“Biz, siz düşünüp mânasını anlamamız için o Kitabı, Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Yusuf Suresi, 12/2) buyruluyor.
Böylece Kur’an-ı Kerim’în lâfızıyla –mânâsıyla birlikte mucize olduğu ifade edilmiş oluyor. Yani tercümeleri, meâlleri Kur’an’ın kendisi olmaz. Onun için Türkçe Kur’an, İngilizce Kur’an… olmaz. Muhakkak ki, kavme kendi dilinden kitap ve o dili konuşan peygamber gelir. Arap kavmi ilk muhatap olması itibariyle dil Arapçadır ama Kıyamete kadar bütün insanlığa peygamber olarak gönderilen Hz. Muhammed Aleyhisselam'ın getirdiği Kur’an’ın dilinin Arapça olmasının başka hikmetleri de vardır. Arapçanın ifade güzelliği ve beyan gücü de gayet parlaktır. Elmalılı Hamdi Yazır, bunun üç sebebini beyan etmektedir:
“1-Arapça, hece harflerindeki güzellik ve sağlamlık (Haşiye); kelimelerindeki uyum ve âhenk, mânalarındaki genişlik, iştiraklarındaki asalet ve çeşitlilik, kinayelerindeki müenneslik (dişilik) ve müzekkerlik (erkeklik) ve daha başka özellikleri ile vecizlik içinde vuzuha hizmet eden ince ayrıntıları, edatlarındaki insicam kabiliyeti, pek çok faydalı bağlantıları ve bilhassa terkip ve i’rabındaki incelik ve parıltılı yönleri bakımından meram ve maksadı ifade etmeye yarayan diller içinde en kuvvetli ve sağlam bir beyan aracı olarak dikkat çeker.”
(Diğer dillerde ikil yoktur. Yani tekil ve çoğul vardır. Halbuki Arapçada iki kişi için ayrı bir kalıp vardır. Mesela “Kâletâ” bir kelimedir ama “iki kadın dediler” demektir. Siz mecburen “iki kadın” kelimelerini de eklemek zorundasınız. Erkeklik-dişilik ayrı ayrı kalıplarla ifade edildiği için bir kelime ile onu ifade edebilirsiniz ayrıca “erkek” veya “dişi” demeye ihtiyaç kalmaz. Onun için Kur’an-ı Kerimde bir hikmete binâen kadın ismi olarak sadece “Meryem” vardır. Halbuki pek çok kadın konulara girmektedir. Ama hiçbirisinin ismini söylemeden fiillerdeki ve zamirlerdeki dişilik özellikleri ile meseleler anlatılmaktadır ve anlaşılmayacak ve kapalı kalmış hiçbir durum olmadan)
Haşiye: Arapçanın elifbası, bir çok doğu ve batı dillerinden bazı harflerle ayrılır. Bir de Arap dilinin asıl harflerini mahreçlerinden zâtî ve aslî sıfatlarıyla söyleten bir tecvidi vardır ki, her şeyden önce bunun gücüne yaptığı önemli katkıyı akla getirmektedir. Halbuki bir çok dillerde bazı harfleri zayıf ve yumuşak söylemek onları çiğneyip ezmek, zerafet sayılmaktadır. Ve bundan dolayı da o lisanın telaffuzu ve imlasında pek çok müşkilat çekilmektedir. (M. Hamdi Yazır)
“2- Kur’an Arapçanın en açık, en güzel, en seçkin lehçeleri üzerine nâzil olmuştur.
“3-Kur’an’ın nazmı, Arap diline öyle yüksek bir insicam, salâbet, halâvet (tatlılık) ihsan etmiş, öyle güzel bir beyan ve ifade üslubu kazandırmıştır ki, onun Allah Kelamı olmasından kaynaklanan bu bedi’ üslub ve fıtrî beyan, Arap şâir ve belâğatçılarını bir benzerini getirmekten âciz bırakma konusunda başlı başına rol oynamıştır. İşte Kur’an, beyan ve ifadesinde böyle çok yönlü bir kuvvet ve katmerli bir güç, seçkin bir güzellik bulunması açısından da MÜBÎN (Açık, vâzıh ve beyan edici) bir kitaptır. (…) Velhâsıl, Kur’an, bütün yönleriyle eşsiz ve benzersiz olan bir kitaptır.”
“Le alleküm ta’kılûn” ‘Yani Kur’an’ı Arapça olarak indirmemiz, aklınızı çalıştırıp kullanarak anlamanız içindir, -ifadesinden de Kur’an’ın mânâsı iyi anlaşılmak ve içindeki mânâlar iyice ve derinden derine düşünmek içindir. Onun böyle anlaşılması Allah’ın isteğidir.’
“Ya Muhammed, bu Kur’an’ı sana vahyetmemizde en güzel kıssayı, sana Biz anlatıyoruz.” (Yusuf Suresi, 12/3) ‘Bu sure kıssaların en güzelidir. Çok ibretli ve güzel bir kıssa olduğu gibi, bunun en güzel anlatımı da bu surede, bu Kur’an’dadır. Hiçbir kitapta, hiçbir eserde bu kıssa bu kadar güzel nakledilip anlatılmamıştır. Arapça bir Kur’an olarak indirilen bu Kitab-ı Mübînin âyetlerinden bir bölüm olan bu Sûre de sana Kur’an vahyi ile, yani sözleri ve mânâsı ile birlikte vahyedilmiş bir Kur’an olduğu ve Kur’an’ın beyan güzelliği açısından benzersiz ve eşsiz bulunduğundan dolayı, en güzel kıssa bu Kur’an’ın vahiy diliyle sana anlatılmıştır ki, bunu anlatan ancak Allah’tır. (Yoksa şurası bir gerçektir ki, bu vahiyden önce, sen elbette bundan habersizdin.) Bu kıssadan haberin yoktu. (…) Bu ne başka kaynaktan alıntı bir olan bir nakil, ne de senin tarafından, tasavvur ve tasvir olunmuş hayali bir romandır. (…) Böylesine güzel bir anlatım, böylesine bir okunan vahiy, böyle yüce bir gayb haberi hiç şüphe yok ki, ancak Allah vergisi olabilir.’
‘Kıssa, esasen izi sürülmeye değer hâl ve durum mânâsınadır. İşte bundan dolayı şehnâmeler gibi kaleme alınan, dillerde dolaşan destan ve hikayelere de kıssa ismi verilir ki, onlara Farsça’da destan veya efsane denilir. Ancak bizim dilimizde destan deyimi, şöhreti yaygın olmak bakımından; efsane deyimi ise inanılmayacak gibi acâibliği bakımından; halbuki KISSA, ibretli özelliği bakımından kullanılır. Demek ki, bir haber veya hikayenin KISSA adını alabilmesi, izlenmeye değer ve yazılmaya değer bir özelliği taşımasına bağlıdır. Bunun içindir ki, edebiyatta KISSA’nın özel bir yeri ve önemi vardır. Bir hikayenin dillerde dolaşacak bir destan veya efsane hâlini alması, kalıcı bir güzelliği ifade eden bir olağanüstülükle ilgilidir. Güzellik ise çok yaygın bir şey olmadığından gerçekten de KISSA denilebilecek hikayeler çok nâdir olur. Kıssaların (sırf temsil cihetinden) hayâlisi de, gerçeği de vardır. Şüphe yok ki, en güzel kıssalar, hakiki olanlardır. (…) Yusuf Kıssası, gayb âleminden, müteşâbih bir sembol ile tecelliye başlayıp, git gide gelişerek meâlini bulmuş bir hakikatin belâğatlı bir anlatımı ve aynı zamanda MUHAMMEDÎ GÜZELLİĞİN ezeli bir simgesi ve nişanıdır.” (M. Hamdi Yazır)
Bundan sonra artık EN GÜZEL KISSANIN anlatımı başlıyor.
[Abdullah Aymaz] 24.12.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Kıssaların en güzeli [Abdullah Aymaz]
Etiketler:
Abdullah Aymaz
Bu yüzden, bir türlü 'Herkesin Başkanı' olamadı! [Kadir Gürcan]
Askerlik hatıralarım, üzerinde durulmayacak kadar renksiz ve sıradandır. Bu yüzden, bizden önceki birkaç kuşak gibi asker, kışla, komutan üçlemesi üzerinden mev'ize anlatanlardan değilim. Derin bir nefes alıp girdiğim nizamiye kapısından, enerjimi idareli kullanıp, sivil hayata döneceğim günü bekledim ve bir daha da geri dönüp bakmadım.
Tel örgülerin ötesinde geçirdiğim günlerde, Bölük Komutanı, içtima alanında erlerden birisini yanına çağırıp, cezalandırmıştı. Cezanın keyfiyeti hakkında detay vermenin Türkiye'de “Askerlikten nefret ve soğutma teşebbüsü!” açısından cezai müeyyidesine muhatap olma riskini aklımızdan çıkarmayalım. Öyleyse, ayrıntıları mahallenin nüktedanlarına bırakalım.
Hafta sonu iznini iple çektiğimiz, Cuma Günü'nün tatlı bir ikindi sonrasındaki bu hoyratlık, görgüsüzlük, gayr-i insanilik ve orantısız güç gösterisi, kekre bir tat olarak hala vicdanımı sızlatır. Yakın Tarih Türk Filmlerinin, Babacan karakteri Hulusi Kentmen, bizim kışlada değildi ve hatta hiç uğramamıştı. Koskaca Bölük Komutanı, sıradan bir er'i, ana kuzusunu, çıyan gibi delikanlıyı onlarca gözün önünde cezalandırmaktan hiç utanmadı. Hasbelkader, 18 ay kendisine emanet edilmiş bu vatan evlatlarında kendi egosunu tatmin eden şahsın,“İbret-i Alem olsun..” gösterisi, izahı zor bir nobranlık idi.
Devlet-millet münasebetimiz garip bir hal aldı. Akli yeterlilik ve kabiliyet ile altından kalkılacak işleri, sağa sola höykürerek geçiştiren devlet iradesi hiç bu kadar seviye kaybetmemişti. Devlet-millet arasında masumane devam etmesi gereken ilişki, iktidarın, 'milletin kurd'u haline dönüştüğü bir çıkmaza dayandı. “Devlet Ana” şefkatinin yarım asırlık bir ömrü bile yokmuş. Kahir, acımasız bir el, paspasa dönen muhalefet liderleri ile tatmin olmuyor. Vücudunda zulme ve baskıya karşı, hala atan bir kaç damarı kalan herkes, bugün olmazsa yarın, iştahı her gün artan bu iktidar zulmünden payına düşeni alacak.
En küçük kıpırtıya şarjör boşaltma bonkörlüğünden taviz vermeyen erkan-ı devlet'in neden pimpiriklenip terör estireceği, hangi soğuktan nezle olacağı belli değil. Gezi Olayları üzerinden bunca sene geçti, hala endişe ve korkuları devam ediyor. Fransa'daki halk hareketlenmesinden bu kadar titreyecek ne var, ayol. İşte geldi geçti. “İkinci bir Fransız İhtilali” diye heyecanlanan Bab-ı Ali Döküntüleri umduklarını bulamadı. Fransa, demokrasi imtihanındaki acı tecrübelerin bedelini ödedi. Şimdi sıra, benzer bedel için eşikte bekleyenlerde.
Saray'ın en son hedefi zavallı bir program sunucusu. Sade suya tirit muhalefeti ile herkesin günlük gazını almaktan öte bir vazifesi olmayan zavallıya benim bile acıyasım geldi. Ekrana yüklenip hesap soruyor tavırlarının bu kadar pahalıya mal olacağını belki kendisi de tahmin etmemiştir. Herhalde bu kez ileriye gitti. Eh, Saray'ın camına taş atarken daha dikkatli olması gerekiyordu. Soyadı da dahil, hafife alınmadık, hakarete uğramadık hiç bir yeri kalmadı.
Siyasi partiler arasında demokratik bir çekişme olması beklenen ve modern ülkelerde de örneklerine çokça rastlanan seçim yarışları, Türkiye'de Sayın Başkan'ın Kırkpınar peşrevleri ile devam ediyor. İktidar partisi kenara çekilmiş ve tek oyuncusunun arkasında sipere yatmış halde. Bu tek oyuncuyu, hem kendini hem de ülkeyi tüketinceye kadar kullanacaklar. O gittikten sonra, tabela partisine dönüşecek ve aynen Halk Partisi gibi, alabildiğine radikal, körü körüne bir ideolojinin marjinalliğine saplanacaklar. Malum akıbetin şimdiden farkına varanlar, banka hesaplarını ve geleceğe ait yatırımlarını garantiye almak için paçaları sıvamış durumdalar.
Aradan geçen bunca iktidar tecrübesine rağmen, Sayın Başkan'ın sadece yüzde ellinin sevgi ve sempatisine çakılıp kalması, hazret'i aşkının karşılığını bulamayan budala aşıkların hırçınlığına itti. Zaten Cumhur'un Başkanı olmayı bir türlü becerememişti, her geçen gün bu hususiyetten fersah fersah uzaklaşıyor.
Tel örgü gerisinde, bir Bölük Komutanı'nın, sıradan bir er'i cezalandırma seviyesizliği ne ise, öylesine bir eleştiriyi, Saray Beslemeleri ve parti militanlarının şiddet şehvetlerini coşturacak, linç sloganı haline dönüştürmek aynı kalitesizlik ve yetersizliği işaret ediyor.
Dikkatinizi çekti mi bilmem ama, eskiden sürekli yenilenen “Devletin en güvenilir kurumları” istatistik verileri epey bir zamandır yayınlanmıyor. Sonuçlar pek yüz güldürmüyor olsa gerek.
[Kadir Gürcan] 24.12.2018 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com
Tel örgülerin ötesinde geçirdiğim günlerde, Bölük Komutanı, içtima alanında erlerden birisini yanına çağırıp, cezalandırmıştı. Cezanın keyfiyeti hakkında detay vermenin Türkiye'de “Askerlikten nefret ve soğutma teşebbüsü!” açısından cezai müeyyidesine muhatap olma riskini aklımızdan çıkarmayalım. Öyleyse, ayrıntıları mahallenin nüktedanlarına bırakalım.
Hafta sonu iznini iple çektiğimiz, Cuma Günü'nün tatlı bir ikindi sonrasındaki bu hoyratlık, görgüsüzlük, gayr-i insanilik ve orantısız güç gösterisi, kekre bir tat olarak hala vicdanımı sızlatır. Yakın Tarih Türk Filmlerinin, Babacan karakteri Hulusi Kentmen, bizim kışlada değildi ve hatta hiç uğramamıştı. Koskaca Bölük Komutanı, sıradan bir er'i, ana kuzusunu, çıyan gibi delikanlıyı onlarca gözün önünde cezalandırmaktan hiç utanmadı. Hasbelkader, 18 ay kendisine emanet edilmiş bu vatan evlatlarında kendi egosunu tatmin eden şahsın,“İbret-i Alem olsun..” gösterisi, izahı zor bir nobranlık idi.
Devlet-millet münasebetimiz garip bir hal aldı. Akli yeterlilik ve kabiliyet ile altından kalkılacak işleri, sağa sola höykürerek geçiştiren devlet iradesi hiç bu kadar seviye kaybetmemişti. Devlet-millet arasında masumane devam etmesi gereken ilişki, iktidarın, 'milletin kurd'u haline dönüştüğü bir çıkmaza dayandı. “Devlet Ana” şefkatinin yarım asırlık bir ömrü bile yokmuş. Kahir, acımasız bir el, paspasa dönen muhalefet liderleri ile tatmin olmuyor. Vücudunda zulme ve baskıya karşı, hala atan bir kaç damarı kalan herkes, bugün olmazsa yarın, iştahı her gün artan bu iktidar zulmünden payına düşeni alacak.
En küçük kıpırtıya şarjör boşaltma bonkörlüğünden taviz vermeyen erkan-ı devlet'in neden pimpiriklenip terör estireceği, hangi soğuktan nezle olacağı belli değil. Gezi Olayları üzerinden bunca sene geçti, hala endişe ve korkuları devam ediyor. Fransa'daki halk hareketlenmesinden bu kadar titreyecek ne var, ayol. İşte geldi geçti. “İkinci bir Fransız İhtilali” diye heyecanlanan Bab-ı Ali Döküntüleri umduklarını bulamadı. Fransa, demokrasi imtihanındaki acı tecrübelerin bedelini ödedi. Şimdi sıra, benzer bedel için eşikte bekleyenlerde.
Saray'ın en son hedefi zavallı bir program sunucusu. Sade suya tirit muhalefeti ile herkesin günlük gazını almaktan öte bir vazifesi olmayan zavallıya benim bile acıyasım geldi. Ekrana yüklenip hesap soruyor tavırlarının bu kadar pahalıya mal olacağını belki kendisi de tahmin etmemiştir. Herhalde bu kez ileriye gitti. Eh, Saray'ın camına taş atarken daha dikkatli olması gerekiyordu. Soyadı da dahil, hafife alınmadık, hakarete uğramadık hiç bir yeri kalmadı.
Siyasi partiler arasında demokratik bir çekişme olması beklenen ve modern ülkelerde de örneklerine çokça rastlanan seçim yarışları, Türkiye'de Sayın Başkan'ın Kırkpınar peşrevleri ile devam ediyor. İktidar partisi kenara çekilmiş ve tek oyuncusunun arkasında sipere yatmış halde. Bu tek oyuncuyu, hem kendini hem de ülkeyi tüketinceye kadar kullanacaklar. O gittikten sonra, tabela partisine dönüşecek ve aynen Halk Partisi gibi, alabildiğine radikal, körü körüne bir ideolojinin marjinalliğine saplanacaklar. Malum akıbetin şimdiden farkına varanlar, banka hesaplarını ve geleceğe ait yatırımlarını garantiye almak için paçaları sıvamış durumdalar.
Aradan geçen bunca iktidar tecrübesine rağmen, Sayın Başkan'ın sadece yüzde ellinin sevgi ve sempatisine çakılıp kalması, hazret'i aşkının karşılığını bulamayan budala aşıkların hırçınlığına itti. Zaten Cumhur'un Başkanı olmayı bir türlü becerememişti, her geçen gün bu hususiyetten fersah fersah uzaklaşıyor.
Tel örgü gerisinde, bir Bölük Komutanı'nın, sıradan bir er'i cezalandırma seviyesizliği ne ise, öylesine bir eleştiriyi, Saray Beslemeleri ve parti militanlarının şiddet şehvetlerini coşturacak, linç sloganı haline dönüştürmek aynı kalitesizlik ve yetersizliği işaret ediyor.
Dikkatinizi çekti mi bilmem ama, eskiden sürekli yenilenen “Devletin en güvenilir kurumları” istatistik verileri epey bir zamandır yayınlanmıyor. Sonuçlar pek yüz güldürmüyor olsa gerek.
[Kadir Gürcan] 24.12.2018 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com
Menemen, 15 Temmuz [Ali Emir Pakkan]
23 Aralık 1930’da Menemen’de bir grup, “şeriatı kurmaya geldik” diye ortaya çıkıyor! Kendilerini engellemek isteyen yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay ve iki bekçiyi katlediyorlar.
Olayın ardından İstanbul’da Cumhurbaşkanı başkanlığında bir toplantı yapılıyor. İlginç kararlar alınıyor. Fahrettin Altay’ın notlarından bazılarını okuyalım:
“Nakşibendi teşekkülü siyasidir, bütün isyanlar bunun hareketi ile başlamıştır.
Eski ihtilallerde öne düşen şeyhler hep Nakşibendi’dir. Bu malumatla Divanıharp isyanı yapan bu tarikatın siyasi olduğunu ve tekkeler kapandıktan sonra faaliyetlerinin bir irtica hareketi olduğunu tespit edip, şeyhleri mevkufen mahkemeye almalıdır.
Şimdiye kadar malum olan siyasi halleri( bazı hocaların) bu meseleyle alakadar olduklarına delil-i kafidir.
Tekkeler ya mektep yapılmalı yahut yakılmalıdır.
Bunlarla irtibatı olan diğer şahıslar da etraftan celp edilmelidir.
Hiçbir yerde Kutup ve Kutbül Ektap bırakılmamalıdır !
Alakası tebarüz edenler tecziye olunacaktır, kesif muhitler dağıtılarak temizlenecektir.
