MİT, Adil Öksüz’ün ‘angaje’ olduğunu gösteren belgeye ‘savaş açtı’

MİT, 15 Temmuz'un sivil lideri olduğu iddia edilen Adil Öksüz'ün istihbarat elemanı olduğunu gösteren belgeyi yalanlamak için 'itirafçı' ifadesi servis etti.

Hürriyet’te yer alan habere göre ‘itirafçı’ olan S.Z., “Adil Öksüz’ün MİT’e çalıştığı yönünde algı yapılması talimatı aldım. Öksüz’ü MİT elamanı olarak gösteren sahte angaje formunu ben hazırladım. ” dedi.

Haberde ayrıca S.Z’nin, kendisinden Adil Öksüz’ü MİT ajanı olarak gösterecek bir sahte belge hazırlanması istendiğini ve gönderilen angaje formunu ‘uygun bir şekilde doldurma’ talimatı aldığını söylediği ve ”Temin ettiğim dökümanlar arasından seçtiğim isim ve imza bilgileri angaje formunun boş kısımlarına yapıştırarak Adil Öksüz’ü MİT elemanı olarak gösteren sahte belgeyi hazırladım. Adil Öksüz adına hazırladığım sahte angaje formunu B.B.’ye gönderdim. Angaje formu @denizbayrak rumuzlu Twitter hesabından paylaşıldı.” dediği iddia edildi.

15 Temmuz ile ilgili ‘kontrollü darbe’ ve ‘tiyatro’ nitelemelerinden MİT’in rahatsız olduğunu gösteren haberde aynı ‘itirafçı’nın bu konularda da ’15 Temmuz darbe girişimi başarısız olunca algı operasyonlarına ağırlık vermemiz istendi. Tüm mahrem imamlara ‘kontrollü darbe’, ‘tiyatro’ gibi kavramları kullanarak, bu durumu destekleyecek materyaller toplamaları talimatı verildi. Örgütün üst yönetimi tüm mensuplarına bu yönde talimat verdi. Herkesin bu konuda sahte hesaplar üzerinde paylaşımlarda bulunması, bu konuların işlenmesi istendi.’ dediği iddiası servis edildi.

[Kronos.News] 26.12.2019

Anne-babalara çocukları için beş tavsiye: ‘Onu değil kendinizi anlatın’

BBC Radio 4’da yayımlanan Woman’s Hour programına konuşan Psikoterapist Philippa Perry, yeni yayımlanan “The Book You Wish Your Parents Had Read” (Anne-Babanızın Okumuş Olmasını İsteyeceğiniz Kitap) isimli kişisel gelişim kitabında nasıl iyi bir ebeveyn olunabileceğini sorusunun cevabını arıyor.

Kitapta Perry, kitabında ailelerin çocuklarına -üzerlerinde çok baskı kurmadan- hayata bir adım önde başlamaları için nasıl yardımcı olabileceklerini anlatıyor.

Kitaptaki başlıca beş tavsiye şöyle:

1. Sınırları belirleyin
Bu çok zor bir şey, çünkü kuşkusuz çocuğunuzu çok seviyorsunuz ve ona verebileceğinizin en fazlasını vermek istiyorsunuz, ama bunun da bir sınırı olmalı. Dolayısıyla ebeveynlik konusunda stratejiniz ne olursa olsun, sınırlarınızı belirlemelisiniz.

Dünyanın en anlayışlı anne-babası olduğunuzu düşünseniz dahi sınırlara ihtiyacınız olacak. Peki sevgi dolu bir şekilde nasıl sınır koyabilirsiniz? Bunun en basit yolu öznesi ‘sen’ değil ‘ben’ olan cümleler kurmaktan geçiyor. Yani çocuğunuzu değil, kendinizi anlatın.

Bu da şu anlama geliyor: ‘Biliyorum eve gece yarısı dönmek istiyorsun, ama buna izin vermeye hazır değilim’ demeyi tercih etmelisiniz. ‘Daha 13 yaşındasın, o saatte eve gelemezsin’ demek yerine…

Kimse kendisinin özne olarak kullanılmasından hoşlanmaz. O nedenle çocuğunuzu değil kendinizi anlatma yoluna gidin.

2. Çocuğunuzu her haliyle kabul edin
Biz anne ve babaların sorunu şu ki çocuklarımızın her an son derece mutlu olmalarını istiyoruz. Ama çocuklarımızın her ruh halini yaşamalarına izin vermemiz ve onların her ne halde olurlarsa olsunlar yanlarında yer almamız çok önemli.

Çocuklarımızı o kadar çok seviyoruz ki onları mutsuz görmeye dayanamıyoruz, o yüzden de “Sen üzülme” diyoruz.

Halbuki onların her halini kabul etmemiz lâzım. Böylece üzgün ya da kızgın olduklarında da yanlarında olup onları anlamaya çalıştığımız zaman kendilerini o denli kötü de hissetmezler.

3. Çocuğunuzun bir aynası olduğunuzu unutmayın
Çocuğunuza bir ayna görevi gördüğünüzü aklınızdan çıkarmayın. Bununla kastettiğim şey şu: Çocuğunuz, onlara nasıl tepki verdiğinizi görür ve kabul ederler, böylece o davranış şekli çocuğunuzun da bir parçası haline gelir.

Dolayısıyla onlara sürekli mesela ‘Şu çamurlu botların!’ diye söyleniyorsanız, sizin kızgın yüzünüzü görüyor ve bunu içselleştiriyorlar.

Şimdiye kadar defalarca böyle davranmış olabilirsiniz, ama üzülmeyin. Bundan sonra yine çamurlu botlardan bahsetmeniz gerektiğinde daha neşeli bir tavır takınmaya çalışın. Çünkü çocuklarımız onlara davranışlarımızı içselleştirir ve bu onların iç dünyasının bir parçası haline gelir.

Çocuklarınızı lütfen görün, bizler onların birer aynasıyız.

4. Tüm davranışlar iletişimdir
Çocuğunuzun davranışsal sorunları olduğunu düşünüyorsanız, şunu aklınızdan çıkarmayın: Tüm davranışlar iletişimdir. Çocuğunuz muhtemelen en iyi bildiği yolla size bir şey anlatmaya çalışıyordur.

Yani bizim de o davranışın ne anlama geldiğini tespit etmemiz ve çocuğumuzun hislerini daha iyi ifade etmesi için bir yol bulmasına yardımcı olmamız gerekir.

Tüm duygulara izin vermeliyiz, bu duyguların uygun düşmediğini düşünsek bile.

Çocuklarımızın hislerini dile getirmelerine yardımcı olmalıyız. Aynı durumda biz olsak bambaşka şekilde davranacak olsak dahi. Çünkü herkes birbirinden farklıdır.

5. Çocuğunuz bir proje ya da angarya değildir
Size tek bir şey söylemem gerekse, o da şu olurdu: Çocuğunuz hakkından gelmeniz gereken bir angarya ya da mükemmel bir hale sokmanız icap eden bir proje değildir. Çocuğunuz ilişki kurmanız gereken bir insandır.

Minicik bir bebek ya da koca bir yetişkin de olsalar durum aynıdır: Çocuğunuz bir bireydir, angarya ya da proje değil.”

[TR724] 26.12.2019

CHP: AKP’li 5 müteahhit Kanal İstanbul arazilerini kapattı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘çılgın projesi’ olarak nitelendirilen ve “hayalim” dediği Kanal İstanbul ile ortaya atılan iddialara bir yenisi eklendi.

Kanal İstanbul’un yapılacağı alanda çok sayıda Katarlı zenginin ve emirin ailesinin arsa kapattığı yönündeki suçlamalara bu kez de ‘AKP’li müteahhitler’ eklendi.

Üçüncü havalimanı da dahil, AKP iktidarı sırasında inşa edilen büyük otoyol, havalimanı ve köprü gibi projelerde yer alan AKP’li müteahhit ve şirketlerin, bu kez de Kanal İstanbul’da arsa kapattığı iddia edildi.

İddiayı dillendiren isim CHP İstanbul Milletvekili Gökhan Zeybek. Zeybek, iktidara yakın beş müteahhidin Kanal İstanbul güzergahında çok sayıda arsayı kapattığını savundu.

“Beş büyük müteahhittin bu bölgede arazi kapattığına ilişkin bilgiler de tarafımıza iletilmiş durumda” diye konuşan Zeybek, şu açıklamalarda bulundu:

“Burada tabi sayın cumhurbaşkanı 2011 yılında Kanal İstanbul geçeceği güzergahı ben ve çok yakın çevremdeki insanlar biliyor dediğinde anlaşıldı kış yakın çevresindeki insanlar bu bölgede arazi toplamışlar. Bu araziyi toplayanlar içinde Katarlıların ya da Arap sermayesinin olması bu bilginin özel olarak iletildiği anlamına gelir.

Çünkü son dönemlerde yaygın ve bir moda oldu bu: İktidar çevreleri rant projesi hayata geçireceklerse önce bunu yerli işbirlikçisi olan müteahhitte, yakın aile çevresine, eş dost, akrabaya sonra da yurt dışında iş yaptıkları sermaye gruplarına iletiyorlar. Yerli ve milli diye ortaya çıkmış anlayış aslında Tank Palet Fabrikası’nı Katar ordusuna satması gibi buradaki arazileri yabancılara imar geçeceğini söyleyerek düşük fiyatla aldırması da onların yerli ve milli olması konusunda bize ve topluma bir bilgi veriyor.

Trakya köylüsünün çoğu mübadeleyle yerleşmiş olan 150-200 yıl önce gelmiş olan daha çok Balkan kökenli köylülerimizden oluşur. Zor şartlarda yaşamlarını sürdürürler. Kendileri tabi geçecek olan planla ilgili bilgilendirilmedikleri için de tarlalarını da gün koşullarına göre elden çıkarmışlardır.

Burada tabi iktidara şu düşüyor: Son 10 yıl içinde 2011-2020 arasındaki dönemde bu bölgedeki imar hareketinin geçeceği güzergahta arazi sahiplerinin nasıl el değiştirdiğini Türkiye’deki sanayicilerin iş adamlarının nasıl yer sahibi olduklarının açıklanması gerekir. Biz bunu bilmeliyiz ki bu projenin arkasındaki derin ilişkileri daha rahat çözelim. Bizim elimizde de çok sayıda bölgedeki yurttaşlarımızdan gelmiş olan belgeler var. İktidara çok yakın müteahhitler, 5 büyük müteahhittin bu bölgede arazi kapattığına ilişkin bilgiler de tarafımıza iletilmiş durumda.”

[Kronos.News] 26.12.2019

Termik santrallerin zehrine yeni kılıf uydurdular

AKP’in hazırladığı ancak AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın vetosuyla 2.5 yıl daha ülkeyi zehirlemelerine izin verilmeyen kömür santrallerine sessiz sedasız atık muafiyeti getirildi.

BOLD – Yıl sonunda kapatılması beklenen termik santrallerin tehlikeli atıklarına yeni muafiyetler getirildi. Muafiyet sayesinde bazı santrallerin kapatılmaktan kurtulacak.

TERMİK SANTRALLER ZEHİRLEMEYE DEVAM EDECEK

Sözcü’den Erdoğan Süzer’in haberine göre AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın vetosuyla 2.5 yıl daha ülkeyi zehirlemelerine izin verilmeyen 14 kömür santraline şimdi de sürpriz bir şekilde atık muafiyeti getirildi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığının yaptığı yönetmelik ile atıkları çevre mevzuatına uymadığı için kapanması gereken çok sayıda termik santralin yeni yılda çalışmaya devam edebileceği bildirildi.

KAPANMAKTAN KURTULABİLİRLER

Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) Başkanı Dr. Baran Bozoğlu, baca arıtma sorunu olmayan ancak atık sahası çevre mevzuatına uymadığı için 31 Aralık 2019’da kapatılması gereken termik santrallerin bu yönetmelik sayesinde kapanmaktan kurtulabileceğini söyledi. Bozoğlu, yönetmeliğin baca arıtma sistemi çevre mevzuatına uymadığı için kapanması gereken termik santralleri ise etkilemeyeceğini belirtti.

ACİLEN İPTAL EDİLMELİ

Düzenlemenin yer altı sularını, tarım alanlarını, yüzey sularını riske atan atık sahalarını meşrulaştırma endişesi oluşturduğunu belirten Bozoğlu, “Endişelerimiz ne yazık ki bir kat daha artmıştır. Bu düzenleme ile geçmişte felaketler yaşatan Ümraniye Çöplüğü’nden daha da tehlikeli olan bu atık sahalarının 20-30 yıl daha doğayı, yer altı sularımızı, tarım alanlarımızı, yüzey sularımızı kirletmeleri riski ile karşı karşıyayız. Bu düzenlemeden acilen vazgeçilmeli ve bu tesislerin bugüne kadar kirlettikleri ve vahşi depolama yaptıkları tüm sahalar, rehabilitasyon ve kapatma planları hazırlanarak kamuoyu ile paylaşılmalı” dedi.

[BoldMedya] 26.12.2019

İşkenceden ceza alan Emniyet Müdürü, devlet töreniyle yeni görevine uğurlandı

2010 yılında katıldığı bir operasyonda gözaltına alınan Murat Konuş’un, işkence sonucu ölmesi nedeniyle müebbet hapse mahkûm edilen Hakkâri Çukurca İlçe Emniyet Müdürü Oktay Kapsız, yeni görev yeri Muğla’ya devlet töreniyle uğurlandı.

BOLD-Emniyet Müdürü Oktay Kapsız’ın İstanbul’da görev yaptığı 2009 yılında İstanbul Laleli’de bir esnafa ait 1 milyon 200 bin dolar, kuryeler aracılığı ile taşınırken gasp edildi. Kapsız’ın koordinesindeki polis ekipleri 2010 yılında 29 şüphelinin adresine operasyon düzenledi. Gözaltına alınan şüpheliler arasındaki Murat Konuş’un işkence sonucu öldüğü ortaya çıktı.

MÜEBBETE MAHKUM EDİLDİ FAKAT TUTUKLANMADI

İşkence sonucu öldüğü öğrenilen Murat Konuş’un ölüm nedeniyle ilgili yapılan soruşturmada 4 polis hakkında yargılama yapıldı. Yapılan yargılama soncunda İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi geçen temmuz ayında 4 polisi suçlu buldu. Tutuksuz yargılanan Oktay Kapsız, Ramazan Adıgüzel, Murat Ertürk ve Abdülcelil Karadağ “işkence sonucu ölüme neden olma” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Ceza indirim yapılarak müebbet hapse çevrildi. Sanıklara müebbet hapis cezası veren mahkeme heyeti, tutuklama kararı vermedi.

Tarafsız Haber Ajansı’nın haberine göre, işkence suçundan müebbet hapse mahkûm edilen Emniyet Müdürü Oktay Kapsız’a, Hakkari Çukurca’da devlet töreni düzenlenerek yeni görev yerine uğurlandığı belirtildi. Kaymakam teşekkür plaketi verdi, belediye başkanı ve komutanlar yemekte ağırladı.

İŞKENCE SUÇLUSU POLİS TERFİ ALMAYA DEVAM ETTİ

İşkence olayının yaşandığı dönemde İstanbul Beşiktaş’ta komiser olarak görev yapan sanık polislerden Oktay Kapsız işkenceden suçlu bulunmasına rağmen ilerleyen yıllarda 4. sınıf emniyet müdürlüğüne kadar yükseldi. Davanın karara bağlandığı temmuz ayında Hakkari Çukurca Emniyet Müdürü olarak görev yapan Kapsız’ın kasım ayında Muğla’ya tayini çıktı.

ÇUKURCA’DAN TALTİF EDİLEREK UĞURLANDI

Oktay Kapsız Çukurca’dan Muğla’ya devletin üst düzey görevlileri tarafından taltif edilerek uğurlandı. Çukurca Kaymakamı Murat Öztürk, Kapsız’a teşekkür belgesi verirken çekilen fotoğrafı kaymakamlığın internet sitesine koydurdu.

AKP’li Çukurca Belediye Başkanı Ensar Dündar ise Kapsız ile yemekte bir araya geldi. Yemeğin sonunda Kapsız’a plaket veren Dündar halı da hediye etti. Dündar da Kaymakam Öztürk gibi Kapsız ile çektirdiği fotoğrafları paylaştı.

10 Temmuz’da İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 4 polisin müebbet hapis cezası almasına rağmen tutuklanmamalarına Konuş ailesinin avukatı Nuri Köse şöyle tepki göstermişti:

“Murat Konuş’un emniyet görevlilerinin işkencesi sonucu öldüğü, kamera kayıtları, tanık beyanları, adli tıp raporları ile sabit olduğu halde, ne yazık ki yargılama yıllarca sonuçlandırılmamış, öyle ki duruşma savcısının 2015 yılında mütalaa sunmuş olmasına rağmen karar 9 Temmuz 2019 tarihinde verilebilmiştir. Kararda, Murat Konuş’u gözaltında işkence yaparak öldürdükleri sabit görülen dört emniyet görevlisinin cezalandırılmasına karar verilmiş olması da tartışmaları sona erdirmemiştir. Zira suç böylesine sabit olmuşken dosyanın yıllarca karara bağlanmaması, ağırlaştırılmış müebbet cezası ile cezalandırılan dört sanık için takdiri indirim uygulanması, duruşmaya da katılmayan ve aldıkları müebbet hapis cezası nedeniyle kaçmaları muhakkak olan sanıkların hükümle birlikte tutuklanmalarına karar verilmemesi, ayrıca gözaltında işkence suçunun gizlenmesine yönelik eylemleri bulunanlar hakkında bir işlem yapılmaması yargılama sürecine ve kararın adil olmadığına ilişkin şüpheleri artırmaktadır.”

[BoldMedya] 26.12.2019

Babacan’dan Erdoğan’ı kızdıracak sözler: “Türkiye’nin tek adama ihtiyacı yok!”

AKP’den istifa eden eski Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın kuracağı yeni parti ile ilgili detaylar netleşiyor.

