İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla sabah saatlerinde öğretmen Ayşe Okattık, Antalya’daki evinde gözaltına alındı.
Hizmet Hareketi’nin dershanelerinde Türkçe öğretmeni olarak çalışması sebebiyle gözaltına alınan Okattık’ın ağır engelli iki çocuğu bulunuyor.
Azra Betül yüzde 98 engelli ve bakıma muhtaç.
Doğuştan Mikrosefali hastası olan Ahmet Zafer (12) ve Azra Betül’ün (7) öz bakımlarının başka birisi tarafından yapılması gerekiyor.
İkisi de sadece sıvı gıda şeklinde mamayla beslenebiliyorlar.
Yüzde 98 engelli Azra’nın beslenmesi ise mideden yapılıyor. Azra aynı zamanda yürüyemiyor. Ailenin üçüncü çocuğu ise lise öğrencisi.
Ahmet Zafer yüzde 92 engelli.
ÖĞRETMEN AİLE
Okattık çifti, Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname ile okul ve dershanelerin kapatılması sonrası işsiz kalan on binlerce öğretmenden ikisi.
Tek suçları Hizmet Hareketi’ne ait dershanede öğretmenlik yapmak olan Okattık çiftinin çocukları bakıma muhtaç. Aile uzun süredir ekonomik ve psikolojik zorluklarla mücadele ediyor.
Baba Okattık’ın 7,5 yıl hapis cezası almasından sonra anne Okattık çocuklarına Antalya’daki evlerinde tek başına bakmak durumunda kaldı.
YAŞLI ANNEANNE DE BAKIMA MUHTAÇ
Ancak bu sabah Ayşe Okattık’ın da gözaltına alınınca iki engelli çocuk anneannelerine teslim edildi. Ancak anneannenin kesintisiz bakım gerektiren ağır engelli iki çocuğa bakamayacağı belirtiliyor.
Anne Ayşe Okattık’ın, Antalya’da talimatla gözaltına alındığı ve İzmir’e sevk edileceği belirtiliyor. Ancak bu işlemlerin ne kadar süreceği de belirsiz.
[Cevheri Güven] 192.2019 [MedyaBold.com]
Engelli iki çocuğun yalnız annesi gözaltına alındı [Cevheri Güven]
Romanya’dan Biskrem gelmiş, Yunanistan’da bir bayram havası [Sevinç Özarslan]
Türkiye’den Yunanistan’a geçmek zorunda kalan Hizmet Hareketi gönüllerine zaman zaman Avrupa’dan yardım paketleri ulaştırılıyor.
Kolilerin içinde yağ, salça, hazır çorba gibi temel gıda ürünleri, şehriye, bulgur, kuru fasülye gibi bakliyatlar ve çocuklar için bisküviler, kurabiyeler bulunuyor. Ayrıca yeni ve ikinci el giysiler de gönderiliyor zaman zaman.
KOLİLERİN İÇİNE YAZILAN KÜÇÜK BİR NOT DÜNYALARA BEDEL
Her aileye bir koli düşecek şekilde hazırlanan paketlere konulan küçük bir not, yerlerinden yurtlarından sürgüne zorlanan insanlara maddi desteğin çok ötesinde moral kaynağı oluyor. Küçük bir not dünyalara bedel oluyor.
Romanya’dan gönderilen kolilerden dün çıkan “Aydınlık; elbet karanlığı boğacak” yazılı not ve Biskremler de büyük bir sevince sebep oldu. Kimi aileler çocuklarının mutluluklarını, coşkularını sosyal medyadan videolarla paylaştı.
‘BU HABERİ OKUYORSAN SANA BİR MESAJIM VAR!’
7 aydır Yunanistan’da yaşayan Mustafa S., hem hayata tutunup hem de yardım gönüllüsü olarak ailelerin ihtiyaçlarına koşturuyor.
Mustafa S., 25-30 aileye dağıttığı kolilerden birini, arkadaşlarıyla birlikte yaşadığı evlerine de bırakır.
Akşam eve döndüğünde ise karşılaştığı manzara onu çok duygulandırır: “Eve saat 10:00 gibi geldim. Paketin içinden çıkan dört kelimelik şu not; ‘Aydınlık; elbet karanlığı boğacak’ hem beni çok mutlu etti hem de geleceğe dair umutlandırdı. İnsanlık adına ümidimizi kaybetme noktasına kadar geldik. Bir şeylerin bitmediğini görmüş oldum.”
Mustafa S.’nin, o dört kelimelik notu yazan kişiye bir mesajı var: “Notu kim yazdı bilmiyorum, fakat ona bir şey söylemek istiyorum. Eğer bu haberin okuyorsan seninle konuşmak ve sana teşekkür etmek istiyorum.”
Mustafa S., dağıtım esnasında karşılaştığı manzaralardan birini söyle aktarıyor: “Kolileri arabadan indirdik, bir eve götürdüm. Çocukların o anki mutluluğunu kelimelerle anlatamam. Paketleri görünce o kadar heyecanlandılar ki…”
1,5 yıldır Yunanistan’da yaşayan yardım gönüllüsü Mehmet C. de aynı manzarayla pek çok kez karşılaşmış, kolilerinin hazırlanma ve dağıtım aşamasında bulunmuş isimlerden biri.
Mehmet C., 2 TL’lik bisküvilerin yaşattığı sevincin değerinin maddiyatla açıklanamayacağını ifade ediyor: “Dünkü paketlere Biskrem konulmuştu. Çocuklar görünce hücum etti. Bir Biskrem kaç para ki! Bu maddi bir şeyle tarif edilecek durum değil. Bir Biskrem paketi görmek burada herkesi çok heyecanlandırıyor. Küçük jestler buradaki herkesi çok sevindiriyor. Yazın gönderilen paketleri de kadınlar hazırlanmıştı sanırım, özenildiği çok belliydi.”
[Sevinç Özarslan] 19.2.2019 [MedyaBold.com]
Kolilerin içinde yağ, salça, hazır çorba gibi temel gıda ürünleri, şehriye, bulgur, kuru fasülye gibi bakliyatlar ve çocuklar için bisküviler, kurabiyeler bulunuyor. Ayrıca yeni ve ikinci el giysiler de gönderiliyor zaman zaman.
KOLİLERİN İÇİNE YAZILAN KÜÇÜK BİR NOT DÜNYALARA BEDEL
Her aileye bir koli düşecek şekilde hazırlanan paketlere konulan küçük bir not, yerlerinden yurtlarından sürgüne zorlanan insanlara maddi desteğin çok ötesinde moral kaynağı oluyor. Küçük bir not dünyalara bedel oluyor.
Romanya’dan gönderilen kolilerden dün çıkan “Aydınlık; elbet karanlığı boğacak” yazılı not ve Biskremler de büyük bir sevince sebep oldu. Kimi aileler çocuklarının mutluluklarını, coşkularını sosyal medyadan videolarla paylaştı.
Romanyadan biskrem geldi... Evde bir bayram havası😋 Mapusta da kantine gelince böyle sevinirdik... pic.twitter.com/rqwDN5y8dH— Melek (@Elmakurtlari_) 17 Şubat 2019
‘BU HABERİ OKUYORSAN SANA BİR MESAJIM VAR!’
7 aydır Yunanistan’da yaşayan Mustafa S., hem hayata tutunup hem de yardım gönüllüsü olarak ailelerin ihtiyaçlarına koşturuyor.
Mustafa S., 25-30 aileye dağıttığı kolilerden birini, arkadaşlarıyla birlikte yaşadığı evlerine de bırakır.
Akşam eve döndüğünde ise karşılaştığı manzara onu çok duygulandırır: “Eve saat 10:00 gibi geldim. Paketin içinden çıkan dört kelimelik şu not; ‘Aydınlık; elbet karanlığı boğacak’ hem beni çok mutlu etti hem de geleceğe dair umutlandırdı. İnsanlık adına ümidimizi kaybetme noktasına kadar geldik. Bir şeylerin bitmediğini görmüş oldum.”
Mustafa S.’nin, o dört kelimelik notu yazan kişiye bir mesajı var: “Notu kim yazdı bilmiyorum, fakat ona bir şey söylemek istiyorum. Eğer bu haberin okuyorsan seninle konuşmak ve sana teşekkür etmek istiyorum.”
Mustafa S., dağıtım esnasında karşılaştığı manzaralardan birini söyle aktarıyor: “Kolileri arabadan indirdik, bir eve götürdüm. Çocukların o anki mutluluğunu kelimelerle anlatamam. Paketleri görünce o kadar heyecanlandılar ki…”
1,5 yıldır Yunanistan’da yaşayan yardım gönüllüsü Mehmet C. de aynı manzarayla pek çok kez karşılaşmış, kolilerinin hazırlanma ve dağıtım aşamasında bulunmuş isimlerden biri.
Mehmet C., 2 TL’lik bisküvilerin yaşattığı sevincin değerinin maddiyatla açıklanamayacağını ifade ediyor: “Dünkü paketlere Biskrem konulmuştu. Çocuklar görünce hücum etti. Bir Biskrem kaç para ki! Bu maddi bir şeyle tarif edilecek durum değil. Bir Biskrem paketi görmek burada herkesi çok heyecanlandırıyor. Küçük jestler buradaki herkesi çok sevindiriyor. Yazın gönderilen paketleri de kadınlar hazırlanmıştı sanırım, özenildiği çok belliydi.”
[Sevinç Özarslan] 19.2.2019 [MedyaBold.com]
Gözyaşı Dökme Zamanı! [Fikret Kaplan]
Bugün öyle ağır imtihanlardan geçiyor ki samimi insanlar, zamanın her adımında zulme uğrayanlar, mağdur edilenler, zayıflar, acizler, biçareler… her tarafta karşımıza çıkıyor. Hüznümüze hüzün katıyor. Bu öyle bir şekilde oluyor ki, onların acınacak hallerine gökler ağlıyor. Nereye bakılsa bu vaziyet görünüyor. Zalimlerin gürültüsü ve mazlumların ağlayışlarıyla insaflı gönüllerin de hayatını tamamen bir matem kaplıyor. İnsan, insanlığı gereği başkalarının elemiyle üzüntü duyduğundan, sonsuz bir kedere boğuluyor. İnsanlıktan çıkıp bunca sınırsız vahşeti lüzumlu görerek öyle kalp taşıyan insafsız kimseler olsa da, vicdan sahipleri bu kadar elemi çekmeye tahammül edemiyor.
Ya kalbini ve aklını çıkarıp atacak ya da inancının gereği, gamı-tasayı bırakıp iradesiyle canlı, ümitli olacak. En karanlık anlarda bile ümit soluklayacak. Ümitleri kırıcı; geleceği karanlık gösterici düşüncelerden uzaklaşıp herkese ümit kaynağı olacak.
Bakın, Bediüzzaman ne kadar güzel nasihat ediyor:
“Ey insan! Nefsin ve elindeki malın senin mülkün değil, sana emanettir. O emanetin sahibi, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Rahîm ve Kerîm bir Zât’tır. O, verdiği mülkü, ziyan olmasın diye senin adına muhafaza etmek için senden satın almak istiyor. İleride sana mühim bir karşılık verecek. Sen vazifeli bir memur ve askersin. O’nun adına çalış, O’nun hesabına hareket et. Muhtaç olduğun şeyleri sana rızık olarak gönderen ve gücünün yetmediği şeylerden seni koruyan O’dur. Senin hayatının gayesi ve neticesi, o Mâlik’in isimlerine ve icraatının aynasında görünen sıfatlarına mazhar olmaktır. Bir musibete uğradığın zaman:
“Ben Mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer O’nun izni ve rızasıyla geldiysen merhaba, safa geldin! Çünkü elbette bir gün O’na döneceğiz, O’nun huzuruna gideceğiz ve O’na arzu duyuyoruz. Madem zamanı gelince bizi hayattaki vazifelerden azat edecektir. Haydi, ey musibet! O terhis ve azat senin elinle olsun, razıyım. Eğer sana, benim emaneti muhafaza edişimi ve vazifemi yapıp yapmadığımı sınamayı emretmişse, fakat sana teslim olmama izni ve rızası yoksa, güvenilir olmayana Mâlik’imin emanetini gücüm yettikçe teslim etmem!”
Bu ümitle, sapmadan, devrilmeden, düşmeden ve yola takılmadan Sırât-ı müstakimden geçiyor gibi yaşarsa, öbür tarafta da öyle küheylan gibi şahlanıp geçecek Allah’ın izni ve inayetiyle. Hem de melekler gibi kanatlanıp geçecek! Ve ateşteki zebâniler seslenecek: “Çabuk geçin! Ateşimizi söndürüyorsunuz.” Burada ümit kovalarıyla ateş söndürmüşse, orada ateş söndürmeye namzet olacak. Din bunu söylüyor, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu öğütlüyor.
Girdiğimiz ve yürüdüğümüz yolun doğruluğuna inanıyorsak, bize, Allah’ın izni ve inayetiyle, hiç sarsılmadan o yolda ümitle yürümek düşer. Rûh-u Revân-ı Muhammedî’nin (sav) dünyanın dört bir yanında şehbal açmasının çok önemli bir hadise olduğu mevzuunda şüphemiz yoksa, Allah bizimle beraberdir! Gevşekliğe düşmeye, tasalanmaya gerek yok!
"Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanıyorsanız, üstün gelecek olan sizsiniz."(Âl-i İmran, 3/139)
Fakat… Bu ümitle birlikte mukaddes hüzne bağlı olarak yaşamanın ve mazlum insanlar için ağlamanın rabbânîlere mahsus bir hâl olduğunu Kur’ân-ı Kerim hatırlatıyor. Hayatı ümidin ötesinde eğlence sanıp ömürlerini gülüp oynamakla geçirenler hakkında şu ikazlarda bulunuyor: “Gayrı bunlar kazandıkları onca negatif şeyden ötürü az gülsün ve çok ağlasınlar.” (Tevbe, 9/82)
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi aralarında oturup laf u güzafla birbirlerini güldürenleri görünce, mübarek ayağının ucuyla birini dürterek şöyle buyuruyor: “Öteden, varacağınız yer itibarıyla, beşaret mi aldınız?” Sizi bekleyen onca felaket, afet, bela varken, bu gülüp eğlenmek de neden?!. diye soruyor.
Mevzu, sürekli somurtmak değil; fakat bir murâkabe insanı gibi yüzümüzdeki çizgilerin kalbin çarpışlarının ifadesi olması!.. Kalbimizle dış davranışlarımız arasında bir uyumun bulunması!..
Dünyada, İslam coğrafyasında ve bilhassa ülkemizde insanlar inlerken gülüp eğlenmemiz, keyif için tenezzühe gitmemiz anlayışımıza uymaz. Çünkü zaman öyle bir zaman değil! Oturup gözyaşı dökecek bir zamandır! Hâlihazırdaki manzara karşısında yirmi dört saat ağlasak, yine de işin hakkını vermemiş sayılırız. Ellerimizi dua için kaldırdığımız veya başımızı secdeye koyduğumuz zaman, mazlum ve mağdurlar hesabına yalvarıp yakarmadan kendi dertlerimize derman adına niyazda bulunuyorsak, vefasızlık yapmış oluruz!..
O halde, Hizmete gerektiği gibi sahip çıkmamız yanında oturup kalkıp, dua edelim! Allah aşkına, hiç olmazsa her gün teheccüde kalkalım. Hâcet namazı kılalım.. Ellerimizi kaldırıp yalvaralım:
Ya İlahe'l Alemin ve Ya Ekrame'l-Ekramin! Senin lütfedip, bahşedip bizlere göndereceğin Üç Aylar’ı…Ramazan-ı Şerif’i idrak etmek üzereyiz. Senin rızanı talep ediyoruz. Samimi insanların duaları içinde ellerimizi kaldırıyor, her geceyi Kadir gecesidir diye, saflaşmış insanlarla beraber Sana dua ediyoruz. Dualarımızı kabul eyle Ya Rabbi!
‘Habib-i Edibi'nin söylediği her şey Senin aleminden esip gelen şeylerdir. O, sözleri arasında bize şunu duyuruyor: "Bir insanın elleri Rabbi Rahimine inanarak kalkarsa Allah (c.c.), o elleri sıfır olarak geriye çevirmeyecektir." Sana inanarak ellerimizi tevcih ediyor, ebedi mihrabımız olan kapına teveccüh ediyoruz. Belki, şu ana kadar çok büyük günahlar ve cürümler işledik. Nedamet ederek bir daha işlememeğe azm-ü cezm-ü kast eyliyoruz. Sen bizi Dergah-ı Nezd-i ehadiyeti'nde kabul eyle Ya Rabbi!
Ya İlahe'l-Âlemin ve Ya Ekremel Ekremîn! Hadiseler bizi boğacak hale geldi. Üstesinden kalkamaz hale geldik. Kadınları, bebekleri… her kesimden masum insanları zindanlara attılar, hayatlarına kast ettiler… şahit olduğumuz her manzara artık gırtlağımızda hıçkırığımızı düğümletecek hale geldi. Sen bu vaziyette bizi daha fazla devam ettirme Ya Rabbi! Keremin ve Lütfun engindir Senin. Masumlara lütfedip kerem ve lütfunla muamele eyle Ya Rabbi!
Allahım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allahım! En yakın zamanda engin bir fütuhât; din-i Mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, engin bir fütuhât Allahım!.. Hizmet’imiz, hareketimiz, cemaatimiz, müesseselerimiz için bir fetih ve nusret; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde bir ferec ve mahreç ihsan eyle Allahım!..” Sürpriz olarak, Allah’ım, Sen “nasr-ı karîb” ve “feth-i mübîn” ihsan eyle!..
Ya Rabbi! Asrın garipleri olarak, afak-ı âlemde adını dalgalandırmak istiyor, Hazreti Muhammed'in adını bugüne kadar gitmediği ufuklara götürmek istiyoruz. Doğusuyla batısıyla bütün insanlık, imandan ve Kur'an'dan mahrumiyetin bunalmışlığı içinde. Bütün bunalmışlara âb-ı kevser gibi götüreceğimiz Kur'an, onları idam-ı ebediden kurtaracak, cennetnümun bir hayata ulaştıracak. Bizim liyakatımız olmasa bile daha evvel ecdadımızın yerine getirdiği bu vazifenin hakkı ve hürmeti için bizleri bu vazife ile şerefyab ve serfirâz eyle!...’
Hasılı, bitmez tükenmez bir ümit kaynağı olmakla birlikte kendimizi rahat ve rehavete salmayalım. Kardeşlerimizin derdiyle dertlenelim. Aynı davanın fertleri olduğumuzu onlara hissettirelim. Bunun için de bütün imkanlarımızı seferber edelim. Bütün bu fiili ve kavli dualarımızın yanında bir de Üstadımız gibi iç dünyamıza dönüp murakabemizi yapalım:
‘Ey bu Nota’ları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, âdetim olmadığı halde, Rabbime karşı, kalbimin gizlenmesi gereken duasını, niyaz ve yakarışını bazen yazmamın sebebi; ölüm dilimi susturduğu zaman onun yerine kitabımın konuşmasının kabulünü Allah’ın rahmetinden dilemektir. Evet, kısa bir ömürde hadsiz günahlarıma kefaret olarak ölümlü dilimin tevbesi ve pişmanlıkları yetmiyor. Sabit ve bir dereceye kadar daimî olan kitabın lisanı o işi daha iyi yapar… “Ey Rabb-i Rahîmim ve Hâlık-ı Kerîmim! Ömrüm ve gençliğim, irademi kötüye kullanmakla ziyan olup gitti. O ömrün ve gençliğin meyveleri olarak elimde elem veren günahlar, utanç verici kederler, dalâlete götüren vesveseler kaldı. Bu ağır yükümle, hastalıklı kalbimle ve mahcup yüzümle kabre yaklaşıyorum. Bizzat göre göre, süratle, sağa sola sapmadan, irademin dışında, vefat eden ahbaplarım, akranlarım ve akrabalarım gibi kabir kapısına yanaşıyorum. O kabir, bu fâni dünya yurdundan ebedî ayrılıkla sonsuzlar sonsuzu olan ahirete giden yolda kurulmuş, açılmış ilk durak ve kapıdır. Şüphesiz anladım ki, bağlandığım ve tutkun olduğum şu dünya yurdu geçicidir, yok olup gidecektir, fânidir, ölür. Ve bizzat gördüm ki, içindeki varlıklar da birbiri ardınca, kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Bu dünya, bilhassa benim gibi nefs-i emmare taşıyanlara karşı çok gaddardır, aldatıcıdır. Bir lezzet verse bin elem çektirir. Bir üzüm yedirse yüz tokat vurur. Ey Rabb-i Rahîmim ve Hâlık-ı Kerîmim! “Her gelecek şey yakındır.” (es-Suyûtî, ed-Düreru’l-Müntesira) sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki: Yakın bir zamanda kefenimi giydim, tabutuma girdim, dostlarıma veda ettim. Kabrime doğru giderken Senin rahmet dergâhında, cenazemin hal diliyle, ruhumun sözleriyle bağırarak derim ki:
El aman el aman! Ya Hannan! Ya Mennan!
Beni günahlarımın utancından kurtar! İşte mezarıma ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında, uzanmış cismimin üzerinde durdum. Başımı rahmetinin dergâhına kaldırıp bütün kuvvetimle feryat ediyorum:
El aman el aman! Ya Hannan! Ya Mennan!
Beni günahlarımın ağır yükünden kurtar! İşte kabrime girdim, kefenime sarıldım. Cenazemi kabre koyanlar beni bırakıp gitti. Senin affını ve rahmetini bekliyorum. Bizzat görüyorum ki, Sen’den başka sığınılacak kurtarıcı yok. Günahların çirkin yüzünden, isyanımın vahşetinden ve o mekânın darlığından bütün kuvvetimle haykırıyorum:
El aman, el aman! Ya Rahman! Ya Hannan! Ya Mennan! Ya Deyyan!
Beni çirkin günahlarımın arkadaşlığından kurtar, kabirde yerimi genişlet. Allahım! Senin rahmetin sığınağımdır, âlemlere rahmet olan Habibin, merhametine ulaşmak için vesilemdir. Senden şikâyetçi değilim, nefsimi ve halimi Sana şikâyet ediyorum. Ey Hâlık-ı Kerîmim ve Rabb-i Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlûkun, masnûun ve kulun hem asi, hem aciz, hem gafil, hem cahil, hem hasta, hem zelil, hem isyankâr, hem ihtiyar, hem başkaldıran, hem efendisinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra pişmanlıkla Senin dergâhına dönmek istiyor. Senin rahmetine sığınıyor. Hadsiz günahlarını ve hatalarını itiraf ediyor. Şüphelere ve türlü illetlere esir olmuş, Sana yakarıyor, niyazda bulunuyor. Eğer kusursuz rahmetinle onu kabul edersen, affedip merhamet gösterirsen bu zaten Senin şanındandır. Çünkü Merhametlilerin En Merhametlisi’sin. Eğer kabul etmezsen hangi kapıya gideyim? Başka kapı mı var? Senden başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin. Senden başka hak Mabûd yok ki, ona iltica edilsin!..”
[Fikret Kaplan] 19.2.2019 [Samanyolu Haber]
Ya kalbini ve aklını çıkarıp atacak ya da inancının gereği, gamı-tasayı bırakıp iradesiyle canlı, ümitli olacak. En karanlık anlarda bile ümit soluklayacak. Ümitleri kırıcı; geleceği karanlık gösterici düşüncelerden uzaklaşıp herkese ümit kaynağı olacak.
Bakın, Bediüzzaman ne kadar güzel nasihat ediyor:
“Ey insan! Nefsin ve elindeki malın senin mülkün değil, sana emanettir. O emanetin sahibi, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Rahîm ve Kerîm bir Zât’tır. O, verdiği mülkü, ziyan olmasın diye senin adına muhafaza etmek için senden satın almak istiyor. İleride sana mühim bir karşılık verecek. Sen vazifeli bir memur ve askersin. O’nun adına çalış, O’nun hesabına hareket et. Muhtaç olduğun şeyleri sana rızık olarak gönderen ve gücünün yetmediği şeylerden seni koruyan O’dur. Senin hayatının gayesi ve neticesi, o Mâlik’in isimlerine ve icraatının aynasında görünen sıfatlarına mazhar olmaktır. Bir musibete uğradığın zaman:
“Ben Mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer O’nun izni ve rızasıyla geldiysen merhaba, safa geldin! Çünkü elbette bir gün O’na döneceğiz, O’nun huzuruna gideceğiz ve O’na arzu duyuyoruz. Madem zamanı gelince bizi hayattaki vazifelerden azat edecektir. Haydi, ey musibet! O terhis ve azat senin elinle olsun, razıyım. Eğer sana, benim emaneti muhafaza edişimi ve vazifemi yapıp yapmadığımı sınamayı emretmişse, fakat sana teslim olmama izni ve rızası yoksa, güvenilir olmayana Mâlik’imin emanetini gücüm yettikçe teslim etmem!”
Bu ümitle, sapmadan, devrilmeden, düşmeden ve yola takılmadan Sırât-ı müstakimden geçiyor gibi yaşarsa, öbür tarafta da öyle küheylan gibi şahlanıp geçecek Allah’ın izni ve inayetiyle. Hem de melekler gibi kanatlanıp geçecek! Ve ateşteki zebâniler seslenecek: “Çabuk geçin! Ateşimizi söndürüyorsunuz.” Burada ümit kovalarıyla ateş söndürmüşse, orada ateş söndürmeye namzet olacak. Din bunu söylüyor, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu öğütlüyor.
Girdiğimiz ve yürüdüğümüz yolun doğruluğuna inanıyorsak, bize, Allah’ın izni ve inayetiyle, hiç sarsılmadan o yolda ümitle yürümek düşer. Rûh-u Revân-ı Muhammedî’nin (sav) dünyanın dört bir yanında şehbal açmasının çok önemli bir hadise olduğu mevzuunda şüphemiz yoksa, Allah bizimle beraberdir! Gevşekliğe düşmeye, tasalanmaya gerek yok!
"Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanıyorsanız, üstün gelecek olan sizsiniz."(Âl-i İmran, 3/139)
Fakat… Bu ümitle birlikte mukaddes hüzne bağlı olarak yaşamanın ve mazlum insanlar için ağlamanın rabbânîlere mahsus bir hâl olduğunu Kur’ân-ı Kerim hatırlatıyor. Hayatı ümidin ötesinde eğlence sanıp ömürlerini gülüp oynamakla geçirenler hakkında şu ikazlarda bulunuyor: “Gayrı bunlar kazandıkları onca negatif şeyden ötürü az gülsün ve çok ağlasınlar.” (Tevbe, 9/82)
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi aralarında oturup laf u güzafla birbirlerini güldürenleri görünce, mübarek ayağının ucuyla birini dürterek şöyle buyuruyor: “Öteden, varacağınız yer itibarıyla, beşaret mi aldınız?” Sizi bekleyen onca felaket, afet, bela varken, bu gülüp eğlenmek de neden?!. diye soruyor.
Mevzu, sürekli somurtmak değil; fakat bir murâkabe insanı gibi yüzümüzdeki çizgilerin kalbin çarpışlarının ifadesi olması!.. Kalbimizle dış davranışlarımız arasında bir uyumun bulunması!..
Dünyada, İslam coğrafyasında ve bilhassa ülkemizde insanlar inlerken gülüp eğlenmemiz, keyif için tenezzühe gitmemiz anlayışımıza uymaz. Çünkü zaman öyle bir zaman değil! Oturup gözyaşı dökecek bir zamandır! Hâlihazırdaki manzara karşısında yirmi dört saat ağlasak, yine de işin hakkını vermemiş sayılırız. Ellerimizi dua için kaldırdığımız veya başımızı secdeye koyduğumuz zaman, mazlum ve mağdurlar hesabına yalvarıp yakarmadan kendi dertlerimize derman adına niyazda bulunuyorsak, vefasızlık yapmış oluruz!..
O halde, Hizmete gerektiği gibi sahip çıkmamız yanında oturup kalkıp, dua edelim! Allah aşkına, hiç olmazsa her gün teheccüde kalkalım. Hâcet namazı kılalım.. Ellerimizi kaldırıp yalvaralım:
Ya İlahe'l Alemin ve Ya Ekrame'l-Ekramin! Senin lütfedip, bahşedip bizlere göndereceğin Üç Aylar’ı…Ramazan-ı Şerif’i idrak etmek üzereyiz. Senin rızanı talep ediyoruz. Samimi insanların duaları içinde ellerimizi kaldırıyor, her geceyi Kadir gecesidir diye, saflaşmış insanlarla beraber Sana dua ediyoruz. Dualarımızı kabul eyle Ya Rabbi!
‘Habib-i Edibi'nin söylediği her şey Senin aleminden esip gelen şeylerdir. O, sözleri arasında bize şunu duyuruyor: "Bir insanın elleri Rabbi Rahimine inanarak kalkarsa Allah (c.c.), o elleri sıfır olarak geriye çevirmeyecektir." Sana inanarak ellerimizi tevcih ediyor, ebedi mihrabımız olan kapına teveccüh ediyoruz. Belki, şu ana kadar çok büyük günahlar ve cürümler işledik. Nedamet ederek bir daha işlememeğe azm-ü cezm-ü kast eyliyoruz. Sen bizi Dergah-ı Nezd-i ehadiyeti'nde kabul eyle Ya Rabbi!
