Almanya'da madende çalışarak emekli olduktan sonra köyünde yaşamaya başlayan, dışlandığı için tekrar Almanya'ya dönmek zorunda kalan ve 75 yaşında vefat eden işçi emeklisi Ali Önal'ın cenazesini DİTİB'in Hamm'daki şubesi yıkamadı, cenaze namazını kıldırmadı.
MEHMET ARDA DURU -6 Mart 2020
HAMM, ALMANYA – Almanya’ya misafir işçi olarak gelen ilk kuşak gurbetçilerin en büyük hayali, emekli olur olmaz memleketine dönmek, hayatının ikinci baharını vatan topraklarında geçirmektir. 75 yaşında hayatını kaybeden Ali Önal’ın isteği de son nefesini doğup büyüdüğü köyünde vermekti. Çalıştığı madenden emekli olduktan sonra Manisa Akhisar’a yerleşen Önal, son dönemlerde yüz binlerce insanın hayatını altüst eden hukuksuzluklardan ve kutuplaşmadan nasibini aldı.
DİTİB CAMİİ, CENAZESİNİ YIKAMADI
15 Temmuz’dan sonra, yerleştiği köyünde insanların ithamlarından rahatsız olan Ali Önal, tekrar Almanya’ya dönme kararı aldı. Hem eşinin hem de kendisinin çeşitli rahatsızlıkları olan Ali Önal, önceki gün 75 yaşında vefat etti. Fakat dışlama gurbette de peşini bırakmadı. Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nin (DİTİB), Hamm’da Müslüman mezarlığının yakınında bulunan şubesi Önal’ın cenazesini yıkamadı, namazını kılmadı. Çevresinde yardımseverliğiyle bilinen Ali Önal, dün Hamm-Herringen’deki Müslüman Mezarlığı’na defnedildi.
4 YILDIR VATANINDAN UZAKTI
Manisa Akhisarlı olan Ali Önal, Türkiye’ye yerleştikten sonra ara sıra tedavi amaçlı Almanya’ya gidip geliyordu. Daha çok Akhisar’da ve köyünde yaşıyordu. Zeytinliklerinin de bulunduğu köyünde bağ-bahçe işleriyle uğraşmayı seviyordu. Dün öğle namazından sonra Hamm-Herringen’deki Müslüman Mezarlığı’na defnedilen Ali Önal’ın cenaze namazına değişik yerlerden birçok seveni katıldı. Köyünde yaşamayı ve son nefesini vatan topraklarında vermeyi arzu etmesine rağmen insanları sürekli kutuplaştıran ve yüz binlerce masum vatandaşı işinden, aşından ve özgürlüğünden eden siyasi gelişmelerden dolayı 4 yıl önce ülkesini terk etmek zorunda kaldı.
DIŞLAMA, ÖLDÜKTEN SONRA BİLE PEŞİNİ BIRAKMADI
Ali Önal’ın kızı Atike Yılmazer babasının yardımsever ve nüktedan bir kişi olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Karaciğer hastalığından dolayı son günlerini yaşarken bile nüktedanlığından taviz vermiyordu. Başkalarının hakkına girmez, hukukuna saygı gösterirdi. Hem Almanya’da hem de Türkiye’de her türlü imkanını seferber eder, insanlara faydalı işler yapmaya çalışırdı. Fakir öğrencilere burslar verir, çevresinden de toplamaya gayret ederdi. Yaptığı güzel işler sebebiyle köyündeki bazı şahıslar tarafından ispiyonlandı. O zaman 70 yaşındaydı babam. Tekrar birçok hastalıkla boğuşan eşiyle birlikte geldiği Almanya’da zor şartlarda yaşadı. Emekli parasının bir kısmını Türkiye’de zaruri ihtiyaç içinde yaşayan yakınlarına gönderiyordu. Defin işlemini yürüten cenaze firması, mezarlığın yakınındaki Diyanet’e bağlı bir camide yıkama işlerini halletmek için yönetimle görüştü fakat bu talep ‘başımız ağrır’ denilerek reddedildi. Dışlama ve ötekileştirme, öldükten sonra bile rahmetlinin peşini bırakmadı.”
“TÜRKİYE ÖZLEMİYLE HAYATA VEDA ETTİ”
Babasını tarif ederken, “Memleket sevdalısıydı, emeklilikten sonra hemen ülkesine dönmüş ve yılların özlemini gidermeye çalışmıştı” diyen Yılmazer, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Yıllarca hasretini çektiği ülkesinde, kendi köyünde dost ve akrabaları tarafından camide hakaret görmüş ve çok üzülmüştü. O çok sevdiği camiye cemaate de gidemiyordu artık. Üzülerek tekrar Almanya’ya gelmişti ama burada da benzer sıkıntılar kendisini bekliyordu. Üyesi olduğu, yıllarca maddi destek verdiği camide hem de bir bayram gününde kendisine hakaret edilmişti ve yılların dostları bile artık ona selam vermiyordu. Son 3-4 senesinde adeta dünyada zindan hayatı yaşadı. Sevdiklerine zarar gelir endişesi ile ülkesine dönemiyor, evlatlarını göremiyor, bir taraftan yıllardır çektiği hastalıkları ile mücadele ediyor, diğer taraftan da eşinin kanser tedavisi ile ilgilenmeye ona moral verip destek olmaya çalışıyordu. Bütün bunların yanında ülkesinde olup bitenlere, insanların yaşadıkları sıkıntılara çok üzülüyor, bir şey yapamamanın ızdırabıyla içten içe sarsılıyordu.”
“BİZİM ÖLÜMÜZÜ DE İSTEMEZLER, ÇOCUKLARI ÜZERLER DEDİ”
Yaşadıklarının onu çok yorduğunu kaydeden kızı Atike Yılmazer, “Fakat artık gitmek istiyordu memleketine. Akhisar’ın Üyük Dibi köyüne gömülme isteğini birkaç kez dile getirmişti. Ama ülkesinin şartları ve sevdiklerine zarar gelmesi gibi korkular onu bu isteğinden de vazgeçirdi. Eşi kendisine sorunca “Hatun bizim ölümüzü de istemezler, almazlar oraya, çocukları da üzerler, kimse sıkıntı yaşamasın buralara bir yere gömersiniz beni..” demişti.
KÖYÜNDE DE GURBETTE DE AYNI DIŞLAMA
Maalesef çektikleri öldükten sonra da devam etti. Bulunduğu Hamm şehrinde pek çok Türk camisi olmasına rağmen cenazesini yıkamak için cami bulamadık ve Dortmund’da yıkayıp kefenleyebildik. Yıllarca oturduğu, destek verdiği ve pek çok dostunun olduğu cami de bile yönetim “bu durum öğrenilirse sıkıntı yaşarız.” deyip kabul etmemişti.
Hayatı boyunca kimseye yük olmamak için gayret etti, hayır işlerine ve hizmetlere koştu, evinden ve arabasından misafir eksik olmadı, sade yaşayıp dünyanın ağırlığını sırtına almak istemedi ve bir garip olarak bu fani dünyayı sessizce bırakıp gitti.”
[Kronos.News] 6.3.2020
Fırtınadan sonra [Can Bahadır Yüce]
Dalgaların beşiğinde çocukların ölüme gönderilişlerini izliyoruz. Bu kez katilleri tanıyoruz.
