Siracettin’i bir de öğretmeninden dinleyin [Ahmet Dönmez]

California’da yatırım vaadiyle topladığı onmilyonlarca dolar parayı alıp kayıplara karışan 40 yaşındaki Siracettin Murzayef, Gülen Hareketi içerisinde tartışılmaya devam ediyor.

Murzayef, cemaatin Tacikistan’daki okullarından Tursunzade Türk Lisesi mezunu.

1994 yılında okula girip 1998’de mezun olmuş.

Kendisini, eski öğretmenlerine sorup bir de onların ağzından dinlemek istedim. Tacikistan’da en uzun süre kalan öğretmenlerden biri olan Sabahattin Günay, Siracettin Murzayef’i iyi tanıyanlardan. Kendisi 1993 yılında Tacikistan’da göreve başlayıp bir kaç yıl öncesine kadar burada kalmış bir eğitim gönüllüsü.

Tursunzade Lisesi’nde tarih ve coğrafya derslerine girmiş. Uzun yıllar yöneticilik de yapmış bir öğretmen.

Siracettin Murzayef deyince, “O zaman da bu tür üçkağıt işlere yatkın bir çocuktu. Bu yüzden çok kulağını çektiğim talebelerden biridir.” diyor.

Nedenini anlatırken bizimle şunları paylaşıyor: “Sınıf başkanlığı yapıyordu. Derse giren öğretmenler, ‘Herkes tam mı?’ diye sorduğunda ‘Tam’ derdi. Meğer bazı arkadaşlarına ‘Siz çarşıya gidin, ben sizi idare ederim’ dermiş. Bunu öğrendiğim zaman çok kızmıştım.”

Aradan uzun yıllar geçtikten sonra 2012 yılında Amerika’ya gittiğini anlatan Günay, orada eski öğrencisinin oto galerisi açtığını öğrenmiş. “Arkadaşlar, ‘Seracettin çok iyi işler yapıyor, çok da güzel hizmet ediyor‘ dediler. Ben de kendi kendime sitem ettim, bu arkadaş hakkında yıllar önceki bazı olumsuz düşüncelerimden dolayı kendimi ayıpladım. Hatta 2013’ten sonra bir kaç kere telefonda görüştük kendisiyle. Fakat bu son olaylar patlayınca anladım ki aslında özdeki bazı şeyler değişmiyor. Seracettin uyanık çocuk. İyi himmet vermiş. Çok iyi himmetler vermiş. Haftanın yedi günü de eve misafir almış. O kadar çok misafir ağırlamış ki artık yenge patlama noktasına gelmiş. Görünen o ki Seracettin Hizmet gönüllüsü insanların yumuşak karınlarını iyi bulmuş.” ifadelerini kullanıyor.

Sabahattin öğretmen, Murzayef’in paraları Güney Amerika’ya götürdüğü tahmininde bulunurken “Ama tek başına olduğunu düşünmüyorum. Paranın bir miktarının Tacikistan’a gittiğini de biliyorum” diye ekliyor.

Yalnız eski öğrencisi ile ilgili bir şerh de düşüyor: “Baştan niyeti dolandırıcılık mıydı yoksa ilk başta hakikaten ticaret yapmaya çalışıyordu da belli bir noktadan sonra işin içinden çıkamayınca mı bu yola mı müracaat etti, bilemiyorum.”

Hemen ardından, “Şeyh uçmaz mürit uçurur derler ya hani, burada da acaba birileri Seracettin’e fazla mı yükler yüklediler, haketmediği kadar paye verip gaz mı verdiler, hesapsızca paralarla yoldan mı çıkardılar acaba?” diye sormadan edemiyor.

Sabahattin öğretmenin asıl altını çizmek istediği nokta ise şöyle: “İnsanlar ticaret yaparken ticareti kurallarına göre yapmalılar. Bakara suresi 282. ayette Cenab-ı Hakk tam yedi defa ‘yazın’ diyor. İnsanlar muhakkak birilerine danışıp istişarede bulunabilirler ama ticareti kendi kurallarına uygun yapmak gerekir. Yani ticaret ahlakı içerisinde, kayıt altına alarak, bu işin ehli ticaret erbabı insanlara danışarak, hatta mümkünse bu iş için kurulan profesyonel danışma firmalarına para verip fizibilite çalışması yaptırarak adım atmalılar. Yoksa sadece ‘Falan abiye sordum, filanı tavsiye etti’ gibi argümanlarla iş yapmak zarara baştan razı olmaktır. Baksanıza yıllardır ticaret yapan insanlar bile bu tongaya düşmüş. Çünkü Seracettin çok cazip fiyatlar veriyormuş. Dolayısıyla bu tür söylentilerle, altı boş vaatlerle, ticaretin gerçekleri ile örtüşmeyen rakamlarla hareket etmek yerine sağlam ve yazılı anlaşmalarla hareket etmek en doğrusu.”

[Ahmet Dönmez] 16.2.2020 [https://www.ahmetdonmez.net]

Ağır ceza üyesi hakim: Beraat vermememiz için sürekli uyarı yapılıyor!

Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlyas Doğan, ağır ceza mahkemesi üyesi olan hakim bir öğrencisinin söylediklerini sosyal medya hesabında paylaştı. Doğan’ın paylaşımı, sözde ‘f.tö’ davalarında yapılan soruşturma ve yargılamaların tamamen siyasi olduğunu da gözler önüne serdi.
Gazeteci-televizyoncu Çağlar Cilara’nın ‘Bir değil, milyonlarca insan mağdur edildi bu süreçte. Adalet Bakanı bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama tam söyleyemiyor.” tweet’ini alıntılayan Doğan, şu ifadeleri kullanıyor: “Bir öğrencimle 3 ay kadar önce bir kafede karşılaştık. İstanbul’da Ağır ceza üyesiymiş. Örgüt iddiasına dayalı sanıklara berat vermememiz için sürekli tenbihat yapılıyor, vicdanımız rahat değil diye yakındı. Yeni Türkiye hakimleri bile vicdanen rahatsız. Sn. Bakan!”

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, önceki gün yaptığı açıklamada, “Suçla ve suçlulukla mücadele ederken masum insanları incitmemek gerekir. Bir tek masumun bile haksız şekilde suçlanmasına, gereksiz işlemlerin muhatabı olmasına da asla tahammül edemeyiz.” ifadelerini kullanmıştı.

[TR724] 16.2.2020

Zindaşti olayı gösterdi ki; Saray f.tö sopasıyla yargıyı hizaya getiriyor

Uyuşturucu baronu İranlı Zindaşti’nin Saray’ın başdanışmanı Burhan Kuzu’nun yargıya baskısı sonucu tahliye edilmesi, siyasetin yargı üzerindeki baskısını yeniden tartışmaya açtı. İki eski savcı Hasan Dursun ve Mehmet Özkan, ‘Hukuk Penceresi’ adlı YouTube kanalında bu konuyu değerlendirdi.

Kendisini ‘devrik savcı’ olarak tanımlayan Hasan Dursun, siyasetin yargıyı çepe çevre sardığını söylüyor. Dursun’a göre Saray, emir ve talimatlarını yerine getirmeyen hakim ve savcıları ‘f.tö’ sopası göstererek hizaya getiriyor. Saray’ın istediği kararları vermeyen hakim ve savcılar ‘f.töcü’ olmakla tehdit ediliyor.

HER ADLİYEDE SARAY’IN BAĞLANTI NOKTALARI VAR

Hasan Dursun’un açıklamalarından bazı bölümler şöyle: “Yargı siyaset tarafından çepe çevre sarılmış durumda. Her adliyede, bir şekilde HSK’ya, Saray’a bağlantılı olarak iş yapan bağlantı noktaları var. HSK tarafından 2014 sonrasında atanan hemen hemen tüm başsavcı ve komisyon başkanlarının yazılı olmayan görevlerinden bir tanesi, siyasilerin ilgilendiği davalarla ilgili doğrudan bağlantı noktaları olmaları. Diğer tüm hakim ve savcılar bu ‘bağlantı noktaları’ üzerinden kontrol ediliyor.”
SEN TAHLİYE ET, BİZ ARKANDAYIZ!

