Nesl-i Cedid [Abdullah Aymaz]

Üstad Hazretleri, hep yepyeni bir anlayışa sahip bir gençlik ve  çağıyla hesaplaşacak ve yüzleşecek yeni bir nesil arzu etmiştir. Fersüde ve partallaşmış anlayışlardan da rahatsız olmuştur. Bu rahatsızlığı ve yepyeni bir gençliğe karşı arzusunu 1910’da  yazdığı Münazarat Risalesinde şöyle dile getirmiştir. “Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denile mâzi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgraf ile sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim kışta geldim; sizler cennet âsâ bir bahardasınız. Şimdi ekilen tohumlar, zemininizde çiçek açacaktır. Benim hizmetimin ücretini, sizden şunu beklerim ki: Mâzi kıtasına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarıma uğrayınız. O çiçeklerden birkaç tanesini mezar taşı denilen, kemiklerimi misafir eden toprağın kapıcısının başına takınız. Kapıcısına tenbih edeceğiz, bizi çağırınız ‘BUYURUN!’  sadâsını işiteceksiniz! Oradaki serâbı veya gök kuşağını gören kişiden de olsa bu sesi duyacaksınız! Şu zamanın memesinden bizimle süt emen, gözleri arkadan mâziye bakan tasavvurları, kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılmış çocuklar, şu kitabın hakikatını hayal tevehhüm etsinler. Zira benim kesin kanaatım var ki, şu kitabın meseleleri hakikat olarak sizden tahakkuk edecektir. Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zira on üçüncü asrın minaresinin başında durup sureten medenî, fikren mâzinin en derin derelerinde olanları câmiye davet ediyorum. İşte ey iki ayaklı mezar-ı müteharrik (yürüyen mezarlara benzeyen)  bedbahtlar!  Sel gibi gelen neslin kapısında durmayınız, mezar  sizi bekliyor, çekiliniz! Tâ ki, hakikat-ı İslâmiyeyi hakkıyla kainat üzerinde dalgalandıracak nesl-i cedîd (yeni nesil, yeni insanlar) gelebilirsin!..”

Muhakemat Risalesinde de Yeni Neslin yaşayacağı İstikbalin şartları ile Mâzinin durumun da Üstad Hazretleri şöyle mukayese ediyor: “İşte bu bölümün (Sekizinci Mukaddimenin)  mevzuu, geçmişin nesilleri ile, geleceği nesillerini mukayese ve muvâzene etmektir. Hem de yüksek mekteplerde alfabeden başlanmaz. Okunan ilmin mâhiyeti bir olsa da ders verme şekli başkadır. (Elbette ilk okulda okunan coğrafya ile, üniversitede ders verilen coğrafya bilgileri aynı değildir.) Evet mâzi denilen HİSSİYAT  Mektebi ile, istikbal denilen FİKİRLER  Üniversitesi bir tarzda değildir. (…) Malumdur ki, insanda, çoğu kere onu yönlendiren ya AKIL’dır veya basardır  yani gözdür. Diğer tabirle ya FİKİRLERİ’dir veya HİSLER’dir. Yahut  ya HAK’tır veya KUVVET’tir. Veyahut  HİKMET  veya HÜKÜMET’tir. Yahut da, ya  KALBΠ MEYİLLER’dir veya  AKLΠ TEMÂYÜLLER’dir. Veyahut NEFSÎ-NEFSÂNΠ HEV  ve  HEVESLER  veya HÜD  ve HİDÂYET  düsturlardır.

“Geçmiş ve gelecek arasındaki işte bu farklılık sebebiyle mâzi nesillerinin  bir derece sâfî olan ahlakları ve hâlis olan hissiyatları, hâkimiyeti elde ederek aydınlanmamış olan fikir ve düşüncelerine yön verip istihdam ettikleri için sen-ben kavgaları, tefrika ve ihtilaller meydan aldı.

Fakat gelecek nesillerin bir derece aydınlanmış olan fikirleri, hevâ ve şehvet karanlığına düşmüş hislerine galip gelerek, emirlerinin  altına aldıklarından, gelecekte umumî hukukun (herkesin hak ve hukukuna güvence altına alacak adâlet ve hakkaniyetin)  hükümran olacağı muhakkak gözükmektedir. İnsanlığın da bir derece tecelli edeceği kesinleşmiştir.  Bu husus müjde vermektedir ki, İnsaniyet-i Kübrâ (Büyük ve gerçek İnsanlık)  olan İslâmiyet, geleceğin semâsında ve Asya’nın bahçeleri üzerinde bulutsuz güneş gibi pırıl pırıl ışıklarını saçacaktır.

“Daha önce mâzi derelerinde hükmü geçen garaz husumet ve başkalarından üstün görünme meylini doğuran şeyler; hisler, meyiller ve kuvvet idi. İşte bu sebeplerden dolayı, o zamanın insanlarını irşad etmek için, iknâ edici konuşmalar yetiyordu. Zira onların duygularını okşayıp meyillerini tesir altına alacağı için iddia edilen davayı süsleyip şaşaalandırmak veyahut korkunç göstermek, yahut edebiyat ve belâğatın gücünü dayanıp hayale karşı sevimli hale getirmek, delil getirmenin yerini tutardı. Fakat bizi, onlara kıyas etmek, bir ricat, bir geriye dönme hareketiyle bizi, o geçmiş zamanın köşelerine sokmak demektir. Her bir zamanın bir hükmü vardır. BİZ  DELİL  isteriz, savunulan davayı hiç DELİL  getirmeden,  öyle süsleyip püslemeler bizim zihnimizi doyurmaz, böyle şeylere kanarak aldanacak değiliz.

“Hâl sahrasında, istikbal dağlarına daima yağmur veren hikmetin hakikatlarının yani ilmî ve fennî gerçeklerin (buhar gücünün, vapurları, trenleri itip, yürüttüğü gibi)  itici güçleri: AKIL,  HAK, HİKMET’tir. Bu sebeple iddia edilen dava ve tezi isbat etmek, artık sadece yeni doğmaya başlayan GERÇEĞİ   ARAMA meyli ile, hak ve hakikat aşkıyla, umûmî menfaati, şahsî menfaatlar üzerine tercih etmekle ve gerçek insanlığa yönelişi netice veren kat’î delillerle olabilir; bunların dışında başka bir şeyle olmaz. Biz hal ehliyiz yani geçmişin değil, hazır zamanın insanlarıyız, hem de istikbale namzediz. Dava ve tezin güzel tasvir edilmesi, süslenip püslenmesi, zihnimizi ikna etmek için yetmiyor. Böyle şeyler ekarnımız tok. Biz DELİL  isteriz. (…)

“Hem de İslâmiyeti daima tecelli ettiren ve fikirlerinin –gelişmesi nisbetinde hakikatları inkişaf ettiren de İslamiyetin hakikat üzerine kurulmuş olması, burhan ve DELİL kılınçlarını kuşanması, AKIL  ile MEŞVERET  etmesi, hakikat tahtı üstünde bulunması ve ezelden ebede zincirleme uzanan hikmetin düsturlarına mutabık ve uygun bulunmasıdır.”

Evet NESL-İ  CEDİD  dediğimiz  YENİ  İNSAN’ın işte bu hakikatlara göre yetişmesi, donanımın bunlara göre olması gerekiyor… Gerçek değişmez ve  hakikat usandırmaz. Bunlar her zaman önümüz çıkıp duracaktır…

[Abdullah Aymaz] 3.9.2019 [Samanyolu Haber]

Mardin Emniyeti’nde işkence: Öldüresiye dayak ve tecavüz girişimi

Mardin Emniyet Müdürlüğü’nün bahçesinde bulunan konteynerin işkence merkezine dönüştürüldüğü ortaya çıktı. Kayyum protestolarında gözaltına alınan F.A. o konteynerin mağdurlarından biri.

BOLD – Mardin, Diyarbakır ve Van büyükşehir belediyelerine kayyum ataması sonrası Mardin’de başlayan protesto eylemlerinin üçüncü gününde, 21 Ağustos tarihinde gözaltına alınan F.A. yaşadığı işkenceleri anlattı.

Gözaltına alındığı sırada maruz kaldığı darp olayı nedeniyle vücudunda çok sayıda kesik olan ve sırtına 6 dikiş atılan F.A.’nın vücudundaki işkence izlerine gözaltına alınan Mezopotamya Ajansı muhabirleri de şahit oldular.

Gözaltı sırasında kendisine imzalatılmak istenen tutanağa karşı koyduğu için tekrar kamerasız odaya götürülen F.A. Emniyet’te bulunduğu süre boyunca yaşadıklarını kimseye anlatmadı. Serbest kaldıktan sonra suç duyurusunda bulunma kararı alan F.A. Mardin Emniyet Müdürlüğü’nde yaşadığı dehşeti anlattı.

“İŞLEMEDİĞİM SUÇLARA İMZA ATMAM İSTENİYORDU”

Gözaltına alındıktan sonra yarı baygın halde hastaneye vardığını kaydeden F.A., “Zaten onlar beni götürmüştü. Yarı baygın haldeydim. Vücudumun birçok yerinde zedelenme ve kesikler vardı. Yaklaşık 3 saat hastanede kaldım. Sırtımdaki bir yaraya 6 dikiş atıldı. Daha sonra yine tehdit, küfür ve hakaretlerle nezarethaneye götürüldüm. Orada yine çok kötü muameleye maruz kaldım. Herhangi bir belge gösterilmeden gözaltına alındığımızı söylediler. Dalga geçer gibi küfürler eşliğinde ‘biz istediğimizi yaparız’ şeklinde bizi odalara soktular” diye konuştu.

Hakkındaki yakalama tutanağı imzalatmak için götürüldüğü odada hiç işlemediği bir suçlamayla karşı karşıya bırakıldığını anlatan F.A., “Hiç işlemediğim, saçma sapan bir suçlama vardı kağıtta. Onu imzalamamı istediler. Ben de imzalamak istemediğimi söyledim. Yaptıkları hukuksuzluğu örtmek için bize evrak imzalatmaya çalıştılar. Ben de imzalamak istemedim. Bunun üzerine bana ve aileme hakaretlerde bulundular. Nezarethaneden sorumlu polislerdi” dedi.

