Bugünün penceresinden baktığımızda meseleleri tam olarak doğru okuyamayabiliyoruz. Sahadan gelen bilgilerin ve bu bilgilerin dünya başkentlerindeki yansımalarının her gün, her dakika değiştiği ‘Suriye operasyonu’ bunun önemli örneklerinden biri.
Kanımca bugünkü sonuçlarıyla yarına etkileri birbirinden çok farklı olacak bu harekatın.
Türkiye’nin operasyona girişmesinde, ülkede gittikçe artan ekonomik krizin, bu krizin etkisiyle kaybedilen oyların ve halkın yaşadığı ekonomik sorunlardan önemli oranda Suriyeli mültecileri sorumlu tutmasına neden olan toplumsal algının etkili olduğunu düşünüyorum. Tayyip Erdoğan, bizzat kendi tabanından yükselen bu sesin çözümünü güvenli bölgede gördü. Ülkedeki Suriyelileri toplayıp gönderebileceği 35 kilometre genişliğinde 400 kilometre uzunluğunda bir alan, ülkede yükselmeye başlayan Suriyeli mülteci krizini çözebilirdi Erdoğan için. YPG tarafından gelen acil bir dış tehditten ziyade, ekonomik ve siyasi krizlerin Saray için oluşturduğu iç tehditti yani mesele.
Erdoğan, kendi partisinin ve eski yol arkadaşlarının içindeki konumunu bile hafiften sarsmaya başlayan bu iç kargaşalara bir de ‘tabutlar içinde evine geri dönecek şehitler’ sorununu eklememek için uzun süredir ortaklık yaptığı Suriyeli muhaliflerle girdi Suriye’ye. Bugünü kurtardı bu çözüm belki ama geleceği de önemli oranda riske attı. Şu an tüm dünya medyasında Türk şehirlerinde, Türk bayraklı yollarda, beyaz kamyonetlerin kasasına doluşmuş, çığlık çığlığa sloganlar atarak Suriye’ye doğru yola çıkan silahlı militanların görüntüleri dolaşıyor… ve Suriye’de yol kenarında arabasından indirilip elleri bağlı olarak katledilen sivillerin, siyasilerin…
Bu görüntülere dair uzun uzadıya açıklamalar yapılabilir, aslında ne olduğu anlatılmaya çalışılabilir fakat Suriyeli radikallerin Türk ordusu adına giriştikleri bir operasyonda imza attıkları bu eylemlerin uzun vadeli etkilerinden kurtulmak çok zor. Nitekim daha bu sabah, dünyaca ünlü Foreign Policy dergisi, Türk ordusuna bağlı grupların Suriye’de sivillere yönelik olarak kimyasal silah kullandığını iddia etti. Benzer şekilde Uluslararası Af Örgütü, ‘Türkiye’nin ‘Barış Pınarı Harekatı’ kapsamında savaş suçu işlediğine dair ellerinde kanıt bulunduğunu’ açıkladı.
Bu söylemler, sadece insan hakları kuruluşları ya da medya haberleriyle de sınırlı kalmıyor. ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi üyelerinden Senatör Chris Murphy bugün yaptığı açıklamada Türkiye’nin savaş suçu işlediğini söyledi. ABD Savunma Bakanı Mark Esper, benzer şekilde ‘Türkiye’nin savaş suçu işlemiş olma ihtimalinin yüksek olduğunu’ açıkladı. Yaptırımlar yoluyla ‘Türkiye’nin savaş suçu işlemesinin önüne geçilmesi’ni önermeyen senatör ya da milletvekili neredeyse yok gibi Amerika’da. Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’ndan Avrupa Birliği yetkililerine pek çok isim ‘savaş suçu’ kavramını dile getiriyor.
Türkiye adına ‘savaşan’ Suriyeli radikal grupların yol açtığı bu vehametin aslında ne manaya geldiğini ne etkili, yetkili iktidar temsilcilerinin ne onların ölümüne destekçilerinin ne de hücum borusu çalar çalmaz Erdoğan’ın arkasında kayıtsız şartsız hizaya geçen muhalefet temsilcilerinin henüz fark edilebildiğini düşünmüyorum. Operasyonlar olabilir, bu operasyonlar pek çok kayba da neden olabilir fakat ‘sivil infazı’, ‘savaş suçu’, ‘kimyasal silah kullanımı’ çok farklı şeyler.
Buna bir de ‘Bölgedeki IŞİD militanlarının bilerek ve isteyerek serbest kalmasını sağlama’yı eklediğinizde, uluslararası arenada Türkiye’nin üzerine yapışan imajı daha net görebilirsiniz. Bunlar insanları, kurumları, ülkeleri uzun süre takip eden etiketler. Bugün, bu suçlar kısa vadede suçu işleyene çok zarar vermiyor gibi görülebilir belki. Fakat, dünyanın farklı yerlerindeki örneklerinde gördüğümüz gibi insanlığa karşı işlenen suçlar genellikle bir kenara not ediliyor ve failleri tepe taklak olduğunda gelip onu ve maalesef ülkesini buluyor.
Bu durum, bu büyük suçları işleyenleri eninde sonunda cezalandırıldığı için belki tarih nazarında, insanlığı genel manada temize çıkarıyor. Fakat, ne yazık ki geç gelmiş bir adaletin, bu suçluların zulmün mağduru olan, inim inim inleyen insanların ya da belki torunlarının içini soğutmaktan, çoktan kabuk bağlamış yaralarına az da olsa merhem olmaktan başka faydası olmuyor.
[Sıtkı Özcan] 18.10.2019 [Kronos.News]
‘Savaş suçları’ ve Türkiye [Sıtkı Özcan]
Kuşlar da gitti [Can Bahadır Yüce]
Kuşlar yeryüzünü terk ediyor.
Geçen yarım yüzyılda Kuzey Amerika’daki kuşların sayısı yüzde 30 azalmış. Science dergisinde yayımlanan ve bilim insanlarını afallatan araştırmaya göre Batı yarımkürede artık üç milyar daha az kuş var.
Kuşların neslini tüketen sebeplerin başında iklim değişikliği geliyor. (700 milyondan fazla çayır kuşunun yok olmasına yol açan ilaçlama yöntemleri gibi sebepler de var elbette.) İşin can sıkıcı tarafı, yok olmaya yüz tutan kuşlar nadir türler değil—kardinal kuşları, serçeler, güvercinler, alakargalar… Bir bilim insanının dediği gibi: Dünyada serçelerin sayısı azalıyorsa gerçekten bir sorun var demektir.
Kuşlardan önce arıların benzer bir tükenişle karşı karşıya kaldığını biliyoruz. Son 15 yılda bal arısı kolonilerinin yüzde 90’ı yok oldu. Sanki dünyadan ilham çekilmiş gibi, hava değişiyor, gökler boşalıyor.
Kuşsuz bir dünya iklim felaketinin en tanıdık imgesidir. Çevre hareketinin öncü kitabı sayılan Rachel Carson’ın Sessiz Bahar’ı kuşların sustuğu bir ortama göndermeydi—o yeni dünyada narbülbülleri, güvercinler, alakargalar, kumrular, çalıkuşları susmuştur. Kuşların ve kuş sesinin olmadığı sabahların neye benzeyeceğini anlatıyordu Carson.
İlk günden beri kuşların varlığı iklim tartışmasının başlıca konularından oldu. Gelgelelim, iklim sorunu sadece iklim sorunu değildir (tıpkı Gezi’nin sadece parkla ilgili olmaması gibi). İklimin kapitalizmle, sınırsız tüketimle, açgözlülükle, insan onuruyla, dünyada yaşama kabiliyetimizle, geleceğimizle ilgisi var. İklim ve bilim karşıtlığının ABD’de sağ milliyetçiliğin yükselişiyle kesişmesi, Türkiye’de doğaya karşı hoyratlığın İslamcı popülist iktidarla doruğa çıkması rastlantı değil.
İklim konusunda duyarlılığın öncülerinden Naomi Klein yeni kitabında* artık “barbarlık çağı”na girdiğimizi söylüyor. Klein’a göre iklim değişikliğine karşı önlemlerin gerilemesiyle ırkçılığın yükselişi, birçok insanın evini terk etmek zorunda kalışı (örneğin Porto Riko) arasında doğrudan bir ilişki var.
“Kişisel olarak iklim değişikliğine karşı ne yapılabilir?” sorusuna dürüst bir yanıt veriyor Klein: Hiçbir şey. Bu küresel sorun ancak küresel bir hareketle çözülebilir. (Greta Thunberg’e kaş kaldıranların, bir genç kızın cesaretini küçümseyenlerin, Greta’yı görünce umutlanmak yerine huysuzlananların ıskaladığı nokta bu—bir küresel hareketin başlama potansiyeli.)
Kuşsuz bir dünya belki de iklim barbarlığının en can acıtan sonucu olacak. Peki, kuşları bu kadar can alıcı kılan ne? Belki de insanın doğayla ilişkisini simgeleyen canlı olmasıdır. İnsanın rüyasını (uçmak: özgürlük) gerçekleştirmesidir. Ama kuşların insandan temel bir farkı daha var: Doğal çevreleri bozulunca insan gibi onun nasıl düzelteceği üzerine düşünmezler. Kuşlar giderler.
Kuşlar yalnız doğal yaşamın değil, kültürün de bir parçasıdır. Romalılar savaşa karar vermeden önce kuşların uçuşunu izler, kuş gözetleyicilere danışırlarmış. Kuşlara “kanatlı sözcükler” diyen Homeros’a bakılırsa dünyayı en iyi gören, kuşların uçuşunu izleyendir. Aristofanes’e göre, kırlangıçların görünmesi yazlıkların sandıktan çıkarılmasını haber verirmiş. Walden Gölü’nde Thoreau iyi bir kuş izleyicisiydi. Emily Dickinson kuşların hareketlerinden ince anlamlar çıkarırdı.
Türk edebiyatında bu felaketin erken habercisi Yaşar Kemal’di. Kuşlar da Gitti adlı novellasında İstanbul’un kenar semtlerinde kuş avcılığı yapan çocukları anlatmıştı. O kitapta kentin çirkinleşmesiyle, yaşanmaz hale gelmesiyle kuşların çekip gitmesi arasında doğrudan ilişki vardır.
“Kuşlar unutkan olur, gene gelecekler” demişti Yaşar Kemal. Biz o iyimserlik eşiğini çoktan geçtik—kuşlar geri dönmeyecek.
Kuşlar gidince yaşadığımız yerler aynı olmayacak.
Kuşların terk ettiği gökyüzüne daha az bakacağız. Daha mutsuz olacağız.
Çünkü gökyüzüne bakmanın mutlulukla bir ilgisi var.
* Naomi Klein, On Fire: The (Burning) Case for a Green New Deal, Simon & Schuster, 2019.
[Can Bahadır Yüce] 19.10.2019 [Kronos.News]
Geçen yarım yüzyılda Kuzey Amerika’daki kuşların sayısı yüzde 30 azalmış. Science dergisinde yayımlanan ve bilim insanlarını afallatan araştırmaya göre Batı yarımkürede artık üç milyar daha az kuş var.
Kuşların neslini tüketen sebeplerin başında iklim değişikliği geliyor. (700 milyondan fazla çayır kuşunun yok olmasına yol açan ilaçlama yöntemleri gibi sebepler de var elbette.) İşin can sıkıcı tarafı, yok olmaya yüz tutan kuşlar nadir türler değil—kardinal kuşları, serçeler, güvercinler, alakargalar… Bir bilim insanının dediği gibi: Dünyada serçelerin sayısı azalıyorsa gerçekten bir sorun var demektir.
Kuşlardan önce arıların benzer bir tükenişle karşı karşıya kaldığını biliyoruz. Son 15 yılda bal arısı kolonilerinin yüzde 90’ı yok oldu. Sanki dünyadan ilham çekilmiş gibi, hava değişiyor, gökler boşalıyor.
Kuşsuz bir dünya iklim felaketinin en tanıdık imgesidir. Çevre hareketinin öncü kitabı sayılan Rachel Carson’ın Sessiz Bahar’ı kuşların sustuğu bir ortama göndermeydi—o yeni dünyada narbülbülleri, güvercinler, alakargalar, kumrular, çalıkuşları susmuştur. Kuşların ve kuş sesinin olmadığı sabahların neye benzeyeceğini anlatıyordu Carson.
İlk günden beri kuşların varlığı iklim tartışmasının başlıca konularından oldu. Gelgelelim, iklim sorunu sadece iklim sorunu değildir (tıpkı Gezi’nin sadece parkla ilgili olmaması gibi). İklimin kapitalizmle, sınırsız tüketimle, açgözlülükle, insan onuruyla, dünyada yaşama kabiliyetimizle, geleceğimizle ilgisi var. İklim ve bilim karşıtlığının ABD’de sağ milliyetçiliğin yükselişiyle kesişmesi, Türkiye’de doğaya karşı hoyratlığın İslamcı popülist iktidarla doruğa çıkması rastlantı değil.
İklim konusunda duyarlılığın öncülerinden Naomi Klein yeni kitabında* artık “barbarlık çağı”na girdiğimizi söylüyor. Klein’a göre iklim değişikliğine karşı önlemlerin gerilemesiyle ırkçılığın yükselişi, birçok insanın evini terk etmek zorunda kalışı (örneğin Porto Riko) arasında doğrudan bir ilişki var.
“Kişisel olarak iklim değişikliğine karşı ne yapılabilir?” sorusuna dürüst bir yanıt veriyor Klein: Hiçbir şey. Bu küresel sorun ancak küresel bir hareketle çözülebilir. (Greta Thunberg’e kaş kaldıranların, bir genç kızın cesaretini küçümseyenlerin, Greta’yı görünce umutlanmak yerine huysuzlananların ıskaladığı nokta bu—bir küresel hareketin başlama potansiyeli.)
Kuşsuz bir dünya belki de iklim barbarlığının en can acıtan sonucu olacak. Peki, kuşları bu kadar can alıcı kılan ne? Belki de insanın doğayla ilişkisini simgeleyen canlı olmasıdır. İnsanın rüyasını (uçmak: özgürlük) gerçekleştirmesidir. Ama kuşların insandan temel bir farkı daha var: Doğal çevreleri bozulunca insan gibi onun nasıl düzelteceği üzerine düşünmezler. Kuşlar giderler.
Kuşlar yalnız doğal yaşamın değil, kültürün de bir parçasıdır. Romalılar savaşa karar vermeden önce kuşların uçuşunu izler, kuş gözetleyicilere danışırlarmış. Kuşlara “kanatlı sözcükler” diyen Homeros’a bakılırsa dünyayı en iyi gören, kuşların uçuşunu izleyendir. Aristofanes’e göre, kırlangıçların görünmesi yazlıkların sandıktan çıkarılmasını haber verirmiş. Walden Gölü’nde Thoreau iyi bir kuş izleyicisiydi. Emily Dickinson kuşların hareketlerinden ince anlamlar çıkarırdı.
Türk edebiyatında bu felaketin erken habercisi Yaşar Kemal’di. Kuşlar da Gitti adlı novellasında İstanbul’un kenar semtlerinde kuş avcılığı yapan çocukları anlatmıştı. O kitapta kentin çirkinleşmesiyle, yaşanmaz hale gelmesiyle kuşların çekip gitmesi arasında doğrudan ilişki vardır.
“Kuşlar unutkan olur, gene gelecekler” demişti Yaşar Kemal. Biz o iyimserlik eşiğini çoktan geçtik—kuşlar geri dönmeyecek.
Kuşlar gidince yaşadığımız yerler aynı olmayacak.
Kuşların terk ettiği gökyüzüne daha az bakacağız. Daha mutsuz olacağız.
Çünkü gökyüzüne bakmanın mutlulukla bir ilgisi var.
* Naomi Klein, On Fire: The (Burning) Case for a Green New Deal, Simon & Schuster, 2019.
[Can Bahadır Yüce] 19.10.2019 [Kronos.News]
Etiketler:
Can Bahadır Yüce
Sürgün Gazeteciler’den tutuklu gazetecilere: “Sizi unutmadık, çok özlüyoruz! Size ihtiyacımız var…”
Almanya’daki Sürgün Gazeteciler, Frankfurt Kitap Fuarı’nda Erdoğan rejimini protesto etti. Türkiye cezaevlerinde esir tutulan gazeteciler için tüm dünyaya çağrıda bulundu. Sürgün Gazetecilerin, tutuklu gazetecilere de mesajı vardı…
BOLD – Erdoğan rejiminin hedefindeki Sürgün Gazeteciler, Almanya’da buluştu. International Journalists’in organize ettiği eylemde bir araya gelen haberciler, Frankfurt’ta kurulan dünyanın en büyük kitap fuarında tutuklu gazeteciler için çağrı yaptı.
HİTLER DÖNEMİ UYGULAMALARI
Fuarın bahçesindeki eylemde Sürgün Gazeteciler adına basın açıklamasını okuyan Tuba Güven, Hitler dönemini çağrıştıran uygulamaların Erdoğan rejimi tarafından esir alınan Türkiye’de de yaşandığını vurguladı. Yüz binlerce kitabın yakıldığını, yüzlerce gazeteci ve yazarın hapishanelere atıldığını vurguladı.
Sürgün Gazeteciler adına yapılan basın açıklamasında şu ifadeler kullanıldı:
Bugün burada dünyanın en önemli kitap fuarlarından birisindeyiz. Bizler ise yüz binlerce kitabın yakıldığı bir ülkeden geliyoruz.
Birazdan anlatacaklarım size Hitler döneminden tanıdık gelebilir ama hepsi Erdoğan Rejimi’nin esir aldığı günümüz Türkiyesi’nde yaşanıyor.
Erdoğan Rejimi bir gecede yayınladığı listelerle yüz binlerce kitabı yasaklı hale getirdi. Bu kitapları evinde bulunduranlar terörist olarak yargılanacaktı.
İnsanlar, evlerindeki kitapları gizlice çöpe atmaya başladılar.
ÇÖPTEKİ KİTAPTA PARMAK İZİ BULUNDU
Tarih öğretmeni Arzu Akçakaya’nın parmak izi çöpte bulunan bir kitabın üzerinden çıktı. Tutuklandı ve 10 aylık kızı Damla’yla beraber hapishaneye gönderildi.
Tarihte örneği olmayan bu olay 2016 yılında Türkiye’de yaşandı. Arzu Akçakaya gibi okuduğu kitap sebebiyle terör suçlusu olarak tutuklanan binlerce insan var.
Bugün bu fuarda kitapları satılan Türkiyeli yazarlardan bazıları yıllardır tutuklu. Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve daha pek çok önemli yazar.
Son üç yılda devlet tarafından imha edilen kitap sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Sadece Eğitim Bakanlığı 301 bin kitabın imha edildiğini açıkladı.