CAN BAHADIR YÜCE -6 Mart 2020
Fırtına / Joe Costello
Fırtına gece yarısından sonra çıkmış. Sabah uyandığımızda birkaç saat mesafedeki kentte evler yerle bir olmuş, insanlar ölmüş, ağaçlar devrilmiş, köprüler çökmüştü.
Denizsiz yerde fırtına —daha doğrusu kasırga— böyledir: Önüne kattığı her şeyi süpürür, duvarları dümdüz eder, arabaları üst üste yığar, yolları kapatır. Geriye bir enkaz kalır.
Kasırga buralara her bahar mevsiminde uğradığından haberlere pek şaşırmadım. Felaketin fotoğraflarına bakarken şaşkınlığımın asıl sebebi, gece yatmadan önce okuduğum birkaç sayfaydı.
Bir deniz felaketini intikam, aşk, sürgün, güç hırsı gibi insanlığın eskimez konularının sahnesine çeviren Shakespeare’in Fırtına’sını okumuştum önceki gece. Stratfordlu ozanın bir karakterine, “Cehennem boşalmış, şeytanların hepsi burada!” dedirttiği oyun… O gün ekranlara düşen sarsıcı görüntüler götürdü beni Fırtına’ya:
Kısacık videoda küçük bir bota doluşan sığınmacılar görülüyor. Dalgaları aşıp karşı kıyıya çıkacaklar. Sağ tarafta güvenlik güçleri beliriyor, önlerini kesiyor. Görüntülerde denizle gökyüzünün birleştiği çizgi rahatlıkla seçiliyor. Denizlerden daha derin olan tek şey, gökyüzü, ileride turkuaza çalıyor. Ufuk çizgisinin uzaktaki varlığı göçmenlerin çaresizliğini daha iç burkucu yapıyor. Filmlerdeki gibi, bot o çizgiye doğru yavaşça süzülerek gözden kaybolacak diye umarken iki el silah sesi duyuluyor. Suları delen kurşunlar yolcuları korkutuyor ve dalgalarla boğuşan dayanıksız bot sularda gelişigüzel sürüklenen bir yaprak gibi yönünü yitiriyor.
Haberi okuyorum: “Göçmenlerin ters dönen botun üstüne çıkarak hayatta kalmaya çalıştıkları bildirildi. Bir çocuk boğularak hayatını kaybetti.”
İnsanlığın en eski hikâyelerinden biri bu…
Galiba bilinen ilk örneği Yunus kıssasıdır: Balığın karnındaki yolculuk ve denizin ortasındaki çaresizlik o kıssayla birlikte bir arketipe dönüşür. Bütün zamanların en görkemli deniz romanı Moby-Dick’te Melville de bu kıssayı anar: “Ve balina, beyaz dişlerini, Yunus’un zindanına bir parmaklık gibi şırak diye indiriyor. İşte o zaman Yunus, balığın karnından Tanrıya yalvarıyor.” (Birinci Söz’de bir çöl yolculuğu anlatılırken Birinci Lem’a’da deniz yolculuğu anlatılmasının da üzerinde düşünmeye değer: “Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette…”)
Görüntülerde izlediğimiz de benzer bir yolculuk: Şanslı olanlar bir adaya ulaşacaklar. Tam bir özgürlük yolculuğu bile sayılmaz, olasılıkla adada sıkışıp bir çift kanadın hayalini kuracaklar. (Adaların birer hapishane olduğunu söyleyen Burton haksız sayılmaz.) Ancak kanat takabilenler —sınırları aşabilenler— özgürlüğe ulaşacak.
Oysa her şey çok daha basit olabilirdi. Sınırlar, pasaportlar, gümrükler şunun şurasında bir önceki yüzyılda icat edilmiş kontrol aygıtları… Böyle düşününce dünyada huzurun aslında ne kadar basit bir şey olabileceğine şaşıyor insan. Dünyanın o en güzel denizi sesiyle huzur vermeye yeterken…
Menteş’te bazen karanlıkta denize girer, uzanıp dünyanın o en yıldızlı göğüne doğru bakarken dalgaların sesini dinlerdik (98 yazı). Bazen bir fısıltıyla konuşan, bazen bir ağıt gibi uğuldayan, bazen yaralı bir hayvan gibi uluyan, bazen neşeyle ıslık çalan deniz sabahları mutlaka sessizliğe bürünürdü. Hâlâ hiçbir şey onun kadar gizemli gelmiyor bana.
O dinlediğimiz dalgaların çölünde şimdi göçmenler yolunu bulmaya çalışıyor.
Orwell’in 1984 romanında kahraman günlüğüne izlediği bir filmi not eder: Akdeniz’de mültecilerle dolu bir gemi batırılmıştır filmde… Bugün film değil bunun gerçeğini telefonlarımızın ekranından seyrediyoruz. Metafor değil bu, düpedüz gerçeklik: 1984’ü yaşıyoruz.
Dalgaların beşiğinde çocukların ölüme gönderilişlerini izliyoruz.
Bu kez katilleri tanıyoruz.
Akşam yeniden fırtına haberlerine bakıyorum. Nashville’de enkaz sanılandan da geniş bir alana yayılmış. Fırtınanın izleri haftalarca silinmeyecek. Oysa deniz öyle değil: Gerçek fırtınalar denizde olur ama iz bırakmaz. Denizin hafızası yoktur, derler. O her şeyi örter.
Bu kötülük çağının hikâyesi de denizlerde yazılıyor. Tıpkı Shakespeare’in oyunundaki gibi, gözünü güç hırsı bürümüş modern zorbalar çaresiz insanları fırtınanın kucağına itiyor. Ama deniz yine her şeyi örtüyor—köpürdükten sonra dinginleşiyor.
Yüzyıllardır olduğu gibi güneşin altında mavi mavi parıldamaya devam ediyor.
[Can Bahadır Yüce] 6.3.2020 [Kronos.News]
CAN BAHADIR YÜCE -6 Mart 2020
Fırtına / Joe Costello
Fırtına gece yarısından sonra çıkmış. Sabah uyandığımızda birkaç saat mesafedeki kentte evler yerle bir olmuş, insanlar ölmüş, ağaçlar devrilmiş, köprüler çökmüştü.
Denizsiz yerde fırtına —daha doğrusu kasırga— böyledir: Önüne kattığı her şeyi süpürür, duvarları dümdüz eder, arabaları üst üste yığar, yolları kapatır. Geriye bir enkaz kalır.
Kasırga buralara her bahar mevsiminde uğradığından haberlere pek şaşırmadım. Felaketin fotoğraflarına bakarken şaşkınlığımın asıl sebebi, gece yatmadan önce okuduğum birkaç sayfaydı.
Bir deniz felaketini intikam, aşk, sürgün, güç hırsı gibi insanlığın eskimez konularının sahnesine çeviren Shakespeare’in Fırtına’sını okumuştum önceki gece. Stratfordlu ozanın bir karakterine, “Cehennem boşalmış, şeytanların hepsi burada!” dedirttiği oyun… O gün ekranlara düşen sarsıcı görüntüler götürdü beni Fırtına’ya:
Kısacık videoda küçük bir bota doluşan sığınmacılar görülüyor. Dalgaları aşıp karşı kıyıya çıkacaklar. Sağ tarafta güvenlik güçleri beliriyor, önlerini kesiyor. Görüntülerde denizle gökyüzünün birleştiği çizgi rahatlıkla seçiliyor. Denizlerden daha derin olan tek şey, gökyüzü, ileride turkuaza çalıyor. Ufuk çizgisinin uzaktaki varlığı göçmenlerin çaresizliğini daha iç burkucu yapıyor. Filmlerdeki gibi, bot o çizgiye doğru yavaşça süzülerek gözden kaybolacak diye umarken iki el silah sesi duyuluyor. Suları delen kurşunlar yolcuları korkutuyor ve dalgalarla boğuşan dayanıksız bot sularda gelişigüzel sürüklenen bir yaprak gibi yönünü yitiriyor.
