“Gülümsemenin özü” [Turan Görüryılmaz]

“Smiley” yani gülen yüz sembolü 35 yaşına basmış…

Sembolün mucidi bilgisayar bilimcisi Scott Fahlman, icadının popülaritesine şaşkınmış…

BBC’den okudum haberi.

Sembolün mucidi, gülen yüzün evrensel olduğunu ve ‘gülümsemenin özü’nü temsil ettiğini söylüyor.

Ne güzel söylemiş…

“Gülümsemenin özü”! 

Haberi okurken rahatladığımı hissettim. Sonra Türkiye gündemi ile ilgili haberlere takıldı gözüm. Koca bir ülkenin “gülümsemenin özü”nü kaybettiğini bir kez daha üzülerek gördüm.

İğfal edilmiş bir adalet sistemi.

İşinden, ekmeğinden olan yüz binler.

Cezaevinde “ben masumum” demek için bile bir yıl bekleyen masumlar.

Doğumhane kapısında gözaltına alınan anneler.

Cezaevlerindeki yaklaşık 700 bebek.

Sızlamayan vicdanlar.

Zulme sessiz kalan ağızlar.

Çocuk tacizine, tecavüzüne, hırsızlığa, yolsuzluğa, arsızlığa sessiz kalan ama genç kızların pantolonunu, makyajını dillerine dolayan “hoca” görünümlü dalkavuklar.

Baş tacı edilen işkenceci mafyalar…

Liste uzayıp gidiyor.

Bütün bunların arkasına ancak bir üzgün surat sembolü koyabiliyor insan.

Gerçekten içten gülmeyi unutalı çok olduğunu farkettim.

“Komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen Peygamberin ümmetinden, düne kadar evinden çıkmadığı komşusunu ihbar eden ümmete ne zaman evrildiğimizi düşündüm.

Dedim ya, “gülümsemenin özü”nü kaybetmiş bir ülke oldu Türkiye…

Mizahın bile güldürmediği, komiğin trajikleştiği ülke! 

Trajikomik haller için bir emoji var mıdır diye düşünürken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kürdistan referandumu ile ilgili sözleri takıldı gözüme.

Referandumu “yok hükmünde” ilan eden Erdoğan, “Bir gece ansızın gelebiliriz” dedi…

Aklıma Erdoğan’ın Başbakan iken yaptığı, Suriyeli ile ilgili konuşması geldi. Şam’a gidip “Emevi Camii’nde namaz kılacağız” demişti Erdoğan. Tam 5 sene geçmiş bu sözün üzerinden.

Kuzey Irak’taki referandumun sonuçlarının Türkiye’ye ve bölgeye etkisini zaman gösterecek…

Burada derin bir Ortadoğu analizi yapacak değilim. Zaten uzmanlık alanım da değil.

Ne mi yapacağım?

İç siyasette seçmenin gazını almak için söylenen “Bir gece ansızın gelebiliriz” sözünün arkasına bir adet gülen surat emojisi bırakıp, filmin sonunu bekleyeceğim.

[Turan Görüryılmaz] 26.9.2017 [Kronos.news]

Almanya zaten normaldi! [Tarık Ziya]

Almanya’da seçim yapıldı. 2021’e kadar kanun yapma imtiyazını seçmenler adına devralan 709 kişi farklı partilerin rozeti ile Berlin’deki Federal Meclis’in (Bundestag) yolunu tuttu. 

Seçimde Başbakan Angela Merkel (CDU/CSU: Yüzde 33) ile büyük koalisyonun diğer ortağı Sosyal Demokrat Parti (SPD: Yüzde 20,5) lideri Martin Schulz’un oy kaybı tahminlerin de fevkinde oldu. 

Alman halkı, Merkel’in 1 milyon Suriyeli’ye kapıları açtığı 2015’ten itibaren korku, endişe ve öfke ile karışık hissiyata sahip. Göçmenler arasında cinayet, hırsızlık ve taciz gibi adi suç vak’alarının artması göçmenlere karşı çıkan siyasî hareketlerin ekmeğine yağ sürdü. 

YAŞLI SEÇMEN HİSSİYATINA SANDIĞA AKSETTİRDİ

Hassaten 65 yaş ve üzeri seçmenler arasında altan alta bu mevzu hayli çarpıtıldı. Algı ile hakikat birbirine girdi. Bu içtimaî hakikati seçime kadar sonuna kadar istismar eden radikal sağ parti Almanya için Alternatif (AfD) yüzde 13 gibi hafife alınmayacak bir halk desteğine ulaştı.  

Ferdin merkeze alındığı, insan haysiyeti ile temel hak ve hürriyetler üzerine bina edilmiş Almanya Anayasası, hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı gibi fren ve teftiş sistemlerinin mükemmel işlediği bir sistemde 1930’ları geri getirmek mümkün değil. AfD’nin Hitler özentisi ve Nazi dönemini ihya etme beyanları kötü bir rüyadan öte geçemeyecektir. 

Varsın AfD, Bundestag’da üçüncü parti olsun. SPD, muhalefette kalacağını ve koalisyonda vazife almayı düşünmediğini açıklaması AfD’nin ana muhalefet koltuğuna oturmasını imkânsız hale getirdi. Dolayıyısıyla ana muhalefetin nimetlerinden istifade edemeyecek. 

İKTİDARA LİBERALLER VE YEŞİLLER ORTAK OLURSA…

Merkel, AfD ile koalisyon kurmayacak. Bunda tereddüt yok. Muhtemelen Cem Özdemir’in eş başkanlığını yaptığı Yeşiller ile Hür ve Demokrat Parti (FDP/Liberaller) ile Jamaika koalisyonu için müzakerelerde bulunacak. Almanya’da bu koalisyon şimdiden satın alındı. 

Piyasada, Euro ve Frankfurt Borsası üzerinde AfD şokuna rağmen seçim neticelerinin yıkıcı bir tesiri olmadı. Milletvekillerinin yemin merasimi ve hükûmet kurma safahatından sonra Almanya, Avrupa Birliği’ni (AB) ayakta tutan değerlerden taviz vermeden yoluna devam edecektir. 

Şahsen ben Merkel’in kuracağı muhtemel koalisyondan köklü bir siyaset değişikliği beklemiyorum.  

MERKEL LİDERLİĞİNİ PEKİŞTERECEK

Oy oranı gerilemiş olsa da Merkel bir evvelki yasama dönemine nazaran daha zayıf bir muhalefet ile mücadele edecek. Bir başka ifade ile Merkel’in liderliğini ve karizmasını pekiştireceği yeni bir dört sene hiç şaşırtıcı olmaz. 

Ekonomide işler yolunda. Büyüme bu sene yüzde 2’yi aşabilir. İşsizlik 2008 krizinin öncesindeki seviyelere geriledi. Senelik dış ticaret fazlası 200 milyar Euro’yu aştı. Krizden sonra attığı kritik adımlarla AB’yi ayakta tutmayı başaran Merkel’e birlik içinde muazzam bir hürmet var. 

Merkel ile beraber Federal Meclis’e giren diğer siyasetçiler AfD’nin popülizmine karşı ortak bir mücadele vermeli. AfD’yi tercih eden seçmenlerini geri kazanabilmek için endişelerini giderici bir çizgi takip etmeliler. 

GİDEN SEÇMEN KAZANILABİLİR

Her fırsatta göçmenlerin Almanya için ifade ettiği değerin güzel misallerle, başarı hikâyeleriyle, fakat yalın bir dille anlatılması elzem. 

Almanya, farklı düşünenlerin temsilcilerinin Meclis’te yer alması ile Meclis haricinde tutulması arasındaki farkı da tecrübe edecek. AfD’nin siyaseten hayal tacirliği yaptığı ispat edilebilirse aynı seçmenler bu radikal partiyi müteakip seçimde sandığa gömebilir.

BİNALİ YILDIRIM NE DEMEK İSTEDİ?

“Seçim geçti, normale dönelim.” sözleri ile kendince Almanya’yı toparlanmaya davet eden Başbakan Binali Yıldırım’ın kulaklarını çınlatmadan edemeyeceğim. 

Almanya zaten normaldi. Seçimden evvel de seçim günü de. Seçim var mı, yok mu? o bile anlaşılmadı. 

Okullar önünde plakasız arabalara rastlanmadı. 

Oyların sayımı esnasında elektrikler kesilmedi. Trafoya kediler girmedi. 

Yüksek Seçim Kurulu seçim günü kanuna rağmen kural değiştirmedi.

Mühürsüz oy pusulaları yoktu. Çöp kutularından oy pusulası çıkmadı. 

Bütün liderlerin fotoğrafları yan yana bilboardlardaydı. 

Merkel’in fotoğrafları kamu binalarını kaplamıyordu. 

Devlet televizyonlarında herkese eşit propaganda fırsatı sunuldu. 

LİDERLER AYNI STÜDYODA, YAN YANA

Seçim akşamı Merkel dahil bütün partilerin liderleri aynı stüdyoda bir masanın etrafında Almanya için neler yapabileceklerini konuştu, tartıştı, fakat kavga etmedi. 

Kimse kimseye parmak sallamadı. 

Seçimden galibiyetle çıkan partiler sevinçlerini vakur bir edayla ortaya koydu. 

Kimse kornalar çalarak sabaha kadar sokaklarda tur atmadı. 

Hiçbir zaman tutulmayan ve söyleyenin boyundan büyük sözlerin sarf edildiği balkon konuşması da yapılmadı. 

AfD şokuna rağmen demokratik gösterilerin ötesinde bir taşkınlığa rastlanmadı. 

ANORMALLİKLER KİMDEN MÜTEVELLİT DERSİNİZ?