İnsanlar artık yasak kitapları parmak izlerini temizledikten sonra çöpe atabiliyorlar ya da yakıyorlar.
ÖMÜR BOYU HAPİS CEZASI VERDİLER
Bizler, bir mülteci botu bulabilmiş, Erdoğan Rejimi’nden kaçabilmiş sürgün gazetecileriz. Ama 200’den fazla gazeteci ve yazar arkadaşımız cezaevinde.
6 yıl, 10 yıl, 20 yıl hatta ömür boyu hapis cezalarına çarptırıldılar.
Buradan, Frankfurt Kitap Fuarı’ndan kalplerimizin onlarla olduğunu haykırmak istiyoruz.
Sizi unutmadık. Yokluğunuzda Türkiye savaş üreten bir ülke oldu. Size çok ihtiyacımız var. Sizi çok özlüyoruz…
Dünyadaki her özgür bireyi Türkiye’deki tutsak gazeteci ve yazarlarla dayanışmaya çağırıyoruz.
[BoldMedya] 19.10.2019
BOLD – Erdoğan rejiminin hedefindeki Sürgün Gazeteciler, Almanya’da buluştu. International Journalists’in organize ettiği eylemde bir araya gelen haberciler, Frankfurt’ta kurulan dünyanın en büyük kitap fuarında tutuklu gazeteciler için çağrı yaptı.
HİTLER DÖNEMİ UYGULAMALARI
Fuarın bahçesindeki eylemde Sürgün Gazeteciler adına basın açıklamasını okuyan Tuba Güven, Hitler dönemini çağrıştıran uygulamaların Erdoğan rejimi tarafından esir alınan Türkiye’de de yaşandığını vurguladı. Yüz binlerce kitabın yakıldığını, yüzlerce gazeteci ve yazarın hapishanelere atıldığını vurguladı.
Sürgün Gazeteciler adına yapılan basın açıklamasında şu ifadeler kullanıldı:
Bugün burada dünyanın en önemli kitap fuarlarından birisindeyiz. Bizler ise yüz binlerce kitabın yakıldığı bir ülkeden geliyoruz.
Birazdan anlatacaklarım size Hitler döneminden tanıdık gelebilir ama hepsi Erdoğan Rejimi’nin esir aldığı günümüz Türkiyesi’nde yaşanıyor.
Erdoğan Rejimi bir gecede yayınladığı listelerle yüz binlerce kitabı yasaklı hale getirdi. Bu kitapları evinde bulunduranlar terörist olarak yargılanacaktı.
İnsanlar, evlerindeki kitapları gizlice çöpe atmaya başladılar.
ÇÖPTEKİ KİTAPTA PARMAK İZİ BULUNDU
Tarih öğretmeni Arzu Akçakaya’nın parmak izi çöpte bulunan bir kitabın üzerinden çıktı. Tutuklandı ve 10 aylık kızı Damla’yla beraber hapishaneye gönderildi.
Tarihte örneği olmayan bu olay 2016 yılında Türkiye’de yaşandı. Arzu Akçakaya gibi okuduğu kitap sebebiyle terör suçlusu olarak tutuklanan binlerce insan var.
Bugün bu fuarda kitapları satılan Türkiyeli yazarlardan bazıları yıllardır tutuklu. Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve daha pek çok önemli yazar.
Son üç yılda devlet tarafından imha edilen kitap sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Sadece Eğitim Bakanlığı 301 bin kitabın imha edildiğini açıkladı.
İnsanlar artık yasak kitapları parmak izlerini temizledikten sonra çöpe atabiliyorlar ya da yakıyorlar.
ÖMÜR BOYU HAPİS CEZASI VERDİLER
Bizler, bir mülteci botu bulabilmiş, Erdoğan Rejimi’nden kaçabilmiş sürgün gazetecileriz. Ama 200’den fazla gazeteci ve yazar arkadaşımız cezaevinde.
6 yıl, 10 yıl, 20 yıl hatta ömür boyu hapis cezalarına çarptırıldılar.
Buradan, Frankfurt Kitap Fuarı’ndan kalplerimizin onlarla olduğunu haykırmak istiyoruz.
Sizi unutmadık. Yokluğunuzda Türkiye savaş üreten bir ülke oldu. Size çok ihtiyacımız var. Sizi çok özlüyoruz…
Dünyadaki her özgür bireyi Türkiye’deki tutsak gazeteci ve yazarlarla dayanışmaya çağırıyoruz.
[BoldMedya] 19.10.2019
Fikret Orman döneminin sonu [Hasan Cücük]
Türk futbolunun dev çınarlarından biri olan Beşiktaş’ta bir dönem daha kapanıyor. Kulübün 33. başkanı olarak 25 Mart 2012’de koltuğu oturan Fikret Orman, 7,5 yılın ardından görevini devrediyor. Yıldırım Demirören’in bıraktığı mali enkaz sonrası göreve gelen Orman, ‘Feda’ dönemini başlattıktan sonra özellikle futbolda elde edilen başarılar ve tesisleşme ile Beşiktaş tarihinde önemli bir yer edindi.
Beşiktaş’ın lokomotifi futbol olmasına karşılık Fikret Orman, kulüpte ilk sportif şampiyonluğunu hentbolda yaşadı. Erkek hentbol takımıyla uzun yıllar şampiyonluğu kimseye kaptırmayan Beşiktaş, 2012’nin Mayıs ayında Süper Lig şampiyonluğunu elde etti ve Fikret Orman’a ilk şampiyonluk sevincini yaşattı. Siyah-beyazlı hentbol takımı, sonrasındaki 7 sezonda da şampiyonluğu kimseye bırakmadı ve Orman döneminde 8 kez şampiyon oldu.
Hentboldan sonra başarının geldiği diğer branş basketbol oldu. Orman’ın başkanlığının ilk aylarında basketboldan gelen 3 kupa ile yüzü güldü. 2011-12 sezonunda Ergin Ataman yönetimindeki Beşiktaş Erkek Basketbol Takımı, play-off finalinde Anadolu Efes’i geçerek lig şampiyonluğuna ulaştı. Avrupa’da başarılı maçlar çıkaran siyah-beyazlı ekip, EuroChallenge Kupası’nda adını zirveye yazdırırken, Türkiye Kupası şampiyonluğuna da imza attı. Ancak bu başarının devamı ekonomik sorunlardan dolayı gelmedi. Basketbol ve voleybol şubelerinde küçülmeye giden Beşiktaş, şampiyonluğu kovalayan iddialı kadrolar kuramayınca zirveye hasret kaldı. Daha sonra küçülmeye gidilen bir başka branş ise hentbol oldu.
Elbette Beşiktaş taraftarının beklediği başarının adresi futboldu. Yıldırım Demirören döneminde rakipleri Galatasaray ve Fenerbahçe’nin gerisine düşülmüştü. Demirören döneminde gelen tek şampiyonluktan sonra Fikret Orman’dan beklenti daha da artmıştı. Ancak başarıya giden yol oldukça zor olacaktı. Zira, kulüp iflasın eşiğine gelmişti. Mecburi bir ‘Feda’ dönemi başlatılıp, futbolculardan aldıkları ücretten fedakarlık yapmaları istendi. Taraftardan ise kulüp ürünlerini satın alarak, maddi katkı yapması istendi. Samet Aybaba ve Slaven Bilic dönemlerinde futbolseverlerin sempatisini kazanan Beşiktaş, buna rağmen sportif başarıyı yakalayamadı.
Fikret Orman, futbolda aradığı başarıyı yakalama adına 2015’te takımın dümenini Şenol Güneş’e emanet etti. Trabzonspor’la özdeşleşen Güneş’in göreve getirilmesine kulüp çevrelerinden gelen tepkilere kulağını kapatan Orman’ın verdiği kararın isabeti sadece bir sezon sonra ortaya çıkacaktı. Güneş yönetiminde siyah-beyazlılar üst üste iki sezon şampiyon olarak toplamda 15. şampiyonluğa erişip, formasına 3. yıldızı ekledi.
Avrupa’da tarihi başarı yine Şenol Güneş döneminde geldi. 2017-18 sezonu Şampiyonlar Ligi’nde Beşiktaş fırtınası vardı. Porto, Leipzig ve Monaco ile aynı grupta yer alan Beşiktaş, 6 maçta 4 galibiyet ve 2 beraberlikle 14 puan toplayıp grubu lider tamamladı. Siyah-beyazlılar, grup mücadelesini namağlup tamamlamayan ve gruptan lider çıkan ilk Türk takımı unvanını elde etti. Beşiktaş, 14 puanla grupta en çok puan toplayan Türk takımı oldu, 11 golle grup aşamasında en fazla fileleri havalandıran Türk takımı unvanını aldı.
Fikret Orman’ın 7,5 yıllık başkanlık döneminde 6 teknik direktör görev yaptı. Başkanlığa seçildiğinde takımın başında bulunan Portekizli teknik adam Carlos Carvahal ile çalışan Orman, sezonu Tayfur Havutçu ile tamamladı. 2012-13 sezonu öncesinde Samet Aybaba’yı takımın başına getiren Orman, 2013-15’te Hırvat teknik adam Slaven Bilic, 2015-19’da Şenol Güneş ile çalıştı. Fikret Orman, Şenol Güneş’in A Milli Takım’a gitmesinin ardından bu sezon başında da Abdullah Avcı’yı göreve getirdi. Avcı, Orman’ın çalıştığı 6. teknik adam oldu.
Fikret Orman’ın bıraktığı en önemli eserlerden biri Vodafone Park stadı oldu. 1947 yılında inşa edilen İnönü Stadı’nın, Beşiktaş’ın ihtiyaçlarını karşılayamaması nedeniyle yenilenmesi uzun süre siyah-beyazlı kulübün gündeminde yer aldı. Göreve gelmesinin ardından stadın yenilenmesi işleri hızlandıran Fikret Orman, 2013’te İnönü Stadı’nı yıkarak yeni stadın inşasına start verdi. 3 yılın ardından Beşiktaş 2016’da modern stadına kavuşurken, maliyeti 350 milyon lira oldu. Stadı yapım aşamasındayken adeta göçebe bir dönem yaşandı. İç saha maçlarını Atatürk Olimpiyat Stadı, Başakşehir Fatih Terim Stadı, Ankara’daki Osmanlı Stadı ve Konya Büyükşehir Belediye Stadı’nda oynamak zorunda kaldı. Fikret Orman dönemindeki ilk şampiyonluk, bu süreçte ev sahibi avantajını kısmen yitirdiği sezonda geldi.
Fikret Orman’ın 7,5 yıllık döneminde Beşiktaş 77 futbolcu transfer etti. Orman’ın en bariz özelliğinde biri ise, bonservis ücreti ödemeden oyuncuları Beşiktaş’a kazandırmak oldu. Adeta bonservis ücretine alerjisi olan bir başkan olarak öne çıktı. Alırken bonservis ödemeyen Fikret Orman, oyuncu satarken ise bonservis almayı ihmal etmedi. Cenk Tosun’u Everton’a 30 milyon Euro bedelle satarak, en yüksek bonservis ücretini kasasına koyan Türk kulübü oldu. Pepe, Mario Gomez, Demba Ba, Anderson Talisca, Sosa, Gary Medel, Alvaro Negredo ve Domagoj Vida gibi önemli isimlerin de transferleri gerçekleştirilen Orman döneminde, 77 futbolcu kadroya dahil edildi. Ricardo Quaresma da 2012’de ayrıldığı Beşiktaş’a Fikret Orman döneminde 2015-16 sezonunda ikinci kez transfer olmuştu.
Siyah-beyazlılar Atınç Nukan, Ersan Gülüm, Demba Ba, Kerim Frei, Gökhan Töre, Jose Sosa, Luiz Rhodolfo, Andreas Beck, Marcelo Guedes, Cenk Tosun, Dusko Tosic, Matej Mitrovic, Fabricio Ramirez, Ryan Babel gibi futbolculardan yaklaşık 100 milyon Euro gelir elde etti. Beşiktaş’ta Fikret Orman göreve geldiğinde 580 milyon lira olan borç, 7 yılda 2,6 milyar liraya çıktı. Son yıllarda elde edilen sportif başarı ve gelire rağmen kulübün borcunun sürekli artması Fikret Orman’a karşı seslerin yükselmesini sağladı. Demirören’den enkaz devralan Orman, giderken de borcu devasa boyutlara ulaşmış bir kulüp bıraktı. Bonservis ödemeden alınan yıldız oyuncular, 3. yıldızı takması, Vodafona Stadı Orman’ın başarı hanesine yazıldı. Artan borç ise eksi olarak kaydedildi.
[Hasan Cücük] 19.10.2019 [TR724]
Beşiktaş’ın lokomotifi futbol olmasına karşılık Fikret Orman, kulüpte ilk sportif şampiyonluğunu hentbolda yaşadı. Erkek hentbol takımıyla uzun yıllar şampiyonluğu kimseye kaptırmayan Beşiktaş, 2012’nin Mayıs ayında Süper Lig şampiyonluğunu elde etti ve Fikret Orman’a ilk şampiyonluk sevincini yaşattı. Siyah-beyazlı hentbol takımı, sonrasındaki 7 sezonda da şampiyonluğu kimseye bırakmadı ve Orman döneminde 8 kez şampiyon oldu.
Hentboldan sonra başarının geldiği diğer branş basketbol oldu. Orman’ın başkanlığının ilk aylarında basketboldan gelen 3 kupa ile yüzü güldü. 2011-12 sezonunda Ergin Ataman yönetimindeki Beşiktaş Erkek Basketbol Takımı, play-off finalinde Anadolu Efes’i geçerek lig şampiyonluğuna ulaştı. Avrupa’da başarılı maçlar çıkaran siyah-beyazlı ekip, EuroChallenge Kupası’nda adını zirveye yazdırırken, Türkiye Kupası şampiyonluğuna da imza attı. Ancak bu başarının devamı ekonomik sorunlardan dolayı gelmedi. Basketbol ve voleybol şubelerinde küçülmeye giden Beşiktaş, şampiyonluğu kovalayan iddialı kadrolar kuramayınca zirveye hasret kaldı. Daha sonra küçülmeye gidilen bir başka branş ise hentbol oldu.
Elbette Beşiktaş taraftarının beklediği başarının adresi futboldu. Yıldırım Demirören döneminde rakipleri Galatasaray ve Fenerbahçe’nin gerisine düşülmüştü. Demirören döneminde gelen tek şampiyonluktan sonra Fikret Orman’dan beklenti daha da artmıştı. Ancak başarıya giden yol oldukça zor olacaktı. Zira, kulüp iflasın eşiğine gelmişti. Mecburi bir ‘Feda’ dönemi başlatılıp, futbolculardan aldıkları ücretten fedakarlık yapmaları istendi. Taraftardan ise kulüp ürünlerini satın alarak, maddi katkı yapması istendi. Samet Aybaba ve Slaven Bilic dönemlerinde futbolseverlerin sempatisini kazanan Beşiktaş, buna rağmen sportif başarıyı yakalayamadı.
Fikret Orman, futbolda aradığı başarıyı yakalama adına 2015’te takımın dümenini Şenol Güneş’e emanet etti. Trabzonspor’la özdeşleşen Güneş’in göreve getirilmesine kulüp çevrelerinden gelen tepkilere kulağını kapatan Orman’ın verdiği kararın isabeti sadece bir sezon sonra ortaya çıkacaktı. Güneş yönetiminde siyah-beyazlılar üst üste iki sezon şampiyon olarak toplamda 15. şampiyonluğa erişip, formasına 3. yıldızı ekledi.
Avrupa’da tarihi başarı yine Şenol Güneş döneminde geldi. 2017-18 sezonu Şampiyonlar Ligi’nde Beşiktaş fırtınası vardı. Porto, Leipzig ve Monaco ile aynı grupta yer alan Beşiktaş, 6 maçta 4 galibiyet ve 2 beraberlikle 14 puan toplayıp grubu lider tamamladı. Siyah-beyazlılar, grup mücadelesini namağlup tamamlamayan ve gruptan lider çıkan ilk Türk takımı unvanını elde etti. Beşiktaş, 14 puanla grupta en çok puan toplayan Türk takımı oldu, 11 golle grup aşamasında en fazla fileleri havalandıran Türk takımı unvanını aldı.
Fikret Orman’ın 7,5 yıllık başkanlık döneminde 6 teknik direktör görev yaptı. Başkanlığa seçildiğinde takımın başında bulunan Portekizli teknik adam Carlos Carvahal ile çalışan Orman, sezonu Tayfur Havutçu ile tamamladı. 2012-13 sezonu öncesinde Samet Aybaba’yı takımın başına getiren Orman, 2013-15’te Hırvat teknik adam Slaven Bilic, 2015-19’da Şenol Güneş ile çalıştı. Fikret Orman, Şenol Güneş’in A Milli Takım’a gitmesinin ardından bu sezon başında da Abdullah Avcı’yı göreve getirdi. Avcı, Orman’ın çalıştığı 6. teknik adam oldu.
Fikret Orman’ın bıraktığı en önemli eserlerden biri Vodafone Park stadı oldu. 1947 yılında inşa edilen İnönü Stadı’nın, Beşiktaş’ın ihtiyaçlarını karşılayamaması nedeniyle yenilenmesi uzun süre siyah-beyazlı kulübün gündeminde yer aldı. Göreve gelmesinin ardından stadın yenilenmesi işleri hızlandıran Fikret Orman, 2013’te İnönü Stadı’nı yıkarak yeni stadın inşasına start verdi. 3 yılın ardından Beşiktaş 2016’da modern stadına kavuşurken, maliyeti 350 milyon lira oldu. Stadı yapım aşamasındayken adeta göçebe bir dönem yaşandı. İç saha maçlarını Atatürk Olimpiyat Stadı, Başakşehir Fatih Terim Stadı, Ankara’daki Osmanlı Stadı ve Konya Büyükşehir Belediye Stadı’nda oynamak zorunda kaldı. Fikret Orman dönemindeki ilk şampiyonluk, bu süreçte ev sahibi avantajını kısmen yitirdiği sezonda geldi.
Fikret Orman’ın 7,5 yıllık döneminde Beşiktaş 77 futbolcu transfer etti. Orman’ın en bariz özelliğinde biri ise, bonservis ücreti ödemeden oyuncuları Beşiktaş’a kazandırmak oldu. Adeta bonservis ücretine alerjisi olan bir başkan olarak öne çıktı. Alırken bonservis ödemeyen Fikret Orman, oyuncu satarken ise bonservis almayı ihmal etmedi. Cenk Tosun’u Everton’a 30 milyon Euro bedelle satarak, en yüksek bonservis ücretini kasasına koyan Türk kulübü oldu. Pepe, Mario Gomez, Demba Ba, Anderson Talisca, Sosa, Gary Medel, Alvaro Negredo ve Domagoj Vida gibi önemli isimlerin de transferleri gerçekleştirilen Orman döneminde, 77 futbolcu kadroya dahil edildi. Ricardo Quaresma da 2012’de ayrıldığı Beşiktaş’a Fikret Orman döneminde 2015-16 sezonunda ikinci kez transfer olmuştu.