“Zindaşti’nin tahliye kararını veren hakim (Cevdet Özcan, HSK’ya verdiği ifadede) diyor ki, ‘Kadir Topbaş’ın damadı Ömer Faruk Kavurmacı hakkında tahliye kararı verdiğim için medyada ‘f.töcü’ diye yaftalandım. Burhan Kuzu, Zindaşti’nin tahliyesi için beni arıyordu. Kuzu’ya ‘Zindaşti aynı zamanda ‘f.tö’yle suçlanıyor. Ben bununla ilgili tahliye kararı verirsem yine aynı şeylerle suçlanırım’ dedim. Burhan Kuzu ise bana teminat veriyor. ‘Sen tahliye kararı ver, biz senin arkandayız. Kesinlikle bu suçlamadan dolayı sana bir yaptırım uygulayamaz.’ dedi.

SARAY İSTEDİĞİ HAKİMİ ‘F.TÖCÜ’ İLAN EDEBİLİR

“Buradan iki anlam çıkıyor; Saray istediği hakim ve savcıyı f.töcü yaftasıyla etkisiz hale getirip ihraç etme gücü ve potansiyeli var. Hakimler ve savcılar üzerinde bunun ciddi bir korkusu ve baskısı var. Çünkü şu anda oluşturulan kriterler çerçevesinde f.töcü yaftası vurulamayacak hiç kimse yok. Dolayısıyla oluşturulan bu kullanışlı sopa yargıyı hiza getirmek için kullanılan etkin bir silah haline dönüştürülmüş vaziyette. Cevdet Özcan da bunu söylüyor; “Bana f.töcü derler diye bu adamı tahliye etmedim ama Saray gücünü kullanan Burhan Kuzu bana teminat verdi. Seni bundan dolayı ihraç edemezler diye”

VİDEONUN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN


[TR724] 16.2.2020

Yüzde 50 çalışan tek böbreğini de cezaevinde kaybetti [Sevinç Özarslan]

Üçüncü evre böbrek hastası Ramazan Sarıkaya, yüzde 50 çalışan tek böbreğiyle girdiği cezaevinde onu da kaybetti. Doktorların ifadesine göre artık nakil yapılması gerekiyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL– Şubat 2019’dan bu yana Balıkesir Kepsüt Cezaeevinde tutuklu bulunan Ramazan Sarıkaya (50), böbrek nakli yapılacak hale geldi. Bir böbreği 1997’de askerdeyken alınan Sarıkaya’nın ikinci böbreği yüzde 50 çalışıyordu. Cezaevine girdikten sonra o böbreğin işlevi de birdenbire yüzde 30’a düştü. Bir ay önce kontrole götürülen Sarıkaya’ya doktorlar “Artık nakil yapılması lazım” dedi.

40 KİŞİLİK KOĞUŞTA KALIYOR

Sarıkaya’nın eşi Müzeyyen Sarıkaya, “Doktor, eğer ortamı sağlıklı olursa yüzde 30’luk böbrek onu uzun süre götürür demişti. Yemesi, içmesi, tuvalet ihtiyacı bunlar böbrek hastaları için önemli. 40 kişi kalıyorlar koğuşta. 2-3 tuvalet var. Sıra gelene kadar vakit geçiyor. Böbrekte ürenin durmaması lazım. Hijyenik bir ortam değil.” ifadelerini kullandı.

“ÖLÜNCE Mİ TEHLİKE VAR DİYECEKLER”

Eşinin, Kasım ve Aralık 2019’da Balıkesir Şehir Hastanesine iki kez götürüldüğünğü söyleyen Müzeyyen Sarıkaya, “İlk götürdüklerinde doktor rapora ölüm tehlikesi yoktur yazmış. Bunun sınırı nedir? Ne kadar ömür biçtiler ki, ölüm tehlikesi yok deniliyor. Yüzde 50 çalışan böbrek nasıl yüzde 30’a düştü, şimdi nasıl nakillik hale geldi. Bir ay önce gittiği doktor artık nakil yapılması lazım dedi. Ölünce mi tehlike var diyecekler. Buradaki kasıt nedir? Ortada bir suç yok, suç varsa bir yıldır mahkemesi neden sonuçlanmıyor. Bunlar içimizde hep bir ukde. Bunların hesabını kim verecek? Geri dönüşü olan bir hastalık değil. Çırpınmamız bundan dolayı.” diye konuştu. Müzeyyen Sarıkaya, ev hapsi ve ceza ertelemesi gibi seçenekler varken neden bunların uygulanmadığını da sordu.

Özel bir yurtta idarecilik yaptığı için Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Sarıkaya’nın davası, 5 kez mahkemeye çıkmasına rağmen henüz sonuçlanmadı.

GERGERLİOĞLU’NUN SORU ÖNERGESİ

Ramazan Sarıkaya ile ilgili 18 Ocak 2020’de TBMM’ye soru önergesi veren HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, Anayasanın 98. ve TBMM İçtüzüğünün 96. ve 99. maddeleri gereğince Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’e cevaplaması için 14 soru sordu:

1- Ramazan Sarıkaya isimli yurttaşın ağır hasta bir şekilde Balıkesir Kepsut L Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olduğu iddiası doğru mudur?

2- Bu iddialar doğruysa Ramazan Sarıkaya isimli yurttaşın hastalığı ne durumdadır?

3- Bu iddialar doğruysa 5275 sayılı kanun çerçevesinde tahliye edilmeme gerekçeleri nelerdir?

4- Ramazan Sarıkaya isimli yurttaşın böbrek hastası olduğu iddiaları doğru mudur?Eğer doğruysa tedavisi ne şekilde yürütülmektedir?

5- Ramazan Sarıkaya isimli yurttaşın tutuklandıktan sonra % 50 olan böbrek işlevinin % 35’e düştüğü iddiaları doğru mudur? Eğer bu iddialar doğruysa Ramazan Sarıkaya isimli yurttaşın böbrek işlevi neden % 35’e düşmüştür?

6- Ramazan Sarıkaya isimli yurttaşın böbrek hastası olduğu iddiası doğruysa diğer mahpuslardan farklı bir şekilde yemeği,içeceği ve hijyeni farklı mıdır?

7- Ramazan Sarıkaya isimli yurttaş cezaevinde kaldığı için kalan böbreğini kaybetmesi halinde sorumlu ya da sorumlular kim ya da kimler olacaktır?

8- Ramazan Sarıkaya isimli yurttaşa diyet raporu hazırlandığı iddiaları doğru mudur?

9- Bakanlığınıza iletilmiş bu konuyla ilgili şikayet var mıdır?

10- Son 3 yılda ağır hasta tutuklular için yapılmış çalışmalar nelerdir?

11- Son 3 yıldır Cezaevleri’nde çalışan personellerle ilgili açılan soruşturma sayısı kaçtır ve bu soruşturmaların akıbeti ne durumdadır?

12- Son 5 yılda cezaevlerinden hastalık nedeniyle tahliye olan kişi sayısı kaçtır ?

13- Son 10 yılda cezaevlerinde böbrek hastası olup böbreğini kaybeden yurttaş sayısı kaçtır?

14 Son 10 yılda cezaevlerinde böbrek hastası olup tahliye olan yurttaş sayısı kaçtır?

GEREKLİ İŞLEMLER BAŞLATILDI

Gergerlioğlu, soru önergesinden sonra Balıkesir’deki yetkili makamların Sarıkaya’nın tahliyesi için gerekli işlemleri başlattığını da iki gün önce duyurdu.

[Sevinç Özarslan] 16.2.2020 [BoldMedya]

Maaşından fazla elektrik faturası geldi

Şanlıurfa'da Türkiye gerçeklerini gün yüzüne çıkartan bir gelişme yaşandı. 82 yaşında ve yatalak hasta olan bir vatandaşa 764 lira elektrik faturası geldi. Soğuk kış günlerinde elektrikli soba ile ısınan Belet’in, aylık maaşı ise 700 lira.

Şanlıurfa’da yaşayan 82 yaşında yatalak hasta Hatice Belet’e 764 lira elektrik faturası geldi. Soğuk kış günlerinde elektrikli soba ile ısınan Belet’in, aylık maaşı ise 700 lira.