Hakkını teslim edelim. Anormal bir-iki hadise yaşandı tabiî. Bazıları oy pusulasına ‘Erdoğan’ diye yazdı. Böylece İslamiyet ve göçmenlere karşı sert sözler sarf eden AfD’yi ödüllendirmiş oldu. Erdoğan fotoğrafı giydirdikleri otomobille Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nde (NRV) dombra müziği eşliğinde oy isteyen Alman Demokratlar Birliği (ADD) seçimde 45 bin oy alabildi. 

Velhasıl Erdoğan’ın Türkiye düşmanı ilan ettiği partilerin hepsi muhtemelen yine iktidarda olacak. 

“Normale dönelim.” Elhak öyle. Görünen o ki Başbakan sözlerinin muhatabını karıştırmış. 

Türkiye’yi uçurumun kenarına sürükleyen kadroyu son anda dahi olsa kendine getirecekse bu sözlere iştirak etmemek ne mümkün. 

Mümkünse normale dönelim. Bitte…              

[Tarık Ziya] 26.9.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Kritik sorular ve kapıda bekleyen üç bela…[Veysel Ayhan]



Akla geliyor. Masumlara işkence yapmış bir zalim, tekrar iyi bir insan haline gelebilir mi? Milyonlarca Euro rüşvet almış bir insan kendini düzeltip dürüst biri olabilir mi? Bir ırz düşmanı daha sonra namuslu bir insan olur mu? Katiller, tövbe edip hidayete erer mi? Kendi makamını korumak için suçsuz bir insanı hapse atan, çoluk çocuğundan ayıran bir hâkim bu günahına kefaret bulabilir mi? Teorik olarak evet. Dünyada her günaha tövbe kapısı açık. Ama bu korkunç günahlar insanda tövbe edecek bir vicdan bırakır mı?

Homeros’un ünlü destanı Odysseus’ta geçer. Sirse mitolojide Aiaie adasında oturan sihirli bir ‘tanrıça’dır.

SARAY’IN SİHRİ

Adasına ayak basanları bin bir ihtimamla karşılatırmış. Misafirlere aslanlar refakat eder, fillerin sırtında sarayına getirirmiş. Saray eşsiz benzersiz güzellikte, gündüz bir başka güzel, gece bin bir meşale ile parıl parılmış. Misafirler meşhur yuvarlak sofrasına vardıklarında kendinden geçermiş. Altın kaselerde sunulan içecekler, zehirli ballar, birbirinden mahir aşçıların yaptığı yemekler yiyenleri başka alemlere götürürmüş.

Yemek bittiğinde Sirse sözleriyle misafirleri büyülemeye devam edermiş. Gece hazların her türlüsüyle sona erdiğinde Sirse asasıyla teker teker misafirlerini ‘takdis’ edermiş. Misafirlerin her biri goril olurmuş, domuz olurmuş, eşek olurmuş, köstebek olurmuş. Ve hepsi sonra Sirse’nin adadaki dev ahırına sokulurmuş. Bu hazin akıbetten sadece Ulis kurtulur. Avucuna aldığı moly otu sayesinde efsunlanmaz ve kılıcını çekip Sirse’yi tehdit eder. Arkadaşlarını eski hallerine döndürmesini ister. Sirse, “Yalnız bakalım onlar tekrar insan olmak isteyecekler mi?” diye sorar. Ahıra giderler. Ulis, sorar birer birer hayvanlara.

Arkadaşlarından aslan olan, “Alay mı ediyorsun”, diye gürler. “Şimdi ben de bir hükümdarım, hem de çok daha güçlü bir hükümdar. ” Kurta yaklaşır Ulis ve kulağına fısıldar: “İnsan olmak istemez misin?” “Ne münasebet!” diye ulur kurt. “Onlar benden daha kıyıcı, daha namussuz, üstelik hürriyetleri de yok.” Gorilden maymuna ondan köstebeğe bütün hayvanlar hakaretle kovarlar Ulis’i. Tekrar insan olmak istemezler.

Anlatılanlar mitolojiden ve tabii ki aslı yok. Ama içeriği bir hakikati gösteriyor.

EVRİM TEORİ DEĞİL GERÇEK!

İnsanların maymundan gelmediği muhakkak. Ama maymuna dönüşebildiği sosyolojik bir realite. Yani evrim tersinden maalesef doğru. Bunu Kur’an-ı Kerim de teyit ediyor:

“Onlar, Allah’ın lanetledikleridir; onlar Allah’ın gazap ettikleridir ve şeytani güçlere taptıkları için Allah’ın maymuna ve domuza çevirdikleridir.” (5/60)

“Biz böyle yapanlara ‘aşağılık maymun olun!’ dedik.” (2/65)

Kur’an daha ötesini şöyle ifade ediyor: “Onlar hayvanlar gibidirler. Hatta hayvanlardan bile daha sapık yoldadırlar. (25/44)

İnsan yeryüzüne insan olarak geliyor ama amelleriyle hayvana inkılap ediyor. Diğer insanlara el uzatma, yardıma koşma, empati yapma gibi insanca davranışlar insanı, “insanlık”a; saldırma, ısırmaktan zevk alma, tuzak kurma, başkasının mal ve mülküne tecavüz gibi hayvani davranışlar insanı “hayvanlık”a götürüyor.

DÖNÜŞ KAPISINI SÜRGÜLEMENİN YOLLARI!

– Kibir ve bencillik…
– Halkın parasıyla Sirse gibi saraylar kurmak, altından tahtlara kurulmak,
– Kırk haramilik, insanların mal ve mülküne el koymak, çökmek,
– Siyasi tarafgirlikle şeytanı mümine tercih etmek,
– Milyonlarca mümini dalaletle itham etmek,
– Makamı tehlikeye girmesin diye cinayetlerden medet ummak, insanları katlettirmek… Şehirleri yıkmak, yüz binleri sürgün ettirmek, evsiz koymak…
– İftira ve yalan haberler yayınlayan gazeteler çıkarmak, bunlara destek olmak, yazılar yazmak,
– Zulme seyirci kalmak, ezilenleri sessizce seyretmek,
– ‘Nemelazım konforumu bozmayayım’, ‘ya konumumu kaybedersem’ endişesini taşıyarak zulme çanak tutmak…

Bu davranışların her biri insanı “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de bir perde inmiştir…” (2/7) ayetindeki akibete uğratır.

Şeytan asasıyla tıpkı Sirse gibi her bir insanı domuz, goril veya ‘aşağılık bir maymun’a çevirir.

En kötüsü de artık bunlara “insanlık” ve “iman” kapısı kapanır. Biz safça ve naifçe vicdan azabı falan çektiklerini düşünürüz. Oysa yapılanlardan ve hallerinden memnundurlar. Gorillikten mutlu olurlar. Tilkilikten zevk alırlar. Çakallıkla gurur, sırtlanlıktan onur duyarlar.

ÜÇ BELA İLE MÜHÜRLENMEK

Bir insanın başına, ‘insan’lığını ve ‘vicdan’ını yitirmekten daha büyük bir bela gelebilir mi? Gelmez. Ama şu olur: İkinci bir bela olarak tekrar insan olma kapısı kapanır. Üçüncü bir bela olarak da yapabileceği tüm ‘hayvanlık’ları yapması ve inebileceği tüm gayyalara inmesi için mühlet verilir. Mesela kader hırsıza, katil olarak ölmesi için vakit tanır.

Bir yanda mazlumlar azami velayet ve maksimum hasenat zirvelerine yol alırken; Kader, zalimlerin maksimum seyyiata ulaşmasını sabırla bekler, Gayretullah’tan mühlet ister. Bize düşen ise Hz. Sabûr’dan sabır dilenmek.

[Veysel Ayhan] 26.9.2017 [TR724]

Kürt referandumu [Alper Ender Fırat]

Bütün devlet imkanıyla ulusalcılığı pompalayarak yeniden Osmanlı’yı kurabileceğini düşünen kıt akıllılar sayesinde, Osmanlı ruhunun tabutuna son çivi de çakıldı. Sağında Devlet Bahçeli solunda Doğu Perinçek, arkalarında ne isteseler veren CHP ile Türkiye’yi ulusalcılığın zirvesine çıkaran Saray, Kürtlere ‘fiilen’ bağımsız bir devlet olmaktan başka çıkar yolunuz yok dedi.

Başta belirtmekte fayda var, acizane kanaatim, ırk temelli her devlet, her oluşum Ortadoğu’da yeni sorunların çıkmasına neden olacak, sorunları bitirmekten çok daha büyütecektir. Ama bu kadar yanlış politikadan sonra Türkiye’nin Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin önüne geçmesi artık mümkün görünmüyor.

Türkiye, ışık saçan bir adalet, herkesin özgürce söz söyleyebildiği bir demokrasi inşa edebilseydi, o zaman sınırların, pasaportların öneminin olmadığı bir çekim merkezi haline gelebilirdi.

Başta İstanbul olmak üzere şehirlerimizi bir beton yığını haline getirmek yerine doğal etki alanına ‘değerler’ üreten, şairleri, sanatçıları, yazarları, entelektüelleri, sanatı ve siyasetiyle Erbil’i, Halep’i, Şam’ı, Beyrut’u, Bağdat’ı, Saraybosna’yı, Bakü’yü kültürel ve etki coğrafyasına dahil edebilirdi. Üniversitelerine Batı’daki gibi özgürlük sağlayabilseydi, her şeyin özgürce konuşulup araştırılabildiği saygın kurumlar haline getirebilseydi, herkes bu okullarda okuyabilmek için koşup Türkiye’ye gelebilirdi.

