Hepsi menfaatperest olacak değil ya [Safvet Senih]

1965’te neşredilen “Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnatları Hakkında İlmî Bir Tahlil” isimli broşürde Merhum Eşref Edip Bey, Diyanet adına cinayet işleyen bir grubun yazdığı “Tuhfetü’r-Reddiye Alâ Mezheb-i Saîdi’l-Kürdiye” isimli düzmece esere cevap veriyor. Sanki bunu 1952’de Mısır’da vefat eden sonra Şeyhülislamımız Mustafa Sabri Efendi yazmış gibi, 1958’de basılan “İman Hakikatları” isimli Risaleden, 1957’de basılan “Konferanstan, 1959 basılan Şualar’dan sayfa numarası vererek parçalar naklediliyordu. Sanki Şeyhülislam Sabri Efendi mezarından kalkmış bu düzmece broşürü yazmıştı… Bu süreçte olduğu gibi, şöhret, makam, mansıp, para pul kulları ve heveslileri tertemiz bir hizmeti İslam dışı göstermek için böyle bir hıyaneti yapıyorlardı. Hem de Diyaneti kullanarak….

Yalanlarına, iftiralarına kuyruk eklemek için bu düzme reddiyenin sonuna “Bağdat, Rabıtatü’l-Ulema Cemiyeti Reisi Emced Zehavî” namına bir takriz uydurulmuştu. Bu düzenbazlığı yapan her kim ise “Emced Zehavî” denilen bu zâtın uydurma takrizi görünce tekzip edeceğini, böylece foyasının meydana çıkacağını hiç düşünmemişti. Emced Zehavî, nasıl Üstad Hakkında bir takriz yazabilirdi ki, bizzat kendisi Risale-i Nur müellifinin 1952’de İstanbul Ağırceza Mahkemesinde beraat ettiği zaman Üstad’ı tebrik etmiş ve bu tebrik Sebîlürreşad’ın 1952  Nisan tarihli ve 124 sayılı nüshasında neşredilmiştir. 

Aynen şöyledir:

“İstanbul’da Şebilürreşad Mecmuasına: Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretlerinin beraat kararı, bizleri sonsuz bir sevinç içerisinde bıraktı. Bu sevince, vesile olan bu âdil hükme istinaden Türk Mahkemesine ve fahri avukatlarına teşekkürlerimizi, Üstad ve kardeşlerimize, mecmuanız vasıtasıyle, bildiririm.”  IRAK – Emced  Zehavî

Emced Zehavî’nin İstanbul’daki dostlarından biri, bu düzme reddiyeyi görünce bir nüshasını Bağdat’a Emced Zehavî’ye göndermiş, hemen cevap almış. Şimdi Emced Zehâvî’nin bu hakiki mektubu ile broşürdeki onun namına uydurulan sahte takriz mektubunu yan yana koyunca artık broşürün sahteliğine başka delil aramaya hacet kalmaz.

Düzme broşürde güya Emced Zehavî tarafından merhum Mustafa Sabri Efendiye gönderildiği beyan olunan sahte mektup aynen şöyledir:
“Müellife bir mektup. Reddiyenizi dikkatle okudum. Âlem-i İslamı yıkmak için çalışan bir takım hainlerin menfur faaliyetlerini yurt dışında tesbit etmeniz şâyân-ı şükrandır. Aynı kımıldamalar Irak’ta da göze çarpmıyor değildir.  İyi bir tedkik mahsülü olan reddiyeniz, bozgunculara karşı aldığımız tedbirle ışık tutacaktır. Âlem-i İslama tavsiye olunur. Irak’taki Müslümanlar adına selâm ve saygılarımın kabulünü arz ederim.” (Irak Râbıtatü’l-Ulema Cemiyeti Reisi  Emced Zehavî) 

Emced Zehavî’nin âhiren İstanbul’daki dostuna gönderdiği hakiki mektup da aynen şöyledir: 

“Ahî fillah, muhterem kardeşim,

“Şimdi mektub-u âlinizi aldım. Meâli güya Said Nursî Risalesi üzerine Sabri Efendinin yazdığı şey üzerine ben de reddiye yazdım. Halbuki bu babta hiç malumatım yoktur. Ne merhum Nursî’ye ait bir Risale görmüşüm ve ne merhum Sabri Efendinin ona reddiye yazdığından haberim, malûmatım yoktur. Hepsi iftiradır. Size çok teşekkür ederim ki, ismini tehlikeden kurtaracaksın ve sizden çok memnunum ismimi muhafaza ettiğinizden ve bu tehlikeden kurtarmaktan memnun olup dua ederim.” (9 Eylül 64 Ahûküm fillah Emced Zehavî) 

Düzenbazlığı görüyorsunuz değil mi?