BOLD-T24 haber sitesine konuşan Babacan, yeni partinin ocak ayında ilan edileceğini söyledi. Ekonomi ve yargı bağımsızlığı konusunda iddialı konuşan eski AKP’li bakan “yeni bir tek adama ihtiyaç yok” dedi.

[BoldMedya] 26.12.2019

KHK’lılar baskıcı iktidara meydan okudu: “Hak aramaktan vazgeçmeyeceğiz”

15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL döneminde çıkarılan KHK’larla işten atılan farklı kesimlerden binlerce kişi, 2019 yılını mücadele ile geçirdi. KHK’lılar, 2020’de de mücadele ve dayanışmaya devam edeceklerini söyledi.

BOLD – 15 Temmuz sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) yıllar boyu sürecek mağduriyetlere sebep oldu. Dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un “Bir, bir buçuk ay içinde kaldırırız” dediği OHAL, tam 7 kez uzatılarak iki yıl boyunca devam etti. İki yıl sonra görünürde kaldırılsa da, AKP’liler tarafından hazırlanıp Meclise getirilen ve 25 Temmuz 2018 tarihinde kabul edilen “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile kalıcı hale getirildi.

Bu süreçte işten çıkarılmalar da devam etti. KHK Adana Platformunun derlediği verilere göre, 2019 yılının son ayına kadar 15 bine yakın kişi ihraç edildi. Çıkarılan KHK’lar ile bugüne kadar ihraç edilenlerin sayısı 140 bini geçti. Yine onlarca kurum, kuruluş ve derneği kapısında KHK’larla kilit vuruldu, getirilen kanun ve maddeler yasallaştırıldı.

KHK’lılar verdikleri mücadeleyi ve taleplerini Mezopotamya Ajansına değerlendirdi.

37 KHK YAYINLANDI

İki yıl boyunca uygulamada kalan OHAL döneminde toplam 37 Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yayınlandı. Muhalefet, Türkiye’nin OHAL döneminde KHK ile yönetildiği eleştirisini sıklıkla yaptı. OHAL sonrasında ise, KHK’ler yerini Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine bıraktı. 27’si 2019 yılında olmak üzere 53 tane Cumhurbaşkanlığı kararnamesi yayınlandı.

OHAL FİİLEN DEVAM EDİYOR

KHK’lara dair Numan Kurtulmuş’un geçtiğimiz Kasım ayında sarf ettiği, “Eğer normal süreçlerle bunları atmaya kalksaydık 15 Temmuz’dan sonra bunları 2020 yılına kadar, 2030 yılına kadar devlet memurluğundan çıkaramazdık. Devlet kendini korumak için böyle acil, olağanüstü bir tedbir almıştır” sözleri, geride bırakılan süreçte yaşananların açık itirafı oldu. Keza darbe girişimi gecesi Marmaris’ten İstanbul’a dönen Cumhurbaşkanı Tayip Erdoğan’ın hala hafızalarda olan “Bu hareket Allah’ın bize büyük bir lütfudur” sözleri, iktidarın yaşananları fırsata çevireceğinin işaretiydi ve yetkili kurumlarca bu yönde hareket edilmesi gerektiğine dair uyarı olarak kabul edilmişti.

2019 yılında KHK’lılar ile ilgili yaptığı birçok çalışmayla öne çıkan isimlerden biri Hakların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu oldu. Gergerlioğlu, Türkiye’nin içinde bulunan durumu “OHAL fiilen devam ediyor. Anayasal rejim tamamen askıya alınarak KHK rejimi kurulmuş durumda” sözleriyle tarif etti.

28 KİŞİ ZORLA KAYBETTİRİLDİ

OHAL’in ilanının ardından tekrardan ortaya çıkan gözaltında/zorla kaybetme olayları, 2019 yılının en çok tartışılan konusu oldu. Çoğu Ankara’da olmak üzere toplamda 28 gözaltında/zorla kaybetme vakası yaşandı.

YUSUF BİLGE TUNÇ’TAN HABER YOK

Ailelerin, İnsan Hakları Derneği (İHD) ve ilgili kurumlara başvurusunun ardından bu yılın şubat ayında Ankara’da kaybedilen 6 kişiden 4’ünün, 29 Temmuz’da Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltında olduğu açıklandı. Kaybedilen isimlerden biri olan Gökhan Türkmen 6 Kasım’da Antalya Emniyeti’nde, Mustafa Yılmaz ise 22 Ekim’de Ankara TEM Şube’de gözaltında çıktı. Dördü için gözaltında oldukları açıklaması yapılan kayıp isimlere zaman içerisinde yeni bir isim eklendi. Sanayi Bakanlığı eski çalışanı KHK’lı Yusuf Bilge Tunç’tan 6 Ağustos 2019’tan bu yana haber yok.

EŞİM ÜZERİNDE HALA BASKI VAR

Kaybedilen ve 245 gün sonra Ankara Emniyetinde gözaltında olduğu ailesine bildirilen Mustafa Yılmaz’ın eşi Sümeyye Yılmaz, o ‘kayıp’ olduğu süreçte ve sonrasında yaşadıklarını şöyle anlattı: “Eşimle ilgili başvurmadığım yer kalmadı. Ancak gerek adli, gerekse idari birimler tamamen sessizliklerini korudular ve etkin bir soruşturma yürütmediler. Derdimizi anlatmak için Sakarya Meydanında oturma eylemi başlattık ama her defasında polisin müdahalesiyle karşılaştık. Bize müdahale eden polisler eşimin ‘hain’ olduğunu ve yurt dışına kaçtığını söylediler. Ama daha sonra eşim Ankara Emniyetinde ortaya çıktı. Son bir yıl bizim için kabus gibiydi. Eşimin ortaya çıkmasının ardından bu sefer de ‘adli yargılama’ adı altında çok da adil olmayan uygulamalarla karşı karşıya kaldık. Eşimin üzerinde hala bir baskının olduğunu düşünüyorum.”

DEMOKRASİ TARİHİNİN KORKUNÇ AYIBI

Kaybedilme olayını Meclise taşıyan HDP’li vekil Gergerlioğlu ise, yaşananlara dair “Türkiye’nin demokrasi tarihinin korkunç bir ayıbı olarak kayıtlara geçti. Beyaz Torosları tüm Kürt halkı çok iyi bilir. Biz ‘bunlar artık eski Türkiye’de kaldı’ derken, OHAL döneminde özellikle son bir yıldır yeniden başladığını gördük. Bu sefer araba modeli değişmiş, siyah transporter marka arabalar geldi” diye konuştu.

KHKLILARIN SEÇME VE SEÇİLME HAKKI DA GASP EDİLDİ

2019 yılı içerisinde OHAL’i kalıcılaşmasının en önemli göstergelerinden biri ise, seçme ve seçilme hakkının gaspı oldu. Yüksek Seçim Kurulu (YSK), 10 Nisan’da aldığı karar ile HDP’nin farkla kazandığı 6 belediye eşbaşkanı ve 50’den fazla belediye meclis üyesine KHK’lı oldukları gerekçesiyle mazbatasını vermedi. Bu seçilmişlerin yerlerine ikinci en çok oyu alan parti olarak AKP’li adaylara mazbata verildi.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz’un, seçim döneminde “KHK’lıların seçme hakkına da sahip olmaması gerektiğini” savunması ise yılın özeti oldu.

ÇÖZÜMSÜZ BIRAKACAKLAR

Bu yaşananlar için “Seçme hakkını bırakın seçilme hakkını da gasp etmeye çalıştılar” diyen Gergerlioğlu, şunları ekledi: “Bizim korumamız gereken hukuk devletidir. Ama toplumda da medyada da bu bakış açısı yok. Şuan nasıl ki Kürt meselesi çözmek istemedikleri büyük bir sorun olarak duruyorsa, KHK’lılara da aynısını yapıyorlar ve çözümsüz bir şekilde bırakacaklar. Bunlardan adalet zaten beklemiyoruz.”

BARIŞ AKADEMİSYENLERİ BERAAT ETTİ

Yine Güneydoğu’daki çatışmalarda yaşanan ihlallere karşı “Bu suça ortak olmayacağız” dedikleri için Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “karanlık” olarak ilan edilip, haklarında davalar açılan Barış Akademisyenlerinin birçoğu, bu yıl içinde yargı tarafından aklandı. Bildiriye imza atan akademisyenlerden 822’si hakkında “örgüt propagandası yapmak” suçunu işledikleri ileri sürülerek davalar açılmıştı. Anayasa Mahkemesi (AYM), ceza alan bazı akademisyenlerin yaptığı bireysel başvuru sonrasında 26 Temmuz’da “ifade özgürlüğü haklarının ihlal edildiğine” karar verdi. Ardından Barış Akademisyenleri için daha önce hapis cezası veren mahkemelerden peş peşe beraat kararları çıkmaya başladı. Ancak AYM’nin kararına rağmen halen davası sonuçlanmayan ve İstinaf Mahkemesinde karar bekleyen Barış Akademisyenleri var.

Birçok mahkeme, AYM’nin kararı gereğince “yargılamanın yenilenmesi” kararına uyarak, karar verilmiş dosyaları tekrar açıp beraatla sonuçlandırdı. Bazı mahkemeler ise, “hükmün açıklanmasının geri bırakılması” kararı verdiği dosyalarda beraat kararı vermeyerek, keyfi bir tutum izlemeye devam etti.

AYM HAK İHLALİ DEDİ, İŞE İADE GERÇEKLEŞSİN

Bildiriye imza atan ve KHK ile Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesinden ihraç edilen Prof. Dr. Sibel Perçinel, AYM’nin kararının ardından yapılması gerekenlere ilişkin şunları söyledi: “İfade özgürlüğü hak ihlali sonuçlarının ortadan kaldırılması için kamu görevinden ihraç işleminin hukuka tamamen aykırı olduğunun saptanarak, Barış Akademisyenlerinin ihraç edilmeden önce çalışmış oldukları kurumlara ve görevlerine iadeleri ile ihraç edildikleri süre boyunca uğramış oldukları her türlü hak kaybının giderilmesi için tazminat ve onarıma ilişkin düzenlemelerin bir an önce gerçekleştirilmesi gerekmektedir.”

Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden ihraç edilen Barış Akademisyenlerinden Yrd. Doç. Dr. Özgür Müftüoğlu da AYM’nin kararını “Ortada bir suç yok iken ihraç edildik. Daha sonra AYM tarafından da bunun suç olmadığı onaylandı. Hiç vakit geçirilmeden ihraç edilen akademisyenlerin tüm haklarıyla beraber geri dönmeleri sağlanmalı. Hükmedici en üst düzey mahkeme olan AYM’nin kararına rağmen işlerimizi geri iade etmeyen idare anayasal suç işliyor” şeklinde değerlendirdi.

OHAL KOMİSYONUNUN GÖREV SÜRESİ UZATILIYOR

23 Ocak 2020 tarihinde görev süresi dolacak olan OHAL Komisyonu, 25 Ekim tarihi itibariyle yapılan 126 bin 200 başvurudan 8 bin 100’ünün kabul edildiğini, 83 bin 900’ünün ise reddedildiğini açıkladı. İncelenmeyi bekleyen başvuru sayısı ise 34 bin 200.

Mali Bakanlığı Defterdarlık ve Muhasebe bölümünde çalışırken 22 Kasım 2016’da yayınlanan 277 sayılı KHK ile işinden ihraç edilen Büro Emekçileri Sendikası (BES) üyesi Cemal Yıldırım, komisyona 2 yıl önce başvursa da, henüz geri dönüş alamadı. İşine geri dönmek için Ankara’nın merkezi yerlerinde yaptığı eylemlerden dolayı hakkında iki dava açılan Yıldırım, “Muhtemelen komisyon bu davaları gerekçe göstererek ret kararı verecek. AİHM’e başvuruların önünü kesmeye yönelik çalışan oyalama bir komisyon” diye belirtti.

KOMİSYONA OYALAMA GÖREVİ

Komisyonun idarenin icraatlarını doğrulamak amacıyla kurulduğunu ifade eden HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Kuruluş nedeni kötü niyetli ve işi uzatmak amaçlıydı. Aradan 3 buçuk yıl geçti. Büyük ihtimalle görev süresi bir yıl daha uzatılacak ama 10 binlerce insan hala bekliyor” derken, Yrd. Doç. Dr Özgür Müftüoğlu ise, komisyonun oyalama görevini gören bir kurum olduğunu vurguluyor.

GERİ DÖNMELERİ SAĞLANMALI

Komisyon tarafından başvurusu kabul edilen akademisyenler hakkında “Ankara, İstanbul ve İzmir illeri dışında ve 2006 yılından sonra kurulan yükseköğretim kurumlarına öncelik verilmek kaydıyla, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı tarafından kamu görevinden çıkarıldığı yükseköğretim kurumu haricinde tespit edilecek yükseköğretim kurumlarından birine, önceki kadro unvanlarına uygun olarak on beş gün içinde yapılır” hükmü uygulanıyor. Bu durumun etkin çözüm hakkının bir gereği olan “eski hale getirme”ye ve insan haklarına tamamen ters düştüğünü vurgulayan Prof. Dr. Sibel Perçinel, “Barış Akademisyenlerinin asıl olarak ihraç edilmiş oldukları üniversitelerine geri dönmeleri sağlanmalıdır” görüşünde.

ÖLDÜKTEN SONRA GÖREVE İADE EDİLENLER

Bu süre zarfında kimi kamu emekçileri ise başvuru sonucunu öğrenemeden yaşamanı yitirdi. İhraç edilen BES Diyarbakır eski şube başkanı Ahmet Çoban, komisyon incelenmesi sonuçlanmadan 22 Nisan’da yaşamını yitirirken, 10 Aralık 2017’de yaşamını yitiren BES üyesi Necdet Kalkan ise komisyon tarafından 25 Haziran 2018’de göreve iade edildi. 18 Şubat 2017 tarihinde yaşamını yitiren SES Malatya eski şube eşbaşkanı Bülent Uçar da 14 Ekim 2019’da komisyon tarafından görevine iade edildi

KOMİSYON LAĞVEDİLSİN

Çıkarılan KHK’lerle 4 bin 331 üyesinin ihraç edildiği Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonunun (KESK) Eşbaşkanı Mehmet Bozgeyik, komisyonun OHAL sürecinde ortaya çıkan hukuksuzluğu devam ettirmeye yönelik kararlar aldığını ifade ederek, bir an önce lağvedilmesini istedi.

Bozgeyik, “Beraat ettiğimiz davalarımızı, komisyon sanki devam ediyormuş gibi göstererek başvurularımızı reddetmiştir. Bundan dolayı AİHM’e yapmış olduğumuz başvurular var. 23 Ocak’ta görev süresi doluyor ancak yapılan başvuruların tamamı incelenmiş değil. Açık bir faşizmle karşı karşıya kaldığımızı ifade edebilirim” dedi.

Bozgeyik, “Komisyonun kararlarının ardından 10 yılları bulan hukuksal mücadele bizleri bekliyor” diye de ekledi.

46 KHK’LI İNTİHAR ETTİ

Öte yandan çıkan KHK’larla söz konusu kamu görevlileri kamu hizmetinde istihdam edilme imkanından ömür boyu mahrum bırakılarak “sivil ölüme” mahkum ediliyor. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın 17 Temmuz’da yayınladığı rapora göre, en az 46 KHK’lı intihar etti. “İşimi geri istiyorum” diyen onlarca kişi ise defalarca gözaltına alında.

Cemal Yıldırım, işine geri dönmek için başlattığı eylemleri 2019 yılında da sürdürdü. Yıldırım, yaşadığı süreci şöyle anlattı: “Gözaltı işlemleri de yapılmadan resmen eylem alanından kaçırıyorlar. Bu güne kadar bana tebliğ edilen 64 tane para cezası var. Tebliğ edilmemiş durumda olan 300 den fazla cezalar var. Bu yıl içerisinde sosyal medyadan ilan ettiğimiz gerekçe gösterilerek sokakta sohbet ederken de bizi bulunduğumuz yerden kaçırıyorlar. Faşizmin uygulamalarının çalışanlarını nasıl komik durumuna düşürdüğünü görüyoruz.”

Haklarını geri almak için ihlal eden iradeye karşı mücadele ettiklerini ifade eden akademisyen Özgür Müftüoğlu ise, “Bu mücadele sürecinde başka hak ihlalleri de yaşanıyor. Çünkü hakları için eylem yapan, sokağa çıkan halka topluma tamamen barışçıl bir şekilde duyurmaya çalışanlara dönük engellemeler var” diye belirtti.

KHK PLATFORMU

KHK’lıların verdiği mücadele, 2019 yılı içinde yeni bir örgütlülük alanı oluşturdu. 20’ye yakın ilde KHK platformları kuruldu. Bu platformların ardından sivil dayanışmayı sağlamak amacıyla ihraç edilen avukat, savcı, hakim, akademisyen ve bürokratlardan oluşan KHK’lılar, 12 Mart’a Ankara’da “Hukukun Üstünlüğü Platformunu” kurdu.

Mücadele alanı olarak platformların çok önemli olduğuna vurgu yapan Gergerlioğlu, “Daha kolektif bir çalışmanın yapılması gerektiğini düşündüğümüz için KHK platformları kurduk. İnanılmaz ağır ihlal vakaları geldi bana ve araştırdığımda hepsinin doğru olduğunu gördüm. Önümüzdeki süreçte platformları artırmaya çalışıyoruz” diye ekledi.

CUMARTESİ ANNELERİNİN ACILARINI BAŞIMA GELİNCE BEN DE YAŞADIM

Öte yandan yıl içinde KHK’lıların verdikleri mücadele birçok kesimden insanı da yan yana getirmeyi başardı.

Bunu en iyi örneği 6-7 Ekim tarihinde Ankara Yılmaz Güney Salonu’nda yapmak istedikleri etkinliğin Ankara Valiliği tarafından yasaklanması ardından yaşandı. Etkinlikleri yasaklanan KHK’lılar, HDP ve Saadet Partisi’ni (SP) ziyaret etmek istedi ve polis müdahalesine maruz kaldı. Gergerlioğlu, bu “yasaklı buluşmada” bir Türk’ün bir Kürde, “ben senin derdini çok iyi anladım ve bundan sonra yanında olacağım” dediğini duyduğunu ve bu küçük örneğin çok yaygın ve önemli olduğunun altını çizdi.

