ayetinde meâlen, “Ey iman edenler, Allah’a, Resûlüne, Resûlü üzerine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaplara hakkıyla iman edin” buyrulmaktadır. Görüldüğü gibi, burada açık bir şekilde muhatap, müminlerdir. Mümin ise, zaten iman esaslarına hakkıyla inanan kimse demektir. Bu durumda “iman edenlere iman etmelerinin emredilmesi” ne demektir? Müfessirlere göre, bu emirden maksat, “imanda devam ve sebat veya icmâlen iman edenlerin tafsilî delillerle iman etmeleri”dir.

“İmânın en efdâli, nerede olursan ol, Allah’ın seninle beraber olduğunu bilmendir” meâlindeki hadis ise, bu ayetlerin hedefini açıklayarak, en üstün îmânın en büyük özelliğini belirtmektedir.

Görüldüğü gibi, ayetler bir gerçeği tesbit etmekte, hadis ise bu gerçeğin bilinmesini, “en efdal iman”ın şartı olarak görmektedir.

Hadiste geçen “bilme” fiili, bir kere yapılıp geçilen bir işten öte, “sürekli şuurda tutulması gereken bir hâli” ifade etmektedir. Yani kişi, “her an ve her zaman, nerede olursa olsun” Allah ile beraber olduğunu bilmelidir.

Böyle bir “bilme,” insana her türlü fiilini yapmadan önce, yaparken ve yaptıktan sonra “plânlama, şuurla gerçekleştirme ve sorgulama” melekesini kazandırır. Böyle bir meleke, insanı hatadan koruyan, her an kendini muhasebeye çeken, tövbe ve istiğfara yönelten bir fonksiyon icra eder.

Çünkü her an Allah’ın kendisiyle beraber olduğuna, bütün yaptıklarının Onun tarafından görüldüğüne ve bilindiğine inanan bir insan, yaptığı işlerde Allah’ın emirlerini ve yasaklarını dikkate alır ve Onun rızasına uygun olanı seçer. Bu da bütün fiillerinin, dünyada ve ahirette huzur ve saadete vesile olmasını sağlar.

Ancak böyle bir “bilme” fiili nasıl gerçekleşir?

Bu “bilme,” “îmânın en efdâli ve en üstünü” olarak vasıflandırıldığına göre, sıradan bir “kabûl”ün böyle bir “şuur hâlini” kazandırdığını düşünmek yanlıştır.

Bu “şuur hâli”ni engelleyen unsurları göz önünde bulundurmaksızın, buna erişmenin yolunu bulmak mümkün olmaz. O halde kişiyi bu şuur hâlinden uzak tutan zaafları ortaya koymak lâzımdır ki, bunları aşmanın yollarını arayalım.

Bir kere, insanın hisleri, hevesleri, nefsin istekleri, kesrete müptelâ olması en büyük engellerdendir. “Kesrete müptelâ” olmaktan kasıt, insanın birçok şeyle alâkadar olmasıdır. İnsan, kâinatta ne varsa, hemen hepsiyle doğrudan veya dolayısıyla ilgilidir. Kiminden korkar, kimine muhtaçtır; kimini gerçekleştirmek için yaptığı gayretler, kişinin bu şuur hâlinden uzaklaşmasına ve dış âlemle meşgul olmasına sebep olur. Neticede de, o “bilme” gerçekleşmez ve kişi yaptıklarıyla veya yapmadıklarıyla birçok sevaptan mahrum kalmış ve birçok günah kazanmış olur.

Şu halde bizim yapmamız gereken öyle bir fiil olmalıdır ki, hem insanın fıtratından kaynaklanan özellikleri yok etmesin, hem de “her an Allah ile beraber olma” gerçeğini ortadan kaldırmasın.

İşte bunun yolu, eşyaya mana-yı harfiyle bakmaktır. Alâkadar olduğumuz her şeyi kendilerine bakan yönleriyle değil, Allah’a bakan, Onu tanıtan, Onun isim ve sıfatlarına ayna olan yönleriyle kabul etmeliyiz. Böyle bir tefekkür programı, insanı ilgilendiği her türlü maddiyâta ve faniyâta rağmen, yüceler yücesi bir makam olan âlâ-yı illiyyîne çıkaracak bir yol açar.

Bu şekilde gaflet izâle olur, tefekkürün önünde en büyük bir engel olan âdiyat (sıradanlık) ve ülfet (alışkanlık) perdeleri yırtılır. Bütün ilimler ve bütün varlıklar da, maârif-i İlâhînin, yani Allah bilgisi olan mârifetullahın bir vesilesi, bir vasıtası olur.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’deki ayetlere baktığımızda, kâinattaki pek çok varlıktan bahsettiğini, ancak onlardan kendilerini tanıtan mana-yı ismiyle değil, Allah’ın varlığına ve birliğine delil olan mana-yı harfiyle söz ettiğini görürüz. Bedîüzzaman Hazretlerine göre, Kur’an ile felsefenin yaratıklardan bahsetmelerinde büyük bir fark vardır. Felsefe kâinattan, “kâinat hesabına,” Kur’an ise “Allah hesabına” bahseder.