Siyah-beyazlılar Atınç Nukan, Ersan Gülüm, Demba Ba, Kerim Frei, Gökhan Töre, Jose Sosa, Luiz Rhodolfo, Andreas Beck, Marcelo Guedes, Cenk Tosun, Dusko Tosic, Matej Mitrovic, Fabricio Ramirez, Ryan Babel gibi futbolculardan yaklaşık 100 milyon Euro gelir elde etti. Beşiktaş’ta Fikret Orman göreve geldiğinde 580 milyon lira olan borç, 7 yılda 2,6 milyar liraya çıktı. Son yıllarda elde edilen sportif başarı ve gelire rağmen kulübün borcunun sürekli artması Fikret Orman’a karşı seslerin yükselmesini sağladı. Demirören’den enkaz devralan Orman, giderken de borcu devasa boyutlara ulaşmış bir kulüp bıraktı. Bonservis ödemeden alınan yıldız oyuncular, 3. yıldızı takması, Vodafona Stadı Orman’ın başarı hanesine yazıldı. Artan borç ise eksi olarak kaydedildi.
[Hasan Cücük] 19.10.2019 [TR724]
Ölümüne yalan [Dr. Reşit Haylamaz]
Sermayesi yalan olanların huyu, hicret sonrasında da devam etti.
Bedir’i çantada keklik görmüşlerdi ama hiç beklemedikleri bir hezimetle yüzleştiler.
Üstelik, intikam hırsıyla geldikleri Uhud da aynı çizgide devam ediyordu!
Mekke ordusuna, yine kaçmak düşmüştü!
Bu esnada, Ayneyn tepesinden yakıcı bir ses yükseldi:
“Muhammed öldürüldü!”
Bu, Cuâl İbn-i Sürâka şeklinde ete-kemiğe bürünmüş Şeytan’ın sesiydi.
Hicret öncesi Necidli ihtiyar kılığında Dâru’n-Nedve’ye gelerek “öldürme fetvası” veren Şeytan, yine devredeydi.
Yalandı ama olsun; şeytanî mantık bu ya, yalandan kim ölmüş!
Kulağı Şeytan’da olanların zihninde şimşekler çaktıran bir sesti bu. Hemen sarıldı ve tekrarlamaya başladılar:
“Muhammed öldürüldü!”
Cephenin mertliğinde zafer yüzü göremeyenler, yalanın namertliğine sarılmış, hezimet sarmalından çıkış yolunu da Cehennem’e açılan zifiri karanlığın girdabına bağlamışlardı!
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ölüm haberi üzerinden gidişatı değiştirecek, sözde yalandan bir zafer devşireceklerdi!
Okçular Tepesi’ndeki zafiyetten sonra gidişat değişmiş ve bu arada İbn-i Kamia, zırhları içindeki haliyle Allah Resûlü’ne benzettiği Mus’ab İbn-i Umeyr’i şehid etmişti. Uhud’u kaynatan yalanın farkına varmışçasına haykırdı:
“Muhammed’i ben öldürdüm!”
Yalanın yamacısı da bulunmuştu!
Zil takıp oynayacak kadar çakırkeyiftiler ve fırsat fevt etmeden haberi aldı ve avaz avaz köpürtmeye başladılar!
Öyle ya, dersini İblis’ten alanlara her şey mübahtı ve İmâme’nin olmadığı yerde tespih tanelerinin de dağılıvereceğini zannediyorlardı!
Halbuki, Uhud’un kınalı kurbanı Hazreti Mus’ab’ın bayrağı yere düşmemiş, onu bir melek dalgalandırıyordu!
Ne acı ki bu haber, içeriden de destek bulmuştu; yoldan dönmeyip Uhud’a gönülsüz gelen İbn-i Selûl’ün adamları, aynı nakaratı almış, tekrarlayıp duruyorlardı.
Ortada anlaşılmaz bir garabet vardı; bedenleri Uhud’daydı ama Şeytan ve Mekkelilerin ağzıyla konuşuyorlardı! Onlardan biri, “Abdullah İbn-i Übeyy’e haber gönderelim; bizim adımıza Ebû Süfyân ile konuşup emân dilesin. Böylece topyekûn kılıçtan geçirilmekten kurtuluruz.” derken bir diğeri, “Artık Muhammed öldürüldü; Ebû Süfyân ve askerleri gelip sizi öldürmeden kavminize geri dönün!” diyordu.
Yüzü yalan, yükü yalan, sermayesi yalan, hatta hayatı yalandan ibaret olan fırsat avcılarına gün doğmuştu; gördüğü herkese bu haberi ulaştırıyor ve cepheyi terk ederek evlerine geri dönmeleri telkininde bulunuyordu!
Uğrunda ölmeyi vuslatın zirvesi gören Sahâbe’yi, en hassas noktadan vurmak demekti bu ve geçici de olsa Ashâb arasında karşılık buldu.
Can evinden vurulmuşlardı; ne aldıkları kılıç darbesi ne de hedefi oldukları ok veya mızraklar, bu denli yakmamıştı canlarını. Duyduklarının şokuyla ne yapacağını bilemeyip olduğu yerde kalanlar, elindeki kılıcı bırakıp bir kenara oturanlar, kaddi bükülmüş olarak Medîne yoluna düşenler, hatta ne yapacağını bilemeyip can kardeşine kılıç sallayanlar bile vardı!
Neyse ki Uhud’da, dersini Kur’ân’dan almış, Resûlullah’ın da rahle-i tedrisinden geçmiş bir Ashâb vardı; bu oyunu, kanlar içinde yatan Enes İbn-i Nadır gibiler bozdu: “Ey kavmim!” diyordu. “Şayet Muhammed öldürüldüyse, bilin ki O’nun Rabbi öldürülmedi. Öyleyse ne duruyorsunuz! Kalkın, siz de O’nun çarpıştığı ve öldüğü dava uğruna mücadele edin, vuruşun.”
Uhud’un ardından Cennet kokusu getiren bir duruştu bu. Üstelik, arkadaşlarının söylediklerinden dolayı hicap duyuyor ve Cânân ile hasbihalinde, “Allah’ım!” deyip onlar adına da özür diliyordu!
Ne de olsa, durduğu yeri bilenlerin hali bir başkaydı!
Haberi duyunca beyninden vurulmuşa dönen Hazreti Ömer’i o gün, “Kimseyi ‘Muhammed öldürüldü!’ derken duymayayım; yoksa hiç tereddüt etmez, kellesini alırım!” derken görmüşlerdi.
O gün Uhud’da, “Bugün bana düşen, O’nun davası uğrunda savaşıp şehid olmak ve böylelikle yine O’na kavuşmak!” diyen bir de Hazreti Ali vardı.
Ve daha niceleri…
Çetin imtihanın finalini, Ka’b İbn-i Mâlik’in serinleten sesi bitirdi:
“Resûlullah’ı şu gözlerimle gördüm; miğferinin altından kan sızıyor, ama yaşıyor!”
Onun bu heyecanına şahit olan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), mübarek elini kaldırıp sessiz olmasını işaretledi.
Heyecan güzeldi ama gürül gürül konuşması gerektiği yerde bazen sükût, cepheyi inleten münferit çığlıktan daha kalıcı tesir icra edecekti.
Aynı zamanda mü’min, akıl ve muhakemesiyle hissiyatını kontrol altına alabilen irade insanı demekti ve bunca bâdireye rağmen, “Allah’ım! Sen kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar!” diye dua eden Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) duruşu, bu manada çok şey ifade ediyordu.
Ve, o gün kimin, hangi duruşunun isabetli olduğunu tescil eden yine Kur’ân oldu:
“Muhammed, sadece Resûldür, elçidir. Nitekim ondan önce de nice Resûller gelip geçmiştir. Şayet O, ölür ya da öldürülürse, siz hemen gerisin geriye dinden mi döneceksiniz? Kim geri döner ve dinden çıkarsa, bilsin ki Allah’a asla zarar veremez. Ama Allah, hidayetin kadrini bilip şükredenleri bol bol mükafatlandıracaktır.”
[Dr. Reşit Haylamaz] 19.10.2019 [TR724]
Bedir’i çantada keklik görmüşlerdi ama hiç beklemedikleri bir hezimetle yüzleştiler.
Üstelik, intikam hırsıyla geldikleri Uhud da aynı çizgide devam ediyordu!
Mekke ordusuna, yine kaçmak düşmüştü!
Bu esnada, Ayneyn tepesinden yakıcı bir ses yükseldi:
“Muhammed öldürüldü!”
Bu, Cuâl İbn-i Sürâka şeklinde ete-kemiğe bürünmüş Şeytan’ın sesiydi.
Hicret öncesi Necidli ihtiyar kılığında Dâru’n-Nedve’ye gelerek “öldürme fetvası” veren Şeytan, yine devredeydi.
Yalandı ama olsun; şeytanî mantık bu ya, yalandan kim ölmüş!
Kulağı Şeytan’da olanların zihninde şimşekler çaktıran bir sesti bu. Hemen sarıldı ve tekrarlamaya başladılar:
“Muhammed öldürüldü!”
Cephenin mertliğinde zafer yüzü göremeyenler, yalanın namertliğine sarılmış, hezimet sarmalından çıkış yolunu da Cehennem’e açılan zifiri karanlığın girdabına bağlamışlardı!
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ölüm haberi üzerinden gidişatı değiştirecek, sözde yalandan bir zafer devşireceklerdi!
Okçular Tepesi’ndeki zafiyetten sonra gidişat değişmiş ve bu arada İbn-i Kamia, zırhları içindeki haliyle Allah Resûlü’ne benzettiği Mus’ab İbn-i Umeyr’i şehid etmişti. Uhud’u kaynatan yalanın farkına varmışçasına haykırdı:
“Muhammed’i ben öldürdüm!”
Yalanın yamacısı da bulunmuştu!
Zil takıp oynayacak kadar çakırkeyiftiler ve fırsat fevt etmeden haberi aldı ve avaz avaz köpürtmeye başladılar!
Öyle ya, dersini İblis’ten alanlara her şey mübahtı ve İmâme’nin olmadığı yerde tespih tanelerinin de dağılıvereceğini zannediyorlardı!
Halbuki, Uhud’un kınalı kurbanı Hazreti Mus’ab’ın bayrağı yere düşmemiş, onu bir melek dalgalandırıyordu!
Ne acı ki bu haber, içeriden de destek bulmuştu; yoldan dönmeyip Uhud’a gönülsüz gelen İbn-i Selûl’ün adamları, aynı nakaratı almış, tekrarlayıp duruyorlardı.
Ortada anlaşılmaz bir garabet vardı; bedenleri Uhud’daydı ama Şeytan ve Mekkelilerin ağzıyla konuşuyorlardı! Onlardan biri, “Abdullah İbn-i Übeyy’e haber gönderelim; bizim adımıza Ebû Süfyân ile konuşup emân dilesin. Böylece topyekûn kılıçtan geçirilmekten kurtuluruz.” derken bir diğeri, “Artık Muhammed öldürüldü; Ebû Süfyân ve askerleri gelip sizi öldürmeden kavminize geri dönün!” diyordu.
Yüzü yalan, yükü yalan, sermayesi yalan, hatta hayatı yalandan ibaret olan fırsat avcılarına gün doğmuştu; gördüğü herkese bu haberi ulaştırıyor ve cepheyi terk ederek evlerine geri dönmeleri telkininde bulunuyordu!
Uğrunda ölmeyi vuslatın zirvesi gören Sahâbe’yi, en hassas noktadan vurmak demekti bu ve geçici de olsa Ashâb arasında karşılık buldu.
Can evinden vurulmuşlardı; ne aldıkları kılıç darbesi ne de hedefi oldukları ok veya mızraklar, bu denli yakmamıştı canlarını. Duyduklarının şokuyla ne yapacağını bilemeyip olduğu yerde kalanlar, elindeki kılıcı bırakıp bir kenara oturanlar, kaddi bükülmüş olarak Medîne yoluna düşenler, hatta ne yapacağını bilemeyip can kardeşine kılıç sallayanlar bile vardı!
Neyse ki Uhud’da, dersini Kur’ân’dan almış, Resûlullah’ın da rahle-i tedrisinden geçmiş bir Ashâb vardı; bu oyunu, kanlar içinde yatan Enes İbn-i Nadır gibiler bozdu: “Ey kavmim!” diyordu. “Şayet Muhammed öldürüldüyse, bilin ki O’nun Rabbi öldürülmedi. Öyleyse ne duruyorsunuz! Kalkın, siz de O’nun çarpıştığı ve öldüğü dava uğruna mücadele edin, vuruşun.”
Uhud’un ardından Cennet kokusu getiren bir duruştu bu. Üstelik, arkadaşlarının söylediklerinden dolayı hicap duyuyor ve Cânân ile hasbihalinde, “Allah’ım!” deyip onlar adına da özür diliyordu!
Ne de olsa, durduğu yeri bilenlerin hali bir başkaydı!
Haberi duyunca beyninden vurulmuşa dönen Hazreti Ömer’i o gün, “Kimseyi ‘Muhammed öldürüldü!’ derken duymayayım; yoksa hiç tereddüt etmez, kellesini alırım!” derken görmüşlerdi.
O gün Uhud’da, “Bugün bana düşen, O’nun davası uğrunda savaşıp şehid olmak ve böylelikle yine O’na kavuşmak!” diyen bir de Hazreti Ali vardı.
Ve daha niceleri…
Çetin imtihanın finalini, Ka’b İbn-i Mâlik’in serinleten sesi bitirdi:
“Resûlullah’ı şu gözlerimle gördüm; miğferinin altından kan sızıyor, ama yaşıyor!”
Onun bu heyecanına şahit olan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), mübarek elini kaldırıp sessiz olmasını işaretledi.
Heyecan güzeldi ama gürül gürül konuşması gerektiği yerde bazen sükût, cepheyi inleten münferit çığlıktan daha kalıcı tesir icra edecekti.
Aynı zamanda mü’min, akıl ve muhakemesiyle hissiyatını kontrol altına alabilen irade insanı demekti ve bunca bâdireye rağmen, “Allah’ım! Sen kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar!” diye dua eden Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) duruşu, bu manada çok şey ifade ediyordu.
Ve, o gün kimin, hangi duruşunun isabetli olduğunu tescil eden yine Kur’ân oldu:
“Muhammed, sadece Resûldür, elçidir. Nitekim ondan önce de nice Resûller gelip geçmiştir. Şayet O, ölür ya da öldürülürse, siz hemen gerisin geriye dinden mi döneceksiniz? Kim geri döner ve dinden çıkarsa, bilsin ki Allah’a asla zarar veremez. Ama Allah, hidayetin kadrini bilip şükredenleri bol bol mükafatlandıracaktır.”
[Dr. Reşit Haylamaz] 19.10.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Ölürsen şehitsin de kalınca gazi olabilecek misin?! [Ramazan Faruk Güzel]
Suriye’nin Kuzeyinde, “Fırat’ın Doğusu”nda Kürt bölgesine karşı kirli bir savaş yürütüldü…
Adına “Barış Pınarı” da deseler, “Operasyon” da deseler dünya bu müdahaleyi “işgal”, “saldırı” ve hatta “soykırım girişimi” olarak tanımladı.
Sivil halktan ölenler oldu. “Karşı taraftan da havan topları geldi” ve Urfa ile ilçelerinde sivil insanlar hatta bebekler hayatını kaybetti. Yaralıların, özellikle de ağır yara almış çocukların görüntüleri yürek yakıcı!
Bu arada Türk Ordusu da kayıplar verdi. “Türk ordusu” gibi net bir tanım kullanması zor, zira içinde başka ne gibi örgütlerin ve grupların da yer aldığı meçhul.
Gelen üzücü haberlerden birisi de; Çelebi Bozbıyık isimli Üsteğmenin şehadeti…
ÖLÜNCE “ŞEHİT”…
Hep tehlikeli yerlere sürülmüş olan Karacı Üsteğmen Bozbıyık, Suriye’ye Fırat Kalkanı operasyonuna da gönderilmiş. Son olarak da “Barış Pınarı” denilen “Harekât”a yollanmış ve orada hayatını kaybetti…
Hakkında Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığı’nda “örgüt üyeliği” soruşturması halen devam ediyor Çelebi Üstteğmenin… Avukat Gizay Dulkadir, Twitter hesabında dosya hakkında bilgi verdikten sonra şu can alıcı soruyu soruyordu haklı olarak: “Şehit Piyade Üsteğmen Çelebi Bozbıyık hakkında Kırıkkale CBS’de “silahlı terör örgütü üyesi” olduğu iddiasıyla bir soruşturma yürütülüyormuş. Şimdi usul gereği hakkında KYOK verilecek. Peki karara ne yazacaksınız? Şüphelinin ölümü mü diyeceksiniz yoksa şehit düşmesi mi?”
Eskiden bir yere savaşmaya gidenlere “ölürsen şehit, kalırsan gazi” deniyordu, şimdilerde ise “ölürsen şehit, kalırsan hain!” 15 Temmuz’un Kahramanları”ndan olduğu ifade edilen Astsubay Ömer Halisdemir ve şehit Polis Fethi Sekin’in durumları gibi. Çünkü onların vefatlarından sonra da onlar hakkında “Cemaat üyeliği”nden soruşturmaların olduğu, fişleme listelerinde isimlerinin yer aldığı bilgisi kamuoyuna yansımıştı.
Muhtemelen onlar da yaşıyor olsalardı çoktan görevlerinden uzaklaştırılmış, üzerlerine “hain” damgası yapıştırılmıştı.
15 Temmuz yargılamalarından öğreniyoruz ki, o gün darbeyi engellemeye çalışan birçok asker sonradan ihraç edilmiş ve hain olarak yaftalanmış.
İzmir’de 2009 yılında patlayan bomba sonucu hayatına yüzde 98 engelli olarak devam eden ve Cemaat soruşturması kapmasında tutuklanan bomba imha uzmanı polis memuru Bilal Konakçı’nın yaşadıkları da başlı başına ibretlik… Hayatlarını, canlarını ülke için siper etmiş insanlara reva görülenler kabul edilir gibi değil!..
ÇAĞRIŞTIRDIKLARI…
Üsteğmen Çelebi Bozbıyık’la aynı dönemlerde aynı yerlerde görev yapmışız. 2015’de Diyarbakır’daki operasyonlarda görev almış kendisi…
O dönemlerde Diyarbakır Adliyesi’nde hakimlik yapmakta idim ve o yıllarda peşi sıra bazı asker ve polislerin şehit edilmesi haberleri geliyordu. “PKK’nın öldürdüğü” söyleniyordu, ama bütün takibatlar sonuçsuz kalıyordu. Dinleme ve takipler noktasında bazen mahkememize hazırlık dosyaları gelirdi ve orada da gizli bir elin dosyaları etkisiz kıldığı görülebiliyordu.