AKP’li yöneticilerin “Avrupa bizi kıskanıyor”, “Avrupa’dan iyiyiz” dedikleri Türkiye’de vatandaşın yüzde 43’ü askeri ücretle çalışıyor. Gıdaya yüzde 54, elektriğe yüzde 71, doğalgaza yüzde 58, vergi, ceza ve harçlara yüzde 22,8 zam yapıldı. Askeri ücrete yapılacak zam görüşmeleri sırasında Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk,  “Avrupa’dan iyiyiz” demişti.

Ancak acı tablo, havaların soğumasıyla gün yüzüne çıktı. Şanlıurfa’nın Eyyübiye ilçesinde ikamet eden 82 yaşındaki Hatice Belet, evine gelen 764 TL’lik elektrik faturasıyla adeta şok oldu. Evinin tüm ihtiyaçlarını, devletten aldığı 700 TL’lik yaşlılık maaşıyla karşılamaya çalışan Hatice Belet’in oğlu Ali Belet, Şanlıurfa elektrik dağıtım firması olan Dicle EPSAŞ’a giderek itirazda bulundu. Ancak tüm çabalara rağmen itiraz kabul görmedi.

Milli Gazete’den Ali Çağlar Tınbek’in haberine göre; son iki aydır faturaların yüksek gelmesinden şikâyetçi olan Ali Belet, “Annem bir göz odada yaşıyor. Yatalak bir insan olduğu için günde 8 saat elektrikli soba yakıyoruz. Annemin komşularına 40 ile 300 TL arasında gelen elektrik faturası, bize iki ayda bin 300 TL’ye yakın bir ücret geldi. İtiraz ediyoruz, kabul bile görmüyor” dedi.

“BU ZULÜM ARTIK BİTSİN”

“Annemin üzerinde oturan komşusu çocuklu aile olmasına rağmen 40 TL’ye yakın elektrik faturası gelmiş” diyen Belet, “Bir diğer komşusu iki evde elektrik kullanıyor. Onlara 250 TL ile 350 TL fatura gelirken, neden annemin oturduğu evdeki bir göz odaya önce 540 TL, sonra da 764 TL elektrik faturası geliyor. Bu durumu anlayamadım. Bu kadın 700 TL yaşlılık maaşı alıyor. Bu faturayı ödeyemiyor bile, ödese de bir ay boyunca ne yiyip ne içecek. Bu zulümdür, haksızlıktır. Burası işletme değil, kafe değil, işyeri de değil, bir ev, onun da bir göz odasında yanan sadece bir sobaya 764 TL elektrik faturası geliyor. Bizim bu faturayı ödeyecek gücümüz yok. Bu gelen faturalar açıkça zulümdür. Buradan yetkililere sesleniyorum. Bu zulmü artık durdursunlar” diye konuştu.

[Samanyolu Haber] 16.2.2020

‘Siyasi ayak’ listesini Başbuğ yaptı iması: İsterse, listeyi bulur, çıkarır

Erdoğan: Eğer o -siyasi ayak- liste kimde?' diye sorulursa... malum zat, emekli genelkurmay başkanı, rahat rahat listeyi bulur çıkarır. Mütekait olan genelkurmay başkanı, kara kuvvetleri komutanına sorarsa gereken cevabı zaten alması lazım.'

KRONOS -16 Şubat 2020

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Pakistan ziyareti dönüşünde uçakta gazetecilere açıklamalarda bulundu, soruları yanıtladı.

Erdoğan, bir gazetecinin “Kılıçdaroğlu ‘Darbe olsaydı kimin hangi görevde olacağı belli değil miydi?’ diye size soruyor. Sanki liste sizdeymiş gibi’ sorusu üzerine İlker Başbuğ’u kast ederek ‘Malum zat, emekli genelkurmay başkanı, rahat rahat listeyi bulur çıkarır.’ ifadesini kullandı.

Erdoğan ”Eğer o liste kimdedir?’ diye sorulursa, o listenin kimde olduğu cevabını kendisinin vermesi lazım. Niye? Zaten o listeyi beraber hareket ettikleri kişiler hazırladılar. Bunlar, malum zat, emekli genelkurmay başkanı, rahat rahat listeyi bulur çıkarır. Bu listeyi bizim düzenlediğimizi söylemek kadar süreci sulandıran bir yalan olamaz. Bunu az önce ifade ettiğim gibi, mütekait olan genelkurmay başkanı, kara kuvvetleri komutanına sorarsa gereken cevabı zaten alması lazım.’ dedi.

İlker Bağbuğ’u kendi döneminde TSK içindeki Gülen cemaati mensuplarını ihraç etmemekle suçlayan Erdoğan ‘Sayın Başbuğ’a soruyorum. Muhatap almak istemem ama sormak zorundayım. Kara Kuvvetleri Komutanlığın döneminde, Genelkurmay Başkanlığın döneminde acaba kaç FETÖ’cüyü ihraç ettiniz? ‘Şu kadar kişiyi ihraç ettik’ de. Rahmetli oldu Yaşar Paşa döneminde kaç kişiyi ihraç ettiniz? Söyleyin, öyle bir şey yok.” ifadelerini kullandı.

İlker Başbuğ’un yargılanmasının da askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasına dair düzenleme ile mümkün olduğuna dikkat çeken Erdoğan, ‘Askeri mahkeme kalkıp da İlker Başbuğ’u yargılayabilir miydi veya Yaşar Paşa’yı yargılayabilir miydi? FETÖ’den dolayı mahkum olanlara aldıkları cezaları askeri mahkeme verebilir miydi?’ diye sordu.

Erdoğan, bir gazetecinin, “Askeri mahkemeler kaldırılmasaydı 15 Temmuz gecesi, ‘Darbecileri tutuklayın’ emri verebilirler miydi?” sorusu üzerine de “Mümkün değil çünkü emrinde olduğu bir makam. Ayrıca o listelere baktığınız zaman kimi görüyorsunuz? İşte o talimatı verenleri görüyorsunuz. Onların şimdi bir kısmı içeride, bir kısmı öyle veya böyle zannediyorum çıkanlar var. Tablo bu ama tek soru: bir mahkeme başkanı albay acaba kalkıp da Sayın Başbuğ’u yargılayabilir mi? Veya ona ceza verebilir mi?’ dedi

[Kronos.News] 16.2.2020

Üç-beş demeyelim, boş geçmeyelim [Necati Kola]

Türk futbol kulüpleri borç batağında debeleniyor. Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor'un toplam borcu 9.1 milyar lira. Fenerbahçe'nin ardından Beşiktaş da yardım kampanyası başlatacak: Üç-beş demeyelim, boş geçmeyelim! Ne verirsen elinle, o gider seninle!

NECATİ KOLA -16 Şubat 2020

Uruguaylı ünlü yazar Eduardo Galeano, ‘Gölgede ve Güneşte Futbol’ adlı kitabında kendisini, elinde şapkasıyla dünyayı dolaşan ve stadyumlarda “Tanrı rızası için güzel bir maç lütfen!” diye yalvaran futbol dilencisi olarak tarif ediyor. Güzel futbolla daha çok sokak aralarında ve toprak sahalarda karşılaştığını belirten Galeano, profesyonel futbolu ise her geçen gün daha zevksiz hale gelen bir oyun olarak tanımlıyor.

Profesyonel futbolun Türkiye’de birçok ülkeden daha hızlı bir şekilde daha zevksiz bir oyun haline geldiği kesin. Ülkemizde kulüplerin fanatik taraftarları olmasa kaç futbolsever sırf maç izlemek için statlara gider ki! Futbol kulüplerimiz, sınırsız yabancı transfer etmelerine ve milyonlarca Euro harcayıp borçlarını katlamalarına rağmen maalesef tribünleri dolduran sadık müşterilerini yeterince tatmin eden bir futbol ortaya koyamıyorlar. Taraftarlar, kulüplerinden hiç olmazsa senede üç-beş maç güzel futbol dilenirken; borç batağındaki futbol kulüpleri de yardım kampanyaları düzenleyerek taraftarlarından hiç olmazsa üç-beş kuruş talep ediyorlar.