Haberi okuyorum: “Göçmenlerin ters dönen botun üstüne çıkarak hayatta kalmaya çalıştıkları bildirildi. Bir çocuk boğularak hayatını kaybetti.”
İnsanlığın en eski hikâyelerinden biri bu…
Galiba bilinen ilk örneği Yunus kıssasıdır: Balığın karnındaki yolculuk ve denizin ortasındaki çaresizlik o kıssayla birlikte bir arketipe dönüşür. Bütün zamanların en görkemli deniz romanı Moby-Dick’te Melville de bu kıssayı anar: “Ve balina, beyaz dişlerini, Yunus’un zindanına bir parmaklık gibi şırak diye indiriyor. İşte o zaman Yunus, balığın karnından Tanrıya yalvarıyor.” (Birinci Söz’de bir çöl yolculuğu anlatılırken Birinci Lem’a’da deniz yolculuğu anlatılmasının da üzerinde düşünmeye değer: “Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette…”)
Görüntülerde izlediğimiz de benzer bir yolculuk: Şanslı olanlar bir adaya ulaşacaklar. Tam bir özgürlük yolculuğu bile sayılmaz, olasılıkla adada sıkışıp bir çift kanadın hayalini kuracaklar. (Adaların birer hapishane olduğunu söyleyen Burton haksız sayılmaz.) Ancak kanat takabilenler —sınırları aşabilenler— özgürlüğe ulaşacak.
Oysa her şey çok daha basit olabilirdi. Sınırlar, pasaportlar, gümrükler şunun şurasında bir önceki yüzyılda icat edilmiş kontrol aygıtları… Böyle düşününce dünyada huzurun aslında ne kadar basit bir şey olabileceğine şaşıyor insan. Dünyanın o en güzel denizi sesiyle huzur vermeye yeterken…
Menteş’te bazen karanlıkta denize girer, uzanıp dünyanın o en yıldızlı göğüne doğru bakarken dalgaların sesini dinlerdik (98 yazı). Bazen bir fısıltıyla konuşan, bazen bir ağıt gibi uğuldayan, bazen yaralı bir hayvan gibi uluyan, bazen neşeyle ıslık çalan deniz sabahları mutlaka sessizliğe bürünürdü. Hâlâ hiçbir şey onun kadar gizemli gelmiyor bana.
O dinlediğimiz dalgaların çölünde şimdi göçmenler yolunu bulmaya çalışıyor.
Orwell’in 1984 romanında kahraman günlüğüne izlediği bir filmi not eder: Akdeniz’de mültecilerle dolu bir gemi batırılmıştır filmde… Bugün film değil bunun gerçeğini telefonlarımızın ekranından seyrediyoruz. Metafor değil bu, düpedüz gerçeklik: 1984’ü yaşıyoruz.
Dalgaların beşiğinde çocukların ölüme gönderilişlerini izliyoruz.
Bu kez katilleri tanıyoruz.
Akşam yeniden fırtına haberlerine bakıyorum. Nashville’de enkaz sanılandan da geniş bir alana yayılmış. Fırtınanın izleri haftalarca silinmeyecek. Oysa deniz öyle değil: Gerçek fırtınalar denizde olur ama iz bırakmaz. Denizin hafızası yoktur, derler. O her şeyi örter.
Bu kötülük çağının hikâyesi de denizlerde yazılıyor. Tıpkı Shakespeare’in oyunundaki gibi, gözünü güç hırsı bürümüş modern zorbalar çaresiz insanları fırtınanın kucağına itiyor. Ama deniz yine her şeyi örtüyor—köpürdükten sonra dinginleşiyor.
Yüzyıllardır olduğu gibi güneşin altında mavi mavi parıldamaya devam ediyor.
[Can Bahadır Yüce] 6.3.2020 [Kronos.News]
Sınırdaki insanlık dramı için imza kampanyası: Kadın ve çocuklar güvenli yerlere taşınmalı!
Türkiye – Yunanistan sınırındaki mültecilerin insanlık onuruna yakışmayan müdahalelere maruz kalmasına sivil toplum örgütleri tepki gösterdi. Sınırdaki insanlık dramının son bulması için imza kampanyası başlatıldı.
BOLD – Türkiye’nin mültecilere Avrupa kapılarını açacağını duyurmasının ardından Avrupa’ya düzensiz göçmen akını başladı. Binlerce kişi Türkiye ve Yunanistan sınırında ve sahillerine yeni bir hayat umuduyla yığıldılar. Çoğu kadın ve çocuk günlerdir siyasetçilerin kendileri için vereceği kararı bekliyor.
KÖTÜ MUAMELE İLE KARŞI KARŞIYA
Birçoğu gerekli yeme, içme, sağlık hizmetlerinden yoksun. Bir de her iki tarafta kendilerine yapılan kötü muamele ile karşı karşıyalar. Kısacası Avrupa’da bir insanlık dramı yaşanıyor. Bu konuda Avrupa Sivil toplumu harekete geçti. Bir çok sivil toplum örgütü yöneticilerin dikkatini sadece insanlık dramına çekmeye çalışıyorlar.
ORTAK DİLEKÇE KAMPANYASI
Avrupa Sürdürülebilir Kalkınma Enstitüsü ile Friede Institut für Dialog kuruluşları Avrupa Parlamentosunda ortak bir dilekçe kampanyası başlattı. Avrupa Parlamentosu üyelerinin ve sivil toplum örgütlerinin imzalaması istenen dilekçede, sınırlardaki insanlık dramının bir an evvel bitmesini, kadın ve çocukların güvenli yerlere taşınması isteniyor.
Avrupa’nın taşıdığı değerlerin hatırlatıldığı dilekçede kadın ve çocukların cinsel ve cinsiyete dayalı şiddetten (SGBV) korunması gerektiğine vurgu yapılıyor.
DİLEKÇEYİ İMZALAMAK İÇİN TIKLAYIN
Dr. Birgit Wolf ve Dr. Dani Kranz’ın hazırladığı dilekçeden bir bölüm:
AB Parlamentosu Sayın Üyesi
Suriye ve İdlib’deki silahlı çatışma, Adalar ve Türk-Yunan sınırındaki gerginliklerin yanı sıra Türkiye ile olan AB göç anlaşması nedeniyle kadın ve insan hakları giderek artan bir saldırı altındadır. Son yıllarda, AB topraklarındaki, özellikle Yunan Ege adalarındaki sığınmacılarla ilgili kabul edilemez bir duruma tanık olduk. Kabul merkezleri, yeterli sanatoryum tesisleri olmadan, kitle akışı için tıbbi ve temel bakım olmaksızın, travmatize veya SGBV kurbanları / mağdurları için herhangi bir yanıt ve destek mekanizması olmadan aşırı derecede kalabalıklaşır. Midilli adasında 2 bin 200 kişilik bir tesiste yaklaşık 20 bin kişiye ev sahipliği yapıyor ve diğerleri bitişik zeytinliklerde kalıyor. SGBV eylemleri, uluslararası insan hakları belgelerinde yer alan çeşitli insan hakları ilkelerini ihlal etmektedir. Dolayısıyla, cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin önlenmesi ve bunlara müdahale edilmesi, kadınların insan haklarının korunması ile doğrudan bağlantılıdır. Kadın mültecilerin SGBV’ye karşı korunmasını reddetmek bir insan hakları ihlalidir. AB ve Üye Devletlerin uluslararası insan hakları yükümlülüklerine uymaları gerekmektedir. AB üye ülkeleri gerçek acil durumla mücadele etmelidir.