Sonradan bu şehit edilen kamu görevlileri hakkında “gizli Cemaat soruşturmaları olduğu, fişlenmiş oldukları” duyumu alınmıştı.
Aynı dönemde Emniyet’ten acil bir yazı gelmiş ve “Mahkememizde görev alan bütün hakimlerin PKK’nın şehir yapılanması tarafından takibat altına alındığı ve suikast hazırlığı içinde oldukları” noktasında uyarılmıştı.
Bunun üzerine ısrarla Valilik’ten ve Emniyet’ten “yakın koruma” talebim olmuştu. Diğer hakimlere koruma verilse de ısrarla bana koruma vermekten imtina etmişlerdi!.. Bir işlem için gittiğim HSYK’da da hakkımda devam eden bir fişleme faaliyeti olduğunu öğrenmiştim. Hatta orada bana, “kendileri ile uyumlu çalışmam ve bazı isimler vermem halinde hakkımda iyi olacağı!” hatırlatması da yapılmıştı. Bu ısrarlı kaçınmalarının hikmetini de öğrenmiş olmuştum.
Anlaşılan o ki biz de o dönemde öldürülsek “şehit” denilecekti ama Tahir Elçi hakkında beraat kararı vermemin ertesinde apar topar ihraç edilmiştim. İhracımızdan 3 ay kadar sonra da Elçi, kameralar önünde infaz edilmişti!
BAŞKA AYRINTILAR
Üsteğmen Bozbıyık’ın yakınları ve mesai arkadaşlarına ulaşmaya çalıştım. İlgilileri zora sokmamak için çok detaylara girmeyeceğim. Üsteğmen Bozbıyık gibi fişlenmiş, gözaltına alınmış ama sonradan tekrar göreve başlatılmış başka kimseler de var. Onlardan birisi, komutanı kendisine “etkin pişmanlıktan faydalandığına” dair dilekçesinin bulunduğu söylenmiş, böyle bir durum olmadığını söyleyen o asker, itiraz etmiş ve komutanı ile şiddetli tartışmalar yaşamış. Sonra kendisini çok daha riskli yerlere sürmüşler ve daha da sorgulayınca kendisini ihraç etmişler!
Üsteğmen Bozbıyık’ı yakından tanıdığını söyleyen o asker, muhtemelen onun hakkında da böyle sahte bir dilekçe düzenlemiş olabileceğini iddia etti.
Normal şartlarda fişlenmiş kimseleri hemen ihraç ediyorlar. Ama anlaşılan, bazılarını ihraç etmeyip bir kenara ayırmışlar, belki de “şehit haberleri” için “kurban seçmişler!” Bunun için de o askerin haberi olmadan, onun adına düzenlenmiş bir evrak ile “etkin pişmanlıktan faydalanmış” gibi gösteriyorlar.
Bu şekilde el altında tutulanlar var mı ve “şehit ihtiyacı olduğunda” yine bu aynı mağdurlar mı ileri sürülücek?..
Ciddi bir iddia ve araştırılması gerekiyor!
Bir şekilde bu muktedirlerin radarına girmiş, fişleme listelerine takılmış herkes büyük bir risk altında. Böyle bir işleme tabi olduklarını düşünenler, dosyalarını iyi sorgulasa ve kendilerine azami dikkat etseler çok yerinde olur!
Devlet adına kirli savaşların yürütüldüğü, hukukun rafa kaldırıldığı böyle bir ortamda belki de bu çarkların dışında yer alabilmek en sağlıklısı…
**
Yazının sonuna haşiye nev’inden sorular:
Şehit Üsteğmen Çelebi’nin devam eden yargılamasında “Yurt dışı çıkış yasağı” var mıydı?
Var ise:
Mahkeme kararına aykırı olarak hangi yetkiyle yurtdışında vazife verildi?
Kırıkkale CBS’lığı Şehit’e yurtdışına çıkış yasağını ihlalden soruşturma açacak mı?
Hadi bakalım, bir bilen cevaplasın.
[Ramazan Faruk Güzel] 19.10.2019 [TR724]
Adına “Barış Pınarı” da deseler, “Operasyon” da deseler dünya bu müdahaleyi “işgal”, “saldırı” ve hatta “soykırım girişimi” olarak tanımladı.
Sivil halktan ölenler oldu. “Karşı taraftan da havan topları geldi” ve Urfa ile ilçelerinde sivil insanlar hatta bebekler hayatını kaybetti. Yaralıların, özellikle de ağır yara almış çocukların görüntüleri yürek yakıcı!
Bu arada Türk Ordusu da kayıplar verdi. “Türk ordusu” gibi net bir tanım kullanması zor, zira içinde başka ne gibi örgütlerin ve grupların da yer aldığı meçhul.
Gelen üzücü haberlerden birisi de; Çelebi Bozbıyık isimli Üsteğmenin şehadeti…
ÖLÜNCE “ŞEHİT”…
Hep tehlikeli yerlere sürülmüş olan Karacı Üsteğmen Bozbıyık, Suriye’ye Fırat Kalkanı operasyonuna da gönderilmiş. Son olarak da “Barış Pınarı” denilen “Harekât”a yollanmış ve orada hayatını kaybetti…
Hakkında Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığı’nda “örgüt üyeliği” soruşturması halen devam ediyor Çelebi Üstteğmenin… Avukat Gizay Dulkadir, Twitter hesabında dosya hakkında bilgi verdikten sonra şu can alıcı soruyu soruyordu haklı olarak: “Şehit Piyade Üsteğmen Çelebi Bozbıyık hakkında Kırıkkale CBS’de “silahlı terör örgütü üyesi” olduğu iddiasıyla bir soruşturma yürütülüyormuş. Şimdi usul gereği hakkında KYOK verilecek. Peki karara ne yazacaksınız? Şüphelinin ölümü mü diyeceksiniz yoksa şehit düşmesi mi?”
Eskiden bir yere savaşmaya gidenlere “ölürsen şehit, kalırsan gazi” deniyordu, şimdilerde ise “ölürsen şehit, kalırsan hain!” 15 Temmuz’un Kahramanları”ndan olduğu ifade edilen Astsubay Ömer Halisdemir ve şehit Polis Fethi Sekin’in durumları gibi. Çünkü onların vefatlarından sonra da onlar hakkında “Cemaat üyeliği”nden soruşturmaların olduğu, fişleme listelerinde isimlerinin yer aldığı bilgisi kamuoyuna yansımıştı.
Muhtemelen onlar da yaşıyor olsalardı çoktan görevlerinden uzaklaştırılmış, üzerlerine “hain” damgası yapıştırılmıştı.
15 Temmuz yargılamalarından öğreniyoruz ki, o gün darbeyi engellemeye çalışan birçok asker sonradan ihraç edilmiş ve hain olarak yaftalanmış.
İzmir’de 2009 yılında patlayan bomba sonucu hayatına yüzde 98 engelli olarak devam eden ve Cemaat soruşturması kapmasında tutuklanan bomba imha uzmanı polis memuru Bilal Konakçı’nın yaşadıkları da başlı başına ibretlik… Hayatlarını, canlarını ülke için siper etmiş insanlara reva görülenler kabul edilir gibi değil!..
ÇAĞRIŞTIRDIKLARI…
Üsteğmen Çelebi Bozbıyık’la aynı dönemlerde aynı yerlerde görev yapmışız. 2015’de Diyarbakır’daki operasyonlarda görev almış kendisi…
O dönemlerde Diyarbakır Adliyesi’nde hakimlik yapmakta idim ve o yıllarda peşi sıra bazı asker ve polislerin şehit edilmesi haberleri geliyordu. “PKK’nın öldürdüğü” söyleniyordu, ama bütün takibatlar sonuçsuz kalıyordu. Dinleme ve takipler noktasında bazen mahkememize hazırlık dosyaları gelirdi ve orada da gizli bir elin dosyaları etkisiz kıldığı görülebiliyordu.
Sonradan bu şehit edilen kamu görevlileri hakkında “gizli Cemaat soruşturmaları olduğu, fişlenmiş oldukları” duyumu alınmıştı.
Aynı dönemde Emniyet’ten acil bir yazı gelmiş ve “Mahkememizde görev alan bütün hakimlerin PKK’nın şehir yapılanması tarafından takibat altına alındığı ve suikast hazırlığı içinde oldukları” noktasında uyarılmıştı.
Bunun üzerine ısrarla Valilik’ten ve Emniyet’ten “yakın koruma” talebim olmuştu. Diğer hakimlere koruma verilse de ısrarla bana koruma vermekten imtina etmişlerdi!.. Bir işlem için gittiğim HSYK’da da hakkımda devam eden bir fişleme faaliyeti olduğunu öğrenmiştim. Hatta orada bana, “kendileri ile uyumlu çalışmam ve bazı isimler vermem halinde hakkımda iyi olacağı!” hatırlatması da yapılmıştı. Bu ısrarlı kaçınmalarının hikmetini de öğrenmiş olmuştum.
Anlaşılan o ki biz de o dönemde öldürülsek “şehit” denilecekti ama Tahir Elçi hakkında beraat kararı vermemin ertesinde apar topar ihraç edilmiştim. İhracımızdan 3 ay kadar sonra da Elçi, kameralar önünde infaz edilmişti!
BAŞKA AYRINTILAR
Üsteğmen Bozbıyık’ın yakınları ve mesai arkadaşlarına ulaşmaya çalıştım. İlgilileri zora sokmamak için çok detaylara girmeyeceğim. Üsteğmen Bozbıyık gibi fişlenmiş, gözaltına alınmış ama sonradan tekrar göreve başlatılmış başka kimseler de var. Onlardan birisi, komutanı kendisine “etkin pişmanlıktan faydalandığına” dair dilekçesinin bulunduğu söylenmiş, böyle bir durum olmadığını söyleyen o asker, itiraz etmiş ve komutanı ile şiddetli tartışmalar yaşamış. Sonra kendisini çok daha riskli yerlere sürmüşler ve daha da sorgulayınca kendisini ihraç etmişler!
Üsteğmen Bozbıyık’ı yakından tanıdığını söyleyen o asker, muhtemelen onun hakkında da böyle sahte bir dilekçe düzenlemiş olabileceğini iddia etti.
Normal şartlarda fişlenmiş kimseleri hemen ihraç ediyorlar. Ama anlaşılan, bazılarını ihraç etmeyip bir kenara ayırmışlar, belki de “şehit haberleri” için “kurban seçmişler!” Bunun için de o askerin haberi olmadan, onun adına düzenlenmiş bir evrak ile “etkin pişmanlıktan faydalanmış” gibi gösteriyorlar.
Bu şekilde el altında tutulanlar var mı ve “şehit ihtiyacı olduğunda” yine bu aynı mağdurlar mı ileri sürülücek?..
Ciddi bir iddia ve araştırılması gerekiyor!
Bir şekilde bu muktedirlerin radarına girmiş, fişleme listelerine takılmış herkes büyük bir risk altında. Böyle bir işleme tabi olduklarını düşünenler, dosyalarını iyi sorgulasa ve kendilerine azami dikkat etseler çok yerinde olur!
Devlet adına kirli savaşların yürütüldüğü, hukukun rafa kaldırıldığı böyle bir ortamda belki de bu çarkların dışında yer alabilmek en sağlıklısı…
**
Yazının sonuna haşiye nev’inden sorular:
Şehit Üsteğmen Çelebi’nin devam eden yargılamasında “Yurt dışı çıkış yasağı” var mıydı?
Var ise:
Mahkeme kararına aykırı olarak hangi yetkiyle yurtdışında vazife verildi?
Kırıkkale CBS’lığı Şehit’e yurtdışına çıkış yasağını ihlalden soruşturma açacak mı?
Hadi bakalım, bir bilen cevaplasın.
[Ramazan Faruk Güzel] 19.10.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Vatan, bayrak ve Hocaefendi ile bir hatıra [Bekir Salim]
Gün geçmiyor ki, bir akrabam veya bir arkadaşım tarafından “vatan haini” ilân edilmiş olmayayım.
Artık, bu tür ithamlara, acı bir tebessümden başka verecek cevabım bulunmuyor. Ne yapalım; hesabımız ahirete kalsın…
“Barış Pınarı” hareketi başladığı gün çok üzülmüştüm. Gene onlarca şehit haberi, yerinden yurdundan edilmiş insanlar… Gözyaşı, feryat, figan…
“Savaş, vatanın müdafası mevzuu bahs olmadıkça bir cinayettir.”
Yahu! İyi kötü bu konuda eğitim almış emekli bir subay olarak, yani en azından, bir toplantıda Kıbrıs gündemini işlerken, kulağıma eğilip, “Bizim taraf neresi” diye KKTC’nin yerini benden soran bir başkomutandan fazla taktik ve strateji bilgisi olan biri sıfatıyla, rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu “Barış Pınarı” harekâtı ile asla ve kat’a vatanın müdafası düşünülmemiştir.
Sen yıllarca arı kovanına çomak sok, ortalığı karıştır, sonra da “vatanım tehlikede” diye git başkasının vatanında operasyon yap…
On binlerce sivil yerinden yurdundan oldu. Binlerce insan öldü ve yaralandı, sakat kaldı…
Kürdü, Türkü mü var bunun! İnsanız insan!
Ne oldu! Şimdi de muhatap almam, görüşmem dediği birinin emriyle ateşkes ilân etti. Olan, o gariban Kürt halkına, parası olamadığı için bedelli askerlik yapamayan, bir şahsın ve ailenin bekası uğruna hayatını kaybeden o gençlere olmadı mı! Şehitlik en yüce mertebe; amennâ! Ama, ne için! Hem, yaşamak ve yaşatmak değil mi esas olan!
Harekâtın başladığı ilk gün sosyal medyada düşüncemi özetlemek için,
“Bir ‘Barış Pınarı’ girdi araya,
Mehmetçik mezara, Bilâl saraya…” diye bir beyit yazdım.
Daha işitmediğim hakaret kalmadı.
“Anaya söver kendi anasından habersiz.
Hem, vatan der, vatanın mânâsından habersiz.”
Bir çocukluk arkadaşım, beni anında vatan haini ilân etti. “Bir gün buraya döndüğünde yüzüme nasıl bakacaksın!” diye de ekledi.
Sevgili arkadaşım, ben kendi hesabıma konuşayım; o kadar kırıldım ki ülkemin insanından, “tek şey hariç”, bir daha asla dönmeyi düşünmüyorum. Çünkü, senin de buyurduğun gibi bir çoğunuzun yüzünüze bakamam. Midem o kadarını gerçekten kaldırmaz…
Bir başka dostum, çok sevdiğim ve saydığım büyük bir şair…
O da,
“Mesele Bilâl değil, Hilâl meselesi…” diyerek fikrini ortaya koydu.
Ağabeyim, fikirlerine saygım sonsuz…
Ama sevgili ağabeyim, mesele hakikaten Hilâl olsaydı – yukarıdaki “tek şey hariç” ifadesini de açıklamış olayım- şu anda, belki toz toprak içinde bir cephede, mataramızdan beraberce çay içiyor olurduk.
Vatan bizim için namustan da ötedir.
Bayrak hayatımızdaki en kutsal şey, en yüksek hakikattir…
Bir hatıramla açıklamama izin ver lütfen:
On sene önce Amerika’da resim ve nakış san’atımı icra etmek ve ekmeğimi kazanmak için bir resim atölyesi açmıştım.
Bir çok duvar resmi yapmış ve pek çok caminin tezyinatını nakkaş arkadaşlarımla birlikte üstlenmiştik. O sırada, bu müfteri havuz medyasının sık sık “saray” olarak tanıttığı Pensilvanya’daki Kültür Merkezi yeni inşa ediliyordu. Ben de, ana salon olarak düşünülen mekânın tavanındaki sekiz küçük bir büyük kubbeyi görünce ekibimle beraber bir tasarım hazırladım ve Hocaefendiye arz etmek istedim. Kendileri:
“Siz bu işin üstâdısınız, ne yaparsanız makbulümdür.” dedi. Ben de, itiraf edeyim, sırf Hocaefendiyle biraz daha fazla sohbet imkânı yakalamak, onun manevi iklimini daha çok soluklamak adına, belki hadsizce:
“Hocam, ben gene de size tasarımlarımızı arz etmek istiyorum. Duanızı almak isterim.” diye ısrar ettim.
Zarif insan… Benim, hâlâ, her türlü patavatsız, hadsiz konuşma ve tavırlarıma bir babanın evlâdına gösterdiği hoşgörüyle mukabele ediyor. O gün de, bu ısrarıma sevgi dolu bir tebessümle, “Peki” demişti.
Önce küçük kubbeler için hazırladığımız tasarımı detaylarıyla arz ettim. Klasik Osmanlı nakışları ve renkleri… Çok beğendi. Sıra ortadaki büyük kubbeye gelince:
“Hocam sekiz küçük kubbeden farklı olarak ortadaki kubbeye barok tarzı bir çalışma yapmayı düşünüyoruz.” dedim.
Hocaefendinin “barok” kelimesini duymasıyla birlikte yüzü bulutlandı… Ben gene patavatszıca:
“Hocam herhalde baroku sevmiyorsunuz!” deyiverdim.
Cevabından nezâket süzülüyordu: (Kelime kelime hatırlamıyorum, ama, bende bıraktığı duyguyu ifadelendirmeye çalışıyorum.)
“Sevmiyorum dersem o sanatı icra edenlere saygısızlık etmiş olurum. Bana Osmanlı nakışları kadar yakın gelmiyor diyebilirim.”
Ben ne kadar saygısızmışım! Kendi aklımca, Hocaefendinin baroka niye sıcak bakmadığını sanki anlamışım da ona karşı fikir öne sürüp, bakın ne dedim:
“Hocam, evet ama, Avrupalı barok anlayışını bizden kopyalamış. Barokun da temelinde gene biz varız.”
Hocaefendi merakla karışık bir tebessümle;
“Nasıl yani?” diye sordu.
“Hocam, Selçuklu eserlerine baktığımızda, en üst seviyede barok diyebileceğimiz bir anlayış var.” diye cevapladım.
Hocaefendi bu defa biraz daha belirgin bir tebessümle:
“Aslında bir yönüyle haklısınız…” dedi ve noktalı bir virgül koyup devam etti…
Barokla ilgili öyle detaylara girmeye başladı, rokoko, gotik, çeşitli mukayeseler, yer ve zaman vererek barok eserlerden örnekler verdi ki… Ben “Eyvah!” dedim.