Sümeyye Yılmaz ise, İnsan Hakları Derneği (İHD) ve çeşitli örgütlülük alanlarını bu yıl içinde tanıdığını belirterek, şunları ifade etti: “İHD’nin ne kadar önemli bir kurum olduğuna bu süreçte tanıklık ettim. Cumartesi Annelerinin acılarını başıma gelince ben de yaşadım. Bunları acı bir olayla öğreniyor olmak açıkçası beni üzdü. Ama hala geç değil. Bundan böyle haksızlığa uğrayan herkesin yanında olacağım. Bunu bir vefa borcu olarak görüyorum.”

YILDIRIM: VAZGEÇMEYECEĞİZ

2019 yılında yaşananlar gösterdi ki “sivil ölümlere” karşı yan yana gelen KHK’lıların mücadelesinin 2020 yılında daha aktif yöntemlere devam edecek.

Bu noktada KESK Eşbaşkanı Mehmet Bozgeyik, “Bundan sonra da Türkiye demokratikleşinceye, işten çıkarılan arkadaşlarımız işlerine dönünceye kadar mücadelemizi yürüteceğiz” dedi.Türkiye’de bir hak hukuk mücadelesinin sürdüğünü belirten Özgür Müftüoğlu da, “Anayasa tarafından yapılan hak ihlallerinin hukuksuz olduğu onaylandı. Biz bunu topluma anlatmaya devam edeceğiz” diyerek kararlılıklarını anlattı.

Bundan sonra her hukuksuz gözaltından sonra suç duyurusunda bulunacağını kaydeden Cemal Yıldırım, “Ortak bir mücadele oluşturmak gerekiyor. Sokağa çıkmaktan, haklarımızı aramaktan vazgeçmeyeceğiz” Ankara’da eylem yapmayı sürdüreceği söyledi.

Sibel Perçinel ise, şunları ekledi: “Önümüzde çözülmesi gereken pek çok sorunun bulunduğunu tüm gerçekliği ile görebilmekteyiz. Zor günler geçirilse de şimdiye kadar örgütlü ve dayanışma içerisinde birçok sorunun üstesinden gelinmeye çalışıldığını, ayrıca tüm zorluklara rağmen bir tür direngenlik geliştirildiğini vurgulamak isterim.”

[BoldMedya] 26.12.2019

İtalya'dan gemi ile getirilen yerli otonun içi

Ro-Ro gemisi ile İtalya'dan İzmir'in Çeşme Limanı'na getirilen SUV modelinin İtalyan şirketi Pininfarina tarafından tasarlandığı ortaya çıkmıştı. Sanayi Bakanlığı "yerli" dediği modelden her gün farklı fotoğraflar paylaşıyor.


Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin 2010 yılından beri "yollarda" dediği yerli otomobil bu sefer İtalya'da tasarlanıp imal edildi.

Ro-Ro gemisi ile İzmir'in Çeşme Limanı'na getirilen iki SUV modelinin İtalyan şirketi Pininfarina tarafından tasarlandığı ortaya çıkmıştı.

ERDOĞAN O MODELİ YARIN TEST EDECEK

Yerli/İtalyan tasarımı model 27 Aralık Cuma günü AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Gebze-İzmir Otoyolu'nda test edilecek.

SUV modeline dair Türkiyenin Otomobili Girişim Grubu (TOGG) resmi Twitter hesabında bugün yeni bir fotoğraf paylaşıldı.

Fotoğrafta aracın radyatör ızgaraları, tamponu belli oluyor. Izgaralarda lale figürü olduğu görülüyor.

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank da şahsi Twitter hesabından lale emojisi paylaştı.

Yerli otomobilin hayalet ekranında kilometre bilgisi olarak şu ana kadar toplam 120 kilometre yol kat ettiği görüntülendi. Söz konusu kilometrenin otomobilin İtalya'dan Türkiye'ye nakliyatı esnasında kat edildiği belirtiliyor. 

[Samanyolu Haber] 26.12.2019

Ebu Hureyre ile Danyal Aleyselamın yüzükleri [Safvet Senih]

Vehbi Yıldız  Hocamız “İrfan  Ordusu” isimli kitabında diyor ki: “Bazı Melekler, Arş’ın hameleleri… Bazı Melekler, Kudret-i İlahiyeden hameleleri oldukları gibi; hakîkî muallimler de İLİM   ve  KEL M  sıfatının mazharı ve hameleleridirler. Öyle ise muallimler, kendilerine emanet olarak verilen İLİM  ve TERBİYE  mesleğine, o mesleğin şerefine uygun bir şekilde sahip çıkmalı, İLİM  ve KEL M  sıfatlarını var güçleriyle temsil etmeye çalışmalıdırlar.

“Öğretmenlik ve talebelik gayet kudsî, çok şerefli ve son derece önemli bir nimettir. Zira, bu meslek ehl-i takvayı ve ehl-i tahkiki yetiştiren imamlık ve hocalık mesleğidir. Daha doğrusu bu meslek, peygamberlik mesleğidir. Gerçek muallimler, ehl-i takvanın imamları ve ehl-i tahkikin pirleri durumundadırlar. Böyle bir lütuf ve bir nimete karşı elbette, küllî ve çaplı bir teşekkür lazımdır. ‘Her nimetin en güzel şükrü, o nimeti yerinde kullanmaktır.’ Fehvasınca, öğretmenlik  ve talebelik nimetinin teşekkürü de; mesleğin kudsiyet ve lüzumunu kavrayıp bu mesleğin hakkını vermektir. O da,  hiç kimseden çekinmeden NUR’un prensipleri dahilinde hak ve hakikatleri etrafa neşretmek ve nesli kitap ve sünnet dairesinde hem dinî ilimlerle hem de asrın fenleriyle aydınlatılmış ve donatılmış olarak yetiştirmektir.

Büyük bir nimete mazhar olan bir kimsenin yapacağı bir diğer şükür de, o nimeti ve o mazhariyeti bir lâhza unutmamasıdır. Nitekim, Ebu  Hüreyre  (r.a.)’nın yüzüğünde SİNEK  RESMİ  vardı. İki de bir ona bakar ve ‘Ben de böyle bir sinek olabilirdim, fakat öyle değil insan olarak yaratılmışım.’ der ve mazhar olduğu insanlık nimetine karşı iki büklüm olurdu.

“Danyal Aleyhisselamın da yüzüğünde, İKİ  DİŞİ  ARSLAN, aralarında bir oğlan çocuğunu yalar vaziyette oldukları halde bir resim vardı. Zira, Buhtu’n Nasr’ın zulmü yüzünden annesi onu doğurunca ormana bırakmıştı. Cenab-ı Hak da onu muhafaza etmek ve emzirmek için yanına iki dişi arslan göndermişti. Arslanın en açık özelliği parçalamak iken, o iki dişi arslan onu emzirmiş ve muhafaza etmişler. İşte bu nimeti daima hatırlamak ve gereken şükrü yapmak için Danyal Aleyhisselam o manzarayı  yüzüğüne nakşettirmişti.

“Hz. Ömer (r.a.) zamanında bu yüzük bulundu. Hz. Ömer (r.a.) ağladı ve bu yüzüğü Ebu Musa El-Eşâriye verdi…

“İşte biz de mazhar olduğumuz nimetlerden hiç olmazsa bir kısmını; özellikle talebe ve öğretmen olma nimetini bir tarafa nakşedelim. Ara sıra ona bakalım… Şükür ile iki büklüm olalım.

“Hz. Davud Aleyhisselam, hikmeti temsil eden meşhur Lokman Hekim’den ilim almıştır. Hz. Davud (a.s.) ondan, bir koyun kesip en tatlı yerinden iki parça getirmesini istemiş, o da, o koyunun DİL  ile  KALBİNİ  kesip getirmiş. Bir müddet sonra Davud Aleyhisselam bu sefer ondan koyunun en kötü iki yerini istemiş ama Hz. Lokman Aleyhisselam bu sefer yine dili ile kalbini getirmiştir. Bunun sebebini sorunca şöyle cevap vermiştir: ‘Dil ile kalb güzel olursa, en tatlı şeylerdir. Bunlar çirkin olursa, en kötü şeylerdir.

“İlim elde etmede KALEM  kullanmayı ve özet almayı asla ihmal etmemeli. Bu hususta hafızaya güvenmemeli.  Çünkü hâfıza nisyan (unutkanlıkla)  mâlûl (hasta) dur. Yani bellek gücü, bellediklerini zamanla unutabilir. (Akıl unutmuş, kalem unutmamış, denilir).  Nitekim Resul-i Ekrem Sallallâhü aleyhi ve sellem ‘Sağ elinden yardım iste’  buyurmakla öğrenilenlerin kaleme alınmasının ve kayda geçirilmesinin ne derece önemli olduğunu ifade buyurmuştur. Bu cümleden olarak, öğretmenlerin, elde edilen bilgilerin kaleme alınması gerektiğini öğrencilerine sık sık hatırlatmalıdırlar. (Nitekim ilmi, bilgiyi, mâlumatı, yazarak kaydedip, zabtediniz, şeklinde Efendimizin (S.A.S.)  bir emri daha vardır.)

(Bizlerde ihlas ve takva kokusu varsa başkalarına da bu koku siner:)   “Müstakbel dünyanın kurucularının takdir ve dualarına nâil olmak isteyen kimse, Sa’dî-i Şîrâzî’nin şu sözlerini hikmet levhası olarak evinin bir köşesine asmalı ve her gün ona bakıp hayatını, ona göre tanzim etmelidir. Sa’dî-i Şirazi şöyle diyor:  “Toprağa ‘Sen misk misin, amber misin? Gönlümü alıp giden kokudan ben kendimden geçtim’  diye sorduğumda, toprak dedi ki, ‘Ben değersiz bir kil idim. Ama bir süre GÜL’E  SAKSILIK  yaptım da, GÜL’ÜN  kokusu ve olgunluğu bana işledi. Yoksa ben yine aynı toprağım.”

Bu güzel ifadeyi, seneler önce bizim okulları ziyâret için Rusya’ya giden gazetecilerin bir sorusuna cevap olarak Rus öğrencilerden Tifoni aynen aktarmıştı.
Bizim eğitim ve rehberlikçilerimiz, hayat cevherlerimiz olan saf güzelliğin temsilcileri çocuklarımıza bir kuyumcu hassasiyetinde yaklaşmalı, güzellikleri onların ruhlarına, kalblerine ve hâfızalarına nakşetmeliler.

Bizleri daima gözetin altında tutan müşâhidler, yetiştireceğimiz gülistana baktıklarında, “Buradan Hz. Muhammed’in gül kokuları geliyor”  demeliler. Çıraklarımızı Kur’an’ın canlı tefsirleri Sahabe Efendilerimizin yolunda yetiştirme gayretleri göstermeliyiz… Yetişecek güllere, böylece hiç olmazsa bir saksılık edebilelim… İnşaallah…

[Safvet Senih] 26.12.2019 [Samanyolu Haber]

Türkiye, erken boşaltılan Atatürk Havalimanı için Fransız şirkete 389 milyon Euro tazminat ödeyecek

Türkiye erken uçuşa kapattığı Atatürk Havalima’nı için 389 milyon euro tazminat ödeyecek.

Havalimanı’nın işletmecisi TAV’ın kontrolünün yaklaşık yarısını satın alan Fransız “Aéroports de Paris” (ADP) şirketi, uçuş faaliyetlerin belirlenen tarihten önce kesilmesi nedeniyle tazminat talebinde bulunmuştu.

ADP’nin, içinde yüzde 46,1 hissesi bulunan TAV, 2 Ocak 2005 tarihinde, Atatürk Havaalanı’nın işletmesini 2 Ocak 2021 tarihine kadar sürdürmek üzere anlaşma yapmıştı. Fakat İstanbul Havalimanı’nın 6 Nisan 2019 tarihinde açılışına bağlı olarak, Atatürk Havalimanı’nın, kira sözleşme süresinin bitiminden önce ticari uçuşlara kapatılmıştı.

Euronews’in haberine göre, ADP tarafından yapılan yazılı açıklamada, Türk yetkililerin kontratla belirlenen tarihten 2 yıldan az bir süre önce ticari uçuşları İstanbul Havaalanı’na aktardığı belirtildi ve DHMİ tarafından 389 milyon euro tazminat önerisinin TAV tarafından kabul edildiği bildirildi.

ADP’nin açıklamasında, “Türk yetkililerin, taahhütlerini yerine getirmesinden memnunluk duyuyoruz.” ifadesi kullanıldı.

[TR724] 26.12.2019

AYM’den Wikipedia kararı: ‘İhlal’ var, yasağı kaldırın!

Anayasa Mahkemesi, 2,5 yıldır yasaklı olan Wikipedia’ya erişimin engellenmesine ilişkin ihlal kararı verdi. Mahkeme, kararı veren sulh ceza hakimliğinden yasağın kaldırılmasını istedi. Karar oy çokluğuyla alındı.

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), internetin en büyük ansiklopedisi konumunda olan Wikipedia’ya 29 Nisan 2017’de erişimin engellenmesine karar verdi. Gerekçe olarak Wikipedia’da yer alan ve Türkiye’yi terör örgütleriyle işbirliği içinde göstermeye çalışan içeriklerin kaldırılmaması gösterildi.

Karar, 5651 Sayılı Kanun’un 8/A maddesine göre alındı. Erişim engeli tedbiri daha sonra Ankara 1. Sulh Ceza Hâkimliği’nin kararıyla onandı. Wikipedia’nın avukatları, karara karşı itirazda bulundu ancak yasak kararı kaldırılmadı. Hukuki yolların tüketilmesinin ardından Wikipedia’nın hukukçuları, 2017’de Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

KARAR OY ÇOKLUĞUYLA ALINDI

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, bugün yaptığı görüşme sonucunda erişime engelleme kararı nedeniyle Wikipedia’nın ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi. Oyçokluğuyla alınan karar, ihlalin ortadan kaldırılması, yani yasağın kaldırılması için sulh ceza hakimliğine gönderildi.

[TR724] 26.12.2019

Tutuklu kanser hastası Ayşe Özdoğan tahliye edildi, oğluna böyle kavuştu

Antalya’da yaşayan ve ağır kanser ameliyatı olan Ayşe Özdoğan tutuklu bulunduğu cezaevinden tahliye edildi.

Yaşadığı mağduriyetten sonra kamuoyunun dikkatini çeken Özdoğan için sosyal medyada kampanya başlatılmıştı.

Kardeşinin tahliye olduğunu duyuran Ayşe Özdoğan’ın ablası Emine Erdem sosyal medya hesabından, “Şimdi ceza evinden aradılar kardeşim tahliye oldu ceza evine almaya gidiceğiz.” mesajını paylaştı.
Emine Erdem daha sonra kardeşinin 6 yaşındaki oğluyla cezaevi çıkışı birlikte fotoğrafını paylaştı. “Kardeşimi aldık dönüyoruz Rabbim bütün masumları tez zamanda kurtarsın zerrekl kadar emeği geçen herkesten ALLAH RAZI OLSUN RABBİM ONLARINDA SIKINTILARINI TEZ ZAMANDA GİDERSİN” dedi.
Özdağan’ın eşi de 8 aydır tutuklu. Çiftin 6 yaşındaki çocukları ise annesinin tutuklanmasıyla hem annesiz hem de babasız kalmıştı. Ameliyattan sonra yaşadığı sıkıntıları bitmeyen Özdağan’ın kanser hastalığı kemiğine de sıçradığı için önümüzdeki günlerde 2. ameliyatını olacak.

[TR724] 26.12.2019

Göç dalgası büyüyor; Esed gidecekti, Türkiye yaşanmaz hale geldi! [İlker Doğan]

Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 24 Ağustos 2012’de katıldığı televizyon programında, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a ‘bir kaç haftalık’ ömür biçmişti. “Bu süreci artık yıllarla değil, aylarla veya haftalarla ifade etmek gerekir.” diyordu Davutoğlu. Sadece o da değil; Erdoğan da 5 Eylül 2012’deki konuşmasında, en kısa zamanda ‘Şam’daki Emevi Camii’nde namaz kılacaklarını’ söylemişti. Hâlâ kılacak! Yine aynı dönemde AKP’li bakan Egemen Bağış’a göre Türkiye, Suriye’yi 1 saatte ‘yerle bir’ edebilirdi! Dönemin Gaziantep milletvekili Şamil Tayyar da, Beyaz TV’de katıldığı bir televizyon programında, “Üç saatte Şam’dayız!” diyordu.

Aradan 7 yıl geçti. Esed devril(e)medi aksine İran ve Rusya’nın da desteğiyle daha da güçlendi, Cumhurbaşkanı Şam’a gidemedi; ancak Türkiye’nin güney sınırı AKP’nin ‘temenniye, ranta ve kibre’ dayanan basiretsiz dış politikası nedeniyle yaşanmaz hale geldi. Suriye’de rejimin saldırıları nedeniyle İdlib’den kaçarak Türkiye sınırına gelenlerin sayısı sadece 5 günde 50 binden 120 bine çıktı. Yerleşecek mekan bulamayan çok sayıda Suriyeli, sınıra yakın yerlerdeki tarım arazilerine çadır kurmaya başladı.

AKP rejiminin ‘Esed’i devirme ve rant odaklı’ Suriye politikası tam anlamıyla yerle bir oldu. Esed yerinde duruyor ancak Türkiye’nin güney sınırı yaşanmaz hale geldi! Rejimin saldırısı sonrası İblib’ten yaşanan göçü ilk AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 19 Aralık tarihinde haber vermişti. Erdoğan, “Şu anda İdlib’den 50 bin insan topraklarımıza doğru geliyor. Zaten 4 milyon var, şimdi 50 bin kişi daha geliyor. Güvenli bölge inşa edelim denilince buraya herhangi bir destek vermiyorlar ama silah denince silah geliyor.” demişti.