[BoldMedya] 6.3.2020
BOLD – Türkiye’nin mültecilere Avrupa kapılarını açacağını duyurmasının ardından Avrupa’ya düzensiz göçmen akını başladı. Binlerce kişi Türkiye ve Yunanistan sınırında ve sahillerine yeni bir hayat umuduyla yığıldılar. Çoğu kadın ve çocuk günlerdir siyasetçilerin kendileri için vereceği kararı bekliyor.
KÖTÜ MUAMELE İLE KARŞI KARŞIYA
Birçoğu gerekli yeme, içme, sağlık hizmetlerinden yoksun. Bir de her iki tarafta kendilerine yapılan kötü muamele ile karşı karşıyalar. Kısacası Avrupa’da bir insanlık dramı yaşanıyor. Bu konuda Avrupa Sivil toplumu harekete geçti. Bir çok sivil toplum örgütü yöneticilerin dikkatini sadece insanlık dramına çekmeye çalışıyorlar.
ORTAK DİLEKÇE KAMPANYASI
Avrupa Sürdürülebilir Kalkınma Enstitüsü ile Friede Institut für Dialog kuruluşları Avrupa Parlamentosunda ortak bir dilekçe kampanyası başlattı. Avrupa Parlamentosu üyelerinin ve sivil toplum örgütlerinin imzalaması istenen dilekçede, sınırlardaki insanlık dramının bir an evvel bitmesini, kadın ve çocukların güvenli yerlere taşınması isteniyor.
Avrupa’nın taşıdığı değerlerin hatırlatıldığı dilekçede kadın ve çocukların cinsel ve cinsiyete dayalı şiddetten (SGBV) korunması gerektiğine vurgu yapılıyor.
DİLEKÇEYİ İMZALAMAK İÇİN TIKLAYIN
Dr. Birgit Wolf ve Dr. Dani Kranz’ın hazırladığı dilekçeden bir bölüm:
AB Parlamentosu Sayın Üyesi
Suriye ve İdlib’deki silahlı çatışma, Adalar ve Türk-Yunan sınırındaki gerginliklerin yanı sıra Türkiye ile olan AB göç anlaşması nedeniyle kadın ve insan hakları giderek artan bir saldırı altındadır. Son yıllarda, AB topraklarındaki, özellikle Yunan Ege adalarındaki sığınmacılarla ilgili kabul edilemez bir duruma tanık olduk. Kabul merkezleri, yeterli sanatoryum tesisleri olmadan, kitle akışı için tıbbi ve temel bakım olmaksızın, travmatize veya SGBV kurbanları / mağdurları için herhangi bir yanıt ve destek mekanizması olmadan aşırı derecede kalabalıklaşır. Midilli adasında 2 bin 200 kişilik bir tesiste yaklaşık 20 bin kişiye ev sahipliği yapıyor ve diğerleri bitişik zeytinliklerde kalıyor. SGBV eylemleri, uluslararası insan hakları belgelerinde yer alan çeşitli insan hakları ilkelerini ihlal etmektedir. Dolayısıyla, cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin önlenmesi ve bunlara müdahale edilmesi, kadınların insan haklarının korunması ile doğrudan bağlantılıdır. Kadın mültecilerin SGBV’ye karşı korunmasını reddetmek bir insan hakları ihlalidir. AB ve Üye Devletlerin uluslararası insan hakları yükümlülüklerine uymaları gerekmektedir. AB üye ülkeleri gerçek acil durumla mücadele etmelidir.
[BoldMedya] 6.3.2020
Erdoğan-Putin görüşmesinden ne sonuç çıktı?
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Lideri Putin görüşmesinden ne sonuç çıktı?
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasındaki kritik zirveden ne sonuç çıktı? Zaman Gazetesi Genel Yayın yönetmeni Abdulhamit Bilici, Erkam Tufan ile 30 Dakika programında kritik zirveyi değerlendirdi.
[Samanyolu Haber] 6.3.2020
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasındaki kritik zirveden ne sonuç çıktı? Zaman Gazetesi Genel Yayın yönetmeni Abdulhamit Bilici, Erkam Tufan ile 30 Dakika programında kritik zirveyi değerlendirdi.
[Samanyolu Haber] 6.3.2020
Moskova'da kim kazandı, kim kaybetti?
Moskova'ya giden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin ile yeni bir 5 Mart'ta mutabakat imzaladı. Moskova Mutabakatı'nda kim, ne kazandı?
Erdoğan: Esed ile görüşüldü, değil mi?
Rusya'nın desteklediği Beşar Esed rejimine bağlı kuvvetler, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) konvoyunu bombalamış, saldırıda 36 asker şehit olurken, 50'ye yakın asker yaralanmıştı.
Saldırının akabinde Moskova'ya giden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin ile yeni bir 5 Mart'ta mutabakat imzaladı.
Moskova Mutabakatı ile bölgede ateşkes ilan edildi ve Türkiye destekli silahlı muhaliflerin kontrolünde bulunan M4 karayolunun güneyi ve kuzeyinde 6’şar kilometrelik bir alanda güvenli koridor tesis edilmesi kararlaştırıldı.
SERAKİB'DE MÜŞTEREK DEVRİYE
Ayrıca bölgenin stratejik ilçesi Serakib’in 2 kilometre batısı ile Ayn al Havar’a kadar olan bölgede Türkiye ve Rusya’nın müşterek devriye faaliyeti de yürütecek.
Suriyeli muhaliflerin çatı yapılanması olan Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun (SMDK) eski başkanı Halid Hoca, İdlib’de TSK mensuplarının şehit edilmesinin ardından başlatılan askeri harekâtın iki gün sürdüğünü ve muhaliflerin bu sayede Serakib’i geri aldığını söyledi.
Hoca, harekâtın 3'üncü gününde silahlı hava araçları (SİHA) akınlarının yavaşladığına dikkati çekerek, “Ardından rejim güçleri Rusya desteğiyle Serakib’i geri aldı. İlçeye hava savunma sistemi yerleştirildi ve Rusya Askeri Polisinin bölgede konuşlanacağı açıklandı.” dedi.
Moskova Mutabakatı'na göre İdlib'in ortasından güvenlik koridoru açılıyor. Bu bölgenin güvenliğini Rus ordusu ile TSK müşterek sağlayacak. 10'dan fazla TSK üssü Esed kuvvetlerine bırakılan bölgede kaldı.
"SOÇİ MUTABAKATI İLE PUTİN'İN LEHİNE GÜNCELLENDİ"
Hoca, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasında yapılan görüşme henüz gerçekleşmeden Rusya’nın Cebel Zaviye ve M4 otoyolu hattını bombaladığını kaydetti.