Bu sahtekârlık Mustafa Sabri Beyin Libya’da bulunan oğluna İbrahim Sabri’ye de bildirilince, o da şöyle bir açıklama göndermiş:

“Azizim efendim, mektubunuzu, içindeki tezyif edici, kötüleyici karikatürleriyle beraber aldım. Merhum peder namına neşredilen bu sahte yazılardan bendenizi haberdar etmenize teşekkür ederim. Matbuat vasıtasıyla tekzibimden Müslüman efkâr-ı umumîyesini de haberdar etmek mümkün olursa pek yerinde dînî ve vatanî bir hizmet yerine geçeceğine şüphe yoktur. Sözüm ona Arapça (Tuhfetü’r-Reddiye alâ mezhebi Saidi’l-Kürdiyye)  terkibi acibindeki gülünç ve ünvanla daha neşrederken sahteliğin ilân etmiş olan suikastçinin, Risaledeki Said merhumu ilmine ve dinine tevcih ettiği bühtanları pek âşîkâr bir habaset olarak sırıttığı halde, herifin herzelerini Pedere (Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendiye) isnat etmekten maksadı, bir taşla iki kuş vurmak kabilinden ‘Peder yazmış mıdır?  diye sizin benden sormanıza’ doğrusu hayret etmekten kendimi alamadım.” (İbrahim Sabri, BİNGAZİ)   

Şu içinde yaşadığımız süreçte olduğu gibi, her zaman, iftiracılar, kumpasçılar, algı operasyoncuları rezil rüsvay olmaya namzeddirler.

Bu arada Diyanetin değerli hocaları Ahmet Hamdi Aksekili, Hasan Hüsnü Erdem, Hasan Fehmi Başoğlu, Osman Keskinoğlu, Ömer Nasuhî Bilmen gibi gerçek âlimler Üstad ve Risale-i Nurlar hakkında çok güzel raporlar yazdılar… Bu mübarek zatlar ceberut dönemlerinde bile baskıya boyun eğmediler. Şimdi bu süreçte nasıl oluyor da Diyanet,  Hizmet hakkında “İslam Dışı”  diye bir rapor yazabiliyor. Bu yapılan  cinayetin bir gün yüzlerine çarpılacağını düşünemiyorlar mı? Haset mi?  Makam hırsı mı veya bilmediğimiz bir şey mi gözleri görmez etti?

[Safvet Senih] 21.9.2017 [Samanyolu Haber] 
ssenih@samanyoluhaber.com

Üveyikler düşerken... [Taşkın Deryadil]

“Abiler hizmete devam etsin… 
Hizmetler geri kalmasın… 
Hizmetler bir an dûr olmasın… 
Ağabeylerimiz hızlarını kesmesinler… 
N’olur hizmetlere devam edelim… 
Elinizden ayağınızdan öpüyoruz, güç kuvvet versin Rabbim sizlere de beraber hizmet edelim. Dünyanın, insanlığın Hizmet’e ihtiyacı var…”

Dik durdu.. 
Son âna kadar “Hizmet, Hizmet, Hizmet” dedi durdu..

Küheylanlar kalpleri çatlayıncaya kadar koşarmış; yoruldum demeden, yorulduğunu bilmeden.
Üveyikler nefessiz kalıncaya kadar kanat çırparmış; hiç gerilere düşmeden, dinlenmeyi düşünmeden.

Hayırseverdi.. Hayır yapmayı da yaptırmayı da severdi.
Şimdi geride hayırsever adayları bıraktı.

Ne çok insana sofra kurmuştu kim bilir..
ne çok kimsenin hayra girmesine vesile olmuştu kim bilir..
ne çok hemşerisinin, vatandaşının, dindaşının duasını almıştı kim bilir…

Ama;
Doğduğu topraklarda değil, 
yıllarca emek verdiği can vatanında değil, 
hep DİK durduğu YURT’ta değil..
Asrın Necaşi’si sayılabileceklerin diyarında..
İnşallah hicret sevabı kazandığı “yaban” diyarlarda can verdi.

Milletin öz evlatlarına,
İslam’ın aydınlık çehrelerine,
insanlığın derdini çeken gönül erlerine,
“ateş, yalnız düştüğü yeri değil beni de yakar” diyen dertli yüreklere,
“bir kişiye daha kurban eti ulaştırabilir miyiz”in ıstırabını çeken babayiğitlere, hanımefendilere,
“aman talebeye sahip çıkın, milletin evlatları okusun, vatana, millete, insanlığa ve İslam’a hizmetkâr olsunlar” diyen hasbi gönüllere,
“bu yükün kalkması gerek” denildiğinde, zorlansa da, Hizmetlerin aksamaması için infak üstüne infak eden fedakârlık kahramanlarına,
Hizmet için gurbete giderken, vatan toprağını, bayrağını, Kuran’ını gözyaşlarıyla öpüp yanına alan Muhabbet Fedailerine.. 
ne çok zulmedildi.

Zor.. çok zor.
Hem çok zor hem çok acı.

“Vallâhi! Sen Allâh'ın yarattığı yerlerin en hayırlısı, Allah katında en sevgili olanısın! Kavmim, beni, senden çıkarmamış olsaydı, senden ayrılmazdım” diyen Kutlu Nebî’nin (sav) yüreğindeki kor..
O’nun (sav) yolunda olan asrın yiğitlerinin de yüreklerinde.. 
Zor.. çok zor.
Yüreklerdeki kor’la yaşamak pek zor.