Bediüzzaman Hazretleri, “Kur’an’da anlatılan imana” dikkat çekerken, aynı zamanda her müminin kendisine hedef koyması gereken iman mertebelerini şöyle sıralar:

“İman yalnız icmâlî ve taklidî bir tasdike münhasır değildir. Bir çekirdekten tâ büyük hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misalî güneşten tâ deniz yüzündeki aksine, tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi, îmânın o derece kesretli hakikatleri var ki, bin bir Esmâ-i İlâhiyeye dâir erkân-ı îmânîyenin kâinât hakikatiyle alâkadar çok hakikatleri var.

“Hem iman-ı tahkîkînin bir mertebesi de aynelyakîn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var; belki, esmâ-i İlâhiye adedince tezâhür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur’an gibi okuyabilecek derecesine gelir. Bir mertebesi de hakkalyakîndir; onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı zatlara şübehât orduları hücum da etse bir halt edemez.” (Asa-yı Musa)

Risale-i Nur’daki iman derslerini tekrar tekrar okumanın ve müzakere etmenin sebebi, iman mertebelerinde terakki etmek içindir. Kur’an’da nitelendirilen gerçek imana ulaşmak için ne kadar gayret edilse, ne kadar plânlar programlar yapılsa yeridir. Bu bakımdan özellikle yaz gelince daha uzun yapılan Risale-i Nur okuma ve anlama programları çok önemlidir. Her yaz mutlaka katılmak ve uzun olmasına çalışmak gerekir.

İşte böyle bir iman kişiyi Kur’an’ın ifadesiyle “gerçek mümin” mertebesine çıkarır. Nitekim “gerçek mümin”in Kur’anca tarifi şöyledir:

“Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanları artar ve yalnız Rablerine dayanıp güvenirler. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için Rableri katında nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır.” (Enfal: 2-4)

Rabbim bizleri hakikî imanı elde edip gerçek müminlik makamına çıkanlardan eylesin.

[Cemil Tokpınar] 4.7.2019 [TR724]

“Gülün de çatlasınlar!” [Av. Osman Ertürk]

Bir büyüğümden duydum bu sözü yakınlarda… Dertli, yüreği acılarla yoğrulmuş bir gönül insanı, saygı duyduğum birisi o. Söyleyenin hayat tecrübesi, yaşı, çektiği çileleri düşününce, bu sözü boşa söylemiş olmayacağını, zamanlamasının da manidar olduğunu düşündüm. Son zamanlarda memleketin düştüğü durumu, bazı gruplara özellikle de hizmet hareketine yapılan zulmün onu çok etkilediğini biliyorum. Yaptığı analiz ve okumalardan, “Zamanın hızla gülmeye doğru evrildiğini” düşündüğünü algıladım.

Gülmenin umut kaynağı olduğunu hangimiz inkâr edebilir? Onun bir yaşam iksiri, kalbin ferahlatıcı meltemi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Üzüntüyle yoğrulmuş, acıların bizi içten içe kemirdiği bir dönemi yavaş yavaş geride bırakıyoruz. “Tekerin tümseği aştığı” bir zaman aralığında olduğumuz ümidini taşıyorum. Ne dersiniz? “Gülmek için mutlu olmayı beklemeyin belki de gülmeden ölürsünüz.” diyor Victor Hugo ve “İnsan gülebildiği kadar insandır.” diyen Moliere ise gülmeye başka bir bakış açısı getiriyor.

Kontra bir bakışla, başlıktaki sözü ve söylendiği ortamı sorgulayıcı bir gözle tekrar önüme koydum.  Allah Allah dedim içimden biraz temkinli. Gülünecek ne halimiz var da söyledi acaba bu sözü diyerek biraz zihnimi kurcaladım. Memleketin durumuna baktım, meslektaşlarımın yaşadığı sıkıntıları, müvekkillerimin zor hallerini anımsadım. İçerdeki dostlarımı, bebekleriyle dört duvar arasına tıkılan anneleri, Dünya’nın dört bir yanına gitmek zorunda kalan muhacirleri, işkenceye maruz kalan, zorla kaybedilen insanları düşündüm… Hele Meriç’in soğuk sularında boğulan o güzel insanları düşündükçe ayrı bir kahroldum. Azınlıklıkta olan vatandaşlarımızın çektikleri, Kürt vatandaşlarımızın çileleri hemen gözümün önüne geldi. Bu kadar çile, dert ve ızdırap varken “Gülmek biraz bonkörce bir hissiyat yansıtma şekli olmaz mı?” diye düşünmedim değil.

Bu git geller içindeyken, Kolombiyalı, 20. yüzyılın en önemli yazarlarından, 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü‘nü kazanan Gabriel Garcia Marquez’in sözleri imdadıma yetişti. “Her an gülümse, boşver ne düşündüğünü bilmesinler. Ve her şeye rağmen patlat bir kahkaha, bırak neden güldüğünü merak etsinler. Öyle güzel gülmelisin ki, İnsanlar seni ağlatmaya utanmalı. Hiçbir zaman gülümsemekten vazgeçme, üzgün olduğunda bile.” diye muhataplarına meydan okuyan ifadeleri, çölde vaha gibi kendine çekti apansız.  “Öyle güzel gülmelisin ki, insanlar seni ağlatmaya utanmalı.” dedim tekrar ve tekrar. Çatlasın muhataplar karşıya yansıyan portredeki etkileyici manzaradan.