ÜÇ GÜNDE 50 BİNDEN 120 BİNE!

Erdoğan, bir kaç gün sonra yaptığı açıklamada ise rakamı 80 bine çıkardı. “Türkiye bu göç yükünü tek başına taşımayacaktır. Rusya nezdinde, saldırıların son bulması için gereken her türlü çabayı gösteriyoruz, göstermeyi de sürdüreceğiz.” dedi. Ancak rakam orada da kalmadı. İdlib’ten kaçarak Türkiye sınırına gelenlerin sayısı 120 bine ulaştı. Rusya destekli Suriye ordusunun geçen hafta başlattığı İdlib ilerleyişinde, şu ana kadar en az 100 kişinin öldüğü belirtiliyor. Rejime göre, sadece ‘teröristlere ait hedefler yok edildi!’ Suriye ordusunun amacının, Şam ve Halep’i birbirine bağlayan M5 otoyolunu ele geçirmek olduğu kaydediliyor.

YOLLARDA ARAÇLAR KUYRUK OLUŞTURDU

Yaşadıkları topraklardan ayrılarak Türkiye sınırına yakın yerlere göç eden Suriyeliler, uzun araç konvoyları oluşturdu. Sivillerin büyük bir çoğunluğu Fırat Kalkanı ile Zeytin Dalı Harekatıyla terörden arındırılan bölgeye göç ediyor. Bazıları da Türkiye sınırına yakın arazilerde çadır kurmaya başladı. İHH’da yapılan açıklamada, kendileri tarafından şu ana kadar 150 çadır kurulduğu ve bunun devam edeceği belirtildi.

HİÇ BİR PİŞMANLIK BELİRTİSİ YOK!

Suriye’de 2011’de başlayan içsavaş nedeniyle binlerce insan hayatını kaybetti. Milyonlarca Suriyeli evinden barkından oldu. Türkiye’de hali hazırdaki Suriyeli sığınmacı sayısı en az 3,7 milyon. İktidar partisi temsilcilerine göre Suriyeliler için harcanan para ise 40 milyar dolar. Özellikle Güneydoğu’da toplumsal yapı bozuldu, aileler dağıldı! Suriyeliler karın tokluğuna çalıştırıldığı için işsizlik arttı. Peki Esed’e ne oldu; hiç bir şey… İran ve Rusya’nın desteğini alan Esed, bugün dün olduğundan daha güçlü. Bütün bu sonuçlara rağmen, bugüne kadar bir tek iktidar temsilcisi Suriye politikası konusunda ‘özeleştiri’ yapmadı, yapmıyor. Aksine, dış politikanın mimarları Erdoğan ve Davutoğlu, bugün bile yaptıklarının doğru olduğunu savunabiliyor…

‘2 milyon Suriyeli sınıra dayanacak’

Sözcü Yazarı Yılmaz Özdil, dünkü köşesinde çok önemli bir iddiayı gündeme taşıdı. Özdil, “Sıkı durun lütfen… 50 bin, 100 bin hikaye. Bizzat, Birleşmiş Milletler Suriye Krizi Bölgesel Koordinatörü’nün söylediğine göre, İdlib’ten Türkiye’ye iki milyon kişinin gelme ihtimali var!” ifadelerini kullandı. Peki böyle bir şey mümkün mü?

Hemen söyleyelim, mümkün! İdlib bölgesinin nüfusu 2011’de 1 milyon civarındaydı. Ancak iç savaşın ardından ülkenin diğer noktalarında evlerini terk etmek zorunda kalanların da yerleşmesiyle nüfus kimilerine göre 3, kimilerine göre ise 4 milyona ulaştı. Rejim, muhalifleri süpüre süpüre İdlib’e sıkıştırdı. İdlib bölgesinde hali hazırda inanılmaz bir nüfus yoğunluğu var. Ve evet, maalesef Türkiye’ye 2 milyon olmasa bile 1 milyondan fazla Suriyeli’nin akın etmesi uzak bir ihtimal değil! Ankara, yeni akın öncesi kapıların açılmayacağını duyurdu. Eğer korkulan olur ve milyonlarca Suriyeli kapıya dayanırsa, bu kararın bir önemi kalmayacak!

[İlker Doğan] 26.12.2019 [TR724]

Bir sezonda unutulmaz oldu [Hasan Cücük]

’Çok iyiyim’ diyordu soran herkese, 22 Kasım 2012’de geçirdiği ameliyat sonrası. Tükürük bezlerinde tümör bulunmuş ve operasyon 5 saat sürmüştü. İlacın yanı sıra radyoterapi tedavisi onda hafif yorgunluk bırakmıştı. Pep Guardiola sonrası Barcelona’nın teknik direktörü olan Francesc ‘Tito’ Vilanova’dan bahsediyorum.

Tito yönetimindeki Barcelona, La Liga’da fırtına gibi esiyordu. Real Madrid Teknik Direktörü Jose Mourinho’dan Atletico Madrid’in hocası Diego Simeone’ye kadar La Liga’daki her takımın hocası Tito’nun takımı karşısında çaresizliğini açıkça beyan ediyordu. Barcelona açısından her şey sorunsuz giderken, önce Mundo Deportivo gazetesinin haberi, ardından Barcelona kulübünün resmî açıklaması moralleri altüst etti. Vilanova’nın rutin kontrolünde, tükürük bezinde operasyon gerektiren bir kitleye rastlandı. Operasyonun başarılı geçtiğini takım kaptanı Puyol kamuoyuna duyurdu. Başarılı  hoca kemoterapi ve radyasyon tedavisi görecek ve bu süreç altı hafta kadar sürecekti. ‘Hastanın isteklerine önem vermenizi ve bu süreçte özel hayatına azami önem göstermenizi önemli rica ederiz’ deniliyordu kulüpten yapılan açıklamada. Olayın şokunu yaşayan Barcelona, tüm yeni yıl kutlamalarını iptal ediyordu.

Peki, Tito Vilanova kimdi? 17 Eylül 1969’da çiftçi bir ailenin çocuğu olarak Figueres adlı küçük bir kasabada doğan Tito Vilonavo’yu arkadaşlarından ayıran özelliği uzun boyuydu. 12 yaşındayken 1.78 cm’ydi. Futbola Palafrugells kulübünde başlayan Vilanova, 1984 yılında Barcelona’nın ünlü altyapı akademisi La Masia’dan içeri adımını attı. O gün kendisini ‘dünyayı fethedecek’ biri olarak görüyordu. Uzun yıllar birlikte olacağı Pep Guardiola ile yolu da La Masia’da kesişen Vilanova, akademide ‘yemek yemenin futboldan daha önemli olduğunu’ keşfedecekti. Yemekhaneye en son gelmesiyle dikkat çeken Vilanova, vaktinin büyük bölümünü ayna karşısında geçiriyordu. Arkadaşları ona ‘kont’ lakabını çoktan takmıştı.

O, Barcelona A takımı formasını sadece bir kez giydi. 1 Mayıs 1989’da Banyoles’le yapılan hazırlık maçında Guardiola’nın yerine ikinci yarı oyuna giren Vilanova, bu tarihi hiçbir zaman unutmayacaktı. Guardiola, Barcelona’nın değişmezi olurken Vilanova sıradan bir kariyer geçirdi. 1990’da Barcelona’ya veda etti. Sırasıyla; UE Figueres, Celta Vigo, Badajoz, Mallorca, Lleida, Elche ve Gramanet takımlarının formasını giydi. Kariyerini ise 2002’de noktaladı.

Teknik adamlığa da aynı yıl Barcelona’nın genç takımında başladı. Vilanova, bugünün büyük yıldızı ‘utangaç’ Messi’yi de çalıştıracaktı. 2003’te yeniden Barcelona’dan ayrılıp başka takımlara yelken açtı. 2007’de Barcelona B takımının teknik patronu olarak kulübe geri döndü. 2008’de Guardiola’nın yardımcısıydı. Guardiola döneminde Barcelona fırtına gibi eserken, başarıda Guardiola kadar Vilanova’nın da rolü vardı. Fabregas’ı yeniden kulübe kazandıran, Messi’nin kanatta değil orta uçta oynamasının daha iyi olacağını, David Villa’nın sözleşmesinin uzatılması gerektiğini söyleyen hep Vilanova’ydı.

Pep Guardiola’nın görevi bırakacağını açıklamasıyla futbol dünyasında Barcelona’nın başına kim geçecek tartışmaları yaşanırken, görevin ‘yardımcı antrenöre’ verilmesi birçokları tarafından yadırgandı. Ancak Vilanova, Barcelona günlerinde başarılı olmayı başardı. Josep Guardiola 4 yıllık Barcelona dönemi muazzam geçmişti. Boşluğunu doldurmak zordu. Ancak Tito Vilanova tüm bunların üstesinden gelmeyi başardı. 2008-12 arasında sadece Guardiola’nın yanında yardımcısı olarak yedek kulübesinde oturmadığını, başarıda pay sahibi olduğunu sezon başlar başlamaz ortaya koydu. Rakiplerine karşı üstünlük kuran Tito Vilanova’nın beklemediği rakibi hastalığı oldu.

Ameliyat sonrası Vilanova, 13 Aralık 2012’de takımı yardımcısı Jordi Roura’ya emanet edip dinlenmeye çekildi. Bu süreçte Barcelona’nın başında 27 maça çıkan Vilanova’nın karnesi oldukça parlaktı; 23 galibiyet ve ikişer beraberlik ve yenilgisi vardı. 6 Ocak 2013’te yeniden takımın başına dönen Tito Vilanova’nın bu gelişi sadece 17 gün sürdü. II. Vilanova döneminde 5 maçta takımını saha kenarından yönetti. Hastalığının tekrar nüksetmesiyle tedavi için bu kez ABD yolunu tutup, takımı yardımcısı Jordi Roura bir kez daha emanet etti.

Takvim yaprakları 1 Nisan 2013’ü gösterdiğinde Barcelona taraftarı Tito Vilanova’yı yeniden takımın başında hem de iyileşmiş olarak görmenin sevincini yaşıyordu. 2012-13 sezonunu Barcelona 100 puanla şampiyon olarak tamamlarken, en yakın rakibi Real Madrid’e 15 puan fark atıyordu. 2012-13 sezonu şampiyonu Barcelona’da kupayı kanserle mücadele eden teknik direktör Vilanova ve o dönem karaciğerinde tümör tespit edilen oyuncusu Abidal beraber kaldırıyordu. Kariyeri boyunca en büyük arzusu La Masia’dan çıkan bir 11’le sahaya çıkmak olan Tito Vilanova, bu hayalini 25 Kasım 2012’de gerçekleştirdi. Levante ile oynadıkları ve 4-0 kazandıkları maça Valdes, Montoya, Pique, Puyol, Jordi Alba; Xavi, Busquets, Cesc, Pedro, Messi ve Iniesta ile çıkan Vilanova, La Masia hayalini gerçeğe dönüştürdü.

Rakiplerini geçmeyi başaran Tito Vilanova’yı, kanser durduramamıştı ama hastalığı da tam olarak yenememişti. Temmuz 2013’te ise Barcelona taraftarının korkusu gerçeğe dönüyordu. 19 Temmuz 2013 günü dönemin Barcelona Başkanı Sandro Rosell ve Sportif Direktör Andoni Zubizarreta, Vilanova ile yolların ayrıldığını resmen duyurdu. Başkan Rosell, “Yapılan kontrolleri sonucunda Vilanova’nın göreve devam edemeyeceği anlaşıldı. Hastalığının tekrar ilerlemesinden ötürü görevi bıraktı. Yaşamış olduğumuz olay çok zor bir durum ama üstesinden geleceğiz. Hizmetlerinden dolayı kendisine teşekkür ederiz. Onu ileride tekrar aramızda görmek istiyoruz” şeklinde konuştu.

Tedavi için futbola veda eden Tito Vilanova’nın tedavisi beklendiği gibi gitmedi. Her geçen gün ilerleyen hastalıkla birlikte umutlarda tükeniyordu. Takvim yaprakları 25 Nisan 2014’ü gösterdiğinde uzun süredir beklenen ama kimsenin dillendirmeye cesaret edemediği acı haber geliyordu: Tito Vilanova öldü. 45 yaşında hayata veda eden Vilanova, bir sezonda unutulmaz oldu.

[Hasan Cücük] 26.12.2019 [TR724]

Diyarbakır Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı neden tutuklu? [Av. Mehmet Tahsin]

Geçtiğimiz ağustos ayında görevden alınan seçilmiş Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı’nın dün duruşması vardı. Mızraklı, geçen ağustos ayında İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alınmış ve 18 Ekim’de de tutuklanmıştı. Dün ilk defa hakim karşısına çıkan Mızraklı’nın tutukluluğuna devam kararı verildi.

31 Mart 2019 yerel seçimlerden sonra en çok konuşulanlardan biri, Kayyım yönetimindeki Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı makam odası görüntüleriydi. Yeni seçilen Başkan Dr. Selçuk Mızraklı, kayyım Cumali Atilla’dan devraldığı makam odasının görüntülerini sosyal medya hesabından paylaşmıştı.

Biraz daha geriye gidelim. 25 Ekim 2016 tarihine… Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında gözaltına alınmış ve tutuklanmışlardı. Yerlerine Etimesgut Kaymakamı Cumali Atilla kayyum olarak atanmıştı.

Her vesileyle Milli İrade’yi kutsayıp sandık sonuçlarına saygı isteyen Erdoğan iktidarı, Diyarbakır halkının iradesine saygı göstermemiş, 2014 yerel seçimlerinde yüzde 51,11 oyla seçilen Gültan Kışanak’ı görevden alıp yerine bir bürokratı oturtmuştu.

Tarih bir kere daha tekerrür etti. 31 Mart 2019 yerel seçiminde, HDP’nin Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Selçuk Mızraklı yüzde 62,93 oy aldı. Görevi devraldıktan sonra, kameralar eşliğinde girdiği makam odasında karşılaştığı lüks ve israfı sosyal medya hesabından paylaşıp, “Halkın parası ile kendilerine saraylar yapmışlar… Bütün israf ve şatafatlarını halka tek tek göstereceğiz.” demişti.

Tabi buna fırsat bulamadı. 19 Ağustos tarihinde görevden alınan Mızraklı, 21 Ekim tarihinde gözaltına alındı 23 Ekim’de de “terör örgütüne üye olmak” suçundan tutuklandı. Erdoğan iktidarı Milli İrade’yi bir kere daha hiçe sayıp, yüzde 62,93 oy alarak sandıktan çıkan bir belediye başkanını önce görevden alıp ve ardından cezaevine gönderdi.

Hatırlayalım… 7 Ekim 2018’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kızılcahamam’da yaptığı bir konuşmada 2019 Mart ayında yapılacak yerel seçimlerle ilgili “Bu seçimlerde de teröre bulaşmış olanlar, olur ya, sandıktan çıkacak olurlarsa, anında gereğini yapıp kayyum tayinleriyle yolumuza devam edeceğiz.” demişti.

Bir kişinin teröre bulaşması halinde gereğinin yapılmasına elbette kimsenin itirazı yok. Ama Erdoğan iktidarının son 10 yılı, muhalif olmakla terörist olmanın aynı şey kabul edildiğini gösterdi bize! Son yapılan bütün seçimlerde kendisine oy vermeyen herkesi teröre destek vermekle suçlayan Erdoğan, sokaktaki her iki kişiden birine bu yaftayı yapıştırmakta beis görmedi.

Başkan Selçuk Mızraklı’yı görevden alıp cezaevine gönderen süreç, aslında seçilmeden önce başlamış. Seçimlere sadece 11 gün kala ortaya çıkan bir tanık beyanıyla düğmeye basılmış.

Kullanışlı tanık: Hicran Berna Ayverdi

Özel bir hastaneden anestezi teknikeri olarak çalışmış olan Hicran Berna Ayverdi, 26 Mayıs 2016’da Nusaybin’de güvenlik güçlerine teslim olan 42 kişiden biriydi. Ayverdi teslim olduktan sonra tutuklanmış ve Kayseri Cezaevine konulmuş. Hakkında düzenlenen iddianamede 76 kez ağırlaştırılmış müebbet isteniyor.

Tutuklanmasından 3 yıl sonra, 2019 seçimlerine 10 gün kala Etkin Pişmanlık Yasası’ndan faydalanan Ayverdi, Diyarbakır Büyükşehir belediye başkan adayı aleyhine ifade verdi. İfadesinde 2012 sonu veya 2013 yılının ilk ayları olarak belirttiği bir zaman aralığında Diyarbakır’da özel bir hastaneye gece geç saatlerde yaralı olarak getirilen bir PKK’lının, Mızraklı tarafından ameliyat edildiğini ve güvenlik güçlerine teslim edilmeden taburcu edildiğini iddia etti.

Halbuki o güne kadar polis, savcı ve mahkeme huzurunda defalarca verdiği ifadelerinin hiçbirinde Mızraklı lehine veya aleyhine tek bir kelime geçmiyordu. Her nasılda 3 yıl sonra, tam da seçimlere 10 gün kala ‘aydınlanan’ Ayverdi, Mızraklı’nın tehlikeli bir örgüt üyesi olduğunu hatırlamış ve önce koltuğunu kaybetmesini ardından cezaevine gönderilmesini sağlamıştı. Tabii ki itirafçı tanık Ayverdi’nin SGK kayıtlarına göre, Mızraklı’nın ameliyatı gerçekleştirdiğini iddia ettiği tarihlerde bahsettiği hastanede çalışmadığının ortaya çıkması sonucu değiştirmedi.

Ve mutlu son… Verdiği ifade ile iki belediye başkanının görevden alınıp cezaevine konulmasını sağlayan Hicran Berna Ayverdi, müebbet hapis talebiyle yargılandığı Mardin 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, 5 Eylül 2019’da tahliye edildi!