‘ELEKTRİK FATURASI İÇİN BİLE PARAMIZ YOK’

Bunun son örneği, Beşiktaş oldu. Dün düzenlenen Beşiktaş Olağan Divan Kurulu Toplantısı’nda konuşan Başkan Ahmet Nur Çebi, tek yolun bağış kampanyası olduğunu söyledi: “Borcumuz 2 milyar 961 milyon 902 bin 493 lira. Elektrik faturasını ödemek için bile para yok! Bu şartlardan çıkabileceğimiz tek yol kaldı; bağış kampanyası. Herkesten destek bekliyoruz. Bizim için 1 lira da değerli, 10 bin lira da… Size söz veriyorum, başarılı olacağız!”

KULÜPLERİN ÇOĞU BORÇ BATAĞINDA

Başta Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor olmak üzere birçok kulübün Beşiktaş’tan pek de farkı yok. Birçok kulüp, UEFA’nın Finansal Fair Play kurallarından dolayı transfer yapmakta zorlanırken; özellikle alt liglerdeki birçok kulüp de futbolculara olan borçlarını ödeyemedikleri için puan silme cezaları alıyorlar. Hatta borçlarından dolayı kapanan birçok kulübümüz de var. Malatyaspor, Gaziantepspor ve Diyarbakırspor gibi… Son yapılan açıklamalara göre, Galatasaray Kulübü ve bağlı ortaklıklarının net borcu 1 milyar 610 milyon 900 bin lira. Fenerbahçe’nin borcu 568 milyon Euro (Şu anki kura göre 3,7 milyar lira). Trabzonspor’un konsolide net borcu ise 828,9 milyon lira.

KULÜPLER YASASI BİR TÜRLÜ ÇIKMAYINCA…

Borçların sürekli artmasının iki önemli sebebi var: Birincisi; taraftar ve başarı baskısıyla hesapsız ve yanlış transferler yaparak ayaklarını yorganına göre uzatmayan yöneticiler. İkincisi de yöneticilerin bir sonraki yönetime borç bırakmalarının önüne geçecek kulüpler yasasını bir türlü çıkarmayan siyasi otorite.

AMAN FUTBOLCUMUZUN PARASI GEÇ KALMASIN!

Hal böyle olunca bir noktadan sonra borçlar ödenemez hale geliyor ve kulüpler ‘pamuk eller cebe’ kampanyası başlatıyor. Bu kampanyalardan biri yakın zamanda ‘Fener Ol’ sloganıyla Fenerbahçe tarafından başlatılmıştı. Halen resmi web sitesinden bu kampanyayı devam ettiriyor Sarı-Lacivertli kulüp.

TV8’de Acun Ilıcalı ile birlikte başlatılan kampanya eleştirilmişti de aynı zamanda. Milyon Euro’lara oynayan, villada yaşayan, lüks arabalara binen futbolcuların parasını ödeyebilmek için asgarî ücretle çalışan, evine ekmek götürmekte zorlanan insanlardan taraftarlık duyguları kullanılarak para istendiği için…

BAŞI SIKIŞAN TARAFTARI HATIRLIYOR!

Başı sıkıştığında taraftarların duygularını paraya tahvil etmek isteyen kulüpler sadece Beşiktaş ve Fenerbahçe değil. Aralarında Beşiktaş ve Fenerbahçe’nin de olduğu kulüpler, geçmişte de bu yola başvurmuştu.

Galatasaray, 2006’da cep telefonu mesajıyla taraftarından destek istemişti. Dönemin yöneticilerinden Adnan Polat’ın çağrısı üzerine başlayan kampanyada 5 milyon dolar gelir elde edilmişti. Galatasaray camiası, 2016’da da Başkan Dursun Özbek’in çağrısıyla, “Tek Bilek, Tek Yürek” sloganıyla bir araya gelmişti. Taraftarlara 10 lira ücretle kulüp mağazalarında bileklik satışı yapılmış, bu kampanyadan 11 milyon lira gelir elde edilmişti.

Galatasaray, geçen yıl da “Sarı Cuma” parolasıyla taraftarını mali desteğe çağırmıştı. Başkan Mustafa Cengiz, taraftarlardan kulüp mağazasından alışveriş yapmasını istemişti.

Beşiktaş ise 2011-12 sezonunda “FEDA” sloganıyla tasarruf tedbirleri almıştı. Futbolculardan maaşlarında indirime gitmesi istenmişti. Transferde genç ve maliyeti düşük futbolcularla öncelik verilmiş, “FEDA” yazılı ürünler Beşiktaş mağazalarında satışa sunulmuştu.

Kocaelispor’dan Orduspor’a, Karabükspor’dan Eskişehirspor’a çok sayıda Anadolu kulübü de maddi kaynak sağlamak için kampanyalar düzenlemişti. Bu kulüplerden biri de Trabzonspor’du. Bordo-Mavili kulüp, 2018 yılında “Hedef 61 Milyon Lira” sloganıyla bir yardım kampanyası başlatmıştı.

Türk futbolunun durumu buyken hâlâ yanlışlarda ısrar edilmesi gösteriyor ki taraftarlar kulüplerinden güzel futbol, kulüpler de taraftarlarından para dilenmeye devam edecek.

[Necati Kola] 16.2.2020 [Kronos.News]

Anne mezara, baba cezaevine… Çocuklar yine ortada kaldı

OHAL mağduru kanser hastası Fatma Denizkalem hayatını kaybetti. Eşi de tutuklu olan Denizkalem’in iki çocuğu vardı.

BOLD- KHK’lı Servet Denizkalem’in eşi Fatma Denizkalem yakalandığı kanser sonrası hayatını kaybetti. Eşinin cenazesine cezaevinden gelip katılan Servet Denizkalem’in çocukları artık hem annesiz hem babası kaldı.

Fatma Denizkalem’in ölüm haberini HDP Milletvekili ve insan hakları savucunusu Ömer Faruk Gergerlioğlu sosyal medya hesabından duyurdu. “OHAL tüm acımasızlığıyla devam ediyor” diyen Gergerlioğlu, “Fatma Denizkalem acılara dayanamayarak genç yasta kanser oldu. Eşi cezaevinden mezarlıga getirildi. Anne mezara girdi,çocuklar kimsesiz kaldı, baba cezaevine döndü! Kıyım sürüyor!” ifadelerini kullandı.

TANRI ŞAHİDİM OLSUN Kİ…

Denizkalem çiftinin bir erkek, bir de kız çocuğu bulunuyordu. Servet Denizkalem ve çocuklarının mezarlık başındaki görüntüleri yürek dağladı. İnsan hakları aktivisti Natali Avazyan annesinin mezarına acıyla bakan kırmızı montlu kızının fotoğrafını paylaşarak “Tanrı şahidim olsun ki, bana güvenip çocukları emanet ederseniz Fatma hanımın yerini tutamam ama çok iyi bakarım.” dedi.

[BoldMedya] 16.2.2020

Mahkemeden bekçilerle ilgili kritik karar

Bekçilerin görev sınırlarını genişletme girişimi tartışılırken Van'dan dikkat çeken bir mahkeme kararı geldi. Bekçilere kimlik göstermediği için polis tarafından maddi para cezasına çarptırılen vatandaşın itirazını kabul eden mahkeme, söz konusu cezayı iptal ederek bekçilerin kimlik sorma yetkisinin olmadığına hükmetti.

Bekçilere kimlik göstermediği için götürüldüğü polis karakolunda 187 TL idari para cezası verilen R.D.'nin itirazı kabul edildi. Para cezasının kaldırılmasına karar veren mahkeme, bekçilerin kimlik sorma yetkisinin olmadığını kaydetti.

sol.org.tr'de yer alan habere göre Van'ın Tuşba ilçesinde 3 Ocak'ta bekçilerin kent merkezindeki uygulamaları sırasında durdukları bir gençten kimlik göstermesini istedi. Bekçilerin böyle bir yetkisinin olmadığını söyleyen R.D. kimliğini bekçilere vermedi. Bunun üzerine bekçiler R.D. adlı genci İkinisan polis karakoluna götürdü.

Mezopotamya Ajansı'nın haberine göre, karakola götürülen R.D.'ye polis, "Görevle bağlantılı olarak sorulması halinde kamu görevlisine kimliği veya adresiyle ilgili bilgi vermemek" iddiasıyla Kabahatler Kanunu'na göre 187 TL para cezası kesti. Cezanın kesilmesinin ardından R.D. serbest bırakıldı.