Lakin..
baksanıza, ölüm döşeğinde bile “KOŞTURUN”.. “HİZMET EDİN”.. “HİZMETTEN BİR AN DÛR OLMAYIN” ve ne olursa olsun “BİR OL’UN” diyen BİROL Bey’e..

“Görmeseydim bugünleri..” 
“Yaşamasaydık hiçbirini..” demek başa konan talih kuşunu dille kovmak demek.

O zaman;
İdrak sınırlarını zorlamaya gerek yok..
Yol belli.. yöntem belli.. dün yapılan güzel işler belli.. ömür yeterse yarın da yapılması gerekenler belli.. 
“Allah, sabredenlerle beraberdir” ayeti rehberliğinde,
"Kitabı indiren, bulutları yürüten, hesapları çarçabuk gören, orduları bozguna uğratan Allah'ım! Onları da bozguna uğrat ve darmadağın et.” duasını eden Peygamber öncülüğünde,
“Mü’mine sadakat yaraşır, görse de ikrâh
Doğruların yardımcısıdır Hazreti Allah.” diyen erenlerin ışığında,
sendelesek de,
yavaşlatılsak da,
çelmeler yesek de, 
sırtımızdan hançerlensek de,
anan ölmüş, baban felç olmuş deseler de,
“siz koşmanıza bakın, arkanızda biz varız” diyen, destanları yazılmamış yiğitlerin desteğinde...
Cennet için.. Cennet’te köşkler için.. Cennet nimetleri için değil..
BİR OL’up, gittiğimiz diyarlarda DİK durup oraları YURT yapmak için, 
yalnızca Allah’ın razı olması için..
en iyi bildiğimizi düşündüğümüz işe, 
yani HİZMET’e devam etmek gerek…

Bırakın, 
dünyalıklarını kaybetmekten korktukları için zalimlere ses etmeyen, 
alkışlayan, 
destekleyen, 
müfterilere taşıyıcılık yapan, 
kötülüğün yayılmasını seyreden, 
mazlum ve masumlara yapılan zulümleri  görmeyen, 
zalimlere taş taşıyanlar 
aynen devam etsinler..

Onları şu ilahi hakikate ve bu hakikatin sahibi Allah’a havale edin:
“Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise terk edip bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21)

ve zindanlarda tutulan Yusuf’lar, Meryem’ler için,
anasına babasına hasret kalan günahsız yavrular için,
yavrularından ayrı bırakılmış analar babalar için,
bir bir düşen üveyikler için,
n’olur kalkın bir gece dua edin..

[Taşkın Deryadil] 21.9.2017 [Samanyolu Haber]
twitter.com/taskinderyadil
e-mail: taskinderyadil @gmail.com

ABD TV dünyası Emmy’de zafer kazandı [İskender Derviş]

Geçtiğimiz günlerde ABD’nin en prestijli TV olaylarından Emmy Ödül Töreni vardı. Kendisi de geceyarısı programı yapan ve siyasî göndermeleriyle tanınan Stephen Colbert’in iğneleyici laflarıyla başladı gece. Elbette en önemli gündem Donald Trump. Amerikalı ‘celebrity’ler (medyada ünlü kişiler) Trump’la seçildiği günden bu yana dalga geçiyor. Evet, alenen dalga geçiyorlar. Yılların oyuncusu Alec Baldwin, Saturday Night Live (SNL) isimli komedi skeç programında Trump’ı canlandırıyor mesela. Her skeci sosyal medyada ses getiriyor.

O skeçlerden birinden (bence en başarılılarındandı) Donald Trump’ın eski basın sözcüsü Sean Spicer da payını almıştı. Beyaz Saray’da gazetecilerle basın toplantılarını yönettiği dönemde Spicer’ın sert tavrı ve doğru düzgün cevaplar verememesi, medyada ciddi eleştirilere yol açmıştı. Önündeki kürsüyü hareket ettirerek konuşması alay konusu olmuştu. Emmy gecesinin sürprizi de işte o Sean Spicer oldu. Trump’ın ekibinden istifa ettikten sonra bir anlamda günah çıkartan Spicer, ödül törenine ‘kürsüsüyle’ birlikte geldi ve izleyicilere neşeli dakikalar yaşattı.

GÜNAH ÇIKARTMA GECESİ Mİ?

Tabi bu durum bir tartışmayı da beraberinde getirdi: ‘Biz bu adamı ölümüne eleştirmiyor muyduk? Neden şimdi sempatiklik yaparak kendisini aklamasına izin verelim ki?’

Bu tartışmanın yanında bir de Alec Baldwin’in SNL’deki Trump skeçleriyle ödül alması konusu ele alındı. Trump’ın temsil ettiği radikal sağın (Cumhuriyetçi muhafazakârlarla aşırı sağcıların birleşimi denebilir) uzun yıllar hüküm sürmesi durumunda ABD’nin bir distopyaya sürükleneceği korkusu, The Handmaid’s Tale isimli TV dizisini de, benzeri bir muhafazakâr distopyayı anlattığı için, gündeme taşımıştı. O dizinin ödül alması da, Baldwin’in ödül almasıyla birlikte, ‘ucuz muhalefet ödülü’ olarak değerlendirildi bazı yorumcular tarafından.