Independent Türkçe'ye mülakat veren Hoca, “Tüm bunlar Rusya’nın Astana görüşmeleriyle başlattığı taktiğin devamı. Vurup, bölgeyi boşaltıp bunu masada pekiştiriyor. Son yapılan görüşme 14 Astana raundunun 15'incisi gibiydi. ‘Soçi Mutabakatı Putin lehine güncellendi’ diyebiliriz” ifadelerini kullandı.
Rusya’nın zorlu bir mücadelenin ardından çıkabileceği M4 otoyoluna bu mutabakatla ulaşabildiğine dikkati çeken Hoca şunları söyledi: "Ortak devriye, bölgedeki muhaliflerin burayı boşaltmak zorunda olduklarını anlamına geliyor. Ateşkes anlaşması iki tarafın rahat nefes alacağı bir süreci işaret ediyorsa burada rahat nefes alacak olan Putin’dir."
"PUTİN SİLAHLI GRUPLARI SINIRA SÜRENE KADAR SALDIRILARA DEVAM EDECEK"
"Serakib gibi bölgelerden çıkan sivillerin geri dönüşünden bahsediliyor ama siviller oralarda rejim varken geri dönmez." diyen Hoca, "Serakib’i de geri almak artık çok zor. Mutabakattaki ‘terörist örgütler’ vurgusu Putin’in saldırılara devam edeceğinin işareti. 4 milyon nüfusu Türkiye sınırına yakın bölgelere sürene kadar saldırılarına devam edecek." diye konuştu.
Yeni mutabakatla oluşan statükonun yeni sınırlar olarak belirlendiğini kaydeden Ortadoğu Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Levant Çalışmaları Koordinatörü Oytun Orhan ise, “Tarafların birbirleri aleyhine herhangi bir ilerleme sağlamayacak. Dolayısıyla yeni sınırların son mutabakatla belirlenen alanlar olarak kabul edilmesi gerekiyor.” şeklinde konuştu.
"SURİYE REJİMİNİN ALDIĞI BÖLGELER TEYİT EDİLDİ"
Mutabakatın Suriye rejiminin son askeri harekatla kontrol altına aldığı bölgeleri teyit altına aldığını kaydeden Orhan, “Diğer taraftan rejim ve Rusya’nın da İdlib’i askeri yollarla muhaliflerden tamamen temizleme ve sivilleri de Türkiye’ye süpürme konusundaki yaklaşımı engellenmiş durumda. Özellikle M4 otoyolunun kuzeyi ve M5 yolunun batısında kalan alanlarda bir güvenli bölge ortaya çıkıyor. Tabu bu güvenli bölge anlaşmanın pratikte uygulanmasıyla bağlantılı olacaktır.” dedi.
"MUTABAKAT TSK'NIN VARLIĞINI TEYİT EDİYOR"
Mutabakatla sahada TSK'nın varlığının teyit altına alındığını belirten Orhan, bunun Türkiye için en büyük kazanımlardan biri olduğunun olduğunun altını çizdi. Orhan'a göre son anlaşma bu yönüyle geçmişteki ateşkeslerden farklı.
Mutabakatta herhangi bir ateşkes ihlali durumunda TSK’ya rejim güçlerine karşılık verme hakkının belirtildiğini kaydeden Orhan, “(TSK) ateşkes ihlalinin önlenmesi konusunda doğrudan zorlaşıcı tedbirler alacak. Bu da ateşkesin uygulanma ihtimalini arttırıyor." ifadelerini kullandı.
Orhan'a göre genel resme bakıldığında iki taraf da bazı tavizler verdi ve ortak noktada mutabakata vardı.
AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan dün Moskova'da Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüştü.
TSK GÖZLEM NOKTALARINI TAŞIMAK MECBURİYETİNDE KALABİLİR
Orhan, Türkiye’nin şimdiye kadar Soçi Mutabakatı’nın korunmasını istediğini belirten ve İdlib’de Suriye rejiminin askeri hatlarının arkasında kalan gözlem noktalarının yerlerinin değiştirilmesine bu sebepye karşı çıktığını söyledi.
Orhan, “Ancak şimdi yeni anlaşmayla birlikte yeni sınırlar belirlendi. Dolayısıyla gözlem noktalarının yeni sınırlara taşınması söz konusu olabilir ama varılan mutabakatta gözlem noktalarının yerleri konusunda bir ifade bulunmuyor. O konu şu anda belirsiz gibi görünüyor.” dedi.
[Samanyolu Haber] 6.3.2020
Erdoğan: Esed ile görüşüldü, değil mi?
Rusya'nın desteklediği Beşar Esed rejimine bağlı kuvvetler, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) konvoyunu bombalamış, saldırıda 36 asker şehit olurken, 50'ye yakın asker yaralanmıştı.
Saldırının akabinde Moskova'ya giden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin ile yeni bir 5 Mart'ta mutabakat imzaladı.
Moskova Mutabakatı ile bölgede ateşkes ilan edildi ve Türkiye destekli silahlı muhaliflerin kontrolünde bulunan M4 karayolunun güneyi ve kuzeyinde 6’şar kilometrelik bir alanda güvenli koridor tesis edilmesi kararlaştırıldı.
SERAKİB'DE MÜŞTEREK DEVRİYE
Ayrıca bölgenin stratejik ilçesi Serakib’in 2 kilometre batısı ile Ayn al Havar’a kadar olan bölgede Türkiye ve Rusya’nın müşterek devriye faaliyeti de yürütecek.
Suriyeli muhaliflerin çatı yapılanması olan Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun (SMDK) eski başkanı Halid Hoca, İdlib’de TSK mensuplarının şehit edilmesinin ardından başlatılan askeri harekâtın iki gün sürdüğünü ve muhaliflerin bu sayede Serakib’i geri aldığını söyledi.
Hoca, harekâtın 3'üncü gününde silahlı hava araçları (SİHA) akınlarının yavaşladığına dikkati çekerek, “Ardından rejim güçleri Rusya desteğiyle Serakib’i geri aldı. İlçeye hava savunma sistemi yerleştirildi ve Rusya Askeri Polisinin bölgede konuşlanacağı açıklandı.” dedi.
Moskova Mutabakatı'na göre İdlib'in ortasından güvenlik koridoru açılıyor. Bu bölgenin güvenliğini Rus ordusu ile TSK müşterek sağlayacak. 10'dan fazla TSK üssü Esed kuvvetlerine bırakılan bölgede kaldı.
"SOÇİ MUTABAKATI İLE PUTİN'İN LEHİNE GÜNCELLENDİ"
Hoca, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasında yapılan görüşme henüz gerçekleşmeden Rusya’nın Cebel Zaviye ve M4 otoyolu hattını bombaladığını kaydetti.
Independent Türkçe'ye mülakat veren Hoca, “Tüm bunlar Rusya’nın Astana görüşmeleriyle başlattığı taktiğin devamı. Vurup, bölgeyi boşaltıp bunu masada pekiştiriyor. Son yapılan görüşme 14 Astana raundunun 15'incisi gibiydi. ‘Soçi Mutabakatı Putin lehine güncellendi’ diyebiliriz” ifadelerini kullandı.
Rusya’nın zorlu bir mücadelenin ardından çıkabileceği M4 otoyoluna bu mutabakatla ulaşabildiğine dikkati çeken Hoca şunları söyledi: "Ortak devriye, bölgedeki muhaliflerin burayı boşaltmak zorunda olduklarını anlamına geliyor. Ateşkes anlaşması iki tarafın rahat nefes alacağı bir süreci işaret ediyorsa burada rahat nefes alacak olan Putin’dir."