Hikâye burada bitmedi, devam ediyor. Muhtemelen görevden alınan Başkan Mızraklı’nın yargılaması bir süre daha devam edecek ve sonunda 7 ila 15 yıl arasında bir cezaya çarptırılacak. Onun aleyhinde ifade vererek cezaevine girmesini sağlayan tanık da sessizce ortadan kaybolacak. Nereden mi biliyorum? Çünkü benzeri olaylar çok yaşandı. Polisin, savcının ve hakimin nasıl hareket edeceğini az çok tahmin edebiliyorsunuz artık.

Bir kişi ya da topluluk hedefe konulduğunda ya isimsiz bir ihbar yaptırılır veya önce gizli ya da açık bir tanık bulunur. Bu tanıktan tehditle istenilen ifade alınır. Ardından polis operasyon yapar, savcı iddianame hazırlar, hakim tutuklar ve nur topu gibi bir örgütünüz oluverir.

Örneğimiz yine Diyarbakır’dan. 15 Temmuz sonrasında Diyarbakır’da gözaltına alınıp tutuklanan onlarca kişi, bir tanık beyanıyla silahlı terör örgütü üyeliğiyle suçlandı. Birçoğu esnaflık yapan bu insanların düzenleri alt üst oldu mal varlıkları talan edildi. Haklarında iddianame düzenlendi ve yargılamaları başladı. İlk duruşmada ifade veren tanık ne dese beğenirsiniz? Duruşma tutanaklarında aynen şöyle diyor:

Ben Sur esnafıyım. Elektrik malzemesi satarım. Sanıkları yerel basından tanırım. Herhangi bir şekilde konuşmuşluğumuz yoktur. Benim sanıklarla ilgili FETÖ üyesi olduklarına dair herhangi bir bilgim yoktur. Bunun için 3 defa da dilekçe verdim. Ben sanıkların FETÖ terör örgütü üyesi olduklarına dair bir şey söylemedim. Böyle bir ifadede bulunmadım. Şikâyet üzerine polisler iş yerine geldiler, beni gözaltına aldılar. Avukatımı çağırmama gerek olmadığını söylediler. Önüme kâğıt konulduğunda bu nedir dedim. Serbest bırakılmak için dediler. Ben de imzaladım.

Savcı beye geldim, ifademi istedim, gizlilik kararı olduğu için ifademi bana vermediler. Ben de bunun üzerine 3 defa dilekçe yazdım. Benim ifademde tanımadığım insanlar da var, tanımadığını insanların ailesi iş yerime gelince ben de bu şekilde böyle bir ifadem olduğunu öğrendim. Ben sanıkları canlı olarak hayatımda hiç görmedim. Ben ifademde bir şeyler anlattım ama bu sanıklar hakkında iddianamede belirtilen şekilde ifade vermedim.” dedi.

Gördüğünüz gibi ilk örnekte yer alan tanık beyanından pek farkı yok. Önceden hazırlanmış ifadeler kolluk veya savcılıkta baskı ve tehditle imzalatılıp, masum insanların hayatları böyle karartılıyor. Asılsız ihbarlar veya uydurma tanık beyanlarıyla insanları tutuklattıktan sonra delil toplamaya başlayan savcılar, “Havuz Sorgusu” adını verdikleri akıllara zarar sistemden, Bank Asya hesabı, gazete dergi aboneliği, SGK kaydı, HTS kaydı, sendika üyeliği, Digitürk aboneliği vs. gibi kriterlere göre sorgulayıp iddianame düzenliyorlar. Bu kriterlere göre AKP üyelerini sorgulamış olsalar yüzde doksanı kendini hapiste bulur.

Son sözümüz HDP’ye: Erdoğan rejiminin, terörist ilan ederek lideriniz Selahattin Demirtaş’ı sebepsiz yere hapiste rehin tuttuğu halde, siz hala iktidarın F.tö sakızını çiğnemekte mahzur görmüyorsunuz. Sizinle ilgili yargılamalarda kullanılan hukuk dışı yöntemler, Gülen Cemaati söz konusu olunca normal mi oluyor?

Ayı yavrusunu yemek istediğinde çamura bular öyle yermiş. Mevcut rejim, çok uzun süreden beri muhaliflerini ‘terörist’ çamuruna bulayıp yemeye alıştı. Sorun, ‘terörist’ çamuru atılmış muhaliflerin üzerlerindeki çamura bakmadan iktidarın söylemlerini sahiplenmeleridir. Böyle yapmanız sizi beklenen akıbetten kurtaramayacak.

[Av. Mehmet Tahsin] 26.12.2019 [TR724]

‘Kanal İstanbul’ kaybedilmiş bir inatlaşmadır! [Erhan Başyurt]

Kanal İstanbul bir ‘hayal proje’ olmanın ötesinde artık…

Hükümet projeyi hayata geçirmek için düğmeye bastı.

45 kilometre uzunluğundaki ‘suni boğaz’ projesinin tamamlayıcı projelerle birlikte 75 milyar doları bulması bekleniyor.

***

Çevreciler, muhalefet partileri, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Montröcüler ayakta!

Tartışmalar 3 noktada düğümleniyor: Çevresel, stratejik ve maddi…

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️


Projenin Çevre Etki Değerlendirme Raporu yayınlandı.

Raporu hazırlayan firmanın Yargıtay’da onaylanmayı bekleyen bir cezası olduğu ortaya çıktı.

Raporda imzası bulunanlardan biri de “Nuh Peygamber oğlu ile cep telefonu ile görüştü” diyen bir akademisyen(!)

Raporun tarafsız kaleme alınmış olması neredeyse imkansız… Yine de çevresel kaygıların haklılığına dair ciddi deliller sunuyor.

Sazlıdere Baraj Gölü ve onu besleyen tüm kaynakların ve derelerin yok edileceği, Küçükçekmece Gölü’nün de denizle birleştirilerek yok edileceğini kabul ediyor. Terkos Gölü’nün bir kısmı da direkt kanal projesinden etkileniyor.

Bu hat, 6 farklı alternatif arasında en az hafriyat çıkacağı için seçilmiş.

200 bin ağaç kesilmesi öngörülüyor.

Kanal üzerinden 5 karayolu ve 3 demiryolu geçişi planlanıyor.

Bu da Kanal kuzeyden güneye su kaynaklarını yok edip, çevreyi bozarken, köprülerle birleşen yeni otoyolları ve demiryolları ile ormanlık alanların doğudan batıya da büyük oranda etkilenmesi söz konusu olacak.

Yani kesilecek ağaç sayısı kat be kat fazla olacak.

Üstelik tüm bu güzergahların imara açılması, sosyal tesislerle donatılması da söz konusu olacak ki, bu ciddi bir ağaç talanının yanı sıra bitki örtüsünün değişmesi ve yaban hayvan hayatının olumsuz etkilenmesi ile sonuçlanacak…

İktidarın, çevre konusunda duyarsızlığı ve rant söz konusu ise talana kapı aralaması, muhaliflerin kaygılarını daha da büyütüyor.

***

İkinci tartışma konusu, projenin devasa maddi boyutu ve oluşturacağı rant alanı…

İktidarın tüm kamu ihalelerini 5 büyük şirkete ‘aslan payı’ olmak üzere, yandaş firmalara dağıttığı biliniyor.

17/25 Aralık süreci, ihalelerden ‘yüzde 10’ komisyon alındığını ve bunun faturasının da halka yüklendiğini ifşa etmişti.

Proje ne kadar büyükse, Hazine garantisi verilip kredilendirilen projelerden peşin alınan komisyon oranı da o kadar büyüyor…

Yine imara açılması planlanan kanal güzergahında henüz proje açıklanmadan 30 milyon metrekare alanın yakın zamanda el değiştirdiğini, en büyük pay sahiplerinin de 3 Arap firması olduğunu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu açıkladı.

Türkiye ekonomik krizle boğuşurken, tabii Boğaz hattı varken, suni bir kanala durup dururken milletin vergisinden 75 milyar dolar harcamaya ağır eleştiriler yöneltiliyor.

Proje, İstanbul’un imara açık olmayan, ormanlık ve su havzalarını da imara açıyor. Talana açıyor.

Yeni konut ve otel projeleri, otoyol ve köprü projeleri, limanlar, yat limanları, demiryolu projeleri… Oluşturulacak rant, talana paralel inanılmaz boyutta olacak…

İktidarı, bu ‘hayal proje’yi hayata geçirmeye iten şeyin de, bir ihtiyaçtan çok ‘ağızların suyunu akıtan’ bu rant olduğu, milletin kesesinden birilerinin cebine yok yere milyar dolarlar akıtılacağı iddia ediliyor.

Yolcu garantisi verilen Üçüncü Havalimanı ve bazı şehir havalimanları, geçiş garantisi verilen Osman Gazi Köprüsü, hatta hasta garantisi verilen dev şehir hastaneleri gibi, bu projenin de elzem olmadığı halde ‘rant’ ve ‘komisyon’ amaçlı olduğu ileri sürülüyor.

***

Üçüncü olarak öne çıkan tartışma konusu, stratejik boyut…

Türk Boğazları’nda geçiş trafiğini düzenleyen uluslararası anlaşma 1936 tarihli Montrö Sözleşmesi…

Montrö Sözleşmesi sonrası tabii su yollarına ilişkin uluslararası teamül ve anlaşmalar, çok daha geniş serbest geçiş öngörüyor.

Montrö bu haliyle en azından savaş zamanı Türkiye’ye çok geniş bir yetki tanıyor.

Karadeniz’e girecek yabancı savaş gemilerinin tonajını ve süresini sınırlayarak buranın yeni bir sıcak çatışma alanı olmasını engelliyor.

Ticaret gemilerinin geçişlerini de güvenlik amaçlı belirli düzenlemeler kapsamında yapmalarını ve Türkiye’nin sağlık denetimine tabii olmalarını öngörüyor.

Yeni Kanal, tüm bu sınırlamalardan bağımsız olacak. Türkiye, bu kanalda tek söz sahibi olacak.

İktidar, tehlikeli madde geçişinin Boğaz’dan geçmesini engelleyeceğini ve Kanal’dan geçişe zorlayacağını belirtiyor. Bunun İstanbul’un güvenliğini artıracağını kaydediyor.

Muhalefet ise, Montrö’nün delineceğini, Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin yüksek tonajlı savaş gemilerinin geçiş imkanı elde edeceğini ve Karadeniz’in barış ortamının yok olacağını kaygısını dile getiriyor.

Montrö’ye taraf ülkelerin durumdan rahatsız olup, bu sözleşmenin değişmesini isteyeceğini ve Türkiye’nin 1936’da elde ettiği kazanımlarını da kaybetmeyeceğine dikkat çekiyorlar.

İlker Başbuğ, Kanal’ın savunma zaafı oluşturacağını, Perinçek ise ABD teklifi olduğunu iddia ediyor.

Kanal İstanbul’un, Erdoğan’ın ABD’deki mal varlığı soruşturması karşılığında, ABD tarafından şantajla gündeme getirildiğini ileri sürenler bile var.

****

Türk Boğazlarının statüsü Türkiye’nin uluslararası alandaki siyasi gücü ve ağırlığı oranında değişkenlik göstermiştir.

İstanbul’un fethinden sonra Karadeniz tamamen bit Türk Gölü haline gelirken, İstanbul’un düşman işgali sonrası denetimi Türklerin elinden alınıp uluslararası bir komisyona geçmiştir.

Montrö, bu manada dönemin iktidarının yaklaşan savaş şartlarından yararlanıp elde ettiği ve barış zamanı kısmi savaş zamanı tam denetim elde çok ettiği önemli bir değişimdir.

Türkiye’nin uluslararası sistemdeki bugünkü siyasi ağırlığı yok denecek kadar azdır. Suriye’de Rusya ve ABD’nin iktidarı nasıl ‘şamar oğlanı’na çevirdiğine tüm dünya şahit oldu.

Bu şartlarda Montrö’nün yenilenmesi halinde, Türkiye’nin daha iyi bir statü elde etmesi neredeyse imkansızdır.

Montrö, ticaret gemilerine serbest geçiş hakkı tanımaktadır. Türkiye’nin, buradan geçen gemileri tamamen Kanal İstanbul’a yönlendirmeye hakkı da yoktur.

Oysa, Kanal İstanbul projesi başlangıç itibarıyla Kanal’dan yılda 50 bin, 2071’e kadar da yılda 80 bin geçiş öngörmektedir.

Gerçekçi olmayan bu gemi geçiş sayısı da tıpkı, yolcu, araç geçiş ve hasta garantisi gibi, havai bir öngörüdür.

Kanal İstanbul’un, Hazine garantisi verilerek yapılması halinde bile, devasa bir finansmanın halkın cebinden karşılanması ve halkın daha da fakirleşmesi demektir.

Çevre ve ranta ilişkin kaygıları ise ‘taraflı’ ÇED Raporu bile doğrulamaktadır.

***

Sonuç olarak, iktidar ‘Kanal İstanbul’ için kaybedeceği bir inatlaşma içine girmiştir.

Ekrem İmamoğlu’nun, rest çekerek proje ortaklığından çekilmesi ve proje karşıtlarının öncülüğüne soyunması, iktidara İstanbul’da hiç ummadığı üçüncü kaybı yaşatacaktır.

İktidarın geçmiş uygulamaları, Kanal İstanbul’a ilişkin kaygıların haklı dayanağıdır.

İktidar, kitlesel tepkilerin yükseldiği her projede geri adım atmayı adet haline getirdiği gibi tüm rantsal avantajlarına rağmen, yaklaşan seçimler nedeniyle bir kez daha geri adım atmak zorunda kalacaktır.

[Erhan Başyurt] 26.12.2019 [TR724]

Adalet herkese lazım ‘cadılar’ hariç! [Bülent Korucu]

Ülkeyi kasıp kavuran cadı avına ‘cadı’ kavramına itiraz etmeden son veremeyeceğiz. Erdoğan, cadıları sınıflandırıyor ve aralarındaki kavgayı keyifle seyrediyor. Ona ve kurduğu antidemokratik rejime muhalefet eden herkes ‘terör ve darbe’ yaftasını yiyor. Suçunu ağırlaştırmak istediklerini bir de büyük cadı ‘FETÖ’ parantezine alıyor. Suçlananlar ise temelden cadılık kavramına itiraz edeceklerine, kendisi dışında herkesin cadı olabileceğini savunuyor. Hatta diğerleri hakkında Erdoğan’ın söylemlerini yüksek sesle tekrar ederek kurtulmayı umuyor. Diken haber sitesinden Murat Sevinç de aynı tuzağa düşmüş. Tıpkı Selahattin Demirtaş’ın avukatları gibi.

Yazı genel olarak güzel ancak kendi içinde çelişki de barındırıyor. Soruşturmayı başlatan savcılar için Erdoğan rejiminin ‘FETÖ ve çete’ söylemini aynen tekrar ediyor. Hukuk herkese lazım ‘FETÖ’den yargılananlar hariç mi? Aynı kafa Osman Kavala’ya terörist ve darbeci dediğinde neden inanmıyorsunuz?

Yazar, “FETÖ’den aranan ya da yargılananların yaptığı yasadışı dinlemeler, bu davada ‘yeniden kıymetlendirilirken’, aynı çetenin başka soruşturmalardaki yasadışı ‘dinlemeleri’, imha edilmiş durumda..” diyor. İmha edilen deliller olarak benim aklıma 17-25 aralık yolsuzluk soruşturması geliyor ama yazarın o delillere yasadışı demek istediğini sanmıyorum. Yazının yerinde tespitlerinden biri şu: “Mahkemelerimiz, bir ‘yargıya’ varmak için gerekli delilleri ortaya koyma yükünden iyice kurtulmuş görünüyor. Kanaat neyimize yetmiyor!” Adliyenin işine gelen bu kolaycılık sanki bazı aydınları da etkisine almaya başlıyor. Ne dersiniz?

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️


Savcıların aleyhte deliller kadar lehe olanları da toplamaları anayasal zorunluluk. Demokrat yazarlar için de bu ahlaki mecburiyet olmalı. Sevinç ve Kavala’yı savunan başka bazı isimler fotoğrafın işlerine gelen kısmına ışık tutup diğer tarafları görmezden geliyor. Mesela iddianamede Kavala ve arkadaşlarını suçlamak için kullanılan dinlemeler arasında Zaman Gazetesi muhabirleriyle yapılan görüşmeler var. Uzun süre tutuklu kalan bir muhabirin Can Atalay’a “Biz Gezi’yi tamamen destekliyoruz…” şeklinde konuştuğu yer alıyor. Gencay Gürsoy’un da akademisyenlerin imza kampanyasıyla ilgili Zaman gazetesinden bir kişi ile görüşme yaptığı, sanık Osman Kavala ile de konuştuğu ve Zaman gazetesiyle görüşmeyi anlattığı belirtiliyor. İddianameyi yazan savcı, konuyu büyük cadıya bağlayarak suçu ağırlaştırmaya çalışıyor. İşin trajikomik yanı, savunma yapanlar da büyük cadıyı suçlayarak aklanacağını sanıyor. En basit mantık bile şunu söylemez mi: savcılar gerçekten cemaatçi olsa ve o motivasyonla hareket etse bu tür kayıtları yok etmesi gerekmez miydi?

Gezi Davası savunucularının içine düştüğü bir çelişki de şu: Belli bir zaman diliminde yargıda gördükleri bütün hataları günah keçisine yazıyor. Ama ‘bütün iyilikleri gökten melekler indi yaptı ve tekrar göğe çekildiler’ der gibi davranıyorlar. 2015 yılında, bugün yargılanan kişiler hakkında verilmiş bir beraat kararı var. Hem de ders niteliğinde bir gerekçeyle.