TRUMP’IN ESKİ EKİBİ ARAYA MESAFE KOYUYOR

Amerika, siyasetin çok canlı bir şekilde tartışılabildiği, görüş ayrılıklarının Sera’dan Süreyya’ya uzandığı bir yer. Trump’ın seçimi kazanmasından hemen sonra Trump karşıtlarının sokağa çıkarak ‘ciddi olduklarını’ göstermeleri bunun bir deliliydi. Geçen sürede Trump yönetimine karşı çok etkili bir muhalefet yürütüldü. Muhalif gazete ve TV’ler yayınladıkları can alıcı haberlerle Trump’ın ‘sıradışı’ ekibinin Beyaz Saray’da tutunmasını engelledi. Türkiye’den aldığı ‘rüşvetle’ gündeme gelen emekli General Mike Flynn’le başlayan yaprak dökümü, Trump koalisyonunun ‘aşırı sağ’ kanadından Steve Bannon ve Sebastian Gorka gibi isimlerin de görevlerini bırakmasıyla devam etti.
Sean Spicer’ın gelip Emmy ödül töreninde boy göstermesi, kendini yeniden ‘kulübe’ kabul ettirme çabası olarak görülürken, diğer yandan Cumhuriyetçiler içinde de ciddi bir tartışmanın yürüdüğünün habercisi. Partinin önde gelen isimleri ve onlarla birlikte daha önce çalışmış bürokratlar, kendilerini Trump yönetiminden ayrı tutmak için ciddi çaba sarf ediyor. Öte yandan Cumhuriyetçi Parti, Trump’a kendi gündemlerini dayatırken, bazı meselelerde Trump’la Demokrat Parti’nin diyalog kurabilir hâle gelmesi de, Amerikan siyasetinde yeniden ‘ılımlıların’ öne çıktığını gösteriyor.

TRUMP, YİNE BİLDİĞİNİZ GİBİ

Elbette Trump, zaman zaman ‘kendinden beklenen hareketleri’ yaparak ‘sevenlerini’ tatmin ediyor. Son olarak Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’la ilgili olarak Trump’ın Elton John’un meşhur şarkısından mülhem ‘Rocket Man’ ifadesini kullanması, ciddi tartışmalara sebep oldu. Ancak neredeyse Trump’ın bu ‘lakap takma’ oyunu kanıksanmış durumda. Eski FBI Başkanı Comey’e ‘nut job’ (kafadan çatlak) ve yine Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’a ‘smart cookie’ (akıllı kurabiye) diye hitap etmişti. Gelgelelim, Kuzey Kore’nin füze denemeleri ve nükleer savaş başlatma tehdidi gerek Amerika, gerekse Asya ülkelerinin güvenlik bürokrasileri tarafından ciddiye alınıyor. Uzunca bir süre Çin’in ‘o gün geldiğinde’ Kuzey Kore’yi durduracağı tezi işlenmişti ancak son günlerde Çin’den gelen sinyaller, ‘o gün gelirse’ Kuzey Kore’nin durdurulamayacağı yönünde.

BİR MUHALİF MERKEZ OLARAK KOMEDİ ŞOVLARI

İç politikada ise Cumhuriyetçilerin en büyük gündemi Obamacare olarak bilinen sağlık reformunu tersine çevirecek yeni bir reform yasasının Meclis’ten geçirilmesi. Bu konuya en ciddi muhalefet bir komedi programından, Jimmy Kimmel’ın sunduğu TV şovundan geldi. ABD’li vekiller Bill Cassidy ve Lindsey Graham’ın imzasını taşıyan yeni yasayla ilgili olarak Kimmel, insanları Meclis’i arayarak rahatsızlıklarını bildirmeye çağırdı. Emmy Ödül Töreni’ndeki ‘siyasi hava’nın bütün ABD TV dünyasına sirayet ettiğini ve mizah programlarının en büyük meselelerinden birinin güncel siyaset olduğunu söylemeye gerek yok sanıyorum. Bu yıl Emmy alan programlardan komedyen John Oliver’in sunduğu Last Week Tonight isimli TV şovu, mizahi biçimde gazetecilik nasıl yapılır dersi veriyor birkaç sezondur.

Obama, Obamacare’i anlatmak için TV’lerde yayınlanan komedi programlarına çıkma yöntemini kullanmıştı. Ona sorduklarında ise, ‘Mesaj neredeyse benim oraya gitmem gerekir’ dedi. İnsanların en çok seyrettiği programlara çıkarak hayatlarını etkileyecek bu konuyu onlarla tartışma imkânı bulduğunu savunuyordu. İyi mi etti, kötü mü etti bilemem ancak Obama’dan bu yana komedi programları ABD siyasetinin en önemli aktörleri arasında. Daha önce de böyleydi ancak şimdilerde sayıları bir hayli arttı.