Kadın mensuplar mühimdir, müsamaha olunmamalıdır. ‘
Menemen ve iki ili kapsayan Sıkıyönetim ilan ediliyor. Özel mahkeme kuruluyor. Yurdun dört bir yanında tutuklamalar başlıyor. 2200 insan gözaltına alınıyor. Esat Erbili Hocaefendi, İstanbul’dan Menemen’e getiriliyor. 38 kişi idam cezasına çarptırılıyor.
Yıllar sonra Genelkurmay arşivlerindeki belgelerde, “Giritli Mehmet bir esrarkeştir’ yazdığı ortaya çıkıyor. Mahkeme tutanaklarında şahitler; “olay günü grup, çifter çifter esrar kullanıp, sarhoş kafayla meydana çıktı!” diyor.
Dahası...
Hükümet Ağustos’ta istihbarat almış, grubu izliyor ama tedbir yok.
Olayı bastırmak için tecrübesiz bir yedek subay görevlendiriliyor. Jandarma komutanı hükümet konağında olaylara seyirci kalıyor.
Nakşiler ile ilgili fişlemeler ise önceden yapılmış, bir gecede onlarca kişi evlerinden toplanıyor.
Yine ne ilginç tesadüf...
Olaydan önce bazı gazetelerde Erbili Hocaefendi ile ilgili yalan haberler çıkıyor. Büyük alime “İngiliz casusu” iftirası atılıyor.
15 Temmuz’u ve sonrası gelişmeleri “Menemen olayı “ ışığında daha rahat okuyabilirsiniz... Kuşkusuz tarih, “15 Temmuz, Menemen gibi ama ondan daha büyük bir tertipti” diye yazacaktır...
[Ali Emir Pakkan] 24.12.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Olayın ardından İstanbul’da Cumhurbaşkanı başkanlığında bir toplantı yapılıyor. İlginç kararlar alınıyor. Fahrettin Altay’ın notlarından bazılarını okuyalım:
“Nakşibendi teşekkülü siyasidir, bütün isyanlar bunun hareketi ile başlamıştır.
Eski ihtilallerde öne düşen şeyhler hep Nakşibendi’dir. Bu malumatla Divanıharp isyanı yapan bu tarikatın siyasi olduğunu ve tekkeler kapandıktan sonra faaliyetlerinin bir irtica hareketi olduğunu tespit edip, şeyhleri mevkufen mahkemeye almalıdır.
Şimdiye kadar malum olan siyasi halleri( bazı hocaların) bu meseleyle alakadar olduklarına delil-i kafidir.
Tekkeler ya mektep yapılmalı yahut yakılmalıdır.
Bunlarla irtibatı olan diğer şahıslar da etraftan celp edilmelidir.
Hiçbir yerde Kutup ve Kutbül Ektap bırakılmamalıdır !
Alakası tebarüz edenler tecziye olunacaktır, kesif muhitler dağıtılarak temizlenecektir.
Kadın mensuplar mühimdir, müsamaha olunmamalıdır. ‘
Menemen ve iki ili kapsayan Sıkıyönetim ilan ediliyor. Özel mahkeme kuruluyor. Yurdun dört bir yanında tutuklamalar başlıyor. 2200 insan gözaltına alınıyor. Esat Erbili Hocaefendi, İstanbul’dan Menemen’e getiriliyor. 38 kişi idam cezasına çarptırılıyor.
Yıllar sonra Genelkurmay arşivlerindeki belgelerde, “Giritli Mehmet bir esrarkeştir’ yazdığı ortaya çıkıyor. Mahkeme tutanaklarında şahitler; “olay günü grup, çifter çifter esrar kullanıp, sarhoş kafayla meydana çıktı!” diyor.
Dahası...
Hükümet Ağustos’ta istihbarat almış, grubu izliyor ama tedbir yok.
Olayı bastırmak için tecrübesiz bir yedek subay görevlendiriliyor. Jandarma komutanı hükümet konağında olaylara seyirci kalıyor.
Nakşiler ile ilgili fişlemeler ise önceden yapılmış, bir gecede onlarca kişi evlerinden toplanıyor.
Yine ne ilginç tesadüf...
Olaydan önce bazı gazetelerde Erbili Hocaefendi ile ilgili yalan haberler çıkıyor. Büyük alime “İngiliz casusu” iftirası atılıyor.
15 Temmuz’u ve sonrası gelişmeleri “Menemen olayı “ ışığında daha rahat okuyabilirsiniz... Kuşkusuz tarih, “15 Temmuz, Menemen gibi ama ondan daha büyük bir tertipti” diye yazacaktır...
[Ali Emir Pakkan] 24.12.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Etiketler:
Ali Emir Pakkan
O’nun kapısı varken başka kapıya gidemem [Ali Demirel]
Adalet ve faziletiyle tanınan Horasan valisi Abdullah b. Tahir’in adamları, akşam evine gitmekte olan bir demirciyi hırsız zanlısı olarak içeri atarlar. Demirci masumdur, içeriye atılmayı gerektirecek bir suç işlememiştir.
Demirci, hapiste namazını kıldıktan sonra gözyaşlarıyla duaya yönelir: “Ey mülkün sahibi yüce Allah’ım! Benim suçsuzluğumu sadece Sen biliyorsun. Bana ancak Sen yardım edebilirsin. Kapına geldim Ya Rabbi, beni kapından boş çevirme!”
Aynı gece vali rüyasında dört güçlü kişinin gelip sarayını yıktıklarını, altını üstüne getirdiklerini görür. Tahtı tersine döndürülürken uyanır. Abdullah b. Tahir, hemen abdest alıp iki rekat namaz kılar ve tekrar uykuya dalar. Aynı hadiseyi tekrar yaşar ve uykusundan korkuyla aniden uyanır. Üzerinde bir mazlumun ahı bulunduğunu anlar. Derhal hapishane sorumlularını çağırtır, içeride suçsuz kimse olup olmadığın soruşturur.
Vali özür diliyor
Sorumlu: “Pek bilemem Sultanım, ama gece getirilen demirci, namaz ve dua kapılarını zorluyor. Ondan endişe ederim.” der.
Vali, derhal demirciyi getirtip dinler. Yapılan yanlışlığı anlar. Kendisinden özür dileyip bir torba gümüş akçe hediye eder. Helallik ister, ardından da herhangi bir sıkıntısı olursa kendisine gelmesini rica eder.
Demirci: “Hakkımı helal ettim. Fakat sıkıntılarım için size gelemem.” der. Vali, “Niçin?” diye sorunca: “Benim gibi bir garip için, senin gibi bir Sultanın tahtını birkaç defa tersine çeviren Sahibimi bırakıp başka kapıya sığınmam asla yakışık almaz, korkarım.” der ve oradan ayrılır.
[Ali Demirel] 24.12.2018 [Samanyolu Haber]
twitter.com/aliihsandemirel
alidemirelshaber@gmail.com
Demirci, hapiste namazını kıldıktan sonra gözyaşlarıyla duaya yönelir: “Ey mülkün sahibi yüce Allah’ım! Benim suçsuzluğumu sadece Sen biliyorsun. Bana ancak Sen yardım edebilirsin. Kapına geldim Ya Rabbi, beni kapından boş çevirme!”
Aynı gece vali rüyasında dört güçlü kişinin gelip sarayını yıktıklarını, altını üstüne getirdiklerini görür. Tahtı tersine döndürülürken uyanır. Abdullah b. Tahir, hemen abdest alıp iki rekat namaz kılar ve tekrar uykuya dalar. Aynı hadiseyi tekrar yaşar ve uykusundan korkuyla aniden uyanır. Üzerinde bir mazlumun ahı bulunduğunu anlar. Derhal hapishane sorumlularını çağırtır, içeride suçsuz kimse olup olmadığın soruşturur.
Vali özür diliyor
Sorumlu: “Pek bilemem Sultanım, ama gece getirilen demirci, namaz ve dua kapılarını zorluyor. Ondan endişe ederim.” der.
Vali, derhal demirciyi getirtip dinler. Yapılan yanlışlığı anlar. Kendisinden özür dileyip bir torba gümüş akçe hediye eder. Helallik ister, ardından da herhangi bir sıkıntısı olursa kendisine gelmesini rica eder.
Demirci: “Hakkımı helal ettim. Fakat sıkıntılarım için size gelemem.” der. Vali, “Niçin?” diye sorunca: “Benim gibi bir garip için, senin gibi bir Sultanın tahtını birkaç defa tersine çeviren Sahibimi bırakıp başka kapıya sığınmam asla yakışık almaz, korkarım.” der ve oradan ayrılır.
[Ali Demirel] 24.12.2018 [Samanyolu Haber]
twitter.com/aliihsandemirel
alidemirelshaber@gmail.com
Etiketler:
Dr. Ali Demirel
‘Hizmet Hareketi’nin öncüsü kimdir?’ sorusunu yarışmacılar doğru cevapladı [Basri Doğan]
Hollanda Devlet Televizyonu NOS’da yayımlanan bilgi yarışmasında ‘Fethullah Gülen’ sürprizi yaşandı.
NPO1 KroNcrv’deki ‘deki Slimste Mens (En Zeki Adam) isimli yarışmada, ‘Hizmet Hareketi’nin öncüsü kimdir?’ sorusu yöneltildi. Yarışmacılar ‘Gülen’ cevabını verdi. Yarışmanın sunucusu Philip Freriks, ‘Evet doğru doğru cevap Fethullah Gülen…’ diye cevabı tekrarladı.
Hollanda’da en fazla izlenen bilgi yarışması ‘De Slimste Mens’ (En Zeki Adam) 2012’den bu yanan yayımlanıyor. Jüri üyeliğini Maarten van Rossem’in yaptığı yarışmanın her serisi iki ay sürüyor. 4 seri sonunda en başarılı yarışmacı ödüllendiriliyor. De Slimste Mens’in sunucusu Philip Freriks medya dünyasında Hollanda’nın en deneyimli program sunucularından biri olarakgösteriliyor.
İşte o görüntüler:
[Basri Doğan] 24.12.2018 [TR724]
NPO1 KroNcrv’deki ‘deki Slimste Mens (En Zeki Adam) isimli yarışmada, ‘Hizmet Hareketi’nin öncüsü kimdir?’ sorusu yöneltildi. Yarışmacılar ‘Gülen’ cevabını verdi. Yarışmanın sunucusu Philip Freriks, ‘Evet doğru doğru cevap Fethullah Gülen…’ diye cevabı tekrarladı.
Hollanda’da en fazla izlenen bilgi yarışması ‘De Slimste Mens’ (En Zeki Adam) 2012’den bu yanan yayımlanıyor. Jüri üyeliğini Maarten van Rossem’in yaptığı yarışmanın her serisi iki ay sürüyor. 4 seri sonunda en başarılı yarışmacı ödüllendiriliyor. De Slimste Mens’in sunucusu Philip Freriks medya dünyasında Hollanda’nın en deneyimli program sunucularından biri olarakgösteriliyor.
İşte o görüntüler:
'Hizmet Hareketi'nin öncücü kimdir?' sorusunu yarışmacılar doğru cevapladı https://t.co/bThV9fbWRm pic.twitter.com/gVGXX1dKnH— Tr724 (@tr724com) 24 Aralık 2018
[Basri Doğan] 24.12.2018 [TR724]
Horizon İlkokulu, Hollanda’da ‘örnek okul’ seçildi [Basri Doğan]
15 Temmuz darbe girişimi sonrası AKP taraftarlarının saldırı ve baskılarına maruz kalan Zaandam De Horizon İlkokulu, Hollanda’da önemli bir başarıya imza attı. Hollanda Eğitim Bakanlığı komisyonu Horizon İlkokulu’nu 6804 ilkokul arasından ‘altın yıldız’ kategorisine seçti ve ilkokula ‘örnek okul’ plaketi verdi.
Zaandam De Horizon İslam İlkokulu Müdürü Tuncay Çatak, 2,5 yıl boyunca karalama tehdit ve hakaretlere uğramalarına rağmen işlerine baktıklarını, bunun neticesi olarak da teneffüs arası program kapsamında ülkenin en iyi 50 ilkokulu arasına girdiklerini söyledi. Çatak, “Teneffüs arası programda normal müfredatın dışında çocuklar saat 12.15 ila 13.15 arası okulda kalıyorlar. Bu arada biz teneffüste kalan çocuklara özel programlar hazırladık. Bu konuda başarılı bulunduk. Komisyon, okulumuza ‘altın yıldız’ derecesini uygun gördü ve bunun belgesini takdim etti.” dedi.
AKP’LİLER TEHDİT ETTİ, ÖĞRENCİ SAYIMIZ 200 AZALDI AMA…
Türkiye’de 15 Temmuz 2016 sözde darbesinin ardından AKP yanlısı Türk velilerin WhatsApp grubu oluşturarak kendilerini, öğretmenlerini ve velilerini tehdit ettiklerini hatırlatan Zaandam De Horizon İslam İlkokulu Müdürü Tuncay Çatak, gereksiz ithamlar ve hakarete maruz kaldıklarını ifade etti. Çatak, o dönem yaşananları şöyle özetledi: “Bu gelişmeler neticesinde toplam 200 talebe kaydını okulumuzdan sildirdi. O dönemde 400’e yakın talebeye hizmet veriyorduk. Bu iftira ve karalama kampanyası neticesinde sayımız 198’e kadar düştü. Ayrıca ciddi tehditler neticesinde 20 kadar okul personeli de okuldan ayrılmak zorunda kaldı. Baskı ve ciddi manada tehditler oldu. Hatta sokakta evlerine dahi tehditler ulaştıktan sonra, burada çalışamayacaklarını personel bizlere ifade ettiler.”
HAARLEM HAHKEMESİ KARAR VERDİ: F.Ö KELİMESİNİ KULLANMAK SUÇ
AKP’li velilerin oluşturduğu WhatsApp grubu üzerinden yayılan tehditler neticesinde insanların korkup okuldan çocuklarını aldığını belirten Çatak, bu durumu mahkemeye taşıdıklarını ve olumlu sonuç aldıklarını kaydetti. Çatak, ”Biz de bu tehditlerden sonra hukuk devleti olan Hollanda’da gereken adımları attık. F..ö yaftasıyla bizleri itibarsızlaştırma çalışanları mahkemeye verdik. Haarlem mahkemesi 16 Eylül 2016 tarihinde bir karar verdi. F..ö kelimesini kullanmanın hukuken yasak ve suç olduğu kesinleşti. Haarlem Mahkemesi “Bundan sonra F..ö kelimesini herhangi bir sosyal medyada kullanıldığı takdirde her veliye 1000 eurodan 10 bin euroya kadar ceza kesilecektir.” kararını hükme bağladı. Dolayısıyla bu çirkin kampanyayı başlatan veliler, bütün paylaşımlarını şahsi sosyal medya hesaplarından teker teker sildi.”
BİZLE DEVAM EDEN VELİLER BAŞARIYA İNANDI
Tüm bunlara rağmen eğitim kalitesinden taviz vermeden çalıştıklarına işaret eden Tucak Çatak, özellikle mahkeme kararının ardından öğrenci sayılarının arttığına dikkat çekti: “Verdiğimiz eğitime inandığı için bizimle devam eden veliler, çevrelerine de çağrıda bulundu. Ve şu anda iki yıl içerisinde 198 talebeden 300’ü aşkın talebeye tekrar ulaştı. Kayıtlar hala artarak devam ediyor. Önümüzdeki yıl bu sayı daha da artacağından şu anda kayıt almıyoruz. Çünkü kapasite problemimiz var. Bu güzel gelişmeler özverili ve gayretli çalışmalar içerisinde gerçekleşti.”
‘YANILMIŞIZ’ DİYE GERİ GELENLERİN KAYITLARINI TEKRAR YAPTIK
Mahçup bir şekilde yanıldığını itiraf ederek geri gelen velilerin olduğunu vurgulayan okul müdürü Çatak, bu konuda yaşadıları bir olayı ise şöyle aktardı: “Biz yanılmışız. Tekrar çocuğumuzu buraya kayıt ettirmek istiyoruz diye bir velimiz geldi. Biz de kendilerine bir eğitim müessesesi olduğumuzu söyledik. Kin, nefret biz de olmaz. Çocuklarınızı elbette kayıt yaparız dedik. Kayıtlarını yaptık. Şu an okulumuzda devam ediyorlar. Aslında veliler herşeyi görüyor. Fakat bir takım mahalle baskısından dolayı tekrar gelmeye cesaret edemeyenler var. Ya da ‘gitmek istiyoruz. Tekrar alırlar mı?’ diye tereddütte olan eski velilerimizin olduğunu duyuyoruz. Biz kapımızın herkese açık olduğunu her fırsatta yeniliyoruz.”
ÇOCUKLARIMIZI 21. ASRA HAZIRLIYORUZ
Hollanda’da çocukları 21. asra en iyi şekilde hazırlama çabası içerisinde olduklarının altını çizen Çatak, okullarındaki eğitim ve gelecek planları konusunda şu bilgileri verdi: “Biz çağı iyi yorumlamak için çaba içerisindeyiz. Dolayısıyla biz bu ‘altın başarı’ derecesini daha ileri taşımayı planlıyoruz. Bizim için önemli olan bu çocuklarımızın yarın bu toplumda, çoğulcu demokrasinin bir ferdi olarak nasıl kendilerine bir uygun yer oluşturabilirler onun üzerinde ciddi çalışmalar yapıyoruz.”
[Basri Doğan] 24.12.2018 [TR724]
Zaandam De Horizon İslam İlkokulu Müdürü Tuncay Çatak, 2,5 yıl boyunca karalama tehdit ve hakaretlere uğramalarına rağmen işlerine baktıklarını, bunun neticesi olarak da teneffüs arası program kapsamında ülkenin en iyi 50 ilkokulu arasına girdiklerini söyledi. Çatak, “Teneffüs arası programda normal müfredatın dışında çocuklar saat 12.15 ila 13.15 arası okulda kalıyorlar. Bu arada biz teneffüste kalan çocuklara özel programlar hazırladık. Bu konuda başarılı bulunduk. Komisyon, okulumuza ‘altın yıldız’ derecesini uygun gördü ve bunun belgesini takdim etti.” dedi.
AKP’LİLER TEHDİT ETTİ, ÖĞRENCİ SAYIMIZ 200 AZALDI AMA…
Türkiye’de 15 Temmuz 2016 sözde darbesinin ardından AKP yanlısı Türk velilerin WhatsApp grubu oluşturarak kendilerini, öğretmenlerini ve velilerini tehdit ettiklerini hatırlatan Zaandam De Horizon İslam İlkokulu Müdürü Tuncay Çatak, gereksiz ithamlar ve hakarete maruz kaldıklarını ifade etti. Çatak, o dönem yaşananları şöyle özetledi: “Bu gelişmeler neticesinde toplam 200 talebe kaydını okulumuzdan sildirdi. O dönemde 400’e yakın talebeye hizmet veriyorduk. Bu iftira ve karalama kampanyası neticesinde sayımız 198’e kadar düştü. Ayrıca ciddi tehditler neticesinde 20 kadar okul personeli de okuldan ayrılmak zorunda kaldı. Baskı ve ciddi manada tehditler oldu. Hatta sokakta evlerine dahi tehditler ulaştıktan sonra, burada çalışamayacaklarını personel bizlere ifade ettiler.”
HAARLEM HAHKEMESİ KARAR VERDİ: F.Ö KELİMESİNİ KULLANMAK SUÇ
AKP’li velilerin oluşturduğu WhatsApp grubu üzerinden yayılan tehditler neticesinde insanların korkup okuldan çocuklarını aldığını belirten Çatak, bu durumu mahkemeye taşıdıklarını ve olumlu sonuç aldıklarını kaydetti. Çatak, ”Biz de bu tehditlerden sonra hukuk devleti olan Hollanda’da gereken adımları attık. F..ö yaftasıyla bizleri itibarsızlaştırma çalışanları mahkemeye verdik. Haarlem mahkemesi 16 Eylül 2016 tarihinde bir karar verdi. F..ö kelimesini kullanmanın hukuken yasak ve suç olduğu kesinleşti. Haarlem Mahkemesi “Bundan sonra F..ö kelimesini herhangi bir sosyal medyada kullanıldığı takdirde her veliye 1000 eurodan 10 bin euroya kadar ceza kesilecektir.” kararını hükme bağladı. Dolayısıyla bu çirkin kampanyayı başlatan veliler, bütün paylaşımlarını şahsi sosyal medya hesaplarından teker teker sildi.”