Şu satırlar o gerekçeden “AİHM’nin ifade özgürlüğünde olduğu gibi toplantı ve gösteri yürüyüşü hakları sadece toplumun geneli tarafından savunulan ve kabul gören düşünce ve fikirleri korumakla yetinmez. Bunun haricinde toplumun genelini rahatsız edebilecek, endişelendirecek hatta şoke edecek veya onların belirli düzeyde tepkilerini çekebilecek bazı fikirleri savunma amacıyla da toplantı ve gösteri yürüyüşleri de içermektedir.  Bilindik toplanma ve gösteri yapmanın dışında kamusal bir alanda hareketsiz kalma, oturma eylemi yapma, hatta yol kesme, grev yapma ve bir yerin işgali dahi AHİS’nin 11. maddesi kapsamında korunan toplanma ve gösteri yapma hakkının kapsamına girmektedir. Ayrıca bir gösterinin veya toplantının yasal olmaması bu gösterinin veya toplantının barışçıl olmadığı anlamına gelmemektedir. Sözleşmenin 11. maddesi barışçıl ama yasal olmayan gösteri ve yürüyüşlere de uygulanmaktadır.”

Benim anladığın o günlerde yetki kullanan hakim ve savcılar Gezi’yi basit bir toplantı kanunu muhalefeti olarak yorumladı; o gerekçeyle yargıladı ve demokratik bir duruşla beraat kararı verdi. Aynı deliller Erdoğan’ın kurşun askerleri tarafından darbe ve terör suçlamasına dayanak yapılıyor.

“Aynı delillerle aynı kişiler kesinleşmiş beraat hükmüne rağmen ikinci kez yargılanıyor” itirazı haklı ve yerinde. Peki o kararı  verenler şimdi nerede? Ben birisini söyleyeyim, Erdoğan için öylesine önemli olan projeyi iptal eden yargıç Rabia Başer yaklaşık dört yıldır tutuklu. Bir Gezici’nin bu konuda sarf edebileceği iki cümlecik yok mudur?

Yazıda dikkatimi çeken diğer önemli nokta ise Erdoğan’dan hiç bahsedilmemiş olması. AİHM kararında da tutukluluğun siyasi baskıyla alındığı yönünde imalar var. Tutukluluğa ilk kararı verenleri ve bugün Anayasaya rağmen AİHM kararını uygulamayanları azmettiren siyasi güç kim? Selahattin Demirtaş kararına “Bizi bağlamaz, biz hamlemizi yapar geçeriz” ya da “Tazminat neyse öderiz” diyen kişi olabilir mi?

Adaleti cadılar dahil herkes için savunmadıkça bu çukurdan çıkmak yok. Erdoğan’ın hepimizi yuvarladığı çukurda didişmeyi ne zaman bırakacağız!

[Bülent Korucu] 26.12.2019 [TR724]

“Yer yerinden oynar ya bunlar farkında değil ya” [Yazı Dizisi -2] [Adem Yavuz Arslan]

Yazı dizisinin bu bölümünde devlet ihalelerine giren işadamlarından toplanan milyonlarca dolar rüşvetin trafiğine bakıyoruz.

Referansımız soruşturma evrakları, fezlekeler ve bir kısmı internette olan telefon kayıtları.

İşadamları, bürokratlar ve siyasiler arasında dönen telefon görüşmeleri yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar açık.

O yüzden 25 Aralık operasyonunu detaylarının tarafların ‘ağzından’ izlemeye devam ediyoruz.

‘BU İŞİ HALLEDECEKSİNİZ KARDEŞİM’

Erdoğan, Turkuvaz Medya’nın alınması için gerekli olan parayı toplama işini Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’a vermiştir ama bizzat takip etmeyi de sürdürür.

17 Eylül 2013

Saat 12.47

Mehmet Cengiz ile Nihat Özdemir telefondadır. Özdemir Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde Erdoğan ile yaptığı görüşmeye dair Cengiz’i bilgilendiriyor.

“Köşk’te Başbakan da vardı.  Çağırdı görüştü benle bilgin olsun sana bilgi vereyim tamam. Mehmet Cengiz’e söyle dedi bu işi halledeceksiniz kardeşim”

Cengiz “ Demedin mi ki adam evine yattığı yok yav bir şey deseydin ona yav” diye cevap veriyor. Özdemir ise Erdoğan’a ‘bu işi bitirmek için Singapur seyahatini iptal ettiklerini’ anlattığını Cengiz’e anlatıyor.

17 Eylüldeki bu görüşme , 25 Ağustosta Rize’de yapılan görüşmenin devamı niteliğinde. Her iki görüşmede de Erdoğan sürece bizzat dahil olarak satın alma ve devir işlerini birinci elden takip ediyor.

BİLAL ERDOĞAN DA DEVREDE

28 Ekim 2013.

Saat 13.04

Mehmet Cengiz ile Bilal Erdoğan görüşmektedir.

İnternette bulunabilen ses kaydına göre Mehmet Cengiz Bilal Erdoğan’a “Yanlız Bilalcim Beyefendi ile konuş beni üzüyor gözünü seveyim bana gene kapris yapıyor la ben ben şimdi Cemal Bey onu konuşuyordum ya” diye şikayette bulunur.

Bilal Erdoğan ise “ ya şu şeyi bu son meseleniz daha herkes bitirmemiş işini” şeklinde fırça atmaktadır.

Cengiz “onu oo öyle o o işi toparlıyorum ben şimdi Cemal Bey’le beraberim ben” “ben bu işi birebir takip ediyorum” diye cevap veriyor.

17 Eylül 2013 tarihine geri gidelim.

O tarih çok önemli. Nihat Özdemir Çankaya Köşkü’nde Erdoğan ile görüştükten sonra saat 17’de Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın danışmanı Ömer Sertbaş, işadamları Mehmet Cengiz, Nihat Özdemir ve Celal Koloğlu Limak Holding’in Ankara ofisinde toplantı yapıyorlar.

Aynı gün Mehmet Cengiz (Saat 13.43) Orhan Cemal Kalyoncu ile görüşerek “Ben Ankara’ya geldim de biz ben ıı kalıyorum Beyfendi kal dedi. İşte bir konu var ya o malum konudan dolayı kalıyorum ben de onun için. Nihat da kalıyor”  diyor.

İşadamları Erdoğan’ın talimatı ile Ankara’da Bakan Binali Yıldırım’ın koordinasyonunda toplantı yapıyorlar. Erdoğan hem damadı hem de bakanı üzerinden süreci yönetmesine rağmen bizzat devreye de giriyor.

İşadamlarının kendi aralarındaki telefon görüşmeleri de toplantının içeriğini teyit ediyor.  İşadamları kendilerine önerilen plandan hoşnut değiller ama çıkış da bulamıyorlar.

18 Eylül 2013

İşadamları Mehmet Cengiz, Nihat Özdemir ve Celal Koloğlu Turkuvaz Medya Yöneticisi Serhat Albayrak ile toplantı halindedir.  Meyda grubunun naylon şirket üzerinden Erdoğan ailesine devrine dair çalışmalar sürmektedir.

O sırada Hong Kong’da olan Orhan Cemal Kalyoncu’yu arayarak Ömer Faruk Kalyoncu ile acilen Türkiye’ye dönmelerini söylerler.

18 Eylül 2013

Saat 11.25

Mehmet Cengiz ile Orhan Cemal Kalyoncu görüşmektedir.

Mehmet Cengiz Kalyoncu’ya “ya sen akşam binip gelebilir misin. Faruk kalsa da sen gelsen veya ikiniz de gelin” diye toplantının önemini vurgulamaktadır.

Telefonu Nihat Özdemir alır.

Özdemir “ Cemal sen Mehmet’i bırak oraya zaten senin oğlun bu işlerden şey oluyor ya sen Faruk’u al” “bak ben kızıyorum Mehmet ben gelmedim Mehmet iptal etti demek ki bi burda bi olay var” “sen anladın meseleyi sen anladın” “bir çözüm yolu da bulduk ama senle ikinize ihtiyacımız var iki ee Cemal ve Faruk’a tamam” “Şu anda İstanbul’dayız ben de Celal de Mehmet Cengiz’le burdayız biz” diyor.

Bu konuşmadan 45 dakika sonrası

Saat 12.01

Bu kez Berat Albayrak ile Orhan Cemal Kalyoncu görüşmektedir.

Kalyoncu Albayrak’a “ee haber verdiler dön dediler” derken Albayrak “evet evet döneceksiniz herhalde konuşacaksan bir an önce gelirsin o zaman” diye cevap verir.

Albayrak’ın gelişmelerin her aşamasından haberdar olduğu görülmektedir.

18 Eylül 2013

Saat 12.04

Ankara’daki toplantı bitmiştir.

Celal Koloğlu ile Naci Koloğlu görüşmektedir.

Celal Koloğlu “ Eğer bir şey olmazsa çözüm bulundu. Onların (Kalyonculardan bahsediyor) o şeyinin yüzde 10 içerisinde biz üçlü olarak alacağız o bedele” şeklinde bilgilendirme yapıyor.

Konuşmanın devamında Naci Koloğlu bazı teknik konuları soruyor.

“ÇOK ACAYİP SIKIŞTIRIYORLAR”

Şirket devri vb konularda yeni vergi doğması ihtimalini hatırlatıyor.

Celal Koloğlu ise  “doğabilirse de ona taahut edicez diyecez ki ilerde çıkarsa ödeyecez onda öyle geçirecez yapacak başka çaremiz yok yapacak bir şey yok da şimdi bunu çok için çok sıkıştırıyorlar ha şu acayip sabah şey oldu çok acayip şey var ya bende kişiler vardı çok acayip sıkıştıyorlar” devamında “şimdi zaten öbür şey de haber verilecek Binali Bey’e dedik ki o gün şeye haber verilsin krediler şey olsun diye onun için zaten” diyor.

Bu noktada bir daha duralım.

Konuşmalarda iki nokta öne çıkıyor.

Birincisi rüşveti aklama formülü. Üçlü olarak tanımlanan Cengiz-Limak-Kolin’in verecekleri yüzer milyon dolarlık rüşvetin transferi için rüşvet aklama formülü geliştiriliyor.

Plana göre İstanbul Havalimanı Konsorsiyum’unda birlikte oldukları Kalyon Grup’un bu ortaklıktaki yüzde 10 hissesini, 300 milyon karşılığı Cengiz-Limak-Kolin’e devredecektir. Böylece üçlünün vereceği 300 milyon dolarlık rüşvet, hisse devri bedeli gibi gösterilerek legal görünüme sokulacaktır.

Ancak ortada gerçek bir satış yoktur.

Ancak bu formülde iki sorun vardır: birincisi konsorsiyumdaki yüzde 10 hissenin tekrar Kalyon Grup’a nasıl aktarılacağı ve bu kağıt üzerindeki naylon satıştan doğacak vergi sorunu.

Bu noktada Tayyip Erdoğan-Bilal Erdoğan telefon görüşmesine bakalım.

18-19 Eylül 2013 tarihli görüşmelere göre Bilal Erdoğan babasını rüşvet aklama formülü hakkında bilgilendirmektedir:

 “Öbür konu da bu şöyle bir şey oldu, Serhatların meselesinde, paranın ödenmesiyle ilgili. Bu Serhatların meselesinde diyorum, paranın şeylerden, bu satın alacak kişilerin parayı ödemesi konusunda formül arıyorlardı.

 En son şöyle bir formül çıkmış, şeydeki ihaleyi alan konsorsiyumdaki %10’luk hisseyi diğer ortakların satın alması karşılığında parayı ödeme formülü bulmuşlar” “Burdaki tek şey hani, 300 Milyon’u Kalyon’a ödüyorlar, %10’unu alıyorlar, Kalyon’un konsorsiyumda %10 hissesi kalıyor, buradaki tek şey daha sonra ona verecekleri…”

“Ya işte formülü bulamamışlar, bu formulü bulmuşlar. parayı nasıl ödeyeceklerine dair. Bu yani resmiyette böyle yapılıp daha sonra bir şekilde onun geri gitmesi lazım ama, ona çalışıyorlarmış herhalde bugün”

 “o 300 Milyon’un bir şekilde ödenmesi konusunda hani sıkıntı şu, adamlar hadi diyelim parayı verdiler, orayı satın almak suretiyle verdiler, daha sonra…”

“ORADAKİ TİLKİLİĞİ BİLİYORUM BİLAL”

Bilal Erdoğan’ın açıklamaları Erdoğan’ı çok tatmin etmemiş olacak ki “ Hayır yani, hayır şimdi onun şimdi, o yüzde 10’u 300’e niye alıyorlar ? Gerçekçi bir alım filan falan olayıysa, o zaman onlara çok daha fazla bir rakam da yüklenebilirdi” diyor.

Bilal Erdoğan ise “Ha yüklenebilir ama güya gerçekçi alım değil yani” derken Erdoğan “Tabi ki gerçekçi bir alım değil tabi, çünkü o 300’den fazla eder. 300 nereden çıktı 300. Oradaki tilkiliği de biliyorum da onun için söylüyorum. Oradaki tilkiliği biliyorum da onun için söylüyorum.” Diyor.

Bilal Erdoğan tekraren “Bir gerçek satış gibi görmüyorlar, sadece paranın şeye resmi girebilmesi için diyorlar yani” diyerek naylon şirket devrini tekrar etmektedir.

Bu görüşmeler Turkuvaz Medya’nın gerçek sahibinin Erdoğan ailesi olduğunu bir kez daha göstermektedir.

RÜŞVETİ DE ZİRAAT BANKASI’NDAN ALIYORLAR

Turkuvaz Medya olayında verilecek rüşvetler de Ziraat Bankası’ndan kredi olarak temin ediliyor. Ziraat Bankası’nın işadamlarına uygun şartlarda kredi vermesi görevini de Erdoğan dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’a vermiştir.

18 Eylül 2013

14.42

Mehmet Cengiz- Celal Kuloğlu görüşmektedir.

Binali Yıldırım başkanlığındaki toplantıdan çıkan Mehmet Cengiz Ziraat Bankası’na gitmektedir.

Mehmet Cengiz “şeye gidiyorum şimdi Hüseyin Bey’e” derken  Koloğlu’nun “ben de bakayım tamam abi ondan sonra öbür işler de sen hiç şey etme abi ben Bakan üzerinden şey bana aittir sen hiç merak etme ne iş yapacaksak ordan ben gider konuşur” dediği görülmektedir.

Aynı gün

Saat 15.57

Mehmet Cengiz- Nihat Özdemir görüşmektedir.

Cengiz “Şimdi Hüseyin Bey’in yanından çıktım” derken Özdemir “tamam Hüseyin Bey, tamam mı o iş “ diye sorar.

Cengiz “tamam tamam” diye cevap verir.

Cengiz hemen ardından 16.33’te Binali Yıldırım’ın danışmanı Ömer Sertbaş’ı arar.

Cengiz görüşmeye dair bilgilendirmektedir ve “Hallettim o işi şimdi ordan çıktım geldim. Beyefendiye söylersin” diye konuşur.

Cengiz’in bilgilendirme turu devam etmektedir. Serhat Albayrak’ı arayıp Ziraat Bankası CEO’su Hüseyin Aydın ile yaptığı görüşmeye dair içeriği paylaşır: “ Ziraat’e gittim o konuların hepsini çözdüm” diye konuşur.

Ancak Ziraat Bankası’nda krediler istenilen hızda çıkmayınca işadamları panikle Binali Yıldırım’ın danışmanı Ömer Sertbaş’ı arayarak araya girmesini talep eder.

Sertbaş “konuyla ilgileneceğini” söyler.

FORMÜL DEĞİŞİYOR

İşadamları Nihat Özdemir, Mehmet Cengiz, Celal Koloğlu, Orhan Cemal Kalyoncu ve danışman Ömer Sertbaş’ın katıldığı anlaşılan 20 Eylül 2013 tarihli bu toplantıyla, daha önceden rüşvet transferini saklamaya yönelik geliştirilen ‘Hisse Devri Formülü’nden vergi ve geri ödeme sorunları nedeniyle vazgeçilerek ‘Resmi ve Gayri-Resmi Ödeme Sistemi’ geliştirilmiş ve her bir işadamı için rüşvet teslimatına dair takvim belirlenmiştir.

Vergi-kayıt sorunu nedeniyle hisse devri formülü tatbik edilememiştir.

Bu nedenle bazı işadamlarının rüşveti direk Çalık Holding’e nakit olarak teslim etmek suretiyle gayri resmi (kayıt dışı) ödeme sisteminin kullanıldığı anlaşılıyor.

Bunun için Turkuvaz Medya’nın Zirve Holding’e devri gerçekte 700 Milyon Dolar olmasına rağmen resmiyette 300 Milyon Dolar gösterilmiş.

Zirve Holding’ten Çalık Holding’e banka transferi yoluyla gerçekleşen 300 Milyon Dolar’lık resmi (kayıtlı) ödeme, O.C.Kalyoncu, Koloğlu ve Özdemir tarafından verilen 100’er Milyon Dolar’dan sağlanmış. Gayri resmi (kayıt dışı) ödemeler ise Cengiz, Özaltın, Çeçen, Çebi ve Tivnikli’den sağlanan paralarla gerçekleşmiş.

OTOPARKTA 5 DAKİKALIK GÖRÜŞME

İşadamları bürokratlar ve Erdoğan ailesi arasında yoğun bir görüşme trafiği sürmektedir. Berat Albayrak ile Cemal Kalyoncu acil olarak görüşmek için randevulaşırlar.

O kadar acil bir konudur ki Albayrak “bir beş dakika görüşsek, Altunizade de bir yerde görüşürüz 2 dakika. Mabeynin otoparkında 5 dakika görüşürüz” diyor.

Nihat Özdemir, Mehmet Cengiz, Celal Koloğlu, O.Cemal Kalyoncu ve Ömer Sertbaş toplantı halinde iken Nihat Özdemir’in personeli Engin Eren’i arayarak bilgi alış verişinde bulunduğu görülmektedir.

Tarih: 20.09.2013

Saat:14.19

Nihat Özdemir – Engin Eren görüşmesi

Özdemir “havaalanı yapmakta olan şirkettir diyecez burdaki hissesini satış vaadi sözleşmesi ile rehin alarak 300 Milyon Dolar karşılığında alıyoruz diye bir model geliştirdik” “orda sıkıntı Faruk’a parayı çıkmak için bir sistem var onun için” “bak bak bu satış bu satış gerçek bir satış değil tamam, paranın ödenmesi için normal bir operasyon tamam” diye izleyecekleri yolu tarif ediyor.