[İskender Derviş] 21.9.2017 [TR724]

İsmail Küçük Kaya dersem okur musunuz? [Sefer Can]

Zaman Gazetesi çalışanlarının yargılandığı dava hukuk tarihine kara bir leke olarak geçecek, bunda şüphe yok. Gazeteciliği yargıladığı, haber vermeyi, yorum yapmayı suç olarak gösterdiği için değil sadece; yalanlarla dolu boş bir iddianameyle de bu nitelemeyi hak ediyor. Yetmişli yaşlarda pek çok hastalıkla malul yazarları 420 gün sonra yargıç karşısına çıkarıyorlar. 14 ay süren bir işkence sonunda aldıkları birkaç cümlenin üzerinde tepinip ardından dalga geçer gibi ‘tutukluluğun devamına’ kararı veriyorlar. Başkasının yazısından dolayı suçlanan ya da hakkında her hangi bir delil ya da suçlama zikredilmeden üç müebbetle yargılanan insanlar şaşkın şaşkın savunmacıklar yaptı.

Mahkeme başkanı ve duruşma savcısı fazla soru soramadı. Zira büyük ihtimalle onlar da suçun ne olduğunu henüz anlayamadı. Ama tutukluluğun devamı kararını tebliğ ettiler. Karar verdiler demiyorum, öyle bir yetkilerinin olmadığını hepimiz biliyoruz. En iyi de onlar biliyor konumlarını; yargıç değiller, belki tebliğ tebellüğ memurları… O kadar!

GAZETECİ DEĞİLLER AMA GAZETECİLİKTEN YARGILANIYORLAR

Kamuoyunun yakından tanıdığı isimlerin savunmaları en azından internet medyasında geniş yer buldu. Ben dosyanın isimsiz mağdurlarının sesine kulak vermek istiyorum. Davanın hukuk dışılığının ötesinde basit mantıkla bile çeliştiğinin örnekleri onlar. Klasik anlamda gazetecilik yapmamışlar, Zaman Grubunda çalışmışlar ama gazeteci değiller.

Dağıtım Direktörü Alaaddin Güner şunları söylüyor:

“Ben bir gazete dağıtım şirketinde dağıtım direktörü olarak çalıştım. Ben de iddianamede kendimle ilgili bir unsur bulamadım. İddianame yayınların içeriğiyle ilgili, Cihan Medya Dağıtım ise yayıncılıkla alakalı değildir, sadece dağıtımcıdır. “Dağıtmış olduğumuz bu ürünlerin hiçbirinin yayın toplantısına katılmadım, haber yapmadım, köşe yazısı yazmadım. İşimi geçimimi temin etmek için yaptım. Her gün YaySat’tan satın aldığımız gazeteleri Basın Savcılarına, partilere, kütüphanelere ve okurlara ulaştırma görevini yaptık. Milyarlarca gazete dağıtmış olmama rağmen hiçbir resmi makamdan ‘yaymayın, satmayın’ diye bir bildirim almadık. 15 Temmuz’dan sonra da böyle bir bildirim olmadı.”

AVUKAT BİLE ATANMADIĞINI, MAHKEMEDE ÖĞRENDİK!

Reklam Departmanı çalışanı İsmail Küçük’ün hikayesi daha dikkat çekici. Kısa savunmasında söyledikleri ve mahkeme başkanıyla aralarındaki konuşma adliyenin durumunu özetliyor:

“Mesleğim reklam, satış, pazarlama. Maaş artı pirimle çalışırız. Ben iddianamede sonuç kısmında ismimi gördüm. Kendimle ilgili iki satırlık bir suçlama gördüm, o da bir araba satışı. Ben Zaman gazetesinin bir arabasını satın aldığım için üç defa ağırlaştırılmış müebbet hapisle yargılanıyorum. Kayyumdan sonra da çalışmaya devam ettim. Ben bu arabayı kullandıktan 14 ay sonra gözaltına alındım.”

Avukatı olmadığını, kendisine avukat atanmadığını, ve kendisine bu konuda bilgi verilmediğini belirten Küçük’e mahkeme başkanı “Keşke bunu daha önce deseydiniz. Size atılı suçların ehemmiyeti savunmada avukat bulundurulmasını zorunlu tutuyor” dedi.

Düşünebiliyor musunuz üç müebbetle yargılanan adamın avukatı yok ve bu ancak mahkemede sorgusu bittikten sonra anlaşılıyor. Adil yargılanma hakkının bundan daha açık ihlali olamazdı. Savcılık ve ilk tutukluluk kararının verildiği sulh ceza yargıçlığı ya avukatsız ifade almış. Veya daha kötüsü İsmail Küçük’ün haberi olmadan sorgudan sonra bir avukata imza attırmışlar. Mahkeme başkanı da dosyaya öyle hakim ki, sanığın avukatının hazır olup olmadığını kontrol etme gereği bile duymuyor.

TEKNİSYENİN GÜNAHI NE?