MARDİN EMNİYETİ’NİN BAHÇESİNDEKİ İŞKENCE KONTEYNERİ

Bunun üzerine ismini Ahmet olarak bildiği bir polis memuru ve nezarethaneden sorumlu bir başka polisin kendisini emniyet binasının bahçesinde bulunan konteynırlara götürdüğünü belirten F.A., burada yaşadıklarını ise şu sözlerle aktardı: “Zorla imzalamam gerektiğini, imzalamamam durumunda bana tecavüz edeceklerini, aileme zarar vereceklerini söylediler. Ben de yok yere burada olduğumu, herhangi bir suç ve gerekçe olmadan buraya getirildiğimi söyledim. Onlar aksini iddia ederek, bana terörist ithamlarında bulundular. Kağıdı imzalamayacağımı söylediğimde ismi Ahmet olan uzun saçlı polis, imzalamamam durumunda bana tecavüz edeceğini, başka yere götürüp, orada işkence ve tecavüz edeceğini, daha sonra hakkımda tutanak tutup beni tutuklatacağını, aileme zarar vereceğini söyledi.”

“ÖLDÜRÜP ÇÖPE ATARIM”

Tutanağı imzalamaması üzerine burada da darp edilmeye başladığını kaydeden F.A., şöyle devam etti: “Ben imzalasam suçsuz yere cezaevinden kalacağımdan korktum. Yine ağır işkenceye maruz kalacağımdan korktuğum için yine imzalamayı reddettim. Bunun üzerine Ahmet isimli polis ağır şekilde bana tekme ve tokat atmaya başladı. Ben ne kadar rica ettim ise de ‘Artık iş işten geçti. İmzalasan da imzalamasan da ben sana burada hem tecavüz edeceğim hem de seni darp edeceğim. Olmadı her şey elimizde seni burada öldürüp bir çöpe atarım’ diye tehdit ederek, hakaret etmeyi sürdürdü.”

‘AĞLAMAYA BAŞLADIM’

Ahmet isimli polis ile birlikte nezarethaneden sorumlu diğer polis arasında, “Diğerlerine yaptığımız gibi şöyle tecavüz ederiz, şöyle işkence ederiz” gibi bir diyaloğa şahit olduğunu da sözlerine ekleyen F.A., “Bana karşı ‘Sen erkektin değil mi? Şimdi bir daha erkek olmayacaksın. Sana ne yapacağımı bilirim’ diyerek, söylediklerini uygulamaya başladılar. Sonradan gelen polis bizi hastaneye götürme saatleri olduğunu söyleyerek, Ahmet isimli polise ‘İlk önce muayeneye gitsin, daha sonra işkencemizi, tecavüzümüzü edelim’ dedi. Diğeri (Ahmet isimli polis) ‘Ben zevk alıyorum. Uzun zamandır da yapmadığım için şimdi yapmak istiyorum’ dedi. Diğer arkadaşı da ‘tamam, başla o zaman’ dedi. Daha sonra bana emir vererek, emirlerini yerine getirmemi istedi. Ben korkudan hiçbir şey diyemiyordum. Korkudan o kadar dalmıştım ki ne yapacağımı bilemez haldeydim. Titremeye başladığımda artık beni darp etti. Darp ettikten sonra arkadaşından cop istemişti. Onunla darp ettikten sonra arkadaşından soda şişesini getirmesini istedi. ‘Ben ilk önce ağırdan başlayacağım. Sonra cop şovunu yapacağım’ dedi. Arkadaşı da ‘şimdi bu pistir. Şimdi dışkısı buraları kirletir’ dedi. Diğeri de ‘tamam o zaman. Şimdi bunu darp edeyim, öğleden sonra o malzemeleri getirir öyle tecavüz ederim’ dedi. Alet getireceğini ondan sonra tecavüz edeceğini söyledi.”

‘COPLA CİNSEL BÖLGELERİM TACİZ EDİLDİ’

Ahmet isimli polisin pantolonumu indirmesini istediğini kaydeden F.A. maruz kaldığı işkence hakkında şöyle devam etti: “Daha sonra copla vücuduma dokunmaya başladı. Korkudan ve utancımdan ağlamaya başladım. Sonra bir sandalyeye oturttu, copla cinsel organıma vurmaya başladı. Ben ne kadar kapatmaya çalışsam da ‘bu şekilde dur’ diye emir veriyordu. Ben korumaya çalışıyordum. Bunun üzerine o da (Ahmet isimli polis) bana emir verdi. Karşı duvara geçip, parmak uçlarımın üzerinde durup, ellerimi duvara uzun bir şekilde yaslayıp orada durmamı söyledi. Arkadaşı da ‘eski yöntemler mi’ dedi. O da ‘evet, kasları yorulsun, istediğim gibi darp ederim, morluk bir şey çıkmaz’ diyordu. Arkadaşı ile sohbet ederken, copu vücuduma vuruyordu. Cinsel bölgelerimi taciz ediyordu. Bunun üzerine korkudan ve utancımdan iyice ağlamaya başlamıştım. Yaklaşık 10 dakika parmaklarımın üzerinde duvara dayalı bir şekilde duvardaydım. ‘İyice yoruldun dimi şimdi başlayayım mı’ şeklinde korkutucu cümleler kuruyordu. Daha sonra copla dövmeye başladı. Sonra iyice ağladım.”

‘İŞKCENCECİLER MUAYENE İÇİN HASTANEYE GELDİLER’

F.A., işkencenin ikinci polisin muayene saatinin geldiğini tekrarlaması üzerine sona erdiğini aktardı. F.A., olayın kimseye anlatılmaması için tehditlere maruz kaldığına değinerek, şunları söyledi: “Beni, ‘Şimdilik için rahat olmasın. Ne yaparsan yap kurtuluşun yok. Eğer herhangi bir kimse bunu bilirse devlet büyüklerine hakaret ettin. Recep Tayyip Erdoğan’a küfür ettin, Mustafa Kemal Atatürk’e de küfür ettin derim. Dört tane de memur ayarlarım. Bunlar hakkında ifade verir. Sonra daha çok burada kalırsın. Gözaltı süreni de uzatırım. Burada sana çok kötü muameleler ederim’ şeklinde tehdit etti. Daha sonra da normalde bizimle hastaneye gelmeyen (Ahmet isimli polis) bizimle hastaneye geldi. Doktora bir şey söylemeyeyim diye gelmişti. Korkudan doktora bir şey diyemedim. Rapor da alamadım. Ama durumu avukatıma anlattım. Şimdi de suç duyurusunda bulunacağım.”

[BoldMedya.Com] 3.9.2019

418 üründen 243’ünün fiyatları arttı ama enflasyon düştü!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Ağustos 2019 TÜFE ve ÜFE rakamlarını açıkladı. Tüketici Fiyat Endeksi’nde (TÜFE) bir önceki aya göre yüzde 0,86, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 7,35, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 15,01 ve 12 aylık ortalamalara göre yüzde 19,62 artış gerçekleşti. Aylık en yüksek artış 19,11 ile alkollü içecekler ve tütün grubunda oldu.

EKONOMİST MAHFİ EĞİLMEZ: TUHAF

İstanbul Ticaret Odası verilerine göre perakende fiyatların yüzde 2,53 arttığı ağustosta TÜİK’in enflasyondaki aylık artışı yüzde 0,86 açıklaması soru işaretlerine neden oldu. Ekonomist Mahfi Eğilmez de bu duruma dikkat çekti: “Ağustos ayında enflasyon TÜFE’de %0,86 arttı, Yİ-ÜFE’de %0,59 azaldı. Böylece 12 aylık TÜFE %15,01’e Yİ-ÜFE de %13,45’e gerilemiş oldu. İstanbul’da İTO Ücretliler Geçinme Endeksinin (perakende fiyatlar) %2,53 arttığı Ağustos ayında TÜFE’nin %0,86 artması oldukça tuhaf.”

ANA HARCAMA GRUPLARINDAN EN ÇOK ARTIŞ EĞİTİMDE

Ana harcama grupları itibarıyla 2019 yılı ağustos ayında endekste yer alan gruplardan, eğitimde yüzde 4,26, konutta yüzde 2,04, çeşitli mal ve hizmetlerde yüzde 0,89 ve lokanta ve otellerde yüzde 0,75 artış gerçekleşti.

Aylık en fazla düşüş gösteren grup yüzde 1,94’le ulaştırma oldu. Ana harcama grupları itibarıyla 2019 yılı ağustos ayında endekste yer alan gruplardan giyim ve ayakkabıda yüzde 1,10 ve gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 0,77 düşüş gerçekleşti.

MAL VE HİZMETLER YÜZDE 20 ZAMLANDI

Yıllık en fazla artış ise 41,42’yle alkollü içecekler ve tütün grubunda oldu. TÜFE’de, bir önceki yılın aynı ayına göre çeşitli mal ve hizmetler yüzde 20,98, ev eşyası yüzde 20,13, lokanta ve oteller yüzde 18,52 ve eğitim yüzde 17,59’la artışın yüksek olduğu diğer ana harcama gruplarını oluşturdu.

İşlenmemiş gıda ürünleri, enerji, alkollü içkiler ve tütün ile altın hariç TÜFE’de 2019 yılı ağustos ayında bir önceki aya göre yüzde 0,16, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 6,89, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 15,05 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 18,87 artış gerçekleşti.

418 ÜRÜNDEN 243’Ü ZAMLANDI

Ağustos 2019’da endekste kapsanan 418 maddeden; 43 maddenin ortalama fiyatlarında değişim olmazken, 243 maddenin ortalama fiyatlarında artış, 132 maddenin ortalama fiyatlarında ise düşüş gerçekleşti.

Yurt içi üretici fiyat endeksi (ÜFE) 2019 yılı ağustos ayında bir önceki aya göre yüzde 0,59 düşüş, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 6,39, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 13,45 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 30,51 artış gösterdi.

SU, ELEKTRİK VE DOĞALGAZDA ARTIŞLAR

Sanayinin dört sektörünün bir önceki aya göre değişimleri; madencilik ve taşocakçılığı sektöründe yüzde 0,71 artış, imalat sanayi sektöründe yüzde 1,01 düşüş, elektrik, gaz üretimi ve dağıtımı sektöründe yüzde 4,33 artış, su temini sektöründe yüzde 1,35 artış olarak gerçekleşti.