'BEKÇİNİN KİMLİK SORMA YETKİSİ YOK'

R.D., avukatı aracılığıyla 2. Sulh Ceza Hakimliği'ne para cezasının kaldırılmasına yönelik başvuru yaptı. Mahkeme, 31 Ocak'ta idari cezanın kaldırılmasına karar verdi. Mahkemenin gerekçesinde "her ne kadar itiraz eden kişi hakkında Kabahatler Kanunu 40'ıncı maddesi uyarınca kimliği bildirmemem kabahati nedeniyle idari para cezası uygulanmışsa da ve bekçilerinin vazifeleri ile ilgili olarak riayet etmeleri gereken hususları gösterir yönetmeliğin 16. maddesinde 'Bekçiler bölgeleri içinde dolaşan şüpheli şahısları takip eder ve hüviyetlerini araştırırlar' şeklinde düzenleme mevcut ise de bu düzenlemenin açık bir şekilde bekçilerin kimlik sorma hakkının mevcut olduğunu göstermediği" ifadeleri yer aldı.

İDARİ PARA CEZASI KALDIRILDI

Bekçilere "kimlik sorma yetkisine" ilişkin olarak olay tarihi itibariyle yasal düzenlemenin bulunmadığı belirtilen gerekçede şu ifadelere yer verildi:

"Her ne kadar olay tarihinden sonra buna ilişkin yasal düzenlemelere dair yasama çalışmaları bulunsa da bu düzenlemelerin hem olay tarihinden sonraki döneme ilişkin olduğu hem de olay tarihi itibariyle bekçilerin kimlik sorma yetkililerinin bulunmadığını, en azından buna ilişkin açık bir mevzuat hükmünün bulunmadığı, bu nedenle kişiye uygulanan idari para cezasının usul ve yasaya uygun olmadığı kanaatine varılmıştır."

[Samanyolu Haber] 16.2.2020

1938 Dersim katliamına ilişkin Alman belgesi ortaya çıktı: Ölü erkek sayısı 5000

Dersim katliamına dair tarihçi İsmail Küpeli’nin ortaya çıkardığı bir Alman belgesinde, “Gözle görebildiği alan içerisinde sayabildiği ölü erkek sayısı 5000 civarındaymış. 1000 kadın ve küçük çocuğu Trabzon’a getirmişler” cümleleri yer alıyor.

BOLD – Tarihçi İsmail Küpeli, Dersim katilamına ilişkin bir Alman belgesi ortaya çıkardı. Almanya Trabzon Konsolosu’nun bir Türk komutanın anlatımına dayandırdığı belgede “Gözle görebildiği alan içerisinde sayabildiği ölü erkek sayısı 5000 civarındaymış. 1000 kadın ve küçük çocuğu Trabzon’a getirmişler” ifadeleri bulunuyor.

SADECE ALMANLAR DEĞİL RUSLAR DA BİLİYOR

Gazeteduvar’dan Ayşegül Karakülhancı’nın haberine göre Küpeli, Sovyetler Birliği’nde de 1938’e dair belgeler olduğuna dikkat çekerek, “Bunlar Dersim’de 1937-1938 arası olanların başka devletlerce gözlendiğini ve bilindiğini gösteriyor” diye konuştu.

NAZİ ALMANYASINDAN GAZ SATIN ALINDI

Geçen Aralık’ta Alman devlet televizyonu ARD’de yayınlanan ‘ttt-titel thesen temperamente’ adlı programda Dersim katliamına yer verildi. Alman arşivinde ki bir belgede 1937 Hitler Almanya’sı ile işbirliği yapıldığı ve Almanya’dan zehirli gaz alındığı ve bunların Dersim’de kullanıldığı ileri sürüldü.

ARKASINDA ATATÜRK VAR DİYE VERDİLER

Programda bütün kararların ve Dersimde’de ki katliamın ardındaki ismin Mustafa Kemal Atatürk diye verilmesi Türkiye’de geniş çevrelerin tepkisine yol açtı. Kimi tarihçiler gösterilen belgelerin yeni olmadığını II. Dünya Savaşı öncesi Türkiye’nin Almanya’dan ve İngiltere’den gaz istediğini ifade etti.

BÜYÜKELÇİLİK İÇİN HAZIRLANAN RAPORDA YER ALDI

Bu tartışmaların ardından 10 Şubat’ta Dersim Katliamı ile ilgili yeni bir belge sosyal medyada yayınlandı. Belge, Almanya Trabzon Konsolosu’nun 3 Ekim 1938’de yine Almanya Ankara Büyükelçiliği için hazırladığı bir rapor.

Burada tatbikatın ana amacının dik başlı Dersim Kürtlerinin bastırılması olduğu, bu sebeple Türkiye basını ve İçişleri Bakanı’nın konuyu gündeme getirme ihtiyacı hissetmediği ifadeleri yer alıyor.

FİRAR TEŞEBBÜSÜ SIRASINDA VURULDULAR DİYE VERDİLER

Konsolosluk raporunda jandarma ve askeri karakollara yapılan bazı saldırıların, ordunun bu cezalandırma seferine çanak tuttuğu yazılmış. Raporun dikkat çeken cümleleri ise şöyle: “Silahlı olsun olmasın erkekler yığınlar halinde vuruldu. Bunu burada sadece askerler anlatmıyor, belediye hoparlöründen de 200, 500, 600 asinin ‘firar teşebbüsü’ sırasında vurulduklarını duyuruyor.

GÖZLE GÖRÜLEN ALANDA SAYABİLDİĞİ ÖLÜ ERKEK SAYISI 5 BİN

Alay komutanının şahsi açıklamasına göre, bölgede taş üzerinde taş bırakılmamış, öyle ki gelenler ne bir çatı ne de yiyecek bir şey bulabilecektir. Gözle görebildiği alan içerisinde sayabildiği ölü erkek sayısı 5000 civarındaymış. 1000 kadın ve küçük çocuğu Trabzon’a getirmişler. Çocukların yaşça büyük olanları babalarıyla aynı kaderi paylaşmışlar. Nakledilen kadın ve çocuklar deniz yoluyla batıya sürülmüş.”

NAZİLERE DUYULAN SEMPATİ SİYASETEN KULLANILABİLİR

Rapor harici Küpeli’nin paylaştığı başka bir belge de Almanya Ankara Büyükelçisi Friedrich von Keller’ın Nazi diplomatı ve savaş suçlusu müsteşar Richard von Weizsäcker’e yazdığı mektup.

17 Mayıs 1938 tarihli mektupta Türk ordusunda kimi subayların Nazilere duydukları sempatiden ve bunun siyasi açıdan kullanılabilirliğinden bahsediliyor:

TÜRKLERE KARŞI İYİ NİYETLİ YAKLAŞIM SERGİLENMELİ

“Reich savaş bakanlığına gönderilen bir başvuruda, Alman ordusunun bazı kısımlarına tahsis edilmiş on iki subaya ek olarak, on ikiye kadar ilave subaya da izin verilmesi istenmiştir. Alman Genel Kurmayı bu talebe olumsuz yaklaşmaktadır. Görüş bildirmesi istenen Büyükelçilik Askeri Ataşesi Albay Rohde ise bu konuda Türklere karşı iyi niyetli bir yaklaşım sergilenmesini tavsiye etmektedir.

ORDUDA ALMANYA’YA YÖNELİK GENİŞ BİR SEMPATİ VAR

Rohde, olumlu karşılık verilecek bu talebi, siyasi alanda Türklerden bir karşılık almak üzere bir müzakere aracı olarak kullanma fırsatı olarak görüyor. Bu görüşüne temelde katılmamın sebeplerinden biri, Türk ordusunda Almanya’ya yönelik geniş bir sempatinin olması ve Alman askeri hamlelerinin yüksek bir takdir görmesidir; bu nedenle askeri çevrelerde, siyasi etkileri de hissedilen bir destek görmekteyiz. Bu açıdan Türklerin talebini sadece askeri, daha çok teknik açıdan değil, siyasi açıdan da ele alınmasını doğru bulmaktayım.”