“Eyvah!” çünkü, benim barokla ilgili bütün bilgim bir paragrafta bitmişti. Şimdi, bir soru sorar Allah korusun; biraz önce de “siz bu işin üstâdısınız” demişti; ben de sorduğu soruya cevap veremezsem nasıl bir mahcubiyet yaşarım… Başımı yere eğdim, belki, göz göze gelmezsek soru sormasından kurtulurum diye düşündüm o an…
Neyse, ben diyeyim beş dakika, siz deyin on dakika sonra; barokla ilgili sözlerini bitirdi ve:
“Gene de siz nasıl istiyorsanız öyle yapın” dedi.
Daha mümkün mü! Gözlerimi yerden kaldırdım:
“Hocam, baroktan vazgeçtim ama gene de değişik bir şey denemek istiyorum müsaadenizle…” deyip devam ettim.
“Hocam Efendimiz (SAV), ‘Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız necâta erersiniz.’ buyuruyor. Bu Hadis-i Şerif’ten mülhem ve ashabın en nadidelerinden “Bedir Ashabı” nı nazara vermek, her bakışta hatırlamak için bu büyük kubbede 313 adet yıldız yapacağız.”
Bir anda gözleri doldu… Çocuklar ağlarken ağız bölgesinde, dudaklarda istemsiz hareketler olur ya…
“Çok güzel düşünmüşsünüz, Allah sizden razı olsun. Yalnız Ashab-ı Bedir 313 kişi değil 319 kişidir.” dedi.
Benim o andaki hadsizliğimi tarihler yazacak elbet, ama, itiraf edip özür dilemek adına önce ben yazayım:
“Hocam, çok araştırdım, 313 kişi görünüyordu. Tasarımı da ona göre yaptık.”
Araştırdım dediğim de, Google’dan bakmıştım…
Aynı nezaket ve letâfetle:
“Haklısınız, birçok kaynakta öyle yazar ve öyle bilinir. Ama 6 sahabi efendimiz var ki, bunlardan biri de Hz Osman (RA)’dır, Efendimiz(SAV) onları da savaşa katılmadıkları halde ‘Bedir Ashabı’ndan sayar.” dedi.
Bu durumda tasarımı sil baştan değişmek lâzımdı. Biz, ona göre kubbenin uçlarından tepesindeki merkeze doğru, fotoğrafta göreceğiniz üzre, birer hat halinde yıldızları dizmiş, sayıyı tam 313’e denk getirmiştik. Şablonu da ona göre hazırlamıştık. Neyse ki, bir çare düşünüp onu da çözdük. Kubbelerin tavanla birleştiği yerlere çerçeve yaptık ve 6 yıldızı o çerçeveye eşit aralıklarla koyduk.
Ben son bir soru daha sordum:
Özür dilerim, yazı gerçekten çok uzadı… Haftaya devam edelim mi?
[Bekir Salim] 19.10.2019 [TR724]
Artık, bu tür ithamlara, acı bir tebessümden başka verecek cevabım bulunmuyor. Ne yapalım; hesabımız ahirete kalsın…
“Barış Pınarı” hareketi başladığı gün çok üzülmüştüm. Gene onlarca şehit haberi, yerinden yurdundan edilmiş insanlar… Gözyaşı, feryat, figan…
“Savaş, vatanın müdafası mevzuu bahs olmadıkça bir cinayettir.”
Yahu! İyi kötü bu konuda eğitim almış emekli bir subay olarak, yani en azından, bir toplantıda Kıbrıs gündemini işlerken, kulağıma eğilip, “Bizim taraf neresi” diye KKTC’nin yerini benden soran bir başkomutandan fazla taktik ve strateji bilgisi olan biri sıfatıyla, rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu “Barış Pınarı” harekâtı ile asla ve kat’a vatanın müdafası düşünülmemiştir.
Sen yıllarca arı kovanına çomak sok, ortalığı karıştır, sonra da “vatanım tehlikede” diye git başkasının vatanında operasyon yap…
On binlerce sivil yerinden yurdundan oldu. Binlerce insan öldü ve yaralandı, sakat kaldı…
Kürdü, Türkü mü var bunun! İnsanız insan!
Ne oldu! Şimdi de muhatap almam, görüşmem dediği birinin emriyle ateşkes ilân etti. Olan, o gariban Kürt halkına, parası olamadığı için bedelli askerlik yapamayan, bir şahsın ve ailenin bekası uğruna hayatını kaybeden o gençlere olmadı mı! Şehitlik en yüce mertebe; amennâ! Ama, ne için! Hem, yaşamak ve yaşatmak değil mi esas olan!
Harekâtın başladığı ilk gün sosyal medyada düşüncemi özetlemek için,
“Bir ‘Barış Pınarı’ girdi araya,
Mehmetçik mezara, Bilâl saraya…” diye bir beyit yazdım.
Daha işitmediğim hakaret kalmadı.
“Anaya söver kendi anasından habersiz.
Hem, vatan der, vatanın mânâsından habersiz.”
Bir çocukluk arkadaşım, beni anında vatan haini ilân etti. “Bir gün buraya döndüğünde yüzüme nasıl bakacaksın!” diye de ekledi.
Sevgili arkadaşım, ben kendi hesabıma konuşayım; o kadar kırıldım ki ülkemin insanından, “tek şey hariç”, bir daha asla dönmeyi düşünmüyorum. Çünkü, senin de buyurduğun gibi bir çoğunuzun yüzünüze bakamam. Midem o kadarını gerçekten kaldırmaz…
Bir başka dostum, çok sevdiğim ve saydığım büyük bir şair…
O da,
“Mesele Bilâl değil, Hilâl meselesi…” diyerek fikrini ortaya koydu.
Ağabeyim, fikirlerine saygım sonsuz…
Ama sevgili ağabeyim, mesele hakikaten Hilâl olsaydı – yukarıdaki “tek şey hariç” ifadesini de açıklamış olayım- şu anda, belki toz toprak içinde bir cephede, mataramızdan beraberce çay içiyor olurduk.
Vatan bizim için namustan da ötedir.
Bayrak hayatımızdaki en kutsal şey, en yüksek hakikattir…
Bir hatıramla açıklamama izin ver lütfen:
On sene önce Amerika’da resim ve nakış san’atımı icra etmek ve ekmeğimi kazanmak için bir resim atölyesi açmıştım.
Bir çok duvar resmi yapmış ve pek çok caminin tezyinatını nakkaş arkadaşlarımla birlikte üstlenmiştik. O sırada, bu müfteri havuz medyasının sık sık “saray” olarak tanıttığı Pensilvanya’daki Kültür Merkezi yeni inşa ediliyordu. Ben de, ana salon olarak düşünülen mekânın tavanındaki sekiz küçük bir büyük kubbeyi görünce ekibimle beraber bir tasarım hazırladım ve Hocaefendiye arz etmek istedim. Kendileri:
“Siz bu işin üstâdısınız, ne yaparsanız makbulümdür.” dedi. Ben de, itiraf edeyim, sırf Hocaefendiyle biraz daha fazla sohbet imkânı yakalamak, onun manevi iklimini daha çok soluklamak adına, belki hadsizce:
“Hocam, ben gene de size tasarımlarımızı arz etmek istiyorum. Duanızı almak isterim.” diye ısrar ettim.
Zarif insan… Benim, hâlâ, her türlü patavatsız, hadsiz konuşma ve tavırlarıma bir babanın evlâdına gösterdiği hoşgörüyle mukabele ediyor. O gün de, bu ısrarıma sevgi dolu bir tebessümle, “Peki” demişti.
Önce küçük kubbeler için hazırladığımız tasarımı detaylarıyla arz ettim. Klasik Osmanlı nakışları ve renkleri… Çok beğendi. Sıra ortadaki büyük kubbeye gelince:
“Hocam sekiz küçük kubbeden farklı olarak ortadaki kubbeye barok tarzı bir çalışma yapmayı düşünüyoruz.” dedim.
Hocaefendinin “barok” kelimesini duymasıyla birlikte yüzü bulutlandı… Ben gene patavatszıca:
“Hocam herhalde baroku sevmiyorsunuz!” deyiverdim.
Cevabından nezâket süzülüyordu: (Kelime kelime hatırlamıyorum, ama, bende bıraktığı duyguyu ifadelendirmeye çalışıyorum.)
“Sevmiyorum dersem o sanatı icra edenlere saygısızlık etmiş olurum. Bana Osmanlı nakışları kadar yakın gelmiyor diyebilirim.”
Ben ne kadar saygısızmışım! Kendi aklımca, Hocaefendinin baroka niye sıcak bakmadığını sanki anlamışım da ona karşı fikir öne sürüp, bakın ne dedim:
“Hocam, evet ama, Avrupalı barok anlayışını bizden kopyalamış. Barokun da temelinde gene biz varız.”
Hocaefendi merakla karışık bir tebessümle;
“Nasıl yani?” diye sordu.
“Hocam, Selçuklu eserlerine baktığımızda, en üst seviyede barok diyebileceğimiz bir anlayış var.” diye cevapladım.
Hocaefendi bu defa biraz daha belirgin bir tebessümle:
“Aslında bir yönüyle haklısınız…” dedi ve noktalı bir virgül koyup devam etti…
Barokla ilgili öyle detaylara girmeye başladı, rokoko, gotik, çeşitli mukayeseler, yer ve zaman vererek barok eserlerden örnekler verdi ki… Ben “Eyvah!” dedim.
“Eyvah!” çünkü, benim barokla ilgili bütün bilgim bir paragrafta bitmişti. Şimdi, bir soru sorar Allah korusun; biraz önce de “siz bu işin üstâdısınız” demişti; ben de sorduğu soruya cevap veremezsem nasıl bir mahcubiyet yaşarım… Başımı yere eğdim, belki, göz göze gelmezsek soru sormasından kurtulurum diye düşündüm o an…
Neyse, ben diyeyim beş dakika, siz deyin on dakika sonra; barokla ilgili sözlerini bitirdi ve:
“Gene de siz nasıl istiyorsanız öyle yapın” dedi.
Daha mümkün mü! Gözlerimi yerden kaldırdım:
“Hocam, baroktan vazgeçtim ama gene de değişik bir şey denemek istiyorum müsaadenizle…” deyip devam ettim.
“Hocam Efendimiz (SAV), ‘Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız necâta erersiniz.’ buyuruyor. Bu Hadis-i Şerif’ten mülhem ve ashabın en nadidelerinden “Bedir Ashabı” nı nazara vermek, her bakışta hatırlamak için bu büyük kubbede 313 adet yıldız yapacağız.”
Bir anda gözleri doldu… Çocuklar ağlarken ağız bölgesinde, dudaklarda istemsiz hareketler olur ya…
“Çok güzel düşünmüşsünüz, Allah sizden razı olsun. Yalnız Ashab-ı Bedir 313 kişi değil 319 kişidir.” dedi.
Benim o andaki hadsizliğimi tarihler yazacak elbet, ama, itiraf edip özür dilemek adına önce ben yazayım:
“Hocam, çok araştırdım, 313 kişi görünüyordu. Tasarımı da ona göre yaptık.”
Araştırdım dediğim de, Google’dan bakmıştım…
Aynı nezaket ve letâfetle:
“Haklısınız, birçok kaynakta öyle yazar ve öyle bilinir. Ama 6 sahabi efendimiz var ki, bunlardan biri de Hz Osman (RA)’dır, Efendimiz(SAV) onları da savaşa katılmadıkları halde ‘Bedir Ashabı’ndan sayar.” dedi.
Bu durumda tasarımı sil baştan değişmek lâzımdı. Biz, ona göre kubbenin uçlarından tepesindeki merkeze doğru, fotoğrafta göreceğiniz üzre, birer hat halinde yıldızları dizmiş, sayıyı tam 313’e denk getirmiştik. Şablonu da ona göre hazırlamıştık. Neyse ki, bir çare düşünüp onu da çözdük. Kubbelerin tavanla birleştiği yerlere çerçeve yaptık ve 6 yıldızı o çerçeveye eşit aralıklarla koyduk.
Ben son bir soru daha sordum:
Özür dilerim, yazı gerçekten çok uzadı… Haftaya devam edelim mi?
[Bekir Salim] 19.10.2019 [TR724]
Trump Erdoğan’ı kıskanmasın da ne yapsın? [AMERİKA GÜNLÜĞÜ] [Adem Yavuz Arslan]
Siyasetle ilginiz olsun olmasın “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır” lafını duymuşsunuzdur.
Evrensel kabul görmüş bu ifadenin sahibi 19.yüzyılda yaşamış İngiliz siyasetçi John Acton’dır. Denetim mekanizmaları olmayan iktidarların otoriterleşmesine vurgu yapmak için söylemiş. Bugüne kadar yaşanan tecrübeler Acton’un teyit ediyor. Öyle ki özellikle Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde yaşanan durum tam da Acton’ın tarif ettiği gibi.
Peki ‘Amerika Günlüğü’ ile bu ifadenin ne alakası var?
Aslında çok alakası var. Çünkü bu köşede ABD’ye dair izlenimlerimi-tecrübelerimi anlatırken aslında Türk okura ‘size dayatılan senaryoya inanmak zorunda değilsiniz, doğrusu bu’ demeye çalışıyorum.
Bir bakıma ‘kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla’ hali.
Dönelim baştaki ‘güç-yazlaşma ilişkisi’ne. Malum olduğu üzere başkanlık sisteminin bayraktarlığını ABD yapıyor. Sistemin temeli güçler ayrılığı ve denge-denetim üzerine kurulu. Yani Erdoğan’ın ‘başkanlık sistemine geçiyoruz’ diye getirdiği ‘Esad tipi başkanlık sistemi’nin tam tersi.
SÜPERMEN DE OLSAN …
Eğer ABD siyaseti ve devlet sistemini anlamak istiyorsanız dönüp biraz tarih okuması yapmanız gerekiyor.
Çünkü Amerika’nın kurucu babaları bu ülkeyi kurarken ince eleyip sık dokumuşlar. En çok üzerinde durdukları konu ise ifade özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü olmuş. Sistemin mimarları Acton’ın tanımladığı gibi güç sahibi siyasetçilerin sistemi yozlaştırmasının önüne geçmek için tüm kritik köşe başlarına sigorta sistemi monte etmişler.
Bunlardan birisi de ABD Başkanlarının görev süresinin iki dönemle sınırlı olması. Yani çok başarılı da olsanız, milyonlarca Amerikalı sokaklara dökülüp ‘lütfen bizi bırakma’ diye eylem de yapsa iki dönemden fazla görevde kalamıyorsunuz.
İki dönem kuralı aslında uzun süre ‘teamül’ olarak uygulanmış. ABD’nin ilk başkanı George Washington 8 yıl iktidarda kaldıktan sonra ‘artık yeter’ deyip köyüne dönmüştü. Thomas Jefferson gibi James Madison’da o yıllarda yasal zorunluluk olmasa da iki dönem görev yaptı. Bu gelenek 150 yıldan fazla sürdükten sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında Roosevelt’in üçüncü dönem aday olup seçilmesi ile tartışmaya açıldı.
Nitekim parlamento tüm kesimlerin mutabık kaldığı bir yasa hazırlayarak ABD başkanlığını iki dönemle sınırladı. Uzun yıllar teamülen uygulanan bu kural artık Anayasanın hükmü oldu. ABD Anayasasının mimarlarından James Madison’un şu sözü referans alındı “ İster saltanatla ister seçimle gelsin, bütün yetkilerin tek elde toplanması tiranlıktır”
Peki bunun mantığı ne?
Cevabı insan psikolojisinde gizli. Gücü elinde tutan irade bir süre sonra o güce teslim oluyor. Bir başka ifadeyle iktidarın sağladığı gücü taşıyamıyorlar. Dolayısıyla 8 yıl görevde kalmış bir başkanın ülkesine verebileceği bir şey kalmıyor.
Başta Bill Clinton olmak üzere birçok başkan açıkça iki dönem kuralını benimsemediğini, anayasa izin verse üçüncü dönem aday olmak istediklerini söyledi. Ancak hiç bir Amerikan başkanı ‘ben gidersem ülke yıkılır, iç savaş çıkar’ deyip anayasayı değiştirmeye çalışmadı.
Malum olduğu üzere dünya tarihi oturduğu koltuktan kalkmayı bilmeyen siyasetçi örnekleriyle dolu. Özellikle de Afrika ülkelerinde. Öyle ki bir çok Afrika ülkesinde 30 yıldan fazladır iktidarda olan liderler var. Mugabe ya da Kaddafi gibi isimler ise 40 yılı aşkın süre iktidar da kaldılar.
Gerçi bu konuda uzaklara gitmeye gerek yok. Gücün siyasetçileri nasıl yozlaştırdığı, gücü eline geçiren siyasetçinin nasıl tiranlaştığının en somut örneği Tayyip Erdoğan. AKP’yi kurup ilk seçime girdiğinde demokratik bir Türkiye vaad etmişti. İlk iki dönem yani 8 yılda çok önemli adımlar attı. Ancak ne zaman ki üçüncü döneme başladı ‘yeterince güçlendiğine’ kanaat getirip adım adım devleti ele geçirdi.
Ne bağımsız yargı kaldı ne bürokrasi ne de medya.
Eğer ABD’de olduğu gibi Türkiye’de de iki dönem kuralı olsa ve Erdoğan bu kurala uysaydı tarihe ülkesini düze çıkartan, bölgesine ilham veren siyasetçi olarak geçebilirdi. Ancak üç ve sonrası dönemlerde yaptıkları ile nasıl anılacağı herkesin malumu.
ABD’nin kurucu babaları sistemi inşaa ederken kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerine yoğun mesai yapmışlar. Beyaz Saray’da oturan başkan sistemin merkezindeki güç değil. Sistemin beyni hiç değil. Kuvvetler ayrığılı ilkesi temel. İktidarı ele geçiren gücün keyfiliğini -istismarını engellemek için sigorta mekanizmaları koymuşlar. Yani yasayı yapan, yasayı uygulayan ve yasayı yorumlayan güçler birbirinden tamamen ayrı.
NEDEN İKİLİ MECLİS?
ABD Kongre’si Senato (Senate) ve Temsilciler Meclisi (House of Representatives)nden oluşuyor. Senato da 100 üye var ve her eyaleti ikişer üye temsil ediyor. Temsilciler Meclisinde ise üye sayısı nüfusa göre belirleniyor. Halen 435+6 vekil görev yapıyor. Washington DC’nin özel bir konumu var. Parlamento’ya temsilci yollayabiliyorlar ancak oy kullanma hakları yok. Senato ile Temsilciler Meclisi’nin astlık üstlük ilişkisi yok. Birinin yaptığı yasayı öbürü veto edebiliyor. Temsilciler Meclisi üyeleri 2 yıllığına seçilirken Senatörler 6 yıllığına seçiliyorlar.