Ya İlahe'l-Âlemin ve Ya Ekremel Ekremîn! Hadiseler bizi boğacak hale geldi. Üstesinden kalkamaz hale geldik. Kadınları, bebekleri… her kesimden masum insanları zindanlara attılar, hayatlarına kast ettiler… şahit olduğumuz her manzara artık gırtlağımızda hıçkırığımızı düğümletecek hale geldi. Sen bu vaziyette bizi daha fazla devam ettirme Ya Rabbi! Keremin ve Lütfun engindir Senin. Masumlara lütfedip kerem ve lütfunla muamele eyle Ya Rabbi!
Allahım! Bir nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret Allahım! En yakın zamanda engin bir fütuhât; din-i Mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, engin bir fütuhât Allahım!.. Hizmet’imiz, hareketimiz, cemaatimiz, müesseselerimiz için bir fetih ve nusret; ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde bir ferec ve mahreç ihsan eyle Allahım!..” Sürpriz olarak, Allah’ım, Sen “nasr-ı karîb” ve “feth-i mübîn” ihsan eyle!..
Ya Rabbi! Asrın garipleri olarak, afak-ı âlemde adını dalgalandırmak istiyor, Hazreti Muhammed'in adını bugüne kadar gitmediği ufuklara götürmek istiyoruz. Doğusuyla batısıyla bütün insanlık, imandan ve Kur'an'dan mahrumiyetin bunalmışlığı içinde. Bütün bunalmışlara âb-ı kevser gibi götüreceğimiz Kur'an, onları idam-ı ebediden kurtaracak, cennetnümun bir hayata ulaştıracak. Bizim liyakatımız olmasa bile daha evvel ecdadımızın yerine getirdiği bu vazifenin hakkı ve hürmeti için bizleri bu vazife ile şerefyab ve serfirâz eyle!...’
Hasılı, bitmez tükenmez bir ümit kaynağı olmakla birlikte kendimizi rahat ve rehavete salmayalım. Kardeşlerimizin derdiyle dertlenelim. Aynı davanın fertleri olduğumuzu onlara hissettirelim. Bunun için de bütün imkanlarımızı seferber edelim. Bütün bu fiili ve kavli dualarımızın yanında bir de Üstadımız gibi iç dünyamıza dönüp murakabemizi yapalım:
‘Ey bu Nota’ları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, âdetim olmadığı halde, Rabbime karşı, kalbimin gizlenmesi gereken duasını, niyaz ve yakarışını bazen yazmamın sebebi; ölüm dilimi susturduğu zaman onun yerine kitabımın konuşmasının kabulünü Allah’ın rahmetinden dilemektir. Evet, kısa bir ömürde hadsiz günahlarıma kefaret olarak ölümlü dilimin tevbesi ve pişmanlıkları yetmiyor. Sabit ve bir dereceye kadar daimî olan kitabın lisanı o işi daha iyi yapar… “Ey Rabb-i Rahîmim ve Hâlık-ı Kerîmim! Ömrüm ve gençliğim, irademi kötüye kullanmakla ziyan olup gitti. O ömrün ve gençliğin meyveleri olarak elimde elem veren günahlar, utanç verici kederler, dalâlete götüren vesveseler kaldı. Bu ağır yükümle, hastalıklı kalbimle ve mahcup yüzümle kabre yaklaşıyorum. Bizzat göre göre, süratle, sağa sola sapmadan, irademin dışında, vefat eden ahbaplarım, akranlarım ve akrabalarım gibi kabir kapısına yanaşıyorum. O kabir, bu fâni dünya yurdundan ebedî ayrılıkla sonsuzlar sonsuzu olan ahirete giden yolda kurulmuş, açılmış ilk durak ve kapıdır. Şüphesiz anladım ki, bağlandığım ve tutkun olduğum şu dünya yurdu geçicidir, yok olup gidecektir, fânidir, ölür. Ve bizzat gördüm ki, içindeki varlıklar da birbiri ardınca, kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Bu dünya, bilhassa benim gibi nefs-i emmare taşıyanlara karşı çok gaddardır, aldatıcıdır. Bir lezzet verse bin elem çektirir. Bir üzüm yedirse yüz tokat vurur. Ey Rabb-i Rahîmim ve Hâlık-ı Kerîmim! “Her gelecek şey yakındır.” (es-Suyûtî, ed-Düreru’l-Müntesira) sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki: Yakın bir zamanda kefenimi giydim, tabutuma girdim, dostlarıma veda ettim. Kabrime doğru giderken Senin rahmet dergâhında, cenazemin hal diliyle, ruhumun sözleriyle bağırarak derim ki:
El aman el aman! Ya Hannan! Ya Mennan!
Beni günahlarımın utancından kurtar! İşte mezarıma ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında, uzanmış cismimin üzerinde durdum. Başımı rahmetinin dergâhına kaldırıp bütün kuvvetimle feryat ediyorum:
El aman el aman! Ya Hannan! Ya Mennan!
Beni günahlarımın ağır yükünden kurtar! İşte kabrime girdim, kefenime sarıldım. Cenazemi kabre koyanlar beni bırakıp gitti. Senin affını ve rahmetini bekliyorum. Bizzat görüyorum ki, Sen’den başka sığınılacak kurtarıcı yok. Günahların çirkin yüzünden, isyanımın vahşetinden ve o mekânın darlığından bütün kuvvetimle haykırıyorum:
El aman, el aman! Ya Rahman! Ya Hannan! Ya Mennan! Ya Deyyan!
Beni çirkin günahlarımın arkadaşlığından kurtar, kabirde yerimi genişlet. Allahım! Senin rahmetin sığınağımdır, âlemlere rahmet olan Habibin, merhametine ulaşmak için vesilemdir. Senden şikâyetçi değilim, nefsimi ve halimi Sana şikâyet ediyorum. Ey Hâlık-ı Kerîmim ve Rabb-i Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlûkun, masnûun ve kulun hem asi, hem aciz, hem gafil, hem cahil, hem hasta, hem zelil, hem isyankâr, hem ihtiyar, hem başkaldıran, hem efendisinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra pişmanlıkla Senin dergâhına dönmek istiyor. Senin rahmetine sığınıyor. Hadsiz günahlarını ve hatalarını itiraf ediyor. Şüphelere ve türlü illetlere esir olmuş, Sana yakarıyor, niyazda bulunuyor. Eğer kusursuz rahmetinle onu kabul edersen, affedip merhamet gösterirsen bu zaten Senin şanındandır. Çünkü Merhametlilerin En Merhametlisi’sin. Eğer kabul etmezsen hangi kapıya gideyim? Başka kapı mı var? Senden başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin. Senden başka hak Mabûd yok ki, ona iltica edilsin!..”
[Fikret Kaplan] 19.2.2019 [Samanyolu Haber]
Allah'ın ruhu var mı? - 2 [Halit Emre Yaman]
Halifelik, Allah adına ve O’nun belirlediği sınırlar çerçevesinde, insanın yeryüzünde icraatta bulunma, eşyaya müdahale etme, çevresini şekillendirme vazifesidir. İnsan bu vazifeyi yerine getirirken Allah’ın kendisine ihsan ettiği nimetleri kullanır.
İnsan, aldığı eğitim, elde ettiği güç, kabiliyet ve daha başka nimetlerin hakkını vermediği takdirde, halifelik vazifesini yapmamış olur. İnsan, elde ettiği şeyleri kendisinden bilip şeytanî bir tavır sergilerse, yeryüzünde bozgunculuğa, fitneye, fesada sebep olur.
Bundan sonra artık zulümler, işkenceler, sömürmeler, soykırımlar, kan dökmeler, savaşlar başlar. Bu tür davranışlarla insanoğlu, meleklerden daha üstün bir varlık haline gelip ala-yı illiyyine çıkabilecekken, hayvanlardan daha alçak bir seviyeye, esfele-i safiline düşer.
İnsan, Allah’ın kendisine vermiş olduğu akıl, vicdan, kalp mekanizmalarını gerektiği şekilde işlettiğinde gökler ötesi âlemlere seyahat edebilir. Nesimi’nin ifadesiyle “Hakk’tan merhaba alma, melekten merhaba görme” payesine ulaşabilir. Buna rağmen nefis ve şeytanın oyununa gelerek, Allah’a isyan etmek hiç de akıllıca bir şey değildir. Allah’ın halifelik makamını layık gördüğü insan, o makama yakışmayan tavırlar içerisine girdiğinde, elbette hesabını verecektir.
Allah, kâinatı insana göre düzenlemiştir, çünkü insan, Allah nazarında mükerrem bir varlıktır. Bu itibarla da yapılacak her çalışma, icraat, faaliyet hep insan için olmalı ve her toplumda, insanın mutluluğu hedef alınmalıdır. Bunun dışında kurulacak sistemlerin, insana faydası olmayacağından kıymeti de olmayacaktır.
Kur’an’da bu durum, “Gerçekte Biz, Âdem evlâtlarını şerefli ve pek çok ikramlara mazhar kıldık; onlara karada ve denizde kendilerini taşıyacak vasıtalar lütfettik, imkânlar verdik; ayrıca onları temiz, hoş ve sağlıklı yiyeceklerle rızıklandırdık ve kendilerine yarattıklarımızın pek çoğunun üstünde çok büyük bir mevki bahşettik.” (İsrâ, 70) şeklinde izah edilmiştir. Şeyh Gâlib ise “Hoşça bak zatına kim, zübde-i âlemsin sen / Merdûm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.” demek suretiyle bu gerçeği başka bir şekilde dile getirmiştir.
Bediüzzaman Hazretleri, “Allah, tabir yerinde ise, bütün isimlerinin önüne vehmî bir hat çekmiş ve insanı yaratmıştır.” der. Yani, insanda, Allah’ın kâinatta tecelli eden bütün isimleri şu veya bu derecede tecelli halindedir.
Allah ü Teâla’nın Vücud, Beka, Kıdem, Vahdaniyet, Muhalefetün li’l-havadis ve Kıyam bi-nefsihî gibi Zâtî sıfatları ile birlikte Hayat, İlim, Kudret, İrade, Semi, Basar, Kelâm, Tekvin gibi sübûtî sıfatları vardır. Bütün bunlar, Yaratan, Bilen, Gücü yeten, Dileyen, Gören, İşiten, Konuşan... gibi ve daha pek çok isimlerin kaynağıdır.
Allah, yeryüzüne halife tayin ettiği insandan daha güzel bir varlık yaratmamıştır. Canlı, irade sergileyen, konuşan, duyan, gören, düşünen insan, bunlara benzer özellikleri sayesinde, dünya üzerinde kendisinden çok daha büyük ve güçlü varlıklar üzerinde hâkimiyet kurabilmekte, onları istediği gibi yönlendirebilmektedir. İşte bu durum, Allah’a ait sıfatların bir kısmının insandaki yansımalarıdır.
İnsanın yeryüzündeki diğer varlıklar üzerindeki etkisi ve onlardan daha değerli olması sadece fiziki yapısından kaynaklanmaz. Esas üstünlük “Rabbanî bir emir” olan ve “Allah tarafından bedenine üflenmiş” olan ruhtan kaynaklanmaktadır. Ruh, maddi ve manevi hayatın kaynağıdır ve doğrudan Allah’tandır.
İnsan bu yönüyle, seçilmiş, seçkin, eşsiz, şerefli ve değerli bir varlıktır. Bu yüzden de diğer canlılardan üstündür, başka şeyleri tanır, bilir ve bunun neticesinde onları kontrol altına alabilir. Kontrol altına alma ve hâkimiyet sağlama ise ancak bilgi ve güç ile olduğundan, insan sürekli bunların peşinde koşar.
Canlı kategorisindeki bitki ve hayvanlardan farklı olarak insan, akıl, vicdan, şuur, duygu, irade, muhakeme, özgür olma, ilim elde etme, sınırsız öğrenme kapasitesi gibi melekelere sahiptir. Meleklere göre de, nefis denen benliğindeki hayvanî yanıyla mücadele etmek suretiyle, Allah nazarında daha üst derecelere ulaşma kabiliyetiyle donatılmıştır.
Ebedi bir hayat için yaratılmış olan insanı, dünya hayatı tatmin etmez, çünkü o bu dünyaya ait olmadığı gibi, bu zamanla da sınırlı değildir. Bu yüzden, sonsuzluğu elde etmek ister. Allah’ın istediği manada bir kul olmayı beceremeyen insanlarda bu durum, dünyada ebedi isteği şeklinde tezahür eder. Bu tip insanlar, zamanın akıp gitmesini istemez, çünkü bu yaşlılığı beraberinde getirir.
(Allah’ın ona da olan emrine rağmen) İblis secde etmedi. Büyüklendi, secde etmeyi kibrine yediremedi ve (yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu. (Allah,) “Ey İblis, Bizzat iki Elimle yarattığım varlığa secde etmekten seni alıkoyan nedir? (Emrime rağmen bir başka yaratılmış varlığın önünde eğilmeyecek kadar) kibirli misin, yoksa (Bana ait de olsa, bir başkasının önünde eğilme emrine muhatap olamayacak derecede) kendilerini üstün ve şerefli görenlerden misin? diye sorunca (İblis,) “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni bir tür ateşten yarattın, onu ise bir tür çamurdan.” dedi. (Sad, 74-76)
Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü üzere, İblis’e göre hayırlı ve üstün olmanın ölçüsü, maddi değerlerdir. Bu, yanlış bir bakış açısıdır ve aynı zamanda materyalizmin de temel noktasıdır. İnsanı sadece maddî yapısıyla ele alan İblis, ondaki manevi yönü hiçe saymış veya görmezden gelmiştir.
Ayrıca, İblis, Allah’ın emrini kendi bakış açısına göre değerlendirmiş ve net bir emir olmasına rağmen muhalefette bulunmuştur. Başka bir ifadeyle, Allah’ın emirlerini kendi anlayış, heves ve menfaatine uygun olduğunda, yerine getireceğini ortaya koymuştur. Bu davranış, İblis’in kıskanç ve kibirli yanını ortaya çıkarmıştır.
Ne yazık ki insanların çoğu, yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğundan habersiz olarak yaşıyor... Bütün yaratılanlar arasında, Allah’ın gözdesi olduğunun farkında değil… Cennette yaşamak üzere yaratılmışken, bunun gereğini yapmayıp Cehenneme doğru yürüyor… Mehmet Akif ne güzel tarif etmiş bu durumu:
Haberdar olmamışsın kendi zatından da hala sen,
“Muhakkar bir vücudum!” dersin ey insan, fakat bilsen.
Senin mahiyetin hatta meleklerden de ulvidir:
Avalim sende pinhandır, cihanlar sende matvidir.
Evet, insan, yaratılanlar arasında, Allah’ın en parlak aynasıdır. Bu, sahip olduğu kabiliyetlerden değil, asıl olarak Allah’ın “ruhundan üflemesi” ile elde ettiği bir imkândır. Allah ü Teâla, insan gibi bir varlık olmadığından, burada kastedilen bizzat “Allah’ın ruhu” değil, insana verilen ilahi bir tecellidir.
“Ruhundan üflemek” ifadesini iyi anlamak gerek. Nasıl ki Kâbe için “Allah’ın evi” diyorsak ve orası gerçek manada Allah’ın evi değilse, insana üflenen de, gerçek manada Allah’a ait bir ruh değildir. Kastedilen şey, bedeniyle dünyaya ait olan insanın, ilahi âlemle ilişki kurabilmesi için o âlemden Allah’ın gönderdiği tabiatüstü bir varlıktır. Allah ü Teâla “Ruhumdan” diyerek, insan ruhunu kendi zatına izafe etmiştir. Bu da göstermektedir ki insanın gerçek varlığı bedeni değil ruhudur.
[Halit Emre Yaman] 19.2.2019 [Samanyolu Haber]
@halitemreyaman2 halitemreyaman@hotmail.com
İnsan, aldığı eğitim, elde ettiği güç, kabiliyet ve daha başka nimetlerin hakkını vermediği takdirde, halifelik vazifesini yapmamış olur. İnsan, elde ettiği şeyleri kendisinden bilip şeytanî bir tavır sergilerse, yeryüzünde bozgunculuğa, fitneye, fesada sebep olur.
Bundan sonra artık zulümler, işkenceler, sömürmeler, soykırımlar, kan dökmeler, savaşlar başlar. Bu tür davranışlarla insanoğlu, meleklerden daha üstün bir varlık haline gelip ala-yı illiyyine çıkabilecekken, hayvanlardan daha alçak bir seviyeye, esfele-i safiline düşer.
İnsan, Allah’ın kendisine vermiş olduğu akıl, vicdan, kalp mekanizmalarını gerektiği şekilde işlettiğinde gökler ötesi âlemlere seyahat edebilir. Nesimi’nin ifadesiyle “Hakk’tan merhaba alma, melekten merhaba görme” payesine ulaşabilir. Buna rağmen nefis ve şeytanın oyununa gelerek, Allah’a isyan etmek hiç de akıllıca bir şey değildir. Allah’ın halifelik makamını layık gördüğü insan, o makama yakışmayan tavırlar içerisine girdiğinde, elbette hesabını verecektir.
Allah, kâinatı insana göre düzenlemiştir, çünkü insan, Allah nazarında mükerrem bir varlıktır. Bu itibarla da yapılacak her çalışma, icraat, faaliyet hep insan için olmalı ve her toplumda, insanın mutluluğu hedef alınmalıdır. Bunun dışında kurulacak sistemlerin, insana faydası olmayacağından kıymeti de olmayacaktır.
Kur’an’da bu durum, “Gerçekte Biz, Âdem evlâtlarını şerefli ve pek çok ikramlara mazhar kıldık; onlara karada ve denizde kendilerini taşıyacak vasıtalar lütfettik, imkânlar verdik; ayrıca onları temiz, hoş ve sağlıklı yiyeceklerle rızıklandırdık ve kendilerine yarattıklarımızın pek çoğunun üstünde çok büyük bir mevki bahşettik.” (İsrâ, 70) şeklinde izah edilmiştir. Şeyh Gâlib ise “Hoşça bak zatına kim, zübde-i âlemsin sen / Merdûm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.” demek suretiyle bu gerçeği başka bir şekilde dile getirmiştir.
Bediüzzaman Hazretleri, “Allah, tabir yerinde ise, bütün isimlerinin önüne vehmî bir hat çekmiş ve insanı yaratmıştır.” der. Yani, insanda, Allah’ın kâinatta tecelli eden bütün isimleri şu veya bu derecede tecelli halindedir.
Allah ü Teâla’nın Vücud, Beka, Kıdem, Vahdaniyet, Muhalefetün li’l-havadis ve Kıyam bi-nefsihî gibi Zâtî sıfatları ile birlikte Hayat, İlim, Kudret, İrade, Semi, Basar, Kelâm, Tekvin gibi sübûtî sıfatları vardır. Bütün bunlar, Yaratan, Bilen, Gücü yeten, Dileyen, Gören, İşiten, Konuşan... gibi ve daha pek çok isimlerin kaynağıdır.
Allah, yeryüzüne halife tayin ettiği insandan daha güzel bir varlık yaratmamıştır. Canlı, irade sergileyen, konuşan, duyan, gören, düşünen insan, bunlara benzer özellikleri sayesinde, dünya üzerinde kendisinden çok daha büyük ve güçlü varlıklar üzerinde hâkimiyet kurabilmekte, onları istediği gibi yönlendirebilmektedir. İşte bu durum, Allah’a ait sıfatların bir kısmının insandaki yansımalarıdır.
İnsanın yeryüzündeki diğer varlıklar üzerindeki etkisi ve onlardan daha değerli olması sadece fiziki yapısından kaynaklanmaz. Esas üstünlük “Rabbanî bir emir” olan ve “Allah tarafından bedenine üflenmiş” olan ruhtan kaynaklanmaktadır. Ruh, maddi ve manevi hayatın kaynağıdır ve doğrudan Allah’tandır.
İnsan bu yönüyle, seçilmiş, seçkin, eşsiz, şerefli ve değerli bir varlıktır. Bu yüzden de diğer canlılardan üstündür, başka şeyleri tanır, bilir ve bunun neticesinde onları kontrol altına alabilir. Kontrol altına alma ve hâkimiyet sağlama ise ancak bilgi ve güç ile olduğundan, insan sürekli bunların peşinde koşar.
Canlı kategorisindeki bitki ve hayvanlardan farklı olarak insan, akıl, vicdan, şuur, duygu, irade, muhakeme, özgür olma, ilim elde etme, sınırsız öğrenme kapasitesi gibi melekelere sahiptir. Meleklere göre de, nefis denen benliğindeki hayvanî yanıyla mücadele etmek suretiyle, Allah nazarında daha üst derecelere ulaşma kabiliyetiyle donatılmıştır.
Ebedi bir hayat için yaratılmış olan insanı, dünya hayatı tatmin etmez, çünkü o bu dünyaya ait olmadığı gibi, bu zamanla da sınırlı değildir. Bu yüzden, sonsuzluğu elde etmek ister. Allah’ın istediği manada bir kul olmayı beceremeyen insanlarda bu durum, dünyada ebedi isteği şeklinde tezahür eder. Bu tip insanlar, zamanın akıp gitmesini istemez, çünkü bu yaşlılığı beraberinde getirir.
(Allah’ın ona da olan emrine rağmen) İblis secde etmedi. Büyüklendi, secde etmeyi kibrine yediremedi ve (yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu. (Allah,) “Ey İblis, Bizzat iki Elimle yarattığım varlığa secde etmekten seni alıkoyan nedir? (Emrime rağmen bir başka yaratılmış varlığın önünde eğilmeyecek kadar) kibirli misin, yoksa (Bana ait de olsa, bir başkasının önünde eğilme emrine muhatap olamayacak derecede) kendilerini üstün ve şerefli görenlerden misin? diye sorunca (İblis,) “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni bir tür ateşten yarattın, onu ise bir tür çamurdan.” dedi. (Sad, 74-76)
Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü üzere, İblis’e göre hayırlı ve üstün olmanın ölçüsü, maddi değerlerdir. Bu, yanlış bir bakış açısıdır ve aynı zamanda materyalizmin de temel noktasıdır. İnsanı sadece maddî yapısıyla ele alan İblis, ondaki manevi yönü hiçe saymış veya görmezden gelmiştir.
Ayrıca, İblis, Allah’ın emrini kendi bakış açısına göre değerlendirmiş ve net bir emir olmasına rağmen muhalefette bulunmuştur. Başka bir ifadeyle, Allah’ın emirlerini kendi anlayış, heves ve menfaatine uygun olduğunda, yerine getireceğini ortaya koymuştur. Bu davranış, İblis’in kıskanç ve kibirli yanını ortaya çıkarmıştır.
Ne yazık ki insanların çoğu, yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğundan habersiz olarak yaşıyor... Bütün yaratılanlar arasında, Allah’ın gözdesi olduğunun farkında değil… Cennette yaşamak üzere yaratılmışken, bunun gereğini yapmayıp Cehenneme doğru yürüyor… Mehmet Akif ne güzel tarif etmiş bu durumu:
Haberdar olmamışsın kendi zatından da hala sen,
“Muhakkar bir vücudum!” dersin ey insan, fakat bilsen.
Senin mahiyetin hatta meleklerden de ulvidir:
Avalim sende pinhandır, cihanlar sende matvidir.
Evet, insan, yaratılanlar arasında, Allah’ın en parlak aynasıdır. Bu, sahip olduğu kabiliyetlerden değil, asıl olarak Allah’ın “ruhundan üflemesi” ile elde ettiği bir imkândır. Allah ü Teâla, insan gibi bir varlık olmadığından, burada kastedilen bizzat “Allah’ın ruhu” değil, insana verilen ilahi bir tecellidir.
“Ruhundan üflemek” ifadesini iyi anlamak gerek. Nasıl ki Kâbe için “Allah’ın evi” diyorsak ve orası gerçek manada Allah’ın evi değilse, insana üflenen de, gerçek manada Allah’a ait bir ruh değildir. Kastedilen şey, bedeniyle dünyaya ait olan insanın, ilahi âlemle ilişki kurabilmesi için o âlemden Allah’ın gönderdiği tabiatüstü bir varlıktır. Allah ü Teâla “Ruhumdan” diyerek, insan ruhunu kendi zatına izafe etmiştir. Bu da göstermektedir ki insanın gerçek varlığı bedeni değil ruhudur.
[Halit Emre Yaman] 19.2.2019 [Samanyolu Haber]
@halitemreyaman2 halitemreyaman@hotmail.com
Diriliş Misali [Abdullah Aymaz]
Kur’an-ı Kerim, Mağara Yaranının bulunduğu mekanı ve içindekilerin hayret veren vaziyetlerini anlattıktan sonra 300 sene sonra uyandırılmalarını “Baasnâhüm ifadesiyle haber veriyor. Sanki “basu ba’de’l-mevt” öldükten sonra diriltme gibi bir kelime ile anlatıyor. Bu bir DİRİLİŞ… Mahşere, haşir ve neşire bir misal…
“Böylece onları diriltip uyandırdık: Uyanınca birbirlerine sor sorsunlar diye… İçlerinden biri arkadaşlarına ‘Burada ne kadar kaldınız?” Arkadaşları ‘Bir gün veya daha az bir süre kaldık’ dediler. Arkasından dediler ki, ‘Burada ne kadar kaldığımızı Allah hepimizden iyi bilir. Şimdi şu gümüş para ile birinizi şehre gönderin de en temiz yiyeceği kimin sattığına baksın, birazını size getirsin. Fakat dikkatli olsun da kesinlikle burada olduğumuzu hissettirmesin. Çünkü eğer hemşehrileriniz, sizi ele geçirirlerse, ya taşa tutarak öldürürler veya kendi dinlerine döndürürler ki, o takdirde bir daha iflah olmazsınız.” (18/19-20)
Onların tanınmasına sebep, pazara inenin elinde bulunan 300 sene önceye ait para idi. Artık Dekyanus despotunun dönemi çoktan geçmişti. Tiranların işi bitmişti. Bu yeni bir dönemdi. Bu durumu öğrenen pazara gönderdikleri arkadaşları, tekrar mağaraya dönüp onlara olup biteni anlattı. Halkın onlara bakışı gibi onlar da heyecana kapıldılar, hatta dehşete kapıldılar. Çünkü, “Şehri terk etmelerinin üzerinden çok uzun bir zaman geçtiğini, çevrelerindeki dünyanın artık değiştiğini, daha önce karşı çıktıkları, aynı şekilde alışık oldukları şeylerden eser kalmadığını, kendilerinin asırlar önce yaşamış bir kuşağa mensup olduklarını, insanların nazarında ve duygularında şaşkınlık uyandıran garip insanlar olduklarını, kendilerine normal insanlar gibi davranmalarının mümkün olmadığını, kendilerinin mensup oldukları kuşağa bağlayan bütün yakınlıkların, münasebetlerin, duyguların, gelenek ve alışkanlıkların mevcut olmadıklarını, kopmuş olduklarını, kendilerinin birer canlı hatıraya benzediğini fark edince, nasıl bir dehşet yaşadıklarını tahmin edebiliyoruz. İşte bu içine düştükleri dayanılmaz dehşetten dolayı Cenab-ı Hak onlara merhamet ediyor, ruhlarını alarak onları bu durumdan kurtarıyor.” (Fî Zılâli’l-Kur’an)
Bundan sonra Kur’an-ı Kerim yani bir sahne sunuyor: “Böylece hemşehrilerinin onları bulmalarını sağladık. Muradımız, Allah’ın va’dinin hak ve gerçek olduğunu, kıyamet gününün mutlaka geleceğini, bunda hiçbir şüphe olmadığını öğrenmeleridir. Hemşehrileri o sırada bu gençlerin durumunu tartışmaya koyuldular. Bir bölümü ‘Uyudukları mağaranın önünde bir ANIT dikin, Rab’leri onları hepimizden iyi bilir.’ dedi. Fakat onların inançlarının iç yüzünü iyi bilenler ise, ‘Mağaralarının önünde mutlaka bir MESCİD yapacağız’ dediler.” (18/21)
Dikkat edersek burada, Kur’an’ın dört esasına (Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Adâlet), bilhassa öldükten sonra dirilmeye vurgu yapılarak, Cenab-ı Hakkın, insanların öldükten sonra dirileceklerine dair sözünün gerçek olduğunu, kıyametin kesinlikle kopacağını, burda hiçbir şüpheye yer olmadığını gösterir isbat vardır.
Bundan sonra da yeni bir perde açılıyor:
“(Ashab-ı Kehf ile ilgili) Kimleri, ‘Onlar üç kişi idi, dördüncüleri köpekleridir,’ diyeceklerdir. Bu sözler, Karanlığa Taş Atmaktır.’ Kimileri de ‘Yedi kişi idiler, sekizincisi köpekleridir’ diyeceklerdir. De ki: ‘Onların sayısını hepimizden iyi Allah bilir.’ Onların hakkında derine dalan bir tartışmaya girme ve bu olay konusunda, hiç kimseye bir şey sorma.” (18/22)
Bu ayetten çıkarılması gereken istenen İBRET dersi şudur: İnsanın aklî enerjisinin kendisine fayda sağlamayan konulara dalarak tartışmaya girmemesi gerekir. Bir de o konuya taraf olan herhangi birisinden bu konuda bir şey sormaması icap eder. Bu husus KARANLIĞA TAŞ ATMAMA konusunda bizlere verilmiş bir DİREKTİFTİR.