BİZLE DEVAM EDEN VELİLER BAŞARIYA İNANDI
Tüm bunlara rağmen eğitim kalitesinden taviz vermeden çalıştıklarına işaret eden Tucak Çatak, özellikle mahkeme kararının ardından öğrenci sayılarının arttığına dikkat çekti: “Verdiğimiz eğitime inandığı için bizimle devam eden veliler, çevrelerine de çağrıda bulundu. Ve şu anda iki yıl içerisinde 198 talebeden 300’ü aşkın talebeye tekrar ulaştı. Kayıtlar hala artarak devam ediyor. Önümüzdeki yıl bu sayı daha da artacağından şu anda kayıt almıyoruz. Çünkü kapasite problemimiz var. Bu güzel gelişmeler özverili ve gayretli çalışmalar içerisinde gerçekleşti.”
‘YANILMIŞIZ’ DİYE GERİ GELENLERİN KAYITLARINI TEKRAR YAPTIK
Mahçup bir şekilde yanıldığını itiraf ederek geri gelen velilerin olduğunu vurgulayan okul müdürü Çatak, bu konuda yaşadıları bir olayı ise şöyle aktardı: “Biz yanılmışız. Tekrar çocuğumuzu buraya kayıt ettirmek istiyoruz diye bir velimiz geldi. Biz de kendilerine bir eğitim müessesesi olduğumuzu söyledik. Kin, nefret biz de olmaz. Çocuklarınızı elbette kayıt yaparız dedik. Kayıtlarını yaptık. Şu an okulumuzda devam ediyorlar. Aslında veliler herşeyi görüyor. Fakat bir takım mahalle baskısından dolayı tekrar gelmeye cesaret edemeyenler var. Ya da ‘gitmek istiyoruz. Tekrar alırlar mı?’ diye tereddütte olan eski velilerimizin olduğunu duyuyoruz. Biz kapımızın herkese açık olduğunu her fırsatta yeniliyoruz.”
ÇOCUKLARIMIZI 21. ASRA HAZIRLIYORUZ
Hollanda’da çocukları 21. asra en iyi şekilde hazırlama çabası içerisinde olduklarının altını çizen Çatak, okullarındaki eğitim ve gelecek planları konusunda şu bilgileri verdi: “Biz çağı iyi yorumlamak için çaba içerisindeyiz. Dolayısıyla biz bu ‘altın başarı’ derecesini daha ileri taşımayı planlıyoruz. Bizim için önemli olan bu çocuklarımızın yarın bu toplumda, çoğulcu demokrasinin bir ferdi olarak nasıl kendilerine bir uygun yer oluşturabilirler onun üzerinde ciddi çalışmalar yapıyoruz.”
[Basri Doğan] 24.12.2018 [TR724]
Ankesör soruşturması kördüğüm [İlker Doğan]
İktidarın ‘suç’ uydurmak için açtığı ankesör soruşturmaları tam bir kördüğüme dönüştü. İpin ucu kaçtı. Hakim ve savcılar da ne yaptığını bilemez halde. Hakkında başka hiç bir suçlama olmadığı halde sadece 2012’de 1 kez ankesörlü telefondan arandığı gerekçesiyle tutuklanan asker de var, defalarca arandığı halde ‘manipülasyon amaçlı’ olduğu düşünülüp bırakılan da… Birbiriyle çelişen mahkeme kararları, hukuksuz soruşturmalar, mesnetsiz iddialar birbirini takip ediyor. Hukuki hiç bir temeli olmayan sözde soruşturmalar içinden çıkılmaz hale geldi.
En son geçtiğimiz hafta yapıldı ‘ankesör’ operasyonu. Yine onlarca gözaltı ve ardından tutuklama kararları. Son operasyonda hakkında gözaltı kararı çıkarılan 200’den fazla ismin tamamının muvazzaf asker olması dikkat çekti. Gözaltına alınan 129 askerden tamamına yakını tutuklandı. Bu kişiler hakkındaki tek iddia büfe, pastane vs. gibi yerlerdeki ‘sabit’ hatlardan aranmış olmaları. İçlerinde 60 kez aranan da var, 2 kez aranan da…
6 YIL ÖNCE 2 KEZ ARANMIŞ
Tutuklananlardan biri 2014-2017 yılları arasında bir Avrupa ülkesinde NATO’da görev yapmış. 2017’de Türkiye’ye çağırılıyor ve Güneydoğu’da görevlendiriliyor. Hiç tereddüt etmeden ülkesine dönüyor ve verilen görevi yerine getirmek için Güneydoğu’ya gidiyor. Ancak hakkında gözaltı kararı çıkarılıyor. Suçlama 2012 yılında Bahçelievler’den ankesörlü telefonla sadece 2 kez aranması. Bir görüşmesi 30 diğeri ise 50 saniye sürmüş. Bunun dışında dosyada tek bir delil yok. Aradan 6 yıl geçtiği için kendisi söz konusu telefonları bile hatırlamıyor.
Bir başka asker yine görevde olduğu Suriye’de gözaltına alınıyor. O da tıpkı diğerleri gibi ‘ankesörlü telefonla aranmakla’ suçlanıyor. 2012 yılında 15 kez aranmış. Hakkında başka hiçbir delil yok. Bank Asya’ya para yatırmamış (ki bu suç değildir), çocuklarını ‘cemaat’in eğitim kurumlarına göndermiş (ki bu da suç değildir), Bylock programını kullanmamış! (ki bu da suç değildir.)
HAKİM VE SAVCILAR SUÇ İŞLİYOR
Ankesörlü telefon soruşturmalarında hukuk yerle bir ediliyor. Öncelikle bir kişi hakkında ‘iletişimin denetlenmesi’ kararı verilebilmesi, HTS kayıtlarının istenebilmesi için söz konusu şahısla ilgili bir soruşturma ya da kovuşturma olması gerekiyor. Ancak ankesör soruşturmalarında bu kural tamamen ihlal ediliyor. Herkes peşinen suçlu kabul edilerek şüpheli veya sanık sıfatı bulunmayan kişiler ve telefon numaraları hakkında HTS kayıtları hukuk dışı elde ediliyor. Yargıtay’ın ‘hukuka aykırı delil’ gerekçesiyle bugüne kadar bozduğu yüzlerce dava var. Ayrıca suç işlendiğine dair somut delillerin olması gerektiği kuralı da çiğneniyor. Zira yukarıda da aktarıldığı üzere, suçlanan kişiler hakkında savcının ‘zannından’ başka hiçbir somut delil yok.
MASUMİYETİNİ İSPAT EDENE KADAR HERKES SUÇLUDUR!
Kaldı ki, CMK 135’e göre, ‘iletişimin denetlenmesi’ kararı verilebilmesi için ‘başka suretle delil elde etme imkanının bulunmaması’ gerekiyor. Yani savcılık, haklarında hiç bir soruşturma vs. olmayan insanların HTS kayıtlarını istemeden önce yasaların elverdiği ölçüde elindeki bütün imkanları kullanarak delil toplamalıydı. Ancak sözde ‘ankesör’ soruşturmasında böyle bir çaba olmadığı gibi aksine hiç bir delil toplanmadan doğrudan HTS kayıtları isteniyor. Somut olayda, savcılık makamı bütün askerleri suçlu kabul ederek HTS kayıtlarını istiyor, eğer bir kez bile aranmışsanız başkaca bir delile gerek görmeden insanlar tutuklanıyor. ‘Suçu ispat edilinceye kadar herkes masumdur’ şeklindeki masumiyet karinesi artık yok!
HTS KAYITLARIYLA ‘HÜKÜM’ KURULAMAZ
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun kararlarına göre ‘hukuka aykırı olarak elde edilen iletişim tespit tutanakları, HTS kayıtları ve bunların sözde analizinden elde edilen deliller hiç bir şekilde hükme esas alınamaz. Yani bir hakim sırf HTS kayıtlarına ya da bu kayıtlara dayanarak savcılık makamının yaptığı ‘yorumlara’ bakarak hüküm veremez. Ayrıca delillerin hukuka uygun elde edilmiş olması da sorunu çözmüyor. HTS kayıtlarının içeriği de önemli. İçeriğinin ne olduğu bilinmeyen bir HTS kaydıyla hangi insanı neyle suçlayacaksınız?
ANKARA’DA FARKLI İSTANBUL’DA FARKLI!
Anayasa’ya göre herkes kanun önünde eşittir. Ancak ankesör soruşturmasında bu kural da tıpkı diğerleri gibi yerle bir ediliyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın geçtiğimiz aylarda Emniyet’e yolladığı bir karar medyaya yansımıştı. Buna göre 8’in üzerinde ankesörlü araması olanlar sözde ‘f.tö’ şüphelisi olarak değerlendiriliyordu. Bu sayı İstanbul’da ise 1! Ankara’da hakkınızda işlem yapılabilmesi için 9 kez aranmanız gerekirken, İstanbul buna hiç bakmıyor!
Adamına göre hukuk!
İnternette paylaşılan 2018 tarihli bir mahkeme kararı;2018/323 Esas. Yargılanan sanık ‘beraat’ ettiriliyor. Burada sorun yok tabi ki, ancak beraat gerekçesi önemli. Şöyle diyor mahkeme kararında: “Sanık Sertan ….’ın asayiş tim komutanı olarak bir dönem görev yapması ve çarşı iznine çıkan askerlerin telefon bulundurmasının yasak olması sebebiyle kontörlü telefondan kendisini aramış olabileceği yönündeki aksi ispatlanamayan savunması birlikte değerlendirildiğinde, sanık Sertan… ‘ın kontörlü telefondan aranması bilgisinin örgütsel eylem ve faaliyetlerini ispat etmeye yeter derecede olmadığı, (imam olduğu iddia edilen) şahsın askeri personeli aradıktan sonra tedbir amaçlı ilgisiz ve alakasız kişileri de telefonla arayarak bu bütün içerisinde hedeflerin kaybolmasını amaçladığı…”
Kararda ayrıca, sanığın kontörlü telefonla aranmasının amacının netleştirilemediği, ne konuşulduğunun yani HTS kayıtlarının içeriğinin bilinmediği de anlatılıyor. Mahkeme ‘hukuku’ hatırlamış bu davada. Peki aynı mahkeme(ler) buradaki sanık için uyguladığı hukuku neden diğerlerinden esirgiyor?
[İlker Doğan] 24.12.2018 [Tr724]
En son geçtiğimiz hafta yapıldı ‘ankesör’ operasyonu. Yine onlarca gözaltı ve ardından tutuklama kararları. Son operasyonda hakkında gözaltı kararı çıkarılan 200’den fazla ismin tamamının muvazzaf asker olması dikkat çekti. Gözaltına alınan 129 askerden tamamına yakını tutuklandı. Bu kişiler hakkındaki tek iddia büfe, pastane vs. gibi yerlerdeki ‘sabit’ hatlardan aranmış olmaları. İçlerinde 60 kez aranan da var, 2 kez aranan da…
6 YIL ÖNCE 2 KEZ ARANMIŞ
Tutuklananlardan biri 2014-2017 yılları arasında bir Avrupa ülkesinde NATO’da görev yapmış. 2017’de Türkiye’ye çağırılıyor ve Güneydoğu’da görevlendiriliyor. Hiç tereddüt etmeden ülkesine dönüyor ve verilen görevi yerine getirmek için Güneydoğu’ya gidiyor. Ancak hakkında gözaltı kararı çıkarılıyor. Suçlama 2012 yılında Bahçelievler’den ankesörlü telefonla sadece 2 kez aranması. Bir görüşmesi 30 diğeri ise 50 saniye sürmüş. Bunun dışında dosyada tek bir delil yok. Aradan 6 yıl geçtiği için kendisi söz konusu telefonları bile hatırlamıyor.
Bir başka asker yine görevde olduğu Suriye’de gözaltına alınıyor. O da tıpkı diğerleri gibi ‘ankesörlü telefonla aranmakla’ suçlanıyor. 2012 yılında 15 kez aranmış. Hakkında başka hiçbir delil yok. Bank Asya’ya para yatırmamış (ki bu suç değildir), çocuklarını ‘cemaat’in eğitim kurumlarına göndermiş (ki bu da suç değildir), Bylock programını kullanmamış! (ki bu da suç değildir.)
HAKİM VE SAVCILAR SUÇ İŞLİYOR
Ankesörlü telefon soruşturmalarında hukuk yerle bir ediliyor. Öncelikle bir kişi hakkında ‘iletişimin denetlenmesi’ kararı verilebilmesi, HTS kayıtlarının istenebilmesi için söz konusu şahısla ilgili bir soruşturma ya da kovuşturma olması gerekiyor. Ancak ankesör soruşturmalarında bu kural tamamen ihlal ediliyor. Herkes peşinen suçlu kabul edilerek şüpheli veya sanık sıfatı bulunmayan kişiler ve telefon numaraları hakkında HTS kayıtları hukuk dışı elde ediliyor. Yargıtay’ın ‘hukuka aykırı delil’ gerekçesiyle bugüne kadar bozduğu yüzlerce dava var. Ayrıca suç işlendiğine dair somut delillerin olması gerektiği kuralı da çiğneniyor. Zira yukarıda da aktarıldığı üzere, suçlanan kişiler hakkında savcının ‘zannından’ başka hiçbir somut delil yok.
MASUMİYETİNİ İSPAT EDENE KADAR HERKES SUÇLUDUR!
Kaldı ki, CMK 135’e göre, ‘iletişimin denetlenmesi’ kararı verilebilmesi için ‘başka suretle delil elde etme imkanının bulunmaması’ gerekiyor. Yani savcılık, haklarında hiç bir soruşturma vs. olmayan insanların HTS kayıtlarını istemeden önce yasaların elverdiği ölçüde elindeki bütün imkanları kullanarak delil toplamalıydı. Ancak sözde ‘ankesör’ soruşturmasında böyle bir çaba olmadığı gibi aksine hiç bir delil toplanmadan doğrudan HTS kayıtları isteniyor. Somut olayda, savcılık makamı bütün askerleri suçlu kabul ederek HTS kayıtlarını istiyor, eğer bir kez bile aranmışsanız başkaca bir delile gerek görmeden insanlar tutuklanıyor. ‘Suçu ispat edilinceye kadar herkes masumdur’ şeklindeki masumiyet karinesi artık yok!
HTS KAYITLARIYLA ‘HÜKÜM’ KURULAMAZ
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun kararlarına göre ‘hukuka aykırı olarak elde edilen iletişim tespit tutanakları, HTS kayıtları ve bunların sözde analizinden elde edilen deliller hiç bir şekilde hükme esas alınamaz. Yani bir hakim sırf HTS kayıtlarına ya da bu kayıtlara dayanarak savcılık makamının yaptığı ‘yorumlara’ bakarak hüküm veremez. Ayrıca delillerin hukuka uygun elde edilmiş olması da sorunu çözmüyor. HTS kayıtlarının içeriği de önemli. İçeriğinin ne olduğu bilinmeyen bir HTS kaydıyla hangi insanı neyle suçlayacaksınız?
ANKARA’DA FARKLI İSTANBUL’DA FARKLI!
Anayasa’ya göre herkes kanun önünde eşittir. Ancak ankesör soruşturmasında bu kural da tıpkı diğerleri gibi yerle bir ediliyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın geçtiğimiz aylarda Emniyet’e yolladığı bir karar medyaya yansımıştı. Buna göre 8’in üzerinde ankesörlü araması olanlar sözde ‘f.tö’ şüphelisi olarak değerlendiriliyordu. Bu sayı İstanbul’da ise 1! Ankara’da hakkınızda işlem yapılabilmesi için 9 kez aranmanız gerekirken, İstanbul buna hiç bakmıyor!
Adamına göre hukuk!
İnternette paylaşılan 2018 tarihli bir mahkeme kararı;2018/323 Esas. Yargılanan sanık ‘beraat’ ettiriliyor. Burada sorun yok tabi ki, ancak beraat gerekçesi önemli. Şöyle diyor mahkeme kararında: “Sanık Sertan ….’ın asayiş tim komutanı olarak bir dönem görev yapması ve çarşı iznine çıkan askerlerin telefon bulundurmasının yasak olması sebebiyle kontörlü telefondan kendisini aramış olabileceği yönündeki aksi ispatlanamayan savunması birlikte değerlendirildiğinde, sanık Sertan… ‘ın kontörlü telefondan aranması bilgisinin örgütsel eylem ve faaliyetlerini ispat etmeye yeter derecede olmadığı, (imam olduğu iddia edilen) şahsın askeri personeli aradıktan sonra tedbir amaçlı ilgisiz ve alakasız kişileri de telefonla arayarak bu bütün içerisinde hedeflerin kaybolmasını amaçladığı…”
Kararda ayrıca, sanığın kontörlü telefonla aranmasının amacının netleştirilemediği, ne konuşulduğunun yani HTS kayıtlarının içeriğinin bilinmediği de anlatılıyor. Mahkeme ‘hukuku’ hatırlamış bu davada. Peki aynı mahkeme(ler) buradaki sanık için uyguladığı hukuku neden diğerlerinden esirgiyor?
[İlker Doğan] 24.12.2018 [Tr724]
İyiler hep kazanır mı? [Uğur Tezcan]
İnsanlık tarihinin iyi ile kötü arasında geçen bir mücadele olduğu söylenir hep. Birçok dinin temel öğretisi de kötülüğü ve zulmü temsil eden şeytani güç ile iyiliği ve adaleti temsil eden bir tanrı olgusu ve onun temsilcileri arasında geçen böyle bir mücadele üzerine kuruludur. Bizim dinimizde de benzer şekilde bir temellendirme olmuş ve ilk insan ve peygamber olan Hz. Adem’in şeytan ile daha dünyaya teşrif etmeden önce başlayan mücadelesi bunun ilk basamağı olmuştur. Bu mücadele daha sonra onun oğulları arasında temsil bulmuş ve dünya tarihindeki ilk cinayet ile neticelenerek sonrasında yaşanan tüm iyilik ve kötülük arası çekişmelerin adeta bir fihristesi olmuştur.
Yani ilk fitili metafizik bir yaratık olan şeytan ile henüz dünyaya teşrif etmemiş olan bir peygamber arasında ateşlenen bu zıtlık, sonradan dünya ve insanlık tarihinin bir serüveni ve özü haline gelmiş ve ardından; yaşanacak olan tüm iyilik-kötülük çekişmelerinin de temellerini atmıştır. Hatta bununla da kalmamış; dünya hayatının ötesine sarkmış ve ahiret hayatına ait olan Cennet ve Cehennem mekanlarının da ilk taşlarını döşemiş; onların da yaratılış sebebi olmuştur.
Günümüz sineması (mesela meşhur Star Wars serileri, neredeyse tüm Marvel Stüdyo prodüksiyonları, Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter ve daha yüzlerce film), tiyatro eserleri, bilim kurgu ve çizgi romanları dahil her türlü roman, kısaca edebiyat ve sanatın her bir formu bu iyi-kötü çekişmesinin izleri ile doludur. Sanki insan hayatından eserlerimize süzülen, hayal dünyamıza yansıyan öz, tarihin ilk başlangıcından tevarüs ettiğimiz o çatışmanın bir iz düşümüdür adeta. Hayat ateşinin ilk kıvılcımı belki ilahi bir aşk ile çakılmış olabilir; ancak onun zaman tüneli içindeki serüveni sanki hep o çekişmenin rayları üzerinde ilerliyor gibi.