Seçim sistemi de kendine özgü. Her eyaletin 2 senatör seçme hakkı var. 1913’e kadar Senatörleri eyalet kongreleri atamış. Ancak bu tarihten sonra doğrudan halk seçmeye başlamış. Her iki yılda bir Senato’nun 3’te biri için seçim yapılıyor. Böylece Senato’da her daim tecrübeli siyasetçiler bulunuyor. Senato’nun Başkanın icraatlarını denetleme yetkisi büyük. Mesela Başkanın atadığı yüksek yargıçları, büyükelçileri, üst düzey bürokratları Senato onaylamak zorunda.
Aksi halde başkan da olsanız bu atamaları yapamıyorsunuz.
Onay safhası ise ayrı bir yazı konusu. Çünkü Başkanın aday gösterdiği yargıç ya da büyükelçi Senatörlerin önüne çıkıp canlı yayınlanan toplantıda sorulara muhatap oluyor. Hem Senato hem de ekranları başındaki milyonlarca seçmen kritik görevlere kimin atandığını görebiliyor.
Temsilciler Meclisi’nde ise eyaletler nüfuslarına göre temsilci yollarlar. Mesela Montana, Vermont ve Alaska’nın birer milletvekili varken California’nın 60’a yakın vekili var. Hey eyalet ‘Congressional Districts’lere ayrılıyor.
İyi de bize ne bundan diyenlerdenseniz anlatayım. Çünkü Türkiye’nin kangren olmuş sorunlarının çözümü aslında bu sistemde yatıyor.
Şöyle ki; bizde siyasi parti liderleri tek otoritedir. Vekiller ve adaylar adeta gözünün içine bakar. Siyasi partiler bir bakıma o liderin ‘şahsi malı’ gibi değerlendirilir. Amerikan sisteminde ise siyasi partiler ‘koordinasyon’ amaçlıdır. Milletvekillerinin amacı liderin değil vatandaşın gözüne girmektir. Çünkü vekiller seçmenle doğrudan muhatap. Bu yüzden vekil karar alırken lidere değil seçmen tercihlerine göre haraket ediyor. Mesela mevcut başkan Trump adayı olduğu partinin liderlerine rağmen ipi göğüsledi çünkü seçmen desteğini aldı.
Bu sistemin temel mantığı ise meclislerin birbirini denetlemesi. Bazen Senato’dan geçen bir yasa Temsilciler Meclisi’nde bazen de tam tersi şekilde veto edilebilir. Her ikisinden geçtikten sonra ABD Başkanı da veto edebilir. Diyelim ki Türkiye’yi ilgilendiren bir yasa tasarısı Kongre’nin iki kanadından da geçti. Başkan Trump yasayı veto edebilir.
Ancak süreç burada bitmiyor çünkü Kongre’ye geri dönen yasa üçte iki oyla yeniden geçerse başkan onayına ihtiyaç olmadan yasalaşıyor.
Kongre’nin ABD başkanı ve federal kurum yöneticilerini azletme yetkisi var. Mesela bugünlerde ABD Başkan Trump’ın azliyle yatıp kalkıyor. Eğer Temsilciler Meclisi’nde azil yönünde bir karar çıkarsa Senato yüce divana dönüşecek. Eğer burada üçte iki çoğunluk sağlanırsa ABD başkanı görevden alınıyor ve yerine başkan yardımcısı geçiyor.
Kongre’nin en önemli misyonu ise komiteler aracılığıyla federal kurumların herşeyini denetlemesi. İstediği kişi meclise çağırıp sorgulayabiliyor. Her türlü karar, politika ya da icraatları denetleyen Kongre ihtiyaç halinde yargıya gidebiliyor. Başta da dediğim gibi, sistemin her yerine sigorta yerleştirilmiş. Mesela bir parti ne kadar güçlü olursa olsun tek başına Anayasayı değiştiremiyor.
ERDOĞAN MI GÜÇLÜ TRUMP MI?
Detayları uzatmak mümkün.
Ama işin özü şu; ABD sisteminde en önemli şey kurumların birbirini denetlemesidir. Başkan Trump bile olsanız ‘ben yaptım oldu’ diyemiyorsunuz. Atamak istediğiniz bürokratı bile Senato’ya onaylatmak zorundasınız. Canınızı sıkan bir haberi yapan gazeteye el koyduramıyorsunuz. Gazetecileri tutuklatamıyorsunuz. Hatta size zor sorular soran gazetecinin akreditasyon kartını bile iptal edemiyorsunuz. Mesela Başkan Trump CNN’nin Beyaz Saray muhabirinin kartını iptal etti. Ancak mahkeme bunu ‘basın özgürlüğünün ihlali’ olarak gördü ve Beyaz Saray CNN muhabirine kartını geri vermek zorunda kaldı. ABD Başkanı da olsanız istediğiniz şirkete çöküp kayyım atayamıyor, bol sıfırlı ‘bağış’ alamıyorunuz. Ülkeyi ‘aile şirketi’ gibi yönetemiyor, attığınız her adamın hesabını vermek zorunda kalıyorsunuz.
Bu şartlarda bir Trump’a bakın bir de Erdoğan’a. Başkan Trump Erdoğan’ı kıskanmasın da ne yapsın ?
[Adem Yavuz Arslan] 19.10.2019 [TR724]
Evrensel kabul görmüş bu ifadenin sahibi 19.yüzyılda yaşamış İngiliz siyasetçi John Acton’dır. Denetim mekanizmaları olmayan iktidarların otoriterleşmesine vurgu yapmak için söylemiş. Bugüne kadar yaşanan tecrübeler Acton’un teyit ediyor. Öyle ki özellikle Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde yaşanan durum tam da Acton’ın tarif ettiği gibi.
Peki ‘Amerika Günlüğü’ ile bu ifadenin ne alakası var?
Aslında çok alakası var. Çünkü bu köşede ABD’ye dair izlenimlerimi-tecrübelerimi anlatırken aslında Türk okura ‘size dayatılan senaryoya inanmak zorunda değilsiniz, doğrusu bu’ demeye çalışıyorum.
Bir bakıma ‘kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla’ hali.
Dönelim baştaki ‘güç-yazlaşma ilişkisi’ne. Malum olduğu üzere başkanlık sisteminin bayraktarlığını ABD yapıyor. Sistemin temeli güçler ayrılığı ve denge-denetim üzerine kurulu. Yani Erdoğan’ın ‘başkanlık sistemine geçiyoruz’ diye getirdiği ‘Esad tipi başkanlık sistemi’nin tam tersi.
SÜPERMEN DE OLSAN …
Eğer ABD siyaseti ve devlet sistemini anlamak istiyorsanız dönüp biraz tarih okuması yapmanız gerekiyor.
Çünkü Amerika’nın kurucu babaları bu ülkeyi kurarken ince eleyip sık dokumuşlar. En çok üzerinde durdukları konu ise ifade özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü olmuş. Sistemin mimarları Acton’ın tanımladığı gibi güç sahibi siyasetçilerin sistemi yozlaştırmasının önüne geçmek için tüm kritik köşe başlarına sigorta sistemi monte etmişler.
Bunlardan birisi de ABD Başkanlarının görev süresinin iki dönemle sınırlı olması. Yani çok başarılı da olsanız, milyonlarca Amerikalı sokaklara dökülüp ‘lütfen bizi bırakma’ diye eylem de yapsa iki dönemden fazla görevde kalamıyorsunuz.
İki dönem kuralı aslında uzun süre ‘teamül’ olarak uygulanmış. ABD’nin ilk başkanı George Washington 8 yıl iktidarda kaldıktan sonra ‘artık yeter’ deyip köyüne dönmüştü. Thomas Jefferson gibi James Madison’da o yıllarda yasal zorunluluk olmasa da iki dönem görev yaptı. Bu gelenek 150 yıldan fazla sürdükten sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında Roosevelt’in üçüncü dönem aday olup seçilmesi ile tartışmaya açıldı.
Nitekim parlamento tüm kesimlerin mutabık kaldığı bir yasa hazırlayarak ABD başkanlığını iki dönemle sınırladı. Uzun yıllar teamülen uygulanan bu kural artık Anayasanın hükmü oldu. ABD Anayasasının mimarlarından James Madison’un şu sözü referans alındı “ İster saltanatla ister seçimle gelsin, bütün yetkilerin tek elde toplanması tiranlıktır”
Peki bunun mantığı ne?
Cevabı insan psikolojisinde gizli. Gücü elinde tutan irade bir süre sonra o güce teslim oluyor. Bir başka ifadeyle iktidarın sağladığı gücü taşıyamıyorlar. Dolayısıyla 8 yıl görevde kalmış bir başkanın ülkesine verebileceği bir şey kalmıyor.
Başta Bill Clinton olmak üzere birçok başkan açıkça iki dönem kuralını benimsemediğini, anayasa izin verse üçüncü dönem aday olmak istediklerini söyledi. Ancak hiç bir Amerikan başkanı ‘ben gidersem ülke yıkılır, iç savaş çıkar’ deyip anayasayı değiştirmeye çalışmadı.
Malum olduğu üzere dünya tarihi oturduğu koltuktan kalkmayı bilmeyen siyasetçi örnekleriyle dolu. Özellikle de Afrika ülkelerinde. Öyle ki bir çok Afrika ülkesinde 30 yıldan fazladır iktidarda olan liderler var. Mugabe ya da Kaddafi gibi isimler ise 40 yılı aşkın süre iktidar da kaldılar.
Gerçi bu konuda uzaklara gitmeye gerek yok. Gücün siyasetçileri nasıl yozlaştırdığı, gücü eline geçiren siyasetçinin nasıl tiranlaştığının en somut örneği Tayyip Erdoğan. AKP’yi kurup ilk seçime girdiğinde demokratik bir Türkiye vaad etmişti. İlk iki dönem yani 8 yılda çok önemli adımlar attı. Ancak ne zaman ki üçüncü döneme başladı ‘yeterince güçlendiğine’ kanaat getirip adım adım devleti ele geçirdi.
Ne bağımsız yargı kaldı ne bürokrasi ne de medya.
Eğer ABD’de olduğu gibi Türkiye’de de iki dönem kuralı olsa ve Erdoğan bu kurala uysaydı tarihe ülkesini düze çıkartan, bölgesine ilham veren siyasetçi olarak geçebilirdi. Ancak üç ve sonrası dönemlerde yaptıkları ile nasıl anılacağı herkesin malumu.
ABD’nin kurucu babaları sistemi inşaa ederken kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerine yoğun mesai yapmışlar. Beyaz Saray’da oturan başkan sistemin merkezindeki güç değil. Sistemin beyni hiç değil. Kuvvetler ayrığılı ilkesi temel. İktidarı ele geçiren gücün keyfiliğini -istismarını engellemek için sigorta mekanizmaları koymuşlar. Yani yasayı yapan, yasayı uygulayan ve yasayı yorumlayan güçler birbirinden tamamen ayrı.
NEDEN İKİLİ MECLİS?
ABD Kongre’si Senato (Senate) ve Temsilciler Meclisi (House of Representatives)nden oluşuyor. Senato da 100 üye var ve her eyaleti ikişer üye temsil ediyor. Temsilciler Meclisinde ise üye sayısı nüfusa göre belirleniyor. Halen 435+6 vekil görev yapıyor. Washington DC’nin özel bir konumu var. Parlamento’ya temsilci yollayabiliyorlar ancak oy kullanma hakları yok. Senato ile Temsilciler Meclisi’nin astlık üstlük ilişkisi yok. Birinin yaptığı yasayı öbürü veto edebiliyor. Temsilciler Meclisi üyeleri 2 yıllığına seçilirken Senatörler 6 yıllığına seçiliyorlar.
Seçim sistemi de kendine özgü. Her eyaletin 2 senatör seçme hakkı var. 1913’e kadar Senatörleri eyalet kongreleri atamış. Ancak bu tarihten sonra doğrudan halk seçmeye başlamış. Her iki yılda bir Senato’nun 3’te biri için seçim yapılıyor. Böylece Senato’da her daim tecrübeli siyasetçiler bulunuyor. Senato’nun Başkanın icraatlarını denetleme yetkisi büyük. Mesela Başkanın atadığı yüksek yargıçları, büyükelçileri, üst düzey bürokratları Senato onaylamak zorunda.
Aksi halde başkan da olsanız bu atamaları yapamıyorsunuz.
Onay safhası ise ayrı bir yazı konusu. Çünkü Başkanın aday gösterdiği yargıç ya da büyükelçi Senatörlerin önüne çıkıp canlı yayınlanan toplantıda sorulara muhatap oluyor. Hem Senato hem de ekranları başındaki milyonlarca seçmen kritik görevlere kimin atandığını görebiliyor.
Temsilciler Meclisi’nde ise eyaletler nüfuslarına göre temsilci yollarlar. Mesela Montana, Vermont ve Alaska’nın birer milletvekili varken California’nın 60’a yakın vekili var. Hey eyalet ‘Congressional Districts’lere ayrılıyor.
İyi de bize ne bundan diyenlerdenseniz anlatayım. Çünkü Türkiye’nin kangren olmuş sorunlarının çözümü aslında bu sistemde yatıyor.
Şöyle ki; bizde siyasi parti liderleri tek otoritedir. Vekiller ve adaylar adeta gözünün içine bakar. Siyasi partiler bir bakıma o liderin ‘şahsi malı’ gibi değerlendirilir. Amerikan sisteminde ise siyasi partiler ‘koordinasyon’ amaçlıdır. Milletvekillerinin amacı liderin değil vatandaşın gözüne girmektir. Çünkü vekiller seçmenle doğrudan muhatap. Bu yüzden vekil karar alırken lidere değil seçmen tercihlerine göre haraket ediyor. Mesela mevcut başkan Trump adayı olduğu partinin liderlerine rağmen ipi göğüsledi çünkü seçmen desteğini aldı.
Bu sistemin temel mantığı ise meclislerin birbirini denetlemesi. Bazen Senato’dan geçen bir yasa Temsilciler Meclisi’nde bazen de tam tersi şekilde veto edilebilir. Her ikisinden geçtikten sonra ABD Başkanı da veto edebilir. Diyelim ki Türkiye’yi ilgilendiren bir yasa tasarısı Kongre’nin iki kanadından da geçti. Başkan Trump yasayı veto edebilir.
Ancak süreç burada bitmiyor çünkü Kongre’ye geri dönen yasa üçte iki oyla yeniden geçerse başkan onayına ihtiyaç olmadan yasalaşıyor.
Kongre’nin ABD başkanı ve federal kurum yöneticilerini azletme yetkisi var. Mesela bugünlerde ABD Başkan Trump’ın azliyle yatıp kalkıyor. Eğer Temsilciler Meclisi’nde azil yönünde bir karar çıkarsa Senato yüce divana dönüşecek. Eğer burada üçte iki çoğunluk sağlanırsa ABD başkanı görevden alınıyor ve yerine başkan yardımcısı geçiyor.
Kongre’nin en önemli misyonu ise komiteler aracılığıyla federal kurumların herşeyini denetlemesi. İstediği kişi meclise çağırıp sorgulayabiliyor. Her türlü karar, politika ya da icraatları denetleyen Kongre ihtiyaç halinde yargıya gidebiliyor. Başta da dediğim gibi, sistemin her yerine sigorta yerleştirilmiş. Mesela bir parti ne kadar güçlü olursa olsun tek başına Anayasayı değiştiremiyor.
ERDOĞAN MI GÜÇLÜ TRUMP MI?
Detayları uzatmak mümkün.
Ama işin özü şu; ABD sisteminde en önemli şey kurumların birbirini denetlemesidir. Başkan Trump bile olsanız ‘ben yaptım oldu’ diyemiyorsunuz. Atamak istediğiniz bürokratı bile Senato’ya onaylatmak zorundasınız. Canınızı sıkan bir haberi yapan gazeteye el koyduramıyorsunuz. Gazetecileri tutuklatamıyorsunuz. Hatta size zor sorular soran gazetecinin akreditasyon kartını bile iptal edemiyorsunuz. Mesela Başkan Trump CNN’nin Beyaz Saray muhabirinin kartını iptal etti. Ancak mahkeme bunu ‘basın özgürlüğünün ihlali’ olarak gördü ve Beyaz Saray CNN muhabirine kartını geri vermek zorunda kaldı. ABD Başkanı da olsanız istediğiniz şirkete çöküp kayyım atayamıyor, bol sıfırlı ‘bağış’ alamıyorunuz. Ülkeyi ‘aile şirketi’ gibi yönetemiyor, attığınız her adamın hesabını vermek zorunda kalıyorsunuz.
Bu şartlarda bir Trump’a bakın bir de Erdoğan’a. Başkan Trump Erdoğan’ı kıskanmasın da ne yapsın ?
[Adem Yavuz Arslan] 19.10.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
“Aptal Olma!” [Ekrem Dumanlı]
Sene 2010. Mayıs ayının güzel bir günü. Dönemin başbakanı Erdoğan ile Yunan Başbakanı Yorgo Papandreu ortak bir basın toplantısı düzenliyor. Papandreu konuşması sırasında “Türkiye’den korkuyoruz” diyor.
Hafif bir tebessüm.
Bir gün sonrası için deniyor ki “Yunanlı gazetecilerle Erdoğan, Türk gazetecilerle Papandreu kahvaltı yapacak.” Hoş bir Program.
Sabah kahvaltısına katılan gazetecilerden Erhan Başyurt Papandreu’ya bir soru yöneltti. “Yunanistan’da her şey tık tık giderken ne oldu da Yunanistan pıt pıt çöktü” gibi ironik bir soruydu. Bu soru aramızda bir tebessüme yol açsa da Yunanistan Başbakanı bu soruya son derece medeni ve sempatik cevap vermişti.
Sonradan öğrendik ki biz Papandreu ile kahvaltıda sohbet ederken Erdoğan’la Yunanlı gazeteciler arasında hır gür çıkmış. Yunanlı gazetecilerin sorularına sinirlenen Erdoğan, “Sen gazeteci misin diplomat mısın? Uçaklardan ne anlarsın, hava sahasından ne anlarsın?” gibi şeyler söylemiş. Mevzu uzayınca gergin bir atmosferde kahvaltıyı kapatmışlar.
Tabi bizim bu gerginlikten hiçbir haberimiz yoktu. Bizim karşımızdaki siyasetçi ne sorsak elinden geldiğince cevap vermeye çalışıyor, diplomatik nezaketi elden bırakmıyordu.
Şöyle bir soru sorduğumu hatırlıyorum:
“Sayın Başbakan, dünkü basın toplantısında Türkiye’den korktuğunuzu söylediniz. Bunu Türkiye kamuoyunun anlaması oldukça zor. Çünkü hiçbir devlet yetkilisi ‘biz falan ülkeden korkuyoruz’ diyemez. Korkuyor olsa bile korkuyoruz diyemez. Çünkü karşıdaki kim olursa olsun Türkiye devlet geleneğinde bir devletten korkmak, tırsmak, alttan almak veya ezik görünmek toplumun kabul edebileceği bir şey değil. Sizin korkuyoruz sözünden tam anlamıyla neyi kast ettiğinizi açar mısınız?”