Geçmişte kalanlar için durum bu ise, geleceğe dair karanlığa taş atmalar da öyledir. Onun için, geleceğe dair bildiğin bir şeyi yaparken bile “İnşaallah” diyerek Allah’ın meşiet ve dilemesine işi havale etmek gerekir. Onun için şöyle buyruluyor: “Hiçbir iş hakkında, ‘Bunu yarın yapacağım’ deme. Bunun yerine ‘Allah dilerse (İnşaallah) yarın bu işi yapacağım.’ de. Böyle demeyi unuttuğunda ise Rabbini an ve “Umaraım ki, Rabbim beni şimdikinden daha doğru olana yaklaştırır’ de.” (18/23-24)
Hiçbir zaman şımarmamamız ve asla karamsarlığa da kapılmamamız için, devamlı kalbimizin Cenab-ı Hakla irtibatlı olması, onun hikmetlerini görüp seyretmesi, bu fani dünyaya sahip olmaya değil, ŞÂHİT OLMAYA geldiğinin şuurunda olması icap eder.
Bu hususta son olarak da Ashab-ı Kehf’in mağarada ne kadar kaldıklarının bilgisi veriliyor: “O gençler mağarada üç yüz yıl kaldılar. Buna dokuz da eklediler.” (18/25) Hicri takvim ile Miladî takvime burada bir işaret vardır. Her otuz üç senede bir, Hicri, takvim, Miladi'ye göre bir sene geri kalır. Onun için Miladî olarak 300 sene olunca Hicri'ye buna uygun biçimde bir 9 sene daha eklemek gerekir. Böylece 300 ve 309 demekle her iki takvime uygun bir kalış zamanı tesbit edilmiş olur… Yine de Kur’an-ı Kerim son bir uyarıda bulunuyor: “De ki: ‘Onların mağarada ne kadar kaldıklarını herkesten iyi bilen Allah’tır. Göklerin ve Arzın sırlarının bilgisi, O’nun tekelindedir. O ne güzel görür!.. Ve ne güzel işitir! (Görüp işitmesi hayret verir derecede çok müthiştir!) İnsanların O’nun dışında başka bir koruyucuları, başka bir önderleri yoktur. Mülk ve hâkimiyetine hiç kimseyi ortak etmez.” (18/26)
Nemrutluklar, firavunluklar, despotluklar, tiranlıklar ‘varıp biraz da oyalanmadan’ ibaretti… Bunları aklımızdan çıkarmayalım…
[Abdullah Aymaz] 19.2.2019 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
“Böylece onları diriltip uyandırdık: Uyanınca birbirlerine sor sorsunlar diye… İçlerinden biri arkadaşlarına ‘Burada ne kadar kaldınız?” Arkadaşları ‘Bir gün veya daha az bir süre kaldık’ dediler. Arkasından dediler ki, ‘Burada ne kadar kaldığımızı Allah hepimizden iyi bilir. Şimdi şu gümüş para ile birinizi şehre gönderin de en temiz yiyeceği kimin sattığına baksın, birazını size getirsin. Fakat dikkatli olsun da kesinlikle burada olduğumuzu hissettirmesin. Çünkü eğer hemşehrileriniz, sizi ele geçirirlerse, ya taşa tutarak öldürürler veya kendi dinlerine döndürürler ki, o takdirde bir daha iflah olmazsınız.” (18/19-20)
Onların tanınmasına sebep, pazara inenin elinde bulunan 300 sene önceye ait para idi. Artık Dekyanus despotunun dönemi çoktan geçmişti. Tiranların işi bitmişti. Bu yeni bir dönemdi. Bu durumu öğrenen pazara gönderdikleri arkadaşları, tekrar mağaraya dönüp onlara olup biteni anlattı. Halkın onlara bakışı gibi onlar da heyecana kapıldılar, hatta dehşete kapıldılar. Çünkü, “Şehri terk etmelerinin üzerinden çok uzun bir zaman geçtiğini, çevrelerindeki dünyanın artık değiştiğini, daha önce karşı çıktıkları, aynı şekilde alışık oldukları şeylerden eser kalmadığını, kendilerinin asırlar önce yaşamış bir kuşağa mensup olduklarını, insanların nazarında ve duygularında şaşkınlık uyandıran garip insanlar olduklarını, kendilerine normal insanlar gibi davranmalarının mümkün olmadığını, kendilerinin mensup oldukları kuşağa bağlayan bütün yakınlıkların, münasebetlerin, duyguların, gelenek ve alışkanlıkların mevcut olmadıklarını, kopmuş olduklarını, kendilerinin birer canlı hatıraya benzediğini fark edince, nasıl bir dehşet yaşadıklarını tahmin edebiliyoruz. İşte bu içine düştükleri dayanılmaz dehşetten dolayı Cenab-ı Hak onlara merhamet ediyor, ruhlarını alarak onları bu durumdan kurtarıyor.” (Fî Zılâli’l-Kur’an)
Bundan sonra Kur’an-ı Kerim yani bir sahne sunuyor: “Böylece hemşehrilerinin onları bulmalarını sağladık. Muradımız, Allah’ın va’dinin hak ve gerçek olduğunu, kıyamet gününün mutlaka geleceğini, bunda hiçbir şüphe olmadığını öğrenmeleridir. Hemşehrileri o sırada bu gençlerin durumunu tartışmaya koyuldular. Bir bölümü ‘Uyudukları mağaranın önünde bir ANIT dikin, Rab’leri onları hepimizden iyi bilir.’ dedi. Fakat onların inançlarının iç yüzünü iyi bilenler ise, ‘Mağaralarının önünde mutlaka bir MESCİD yapacağız’ dediler.” (18/21)
Dikkat edersek burada, Kur’an’ın dört esasına (Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Adâlet), bilhassa öldükten sonra dirilmeye vurgu yapılarak, Cenab-ı Hakkın, insanların öldükten sonra dirileceklerine dair sözünün gerçek olduğunu, kıyametin kesinlikle kopacağını, burda hiçbir şüpheye yer olmadığını gösterir isbat vardır.
Bundan sonra da yeni bir perde açılıyor:
“(Ashab-ı Kehf ile ilgili) Kimleri, ‘Onlar üç kişi idi, dördüncüleri köpekleridir,’ diyeceklerdir. Bu sözler, Karanlığa Taş Atmaktır.’ Kimileri de ‘Yedi kişi idiler, sekizincisi köpekleridir’ diyeceklerdir. De ki: ‘Onların sayısını hepimizden iyi Allah bilir.’ Onların hakkında derine dalan bir tartışmaya girme ve bu olay konusunda, hiç kimseye bir şey sorma.” (18/22)
Bu ayetten çıkarılması gereken istenen İBRET dersi şudur: İnsanın aklî enerjisinin kendisine fayda sağlamayan konulara dalarak tartışmaya girmemesi gerekir. Bir de o konuya taraf olan herhangi birisinden bu konuda bir şey sormaması icap eder. Bu husus KARANLIĞA TAŞ ATMAMA konusunda bizlere verilmiş bir DİREKTİFTİR.
Geçmişte kalanlar için durum bu ise, geleceğe dair karanlığa taş atmalar da öyledir. Onun için, geleceğe dair bildiğin bir şeyi yaparken bile “İnşaallah” diyerek Allah’ın meşiet ve dilemesine işi havale etmek gerekir. Onun için şöyle buyruluyor: “Hiçbir iş hakkında, ‘Bunu yarın yapacağım’ deme. Bunun yerine ‘Allah dilerse (İnşaallah) yarın bu işi yapacağım.’ de. Böyle demeyi unuttuğunda ise Rabbini an ve “Umaraım ki, Rabbim beni şimdikinden daha doğru olana yaklaştırır’ de.” (18/23-24)
Hiçbir zaman şımarmamamız ve asla karamsarlığa da kapılmamamız için, devamlı kalbimizin Cenab-ı Hakla irtibatlı olması, onun hikmetlerini görüp seyretmesi, bu fani dünyaya sahip olmaya değil, ŞÂHİT OLMAYA geldiğinin şuurunda olması icap eder.
Bu hususta son olarak da Ashab-ı Kehf’in mağarada ne kadar kaldıklarının bilgisi veriliyor: “O gençler mağarada üç yüz yıl kaldılar. Buna dokuz da eklediler.” (18/25) Hicri takvim ile Miladî takvime burada bir işaret vardır. Her otuz üç senede bir, Hicri, takvim, Miladi'ye göre bir sene geri kalır. Onun için Miladî olarak 300 sene olunca Hicri'ye buna uygun biçimde bir 9 sene daha eklemek gerekir. Böylece 300 ve 309 demekle her iki takvime uygun bir kalış zamanı tesbit edilmiş olur… Yine de Kur’an-ı Kerim son bir uyarıda bulunuyor: “De ki: ‘Onların mağarada ne kadar kaldıklarını herkesten iyi bilen Allah’tır. Göklerin ve Arzın sırlarının bilgisi, O’nun tekelindedir. O ne güzel görür!.. Ve ne güzel işitir! (Görüp işitmesi hayret verir derecede çok müthiştir!) İnsanların O’nun dışında başka bir koruyucuları, başka bir önderleri yoktur. Mülk ve hâkimiyetine hiç kimseyi ortak etmez.” (18/26)
Nemrutluklar, firavunluklar, despotluklar, tiranlıklar ‘varıp biraz da oyalanmadan’ ibaretti… Bunları aklımızdan çıkarmayalım…
[Abdullah Aymaz] 19.2.2019 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Allah’tan korkmuyorlar mı? [Ali Emir Pakkan]
Onu çocukluğumdan beri tanıyordum. Ev sahibemizdi. Yıllarca komşuluk ettik. Başka bir şehre taşınınca da münasebetimiz devam etti. Her vesile ile ziyaretine gittik. Kapılarda karşılar ve aynı şekilde uğurlardı.
Eşini kaybetmişti. Yaşlanmıştı.
Kalbine pil takıldı.
Şekeri vardı.
Son görüşmemiz 15 Temmuz “darbe oyunundan” 1 ay kadar sonraydı. Daha sonra arkadaşlara anlattığımda, “böyle insanlar kaldı mı?” diyeceklerdi.
Türkiye, demokrasiden hızla uzaklaşıyordu. Kapılara önceden işaretler konmuş ve cadı avı başlatılmıştı.
Kara propaganda ile kitleler zehirlendi. Kardeş kardeşe düşman edildi. İhbar furyası başlatıldı. Hayatlar karartılıyordu.
Yurt dışı bir çıkıştı. Ancak her gecenin bir sabahı vardır deyip bir süre sabırla gelişmeleri bekleyenler de vardı. Ben onlardan biriydim.
Doğrusu demokrasiden dönüş olmadığına inanıyor ve yalan üzerine kurulan yeni düzenin uzun sürmeyeceğini düşünüyordum.
İşte o sırada sığınacak bir yer aradım. Kim kapısını bana açardı? Herkes korkuyordu. Eski ev sahibemize konuyu iletince, düşünmeden evinin anahtarını gönderdi. Kendisi yayladaki evindeydi. “ Hiç çekinmeden istediği kadar kalsın.” demişti. Bir gün, oğluna köy yumurtası göndermiş, “bunu da ona verin’ demiş, beni ayırt etmemişti.
Kalp pili değişecekti. Şehre geldi. Kahvaltıda buluştuk. Olup bitenleri televizyondan izlemişti. Acaba kafa karışıklığı var mıdır? O da radyoaktif serpintiye maruz kalmış mıdır? diye endişeliydim.
Kapıdan girer girmez gözyaşlarına hakim olamadı. “Oğlum sizden ne istiyorlar? Allah’tan korkmuyorlar mı? Çok üzülüyorum yaptıklarına. Seni tanıyorum. Arkadaşlarını biliyorum. Sizden bu ülkeye hayırdan başka bir şey gelmez. “ dedi.
Onun ağlamasına üzülmüş ama bu sözlerine çok sevinmiştim.
Demek ki herkesi yalanlarına inandıramıyorlardı.
Bir gün sağduyu galip gelecekti.
O kahvaltıda tekrar çocukluk günlerimize döndük. Annemi ve babamı hayırla yad etti.
Ayrılırken, ülkeyi yangın yerine çeviren zalimlere beddualar etti.
Gözlerinden yine yaşlar akıyordu.
Bir ay sonra veda zamanı gelmişti. Ayrılacağımı öğrenince çok üzülmüş bir şeye ihtiyacı var mı, diye ısrarla sormuştu.
Yok, sadece dua dedim...
2 yıl geçti. Arada haberini alıyordum. Sağlığı kötüye gidiyordu. Hastaneye kaldırıldı. Yoğun bakımda hayatını kaybetti.
Ülkeyi kötülük esir alsa da ev sahibemiz gibi sağduyulu insanların varlığına inanıyorum.
Allah, ev sahibimize rahmet eylesin. Ötelerde rahmeti ile muamele etsin. Amin...
[Ali Emir Pakkan] 19.2.2019 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Eşini kaybetmişti. Yaşlanmıştı.
Kalbine pil takıldı.
Şekeri vardı.
Son görüşmemiz 15 Temmuz “darbe oyunundan” 1 ay kadar sonraydı. Daha sonra arkadaşlara anlattığımda, “böyle insanlar kaldı mı?” diyeceklerdi.
Türkiye, demokrasiden hızla uzaklaşıyordu. Kapılara önceden işaretler konmuş ve cadı avı başlatılmıştı.
Kara propaganda ile kitleler zehirlendi. Kardeş kardeşe düşman edildi. İhbar furyası başlatıldı. Hayatlar karartılıyordu.
Yurt dışı bir çıkıştı. Ancak her gecenin bir sabahı vardır deyip bir süre sabırla gelişmeleri bekleyenler de vardı. Ben onlardan biriydim.
Doğrusu demokrasiden dönüş olmadığına inanıyor ve yalan üzerine kurulan yeni düzenin uzun sürmeyeceğini düşünüyordum.
İşte o sırada sığınacak bir yer aradım. Kim kapısını bana açardı? Herkes korkuyordu. Eski ev sahibemize konuyu iletince, düşünmeden evinin anahtarını gönderdi. Kendisi yayladaki evindeydi. “ Hiç çekinmeden istediği kadar kalsın.” demişti. Bir gün, oğluna köy yumurtası göndermiş, “bunu da ona verin’ demiş, beni ayırt etmemişti.
Kalp pili değişecekti. Şehre geldi. Kahvaltıda buluştuk. Olup bitenleri televizyondan izlemişti. Acaba kafa karışıklığı var mıdır? O da radyoaktif serpintiye maruz kalmış mıdır? diye endişeliydim.
Kapıdan girer girmez gözyaşlarına hakim olamadı. “Oğlum sizden ne istiyorlar? Allah’tan korkmuyorlar mı? Çok üzülüyorum yaptıklarına. Seni tanıyorum. Arkadaşlarını biliyorum. Sizden bu ülkeye hayırdan başka bir şey gelmez. “ dedi.
Onun ağlamasına üzülmüş ama bu sözlerine çok sevinmiştim.
Demek ki herkesi yalanlarına inandıramıyorlardı.
Bir gün sağduyu galip gelecekti.
O kahvaltıda tekrar çocukluk günlerimize döndük. Annemi ve babamı hayırla yad etti.
Ayrılırken, ülkeyi yangın yerine çeviren zalimlere beddualar etti.
Gözlerinden yine yaşlar akıyordu.
Bir ay sonra veda zamanı gelmişti. Ayrılacağımı öğrenince çok üzülmüş bir şeye ihtiyacı var mı, diye ısrarla sormuştu.
Yok, sadece dua dedim...
2 yıl geçti. Arada haberini alıyordum. Sağlığı kötüye gidiyordu. Hastaneye kaldırıldı. Yoğun bakımda hayatını kaybetti.
Ülkeyi kötülük esir alsa da ev sahibemiz gibi sağduyulu insanların varlığına inanıyorum.
Allah, ev sahibimize rahmet eylesin. Ötelerde rahmeti ile muamele etsin. Amin...
[Ali Emir Pakkan] 19.2.2019 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Kilo almanızın sebebi çok yemek olmayabilir!
Kilo alma şekliniz ya da kollar ve bacaklarda oluşan lekelenmeler bazı hastalıkların habercisi olabiliyor. Gövde şişmanlarken kollar ve bacakların incelmesi, kollarda ve bacaklarda oluşan mor renkteki izler “Cushing Sendromu”nun en temel belirtileri arasında yer alıyor.
Her sağlıklı vücutta bulunan kortizon hormonunun; olması gerekenden fazla, kontrol dışı yükselmesi sonucu gelişen bu sendromun erken tanı ve tedavisi önem taşıyor. Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Çıkım Sertkaya, Cushing sendromunun, hemen hemen her organ ve dokuyu etkilediğine dikkat çekiyor ve belirtilerini şöyle sıralıyor:
Prof. Dr. Ayşe Çıkım Sertkaya, hastalığın gelişimi ve tedavisine yönelik ise şu önemli bilgileri paylaşıyor: Bu hastalığın sıklıkla beyindeki hipofiz bezinin ACTH hormonunu fazla salgılanması sonucu gelişir. Akciğer, mide, bağırsak sistemi gibi yerleri tutan bazı kanser hücreleri aslında salgılamaması gereken hormonları salgılayabilir. Bunlar beklenmeyen hormon ve molekülleri salgılayan tümör hücreleri olabilir. ACTH yani böbrek üstü bezine kortizon salgılatan esas hormon böyle bir odaktan kolayca salgılanabilir.
Çocuklarda da görülebiliyor
Cushing sendromunun tanısı için öncelikle kortizon hormonunun fazla olmasına neden olan etmenler sorgulanır. Listenin başında da hastaların kullandığı ilaçlar gelir. Kesin tanı için kortizon ve ACHT hormonları kontrol edilir. Eğer hormon oranlarında anormal bir yükseklik belirlenirse bunun geçici bir durup olup olmadığı kontrol edilir. Kortizon hormonunun nereden salgılandığını bulmak için ayrıca test ve çeşitli görüntüleme yöntemlerinden de faydalanılır. Sıklıkla diyabet gibi toplumda sık görülen hastalıklarla karıştırılan Cushing sendrom çocuklar dahil herkeste görülebilir. Nüksedebilen bir hastalık olduğu için fizyolojik ve patofizyolojik nedenler iyice irdelendikten sonra tedavinin başlaması gerekir.
[TR724] 19.2.2019
Her sağlıklı vücutta bulunan kortizon hormonunun; olması gerekenden fazla, kontrol dışı yükselmesi sonucu gelişen bu sendromun erken tanı ve tedavisi önem taşıyor. Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Çıkım Sertkaya, Cushing sendromunun, hemen hemen her organ ve dokuyu etkilediğine dikkat çekiyor ve belirtilerini şöyle sıralıyor:
- Yüzde belirgin bir şişlik
- Yanaklarda kırmızılık
- Özellikle vücutta, gövde kısmında şişmanlık
- Kol ve bacaklarda incelik
- Karında, kol ve bacaklarda kırmızı-morumsu çatlaklar
- Oturma, kalkma, merdiven çıkma ve uzun yol yürümede zorlanma
- Kollarda ağrı
- Kadınlarda adet düzensizliği
- Yüksek tansiyon
- Kemik erimesi
- Kan şekeri düzensizliği
Prof. Dr. Ayşe Çıkım Sertkaya, hastalığın gelişimi ve tedavisine yönelik ise şu önemli bilgileri paylaşıyor: Bu hastalığın sıklıkla beyindeki hipofiz bezinin ACTH hormonunu fazla salgılanması sonucu gelişir. Akciğer, mide, bağırsak sistemi gibi yerleri tutan bazı kanser hücreleri aslında salgılamaması gereken hormonları salgılayabilir. Bunlar beklenmeyen hormon ve molekülleri salgılayan tümör hücreleri olabilir. ACTH yani böbrek üstü bezine kortizon salgılatan esas hormon böyle bir odaktan kolayca salgılanabilir.
Çocuklarda da görülebiliyor
Cushing sendromunun tanısı için öncelikle kortizon hormonunun fazla olmasına neden olan etmenler sorgulanır. Listenin başında da hastaların kullandığı ilaçlar gelir. Kesin tanı için kortizon ve ACHT hormonları kontrol edilir. Eğer hormon oranlarında anormal bir yükseklik belirlenirse bunun geçici bir durup olup olmadığı kontrol edilir. Kortizon hormonunun nereden salgılandığını bulmak için ayrıca test ve çeşitli görüntüleme yöntemlerinden de faydalanılır. Sıklıkla diyabet gibi toplumda sık görülen hastalıklarla karıştırılan Cushing sendrom çocuklar dahil herkeste görülebilir. Nüksedebilen bir hastalık olduğu için fizyolojik ve patofizyolojik nedenler iyice irdelendikten sonra tedavinin başlaması gerekir.
[TR724] 19.2.2019
Klopp – Bayern kapışması [Hasan Cücük]
Şampiyonlar Ligi’nin erken finallerinden biri son 16 turunda Liverpool – Bayern Münih eşlemesi oldu. Geçen yılın finalisti Liverpool, Almanya’nın güçlü temsilcisini geçip yoluna devam etmek isteyecek. Bu maç Liverpool’dan ziyade Jürgen Klopp için ayrı bir önem taşıyor. Alman hoca, Bayern Münih’ten yılların rövanşını almak istiyor.
Jürgen Klopp’un Liverpool’da ilk sezonu… Gelecek adına ümit veren skorların alındığı bir dönemde Manchester City’yi Anfield’de 3-0 yenerek ligde ilk 4 için avantaj sağlıyor. İlk 4 mücadelesi veren Tottenham ve Arsenal’in kaybettiği hafta spiker City maçı sonrası mikrofonu uzattığında Alman hoca, ‘Diğer sonuçları şuan için bilmiyorum. Ancak Bayern’in kaybettiğini duydum’ dedikten sonra o meşhur gülüşü geliyordu. Rakiplerinin skorlarından ziyade Bayern’i takip etmeye devam ediyordu. 17 maçtır sahasında tüm maçları kazanan Bayern, Klopp’un eski takımı Mainz’e yeniliyordu. Klopp mutlu olmasında kim mutlu olacaktı? Peki Klopp’un Bayern’e olan ‘sevgisinin’ nedeni neydi?
Bayern’in Klopp için ayrı bir yeri vardı. Bayern, Klopp’un çalıştaracağı bir kulüp olacaktı. Olmadı. Bayern’i, çalıştırdığı Dortmund’la geçip iki kez şampiyon oldu. Sonra Bayern, klasik taktiğini uygulayıp Dortmund’u zirveden etti. Tüm bunlar, Klopp’un Bayern ‘sevgisini’ açıklamaya yetiyordu.
Yaklaşık 11 yıl önce yıl 2008… Klopp, Mainz’le birlikte İspanya’da kampta. Telefonu çalıyor. Alo dediğinde karşıdaki kişi ‘Bayern Münih’in başkanı Uli Hoeness’ olduğunu söyleyip devam ediyor, ‘Yeni teknik adam arayışımızda ilk tercihimiz yabancı oldu. Ancak Almanya içinden de isimlere bakıyoruz. Bu isimlerin başında sen geliyorsun. Bizimle çalışır mısın?’. Kim istemez ki? Almanya’nın bir numaralı kulübünü. Klopp, aradığı için teşekkür edip, birkaç düşünme fırsatı vermesini ilave ederek, ‘Ancak kesinlikle ilgimi çeken bir teklif’ deyip, telefonu kapatıyor. Klopp kararını vermiştir. Teklife evet diyecektir. Telefonu yine çalar. Arayan Hoeness’tir. Bu kez ‘başka bir Jürgen’ bulduk deyip, takımı Jürgen Klinsmann’a emanet ettikleri söyleyip, Klopp’a teşekkür eder. Jürgen Klopp’un Bayern antipatisinin ilk işaret fişeği böylece atılır.
Bayern kapısından dönen Klopp aynı sezon Borussia Dortmund’dan gelen teklifi kabul eder. Klinsmann aldığı başarısız sonuçlarla 9 ay sonra kovulurken, Klopp adım adım güçlü bir Dortmund’un temellerini atar. Ağustos 2008’de attığı tohumların hasadını 2011’de gelen Bundesliga şampiyonluğu ile alan Klopp, başarısını bir sonraki yılda devam ettirir. Bayern Münih’le oynadığı 5 maçı da kazanır. Almanya Kupası finalinde rakibini bozguna uğratıp 5-2’lik skorla sahadan siler. Alman spor basını ‘Kral Klopp’ ve ‘Alman futbolunda taht değişimi’ manşetlerini atar. Klopp, Dortmund’u zirveye taşıyıp, Bayern’den intikam alır. Ancak Bayern’in de planı vardır.
Bayern bildik taktiğini devreye sokup, milyonluk transferler yapar. İspanyol Javi Martinez’i kadrosuna katan Bayern, Dortmund’un gözdesi Mario Götze’ye de kancayı takar. Dortmund, milyonlarca Euro harcayıp yeni yıldızları kadrosuna katan Bayern karşısında çaresiz kalır. Şampiyonluk iki yıl aradan sonra yeniden Bayern’in hegemonyasına geçer. Dortmund’daki son sezonu Klopp için tam bir hüsran olur. Bayern’in şampiyon olduğu yıllarda Dortmund ikinci olur ancak Klopp’un son yılında rakibinin 33 puan gerisinde ligi 7. sıra bitirir. Klopp, 2015’te Dortmund’dan ayrıldığında hızla düşen bir takım bırakır. Bayern ise son sürat zirveye çıkıp, hakimiyetini çoktan kurmuştu. Dortmund’un o düşüşü bu yıla kadar devam eder. 3 yıl aradan sonra Dortmund ilk kez bu sezon Bayern’e kafa tutacak bir noktaya gelir.
Klopp, Liverpool’la 4 sezonu geride bırakmaya hazırlanıyor. Bu süre zarfında Capital One Cup, UEFA Avrupa Ligi ve Şampiyonlar Ligi finali kaybetti. Bu sezon hem ligde hem de Şampiyonlar Ligi iddiasını sürdürüyor. Mainz ve Dortmund’la şansının tutmadığı Bayern Münih’i bu kez Liverpool’la safdışı bırakmak istiyor. Alman futbolunu çok iyi tanıması, Klopp’un en büyük avantajı olacak.
Mainz ve Dortmund’la Bayern Münih’e karşı 29 maçta mücadele eden Klopp 9 galibiyet ve 4 beraberlik gördü. 16 maçta sahadan yenilgiyle ayrıldığı. İki takımın attığı 44 gole, Bayern 57 golle cevap verdi. Mainz’i çalıştırdığı dönemde Bayern’e karşı oynadığı 7 maçın 6’sını kaybetti, birinde berabere kaldı. Dortmund döneminde Bayern’le yapılan ilk 4 maçın 3’ünü kaybedip, birinde berabere kaldı. Ekim 2010 – Mayıs 2012 arasında oynanan 5 maçıda kazanan Dortmund oldu. Sonraki 5 maçta ise galibiyet göremedi; 3 yenilgi, iki beraberlik. Dortmund’daki son yıllarında üstünlük yeniden Bayern’e geçmişti. Bakmayın maçın adının Liverpool – Bayern Münih olduğuna, doğrusu Klopp – Bayern maçı bu!
[Hasan Cücük] 19.2.2019 [TR/24]
Jürgen Klopp’un Liverpool’da ilk sezonu… Gelecek adına ümit veren skorların alındığı bir dönemde Manchester City’yi Anfield’de 3-0 yenerek ligde ilk 4 için avantaj sağlıyor. İlk 4 mücadelesi veren Tottenham ve Arsenal’in kaybettiği hafta spiker City maçı sonrası mikrofonu uzattığında Alman hoca, ‘Diğer sonuçları şuan için bilmiyorum. Ancak Bayern’in kaybettiğini duydum’ dedikten sonra o meşhur gülüşü geliyordu. Rakiplerinin skorlarından ziyade Bayern’i takip etmeye devam ediyordu. 17 maçtır sahasında tüm maçları kazanan Bayern, Klopp’un eski takımı Mainz’e yeniliyordu. Klopp mutlu olmasında kim mutlu olacaktı? Peki Klopp’un Bayern’e olan ‘sevgisinin’ nedeni neydi?
Bayern’in Klopp için ayrı bir yeri vardı. Bayern, Klopp’un çalıştaracağı bir kulüp olacaktı. Olmadı. Bayern’i, çalıştırdığı Dortmund’la geçip iki kez şampiyon oldu. Sonra Bayern, klasik taktiğini uygulayıp Dortmund’u zirveden etti. Tüm bunlar, Klopp’un Bayern ‘sevgisini’ açıklamaya yetiyordu.
Yaklaşık 11 yıl önce yıl 2008… Klopp, Mainz’le birlikte İspanya’da kampta. Telefonu çalıyor. Alo dediğinde karşıdaki kişi ‘Bayern Münih’in başkanı Uli Hoeness’ olduğunu söyleyip devam ediyor, ‘Yeni teknik adam arayışımızda ilk tercihimiz yabancı oldu. Ancak Almanya içinden de isimlere bakıyoruz. Bu isimlerin başında sen geliyorsun. Bizimle çalışır mısın?’. Kim istemez ki? Almanya’nın bir numaralı kulübünü. Klopp, aradığı için teşekkür edip, birkaç düşünme fırsatı vermesini ilave ederek, ‘Ancak kesinlikle ilgimi çeken bir teklif’ deyip, telefonu kapatıyor. Klopp kararını vermiştir. Teklife evet diyecektir. Telefonu yine çalar. Arayan Hoeness’tir. Bu kez ‘başka bir Jürgen’ bulduk deyip, takımı Jürgen Klinsmann’a emanet ettikleri söyleyip, Klopp’a teşekkür eder. Jürgen Klopp’un Bayern antipatisinin ilk işaret fişeği böylece atılır.