"PUTİN SİLAHLI GRUPLARI SINIRA SÜRENE KADAR SALDIRILARA DEVAM EDECEK"
"Serakib gibi bölgelerden çıkan sivillerin geri dönüşünden bahsediliyor ama siviller oralarda rejim varken geri dönmez." diyen Hoca, "Serakib’i de geri almak artık çok zor. Mutabakattaki ‘terörist örgütler’ vurgusu Putin’in saldırılara devam edeceğinin işareti. 4 milyon nüfusu Türkiye sınırına yakın bölgelere sürene kadar saldırılarına devam edecek." diye konuştu.
Yeni mutabakatla oluşan statükonun yeni sınırlar olarak belirlendiğini kaydeden Ortadoğu Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Levant Çalışmaları Koordinatörü Oytun Orhan ise, “Tarafların birbirleri aleyhine herhangi bir ilerleme sağlamayacak. Dolayısıyla yeni sınırların son mutabakatla belirlenen alanlar olarak kabul edilmesi gerekiyor.” şeklinde konuştu.
"SURİYE REJİMİNİN ALDIĞI BÖLGELER TEYİT EDİLDİ"
Mutabakatın Suriye rejiminin son askeri harekatla kontrol altına aldığı bölgeleri teyit altına aldığını kaydeden Orhan, “Diğer taraftan rejim ve Rusya’nın da İdlib’i askeri yollarla muhaliflerden tamamen temizleme ve sivilleri de Türkiye’ye süpürme konusundaki yaklaşımı engellenmiş durumda. Özellikle M4 otoyolunun kuzeyi ve M5 yolunun batısında kalan alanlarda bir güvenli bölge ortaya çıkıyor. Tabu bu güvenli bölge anlaşmanın pratikte uygulanmasıyla bağlantılı olacaktır.” dedi.
"MUTABAKAT TSK'NIN VARLIĞINI TEYİT EDİYOR"
Mutabakatla sahada TSK'nın varlığının teyit altına alındığını belirten Orhan, bunun Türkiye için en büyük kazanımlardan biri olduğunun olduğunun altını çizdi. Orhan'a göre son anlaşma bu yönüyle geçmişteki ateşkeslerden farklı.
Mutabakatta herhangi bir ateşkes ihlali durumunda TSK’ya rejim güçlerine karşılık verme hakkının belirtildiğini kaydeden Orhan, “(TSK) ateşkes ihlalinin önlenmesi konusunda doğrudan zorlaşıcı tedbirler alacak. Bu da ateşkesin uygulanma ihtimalini arttırıyor." ifadelerini kullandı.
Orhan'a göre genel resme bakıldığında iki taraf da bazı tavizler verdi ve ortak noktada mutabakata vardı.
AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan dün Moskova'da Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüştü.
TSK GÖZLEM NOKTALARINI TAŞIMAK MECBURİYETİNDE KALABİLİR
Orhan, Türkiye’nin şimdiye kadar Soçi Mutabakatı’nın korunmasını istediğini belirten ve İdlib’de Suriye rejiminin askeri hatlarının arkasında kalan gözlem noktalarının yerlerinin değiştirilmesine bu sebepye karşı çıktığını söyledi.
Orhan, “Ancak şimdi yeni anlaşmayla birlikte yeni sınırlar belirlendi. Dolayısıyla gözlem noktalarının yeni sınırlara taşınması söz konusu olabilir ama varılan mutabakatta gözlem noktalarının yerleri konusunda bir ifade bulunmuyor. O konu şu anda belirsiz gibi görünüyor.” dedi.
[Samanyolu Haber] 6.3.2020
Kibirden kurtulmak mümkün mü? [Dr. Ali Demirel]
Kibirden kurtulmak mümkün mü?
Bu soruyu bize Meryem Hanım sormuş.
Aslında aynı soru, iki şekilde sorulabilir. Birisi, kalbinde kibir veya gururun zerresin ibile barındırmayan insan var mıdır?
Diğeri de olsa bile bundan her şeyiyle kurtulmak mümkün müdür?
Birinci sorunun cevabı olarak, başta Peygamberler olmak üzere Hak dostlarının kalplerinde gurur ve kibrin bulunmayacağı söylenebilir. Peygamberlerde bu durum yaratılıştan ve fıtridir. Bu, onların ismet sıfatlarının bir gereğidir.
İsmet her manada tertemiz olmayı gerektirir. Kaldı ki kibir, değil Peygamberlerde, diğer insanlarda bile hoş görülemeyecek büyük kusurlardan ve günahlardan birisidir. Allah’ın Peygamberleri böyle bir kusurdan münezzeh ve mualladır.
Diğerlerinde ise kişinin nefsini terbiye etmesi sonucunda kazanılabilecek olan bir neticedir. Eğer bu mümkün olmasaydı, “kalbinde zerre kadar kibir bulunan” sözünün bir manası olmazdı.
Bir üçüncü soru da, insanın benliğinde kibir duygusunun bulunması, her hal-ü kârda kötü ve zararlı mıdır?
Diğer bütün kötü huylarda, mesela (adavet) düşmanlık duygusunda olduğu gibi eğer dışa vurulmaz ve gereği yapılmazsa kibir de insanı mesul etmeyebilir. Adavet için Bediüzzaman Hazretlerinin, şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Eğer dersen: İhtiyar benim elimde değil; fıtratımda adâvet var. Hem damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum. Sû-i hulk ve fena haslet eseri gösterilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve muktezasıyla amel edilmezse, kusurunu da anlasa, zarar vermez. Madem ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin, mânevî bir nedamet, gizli bir tevbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır.” (22. Mektub)
Bu değerlendirme, kibir ve gurur gibi istemediğimiz ama bulunmasına mani olamadığımız duygular için geçerli olsa gerektir. Yani kimseye tepeden bakmazsa, insanlar arasında ayırım yapmazsa, içindeki bu duygunun normal olmadığını, gerekli bulmadığını düşünüyor fakat engel olamıyorsa, “ben, ben” diyerek sözü hep kendisine getirmiyor, tam tersine bunları bastırmaya çalışıyorsa, içinde kalmak şartıyla vebalinden kurtulduğu gibi bunları bastırmaya çalarak nefsiyle mücadele etmiş sayılacağından sevap da kazanabilir
Ayrıca kendisinde bu duygu bulunan kimse, -ki az veya çok herkeste vardır- bunun kötü olduğunu kabulle beraber tevbe istiğfarda bulunmalı, Cenab-ı Hakk’ın onu bundan kurtarması için dua etmelidir.
Bir dönem itibariyle enaniyetli, gururlu ve kibirli nice büyük insanlar vardır ki, zaman gelmiş mum gibi erimişler ve yumuşamışlar, herkesten daha mütevazı, daha olgun bir hale bürünmüşlerdir. Hem de yapmacık olarak değil, gerçek olarak.
Büyük bilinmek ve büyüklenmekle büyük olmak çok farklı şeyler olduğu artık bilinen bir husustur. İzafi ve mecâzi manada değil, insanlar arasında elbette gerçekten büyük olanlar da vardır. Mesela Peygamberler ve Allah dostları gibi.
Fakat bu büyüklük başkasının gözünde olmalı ve kesinlikle kendisi adına büyüklenme sebebi olmamalıdır. Yani Allah’ın büyüttüğü, O’ndan dolayı, O’nun adına bir büyüklük olmalıdır. Zira Allah Resulü’nün ifadeleriyle “Kim Allah için tevâzu gösterirse, Allah onu yüceltir; kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır.”