Recep T. Erdoğan’ın önderliğindeki ulusalcı koalisyon, hiçbirini yapmadı. Sıfır değer üretimiyle, sıfır entelektüel etki alanıyla var olanı da kaybetti. Değer üreten entelektüel bir çekim alanı olmadığı gibi fiziki gücün temeli olan ordunun kurmay kadrosunu da dağıtıp perişan etti.

Büyük devlet olmayı plaka dağıtmaktan ibaret gören, sınırları ölçüsünde güçlü olunabileceğini zannederek sağa sola saldıran küçük kafalı, küçük yürekli adamlar korkarım ki elde avuçta kalanları da sağa sola dağıtacaklar.

21.yüzyılda, 16. yüzyıldaki gibi ülkeler fethedebileceğini askerle sınırlarını genişletebileceğini zanneden öngörüsüz bir adamın ve art niyetli bir zihniyetin taştan taşa çaldığı zavallı ülkem. Anlık kızgınlık ve öfkeyle politika belirleyen bir cahilin peşinde, kiminle dost, kiminle düşman olacağını şaşırmış taştan taşa çalınan zavallı ülkem tarihin en büyük bozgunuyla karşı karşıya olduğunun bile farkında değil.

Burnunun ucunu göremeyen Recep T. Erdoğan ve Bahçeli, Perinçek, Kılıçdaroğlu’ndan oluşan kurmay kadrosuyla yönetilen Türkiye, Kürdistan’a askeri bir müdahale de bulunamaz. Bulunursa Suriye’den çok daha büyük bir Kürt yangını çıkaracağını umarım hesaplıyorlardır. Kuzey Irak’a askeri bir müdahale Türkiye’yi hem uluslararası arenada yalnız bırakacaktır hem de PKK’nın yıllardır başaramadığı şeyi başaracak, Kürtlerle Türklerin arasına gerçek bir kan davası sokacaktır.

Eğer devlet aklı devreye girmez, bütün ülke bir kişinin kişisel çıkarları uğruna feda edilmeye devam ederse Sevr haritasını bile arar hale geliriz. Osmanlı Devletini ulusalcılık paramparça etmişti, bu ağır ulusalcı söylem ve politikalar da Türkiye’yi parçalamak üzere.

‘Böyle giderse Sevr’i arar hale geliriz’ dedim ya, pardon eksik söyledim: Sevr’i arar hale gelmememize bir tık kaldı.

[Alper Ender Fırat] 26.9.2017 [TR724]

Bilmek istemeyene ne yapacaksın? [Tarık Toros]

Türkiye’deki yayıncılık günlerimizin sonlarına doğru defalarca yazıp ekranlarda söylediğim şuydu:

-Bir gün biz olmayacağız.

-Sesimizi kesecekler.

-Ne olup bitiyor, anlayacağınız mecra kalmayacak.

-Yapacağınız şey basit.

-Kürsülerden işittiğiniz lafları alt alta koyun, karşılaştırın.

-Biz bunu yapıyoruz zaten.

-Böylelikle, yöneticilerinizi test edebilir, olaylar hakkında hüküm verebilirsiniz.

***

Bunu o vakitler yapmayan seyirci, sonra da tenezzül etmedi.

Tuhaf biçimde, kürsülerden edilen lafları avuçlarını patlatırcasına alkışladı.

Ne önceki lafa baktı, ne de mevcut lafı kritik etti.

Oysa şu anahtarı rahatlıkla kullanabilirdi:

-Bildiklerini yüzleştir hayatla.

-Ve sınamaktan korkma!

***

Her hafta aynı şeyleri yorumlamaktan bıktım, itiraf edeyim.

Yani…

“Yerli yolcu uçağımızı yapacağız” diye iki seçim önce oy isteyenler, bugün Boeing’e 40 uçak için sipariş veriyor, tutarı 11 milyar dolar.

Vatandaş sormuyor, sorgulamıyor.

Yani…

Türkiye Cumhurbaşkanı, 11 ay önce, “Sen benim muhatabım değilsin. Karatımda, kalitemde değilsin” dediği Irak Başbakanı ile tokalaşıp görüşüyor, yan yana fotoğraf veriyor.

Aynı vatandaş, hadiseyi kalite/karat terazisine vurmuyor. 

***

Her hafta bunun gibi 40 tane tuhaflık listelerim.

Yapanlar da var.

Lakin ne çare?

Düşünce tatilde! 

***

Bugün ülkeyi yönetenler, sadece devleti parsellemiyor, itiraz edenleri tek tek susturuyor.

Eğitimli eğitimsiz fark etmiyor, insanları tek tek satın alıyor.

Herkesin bir bedeli olduğunu düşünüyor.

Ne yazık ki, peylenmeyecek çok az kişi var.

Fırsatını bulan pılını pırtını toplayıp çıktı.

Kalanlar ayıklandı, mühim bölümü tutuklanıp içeri tıkıldı. 

***

Kabul edelim, toplumu iyi çözmüşler.

Vatandaş, karşılaştırma yapmıyor, yani düşünmüyor.

Onun yerine düşünüp fikir ortaya koyanlar da ortada yok, kanallar kapalı.

Egemenler, saati her gün sıfırlıyor.

Halk, her sabah sıfır hafıza ile güne başlıyor. 

***

Yakın zamana kadar, baskı ve zulmün önündeki en büyük engelin “bilgi çağı” olduğunu düşünürdüm.

Yanıldım.

Bilakis, dünyanın dört bir yanında egemenler, internet eliyle iş tutuyor.

Trump’ın kazanmasında Facebook’un manipülatif haberleri dolaşıma sokmasının katkısı büyüktü.

Sonra itiraf edildi bu.

Lakin, maksat hasıl olmuştu bi kere, geri dönüşü ne mümkün! 

***

Bilişim çağının Ortaçağ karanlığına alternatif olduğu varsayımı, halen varsayım.

Bilginin dolaşımda olması, kolayca ulaşılabilir olması harika bir şey.

Gel gör ki, bilgiyi üretenler de bunun çok iyi farkında. 

***

Yaşama dair şu öyküyü pek severim:

Yalancı olduğunu bildiğiniz biri, “Evin yanıyor” dese, inanmazsınız.

Biraz sonra, diğerini tanımayan başka bir yalancı aynı şeyi söylerse…

Şüpheye düşersiniz.

Az sonra, öteki ikisini tanımayan üçüncü yalancı da aynı bilgiyi verirse, yerinizden fırlarsınız. 

***

Bizim toplumun duyu organları öyle felç edildi ki…

Şu basit idrakten bile uzaklaştı.

Birbiri ile alakası olmayan yığınla kişi, yuvasının alev aldığını söylüyor…

Vatandaşta tık yok. 

***

Sağır mı, kör mü, dilsiz mi?

Bence hiçbiri.

Bilmiyor, bilmek de istemiyor.

Bilmeyene anlatmak kolaydır.

Bilmek istemeyene ne yapacaksın?

Can alıcı soru budur.

[Tarık Toros] 26.9.2017 [TR724]

Kürdistan Referandumu ve Erdoğan’ın Yolu (1) [Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’deki fiili rejim, sadece ülkeyi içeriden bitirmiyor, dış politikada da hata üstüne hata yaparak Türkiye’yi şiddetli salvolarla sağa-sola savuruyor. Bu durum Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin aldığı referandum kararı sonrasında belirgin bir şekilde hissedildi, hissediliyor. Dış politikasında sadece eksen kayması yok rejimin, öteden beri dünyada ve Türkiye’de tartışıldığı üzere. Aksine, eksen kaymasının da ötesinde, tutarsızlıklar, mantık hataları, ani karar değişiklikleri, nedeni anlaşılamayan müttefik ve ittifak seçimleri, kısacası ciddi bir strateji eksikliği göze çarpıyor. Türkiye’nin ulusal çıkarları bir günden diğerine değişmediğine göre, bu nasıl izah edilebilir? Kürdistan referandumu vakasında bu sorunu ele almak istiyorum.

ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERE GÖRE TÜRKİYE’NİN ‘GARANTÖRLÜK HAKKI’ YOK

Irak, daha özelinde Irak’ın kuzeyi, Türkiye’nin öteden beri ilgi alanında olan, ulusal çıkarlarıyla bire bir alakalı olarak değerlendirilen bir coğrafyadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1920’lerin başında ortadan kalkmasıyla beraber, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın aldığı misak-ı milli (milli ant) çerçevesinde, bugünkü Irak’ın kuzeyinde bazı bölgeleri de dâhil eden topraklar, 1920’de fiilen ve 1923’te hukuken kurulan yeni Türk devleti tarafından da temel kabul edildi. Kurtuluş Savaşı Misak-ı Milli kapsamındaki toprakları kurtarmak üzere verilen mücadeledir. Bugünkü Irak’ın kuzeyi de, başta Türk kökenlilerin yaşadığı Musul ve Kerkük olmak üzere, Misak-ı Milli’ye dâhil olması nedeniyle, Cumhuriyet tarihinin ilk dönemlerinde Türk dış politikası ve diplomasisi için önemle üzerinde durulan konulardan biri oldu. Türk heyeti Lozan’da, Musul’un ve Kerkük’ün Türk toprağı olduğu tezini savundu. Fakat bu bölgenin İngiltere tarafından kontrol altında tutulması nedeniyle, bu konu Lozan’da çözümlenemedi.