Bayern kapısından dönen Klopp aynı sezon Borussia Dortmund’dan gelen teklifi kabul eder. Klinsmann aldığı başarısız sonuçlarla 9 ay sonra kovulurken, Klopp adım adım güçlü bir Dortmund’un temellerini atar. Ağustos 2008’de attığı tohumların hasadını 2011’de gelen Bundesliga şampiyonluğu ile alan Klopp, başarısını bir sonraki yılda devam ettirir. Bayern Münih’le oynadığı 5 maçı da kazanır. Almanya Kupası finalinde rakibini bozguna uğratıp 5-2’lik skorla sahadan siler. Alman spor basını ‘Kral Klopp’ ve ‘Alman futbolunda taht değişimi’ manşetlerini atar. Klopp, Dortmund’u zirveye taşıyıp, Bayern’den intikam alır. Ancak Bayern’in de planı vardır.
Bayern bildik taktiğini devreye sokup, milyonluk transferler yapar. İspanyol Javi Martinez’i kadrosuna katan Bayern, Dortmund’un gözdesi Mario Götze’ye de kancayı takar. Dortmund, milyonlarca Euro harcayıp yeni yıldızları kadrosuna katan Bayern karşısında çaresiz kalır. Şampiyonluk iki yıl aradan sonra yeniden Bayern’in hegemonyasına geçer. Dortmund’daki son sezonu Klopp için tam bir hüsran olur. Bayern’in şampiyon olduğu yıllarda Dortmund ikinci olur ancak Klopp’un son yılında rakibinin 33 puan gerisinde ligi 7. sıra bitirir. Klopp, 2015’te Dortmund’dan ayrıldığında hızla düşen bir takım bırakır. Bayern ise son sürat zirveye çıkıp, hakimiyetini çoktan kurmuştu. Dortmund’un o düşüşü bu yıla kadar devam eder. 3 yıl aradan sonra Dortmund ilk kez bu sezon Bayern’e kafa tutacak bir noktaya gelir.
Klopp, Liverpool’la 4 sezonu geride bırakmaya hazırlanıyor. Bu süre zarfında Capital One Cup, UEFA Avrupa Ligi ve Şampiyonlar Ligi finali kaybetti. Bu sezon hem ligde hem de Şampiyonlar Ligi iddiasını sürdürüyor. Mainz ve Dortmund’la şansının tutmadığı Bayern Münih’i bu kez Liverpool’la safdışı bırakmak istiyor. Alman futbolunu çok iyi tanıması, Klopp’un en büyük avantajı olacak.
Mainz ve Dortmund’la Bayern Münih’e karşı 29 maçta mücadele eden Klopp 9 galibiyet ve 4 beraberlik gördü. 16 maçta sahadan yenilgiyle ayrıldığı. İki takımın attığı 44 gole, Bayern 57 golle cevap verdi. Mainz’i çalıştırdığı dönemde Bayern’e karşı oynadığı 7 maçın 6’sını kaybetti, birinde berabere kaldı. Dortmund döneminde Bayern’le yapılan ilk 4 maçın 3’ünü kaybedip, birinde berabere kaldı. Ekim 2010 – Mayıs 2012 arasında oynanan 5 maçıda kazanan Dortmund oldu. Sonraki 5 maçta ise galibiyet göremedi; 3 yenilgi, iki beraberlik. Dortmund’daki son yıllarında üstünlük yeniden Bayern’e geçmişti. Bakmayın maçın adının Liverpool – Bayern Münih olduğuna, doğrusu Klopp – Bayern maçı bu!
[Hasan Cücük] 19.2.2019 [TR/24]
Eşek Kulaklı Midas [Alper Ender Fırat]
Kral Midas için anlatılan bir hikayedir. Midas zenginlik peşinde koşan, hırslı, altını çok seven bir kraldır. Altını o kadar sever ki rüyalarında bile onu sayıklar, dualarında sürekli onu talep edermiş. Bir gün tuttuğum altın olsun diye ettiği dua kabul olmuş ve bir sabah uyanmış ve bakmış ki gerçekten de tuttuğu her şey altına dönüşüyor. Kaleme dokunuyor altına dönüşüyor, mermere dokunuyor altın oluyor. Çılgınca bir mutlulukla kalkmış ayağa ve her şeye dokunmaya başlamış, önüne çıkan her eşyaya dokunup altına çeviriyormuş. Artık istediğim kadar zengin olabilirim diye haykırmış altına dönüşmüş sarayın sütunlarına.
Mutluluk içinde oturmuş sofraya yemek yemek isterken, yediği lokmalar altına dönüşmeye başlamış, sonra çok sevdiği kızına dokunmuş, kız altına dönüşmüş, sevdiği ve dokunduğu herşey altına dönüyormuş.
Güç ile sermest olan Recep T. Erdoğan’a her baktığımda bu hikaye gelir aklıma. Altınla her istediğini yapabileceğini, yeryüzü mutluluğunun dünyalar dolusu altın sahibi olmaktan geçtiğini düşünen Midas’ın altın isteği gibi Erdoğan da güç istiyordu.
Güç ile bütün problemleri çözebileceğini önündeki her engeli aşıp yeryüzü cennetini kurabileceğini düşünüyordu. Güç ile önüne engel çıkarmak isteyen düşmanları (!) hemen bertaraf edilebilecek, itiraz edebilen olmayacak, güç zenginlik getirecek zenginlik te mutluluk getirecekti. İstediğini kaldırıp istediğini devirecek, ol deyince olduracak öl deyince öldürebilecekti. Elindeki sopada ne kadar çok güç olursa insanlar o kadar çekinecek, güç ile doldurulmuş sopa ile her engelin hakkından kolayca gelebilecekti.
Tıpkı Midas gibi Erdoğan’ın da istediği oldu. Bir ülkede erişebileceği bütün güçlere erişti, devlet erkiyle elde edebileceği bütün güçleri üzerinde topladı.
Ama Eşek Kulaklı Midas çok geçmeden bunun nasıl lanetli bir istek olduğunun farkına varmış, ondan kurtulmanın yollarını aramaya koyulmuştu. Çünkü sadece yemek yiyebilmek bile yeryüzünün bütün altınlarından daha değerli bir şey olduğunu bizzat görmüştü.
Gücüyle her şeyi düzeltebileceğini, sorun gördüğü her şeyin üstesinden bu yolla gelebileceğini zanneden Erdoğan ise istediği şeyin nasıl lanetli bir talep olduğunu fark edecek gibi görünmüyor.
Onda, Devlet yönetirken güçten daha çok adalete ihtiyacının olduğunu anlayacak bir ruh derinliği yok maalesef. Etrafında hak adına itiraz eden birilerinin olmasının ne denli bir nimet olduğunu anlayacak, bunun yok oluşa giden yollarda çok önemli bir uyarıcı olduğunu kavrayacak bir bilgeliği de bulunmuyor.
Her istediğini, istediği zaman yapabilme gücünün, ne denli tehlikeli bir şey olduğunu, toplumdaki adalet duygusunu yok edeceğini adalet duygusunun bittiği yerde her şeyin biteceğini de anlayamıyor. Hukukun iktidara şerik değil gerçekte sırtta dolaşan yılanları akrepleri gösteren bir bilgelik olduğunu anlamasını beklemek de faydasız.
Elinde bir güç kazığı, her şeyi onunla düzeltip bütün meselelerin bu yolla çözülebileceğini zannetmeye devam ediyor. Güç sarhoşluğu içinde düzelttiğini zannettiği şeyleri nasıl öldürdüğünün farkında bile değil.
[Alper Ender Fırat] 19.2.2019 [TR724]
Mutluluk içinde oturmuş sofraya yemek yemek isterken, yediği lokmalar altına dönüşmeye başlamış, sonra çok sevdiği kızına dokunmuş, kız altına dönüşmüş, sevdiği ve dokunduğu herşey altına dönüyormuş.
Güç ile sermest olan Recep T. Erdoğan’a her baktığımda bu hikaye gelir aklıma. Altınla her istediğini yapabileceğini, yeryüzü mutluluğunun dünyalar dolusu altın sahibi olmaktan geçtiğini düşünen Midas’ın altın isteği gibi Erdoğan da güç istiyordu.
Güç ile bütün problemleri çözebileceğini önündeki her engeli aşıp yeryüzü cennetini kurabileceğini düşünüyordu. Güç ile önüne engel çıkarmak isteyen düşmanları (!) hemen bertaraf edilebilecek, itiraz edebilen olmayacak, güç zenginlik getirecek zenginlik te mutluluk getirecekti. İstediğini kaldırıp istediğini devirecek, ol deyince olduracak öl deyince öldürebilecekti. Elindeki sopada ne kadar çok güç olursa insanlar o kadar çekinecek, güç ile doldurulmuş sopa ile her engelin hakkından kolayca gelebilecekti.
Tıpkı Midas gibi Erdoğan’ın da istediği oldu. Bir ülkede erişebileceği bütün güçlere erişti, devlet erkiyle elde edebileceği bütün güçleri üzerinde topladı.
Ama Eşek Kulaklı Midas çok geçmeden bunun nasıl lanetli bir istek olduğunun farkına varmış, ondan kurtulmanın yollarını aramaya koyulmuştu. Çünkü sadece yemek yiyebilmek bile yeryüzünün bütün altınlarından daha değerli bir şey olduğunu bizzat görmüştü.
Gücüyle her şeyi düzeltebileceğini, sorun gördüğü her şeyin üstesinden bu yolla gelebileceğini zanneden Erdoğan ise istediği şeyin nasıl lanetli bir talep olduğunu fark edecek gibi görünmüyor.
Onda, Devlet yönetirken güçten daha çok adalete ihtiyacının olduğunu anlayacak bir ruh derinliği yok maalesef. Etrafında hak adına itiraz eden birilerinin olmasının ne denli bir nimet olduğunu anlayacak, bunun yok oluşa giden yollarda çok önemli bir uyarıcı olduğunu kavrayacak bir bilgeliği de bulunmuyor.
Her istediğini, istediği zaman yapabilme gücünün, ne denli tehlikeli bir şey olduğunu, toplumdaki adalet duygusunu yok edeceğini adalet duygusunun bittiği yerde her şeyin biteceğini de anlayamıyor. Hukukun iktidara şerik değil gerçekte sırtta dolaşan yılanları akrepleri gösteren bir bilgelik olduğunu anlamasını beklemek de faydasız.
Elinde bir güç kazığı, her şeyi onunla düzeltip bütün meselelerin bu yolla çözülebileceğini zannetmeye devam ediyor. Güç sarhoşluğu içinde düzelttiğini zannettiği şeyleri nasıl öldürdüğünün farkında bile değil.
[Alper Ender Fırat] 19.2.2019 [TR724]
Bank Asya’ya dil uzatmadan evvel batık kredilerin hesabını verin [Semih Ardıç]
28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu (MGK) muhtırası miladı kabul edilen post-modern darbenin mağdur ettiği kimselerin bugün mütekebbir bir edayla etrafa tehditler savurması insanlık adına elem verici bir iki yüzlülük.
Siyasî İslam taraftarlarının iktidarda ne kadar zalim ve gaddar hale gelebileceğini kimse tahmin edememişti. Edenler olduysa da onlar ya sesini duyuramadı ya da kaale alınmadı.
SEN KİMSİN YA!
İktidardaki tüzel kişilerden gerçek kişilere kadar hemen hepsinde menfaatperestlik had safhada. Nasırına basılmaya görsün!
Zerre kadar müsamaha yok. Haddini bildirmekte birbiri ile yarışıyorlar. 28 Şubat’ın mağdur ve mazlumu siyasetçiler, “Sen kimsin ya!” diyerek parmak sallarken aynı bağın gazetecisinin kaleminden haliyle şeker şerbet damlamıyor.
Bilakis hedef gösteren, itibar suikastçılığında eskileri aratmayan gayretkeşlikleri ile halkın haber alma hakkı akıllarının ucundan dahi geçmiyor.
Liderleri Recep Tayyip Erdoğan’ın ustalık döneminin zehirli mevyelerinden yeni gazetecilerin halini görüp de elem duymamak ne mümkün!
“Meslektaş” paydasında bile buluşulamayacak kadar Saray’ın gönüllü kapıkulu olmuş erba-ı kalemin kibirli ve sığ halleri günden güne daha fazla elem veriyor.
SAVRULMA VE YENİ ŞAFAK’IN SAHİPLERİ
Yeni Şafak gazetesi ve Tvnet’in sahibi Albayrak ailesi “belediye ve TOKİ müteahhiti” diye bilinir.
Mustafa Albayrak, 2001 senesinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde ağır işkencelere maruz kalmıştı. 28 Şubat’ın aktörlerinin ortalıkta cirit attığı o devirde Albayrak’ın feryadına Hizmet Hareketi’ne yakın mecralar ile kendi gazetesi haricinde kulak veren olmamıştı.
Albayrak’a işkence eden dönemin Emniyet amiri Adil Serdar Saçan’ın işlediği suçlar yanına kâr kaldı.
Hatta Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından 17 Aralık 2013 fırtınasında tutunacak dal olarak görüldü. Muteber bir polis amiri rolü biçildi.
İŞKENCE VE ADAM KAÇIRMA SUÇLARI ALENEN İŞLENİYOR
O işkence suçu ve adam kaçırma vakalarının bin beteri halihazırda Hizmet Hareketi mensuplarına reva görülürken Mustafa Bey’in gazetesinde tek satır haber çıkmadı.
800’e yakın bebek anneleri ile mahpus. 10 binden fazla kadın kermese içli köfte hazırladığı için en temel insan hakkı olan hürriyetlerinden mahrum.
13 Şubat’ta Ankara’da kendilerini “sivil polis” diye tanıtan 40’a yakın resmî görevli Özgür Kaya ve Yasin Ugan’ı başlarına siyah torba geçirerek kaçırdı.
Aileleri perişan. Ne vali ne emniyet müdürü ne de bir savcı iki ismin nerede olduğundan bahsediyor. Can ve mal emniyetinin kalmadığı bir memlekette iktidar ve taraftarları için muhaliflerin hakk-ı hayatı yok.
MERKEZ BANKASI’NA SÜRMANŞETTEN AYAR VERDİ
Patronları hükûmet destekli kredileri bile ödeyemediği için Yeni Şafak gazetesinin daha elzem işleri var. 18 Şubat’ta Sürmanşetten Merkez Bankası’na ayar verdiler. “Neyi bekliyorsun” başlığın altında krizden eser yok.
“İndir faizi, patron rahatlasın!” minvalinde şu ifadeler ibretlik: “Eylül 2018’de faizi bir kalemde 625 baz puan yükselterek yüzde 24’e çıkaran Merkez Bankası, iş dünyası ve tüketiciden gelen ‘faizi düşür’ talebine kulak tıkıyor. Geçen yıl inşaat sektörünü durma noktasına getiren yüksek faiz, sanayi üretimi ve istihdamı da vurmaya başladı.”
Sanki faiz durup dururken artırılmış. Sanki 2018 yılı ağustos ayında dolar, Türk Lirası’na mukabil yüzde 35 yükselmemiş.
DENEMESİ BEDAVA
Dövizi bir yerde tutabilmek için faiz artışından başka çare kalmadığını bile bile TCMB günah keçisi ilan ediliyor. Halbuki mevcut enflasyon ortamında faizin indirilmesi yeni kur şoku için kapıyı aralayacaktır.
Faiz bir an için tekrar yüzde 13-yüzde 15 aralığına çekilse bu defa dolar ve euronun freni tutmayacaktır.
Merkez Bankası’na yüklenmek kolay tabii. TCMB Başkanı Murat Çetinkaya, Saray gazetelerinden birine karşı iki kelam edecek kadar aklını peynir ekmekle yememiştir herhalde!
Kaç bürokrat o yolun yolcusu oldu. En son Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nda daire başkanlarından biri Sabah-ATV’ye Rekabet Kanunu’nu hatırlatmaya kalkmış ve anında kızağa çekilmişti.
BANK ASYA MÜŞTERİSİNE İFTİRA İLE SARAY’A SELAM
Ekonomiyi kırk katır mı, kırk satır mı noktasına getiren AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’a söz edemeyince Merkez Bankası’nı hedef tahtasına koyan gazeteci müsveddeleri krizde bile grup menfaatini esas alıyor.
Yeni Şafak’ın aynı günkü nüshasında Bank Asya’ya para yatıran insanları suçlu imiş gibi gösterme telaşına ne denilebilir ki! Kiralık kalemlerin yazdıklarına hiç şaşırmıyoruz.
Güya 2014 senesinden itibaren Bank Asya’ya 2,3 milyar TL yatırılmış ve hesap sahiplerinin örgüt bağlantısı ortaya çıkmış. Dünyanın herhangi bir yerinde bankaya para yatıran terör örgütüne rastlanmış mı?
Ne yapmalıydı o insanlar? İhlas Finans’ta olduğu gibi bankayı batırıp garibanın parasını mı gaspetmeliydiler?
Ya da faizsiz bankacılığı topyekûn dinamitlemek isteyen Erdoğan’a “Evet efendim, sepet efendim!” diyerek Yeni Şafakçıların yaptığı gibi ceplerini mi doldurmalıydılar?
BANK ASYA MÜŞTERİSİ O ŞEREFLE HATIRLANACAK
Erdoğan’ın batırmak için elinden geleni ardına komadığı bir devirde on binlerce kişi alyansına, kumbarada biriktirdiğine ve okul harçlığına varıncaya kadar elinde avucunda olanı Bank Asya’ya yatırdı.
Onlar bu şerefle, sizlerse “faizsiz bankayı kurtaranları hapse atma ve onları terörist diye yaftalama” zilleti ile hatırlanacaksınız.
Devletin verdiği ruhsatla bankacılık faaliyeti yürüten Bank Asya’ya para yatırılmasından terör suçu icat etme telaşı bile Yeni Şafakçıları da patronlarını da kurtaramayacak.
Zira Erdoğan’a şeksiz-şüphesiz destek vererek hep beraber sebep oldukları siyasî ve iktisadî kriz Albayrakları da batıracak.
[Semih Ardıç] 19.2.2019 [TR724]
Siyasî İslam taraftarlarının iktidarda ne kadar zalim ve gaddar hale gelebileceğini kimse tahmin edememişti. Edenler olduysa da onlar ya sesini duyuramadı ya da kaale alınmadı.
SEN KİMSİN YA!
İktidardaki tüzel kişilerden gerçek kişilere kadar hemen hepsinde menfaatperestlik had safhada. Nasırına basılmaya görsün!
Zerre kadar müsamaha yok. Haddini bildirmekte birbiri ile yarışıyorlar. 28 Şubat’ın mağdur ve mazlumu siyasetçiler, “Sen kimsin ya!” diyerek parmak sallarken aynı bağın gazetecisinin kaleminden haliyle şeker şerbet damlamıyor.
Bilakis hedef gösteren, itibar suikastçılığında eskileri aratmayan gayretkeşlikleri ile halkın haber alma hakkı akıllarının ucundan dahi geçmiyor.
Liderleri Recep Tayyip Erdoğan’ın ustalık döneminin zehirli mevyelerinden yeni gazetecilerin halini görüp de elem duymamak ne mümkün!
“Meslektaş” paydasında bile buluşulamayacak kadar Saray’ın gönüllü kapıkulu olmuş erba-ı kalemin kibirli ve sığ halleri günden güne daha fazla elem veriyor.
SAVRULMA VE YENİ ŞAFAK’IN SAHİPLERİ
Yeni Şafak gazetesi ve Tvnet’in sahibi Albayrak ailesi “belediye ve TOKİ müteahhiti” diye bilinir.
Mustafa Albayrak, 2001 senesinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde ağır işkencelere maruz kalmıştı. 28 Şubat’ın aktörlerinin ortalıkta cirit attığı o devirde Albayrak’ın feryadına Hizmet Hareketi’ne yakın mecralar ile kendi gazetesi haricinde kulak veren olmamıştı.
Albayrak’a işkence eden dönemin Emniyet amiri Adil Serdar Saçan’ın işlediği suçlar yanına kâr kaldı.
Hatta Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından 17 Aralık 2013 fırtınasında tutunacak dal olarak görüldü. Muteber bir polis amiri rolü biçildi.
İŞKENCE VE ADAM KAÇIRMA SUÇLARI ALENEN İŞLENİYOR
O işkence suçu ve adam kaçırma vakalarının bin beteri halihazırda Hizmet Hareketi mensuplarına reva görülürken Mustafa Bey’in gazetesinde tek satır haber çıkmadı.
800’e yakın bebek anneleri ile mahpus. 10 binden fazla kadın kermese içli köfte hazırladığı için en temel insan hakkı olan hürriyetlerinden mahrum.
13 Şubat’ta Ankara’da kendilerini “sivil polis” diye tanıtan 40’a yakın resmî görevli Özgür Kaya ve Yasin Ugan’ı başlarına siyah torba geçirerek kaçırdı.
Aileleri perişan. Ne vali ne emniyet müdürü ne de bir savcı iki ismin nerede olduğundan bahsediyor. Can ve mal emniyetinin kalmadığı bir memlekette iktidar ve taraftarları için muhaliflerin hakk-ı hayatı yok.
MERKEZ BANKASI’NA SÜRMANŞETTEN AYAR VERDİ
Patronları hükûmet destekli kredileri bile ödeyemediği için Yeni Şafak gazetesinin daha elzem işleri var. 18 Şubat’ta Sürmanşetten Merkez Bankası’na ayar verdiler. “Neyi bekliyorsun” başlığın altında krizden eser yok.
“İndir faizi, patron rahatlasın!” minvalinde şu ifadeler ibretlik: “Eylül 2018’de faizi bir kalemde 625 baz puan yükselterek yüzde 24’e çıkaran Merkez Bankası, iş dünyası ve tüketiciden gelen ‘faizi düşür’ talebine kulak tıkıyor. Geçen yıl inşaat sektörünü durma noktasına getiren yüksek faiz, sanayi üretimi ve istihdamı da vurmaya başladı.”
Sanki faiz durup dururken artırılmış. Sanki 2018 yılı ağustos ayında dolar, Türk Lirası’na mukabil yüzde 35 yükselmemiş.
DENEMESİ BEDAVA
Dövizi bir yerde tutabilmek için faiz artışından başka çare kalmadığını bile bile TCMB günah keçisi ilan ediliyor. Halbuki mevcut enflasyon ortamında faizin indirilmesi yeni kur şoku için kapıyı aralayacaktır.
Faiz bir an için tekrar yüzde 13-yüzde 15 aralığına çekilse bu defa dolar ve euronun freni tutmayacaktır.
Merkez Bankası’na yüklenmek kolay tabii. TCMB Başkanı Murat Çetinkaya, Saray gazetelerinden birine karşı iki kelam edecek kadar aklını peynir ekmekle yememiştir herhalde!
Kaç bürokrat o yolun yolcusu oldu. En son Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nda daire başkanlarından biri Sabah-ATV’ye Rekabet Kanunu’nu hatırlatmaya kalkmış ve anında kızağa çekilmişti.
BANK ASYA MÜŞTERİSİNE İFTİRA İLE SARAY’A SELAM
Ekonomiyi kırk katır mı, kırk satır mı noktasına getiren AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’a söz edemeyince Merkez Bankası’nı hedef tahtasına koyan gazeteci müsveddeleri krizde bile grup menfaatini esas alıyor.
Yeni Şafak’ın aynı günkü nüshasında Bank Asya’ya para yatıran insanları suçlu imiş gibi gösterme telaşına ne denilebilir ki! Kiralık kalemlerin yazdıklarına hiç şaşırmıyoruz.
Güya 2014 senesinden itibaren Bank Asya’ya 2,3 milyar TL yatırılmış ve hesap sahiplerinin örgüt bağlantısı ortaya çıkmış. Dünyanın herhangi bir yerinde bankaya para yatıran terör örgütüne rastlanmış mı?
Ne yapmalıydı o insanlar? İhlas Finans’ta olduğu gibi bankayı batırıp garibanın parasını mı gaspetmeliydiler?
Ya da faizsiz bankacılığı topyekûn dinamitlemek isteyen Erdoğan’a “Evet efendim, sepet efendim!” diyerek Yeni Şafakçıların yaptığı gibi ceplerini mi doldurmalıydılar?
BANK ASYA MÜŞTERİSİ O ŞEREFLE HATIRLANACAK
Erdoğan’ın batırmak için elinden geleni ardına komadığı bir devirde on binlerce kişi alyansına, kumbarada biriktirdiğine ve okul harçlığına varıncaya kadar elinde avucunda olanı Bank Asya’ya yatırdı.
Onlar bu şerefle, sizlerse “faizsiz bankayı kurtaranları hapse atma ve onları terörist diye yaftalama” zilleti ile hatırlanacaksınız.
Devletin verdiği ruhsatla bankacılık faaliyeti yürüten Bank Asya’ya para yatırılmasından terör suçu icat etme telaşı bile Yeni Şafakçıları da patronlarını da kurtaramayacak.
Zira Erdoğan’a şeksiz-şüphesiz destek vererek hep beraber sebep oldukları siyasî ve iktisadî kriz Albayrakları da batıracak.
[Semih Ardıç] 19.2.2019 [TR724]
O el, maalesef devletin elidir! [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Devletin polisi ve polis devleti (2)
Kızımı o kadar çok seviyorum ki, belki de ondandır, kim bilir! Bir türlü etkisinden kurtulamıyorum gördüğüm o fotoğraftaki o sefil sahnenin. O sahne gözümün önünde. Polisin eli! O el! O genç kızın! Benim de kızım olabilirdi o, senin de. Kardeşim olabilirdi benim. Senin de. Eşim, eşin. Sen olabilirdin o! O genç kızın mahreminde o lanet olası aşağılık el. O genç insan ne düşünmüştür o an? Onun anneciği babacığı neler düşünmüştür o fotoğrafa bakınca? Neler hissetmişlerdir? Düşündükçe fıttıracak gibi oluyorum!
O el şerefsiz el, maalesef devletin elidir! Ellerini genç bir kızın apış arasına atarsa bir “sivil memur”, ya da ne bileyim, seçilmiş vekilinin etrafını etten duvar gibi çevirirse onlarca silahlı, kalkanlı, coplu “polis”, eğer silahının sert dipçiğiyle kafatasını patlatana dek döverse iki yavruyu çocuk nezarethanesinde ’emniyet güçleri’, bakın buraya yazıyorum işte: bunu yapan devlettir. Genç bir kadının en mahrem yerine elleriyle sıkarak dokunan, itip kakılan milletvekiline yerde kayarak çelme takıp onu beton zemine çalan, küçücük yaşta yavruları suçu ne olursa olsun, devletin koruması altındayken öldüresiye döven, devlettir!
Devlettir nitelikli cinsel saldırıda bulunan. Devlettir milletin vekilini ezen, darp eden. Devlettir Kürt çocuklarını Türk çocuklarından ayıran, onlara ‘özel muamele’ yaparak, o yaşta onları ait oldukları toplumdan hunharca kopartan. Bu devlet nedir kardeşim, nedir? Bunu yapan devleti anlamaktan öte, bu devlete ait olmak nasıl bir şeydir? Oradaki o genç kız benim kızım ya da senin kızın olabilirdi. O yere kapaklanan milletvekili senin oy verdiğin ve seçtiğin milletvekili olabilirdi. Dahası, senin kız kardeşin ya da eşin, annen veya kızın olabilirdi. O kafası gözü parçalanan zavallı iki oğlan ya senin oğlun olsaydı? O genç kız biziz. O milletvekili biziz. O iki gariban oğlan biziz!
Siyaset bilimi okudum epey uzun zamandır – tam 28 yıl olmuş. Hala siyaseti anlamak isteyen bir öğrenciyim ben. Dersini verdiğin konuların öğrencisisindir esasında hep. Merak eder durursun, herkesin ‘ne var ki bunda’ dediği şeyleri. Devlet hep ilgi alanım oldu. Eğer devlet üzerine düşünürseniz, ‘neden var?’ diye de sormak zorundasınız. Devlete neden ihtiyaç duyarız, var mıdır bir rasyonel izahı? Devletlilikle devletsizlik arasındaki fark nedir? İnsanlık neden evrensel bir kurum olarak devleti icat etti? Hangi görevleri icra eder devlet, işlevi nedir, bunları düşünmemek olmaz. Neden varsın ey devlet?
Birçok düşünür devletsiz bir toplumun hayalini kurdu. Anarşistler veya komünistler devletin varlığını sorguladılar, hatta devletsiz topluma ulaşma ereğini ideolojilerinin merkezine yerleştirdiler. Diğerleriyse devletin gerekliliğini savunup, vatandaşın devletten nasıl korunacağına kafa yordu. Gerek devletin sorgulayanlar, gerekse de devletin varlığının gerekliliğine inananlar, her zaman devletin bir baskı aracı olarak kullanılabileceği ihtimalini ciddiye aldı. Devletin temel görevi vatandaşların güvenliğini sağlamaktı, tamam da, peki devlete bu güvenliği sağlamak için bireysel ‘şiddet kullanma’ hakkımızı teslim ettiğimizde, o devlete karşı savunmasız kalmıyor muyduk?
Evet, devlet şiddet kullanma tekelini içeriyor. İstediklerini ikna yoluyla yapamazsa, şiddet kullanarak güç uyguluyor. Öldürme eylemi hem ahlaken hem de dinen yasak olsa da, devlet bu birincil suçu bile meşrulaştırabiliyor – isterse ölümü bile en üst hedef olarak aklayabiliyor. Normal zamanlarda öldürme eyleminde bulunan bir kişiye en ağır cezalar uygulanırken, adil olarak meşruiyet sağlanan savaşlarda ve iç savaşlarda, yararlılık gösterenlere (en fazla düşman kaybına neden olan askerlere), yani öldürme eylemini en efektif uygulayan ‘kahramanlara’ devlet madalya takıyor, onları adeta kutsuyor.