Papandreu bu soruya da diplomatik nezaketi elden bırakmadan cevap vermiş ve Kıbrıs hatırlatması yapmıştı…
Son birkaç haftadır Amerika devlet başkanı Trump ile Erdoğan arasındaki ilişki ve ortaya konan söylemleri görünce bunları hatırladım.
O gün orada “Hiçbir Türkiye devlet yetkilisi aşağılanmayı, azarlanmayı, ezilmeyi, pas pas edilmeyi hazmedemez.” demiştim. Yanılmışım. Trump’ın hakaret dolu mektubu karşısında suspus olan Recep Tayyip Erdoğan için geçerli değilmiş bu.
Sakın topu taca atıp Başkan Trump’ı ve onun üslubunu eleştirip, Erdoğan’ı temize çıkarmaya kalkmayın. Erdoğan’ın üslubu sanki çok mu nazik. Diplomatik dili ne zaman kullanmış Erdoğan.
Kaldı ki Türkiye’nin düştüğü durumun son sayfasında Trump’ın azarları, tokatları var; ama bu ezilip büzülmenin hem mazisi derin hem sebepleri farklı.
Başkan Trump “Türkiye’nin ekonomisini yerle bir ederim” diyor.
Türkiye’nin ekonomisi yerle bir edilmeye çok müsait hale getirilmeseydi bu sözü söyleyebilir miydi? Türkiye’nin ekonomisini hovardaca batıranlar Türkiye’nin kaynaklarını gereksiz yerde çar çur edenler, bu cümleler karşısında utanmalı sıkılmalı değil mi?
Bütün dünya Erdoğan’ın “anladığın dil”i keşfetmiş oldu.
Bir günde mi gerçekleşti bu durum?
Hayır!
Rus uçağının düşürüldüğü günleri hatırlayın… Erdoğan külhanbeyi ağzıyla Rusya Devlet Başkanı Putin’e meydan okumuştu. Rusya’nın art arda gelen diplomatik atakları ve peşi peşine verilen sert demeçlerden sonra Erdoğan bir U dönüşü yaparak kendini affettirmenin yollarını bulmuştu.
Yol dediğim de nedir biliyor musunuz? Önce üslubu yumuşatmak, alttan almak, ardından ziyarete gitmek, ezilip büzülmek, ticari konularda güvenceler sunmak, imkanlar tanımak; sonra yeni bir epik dil uydurup şak şakçılarını pohpohlamak…
Bu gidişatın en komik yanı da şu: Diplomatik nezaketi ayaklar altına alarak ona buna horozlanırken, Erdoğan’ı alkışlayan yandaşlar, Erdoğan pas pas edilirken de alkışa devam ediyorlar. Eyyy!.. diye başlayan sokak ağzını politikaya taşıyan konuşmaları alkışlarken avuçları şişen kalabalıklar, rakibin güçlü çıkması, tokata yumrukla, yumruğa tekmeyle cevap vermesi karşısında da yine alkışlamaya devam ediyor. Politika tarihinin en ikiyüzlü, en kaba, en absürt tablolarından birini yaşıyor Türkiye…
Acı gerçeği görelim artık: uluslararası ilişkiler de Türkiye itibarı sıfır. Reputation Institute (RI) tarafından hazırlanan “Dünyanın En İtibarlı Ülkeleri” araştırmasının sonuçlarına göre Türkiye, 55 ülke arasında 44. sırada kendisine yer bulabildi. Tek adam rejiminin faturası bu! Etrafa bir bakın lütfen.
Avrupa Birliğine karşı kullandığı ‘Açarım kapıları, Suriyeliler sınırlarımızdan geçer sizi zor durumda bırakırım’ tehditleri, Batı’da çok kaba çok vahşi ve nezaketsiz olarak görülüyor. İlk de değil son da. Ayrıca Türkiye’deki insan hakları ihlallerinin feci durumunu herkes görüyor. işkenceler, işten çıkarmalar, hapse atmalar… Dünya Erdoğan’ın zulmünü sürekli not alıyor. Suç dosyası kabardıkça kabarıyor.
“Ne yapalım biz de gider İran – Rusya – Çin’in içinde olduğu Şangay Beşlisi’ne dahil oluruz” düşüncesinin Erdoğan’ın yönettiği Türkiye için söz konusu olmayacağı da aşikar.
Başta Rusya devlet başkanı Putin olmak üzere bahsi geçen coğrafyada hiçbir lider Erdoğan’a güvenmiyor. Üstelik radikal İslamcı gruplarla olan gizli – açık ilişkisi bu ülkelerde sürekli bir huzursuzluğa sebep oluyor. Daha açıkçası, bu coğrafyada “güvenilmez adam” yaftasını alnının tam ortasına yemiş durumda…
Peki ya İslam dünyası?
Malum birçok Erdoğaniste göre o, “ümmetin lideri”. Ne var ki Ümmet bunun farkında değil. Nasıl olsun ki adamın şahsi ve ailevi ikbali koca bir dünyanın istiklalinden daha önemli. Yokluktan başlayıp hesap edilemez hale gelen serveti herkesin malumu. İslam dünyası Erdoğan’ın kof kabadayılığını boşta kahramanlık sandı. Ne var ki tarihi hadiseler testinden geçemedi o. Kendi ektiğini biçiyor şimdi. Herkesi kucaklayan, özgürlükçü, demokrat, evrensel bakış açısına sahip bir lider olma yerine o, fanatik, partici, kutuplaştırıcı, çatışmacı bir siyasi figür olmayı tercih etti. Bu nedenle de sadece batı dünyasında değil İslam dünyasında da istenmeyen, güvenilmeyen bir adamdır artık…
Dönelim Başkan Trump’ın Erdoğan’ı yerle bir eden sözlerine. Bir değil, iki değil, üç değil; kaçıncı defadır Erdoğan’a karşı ağır sözler sarf ediyor Başkan Trump. Erdoğan’ın iç siyasette ve dış politikada kullandığı dil, bütün dünya tarafından kendisine misliyle iade edilmekte. Yani men dakka dukka.
Üzücü olan durum şu: Erdoğan’ın itibarı yerlerde dolaşırken Türkiye’nin itibarı sarsılmıyor mu? Maalesef herkesin bu soruyu vicdanına sorması oradan alacağı cevapla Türkiye’nin yeni bir rotaya girmesi gerekmektedir. Rota bellidir: kendi değerlerini koruyarak Batı standartlarında bir demokrasiyi inşa etmek. Zaten Ak Parti bu vaatler ile iktidara gelmişti. Başladığı noktada tek adam da yoktu tek parti de. Şimdi bu parti ve koskoca bir ülke, bir adamın ve yakınlarının oyuncağı haline geldi. Sadece parti değil Türkiye irtifa kaybetti itibarı yerlerde sürünüyor
Hal böyle olunca bir başka devlet adamı “aptal olma” diye nasihat etmiş. Bunda yadırganacak bir durum var mı? Bu kadar aptallık, bu kadar basiret bağlanması, bu kadar zülüm ayyuka çıkmışken birilerinin çıkıp sizin kulağınızdan tutarak “akıllı ol” demesini niye yadırgıyorsunuz ki!
Öyle çaresiz bir duruma düşmüşler ki onlarca aşağılayıcı cümlenin yanında bir iki övgü cümlesi kullandı diye devletin ajansı ve havuz medyası ayakta alkış tutuyor.
Aslında bu müptezel tayfaya da söyleniyor bu sözler: Aptal olmayın…
[Ekrem Dumanlı] 19.10.2019 [TR724]
Hafif bir tebessüm.
Bir gün sonrası için deniyor ki “Yunanlı gazetecilerle Erdoğan, Türk gazetecilerle Papandreu kahvaltı yapacak.” Hoş bir Program.
Sabah kahvaltısına katılan gazetecilerden Erhan Başyurt Papandreu’ya bir soru yöneltti. “Yunanistan’da her şey tık tık giderken ne oldu da Yunanistan pıt pıt çöktü” gibi ironik bir soruydu. Bu soru aramızda bir tebessüme yol açsa da Yunanistan Başbakanı bu soruya son derece medeni ve sempatik cevap vermişti.
Sonradan öğrendik ki biz Papandreu ile kahvaltıda sohbet ederken Erdoğan’la Yunanlı gazeteciler arasında hır gür çıkmış. Yunanlı gazetecilerin sorularına sinirlenen Erdoğan, “Sen gazeteci misin diplomat mısın? Uçaklardan ne anlarsın, hava sahasından ne anlarsın?” gibi şeyler söylemiş. Mevzu uzayınca gergin bir atmosferde kahvaltıyı kapatmışlar.
Tabi bizim bu gerginlikten hiçbir haberimiz yoktu. Bizim karşımızdaki siyasetçi ne sorsak elinden geldiğince cevap vermeye çalışıyor, diplomatik nezaketi elden bırakmıyordu.
Şöyle bir soru sorduğumu hatırlıyorum:
“Sayın Başbakan, dünkü basın toplantısında Türkiye’den korktuğunuzu söylediniz. Bunu Türkiye kamuoyunun anlaması oldukça zor. Çünkü hiçbir devlet yetkilisi ‘biz falan ülkeden korkuyoruz’ diyemez. Korkuyor olsa bile korkuyoruz diyemez. Çünkü karşıdaki kim olursa olsun Türkiye devlet geleneğinde bir devletten korkmak, tırsmak, alttan almak veya ezik görünmek toplumun kabul edebileceği bir şey değil. Sizin korkuyoruz sözünden tam anlamıyla neyi kast ettiğinizi açar mısınız?”
Papandreu bu soruya da diplomatik nezaketi elden bırakmadan cevap vermiş ve Kıbrıs hatırlatması yapmıştı…
Son birkaç haftadır Amerika devlet başkanı Trump ile Erdoğan arasındaki ilişki ve ortaya konan söylemleri görünce bunları hatırladım.
O gün orada “Hiçbir Türkiye devlet yetkilisi aşağılanmayı, azarlanmayı, ezilmeyi, pas pas edilmeyi hazmedemez.” demiştim. Yanılmışım. Trump’ın hakaret dolu mektubu karşısında suspus olan Recep Tayyip Erdoğan için geçerli değilmiş bu.
Sakın topu taca atıp Başkan Trump’ı ve onun üslubunu eleştirip, Erdoğan’ı temize çıkarmaya kalkmayın. Erdoğan’ın üslubu sanki çok mu nazik. Diplomatik dili ne zaman kullanmış Erdoğan.
Kaldı ki Türkiye’nin düştüğü durumun son sayfasında Trump’ın azarları, tokatları var; ama bu ezilip büzülmenin hem mazisi derin hem sebepleri farklı.
Başkan Trump “Türkiye’nin ekonomisini yerle bir ederim” diyor.
Türkiye’nin ekonomisi yerle bir edilmeye çok müsait hale getirilmeseydi bu sözü söyleyebilir miydi? Türkiye’nin ekonomisini hovardaca batıranlar Türkiye’nin kaynaklarını gereksiz yerde çar çur edenler, bu cümleler karşısında utanmalı sıkılmalı değil mi?
Bütün dünya Erdoğan’ın “anladığın dil”i keşfetmiş oldu.
Bir günde mi gerçekleşti bu durum?
Hayır!
Rus uçağının düşürüldüğü günleri hatırlayın… Erdoğan külhanbeyi ağzıyla Rusya Devlet Başkanı Putin’e meydan okumuştu. Rusya’nın art arda gelen diplomatik atakları ve peşi peşine verilen sert demeçlerden sonra Erdoğan bir U dönüşü yaparak kendini affettirmenin yollarını bulmuştu.
Yol dediğim de nedir biliyor musunuz? Önce üslubu yumuşatmak, alttan almak, ardından ziyarete gitmek, ezilip büzülmek, ticari konularda güvenceler sunmak, imkanlar tanımak; sonra yeni bir epik dil uydurup şak şakçılarını pohpohlamak…
Bu gidişatın en komik yanı da şu: Diplomatik nezaketi ayaklar altına alarak ona buna horozlanırken, Erdoğan’ı alkışlayan yandaşlar, Erdoğan pas pas edilirken de alkışa devam ediyorlar. Eyyy!.. diye başlayan sokak ağzını politikaya taşıyan konuşmaları alkışlarken avuçları şişen kalabalıklar, rakibin güçlü çıkması, tokata yumrukla, yumruğa tekmeyle cevap vermesi karşısında da yine alkışlamaya devam ediyor. Politika tarihinin en ikiyüzlü, en kaba, en absürt tablolarından birini yaşıyor Türkiye…
Acı gerçeği görelim artık: uluslararası ilişkiler de Türkiye itibarı sıfır. Reputation Institute (RI) tarafından hazırlanan “Dünyanın En İtibarlı Ülkeleri” araştırmasının sonuçlarına göre Türkiye, 55 ülke arasında 44. sırada kendisine yer bulabildi. Tek adam rejiminin faturası bu! Etrafa bir bakın lütfen.
Avrupa Birliğine karşı kullandığı ‘Açarım kapıları, Suriyeliler sınırlarımızdan geçer sizi zor durumda bırakırım’ tehditleri, Batı’da çok kaba çok vahşi ve nezaketsiz olarak görülüyor. İlk de değil son da. Ayrıca Türkiye’deki insan hakları ihlallerinin feci durumunu herkes görüyor. işkenceler, işten çıkarmalar, hapse atmalar… Dünya Erdoğan’ın zulmünü sürekli not alıyor. Suç dosyası kabardıkça kabarıyor.
“Ne yapalım biz de gider İran – Rusya – Çin’in içinde olduğu Şangay Beşlisi’ne dahil oluruz” düşüncesinin Erdoğan’ın yönettiği Türkiye için söz konusu olmayacağı da aşikar.
Başta Rusya devlet başkanı Putin olmak üzere bahsi geçen coğrafyada hiçbir lider Erdoğan’a güvenmiyor. Üstelik radikal İslamcı gruplarla olan gizli – açık ilişkisi bu ülkelerde sürekli bir huzursuzluğa sebep oluyor. Daha açıkçası, bu coğrafyada “güvenilmez adam” yaftasını alnının tam ortasına yemiş durumda…
Peki ya İslam dünyası?
Malum birçok Erdoğaniste göre o, “ümmetin lideri”. Ne var ki Ümmet bunun farkında değil. Nasıl olsun ki adamın şahsi ve ailevi ikbali koca bir dünyanın istiklalinden daha önemli. Yokluktan başlayıp hesap edilemez hale gelen serveti herkesin malumu. İslam dünyası Erdoğan’ın kof kabadayılığını boşta kahramanlık sandı. Ne var ki tarihi hadiseler testinden geçemedi o. Kendi ektiğini biçiyor şimdi. Herkesi kucaklayan, özgürlükçü, demokrat, evrensel bakış açısına sahip bir lider olma yerine o, fanatik, partici, kutuplaştırıcı, çatışmacı bir siyasi figür olmayı tercih etti. Bu nedenle de sadece batı dünyasında değil İslam dünyasında da istenmeyen, güvenilmeyen bir adamdır artık…
Dönelim Başkan Trump’ın Erdoğan’ı yerle bir eden sözlerine. Bir değil, iki değil, üç değil; kaçıncı defadır Erdoğan’a karşı ağır sözler sarf ediyor Başkan Trump. Erdoğan’ın iç siyasette ve dış politikada kullandığı dil, bütün dünya tarafından kendisine misliyle iade edilmekte. Yani men dakka dukka.
Üzücü olan durum şu: Erdoğan’ın itibarı yerlerde dolaşırken Türkiye’nin itibarı sarsılmıyor mu? Maalesef herkesin bu soruyu vicdanına sorması oradan alacağı cevapla Türkiye’nin yeni bir rotaya girmesi gerekmektedir. Rota bellidir: kendi değerlerini koruyarak Batı standartlarında bir demokrasiyi inşa etmek. Zaten Ak Parti bu vaatler ile iktidara gelmişti. Başladığı noktada tek adam da yoktu tek parti de. Şimdi bu parti ve koskoca bir ülke, bir adamın ve yakınlarının oyuncağı haline geldi. Sadece parti değil Türkiye irtifa kaybetti itibarı yerlerde sürünüyor
Hal böyle olunca bir başka devlet adamı “aptal olma” diye nasihat etmiş. Bunda yadırganacak bir durum var mı? Bu kadar aptallık, bu kadar basiret bağlanması, bu kadar zülüm ayyuka çıkmışken birilerinin çıkıp sizin kulağınızdan tutarak “akıllı ol” demesini niye yadırgıyorsunuz ki!
Öyle çaresiz bir duruma düşmüşler ki onlarca aşağılayıcı cümlenin yanında bir iki övgü cümlesi kullandı diye devletin ajansı ve havuz medyası ayakta alkış tutuyor.
Aslında bu müptezel tayfaya da söyleniyor bu sözler: Aptal olmayın…
[Ekrem Dumanlı] 19.10.2019 [TR724]
Hemşire Sevgi Hanım’ın hikâyesi: Bizi yaşarken öldürenlere bile hakkımı helal ettim [Fatma Betül Meriç]
YUSUF’UNU BEKLEYEN ZÜLEYHALAR (2)
Her insan bir hikâye, her hikâye de kendi kahramanlarını doğurur. Olanca baş döndürücülüğü ile akan ahir zamanda; saatleri günlere, günleri haftalara, aylara ve dahası yıllara ekleyerek, uç uca hasret motifleri örgüleyenlerin kendi anlatımları ile hikâye ettikleri gerçeklere, hiç olmazsa gelin tanık olalım.
Dört çocuğu ile Yusuf yolu bekleyen nicelerinden biri Sevgi Hanım. Henüz 38 yaşında. 80’li yıllarda Gaziantepli yoksul bir ailenin kızı olarak gözlerini açmış dünyaya. Hemşirelik okulunu bitirip, ülkenin batısındaki bir şehirde göreve başlamış. O yıllarda polis memuru olan eşi ile tanışmış bir vesileyle. Evlenmeye karar vermişler. Omuz omuza verip, ülkelerine hizmet etmeye başlamışlar. Üç yavruları olmuş, peş peşe.
Bir gün, Sevgi Hanım dördüncü bebeklerine henüz dört aylık hamileyken gözaltına alınmış eşi. Sebebini öğrenemeden iddianame bile hazırlanmadan aylar geçmiş. Sevgi hanım, üç çocuk ve dördüncü bebekleri henüz karnındayken, bir başına kalmış. Yalnızlığı ve çaresizliği iliklerine kadar hissetmiş o günlerde. “Her gün her akşam hüngür hüngür ağladığımı biliyorum” diyor o günleri anlatırken.