Şirket çalışanı Eren ise önerilen yolun hukuken sıkıntılı olduğunu yapmamaları gerektiğini söylüyor. Özdemir ise ısrarlı: “sabahtan beri çalıştık ama tek çıkar yol bunu bulduk Engin”

Toplantı sürerken Niha Özdemir ile Engin Eren arasında başka görüşmeler de yapılıyor. Özdemir üzerinde çalıştıkları formüle dair teknik sorular soruyor, Eren ise yasal ve teknik açıdan sıkıntıları dile getiriyor.

Fakat Nihat Özdemir’in şu sözleri her şeyi ortaya koyuyor “

“bu satış gerçek bir satış değil paranın ödenmesi için normal bir operasyon”

TAM SAHA PRES

İşadamları kendi aralarında görüşme yaparken ‘çok yukarılardan’ yakın markaj da devam etmektedir.

20 Eylül 2013

Saat 16:45

Erdoğan’ın özel kalem müdürü Hasan Doğan ile Mehmet Cengiz görüşmektedir.

Hasan Doğan “Mehmet abi bir sıkıntı var mı ? “ diye soruyor. Cengiz ise “Yok yok da bu ee bir görev verdi onu çözmeye çalışıyoruz” cevabını veriyor.

Devamında Doğan bir daha soruyor :  “bu televizyonda sıkıntı yok değil mi abi”

Cengiz ise “ ben hallediyorum oo 15 gündür onunla uğraşıyoruz bir aa 1.5 aydır onunla uğraşıyoruz ya bu konuda” “bir görev bi bir görev vermiş bana onunla uğraşıyorum onun için aradım”

Hasan Doğan ise aldığı cevaplardan memnun bir tonda “sağol abicim bir ihtiyaç bir sıkıntı olursa haberim olsun abi” diyerek görüşmeyi sonlandırıyor.

BERAT’TAN “HALA BİTMEDİ Mİ?” FIRÇASI

20 Eylül 2013

Saat 19:30

İşadamları hisse devri formülünü sıkıntılı buldukları için Resmi-Gayri Resmi Ödeme Sistemi geliştiriyorlar. Cemal Kalyoncu gelinen noktayı Berat Albayrak’a iletiyor.

Albayrak ise “Ya hala bitmedi nedir bunlar ya?” diye tepki gösteriyor.

Kalyoncu’nun cevabı ise ortamı yatıştırmaya yönelik : “ sıkıntı yok da sistemde bir sıkıntı var onu bir konuşmam lazım senle” diyor.

Bu görüşmeden 15 dakika sonra:  19.49

Mehmet Cengiz ve Ömer Serttaş görüşüyor.

Cengiz “yarın son yüzde 99 bitti de yarın tamam bi ufak filan şey var o da biter herhalde” diyor.

Görüşmenin devamında hisse devri formülünden vazgeçildiği, yerine resmi ve gayri resmi ödeme sisteminde mutabık kalındığı ve ödeme takviminin iş adamlarına tebliğ edildiği şekliyle kaldığı kararlaştırılıyor.

Hemen akabinde, 5 dakika sorası.

Bu kez Nihat Özdemir ile Ömer Sertbaş görüşüyor.

Özdemir “Ben Bakan Bey’e, meseleyi çözecekler yani, merak etme tamam” diye bilgi veriyor. Sertbaş ise “şey mi ee takvim aynı takvim mi ?” diye soruyor. Özdemir ise “takvim aynı takvim” dedikten sonra Sertbaş “ben o zaman öyle bilgi verecem” diyerek konuşmayı sonlandırıyor.

Devir işlemine çok önem veriliyor ve dört bir koldan takip sürüyor. İşadamları sürecin koordinatörlerinden Ömer Sertbaş’a ‘tamam’ haberi yolladıktan sonra Sertbaş’da Binali Yıldırım’ı arayıp bilgilendiriyor.

‘TÜRKİYE YER YERİNDEN OYNAR YA BUNLAR FARKINDA DEĞİL YA’

İşadamları illegal bir iş yaptıklarının farkındadırlar. Ancak Erdoğan’a ve Binali Yıldırım’a karşı bir şey diyemezler. Kendi aralarında yaptıkları konuşmalarda karşılaşacakları riskleri dile getirirler.

Bir gün sonrası. 21 Eylül 2013 saat 11.25

Mehmet Cengiz ile Nihat Özdemir görüşüyorlar. Bu kayıt halen internette mevcut. Özdemir durumdan çok şikayetçidir:

“Ya ben var ya ben cenaze gibiyim”

Rüşvet paralarının toparlanma sürecine dair tartışmaları yapan iki işadamından Cengiz ilgili rakamın 20-25 günde ancak toparlanabileceğini söylüyor.

Özdemir ise işlenen suçun ağırlığından olsa gerek “ Türkiye’de yer yerinden oynar ya yer.. bunlar farkında değiller ya” diyor. Cengiz de benzer bir psikolojidedir: “yani öyle kızmışım ki yani var ya bir anda restte çekebilirim yani anam avradım olsun o haldeyim yani o haldeyim yani”

İşadamları adeta kıvranıyorlar. İşlenen suç, istenen para ve yapılan illegal işlerin ağırlığının altında ezilmişlerdir.

Aynı gün. Saat 12.49

Bu kez telefonda Cemal Kalyoncu ile Nihat Özdemir var. Özdemir Kalyoncu’ya ‘ödeme planı’na dair ayrıntıları aktarıyor.

Özdemir “Sen bizim verdiğimiz ödeme planına ki Mehmet bey diyor ki öteki sistemde olursa benim ki uzar diyor biliyor musun. Bizim ki de biliyorsun nereye bağlı anladın mı nereye bağlı olduğunu “ diye konuşuyor.

Kalyoncu konuyu bildiği için “Biliyorum , biliyorum” diye cevap veriyor. Bahsi geçen olay Ziraat Bankası’ndan geçmesi gereken krediler.

24 Eylül 2013

İşadamı Celal Koloğlu ile Binali Yıldırım’ın özel kalem müdürü Ömer Sertbaş görüşüyor.

Sertbaş daha önce kendisi tarafından hazırlanıp işadamlarına dağıtılan ödeme takvimini soruyor: “Takvim yanında mı o takvim”.

Koloğlu ‘yanımda yanımda’ diyor.

İkili takvim üzerinde belirlenen paraların ödeme durumunu değerlendiriyorlar. Görüşmelerden açıkça anlaşılan bir şey var, rüşvet takvimi bizzat Ömer Sertbaş tarafından takvime bağlanıp bakan Yıldırım’a verilmiş oradan da işadamlarına dağıtılmış.

SON NOKTA MALATYA’DA KONUYOR

Turkuvaz Medya grubunun devrine dair çalışmaların sonuna geliniyor. Son noktayı koymak için hazırlıklar yapılırken Erdoğan Malatya’ya gidiyor.

22 Eylül 2013.. Yer Malatya.

Nihat Özdemir bir gün öncesinde işadamı Celal Koloğlu ile görüşüyor.

Saat 15.55

Özdemir “Ben yarın gidecem Malatya’da raporu verecem hallolldu bitti diye” şeklinde konuşuyor.

Özdemir 22 Eylül Pazar günü Malatya’da Erdoğan ve medya grubunu satacak olan Çalık Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Çalıkla buluşuyor.

Bu buluşmadan iki gün öncesi.

Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan görüşüyor.

Bilal Erdoğan “ Bu Serhatların paranın şeylerden, bu satın alacak kişilerin parayı ödemesi konusunda formül arıyorlardı. En son şöyle bir formül çıkmış, şeydeki ihaleyi alan konsorsiyumdaki %10’luk hisseyi diğer ortakların satın alması karşılığında parayı ödeme formülü bulmuşlar”

 “Burdaki tek şey hani, 300 Milyon’u Kalyon’a ödüyorlar, %10’unu alıyorlar, Kalyon’un konsorsiyumda %10 hissesi kalıyor, buradaki tek şey daha sonra ona verecekleri”

 “Abdurrahman’la da görüştüm baba. Ben dedi yani bana ne görev verilirse yaparım dedi. Peki öz kaynak olarak… “Gürsoy” “Öz kaynak olarak nedir dedim durumunuz. Bu Vialand’da dedi biz 350 Milyon Liralık bir harcamanın altına girdik dedi, işte 100 Milyon Avrosu borç dedi, ondan sonra, öz kaynak olarak şu an eksideyiz ama dedi, biz dedi, şey varsa dedi bir borç falan finansman yoluyla girilirse dedi ben bilançom yettiğince altına imzamı atarım dedi, çekinmem dedi. Ondan sonra, sonradan şöyle bir şey düşündü, bunların o Kandilli Grubu diye gidip geldikleri bir şey vardı”

“Kandilli Grubu var ya baba. Hüseyin Doğan’lar, Vahap Küçük’ler falan filan” “Ya dedi ben bunlara gitsem dedi, özellikle bu Vahap Küçük’ün duruşunu beğeniyorum filan dedi, para olarak da çok iyi durumda adam dedi. Ondan sonra da Başbakan kimleri uygun görürse onlara hani şu ATV’yi alalım gibi bir şeyle gitsem dedi, onlar bana finansman sağlayabilir dedi. Böyle bir şeye nasıl bakarsınız yani? Mesela o diyelim Abdurrahman Gürsoy, yatırım holdingi de, yatırım şirketi de kurmuş. O yatırım şirketi olarak tek başına %25’ini alacak olsa, finansmanın da o eksikten sağlanır” diyor.

Erdoğan ise cevaben “ Neyse, ben onları, bu hafta Vahap’ın evinde yemek yiyeceğiz Malatya’da” diyerek Malatya toplantısı hakkında bilgi veriyor.

R.Tayyip Erdoğan “Pazar Günü galiba Vahap’ın Doğanşehir’deki evinde yemek yiyeceğiz, böyle bir arzusu oldu” demesi üzerine Bilal Erdoğan oldukça uzun bir izahata başlıyor: “Ona da bakayım babacığım da. Şey, yani 4,5 Milyar TL cirosu vardı bu sene diyor. %20 … var diyor. Adam aşağı yukarı 1 Milyar kazanmış bu geçen sene”

Erdoğan araya giriyor ve “ Bakalım gerekirse kimseyi şey yapmadan Vahap’la görüşebiliriz” diyor. Bilal ise “Yani Abdurrahman’ı sen finanse et, ondan sonra hesaplaşırsınız denebilir yani”diyor.

Diyalog çeşitli senaryolar üzerinden devam ediyor.

R.Tayyip Erdoğan “Bakarız onlara. Ona da belki gerek kalmaz. Ayrıca onu bir konuşuruz” derken, Bilal Erdoğan’ın “Tamam babacım. Yani bu %75’in o hisse konusunda bir şeyiniz var mı bilmiyorum” diyor.

R.Tayyip Erdoğan oğlu Bilal’i de Malatya’ya çağırır : “Şimdi, sen gel de” “Malatya’da onla onu konuşmamız uygun olmayabilir, sen hiç tanıştın mı?” “Hem tanışmana vesile olur. Malatya’nın arkasından bir gün şey yaparız, hemen hafta içi Vahap’la bir görüşürüz veya orada ona bir fısıldarız veya Abdurrahman fısıldar, bir şey yaparız” dediği, Bilal Erdoğan’ın “Tamam babacığım, ben Malatya programına bakayım, gelebilirsem gelirim” dediği görülüyor.

Bu görüşmelerin özeti şu: Turkuvaz medyanın yüzde 75lik kısmının devriyle ilgili işadamlarının geliştirdikleri formüller değerlendiriliyor.

Kalan yüzde 25’lik kısmın devri için Abdurrahman Gürsoy ve Vahap Küçük isimli işadamlarından para toplanabileceği değerlendiriliyor.

Görüşmeler Turkuvaz Medya’nın devrinin kimin emir ve talimatları doğrultusunda gerçekleştiğini, medya grubunun gerçek sahibinin kim olduğunu ve işadamlarından bu konuyla ilgili nasıl para toplandığını açıkça ortaya koyuyor.

Devam edelim.

23 Eylül 2013 Malatya toplantısından bir gün sonra.

Saat 13.11.

Mehmet Cengiz ile Nihat Özdemir telefonda.

Nihat Özdemir “görüştüm ya görüştüm dün görüşmemiz oldu. Hallettik ama çok yorulduk dedim. Memnun oldu ‘tamam abi sizinki iki hafta bitirecez dedim iki haftada işlemi bitireceğiz dedim. Memnun oldu durum bu abi” diye konuşuyor.

SIRA RÜŞVETLERİ TOPLAMAYA GELİYOR

Önceki bölümlerde yer alan görüşme ve yazışmalarda görülebileceği gibi vergi-kayıt sorunu nedeniyle hisse devri formülü tatbik edilemediğinden bazı işadamları rüşveti Çalık Holding’e direk nakit olarak gönderiyor.

Sistem şu şekilde işlemiş:

İşadamları Kalyoncu, Koloğlu ve Özdemir’den alınan 100’er milyonluk rüşvetler resmi ödeme sistemi içinde kullanılmak amacıyla Kalyon Grup’a ait Zirve Holding’e ulaştırılmış.

Faruk Kalyoncu ise bu rüşvetleri yönetim kurulu başkanı olduğu Zirve Holding’e aktararak kendi yasal geliri gibi göstermiş. Bunun için de aile şirketi olan Kalyon Grup’a ait hisselerini devrettiğini iddia ediyor.

Rüşvetler bu şekilde aklandıktan sonra paralar peyder pey Çalık Holding’in hesamına resmi ödeme olarak geçiyor. Toplamda 300 milyon dolar Çalık Holding’in Aktif Bank’ta ki hesabına geçiriliyor. Kayıt dışı ödemelerle birlikte devir 700 milyon dolar olarak gerçekleşiyor.

Böylece devir işlemleri tamamlanmış oluyor.

ZIRHLI ARAÇLAR MEKİK DOKUYOR

İşadamlarından toplanan rüşvet paraları sözkonusu şirketlerden Aktif Bank’a bankanın zırhlı araçları ile taşınıyor.

24 Eylül 2013.

Saat 18:39

Mehmet Cengiz- Orhan Cemal Kalyoncu ile görüşmektedir.

Mehmet Cengiz paraları yollamak için hazırlık yaptığını söyledikten sonra “Beyfendi bir şey dedi mi ?” diye soruyor.

Kalyoncu ise “şeyle konuştum eee işte bir biran önce olsun diyorlar” “süreci hızlandıralım diyorlar yani süreci hızlı yapalım diyorlar”

Görüşmeden de anlaşılabileceği gibi, ‘Beyfendi’ süreci yakından takip etmekte ve devrin bir an önce yapılmasını istemektedir.

27 Eylül 2013

 Saat 09.22

Mehmet Cengiz-Ömer Faruk Kalyoncu ve Hayrettin Özaltın görüşmektedir. (Kayıt halen internette mevcut)

Cengiz : “Parayı hazırladın mı onu söyle o zaman sen he Faruk bey yanımda da. Ya senin paran azdır da kardeşim biz bir şey değil ki ya biz 100 veriyoruz”

Özaltın : “Ya şeyde nasıl göstereceğiz kayıtlarda nasıl göstereceğiz ?”

“BEN 100’Ü AÇIKTAN VERİYORUM YA”

Cengiz : “kayıta bakacağız da a…. koyayım kaydının ya.. Ben şimdi 20 teslim ediyorum da bana hepsini istiyor bu bankadan çekelim oraya ya şimdi Faruk Bey de yanımda da o da kalmış böyle ya.. Ya seninkini 20 milyon da karıştırma Allah’ını kitabını seviyorsan ya, ben 100’ü açıktan veriyorum ya”

Özaltın: “ee tamam abi önümüzdeki hafta ben de veririm abi ya Çarşamba”

Telefon görüşmelerinde de açıkça görülebileceği gibi Cengiz 100 milyon doları banka üzerinden değil gayri resmi olarak ‘açıktan’ vermektedir.

Söz konusu telefon görüşmesi güvenlik birimlerinin takibindedir. 8 Ekim 2013’te sevkiyat için anlaşılır.

Polis kameraları kayıttadır.

7 Ekim 2013

Saat 12.50

Mehmet Cengiz ile Ahmet Çalık görüşmektedir.

Cengiz “Ahmet Abi o şeyi yarın bana 10’da gönderebilir misin. Arabayı arabayı.. yarın 10’da.”

Bu görüşmeden 10 dakika sonra Serhat Albayrak Mehmet Cengiz’i arar.

Mehmet Cengiz Serhat Albayrak’a ulaşamadığını bu yüzden Ahmet Çalık’ı arayıp arabayı istediğini anlatır. Cengiz para transferi için zırhlı araç istemektedir.

Aynı gün akşam üzeri 18.02

Cemal Kalyoncu ile Mehmet Cengiz taşınacak paranın miktarını konuşurlar.

Kalyoncu “yarın şey almaya gelecekler ya o sen araba senin oraya gelsin” derken Cengiz “ikisini 60 60 yapıyorlar 30” diye cevap veriyor.

Kalyoncu rakamı netleştirmek için “ ikisi 60 hepsi hepsi 60 abi” diyor.

RÜŞVETİN FOTOROMANI

Mehmet Cengiz’in para sevkiyatlarına dair görüşmeleri, söz konusu ödemelerin Cengiz ile Çalık arasındaki herhangi bir ticari faaliyete dayanmadığını gösteriyor. Paraların Turkuvaz Medya’nın  Zirve Holding’e devri için gönderildiği açıkça görülüyor.

Paralar Turkuvaz Medyayı satacak olan Çalık Holding’e taşınıyor ancak organizasyonu Cemal Kalyoncu , Ömer  Faruk Kalyoncu ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın danışmanı Ömer Sertbaş ile Bilal Erdoğan koordinasyonunda yapılmaktadır.