Evet, devlet isterse ölümü kutsayarak, onu istenmeyen ve kaçınılan bir durum olmaktan çıkartarak, onurlu ve arzu edilen, sosyal bakımdan en değerli bir durum haline getirebilir. Devletin askeri ve polisi kahramanlaştırılır. Bu değer yargılarıyla devletler kendi mitlerini oluşturur. Bağımsızlık savaşları böyle mitlerin oluşmasına temel dayanak hazırlar. Yaşanılan toprak vatanlaşırken, devletin kolluk gücüne katkıda bulunmak – mesela zorunlu askerlik – vatan hizmeti veya vatan borcu olarak nitelenir.
Ortak yaşamın devam edebilmesini sağlayan devlet, ortak yaşamı olağan haliyle devam ettirebilmek için kolluk gücüne gerek duyar. Bu kolluk gücü, otoritenin zorlayıcı unsurudur. Yasalara uymayanların yaptırıma tabi tutulması, kolluk gücü olmadan olamaz. Öldürme eylemini bile normal kabul ettirebilen devlet, bu gücü meşruiyetinden alıyor. Var olmak, var olmaya devam etmek, özgür olmak, başkalarına tabi olmadan dilediğince yaşayabilmek, toplum olmayı sürdürebilmek, sosyal birlikteliğin bozulmaması gibi hedefler devleti meşrulaştırır. Devlet var oluşuna bu güvenlik beklentileri ve bu ‘ikna edici’ öyküdeki tutarlılıkla devam edebilir.
Öykü önemli. Yani oluşturulan, inşa edilen mit! Çoğunlukla ortak var oluş, anayasal bir sistemle mümkün olur. Bu düzenin evrensel koşulu yasaların çerçevesini çizdiği normatif yapıdır. Anayasa, yasalar, yönetmelikler, vs. gibi kurumsallaştırılmış normlar, vatandaşların ve devletin ne yapıp ne yapamayacağını belirler. Modern zamanlarda devletler şeffaflık ve hesap verebilirlik kıstaslarıyla değerlendiriliyor. Bu kıstasların en iyi gerçekleştirilebildiği ve garanti altına alınabildiği sistem, demokrasidir. Tabi burada seçim mekanizmasını kast etmiyorum demokrasi derken. Elbette özgür ve adil seçimler demokrasinin olmazsa olmazıdır. Ama diğer bir olmazsa olmaz, temel hak ve özgürlüklerdir. Şeffaf, hesap verebilen, özgür ve adil seçimlerin gerçekleşebildiği, iktidara seçimle gelinen ve seçimle gidilen yani (daha önemlisi seçimle gidilebilen!), vatandaşın hak ve özgürlüklerinin sistemsel seviyede garanti altına alındığı siyasal sistemler demokrasidir.
Demokrasilerin bu kıstaslarının uygulanabilirliği, hukuk devletine bağlıdır. O da yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden anayasal bir temel düzen içinde ayrıldığı rejimlerde olabiliyor. Hukuk devleti olmak için, yürütmenin gücünün yasama ve yargı erkleri tarafından sınırlandırılması çok önemli. Dahası, yürütmenin karar alıcıları (başkan veya başbakan, bakanlar, üst düzey bürokratlar vs.) yasa önünde aynı sade vatandaşlar gibi hesap verebilir olmalıdır. Bunların olmadığı ülkelerde devlet güvenlik garanti edemez. Zulüm makinesine dönüşür!
Vatandaşının apış arasına dalan ve onu cinsel bir objeye indirgediği yetmiyormuş gibi, onun bedensel dokunulmazlığına halel getiren, onu tecavüze uğratan, onun iffetini ve onurunu ağır yaralayan, onu devletin gücünü arkasına alarak ezen, onun tüm haklarını o birkaç dakika içerisinde ortadan kaldırıveren, adeta devlet öncesi toplumlardaki gibi şiddet uygulayan polis, Türk devletinin zulüm makinesi olmasının yan etkisidir sadece! O polis, devleti çökerten neden değildir. O çöken devletin sonucudur. Devletin devlet olmadığının kanıtı, devletin güvenlik aygıtı değil güvenlik tehdidi olduğunun somut örneği, devletin ‘ben yokum artık’ cümlesinin eylemden cümleye olan tercümesidir.
Bakın ciddi bir şeydir bu. Çünkü devlet eğer devlet olmaktan çıkarsa, tüm salgın veya kronik hastalıklardan daha öldürücü ve zararlı olur. Devletlerin bu hale gelmelerinin ardından yaşanan kayıpları insanlığın, örneğin kanserden, HIV’den veya kalp hastalıklarından daha fazladır. O polis tarafından apış arasından hayâsızca kavranan genç kız biliyor ne demek istediğimi şimdi! Devlet, devlet olmaktan çıkınca, korkun ondan artık – çünkü sizin güvenliğiniz için sizin verginizle maaş verilen kolluk güçleri, kâbusunuz olur. Ölümü bile meşrulaştırabilen devlet, devlet olmaktan çıkarsa eğer, diğer her şeyi de meşrulaştırabilir. Sizi terörist ilan eder, sizi gözaltında kaybeder, sizi sokaktan kaçırır, sizi hayatınızda yaşamakta olduğunuz geçim sıkıntısı gibi sorunların nedeninin ‘dış güçler’ veya ‘içerdeki hainler’ olduğuna ikna eder.
Size yeni ‘öyküler’ yazar. Siz bu yeni diskura inanırsınız, inanmazsanız ama eğer, devletin yapacağı sizi de ‘terörist’ ilan etmektir. İşkencede siyasi tutuklular, askeri, polisi, yargıcı, savcısı, profesörü, öğretmeni, memuru, işkencede. Gözaltında en ağır işkencelere uğrayanlar, hep eşlerinin veya kızlarının üzerinden tehdit edildiklerini söylüyorlar. Ahlak anlayışı uçkura indirgenmiş bir toplumun işkencecisi bile kurbanın direnç noktasının geri çekilebileceği son nokta olan, o en son izzet ve iffet yerinin mahrem yeri olduğunu biliyor. Öyle aşağılık bir şey ki bu, bunu yapan bürokratik aparatın vatandaşın vergilerinden maaş aldığını düşünmek bile sanırım devletin devlet olmaktan çıkmasının ne demek olduğunu anlatmak için vurgulanması gereken bir ayrıntı!
Vergiyi toplayan devlet, bunu bir ‘sözleşme’ çerçevesinde yapabiliyor meşru olarak. Ama bu sözleşmede sanırım size veya yakınlarınıza işkence etmek yok! Sözleşme bozulmuş, ortada bir akit, bir kontrat kalmamış. Yani toplanan vergi değil, haraç, toplayan ise devlet değil, organize bir suç örgütü. 17 Aralık sonrası başlayan sivil darbe süreci, 15 Temmuz 2016’da tamamlandı. O tarihten beri, bir devlet değil muhatabımız artık. Suça batmış, karanlık çevrelerle işbirliğine gitmiş, anayasasına ihanet etmiş, yasalarla sınırlandırılmış gücünü yasa dışına taşarak alabildiğine genişletmiş bir şebeke. Bizi ondan koruyacak hiçbir şey kalmadı artık. O tacizci sefil ‘polis’ bize bunu söylüyor yaptığı hayâsız eylemle.
Dün tacize uğrayan genç kızın babasının ‘FETÖ’cü” olduğunu yazdı mesela havuz medyası. Acıdır. Bir gün ama emin olun, onların da “FETÖ’cü” olduğunu yazacak birileri. O zaman bu yolun yol olmadığını, devlet olmaktan çıkan devletin ne demek olduğunu anlayacaklar. Hukuk devletinde polis yargı makamı değildir. Polis cezalandıramaz bu nedenle. Dövemez, işkence edemez. Küçüklerin başına dipçikle vuramaz. Büyüklerin başına da dipçikle vuramaz. Kimseye vuramaz, dipçikle veya dipçiksiz! Hukuk devletinde polis bir kadın milletvekilini darp edemez. Bir erkek milletvekilini de darp edemez. Kimseyi darp edemez, kadın ya da erkek, milletvekili ya da değil! Mahremine dokunulan o genç kızın başındaki başörtüsü benim için maruz kaldığı ağır hak ihlali bakımından hiçbir anlam ifade etmez. Ama ‘benim başörtülü bacıma’ diye başlayan konuşmaların yapıldığı Gezi parkı eylemleri sonrası Türkiye toplumunda, bu apış arasından taciz gören genç kadının başörtülü olması, düşündürücüdür!
Tacize uğrayan o kız değil, Türkiye toplumu. İffetsizleştirilen, ‘kafasına dipçik indirilen’, yürümekteyken zarar vermeden kimseciklere, ‘çelme takılarak’ yere düşürülen, Türkiye, sen, ben, o, biz, siz, hepimiz! “Yeter be” diyemiyor kimse, içinden bunu haykırsa da. En azından birkaç milyon insan? Birkaç yüz bin? Birkaç bin? Birkaç? En azından ben bağırıyorum, avazım çıktığınca, gözlerim yaşlı: “Yeter be! Yeter be! Yeter be! Yeter!”
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 19.2.2019 [TR724]
Kızımı o kadar çok seviyorum ki, belki de ondandır, kim bilir! Bir türlü etkisinden kurtulamıyorum gördüğüm o fotoğraftaki o sefil sahnenin. O sahne gözümün önünde. Polisin eli! O el! O genç kızın! Benim de kızım olabilirdi o, senin de. Kardeşim olabilirdi benim. Senin de. Eşim, eşin. Sen olabilirdin o! O genç kızın mahreminde o lanet olası aşağılık el. O genç insan ne düşünmüştür o an? Onun anneciği babacığı neler düşünmüştür o fotoğrafa bakınca? Neler hissetmişlerdir? Düşündükçe fıttıracak gibi oluyorum!
O el şerefsiz el, maalesef devletin elidir! Ellerini genç bir kızın apış arasına atarsa bir “sivil memur”, ya da ne bileyim, seçilmiş vekilinin etrafını etten duvar gibi çevirirse onlarca silahlı, kalkanlı, coplu “polis”, eğer silahının sert dipçiğiyle kafatasını patlatana dek döverse iki yavruyu çocuk nezarethanesinde ’emniyet güçleri’, bakın buraya yazıyorum işte: bunu yapan devlettir. Genç bir kadının en mahrem yerine elleriyle sıkarak dokunan, itip kakılan milletvekiline yerde kayarak çelme takıp onu beton zemine çalan, küçücük yaşta yavruları suçu ne olursa olsun, devletin koruması altındayken öldüresiye döven, devlettir!
Devlettir nitelikli cinsel saldırıda bulunan. Devlettir milletin vekilini ezen, darp eden. Devlettir Kürt çocuklarını Türk çocuklarından ayıran, onlara ‘özel muamele’ yaparak, o yaşta onları ait oldukları toplumdan hunharca kopartan. Bu devlet nedir kardeşim, nedir? Bunu yapan devleti anlamaktan öte, bu devlete ait olmak nasıl bir şeydir? Oradaki o genç kız benim kızım ya da senin kızın olabilirdi. O yere kapaklanan milletvekili senin oy verdiğin ve seçtiğin milletvekili olabilirdi. Dahası, senin kız kardeşin ya da eşin, annen veya kızın olabilirdi. O kafası gözü parçalanan zavallı iki oğlan ya senin oğlun olsaydı? O genç kız biziz. O milletvekili biziz. O iki gariban oğlan biziz!
Siyaset bilimi okudum epey uzun zamandır – tam 28 yıl olmuş. Hala siyaseti anlamak isteyen bir öğrenciyim ben. Dersini verdiğin konuların öğrencisisindir esasında hep. Merak eder durursun, herkesin ‘ne var ki bunda’ dediği şeyleri. Devlet hep ilgi alanım oldu. Eğer devlet üzerine düşünürseniz, ‘neden var?’ diye de sormak zorundasınız. Devlete neden ihtiyaç duyarız, var mıdır bir rasyonel izahı? Devletlilikle devletsizlik arasındaki fark nedir? İnsanlık neden evrensel bir kurum olarak devleti icat etti? Hangi görevleri icra eder devlet, işlevi nedir, bunları düşünmemek olmaz. Neden varsın ey devlet?
Birçok düşünür devletsiz bir toplumun hayalini kurdu. Anarşistler veya komünistler devletin varlığını sorguladılar, hatta devletsiz topluma ulaşma ereğini ideolojilerinin merkezine yerleştirdiler. Diğerleriyse devletin gerekliliğini savunup, vatandaşın devletten nasıl korunacağına kafa yordu. Gerek devletin sorgulayanlar, gerekse de devletin varlığının gerekliliğine inananlar, her zaman devletin bir baskı aracı olarak kullanılabileceği ihtimalini ciddiye aldı. Devletin temel görevi vatandaşların güvenliğini sağlamaktı, tamam da, peki devlete bu güvenliği sağlamak için bireysel ‘şiddet kullanma’ hakkımızı teslim ettiğimizde, o devlete karşı savunmasız kalmıyor muyduk?
Evet, devlet şiddet kullanma tekelini içeriyor. İstediklerini ikna yoluyla yapamazsa, şiddet kullanarak güç uyguluyor. Öldürme eylemi hem ahlaken hem de dinen yasak olsa da, devlet bu birincil suçu bile meşrulaştırabiliyor – isterse ölümü bile en üst hedef olarak aklayabiliyor. Normal zamanlarda öldürme eyleminde bulunan bir kişiye en ağır cezalar uygulanırken, adil olarak meşruiyet sağlanan savaşlarda ve iç savaşlarda, yararlılık gösterenlere (en fazla düşman kaybına neden olan askerlere), yani öldürme eylemini en efektif uygulayan ‘kahramanlara’ devlet madalya takıyor, onları adeta kutsuyor.
Evet, devlet isterse ölümü kutsayarak, onu istenmeyen ve kaçınılan bir durum olmaktan çıkartarak, onurlu ve arzu edilen, sosyal bakımdan en değerli bir durum haline getirebilir. Devletin askeri ve polisi kahramanlaştırılır. Bu değer yargılarıyla devletler kendi mitlerini oluşturur. Bağımsızlık savaşları böyle mitlerin oluşmasına temel dayanak hazırlar. Yaşanılan toprak vatanlaşırken, devletin kolluk gücüne katkıda bulunmak – mesela zorunlu askerlik – vatan hizmeti veya vatan borcu olarak nitelenir.
Ortak yaşamın devam edebilmesini sağlayan devlet, ortak yaşamı olağan haliyle devam ettirebilmek için kolluk gücüne gerek duyar. Bu kolluk gücü, otoritenin zorlayıcı unsurudur. Yasalara uymayanların yaptırıma tabi tutulması, kolluk gücü olmadan olamaz. Öldürme eylemini bile normal kabul ettirebilen devlet, bu gücü meşruiyetinden alıyor. Var olmak, var olmaya devam etmek, özgür olmak, başkalarına tabi olmadan dilediğince yaşayabilmek, toplum olmayı sürdürebilmek, sosyal birlikteliğin bozulmaması gibi hedefler devleti meşrulaştırır. Devlet var oluşuna bu güvenlik beklentileri ve bu ‘ikna edici’ öyküdeki tutarlılıkla devam edebilir.
Öykü önemli. Yani oluşturulan, inşa edilen mit! Çoğunlukla ortak var oluş, anayasal bir sistemle mümkün olur. Bu düzenin evrensel koşulu yasaların çerçevesini çizdiği normatif yapıdır. Anayasa, yasalar, yönetmelikler, vs. gibi kurumsallaştırılmış normlar, vatandaşların ve devletin ne yapıp ne yapamayacağını belirler. Modern zamanlarda devletler şeffaflık ve hesap verebilirlik kıstaslarıyla değerlendiriliyor. Bu kıstasların en iyi gerçekleştirilebildiği ve garanti altına alınabildiği sistem, demokrasidir. Tabi burada seçim mekanizmasını kast etmiyorum demokrasi derken. Elbette özgür ve adil seçimler demokrasinin olmazsa olmazıdır. Ama diğer bir olmazsa olmaz, temel hak ve özgürlüklerdir. Şeffaf, hesap verebilen, özgür ve adil seçimlerin gerçekleşebildiği, iktidara seçimle gelinen ve seçimle gidilen yani (daha önemlisi seçimle gidilebilen!), vatandaşın hak ve özgürlüklerinin sistemsel seviyede garanti altına alındığı siyasal sistemler demokrasidir.
Demokrasilerin bu kıstaslarının uygulanabilirliği, hukuk devletine bağlıdır. O da yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden anayasal bir temel düzen içinde ayrıldığı rejimlerde olabiliyor. Hukuk devleti olmak için, yürütmenin gücünün yasama ve yargı erkleri tarafından sınırlandırılması çok önemli. Dahası, yürütmenin karar alıcıları (başkan veya başbakan, bakanlar, üst düzey bürokratlar vs.) yasa önünde aynı sade vatandaşlar gibi hesap verebilir olmalıdır. Bunların olmadığı ülkelerde devlet güvenlik garanti edemez. Zulüm makinesine dönüşür!
Vatandaşının apış arasına dalan ve onu cinsel bir objeye indirgediği yetmiyormuş gibi, onun bedensel dokunulmazlığına halel getiren, onu tecavüze uğratan, onun iffetini ve onurunu ağır yaralayan, onu devletin gücünü arkasına alarak ezen, onun tüm haklarını o birkaç dakika içerisinde ortadan kaldırıveren, adeta devlet öncesi toplumlardaki gibi şiddet uygulayan polis, Türk devletinin zulüm makinesi olmasının yan etkisidir sadece! O polis, devleti çökerten neden değildir. O çöken devletin sonucudur. Devletin devlet olmadığının kanıtı, devletin güvenlik aygıtı değil güvenlik tehdidi olduğunun somut örneği, devletin ‘ben yokum artık’ cümlesinin eylemden cümleye olan tercümesidir.
Bakın ciddi bir şeydir bu. Çünkü devlet eğer devlet olmaktan çıkarsa, tüm salgın veya kronik hastalıklardan daha öldürücü ve zararlı olur. Devletlerin bu hale gelmelerinin ardından yaşanan kayıpları insanlığın, örneğin kanserden, HIV’den veya kalp hastalıklarından daha fazladır. O polis tarafından apış arasından hayâsızca kavranan genç kız biliyor ne demek istediğimi şimdi! Devlet, devlet olmaktan çıkınca, korkun ondan artık – çünkü sizin güvenliğiniz için sizin verginizle maaş verilen kolluk güçleri, kâbusunuz olur. Ölümü bile meşrulaştırabilen devlet, devlet olmaktan çıkarsa eğer, diğer her şeyi de meşrulaştırabilir. Sizi terörist ilan eder, sizi gözaltında kaybeder, sizi sokaktan kaçırır, sizi hayatınızda yaşamakta olduğunuz geçim sıkıntısı gibi sorunların nedeninin ‘dış güçler’ veya ‘içerdeki hainler’ olduğuna ikna eder.
Size yeni ‘öyküler’ yazar. Siz bu yeni diskura inanırsınız, inanmazsanız ama eğer, devletin yapacağı sizi de ‘terörist’ ilan etmektir. İşkencede siyasi tutuklular, askeri, polisi, yargıcı, savcısı, profesörü, öğretmeni, memuru, işkencede. Gözaltında en ağır işkencelere uğrayanlar, hep eşlerinin veya kızlarının üzerinden tehdit edildiklerini söylüyorlar. Ahlak anlayışı uçkura indirgenmiş bir toplumun işkencecisi bile kurbanın direnç noktasının geri çekilebileceği son nokta olan, o en son izzet ve iffet yerinin mahrem yeri olduğunu biliyor. Öyle aşağılık bir şey ki bu, bunu yapan bürokratik aparatın vatandaşın vergilerinden maaş aldığını düşünmek bile sanırım devletin devlet olmaktan çıkmasının ne demek olduğunu anlatmak için vurgulanması gereken bir ayrıntı!
Vergiyi toplayan devlet, bunu bir ‘sözleşme’ çerçevesinde yapabiliyor meşru olarak. Ama bu sözleşmede sanırım size veya yakınlarınıza işkence etmek yok! Sözleşme bozulmuş, ortada bir akit, bir kontrat kalmamış. Yani toplanan vergi değil, haraç, toplayan ise devlet değil, organize bir suç örgütü. 17 Aralık sonrası başlayan sivil darbe süreci, 15 Temmuz 2016’da tamamlandı. O tarihten beri, bir devlet değil muhatabımız artık. Suça batmış, karanlık çevrelerle işbirliğine gitmiş, anayasasına ihanet etmiş, yasalarla sınırlandırılmış gücünü yasa dışına taşarak alabildiğine genişletmiş bir şebeke. Bizi ondan koruyacak hiçbir şey kalmadı artık. O tacizci sefil ‘polis’ bize bunu söylüyor yaptığı hayâsız eylemle.
Dün tacize uğrayan genç kızın babasının ‘FETÖ’cü” olduğunu yazdı mesela havuz medyası. Acıdır. Bir gün ama emin olun, onların da “FETÖ’cü” olduğunu yazacak birileri. O zaman bu yolun yol olmadığını, devlet olmaktan çıkan devletin ne demek olduğunu anlayacaklar. Hukuk devletinde polis yargı makamı değildir. Polis cezalandıramaz bu nedenle. Dövemez, işkence edemez. Küçüklerin başına dipçikle vuramaz. Büyüklerin başına da dipçikle vuramaz. Kimseye vuramaz, dipçikle veya dipçiksiz! Hukuk devletinde polis bir kadın milletvekilini darp edemez. Bir erkek milletvekilini de darp edemez. Kimseyi darp edemez, kadın ya da erkek, milletvekili ya da değil! Mahremine dokunulan o genç kızın başındaki başörtüsü benim için maruz kaldığı ağır hak ihlali bakımından hiçbir anlam ifade etmez. Ama ‘benim başörtülü bacıma’ diye başlayan konuşmaların yapıldığı Gezi parkı eylemleri sonrası Türkiye toplumunda, bu apış arasından taciz gören genç kadının başörtülü olması, düşündürücüdür!
Tacize uğrayan o kız değil, Türkiye toplumu. İffetsizleştirilen, ‘kafasına dipçik indirilen’, yürümekteyken zarar vermeden kimseciklere, ‘çelme takılarak’ yere düşürülen, Türkiye, sen, ben, o, biz, siz, hepimiz! “Yeter be” diyemiyor kimse, içinden bunu haykırsa da. En azından birkaç milyon insan? Birkaç yüz bin? Birkaç bin? Birkaç? En azından ben bağırıyorum, avazım çıktığınca, gözlerim yaşlı: “Yeter be! Yeter be! Yeter be! Yeter!”
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 19.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Gazetecilerin özgürlüğü ‘olmazsa olmaz’ şarttır… [Erhan Başyurt]
Gazetecilik mesleğini profesyonel olarak tam 25 yıldır sürdürüyorum.
Gece muhabirliğinden haber müdürlüğüne, diplomasi muhabirliğinden dış haberler editörlüğüne, genel yayın yönetmenliğinden yazarlığa, hemen hemen her alanda çalıştım.
Gazetede, haftalık haber dergisinde, yazılı ve görüntülü ajansta görev yaptım. Haber televizyonunda program sundum, sabit konuk olarak yer aldım…
Meslekte bu kadar uzun süre aktif görev alınca, farklı kurumlarda çalışınca, geniş yelpazede çalışma arkadaşlarım oldu.
Ve maalesef gazeteci dostlarımın ciddi bir kısmı bugün demir parmaklıklar ardında…
Tutuklu yazarlar Nazlı Ilıcak, Gültekin Avcı, Nuh Gönültaş ile BUGÜN’de birlikte çalıştık. Harika yazılara imza attılar. Nazlı Hanım, Bab-ı Ali’nin en duayen kadın gazetecisidir. Avcı, Türk basınında hukuk yazıları en sağlam bir iki kalemdem biridir…
Tutuklu gazeteciler Mümtaz’er Türköne, Mustafa Ünal, Hidayet Karaca, Ali Ünal, Mehmet Gündem, Fevzi Yazıcı, Ahmet Böken, Faruk Akkan ile uzun yıllara dayalı dostluğumuz vardır. Türköne, aynı zamanda benim doktora sınıfımda hocamdı…
Cuma Ulus, Ufuk Şanlı, Erkan Acar, Kazım Canlan gibi tutuklu gazetecilerle aynı kurumlarda birlikte çalıştık. Tutuklu gazetecilerin neredeyse yarısı ile tanışıklığım var…
Mesleğin erbabı bu kadar değerli dostun ve Uluslararası Basın Enstitüsü (International Press Institute – IPI)’ne göre toplam 155 gazetecinin yok yere, uydurma suçlamalarla özgürlüklerinden alıkonulması hepimizi derinden yaralıyor…
Hasbelkader dışarıda olmak içerideki meslektaşların kederinden bizi azade kılmıyor. Kılmamalı da…
***
Tutuklu gazeteci sayısı, Türkiye merkezli kurumların verilerine göre yerel gazeteciler ve TRT çalışanları nedeniyle gerçekte 200’ü geçiyor.
IPI’ın verilerine atıfta bulunmamın nedeni, son dönemde son derece yerinde raporlara ve girişimlere imza atıyor olmaları.
IPI’ın Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği ile birlikte yayınladığı Adalet Gözlem Raporu’na göre;
– Gazeteci sanıkların yüzde 34’ünün oturumlara fiziki olarak katılmasına izin verilmediği ve video konferans linki olarak bilinen Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) yoluyla savunma verdiği tespit edilmiştir. SEGBİS yoluyla bağlanılan duruşmalarda sıkça bağlantı kopması vb. teknik aksaklıklar yaşanmış, sanığın sağlıklı savunma vermesi tamamen zorlaşmıştır.
– Yerinde izlenen 27 ayrı davada en az bir sanık tutuklu yargılanıyordu. Bu davaların yarısından fazlasında tutuklu yargılanan sanıklar en az bir yıldır cezaevinde tutuluyordu. Yargılama süresince uygulanan uzun tutukluluk süreleri Türk yasaları ve AİHS maddelerine karşı olmasına rağmen, rapor gösteriyor ki mahkemeler tutukluluk halinin gerekçelendirilmesi konusunda pek çok kez yetersiz kalmıştır.
– İzlenen oturumların yüzde 41’inde duruşmanın başında sorumlu mahkeme heyetinin en az bir kez değiştiği tespit edilmiştir. Bu durum, tabii hakim ilkesinin ve mahkeme heyetinin bağımsızlık ve tarafsızlık ilkelerinin ihlal edildiğini göstermektedir.
– Duruşmaların yüzde 36’sında tutuklu yargılanan sanıklar mahkeme salonuna kelepçeli olarak getirilmişlerdir. Bu durum Türk Ceza Kanunu, Türk Anayasası ve AİHS ile güvence altına alınan “masumiyet karinesi”nin bir ihlalidir.
– Duruşmaların çoğunun bazen saatlerce ertelendiği, oturumlarda sık sık teknik iletişim arızaları yaşandığından ötürü yargı sürecinin ciddi boyutlarda olumsuz etkilendiği tespit edilmiştir.
– Bulgular aynı zamanda gazetecilere karşı kullanılan delillerin niteliği hakkında da ciddi endişeler doğurmuştur. Davaların yüzde 77’sinde sanıkların yaptığı haberler, röportajlar, köşe yazıları, telefon konuşmalarının kayıtları iddianamede delil olarak gösterildi ve bu “deliller” tutukluluk halinin devam kararlarına zemin oluşturdu.
– Davaların geri kalanında delil olarak, anonim tanık ifadeleri ve sanıkların katıldığı basın açıklamaları ve protesto/yürüyüşlerden video kayıtları kullanıldı.
***
Gazetecilerin insan hakları ve evrensel haklarının nasıl ihlal edildiğini ve sadece mesleklerini icra etmeleri nedeniyle, iktidarın muhaliflerini susturmak ve dışarıdakilere gözdağı vermek için onları hapse attığını IPI’ın bulguları doğruluyor.
***
IPI, Avrupa Konseyi tarafından destekleniyor. Son olarak Avrupa Parlamentosu’nda ‘Dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi Türkiye’ diyerek ‘Türkiyeli gazetecilere karşı yetersiz iç hukuk yolları üzerine önerge’yi imzaya açtılar.
47 parlamenter ve 14 basın kuruluşunun ortak imzasını taşıyan önergede şu vurgular yer alıyor;
Türkiye yargı sisteminde bağımsız ve tarafsızlığın yoksunluğu;
Hem iç hukuk hem AİHM nezdinde hızlı yasal sürecin eksikliği;
Gazetecileri uzun tutukluluk sürelerine tabi tutarak gazetecilik mesleğini cezalandırma pratiği;
Gazeteci davalarında iddianamelerin son derece yavaş hazırlanması ve mesleki materyallerin delil olarak gösterilmesi;
Ve yine gazeteci davalarında cumhuriyet savcılarının sık sık kullandığı “terör örgütüne üyelik” suçlamalarını adli kriterler içinde kanıtlamada yetersiz kalması bulunuyor.