Nobel edebiyat ödülü sahibi Amerikalı yazar John Steinbeck, ‘’bizim tek bir hikayemiz var; bütün romanlar ve şiirler iyi ve kötünün içimizde hiç tükenmeyen çekişmesi üzerine inşa edilmiştir’’ der. Aynı şekilde Rus yazar Aleksandr Solzhenitsyn de ‘’iyi ve kötü arasındaki mücadele hattı her bir insanın kalbinden geçer’’ der. Sanki Allah (c.c.) ilk olarak insanların kalplerini yaratmış ve onları birer köprü ayağı yaparak zaman halatlarıyla birbirine bağlamış, iman ve küfür taşları ile döşeyerek de kendi huzurundan Cennet-Cehennem vadilerine kadar uzanan bir hayat köprüsü kurmuş gibidir. İlim sanatı ile süsleyip, Rahmet ve Hikmet ışıklarıyla aydınlattığı bu köprüde cüz’i iradelerinin verdiği cesaretle, ellerinde vicdan lambaları ile yol alan insanlar çoğu zaman böyle bir köprüde yol aldıklarını ya unutuyorlar ya da hiç farkında değiller. O gizemli yolda bir yandan kendilerini köprünün manzaralarına, lüks ve şatafatına çağıran şeytanlar; diğer yanda ise her bir kilometre taşında onlara rehberlik eden peygamberler görevlerini ifa ediyorlar. Evet! Maddi aleme odaklanmış algılarımız farketmese de aslında kalplerimiz içimizde bize hayat bahşeden bir et parçası değil; aksine biz onların oluşturduğu bu iyilik-kötülük köprüsü üzerinde yol alıyoruz!
Yalancı ışıkların cazibesine kapılıp ateşlere atılan böcekler
Bu öyle bir çekişmeki sanki hayatın dinamiği olmuş ve hayat, itici gücünü bu zıtlıktan alıyor. Görebilenler için aslında heyecan verici bir mücadele bu. Bu konuda Stephen King gibi düşünüyorum nedense. O, ‘’iyi ve kötü arasındaki mücadele insanı durmaksızın büyüler çünkü her gün bunun bir parçası oluyoruz’’ der. Kendimi Said Nursi’nin temsilleri arasında dolaşıyormuş gibi hissediyorum bu satırları yazarken. Basiret dürbünleri olmayan, vicdan lambalarıyla önlerini aydınlatamayan insanlar o köşe başlarındaki rehberlerin davetine değil de, kendilerini yapay fenerlerle, disko ışıkları ile köprü üzerindeki manzara ve eğlencelere çağıran şeytanların ve münafıkların davetlerine icabet ediyorlar ve kötülük şeridinde ilerliyorlar. Yapay ve sahte ışıklarla aydınlatılan yollarda yalancı ışıkların cazibesine kapılıp ateşlere atılan böcekler gibi bilinçsizce, zombileşmişcesine ama umursamadan ilerliyorlar. Dünya nimetlerinin, gelecek endişelerinin, korkuların, anlık heva ve heveslerin, günlük çıkarların zincirleriyle, kendilerini karanlığın kölesi yapıyorlar. Basiret dürbünlerini kullanarak, cılız da olsa vicdan fenerleri ile yol almaya çalışanlar ise aza kanaat ederek, kendilerini iyiliğe çağıran rehberlerin sözlerine itimat ediyorlar ve ellerinden tutup beraber yol alabilecekleri salih kullarla ve rehberlerle beraber, belli presiplere bağlı kalarak, iyilik şeridinde ilerlemeye özen gösteriyorlar.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu tasvir ettiğim mücadeleyi güzel bir şekilde özetleyen şu cümleleri manidardır:
‘’Dünya var olduğu günden beri nur, zulmetin peşinde, ışık, karanlıkla yan yana, gündüzler geceleri takip etmekte ve güzel çirkin iç içe. Şeytan, ilk günden itibaren insanoğluna musallat, ruh, cismâniyetle karşı karşıya. Zulüm-adalet savaşı hiç mi hiç dinmedi ve kargaşa her zaman nizamla kavga içinde oldu. Dalâlet, hidayet birbirine rağmen genişledi, daraldı. Cehennem patikaları ile Cennet şehrahları yan yana kulvarlar gibi uzayıp gitti.. ve gecelerin döl yatağında da sürekli müstatil fecirler oluşup durdu…’’
Gel gör ki; çoğu insan açısından hangi tarafın iyi, hangi tarafın kötü olduğunu anlamak çok zordur. Birçok Müslüman için bile durum aynıdır. Özellikle ahirzaman fitnelerinin çok olduğu ve münafıklığın zirve yaptığı böyle dönemlerde zalimlerin ve süfyanların peşinden giderken Cennet’e koştuklarını zanneden Müslümanların halleri ne acıdır! Amerikalı fantezi yazarı George Martin de gerçek yaşamda iyi ile kötü arasında devam eden savaşın en zor yanının hangi tarafın iyi, hangi tarafın kötü (şeytani) olduğuna karar vermenin zorluğu olduğunu söyler. Eski Romalı devlet adamı Marcus Tallius Cicero belki de bu yüzden; ‘’bilgeliğin görevi iyi ve kötü arasında ayırım yapabilmektir’’ demiştir. Bu bizim felsefemizle bakıldığında arif olabilmenin bir koşuludur ve sürekli olarak hakkı ve sabrı tavsiye eden, Peygamberin sünnetini ikame etmeye çalışan, hadiselere basiret dürbünüyle ve vicdanın aydınlatıcı nuru ile bakabilen salih insan portresidir.
Hani bir Kızılderili Çeroki hikayesi anlatılır hep. Şöyle der dede, torununa:
Evladım! Hepimizin içinde iki kurt sürekli bir mücadele halindedir. Bunlardan biri kötüdür (şeytanidir): Öfke, kıskançlık, açgözlülük, kin, aşağılık kompleksi, yalan ve egodur.
Diğeri ise iyidir: Mutluluk, barış, sevgi, ümit, alçak gönüllülük, kibarlık ve doğruluktur.
Torununun, peki bunlardan hangisi kazanır diye sorması üzerine de şunu söyler: Kurtlardan hangisini beslersen o kazanır!
Burada ele alınan kazanım, insanın içinde yani kalp dünyasında verilen bir iyilik mücadelesidir ve ancak onu kazanabilenler iyilik-doğruluk şeridinde ilerleyebilirler. Peki! Makro bir sistem ve denge olarak bakıldığında ve iyilik sistemi ile kötülük sistemi arasında bir kıyaslama yapıldığında, tıpkı romanlarda ve filmlerde olduğu gibi, iyiliğin hep kazandığını söylemek mümkün müdür?
Said Nursi’ye benzer bir soru sorulduğunda; yıkmanın kolay, yapmanın ise zor olduğuna işaret etmiştir. Yani iyilik döngüsü tesis eden iman yolu, inşa etmeyi; kötülük döngüsünü temsil eden küfür ve zulüm yolu da yıkmayı gerektirdiğinden dolayı kötülük yolunun yapmaya kıyasla daha baskın ve etkiliymiş gibi göründüğü söylenebilir.
İyilik ve kötülük belli bir denge içinde birlikte yaşayıp gider
Her ne kadar iman ve küfür mücadelesi ahirete kadar akıp gidecekse de, o mücadelenin cepheleri konumundaki iyi-kötü mücadelesi döngüler şeklinde devam eder durur. İnsanlığın belli dönemlerinde veya belli beldelerinde iyilik hakim noktaya gelirken, başka dönemlerinde veya beldelerinde ise hep kötülük hakim olur. Sanki gece ve gündüz değişimleri ile karanlık ve aydınlık nasıl iç içe yaşıyorsa, iyilik ve kötülük de benzer bir sistemdir ve belli bir denge içinde birlikte yaşayıp giderler.
Yazar Ken Poirot, ‘’ışık karanlığı yutar; fakat karanlık ışığı tüketemez’’ der. Kötülük kendi kendini tüketen, eninde sonunda kendisini yiyip tüketecek olan kanibalist bir güçtür derken, iyiliğin sonuç olarak kazanacağını düşünür. Benzer şekilde yazar John Connolly, kötülüğün ne kadar zorlarsa zorlasın iyiliğin gücüne asla ulaşamayacağını, çünkü kötülüğün her ne kadar başkalarını yoldan çıkarmak, onları bozmak için yola çıksa da süreçte kendi kendini tüketeceğini söyler. Bizim düşünce dünyamızda da benzer şekilde nurun, karanlığı mutlaka yok edeceği düşüncesi hakimdir.
Oysa gerçek tam olarak böyle midir? Yani iyiler hep kazanır demek doğru bir ifade midir? Bu sorunun cevabını değişik bağlamlarda aramak gerekir. Öyle durumlar vardır ki, iyiliği temsil eden insanlar bile ümitsizliğe düşebilirler. Çünkü etrafı kötülük sisteminin sürekli korku üreten bulutları kaplamıştır. Büyük bir iştah ve aç gözlülükle her yere saldırıp korku imparatorluğu kurar; iyileri kötü olarak gösterir. İnsanların algılarını, ümitlerini, hayallerini baskı altına alır ve yönlendirir. İradeleri; korku, gelecek endişesi, geçim sıkıntısı gibi cereyanlarla felç eder. Onları sürekli aşağılayarak benliklerini parçalar, kimliklerini yok eder. Onlara yalancı cennetler sunar! Yolsuzluk, arsızlık, adam kayırma, üçkağıtçılık, fırsatçılık, kibir, gösteriş ve lüks gibi; insanı kötülük şeridine hapseden ne varsa hepsini normal gösterir.
Şeytan bile aldattığı insanları sadece yoldan çıkarma yönünde faaliyet gösterir. Hırsını tetikleyen tek motivasyon budur. Yoldan çıkardığı ve onun sistemine hizmet eder hale getirdiği insanların, en azılıları dahil, onun nazarında en ufak bir kıymeti harbiyeleri yoktur. Onlar ona hizmet ederlerken, o ise onların her birini nasıl yoldan saptırdığının hazzı ile mest olur ve bir kişiyi daha o iyilik yolundan saptırmanın planlarını yapar. Neticede kendisinin bile bir gün kaybedeceğini bilen bir yaratığın bu yönde gösterdiği hırs, kötülük sisteminin, kör bir şekilde, dünya hayatına bağlanma, onu kazanma noktasındaki hırsını da açıklamaya yeter.
Zaten kötülüğü temsil eden şeyler insan doğasını cezbetme yönüyle daha kolay eğilim gösterilebilen şeylerdir. İyilik yolunda yapılan şeylerin elde edilmesi ise daha zordur. Bir nehir akıntısının tersine göç eden somon balıklarının göçü gibidir bu. İyi olabilmek ve iyi olarak kalabilmek insanın sürekli olarak kendini yetiştirebilmesine, hayatını belli prensipler ve ahlaki temeller üzerine oturtabilmesine, hakka-hakikate-kurallara-adaletin gereklerine uyma gayreti ve hassasiyeti gösterebilmesine, kötülüklere ve kötülere karşı sürekli tedbirli ve temkinli kalabilmesine bağlıdır. İnşa etmek, yıkmaya göre daha zordur derken işte bu gayretlerin hepsini aynı anda özetlemiş oluruz. Bu ilişki iman-küfür dengesine de ışık tutar niteliktedir.
Bir suyun aşağı doğru akması nasıl daha az enerji gerektiriyor ve madde nasıl entropi kanunları gereği hep daha az enerji gerektiren halleri tercih ediyorsa, iyilik-kötülük dengesinde de durum aynıyla işler. Kötülük çok az bir enerjiyle gerçekleşebilir, hem de çoğunlukla cezbedicidir. İyilik ise fedakarlık ister, enerji ister, istikamet ister, sorumluluk ister ve sürekli bir kararlılık azmi gerektirir.
Kötülüğün kurallara uyması gerekmez!
Olan kuralları da kendine göre yontup işletmek ister. Hırsla saldırır, çirkeflikle, yalanla, kandırmayla, güç kullanarak, korkutarak alır alacağını. Bu çoğu insanı karamsarlığa iter. Amerika’da yayınlanan Once Upon A Time isimli dizide geçen bir replikte söyle denir: ‘’İyilik her zaman kaybeder! Çünkü iyiliğin hep kurallara uyması gerekir, kötülük ise uymak zorunda değildir.’’ Kötülük nehrinin akıntılarına iradelerini salmış insanların gözünü bağlayan da bu rahatlıktır. Başarmak için gayret göstermeyen, sabırlı olamayan, işin hep kolayına kaçan insanlar nasıl ellerindeki ile tatmin oluyorlar ve zorlukların, gayretin ardındaki mükafatı göremiyorlarsa, kötülüğün kolaylığında kaybolan insanlar da iyilik yolunun gereği olan zorluklardan kaçınarak nelerden mahrum olduklarını asla idrak edemiyorlar.
Bu yönden bakınca görülen şudur: Kötülüğün dünyası birçok insanı tıpkı bir karadelik gibi içine çeker. O boşluğa kaybettiğimiz her bir insan aslında temsilcisi olduğumuz iyilik cenahı adına bir kaybediştir. Ulaşamadığımız her bir gönül, kötülüğün zulmü altında inleyen her bir ruh, biz onlara ulaşamadığımız müddetçe bizim adımıza yaşanan bir kaybediştir. Zaten bu sorumluluk ve vazife hissi bile iyilik yolunun ayrı bir çilesi, ayrı bir zorluğudur…
İşte bu yazıda resmettiğim bağlamda; iyilik bu dünyaya kazanmaya değil, kötülüğe rağmen kendini güçlendirerek ahirette kazanacağı günlere hazırlanmaya gelmiş gibidir. Yani kötülüğün varlığı ve şiddetli saldırısı, dövülen metalin parlayıp şekil alması gibi iyilik yolunu tanımlar ve onu güçlü kılar. O yolun yocuları da kötülük şeridine bakarak sürekli bir temkin ve tedbir içinde kalırlar ve azim ve sabırla o yolda ilerlemeye devam ederler; böylece Allah katındaki değerlerini artırırlar. Said Nursi’nin tesbitiyle de; az bir gayretle, sonsuzluğu elde etmiş olurlar. Yani kötülük, harcadığı tüm kuvvetle ve hırsının basıncıyla gerçekte iyiliği yukarılara taşıyan bir kuvvet olduğunu hiç bir zaman farkedemez. Kötülük bir kanser hücresi gibi, o bilinçsiz hırsla, sürekli olarak ve sadece büyümek için büyümek telaşına ve hatasına düşer ve içinde bulunduğu hayat bünyesine hasarlar vererek aslında kendisinin de sonu olacak bir macerada zamanla at başı bir yarış içerisine girer. Nihayetinde kazandığı hiç bir şey olmadığı gibi, ahireti de kaybeder. O, hiçliğe gark olurken; iyilik zirveye çıkar.
Tüm bu düşünceler Asr suresine getirdi beni. Onunla noktalayalım: “Asra yemin olsun ki, hiç şüphesiz insanlar hüsrandadır. Ancak, iman edip, salih amel işleylenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.”
[Uğur Tezcan] 24.12.2018 [TR724]
Yani ilk fitili metafizik bir yaratık olan şeytan ile henüz dünyaya teşrif etmemiş olan bir peygamber arasında ateşlenen bu zıtlık, sonradan dünya ve insanlık tarihinin bir serüveni ve özü haline gelmiş ve ardından; yaşanacak olan tüm iyilik-kötülük çekişmelerinin de temellerini atmıştır. Hatta bununla da kalmamış; dünya hayatının ötesine sarkmış ve ahiret hayatına ait olan Cennet ve Cehennem mekanlarının da ilk taşlarını döşemiş; onların da yaratılış sebebi olmuştur.
Günümüz sineması (mesela meşhur Star Wars serileri, neredeyse tüm Marvel Stüdyo prodüksiyonları, Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter ve daha yüzlerce film), tiyatro eserleri, bilim kurgu ve çizgi romanları dahil her türlü roman, kısaca edebiyat ve sanatın her bir formu bu iyi-kötü çekişmesinin izleri ile doludur. Sanki insan hayatından eserlerimize süzülen, hayal dünyamıza yansıyan öz, tarihin ilk başlangıcından tevarüs ettiğimiz o çatışmanın bir iz düşümüdür adeta. Hayat ateşinin ilk kıvılcımı belki ilahi bir aşk ile çakılmış olabilir; ancak onun zaman tüneli içindeki serüveni sanki hep o çekişmenin rayları üzerinde ilerliyor gibi.
Nobel edebiyat ödülü sahibi Amerikalı yazar John Steinbeck, ‘’bizim tek bir hikayemiz var; bütün romanlar ve şiirler iyi ve kötünün içimizde hiç tükenmeyen çekişmesi üzerine inşa edilmiştir’’ der. Aynı şekilde Rus yazar Aleksandr Solzhenitsyn de ‘’iyi ve kötü arasındaki mücadele hattı her bir insanın kalbinden geçer’’ der. Sanki Allah (c.c.) ilk olarak insanların kalplerini yaratmış ve onları birer köprü ayağı yaparak zaman halatlarıyla birbirine bağlamış, iman ve küfür taşları ile döşeyerek de kendi huzurundan Cennet-Cehennem vadilerine kadar uzanan bir hayat köprüsü kurmuş gibidir. İlim sanatı ile süsleyip, Rahmet ve Hikmet ışıklarıyla aydınlattığı bu köprüde cüz’i iradelerinin verdiği cesaretle, ellerinde vicdan lambaları ile yol alan insanlar çoğu zaman böyle bir köprüde yol aldıklarını ya unutuyorlar ya da hiç farkında değiller. O gizemli yolda bir yandan kendilerini köprünün manzaralarına, lüks ve şatafatına çağıran şeytanlar; diğer yanda ise her bir kilometre taşında onlara rehberlik eden peygamberler görevlerini ifa ediyorlar. Evet! Maddi aleme odaklanmış algılarımız farketmese de aslında kalplerimiz içimizde bize hayat bahşeden bir et parçası değil; aksine biz onların oluşturduğu bu iyilik-kötülük köprüsü üzerinde yol alıyoruz!
Yalancı ışıkların cazibesine kapılıp ateşlere atılan böcekler
Bu öyle bir çekişmeki sanki hayatın dinamiği olmuş ve hayat, itici gücünü bu zıtlıktan alıyor. Görebilenler için aslında heyecan verici bir mücadele bu. Bu konuda Stephen King gibi düşünüyorum nedense. O, ‘’iyi ve kötü arasındaki mücadele insanı durmaksızın büyüler çünkü her gün bunun bir parçası oluyoruz’’ der. Kendimi Said Nursi’nin temsilleri arasında dolaşıyormuş gibi hissediyorum bu satırları yazarken. Basiret dürbünleri olmayan, vicdan lambalarıyla önlerini aydınlatamayan insanlar o köşe başlarındaki rehberlerin davetine değil de, kendilerini yapay fenerlerle, disko ışıkları ile köprü üzerindeki manzara ve eğlencelere çağıran şeytanların ve münafıkların davetlerine icabet ediyorlar ve kötülük şeridinde ilerliyorlar. Yapay ve sahte ışıklarla aydınlatılan yollarda yalancı ışıkların cazibesine kapılıp ateşlere atılan böcekler gibi bilinçsizce, zombileşmişcesine ama umursamadan ilerliyorlar. Dünya nimetlerinin, gelecek endişelerinin, korkuların, anlık heva ve heveslerin, günlük çıkarların zincirleriyle, kendilerini karanlığın kölesi yapıyorlar. Basiret dürbünlerini kullanarak, cılız da olsa vicdan fenerleri ile yol almaya çalışanlar ise aza kanaat ederek, kendilerini iyiliğe çağıran rehberlerin sözlerine itimat ediyorlar ve ellerinden tutup beraber yol alabilecekleri salih kullarla ve rehberlerle beraber, belli presiplere bağlı kalarak, iyilik şeridinde ilerlemeye özen gösteriyorlar.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu tasvir ettiğim mücadeleyi güzel bir şekilde özetleyen şu cümleleri manidardır:
‘’Dünya var olduğu günden beri nur, zulmetin peşinde, ışık, karanlıkla yan yana, gündüzler geceleri takip etmekte ve güzel çirkin iç içe. Şeytan, ilk günden itibaren insanoğluna musallat, ruh, cismâniyetle karşı karşıya. Zulüm-adalet savaşı hiç mi hiç dinmedi ve kargaşa her zaman nizamla kavga içinde oldu. Dalâlet, hidayet birbirine rağmen genişledi, daraldı. Cehennem patikaları ile Cennet şehrahları yan yana kulvarlar gibi uzayıp gitti.. ve gecelerin döl yatağında da sürekli müstatil fecirler oluşup durdu…’’
Gel gör ki; çoğu insan açısından hangi tarafın iyi, hangi tarafın kötü olduğunu anlamak çok zordur. Birçok Müslüman için bile durum aynıdır. Özellikle ahirzaman fitnelerinin çok olduğu ve münafıklığın zirve yaptığı böyle dönemlerde zalimlerin ve süfyanların peşinden giderken Cennet’e koştuklarını zanneden Müslümanların halleri ne acıdır! Amerikalı fantezi yazarı George Martin de gerçek yaşamda iyi ile kötü arasında devam eden savaşın en zor yanının hangi tarafın iyi, hangi tarafın kötü (şeytani) olduğuna karar vermenin zorluğu olduğunu söyler. Eski Romalı devlet adamı Marcus Tallius Cicero belki de bu yüzden; ‘’bilgeliğin görevi iyi ve kötü arasında ayırım yapabilmektir’’ demiştir. Bu bizim felsefemizle bakıldığında arif olabilmenin bir koşuludur ve sürekli olarak hakkı ve sabrı tavsiye eden, Peygamberin sünnetini ikame etmeye çalışan, hadiselere basiret dürbünüyle ve vicdanın aydınlatıcı nuru ile bakabilen salih insan portresidir.