1924’te Türk ve İngiliz hükümetleri Musul konusunu görüşmeye başladılarsa da, İngilizler bölgenin Türkiye’ye verilmesine direndiler. Bu nedenle sorun, Milletler Cemiyeti’ne (Birleşmiş Milletler’in öncüsü olan uluslararası örgüte) götürüldü. Türk tarafı referandum yapılmasını istedi, ancak İngiltere bu teklife karşı çıkıyordu. Demografik ve kültürel sebeplerle referandumda bölgenin elinden çıkacağını görmekteydi çünkü. İhtilafın Türkiye’nin tezlerine göre çözümlenmesi ağırlık kazanmaktayken, Türkiye’de çıkan Şeyh Sait İsyanı ve akabinde yaşanan rejimle ve iç güvenlikle alakalı siyasi atmosfer, Ankara’yı ürküttü. Rejim konsolidasyonu ile Kuzey Irak’taki topraklar arasında bir tercih yapan Ankara, bölgenin petrol gelirlerinden yüzde almak koşuluyla, toprak taleplerinden vazgeçti ve bölgenin Irak’a bırakılmasını siyasi ve hukuki olarak kabul etti. Akabinde aldığı peşinatla, bölgedeki petrol gelirlerinden alınan komisyon haklarından da feragat etti. Böylelikle uluslararası hukuk gereği Türkiye’nin bugün üzerinde tartışılan bölgeyle alakalı herhangi bir hakkı kalmadı. Bazı köşe yazarlarının kasıtlı-kasıtsız bilgi hatası yaparak bölgede Türkiye’nin “garantörlük hakları” olduğu yönündeki yorumlarının, tarihsel ve hukuksal gerçeklerle alakası yok.

SOVYETLERİN DAĞILMASIYLA TÜRK DIŞ POLİTİKASI DA DEĞİŞTİ

Musul ve Kerkük konusu 1990’lara kadar sadece tarihçilerin ilgi alanında kalan ve Türkiye gündemine girmeyen bir konuydu. Yani 65 yıl kadar, Türkiye Kuzey Irak ve Musul-Kerkük konularında herhangi bir adım atmadı, iddiada bulunmadı, bölgeyi bir ulusal çıkar alanı olarak algıladığını ortaya koyan herhangi bir girişimde bulunmadı. Bu bölge daima Irak toprağı olarak kabul gördü. Dahası, bölgedeki Türkmenlerden kaynaklanan da herhangi bir garantörlük rolü yok. Her Türk veya Türkmen olan yerde bir garantörlük iddiası, Türkiye’nin diplomasi geleneğinde reel politik nedenlerden dolayı asla yer almadı. Aksi olsa, İran’daki Azeri ve Türkmenler, Balkanlardaki yüz binlerce Türkmen, Rusya’daki Türkî kökenli halklar gibi milyonlarca insan ve yüz binlerce kilometre karelik topraklar üzerinde de garantörlük ve ulusal çıkar tanımlaması yapılmalı. Bu mantıklı mı? Uluslararası hukuk bakımından, Misak-ı Milli’ye rağmen, Musul ve Kerkük de dâhil, bölgede herhangi bir hakkı veya imtiyazı yoktur Türkiye’nin.

1990’larda birçok sabite gibi bu konu da değişti Türkiye için. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve bu sürece tesadüf eden Körfez Savaşı, ciddi bir tektonik etki yaptı Türk dış politikası üzerinde. Saddam Hüseyin rejiminin Kürtler üzerinde baskısı ve akabinde yaşanan katliamlar, 1991-1996 tarihleri arasında Huzur Harekâtı (Türkçedeki yaygın kullanımıyla Çekiç Güç) Kuzey Irak’ta 36. paralelin kuzeyinde uçuşa yasak ve koruma altında bir Kürt bölgesi oluşturdu. Saddam’ın katliamları sırasında sınırı geçerek Türkiye’ye sığınan 300 bin civarında Kürt, Türk devleti tarafından “Peşmergeler” olarak halka lanse edilerek korundu. Çünkü bu dönemde Türkiye devlet politikası olarak Kürtlerin varlığını kategorik olarak reddediyor, Kürt diye bir halkın olmadığını savunuyordu. Başını kuma gömmüş, bir taraftan Kürdistan’ın sınırlarını korumaya askeri ve siyasi katkı veriyor, diğer taraftan ise kendi ülkesindeki milyonlarca Kürt’ten ve onların da benzer taleplerinden öcü gibi korktuğu için ortaya çıkan Kürt siyasi varlığını reddediyordu. Huzur (Çekiç Güç) Harekâtı Türkiye üzerinden, Türkiye’nin onay ve katılımıyla yürütüldü. Türk askeri unsurları da bu harekâta katıldılar. Aynı harekât isim değiştirerek 1997-2003 yılları arasında da Kuzeyden Keşif Harekâtı adı altında devam ettirildi.

ERDOĞAN VE AKP’NİN IRAK KÜRTLERİYLE İLGİLİ SAVRULUŞLARI

Günden güne Irak’ın Kuzeyi Kuzey Irak’a evrildi, yani fiilen Irak merkezi otoritesinden bağımsız bir Kürt yönetimi işlerlik kazandı. Kendi parasını bastıran, kendi dilinde okulları olan, kendi bayrağına ve silahlı gücüne sahip de facto bir devlet oldu. İkinci Körfez Savaşı akabinde Saddam rejimi devrildikten sonra, Irak da fiilen Sünniler, Şiiler ve Kürtler arasında paylaşıldı. Elbette Kürtler kendi siyasi varlıklarını daha da geliştirerek korudular. Bu arada Türkiye kimi zaman Irak merkezi yönetimiyle kimi zaman ise Kürt bölgesel yönetimiyle flört ederek karman çorman bir dış siyaset izledi. Sanırım bu bahsedilen dönemde kimin iktidarda olduğunu burada belirtmem gereksiz. Elbette Erdoğan ve AKP’siydi bu savruluşun şuursuz sorumluları.

Bu süreçte çok yakın döneme dek Kuzey Irak Kürt Yönetimi, Türkiye’nin tercih ettiği müttefik ve ortak oldu Erdoğan için. Irak’ta mezhepçi yaklaşımı tutmayan ve Şiiler kontrolü aldıktan sonra Irak merkezi yönetiminden soğuyarak Kürt yönetiminden medet uman Erdoğan, bu dönemde Kürt Açılımları ve Çözüm Süreci mimarlığını yapıyordu. Türkiye artık resmi olarak Kürtlerin varlığını ret siyasetinden vazgeçmişti. Erdoğan ve AKP sıklıkla Barzani’nin onur konuğu olduğu birçok toplantı düzenlediler, birçok görüşmelerde bulundular, Barzani ile kucak kucağa, el ele Türkiye’nin Kürt devletinin seri adımlarla bağımsızlığa giden yolunda değirmenine su, yelkenine rüzgâr oldular.

Mesela bu dönem Türkiye, Irak merkezi hükümetinin defalarca kendisini uyarmasına ve şiddetli protestolarına rağmen, Kürdistan yönetiminden ısrarla petrol alımını sürdürdü. Tek gelir kapısı petrol olan Kürdistan yönetimi, bu sayede ayakta kalmayı ve giderek Irak’tan kopmayı başardı. Bu arada hava limanlarını, otoyollarını, okullarını, üniversitelerini, statlarını, hatta parlamento ve resmi binalarını Türkiye desteğinde Türk inşaat firmaları yapmaktaydı. Türkiye, Kürdistan’ın bağımsızlığından bu kadar çekiniyor ve bunu milli çıkarlarına aykırı buluyorduysa, Erdoğan neden bu petrol ticareti konusunda ısrarcı oldu? Neden Ankara’da Barzani’nin Meclis’te konuşmasına, Kürdistan bayrağının Ankara’da Türk bayrağının yanında göndere çekilmesine olur verdi? Madem Irak toprak bütünlüğü önemliydi Türkiye için, o halde neden Erdoğan Irak’ı paramparça edecek bir Kürdistan bağımsızlığına giden yolda, ayrılıkçı Kürdistan yönetimiyle işbirliğini devam ettirdi? Neden Başika bölgesindeki Türk askeri varlığına Irak merkezi hükümeti izin vermediği halde, Kürdistan yönetiminin verdiği izni temel alarak buradaki askeri varlığını devam ettirdi?

PEKİ ŞİMDİ NE DEĞİŞTİ? TÜRK DIŞ POLİTİKASINI TERSE ÇEVİREN FAKTÖR NE?

Bugün Kürdistan yönetimi bağımsızlık referandumu yapıyorsa, bu noktaya kadar olan süreçte Erdoğan ve AKP hükümetlerinin Kürdistan yönetimine verdikleri desteği görmeyecek miyiz? Bugün Erdoğan ve rejiminin Kürdistan referandumuna karşı çıkışlarını gören Irak merkezi hükümeti ve diğer uluslararası aktörler sormaz mı, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diye.

Mesele Türkiye’nin bilinçli şekilde Kürdistan yönetimine desteği değil. Çünkü bilinçli ve de uzun vadeli bir strateji gereği bu yol seçilse, bu durum anlaşılabilir. Burada önemli olan tutarlı olmak ve Türkiye için en fazla güvenlik ve refah üretecek istikamete yönelerek dış politika tercihi yapmaktır. Güneyde Türkiye’nin dostu ve ortağı bir Kürdistan yönetimi olması son derece makul, anlaşılabilir ve mantıklı bir stratejidir. Aslında AKP hükümetleri, Erdoğan’ın sivil darbesinden önce gidişatı daha doğru okuyarak, Barzani ile dost ve müttefik olmayı seçtiler. Irak’ta mezhepçi siyasetten çark etmek ve rasyonel olan fiili duruma uygun siyaset çizgisine gelmek, son derece mantıklı ve akılcı bir seçimdi.