Diğer taraftan son yıllarda yaşanılan hadiseleri, paranın iki yüzü gibi düşünmek yararlı olacaktır. Memlekette ağlatılan milyonlarca insanın güzel bir gülümsemesi, yeri geldiğinde bir kahkaha patlatması nasıl darmadağın edecek o zalim güruhun planlarını. Belki de onların elleri ayaklarına dolaşacak zalimlik yaparken. Dikkat ederseniz insanları bıktırma için gereksiz gözaltı uygulaması, gözaltının uzun tutulması, sonra tutuklama, daha sonra cezaevinde işkence, ilaçlarını vermeme, kadınlara ve hamile insanlara bulaşma, insan kaçırma gibi hadiseler hep bu mantıkla değerlendirilmelidir. Aynı şekilde Hizmet hareketine karşı yıllarca diş bileyenlerin, “Ortada bir şiddet yok. Daraldık. Dosyalar ilerlemiyor.” deyip, tiyatro darbeden medet umması da bu yüzden. Çünkü muhataplarını alt edemediklerini görmek, mağdurların birbiriyle yardımlaşması, omuz omuza verip ayak durması, yaptıkları zulme karşı bir nevi gülümsemeleri, “Yezit artıklarını” çileden çıkarıyor. Daha büyük zulüm için diş biliyorlar ve aslında zulümleri arttıkça sonları yaklaşıyor.

İçinde bulunduğumuz yılın başından beri yakın arkadaşlarıma “Hiçbir zulmün kalıcı olamayacağını, Yezit neslinin günümüzdeki artıkları için geri sayımın hızla ilerlediğini, Hizmet hareketi ve onunla anılan insanlara kurulan kumpaslarında bir bir açığa çıkacağına olan inancımı anlatıyorum. Devletin kayıtlı bankasına para yatırmanın, kontrol ettiği sendikasına üye olmanın, herkese açık bir haberleşme programını kullanmanın suç olmadığını söylüyorum. Bir darbe kumpasıyla insanları tuzağa düşürüp, durumdan haberi olmayan gariban askerlere ve öğrencilere müebbet vermenin göz boyama olduğunu, darbenin asıl faillerinin “Başkan, yeni yetme bakan ve sır küpü” olarak ortada dolaştığını ifade ediyorum. Onların (Şimdilik bilemediğimiz bir-iki düzine iştirakçilerinin) orkestra şefliği yaptığı, bunun haricinde geri kalan askerlerin masum olduğu ve göz boyamak için yüzlercesine bol keseden müebbet verilmesinin haksız olduğunu” düşünüyorum. Asıl fail olan üçlü şebekenin hesap vermesi gerektiği çok açık. Zamanı geldiğinde bu da olacak ama “Yeter ağladığımız yıllardır. Hadi gülelim.” deyip önce kendimize, sonra çevremize üfleyeceğimiz ümit nefesi bunun kapısını açacak. Dünya’nın her bir ucunda karşılık bulacak bu ferahlık, sizi üzmek isteyenleri de çatlatacak. Asıl failler ne kadar sürdürebilirler ki bu zulmü? “Küfür devam eder, zulüm devam etmez.” diye söylenen söz boşuna mı söylenmiştir? Elbet sonu gelecek aslı astarı olmayan bu linç döneminin.

Goril ve Robespierre başlıklı yazısında Ahmet Altan şöyle diyordu: “Korkmayın. Unutmayın hayat geçici bir şeydir, hepimiz öyle ya da böyle geçip gideceğiz, korkmaya değmez. Korkacaksanız, sevdiklerinizin tutuklanmasından, ölmesinden değil, onların boyun eğdiklerini, onurlarından vazgeçtiklerini, ruhlarını sattıklarını görmekten korkun.” Yanlış bir şey yapmayan, masum on binlerce insana yapılan zulüm arşa dayandı neredeyse. Ağlamakla mayalandı bir nesil yaklaşık altı yıldır. Gülmenin vakti yaklaşıyor yavaştan ve temkinli. Yıllardır yapılan zulüm karşısında, Altan’ın dediği gibi “Ruhlarını satmayan” %90’ın üzerinde insan var. Bu zaviyeden bakınca gülmenin, içinde direnme barındıran bir silah olduğunu söyleyebiliriz. Masum insanın başı öne eğmemesi, yüzünü gizlememesi, dışarda olanların ise daha çok görünür olması, fasit çemberin kırılmasını sağlayacak. Bu duruş, mevcut zulmü icra edenleri daha çok düşünmeye sevk edecek, planlarını bozacak. Tedirginlik sırası yer değiştirecek ve onlar düşünmeye başlayacak. Zalim güruhu, üzüntü sahnesi gördükçe yaptığı şeyde haklıymış havasına sokmak, aslında “Hakkın hatırını kırmak” değil mi?.