Hani bir Kızılderili Çeroki hikayesi anlatılır hep. Şöyle der dede, torununa:
Evladım! Hepimizin içinde iki kurt sürekli bir mücadele halindedir. Bunlardan biri kötüdür (şeytanidir): Öfke, kıskançlık, açgözlülük, kin, aşağılık kompleksi, yalan ve egodur.
Diğeri ise iyidir: Mutluluk, barış, sevgi, ümit, alçak gönüllülük, kibarlık ve doğruluktur.
Torununun, peki bunlardan hangisi kazanır diye sorması üzerine de şunu söyler: Kurtlardan hangisini beslersen o kazanır!
Burada ele alınan kazanım, insanın içinde yani kalp dünyasında verilen bir iyilik mücadelesidir ve ancak onu kazanabilenler iyilik-doğruluk şeridinde ilerleyebilirler. Peki! Makro bir sistem ve denge olarak bakıldığında ve iyilik sistemi ile kötülük sistemi arasında bir kıyaslama yapıldığında, tıpkı romanlarda ve filmlerde olduğu gibi, iyiliğin hep kazandığını söylemek mümkün müdür?
Said Nursi’ye benzer bir soru sorulduğunda; yıkmanın kolay, yapmanın ise zor olduğuna işaret etmiştir. Yani iyilik döngüsü tesis eden iman yolu, inşa etmeyi; kötülük döngüsünü temsil eden küfür ve zulüm yolu da yıkmayı gerektirdiğinden dolayı kötülük yolunun yapmaya kıyasla daha baskın ve etkiliymiş gibi göründüğü söylenebilir.
İyilik ve kötülük belli bir denge içinde birlikte yaşayıp gider
Her ne kadar iman ve küfür mücadelesi ahirete kadar akıp gidecekse de, o mücadelenin cepheleri konumundaki iyi-kötü mücadelesi döngüler şeklinde devam eder durur. İnsanlığın belli dönemlerinde veya belli beldelerinde iyilik hakim noktaya gelirken, başka dönemlerinde veya beldelerinde ise hep kötülük hakim olur. Sanki gece ve gündüz değişimleri ile karanlık ve aydınlık nasıl iç içe yaşıyorsa, iyilik ve kötülük de benzer bir sistemdir ve belli bir denge içinde birlikte yaşayıp giderler.
Yazar Ken Poirot, ‘’ışık karanlığı yutar; fakat karanlık ışığı tüketemez’’ der. Kötülük kendi kendini tüketen, eninde sonunda kendisini yiyip tüketecek olan kanibalist bir güçtür derken, iyiliğin sonuç olarak kazanacağını düşünür. Benzer şekilde yazar John Connolly, kötülüğün ne kadar zorlarsa zorlasın iyiliğin gücüne asla ulaşamayacağını, çünkü kötülüğün her ne kadar başkalarını yoldan çıkarmak, onları bozmak için yola çıksa da süreçte kendi kendini tüketeceğini söyler. Bizim düşünce dünyamızda da benzer şekilde nurun, karanlığı mutlaka yok edeceği düşüncesi hakimdir.
Oysa gerçek tam olarak böyle midir? Yani iyiler hep kazanır demek doğru bir ifade midir? Bu sorunun cevabını değişik bağlamlarda aramak gerekir. Öyle durumlar vardır ki, iyiliği temsil eden insanlar bile ümitsizliğe düşebilirler. Çünkü etrafı kötülük sisteminin sürekli korku üreten bulutları kaplamıştır. Büyük bir iştah ve aç gözlülükle her yere saldırıp korku imparatorluğu kurar; iyileri kötü olarak gösterir. İnsanların algılarını, ümitlerini, hayallerini baskı altına alır ve yönlendirir. İradeleri; korku, gelecek endişesi, geçim sıkıntısı gibi cereyanlarla felç eder. Onları sürekli aşağılayarak benliklerini parçalar, kimliklerini yok eder. Onlara yalancı cennetler sunar! Yolsuzluk, arsızlık, adam kayırma, üçkağıtçılık, fırsatçılık, kibir, gösteriş ve lüks gibi; insanı kötülük şeridine hapseden ne varsa hepsini normal gösterir.
Şeytan bile aldattığı insanları sadece yoldan çıkarma yönünde faaliyet gösterir. Hırsını tetikleyen tek motivasyon budur. Yoldan çıkardığı ve onun sistemine hizmet eder hale getirdiği insanların, en azılıları dahil, onun nazarında en ufak bir kıymeti harbiyeleri yoktur. Onlar ona hizmet ederlerken, o ise onların her birini nasıl yoldan saptırdığının hazzı ile mest olur ve bir kişiyi daha o iyilik yolundan saptırmanın planlarını yapar. Neticede kendisinin bile bir gün kaybedeceğini bilen bir yaratığın bu yönde gösterdiği hırs, kötülük sisteminin, kör bir şekilde, dünya hayatına bağlanma, onu kazanma noktasındaki hırsını da açıklamaya yeter.
Zaten kötülüğü temsil eden şeyler insan doğasını cezbetme yönüyle daha kolay eğilim gösterilebilen şeylerdir. İyilik yolunda yapılan şeylerin elde edilmesi ise daha zordur. Bir nehir akıntısının tersine göç eden somon balıklarının göçü gibidir bu. İyi olabilmek ve iyi olarak kalabilmek insanın sürekli olarak kendini yetiştirebilmesine, hayatını belli prensipler ve ahlaki temeller üzerine oturtabilmesine, hakka-hakikate-kurallara-adaletin gereklerine uyma gayreti ve hassasiyeti gösterebilmesine, kötülüklere ve kötülere karşı sürekli tedbirli ve temkinli kalabilmesine bağlıdır. İnşa etmek, yıkmaya göre daha zordur derken işte bu gayretlerin hepsini aynı anda özetlemiş oluruz. Bu ilişki iman-küfür dengesine de ışık tutar niteliktedir.
Bir suyun aşağı doğru akması nasıl daha az enerji gerektiriyor ve madde nasıl entropi kanunları gereği hep daha az enerji gerektiren halleri tercih ediyorsa, iyilik-kötülük dengesinde de durum aynıyla işler. Kötülük çok az bir enerjiyle gerçekleşebilir, hem de çoğunlukla cezbedicidir. İyilik ise fedakarlık ister, enerji ister, istikamet ister, sorumluluk ister ve sürekli bir kararlılık azmi gerektirir.
Kötülüğün kurallara uyması gerekmez!
Olan kuralları da kendine göre yontup işletmek ister. Hırsla saldırır, çirkeflikle, yalanla, kandırmayla, güç kullanarak, korkutarak alır alacağını. Bu çoğu insanı karamsarlığa iter. Amerika’da yayınlanan Once Upon A Time isimli dizide geçen bir replikte söyle denir: ‘’İyilik her zaman kaybeder! Çünkü iyiliğin hep kurallara uyması gerekir, kötülük ise uymak zorunda değildir.’’ Kötülük nehrinin akıntılarına iradelerini salmış insanların gözünü bağlayan da bu rahatlıktır. Başarmak için gayret göstermeyen, sabırlı olamayan, işin hep kolayına kaçan insanlar nasıl ellerindeki ile tatmin oluyorlar ve zorlukların, gayretin ardındaki mükafatı göremiyorlarsa, kötülüğün kolaylığında kaybolan insanlar da iyilik yolunun gereği olan zorluklardan kaçınarak nelerden mahrum olduklarını asla idrak edemiyorlar.
Bu yönden bakınca görülen şudur: Kötülüğün dünyası birçok insanı tıpkı bir karadelik gibi içine çeker. O boşluğa kaybettiğimiz her bir insan aslında temsilcisi olduğumuz iyilik cenahı adına bir kaybediştir. Ulaşamadığımız her bir gönül, kötülüğün zulmü altında inleyen her bir ruh, biz onlara ulaşamadığımız müddetçe bizim adımıza yaşanan bir kaybediştir. Zaten bu sorumluluk ve vazife hissi bile iyilik yolunun ayrı bir çilesi, ayrı bir zorluğudur…
İşte bu yazıda resmettiğim bağlamda; iyilik bu dünyaya kazanmaya değil, kötülüğe rağmen kendini güçlendirerek ahirette kazanacağı günlere hazırlanmaya gelmiş gibidir. Yani kötülüğün varlığı ve şiddetli saldırısı, dövülen metalin parlayıp şekil alması gibi iyilik yolunu tanımlar ve onu güçlü kılar. O yolun yocuları da kötülük şeridine bakarak sürekli bir temkin ve tedbir içinde kalırlar ve azim ve sabırla o yolda ilerlemeye devam ederler; böylece Allah katındaki değerlerini artırırlar. Said Nursi’nin tesbitiyle de; az bir gayretle, sonsuzluğu elde etmiş olurlar. Yani kötülük, harcadığı tüm kuvvetle ve hırsının basıncıyla gerçekte iyiliği yukarılara taşıyan bir kuvvet olduğunu hiç bir zaman farkedemez. Kötülük bir kanser hücresi gibi, o bilinçsiz hırsla, sürekli olarak ve sadece büyümek için büyümek telaşına ve hatasına düşer ve içinde bulunduğu hayat bünyesine hasarlar vererek aslında kendisinin de sonu olacak bir macerada zamanla at başı bir yarış içerisine girer. Nihayetinde kazandığı hiç bir şey olmadığı gibi, ahireti de kaybeder. O, hiçliğe gark olurken; iyilik zirveye çıkar.
Tüm bu düşünceler Asr suresine getirdi beni. Onunla noktalayalım: “Asra yemin olsun ki, hiç şüphesiz insanlar hüsrandadır. Ancak, iman edip, salih amel işleylenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.”
[Uğur Tezcan] 24.12.2018 [TR724]
Krizde bile muhalefet etmekten aciz bir muhalefet [Semih Ardıç]
Türkiye yeni bir seçim sath-ı mailine girdi. 31 Mart 2019 Pazar günü Mahallî İdareler Seçimi yapılacak. Büyükşehir belediyelerinden muhtarlıklara kadar her meskûn mahalde 5 seneliğine yeni isimler seçilecek.
Seçimin başta İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa ve Mersin gibi sembol şehirlerde rozet değişikliğine sebep olup olmayacağını bugünden tahmin etmek kolay değil. Mamafih evvelki seçimlerde seçmenlerin davranış tarzı bazı ipuçları verebilir.
AKP İKİ SEÇİMDE AĞIR YARA ALMIŞTI
3 Kasım 2002’den beri iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) en fazla oy kaybettiği iki seçim var. Biri 29 Mart 2009 tarihinde yapılan Mahallî İdareler Seçimi, diğeri ise 7 Haziran 2015 Milletvekilliği Seçimi’dir.
2008’de ABD’de patlak veren mortgage krizi dünyayı kasıp kavururken Türkiye de kaynak kıtlığı ile karşı karşıya gelmişti. O krizin artçıları işsizliği artırmış ve iktisadî durgunluk baş göstermişti.
Halk krize tepki olarak 29 Mart 2009’da AKP’ye ölçülü bir mesaj vermişti. AKP’ye verilen destek yüzde yüzde 38’e kadar gerilemişti (22 Temmuz 2007: Yüzde 46,5). İstanbul ve Ankara’yı elinde tutmakta zorlanmıştı.
CHP, AKP’NİN EZBERİNİ BOZMUŞTU
AKP’nin ummadığı bir mağlubiyete uğradığı diğer seçim olan 7 Haziran 2015 seçimi de “ekonomi” cephesinde cereyan etmişti.
Seçim arefesinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) etkili bir kampanya yürütmüş ve “Asgari ücret 1.500 TL olacak”, “Emekliye iki bayramda ikramiye” vaatleri ile AKP’nin ezberini bozmuştu.
AKP seçime gitmeden alelacele ikramiye kararını almak mecburiyetinde kalsa da 2002’den beri ilk defa Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ekseriyeti kaybetmiş ve tek başına hükümet kuracak sandalye sayısına ulaşamamıştı.
Akabinde terör hortlatılmış ve top çevirerek doldurulan 45 günlük süre zarfında güya “hükûmet tesis edilemedi” diye erken seçim kararı ilan edilmişti.
1 Kasım’a kadar da devlet, halka bölünme ve güvenlik endişelerini artıracak bombalı saldırılara mani olamayan bir acziyet içine düşürülmüştü. AKP özel harp usûlleri sayesinde 7 Haziran’da kaybettiği iktidarı 1 Kasım’da yüzde 50 ile geri almıştı.
100 KİŞİDEN 43’ÜNE GÖRE EN MÜHİM MESELE EKONOMİ
Her iki seçimde muhalefeti yukarı çıkaran, AKP’yi gerileten amil işsizliğin artması, vatandaşın cebindek paranın eksilmesiydi. Halihazırda Türkiye nevi şahsına münhasır bir krizin ortasında çırpınıp durduğuna göre 31 Mart 2019’da ekonomi bahsi yine belirleyici olabilir.
Kamuoyu araştırmaları Türkiye’nin en mühim meselesinin “kriz” olduğuna işaret ediyor. İstanbul Ekonomi Araştırma, Türkiye Monitörü araştırmasının aralık ayı neticelerini yayımladı.
Ankete katılanların yüzde 42,8’i memleketin en büyük probleminin ekonomi olduğunu söylüyor. Yüzde 17,4’ü de işsizliğin arttığını belirtiyor.
Bir başka ifade ile 100 kişiden 60’ı iktisadî meselelerin içinden çıkılmaz hal aldığı kanaatinde. Terörü bir tehdit olarak görenlerin oranı ise yüzde 11,1.
1 Kasım 2015 Seçimi’nden evvel aynı oran yüzde 50’ye yakındı.
DÖVİZ ARTIŞI HALKI PERİŞAN ETTİ
Ankette bir başka suâl var ki o suâle verilen cevaplar halkın döviz kuru, enflasyon ve işsizlikten muzdarip olduğunu gösteriyor.
“Aşağıda sayılan ekonomik gelişmeler hayatınızı nasıl etkiliyor?” suâlinin altında “döviz kuru, işsizlik, gıda, elektrik, doğalgaz ve akaryakıt mamüllerine yapılan zam başlıkları var.
İstanbul Araştırma Türkiye Monitörü Araştırması-Aralık 2018
Döviz kurundaki artışın (senelik yüzde 45) hayatını çok kötü ve kötü tesir ettiğini belirtenlerin oranı yüzde 81,3. Gıda zamlarında aynı oran yüzde 93’ü aşıyor. Enerji tüketim bedellerindeki fiyat artışına neredeyse 100 kişiden 95’i tepki gösteriyor.
Halk maişetini temin edemediğini bu kadar berrak bir şekilde ifade etse de ortada buna göre tarz-ı siyaset inkişaf ettirecek muhalefet partisi yok. Siyaset tarihinde hep böyle kriz devirlerinde yeni liderler çıkmıştır.
SÜLEYMAN DEMİREL VE ERDAL İNÖNÜ
Süleyman Demirel’i Turgut Özal’ın alternatifi haline getiren rüzgâr ekonomi cephesinden esmişti.
Hatta 1987 Seçimi’nde Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) lideri Erdal İnönü tarafından kullanılan “Özal sizi limon gibi sıkacak” sloganı sokakta makes bulmuş, orta ve dar gelirlinin geçim derdine derman olacağı ümidi ile SHP oylarını artırmıştı.
SHP aynı rüzgârla iki sene sonra, 1989 Mahallî İdareler Seçimi’nde Özal’ın partisi ANAP’ı hezimete uğratmış, İstanbul ve Ankara’yı geri almıştı.
Türkiye’de yeni bir seçime gidilirken kitlelerde heyecana sevk edecek ne bir isim ne de bir bir parti var. Anketleri en iyi okuyanın AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan olduğu o kadar bariz ki! Muhalefet yine dağınık yine tali yollarda vakit kaybediyor.
ANKETLERİ EN İYİ OKUYAN İSİM ERDOĞAN
Küçük müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) lideri Devlet Bahçeli ile ilçe ve beldelere kadar seçim bölgelerini taksim eden Erdoğan’ın karşısında daha büyük şehirlerde bile aday tespit edememiş bir muhalefet duruyor.
Ekonomi tarihin en ağır buhranına maruz kalmış, amma velâkin muhalefet bu topu doksana takmaktan aciz.
Doğru aday tespit edilebilirse ve etkili bir propaganda yapılabilirse yerel seçimde parti aidiyetine göre tercihte bulunma ihtimalinin biraz daha azaldığı biliniyor.
Adayın neticeye tesiri yüzde 30-40 belediye seçimlerinde. Doğru adayla fark atmak mümkün. Mahalli zaferin Türkiye genelinde de iktidarın yolunu nasıl açtığını merak edenlere Erdoğan’ın ilk olarak 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna oturduğunu hatırlatayım.
AKP, SEÇMENİN YÜZDE 29’UNU HER AN KAYBEDEBİLİR
Kim ne derse desin seçmen ekonomik tabloya bakarak karar verir. Cebinde parası yoksa ne yola ne de köprüye bakar.
İstanbul Araştırma’nın anketinde AKP seçmeninin yüzde 29’u ekonominin böyle devam etmesi durumunda başka bir partiye oy verebileceklerini ifade ediyor.
Muhalefet bu veriyi reye tahvil etmek için ne yapıyor? Hâlâ Erdoğan’ın tedavüle sürdüğü kelimelerin tuzağında debelenip duruyorlar.
Ekonomi her geçen gün daha geriye gidecek. Bunu halka anlatmanın yollarını bulmak varken küçük hesapların peşinde koşanlar tarihî fırsatı kaçırdıklarının farkında bile değil.
[Semih Ardıç] 24.12.2018 [TR724]
Seçimin başta İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa ve Mersin gibi sembol şehirlerde rozet değişikliğine sebep olup olmayacağını bugünden tahmin etmek kolay değil. Mamafih evvelki seçimlerde seçmenlerin davranış tarzı bazı ipuçları verebilir.
AKP İKİ SEÇİMDE AĞIR YARA ALMIŞTI
3 Kasım 2002’den beri iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) en fazla oy kaybettiği iki seçim var. Biri 29 Mart 2009 tarihinde yapılan Mahallî İdareler Seçimi, diğeri ise 7 Haziran 2015 Milletvekilliği Seçimi’dir.
2008’de ABD’de patlak veren mortgage krizi dünyayı kasıp kavururken Türkiye de kaynak kıtlığı ile karşı karşıya gelmişti. O krizin artçıları işsizliği artırmış ve iktisadî durgunluk baş göstermişti.
Halk krize tepki olarak 29 Mart 2009’da AKP’ye ölçülü bir mesaj vermişti. AKP’ye verilen destek yüzde yüzde 38’e kadar gerilemişti (22 Temmuz 2007: Yüzde 46,5). İstanbul ve Ankara’yı elinde tutmakta zorlanmıştı.
CHP, AKP’NİN EZBERİNİ BOZMUŞTU
AKP’nin ummadığı bir mağlubiyete uğradığı diğer seçim olan 7 Haziran 2015 seçimi de “ekonomi” cephesinde cereyan etmişti.
Seçim arefesinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) etkili bir kampanya yürütmüş ve “Asgari ücret 1.500 TL olacak”, “Emekliye iki bayramda ikramiye” vaatleri ile AKP’nin ezberini bozmuştu.