Ana sanayi grupları sınıflamasına göre 2019 yılı ağustos ayında aylık en fazla düşüş yüzde 0,89 ile ara malında gerçekleşti.

[Kronos.News] 3.9.2019

Okul çağındaki çocuklar için beslenme önerileri

Günümüzün en önemli sorunlarından biri olan yetersiz ve sağlıksız beslenme alışkanlıkları en çok okul çağındaki çocukları etkileniyor. Öğrencilerin okul başarısına da etki eden bu sorunun öncelikle ailede çözülmesi, anne babaların sağlıklı beslenme alışkanlıkları ile çocuklarına örnek olması gerekiyor. Diyetisyen Merve Kaplan, okulların açılmasıyla birlikte önem kazanan, çocukların beslenme düzeniyle ilgili önemli tavsiyelerde bulundu.

Okul çağındaki çocukların beslenmesi; yaşa, cinsiyete, fiziksel aktiviteye ve kiloya göre değişiklik göstermekle birlikte günlük öğün sayıları en az 4 öğün olmalıdır. Çocukların beslenme programında; karbonhidrat, protein, vitamin ve mineral ile yağlar yeterli düzeyde olmalıdır. Süt ve süt ürünlerinden 2-3 porsiyon, et ve yumurta ya da kuru baklagillerden 2-3 porsiyon, mevsim sebze ve meyvelerinden en az 5 porsiyon, ekmek ve tahıl gurubundaki besinlerden 6-9 porsiyon ile yağ ve yağlı bitkilerin tohumlarından yeterli düzeyde tüketim gereklidir.

Günün en önemli öğünü olan kahvaltı; çocuklarda dikkat, ders çalışma, anımsama ve öğrenme yeteneği ile bunların bütünü olan okul başarısı üzerinde çok önemli bir etkiye sahiptir. Sabah kahvaltısında; peynir, zeytin, yumurta ve mevsim sebzelerinin yanı sıra beyin gelişimi açısından önemli bir yere sahip olan omega–3 yağ asitlerinden zengin ceviz, pekmez ve fındık ezmesiileaz miktarda bal tüketimi uygundur. Kahvaltından sonraki ara öğünde ise sağlıklı besinler tercih edilmeli, paketli ya da hazır olarak satılan; pasta, bisküvi, kurabiye, çikolata, cips, kola ve gazlı içeceklerden uzak durulmalıdır. Çocuklar için ara öğünlerde; meyve, yoğurt ya da şekersiz süt tatlıları ile ayran, süt ya da taze meyve suyu sağlıklı seçenekler arasındadır.

Sağlıklı beslenme okul çağında başlar!

  1. Bazı besinleri çocukların yemeyi reddetmesi çok sık rastlanan bir durumdur. İstenmeyen besini yeme konusunda çocuklar çok zorlanmamalı ve tekrar yemesi için ayrı günlerde 2-3 deneme yapılmalıdır. Buna rağmen başarılı elde edilemediyse, istenmeyen besin diğer yemeklerin yanında garnitür olarak sunulabilir.
  2. Evde sofra düzeninin olmaması ve aile bireylerinin aynı anda yemek masasında bulunmaması, çocuklarda isteksizliğe neden olabilir. Öğünler atlanmamalı, yemek yeme alanı tek olmalı ve aile bireyleri yemekte bir arada bulunmalıdır.
  3. Çocukların yemek yeme saatleri belli olmalıdır. Öğün aralarında çocukların iştahını kesecek şeker, çikolata, asitli içecekler ile besleyici değeri olmayan raf ürünlerini tüketmeleri sınırlandırılmalıdır.
  4. Besin değeri düşük ya da zararlı gıdaları bir anda yasaklamak çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. Arkadaşları bu besinleri tüketirken, bu konuda yasak koymak cazibeyi artırır. Bunun yerine besinlerin zararları anlatılmalı, bunlarla ilgili videolar izletilerek ikna yoluna gidilmelidir.

[TR724] 3.9.2019

Ömer Köse ve arkadaşları hücrede adım adım öldürülüyor [İlker Doğan]

Türkiye’de yüzyılın yolsuzluk operasyonu olarak kayıtlara geçen 17/25 Aralık’ın ardından açığa alınan ve sonrasında tutuklanan eski TEM Müdürü Ömer Köse, tek kişilik hücrede ölüme terk edildi. Ömer Köse’ye yatak verilmediği gibi annesinin yatak almasına da izin çıkmıyor. Son olarak koğuşundaki iki battaniyeden birinin de ‘fazla’ denilerek alındığı belirtiliyor. Ömer Köse ve bazı polislerin de avukatı olan Ömer Turanlı, gündeme gelen bu iddiaları doğruladı.

“Üzülme oğlum! Sen utanılacak hiçbir şey yapmadın. Hırsızlar utansın! Ülkeyi satmadılar, hırsızları kovaladılar. Bak hala kirada oturuyorlar!” diyerek uğurlamıştı oğlu Ömer Köse’yi Menşure Köse… Aradan 5 yıldan fazla zaman geçti. Önce Ömer Köse tutuklandı. Ardından hukuk fakültesi birinci sınıfa giden oğlu Serdar Köse. Kız kardeşi Selda Özdemir de cezaevine gönderildi. Yıllırdır onlar da tıpkı Ömer Köse gibi cezaevinde tutsak. İki yıldır tutuklu olan Serdar ve halası Selda Özdemir hakkında karar bile çıktı geçtiğimiz aylarda. ‘Terör örgütü üyeliği’nden 5’er yıl ceza aldılar.

Ömer Köse’nin annesi Menşure Köse’nin kendisini ziyarete giden insanlara oğlunun durumunun hiç iyi olmadığını anlattığı öğrenildi. Annenin ifadesine göre yaklaşık 1 yıldır Tekirdağ’da tek kişilik hücrede tutulan Ömer Köse’ye yatak bile verilmiyor. Menşure Köse’nin, “Oğlumun yatağını ben alayım.” teklifinin de cezaevi yönetimi tarafından kabul edilmediği belirtiliyor. Son olarak Ömer Köse’nin iki olan battaniye sayısı bire düşürülmüş. Birini yatak olarak kullanan Ömer Köse, şimdi yataksız bir koğuşta tek battaniyeyle yaşamak zorunda bırakılıyor.

AVUKAT TURANLI: VATANA HİZMETİN BEDELİNİ ÖDÜYORLAR

Avukat Ömer Turanlı, müvekkillerine uygulanan hukuksuzlukları şöyle anlattı: ’’Zulüm sadece müvekkil Ömer Köse’ye değil diğer bütün müvekkillere ve siyasi tutuklulara bu ve benzeri zulümler yapıldığı gibi çok daha şiddetlileri de maalesef yapılmaktadır. Sizlere onlarca örnek verebilirim. Ömer Köse’nin annesi tabiki dertli. Kadıncağızın oğlu tutuklu, kızı tutuklu, torunu tutuklu, gelini aranmakta, torunlar perişan. Bütün bunları yaşayan annenin yaşadığı duygu yoğunluğunu siz takdir edin. Bütün bunlara rağmen müvekkil Ömer Köse’nin annesi ah etmiyor. Müvekkil ve annesinin vatan sevgisi en üst seviyededir. Milletimizin hakkını haramilere yedirmedikleri için bedel ödemektedirler. Gerek Ömer bey, gerekse bütün müvekkiller vatana hizmet etmenin bedelini en ağır şekilde ödemelerine rağmen ‘Vatan sağolsun’ demektedirler.’’

Ömer Köse’nin avukatı Ömer Turanlı müvekkiline uygulanan hukusuzlukları doğruladı.

POLİSLERE ÖZEL KİN Mİ VAR?

Bu uygulamalar AKP rejiminin polislere özel bir kini mi var? sorusunu gündeme getiriyor. Zira bütün yolsuzlukları ve rüşveti onlar ortaya çıkarmıştı. Mali Şube’nin çalışmalarıyla rüşvet adım adım takip edilmiş, ses kayıtları ve resmi belgeler video görüntüleriyle desteklenmişti. Bakanları ‘önüne yatıran’ İranlı Reza Zarrab’ın kuryesi bile bakanlara defalarca para taşıdığını itiraf etti. Devletin kasasına girmesi gereken milyonlarca lira, sahte evraklar düzenlenerek bakanların ve ‘1 numaranın’ cebine giriyordu. Ancak suç üstü yakalanan iktidar önce operasyonu yürüten polisleri, ardından savcı ve hakimleri açığa aldı. Ardından da ‘darbe yapılıyor’ çığırtkanlığıyla hepsini tutuklattı. Daha önce ‘polisler koydu’ dedikleri rüşvet paraları daha sonra sahiplerine iade edildi!

ATAYÜN KARDEŞLER, YAKUP SAYGILI, ÖMER KÖSE, YASİN TOPÇU…

Tamamen hukuki bir soruşturmayla AKP’nin rüşvet ve kara para çarkını deşifre eden polislerin neredeyse tamamı bugün cezaevinde. 5 yıl geride kaldı. Sadece polisler değil, bir kısmının eşleri de tutuklandı. Anadolu Atayün’ün, Yakup Saygılı’nın, eski Mali Şube Müdür Yardımcısı Kazım Aksoy’un, Emniyet Amiri Kürşat Durmuş’un, Emniyet Amiri Said Gök’ün, eski İstanbul İstihbarat Şube müdürlerinden Mesut Yılmaz’ın eşleri de tıpkı kendileri gibi tutuklandı. Onlar ise 2 yılı aşkın süredir cezaevinde.

ZEKİ GÜVEN’E DE AYNISINI YAPILDI

AKP rejimi uyguladığı tecritle Ömer Köse ve ekip arkadaşlarını adım adım öldürüyor. Eski Ankara İstihbarat Şube Müdürü Zeki Güven’e yaptıklarını şimdi Ömer Köse’lere, Yasin Topçu’lara, Yurt Atayün’lere yapılıyor… Zeki Güven’in de Sincan Cezaevi’nde kaldığı tek kişilik koğuşta kalp krizi geçirerek hayatını kaybettiği iddia edilmişti.