Gülmek ruhun ilacıdır

Ünlü filozof Sokrates adil olmayan bir yargılama sonucu, bundan yaklaşık 2500 yıl önce ölüme mahkûm edilmişti. Karısı Sokrates’e “Haksız yere idam ediliyorsun” diye hıçkırarak haykırır. Sokrates “Ne yani? Haklı yere idam edilseydim daha mı iyiydi?” der. Bu örnekten mülhem, günümüzde hizmet mensubu diye on binlerce insan büyük bir linçe maruz. Fakat dosyalarına baktığımızda, incir çekirdeğini doldurmayacak şeylerle suçlanıyorlar. Kuran okumak ve dini sohbetlere katılmak dâhil, iki elin parmağını geçmeyecek sayıda suçlama bunlar. Onların dik duruşunu tarih şimdiden yazdı bile. Çözülme bekleyenler avuçlarını yalıyor. Kuru kuruya bir gülme değil de çaba sarf ederek kapıları açmak gerek. Hareket içinde olup, maziyi en sert şekilde eleştirenler bile mağdurlara destek için gayret sarf ediyor. Mağduriyeti görüyor. Diğer taraftan 15 Temmuz kumpasını kör gözler bile görmeye başladı. Tutuklanıp serbest bırakılanlar, mağdur insanlara ulaşıp, onlara destek olurken yakalanıp tekrar tutuklanıyor. Fedakârlığa bakar mısınız? Köşesine çekilipçilesini doldurmuyor.  Küheylan gibi çatlayıncaya kadar durmak bilmiyorlar. “Bunlara su yok, ağaç kökü yesinler.” diyerek kendini paralayanlar, bu sosyal gerçeklik karşısında er geç pes etmek durumunda. Başka çareleri yok. Elbet bir gün o vakit gelecek.

Akıl dışı suçlamaları ciddiye almamak lazım. Hayatı olumlu idrak etmek, mutlu yaşamak ve geleceğe ümitli bakmak için bu suçlamaları elinizin tersiyle itip gülümseyin. Sokrates gibi haksız yere biz cezaya çarptırılsa bile onu gülerek karşılamak, başını öne eğmemek tarihe altın harflerle yazılmanın başlangıç noktası değil mi? Gülmek belki de insanoğlunun en değerli icadı. İlaç gibi bir şey o. İyileştiremeyeceği şey yok bir gülümsemenin. Gülümseme, saadeti müjdeleyen bir ikaz. Sahip olduklarımızı düşünüp şükretmek ise yanaklarda güller açmanın vesilesi. Gülmenin üflediği vakar ve asil bir duruş, elimizdeki güzellikleri görüp, hayatta olmanın, nefes alıp vermenin ihtişamını düşünmektir. Bu muhteşem değer, gülmemizi tekraren güçlendirecek bir olgudur. Yaşadığımız stres ve sıkıntıları bir tarafa bırakıp, yanaklarımıza mucizevi bir dokunuştur gülmek. Hiç ihmal edilecek bir şey değil o. Moliere in dediği gibi, güldüğümüz kadar var olacak ve ayakta kalacağız. Sizlere zulmedenleri, sizi üzerek ayakta duranları, tek sermayesi kötülük olanları çatlatmak için gülün. Siz güldükçe onlar çatlayacak zinhar.

[Av. Osman Ertürk] 4.7.2019 [TR724]

Jurassic Park’ın edepsizleri! [Naci Karadağ]

“Siz bu kardeşinizi seçin bakın nasıl oluyor?” dedikten sonra her şey bin kat daha kötüleşen Cumhurbaşkanlığı sistemi şimdiden paçavraya dönmüş durumda. Çıkıp yiğitçe/mertçe “ne sistemi kardeşim? Gelişine vuruyoruz işte! Tayyip Erdoğan sistemi bunun adı” dese belki rahatlayacaklar.

Bunların eline kalem tutuşturulmuşlarından biri (Elif Çakır olabilir) “bu sistem biraz sıkıntılı, Tayyip bey başkan olduğu sürece kalsın, sonra yine değiştirelim” filan demişti hatırlarsanız.

Hatta bir ara, “Olldu canım, Tayyip bey yurt dışına gittiğinde sistemi filan da geçici olarak kapatalım”, diye geyikleyenler bile olmuştu.

Ortada sistem filan yok herkes biliyor pekala bunu.

Burhan Kuzu gibi akli melekelerinden her geçen gün daha da şüphe ettiğimiz bir problemli ruhun ülkeye bulaştırdığı bir bela var.

Şu anda ona yapışan Erdoğan’ın da hiç ama hiç niyeti yok en ufak bir kazanımından taviz vermeye.

O sebeple “başkanlık sistemi revize edilecek, bazı yetkiler Meclis’e verilecek” filan palavralarına inanmayın.

Komşunun evine yollanan paket servisin bile kendisine sorulmasını isteyen bir sakat ruh anlayışının hangi yetkiyi bırakabileceğini zannediyorsunuz Allah aşkına!

Başkanlık sistemimizin dünyada eşi benzeri yok.

Aslında sistemimiz filan yok.

Bir garip tuhaf tek adam düzeni işte.

Tipik Ortadoğu çadır devletlerinin seviyesine ulaşmış durumdayız.

Sistem hata verdikçe de para, pul, makam gibi yamalarla gedikleri sıvamaya çalışıyorlar.

Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu..

Breh breh berh. İsmin havalılığına bakınız.

Her tarafı sorunlu, neresinden tutmaya kalksanız elinizde kalacak bir isim ve makam.

Bir kere sayın cumhurbaşkanımızın istişareye ihtiyacı olduğunu kim iddia edebilir.

Hem “kurul” kavramının yanlış anlaşıldığı da kesin, makama kurulmak farklı şey değil mi?

İsimleri bakın hele;

Bülent Arınç, Köksal Toptan, Cemil Çiçek, Mehmet Ali Şahin, Yıldırım Akbulut vs…

İstişare kurulu değil Jurassic park mübarek.

Ne istişare edeceksiniz bu kişilerle.

Emekli kahvesinde ergen dedikodusu yapacak çağa gelmiş kişiler, boş bulunup iktidarı eleştirmesinler, sarayın canını sıkmasınlar diye saraydan bir oda, birkaç sekreter filan bir de güzel maaş vererek bulduğu yüzlerce çözümden sadece biridir Yüksek İstişare Kurulu.

“Gelin, çay/kahve bedava, buyrun sekreter de var. Oturup takılın, geyikleyin, ardından evinize gidin, canımızı sıkmayın yeter” kurulunun adıdır YİK.

Bu kurul geçen gün toplanmış.

Aslında hoş da maaşları var; adam başı 13 bin kemiksiz, löp para.

İlk toplantıda ilk kararını almış YİK. Maaşlarına zam yapmışlar.

18 bin TL’ye çıkmış maaşları.

İlk toplantıda 5 bin zam.

Yoruldular tabi, kalk git, toplan, çay çorba iç filan.

Kolay değil memlekete hizmet etmek.

Bülent Arınç bey, ki siz kendisini seçim öncesi yaptığı ziyarette “Yazı da gelse tura da gelse Tayyip bey kazanır” demesiyle meşhurdur ve bu ziyaretten sonra oğlunu vekil yaptırmış damadını hapisten çıkarmıştı.

Neyse bu beyefendi kendilerini eleştirip, maaşlarına itiraz edenlere “Edepsizler” demiş.

“Benim ne alacağımı ben düşünmüyorum ki nitekim bazı edepsizler bunun üzerine yorum yapsınlar. Milletvekili ne kadar alıyor, emeklisi ne kadar maaş alıyor seni ne ilgilendiriyor kardeşim?” demiş Bülent bey.

Üçe beşe bakmadığını biliriz AKPlilerin.

“Kucağımıza gelecekler” neslinin ahfadıdır hepsi zira.

Neyse TDK Edepsizi şöyle tanımlıyor:

“Utanılacak işleri sıkılmadan yapan, utanmaz, sıkılmaz, terbiyesiz (kimse)”

Şimdi elinizi vicdanınıza koyun. Bu konuda sıkıntı çeken AKPliler çevrelerinden yardım alabilirler.

Bu tanıma bu ülkede en çok kim uyuyor?

Pardon, duyamadım!

[Naci Karadağ] 4.7.2019 [TR724]

Öfke faturası birikiyor! [Semih Ardıç]

Son enflasyon rakamlarıyla ilgili açıklama yapan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, “Enflasyonda düşüş trendi sürüyor. Haziran rakamları ile yıllık hedefimizin altına geldik.” diyor.

Albayrak sevinmesin de kim sevinsin? Kendince vaziyeti kurtardığını zannediyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’na (TÜİK) göre tüketici fiyatları endeksi (TÜFE) 2019 yılı haziran ayında sadece yüzde 0,03 artmış. Enflasyon geçen senenin aynı dönemine göre ise yüzde 15,72 artmış.

TÜİK’TE DÖNEN DOLAPLAR

Albayrak’ın sevindiği hali ile bile Türkiye dünyada enflasyonu en yüksek ilk 10 ekonomi arasında ki TÜİK’in ilan ettiği verilere itimat etmek mümkün değil.

Albayrak enflasyonu düşürmek için 2018’in ekim ayından beri TÜİK üzerinde hamle üstüne hamleler yapıyor.

Kanun “TÜİK tarafsız ve objektif kalmalı” dese de Albayrak da kayın pederi Recep Tayyip Erdoğan’ın himayesinde tek adam rejiminin nimetlerinden sonuna kadar istifade ediyor. Özerk kalması icap eden TÜİK’i fiilen kendisine bağladı.

Başarısızlığını örtbas etmek için evvela Yinal Yağan’ı TÜİK’e daire başkanı olarak tayin etti.

Yağan’ın istatistik ile uzaktan yakından alakası olmasa da enflasyon hesaplamasını yapan dairenin başına getirildiği günden beri TÜİK’in fiyat toplama ve enflasyon hesaplama usûlünde değişiklikler yapılıyor.

MARKETLERE TELEFONLA İNDİRİM TALİMATI

Kurum içinden sosyal medyada paylaşılan mesajlar da gösteriyor ki artık her ayın 10’unda ve 20’sinde A101, BİM ve Şok marketlerine telefonla haber veriliyor ve bahsi geçen tarihlerde hangi üründe ne kadar indirim yapmaları gerektiği bildiriliyor.