Uplink teknisyeni Cuma Kaya da niye yargılandığını anlayamayanlardan:

“2002–2015 arasında Cihan Haber Ajansı’nda uplink uzmanı olarak çalıştım. Sonra, Ocak 2015’te Fia Prodüksiyon’da hisse aldım, sonra hissemi devrettim. 2016’da da kayyum tarafından işten çıkarıldık. Firmada geçimimi sağlamak amacıyla çalıştım. Fia Prodüksiyon, Feza Medya Grubu’nun iştirakı değildir, Hakan Taşdelen’e aittir. Sosyal medya hesabı, internet sitesi vs yoktur sadece canlı yayın aracı kiralar. Bu nedenle ‘Fia Prodüksiyon terör örgütünün çıkarları doğrultusunda yayın politikası’ izler iddiası doğru değildir. Cihan Haber Ajansı’ndayken de haberci değildim, hiçbir yayın toplantısına katılmadım. Yapılan haberlerin içerikleriyle ilgim yoktur. 15 Temmuz’u lanetliyorum. Hakkımda hiçbir adli soruşturma olmadı. Ev sahibi değilim, eşim işsiz, çocuklarım küçük. İşimi, özgürlüğümü ve aile düzenimi kaybettim. Tahliyemi ve beraatimi istiyorum.”

Canlı yayın aracı kiralamak en fazla partilerin tercih ettiği bir uygulama. Miting ve diğer toplantılar televizyonlara ücretsiz aktarılır. En büyük bütçeyi AKP kullandığı için en fazla kiralamayı o yapar. Cuma Kaya büyük ihtimalle onlarca AKP canlı yayınında görev yapmış bir teknik personel. Uyduyu bulurken veya kablo çekerken nasıl bir hata yapmış olabilir ki üç müebbetle yargılanmayı hak ediyor.
Tam denk geldi, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, gazetecilikten dolayı yargılanan olmadığını tekrar etmiş. Sarı basın kartlarını iptal ederek cezaevindeki gazeteci sayısını düşüren bir zekaya şapka çıkarmıştık! Dağıtıcı, reklamcı ve uplink teknisyenini gazetecilikten yargılayan adliyemiz onu da geçti. Boynuz kulak meselesi…

[Sefer Can] 21.9.2017 [TR724]

‘TEOG’ gitti, ‘BİLAL SİSTEMİ’ geliyor! [Veysel Ayhan]

Önceleri AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın kendisine “diktatör” denmesinden rahatsız olduğunu düşünüyordum. Yanılmışım. Bilakis “diktatör” olmaktan ve “diktatör gürünmek”ten bayağı hoşlanıyormuş. Belki de böylece gücünü topluma göstermiş oluyor. Yoksa milyonlarca insanı ilgilendiren bir konuda ulu orta konuşup “Şunu artık istemiyorum!” “Bunu böyle yapın!” “Şu derhal kalksın” gibi cümlelerle konuşmaz.

Diktatör görünmekten hoşlanmasa ne yapar?

Emirlerini, “dikte”lerini kapalı kapılar ardında yapar. Konuyu meclise taşıtır. 15 gün tartışılıyor gibi yapılır. Sonra zaten istediği olur. Hem de diktatör gibi görünmemiş olur. Fakat buna artık gerek duymuyor. Diktatörlüğünü “dobra dobra” ortaya koyuyor.

Belki de kamuoyu önünde tek başına emirler verip yapıldığını görmek kendisine ayrı bir “haz” ve “tatmin” kapısı oldu.

“TEOG ŞAHANE BİR SİSTEM”

Düşünün Milli Eğitim Bakanı 1 ay önce İstanbul’da gazetelerin eğitim editörleriyle toplantı yapıyor. “TEOG sisteminin ne kadar adaletli olduğunu, Doğu’daki çoban çocukların, köylerdeki öğrencilerin bu sistem sayesinde şampiyon olduklarını, TEOG’un fırsat eşitliği yarattığını…” anlatıyor. (Habertürk, Pervin Kaplan) Bakan bunları diyor ama süs bitkisinden öte bir etki ve yetkisinin olmadığından haberi yok.

Sayın Bakan iki ay önce de şunu demiş: “Bundan sonra yapılacak ilk TEOG’dan başlamak üzere 6–8 arasında açık uçlu soruyu öğrencilerimize sormayı öngörüyoruz.” (18.7.2017)

Bunları diyor, gelecek yılı planlıyor ama hepsi boş!

Çünkü Erdoğan geçen hafta bakanla bile konuşmadan şöyle buyurdu: “Ben TEOG olayını istemiyorum ve bunu da artık yanlış buluyorum. TEOG’un kaldırılması lazım. Biz TEOG’la mı geldik? Ne TEOG vardı, ne bir şey vardı.” (Nereye geldi, nasıl geldi, hangi diplomayla geldi falan ayrı bir konu)

Bunu diyor ama ardından “Bu ülkede Milli Eğitim Bakanı, Başbakan falan da var” diye hatırlayınca ekliyor: “Bunun kararını verecek olan hükümettir.” Bunu deyince hükümet, meclis karar verecek, falan gibi anlamayın, devamı var: “Bu ülkenin Cumhurbaşkanı olarak Bakanıma, Başbakanıma bir kere söylerim olur biter” Yani emrederim olur biter. Hatta bir kere söylerim kafi!

İşin doğrusu söylemesine bile gerek kalmadı. Televizyondan TEOG açıklamasını öğrenen bakan ertesi gün derhal “TEOG cıss!” moduna geçiş yaptı.