GAZ HER ZAMAN BİR SALDIRI VE KATLİAM SİLAHIDIR

O dönem Türkiye’nin Nazi Almanyasından gaz alması normal gören tarihçilerin yaklaşımı sorulan İsmail Küpeli, şu tespitte bulunuyor:

“(Normal bir alış veriş görmek mümkün mü?) Hayır, bunu ‘normal’ bir alışveriş olarak görmek mümkün değil. Bu argümanı mesela Türkiye’nin o yıllarda aldığı başka silahlar için kullanmak mümkün. Fakat zehirli gaz bir ülkenin savunması için kullanılmadığından her zaman bir saldırı ve katliam silahıdır. Burada bir ‘normal’ olay yok.”

[BoldMedya] 15.2.2020

Yüzde 20 arttı: İşsizlik maaşına 2 milyon başvuru

Türkiye İş Kurumu’nun (İŞKUR) verilerine göre, 2019 yılında işsizlik ödeneği için başvuranların sayısı 2018’e kıyasla yüzde 19.8 artarak 1 milyon 955 bin 41 kişiye ulaştı. Buna karşın, işsizlik ödeneği almanın zorlu şartları nedeniyle bu kişilerin ancak 1 milyon 13 bin 56’sı bu ödeneği almaya hak kazandı.

Ödeneği almak için, işten atılmadan önceki son 120 gün hizmet akdine tabi olmak ve son üç yılda en az 600 gün süreyle işsizlik sigortası primi ödemiş olmak gerekiyor.

Geçen yıl işsizlik ödeneği kapsamında yapılan ödemeler ise yüzde 70.6 artarak 5.9 milyar liradan 10 milyar lirayı ulaştı. Bu rakam 2017’de 4.9 milyar liraydı.
Yine İŞKUR’un verilerine göre, 2019 yılı aralık ayında işsizlik ödeneği alan kişi sayısının toplamı 595 bin 783 kişi oldu. Bu rakam Mart 2019’da 682 bin 362 kişiye kadar çıkmıştı. Ocak 2020 verisine göre de bu sayı halen 610 bin 287 kişi.

Cumhuriyet’ten Serhat Aligil’in haberine göre, İşsizlik Sigortası Fonu’nun toplam varlığı ise yine Ocak 2020 sonu itibarıyla 131.1 milyar lira düzeyinde. Öte yandan, geçen yıl işsizlik ödeneği için başvuranlarla ilgili diğer detaylar şöyle:

Ödenek için başvuranların 1 milyon 408 bin 933 erkekler, 546 bin 108’i kadınlardan oluştu. Ödeneği hak edenlerin ise 694 bin 195’i erkek, 318 bin 861’i kadın.
En çok ödenek başvusunun yapıldığı yaş grubu 374 bin 495 kişi ile ’25-29′ yaş arasında.

[TR724] 16.2.2020

AKP İş Bankası hisselerini bu şekilde ele geçirecek

İş Bankası bulunan CHP’nin hisselerini Hazine’ye almak isteyen AKP’nin bir yol haritası belirlediği ve bunun üzerinden hareket ettiği aktarılıyor.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı başkanlığında oluşturulan komisyon, 1938 yılından beri bu konuda yapılan tartışmalar, mahkeme kararları ve CHP’nin bankadan aldığı kâr payıyla ilgili hangi tasarruflarda bulunduğunu araştırıyor. AKP yönetimi diğer taraftan da nasıl yasal düzenleme yapılabileceği üzerinde çalışıyor.

Cumhuriyet’in haberine göre, CHP’nin Atatürk’ün vasiyetine uygun hareket etmediği konusunda kamuoyu oluşturmayı planlıyor. Bunun için çeşitli argümanlar üzerinde duran AKP, ilk olarak Atatürk’ün CHP’ye bıraktığı hisselerin kaynağının Kurtuluş Savaşı için Hindistan’dan gelen paralar olduğu, bunun da bir siyasi partiye verilebilecek para olmadığı söylemini dillendirecek. Yasalara göre siyasi partilerin ticaret yapamayacağını belirten AKP, İş Bankası’nın 32 iştirake ortak olduğu, CHP’nin de İş Bankası’ndaki hisseleri üzerinden bu iştiraklere ortaklığı bulunduğu tezini işleyecek. AKP, CHP’nin İş Bankası’ndan gelen kâr payını da Türk Dil Kurumu (TDK) ve Türk Tarih Kurumu’na (TTK) verme konusunda sıkıntı çıkararak Atatürk’ün vasiyetine ihanet ettiği söylemini kullanacak.

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın son 2 yıldır zaman zaman dile getirdiği ancak somut bir adım atmadığı CHP’nin İş Bankası’ndaki hisseleriyle ilgili AKP yönetimi bu kez kapsamlı bir çalışma yürütüyor. Konuyla ilgili şu değerlendirmeler yapılıyor:

– Hindistan’dan gelen paralar: AKP yöneticileri, “Kurtuluş Savaşı sırasında Hindistan’dan gelen yardımların 500 bin TL’si kurtuluş mücadelesinde kullanıldıktan sonra bakiye kısmını Atatürk kamu malı olarak ayırıyor. Bu para devletin parasıdır. 1938’de tek parti iktidarı var. CHP demek aslında devlet demek. Atatürk güvendiği bir yol arkadaşına da verebilirdi bu görevi. Tek parti olduğu için CHP’nin bunu infaz etme kabiliyeti vardı. O dönem 3 siyasi parti olsaydı ya da Atatürk 1945’ten sonra vefat etmiş olsaydı zaten çok partili hayat olduğu için böyle bir durum olmayacaktı. CHP, sadece vasiyeti tenfiz için görevlendirilmişti” tezini savunuyor.

– Alacaklar için dava açıyorlar: CHP’nin İş Bankası’ndaki hisseler nedeniyle “biz buradan para almıyoruz” dediğini kaydeden AKP yöneticileri, “Zaten o para bir siyasi partiye verilecek para değil, kamu malı. O zaman para almadığın yerde olmanın sana menfaati nedir? Atatürk, ‘Bu devleti devlet yapan dili ve tarihidir’ diyerek Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nu kuruyor. İş Bankası’ndaki hisseler yoluyla da kâr payının bu iki kuruma verilmesini vasiyet ediyor. Ancak iki kurum, alacaklarını dava açarak CHP’den alabiliyor. TDK ve TTK alacakları için bizim bildiğimiz 3 tane dava açıyor. Alacaklarını dava yoluyla alıyor. Bu vasiyete aykırılıktır, hatta ihanettir” görüşünü dile getiriyor.

– CHP ticaret yapıyor: Siyasi Partiler Yasası’na göre siyasi partilerin ticaret yapamayacağını kaydeden AKP yöneticileri, İş Bankası’nın 2’si banka olmak üzere 32 iştirakta ortaklığı bulunduğuna dikkat çekiyor. AKP’ye göre, İş Bankası yönetiminde yer alan CHP’nin bu 32 iştirake de ortaklığı bulunuyor. AKP yönetcileri, “CHP bu 32 şirkette atama ve tayin işleri yapabiliyor” iddiasını savunuyor.

– Henüz bir karar yok: Yapılacak çalışmaların sonucuna göre İş Bankası’ndaki hisselerin CHP’den alınması konusunda bir yasa değişikliği yapılıp yapılmayacağına karar verecek olan AKP’de, “Şu anda bu konuda alınmış bir siyasi karar yok. Siyasi karar ortaya çıktığında vasiyete uygun bir formül getirilmiş olacak. Bu hisseler devletin olduğu için CHP yerine Hazine’nin temsilcilerinin yer alması gerekir” değerlendirmesi yapılıyor.

[TR724] 16.2.2020

Depremden sonra Elazığ: Cenazelerin üstünden şov yaptılar, kimse yardım almadı; nerede paralar?

Elazığ’da 24 Ocak Cuma günü meydana gelen 6,8 büyüklüğündeki depremde evleri zarar gören vatandaşlar çadırlarda ve yurtlarda kalmaya devam ediyor.