Aynı şekilde 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesi ile el konulan Bellona, İstikbal, Alfemo ve Mondi gibi markaların kayyımlarına da haber veriliyor.

Marketler ve kayyımların günübirlik indiriminden tüketicinin haberi olmasa da o gün etiketler değişiyor. Resmî istatistiklere indirimli fiyat giriyor. Böylece enflasyon masa başında tespit edilmiş seviyeye inmiş oluyor.

Bir taraftan mutat hesaplama altüst edilirken diğer taraftan haziran sonunda olduğu zamların ay sonuna sıkıştırılarak arada kaynaması için hususi bir gayret sarf ediliyor.

GEÇEN HAFTAKİ ZAMLAR NEREDE?

23 Haziran’da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimi’nde 2’nci defa hezimete uğrayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) bir nevi seçmeni cezalandırmak için zam üstüne zam yaptı.

Çay, şeker, motorin ve benzini yüzde 15 zamlanan elektrik tarifesi ile doğalgazın toptan fiyatına gelen yüzde 7 zam takip etti.

Yetmedi, amme alacağı denilen devletin vatandaştan bütün alacakları için tatbik edilen aylık temerrüt (gecikme) faizi yüzde 2,5’e çıkarıldı. Temerrüt faizi dokuz ay evvel yüzde 1,4’ten yüzde 2’ye çıkarılmıştı.

Şimdi de döviz alımında iki ay evvel gelen yüzde 0,01 verginin yüzde 0,02’ye çıkarılacağı belirtiliyor. Bir haftaya bu kadar zammı sığdıran AKP enflasyonun haziranda sadece binde 3 arttığına inanmamızı istiyor.

TÜİK DÜŞÜK AÇIKLADI DİYE ÇARŞIYA İNDİRİM YAĞMIYOR

Albayrak ekonomiyi bu masa başı hileleri ile kurtaracağın zannede dursun olan yine vatandaşa oluyor.

TÜİK enflasyonu düşük açıkladı diye çarşı-pazara indirim yağmıyor. Bilakis enerji ve akaryakıt mamülleri gibi hemen her sektörün temel girdi kalemlerine gelen çift haneli zamlar iğneden ipliğe her kalemin fiyatını otomatik olarak artırıyor.

Hakiki enflasyon yüzde 30’larda seyrederken Albayrak’ın talimatlarını harfiyen yerine getiren TÜİK ise yüzde 15’ten bahsediyor. Bu arada işçi, memur ve emekliler de enflasyon altında ezilmeye devam ediyor.

İŞÇİ, MEMUR VE EMEKLİ MAĞDUR EDİLDİ

Son zamların haziran ayının sonuna sıkıştırılmasının sebebi tam da bu noktada düğümleniyor. Zamlar 20’sinden evvel yapılsaydı hem aylık hem de altı aylık enflasyon ilan edilen rakamın üzerine çıkacaktı.

Böylece hükümet bir taşla iki kuş vurdu. Enflasyon olduğundan düşük gösterilirken memur ve emekliye daha az enflasyon farkı verildi. Müflis tüccar zihniyeti!

TÜİK’in son zamları dahil etmediği enflasyon rakamlarına göre SSK ve Bağkur emekli aylıklarına temmuz ayında yüzde 5,01 zam yapılacak.

Memur ve memur emeklilerinin aylıkları ise yüzde 6,01 oranında artırılacak. Maaşı ilk 6 ayda yüzde 4 artırılan memurlar aynı dönemde enflasyon yüzde 5 olduğu için temmuzda yüzde 1,1 enflasyon farkı alacak. Yapılan sözleşmede memurun 2’inci altı ay zammı yüzde 5 olarak belirlenmişti.

MADEM ÖYLE, ZAMLAR NİYE TÜİK’E UYARLANMADI?

TÜİK’in ince taktikleri ile bile son 12 aylık enflasyon ortalaması yüzde 20 iken memurun maaşı sadece yüzde 10,1 artmış olacak.

İndirilmiş haliyle bile ev eşyası yüzde 22,51, lokanta ve oteller yüzde 20,84, alkollü içecekler ve tütün yüzde 19,24 ve gıda ve alkolsüz içecekler yüzde 19,20 artmışsa senelik maaş zammının yüzde 11’de kalması hakkaniyetli bir tavır mı?

Albayrak ekonomiden anlamadığını, masa başı işlerde mahir olduğunu bir senelik Hazine Bakanlığı ile cümle âleme ispat etti. Mesele sadece tabelada yüzde kaç yazacağı ise bildiği yolda devam edebilir.

Enflasyonu hile ile düşürmekten daha kolay ne var! Zaten artık kimse de inanmıyor resmi istatistiklere.

Vatandaş TÜİK’in ne dediğine değil kasapta, markette ve ay sonu elektrik şirketine ne ödediğine bakıyor. Cebinden çıkan para arttıkça birikmiş bütün öfke faturasını ilk seçimde kimin adresine yollayacağını gayet iyi biliyor.

Bakınız 31 Mart’ta ve 23 Haziran’da sandıktan çıkan neticeler…

Muhalefet Albayrak’ın bakanlıkta kaldığı her gün için Erdoğan’a teşekkür etse yeridir.