[İlker Doğan] 3.9.2019 [TR724]

Demokrasinin ortaya çıkışı [Demokrasi ve İslam-2] [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Demokrasi, ilk olarak Eski Yunan’da ortaya çıkmış ve temsilcilere ihtiyaç duyulmadan doğrudan demokrasi şeklinde uygulanmıştır. Ne var ki uygulamaya bakıldığında Yunan demokrasisi, “kısmi bir demokrasi” veya “azınlığın demokrasisi” olmaktan öteye geçememiştir. Zira halkın sadece belirli bir kısmı yönetimde söz sahibi olmuş, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanabilmiştir. Çünkü sınıflı bir toplum yapısına sahip olan Eski Yunan’da yabancılar, kadınlar ve özellikle de köleler siyasi haklardan mahrum bırakılmıştır. Dolayısıyla Eski Yunan, monarşik bir yönetimin reddedilmesi, yönetimle ilgili her meselenin yurttaşlar tarafından tartışılarak karara bağlanması, kararların çoğunluğun oylarıyla alınması ve alınan kararların uygulanması itibarıyla demokrasinin bazı temel ilkelerine sahip olsa da bunun, modern Batı’da ortaya çıkan demokrasiden oldukça farklı olduğu da bir gerçektir.

Çağdaş demokrasi düşüncesinin kökleri ise 16. yüzyıla kadar uzanır. Ortaçağ boyunca varlığını devam ettiren kilise despotizminin halk üzerindeki baskı ve tahakkümü, feodal yönetimlerin emek sömürüsü, burjuvazinin doğuşu ve aristokratlara karşı demokratik değerlerin savunuculuğunu üstlenmesi, asırlarca devam eden ve çok kanlı geçen din ve mezhep savaşları gibi tarihî hâdiselerin demokrasinin ortaya çıkmasında ve tekamül etmesinde çok önemli bir yeri vardır. Ortaçağ boyunca başta kilise olmak üzere krallar ve aristokratlar tarafından ezilen, istismar edilen, hakları elinden alınan, zulüm ve baskılara maruz bırakılan Batı insanı, asırlar süren uzun mücadeleler, ihtilal ve devrimler, kanlı savaşlar neticesinde geri alınamaz haklar elde etmiş ve birlikte yaşamanın en insanî yolu olarak demokrasiyi ortaya çıkarmıştır.

Demokrasi elbette sadece işçi sınıfının, geniş halk kitlelerinin veya burjuvanın krallara ve soylulara karşı giriştikleri mücadelelerle ortaya çıkan bir rejim değildir. Bilakis onun temelinde, insan hakları, eşitlikler, bireyin özgürlüğü, toplum sözleşmesi, güçler ayrılığı gibi John Locke, Montesquieu, Rousseau ve John Stuart Mill gibi filozoflar tarafından ortaya konulan çok önemli fikirler yatmaktadır. Nitekim söz konusu filozoflar tarafından ortaya konulan düşüncelerin siyasal sonuçları, 18. yüzyılın sonlarında gerçekleşen Amerikan ve Fransız devrimleriyle ortaya çıkmıştır. Özellikle Fransız devrimi, demokrasiye dayalı yeni bir yönetim anlayışının ortaya çıkması açısından Avrupa’da ciddi etkili olmuştur. İkinci dünya savaşından sonra totaliter ve faşist rejimlerin yıkılmasıyla birlikte demokrasi mutlak üstünlüğü elde etmiştir.

Demokrasinin Tanım ve Mahiyeti

Yunanca bir kelime olan demokrasi (demokratia), halk anlamına gelen “demos” kelimesi ile egemenlik anlamına gelen “kratos” kelimelerinden oluşur ve halk iktidarı, halk egemenliği anlamına gelir. En basit tanımıyla o, halkın kendi kendisini yönettiği bir idare şeklidir. Demokrasilerde halk, oylama yoluyla kendisini belirli bir süre idare edecek yöneticileri seçme hakkına sahiptir. Dolayısıyla demokrasi denildiğinde ilk olarak akla; seçim, oy, partiler, siyasi katılım, özgür bir muhalefet gibi kavramlar gelir. Zira bunlar demokrasi mekanizmasının temel parçalarıdır.

Ne var ki demokrasiyi sadece oydan ibaret görmek ve onu sandığa indirgemek oldukça dar ve sathi bir anlayıştır. Demokrasiden beklenen gayelerin tahakkuk etmesi ve demokratik sistemin işleyebilmesi adına, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan bir anayasanın mevcudiyeti, halkı temsil eden ve iktidarı paylaşan bir parlamentonun varlığı, hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalınması, kuvvetler ayrılığının benimsenmesi son derece önemlidir.

Hatta modern demokrasilerin ısrarla üzerinde durduğu önemli konulardan birisi de siyasi katılımın dinamik, aktif ve sürekli hâle getirilmesidir. Katılımcı demokrasi denilen bu sistemde, vatandaşın görevinin sadece oy vermekle sınırlı olmadığı düşünülür. Bilakis halkın, seçmiş olduğu yöneticileri görevde kaldıkları süre içerisinde de sivil toplum kuruluşları, kitle eylemleri, gösteri ve mitingler, baskı grupları vs. aracılığıyla denetlemeye ve yönlendirmeye devam etmesi, düşünce ve taleplerini gerek ferdî gerekse teşkilatlı olarak yöneticilere iletmesi gerektiği üzerinde durulur.

Öte yandan demokrasilerde iktidarın, halka ait olmasının anlamı, iktidar gücünün halktan alınması, devletin halk için ve halk adına yönetilmesi demek olsa da şu noktanın da gözden kaçırılmaması gerekir: Siyasi iktidarın taşıyıcısı halk olduğuna göre, yönetme yetkisi ülkede hiçbir şahıs, hiçbir aile veya hiçbir zümrenin tekelinde değildir. Halkın rıza ve onayını alabilen herkes yönetici olabilir. Dolayısıyla potansiyel olarak ülkedeki bütün vatandaşlar iktidar kuvvetine sahiptir. Bu yönüyle demokrasiyi diğer sistemlerden ayıran önemli noktalardan birisi, egemenliği belirli şahısların veya sınıfların elinden alarak onu halka emanet etmesidir.

Demokrasiyi önemli ve ayrıcalıklı kılan nokta, iktidarın nasıl kazanılacağı, nasıl kullanılacağı ve nasıl sınırlandırılacağıyla ilgili oldukça adil ve insanî çözümler sunabilmesidir. Yönetim şekli ister monarşik, ister oligarşik isterse teokratik olsun, iktidarı sınırlayacak mekanizmaların bulunmadığı bir devlette yozlaşmanın önlenmesi çok zordur. Hele bir de yöneticiler iktidar üzerinde sahiplik iddia ediyor veya kendilerini Tanrı’nın vekili veya yeryüzündeki gölgesi olarak görüyorlarsa, otoriter ve totaliter bir yönetim anlayışının ortaya çıkması adına bütün şartlar hazır demektir.

Beşer tarihine bakılacak olursa insanlığın zorba ve müstebit yöneticiler tarafından nasıl sömürüldüğü ve ezildiği esefle müşahede edilecektir. Belki de günümüzde demokrasiden hayranlıkla bahsedilmesinin ve onun hararetle savunulmasının en önemli sebeplerinden birisi, onun istibdadın karşısında en önemli alternatif olması; yani insanları totaliter rejimlerin kişiliksizleştirici ve köleleştirici baskılarından kurtarmasıdır.

Demokrasinin, bir yönetim biçimi veya yönetim hiyerarşisinin nasıl kurulması gerektiğini ortaya koyan bir siyasi yöntem olmasının ötesinde, siyaset ve yönetimin şekil ve biçimini belirleyen bir bakış açısı ve bir anlayış tarzı olduğu üzerinde de durulmaktadır. Nitekim Ali Fuad Başgil, demokrasiyle ilgili şu değerlendirmeleri yapmıştır: “Demokrasi, evvela muayyen bir hükümet ve idare sistemidir. Saniyen muayyen bir zihniyet, bir terbiye, bir cemiyet görüşü, bir hava ve bir muhittir. Demokrasi, nihayet insan varlığı üzerinde manevi bir değer hükmü ve yüksek bir hayat ve saadet temennisine uzanan bir idealdir.” (Ali Fuad Başgil, Demokrasi Yolunda, 25)

Bu yaklaşım tarzına göre bir toplumda demokrasiyi uygulamaya koyan itici güç, toplum fertlerinin hem birbirleri hem de “başkaları”, “ötekiler” ve “yabancılar” hakkındaki zihniyetleri, tutum ve düşünceleridir. Buna göre toplum fertlerinin, başkalarını önemsemediği, kendilerini birilerinden üstün gördüğü, uzlaşma ve paylaşma gibi değerleri içselleştiremediği bir toplumda demokrasi anlayışının yeşermesi de mümkün değildir.

Nitekim günümüzde “demokrat” veya “demokratik” kelimelerinin artık fikirlerin, insanların, kurumların, grupların vs. sıfatı olarak kullanılmaya başlaması ve bu kelimelerin “açık görüşlü, uzlaşıcı, farklı fikirlere saygılı, alçakgönüllü” gibi manalar kazanması da bu bakış açısının bir uzantısıdır. Farklı bir ifadeyle demokrasinin siyaset alanındaki kullanımının yanında, insanlar arası tüm ilişkilerde uyulması gereken bir ilke veya farklı insanlarla, fikirlerle, inançlarla, kültürlerle birlikte yaşama tecrübesi haline geldiği de söylenebilir.

Şunu da hatırlatmak gerekir ki demokrasi tek başına adaleti getiremez. Yaşamaya değer iyi bir dünya kuramaz. Sınıf çatışmalarını önleyemez. Huzurlu fertler ve temiz bir toplum inşa edemez. Ekonomik kalkınmayı, toplumsal refahı sağlayamaz. Toplumları modernleştiremez, çağdaşlaştıramaz ve medenileştiremez. Asayiş ve güvenliği temin edemez. Fakat bütün bunların gerçekleştirilmesinin önündeki engelleri önemli ölçüde bertaraf eder ve bu konuda sağlam bir zemin hazırlar.