Kendilerine yardım yapılmadığını söyleyen vatandaşlar yaşadıkları duruma isyan ediyor. Bir televizyon kanalına konuşan depremzedeler, kimseden yardım alamadıklarını aktarıyor. “Herkes şovunu yaptı gitti. Ama kimse yardım etmedi. Gelip gelip gittiler tek bir yardım yok. Hani Son dakika haberlerinde paralar yatmıştı. Ne yattı, para yatmadı. ” ifadesini kullandı.

Beş nüfusa baktığını söyleyen bir kadın ise, “Cenazelerin üstünde şov yaptılar, hiç kimse para alamadı. Gündüz otelde oturuyoruz, gece yurtta kalıyoruz. Yurtta yemek filan yok. Gündüz buralardayız,. Şu ana kadar tek bir battaniye alabildik, o da üşüyordum. Tek bir yardım alamadım. Beş nüfus bakıyorum. Acun şu kadar para topladık diyor. Nerede o paralar, Nerede yardım. Hiç kimse yardım alamadı. Kimse doğru bir şey söylemiyor. Hepsi arkalarında 10-15 kişiyle geldiler gittiler. Şovlarını yapıp gittiler.” dedi.

[TR724] 16.2.2020

Raporla tespit edildi, Kızılay kurbanları dağıtmamış!

Lüks harcamalar ve yöneticilerin aldığı yüksek maaşlarla gündemden düşmeyen aynı zamanda tecavüz iddialarıyla anılan Ensar Vakfı’na 8 milyon dolarlık bağış yapan Kızılay’ın kurban bağışlarını ihtiyaç sahiplerine ulaştırmadığı tespit edildi.

7 Nisan’da gerçekleşen Kızılay Genel Kurulu’ndan önce hazırlanan denetim kurulu raporunda Kızılay’a yapılan bağışların tamamının ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmadığı ortaya çıktı. Denetim Kurulu’nun raporuna göre bağışlanan kurbanların kesilip kesilmediği araştırılırken, kurbanların kavurma yapılmadığı ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılmadığı da tespit edildi.

Ayrıca raporda, Ali Kınık başkanlığındaki Kızılay yönetiminin inceleme yapan Denetleme Kurulu’nun talep ettiği belgelerin vermediği de açıklandı. Yönetim tarafından işleme konulmayan raporun, eski yöneticiler tarafından yapılan suç duyurusunda da yer aldığı paylaşıldı.

İşte, 7 Nisan’da gerçekleşen Kızılay Genel Kurulu’ndan önce hazırlanan 4 Nisan 2019 tarihli rapordan bazı bölümler:

KURBAN: 2018’deki kurban kesim kampanyamızın yurtiçi ve yurtdışı kurban hisselerinin nerede, ne zaman kesildiğiyle ilgili olan dosyayı incelemek istediğimizde, dosyanın halen kapanmadığı, kesilen kurban etlerinin halen kavurma yapılmadığı ve dağıtımının sağlanmadığı öğrenilmiş olup bu tarihe kadar konu ile ilgili yönetim kararı ve belgeler iletilmediği için inceleme yapılamamıştır.

PERSONEL: Güçlü bir insan kaynakları yapımız olduğu halde, özel bir şirket ile sözleşme yapılarak, daha sonra 2.000.000 TL civarında yüksek meblağda ödeme yapılması karşılığında sulh ibra yoluna gidilmesi zarara yol açmıştır.

BİNA: Yeterli sayıda gayrimenkulümüz olmasına rağmen, yüksek meblağlar ödenerek yeni yerlerin kiralanmasının kurulumuzca tasvip edilmediği.

CHP ÇIĞ FELAKETİNİN RAPORUNU KAMUOYUYLA PAYLAŞTI

Diğer yandan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Van’da 42 kişinin hayatını kaybettiği çığ felaketiyle ilgili hazırladığı raporu kamuoyuyla paylaştı. CHP Ankara Milletvekili Tekin Bingöl başkanlığındaki heyet tarafından hazırlanan raporda çarpıcı tespitler yer aldı. Raporda şu tespitlere değinildi:

“İlk çığ felaketinde minibüsteki 14 kişinin 7’si kurtarılırken, 5 kişinin cansız bedenine ulaşılmış ancak kalan iki kişiye ulaşılmak için uygun zaman beklenmeden ikinci gün yapılan arama işlemlerinde ihmaller yaşanmıştır. 150’ye yakın sivil vatandaşın bölgeye alınması ve yeterli çığ çubuğu olmadan aramaya katılmaları, ihmallere neden olmuştur. Çığın olduğu alanın içinde ateş yakılması ve onlarca insanın o ateşin başında toplu halde olması bir başka ihmal olarak görülüyor.

Aynı anda birden fazla iş makinesinin yüksek desibelde çalışması sonucu çıkan gürültü, ikinci çığın oluşmasını tetikleyen faktörlerin başında geldi.”

[TR724] 16.2.2020

‘Cemaat içi’ dolandırıcılıklar ve Madoff Sendromu [Ahmet Dönmez]

‘Abi Oto’ üzerinden bir dolandırıcılık hikayesini yazdığım bir önceki yazının başlığında  “cemaat içi” ifadesini kullandığım için çok fazla alınan oldu.

Bazı şahıslar arasındaki bir uyuşmazlığın veya sahtekârlık olayının neden cemaatin geneline mal edildiğini, neden “cemaat içi” olarak adlandırıldığını soran çok okuyucu var.

Öncelikle bu ikisini birbirinden ayırarak başlayayım. Cemaatin geneline mal etmek ile “cemaat içi” ifadesi birbirinden oldukça farklı olgular.

Birincisini reddediyorum. Böyle bir cümlem veya iddiam yok. Olamaz da. Bu, aklı başında hiç bir insanın, hiç bir gazetecinin yapmayacağı bir hatadır. Genellemecilik bir kere kendimin de muhatabı olmaktan çok şikâyetçi olduğu bir hastalık.

Zaten “Bu sürecin Riphagen’leri” başlıklı ilk yazıya girerken, “Bu aslında sadece cemaate özgü bir olgu değil. Sadece Türkiye’ye ve Türk insanına mahsus da değil. Bu, insana dair bir fırsatçılık ve açgözlülük hikayesi…” demiştim.

Buna rağmen bazıları ısrarla neden cemaatin bütününe sahtekârlık isnad ettiğim algısı ile hareket ediyor, anlamıyorum.

****

İkincisine, yani “cemaat içi” ifadesine gelince…

Olay tam da bu ki…

Bunun nesine itiraz edildiğini de anlamış değilim.

Başlıkta bu ifadeyi özellikle kullandım ve tırnak içine aldım.

Çünkü yaşanan olayın karşılığı tam da bu.

Şöyle bir anekdot aktarayım: Siracettin Murzayef imzalı bu dolandırıcılık olayı ayyuka çıktığında, cemaatten birileri Amerikalı bir emekli savcıdan fikir alma ve ne yapılması gerektiği konusunda kendisine görüş sormak istiyor. Yaşananları anlatıyorlar. Amerikalı savcının ilk tepkisi şu oluyor: “Siz hangi cemaatsiniz? Bu tam da cemaat içi bir soygun modeline uyuyor.”

Neden böyle düşünüyor?

Çünkü bu savcı, Amerikalılar için, bilhassa da Yahudi cemaati için halen travmatik etkisi devam eden Madoff olayını çok iyi biliyor da ondan.

Nedir bu Madoff olayı?

Gelin oradan başlayalım.

Belki Riphagen benzetmesini çok ağır bulanlar, Madoff yakıştırmasını biraz daha makul bulabilirler.

****

Bernard Lawrence Madoff, eski bir borsacı. Nasdaq borsası başkanlığı yapmış, ünlü bir finans kompetanı. Eski bir muhasebeci, yatırımcı ve danışman.

Hatta ‘kusursuz itibara sahip bir Wall Street sakini’ olarak görülüyordu.

Ancak onu dünyaca ünlü yapan, bu özellikleri ve itibarı olmadı.

Bugün ABD tarihinin en büyük mali dolandırıcısı olarak tescillenmiş durumda.

Aynı zamanda Yahudi olan ve Amerikan Yahudi cemaati içerisinde tanınmış bir figür olan Bernie Madoff, ‘yatırım danışmanı’ olarak bir çok Yahudi işadamı ve Yahudi kuruluşunun paralarını ‘çalıştırıyordu’.