***
Önergede Türkiye’ye ifade fikir hürriyeti ihlallerine son vermesi, haber alma ve yayma hakkının ulusal ve uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmesi isteniyor. İşte Önerge’de yer alan Türkiye’den haklı talepler;
1.Türkiye, gazetecilerin aşağıdaki haklarının korunması adına gerekli ulusal ve uluslararası hukuki yükümlülüklerini yerine getirmelidir:
− Masumiyet karinesi;
− Ertelenmeden duruşma yapılması ve duruşmaya fiziken katılım;
− Ve bağımsız ve tarafsız bir mahkeme heyeti tarafından vakitli işleyen bir yargı sürecini kapsayan;
Adil yargılanma hakkı.
2.Türk yargısı, özellikle tutuklu sanığı bulunan davalarda cumhuriyet savcıları tarafından vakitlice iddianame hazırlanmasını zorunlu kılmalıdır. İddianamede gösterilen deliller, cezai faaliyetlere şüphenin ötesinde kanıtlanabilir nitelikte olmalıdır.
3.Gazetecilik faaliyetlerinin cezai faaliyetlere delil gösterildiği davaların sanıkları öncelikli olmak üzere gözaltında bulunan tüm gazeteciler serbest bırakılmalıdır.
4.Asılsız suçlamalar veya gazetecilik faaliyetleri sebebiyle tutuklanan tüm gazeteciler derhal serbest bırakılmalıdır.
5.Türk yargı sistemi, ifade özgürlüğü davalarında özellikle kişi hürriyeti ve adil yargılanma hakkını ilgilendiren AİHM hükümleri ve uluslararası standartlarla örtüşen kararlar almak adına tüm gerekli yükümlülüklerini yerine getirmelidir.
6.Türkiye, toplumdaki çok sesliliğin ve alternatif haber kaynaklarının var olması adına gazetecilerin ifade özgürlüğü; eleştirel ve araştırmacı habercilik yapma; ve haber yayma hakkı gibi standartları koruma altına almalıdır.
7.Basın İlan Kurumu, resmi ilan gelirlerinin hükümet yanlısı ve bağımsız medya organları arasında, kurumun kendi kriter ve ölçütleri dahilinde eşit dağılımını sağlamalıdır. Türkiye’de kalan az sayıdaki bağımsız basılı yayını, hayli ihtiyaç duyulan devlet reklam gelirlerinden mahrum etmemelidir.
8.Türkiye Cumhuriyeti, vatandaşına karşı anayasal yükümlülüğü olan kişi güvenliğini, yine vatandaşı olan gazetecilere karşı da güvence altına almalı ve mesleklerini keyfi tutuklanma, gözaltı korkusu taşımadan yapmalarını sağlamalıdır. Aynı zamanda gazetecinin güvenliğine tehdit oluşturacak, devlet yetkilileri veya tüzel kişiler tarafından yapılan herhangi bir saldırıyı kınamalıdır.
9.Reform Eylem Grubu‘ndan, Türkiye yargı sisteminde öngörülen reformların yukarıda sıralanan öneriler dikkate alınarak uygulamaya geçirilmesi talep edilmektedir.
***
Denilebilir ki, Türkiye’de insan hakları ihlalleri gazeteciler ile sınırlı değil. 15 Temmuz sonrası 450 binden fazla insan gözaltına alındı. 100 binden fazla insan tutuklandı. Onbinlerce insan KHK ile hukuksuz şekilde kamudan atıldı. Sadece 200 medya kuruluşu KHK keyfi şekilde kapatılmadı, 2 binden fazla dernek ve okula da el konuldu… Hatta 17 bin kadın ve 700’ü aşkın bebek halen hapiste…
Bu eleştirilere saygı duyuyorum. Birincisi, gazeteci dayanışması, meslektaşların haksız tutukluluğuna bizi daha hassas kılıyor.
İkincisi, gazetecilerin hakkını savunmak, diğer hukuksuzlukları görmezden gelmek anlamına gelmiyor.
Üçüncüsü ve çok daha önemlisi, özgür basını olmayan bir toplumun özgür halkı olmaz, olamaz… Hakkı ve haklıyı savunan gazetecilerin hapse atılması ve kurumlarının kapatılması, sonrasında icra edilen ‘karşı darbe’ veya ‘sivil darbe’nin hayata geçirilebilmesine imkan vermiş, iktidarın yalan ve iftira kampanyaları ile halkın algılarını mefluç etmesine fırsat tanımıştır. İktidar, yaygın hukuksuzluklara girişmeden önce özgür medyayı susturmayı bu nedenle öncelikli olarak hayata geçirmiştir.
Gazetecilerin özgürlüğü, Türkiye’de normalleşme sürecinin başlayabilmesi ve hukuksuz uygulamalarla hesaplaşabilmesi için olmazsa olmazdır…
[Erhan Başyurt] 19.2.2019 [TR724]
Gece muhabirliğinden haber müdürlüğüne, diplomasi muhabirliğinden dış haberler editörlüğüne, genel yayın yönetmenliğinden yazarlığa, hemen hemen her alanda çalıştım.
Gazetede, haftalık haber dergisinde, yazılı ve görüntülü ajansta görev yaptım. Haber televizyonunda program sundum, sabit konuk olarak yer aldım…
Meslekte bu kadar uzun süre aktif görev alınca, farklı kurumlarda çalışınca, geniş yelpazede çalışma arkadaşlarım oldu.
Ve maalesef gazeteci dostlarımın ciddi bir kısmı bugün demir parmaklıklar ardında…
Tutuklu yazarlar Nazlı Ilıcak, Gültekin Avcı, Nuh Gönültaş ile BUGÜN’de birlikte çalıştık. Harika yazılara imza attılar. Nazlı Hanım, Bab-ı Ali’nin en duayen kadın gazetecisidir. Avcı, Türk basınında hukuk yazıları en sağlam bir iki kalemdem biridir…
Tutuklu gazeteciler Mümtaz’er Türköne, Mustafa Ünal, Hidayet Karaca, Ali Ünal, Mehmet Gündem, Fevzi Yazıcı, Ahmet Böken, Faruk Akkan ile uzun yıllara dayalı dostluğumuz vardır. Türköne, aynı zamanda benim doktora sınıfımda hocamdı…
Cuma Ulus, Ufuk Şanlı, Erkan Acar, Kazım Canlan gibi tutuklu gazetecilerle aynı kurumlarda birlikte çalıştık. Tutuklu gazetecilerin neredeyse yarısı ile tanışıklığım var…
Mesleğin erbabı bu kadar değerli dostun ve Uluslararası Basın Enstitüsü (International Press Institute – IPI)’ne göre toplam 155 gazetecinin yok yere, uydurma suçlamalarla özgürlüklerinden alıkonulması hepimizi derinden yaralıyor…
Hasbelkader dışarıda olmak içerideki meslektaşların kederinden bizi azade kılmıyor. Kılmamalı da…
***
Tutuklu gazeteci sayısı, Türkiye merkezli kurumların verilerine göre yerel gazeteciler ve TRT çalışanları nedeniyle gerçekte 200’ü geçiyor.
IPI’ın verilerine atıfta bulunmamın nedeni, son dönemde son derece yerinde raporlara ve girişimlere imza atıyor olmaları.
IPI’ın Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği ile birlikte yayınladığı Adalet Gözlem Raporu’na göre;
– Gazeteci sanıkların yüzde 34’ünün oturumlara fiziki olarak katılmasına izin verilmediği ve video konferans linki olarak bilinen Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) yoluyla savunma verdiği tespit edilmiştir. SEGBİS yoluyla bağlanılan duruşmalarda sıkça bağlantı kopması vb. teknik aksaklıklar yaşanmış, sanığın sağlıklı savunma vermesi tamamen zorlaşmıştır.
– Yerinde izlenen 27 ayrı davada en az bir sanık tutuklu yargılanıyordu. Bu davaların yarısından fazlasında tutuklu yargılanan sanıklar en az bir yıldır cezaevinde tutuluyordu. Yargılama süresince uygulanan uzun tutukluluk süreleri Türk yasaları ve AİHS maddelerine karşı olmasına rağmen, rapor gösteriyor ki mahkemeler tutukluluk halinin gerekçelendirilmesi konusunda pek çok kez yetersiz kalmıştır.
– İzlenen oturumların yüzde 41’inde duruşmanın başında sorumlu mahkeme heyetinin en az bir kez değiştiği tespit edilmiştir. Bu durum, tabii hakim ilkesinin ve mahkeme heyetinin bağımsızlık ve tarafsızlık ilkelerinin ihlal edildiğini göstermektedir.
– Duruşmaların yüzde 36’sında tutuklu yargılanan sanıklar mahkeme salonuna kelepçeli olarak getirilmişlerdir. Bu durum Türk Ceza Kanunu, Türk Anayasası ve AİHS ile güvence altına alınan “masumiyet karinesi”nin bir ihlalidir.
– Duruşmaların çoğunun bazen saatlerce ertelendiği, oturumlarda sık sık teknik iletişim arızaları yaşandığından ötürü yargı sürecinin ciddi boyutlarda olumsuz etkilendiği tespit edilmiştir.
– Bulgular aynı zamanda gazetecilere karşı kullanılan delillerin niteliği hakkında da ciddi endişeler doğurmuştur. Davaların yüzde 77’sinde sanıkların yaptığı haberler, röportajlar, köşe yazıları, telefon konuşmalarının kayıtları iddianamede delil olarak gösterildi ve bu “deliller” tutukluluk halinin devam kararlarına zemin oluşturdu.
– Davaların geri kalanında delil olarak, anonim tanık ifadeleri ve sanıkların katıldığı basın açıklamaları ve protesto/yürüyüşlerden video kayıtları kullanıldı.
***
Gazetecilerin insan hakları ve evrensel haklarının nasıl ihlal edildiğini ve sadece mesleklerini icra etmeleri nedeniyle, iktidarın muhaliflerini susturmak ve dışarıdakilere gözdağı vermek için onları hapse attığını IPI’ın bulguları doğruluyor.
***
IPI, Avrupa Konseyi tarafından destekleniyor. Son olarak Avrupa Parlamentosu’nda ‘Dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi Türkiye’ diyerek ‘Türkiyeli gazetecilere karşı yetersiz iç hukuk yolları üzerine önerge’yi imzaya açtılar.
47 parlamenter ve 14 basın kuruluşunun ortak imzasını taşıyan önergede şu vurgular yer alıyor;
Türkiye yargı sisteminde bağımsız ve tarafsızlığın yoksunluğu;
Hem iç hukuk hem AİHM nezdinde hızlı yasal sürecin eksikliği;
Gazetecileri uzun tutukluluk sürelerine tabi tutarak gazetecilik mesleğini cezalandırma pratiği;
Gazeteci davalarında iddianamelerin son derece yavaş hazırlanması ve mesleki materyallerin delil olarak gösterilmesi;
Ve yine gazeteci davalarında cumhuriyet savcılarının sık sık kullandığı “terör örgütüne üyelik” suçlamalarını adli kriterler içinde kanıtlamada yetersiz kalması bulunuyor.
***
Önergede Türkiye’ye ifade fikir hürriyeti ihlallerine son vermesi, haber alma ve yayma hakkının ulusal ve uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmesi isteniyor. İşte Önerge’de yer alan Türkiye’den haklı talepler;
1.Türkiye, gazetecilerin aşağıdaki haklarının korunması adına gerekli ulusal ve uluslararası hukuki yükümlülüklerini yerine getirmelidir:
- Kişi hürriyeti ve güvenliği;
- İfade özgürlüğü;
- Haber alma ve yayma hakkı;
− Masumiyet karinesi;
− Ertelenmeden duruşma yapılması ve duruşmaya fiziken katılım;
− Ve bağımsız ve tarafsız bir mahkeme heyeti tarafından vakitli işleyen bir yargı sürecini kapsayan;
Adil yargılanma hakkı.
2.Türk yargısı, özellikle tutuklu sanığı bulunan davalarda cumhuriyet savcıları tarafından vakitlice iddianame hazırlanmasını zorunlu kılmalıdır. İddianamede gösterilen deliller, cezai faaliyetlere şüphenin ötesinde kanıtlanabilir nitelikte olmalıdır.
3.Gazetecilik faaliyetlerinin cezai faaliyetlere delil gösterildiği davaların sanıkları öncelikli olmak üzere gözaltında bulunan tüm gazeteciler serbest bırakılmalıdır.
4.Asılsız suçlamalar veya gazetecilik faaliyetleri sebebiyle tutuklanan tüm gazeteciler derhal serbest bırakılmalıdır.
5.Türk yargı sistemi, ifade özgürlüğü davalarında özellikle kişi hürriyeti ve adil yargılanma hakkını ilgilendiren AİHM hükümleri ve uluslararası standartlarla örtüşen kararlar almak adına tüm gerekli yükümlülüklerini yerine getirmelidir.
6.Türkiye, toplumdaki çok sesliliğin ve alternatif haber kaynaklarının var olması adına gazetecilerin ifade özgürlüğü; eleştirel ve araştırmacı habercilik yapma; ve haber yayma hakkı gibi standartları koruma altına almalıdır.
7.Basın İlan Kurumu, resmi ilan gelirlerinin hükümet yanlısı ve bağımsız medya organları arasında, kurumun kendi kriter ve ölçütleri dahilinde eşit dağılımını sağlamalıdır. Türkiye’de kalan az sayıdaki bağımsız basılı yayını, hayli ihtiyaç duyulan devlet reklam gelirlerinden mahrum etmemelidir.
8.Türkiye Cumhuriyeti, vatandaşına karşı anayasal yükümlülüğü olan kişi güvenliğini, yine vatandaşı olan gazetecilere karşı da güvence altına almalı ve mesleklerini keyfi tutuklanma, gözaltı korkusu taşımadan yapmalarını sağlamalıdır. Aynı zamanda gazetecinin güvenliğine tehdit oluşturacak, devlet yetkilileri veya tüzel kişiler tarafından yapılan herhangi bir saldırıyı kınamalıdır.
9.Reform Eylem Grubu‘ndan, Türkiye yargı sisteminde öngörülen reformların yukarıda sıralanan öneriler dikkate alınarak uygulamaya geçirilmesi talep edilmektedir.
***
Denilebilir ki, Türkiye’de insan hakları ihlalleri gazeteciler ile sınırlı değil. 15 Temmuz sonrası 450 binden fazla insan gözaltına alındı. 100 binden fazla insan tutuklandı. Onbinlerce insan KHK ile hukuksuz şekilde kamudan atıldı. Sadece 200 medya kuruluşu KHK keyfi şekilde kapatılmadı, 2 binden fazla dernek ve okula da el konuldu… Hatta 17 bin kadın ve 700’ü aşkın bebek halen hapiste…
Bu eleştirilere saygı duyuyorum. Birincisi, gazeteci dayanışması, meslektaşların haksız tutukluluğuna bizi daha hassas kılıyor.
İkincisi, gazetecilerin hakkını savunmak, diğer hukuksuzlukları görmezden gelmek anlamına gelmiyor.
Üçüncüsü ve çok daha önemlisi, özgür basını olmayan bir toplumun özgür halkı olmaz, olamaz… Hakkı ve haklıyı savunan gazetecilerin hapse atılması ve kurumlarının kapatılması, sonrasında icra edilen ‘karşı darbe’ veya ‘sivil darbe’nin hayata geçirilebilmesine imkan vermiş, iktidarın yalan ve iftira kampanyaları ile halkın algılarını mefluç etmesine fırsat tanımıştır. İktidar, yaygın hukuksuzluklara girişmeden önce özgür medyayı susturmayı bu nedenle öncelikli olarak hayata geçirmiştir.
Gazetecilerin özgürlüğü, Türkiye’de normalleşme sürecinin başlayabilmesi ve hukuksuz uygulamalarla hesaplaşabilmesi için olmazsa olmazdır…
[Erhan Başyurt] 19.2.2019 [TR724]
Sığır varlığında birinci sıradayız [Tarık Toros]
Yahudi soykırımı, bir günde sabahtan akşama olmadı.
1930’lardan başlayarak 6-7 yıla yayılan süreçte “biz ve onlar” retoriği güçlü biçimde işlendi.
Tüm devlet günahları “ötekilere” yüklendi.
Kıta Avrupasına dağılmış yüzlerce toplama kampında çocuk/kadın katliamları ile amaca büyük ölçüde ulaşıldı.
**
Zamanla, “yaşamamız için öldürülmeliler” sürecine gelindi.
“Birkaç nesil sonra unutulur. Hedef bin yıl sürecek Alman hakimiyeti” söylemi tutuldu.
Katil doğmamışları, kadın ve çocukları öldürmeye ikna etmek eğitimli insanlar eliyle oldu.
**
Naziler, doğu cephesinde müttefik bulmakta da güçlük çekmedi.
Romanya, Ukrayna, Litvanya gibi ülkelerde yerel hak, yerel polis gücü katliamlara destek verdi, Alman ordusundan müfettişlerin gözetim ve denetiminde yaptılar bunu.
Sadece Yahudiler değil, komünistler, rejim muhalifleri sistematik olarak katledildi.
Her Alman askerinin mutlaka en az bir Yahudi öldürmesi sağlandı.
Suça ortak ediliyorlar, sorumluluk eşit dağıtılıyordu.
Sırayla tüm cepheler merkeze, “Burada Yahudilerin kökü tamamen kazındı” raporları geçecekti.
**
Dünya Savaşı’nda yenilgi anlaşılınca delil karartma dönemi başladı.
Toplu mezarlar açılıyor, cesetlerin üzerine benzin dökülüp yakılıyor, külü havaya savruluyordu.
**
80 sene sonra…
Yöntem değişmedi, sonuçları benzer.
**
Ülkede günden güne azalan atmosfer karşısında “birleşin” deniyor ya…
Dışarıdakilerin didişmesi bitmiyor ki, içeridekiler nasıl biraraya gelsin.
Günün hanesine yazılan mühim notlardan biri şudur:
Yığınla isim sayılabilir: Gazeteci, siyasetçi, hukukçu, akademisyen…
Hamile tutuklular, içerideki bebeklerle ilgili tek tweet dahi atmadılar.
**
Kimi çevreler -nereden beşaret aldılar, perspektiflerini kim belirliyor- bilemem.
Son 5 senedir, Kürtler ve Cemaat çevrelerine kapalılar.
Kuru Kemalizmle ülkelerinden yakınıyorlar.
Yarın günah çıkarmaları, malum Karar gazetesi yazarlarının titrek ve korkak serzenişleri gibi olacak.
**
Farklı bakış açısı, olmadığınız bir yerden bakmak demektir.
İnsanlar güpegündüz, sivil istihbarat güçleri tarafından halkın içinde kaçırılıyor. Aileler feryat figan. Duyulmuyor.
17 bin kadın tutuklu için internette imza kampanyası yapılıyor, uluslararası çapta. Günler geçiyor, 5 bin “sanal” imzaya anca ulaşılabilmiş.
**
Herkesin her şeyin farkında olduğu…
Sonuç almanın imkânının olmadığı günler.
Hak aramanın önünde bir bariyer var, birileri cetveli bir yere koymuş, bu bekleniyor gibi.
**
Başlık benim değil, Tarım Bakanı açıklamış.
Türkiye, sığır varlığında Avrupa Birliği birincisiymiş.
Doğru tespit.
[Tarık Toros] 19.2.2019 [TR724]
1930’lardan başlayarak 6-7 yıla yayılan süreçte “biz ve onlar” retoriği güçlü biçimde işlendi.
Tüm devlet günahları “ötekilere” yüklendi.
Kıta Avrupasına dağılmış yüzlerce toplama kampında çocuk/kadın katliamları ile amaca büyük ölçüde ulaşıldı.
**
Zamanla, “yaşamamız için öldürülmeliler” sürecine gelindi.
“Birkaç nesil sonra unutulur. Hedef bin yıl sürecek Alman hakimiyeti” söylemi tutuldu.
Katil doğmamışları, kadın ve çocukları öldürmeye ikna etmek eğitimli insanlar eliyle oldu.
**
Naziler, doğu cephesinde müttefik bulmakta da güçlük çekmedi.
Romanya, Ukrayna, Litvanya gibi ülkelerde yerel hak, yerel polis gücü katliamlara destek verdi, Alman ordusundan müfettişlerin gözetim ve denetiminde yaptılar bunu.
Sadece Yahudiler değil, komünistler, rejim muhalifleri sistematik olarak katledildi.
Her Alman askerinin mutlaka en az bir Yahudi öldürmesi sağlandı.
Suça ortak ediliyorlar, sorumluluk eşit dağıtılıyordu.
Sırayla tüm cepheler merkeze, “Burada Yahudilerin kökü tamamen kazındı” raporları geçecekti.
**
Dünya Savaşı’nda yenilgi anlaşılınca delil karartma dönemi başladı.
Toplu mezarlar açılıyor, cesetlerin üzerine benzin dökülüp yakılıyor, külü havaya savruluyordu.
**
80 sene sonra…
Yöntem değişmedi, sonuçları benzer.
**
Ülkede günden güne azalan atmosfer karşısında “birleşin” deniyor ya…
Dışarıdakilerin didişmesi bitmiyor ki, içeridekiler nasıl biraraya gelsin.
Günün hanesine yazılan mühim notlardan biri şudur:
Yığınla isim sayılabilir: Gazeteci, siyasetçi, hukukçu, akademisyen…
Hamile tutuklular, içerideki bebeklerle ilgili tek tweet dahi atmadılar.
**
Kimi çevreler -nereden beşaret aldılar, perspektiflerini kim belirliyor- bilemem.
Son 5 senedir, Kürtler ve Cemaat çevrelerine kapalılar.
Kuru Kemalizmle ülkelerinden yakınıyorlar.
Yarın günah çıkarmaları, malum Karar gazetesi yazarlarının titrek ve korkak serzenişleri gibi olacak.
**
Farklı bakış açısı, olmadığınız bir yerden bakmak demektir.
İnsanlar güpegündüz, sivil istihbarat güçleri tarafından halkın içinde kaçırılıyor. Aileler feryat figan. Duyulmuyor.
17 bin kadın tutuklu için internette imza kampanyası yapılıyor, uluslararası çapta. Günler geçiyor, 5 bin “sanal” imzaya anca ulaşılabilmiş.
**
Herkesin her şeyin farkında olduğu…
Sonuç almanın imkânının olmadığı günler.
Hak aramanın önünde bir bariyer var, birileri cetveli bir yere koymuş, bu bekleniyor gibi.
**
Başlık benim değil, Tarım Bakanı açıklamış.
Türkiye, sığır varlığında Avrupa Birliği birincisiymiş.
Doğru tespit.
[Tarık Toros] 19.2.2019 [TR724]
Çürümeye devam! [Naci Karadağ]
“Gerçek şu ki Allah, bir topluluğun durumunu o topluluk kendi içindekini değiştirmedikçe değiştirmez.” (Ra’d – 11)
Armando Lannucci’nin yönettiği 2017 yapımı muazzam bir hiciv filmi var: Stalin’in Ölümü.
Filmin hemen başında, zalim diktatörün ölümüyle ne yapacağını şaşıran Rus bürokrasisi anlatılır.
Stalin büyük bir kriz geçirir ve yere serilir. Ancak korku o kadar büyüktür ki, saatlerce kimse bırakınız dokunmayı odasına bile giremez. Nihayet toplanan Rus Polit Bürosu, belki bir şeyler yapılabilir diye Moskova’nın en önemli doktorlarını çağırmak isterler.
Ancak iletişim bakanı şöyle der:
“Moskova’da doktor mu kaldı ki? Yarısını öldürdük, diğer yarısını sürgüne yolladık. Eldekiler içinse doktor bile diyemeyiz!”
Geçtiğimiz gün Hürriyet’te yayınlanan bir manşet haber ülkenin nasıl bir Stalin ülkesine döndüğünün kanıtı gibiydi.
KHK’larla kendinden olmayana hayat hakkı tanımayan hükümet hukuk, eğitim ve sağlık gibi pek çok alanı aslında öldürmüştü. Ancak kimse bunu itiraf edebilecek cesarette değildi.
Hürriyet ise manşetinde hastanelerde ameliyat yapacak cerrah kalmadığını itiraf ediyordu.
TÜBİTAK’ın başına yandaş diye hayvanat bahçesinden müdür atayan bir iktidarın ülkeyi getirdiği kaçınılmaz sondu aslında bu.
İşte tam da bu zamanda bir süre muhalif takıldıktan sonra başına olmadık işler gelen ve doğal olarak iktidarın dümen suyuna girmek zorunda kalan Gezici Araştırma şirketinin açıkladığı son araştırma bu ülkeyi daha iyi okumak için şahane veriler barındırıyor.
Hatırlarsanız bu şirketin anketörleri gözaltına alınarak ciddi bir gözdağı verilmiş ve istenilen amaca da ulaşılmıştı.
Nitekim bu araştırma şirketi bir hafta önce yaptığı seçim yoklamasında AKP’nin kendi merkezinde bile olmayan bir oranda iktidarın başarısını ilan etmişti. Hatta Murat Gezici, bu konuda katıldığı bir radyo programında böylesi bir ima karşısında oldukça öfkelenmişti. (BKZ)
Kendisine muhalif olan her şeyi dümdüz ederek ya da satın alarak bir şekilde ülkeyi dizayn eden bir iktidarın şüphesiz araştırma şirketlerini istisna tutması mümkün değil. Nitekim pek çok yandaş araştırma şirketi gün aşırı ekranda boy gösterip Erdoğan ve AKP güzellemesi yapmaya devam ediyor.
Konumuz bu değil…
Kendine “çağcıl” bir rakip bulamayınca CHP ve İnönü’ye saran Erdoğan’ın mevcut olan her kötülüğü muhalefete, gerçeklerle ilgisi olmasa bile her olumlu hizmeti kendisine bağlaması artık bilinen bir şey.
Mesela AKP kurulmadan 40 yıl önce açılan bir üniversite için “Bizim iktidarımız açtı” diye rahatlıkla konuşabiliyor ve alkış da alıyor kalabalıklardan.
Genetiği bozulmuş bir toplum üretmeyi başaran AKP iktidarı, Tanzim uygulamasında oluşan kuyruklardan bile olumlu geri dönüş alabileceğine inanıyor. CHP kuyrukları yokluktanmış, kendilerininki ise varlık kuyruğuymuş!
Nitekim, bu kuyruklara giren vatandaşların tepkilerine bakılırsa, haksız da sayılmazlar.
Sosyal medyada kimi zaman elindeki elektrik, su faturasını gösterip, “AKP’ye oy veren ellerim kırılsın” diyen vatandaşların pişmanlık görüntüleri yer alıyor.
Çoğu kişi bu durumu “Aha da toplum aydınlanma sürecine girdi, aklı başına geliyor” gibi yanlış yorumlarla alkışlıyor.
Bu çok büyük bir yanılgıdır aslında.
Kimsenin aydınlandığı filan yok.
Evet bir pişmanlık var tabii ama telafi edilmeyecek bir pişmanlık değil bu. Bunu en iyi de Tayyip Erdoğan biliyor.
İktidarın seçim öncesi yaptığı her uygulama da bunun göstergesi. Dolayısıyla o pişman olan vatandaşlara eskiden 80 liralık kıyak yaptığı için oy alabiliyordu.
Şimdi bu eşiği 10 liranın bile altına düşürdü.
Salatalığı 8 yerine 4 liraya satınca takdir görebiliyor artık!
Kimsenin “Peki maliyet belli iken bu zarar kimin cebinden çıkıyor?” sorusunu soracak hali de yok nasılsa!
İşte burada devreye Gezici Araştırma şirketi giriyor ve “Bu ülkede en çok kime güveniyorsunuz?” diye soruyor.
En çok güvenilen siyasetçi, Türk siyasi tarihinin en eli kanlı, siyasi çizgisi en çok zikzaklı olan ismi: Süleyman Soylu… Hulusi Akar üçüncü sırada!
Darbe gecesi tiyatronun bir parçası olan Hande Fırat en güvenilen 10 kişiden biri.
Keza Ahmet Hakan isimli yazar da yine güven listesinde başlarda.
Daha fenası ise şu:
Listeye bakıldığında bir kısmı iktidarın devşirdiği, diğer kısmı ise doğrudan Ergenekon’un görevli personeli… (BKZ)
Ali Türkşen isimli darbeci ve işkencesi bir emekli askere güveniyor toplum!
Doğu Perinçek, en güvenilen siyasetçi listesinde 8.ci iyi mi?
Sözcü gazetesi göğsünü gere gere halkımız bize güveniyor diye Uğur Dündar’ın, Yılmaz Özdil’in, Deniz Zeyrek’in filan ismini koyuyor.
Millet Soner Yalçın’a güveniyormuş…
İsmail Küçükkaya isimli şahıs bir ülkede en çok güvenilen isimler listesinde tepeye oynuyorsa, o ülkenin sadece medyasında değil, artık sosyal dokusunda sorun var demektir.
Seda Sayan’a güvenen bir toplumdan bahsediyoruz…
Son olarak şunu ifade etmek isterim.
Bu ülkenin, eğitimi, ekonomisi, siyaseti, sporu ne ise toplumu da odur.
Bu ülkenin hakimi, hekimi, hakemi ne ise toplumu da odur.
İş bu sebeple, kim neye güvenirse güvensin bu ülkenin geleceğine olan güven endeksi her geçen gün düşmeye devam eder.
Çünkü layık olduğumuz şekilde yönetiliyoruz!
Süleyman Soylu’ya güvenen toplum, onun tarafından yönetilmeye ilahinaye devam edecektir!
[Naci Karadağ] 19.2.2019 [TR724]
Armando Lannucci’nin yönettiği 2017 yapımı muazzam bir hiciv filmi var: Stalin’in Ölümü.
Filmin hemen başında, zalim diktatörün ölümüyle ne yapacağını şaşıran Rus bürokrasisi anlatılır.