Aynı şekilde demokrasi, insanlara nasıl yaşayacaklarını, nasıl düşüneceklerini, nasıl inanacaklarını telkin edemez; bu konuda onlara yol gösteremez ve hele asla belirli bir hayat tarzı dayatamaz. Demokrasi, varlık, insan ve Tanrı hakkında bütüncül bir dünya görüşü sunamaz. İnsanlığın anlam arayışına ikna edici cevaplar veremez. Hayatı anlamlandıracak değer yargıları ve ahlaki ilkeler vazedemez. Zira o, ne bir dindir ne bir felsefedir ne de bir ideoloji.

Bilakis demokrasi insanların hür ve bağımsız bireyler olarak kendi tercihlerine göre yaşayabilecekleri, kendi inanç ve idealleri arkasında koşabilecekleri özgür bir ortam hazırlar. Başta devletin ceberut gücü olmak üzere her türlü ferdî ve toplumsal baskı karşısında fertlerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almaya çalışır.

Demokrasi, farklı değer yargılarına ve dünya görüşlerine sahip fertlerin aynı toplumda, aynı devlet çatısı altında çatışmasız ve kavgasız bir şekilde beraber yaşayabilmelerini; haksızlık ve zulme uğrayan fertlerin korkusuzca haklarını arayabilmelerini ve elde edebilmelerini; insanların, özgür iradeleriyle seçmiş oldukları dinlerini veya hayat tarzlarını kimsenin iznine ve müsamahasına bağlı olmadan ve herhangi bir sınırlama ve kısıtlamaya maruz kalmadan rahatça yaşayabilmelerini temin eder.

Demokrasinin İdeal ve Hedefleri

Demokrasinin hakkıyla anlaşılabilmesi adına üzerinde durulması gereken önemli noktalardan birisi, onu ortaya çıkaran temel ihtiyaçları görebilmek ve onunla ulaşılmak istenen ana hedeflerin farkında olmaktır. Çünkü demokrasi kendi başına bir amaç değil, belirli değerlerin elde edilebileceği bir araçtır. Demokratik mekanizmanın kurulması ve işletilmesiyle ulaşılmak istenen hedef, öncelikle denetlenebilir, hesap verebilir, açık ve şeffaf bir yönetim anlayışı getirmektir. Zira yöneticilerin sahip oldukları otorite ve yetkiyi kötüye kullanmalarını, keyfi uygulama ve suiistimallere yönelmelerini engellemenin en etkili yollarından birisi budur.

Ayrıca yönetimde şeffaf ve denetlenebilir bir yapı kurulduğu takdirde, devlet imkanlarının yönetimdeki oligarşik bir azınlığın çıkarları uğruna kullanılmasının önüne geçilebilecek, iktisadi ve siyasi kurumların toplum menfaatlerini gerçekleştirecek şekilde daha kapsayıcı hale gelmelerinin önü açılacaktır.

Hak ihlalleri, zayıfların ezilmesi ve özgürlüklere getirilen kısıtlamalar demokrasiyi bir ihtiyaç olarak ortaya çıkaran önemli olgular olduğu gibi, toplum fertleri arasında eşitlik ve özgürlüğün sağlanması, genelde insan haklarının özelde ise azınlık haklarının güvence altına alınması, farklı kesimler arasında uzlaşı ve hoşgörü ortamının sağlanması, sosyal barışın ve iç ahengin temin edilmesi de demokrasilerle ulaşılması hedeflenen en önemli değer ve ideallerdir.

Farklı bir tabirle (çoğulcu) demokrasiden beklenilen ve onunla ulaşılmak istenilen hedef; küreselleşmeyle birlikte en büyük toplumsal gerçeklik haline gelen etnik, kültürel veya dinî farklılıkların barışçıl bir şekilde yönetilebilmesidir. Çoğulculuğun kaçınılmaz hale geldiği modern toplumlarda “ötekiyle” birlikte yaşama tecrübesinin kalıcı hale getirilebilmesidir. Kanun önünde herkesin eşit kabul edilmesi ve birilerinin diğerleri üzerinde tahakküm kurmasına sebep olabilecek her türlü imtiyaz ve ayrıcalığın ortadan kaldırılmasıdır. Böylece müreffeh ve huzurlu bir topluma giden yolun açılmasıdır.

Demokrasinin önemli kazanımlarından veya ideallerinden birisi de devlet aygıtını bireyin hizmetine vermek suretiyle onu ehlileştirmesi ve insanileştirmesidir. Demokrasilerde yaptıklarından sual olunamayan, yeri geldiğinde vatandaşlarını “yüce idealleri” uğruna feda edebilen kutsal devlet anlayışına yer yoktur, olmamalıdır. Zira devletin kendinden menkul bir kıymeti yoktur. Devlet, tek başına bir amaç değildir. Bilakis asıl olan insandır. Devlet ise insana hizmet ettiği, onun ihtiyaçlarını karşıladığı ölçüde kıymetlidir. Dolayısıyla insan iradesine saygı gösterilmesi, onun tercihlerinin önemsenmesi ve böylece bütün vatandaşların onur ve haysiyetiyle yaşamını sürdürebilmesi demokrasilerin önemli hedefleri arasındadır.

Demokrasi ve Laiklik

Bütün bunlar da göstermektedir ki aslında demokrasiyi önemli kılan ne onun laik yapısı ne dine karşı tutumu ne de dini, sosyal ve siyasi hayattan soyutlaması değildir. Bilakis onunla ulaşılması düşünülen asıl gaye, insanlar üzerindeki bütün baskı ve zorlamaların önüne geçmek suretiyle her türlü hak ve özgürlüğü garanti altına alabilme ve böylece huzur ve refah içinde yaşamanın yolunu açabilmedir.

Eğer bugün Batı dünyasında veya laikliği demokrasinin ön şartı kabul eden ve demokrasiyi de keyfine göre yorumlayan bazı İslam ülkelerinde, dini, toplumsal hayattan uzaklaştırarak vicdanlara hapsetme çabası varsa, bunun iki temel sebebi vardır. Birincisi bütün dinî, iktisadî ve siyasi gücü ele geçiren ve bunu fertler, toplum ve hatta krallar üzerinde bir baskı ve tahakküm vasıtası olarak kullanan Kilisenin, Ortaçağ boyunca keyfi ve despotik uygulamalarıyla sebep olduğu hak ihlalleri, acılar, göz yaşları, yıkımlar ve ölümlerdir. İkincisi ise son birkaç asırdır Müslüman dünyasının özellikle de siyasal İslamcıların, radikal örgütlerin, selefi-cihatçı yapılanmaların vs. sebep olduğu baskıcı ve kısıtlayıcı din anlayışıdır.

Kilise’nin, akla ve bilime ters düşen söylem ve eylemleri, insanları zorla Hıristiyanlığa sokma veya istemediği kişileri dinden çıkarma (aforoz) hakkını kendinde görmesi, mensuplarına Cennet tapusu satması (endüljans), krallara taç giydirecek ölçüde dünyevî iktidar üzerinde hak iddia etmesi gibi bir kısım totaliter uygulamalarının faturası, demokratikleşme mücadelesinde “dine” kesilmiştir. Daha doğrusu Batı insanı, yaşadığı bu acı tecrübeden ötürü, bütün dinlerin, özünde, baskıcı, dayatmacı ve zorlayıcı olduğu ön kabulüne sahip olmuştur.

Gerçi İslam’ın ruhuna vâkıf olan bir kısım Müslüman âlimler, hürriyet, adalet, eşitlik, uzlaşı ve hoşgörü gibi değerlerin İslam’ın özünü oluşturduğunu; İslam’ın her türlü baskı ve zorlamanın karşısında olduğunu anlatmaya çalışmışlardır. Ne var ki oryantalistlerin çarpıtmaları, siyasal İslamcıların daraltıcı yorumları, Müslümanların dinlerini kötü temsil etmeleri, bir kısım İslamî devletlerin otoriter ve totaliter uygulamaları karşısında bu tür sesler çok cılız kalmış ve İslam hakkındaki önyargıları ve negatif algıları değiştirmeye yetmemiştir.

Durum böyle olunca da bazıları tarafından, İslam da dahil bütün dinlerin sosyal ve siyasal hayatta sebep olabilecekleri bir kısım “potansiyel tehlikeleri” bertaraf etme adına laiklik, demokrasinin ayrılmaz bir ilkesi kabul edilmiştir. Fakat tekrar etmek gerekir ki burada problem olarak görülen asıl husus, Müslümanların bütün hükümleriyle dinlerini yaşamaları değildir. Zira gerçek bir demokrasiden bahsedildiği bir yerde, bir insanın mensup olduğu dinini istediği şekilde tatbik edebilmesi onun en temel hakkı olmalıdır. Buradaki asıl korku, Müslümanların sadece kendi dinlerini yaşamakla kalmayıp herhangi bir dine inanmayan veya dindar olmayan ya da farklı dinlere mensup olan insanlar üzerinde baskı kuracakları ve onların özgürlüklerini kısıtlayacaklarıdır.

Bütün bunlara rağmen, günümüzde sahip oldukları bir kısım endişe ve korkulardan ötürü, dinleri ve özellikle de İslam’ı kamusal ve politik hayatın tamamıyla dışında tutmak isteyen bazı kimseler demokrasiden bahsederken mutlaka başına “seküler ve laik” kelimelerini ekleme ihtiyacı hissediyorlar. Onların iddiasına göre laik ve seküler olmayan bir demokrasiyle hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması mümkün değildir. Halbuki bugün Batı’da demokrasiyle ilgili yazılmış kitaplara göz gezdiren bir insan, bunların çoğunda laiklikten bahsedilmediğini hayretle görecektir. Aynı şekilde günümüzde tam demokrasiyle yönetilen ülkelerin önemli bir kısmının laik olmadığını da ifade etmek gerekir.

Elbette laiklikten ve sekülerizmden ne anlaşıldığı da ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Zira bu kavramlarla ilgili de birbirinden oldukça farklı izah ve tanımlamaların yapıldığı malumdur. Dolayısıyla bu konuda yapılan çalışmalardan da anlaşılacağı üzere laiklik ve sekülerizmin mutlak manada İslam’la çatıştığı yönündeki bir algı da doğru değildir. Önemli olan konuya yaklaşım şekli ve yorumlama tarzıdır. Fakat konumuz bu olmadığı için sözü daha fazla uzatma gereği duymuyoruz.