BAKANDAN 180 DERECE MANEVRA

İki ay önce TEOG’u geliştirmekten bahseden, bir ay önce TEOG’un faziletlerini anlatan Denizcilik Yüksek Okulu diplomalı eski Denizcilik müsteşarı İsmet Yılmaz manevrada hiç gecikmedi. Önceki gün şunları dedi: “Çocukların yarış atına dönmesini hangi anne baba ister. Bize güvenin. Hiçbir kimsenin kaygılanmasına gerek yok, iyiye gidiyor”

TEOG’u devrim olarak anlatan ve getiren eski Milli Eğitim bakanı Bakanı Nabi Avcı, o günlerde öğrencilerin yarış atına dönmemesi için bu ‘reform’ları yaptığını anlatmıştı. Nasıl bir şeyse getiren AKP’li bakan “yarış atı olmasın” diye TEOG getiriyor, kaldıran bakan “yarış atı olmasın” diye TEOG’u kaldırıyor.

NE ‘YARIŞ ATI’YMIŞ!

Bakanın sözlerinin devamı şöyle: “TEOG’un kaldırılmasına karar verildi. TEOG’un kaldırılması da Türkiye’nin önünün açılması. Evlatlarımızı yarış atı konumuna koyduk yani. İnanın evlatlarımız büyüyor, büyüdüğünü fark edemiyorsunuz.” (Bu arada Türkiye’nin önünü açan açana…)

Bakan bu sevgi ve şefkat dolu sözlerin inandırıcılıktan uzak olduğunun farkında. Şunu ekliyor: “Bize güvenin. Niyetimiz halis”. Doğru diyor. Necip milletimiz Milli Eğitim Bakanı’na gönül huzuruyla güvenebilir. Tıpkı AKP’li müteahhit Mehmet Cengiz‘e güvendiği gibi.

ANADOLU İNSANI KÖYE GERİ DÖNÜYOR!

Yeni sistem falan yok. Eski bakanların her zaman tekrarladıkları sözler harmanlanıyor, yeniden tedavüle sokuluyor.

Fakat düşünülen sistemin sonucunda şunların olması kesin:

Artık anadolunun ücra bir ilinden, bir taşra kasabasından, köylerden Türkiye şampiyonlarının çıkabildiği günler bitti. Fakir ama zeki öğrencilerin Galatasaray, Kabataş Erkek, İstanbul (Erkek), Cağaloğlu Anadolu, Beşiktaş Anadolu, Atatürk Fen… gibi proje okulları kazanma yolu kapandı. Bu okullar zengin ve mutlu azınlığa kaldı. Her öğrenci ikamet adresine en yakın okula, büyük çoğunluk muhtemelen İmam Hatip Lisesine gitmek zorunda.

Ailesi varlıklı zeki öğrenciler için ise yabancı mektepler de var: Robert Koleji, Notre Dame de Sion, Saint Benoit, Alman Lisesi…

AKP’li siyasetçi, bürokrat ve müteahhit için problem yok. Onların çocukları zaten ya seçkin paralı okullarda veya yurtdışında. Olan Anadolu insanına olacak.

Taşralı zeki çocuğa 40 yıl önce olduğu gibi yine tarla yolu gözüküyor!

Erdoğan dün aynı müjdeyi(!) üniversiteler için verdi. YÖK’ün ve KHK’ların biçtiği üniversitelerde sıra öğrenci kalitesini biçmeye geldi demek ki!

AKP’NİN EĞİTİM HEDEFİ

Erdoğan sayesinde AKP’li eski rektörün hedefine bir adım daha yaklaşıldı.

Hukuk Fakültesi araştırma görevlisinin uçakta “boğma teliyle öldürme” hayali kurduğu ülkemizde eski rektör Prof. Dr. Bülent Arı şunu diyordu:

“Ben daha çok cahil ve okumamış tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halktır… Dünyanın gidişatını göremeyenler okumuşlardır. Okuma oranı arttıkça Türkiye’de olayları tahlil kabiliyeti azalıyor… Okuma oranı arttıkça beni hafakanlar basıyor.”

Bu sözler Erdoğan’ın 2023 vizyonunu tam yansıtmış olmalı ki Bülent Arı’yı geçen yıl YÖK Denetleme Kurulu’na atadı.

[Veysel Ayhan] 21.9.2017 [TR724]

Cemaatin iki mühim sorumluluğu [Tarık Toros]

Oscar Wilde der ki:

Alemin bana yaptığı ne kadar çok olursa olsun, benim bana yaptığım hepsinden fazladır.

***

Hadiselere böyle bakmaya çalışırım.

Bireyden topluma, genel geçer ölçüdür.

Misal, esasen çok yetenekli olduğunu ama bir türlü fırsat verilip değerlendirilmediğini düşünen, hep önünün kesildiğinden şikâyet eden insan modeli vardır. Çevrenizde çok görürsünüz.

Katılmam buna.

Hayatta çelme takan çok olur, engelleri aşıp devam edeceksin.

***

Siyaset de böyledir.

Adnan Menderes, örneğin.