Stalin büyük bir kriz geçirir ve yere serilir. Ancak korku o kadar büyüktür ki, saatlerce kimse bırakınız dokunmayı odasına bile giremez. Nihayet toplanan Rus Polit Bürosu, belki bir şeyler yapılabilir diye Moskova’nın en önemli doktorlarını çağırmak isterler.
Ancak iletişim bakanı şöyle der:
“Moskova’da doktor mu kaldı ki? Yarısını öldürdük, diğer yarısını sürgüne yolladık. Eldekiler içinse doktor bile diyemeyiz!”
Geçtiğimiz gün Hürriyet’te yayınlanan bir manşet haber ülkenin nasıl bir Stalin ülkesine döndüğünün kanıtı gibiydi.
KHK’larla kendinden olmayana hayat hakkı tanımayan hükümet hukuk, eğitim ve sağlık gibi pek çok alanı aslında öldürmüştü. Ancak kimse bunu itiraf edebilecek cesarette değildi.
Hürriyet ise manşetinde hastanelerde ameliyat yapacak cerrah kalmadığını itiraf ediyordu.
TÜBİTAK’ın başına yandaş diye hayvanat bahçesinden müdür atayan bir iktidarın ülkeyi getirdiği kaçınılmaz sondu aslında bu.
İşte tam da bu zamanda bir süre muhalif takıldıktan sonra başına olmadık işler gelen ve doğal olarak iktidarın dümen suyuna girmek zorunda kalan Gezici Araştırma şirketinin açıkladığı son araştırma bu ülkeyi daha iyi okumak için şahane veriler barındırıyor.
Hatırlarsanız bu şirketin anketörleri gözaltına alınarak ciddi bir gözdağı verilmiş ve istenilen amaca da ulaşılmıştı.
Nitekim bu araştırma şirketi bir hafta önce yaptığı seçim yoklamasında AKP’nin kendi merkezinde bile olmayan bir oranda iktidarın başarısını ilan etmişti. Hatta Murat Gezici, bu konuda katıldığı bir radyo programında böylesi bir ima karşısında oldukça öfkelenmişti. (BKZ)
Kendisine muhalif olan her şeyi dümdüz ederek ya da satın alarak bir şekilde ülkeyi dizayn eden bir iktidarın şüphesiz araştırma şirketlerini istisna tutması mümkün değil. Nitekim pek çok yandaş araştırma şirketi gün aşırı ekranda boy gösterip Erdoğan ve AKP güzellemesi yapmaya devam ediyor.
Konumuz bu değil…
Kendine “çağcıl” bir rakip bulamayınca CHP ve İnönü’ye saran Erdoğan’ın mevcut olan her kötülüğü muhalefete, gerçeklerle ilgisi olmasa bile her olumlu hizmeti kendisine bağlaması artık bilinen bir şey.
Mesela AKP kurulmadan 40 yıl önce açılan bir üniversite için “Bizim iktidarımız açtı” diye rahatlıkla konuşabiliyor ve alkış da alıyor kalabalıklardan.
Genetiği bozulmuş bir toplum üretmeyi başaran AKP iktidarı, Tanzim uygulamasında oluşan kuyruklardan bile olumlu geri dönüş alabileceğine inanıyor. CHP kuyrukları yokluktanmış, kendilerininki ise varlık kuyruğuymuş!
Nitekim, bu kuyruklara giren vatandaşların tepkilerine bakılırsa, haksız da sayılmazlar.
Sosyal medyada kimi zaman elindeki elektrik, su faturasını gösterip, “AKP’ye oy veren ellerim kırılsın” diyen vatandaşların pişmanlık görüntüleri yer alıyor.
Çoğu kişi bu durumu “Aha da toplum aydınlanma sürecine girdi, aklı başına geliyor” gibi yanlış yorumlarla alkışlıyor.
Bu çok büyük bir yanılgıdır aslında.
Kimsenin aydınlandığı filan yok.
Evet bir pişmanlık var tabii ama telafi edilmeyecek bir pişmanlık değil bu. Bunu en iyi de Tayyip Erdoğan biliyor.
İktidarın seçim öncesi yaptığı her uygulama da bunun göstergesi. Dolayısıyla o pişman olan vatandaşlara eskiden 80 liralık kıyak yaptığı için oy alabiliyordu.
Şimdi bu eşiği 10 liranın bile altına düşürdü.
Salatalığı 8 yerine 4 liraya satınca takdir görebiliyor artık!
Kimsenin “Peki maliyet belli iken bu zarar kimin cebinden çıkıyor?” sorusunu soracak hali de yok nasılsa!
İşte burada devreye Gezici Araştırma şirketi giriyor ve “Bu ülkede en çok kime güveniyorsunuz?” diye soruyor.
En çok güvenilen siyasetçi, Türk siyasi tarihinin en eli kanlı, siyasi çizgisi en çok zikzaklı olan ismi: Süleyman Soylu… Hulusi Akar üçüncü sırada!
Darbe gecesi tiyatronun bir parçası olan Hande Fırat en güvenilen 10 kişiden biri.
Keza Ahmet Hakan isimli yazar da yine güven listesinde başlarda.
Daha fenası ise şu:
Listeye bakıldığında bir kısmı iktidarın devşirdiği, diğer kısmı ise doğrudan Ergenekon’un görevli personeli… (BKZ)
Ali Türkşen isimli darbeci ve işkencesi bir emekli askere güveniyor toplum!
Doğu Perinçek, en güvenilen siyasetçi listesinde 8.ci iyi mi?
Sözcü gazetesi göğsünü gere gere halkımız bize güveniyor diye Uğur Dündar’ın, Yılmaz Özdil’in, Deniz Zeyrek’in filan ismini koyuyor.
Millet Soner Yalçın’a güveniyormuş…
İsmail Küçükkaya isimli şahıs bir ülkede en çok güvenilen isimler listesinde tepeye oynuyorsa, o ülkenin sadece medyasında değil, artık sosyal dokusunda sorun var demektir.
Seda Sayan’a güvenen bir toplumdan bahsediyoruz…
Son olarak şunu ifade etmek isterim.
Bu ülkenin, eğitimi, ekonomisi, siyaseti, sporu ne ise toplumu da odur.
Bu ülkenin hakimi, hekimi, hakemi ne ise toplumu da odur.
İş bu sebeple, kim neye güvenirse güvensin bu ülkenin geleceğine olan güven endeksi her geçen gün düşmeye devam eder.
Çünkü layık olduğumuz şekilde yönetiliyoruz!
Süleyman Soylu’ya güvenen toplum, onun tarafından yönetilmeye ilahinaye devam edecektir!
[Naci Karadağ] 19.2.2019 [TR724]
Ülü’l-emre itaatin anlamı ve kapsamı [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
“Ülü’l-emr” ve “itaat” kelimeleri İslâm siyaset teorisinin temel kavramlarındandır. Kur’ân-ı Kerim’de ve birçok hadis-i şerifte ülü’l-emr’e itaatin emredilmesi, konuyla ilgili ciddi bir literatürün oluşmasını sağlamıştır. Allah Resûlü’nden günümüze kadar çok sayıda İslâm âlimi “ülü’l-emr”in kimler olduğu üzerinde durmuş ve onlara itaatin sınırlarını tespit etmeye çalışmıştır.
Günümüzde de bu konu güncelliğini korumaktadır. Zira Kur’ân’ın, Allah ve Resûlü yanında ülü’l-emr’i de itaat edilecekler arasında zikretmesinin ne anlama geldiği ve bunun günümüz şartlarında nasıl tatbik edileceği üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.
Kur’ân’ın ülü’l-emr’e itaati emreden âyeti şu şekildedir: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Resulü’ne ve sizden olan ülü’l-emr’e de itaat edin. Eğer Allah’a ve ahirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilafa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resulüne arz ediniz. Böyle yapmanız hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (en-Nisâ, 4/59)
Ülü’l-emr kimdir?
Bu âyet-i kerimenin doğru anlaşılması adına öncelikle ülü’l-emr terkibinin iyi bilinmesi gerekir. Arapça’da أُوْلُو lafzı, ذُو، صَاحِبٌ، أَهْلٌ gibi kelimelerin eş anlamlısıdır ki hepsinin manası da “sahip” demektir. Ülü’l-emr terkibinin ikinci kelimesi olan اَلْاَمْرُ kelimesi ise başlıca iki manaya gelmektedir. Bunlardan birincisi “buyruk/komut”, diğeri ise “iş, hâl, durum” anlamlarıdır. Birinci anlama göre ülü’l-emr iktidar ve yönetimi elinde tutan “yetki sahipleri” demektir. İkinci anlamına göre ise o, ashabu’ş-şe’n anlamına gelir; yani belirli alanlarda ihtisaslaşmış olan ve belirli vazifeleri yerine getirmekle görevli bulunan insanları (işin erbabını) ifade eder. Bu ikinci kullanım birincisini de içine alacak şekilde geniş bir manaya sahiptir. Zira yöneticiler de son tahlilde ashabu’ş-şe’n sayılırlar. Daha doğrusu birinci anlam, ikinci anlamın indirgenmiş halidir. “Veliyyu’l-emr” veya onun çoğulu olan “evliyâu’l-umûr” tabirleri de ülü’l-emr ile eş anlamlı kullanılmaktadır.
Her ne kadar dinî literatürde “ülü’l-emr” denildiğinde emir verme salahiyeti taşıyan ve iktidarı elinde bulunduran ümera (idareciler, yöneticiler, otorite sahipleri) anlaşılmış olsa da yukarıdaki âyet-i kerimelerin yorumunda farklı görüşler dile getirilmiştir. Ulemanın çoğunluğu, genel kullanıma uygun olarak Kur’ân’da geçen ülü’l-emr’in yöneticiler olduğunu ifade etmiştir. İçlerinde Câbir b. Abdullah, Hasan el-Basri, İbrahim en-Nehai, İmam Malik, Mücahid, Ata ve Dahhâk gibi zatların bulunduğu bir topluluğa göre ise ülü’l-emr ile kastedilen kişiler dinî ilimler alanında uzmanlık kazanmış kişiler olan ulema ve fukahadır. (Tefsiru’l-Kurtubî, 5/259) Ebu Bekir b. Arabi, İbn Kesir, İbn Teymiye ve İbn Kayyim gibi bazı âlimler ise ülü’l-emr’in hem ulemayı hem de ümerayı kapsayan daha genel bir kavram olduğunu ifade etmişlerdir. (İbn Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, 1/574, Tefsiru İbn Kesir, 2/304)
Bu temel görüşlerin yanı sıra konuyla ilgili bir kısım daraltıcı yorumlar da yapılmıştır. Ülü’l-emr’in; ensar ve muhacir, sahabe ve tabiin, dört halife, sadece Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, Allah Resûlü zamanındaki seriyye kumandanları, Allah Resulü’nün görevlendirdiği valiler şeklindeki açıklamaları bu yorumların başlıcalarıdır. (İbn Hayyan, el-Bahru’l-muhît, 3/686)
Buna karşılık bazıları da onu çok daha geniş bir kapsamda tanımlamışlardır. Mesela Reşid Rıza’ya göre ulema ve ümeranın yanı sıra toplumda sanayi, ziraat, ticaret, medya ve siyaset alanlarında faaliyet gösteren bir kısım kurum ve kuruluşların liderleri de ülü’l-emr’in kapsamına girer. (Tefsiru’l-menar, 5/152)
Bütün bunların yanı sıra daha başka görüşler de serdedilmiştir. Mesela Fahruddin er-Razi’ye göre ülü’l-emr, ehlü’l-hal ve’l-akd olarak da isimlendirdiği icma ehlidir. (Mefâtihu’l-gayb, 10/113) Bazı müfessirler ise âyet-i kerimenin işarî yorumundan yola çıkarak ülü’l-emr’i meşayih (şeyhler/tarikat önderleri) olarak açıklamıştır. (Tefsiru’n-Nisaburi, 2/444) Ülü’l-emr’in Şii doktrinindeki karşılığı ise başta Hz. Ali, sonra da Şiî imamlarıdır. (Tabatabaî, el-Mizan, 4/309)
Konuyla ilgili daraltıcı veya şaz yorumları bir kenara bırakacak olursak, ülü’l-emr’in kim olduğuyla ilgili asıl tartışmanın ulema ve ümera arasında döndüğü görülmektedir. Yukarıda zikredilen âyetler kendi bütünlüğü içerisinde tahlil edildiğinde ve konuyla ilgili rivayet edilen hadisler göz önünde bulundurulduğunda ülü’l-emr’in asıl anlamının yönetici ve idareciler demek olduğu anlaşılacaktır. Âyet-i kerimenin seriyye kumandaları hakkında nazil olduğunu bildiren rivayetler de bunu desteklemektedir. (Müslim, İmâre 31; Ebû Dâvûd, Cihâd 87)
Öte yandan ulemanın konumu ve onların fetva ve içtihatlarının bağlayıcılığı göz önünde bulundurulacak olursa, onların itaat edilecek kişiler değil; ittiba, imtisal veya taklit edilecek kimseler olduğu görülecektir. Zira itaat, en kısa tanımıyla emre boyun eğmek ve onu yerine getirmektir. Hâlbuki ulemanın emretme yetkisi yoktur. Çünkü emir, ancak yetki ve otorite sahiplerinden gelir. Ulemanın, İslâm toplumunda çok hayatî bir konumu ve otoritesi olsa da bu daha ziyade manevî bir otoritedir. Bütün fakihlerin de ittifak ettiği üzere ulema, insanları ortaya koymuş oldukları görüş ve içtihatlara uymaya zorlayamaz. Çünkü içtihat sadece müçtehidi bağlar. İçtihatta ilzam (zorunlu tutma) değil, iltizam (benimseme, bağlanma) söz konusudur.
Ülü’l-emr lafzının ulema için kullanımı ise ancak mecazen kabul edilebilir. Fakat ulemanın kadılık, valilik ve devlet başkanlığı gibi idarî vazifeleri üstlenmesi de mümkün olduğuna göre elbette bu anlamda ülü’l-emr’in ulema olması da mümkündür. Ayrıca özellikle ulemadan olmayan ülü’l-emr, tatbik edecekleri hükümlerde ve alacakları kararlarda ulemaya ihtiyaç duyacakları için, onlara itaat etmenin ulemayla çok sıkı bir alakası vardır.
Sorumluluk ve Yetki Dengesi
Ülü’l-emr’e itaati emreden Nisa sûresinin 59. âyetini tam olarak anlayabilmek için bir önceki âyete bakılması faydalı olacaktır. Bu âyet-i kerime şu şekildedir: “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi emreder. Allah bununla, size ne de güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah semî ve basîrdir.” Müfessirler bu âyetin öncelikli olarak yöneticilerle ilgili olduğunu ifade etmişlerdir. (Taberi, Câmiu’l-beyân, 8/491) Burada yönetime dair çok hayatî prensipler üzerinde durulmaktadır. Âyet-i kerimenin sebeb-i nüzulü olarak rivayet edilen hâdise de konunun anlaşılmasına ışık tutmaktadır. Zira bu âyet, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’yi fethettiği gün Kâbe’nin anahtarlarını Osman b. Talha’dan alarak Hz. Abbas’a vermeyi niyet ettiği sırada Kâbe’nin içinde nâzil olmuş ve Efendimiz de emaneti ehline (yani anahtarları tekrar Osman b. Talha’ya) vermiştir.
Yüce Allah bu âyet-i kerimeyle yöneticileri iki temel vazifeyle sorumlu tutmaktadır: Bunlardan birincisi emanetlere riayet etmektir. Yani emaneten uhdelerinde bulunan vazifelerini en güzel şekilde yerine getirmeleri, yine emaneten kendilerine verilen güç ve kuvveti iyilik ve ıslah adına kullanmaları ve aynı zamanda bütün görevlendirmeleri de liyakat ve ehliyet prensibine göre yapmalarıdır. İkincisi ise adaletle hükmetmek, yani vazifelerinde ölçülü ve dengeli olma, her hususta hakkaniyet ve eşitliği gözetme, her hak sahibine tastamam hakkını verme ve zulmün her çeşidinden uzak durmadır.
Hiç şüphesiz bu sorumlulukların her birisi yöneticiler adına oldukça ağır bir yüktür. İşte Allah Teâlâ yöneticilerin sorumlu oldukları böyle ağır bir yükü kusursuz bir şekilde yerine getirebilmeleri adına bir sonraki âyet-i kerimede idare edilenleri de onlara karşı itaatle mükellef tutmuştur. Farklı bir ifadeyle ümeraya bir taraftan ağır bir vazife ve sorumluluk yüklenirken diğer yandan da bu sorumluluklarını yerine getirebilme adına onlara önemli bir hak ve yetki verilmiştir.
Dolayısıyla bu iki âyet birlikte değerlendirildiğinde ülü’l-emr’den kastedilenin yöneticiler olduğu daha da açıklık kazanmaktadır. Nitekim Hz. Ali de şu sözüyle bu hakikate işaret etmiştir: “Allah’ın indirdiği ile hükmetmesi ve emanetleri yerine getirmesi devlet başkanı üzerine bir haktır. O bunu yaptı mı onu dinleme, ona itaat etme ve çağırdığında icabet etme de halk üzerine bir haktır.” (İbn Ebi Şeybe, Musannef, 6/418) Hadislerde de ülü’l-emr ve veliyyü’l-emr gibi lafızların hep ordu komutanları, valiler veya devlet başkanları gibi ümera hakkında kullanıldığı görülmektedir.
İhtilafların Çözümünde Başvurulacak Merci
Allah Teâlâ’nın ülü’l-emr’e itaati emrettikten sonra, “Eğer Allah’a ve ahirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilafa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resulüne arz ediniz. Böyle yapmanız hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” buyurması da konunun anlaşılması adına çok önemlidir. Âyet, “fî şeyin” lafzıyla ülü’l-emr ile Müslümanlar arasında ortaya çıkacak olan küçük-büyük her türlü ihtilafın çözümü adına Allah ve Resûlü’ne müracaat edilmesini emretmektedir.
Esasen bu ifadeler de ülü’l-emr’in, yöneticiler olduğunu gösteren ayrı bir delildir. Zira âlimlerin kimseyi kendi görüşlerine uygun hareket etmeye zorlama yetkisi bulunmadığı ve herkes dilediği âlimin görüşüyle amel etmede serbest olduğu için, anlaşmazlığa düşülen kimselerin ulema olması söz konusu değildir. Fakat yöneticiler ile yönetilenler arasında her zaman bir kısım ihtilaf ve anlaşmazlıkların vuku bulması muhtemeldir. (Bkz. Âlûsî, Ruhu’l-meânî, 3/64)
Âyet-i kerimenin bu ifadeleri, kendileriyle ihtilafa düşülen kimselerin değil, ortaya çıkan ihtilafların çözüm merciinin âlimler olduğunu göstermektedir. Şöyle ki âyet-i kerime ihtilaf durumunda Allah ve Resûlü’ne müracaat etmeyi emretmektedir. Allah’a müracaat etmeden anlaşılan ilk mana onun Kitabı’dır. Resülü’ne müracaattan anlaşılan mana ise O, hayatta iken kendisi, vefatından sonra ise Sünneti’dir.
Fakat burada kastedilen Kur’ân ve Sünnet’in zahiri manaları da olmamalıdır. Zira âyetin başında zaten öncelikli olarak itaat edilmesi gereken kimseler olarak Allah ve Resulü, yani Kur’ân ve Sünnet gösterilmiştir. Demek ki burada kastedilen, kıyas, istihsan ve maslahat gibi ilke ve delilleri de kullanarak âyet ve hadis lafızlarının delalet ettiği daha derin manalara vâkıf olunması, bu manalardan yola çıkarak bir kısım hüküm ve içtihatlara ulaşılmasıdır. Bunu yapabilecek olanlar ise âlimlerdir. Demek ki âyet-i kerimede yöneticiyle yönetilenler arasındaki ihtilafları çözme görevi ulemaya bırakılmıştır. (Bkz. Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, 3/177)
Farklı bir bakış açısıyla anlaşmazlık durumunda Allah ve Resûlü’ne müracaat edilmesi emrinin, hukuka ve kaza merciine delâlet ettiği de söylenebilir. Zira İslâm’da Kur’ân ve Sünnet’in en önemli özelliklerinden birisi de yasama ve yargı faaliyetine kaynaklık yapmalarıdır. Buna göre âyetin bu ifadelerinin, yöneticiler ile yönetilenler arasındaki ihtilaf ve anlaşmazlıkların çözümünün kaza mercii tarafından çözülmesi gerektiğine, dolayısıyla da hukuk devletine ve hukukun üstünlüğü prensibine işaret ettiği de düşünülebilir.
Kanun Koyma Yetkisi
Öte yandan yöneticiye itaatten kastedilen asıl mana, onların temsil ettikleri makama ve cari durumdaki yasa ve kanunlara itaattir. Allah Teâlâ bu tür emirleriyle mü’minlerden aynı zamanda iyi bir vatandaş olmalarını talep etmektedir. Zira bir toplumun sosyal, siyasî, iktisadî ve hukukî alanlarında düzenin, istikrarın, asayişin, birliğin ve huzurun temin edilebilmesi, vatandaşların meşru olan yasa ve kanunlara riayet etmelerine bağlıdır. İtaatin yerini isyanın aldığı durumlarda ise anarşi, fitne, fesat, başıbozukluk ve tefrika ortaya çıkacaktır. Hâlbuki fitne ve fesadın önüne geçme, sulh ve salahı sağlama, ihtilâf sebeplerini ortadan kaldırarak birlik ve bütünlüğü sağlama İslâm’ın toplumsal hayat adına en önde gelen hedeflerindendir.
Özellikle Cahiliye dönemi Araplarında olduğu gibi insanların belirli bir düzen, otorite ve kanun altında yaşamaya alışmadıkları toplumlarda ısrarla “itaat” üzerinde durularak bunun sağlanması daha bir önem kazanır. Nitekim gerek Efendimiz (s.a.s) zamanında gerekse dört halife döneminde ortaya çıkan isyanlar, huruç hareketleri ve irtidat hâdiseleri de o dönemin insanlarının siyasi bir otoriteyi kabullenmede ne kadar zorlandıklarını göstermektedir.
Peki, İslâmî ideallere bağlı bir yönetimde özellikle dini ilgilendiren meselelerde yasa ve kanunları vaz edecek olan veya siyaset ve yönetime dair alanlarda işin uzmanları tarafından yapılacak olan yasa ve kanunların İslâm’a uygun olup olmadığını denetleyecek olan kimdir? Elbette âlimler ve fakihlerdir. Eğer devlet başkanı ve onun altındaki idareciler aynı zamanda “âlim” vasfını haizse, tabi ki onlar da hüküm vaz etme faaliyetinin içinde yer alacaklardır. İşte yönetici ve idarecilerin iş ve icraatleri, âlimlerin içtihat ve fetvalarına dayanacağı için bazıları âlimleri “ümeranın ümerası” olarak vasıflandırmışlardır. (Mefâtihu’l-gayb, 10/114)
Esasında yöneticilerin iş ve icraatlarında da bağımsız oldukları ve keyiflerince hareket edecekleri zannedilmemelidir. Bilâkis Kur’ân, “Onların işleri kendi aralarında meşveret iledir.” (42/38) şeklindeki veciz ifadesiyle yönetimin bütün kademelerinde bulunan ümeraya işlerini şura ile yürütmelerini emretmiştir. Âlimler, kendileriyle istişare yapılacak olan heyeti “ehlü’l-halli ve’l-akd” olarak isimlendirmişler ve bu heyetin ilim, ihtisas ve tecrübe sahibi kişilerden oluşması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Bütün bunlar da göstermektedir ki ülü’l-emr’e itaatin ulemayla da çok yakın bir irtibatı bulunmaktadır.
Burada şu kısa açıklamayı yapmadan geçemeyeceğiz. Gerek kanun vaz’ında gerekse şura heyetinde yer alacak ulema sadece din âlimleri olmamalıdır. Özellikle siyasetin, ekonominin, devletlerarası münasebetlerin, sosyal hayatın vs. çok karmaşık bir hâl aldığı ve ihtisaslaşmanın yaygınlaştığı günümüz dünyasında elbette din âlimlerinin yanı sıra daha başka alanlarda uzmanlaşmış kişilere de ihtiyaç duyulacaktır. Nitekim Kur’ân’da yer alan, “Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.” (el-Enbiya, 21/7) âyet-i kerimesinin ifade ettiği mana da bunu gerektirir. Fakat son tahlilde bu tür uzmanların kendi alanlarıyla ilgili ortaya koydukları bilgi ve birikimlerin dinî naslara uygun olup olmadığının kontrol edilmesi için, derin bilgi sahibi olan din âlimlerine ihtiyaç olacaktır.
İtaatin Çerçevesi
Nisa sûresinin 59. âyetinde dikkat çeken diğer bir husus da ülü’l-emr’e itaatin Allah ve Resûlü’ne itaatten sonra zikredilmesi ve aynı zamanda Allah ve Resûlü’ne itaat zikredilirken iki defa أَطِيعُوا “itaat edin” buyrulmasına mukabil, ülü’l-emr’den önce bu fiilin tekrar edilmeyerek öncesine atfedilmesidir. Böylece bir taraftan ülü’l-emr’e itaatin mutlak olmadığına işaret edilmiş diğer yandan da asıl “kaynak iradeye” dikkat çekilmiştir.
Allah ve Resûlü’nün bütün emir ve yasaklarına mutlak olarak itaat edilmesi gerekir. Fakat ülü’l-emr onlar gibi değildir. Onların itaat noktasında bir bağımsızlığı yoktur. Bilakis ülü’l-emr’e itaat, onların Kur’ân ve Sünnet hükümlerine bağlı kalmalarıyla sınırlıdır. Nitekim hadislerde de ülü’l-emr’in ancak meşru ve maruf olan emirlerine itaat edileceği (Buharî, ahkâm 5), Allah’a isyanın söz konusu olduğu bir yerde ise hiç kimseye itaat edilmeyeceği açık bir şekilde vurgulanmıştır (Buharî, Kitabu’l-âhâd 1).
Esasında Kur’ân’da itaatle ilgili yer alan âyet-i kerimelere bakıldığında, Allah’a, Resûlüllah’a, ülü’l-emr’e ve anne-babaya itaati emreden ayetlerin yanında çok sayıda ayette de itaat edilmesi yasaklanan kişi ve zümreler üzerinde durulduğu görülecektir. Bu cümleden olarak Kur’ân; kâfir ve münafıklara (el-Ahzab, 33/48), nefsani arzularına uyup işlerinde aşırıya gidenlere (el-Kehf, 18/28), Allah’ın koyduğu sınırları aşan ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlara (eş-Şuarâ, 26/151-152), yönetimleri altında bulunan halkı Allah yolundan uzaklaştıranlara (el-Ahzâb, 33/64-68), sadece zanlarıyla hareket eden ve yalan söyleyenlere (el-En’âm, 6/116), günahkâr ve nankör insanlara (el-İnsan, 76/24), insanları namaz kılmaktan menedenlere (el-Alâk, 96/19) çok yemin eden, değersiz, gammazcı, hayrın önünü kesen, saldırgan, kaba ve soysuz kişilere (el-Kalem, 68/1016) itaat edilmesini yasaklamıştır.
Yukarıdaki vasıfları taşıyanlar ister lider, ister âlim, isterse yönetici olsunlar, kendilerine itaat edilmez. Zira Allah, kişiyi doğru yoldan saptıracak, Allah’tan uzaklaştıracak, günah, zulüm ve fesat gibi aşırılıklara sevk edecek insanlara itaat edilmesini yasaklamıştır. Nitekim Ahzab sûresindeki bir âyet-i kerimede Cehennem’e giden bazı kişilerin, “Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik! Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar! Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden kov.” (el-Ahzâb, 66-68) şeklindeki pişmanlıklarına ve hayıflanmalarına yer verilmiştir.
Demek ki yöneticiler tarafından İslâm’a aykırı bir emir gelir ve bir Müslüman da bu emre itaat ederse, bu durum onu sorumluluktan kurtarmayacak ve ahirette de kendisi için bir mazeret olarak kabul edilmeyecektir. Farklı bir tabirle İslâm’ın gayrimeşru gördüğü fiillerin yöneticiler tarafından emredilmesi onları meşru hale getirmeyecek, dolayısıyla da bunlara itaat yükümlülüğü bulunmayacaktır.
Fakat Elmalılı’nın yaklaşımıyla bir kısım vasıfları taşımadığından ötürü bazı kişilere dinen itaat edilmesinin vacip olmaması, onlara isyan edilmesini de gerektirmez. Tabi ki burada göz önünde bulundurulması gereken daha pek çok ilke ve prensip olacaktır. Mesela gayrimüslim ülkelere giden Müslümanlar, sözleşmelere riayet etmenin ve verilen ahde bağlı kalmanın bir gereği olarak mümkün mertebe bulundukları ülkenin yasa ve kanunlarına bağlı kalmaya dikkat etmelidirler. Bunlar farklı konular olduğu için detaya girmiyoruz.