Fakat bugün Türkiye neden tek istikamet olan bir otoyolda ters yöne girmek gibi bir durumda kaldı? Yani Kürdistan siyasetinde çark etmenin rasyonel izahı ne? Kim Erdoğan’a izlemekte olduğu politikayı değiştirtme gücüne sahip? Eğer Erdoğan rasyonel bir aktörse, bu dönüşün bir izahı olmalı. Yani her kararımızın bir rasyonel sebebi vardır. Rasyonel sebep olmadan karar verenlerin ya mental sorunları vardır, ya da üçüncü bir güç onları tercih etmedikleri bir kararı almaları konusunda zorlamaktadır. Erdoğan’ın rasyonel olduğunu varsayıyorum. Bu durumda, Erdoğan’ın Kuzey Irak Kürdistan Yönetimi konusunda 180 derece çark ederek şahin bir çizgiye gelmesinin nedeni nedir? Bu soru yanıtlanmadan, Türkiye’de artık dış politika ve dış politika tercihleri anlaşılamaz. Bir sonraki yazıda da konuyu bu boyutlarından ele alacağım.

[Mehmet Efe Çaman] 26.9.2017 [TR724]

Resimlerin anlattığı [Hasan Cücük]

Almanya’da pazar günü yapılan genel seçimlerin hafızalarda kalan karelerinden biri de Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ve eşinin oy kullanmak için sırada beklemesiydi. Vatandaşlık görevini yerine getirmek için oy pusulasını eline alan Steinmeier’in çevresinde ne korumalar ne de ‘Buyurun siz öne geçin’ diyen vatandaşlar vardı. Bizim için bu fotoğrafın çok sıra dışı olduğu muhakkak. Ancak Avrupa için sıradan bir görüntü. Alkışı hak eden Cumhurbaşkanı Steinmeier değil, Alman halkı.

UNUTMAMALI: DEVLET BÜYÜKLERİ DE ASLINDA VATANDAŞ

Bizim topraklarda kanun ve kurallar vatandaş içindir. Devleti idare edenleri pek bağlamaz. Vatan millet aşkı için gece gündüz demeden koşturan devletlûların elbette bazı ayrıcalıkları olacaktır. ‘Halkın hizmetkarı’ olarak gelip, makama oturunca ‘dün dündür’ sarmalına girerler. Beğenmediğimiz Batı’da ise durum oldukça farklıdır. Vatandaşlık görevi ile devlet işleri birbirine karıştırılmıyor. Burada bilinçli hareket eden vatandaş oluyor. Çoğu zaman kendini yönetenlere sınırlarını hatırlatıyor. Bunu sadece seçimlerde yapmıyor.

KAR KÜREYEN KADIN BAŞBAKAN

Ocak 2014’te ajanslara bir fotoğraf karesi düşmüştü. Sabahın erken saatlerinde bir kadın evinin önünde karları kürüyordu. Bu Danimarka’nın ilk kadın başbakanı olan Helle Thorning Schmidt’ten başkası değildi. Danimarka kuralları açıktır: Şahsi ev sahipleri evinin önündeki karı temizlemekle yükümlüdür. Temizlemezse ve bir vatandaş kayıp düşerse ortaya çıkan zarar ev sahibinden tazmin edilir. Kanun açık olduğu için Başbakan Helle Thorning, vatandaşlık görevini yerine getiriyordu. Bu fotoğraf Danimarka’dan ziyade bu tür manzaralara hasret olan ülkelerde gündem oldu. Bu ülkeler için bırakın başbakanı sıradan bir ilçenin belediye başkanı bile evinin önündeki karları temizlemezdi. Zira yaşadıkları topraklar vatandaşlık kuralları seçilmişler için değil, seçenler için geçerli olduğu yerlerdi.

Fotoğraftaki diğer ayrıntı ise karşı kaldırımda bekleyen polis memuruydu. Başbakan elinde kürekle karları kürerken, polis istifini bozmadan bekliyordu. Çünkü onun vazifesi başbakanı korumaktı, evin önündeki karları kürümek değildi. Türkiye veya dengi ülkelerde böyle bir şey nasıl olur? Elbette imkânsız ötesi bir durum. Zaten başbakan evinin önündeki karı küremez ama velev ki yaptı, yardım etmeyen polis memuru haritada yer beğenirdi!

PRENSES BİSİKLETE BİNERKEN ÇOCUKLARINA KASK TAKMALI!

Prenses Mary’nin, ikizleri Vincent ve Josephine’i okuldan önünde sepeti olan bisikletle alması gündem olmuştu. Fotoğraf kısa zamanda tüm dünyada ilgi gördü. Prensesin verdiği fotoğraf çokları için sıra dışıydı. Çoğunluk takdir ifadeleriyle bakmıştır. Ancak Danimarka’da durum hiç de öyle karşılanmadı. Ortada sorumluluk taşımayan bir anne vardı. Öncelikle hem kendisinin hem de ikizlerin kask takması gerekiyordu. Kendi takmayarak kuralları ihlal ediyordu ama ikizlerine kask takmayarak kuralları ihlal etmekle kalmıyor, onların hayatlarını tehlikeye atıyordu. Prensens de olsa böyle bir davranışta bulunmaya hakkı yoktu.

Avrupa’dan benzer fotoğraflar oldukça fazla. Yine hatırlarsanız dönemin İngiltere başbakanı David Cameron, metroda yolculuk ederken yanındakiler umursamaz bir şekilde oturuyor. David Cameron da açmış gazetesini kimsenin rahatsız etmediği bir ortamda huzur içinde yolculuğunu yapıyor.

MESELE HALKIN OLGUN BİR TAVIR TAKINMASI

Bu insanları bu davranışlara iten halkın olgunluğu. İster Danimarka’da ister Almanya’da ister İngiltere’de vatandaşlar farklı davransa bu fotoğrafları görmek mümkün olmayacaktır. Örneğin Danimarka başbakanı karları kürürken polis memuru koşup, elinden küreği alsa bir daha muhtemelen karları kürümek için dışarı çıkmayacaktır. Belki ilk seferde küreği vermez itiraz eder ama birkaç defa tekrar ederse tıpkı bizim ülkenin yetkileri gibi yapması gereken vatandaşlık görevini başkalarına havale eder. Prenses Mary’ye halk tepki göstermese muhtemel kask takmadan ikizlerini okula götürmeye devam ederdi. Keza, Cameron’a metroda halk saygı gösterip yer verse, muhtemelen birkaç davranış sonunda bizimkilere benzeyecektir. Halk kendini yönetenlere sınırlarını hatırlatırken, kimse bunu saygısızlık olarak görmüyor.

Biz mi? Gelişmişliği sadece betonda gören topluluklar olarak bu tür ‘demode’ davranışlara vaktimiz yok. Devletin âlî menfaatleri ve işleri için kanunlara takılmak vakit israfıdır. Çünkü, kaybedilecek dakikası olmayan makamlarda oturuyorlar. Kısaca değişmeyen kural, nasılsak öyle idare edilmeye devam ediyoruz.

[Hasan Cücük] 26.9.2017 [TR724]

Merkel’in eli daha da güçlendi [Semih Ardıç]

Federal Almanya Meclisi’nin (Bundestag) yeni üyeleri 24 Eylül’de yapılan seçimle belirlendi. 61 milyon seçmenden 47 milyonunun oy kullandığı seçimden iki mesaj çıktı.   Seçmen iktidar partilerine verdiği desteği yüzde 14 aşağı çekti. Buna mukabil radikal sağ görüşlere sahip Almanya İçin Alternatif (AfD) hareketi yüzde 13 gibi bir halk desteğine ulaştı ve Meclis’e 94 vekil gönderdi.

Koalisyon ihtimallerini müzakere etmeden muhalefet cenahına ışık tutalım. Martin Schulz’un partisi SPD, yüzde 5’lik gerilemeyi ifade eden seçim hezimetini dört senedir iktidarda olmakla irtibatlandırdı ve 2021’e kadar Federal Meclis’te ana muhalefet vazifesini üstleneceğini ilan etti. SPD’nin tarihindeki en ağır seçim mağlubiyetinin yaralarını sarmak için biraz muhasebe ve yenilenmeye ihtiyacı olacak. Bunun için de yine büyük koalisyonun ikinci ortağı olması mümkünken icranın uzağında kalmayı tercih etti.

AfD’NİN ÜÇÜNCÜ PARTİ OLMASI NEYİ DEĞİŞTİRECEK?

Sosyal Demokratlar’ın (SPD) bu hamlesinin Almanya Anayasası’nın dört temel prensibinden üçüne sahip çıkmakla da alakası var. İslamiyet ve mültecilere dair sert beyanları benimseyen AfD anketlerde üçüncü parti olarak görünüyordu. Seçimde tahminlerin 2 puan fevkinde bir netice elde etti o kadar.

Birilerinin iddia ettiği gibi AfD’nin halihazırda Almanya’yı demokrasi ve insan haklarından uzaklaştırma ihtimali yok. Marjinal fikirlere sahip insanların Meclis’te temsil hakkının bulunması demokrasi adına artı bir değerdir. Açılan bu kanal bahse konu kesimlerin daha fazla radikalleşmesine mâni olduğu gibi onların da hissiyatının kanun yapıcı iradede tecelli etmesi içtimaî ahenk adına fayda bile sağlayacaktır.

HALKIN DİKTATÖRLÜĞE DİRENME HAKKI VAR

1949’da kabul edilen Anayasa’ya göre Federal Almanya Cumhuriyeti ‘demokratik, sosyal ve hukukun üstünlüğü’ prensipleri üzerine kuruldu. AfD üçüncü parti oldu diye bu prensiplerden taviz verilmesini kimse beklemesin. Anayasa bu prensiplerin iktidar ya da başka güç odakları tarafından cebren değiştirilmek istendiği hallerde halka direniş hakkı dahi tanıyor. AfD de yasama organında bu Anayasa’ya bağlı kalarak çalışacaktır.