Cezaevindeki eşini ziyaret gidip gelir. Evde çocuklarla ilgilenir. Bir gün cezaevi ziyareti dönüşü, kendisini rahatsız hisseder ve kontrol amaçlı hastaneye gitmesi gerektiğini düşünür. O sıralar 8 aylık hamiledir. Evde ise, biri 1. Sınıfa, diğeri 3. Sınıfa ve en büyükleri 4. Sınıfa giden üç evladına bakacak kimsesi yoktur. Kendi deyimiyle, çocuğu çocuğa emanet ederek, hastaneye gider. Yanında sadece bir telefonu, dua kitabı ve 15 lirası vardır.
Hastanedeki kontrollerde, çok yüksek çıkan tansiyonu ve protein değerinden dolayı, eve dönmesine izin vermez doktorlar. Bir türlü düşmeyen aksine yükselen tansiyon sonunda, anestezi uzmanı ameliyat etmezlerse bebeği kaybedeceklerini söylerken; cerrah, ameliyat esnasında anneyi kaybetmekten korktuğunu ifade eder.
Kontrol niyetiyle gittiği hastanede, apar topar doğuma alınma durumu olduğunu öğrenen Sevgi Hanım, evde bıraktığı ve kimseye haber veremediği yavruları için endişe etmeye başlar. “Allah’ım, beni çocuklarıma bağışla!” diye dualar ederek yalnız başına girdiği doğumda, sağlıkla dördüncü bebeğine kavuşur. Sevgi Hanım’ı doğumdan sonra yoğun bakıma alırlar. Yanında refakatçisi olmadığı için, bebeği de annesinin yanına bırakırlar. 3 gün kaldığı yoğun bakımda, sağdığı sütlerini lavaboya dökmek zorunda kalır Sevgi Hanım, aldığı ilaçlar bebeğe de geçmesin diye. Minik İbrahim bebek ise, yüzlerce bebek gibi babası olmadan gözlerini açar dünyaya. Doğumundan birkaç gün sonra, kalın ve ses geçirmez camların arkasında görürler birbirlerini. Kokularını duymak ve baba kucağını hissetmek için haftalar geçmesi gereklidir.
Dört yıldır evlatlarına hem anne hem baba olmaya çalışan Sevgi Hanım, mesleği gece nöbetleri olan bir meslek olduğu için, çocuklarına bakacak kimsesi olmayınca istifa etmek zorunda kalır. Bu sırada maddi sıkıntılar yaşar. Faturasını ödeyemediği için gün gelir elektriği kesilir, gün gelir su saatini söküp götürür görevliler birikmiş fatura borçları yüzünden.
Gözleme yapıp satar, memleketinin mutfağından ev yemekleri hazırlayıp satar. Kirasını ödeyebilmek için alyansını bozdurur yeri gelir. Yine de hiç boş durmaz. Şimdilerde sağlıklı ve el yapımı çeşit çeşit kokuda sabunlar yapıp, ülkenin her yerine hatta yurt dışına kargo ile sipariş alıp gönderir.
Tüm bu yaşananlara rağmen, geriye dönüp baktığında hayatının hiçbir dönemi adına bir pişmanlığı ve yanlışı olmadığını söyleyen Sevgi Hanım “Bize bunları yaşatanlara bir şey demiyorum, onlara da hakkımı helal ediyorum” diyerek nobranlara dahi insanlık dersi verir.
[Fatma Betül Meriç] 19.10.2019 [TR724]
Etiketler:
Fatma Betül Meriç
Dünyadan kopuk Türkiye ile yola devam [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Ankara ile Washington’ın Türkiye ve Kürtler arasında ateşkes konusunda anlaşmış olmaları, sorunların bittiği anlamına gelmiyor. Türkiye anlamsız bir askeri macera sonucunda, demokrasisi ve anayasası olmayan, gazeteci hapseden, yüz binleri tasfiye ve takibat politikalarıyla sosyal soykırıma tabi tutan bir aktör imajına sahip olmasının yanı sıra, dünya kamuoyunda işgalci bir Ortadoğu ülkesi olarak algılanmaya başladı. Kısa süre içinde sivillerin katledildiği, savaş suçlarının işlendiği, en aşırı uç İslamcı ve nasyonalist imgelerin kol gezdiği askeri harekât, dünden itibaren beş günlük sürenin ardından sona erecek. 30 Kilometre derinliğinde bir hattan Kürtlerin güneye doğru çekileceği şeklinde lanse olan bu ateşkes planı, aslında tüm sınır boyunca geçerli değil. Fakat zaten mesele bundan daha büyük! Bu bölgeye – uzunluğu veya kısalığı fark etmez – çok yakında Rusya destekli Suriye ordusu girecek zaten. Türkiye’nin Suriye’ye girişi, Esad rejiminin Fırat’ın doğusuna doğru merkezi hükümetin kontrol ettiği toprakların genişletilmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla Rusya bölgeye tümüyle hâkim olacak. Türkiye ise, iç savaş öncesi durumun tesisi için elinde ne var ne yok hepsini heba etmiş bir durumda masadan kalkıyor. ABD için reel politik ve stratejik anlamda Suriye batağından çıkmak, zararın neresinden dönülse kardır misali, olumlu olarak değerlendirilebilir. Her ne kadar bu onursuzca çıkış Trump yönetimine siyasi kredi kaybettirse de, ABD reel olarak Rusya karşısında oyunu zaten kazanamıyordu. Suriye’de varlık sürdürmesi, uzun vadede olanaksızdı. Dahası IŞİD sonrası konjonktürde ABD çıkarları bakımından gerekli de değildi zaten. Rusya Suriye’ye yerleşmiş, Akdeniz’e inmeyi başarmıştı. ABD bunu engelleyememişti, Suriye’de bir süre daha kalsa da engelleyemeyecekti. Tıpkı Kırım meselesinde olduğu gibi, Ruslarla poker değil Rus ruleti oynanacağını anladı. Geri çekildi.
Türkiye bu krizde en fazla kaybeden oyuncudur. Suriye’de rejimin tasfiyesi ve Sünni devlet dizayn etmek için çıkılan yolda, bu amacın yanından bile geçemedi. Esad oyunu akıllı kurdu, Rusya ile hem ABD’yi hem de onun piyonu Türkiye’yi dengeledi. ABD’yi ve Kürtleri Sünni cihatçılarla çarpıştırdı. Esasında Rusya da ABD de havadan girdikleri bu savaşta, esas işi Kürtlere havale etti. ABD’nin kullandığı Kürtler, binlerce kayıp vererek Sünni cihatçıları yenmeyi başardı. Fırat’ın batısında ise Rusya kontrolündeki Esad güçleri saha hâkimiyetini önemli oranda tesis etti. ABD için Kürtlerin bir işlevi kalmamıştı. Onları Türkiye karşısında korumak da ABD çıkarları açısından hem olumlu olmayacaktı, hem de riskliydi. Türkiye’ye işgal için yeşil ışık yakarak Türkiye’deki olumsuz imajını telafi etmeyi seçen Trump, stratejik hata yaparak ülkesinde ve dünyada Kürtlerin inanılmaz ölçüde gündem olmasına yol açtı. Yaptığı açıklamalarda kullandığı dille de güvenlik çevreleri tarafından ABD çıkarlarına büyük zarar vermekle suçlanıyor. ABD kamuoyunda Kürtlere destek yüzde altmışlara ulaştı. AB nezdinde Kürtler siyasi gündemin belirleyicisi oldu. Ankara alenen işgale yeltenmekle suçlandı.
Bu arada Türkiye beş gün daha zaman kazanmış oldu. Sahadaki korkunç katliamlar devam edecek. Türkiye’nin ileride savaş suçları nedeniyle başı çok derde girecek. Bu rejimin her bir mümessili Türkiye dışına çıkamaz olacak, hatta oldu bile. ABD tarafından Erdoğan’ın yurt dışı mal varlığının araştırılması sürecine girilmesi, tehlike çanlarının ilki. Türk bakanların ABD’ye giriş yapamamaları demek, Türkiye dışına her çıktıklarında tedirgin olmaları demek. Bu yaptırımlar, aynı zamanda Türkiye devleti için hiçbir dönemde yaşanmadığı kadar aşağılayıcı. Bir haydut devletin, bir diktatörlüğün, bir muz cumhuriyetinin yöneticilerinin yaşadıkları, bugün Türkiye yöneticilerinin başına geliyor. Ufukta daha kötü gelişmeler var!
Kürtler ateşkese sadece belirli bölgelerde uyacaklarının, sınır hattında büyük oranda ateşkesi tanımayacaklarının sinyalini veriyor. Zaten ABD de ateşkes anlaşmasını aynı minvalde algılıyor. Ki zaten Erdoğan rejimine bu ateşkesi dikte eden ABD oldu. Yani bu bir anlaşma değil, bir kesin uyarı. Yaptırım sopasıyla Türkiye’nin ümüğünü yakalayan ABD, Trump’ın “aptal olma!” diye Erdoğan’ı uyarmasının hemen ardından Erdoğan’dan istediğini aldı. Aldığı, Türkiye’nin ABD iç kamuoyuna pazarlanabilecek türden “ateşkes sağladık işte!” mesajıdır. Nitekim Trump “kavga eden iki çocuğun bir süre boğuşmasına izin verip sonra ayırmak gerek” metaforuyla, Türkiye ve YPG’yi aynı tarafa koydu, Erdoğan rejimini bir kez daha aşağıladı. Bunlar hep Türkiye’nin ileride on yıllarca telafi etmeye gayret edeceği şeyler. Şu an halk ve kurgulu “elitler” anlamasa da – veya anlamazdan da gelse – cumhuriyet tarihinde de Osmanlı döneminde de Türkiye’nin bu kadar paçoz bir konuma düştüğü hiç görülmemişti.
Bir önemli sonuç da, ABD tarafından – mevcut – TSK’nın artık güvenilir muhatap olarak kabul edilmemesi. Sahada vandal ve vahşi cihatçılarla, en aşağılık ve askerlik onurundan uzak hareket eden gruplarla işbirliği yapan, askerleri neo-faşist selam veren ve sivilleri bombalayan bir profil çizen TSK, bir NATO ordusu olmayı hak etmeyen ve uygar davranmayan üçüncü dünya ordusu görünümünde. Bu bakımdan büyük prestij kaybetti. ABD Kongresi’nin yaptırımlarına tabi olacağı kesin gibi. Her ne kadar Türkiye rejimi kendi silahını ürettiğini söylese de, hiçbir silahı tamamen yerli olarak üretemiyor. Bu üretildiği söylenen silahların patentleri, elektronik parçaları, beyin kısımları diğer NATO üyelerinden alınıyor. Şu an Türkiye’ye neredeyse tüm NATO ambargo uyguluyor. Silah satmıyor. Başta ABD ve Almanya olmak üzere, silah alınan ülkeler uzun yıllar ne silah satacak, ne modernizasyon yapacak. Türkiye bu konuda giderek Rusya’ya bağımlı hale gelecek.
Çok yakın zamanda Erdoğan ve Esad’ın görüşmek durumunda kalacağını düşünüyorum. Kanımca Ankara’nın eli Esad’a karşı zayıfladı. Esad kuzey doğu Suriye’yi Rusya ile beraber kontrol edince, Ankara’ya başka opsiyon kalmıyor. Bu durum, Türkiye’deki Avrasyacıların başından beri istedikleri noktaya sonunda Erdoğan’ın da gelmesi anlamına gelecek. Bu durumu Erdoğan tabanına nasıl izah edecek diye sormuyorum. Çünkü tabanı her şeyi kabul edebileceğini gösterdi bu güne kadarki performansıyla zaten! Dolayısıyla Avrasyacıların güç kullanarak Erdoğan’ı devirmeleri durumunda bile bunu kabullenecektir kanımca. Ki bu şu an için olmaz. Çünkü Erdoğan zaten denileni yapıyor. Suriye’ye askeri müdahaleyle beraber bir süre daha soluk alabilir. Hem zaten muhalefet de bu konuda haddinden fazla kredi açmış durumda. Erdoğan, mağazada pazarlama yapan satıcı gibi. En akla yatmayan projeleri bile tabana güzel lanse ediyor. Türkiye kamuoyu daha farklı bir beklenti veya arayış halinde değil gibi. Dolayısıyla Erdoğan’ı bir süre daha görmeye alışalım. Zaten gitse de bir şey değişmeyecek. Dünyadan kopuk Türkiye ile durmak yok, yola devam.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 19.10.2019 [TR724]
Türkiye bu krizde en fazla kaybeden oyuncudur. Suriye’de rejimin tasfiyesi ve Sünni devlet dizayn etmek için çıkılan yolda, bu amacın yanından bile geçemedi. Esad oyunu akıllı kurdu, Rusya ile hem ABD’yi hem de onun piyonu Türkiye’yi dengeledi. ABD’yi ve Kürtleri Sünni cihatçılarla çarpıştırdı. Esasında Rusya da ABD de havadan girdikleri bu savaşta, esas işi Kürtlere havale etti. ABD’nin kullandığı Kürtler, binlerce kayıp vererek Sünni cihatçıları yenmeyi başardı. Fırat’ın batısında ise Rusya kontrolündeki Esad güçleri saha hâkimiyetini önemli oranda tesis etti. ABD için Kürtlerin bir işlevi kalmamıştı. Onları Türkiye karşısında korumak da ABD çıkarları açısından hem olumlu olmayacaktı, hem de riskliydi. Türkiye’ye işgal için yeşil ışık yakarak Türkiye’deki olumsuz imajını telafi etmeyi seçen Trump, stratejik hata yaparak ülkesinde ve dünyada Kürtlerin inanılmaz ölçüde gündem olmasına yol açtı. Yaptığı açıklamalarda kullandığı dille de güvenlik çevreleri tarafından ABD çıkarlarına büyük zarar vermekle suçlanıyor. ABD kamuoyunda Kürtlere destek yüzde altmışlara ulaştı. AB nezdinde Kürtler siyasi gündemin belirleyicisi oldu. Ankara alenen işgale yeltenmekle suçlandı.
Bu arada Türkiye beş gün daha zaman kazanmış oldu. Sahadaki korkunç katliamlar devam edecek. Türkiye’nin ileride savaş suçları nedeniyle başı çok derde girecek. Bu rejimin her bir mümessili Türkiye dışına çıkamaz olacak, hatta oldu bile. ABD tarafından Erdoğan’ın yurt dışı mal varlığının araştırılması sürecine girilmesi, tehlike çanlarının ilki. Türk bakanların ABD’ye giriş yapamamaları demek, Türkiye dışına her çıktıklarında tedirgin olmaları demek. Bu yaptırımlar, aynı zamanda Türkiye devleti için hiçbir dönemde yaşanmadığı kadar aşağılayıcı. Bir haydut devletin, bir diktatörlüğün, bir muz cumhuriyetinin yöneticilerinin yaşadıkları, bugün Türkiye yöneticilerinin başına geliyor. Ufukta daha kötü gelişmeler var!
Kürtler ateşkese sadece belirli bölgelerde uyacaklarının, sınır hattında büyük oranda ateşkesi tanımayacaklarının sinyalini veriyor. Zaten ABD de ateşkes anlaşmasını aynı minvalde algılıyor. Ki zaten Erdoğan rejimine bu ateşkesi dikte eden ABD oldu. Yani bu bir anlaşma değil, bir kesin uyarı. Yaptırım sopasıyla Türkiye’nin ümüğünü yakalayan ABD, Trump’ın “aptal olma!” diye Erdoğan’ı uyarmasının hemen ardından Erdoğan’dan istediğini aldı. Aldığı, Türkiye’nin ABD iç kamuoyuna pazarlanabilecek türden “ateşkes sağladık işte!” mesajıdır. Nitekim Trump “kavga eden iki çocuğun bir süre boğuşmasına izin verip sonra ayırmak gerek” metaforuyla, Türkiye ve YPG’yi aynı tarafa koydu, Erdoğan rejimini bir kez daha aşağıladı. Bunlar hep Türkiye’nin ileride on yıllarca telafi etmeye gayret edeceği şeyler. Şu an halk ve kurgulu “elitler” anlamasa da – veya anlamazdan da gelse – cumhuriyet tarihinde de Osmanlı döneminde de Türkiye’nin bu kadar paçoz bir konuma düştüğü hiç görülmemişti.
Bir önemli sonuç da, ABD tarafından – mevcut – TSK’nın artık güvenilir muhatap olarak kabul edilmemesi. Sahada vandal ve vahşi cihatçılarla, en aşağılık ve askerlik onurundan uzak hareket eden gruplarla işbirliği yapan, askerleri neo-faşist selam veren ve sivilleri bombalayan bir profil çizen TSK, bir NATO ordusu olmayı hak etmeyen ve uygar davranmayan üçüncü dünya ordusu görünümünde. Bu bakımdan büyük prestij kaybetti. ABD Kongresi’nin yaptırımlarına tabi olacağı kesin gibi. Her ne kadar Türkiye rejimi kendi silahını ürettiğini söylese de, hiçbir silahı tamamen yerli olarak üretemiyor. Bu üretildiği söylenen silahların patentleri, elektronik parçaları, beyin kısımları diğer NATO üyelerinden alınıyor. Şu an Türkiye’ye neredeyse tüm NATO ambargo uyguluyor. Silah satmıyor. Başta ABD ve Almanya olmak üzere, silah alınan ülkeler uzun yıllar ne silah satacak, ne modernizasyon yapacak. Türkiye bu konuda giderek Rusya’ya bağımlı hale gelecek.
Çok yakın zamanda Erdoğan ve Esad’ın görüşmek durumunda kalacağını düşünüyorum. Kanımca Ankara’nın eli Esad’a karşı zayıfladı. Esad kuzey doğu Suriye’yi Rusya ile beraber kontrol edince, Ankara’ya başka opsiyon kalmıyor. Bu durum, Türkiye’deki Avrasyacıların başından beri istedikleri noktaya sonunda Erdoğan’ın da gelmesi anlamına gelecek. Bu durumu Erdoğan tabanına nasıl izah edecek diye sormuyorum. Çünkü tabanı her şeyi kabul edebileceğini gösterdi bu güne kadarki performansıyla zaten! Dolayısıyla Avrasyacıların güç kullanarak Erdoğan’ı devirmeleri durumunda bile bunu kabullenecektir kanımca. Ki bu şu an için olmaz. Çünkü Erdoğan zaten denileni yapıyor. Suriye’ye askeri müdahaleyle beraber bir süre daha soluk alabilir. Hem zaten muhalefet de bu konuda haddinden fazla kredi açmış durumda. Erdoğan, mağazada pazarlama yapan satıcı gibi. En akla yatmayan projeleri bile tabana güzel lanse ediyor. Türkiye kamuoyu daha farklı bir beklenti veya arayış halinde değil gibi. Dolayısıyla Erdoğan’ı bir süre daha görmeye alışalım. Zaten gitse de bir şey değişmeyecek. Dünyadan kopuk Türkiye ile durmak yok, yola devam.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 19.10.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)