Devam edecek…

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 3.9.2019 [TR724]

Yaşattığınızı yaşayacaksınız! [M.Nedim Hazar]

İsra suresinin şu ayetleri her zaman aklımın bir köşesinde mutlaka durur: “Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.”

Şu Hadis-i Şerif de çok çarpıcıdır; “Süt emen bebekler, beli bükülmüş yaşlılar ve otlayan hayvanlar olmasaydı, üzerinize azap sel gibi gelirdi.”

Bir toplumun kaderi, yaşlılarına gösterdiği hürmet ve vefa ile doğru orantılı sanırım.

Ne ki bu toplum bebelerini, dedelerini hapse atıyor, eziyet ediyorsa azapları seylaplar halinde beklemek gerek.

Epey sene önce bir konferans vesilesiyle gittiğimiz Almanya’da, mihmandarımız, trafikte yaya ya da arabayla giderken çok dikkatli olmamız gerektiğini, polis yahut kamera sistemi olmasa bile, özellikle yaşlı Almanların pencerelerden yolları, ışıkları izlediğini ve en ufak bir ihlalde yetkilileri arayıp şikayet ettiklerini söylediğinde hayret etmiştim.

Aslında anlaşılmaz bir şey değildi bu. Bizzat kendi çocuklarının bile ‘Patates kafalılar’ diyerek aşağıladığı eski jenerasyon, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülkeleri için çektikleri sıkıntıları hiçbir zaman unutmamış. Dolayısıyla kendilerini ülkenin sahibi olarak görüyor ve çocuklarının Almanya’ya tam olarak sahip çıkmadığını düşündüklerinden olsa gerek, yabancılara karşı zaten epey mesafeli oldukları gibi, genç kuşaklara da kırgınlar.

Geçtiğimiz günlerde The Guardian’da yayınlanan bir haber beni çok etkiledi.

Gazete,  Almanya’daki bakım merkezlerinin yükselen fiyatları ve düşük standartlarından dolayı, bakıma muhtaç yaşlı ve hasta vatandaşlarını uzun süreli bakım ve rehabilitasyon hizmeti almaları için Doğu Avrupa ve Asya’daki bakım evlerine gönderildiğini yazdı.

Bir kere, bu sektörde çalışacak insan bulmakta zorlanıyormuş Almanlar. Buldukları da çok yüksek ücret talep ediyormuş. Artan ücretleri karşılayamadığı için yurtdışındaki bakım evlerine gönderilen yaşlıların sayısında ilerleyen yıllarda büyük bir yükseliş yaşanması bekleniyormuş.

Uzmanlar ise bu durumu “saatli bomba” olarak tanımlıyor. Bakıma muhtaç insanları Doğu Avrupa ülkelerine transfer etmek çaresiz bir hareket olarak görülüyor ve sistemin artık çalışmaz hale geldiğini göstergesi olarak kabul ediliyor.

Guardian, Macaristan, Tayland ve Yunanistan’daki bakım evlerinde yaşayan ve uzun dönemde bakıma muhtaç olan Almanlarla da görüşmüş. Fiyatların Almanya’daki bakım evlerinin üçte biri veya üçte ikisi oranında daha az olduğunu ve başka çarelerinin olmadığını, ayrıca buradaki bakım evlerinin düşük ücretlere rağmen daha iyi hizmet sağladığını belirtmişler.

Ne hazin bir durum!

Kendi ülken ve ailen için bin bir türlü zorluklara katlan, sıkıntı çek, sonra bırak sana şefkat gösterip baş üstünde tutmayı, ahir ömründe bilmediğin yerlere yollasınlar. Sebep, ekonomik şartlar!

2011 yılında 7 bin 146 emekli Alman’ın Macaristan’da, 3 bin Çek Cumhuriyeti’nde ve 600’den fazlasının da Slovakya’daki bakım evlerindeymiş. İspanya, Yunanistan ve Ukrayna’da kalan Almanların sayısı bilinmiyor.

Alman sosyo-politik danışma şirketi Sozialeverband Deutschlad’a (VdK) göre, yaşlıların artan bakım evi ücretlerini karşılayamayacak durumda olması ve yabancı ülkelere gönderilmesi ülkenin alarm verdiği anlamını taşıyor. Vdk Başkanı Ulrike Mascher “Almanya’nın bugün olduğu yere gelmesinde emeği bulunan insanları yurt dışına sürmek acımasızca bir hareket ve bunun olmasına izin vermemeliyiz” diyor.

Uzak olmayan bir gelecekte Alman nüfusunun epey gerileyeceği ve her 15 kişiden birinin yani yaklaşık 4.7 milyon insanın, bakıma muhtaç olacağını bildiriyor uzmanlar.

Alman ve türk kedileri arasında garip bir farklılık var.

Bizde kediler sokakta özgürce dolaşırken Almanların kedilerinin hepsi evlerde pencerelerden bakıyor.

Bizim ise ihtiyarlarımız pencerelerden dışarı bakarken Almanların yaşlıları sosyal hayatın içindeler hep.

Almanlar geçmişte yaşlılarının kıymetini bilememişler. Bugünün gençleri de geçtiğimiz dönemin yaşlılarının kıymetini bilemeyenlerin kıymetini bilmiyor.

Bir tür “Yaşattığını yaşa” durumu.

Günümüz Türkiye’sinde gücü elinde bulunduranlar bebeklere ve yaşlılara dahi acımıyor.

Şüphesiz onlar da bir gün yaşattıklarını yaşayacaklar. Adetullah böyle zira.

Kendi bebeklerine, yaşlılarına acımayan bir toplumun geleceği hakkında iyimser düşünmek mümkün değil çünkü.

Galiba, merhametin, vefanın ve insafın olmadığı toplumların yaşadıkları sıkıntıya benzer, hatta daha fazla ilahi ve sosyolojik sıkıntılar bizi yakalayacak..

Göreceğiz ömrümüz yeterse!

[M.Nedim Hazar] 3.9.2019 [TR724]

İşte iflasın belgesi! [Semih Ardıç]

Bu kadar geriye gidişe rağmen hâlâ “Türkiye ne zaman krize girecek?” diyenler ne düşünür bilemem. Amma velâkin iflasın belgesi 2 Eylül’de ilan edildi.

Millî gelir (Gayrisafi Yurt İçi Hasıla/GSYH) son üç çeyrektir fasılasız azalıyor. 2019’un 2’nci üç aylık döneminde yüzde 1,5 küçüldük.

10 YIL ÖNCESİNE DÖNDÜK

Her ne kadar Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın nezdinde “küçülme” diye bir kavramın hükmü olmasa da millî gleirin törpülenip zımpara atılmış hâliyle bile Türkiye 2009 senesinin gerisine gitti.

Erdoğan’ın damadı ve Hazine Bakanı Berat Albayrak, “Krizde en kötü geride kaldı.” ezberini tekrarlıyordu. Güya ekonomi dengeleniyordu.

Kayınpederi Erdoğan’ın ferman buyurduğu gibi ekonomi sadece eksi büyüyordu. Mübalağa etmeye hiç lüzum yoktu!

MIZRAK ÇUVALA SIĞMADI

Albayrak gözü kapalı itimat ettiği Yinal Yağan’ı Türkiye İstatistik Kurumu’na (TÜİK) başkan tayin etmişti.

Liyakatin yerini Erdoğan’a şeksiz şüphesiz itaatin aldığı bir dönemde bile mızrak çuvala sığmadı. Yağan bile kurtaramadı Saray’ı…

Milli gelirin 2019 yılının nisan-mayıs-haziran aylarında geçen senenin aynı dönemine kıyasla yüzde 1,5 azalması büyük depremin artçılarının sürdüğünü tescil etti.

YÜKSEK ENFLASYON VE KÜÇÜLME YAN YANA!

GSYH, 2018’in son çeyreğinden itibaren üst üste üç çeyrektir geriliyor. Millî gelir 2018’in son üç ayında da yüzde 3, 2019’un ilk üç ayında yüzde 2,6 azalmıştı.

Ekonomi daralırken enflasyon ise yüzde 17! Yüksek enflasyonla ekonomik durgunluğun yan yana yürüdüğü nadir vakalardan biri Türkiye’de herkesin gözü önünde cereyan ediyor. “Slumpflasyon” çukurundan ne zaman çıkacağımız ise meçhul!

FERT BAŞINA GELİR 8 BİN 806 DOLAR

TÜİK’in “güncelleme” ambalajına sardığı formül değişikliğine rağmen durdurulamayan daralma yüzünden halkın refahından çalındı.

31 Haziran 2019 itibarıyla milli gelirimiz 722 milyar dolar. Fert başına gelir ise 8 bin 806 dolar. Aynı gösterge 2013’te 12 bin 480 dolar seviyesine kadar yükselmişti.

AKP’nin hukuk ve demokrasiden uzaklaştığı ve Türkiye’yi tek adam rejiminin paletleri altında ezdiği son altı sene her fert namına 3 bin 680 dolara mâl oldu.

Erdoğan’ın ikbali uğruna herkez 4 bin dolara yakın fakirleşti.

2023 yılında fert başına geliri 20 bin dolar seviyesine çıkarmayı ve Türkiye’yi ilk 10 ekonomiden biri hâline getirmeyi taahhüt eden AKP memleketi çıkardığı katlardan geri indiriyor.

AKP’DE KRİZDEN ÇIKIŞI SAĞLAYACAK LİYAKAT VE İRADE YOK

TÜİK numaraları olmasa resmi rakam bile halihazırda 7 bin dolara gerileyecekti.

Fert başına gelir 2009 yılında 8 bin 980 dolar seviyesinde idi. Artık Türkiye için bu seviye bile yüksek kaldı.

Krizden çıkışa dair herhangi bir umut ışığı ise yok. Zira AKP liyakatli kadroları tasfiye etti. Devlet mekanizması işlemiyor.

Sanayi yüzde 2,7 ve inşaat yüzde 12,7 daraldı. İnşaat 2019’in ilk üç ayında yüzde 10’a yakın küçülmüştü.

Ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmeti faaliyetlerinin toplamından oluşan hizmetler sektörünün katma değeri de yüzde 0,3 azaldı.

YATIRIMLAR YÜZDE 23 AZALDI

En vahim tablo ise gayrisafi sabit sermaye teşekkülünün yüzde 22,8 azalması. Kur ve faiz artışı sermayeyi mum gibi eritiyor. Yatırımlar böylesine azalıyorsa iktisadî kriz nasıl bitecek?

İki gün evvel doğalgaza yüzde 15 zam geldi. Geçen ay bir o kadar daha zam yapılmıştı.

Elektrik, akaryakıt mamülleri ve gıdaya zamlarının talep üzerindeki radyoaktif tesirini yılın son çeyreğinde daha sert bir daralma ile iliklerimize kadar hissedeceğiz. Sadece doğalgaz zammı enflasyonu yüzde 0,3 yukarı çıkaracak.

Bu sene muhtemelen yüzde 3’e yakın bir küçülme ile tarihe geçecek. Yıl sonunda TÜİK yüzde 13 civarına cebren indirse de sokağın enflasyonu yüzde 30’u bulacak.

İHRACAT DA GERİLEYECEK

Avrupa Birliği gibi temel ihracat pazarlarımızda ve dünya ekonomisinde yavaşlama temayülü ihracatı azaltacak. Büyümede tarım, kamu harcamaları ve net ihracat haricinde yüz güldüren tek kalem yok. Artık ihracat cenahı da ağır aksak!

Daha evvelki iktisadî krizlerden bir senede çıkabilen Türkiye için bu sefer böyle bir ihtimal yok! Hukuk devletinden eser kalmadı.

Kuvvetler ayrılığı Saray’da tek elde toplandı. Gazeteler, internet siteleri, radyo ve televizyonlar zammı “güncelleme” diye duyuruyor. Halkın Saray’ın münasip gördüğü kadarıyla olup bitenden haberdar ediliyor.

GASP EDİLEN ŞİRKETLER

Boydak, Naksan ve Koza İpek gibi Hizmet Hareketi gönüllülerine ait 883 şirket hâlâ kayyım işgali altında. 6 milyon kişinin reyi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşımış Selahattin Demirtaş 34 aydır Edirne Kapalı Cezaevi’nde.

Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) internet medyasına sansür için harekete geçti.

Mümtazer Türköne, Hidayet Karaca, Gültekin Avcı, Mehmet Baransu, Ahmet Altan, Mustafa Ünal, Nazlı Ilıcak, Ünal Tanık, Emre Soncan, Büşra Erdal, Ayşenur Parıldak, Zafer Özcan, Vahit Yazgan, Harun Reşit Çümen, Ercan Gün ve Fevzi Yazıcı gibi 300’e yakın gazeteci mahpus.

Tek suçları var: O da hakikatin peşinde koşmak ve Saray’a boyun eğmemek…

TÜRKİYE GÖÇÜYOR

Fırsatını bulan herkesin soluğu yurt dışında alıyor. 2017 ve 2018’de ekseriyeti gençlerden müteşekkil 550 bin kişi başka memleketlere göç etti.

Türkiye temelinde adalet ve hürriyet açığının bulunduğu mevcut sistem buhranını aşamazsa kriz içinde krizlerle boğuşmaya devam edecek.

Tek adam rejimine giden yoldaki en kritik kavşak 16 Nisan 2017 Anayasa Değişikliği Referandumu idi. Referandumun arefesinde “İflasla yüzleşmek” başlıklı http://www.tr724.com/iflasla-yuzlesmek-analiz-semih-ardic/ makalede Türkiye’yi bekleyen muhtemel siyasî ve iktisadî risklere işaret etmiştim.

Artık iflasla yüzleşiyoruz. Hatta iflas TÜİK tescilli.

VEDA NİYETİNE…

15 Temmuz’u 16 Temmuz’a (2016) bağlayan gece yarısında İstanbul Yenibosna’da Yeni Hayat gazetesinin Yazı İşleri’nde “Darbeye hayır” başlıklı manşeti hazırlıyorduk. Buna rağmen ertesi gün milyonlarca Hizmet gönüllüsü gibi biz de “darbeci, terörist” diye ilan edildik.

O karanlık günlerde Avrupa’da yakılan birkaç meşaleden biri de tr724.com internet sitesi oldu. Maddeten ve manen yara bere içinde kalmıştık. Diyar-ı gurbette birbirimizin hem hekimi hem de sırdaşı olduk.

Eksikleri muhakkak var. Yine de geride kalan gazetecilerin, sevdiklerimizin, dava arkadaşlarımızın ve masum yüz binlerce insanın Türkiye’de kısılan seslerini çoğaltma azim ve kararlılığının meyvelerinden biridir tr724.

Neredeyse üç sene geride kalacak. Bu sayfalarda birbirinden kıymetli münevver insanlarla, meslektaşlarımla “zulme ve iftiralara karşı yürütülen kalem mücadelesinde” bir nefer olmaya gayret ettim.

Mefkûrenizle zor zamanlarda durduğunuz yer arasında bir illiyet varsa doğru yerdesiniz demektir.

Karınca kararınca sizlere ekonominin seyri hakkında malumat verirken hatalı tespit ve tahlillerim de oldu. Siz samimi e-postalarınızla bana hep şevk verdiniz. Tr724’e katkı sağlayan her erbab-ı kâlem gibi benim de maksadım Nemrut’un İbrahimler için yaktığı ateşe bir damla da olsa su taşıyabilmekti.

Ömrümüz vefa eder ve o günlere erişirsek Türkiye’de hürriyetine kavuşmuş arkadaşlarımız, “Biz mahpustuk. Siz o günlerde ne yaptınız?” diye suâl ettiğinde kendi namıma tr724’te yayımlanan makaleleri gösterip eksikleri ile kabul etmelerini rica edeceğim.

O makalelerin içinde bazıları var ki her biri benim için çok kıymetli. Bu şekilde o makalelerin muhteva ya da üsluplarına ayrı bir mâna atfettim zannedilmesin. Göz yaşımıza ve sancımıza şahitlik etmelerinden mütevellit bir kıymetleri var o kadar.

Zira o makaleleri en ağır gribal enfeksiyonun nekâhet dönemlerinde yahut esbabın sükut ettiği, ümitlerin tükendiği vakitlerde “Ellerimde kelepçe yok. Demir parmaklıklar ardında değilim. O hâlde şimdi yazmazsam mahpus meslektaşlarımın yüzüne nasıl bakarım?” diyerek kaleme almıştım.

Bilvesile bana sizlere haftada en az üç defa mektup yazarak bu meşakkatli ve karanlık devirde ayakta durma imkânını bahşeden Yüve Mevlâ’ya (cc) bir kere daha hamd ediyorum.

Genel Yayın Yönetmenimiz Veysel Ayhan’ın şahsında tüm Tr724 ekibine müteşekkirim.

Tr724, Samanyoluhaber, Bold Medya, Kronos ve Aktifhaber gibi iki elin parmakları kadar az mecrada “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz asla!” diyen yiğit gazetecilerin teşvik edilmesi, sayılarının çoğaltılması yeni inkişaf döneminin arefesinde Hizmet Hareketi’nin önündeki en ciddi meselelerden biridir.

Mazi ile irtibatı yeniden tesis edecek ve Hizmet’i beynelmilel sahaya, istikbalin yamaçlarına taşıyacak yegâne âmillerden biri de moda tabirle medyadır. Bunu ifade ederken kimse ile münakaşaya girmek değil muradım. Aksini müdafaa eden arkadaşların fikriyatına hürmetim var.

İnsanın olduğu her yerde iletişim vardır. İletişim vasıtalarının şekli, kullandığı teknoloji değişse de aslolan “muhteva” olarak kalacak. Dolayısıyla Hizmet Hareketi’nin entelektüel sermayesinin mücessem hâli olan gazete, dergi, internet sitesi ve dijital medya gibi mecralar insanlığa katkı sağlamaya devam edecektir.

Türkiye’de nicelik tuzağına düşmeden Agos ve Şalom gazetelerini inatla çıkaran gazetecileri gıpta ile takip ediyorum.

Medyanın sahipliği ve malî veçhesi ise başlı başına bir fasıldır. İdeal olan Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş işadamlarının gazetecileri farklı müesseselerin çatısı altında yeniden bir araya getirebilmesidir.

Münferit gazetecilik elbette kıymetli. Fakat editoryal bir mekanizma yoksa ve gazeteciler sadece mesleğini icra ederek hayatlarını idame ettiremiyorsa başka aksaklıklarla karşılaşılıyor.

Sürç-i lisanlarım için hakkınızı helal ediniz… Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler!

[Semih Ardıç] 3.9.2019 [TR724]

Avrupa polisinin Türk düğünleriyle imtihanı [Hasan Cücük]

1990’lı yılların ortasında Kopenhag’da bir düğün… Davetliler müziğin etkisiyle halay çekip, oynuyor. İşte tam o sırada elini beline atıp silahına davranan bir kişi peş peşe havaya eteş ediyor. Salonun beton tavanından seken kurşunlar 3 kişinin ölümüne, 5 kişinin yaralanmasına yol açıyor. Düğün bir anda cenaze evine dönüşüyor. 3 kişinin ölümünden sorumlu kişi ise pişkince yaptığını şöyle savunuyordu; ‘Düğünde ateş etmek bizim kültürümüzde var.’ Kültürümüz deyip Avrupa’ya taşıdığımız demode bazı geleneklerimiz baş ağrıtmaya devam ediyor. Son dönemin moda problemi ise, Türk düğün konvoyları.

2000’li yıllara kadar Avrupa’da Türklerin düğün sayısı oldukça azdı. Zira, evliliklerde tercihler genelde Türkiye’den damat veya gelin getirme şeklinde olurdu. Aşk evliliğinin henüz tedavüle girmediği, bir yakınını Avrupa’ya getirip ‘kurtarma’ olarak görüldüğü yıllardı. Aile birleşiminde ülkelerin getirdiği kısıtlamalar ve yeni neslin eş tercihini Türkiye’den değilde kendisiyle aynı kültürde yetişmiş Avrupalı Türkler arasında seçmesiyle düğünlerin adresi değişti. Önceleri spor salonları düğün mekanı oluyordu. İlerleyen yıllarda düğün sayısı arttıkça yeni sektör doğdu. Düğün salonları peş peşe açılıyordu. Boş gün bulmak için aylarca öncesinden rezervasyon yaptırmak gerekiyordu. İthal damat ve gelin dönemi bitmiş, artık Avrupalı Türkler kendi arasında kız alıp veriyordu.