AKP seçime gitmeden alelacele ikramiye kararını almak mecburiyetinde kalsa da 2002’den beri ilk defa Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ekseriyeti kaybetmiş ve tek başına hükümet kuracak sandalye sayısına ulaşamamıştı.
Akabinde terör hortlatılmış ve top çevirerek doldurulan 45 günlük süre zarfında güya “hükûmet tesis edilemedi” diye erken seçim kararı ilan edilmişti.
1 Kasım’a kadar da devlet, halka bölünme ve güvenlik endişelerini artıracak bombalı saldırılara mani olamayan bir acziyet içine düşürülmüştü. AKP özel harp usûlleri sayesinde 7 Haziran’da kaybettiği iktidarı 1 Kasım’da yüzde 50 ile geri almıştı.
100 KİŞİDEN 43’ÜNE GÖRE EN MÜHİM MESELE EKONOMİ
Her iki seçimde muhalefeti yukarı çıkaran, AKP’yi gerileten amil işsizliğin artması, vatandaşın cebindek paranın eksilmesiydi. Halihazırda Türkiye nevi şahsına münhasır bir krizin ortasında çırpınıp durduğuna göre 31 Mart 2019’da ekonomi bahsi yine belirleyici olabilir.
Kamuoyu araştırmaları Türkiye’nin en mühim meselesinin “kriz” olduğuna işaret ediyor. İstanbul Ekonomi Araştırma, Türkiye Monitörü araştırmasının aralık ayı neticelerini yayımladı.
Ankete katılanların yüzde 42,8’i memleketin en büyük probleminin ekonomi olduğunu söylüyor. Yüzde 17,4’ü de işsizliğin arttığını belirtiyor.
Bir başka ifade ile 100 kişiden 60’ı iktisadî meselelerin içinden çıkılmaz hal aldığı kanaatinde. Terörü bir tehdit olarak görenlerin oranı ise yüzde 11,1.
1 Kasım 2015 Seçimi’nden evvel aynı oran yüzde 50’ye yakındı.
DÖVİZ ARTIŞI HALKI PERİŞAN ETTİ
Ankette bir başka suâl var ki o suâle verilen cevaplar halkın döviz kuru, enflasyon ve işsizlikten muzdarip olduğunu gösteriyor.
“Aşağıda sayılan ekonomik gelişmeler hayatınızı nasıl etkiliyor?” suâlinin altında “döviz kuru, işsizlik, gıda, elektrik, doğalgaz ve akaryakıt mamüllerine yapılan zam başlıkları var.
İstanbul Araştırma Türkiye Monitörü Araştırması-Aralık 2018
Döviz kurundaki artışın (senelik yüzde 45) hayatını çok kötü ve kötü tesir ettiğini belirtenlerin oranı yüzde 81,3. Gıda zamlarında aynı oran yüzde 93’ü aşıyor. Enerji tüketim bedellerindeki fiyat artışına neredeyse 100 kişiden 95’i tepki gösteriyor.
Halk maişetini temin edemediğini bu kadar berrak bir şekilde ifade etse de ortada buna göre tarz-ı siyaset inkişaf ettirecek muhalefet partisi yok. Siyaset tarihinde hep böyle kriz devirlerinde yeni liderler çıkmıştır.
SÜLEYMAN DEMİREL VE ERDAL İNÖNÜ
Süleyman Demirel’i Turgut Özal’ın alternatifi haline getiren rüzgâr ekonomi cephesinden esmişti.
Hatta 1987 Seçimi’nde Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) lideri Erdal İnönü tarafından kullanılan “Özal sizi limon gibi sıkacak” sloganı sokakta makes bulmuş, orta ve dar gelirlinin geçim derdine derman olacağı ümidi ile SHP oylarını artırmıştı.
SHP aynı rüzgârla iki sene sonra, 1989 Mahallî İdareler Seçimi’nde Özal’ın partisi ANAP’ı hezimete uğratmış, İstanbul ve Ankara’yı geri almıştı.
Türkiye’de yeni bir seçime gidilirken kitlelerde heyecana sevk edecek ne bir isim ne de bir bir parti var. Anketleri en iyi okuyanın AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan olduğu o kadar bariz ki! Muhalefet yine dağınık yine tali yollarda vakit kaybediyor.
ANKETLERİ EN İYİ OKUYAN İSİM ERDOĞAN
Küçük müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) lideri Devlet Bahçeli ile ilçe ve beldelere kadar seçim bölgelerini taksim eden Erdoğan’ın karşısında daha büyük şehirlerde bile aday tespit edememiş bir muhalefet duruyor.
Ekonomi tarihin en ağır buhranına maruz kalmış, amma velâkin muhalefet bu topu doksana takmaktan aciz.
Doğru aday tespit edilebilirse ve etkili bir propaganda yapılabilirse yerel seçimde parti aidiyetine göre tercihte bulunma ihtimalinin biraz daha azaldığı biliniyor.
Adayın neticeye tesiri yüzde 30-40 belediye seçimlerinde. Doğru adayla fark atmak mümkün. Mahalli zaferin Türkiye genelinde de iktidarın yolunu nasıl açtığını merak edenlere Erdoğan’ın ilk olarak 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna oturduğunu hatırlatayım.
AKP, SEÇMENİN YÜZDE 29’UNU HER AN KAYBEDEBİLİR
Kim ne derse desin seçmen ekonomik tabloya bakarak karar verir. Cebinde parası yoksa ne yola ne de köprüye bakar.
İstanbul Araştırma’nın anketinde AKP seçmeninin yüzde 29’u ekonominin böyle devam etmesi durumunda başka bir partiye oy verebileceklerini ifade ediyor.
Muhalefet bu veriyi reye tahvil etmek için ne yapıyor? Hâlâ Erdoğan’ın tedavüle sürdüğü kelimelerin tuzağında debelenip duruyorlar.
Ekonomi her geçen gün daha geriye gidecek. Bunu halka anlatmanın yollarını bulmak varken küçük hesapların peşinde koşanlar tarihî fırsatı kaçırdıklarının farkında bile değil.
[Semih Ardıç] 24.12.2018 [TR724]
Sahtekârlık çağı! [Naci Karadağ]
Şu satırlar Oktay Akbal’ın 1946’da yazdığı Önce Ekmekler Bozuldu isimli kitaptan:
“Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey… Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu. Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Geçtiğimiz gün CHP milletvekili Mahmut Tanal kararı kamuoyunun takdirine bıraktığını söyleyerek şu görseli paylaştı:
Bu paylaşımın altına üşüşen troller ve iktidar yandaşları klasik hakaretlerini yağdırırken bir kişi de şöyle bir şey dedi:
2002’de asgari ücret ile (163 TL) 815 ekmek alınıyorken, bugün asgari ücret ile (1.603 TL) 1240 ekmek alınabiliyor!
Aslında tipik bir havuz medyasına maruz kalan vatandaş tepkisiydi bu ve bu notu yazan arkadaşın havuzun şu haberinden etkilendiği açıktı:
Elbette gerçekler böyle değil.
Şu lafı hatırlayacaksınız:
Rakamlar yalan söylemez ama yalancılar rakamları iyi kullanırlar!
Şu haberi hatırlıyorsunuzdur eminim:
Ekmeğe yapılan gizli zammı böyle sunmak dünyada başka hangi medyanın aklına gelir bilemiyorum:
Görüldüğü üzere, ekmeğe zam gelmiyor, ekmek hafifliyor!
Şimdi gerçekler…
Yıl 2002, evet asgari ücret 163 milyondur. Bugünün parasıyla 163 TL. Ekmek ise bugünün parasıyla 25 kuruş.
Asgari ücret ile 625 ekmek alabiliyorduk.
Fakat gramajı bugünkünden yüzde 50 fazla, yani 300 gramdı.
Bugün ise ekmek 200 gram.
Asgari ücret ise 1603 TL.
Ekmeğin fiyatı ise 1.25. Yani bir asgari ücretli parasının tamamını ekmeğe yatırsa toplam 1.282 ekmek alabiliyor.
Doğal olarak bir havuz seyircisi ve AKP seçmeni “Ohooo eskiden asgari ücretle 652 ekmek alabiliyorduk şimdi neredeyse iki katını alıyoruz” şeklindeki çarpıtmaya kanması normaldir.
Ve bu kanaati rezil olma pahasına sosyal medyada haykırabiliyor ne yazık ki!
Bakın yıllara göre asgari ücret ile ekmek gramajlı fiyatları karşılaştırması şöyle:
Tabloda bu sene yok. Onu da biz verelim:
Bugünkü asgari ücretli 854 ekmek alabiliyor.
Yani rakam iki katı filan değil.
Kaldı ki, piyasalara “zam yapmayacaksınız” şeklinde yapılan baskıyı herkes biliyor.
Daha ne zamana kadar sürer bilemiyoruz ama iktidar artık resmi rakamlarla oynamayı da bir politika haline getirdi.
Neredeyse doğru olarak açıkladığı hiçbir rakam kalmadı.
Eskiden bir resmi tarih vardı bir de alternatif tarih.
Devletin kendi öğrettiği ve kabul ettiği tarih ile gerçekler arasındaki açılan makas AKP iktidarını doğurmuştu.
Şimdi ise iktidar sadece 15 Temmuz gibi suni tarihler inşa etmekle kalmıyor, her şeyin gerçek olmayan resmisini inşa ediyor.
En tehlikelisi de bu.
Açıkladıkları büyüme rakamları gerçeği yansıtmıyor. Enflasyon oranları doğru değil.
Döviz kurunun gerçeklikle ilgisi olmadığını en iyi vatandaş biliyor.
Ama buna inanmaya hazır bir yüzde 50’lik kitle olduğunun da farkındalar.
Bu sebeple her şeyin sahtesinin üzerine bir iktidar kurup öyle devam etmeyi düşünüyorlar ama emin olun bu sonsuza kadar sürmeyecek hatta tam tersi bir netice doğuracaktır.
Korkarım ki bu iktidar gittikten sonra on yıllar boyu halk dindar, muhafazakâr bir siyaset görmeyecek.
Şu basit mantığı yürütmekten aciz olduğumuz için bu karanlık ve sahte çağ sürüyor:
İnsanların ekmeğiyle oynamakta zerre miktar tereddüt etmeyenler elbette ki ekmeğin fiyatıyla oynamaktan geri durmayacaktır!
Bakın şu video çok yakın bir tarihte çekildi:
Görüntüler son derece açık ve şüpheye mahal bırakmayacak derecede tuhaf.
Milyonların gözü önünde piyango çekilişinde bile entrika var oyun var.
Yine basit bir mantık yürüterek soralım:
Amorti rakamında bile hile yapanlar seçimlerde neler yapmaz?
[Naci Karadağ] 24.12.2018 [TR724]
“Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey… Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu. Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Geçtiğimiz gün CHP milletvekili Mahmut Tanal kararı kamuoyunun takdirine bıraktığını söyleyerek şu görseli paylaştı:
Bu paylaşımın altına üşüşen troller ve iktidar yandaşları klasik hakaretlerini yağdırırken bir kişi de şöyle bir şey dedi:
2002’de asgari ücret ile (163 TL) 815 ekmek alınıyorken, bugün asgari ücret ile (1.603 TL) 1240 ekmek alınabiliyor!
Aslında tipik bir havuz medyasına maruz kalan vatandaş tepkisiydi bu ve bu notu yazan arkadaşın havuzun şu haberinden etkilendiği açıktı:
Elbette gerçekler böyle değil.
Şu lafı hatırlayacaksınız:
Rakamlar yalan söylemez ama yalancılar rakamları iyi kullanırlar!
Şu haberi hatırlıyorsunuzdur eminim:
Ekmeğe yapılan gizli zammı böyle sunmak dünyada başka hangi medyanın aklına gelir bilemiyorum:
Görüldüğü üzere, ekmeğe zam gelmiyor, ekmek hafifliyor!
Şimdi gerçekler…
Yıl 2002, evet asgari ücret 163 milyondur. Bugünün parasıyla 163 TL. Ekmek ise bugünün parasıyla 25 kuruş.
Asgari ücret ile 625 ekmek alabiliyorduk.
Fakat gramajı bugünkünden yüzde 50 fazla, yani 300 gramdı.
Bugün ise ekmek 200 gram.
Asgari ücret ise 1603 TL.
Ekmeğin fiyatı ise 1.25. Yani bir asgari ücretli parasının tamamını ekmeğe yatırsa toplam 1.282 ekmek alabiliyor.
Doğal olarak bir havuz seyircisi ve AKP seçmeni “Ohooo eskiden asgari ücretle 652 ekmek alabiliyorduk şimdi neredeyse iki katını alıyoruz” şeklindeki çarpıtmaya kanması normaldir.
Ve bu kanaati rezil olma pahasına sosyal medyada haykırabiliyor ne yazık ki!
Bakın yıllara göre asgari ücret ile ekmek gramajlı fiyatları karşılaştırması şöyle:
Tabloda bu sene yok. Onu da biz verelim:
Bugünkü asgari ücretli 854 ekmek alabiliyor.
Yani rakam iki katı filan değil.
Kaldı ki, piyasalara “zam yapmayacaksınız” şeklinde yapılan baskıyı herkes biliyor.
Daha ne zamana kadar sürer bilemiyoruz ama iktidar artık resmi rakamlarla oynamayı da bir politika haline getirdi.
Neredeyse doğru olarak açıkladığı hiçbir rakam kalmadı.
Eskiden bir resmi tarih vardı bir de alternatif tarih.
Devletin kendi öğrettiği ve kabul ettiği tarih ile gerçekler arasındaki açılan makas AKP iktidarını doğurmuştu.
Şimdi ise iktidar sadece 15 Temmuz gibi suni tarihler inşa etmekle kalmıyor, her şeyin gerçek olmayan resmisini inşa ediyor.
En tehlikelisi de bu.
Açıkladıkları büyüme rakamları gerçeği yansıtmıyor. Enflasyon oranları doğru değil.
Döviz kurunun gerçeklikle ilgisi olmadığını en iyi vatandaş biliyor.
Ama buna inanmaya hazır bir yüzde 50’lik kitle olduğunun da farkındalar.
Bu sebeple her şeyin sahtesinin üzerine bir iktidar kurup öyle devam etmeyi düşünüyorlar ama emin olun bu sonsuza kadar sürmeyecek hatta tam tersi bir netice doğuracaktır.
Korkarım ki bu iktidar gittikten sonra on yıllar boyu halk dindar, muhafazakâr bir siyaset görmeyecek.
Şu basit mantığı yürütmekten aciz olduğumuz için bu karanlık ve sahte çağ sürüyor:
İnsanların ekmeğiyle oynamakta zerre miktar tereddüt etmeyenler elbette ki ekmeğin fiyatıyla oynamaktan geri durmayacaktır!
Bakın şu video çok yakın bir tarihte çekildi:
Görüntüler son derece açık ve şüpheye mahal bırakmayacak derecede tuhaf.
Milyonların gözü önünde piyango çekilişinde bile entrika var oyun var.
Yine basit bir mantık yürüterek soralım:
Amorti rakamında bile hile yapanlar seçimlerde neler yapmaz?
[Naci Karadağ] 24.12.2018 [TR724]
PSV ve Ajax’tan gol sağanağı [Hasan Cücük]
Bir zamanlar Avrupa’nın önde gelen kulüplerinin yıldız tedarikçisi olan Hollanda futbolu son yıllarda büründüğü sessizlikten çıkmanın yollarını arıyor. Uzun bir aradan sonra iki yıl önce UEFA Avrupa Ligi’nde finale bir Hollanda takımını görmek mümkün olmuştu. Bu takım Ajax’tı. Bu yıl ise Ajax 13 yıl aradan sonra Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkmayı başardı. Ligde ise sıradan ama enteresan bir durum var. PSV – Ajax zirve mücadelesi hem heyecanla hem de ilginç bir şekilde devam ediyor.
Hollanda liginin geçmişi 1888 yılına kadar uzanıyor. İngiltere ile birlikte Avrupa’da en eski liglerden biri olan Hollanda Ligi, profesyonel olarak Eredivisie adıyla 1956’da start aldı. Şampiyonluk yarışı Ajax ile PSV Eindhoven arasında geçti. Bu ikiliye zaman zaman Feyenoord eşlik etti. Ajax’ın 33 şampiyonluğuna karşılık PSV 24, Feyenoord ise 15 kez mutlu sona ulaştı. Bugün amatör kümede oynayan HVV Den Haag ise 10 kez şampiyon oldu.
Geçen sezon şampiyonun adı PSV olurken, bu sezon da yarış yine Ajax – PSV arasında geçiyor. Ligin ilk devresini PSV 48 puanla lider tamamlarken takipçisi Ajax’ın 46 puanı var. PSV, tam 15 haftadır liderlik koltuğunda oturuyor. Takipçisi Ajax henüz liderlikle tanışmadı. İki hafta liderlik koltuğunu emanet alan takım ise AZ Alkmaar oldu. Ligin 3. haftasından itibaren liderliği ele geçiren PSV, rakiplerine emaneti teslim etmedi.
İki takım arasında yarışın ilginç yönü ise attıkları ve yedikleri gol sayısının aynı olması. 17 maç sonunda her iki takım da 60 gol atıp, kalesinde 8 gol gördü. Avrupa’nın önde gelen liglerinde 10 golün altında gol yiyen çok az sayıdaki takımlardan ikisi Ajax ve PSV oldu. Diğer üç takım ise; Liverpool, Juventus ve Başakşehir. Rakiplerine gol olup yağan Ajax ve PSV, attıkları kadar defanslarını da sağlama almayı bildiler. Bu iki takımdan sonra en çok gol atan 36 golle 10. sıradaki Heerenveen oldu. Ligin 3. büyüğü olan Feyenoord, ancak takipçisi olduğu PSV ve Ajax’ın yarısından biraz fazla gol attı.
Ligin ilk devresinde oynadığı 17 maçın 16’sında sahadan 3 puanla ayrılan PSV, tek yenilgisini 2-1’lik skorla deplasmanda Feyenoord karşısında aldı. Şampiyonluk yarışındaki en önemli rakibi Ajax’ı sahasında 3-0 gibi farklı bir skorla geçmesini bildi. İlk devrede PSV en farklı skoru deplasmanda 7-0 kazandığı Den Haag karşısında aldı. 3 maçta ise 6 gol atmayı başardı. PSV’nin 60 golünün 14’ünün altında Luuk de Jong’un imzası var. Meksikalı Hirving Lozano ise attığı 10 golle ligin ilk devresine damga vuran isimlerden biri oldu. Ligde fırtına gibi esen PSV, Şampiyonlar Ligi’nde ise hüsran yaşadı. Barcelona, Tottenham ve İnter gibi güçlü takımların yer aldığı ‘ölüm grubu’na düşen PSV, topladığı 2 puanla grup sonuncusu oldu.
Sezona Heracles beraberliği ile başlayan Ajax, ilerleyen haftalarda yoluna sorunsuz devam etti. 17 hafta sonunda sahadan 15 kez galip ayrılan Ajax, tek yenilgisini şampiyonluk yolundaki bir numaralı rakibi PSV karşısında aldı. İlk devre en farklı galibiyeti De Graafschap’i 8-0 yenerek alan Ajax, deplasmanda ise Excelsior’u 7-1 yenme başarısını gösterdi. Üç maçta ise sahadan 5 gol atarak ayrıldı. Ajax’ın gol yükünde 10’ar golle Hakim Ziyech ve Dusan Tadic öne çıkıyor. Hollanda futbolunun golcülerinden olan 35 yaşındaki Klaas-Jan Huntelaar ise 8 golle Ajax’ın 60 golüne katkı yaptı. Ligde PSV ile nefes kesen bir şampiyonluk yarışı veren Ajax, Şampiyonlar Ligi’nde ise 13 yıl aradan sonra gruptan çıkmayı başardı. Gruplarda yenilgi yüzü görmeyen Ajax topladığı 12 puanla Bayern Münih’in ardından grupta ikinci oldu.
Attıkları ve yedikleri gol sayısı aynı olan Ajax ve PSV devrenin son maçında sahadan aynı skorlarla ayrıldı. PSV sahasında AZ Alkmaar’ı, Ajax ise deplasmanda Utrecht’i 3-1’lik skorla geçip haftayı 3 puanla kapattı. Sezon sonu şampiyonun kim olacağı kadar, her iki takımın attığı ve yediği gol istatistiğinin nasıl olacağı da merak ediliyor. 17 haftada rakip fileleri 60 kez sarsan PSV ve Ajax kadar gol atan Avrupa’da başka takımlar bulunmuyor.