Ülü’l-emr’e Müracaat
Kur’ân-ı Kerim’de yine Nisa sûresinde yer alan ülü’l-emr’in geçtiği diğer bir âyet-i kerime ise şu şekildedir: وَإِذَا جَاءهُمْ أَمْرٌ مِنَ الأَمْنِ أَوِ الْخَوْفِ أَذَاعُواْ بِهِ وَلَوْ رَدُّوهُ إِلَى الرَّسُولِ وَإِلَى أُوْلِي الأَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذِينَ يَسْتَنبِطُونَهُ مِنْهُمْ وَلَوْلاَ فَضْلُ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لاَتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ إِلاَّ قَلِيلاً “Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar. Hâlbuki onlar bu haberi peygambere ve aralarındaki ülü’l-emr’e arz etselerdi elbette işin içyüzünü araştırıp ortaya çıkaranlar, onu bilirlerdi. Eğer Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, pek azınız hariç hepiniz şeytana uymuş gitmiştiniz.” (Nisa sûresi, 3/83)
Bu âyetin sebeb-i nüzulü olarak gösterilen hâdiselere de bakarak şu yorumu yapabiliriz: Asr-ı Saadette müşrikler veya münafıklar Müslümanların aleyhine olabilecek, onlar arasında fitne ve fesada sebebiyet verebilecek bir kısım asılsız haberler üretiyorlardı. Bazı saf Müslümanlar da bu haberlerin doğru olup olmadığını araştırmadan, bunları yaymanın ne tür neticeler doğurabileceğini hesap etmeden ve kamu yararı açısından bunların ne tür zararları olabileceğini düşünmeden bu haberleri yayıyorlardı. İşte Kur’ân-ı Kerim yukarıdaki âyet-i kerimeyle medyacılık faaliyetleri açısından da çok önemli olan bir prensip ortaya koymaktadır.
Buna göre söz konusu âyet, kulağa gelen veya bir şekilde elde edilen bilgilerin başkalarıyla paylaşılmadan ve bunların kamuya arz edilmeden önce yetkili mercilere müracaat edilmesini emretmektedir. Elbette burada söz konusu edilen, farklı boyutları ve irtibatları olan, toplum hayatı açısından önem taşıyan ve ciddi sonuçlar ortaya çıkarabilecek bilgi, haber ve hâdiselerdir.
Ayet-i kerime bu tür önemli bilgilerin ülü’l-emr’e arz edilmesini emretmiştir. Çünkü onlardan bilgi, tecrübe ve basiretleriyle hâdiselerin iç yüzünü bilen ve bu tür hâdiselerin muhtemel neticelerini hesap edebilen kişiler, bu haberlerin doğruluğu ve nasıl değerlendirileceği hakkında isabetli kararlar verebilirler. Yöneticiler ortaya çıkan olayların iç yüzünü ve sonuçlarını her zaman bilemeyeceklerine göre, bu âyet-i kerime aynı zamanda ülü’l-emr’in, farklı alanlara dair uzmanlık isteyen meselelerin çözümü adına bilgili ve tecrübeli ehl-i vukufu (ashabu’ş-şe’ni) yanlarında bulundurmaları ve onlara danışmaları gerektiğine de işaret etmektedir.
Sonuç
Buraya kadar yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Kur’ân’da iki farklı âyet-i kerimede geçen ülü’l-emr kavramıyla ilgili dinî literatürde çok sayıda yorum ve görüş yer almıştır. Bu yorumların her birinin kendisine göre bir önem ve değeri bulunsa da kanaatimizce ülü’l-emr denildiğinde ilk ve asıl anlaşılması gereken mana, emir verme salahiyeti taşıyan farklı kademelerdeki yönetici ve idarecilerdir. Allah Teâlâ çok sayıda âyet-i kerimede Allah ve Resûlü’ne itaat etmeyi emretmenin yanında, hakkaniyet ve adaletin temsilcisi olan ülü’l-emr’in de meşru ve maruf dairedeki emirlerine bağlı kalmayı emretmek suretiyle din ve dünya işlerinin ahenkli ve düzenli bir şekilde yürümesinin yolunu göstermiştir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 19.2.2019 [TR724]
Günümüzde de bu konu güncelliğini korumaktadır. Zira Kur’ân’ın, Allah ve Resûlü yanında ülü’l-emr’i de itaat edilecekler arasında zikretmesinin ne anlama geldiği ve bunun günümüz şartlarında nasıl tatbik edileceği üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.
Kur’ân’ın ülü’l-emr’e itaati emreden âyeti şu şekildedir: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Resulü’ne ve sizden olan ülü’l-emr’e de itaat edin. Eğer Allah’a ve ahirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilafa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resulüne arz ediniz. Böyle yapmanız hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (en-Nisâ, 4/59)
Ülü’l-emr kimdir?
Bu âyet-i kerimenin doğru anlaşılması adına öncelikle ülü’l-emr terkibinin iyi bilinmesi gerekir. Arapça’da أُوْلُو lafzı, ذُو، صَاحِبٌ، أَهْلٌ gibi kelimelerin eş anlamlısıdır ki hepsinin manası da “sahip” demektir. Ülü’l-emr terkibinin ikinci kelimesi olan اَلْاَمْرُ kelimesi ise başlıca iki manaya gelmektedir. Bunlardan birincisi “buyruk/komut”, diğeri ise “iş, hâl, durum” anlamlarıdır. Birinci anlama göre ülü’l-emr iktidar ve yönetimi elinde tutan “yetki sahipleri” demektir. İkinci anlamına göre ise o, ashabu’ş-şe’n anlamına gelir; yani belirli alanlarda ihtisaslaşmış olan ve belirli vazifeleri yerine getirmekle görevli bulunan insanları (işin erbabını) ifade eder. Bu ikinci kullanım birincisini de içine alacak şekilde geniş bir manaya sahiptir. Zira yöneticiler de son tahlilde ashabu’ş-şe’n sayılırlar. Daha doğrusu birinci anlam, ikinci anlamın indirgenmiş halidir. “Veliyyu’l-emr” veya onun çoğulu olan “evliyâu’l-umûr” tabirleri de ülü’l-emr ile eş anlamlı kullanılmaktadır.
Her ne kadar dinî literatürde “ülü’l-emr” denildiğinde emir verme salahiyeti taşıyan ve iktidarı elinde bulunduran ümera (idareciler, yöneticiler, otorite sahipleri) anlaşılmış olsa da yukarıdaki âyet-i kerimelerin yorumunda farklı görüşler dile getirilmiştir. Ulemanın çoğunluğu, genel kullanıma uygun olarak Kur’ân’da geçen ülü’l-emr’in yöneticiler olduğunu ifade etmiştir. İçlerinde Câbir b. Abdullah, Hasan el-Basri, İbrahim en-Nehai, İmam Malik, Mücahid, Ata ve Dahhâk gibi zatların bulunduğu bir topluluğa göre ise ülü’l-emr ile kastedilen kişiler dinî ilimler alanında uzmanlık kazanmış kişiler olan ulema ve fukahadır. (Tefsiru’l-Kurtubî, 5/259) Ebu Bekir b. Arabi, İbn Kesir, İbn Teymiye ve İbn Kayyim gibi bazı âlimler ise ülü’l-emr’in hem ulemayı hem de ümerayı kapsayan daha genel bir kavram olduğunu ifade etmişlerdir. (İbn Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, 1/574, Tefsiru İbn Kesir, 2/304)
Bu temel görüşlerin yanı sıra konuyla ilgili bir kısım daraltıcı yorumlar da yapılmıştır. Ülü’l-emr’in; ensar ve muhacir, sahabe ve tabiin, dört halife, sadece Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, Allah Resûlü zamanındaki seriyye kumandanları, Allah Resulü’nün görevlendirdiği valiler şeklindeki açıklamaları bu yorumların başlıcalarıdır. (İbn Hayyan, el-Bahru’l-muhît, 3/686)
Buna karşılık bazıları da onu çok daha geniş bir kapsamda tanımlamışlardır. Mesela Reşid Rıza’ya göre ulema ve ümeranın yanı sıra toplumda sanayi, ziraat, ticaret, medya ve siyaset alanlarında faaliyet gösteren bir kısım kurum ve kuruluşların liderleri de ülü’l-emr’in kapsamına girer. (Tefsiru’l-menar, 5/152)
Bütün bunların yanı sıra daha başka görüşler de serdedilmiştir. Mesela Fahruddin er-Razi’ye göre ülü’l-emr, ehlü’l-hal ve’l-akd olarak da isimlendirdiği icma ehlidir. (Mefâtihu’l-gayb, 10/113) Bazı müfessirler ise âyet-i kerimenin işarî yorumundan yola çıkarak ülü’l-emr’i meşayih (şeyhler/tarikat önderleri) olarak açıklamıştır. (Tefsiru’n-Nisaburi, 2/444) Ülü’l-emr’in Şii doktrinindeki karşılığı ise başta Hz. Ali, sonra da Şiî imamlarıdır. (Tabatabaî, el-Mizan, 4/309)
Konuyla ilgili daraltıcı veya şaz yorumları bir kenara bırakacak olursak, ülü’l-emr’in kim olduğuyla ilgili asıl tartışmanın ulema ve ümera arasında döndüğü görülmektedir. Yukarıda zikredilen âyetler kendi bütünlüğü içerisinde tahlil edildiğinde ve konuyla ilgili rivayet edilen hadisler göz önünde bulundurulduğunda ülü’l-emr’in asıl anlamının yönetici ve idareciler demek olduğu anlaşılacaktır. Âyet-i kerimenin seriyye kumandaları hakkında nazil olduğunu bildiren rivayetler de bunu desteklemektedir. (Müslim, İmâre 31; Ebû Dâvûd, Cihâd 87)
Öte yandan ulemanın konumu ve onların fetva ve içtihatlarının bağlayıcılığı göz önünde bulundurulacak olursa, onların itaat edilecek kişiler değil; ittiba, imtisal veya taklit edilecek kimseler olduğu görülecektir. Zira itaat, en kısa tanımıyla emre boyun eğmek ve onu yerine getirmektir. Hâlbuki ulemanın emretme yetkisi yoktur. Çünkü emir, ancak yetki ve otorite sahiplerinden gelir. Ulemanın, İslâm toplumunda çok hayatî bir konumu ve otoritesi olsa da bu daha ziyade manevî bir otoritedir. Bütün fakihlerin de ittifak ettiği üzere ulema, insanları ortaya koymuş oldukları görüş ve içtihatlara uymaya zorlayamaz. Çünkü içtihat sadece müçtehidi bağlar. İçtihatta ilzam (zorunlu tutma) değil, iltizam (benimseme, bağlanma) söz konusudur.
Ülü’l-emr lafzının ulema için kullanımı ise ancak mecazen kabul edilebilir. Fakat ulemanın kadılık, valilik ve devlet başkanlığı gibi idarî vazifeleri üstlenmesi de mümkün olduğuna göre elbette bu anlamda ülü’l-emr’in ulema olması da mümkündür. Ayrıca özellikle ulemadan olmayan ülü’l-emr, tatbik edecekleri hükümlerde ve alacakları kararlarda ulemaya ihtiyaç duyacakları için, onlara itaat etmenin ulemayla çok sıkı bir alakası vardır.
Sorumluluk ve Yetki Dengesi
Ülü’l-emr’e itaati emreden Nisa sûresinin 59. âyetini tam olarak anlayabilmek için bir önceki âyete bakılması faydalı olacaktır. Bu âyet-i kerime şu şekildedir: “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi emreder. Allah bununla, size ne de güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah semî ve basîrdir.” Müfessirler bu âyetin öncelikli olarak yöneticilerle ilgili olduğunu ifade etmişlerdir. (Taberi, Câmiu’l-beyân, 8/491) Burada yönetime dair çok hayatî prensipler üzerinde durulmaktadır. Âyet-i kerimenin sebeb-i nüzulü olarak rivayet edilen hâdise de konunun anlaşılmasına ışık tutmaktadır. Zira bu âyet, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’yi fethettiği gün Kâbe’nin anahtarlarını Osman b. Talha’dan alarak Hz. Abbas’a vermeyi niyet ettiği sırada Kâbe’nin içinde nâzil olmuş ve Efendimiz de emaneti ehline (yani anahtarları tekrar Osman b. Talha’ya) vermiştir.
Yüce Allah bu âyet-i kerimeyle yöneticileri iki temel vazifeyle sorumlu tutmaktadır: Bunlardan birincisi emanetlere riayet etmektir. Yani emaneten uhdelerinde bulunan vazifelerini en güzel şekilde yerine getirmeleri, yine emaneten kendilerine verilen güç ve kuvveti iyilik ve ıslah adına kullanmaları ve aynı zamanda bütün görevlendirmeleri de liyakat ve ehliyet prensibine göre yapmalarıdır. İkincisi ise adaletle hükmetmek, yani vazifelerinde ölçülü ve dengeli olma, her hususta hakkaniyet ve eşitliği gözetme, her hak sahibine tastamam hakkını verme ve zulmün her çeşidinden uzak durmadır.
Hiç şüphesiz bu sorumlulukların her birisi yöneticiler adına oldukça ağır bir yüktür. İşte Allah Teâlâ yöneticilerin sorumlu oldukları böyle ağır bir yükü kusursuz bir şekilde yerine getirebilmeleri adına bir sonraki âyet-i kerimede idare edilenleri de onlara karşı itaatle mükellef tutmuştur. Farklı bir ifadeyle ümeraya bir taraftan ağır bir vazife ve sorumluluk yüklenirken diğer yandan da bu sorumluluklarını yerine getirebilme adına onlara önemli bir hak ve yetki verilmiştir.
Dolayısıyla bu iki âyet birlikte değerlendirildiğinde ülü’l-emr’den kastedilenin yöneticiler olduğu daha da açıklık kazanmaktadır. Nitekim Hz. Ali de şu sözüyle bu hakikate işaret etmiştir: “Allah’ın indirdiği ile hükmetmesi ve emanetleri yerine getirmesi devlet başkanı üzerine bir haktır. O bunu yaptı mı onu dinleme, ona itaat etme ve çağırdığında icabet etme de halk üzerine bir haktır.” (İbn Ebi Şeybe, Musannef, 6/418) Hadislerde de ülü’l-emr ve veliyyü’l-emr gibi lafızların hep ordu komutanları, valiler veya devlet başkanları gibi ümera hakkında kullanıldığı görülmektedir.
İhtilafların Çözümünde Başvurulacak Merci
Allah Teâlâ’nın ülü’l-emr’e itaati emrettikten sonra, “Eğer Allah’a ve ahirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilafa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resulüne arz ediniz. Böyle yapmanız hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” buyurması da konunun anlaşılması adına çok önemlidir. Âyet, “fî şeyin” lafzıyla ülü’l-emr ile Müslümanlar arasında ortaya çıkacak olan küçük-büyük her türlü ihtilafın çözümü adına Allah ve Resûlü’ne müracaat edilmesini emretmektedir.
Esasen bu ifadeler de ülü’l-emr’in, yöneticiler olduğunu gösteren ayrı bir delildir. Zira âlimlerin kimseyi kendi görüşlerine uygun hareket etmeye zorlama yetkisi bulunmadığı ve herkes dilediği âlimin görüşüyle amel etmede serbest olduğu için, anlaşmazlığa düşülen kimselerin ulema olması söz konusu değildir. Fakat yöneticiler ile yönetilenler arasında her zaman bir kısım ihtilaf ve anlaşmazlıkların vuku bulması muhtemeldir. (Bkz. Âlûsî, Ruhu’l-meânî, 3/64)
Âyet-i kerimenin bu ifadeleri, kendileriyle ihtilafa düşülen kimselerin değil, ortaya çıkan ihtilafların çözüm merciinin âlimler olduğunu göstermektedir. Şöyle ki âyet-i kerime ihtilaf durumunda Allah ve Resûlü’ne müracaat etmeyi emretmektedir. Allah’a müracaat etmeden anlaşılan ilk mana onun Kitabı’dır. Resülü’ne müracaattan anlaşılan mana ise O, hayatta iken kendisi, vefatından sonra ise Sünneti’dir.
Fakat burada kastedilen Kur’ân ve Sünnet’in zahiri manaları da olmamalıdır. Zira âyetin başında zaten öncelikli olarak itaat edilmesi gereken kimseler olarak Allah ve Resulü, yani Kur’ân ve Sünnet gösterilmiştir. Demek ki burada kastedilen, kıyas, istihsan ve maslahat gibi ilke ve delilleri de kullanarak âyet ve hadis lafızlarının delalet ettiği daha derin manalara vâkıf olunması, bu manalardan yola çıkarak bir kısım hüküm ve içtihatlara ulaşılmasıdır. Bunu yapabilecek olanlar ise âlimlerdir. Demek ki âyet-i kerimede yöneticiyle yönetilenler arasındaki ihtilafları çözme görevi ulemaya bırakılmıştır. (Bkz. Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, 3/177)
Farklı bir bakış açısıyla anlaşmazlık durumunda Allah ve Resûlü’ne müracaat edilmesi emrinin, hukuka ve kaza merciine delâlet ettiği de söylenebilir. Zira İslâm’da Kur’ân ve Sünnet’in en önemli özelliklerinden birisi de yasama ve yargı faaliyetine kaynaklık yapmalarıdır. Buna göre âyetin bu ifadelerinin, yöneticiler ile yönetilenler arasındaki ihtilaf ve anlaşmazlıkların çözümünün kaza mercii tarafından çözülmesi gerektiğine, dolayısıyla da hukuk devletine ve hukukun üstünlüğü prensibine işaret ettiği de düşünülebilir.
Kanun Koyma Yetkisi
Öte yandan yöneticiye itaatten kastedilen asıl mana, onların temsil ettikleri makama ve cari durumdaki yasa ve kanunlara itaattir. Allah Teâlâ bu tür emirleriyle mü’minlerden aynı zamanda iyi bir vatandaş olmalarını talep etmektedir. Zira bir toplumun sosyal, siyasî, iktisadî ve hukukî alanlarında düzenin, istikrarın, asayişin, birliğin ve huzurun temin edilebilmesi, vatandaşların meşru olan yasa ve kanunlara riayet etmelerine bağlıdır. İtaatin yerini isyanın aldığı durumlarda ise anarşi, fitne, fesat, başıbozukluk ve tefrika ortaya çıkacaktır. Hâlbuki fitne ve fesadın önüne geçme, sulh ve salahı sağlama, ihtilâf sebeplerini ortadan kaldırarak birlik ve bütünlüğü sağlama İslâm’ın toplumsal hayat adına en önde gelen hedeflerindendir.
Özellikle Cahiliye dönemi Araplarında olduğu gibi insanların belirli bir düzen, otorite ve kanun altında yaşamaya alışmadıkları toplumlarda ısrarla “itaat” üzerinde durularak bunun sağlanması daha bir önem kazanır. Nitekim gerek Efendimiz (s.a.s) zamanında gerekse dört halife döneminde ortaya çıkan isyanlar, huruç hareketleri ve irtidat hâdiseleri de o dönemin insanlarının siyasi bir otoriteyi kabullenmede ne kadar zorlandıklarını göstermektedir.
Peki, İslâmî ideallere bağlı bir yönetimde özellikle dini ilgilendiren meselelerde yasa ve kanunları vaz edecek olan veya siyaset ve yönetime dair alanlarda işin uzmanları tarafından yapılacak olan yasa ve kanunların İslâm’a uygun olup olmadığını denetleyecek olan kimdir? Elbette âlimler ve fakihlerdir. Eğer devlet başkanı ve onun altındaki idareciler aynı zamanda “âlim” vasfını haizse, tabi ki onlar da hüküm vaz etme faaliyetinin içinde yer alacaklardır. İşte yönetici ve idarecilerin iş ve icraatleri, âlimlerin içtihat ve fetvalarına dayanacağı için bazıları âlimleri “ümeranın ümerası” olarak vasıflandırmışlardır. (Mefâtihu’l-gayb, 10/114)
Esasında yöneticilerin iş ve icraatlarında da bağımsız oldukları ve keyiflerince hareket edecekleri zannedilmemelidir. Bilâkis Kur’ân, “Onların işleri kendi aralarında meşveret iledir.” (42/38) şeklindeki veciz ifadesiyle yönetimin bütün kademelerinde bulunan ümeraya işlerini şura ile yürütmelerini emretmiştir. Âlimler, kendileriyle istişare yapılacak olan heyeti “ehlü’l-halli ve’l-akd” olarak isimlendirmişler ve bu heyetin ilim, ihtisas ve tecrübe sahibi kişilerden oluşması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Bütün bunlar da göstermektedir ki ülü’l-emr’e itaatin ulemayla da çok yakın bir irtibatı bulunmaktadır.
Burada şu kısa açıklamayı yapmadan geçemeyeceğiz. Gerek kanun vaz’ında gerekse şura heyetinde yer alacak ulema sadece din âlimleri olmamalıdır. Özellikle siyasetin, ekonominin, devletlerarası münasebetlerin, sosyal hayatın vs. çok karmaşık bir hâl aldığı ve ihtisaslaşmanın yaygınlaştığı günümüz dünyasında elbette din âlimlerinin yanı sıra daha başka alanlarda uzmanlaşmış kişilere de ihtiyaç duyulacaktır. Nitekim Kur’ân’da yer alan, “Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.” (el-Enbiya, 21/7) âyet-i kerimesinin ifade ettiği mana da bunu gerektirir. Fakat son tahlilde bu tür uzmanların kendi alanlarıyla ilgili ortaya koydukları bilgi ve birikimlerin dinî naslara uygun olup olmadığının kontrol edilmesi için, derin bilgi sahibi olan din âlimlerine ihtiyaç olacaktır.
İtaatin Çerçevesi
Nisa sûresinin 59. âyetinde dikkat çeken diğer bir husus da ülü’l-emr’e itaatin Allah ve Resûlü’ne itaatten sonra zikredilmesi ve aynı zamanda Allah ve Resûlü’ne itaat zikredilirken iki defa أَطِيعُوا “itaat edin” buyrulmasına mukabil, ülü’l-emr’den önce bu fiilin tekrar edilmeyerek öncesine atfedilmesidir. Böylece bir taraftan ülü’l-emr’e itaatin mutlak olmadığına işaret edilmiş diğer yandan da asıl “kaynak iradeye” dikkat çekilmiştir.
Allah ve Resûlü’nün bütün emir ve yasaklarına mutlak olarak itaat edilmesi gerekir. Fakat ülü’l-emr onlar gibi değildir. Onların itaat noktasında bir bağımsızlığı yoktur. Bilakis ülü’l-emr’e itaat, onların Kur’ân ve Sünnet hükümlerine bağlı kalmalarıyla sınırlıdır. Nitekim hadislerde de ülü’l-emr’in ancak meşru ve maruf olan emirlerine itaat edileceği (Buharî, ahkâm 5), Allah’a isyanın söz konusu olduğu bir yerde ise hiç kimseye itaat edilmeyeceği açık bir şekilde vurgulanmıştır (Buharî, Kitabu’l-âhâd 1).
Esasında Kur’ân’da itaatle ilgili yer alan âyet-i kerimelere bakıldığında, Allah’a, Resûlüllah’a, ülü’l-emr’e ve anne-babaya itaati emreden ayetlerin yanında çok sayıda ayette de itaat edilmesi yasaklanan kişi ve zümreler üzerinde durulduğu görülecektir. Bu cümleden olarak Kur’ân; kâfir ve münafıklara (el-Ahzab, 33/48), nefsani arzularına uyup işlerinde aşırıya gidenlere (el-Kehf, 18/28), Allah’ın koyduğu sınırları aşan ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlara (eş-Şuarâ, 26/151-152), yönetimleri altında bulunan halkı Allah yolundan uzaklaştıranlara (el-Ahzâb, 33/64-68), sadece zanlarıyla hareket eden ve yalan söyleyenlere (el-En’âm, 6/116), günahkâr ve nankör insanlara (el-İnsan, 76/24), insanları namaz kılmaktan menedenlere (el-Alâk, 96/19) çok yemin eden, değersiz, gammazcı, hayrın önünü kesen, saldırgan, kaba ve soysuz kişilere (el-Kalem, 68/1016) itaat edilmesini yasaklamıştır.
Yukarıdaki vasıfları taşıyanlar ister lider, ister âlim, isterse yönetici olsunlar, kendilerine itaat edilmez. Zira Allah, kişiyi doğru yoldan saptıracak, Allah’tan uzaklaştıracak, günah, zulüm ve fesat gibi aşırılıklara sevk edecek insanlara itaat edilmesini yasaklamıştır. Nitekim Ahzab sûresindeki bir âyet-i kerimede Cehennem’e giden bazı kişilerin, “Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e de itaat etseydik! Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar! Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle rahmetinden kov.” (el-Ahzâb, 66-68) şeklindeki pişmanlıklarına ve hayıflanmalarına yer verilmiştir.
Demek ki yöneticiler tarafından İslâm’a aykırı bir emir gelir ve bir Müslüman da bu emre itaat ederse, bu durum onu sorumluluktan kurtarmayacak ve ahirette de kendisi için bir mazeret olarak kabul edilmeyecektir. Farklı bir tabirle İslâm’ın gayrimeşru gördüğü fiillerin yöneticiler tarafından emredilmesi onları meşru hale getirmeyecek, dolayısıyla da bunlara itaat yükümlülüğü bulunmayacaktır.
Fakat Elmalılı’nın yaklaşımıyla bir kısım vasıfları taşımadığından ötürü bazı kişilere dinen itaat edilmesinin vacip olmaması, onlara isyan edilmesini de gerektirmez. Tabi ki burada göz önünde bulundurulması gereken daha pek çok ilke ve prensip olacaktır. Mesela gayrimüslim ülkelere giden Müslümanlar, sözleşmelere riayet etmenin ve verilen ahde bağlı kalmanın bir gereği olarak mümkün mertebe bulundukları ülkenin yasa ve kanunlarına bağlı kalmaya dikkat etmelidirler. Bunlar farklı konular olduğu için detaya girmiyoruz.
Ülü’l-emr’e Müracaat
Kur’ân-ı Kerim’de yine Nisa sûresinde yer alan ülü’l-emr’in geçtiği diğer bir âyet-i kerime ise şu şekildedir: وَإِذَا جَاءهُمْ أَمْرٌ مِنَ الأَمْنِ أَوِ الْخَوْفِ أَذَاعُواْ بِهِ وَلَوْ رَدُّوهُ إِلَى الرَّسُولِ وَإِلَى أُوْلِي الأَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذِينَ يَسْتَنبِطُونَهُ مِنْهُمْ وَلَوْلاَ فَضْلُ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لاَتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ إِلاَّ قَلِيلاً “Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar. Hâlbuki onlar bu haberi peygambere ve aralarındaki ülü’l-emr’e arz etselerdi elbette işin içyüzünü araştırıp ortaya çıkaranlar, onu bilirlerdi. Eğer Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, pek azınız hariç hepiniz şeytana uymuş gitmiştiniz.” (Nisa sûresi, 3/83)
Bu âyetin sebeb-i nüzulü olarak gösterilen hâdiselere de bakarak şu yorumu yapabiliriz: Asr-ı Saadette müşrikler veya münafıklar Müslümanların aleyhine olabilecek, onlar arasında fitne ve fesada sebebiyet verebilecek bir kısım asılsız haberler üretiyorlardı. Bazı saf Müslümanlar da bu haberlerin doğru olup olmadığını araştırmadan, bunları yaymanın ne tür neticeler doğurabileceğini hesap etmeden ve kamu yararı açısından bunların ne tür zararları olabileceğini düşünmeden bu haberleri yayıyorlardı. İşte Kur’ân-ı Kerim yukarıdaki âyet-i kerimeyle medyacılık faaliyetleri açısından da çok önemli olan bir prensip ortaya koymaktadır.
Buna göre söz konusu âyet, kulağa gelen veya bir şekilde elde edilen bilgilerin başkalarıyla paylaşılmadan ve bunların kamuya arz edilmeden önce yetkili mercilere müracaat edilmesini emretmektedir. Elbette burada söz konusu edilen, farklı boyutları ve irtibatları olan, toplum hayatı açısından önem taşıyan ve ciddi sonuçlar ortaya çıkarabilecek bilgi, haber ve hâdiselerdir.
Ayet-i kerime bu tür önemli bilgilerin ülü’l-emr’e arz edilmesini emretmiştir. Çünkü onlardan bilgi, tecrübe ve basiretleriyle hâdiselerin iç yüzünü bilen ve bu tür hâdiselerin muhtemel neticelerini hesap edebilen kişiler, bu haberlerin doğruluğu ve nasıl değerlendirileceği hakkında isabetli kararlar verebilirler. Yöneticiler ortaya çıkan olayların iç yüzünü ve sonuçlarını her zaman bilemeyeceklerine göre, bu âyet-i kerime aynı zamanda ülü’l-emr’in, farklı alanlara dair uzmanlık isteyen meselelerin çözümü adına bilgili ve tecrübeli ehl-i vukufu (ashabu’ş-şe’ni) yanlarında bulundurmaları ve onlara danışmaları gerektiğine de işaret etmektedir.
Sonuç
Buraya kadar yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Kur’ân’da iki farklı âyet-i kerimede geçen ülü’l-emr kavramıyla ilgili dinî literatürde çok sayıda yorum ve görüş yer almıştır. Bu yorumların her birinin kendisine göre bir önem ve değeri bulunsa da kanaatimizce ülü’l-emr denildiğinde ilk ve asıl anlaşılması gereken mana, emir verme salahiyeti taşıyan farklı kademelerdeki yönetici ve idarecilerdir. Allah Teâlâ çok sayıda âyet-i kerimede Allah ve Resûlü’ne itaat etmeyi emretmenin yanında, hakkaniyet ve adaletin temsilcisi olan ülü’l-emr’in de meşru ve maruf dairedeki emirlerine bağlı kalmayı emretmek suretiyle din ve dünya işlerinin ahenkli ve düzenli bir şekilde yürümesinin yolunu göstermiştir.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 19.2.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Kaydol:
Yorumlar (Atom)