[Semih Ardıç] 4.7.2019 [TR724]

Türk siyaseti ısınıyor! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Yerel seçimlerde AKP’nin büyük kentleri kaybetmesi sonrası Türk siyaseti hareketlenmeye başladı. Erdoğan’ın geçersiz ve kabul görmeyen bahanelerle İstanbul seçimini tekrar ettirmesi, ardından İmamoğlu’nun daha büyük farkla yarışı göğüslemesi, son yerel seçimlerin ulusal ve önemli sonuçlar doğurmasına neden oldu. Seçim, belediye başkanı seçmenin çok ötesinde bir anlam kazandı.

Bu seçimle birlikte:

  • Erdoğan adeta kendisini güven oyuna sundu ve millet güven vermedi. Binali Yıldırım seçimin yerel (İstanbul’da) kaybedeni olsa da, Erdoğan genel kaybedeni oldu. İnsanlar Erdoğan’ı hukuksuz, adaletsiz, dayatmacı ve kibirli tavrı nedeniyle cezalandırmak istedi ve açık bir ders verdi.
  • Siyaseten Erdoğan’ın “yenilmezlik” algısı yıkıldı ve “her seçimi kazanan güçlü lider!” figürü ciddi hasar aldı. Son 5 yılda adeta Tek adam rejimi kuran Erdoğan’ın büyüsü bozuldu.
  • Ekrem İmamoğlu sadece bir belediye başkanı değil, adeta Erdoğan’a rakip yeni bir ulusal lider olarak ortaya çıktı. Şimdiden cumhurbaşkanı adayı görülmeye başlandı. İmamoğlunun bu yükselişinin şüphesiz Türk siyasetine ve CHP içi dengelere farklı etkileri olacaktır.
  •  İmamoğlunun ortaya koyduğu yapıcı, kucaklayıcı dile ve siyaset anlayışına seçmenin verdiği prim insanların gerilimden, kavgadan bıktığını ve huzur aradığını gösterdi. Bundan sonra gererek, bölerek, ayrıştırarak siyaset yapma yöntemi kabul görmeyecektir.
  • Seçimi müteakip AKP içinde Erdoğan sorgulamaları hızlandı; daha da hızlanacaktır. Partiyi mutlak ve tek başına kontrol etme çabasındaki Erdoğan’a karşı parti içi muhalefet yükselecektir.
  • Gerek medyada, gerekse halk arasında Erdoğan’ı eleştirme, aleyhinde söz söyleme anında cezalandırılan, hapisle sonuçlanan bir tabuya dönüşmüştü. Seçimden sonra insanlar Erdoğan’ın kurduğu korku duvarını yıkmaya başladı. Giderek daha sert ve net eleştirilerle muhatap olacaktır Erdoğan.
  • Bu seçimi müteakip bürokratlar ve yargıçlar artık Erdoğan’ın ve ekibinin hukuksuz, yasalara aykırı talimatlarını dinlememeye başlayacaktır. Hukuksuz iş ve işlemlerden dolayı hesap verme endişesi onları da saracaktır. Erdoğan sonrası yasaların/hukukun işlediği bir dönemin geleceğini düşünerek baskılara boyun eğmeyecek, politik, yanlı kararlardan uzak durmaya çalışacaklardır.
  • Bu seçimler kontrol ettiği bütün kamu gücüne, kullandığı devasa medya araçlarına rağmen Erdoğan’ın halkı ikna edemediğini, büyük güven kaybı yaşadığını göstermiştir. AKP’nin gerçeklikten ve toplumdan koptuğu ortaya çıkmıştır.
  • Dünya, siyaseten güçlü olduğu için Erdoğan’ın tehditlerine, diplomatik olmayan davranışlarına katlanıyor ve ilişkileri bozmak istemiyordu. Bundan sonra Erdoğan dış aktörler nezdinde de eski gücünde/etkisinde olmayacaktır. AB, NATO gibi uluslararası aktörler ve demokratik batı ülkeleri Erdoğan iktidarının antidemokratik, hukuk dışı uygulamalarına ve otoriter blokla iş tutmasına daha açık ve net tepki verecektir.
  • 17/25 sonrası siyasi gücü ve topluma etkisi nedeniyle Erdoğan’la “kazan-kazan” formülüne dayalı işbirliği yapan bürokrasi-yargı içindeki ulusalcılar/Ergenekoncular çok da hazzetmedikleri bu işbirliğini uygun buldukları bir zamanda bozarak Erdoğan’ı daha fazla sırtlarında taşımak istemeyeceklerdir.
  • İktidarın nimetlerinden yararlanma mukabili Erdoğan’a koltuk değneği olan MHP içinde partinin politikaları ve Bahçeli daha sert sorgulanacaktır.
  • Bu seçimler AKP’nin Öcalan atraksiyonuna ve kandırma çabalarına rağmen Kürt seçmenin gayet dengeli ve bilinçli olduğunu ortaya koymuştur. HDP seçmeni dar siyasi çıkarlara yönelik ve partizan davranmayıp ülke/demokrasi/hukuk yararına tercihte bulunarak Türkiye partisi olma yönünde önemli bir adım daha atmıştır.
  • Seçmen, siyasal partiler oyuna, hakkına sahip çıktığında sandık dışında çevrilen oyunlarının önüne geçileceği, demokrasinin tecelli etmesinin engellenemeyeceği anlaşılmıştır.