ALMANYA ANAYASASI ‘ÖNCE İNSAN’ DİYOR

Anayasa’nın ilk maddesinde ‘İnsanın onur ve haysiyetinin korunması’ başlığı altında şu hükümler dercedilmiş:

(1) İnsanın onur ve haysiyeti dokunulmazdır. Tüm devlet erki ona saygı göstermek ve onu korumakla yükümlüdür.

(2) Alman Milleti, bu sebeple dokunulmaz ve devredilmez insan haklarını, yeryüzünde her insan topluluğunun, barışın ve adaletin temeli olarak kabul eder.

(3) Aşağıda belirlenen temel haklar, yasama, yürütme ve yargı organlarını doğrudan doğruya bağlar.

SPD, AfD’NİN ANA MUHALEFET YOLUNU TIKADI

Almanlar yeni bir Hitler devri yaşamak ve başkalarına aynı acıları yeniden yaşatmak istemediği gibi zaten Anayasa tereddüde mahal bırakmayacak biçimde siyasetçileri böyle bir hevesten men ediyor.

Seçim akşamı AfD binaları önünde demokratik hakkını kullanan göstericilerin verdiği mesajları diğer partiler kadar herhalde AfD’liler de not etmiştir. Protesto gösterileri halkın Anayasa’nın teminat altına aldığı temel hak ve hürriyetlerin takipçisi olacağının işaretiydi. SPD’nin koalisyon kapısını kapatması aynı zamanda AfD’yi ana muhalefetin eşiğinden çevirdi. En büyük muhalefet partisi olamayacak bu zafere rağmen. İlaveten AfD göçmen muhalifliği ve ayrıştırıcı söylemin rüzgarıyla yakaladığı oyları yeni yasama döneminde bir nebze kaybedebilir.

MERKEL MESAJI ALDI, ENDİŞELERİ GİDERECEK

Şansölye Angela Merkel, halkın göçmen siyasetine dair düştüğü şerhi elbette kale alacaktır. Ekonominin 2008 krizini aşması, işsizliğin azalması ve Avrupa Birliği’nin (AB) Merkel’in hamleleri sayesinde dağılmaktan kurtulmasından duyulan memnuniyet kadar gayr-i memnunların mevcudiyeti gözardı edilemez. Merkel yukarıdaki hususlarda başarılı olmasaydı iktidarı tamamen kaybedecekti.

Elhak, göçmen (mülteci) krizinin patlak verdiği 2015 senesinin şuur altı müktesebatı sandığa aksetti. Amma velakin buradan radikal bir siyaset değişikliği beklenmemeli. Muhtemelen Merkel ve müşavirleri, göçmenlerin Almanya’ya intibakı ve ekonomiye sundukları aktif katkı hakkında yeni bir iletişim stratejisi üzerinde çalışmaya başlamıştır bile. Halkın endişelerini bertaraf edecek mesajlar AfD’ye giden seçmeni geri getirebilir.

Merkel’in bu bahiste imza attığı başarıları daha etkili şekilde her fırsatta anlatmasında fayda var. Zira Almanya, göç dalgasına rağmen kısa müddette mültecilere sağlık, eğitim ve çalışma imkânları sunacak bir altyapı tesis etti. Mültecilerin ihtiyaçlarının karşılanması için her sene 10 milyon Euro’dan fazla kaynak tahsis ediliyor.

MÜLTECİ KRİZİ ÇOKTAN AŞILDI

Yeri gelmişken belirteyim: Yaşlı bir nüfusa sahip Almanya’nın sanayi ve hizmetler için senelik ortalama 300 bin civarında genç iş gücüne ihtiyacı var. Son göç dalgası üzerinden bu ihtiyacı karşılama yoluna gidiliyor. Bu dönemde atılan adımların meyveleri birkaç sene içinde fazlasıyla toplanacak. Senelik büyüme oranının yüzde 2’ye yaklaşmasında demografik dinamiğin katkısı hafife alınmamalı.

Kaldı ki AfD gibi radikal milliyetçi birkaç partinin aleyhte propaganda faaliyetine rağmen Merkel’in iktidarda kalmış olması göçmen siyasetine desteğin devam ettiğini gösteriyor. Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ile SPD’nin kaybettiği seçmenin hepsinin AfD’ye de gitmediğinin altını çizelim. İktidardan uzaklaşan seçmen AfD, liberaller, sol parti ve Yeşiller arasında dağıldı. En fazla oy alana daha fazla gitse de seçmen iktidarla muhalefet arasında dengeli bir dağılım yaptı.

Almanya köklü bir demokrasi. Sandıktan çıkan her mesajı idrak edebilecek ve bu zorlukların üstesinden gelebilecek siyasî tecrübeye sahip. Fikirlerin çatışmasından daha iyi kanunlar, kararlar çıkacaktır. Merkel’in oyları düştü evet. Koalisyondan haricinde kalan muhalefet partilerinin de zayıf kalacağı bir dönem olacağı unutulmamalı.

KOALİSYON İHTİMALLERİ NEDİR?

Başbakan Angela Merkel’i destekleyen Hristiyan Birlik partilerinin (CDU/CSU) halk desteği 2013’e nazaran yüzde 8,5 gerilese de Merkel koalisyon hükûmeti kurabilecek ekseriyeti yakaladı. Yüzde 33’lük oy oranı ve 246 sandalyeye ulaşan Merkel’in salt ekseriyet (355) için 109 sandalyeye daha ihtiyacı var. Lazım gelen 109 sandalye için en kuvvetli ihtimal Jamaika koalisyonu. Almanya’da Hristiyan Birlik partileri siyah, liberaller sarı, yeşiller de yeşil renkle telaffuz ediliyor. Bu üç renk de Jamaika bayrağında bulunuyor. Büyük koalisyon olmadığında hemen Jamaika akla geliyor.

24 Eylül’de sandıktan çıkan neticelere rağmen Merkel, Batı dünyasının önde gelen siyasî figürlerinden biri olmaya devam edecek. Şeffaf ve derin bir demokratik devlet olarak bütün zorlukların üstesinden geleceğine dair bir tereddüt yok. New York Times gazetesi Merkel için ‘Avrupa fikrinin muhafızı’ ifadesini kullanmıştı.

TÜRKİYE İLE MÜZAKERELERİ DURDURABİLİR

DW’de yer alan şu ifadenin altını çizdim: “Merkel kendi ifadesiyle ‘yarı batık bir enkaz’ olarak vazifesini bırakmak istemediğine göre dördüncü görev süresine sağlık ve siyasî açılardan güveniyor.”

Merkel, ‘Türkiye’nin mevcut haliyle AB müzakerelerine devam edemeyeceğine’ dair beyanatının da bizzat takipçisi olacaktır. Ekim ayı ortasında AB liderlerini en azından müzakereleri askıya almak için ikna etmeye çalışacak ki Merkel’e rağmen ‘olmaz, müzakereler devam etsin’ denilme ihtimali çok zayıf.

Evvela yemin merasimi. Akabinde hükûmeti kurma vazifesi var. Gelinen noktada Merkel’in Sosyal Demokratlar ile Büyük Koalisyon’a devam etmesi ihtimali yok denecek kadar az. Zaten SPD bunu istemediğini söyledi. Geriye Hristiyan Birlik, Hür Demokrat (Liberaller) ve Yeşiller’den müteşekkil koalisyon kalıyor. Bu ihtimal dahilinde koalisyon müzakereleri daha evvelkilere nazaran uzun sürebilir. Bu pazarlıklarda Merkel’in mevcudiyeti istikrar için en büyük teminat olacaktır.

Başladığı bir işi tamamlamakla meşhur Merkel ne diyordu: “Beni tanıyorsunuz.”

KOALİSYON ORTAKLARI (CDU/CSU İLE SPD) YÜZDE 15’E YAKIN OY KAYBETTİ*

[Semih Ardıç] 26.9.2017 [TR724]

Misvak, diş macununu döver! [Bülent Korucu]

Bugüne kadar adı duyulmayan bir vekildi; müthiş keşfinin ardından herkes ondan söz etti. AKP Sakarya milletvekili Ali İhsan Yavuz, ‘Batı’nın diş macununu kullanarak müslümanları koyunlaştırmaya çalıştığını ama Müslümanların bu tuzağı misvak kullanarak bozduğunu’ öne sürdü.

Bu cümleler son dönemlerde iyice etkisini artıran iki çarpık düşünceyi ifşa ediyor. Birincisi çok sırıtan komplocu yaklaşım: Batı diye bir öcü var ve hepinizi yemek için fırsat kolluyor. Ondan kurtulmak için kendinizi sorgusuz sualsiz bize teslim edin.

Fındık fiyatı konusundaki eleştirilere sinirlenen Yavuz, kitleyi susturmanın yolunu şöyle bulmuş: “Fındık meselesi önemlidir ama Türkiye’nin geleceği daha önemlidir. 15 Temmuz gerçekleşseydi fındığın hesabını bile yapamayacaktık. Recep Tayyip Erdoğan tek. Yerini tutacak kimse de yok. Onun için ne olur, şurası yanlış, şurası eksik diyerek mesafe koymayın. Dua edelim ve çalışalım.” Hitap ettiği kalabalıktan “Asıl siz bizi koyunlaştırmaya çalışıyorsunuz!” diye itiraz eden çıkmış mı? Bilmiyorum.