Aslında perde arkasında bir dolandırıcılık düzeneği kurmuştu. Kimilerine göre 90’ların başından, kimilerine göre daha da eski bir tarihten itibaren bu paraları ‘ponzie yöntemi’ ile saadet zincirine çevirmeye başlamıştı.

Yani aslında sisteme son girenden aldığı paraları, ilk girenlere kâr payı olarak veriyor, böylece yüksek kazançları duyan başkaları da sisteme dahil oluyordu. Bu kâr paylarının belli hisse senetleri veya borsadan kazanılan paralar olduğu sanılırken aslında herkesin parasını birbirine veriyordu. Yüksek kârlar nedeniyle de zincir her geçen gün genişliyor, verilen miktarlar da sürekli şişiyordu. Çünkü ne kadar çok verirseniz, kazancınız o kadar artıyordu.

Bahsedilen rakamlar ise milyar dolarlar.

Sistem, 2008 yılında patladığında ortaya çıkan paranın büyüklüğü tam 65 milyar dolardı. Hiç var olmayan hisse senetleri üzerinden hayali kazançlar sağlamıştı.

Polis, 2008 yılında Madoff’a operasyon yaptı. 10 milyon dolar kefaletle serbest kalan ünlü borsacı, mahkemede suçunu kabul etti ve 150 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

****

Bu olay hiç şüphesiz ki ‘cemaat içi’ bir dolandırıcılık olayıyıdı.

Madoff, geçmiş statüsü, para konusundaki kabiliyeti ve saygınlığı ile Yahudi cemaatinin ‘güvenini’ kazanmış biriydi.

Bu ‘itibar’ ona sadece bireylerin değil, Yahudi hayır kurumlarının dahi kapılarını açmıştı. Parası batanlar arasında bir çok tanınmış sima ve uluslararası saygın kuruluşla karşılaşacaktık. Kabarık listede işadamlarının yanı sıra futbolcular ve aktörler de vardı.

Ünlü yönetmen Steven Spielberg’in Wunderkinder Vakfı, 1986 Nobel Barış Ödülü sahibi Elie Wiesel’in vakfı ile en büyük uluslararası Yahudi kuruluşlarından biri olan Amerika Kadın Siyonist Örgütü Hadassah da kurbanlar arasındaydı.

Yahudi federasyonları ve hastaneleri milyonlarca dolar kaybederken Yahudi gençlerin İsrail’e seyahatini organize eden ırkçı yardım kuruluşu Lappin Vakfı gibi onlarcası da kapanmak zorunda kalacaktı.

Aynı zamanda İsviçre, İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya, Japonya gibi bir çok ülkeden bankalar, fonlar, kredi kuruluşları ve holdingler yüzmilyonlarca dolar kaybetme riski yaşadı.

Skandal, uluslararası krize yol açtı.

****

Bugünlerde sağlık sorunu nedeniyle tahliye talebinde bulununca yeniden gündeme gelen Bernie Madoff’un imza attığı bu ‘güven istismarı’, bir ‘Yahudi Felaketi’ olarak adlandırılıyor.

Kendisi de Yahudi kökenli olmasına rağmen Yahudileri iğneleyen bir çok filme imza atan ünlü yönetmen Woody Allen, bu olayı da bir kara komediye dönüştürdü. 2013 yapımı Blue Jasmine filmi, bu dolandırıcılık öyküsünü konu alıyor. Filmde Manoff’un karısı Ruth Madoff’u canlandıran Oscar ödüllü Avustralyalı aktris Cate Blanchett, bu olay için “finansal Holokost” tanımlamasında bulunmuştu.

Ayrıca HBO da başrolünde Robert de Niro’nun olduğu ‘The Wizard of Lies’ (Yalanlar Sihirbazı) isimli bir dizi ile bu skandalı ekranlara taşımıştı.

2008 yılında skandalın patlak vermesinin ardından gerek İsrail gerekse Amerikan basınında büyük bir tartışma başladı. “Neden bu kadar çok Yahudi, Madoff’un kurbanı oldu?” sorusuna cevap aranıyordu.

Bu soruya verilen cevaplar, işte Siracettin Murzayef’in nasıl olup da bu kadar çok cemaat mensubunu tuzağa düşürebildiğini de anlamamıza yarayacak.

Örneğin ünlü Amerikan dergisi The Atlantic’in bu soruya cevap aradığı bir yayınının spotunda, “İnsanların aynı etnik, ırksal ve politik gruplarda başkalarına karşı güven hissetme eğilimi, onları dolandırıcılar için kolay hedefler haline getiriyor.” deniyor. 

Yani bunca uyarıya nasıl olup da bu kadar çok insanın bu ağa düştüğü sorusunun cevabı burada gizli. Bu yüzden de uzmanlar hadiseye ‘A Riot of Red Flags’ (Kırmızı Bayrakların İsyanı) tanısını koydular.

The Atlantic’teki makalenin yazarı Harold A. Pollack, kültürel yakınlık ve camia içerisine girişte ‘sosyal kabul edilmişlik’ olmaksızın böyle bir dolandırıcılığın mümkün olamayacağı görüşünde. Mesela Hadassah’ın dolandırılmasının, ‘insanın anneannesini dolandırması gibi’ bir şey olduğunu ifade ediyor. “Bu, Amerikan tarihinin en büyük ‘yakınlık/akrabalık dolandırıcılığı (affinity fraud) olayıdır.” diyor ve bunun iç karartıcı bir şekilde oldukça yaygın olduğuna dikkat çekiyor.

****

Şimdi bu özetten sonra emekli Amerikalı savcının sorusuna geri dönelim. California’daki Siracettin Murzayef kurbanlarına ilk ne demişti: “Siz hangi cemaatsiniz?”

Yani dava, ideoloji, etnisite dayanışması veya sıkı bağ gerektiren herhangi bir grupsal aidiyet olmaksızın bu denli bir güven istismarının, bu denli bir ‘yakınlık dolandırıcılığının’ olamayacağına atıf var burada.

Tekrar hatırlayalım: Murzayef, Tacikistan’daki bir cemaat lisesinden mezun ve rahmetli Hacı Kemal Erimez’in talebesi olarak tanıtılan biriydi. California’da bulunduğu yıllarda da hep cemaat sosyal ağı içerisinde yaşayan, himmetlerini, burslarını veren, evinde sürekli misafirler ağırlayan, sosyal çevresini çok büyük oranda cemaatten isimlerin oluşturduğu genç bir girişimciydi.

O civardaki herkes kendisini tanıyor ve ona güven duyuyordu.

Bu yüzden de ‘kırmızı bayraklar’ suya indirilecek ve ‘yakınlıktan kaynaklı güven duygusu’, ikazların yerine geçecekti.

Sonuç ortada.

Bundan dolayı bu hadise, bir “cemaat içi” dolandırıcılık olayıdır.

Bundan gocunmaya gerek yok.

Önemli olan, gerekli dersleri çıkarmak ve aynı hataları tekrarlamamaktır.

Burada çözüm, güven duygusunu askıya almak, bundan böyle hiç kimseye güvenmemek, kimseyle ortak iş yapmamak değildir.

İlk Riphagen yazısını yazdığımdan beri o kadar çok mail, mektup ve mesaj aldım ki…

Farklı ülkelerden, farklı şehirlerden gelen benzer hikayeler, ihbarlar ve şikayetlerden sonra çıkardığım sonuç şu oldu: Ne yaparsanız yapın, her işinizi kayıtlı yapın. Her anlaşmayı yazılı hale getirin. Babanızla bile iş yapıyorsanız, mutlaka ama mutlaka her şeyi açık, seçik ve net olarak kayda geçirin.

Çıkarılacak sonuç; ‘herkese güvensizlik yaşamak’ değil, ‘güven esaslı hareket etmemek’tir.

Güvensizlik ve tedbirsizlik aynı şeyler değil çünkü.

Riphagen’lerin ve Madoff’ların olmadığı hiç bir yer yok. Önemli olan sizin onların kurbanları arasında olmamak için “kırmızı bayraklara” ne kadar dikkat ettiğinizdir.

[Ahmet Dönmez] 15.2.2020 [https://www.ahmetdonmez.net]