Peki bundan sonra siyasette nasıl bir hareketlenme olur? Kimlerin şansı var? Erdoğan iktidarı değişir mi?

Erdoğan’ın büyüsü bozuldu, halk nezdinde çok hızlı güç ve itibar kaybediyor. O’nun erozyonuna mukabil erken seçim arayışları artacaktır. Nitekim bu yıpranmayı gören eski AKP’liler parti kurmak için kolları sıvamışlardır. Erdoğan da güçlü diğer siyasi liderler, figürler gibi er-geç siyaset mezarlığında yerini alacaktır.

İmamoğlu’nun bireysel başarısına ve olumlu çıkışına rağmen CHP’nin iktidar alternatifi olabileceğini düşünmüyorum. CHP içinde hala 1930’ların kafasını yaşayan laikçi, Kemalist, ulusalcı bir kesim var ve bunlar CHP ne zaman halka biraz yaklaşsa ortaya çıkıyor. Partinin kabuğunu kırmasına, halkla bütünleşmesine engel oluyor. CHP değişim gerekliliğini kavrasa dahi bu etkili odaklar nedeniyle “seçkinci, toplumdan kopuk parti!” imajını düzeltemiyor. Son dönemde ülkede ulusalcı, Kemalist, laisist söylemlerin yükselişi dikkati çekiyor. Anlaşılıyor ki Cumhuriyet boyunca ayrıcalıklara sahip olmuş bazı kesimler Erdoğan sonrası yeniden düzenlerini sürdürme hayali kuruyorlar. CHP bu kesimi aşabilir, halkla bütünleşebilirse gerçek bir Halk Partisi olabilir. Ama Erdoğan nefretinden oluşan yönelişi kendi kazanımı, “halkın CHP’ye ilgisi” gibi anlarsa bu değişimi asla yapamaz. Kısa ve orta vadede CHP’nin yapacağı en iyi iş etkili muhalefet etmek ve Erdoğan’ın söylemlerine takılmayıp iktidarı ciddi şekilde eleştirmek ve denetlemek olarak görünüyor.

Davutoğlu’nun kuracağı partinin AKP’den çok şey koparabileceğini ve etkili bir parti olacağını sanmıyorum. Zira Davutoğlu hayalci, polyannacı görülüyor. Ülkenin dış politikada içine düştüğü hal büyük oranda Davutoğlu’nun eseri. Suriye’deki her acıda Davutoğlu’nun vebali var. Ayrıca %50’ye yakın bir oranla halk tarafından seçilip başbakan koltuğuna oturtulmuş iken aldığı oylara sahip çıkamayan, koltuğunu koruyamayan bir siyasetçiye toplum güvenmez, inanmaz! Erdoğan’a karşı mücadele edebileceğini düşünmez.

Arkasında Abdullah Gül’ün olduğu Ali Babacan hareketinin AKP’yi ve Erdoğan’ı ciddi zorlayacağını düşünüyorum. Eğer Özal’ın 4 eğiliminde olduğu, AKP’nin ilk hükümetinde yaptığı gibi farklı görüş ve anlayıştan etkili insanları partide toplayabilir, tekrar demokrasi-hukuk getireceğine insanları ikna edebilirse AKP’nin korkulu rüyası ve iktidara aday olabilir. Babacan her ne kadar cesur, koparıcı görülmese de halk nezdinde güven duyulan ve itibarı olan; mantıklı, dengeli görülen bir siyasetçi. Ekonomi O’nun döneminde çok başarılıydı. Ali Babacan yaptığı görevlerde herkesin takdirini kazanan işler yaptı. Öte yandan kişisel ve ailevi açıdan bir şaibesi, yolsuzluğu, usulsüzlüğü bilinmiyor. Hep nitelikli insanları buldu ve onlarla çalıştı, önemli bürokratlar yetiştirdi. Davutoğlu uluslararası siyasette de sevimsiz ve itici bulunurken Babacan çalışılabilir ve güven veren bir siyasetçi olarak görülüyor.

Ben Erdoğan’ın Davutoğlu’ndan ve CHP’den çekindiğini sanmıyorum. Ama Babacan AKP’de taşları yerinden oynatacaktır. Bu yeni oluşum demokrasi, hukuk, ekonomik istikrar arayan muhafazakar ve liberal kesimleri cezbedecek, yolsuzluktan, usulsüzlükten, kibirden bıkmış kitleye adres olacaktır. Gül destekli Babacan’ın Erdoğan’ın korkulu rüyası olduğunu ve nasıl önlerini keserim, nasıl satın alırım veya tehditle nasıl sindiririm diye yollar aradığını düşünüyorum.

Türk siyaseti ısınıyor ve hareketleniyor. Yeni aktörler alana indikçe ortam daha da ısınacak, eleştirilerin dozu artacak ve parlamenter sisteme geri dönme yanında erken seçim kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 4.7.2019 [TR724]