Pek çok fazilet gibi, gerçek büyüklüğün membaı yine imandır. “İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder.” Fakat bu sultanlık, mağrur dünya sultanlıkları gibi şımarıklık ve despotluk değil, mahviyet ve tevazu ile elde edilen bir sultanlıktır.
Tamamen gerçek olan bu enaniyetsiz büyüklük ancak imandan kaynaklanır. Böyle bir büyüklük anlayışının insanları rekabete ve kıskançlığa değil, dayanışmaya, birbirini sevmeye, yardımlaşmaya götüreceği muhakkaktır. Bu büyüklükte göstermelik sevgiler, menfaate dayalı sahte saygılar değil fazilete dayanan samimi muhabbetler yaşanır. Özellikle bu gün, aile hayatında buna çok fazla ihtiyaç vardır.
Fertten başlayarak ailede, iş hayatında, toplumda ve hayatın bütün kesimlerinde böyle bir faziletin inkişafa başlaması, dünyayı ne kadar güzelleştir, ne kadar kolaylaştırır, ne kadar yaşanır hale getirir, anlamak çok zor olmasa gerek.
Aslında böylesi bir hayatın dinamikleri bizde bütünüyle mevcut. Yeter ki kendi değerlerimize dönelim, kendi değerlerimizin değerini bilelim.
[Dr. Ali Demirel] 6.3.2020 [Samanyolu Haber]
Bu soruyu bize Meryem Hanım sormuş.
Aslında aynı soru, iki şekilde sorulabilir. Birisi, kalbinde kibir veya gururun zerresin ibile barındırmayan insan var mıdır?
Diğeri de olsa bile bundan her şeyiyle kurtulmak mümkün müdür?
Birinci sorunun cevabı olarak, başta Peygamberler olmak üzere Hak dostlarının kalplerinde gurur ve kibrin bulunmayacağı söylenebilir. Peygamberlerde bu durum yaratılıştan ve fıtridir. Bu, onların ismet sıfatlarının bir gereğidir.
İsmet her manada tertemiz olmayı gerektirir. Kaldı ki kibir, değil Peygamberlerde, diğer insanlarda bile hoş görülemeyecek büyük kusurlardan ve günahlardan birisidir. Allah’ın Peygamberleri böyle bir kusurdan münezzeh ve mualladır.
Diğerlerinde ise kişinin nefsini terbiye etmesi sonucunda kazanılabilecek olan bir neticedir. Eğer bu mümkün olmasaydı, “kalbinde zerre kadar kibir bulunan” sözünün bir manası olmazdı.
Bir üçüncü soru da, insanın benliğinde kibir duygusunun bulunması, her hal-ü kârda kötü ve zararlı mıdır?
Diğer bütün kötü huylarda, mesela (adavet) düşmanlık duygusunda olduğu gibi eğer dışa vurulmaz ve gereği yapılmazsa kibir de insanı mesul etmeyebilir. Adavet için Bediüzzaman Hazretlerinin, şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Eğer dersen: İhtiyar benim elimde değil; fıtratımda adâvet var. Hem damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum. Sû-i hulk ve fena haslet eseri gösterilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve muktezasıyla amel edilmezse, kusurunu da anlasa, zarar vermez. Madem ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin, mânevî bir nedamet, gizli bir tevbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır.” (22. Mektub)
Bu değerlendirme, kibir ve gurur gibi istemediğimiz ama bulunmasına mani olamadığımız duygular için geçerli olsa gerektir. Yani kimseye tepeden bakmazsa, insanlar arasında ayırım yapmazsa, içindeki bu duygunun normal olmadığını, gerekli bulmadığını düşünüyor fakat engel olamıyorsa, “ben, ben” diyerek sözü hep kendisine getirmiyor, tam tersine bunları bastırmaya çalışıyorsa, içinde kalmak şartıyla vebalinden kurtulduğu gibi bunları bastırmaya çalarak nefsiyle mücadele etmiş sayılacağından sevap da kazanabilir
Ayrıca kendisinde bu duygu bulunan kimse, -ki az veya çok herkeste vardır- bunun kötü olduğunu kabulle beraber tevbe istiğfarda bulunmalı, Cenab-ı Hakk’ın onu bundan kurtarması için dua etmelidir.
Bir dönem itibariyle enaniyetli, gururlu ve kibirli nice büyük insanlar vardır ki, zaman gelmiş mum gibi erimişler ve yumuşamışlar, herkesten daha mütevazı, daha olgun bir hale bürünmüşlerdir. Hem de yapmacık olarak değil, gerçek olarak.
Büyük bilinmek ve büyüklenmekle büyük olmak çok farklı şeyler olduğu artık bilinen bir husustur. İzafi ve mecâzi manada değil, insanlar arasında elbette gerçekten büyük olanlar da vardır. Mesela Peygamberler ve Allah dostları gibi.
Fakat bu büyüklük başkasının gözünde olmalı ve kesinlikle kendisi adına büyüklenme sebebi olmamalıdır. Yani Allah’ın büyüttüğü, O’ndan dolayı, O’nun adına bir büyüklük olmalıdır. Zira Allah Resulü’nün ifadeleriyle “Kim Allah için tevâzu gösterirse, Allah onu yüceltir; kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır.”
Pek çok fazilet gibi, gerçek büyüklüğün membaı yine imandır. “İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder.” Fakat bu sultanlık, mağrur dünya sultanlıkları gibi şımarıklık ve despotluk değil, mahviyet ve tevazu ile elde edilen bir sultanlıktır.
Tamamen gerçek olan bu enaniyetsiz büyüklük ancak imandan kaynaklanır. Böyle bir büyüklük anlayışının insanları rekabete ve kıskançlığa değil, dayanışmaya, birbirini sevmeye, yardımlaşmaya götüreceği muhakkaktır. Bu büyüklükte göstermelik sevgiler, menfaate dayalı sahte saygılar değil fazilete dayanan samimi muhabbetler yaşanır. Özellikle bu gün, aile hayatında buna çok fazla ihtiyaç vardır.
Fertten başlayarak ailede, iş hayatında, toplumda ve hayatın bütün kesimlerinde böyle bir faziletin inkişafa başlaması, dünyayı ne kadar güzelleştir, ne kadar kolaylaştırır, ne kadar yaşanır hale getirir, anlamak çok zor olmasa gerek.
Aslında böylesi bir hayatın dinamikleri bizde bütünüyle mevcut. Yeter ki kendi değerlerimize dönelim, kendi değerlerimizin değerini bilelim.
[Dr. Ali Demirel] 6.3.2020 [Samanyolu Haber]
Dert Musikisi [Harun Tokak]
Kuzey ülkesinin yollarındayız. Gök kara bulutlarla kaplı.
Hava buz kesiyor.
Islak bir ormanın ortasındaki yoldan yarım saat kadar gittikten sonra bir binanın önünde duruyoruz.
İtina ile döşenmiş kültür merkezi ana-baba günü.
Çoğu mülteci.
Çocuklar her zamanki gibi kendince oynuyorlar. Kimi muhacir kimi ensar kadın ve erkeklerde kendi aralarında sohbet ediyorlar.
Göz göze geldiğimizde hepsinin yüzünde buruk bir gülücüğün gölgesi geziniveriyor. Bir yanları hep yaralı olan bu insanların tebessümleri bile hep yarıda kalıyor.