ARAÇLARLA AMAÇLAR İYİCE BİRBİRİNE GİRMİŞ DURUMDA

AKP’li Yavuz’un, deşifre ettiği ikinci hastalıklı yaklaşım daha yaygın ve tehlikeli. O da araçlarla amaçların birbirine karışması ve bir süre sonra araçların kutsanması. Misvak diş temizliğinde kullanılan basit bir araç. 1400 kusur sene önce günde beş defa ağız ve diş temizliği yapan bir peygambere inandığım için mutluyum ve kendimi şanslı kabul ediyorum. Ama misvak üzerine destanlar yazan ümmetinin, o mirası tam anladığından emin değilim. Zaten diş sağlığı istatistikleri de böyle olmadığını gösteriyor. Bazı ülkelerde abdest alınan yerlere ‘ortak kullanım’ için konulan misvaklar, amaç-araç karmaşasının ve mış gibi yapmanın tezahürü. Amaç ortadan kalkıyor ve araçla birlikte şekilcilik kutsanarak onun yerine geçiyor. Sorsanız bir sünneti yaşıyorlar ama meselenin özünü, hikmetini anlamaktan uzaklar.

Amaç-araç karmaşasının belki en zararsız hali misvakın kutsanması. ‘Hizmet’ araçlarının amaç haline gelip insanı unutturmasını bu meyanda sayabiliriz. Daha büyük ve görkemli bina yapmanın daha çok insana temas etmekten önemli ve itibarlı olduğu günler çok uzakta değil.

Cemaat ve tarikatların liderini beşerin ötesinde konumlarda kabul etmesi de böyle. Yanılmaz ve hata yapmaz bir lider en başta muhataba haksızlık. Kendi hatalarını onun hatasızlığı ön kabulüne sararak örtmeye çalışmanın çabası aslında. Yoksa bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olmak adına saygı ya da onun donanım ve birikimine güvene itiraz edilemez. Güveni suistimal edip şahsi menfaat temin eden, debdebeli yaşamının finansmanı için kullanan, cüppelerini bankamatiğe dönüştürenler, bu sağlıksız zeminde neşet ediyor.

DEVLETİN BİR AYGIT OLMAKTAN ÇIKARILIP KUTSANMASI

Daha tehlikelisi ise devlete ve devletlûlara uluhiyet atfedilmesi. Devlet, belli kamu hizmetlerinin aksaksız yapılması adına kurgulanmış bir organizasyon. Siyaset bilimindeki tanımı ‘aygıt’. Lakin Müslüman coğrafyada dokunulmaz kutsal inek muamelesi görüyor. Hele siyasal İslamcıların dümene oturduğu devletlerde sanki bir çeşit ilah.

Firavun da bir devletti ve kimin ölüp kimin hayatta kalacağına bile karar verme yetkisini kendinde görüyordu. Büyüyüp ‘Musa’ olmasından korktuğu çocukları yok etmeyi hakkı biliyordu. Bugün onlarca insan cezaevlerinde ölümcül hastalıkların pençesinde. Neden salıverilmiyorlar? Neden Arakan’daki soykırıma (göstermelik ya da samimi) ağlayanlar, bir cümleyi esirgiyor bu insanlardan?

Yürürlükteki kanunları açıkça ihlal ederek 668 küçük çocuğun annesiyle birlikte tutuklu olmasını da sorun etmiyorlar. Çünkü devletin bekası için küçük kardeşini boğdurmuş atalarımız var. Onlardan iyi bilecek değiliz ya! Zaten kardeş katli başta olmak üzere pek çok hukuksuzluğa onay vermeye dünden hazır fetva makinalarımız var. Dünya, üç boyutlu yazıcılarla neredeyse insan yapacak; bizim fetva-matiklerimiz ise devletin daha doğrusu devletlûların kutsanmasıyla meşgul. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı tasvir ederken kullanılan cümleleri hatırlayın. Bir vekil “Erdoğan Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplamış lider” demiş; milletin kaşıyla gözüyle uğraşanlar kılını kıpırdatmamıştı.

Böylesine bir tepkisizlik için bir tüp diş macununu katıksız götürmüş olmalılar!

[Bülent Korucu] 26.9.2017 [TR724]

Bir Kürt ne hisseder? [Bülent Keneş]

Bir Kürt ne hisseder? Tam olarak elbette ben de bilemiyorum. Çünkü ben bir Kürt değilim… Ama bir insanım ve benim gibi birer insan olarak Kürtlerin bugün maruz kaldıkları zulüm ve haksızlıklar karşısında neler hissedebileceklerini az çok tahmin edebiliyorum.

“Tahmin edebiliyorum” diyorum, çünkü dili, kültürü, yaşam tarzı ve hatta yaşam hakkı üzerinden sürekli ve sistematik olarak zulme, ayrımcılığa, hakarete, tahkire, saldırıya maruz kalan Kürtlerin nasıl hissettiklerini, neler düşündüklerini empati duyguları fevkalade güçlü olanların bile tam olarak hissedebileceğine ihtimal vermiyorum.

1000’li yılların başından itibaren kader ortaklığı yaptıkları insanların elinde 1900’lü yılların başından itibaren sürekli aldatılmışlık duygusu yaşamak nasıl bir histir sahi, hiç düşündünüz mü? Sonradan gelenlerle etle tırnak gibi olup paylaşılan ata yadigarı toprakların kurtarılarak yeniden vatan yapılabilmesi için cepheden cepheye koşan, savaş meydanlarında canlarını, kanlarını, mallarını verenlerin birlikte mücadele verdikleri tarafından ötekileştirilmesinin, preslenerek ezilmesinin nasıl bir trajedi olduğunu anlayabiliyor muyuz?

YÖNETİŞİM MELEKESİNİ GELİŞTİRME YERİNE PARANOYA REFLEKSİNİ İKAME

Bencilce ihtiraslarından dolayı kuşatıcı ve paylaşımcı olamayan muktedirler yüzünden her bir şeyden korkan, azıcık farklılığı olan her bir şeyden ürken ve yönetişim melekesini geliştirmek yerine paranoyayı refleks haline getiren bir rejim tarafından hep “öteki” olarak muamele görmek, şüpheyle yaklaşılmak, güven duyulmamak nasıl bir şeydir acaba, hiç düşündünüz mü? Rejime musallat olmuş bir paranoya yüzünden oradan oraya sürülmek; evlerinden, topraklarından atılmak; köklerinden sökülmüş koca çınarlar gibi dili diline, kültürü kültürüne, iklimi iklimine, havası havasına, toprağı toprağına benzemeyen yaban ellerde defalarca sıfırdan başlamak, yeniden ve yeniden kök salmaya çalışmak acaba nasıl kahredici bir çabadır, bir mücadeledir? Milliyetçilik, ırkçılık ve faşizmin ortalığı kasıp kavurduğu sapkın devirlerin farklı olanı yok sayma ya da yok etme hastalığına her daim maruz kalmak nasıl bir trajedidir, hiç düşündünüz mü?

Şöyle bir düşünün ki, binlerce yıldır taşıdığınız ve bir parçası olmaktan iftihar ettiğiniz kimliğiniz bir anda yok hükmünde oluvermiş. Üstelik benliğinizi, kimliğinizi yok sayanlar, bunları yapmak için sizi adam yerine koyup da doğru dürüst bir teori geliştirme zahmetine bile katlanmamış. Tam tersine alabildiğine aşağılayıcı bir kolaycılığa sapmış. Mesela, muhatabını tahkir edici derecede bir aptallıkla ileri sürdüğü bir sözde teoriyle “Kürt diye bir ırk yoktur. Bugün Kürt denilenler, dağda dolaşırken kara bastıkça kart kurt sesi çıkaran Türklerden başkası değildir,” demiş. Sahi, bu ucuzcu tahkirin yaratacağı travmanın nelere yol açabileceğini ve açtığını hesap etmeyi hiç denediniz mi? Peki dağa taşa, ota topa “Ne Mutlu Türküm Diyene” gibi hem diyenin ulusal komplekslerini ele veren hem de muhatabını aşağılayan bir sözün yazılmasının oluşturduğu duygusal yıkımı, kopuş ve ayrılığı kendinize hiç dert edebildiniz mi?

ZULÜMLERE SADECE KİMLİĞİNİZ GEREKÇE YAPILSA NE HİSSEDERSİNİZ?

12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında olduğu gibi suçlu-suçsuz ayrımı yapılmaksızın binlerce insanla birlikte cezaevlerine toplansanız, faşist marşlar eşliğinde köpeklere selam durmaya zorlansanız, ağzınıza kadar lağıma sokulup günlerce orada bekletilseniz, zorla dışkı yedirilseniz ve bütün bu aşağılık zulümlere sadece kimliğiniz gerekçe yapılsa ne hissederdiniz acaba?

Henüz tarihin var olmadığı dönemlerden beri var olan Allah vergisi anadiliniz sinenizden sökülüp atılmaya kalkışılsa, aşağılanmanız için sürekli gerekçe olarak kullanılsa isyan mı ederdiniz, yoksa onursuz bir aymazlık ve şartlara muazzam bir uyumla olanı biteni sineye çekip yolunuza devam mı ederdiniz? Farz edin ki on binlerce insanın iradesini temsilen girdiğiniz Meclis’te bile her ne zaman ana dilinizde birkaç kelime etmeye yeltenseniz sözleriniz türlü hakaretler eşliğinde ağzınıza tıkılıyor. Veya kırık dökük edebildiğiniz cümleleriniz tutanaklara “bilinmeyen garip bir dil” olarak geçiriliyor…  Böylesine aşağılayıcı bir durumda kendinizi duygusal olarak o devlete ve rejime bağlı hissedebilir misiniz?