Türkiye’den ne işe yaradığı belli olmayan, yararından çok zararı olan bazı alışkanlıklarımızı Avrupa’ya taşımada oldukça mahiriz. Cami bir ihtiyaç anlarımda kahvehane kültürünü birebir kopyalamanın mantığını anlamış değilim. Birkaç yüz Türk’ün bulunduğu bir yerde cami varsa mutlaka en az bir tane de kahvehane vardı. Her türlü oyunun oynandığı, sigara dumanından göz gözü görmediği, bir binanın bodrum katındaki izbe yerin adı oldu kahvehaneler. Kumar güya yasaktı. Döner ve pizzacılar dükkanı kapattıktan sonra buralara koşar akşama kadar kazandığı hasılatı birkaç saat içinde kaybedip, gecenin bir vaktinde evinin yolunun tutardı. Şükür yeni nesil kahvehane kültürüne pek rağbet etmedi. Sayıları giderek azalmaya başladı.

Düğünler Avrupa’da olmaya başlayınca düğün konvoyları gerçeği görünür oldu. Gelin almaya konvoylarla gidiliyor, düğün salonuna yine konvoylarla geliniyor. Buraya kadar herşey normal. Ancak kanun ve kurallara uymama hastalığımız hemen depreşiyor. Otoyolu kapatıp halay çekenimiz bile çıkıyor. Şaka değil gerçek. Olay Belçika’nın Gent şehrinde yaşandı. Otobanı kapatıp, misket oynayan düğün konvoyundaki 18 kişi davalık oldu. Ülkenin en işlek otoyolundan E17’de çok yavaş sürerek trafiği sıkıştırıp, emniyet şeridini kapatmanın, yolda durarak halay çekmenin, ve araçlarıyla yolda daireler çizmenin bedeli; davalıların beş yıl boyunca trafikten men edilmesini, trafiği kapatan altı araca el konulmasını ve 2 bin Euro ceza verilmesi oldu.

Geçtiğimiz cumartesi günü düğün konvoyunda silah sıkan Türklerin görüntüsünü paylaşan Belçika’nın Flaman bölgesinde oyları yükselişte olan sağ partinin resmi hesabı şu ifadeyi kullandı: ”Bu görüntüle geçen Cumartesi Houthalen-Helchteren’den… Bu insanlar bizim  toplumumuza ait değil. Bununla ilgili herhangi bir tartışma bile söz konusu olamaz”
Davanın hakimi Peter D’Hondt’un şu cümleleri ise tarihi nitelikteydi;  “Sadece trafik sıkışıklığına neden olmakla kalmıyorsunuz. Aynı zamanda, diğer sürücülerin sinirlenmesine yol açıyorsunuz ve davranışınız agresifliğe ve sonucunda ırkçılığın artmasına neden oluyor. Zaten yeterince ırkçı var, buna karşı durmanız gerekiyor… Eğer bir parti yapmak istiyorsanız kafanıza kova bile geçirebilirsiniz ancak yolları amaçları için kullanılmaya bırakacaksınız.’’

Ceza kimin umrundaydı. Nitekim damadın arkadaşlarından biri yaptıklarını şu pişkinlikle savunuyordu; ‘Türk heryerde Türk’tür, sıkıntı yok. Cezadan korkacak değiliz. Pişman değilim, bir daha düğün olsa, bayrakları asar yine drift yaparız, yine oynarız.” Olay bu kadar basitti. Hem nasıl bir Türk’lük ise bu, başkalarını rahatsız edip, huzurunu bozuyor!

Türklerin en yoğun yaşadığı Almanya’da da düğün konvoyu vukuatları bitmek tükenmek bilmiyor. Otobanda halay çekmek, konvoy yapmak, devasa Türk bayrağı açmak, korna çalmak, drift yapmak, müziğin sesini sonuna kadar açmak artık sıradan oldu. Sıradan olmayan ise ülke polislerinin kanunsuzluğa göz açtırmamaya devam etmesi. Yasak olduğu halde konvoy yapanlara itina ile ceza kesiliyor. Polis eşliğinde konvoy yapmadan düğün salonuna doğru gidiliyor. Korna çalınmıyor, müziğin sesi kısılıyor.

Düğün yapmak herkesin hakkı. Eğlenmekte hakkı. Ancak özellikle Avrupalının dinlenme günü olan pazarları korna çalıp, müziğin sesini son ayar açıp çevreyi rahatsız etmek bir hak olmasa gerek. Hele en son Hollanda’da yaşanan örnekte olduğu gibi konvoyu durduran polisi dövmek, kriminal bir suçtur. Rotterdam’da tehlikeli sürüş, sol şeridi gereksiz ihlal ve korna çalarak gürültü yaptıkları şikayetiyle durdurulan düğün konvoyundaki bazı kişiler, polis memurunu dövdü. Polis ise damat dahil 3 kişiyi gözaltına aldı. Aşırı sağcı Leefbaar (Yaşanabilir) Rotterdam Partisi meclis üyesi Tanya Hoogwerf ise “dehşete düştüğünü” söyleyip, “Korna çalmak gibi medeni olmayan bir davranışın uzun süreden beri sorundu. Polis memurunun dövülmesi ile artık sınırın aşıldı’ diyordu. Türkler yaptıkları sorumsuzca davranışla aşırı sağa gollük pas verdi.

Avrupa’da 60 yılı geride bırakmaya hazırlanan bir topluluk olarak, Türkiye’nin neye yaradığı belli olmayan saçma adetlerini bir kenara bırakmanın zamanı geldi geçiyor. Eğlenirken başkalarını rahatsız etmemeyi, ülkenin kurallarına riayet etmeyi ne zaman öğreceğiz? Yoksa ‘Türk, Türk’tür’ deyip, yaptığımız yanlışı savunmaya mı devam edeceğiz?

[Hasan Cücük] 3.9.2019 [TR724]

Hiç utanmadınız mı? [Bülent Korucu]

Adli yıl açılış töreni Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘himayesinde’ Saray’da gerçekleşti. Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit, Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ve Erdoğan birer konuşma yaptı. Konuşmaların içeriklerinde eleştirilecek tonla konu var. Ama bunlara girmek bile bu çarpık düzenin varlığını meşrulaştırmasa da normalleştiriyor. ‘Usul esasa mukaddemdir’ hukukta temel ilkelerdendir. Usul sakatsa esasa girmeye gerek yoktur, zira bütün işlemleri sakatlayan bir parantezdir.

Sadece birkaç soru sormak istiyorum:

Sayın Yargıtay Başkanı, ismen davetiye gönderdiğiniz bir gazetecinin (Alican Uludağ), törene alınmayışını kendinize yapılmış bir hakaret olarak görmediniz mi? Kendinizi ve kurumunuzu aşağılanmış hissetmediniz mi? Ev sahibi aslında sizsiniz, misafirinizi içeri almayı başaramadığınız bir ortamda diğer kararları bağımsız alabileceğinize emin misiniz?

Sayın Cirit, ezbere bildiğinize emin olduğum Hakimler ve Savcılar Kanunu, ‘Suçüstü haller dışında hakim ve savcılara üst araması yapılmasını yasaklıyor. Saray kapısında aranmak için oluşan yüzlerce metre kuyrukta bekleyen meslektaşlarınızın fotoğrafı yayınlandı. Ne tür bir suç üstü hali vardı? Yoksa eğer, bu kareden mahçup olmadınız mı? Mahçup olmanız için başka ne tür bir tahkir görmeniz gerekiyor? Girişte sizi de aradılar mı?

Sayın Cirit, ‘Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımıyorum, saygı da duymuyorum’ diyen bir cumhurbaşkanının size saygı duyduğunu düşünüyor musunuz? AYM kararlarını uygulamayan yerel mahkemelerin bu gücü nereden aldığını sanıyorsunuz?

-“Cumhurbaşkanlığı sistemi ile yargının denetleme görevi kuvvetlendirildi” cümlesini kurarken yutkundunuz mu? Bu şartlarda yargı bağımsızlığı konusunda uluslararası anlaşmalardan doğan denetleme ve eleştiri hakkını kullanan Avrupa Birliği Komisyonu’nun raporuna ‘Değersiz bir kağıt parçası’ derken hiç utanmadınız mı?

-Bütün üyelerini doğrudan ya da dolaylı olarak Erdoğan’ın seçtiği bir Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun sistemi yönettiğinden haberdar mısınız?

Sayın Barolar Birliği Başkanı, “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır’ dediğimiz için buradayız” sözünün bir hukukçunun ağzından dökülmesinin sakilliğini anlamıyor musunuz? Yoksa anlamamak işinize mi geliyor? Saray’a vatan için değil, çıkar için gidildiğinin fark edilmediğini mi sanıyorsunuz?

Hukukun bir toprak parçasını vatanlaştıran asli unsurlardan olduğunu ve asla teferruat görülemeyeceğini hiç duymadınız mı? Saray kapısında dilenilen şeyin hukuk değil lütuf olacağı hiç aklınıza gelmiyor mu? Size eşlik etmeyen baroları vatan haini ilan etmenize ramak kalmış; taammüden mi yaptınız, sizi bu suça azmettireni açıklayacak mısınız?

Sayın Saray, kapısında aranmak üzere yüzlerce metrelik kuyruk oluşturan hakim ve savcılar, halinizden pek memnun görünüyorsunuz. Sırayı bozanları, kaynak yapanları uyardınız mı? Size utanmakla ilgili soru sormayacağım, zira Yargıtay Başkanı’nın katlandıkları yanında sizinkileri iltifat gibi algılamış bile olabilirsiniz.

Sayın Cumhurbaşkanı’na utanma içerikli bir soru sorma abesle iştigal olacağı için onu da pas geçiyorum.

Hukuka biraz aşinalığı olan herkes sizin adınıza utandı!

[Bülent Korucu] 3.9.2019 [TR724]