27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile devrildi.

İdamı bu ülke için utançtır, Menderes de mazlum.

Çok okudum, seyrettim, tanıklıkları dinledim.

Darbenin bir numaralı sebebi Menderes’tir.

Siyaseti duvara çarpmıştır.

Basiretli davransa yaklaşan tehlikeyi püskürtebilir, oyunu bozabilir, bugün bambaşka bir Türkiye olabilirdi.

Benzer durum, 28 Şubat sürecinde Necmettin Erbakan için de geçerli.

Partisi kapatılarak, siyasetten yasaklanarak büyük bedel ödedi.

Lakin hatalar yaptı. Bizzat tanığım, muhabir olarak izlemişim.

Kamyonu devirmeyebilirdi.

Hatta, vaktinde doğru adımları atsa, demokrasi kahramanı olabilirdi. Yapmadı.

***

15 Temmuz’un üzerinden 14 ay geçti.

Rejim adeta rafa kaldırıldı.

Raftan ne zaman iner, mümkün müdür, bilmiyorum.

Şunu biliyorum, tahribatı önceki ara dönemlerden kat be kat fazla oldu.

Telafisi de aynı ölçüde zor olacak.

***

15 Temmuz’un ihale edildiği Cemaat, tüm fertleriyle ağır cendereden geçiyor.

Cezaevlerindeki tutukluların büyük bölümü Cemaat mensubu veya alışverişi olmuş yakın çevre.

Meseleyi hukuk veya gazetecilik açısından kritik etmeyi bırakalı çok oldu.

Siyaset açısından şu denebilir:

Bana göre, Cemaat’in iki mühim sorumluluğu var.

İlki, siyasal iktidarla 10 yıla yakın süreyle kurulan koalisyon.

İkincisi, 2012’den itibaren yaşanacakların öngörülememesi.

***

Kim ne yazmış ya da yazmamış, ne konuşmuş, hangi tweet’i atmış, mahkemede kim hangi ifadeyi vermiş, üzerinde çok durmuyorum.

Hayatında damdan düşmemiş birinin, damdan düşen hakkında ezbere ahkâm kesmemesi icap eder.
Allah kimseyi, cezaevi ile… Hele hele hücre ve işkence ile imtihan etmesin.

***

Siz hiç 14 ay cezaevinde yattınız mı?

Mahkemeye çıkmadan, kişisel ihtiyaçlarınızı karşılayamadan, dünyadan izole, avlunun tepesine çekilmiş bir ızgaranın ardında görülen kare gökyüzüne bakarak, hücredeki TV’den 7/24 azılı terörist olduğunuz propagandası ile…

Onca ölümü duyup, sağlığınız bozulursa öleceğiniz endişesiyle hastalanmamaya çalışarak…

Ve en acısı; ne zaman çıkacağını bilmeden, dip yapmış ümitsizlikle boğuşarak…

Hiç 14 ay cezaevinde yattınız mı, belki 14 yıl daha çıkamayacağınızı iliklerinize kadar hissederek!

Bir daha çocuklarımı, torunlarımı kucaklayamayacağım, eşimle aynı yastığa baş koyamayacağım, annemin babamın elini öpemeyeceğim belki diye dört duvar arasında dönüp durdunuz mu hiç?

20 yaşında tutuklanıp idamla yargılanan Nevzat Çelik’in şiirinde dediği gibi:

“Baba olamayacağım örneğin.
Toprak olmak ne garip şey anne.”

***

Tek duam, içerideki on binlerce mağdur ve mazlumun bir an önce hürriyetine kavuşması, dilimden dökülen yegâne cümle bu.

***

Bugün milletimiz ağır travma geçiriyor.

Devlet, siyasi iktidar eliyle bir hesap görüyor.

Bunun için sisteme ağır kemoterapi uyguluyor.

Güneydoğu’da bu açıktan yapılıyor. Şehirler boşaltılıp, mahalleler yıkılıp, çatı insanların başına çökmüş mü çökmemiş mi bakılmadan, bir biçim verilmeye çalışılıyor.

81 vilayet ve dış temsilciliklerde de aynı zihniyet egemen, taş taş üstünde kalmadı.

Ne hukuk, ne kanun-kural, ne insan hakkı, ne ahlak.

Görülmemiş biçimde imha ve erozyon var.

***

Menderes’i deviren darbecilerin dahi bir vizyonu vardı.

Cemal Gürsel, İstanbul’u dünyaya tanıtmak için sinemacılara önayak olmuş, James Bond serisinin ikinci filmi “Rusya’dan Sevgilerle-1963” ve meşhur “Topkapı-1964” filmleri böyle çekilmiştir.

Öykülerin neredeyse tamamı İstanbul’da geçer, şehri izlemeye doyamazsınız.

55 sene önceki o kentten eser yok bugün, yağma, talan!

***

Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahur Beste romanında der ki:

Cahilsin, okur öğrenirsin.

Gerisin, ilerlersin.

Adam yok, yetiştirirsin.

Paran yok, kazanırsın.

Her şeyin bir çaresi vardır.

Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.

[Tarık Toros] 21.9.2017 [TR724]