Şu an yaşadığım ülkede, geçen kış havanın -10, -15 derece olduğu bir dönemde gazetede bir yazı okumuştum. Romanya’dan veya Bulgaristan’dan gelen Romanların her köşe başında dilenmeyi meslek edindikleri bu ülkede, ellisini aşmış bir tiyatro sanatçısı ve aynı yaşlardaki yazar eşi çoğu insanın her gün önünden gelip geçtikleri halde fark bile etmedikleri bu dilencilerin neler yaşadığını, neler hissettiklerini merak etmiş ve topladıkları parayı gün sonunda kendisine vermek üzere, o buz gibi havada bir dilencinin yerine sabahtan akşama kadar kendileri oturmuş ve dilenmişlerdi. Yetersiz buldukları empati kurma çabasının yerine doğrudan o deneyimi yaşamak istemişlerdi. Yaşamışlar, yaşamakla yetinmemi tecrübe ve hislerini binlerce okurla paylaşmışlardı. O tecrübi yazıyı okuduktan sonra karşılaştığım Romanlara bakışımın değiştiğini söyleyebilirim.

Peki ya biz? Komşumuz, akrabamız, meslektaşımız, bakkalımız, manavımız, öğretmenimiz, talebemiz vs olan Kürtlerin yerine kendimizi koyup maruz kaldıkları ötekileştirme, aşağılama ve tahkiri tecrübe etmeyi göze alabilir miyiz?

ÇOĞUNA BİR MEZAR BİLE ÇOK GÖRÜLEN 17 BİN FAİL-İ MEÇHUL

Onlarca yıl geçmesine rağmen başlarına ne geldiğini hala bilemedikleri, bir mezarları bile olmayan çocuklarının akıbetini her hafta sonu toplanarak devlete soran onlarca Cumartesi Annesi’nden birinin de kendimiz olmasına yüreğimiz dayanır mıydı acaba? Ya da jandarma, JİTEM, polis ya da derin devlet çeteleri tarafından evinden alınıp götürülen ve bir daha da kendilerinden haber alınamayan binlerce Kürdün bir yakını, anası, babası, kardeşi, eşi ya da çocuğu olsaydınız ne hissederdiniz, hiç düşündünüz mü? Aralarında kendi yakınınızın da olduğu bir fail-i meçhule veya yargısız infaza kurban giden, kendilerine bir mezar bile çok görülen 17 bin kayıptan bazılarının cesetlerinin asit kuyularında eritilerek yok edildiklerine dair iddialar, tevatürler ve bilgiler kulağınıza gelse ne hisseder, ne düşünürdünüz? Devletin vardır bir bildiği, olanın vardır bir hikmeti der oturup sineye mi çekerdiniz? Yoksa içinizde isyan fırtınaları mı kopardı?

Malınız mülkünüz talan, eviniz barkınız yerle bir edilse; Sur’da, Silvan’da olduğu gibi yıllarca önce kovulduğunuz yerlerden beş parasız gelip sığındığınız yerlerdeki evleriniz de dozerlerle, kepçelerle başlarınıza yıkılsa, hakikaten ne hissederdiniz? Devlete ve devleti yöneten zalimlere minnet mi duyardınız, yoksa öfke ve nefretiniz bir yumruk gibi gelip yüreğinize mi otururdu?

Başınızdaki dinbaz mürailer dünyanın ta öteki ucundaki bir zulme timsah gözyaşları dökerken, aynı kıyımı ve belki daha fazlasını gözlerini kırpmadan “din kardeşlerimiz” dediği size karşı yapsaydı hakikaten ne hissedersiniz?

Yargısız infazla kurşunlanmış çocuklarınızın, hala can çekişirken zırhlı araçların arkasına bağlanarak sokak sokak sürüklenmesi yetmiyormuş gibi, bir de bu vahşet filme çekilerek büyük bir maharetmişçesine yayınlansa; evinde otururken kurşunlanan ciğerparenizin minicik cansız bedenini defnine müsaade alamayıp da kokmasın diye haftalarca mutfağınızdaki buzdolabında saklamak zorunda kalsanız; cadde ortasında vurularak öldürülen 60’ını aşmış ananızın cesedi gözlerinizin önünde günlerce cadde ortasında kalsa da naaşını aç köpekler parçalamasın diye taş atma nöbetleri tutsanız; ailecek aç biilaç sığındığınız bodrumlarda çoluk-çocuk, genç-ihtiyar demeden yakılıp kömür parçalarına dönüştürülseniz; en mahreminize kadar girilip yatak odanızdaki aynanıza, duvarınıza ahlaksızca mesajlar bırakılsa, orada yaptıkları türlü rezilliklerin kalıntılarını özellikle ortalığa saçsalar; aylarca tanklarla toplarla kuşatılan şehirlerinizdeki evleriniz en sonunda başlarınıza da yıkılsa, sahi ne hissederdiniz?

İÇİNİZDEN KOPMAYACAK BİR ŞEYLER KALIR MI GERİYE?

Sonra “Kahraman Türk güvenlik görevlileri” hınçla girdikleri düşman topraklarındaki işgal kuvvetleri gibi zırhlı araçlarıyla şehrinizin caddelerinde kibirle dolaşırken yerle bir edilen şehir merkezini videoya çekip “Türkün gücünü göstermekten” bahsetse, içinizden kopmayacak bir şeyler kalır mıydı geriye dersiniz?

Kendi ülke sınırları içerisinde tanklarla, toplarla, uçaklarla yerle bir edilen şehirlerinizde haşere yok eder kolaylığında canlarınıza kıymakla kalmayıp, kendisiyle hiçbir ilgisi olamayan sınır ötesindeki yakınlarınızı bile sorun eden bir devletiniz olsa, o devlete zerre saygı ya da sevgi duyabilir miydiniz? Onlarca yıl boyunca sınırında Saddam’ı sorun etmemiş, yıllarca vahşi IŞİD’in varlığını sorun etmemiş bir devletin Irak anayasası tarafından kabul edilmiş kendi toprakları üzerinde yaşayagelen Kürtlerin kendisini yönetme hakkını oylamasına Bağdat yönetiminden daha fazla karşı çıkma tuhaflığı karşısında bir Kürt olsanız ne düşünür, ne hissederdiniz? Bir başka ülkeyi ilgilendiren bu konuda en azından “yahu sana da ne oluyor?” demez miydiniz?

Kanaatime göre, Pazartesi günü Kürdistan’da yapılan referandumdan sürpriz bir sonuç çıkma olasılığı bulunmuyor. Potansiyel olarak bölgesel birçok jeopolitik fay hattını hareketlendirerek tektonik sarsıntılara yol açma riski bulunan bu referandumun kaybedeni ise, izlenen aptalca politikalar ve edilen ahmakça sözler yüzünden peşinen belli: Türkiye.

Malum olduğu üzere Kuzey Irak Kürtleri, yıllardır dört gözle bekledikleri, birkaç kez erteledikleri bu referandumu yapabilmek için en uygun şartları gözlemlemekteydi. Özellikle son 15 yıldır bölge ve uluslararası siyasi dengeleri en iyi okuma becerisi gösterebilmiş Kürtlerin nihayet yapma kararı verdikleri referandum konusunda da mevcut şartları ince eleyip sık dokuduğundan şüphe duymak için bir nedenimiz yok. Böyle bir referandum için asıl dikkate almaları gereken güçlerin, resmi söylemleri farklı bile olsa, zımni desteklerini aldıkları ileri sürülebilir.

AKIL TUTULMASI, BASİRET TIKANMASI, FİRASET FELCİ

Yılların birikmiş enerjisiyle gerilerek yayından çıkmış bir ok misali hedefe yönelen referandum geriye dönüşü olmayan bir süreci başlatmış durumda. Hal böyleyken belirleyici olacak büyük güçlerin nihai tercihinin Kürtlerden yana şekilleneceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Bunun en önemli sebeplerinden biri ise Erdoğan rejiminin akıldan, izandan uzak tutarsız dış politik tercihleri ve gerçekliklerden kopuk söylemlerinden başkası değil. Kendi haline bıraktığında bile sosyo-politik, diplomatik ve ekonomik açıdan Türkiye’nin bölgedeki en tabii müttefiği ve en yakın dostu olabilecek bir oluşumu peşinen hasım haline getirebilmek doğrusu az bir başarı sayılmaz(!)

İstikrarsız Arap coğrafyası ile aramızda nispeten daha kolay anlaşabileceğimiz bir Kürt bölgesinin oluşturacağı tampon bölgenin konforundan yararlanmak yerine, bu oluşuma Bağdat rejiminin sergilediği tavırdan daha sert bir tavır alarak peşinen kendimize düşman etmenin akıl tutulmasından, basiret tıkanmasından ve firaset felcinden daha uygun bir tanımı bulunmuyor maalesef.

Tavır sahipleri ne kadar farkından bilmem ama bu tavır Kürdistan’a verdiğinin ötesinde Kürt vatandaşlarımıza da korkunç bir mesaj veriyor. Bu mesajın, Türkiye’de herkese hak görülenin Kürtlere hak görülmediğini içeren o tehlikeli algıyı güçlendirmekten başka işe yaramayacağı ise aşikâr. Bunun içindir ki “Bir Kürt ne hisseder?” sorusu Kürtleri ilgilendiren herhangi bir konuda atılacak herhangi bir adımdan önce üzerinde mutlaka durulması, enine boyuna düşünülmesi gereken hayati bir soru. Bahsini ettiğimiz Kürtler ister Türkiye sınırları içerisinde olsun, isterse sınırlarımızın hemen ya da çok ötesinde olsun…

[Bülent Keneş] 26.9.2017 [TR724]