CENGİZ’DEN BİLAL’E TEKMİL

Mehmet Cengiz para transferini tamamladıktan sonra Bilal  Erdoğan’ı bilgilendirmektedir.

8 Ekim 2013

Saat 15.26

Mehmet Cengiz Bilal Erdoğan’ı arayıp bilgilendiriyor.

Bir diğer görüşme

Tarih 28 Ekim 2013

Saat 13.04

Mehmet Cengiz-Bilal  Erdoğan görüşüyor:

Cengiz “ yanlız Bilalcim Beyefendi ile konuş beni üzüyor gözünü seveyim bana gene kapris yapıyor la ben ben şimdi Cemal Bey onu konuşuyordum ya”

Bilal Erdoğan “ya şu şeyi bu son meseleniz daha herkes bitirmemiş işini”

Cengiz “onu oo öyle o o işi toparlıyorum ben şimdi Cemal Beyle beraberim ben” “ben bu işi birebir takip ediyorum”

İşadamları baskıdan şikayet ederken Bilal Erdoğan ‘işin’ hala bitmemiş olmasından rahatsızlığını gösteriyor.

Kayıtlara göre sevkiyatlar aralıksız sürüyor.

Tarih 9 Ekim 2013

Saat 10 30

Mehmet Cengiz ile Celal Koloğlu görüşüyor.

Koloğlu “ ben bir 30 gönderdim bugün de 30 gidiyor”

Cengiz “ ben 60 bitirdim” “bayramdan sonra bir 20 daha ben bitiriyorum bu önümüzde bu ay bitirmek istiyorum” “ben battım ya ben a.. koyayım 110 Milyon Doları buldu bana” “bütün düzenim bozuldu”

Koloğlu “hep aynen aynen yani düzenimiz yani düzenimiz şey ettiler alt üst ettiler abi ya morallerimizi sıfır ettiler abi ya bi de hakkaten buna rağmen yani bi de bu havaalanını yani şey edersek vallahi duman oluruz abi hayırlısı olur abi yarın görüşürüz”

Aynı gün

Saat 11.32

Mehmet Cengiz ile Ömer Sertbaş görüşmede

Cengiz “Ben biliyorsun 6 gitti” diyerek Ömer Sertbaş’ı bilgilendiriyor. Kayıtlardan açıkça görülebileceği gibi 8 Ekim 2013 itibariyle Mehmet Cengiz’in 60 milyon dolar göndermiş.

İki gün sonrası

11 Ekim 2013

Saat 09.13

Cemal Kalyoncu ile Ömer Faruk Kolyoncu görüşmededir.

Cemal Kalyoncu para transferi için “o arabayı iki buçukta Mehmet Cengiz’e gitsin” diyor.

Aynı gün saat 11.27

Berat Albayrak ile Ömer Faruk Kalyoncu para transferinin detaylarını görüşürler. Berat Albayrak para transferlerini yakın takip etmektedir.

11.41’de Berat Albayrak Medet Yanık’ı arayarak “ sen kendin nasıl koordine ettiysen o adamı da öyle koordine et yani onu gitsin diğerleri.. mesafe falan.. Cevdet arkadan gelsin, o Osman’la birlikte gitsin o beklesin öbürü bilmem ne yapsın. O şekilde koordine et tamam mı?” diyor.

Para sevkiyatı kasım ayı içinde de devam eder.

Tarih 11 Kasım 2013

Saat 09.33

Cemal Kalyoncu-Mehmet Cengiz görüşmektedir. Cengiz Kalyoncu’ya “Bizim o şey hazır abi birini gönder de onu halledeyim ya” demiştir.

Kalyoncu ise “olsun şey Salı günü Ankara’ya gidiyor muyuz abi” diyerek cevap verir.

Bu görüşmeden kısa süre sonrası: Saat 10.11

Cemal Kalyoncu Faruk Kalyoncu’yu arayıp “Mehmet Cengiz Ankara’dan geldi o bizim zarfı getirdi onu aldır oradan oldu”  diye konuşuyor.

Faruk Kalyoncu ise “anladım anladım” diye cevap veriyor.

Bu konuşmadan sonra Faruk Kalyoncu Medet Yanık’ı arayıp parayı alma talimatı veriyor. Akabinde Medet Yanık da ekibini arayıp araba ve çanta hazırlığı talimatını veriyor.  Yanık renkli camlı ya da perdeli olan , bagajı büyük bir araba sipariş ediyor.

Para teslim alındıktan sonra Medet Yanık’ı arayan çalışanı “10 Euro var, 1,5 dolar var” diyor.

“BAKAN ARADI EŞŞOĞLUEŞŞEK HIZLANDI”

25 Aralık soruşturmasının delillerine göre Nihat Özdemir rüşvet olarak vereceği 100 milyon doların  68 milyon dolarını kamu bankası olan Ziraat Bankası’ndan kalanı da Arap Türk Bankası’ndan kredi olarak kullanmış.

Kolin İnşaatın sahibi Celal Koloğlu ise 100 milyon doların tamamını iki parti halinde Ziraat Bankası’ndan kredi olarak almış.

Tarih 20 Eylül 2013

Saat 19.49

Mehmet Cengiz ile Ömer Sertbaş telefonla görüşmektedirler.

Mehmet Cengiz Binali Yıldırım aracılığıyla yaptıkları siyasi baskının sonuç vermesinden çok memnun şekilde konuşuyor : “Bak o Genel Müdürü bakan aradı ya eşekoğlu eşek hızlandı ha yani bu Bakana arattırdık iyi oldu ama ona çok ihtiyacımız vardı”

Deliller rüşvet olarak Ziraat Bankası’ndan çekilen kredilerin Bakan Binali Yıldırım’ın talimatıyla alındığını tartışmasız olarak gösteriyor.

Ziraat Bankası Genel Müdürü Hüseyin Aydın ve yardımcısı Ömer Baktır’da konuyu birinci elden biliyorlar.

Bir gün sonrası.

21 Eylül 2013

Saat 11.25

Mehmet Cengiz ile Nihat Özdemir’in halen internette dolaşan ses kaydı.

Özdemir “İnşaallah Ziraat’ta bir problem çıkmaz” derken  Cengiz “yok şimdi Ömer’i çağırdım geliyor” diyor.

Mehmet Cengiz’in ‘çağırdım Ömer’i geliyor’ dediği bir kamu bankası olan Ziraat Bankası’nın genel müdür yardımcısıdır.

4 gün sonrası

25 Eylül 2013

Saat 13.29

Mehmet Cengiz Ziraat Bankası Genel Müdürü Hüseyin Aydın ile görüşüyor.

Cengiz “ Şimdi Ömer Bey’le konuştum da şu konuyu Hüseyin Abi uzatmayalım onu bir halledelim biliyorsun konuyu be” diye konuşuyor.

Hüseyin Aydın ise “baş göz üstüne abi onda bir sorun yok hallederiz” cevabını veriyor.

Telefon kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla Kolin ve Limak için alınacak olan kredileri de Mehmet Cengiz takip ediyor.

3 Ekim 2013

Saat 11.33

Mehmet Cengiz ile Cemal Kalyoncu krediler hakkında konuşuyor. Krediler çıkmadığı için işadamları gergindir.

Aynı gün öğleden sonra 15.05

Mehmet Cengiz Ziraat Bankası Genel Müdür yardımcısı Ömer Baktır ile görüşmektedir.

Cengiz “ ya birşey diyecem o tamam mı o arkadaşların işi” diye kredilerin akıbetini soruyor.

Baktır ise “ yönetimden geçirdik şimdi biz de ee birisinin 35 milyon dolar limiti vardı birisinin 40 milyon dolar limiti vardı Mehmet abi. Toplam 100’e taşıdık yani 60 ve 60’ar milyon dolar verdi bi iki ben Limak’a Arap Türk’ten 30 milyon dolar para çıkarttım. Öbürüne de çıkartıyorum 15 20 güne “ cevabını veriyor.

“BİNALİ KALIRSA YAŞADIK”

İşadamları kredilerin çıkmasından mutludur.

Mehmet Cengiz Celal Kuloğlu’nu arar.

Tarih 03 Ekim 2013

Saat 15.12

Ziraat Bankası yöneticisi ile görüşmeden iki dakika sonrası.

Mehmet  Cengiz kredilerin çıktığını haber verir. Koloğlu’da rahatlamıştır.

Cengiz Binali Yıldırım’ın yerinde kalmasının kendileri için çok iyi olacağını söyler. “ ama hakkaten iyi oldu bir şey Binali kalırsa yaşadık. Vallaha Binali kararlı gördüm dün Binaliylen beraberdim”

Bir gün sonrası

4 Ekim 2013

Saat 11.53

Mehmet Cengiz ile Ömer Baktır görüşmektedir.

Uzun görüşmenin detayları işadamlarına kredi vermek için Ziraat Bankasını kanunları nasıl zorladığını, arkasından dolaştığını bütün boyutlarıyla ortaya koyuyor.

Cengiz “ Ben ıı bir tek Celal’e söyledim git dedim Ömer Bey’len bir görüş dedim”

Baktır “ Neredeyse 5 milyon dolar mı eksik kaldı, biliyorsunuz ben Araptürk’ten 30 bu tarafta da 69 yaptık biliyorsunuz “

Konuşmaya genel müdür Hüseyin Aydın da dahil olur.

Aydın “ 98’e kadar geldik abi imkan ağladık. Hala 2’ye bile ağlıyorlar Mehmet abi bak basacam kalayı (gülüyor) Bi de hiç kimse anlamasın diye kimse anlamadı zaten bir de vadeyi kısa tuttuk ama sonra vereceğiz sen bu süreci idare et tamam” diyor.

Cengiz “ama iyi de baba gözünü seveyim olayı biliyorsun da” diyerek sürecin kendi istekleri dışında geliştiğini hatırlatıyor.

Aydın “ Ben sana dedim bak bunların hiçbirinin projesiz hiç bir yerde bu limitleri yok ya bak ben bunlardan.. Sırf ayıp olur diye ben bunlardan şey istemedim gayri menkul falan ayıp olur diye.”

İşadamları ile Ziraat Bankası yöneticileri arasında çok sayıda görüşme var. Bu görüşmelerin özeti şöyle : Genel Müdür Hüseyin Aydın ve yardımcısı Ömer Baktır konudan detayıyla haberdarlar. Yani söz konusu kredilerin medya devri için verilecek rüşvetler olduğunu biliyorlar. Binali Yıldırım ve yardımcısı Ömer Sertbaş siyasi güçlerini yolsuzluğa araç olarak kullanmaktadırlar.

9 Ekim 2013

Saat 11.12

Celal Koloğlu ile Ömer Sertbaş konuşmaktadır.

Hangi işadamının ne kadar parayı ödediği, ne kadar parayı ne kadar zamanda ödeyeceğine dair uzun ve detaylı bir görüşme yapıyorlar.

Rakamlara boğmamak için konuşmanın içeriğine girmeyelim. Merak edenler için söz konusu tape internette mevcut.

Konuşmalardan anlaşıldığı şekliyle: 9 Ekim 2013 itibariyle Celal Koloğlu 60 milyon dolar , Mehmet Cengiz 60 milyon dolar para göndermişler. Nihat Özdemir 7 Ekim’de 30 milyon dolar göndermiş, 30 milyonu da göndermek için hazırlamış.

Yıldırım’ın danışmanı Koloğlu’ndan “ödemelerin dökümünü” istiyor bu talebinde ‘yukarıdan’ geldiğini söylüyor.

Görüşmede İbrahim Çeçen’in vermesi gereken paraya dair Sertbaş “o ondan kurtulma şansı var mı ? Yani burası güya kendi kafasına göre. Gerekirse yurtdışından getirip ödeyecek” diye konuşması işadamlarının dan toplanan paranın ‘üst bir iradenin’ kararı olduğunu teyit ediyor.

9 Kasım 2013

Saat 10.43

Mehmet Cengiz ile Ömer Baktır görüşmektedir. Cengiz Bakan Binali Yıldırım’ın kendisini çağırıp işlerin neden bitmediğini sorduğunu aktararak yaşadığı rahatsızlığı vurguluyor.

Ziraat  Genel Müdür Yardımcısı Baktır ise “Biz onların limitleri falan Arap Türk bilmem ne biliyorsun yaptık Mehmet abi ama orda fiyat nedeni ile kullanmıyor ıı şey Limak, Kolin’in de bu hafta çıkıyor limiti” diye cevap verip gelişmeleri özetliyor.

4 gün sonra Cemal Kalyoncu ile Limak Yöneticisi Sezai Bacaksız görüşmektedirler.

Saat 17.35

Sezai Bacaksız paranın hesaba geçtiğini söylüyor. Cemal Kalyoncu ise paranın gecikmesinden duyduğu rahatsızlığı ifade ediyor.

ERDOĞAN ÇALIK’A 25 MİLYON DOLAR YOLLUYOR

25 Aralık operasyonu bazı noktalarda 17 Aralık operasyonu ile kesişiyor. Bunlardan birisi de Erdoğan ailesinin medya devri sürecine kayıt dışı ödeme yapması.

17  Aralık operasyonunun sembolü haline gelen , meşhur ‘sıfırlama’ tapesinde bu konuya ışık tutan önemli detaylar var.

17 Aralık 2013

Saat 23.15

Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan güç içerisinde defalarca görüşmüş, tüm gün süren çabalara rağmen evin alt katında bulunan paralar sıfırlanamamıştır.

Konuşmanın devamı şu şekilde :

Erdoğan: “Büyük ölçüde derken sıfırladınız mı, yoksa?”

Bilal Erdoğan “Sıfırlamadık henüz babacım. Şöyle ki, 30 milyon avro gibi bir miktar daha var. Şey yapamadık, eritemedik henüz. Şey aklına geldi Berat’ın, Ahmet Çalık’ın alacağı bir ekstra 25 milyon dolar kalmış, onu oraya verip o para gelince onu şey yaparız diyorlar. Üstüyle de Şehrizar’dan daire alabiliriz. Sen nasıl bakarsın baba ?”

Erdoğan “Tamam yapın”

Görüşmeye göre Ahmet Çalık’ın Turkuvaz Medya’nın devriyle ilgili kayıt dışı ödemeden kalan 25 milyon dolarının olduğu anlaşılıyor.

Bu planın akabinde 18 Aralık sabahı 09.28’de Berat Albayrak para taşıma işlerini yapan Medet Nebi Yanık’ı arayıp para taşıma işini konuşuyor. 18 Aralık’ta Turkuvaz medyaya para taşıma işi yapılıyor.

Şehrizar Konakları’ndan alınan konutlar ise medyaya yansımış hatta banka dekontu yayınlanmıştı. Sıfırlanamayan paradan 14.5 milyon dolara Şehrizar Konaklarından 6 daire alınmış ve işlemi ailenin avukatı Ömer Faruk Akbulut yapmıştır.

“BİZ KERİZ DEĞİLİZ VERİLMESİ GEREKİYOR Kİ VERİYORUZ”

27 Eylül 2013

Saat sabah 09.22

Mehmet  Cengiz ve Ömer Faruk Kalyoncu-Hayrettin Özaltın görüşmektedir.

Halen internette bulunan görüşme kaydına göre Cengiz Özaltın’ı arayıp “paranın hazır olup olmadığını” soruyor. Özaltın ise “yok önümüzdeki hazırlayacam niye hayırdır” diye cevaplıyor.

Cengiz  devamında “para lazım da ben teslim ediyorum para da, ya bir gün ver de adamlara gün diyeyim” diyor. Özaltın ise “ya ben Ömer ile konuştum Ömer bana dönecekti” diyor.

Cengiz “ya şimdi sen bana şimdi tam bana net de yani para vermek ile ilgili sıkıntı var mı ?” diye soruyor. Özaltın ise “yok vermekle ilgili sıkıntı yok da o şeyi şey yapacaz da yani yolu tam tespit edemedim anladın mı yani üstüme mi almayayım şirket adına mı alayım nasıl alayım nerden şey yapayım yoksa problem yok” diye cevap veriyor.

Cengiz “ya senin paran azdır da kardeşim bir şey değil ki ya biz biz 100 veriyoruz” diyerek tepki gösteriyor. Özaltın resmi kayıtlarda nasıl gösterileceğine dair endişelerini dile getirince Mehmet Cengiz çok bilinen küfürlerini sıralıyor.

Konuşmanın devamı kağıt üzerinde yapılacak oyunlar ve naylon şirketin detaylarına ilişkin. Dediğim gibi kayıt internette var merak eden oradan tümünü dinleyebilir.

Aynı gün.

Mehme Cengiz tekrar Hayrettin Özaltın’ı arıyor. Saat 09.54 Cengiz bol küfürlü konuşmalarla (Kayıt internette var) Özaltın’a yükleniyor.

Özaltın “yav bir şey değil de şey değil ki kardeşim. Ben nasıl taşıyacağım, nerede vereceğim, nasıl vereceğim nerde parayı getireceğim yav” diyor. Özaltın illegal işlerden duyduğu rahatsızlığı dile getirmeye devam edince Mehmet Cengiz yine küfürler ediyor.

Bir sonraki aşamada “ Biz de o keriz değiliz verilmesi gerekiyor ki veriyoruz. O parayı yolda bulmuyoruz ya” diyor.

Telefon görüşmelerinden çıkan tablo özetle şöyle: Hayrettin Özaltın medya devriyle ilgili 20 milyon doları kayıt dışı ve nakit olarak vermeyi planlıyor. Ödeme takvimini ise Binali Yıldırım’ın danışmanı Ömer Sertbaş yapmaktadır. Paraları teslim alma görevi ise Ömer Faruk Kalyoncu’da dır. Cengiz’in “biz de o keriz değiliz verilmesi gerekir ki veriyoruz, o parayı yolda bulmuyoruz ya” söylemi de verdikleri paranın rüşvet olduğunu teyit eden başka bir veri.

YARIN: GÖREV TAMAM REİS

‘Erdoğan’ın dili’nden 25 Aralık [Yazı Dizisi-1]

[Adem Yavuz Arslan] 26.12.2019 [TR724]