[Hasan Cücük] 24.12.2018 [TR724]
Hollanda liginin geçmişi 1888 yılına kadar uzanıyor. İngiltere ile birlikte Avrupa’da en eski liglerden biri olan Hollanda Ligi, profesyonel olarak Eredivisie adıyla 1956’da start aldı. Şampiyonluk yarışı Ajax ile PSV Eindhoven arasında geçti. Bu ikiliye zaman zaman Feyenoord eşlik etti. Ajax’ın 33 şampiyonluğuna karşılık PSV 24, Feyenoord ise 15 kez mutlu sona ulaştı. Bugün amatör kümede oynayan HVV Den Haag ise 10 kez şampiyon oldu.
Geçen sezon şampiyonun adı PSV olurken, bu sezon da yarış yine Ajax – PSV arasında geçiyor. Ligin ilk devresini PSV 48 puanla lider tamamlarken takipçisi Ajax’ın 46 puanı var. PSV, tam 15 haftadır liderlik koltuğunda oturuyor. Takipçisi Ajax henüz liderlikle tanışmadı. İki hafta liderlik koltuğunu emanet alan takım ise AZ Alkmaar oldu. Ligin 3. haftasından itibaren liderliği ele geçiren PSV, rakiplerine emaneti teslim etmedi.
İki takım arasında yarışın ilginç yönü ise attıkları ve yedikleri gol sayısının aynı olması. 17 maç sonunda her iki takım da 60 gol atıp, kalesinde 8 gol gördü. Avrupa’nın önde gelen liglerinde 10 golün altında gol yiyen çok az sayıdaki takımlardan ikisi Ajax ve PSV oldu. Diğer üç takım ise; Liverpool, Juventus ve Başakşehir. Rakiplerine gol olup yağan Ajax ve PSV, attıkları kadar defanslarını da sağlama almayı bildiler. Bu iki takımdan sonra en çok gol atan 36 golle 10. sıradaki Heerenveen oldu. Ligin 3. büyüğü olan Feyenoord, ancak takipçisi olduğu PSV ve Ajax’ın yarısından biraz fazla gol attı.
Ligin ilk devresinde oynadığı 17 maçın 16’sında sahadan 3 puanla ayrılan PSV, tek yenilgisini 2-1’lik skorla deplasmanda Feyenoord karşısında aldı. Şampiyonluk yarışındaki en önemli rakibi Ajax’ı sahasında 3-0 gibi farklı bir skorla geçmesini bildi. İlk devrede PSV en farklı skoru deplasmanda 7-0 kazandığı Den Haag karşısında aldı. 3 maçta ise 6 gol atmayı başardı. PSV’nin 60 golünün 14’ünün altında Luuk de Jong’un imzası var. Meksikalı Hirving Lozano ise attığı 10 golle ligin ilk devresine damga vuran isimlerden biri oldu. Ligde fırtına gibi esen PSV, Şampiyonlar Ligi’nde ise hüsran yaşadı. Barcelona, Tottenham ve İnter gibi güçlü takımların yer aldığı ‘ölüm grubu’na düşen PSV, topladığı 2 puanla grup sonuncusu oldu.
Sezona Heracles beraberliği ile başlayan Ajax, ilerleyen haftalarda yoluna sorunsuz devam etti. 17 hafta sonunda sahadan 15 kez galip ayrılan Ajax, tek yenilgisini şampiyonluk yolundaki bir numaralı rakibi PSV karşısında aldı. İlk devre en farklı galibiyeti De Graafschap’i 8-0 yenerek alan Ajax, deplasmanda ise Excelsior’u 7-1 yenme başarısını gösterdi. Üç maçta ise sahadan 5 gol atarak ayrıldı. Ajax’ın gol yükünde 10’ar golle Hakim Ziyech ve Dusan Tadic öne çıkıyor. Hollanda futbolunun golcülerinden olan 35 yaşındaki Klaas-Jan Huntelaar ise 8 golle Ajax’ın 60 golüne katkı yaptı. Ligde PSV ile nefes kesen bir şampiyonluk yarışı veren Ajax, Şampiyonlar Ligi’nde ise 13 yıl aradan sonra gruptan çıkmayı başardı. Gruplarda yenilgi yüzü görmeyen Ajax topladığı 12 puanla Bayern Münih’in ardından grupta ikinci oldu.
Attıkları ve yedikleri gol sayısı aynı olan Ajax ve PSV devrenin son maçında sahadan aynı skorlarla ayrıldı. PSV sahasında AZ Alkmaar’ı, Ajax ise deplasmanda Utrecht’i 3-1’lik skorla geçip haftayı 3 puanla kapattı. Sezon sonu şampiyonun kim olacağı kadar, her iki takımın attığı ve yediği gol istatistiğinin nasıl olacağı da merak ediliyor. 17 haftada rakip fileleri 60 kez sarsan PSV ve Ajax kadar gol atan Avrupa’da başka takımlar bulunmuyor.
[Hasan Cücük] 24.12.2018 [TR724]
Yolda çevirme var [Hakan Zafer]
Dini düşüncenin oluşumuna dair klasik teorilerin öne sürdüğü bir “ihtiyaç” güdüsü var; Etrafı güç yetiremedikleriyle kuşatılmış insanın, daha güçlüyü zihninde oluşturup(!) ona sığınması. Güç yetmezliğinden hareket edecek olursak, ihtiyaç bittiğinde inancın kaybolması veya etkisizleşmesi söz konusu olur. İşin ilginci ”acziyet” kavramı, kulluğun da dayandığı temeldir. Ancak, özelde İslam, kendini zavallı hissedenlerin zihnî ürünü olamayacağı gibi, acziyet de çevre faktörlere göre değil, bizzat yaratıcıya kıyasladır. Devam ettirdiğimizde, ne kadar güçlü olursa olsun, hiç acze düşmemiş bir insandan bahsedemeyiz. Bu açıdan din, fakir uyuşturan bir toz değildir ama illa uyuşturacağım derseniz, yozlaştırılmış dini söylem gibisi de zor bulunur. Hem sadece fakiri değil, zengini de uyuşturur. Tozun bir de yan etkisi var; Uyuşukluk alışkanlık yapınca, kişinin kendini her uyuşturanı dinî zannederek, dinden olmayanları “ne de olsa uyuşturuyor” diye diye din hanesine saydırması. Maalesef bu esna, dinin gurbetidir.
İhtiyaç durumu ile bilgi arasında yakın bir bağ var.
İslam inancında bilginin kaynağı, Allah’tır. Üstelik kendini redde bahane olarak kullansa bile insana bilgi yolunu tıkamaz. İhtiyaç teorilerinde iddia edildiği gibi, insan, evvelce onu tanrı arayışına iten ihtiyaçlarını, edindiği bilgi ve teknik marifetiyle kendi eliyle körlediğini düşünmeye ve daha az ihtiyacının kaldığı bir varlığa hayatında yer vermemeye ya da en hafif şekliyle ilgi duymadan yok saymaya başlamış olsa bile.
Ben, “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?” diyen Furkan Suresinin son ayetini böyle anlıyorum. Varlığı anlamlı kılan, onun var edene olan ihtiyacını bilmektir.
*****
Terör olaylarının yükselişe geçtiği yıllarda yolcunuz var ve özel aracıyla yola gidecekse dikkatli olması için şöyle bir uyarıda bulunulurdu; “Yola bak, karşı şeritten gelen varsa devam et, uzun süre gelen olmaz, yol boş kalırsa hemen geri dön, eşkıya ileride yolu kesmiş olabilir.”
Hakikat, yolu en çok kesilen şehirdir. Peşine düşüp yoluna giden de benzer dikkatle ilerlerse, hakikat üstünde eşkıyalık yapanlardan kurtulabilir.
Bu arayış erbabı için en önemli potansiyel, kabul etmemedir. Bizi diğer varlıklardan ayrı tutan da bu potansiyeldir. Gün gelir yollar tıkanırsa ince çizgi, gerçek uğruna verilen emektir. Bu emek, çoğu zaman yalanı hakikat yerine koymayı reddetmektir.
Yolun neresinde ne bulunduğu değil, arayışın kendisidir esas olan. Hakikatin vaadi, sadece sonda değil, aynı zamanda esnada buldurmaktır. Hem, gerçeğin peşini bırakmamanın ve yolunda bulduklarının gereğini yerine getirmenin en önemli nedeni, bilginin ilk kaynağına olan saygıdır. Bu saygının rağmına kimin hatırı olursa olsun, kişiyi hakikate küstürüp, yolunda bulduğu emarelerden vazgeçirmemelidir.
Hz. Peygamber’in (sav) çok sevdiğim bir duası var; “Allah’ım bana eşyanın hakikatini göster”. Bulduran, hakikatin önüne gerilen sahte perdeler ve peşine düşeni yoldan döndürene rağmen bu isteği yitirmemektir ama bu istek başlı başına bir bulmadır.
[Hakan Zafer] 24.12.2018 [TR724]
İhtiyaç durumu ile bilgi arasında yakın bir bağ var.
İslam inancında bilginin kaynağı, Allah’tır. Üstelik kendini redde bahane olarak kullansa bile insana bilgi yolunu tıkamaz. İhtiyaç teorilerinde iddia edildiği gibi, insan, evvelce onu tanrı arayışına iten ihtiyaçlarını, edindiği bilgi ve teknik marifetiyle kendi eliyle körlediğini düşünmeye ve daha az ihtiyacının kaldığı bir varlığa hayatında yer vermemeye ya da en hafif şekliyle ilgi duymadan yok saymaya başlamış olsa bile.
Ben, “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?” diyen Furkan Suresinin son ayetini böyle anlıyorum. Varlığı anlamlı kılan, onun var edene olan ihtiyacını bilmektir.
*****
Terör olaylarının yükselişe geçtiği yıllarda yolcunuz var ve özel aracıyla yola gidecekse dikkatli olması için şöyle bir uyarıda bulunulurdu; “Yola bak, karşı şeritten gelen varsa devam et, uzun süre gelen olmaz, yol boş kalırsa hemen geri dön, eşkıya ileride yolu kesmiş olabilir.”
Hakikat, yolu en çok kesilen şehirdir. Peşine düşüp yoluna giden de benzer dikkatle ilerlerse, hakikat üstünde eşkıyalık yapanlardan kurtulabilir.
Bu arayış erbabı için en önemli potansiyel, kabul etmemedir. Bizi diğer varlıklardan ayrı tutan da bu potansiyeldir. Gün gelir yollar tıkanırsa ince çizgi, gerçek uğruna verilen emektir. Bu emek, çoğu zaman yalanı hakikat yerine koymayı reddetmektir.
Yolun neresinde ne bulunduğu değil, arayışın kendisidir esas olan. Hakikatin vaadi, sadece sonda değil, aynı zamanda esnada buldurmaktır. Hem, gerçeğin peşini bırakmamanın ve yolunda bulduklarının gereğini yerine getirmenin en önemli nedeni, bilginin ilk kaynağına olan saygıdır. Bu saygının rağmına kimin hatırı olursa olsun, kişiyi hakikate küstürüp, yolunda bulduğu emarelerden vazgeçirmemelidir.
Hz. Peygamber’in (sav) çok sevdiğim bir duası var; “Allah’ım bana eşyanın hakikatini göster”. Bulduran, hakikatin önüne gerilen sahte perdeler ve peşine düşeni yoldan döndürene rağmen bu isteği yitirmemektir ama bu istek başlı başına bir bulmadır.
[Hakan Zafer] 24.12.2018 [TR724]
Maksim ölmedi, ‘Adliye’de yaşıyor! [Bülent Korucu]
Neon ışıklarla aydınlatılan adliye binaları sizin de dikkatinizi çekiyor mu? Gazinocular Kralı Fahrettin Aslan’ı kıskandıracak bir güzellik(!). Birazdan Zeki Müren salıncakla inecek ya da Bülent Ersoy rüküş tuvaletiyle arz-ı endam edecek diye bekliyor insan. Şarkıcı kaprisleri ve kulis itiş kakışlarını üzerine koyarak haber yapan magazin basınını da gözlerimiz aramıyor değil. O efsane gazino afişlerini hayal edin. Emel Sayın’ın yerine Danıştay Başkanı Zerrin Güngör’ü koyun; Bülent Ersoy’la Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’i yer değiştirin. Zeki Müren’in salıncağına Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Sadi Güven’i oturtun. Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan için karar veremedim, Behiye Aksoy mu, Gönül Yazar mı olsun? Assolistlerimiz şarkı-türkü sözlerini de doğal olarak dönemin ruhuna göre yorumlasın.
“Bizde adet böyledir, çirkini söyletir güzeli ağlatırlar” türküsünü Yargıtay Başkanı Cirit şöyle uyarlayabilir: bizde adet böyledir, küçük hırsızı yakalar büyüğü alkışlarlar…
Danıştay Başkanı Güngör’e madem Emel Sayın dedik, Mavi Boncuk’u söylemesi münasiptir: “onda bunda şundadır; Aksaray kimdeyse benim gönlüm ondadır…”
YSK Başkanı Güven, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la birlikte Zeki Müren’in “gitme sana muhtacım” parçasını seslendirebilir.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Arslan: “söyleme bilmesinler hukukun bittiğini, neden bizi bırakıp terkedip gittiğini” eseriyle Gönül Yazar’ın boşluğunu doldurabilir. “Enginde yavaş yavaş, ülkenin ışığı söndü” ya da “kimseye etmem şikayet ağlarım hukukun haline” parçalarıyla da Behiye Aksoy nostaljisi yapabilir.
Taksim- Maksim rekabetinde komedyenler de yer alırdı; Ateş Böcekleri ya da Nokta ile virgül, Müjdat Gezen gibi isimler afişlerde yer bulurdu. Birebir eşleşme şart değil ama onlar daha çok siyasi kadrodan çıkardı. Meclis Başkanı Binali Yıldırım performansıyla assolisdin hemen altını hak ediyor. “Yaşlı kadınlara para veriyoruz, dul erkeklerin yüzüne bakmıyorlar. Dolayısıyla sosyal devletin de ölçüsünü, ayarını yerinde tutmakta fayda var…” onun incilerinden. Ama benim favorim Tarım ve Hayvancılık Bakanı Bekir Pakdemirli. Bakan’ın son günlerdeki gaflarından biri şöyle: “’Saman, buğday ithal ettiniz’ diyorlar, paramız var ki ithalat yapıyoruz.” Hakkını yemeyelim “Et alırken kasaba, hastalıklı olup olmadığını muhakkak sorun” vecizesinin müellifi önceki bakan Ahmet Fakıbaba da az komik değildi. İmar barışından yararlanınca kaçak oteli olduğu ortaya çıkan Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, “büyük avantajdı niye kaçırayım” sözleriyle gülünçlük yaptı ancak güldürmeyi başaramadı. Erdoğan’a sayısız defa ‘hırsız’ dedikten sonra kanatlarının altına sığınan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, bu çelişki sorulduğunda meseleyi CHP’ye bağlayarak komedinin sınırlarını zorladı. Bazı komiklik girişimleri iğrenç oluyor ya işte öyle bir şey!
Yazı bittikten sonra “gazino olurda Nesrin Topkapı olmaz mı, o nerede?” diye soran adliye mensupları hep bir ağızdan söylesin “biz biz hepimis”…
[Bülent Korucu] 24.12.2018 [TR724]
“Bizde adet böyledir, çirkini söyletir güzeli ağlatırlar” türküsünü Yargıtay Başkanı Cirit şöyle uyarlayabilir: bizde adet böyledir, küçük hırsızı yakalar büyüğü alkışlarlar…
Danıştay Başkanı Güngör’e madem Emel Sayın dedik, Mavi Boncuk’u söylemesi münasiptir: “onda bunda şundadır; Aksaray kimdeyse benim gönlüm ondadır…”
YSK Başkanı Güven, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la birlikte Zeki Müren’in “gitme sana muhtacım” parçasını seslendirebilir.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Arslan: “söyleme bilmesinler hukukun bittiğini, neden bizi bırakıp terkedip gittiğini” eseriyle Gönül Yazar’ın boşluğunu doldurabilir. “Enginde yavaş yavaş, ülkenin ışığı söndü” ya da “kimseye etmem şikayet ağlarım hukukun haline” parçalarıyla da Behiye Aksoy nostaljisi yapabilir.
Taksim- Maksim rekabetinde komedyenler de yer alırdı; Ateş Böcekleri ya da Nokta ile virgül, Müjdat Gezen gibi isimler afişlerde yer bulurdu. Birebir eşleşme şart değil ama onlar daha çok siyasi kadrodan çıkardı. Meclis Başkanı Binali Yıldırım performansıyla assolisdin hemen altını hak ediyor. “Yaşlı kadınlara para veriyoruz, dul erkeklerin yüzüne bakmıyorlar. Dolayısıyla sosyal devletin de ölçüsünü, ayarını yerinde tutmakta fayda var…” onun incilerinden. Ama benim favorim Tarım ve Hayvancılık Bakanı Bekir Pakdemirli. Bakan’ın son günlerdeki gaflarından biri şöyle: “’Saman, buğday ithal ettiniz’ diyorlar, paramız var ki ithalat yapıyoruz.” Hakkını yemeyelim “Et alırken kasaba, hastalıklı olup olmadığını muhakkak sorun” vecizesinin müellifi önceki bakan Ahmet Fakıbaba da az komik değildi. İmar barışından yararlanınca kaçak oteli olduğu ortaya çıkan Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, “büyük avantajdı niye kaçırayım” sözleriyle gülünçlük yaptı ancak güldürmeyi başaramadı. Erdoğan’a sayısız defa ‘hırsız’ dedikten sonra kanatlarının altına sığınan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, bu çelişki sorulduğunda meseleyi CHP’ye bağlayarak komedinin sınırlarını zorladı. Bazı komiklik girişimleri iğrenç oluyor ya işte öyle bir şey!
Yazı bittikten sonra “gazino olurda Nesrin Topkapı olmaz mı, o nerede?” diye soran adliye mensupları hep bir ağızdan söylesin “biz biz hepimis”…
[Bülent Korucu] 24.12.2018 [TR724]
Din insan içindir yoksa insan din için değildir (MASLAHAT-2) [Ahmet Kurucan]
Geçen hafta başlamış olduğum maslahat yazısına kaldığım yerden devam ediyorum.
İkincisi; usulde içtihadın da gerekçesi olarak sunulan “olayların sınırsız, nassların sınırlı olması” vakıasıdır. Şöyle ki 610-632 yılları arasında yaşayan nüzul toplumunun somut gerçeklikleri içinde varlık sahnesine çıkan İslam ve onun müntesipleri olan Müslümanlar, ilerleyen dönemlerde gerek çok yavaş da olsa değişen ve gelişen sosyal ortam gerekse farklı coğrafya ve kültür atmosferinde karşılaşılan hükmü bilinmeyen, nasıl davranılacağı konusunda karar alınması gereken olaylarla karşılaşıyor. Takdir edersiniz ki bu yeni durum Kur’an’ın nüzul ve Hz. Peygamber’in hayatta olduğu zaman hiçbir şekilde sorun değildi. Hayat kendi tabii akışı içinde devam ediyor, Peygamber Efendimiz (sas) müdahale etmesi gerekiyorsa ediyor, yaptığı müdahale Allah’ın muradına aykırı ise ayet nazil oluyordu. Ama ya şimdi? Şimdi bu büyük bir sorundu. Zira Kur’an vahyi son bulmuş, Hz. Peygamber de irtihal-i dâr-ı bekâ buyurmuştu.
İşte tam da bu noktada Müslümanlar genel ilke ve prensiplere aykırı olmamak kaydıyla hayatın tabii akışı içine kendini salarak sorunlarına cevap buluyor ve yaşamaya devam ediyordu. Ama bir taraftan da içi içini kemiriyor ve verdikleri bu kararın ne kadar Kur’an’a ve Hz. Peygamber örnekliğine muvafık olduğunu düşünüyordu. Onun için örnekliği olmayan hadiseler ekseninde verdikleri hükümleri/kararları Kur’an’a ve hadislere sunma/arz etme ve ondan onay alma ihtiyacı hissettiler. İki kap arasına giren ve artık mushaf/kitap haline gelen Kur’an ile hadisler -dikkatinizi çekerim sünnet demiyorum- ilk elden müracaat kaynağı oldu. Fakat bunun da mutlaka ama mutlaka bir metodoloji eşliğinde yapılması gerekiyordu. İşte icma, kıyas, maslahat, istihsan, istishab, örf ve âdet, bizden önceki şeriatler, Medine ehlinin ameli gibi şeyler hüküm istinbatı (çıkarımı) esnasında üretilen usuller oldu. Kurucu imamlar döneminde bunlardan bazılarının adları bile yoktu. Tabii ki bu usuller sabahtan akşama gelişmedi. Belli bir müddet ve süre içinde, haklarında helal mi-haram mı, caiz mi-değil mi diye hüküm aranan hadiseler bu gelişimde belirleyici ve etkileyici oldu. Coğrafyanın ve tarihin bu çerçevede inkâr olunamayacak rolleri oldu. Sonraları ekolleşen/mezhepleşen düşünceler ve üretmiş oldukları beşerî bilgilerin tamamı bunun örneklerini teşkil eder. Hatta hüküm istinbatında bahsi geçen metodolojilere müracaat sıralaması bile başlı başına bu tespiti destekleyen ve temellendiren bir unsur olarak orada durmaktadır.
Sözün geldiği bu aşamada maslahat ve maslahat düşüncesinin ortaya çıkışında çok önemli role sahip “Kur’an ve hadislerin kıyamete kadar gelecek bütün hadiselere yeterli olacağı” düşüncesi üzerinde biraz daha itâle-i kelamda bulunmak isterim. Bu düşüncenin sistemleşmesi ve yaygınlık kazanması hiç şüphesiz İ. Şafii ile olmuştur. Sahabe-i kiram başta olmak üzere tabiin döneminde bazılarında gördüğümüz bu düşünce artık kitap haline gelmiş olan beyanın yani Kur’an’ın ve hadislerin vaki ve muhtemel her türlü soruna sarahat ile olmasa bile delalet veya işaret ile cevap vereceği üzerine kuruludur. Nitekim klasik fıkıh usulündeki özellikle lafzın manaya delaleti açısından geliştirilen usuller ve yapılan taksimler/tasnifler hep bu anlayışın delili ve örneğidir. Mesela; Arapça dilindeki vaz’ı itibariyle yani manaya delaleti açısından lafız hass, amm, müşterek ve cemi münekker diye tasnif edilir. Lafzın açıklık ve kapalılık bağlamında manayı göstermesi açısından ise ikili tasnife tabii tutulur. Açıklık itibariyle; zahir, nass, müfesser ve muhkem, kapalılık itibariyle hafi, müşkil, mücmel ve müteşabih diye ayrılır. Bunların ef’ali mükellefin noktasında hükme tesirleri vardır. “Zahir ile amel etmek vaciptir” denir söz gelimi. Hüküm ifade etmesi itibariyle ise lafızlar emir ve nehy diye ikiye ayrılır. Her neyse, mevzumuz lafzın manaya delaleti değil. Makasıd ve maslahat ekseninde lafzın yerini göstermekle alakalı bir fikir vermektir.
Aslında buradaki zihniyet alabildiğine nettir; her şey aslı itibariyle olmasa da faslı itibariyle kitaplaşmış, sahifelere dökülmüş ve el-kitap ya da mushaf adını almış olan Kur’an ve hadislerde vardır. Bize düşen bir yerlerde saklı duran o hükümleri bulup çıkartmaktır. Kıyas bu bağlamda akla gelen ve İ.Şafii’nin sıklıkla uyguladığı usuldür. Hatta ona göre kıyas içtihatla eş değerdir. Şu söz İ. Şafii’nin: “Haber ve kıyas’a dayanmaksızın görüş beyan etmek Allah’ın kitabı ve Resulünün sünnetine dayanarak sert ettiğim delillere göre caiz olmadığı gibi kıyasa göre de caiz değildir.” (er-Risale, s, 279) İ. Şafii’nin haber dediği Kur’an ve hadistir. Ve yine ona göre hadis vahyin ayrılmaz bir parçasıdır. Kendisine “Nâsiru’l hadis” dedirten de bu yaklaşımıdır. Kıyas-ı içtihadî denilen bu usule göre hükmünü Kur’an veya hadiste yani Hz. Peygamber pratiğinde bulan bir asıl, o aslın hükmü, yeni zuhur eden hükmü bilinmeyen mesele ve bu ikisi arasındaki ortak illet, benzerlik noktası. İşte asıl ve aslın hükmü var, aradaki benzerlik de tamamsa aslın hükmü fer’e geçer.
İ. Şafi’ye göre maslahat, istihsan, istishab, örf ve adet ve benzerleri içinde kıyas birinci sırada yer alır. Hatta İ. Şafii kıyası o kadar öne çıkarır ki zaman zaman diğer usulleri ret ettiğini, bunların Kur’an, sünnet, icma ve kıyas karşısında bir değerinin olmadığını açıkça belirtir. İ.Şafi’ye göre icma sahabenin üzerinde ittifak ettiği görüşlerdir.
İ.Şafii’nin düşünce dünyası içine girerseniz bu çok sıradan bir sonuçtur. Zira belirttiğimiz gibi onun düşünce dünyasının merkezinde Kuran ve hadis’in her şeye yeteceği yer almaktadır. Kıyas bunu keşf etmenin adıdır. Dolayısıyla kıyasın cevap vermediği hadiselerde maslahata veya istihsan’a müracat edilmesi Allah ve Resulünün hükmünü terk etme olarak nitelendirilir. Ehli hadis ekolünün temelini oluşturan bu düşünce için İ. Şafi, el-Umm adlı dev eserinde “Kitabu ibtali’l İstihsan” diye bir bölüm ayırmış ve ayet ve hadisler yanında başka şeylere itibar edilmemesi gerektiğini söylemiştir. Hele istihsan için söylediği şeyler oldukça serttir. O istihsanı “zevke göre fetva vermek ve keyfi bir tutum olarak nitelendirmiştir.” (er-Risale, s,274) Der ki İ.Şafii: “Haberleri (yani nass’ı Kur’an ve hadisi) bilen ve onlara kıyas yapmaya aklı eren istihsana göre fetva vermez.” (er-Risale, s,273)
Fakat aynı İ.Şafii kıyasın yetersiz kaldığı hadiselerde adını böyle koymasa da maslahat başta diğer usullere dayanarak görüşler beyan etmiştir. Şöyle demek daha doğru olur sanırım; etmek zorunda kalmıştır. Şuf’a hakkının kullanım süresini üç gün ile sınırlandırması, mehrin teslim süresi için gün tayin etmesi ve “böyle uygun görüyorum” demesi bu bağlamda verilen iki örnektir mesela.
Evet, hayat kendi yatağında akan su gibidir ve işte bu nehirdeki su yani hayat bunu ona zorlamıştır. Zira hayat boşluk kaldırmaz. O boşluğu siz fark ettiğiniz anda doldurmazsanız gelir birisi doldurur. Burada şaşılacak bir şey yoktur. Zira sahabenin de, tabiinin de, İ. Şafii de dahil olmak üzere fukahanın da yaptığı ve yapmak zorunda olduğu şey budur. Kaldı ki geçen haftaki giriş yazısında da örneklerini verdiğimiz üzere Kur’an da aynı şeyi yapmıştır, Peygamber Efendimiz de. Bugün bizler de aynı şeyi yapmak zorundayız. İslam dünyasının bugünkü içler acısı hale düşmesinin en önemli nedenlerinden biri hiç şüphesiz işte bu yapmak zorundayız dediğim gerek düşünce gerekse o düşüncenin pratik hayata yansıtılmasındaki eksiklikliğinden daha doğrusu yokluğundan kaynaklanmaktadır.
Tekrar edeyim, sahabe adına icma, kıyas, maslahat vb. demese de hayatın tabii akışı içinde Kur’an ve hadisin genel ilkelerine bağlı olarak karşılaştıkları hükmü bilinmeyen hadiseler üzerinde yorumlarını ortaya koymuş, kararlarını almış, hükümlerini vermişlerdir. Onların ayet ve hadisleri merkeze koyarak yaptıkları içtihadî yaklaşımlar, akıl yürütmeler ve yeni hükme ulaşmalarında üç kavram vardır; lafız, hüküm ve amaç/maksad. Aslında bu Allah’ın din ve peygamber göndermekten maksadı olan insanların maslahatını, faydasını, yararını nasıl sağlayabiliriz sorularının cevabını aramaktan başka bir şey değildir. Çeşitli vesilelerle yazılı ve sözlü olarak ifade ettim, yeri gelmişken bir cümle ile burada da ifade edeyim, benim 35 yılı aşkın İlahiyat okumalarımda elde ettiğim sonuç da budur; İslam makasıd-ı İlahi ve mesalihü’n-nas’tan ibarettir. Yani Allah’ın maksadı ve insanların maslahatı. Buradan çıkan sonuç şudur: Din insan içindir yoksa insan din için değildir.
Yeri gelmişken belirteyim diye girdiğim İ. Şafii ile alakalı mütalaalar biraz uzadı. Onun için buradan kesiyorum. Maslahat’a kaldığım yerden devam edeceğim.
[Ahmet Kurucan] 24.12.2018 [TR724]
İkincisi; usulde içtihadın da gerekçesi olarak sunulan “olayların sınırsız, nassların sınırlı olması” vakıasıdır. Şöyle ki 610-632 yılları arasında yaşayan nüzul toplumunun somut gerçeklikleri içinde varlık sahnesine çıkan İslam ve onun müntesipleri olan Müslümanlar, ilerleyen dönemlerde gerek çok yavaş da olsa değişen ve gelişen sosyal ortam gerekse farklı coğrafya ve kültür atmosferinde karşılaşılan hükmü bilinmeyen, nasıl davranılacağı konusunda karar alınması gereken olaylarla karşılaşıyor. Takdir edersiniz ki bu yeni durum Kur’an’ın nüzul ve Hz. Peygamber’in hayatta olduğu zaman hiçbir şekilde sorun değildi. Hayat kendi tabii akışı içinde devam ediyor, Peygamber Efendimiz (sas) müdahale etmesi gerekiyorsa ediyor, yaptığı müdahale Allah’ın muradına aykırı ise ayet nazil oluyordu. Ama ya şimdi? Şimdi bu büyük bir sorundu. Zira Kur’an vahyi son bulmuş, Hz. Peygamber de irtihal-i dâr-ı bekâ buyurmuştu.
İşte tam da bu noktada Müslümanlar genel ilke ve prensiplere aykırı olmamak kaydıyla hayatın tabii akışı içine kendini salarak sorunlarına cevap buluyor ve yaşamaya devam ediyordu. Ama bir taraftan da içi içini kemiriyor ve verdikleri bu kararın ne kadar Kur’an’a ve Hz. Peygamber örnekliğine muvafık olduğunu düşünüyordu. Onun için örnekliği olmayan hadiseler ekseninde verdikleri hükümleri/kararları Kur’an’a ve hadislere sunma/arz etme ve ondan onay alma ihtiyacı hissettiler. İki kap arasına giren ve artık mushaf/kitap haline gelen Kur’an ile hadisler -dikkatinizi çekerim sünnet demiyorum- ilk elden müracaat kaynağı oldu. Fakat bunun da mutlaka ama mutlaka bir metodoloji eşliğinde yapılması gerekiyordu. İşte icma, kıyas, maslahat, istihsan, istishab, örf ve âdet, bizden önceki şeriatler, Medine ehlinin ameli gibi şeyler hüküm istinbatı (çıkarımı) esnasında üretilen usuller oldu. Kurucu imamlar döneminde bunlardan bazılarının adları bile yoktu. Tabii ki bu usuller sabahtan akşama gelişmedi. Belli bir müddet ve süre içinde, haklarında helal mi-haram mı, caiz mi-değil mi diye hüküm aranan hadiseler bu gelişimde belirleyici ve etkileyici oldu. Coğrafyanın ve tarihin bu çerçevede inkâr olunamayacak rolleri oldu. Sonraları ekolleşen/mezhepleşen düşünceler ve üretmiş oldukları beşerî bilgilerin tamamı bunun örneklerini teşkil eder. Hatta hüküm istinbatında bahsi geçen metodolojilere müracaat sıralaması bile başlı başına bu tespiti destekleyen ve temellendiren bir unsur olarak orada durmaktadır.
Sözün geldiği bu aşamada maslahat ve maslahat düşüncesinin ortaya çıkışında çok önemli role sahip “Kur’an ve hadislerin kıyamete kadar gelecek bütün hadiselere yeterli olacağı” düşüncesi üzerinde biraz daha itâle-i kelamda bulunmak isterim. Bu düşüncenin sistemleşmesi ve yaygınlık kazanması hiç şüphesiz İ. Şafii ile olmuştur. Sahabe-i kiram başta olmak üzere tabiin döneminde bazılarında gördüğümüz bu düşünce artık kitap haline gelmiş olan beyanın yani Kur’an’ın ve hadislerin vaki ve muhtemel her türlü soruna sarahat ile olmasa bile delalet veya işaret ile cevap vereceği üzerine kuruludur. Nitekim klasik fıkıh usulündeki özellikle lafzın manaya delaleti açısından geliştirilen usuller ve yapılan taksimler/tasnifler hep bu anlayışın delili ve örneğidir. Mesela; Arapça dilindeki vaz’ı itibariyle yani manaya delaleti açısından lafız hass, amm, müşterek ve cemi münekker diye tasnif edilir. Lafzın açıklık ve kapalılık bağlamında manayı göstermesi açısından ise ikili tasnife tabii tutulur. Açıklık itibariyle; zahir, nass, müfesser ve muhkem, kapalılık itibariyle hafi, müşkil, mücmel ve müteşabih diye ayrılır. Bunların ef’ali mükellefin noktasında hükme tesirleri vardır. “Zahir ile amel etmek vaciptir” denir söz gelimi. Hüküm ifade etmesi itibariyle ise lafızlar emir ve nehy diye ikiye ayrılır. Her neyse, mevzumuz lafzın manaya delaleti değil. Makasıd ve maslahat ekseninde lafzın yerini göstermekle alakalı bir fikir vermektir.
Aslında buradaki zihniyet alabildiğine nettir; her şey aslı itibariyle olmasa da faslı itibariyle kitaplaşmış, sahifelere dökülmüş ve el-kitap ya da mushaf adını almış olan Kur’an ve hadislerde vardır. Bize düşen bir yerlerde saklı duran o hükümleri bulup çıkartmaktır. Kıyas bu bağlamda akla gelen ve İ.Şafii’nin sıklıkla uyguladığı usuldür. Hatta ona göre kıyas içtihatla eş değerdir. Şu söz İ. Şafii’nin: “Haber ve kıyas’a dayanmaksızın görüş beyan etmek Allah’ın kitabı ve Resulünün sünnetine dayanarak sert ettiğim delillere göre caiz olmadığı gibi kıyasa göre de caiz değildir.” (er-Risale, s, 279) İ. Şafii’nin haber dediği Kur’an ve hadistir. Ve yine ona göre hadis vahyin ayrılmaz bir parçasıdır. Kendisine “Nâsiru’l hadis” dedirten de bu yaklaşımıdır. Kıyas-ı içtihadî denilen bu usule göre hükmünü Kur’an veya hadiste yani Hz. Peygamber pratiğinde bulan bir asıl, o aslın hükmü, yeni zuhur eden hükmü bilinmeyen mesele ve bu ikisi arasındaki ortak illet, benzerlik noktası. İşte asıl ve aslın hükmü var, aradaki benzerlik de tamamsa aslın hükmü fer’e geçer.
İ. Şafi’ye göre maslahat, istihsan, istishab, örf ve adet ve benzerleri içinde kıyas birinci sırada yer alır. Hatta İ. Şafii kıyası o kadar öne çıkarır ki zaman zaman diğer usulleri ret ettiğini, bunların Kur’an, sünnet, icma ve kıyas karşısında bir değerinin olmadığını açıkça belirtir. İ.Şafi’ye göre icma sahabenin üzerinde ittifak ettiği görüşlerdir.
İ.Şafii’nin düşünce dünyası içine girerseniz bu çok sıradan bir sonuçtur. Zira belirttiğimiz gibi onun düşünce dünyasının merkezinde Kuran ve hadis’in her şeye yeteceği yer almaktadır. Kıyas bunu keşf etmenin adıdır. Dolayısıyla kıyasın cevap vermediği hadiselerde maslahata veya istihsan’a müracat edilmesi Allah ve Resulünün hükmünü terk etme olarak nitelendirilir. Ehli hadis ekolünün temelini oluşturan bu düşünce için İ. Şafi, el-Umm adlı dev eserinde “Kitabu ibtali’l İstihsan” diye bir bölüm ayırmış ve ayet ve hadisler yanında başka şeylere itibar edilmemesi gerektiğini söylemiştir. Hele istihsan için söylediği şeyler oldukça serttir. O istihsanı “zevke göre fetva vermek ve keyfi bir tutum olarak nitelendirmiştir.” (er-Risale, s,274) Der ki İ.Şafii: “Haberleri (yani nass’ı Kur’an ve hadisi) bilen ve onlara kıyas yapmaya aklı eren istihsana göre fetva vermez.” (er-Risale, s,273)
Fakat aynı İ.Şafii kıyasın yetersiz kaldığı hadiselerde adını böyle koymasa da maslahat başta diğer usullere dayanarak görüşler beyan etmiştir. Şöyle demek daha doğru olur sanırım; etmek zorunda kalmıştır. Şuf’a hakkının kullanım süresini üç gün ile sınırlandırması, mehrin teslim süresi için gün tayin etmesi ve “böyle uygun görüyorum” demesi bu bağlamda verilen iki örnektir mesela.
Evet, hayat kendi yatağında akan su gibidir ve işte bu nehirdeki su yani hayat bunu ona zorlamıştır. Zira hayat boşluk kaldırmaz. O boşluğu siz fark ettiğiniz anda doldurmazsanız gelir birisi doldurur. Burada şaşılacak bir şey yoktur. Zira sahabenin de, tabiinin de, İ. Şafii de dahil olmak üzere fukahanın da yaptığı ve yapmak zorunda olduğu şey budur. Kaldı ki geçen haftaki giriş yazısında da örneklerini verdiğimiz üzere Kur’an da aynı şeyi yapmıştır, Peygamber Efendimiz de. Bugün bizler de aynı şeyi yapmak zorundayız. İslam dünyasının bugünkü içler acısı hale düşmesinin en önemli nedenlerinden biri hiç şüphesiz işte bu yapmak zorundayız dediğim gerek düşünce gerekse o düşüncenin pratik hayata yansıtılmasındaki eksiklikliğinden daha doğrusu yokluğundan kaynaklanmaktadır.
Tekrar edeyim, sahabe adına icma, kıyas, maslahat vb. demese de hayatın tabii akışı içinde Kur’an ve hadisin genel ilkelerine bağlı olarak karşılaştıkları hükmü bilinmeyen hadiseler üzerinde yorumlarını ortaya koymuş, kararlarını almış, hükümlerini vermişlerdir. Onların ayet ve hadisleri merkeze koyarak yaptıkları içtihadî yaklaşımlar, akıl yürütmeler ve yeni hükme ulaşmalarında üç kavram vardır; lafız, hüküm ve amaç/maksad. Aslında bu Allah’ın din ve peygamber göndermekten maksadı olan insanların maslahatını, faydasını, yararını nasıl sağlayabiliriz sorularının cevabını aramaktan başka bir şey değildir. Çeşitli vesilelerle yazılı ve sözlü olarak ifade ettim, yeri gelmişken bir cümle ile burada da ifade edeyim, benim 35 yılı aşkın İlahiyat okumalarımda elde ettiğim sonuç da budur; İslam makasıd-ı İlahi ve mesalihü’n-nas’tan ibarettir. Yani Allah’ın maksadı ve insanların maslahatı. Buradan çıkan sonuç şudur: Din insan içindir yoksa insan din için değildir.
Yeri gelmişken belirteyim diye girdiğim İ. Şafii ile alakalı mütalaalar biraz uzadı. Onun için buradan kesiyorum. Maslahat’a kaldığım yerden devam edeceğim.
[Ahmet Kurucan] 24.12.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