Sanki tam gülecekleri an bir hasret, bir özlem, bir firak paslı bir bıçak gibi saplanıyor sinelerine. Tebessümleri yarım kalıyor.
Nereden biliyorsun diyeceksiniz.
Kendimden.
Yarım kalan sadece tebessümler olsa keşke…
Nice hayaller, aşklar, sevdalar, hatıralar, doğup büyüdükleri yerler…
Her zamanki gibi çocuklar hiçbir şeyden habersiz gülüp oynasalar da yetişkinler ve anne-babaların her biri hüzünden bir abide gibi.
Birkaç gün önce mülteci merkezinde birlikte olduğumuz kardeşlerimiz de oradalar. Parçalanmış ailelerin bir bir buluşması, kavuşması tatlı tablolara sahne oluyor.
Her biri niçin burada olduklarının farkındalar. Her biri bir çoban yıldızı gibiler. Diasporada salih ve sahih bir ortam oluşturmuşlar.
Bu topraklarda kaybolmaya değil kandil olmaya gelmişler.
Korkuların kâbusların içinden gelen o gurbet çocuklarını görünce yine de bu çocuklar şanslı diyorum.
Sosyal medyada dolaşan çocuk fotoğrafları geliyor gözlerimin önüne.
Esmer güzeli bir çocuk, havaalanında sedyeye uzanmış öylece bakıyor.
Ahmet Burhan Ataç…
Zavallı çocuğun kendi derdi boyundan aşkın bir koca devlet her işi bırakmış onunla uğraşıyor.
Bir annenin feryadı uğulduyor kulaklarımda.
“Yavrum gözlerimin önünde ölüyor hiç mi merhametiniz yok mu?”
Koca koca adamlar el birliği olmuş herkesin gözü önünde el kadar çocuğu öldürmeye çalışıyorlar.
Dünyanın hiçbir mafya örgütünde böyle bir bayağılıkla karşılaşmazsınız.
Bir başka çocuk…
Bir şehit çocuğu…
Her bir şeyden habersiz babasının tabutunun başında oynuyor.
Şehit al bayrağa sarılı öylece yatıyor.
Anne, baba, eş feryat ediyor. Kor olmuş yüreklerden bir duman gibi yükselen ağıtlara bir mana veremeyen çocuk bir ara bayrağa sarılı tabutu işaret ederek, “bu benim babam” diyor.
Düşünüyorum da bu çocuk büyüdüğünde hep bir yanı yarım kalacak.
Her “baba” sözü duyduğunda bir bıçak gibi saplanacak yüreğine.
Suriyeli olduğu anlaşılan bir başka çocuk, “ammi bir şey sorabilir miyim?” diyor.
Utangaç…
Onurlu…
Çekingen…
Daha on yaşında ya var ya yok…
Sanki kıyamet kopmuş da enkazların arasından doğrulup kalkmış beli bükülmüş ihtiyar gibi..
Bütün cesaretini topluyor ve “ammi bir şey sorabilir miyim?” diyor.
“Söyle yavrum”
“Amca kızmazsan sana bir şey diyeceğim.”
“Söyle yavrum”
“Üç günden beri açım, kardeşlerim için bir günlük ekmek verebilir misin?”
“Ah yavrum bende sana verecek bir şey yok ki”
Çaresizlik ne zor şey.
“Peki, ne zaman bitecek bu günler”
“Bilmiyorum yavrum bilmiyorum”
İşte bütün yaşananlar o çocuğun ve amminin çaresizliğinde.
Belirsizlik yoruyor insanları.
İnsanlar o çaresizlikten kaçıyorlar ülkelerinden.
Yıllardır süren kanlı savaş yoruyor insanları.
Çocukların bomba sesleri ile uyanmadığı bir dünyaya kaçıyorlar.
Toplu bir kaçış bu.
Birileri kapıları açtım diye buyurunca, bir orman yangınından kaçar gibi kucaklarında bebekleri ile kaçıyorlar.
Ne acı ya Rabbi!
Müslümanlar, Avrupa kapılarına koşuyor.
Kimi sınır kapılarına dayanıyor, kimi sahillere koşuyor.
Oğul veren arılar gibi doluşuyorlar botlara.
Dayanıyorlar Avrupa hudutlarına.
Dövülüyorlar, yerlerde sürükleniyorlar, jiletli telleri aşmaya çalışıyorlar. Kimi bir yudum huzur için koştuğu hudut boylarında can veriyor.
Çocuklar ağlıyor, çocuklar üşüyor, çocuklar titriyor.
Onlar için can veren sayısız şehidimiz Anadolu’yu dolduran ağıtlar eşliğinde; bizden bu kadar dercesine ömürlerinin baharında veda ediyorlar.
Devlet-i Aliye’nin son yıllarındaki Balkan göçleri geliyor gözlerimin önüne…
Altı asır insanlığı aydınlatan güneşin, derelerden, tepelerden, dağlardan, ovalardan artık yavaş yavaş çekildiği yıllar…
Son kalan kalelerden uçurulan güvercinler, çelik kanatlarıyla süzülüyordu kızıl ufuklarda.
“Yardımınız gelecekse beyaz güvercini, gelemeyecekse siyah güvercini gönderin” diye yazılı mektupların, kırmızı ayaklarına bağlanarak, gönderilen güvercinler…
Ufuklarda hep o siyah güvercinlerin göründüğü günler.
Balkanlar kaynıyor, Balkanlar yanıyordu…
Kapılar kırılmaya başladı mı feryatlar, iniltiler de başlar, anasından ayrılan kuzular gibi meleşirdi insanlar.
Tıpkı şimdi Suriye’de, Yemen’de, Doğu Türkistan’da yaşananlar gibi…
Köylerde, kasabalarda önce erkekler, sonra da çocuklar ve kadınlar hunharca katlediliyordu.
Her şey mahşer macerasıydı.
Yollarda göç vardı.
Çaresiz analar, ''Anne! Bizi bırakma'' diye yalvaran yavrularına;
”Biraz sonra baban gelip seni alacak” diyordu.
Hâlbuki o babalar çoktan şehit olmuştu.
Nice şehit çocukları bırakıldı Balkanlarda.
Tarih, en büyük göç hareketiydi bu.
Yanı başındaki suyu bile alamayacak kadar yaralı, hasta, yaşlı insanlar bırakılıyordu kendi kaderlerine.
Bir çocuk, başucuna oturmuş ölmüş anasına su veriyordu.
Bir asker, ölü beygirine dayanmış can çekişiyordu.
Yollar kardı, kıştı…
Dizlerinde derman kalmayan kızların, kadınların dudaklarında hep aynı söz;
“Ağla anam ağla, Edirne düşer hangi yana”
Tarlalar boş, bağlar bakımsızdı. Onları işleyen kollar kopmuştu.
Perişan insanlar, yollardan, dağlardan, derelerden sel gibi Edirne’ye doğru akıyordu.
Yaşlılar, yaralılar yalvarıyorlardı;
“Ne olur bizi bırakmayın”
Silahı olmadığı için nice askerimiz, düşman askerine sarılıp birlikte atlıyordu Balkanlar’daki uçurumlara.
Istıranca Dağları’nda hiçbir ağaç yoktur ki dalında bir askerimiz asılmamış olsun…
Gazi Osman Paşa’nın Plevne’sinde, ne askerin giyeceği çorap ne de yaraları saracak sargı bezi vardı.
Pantolonları parçalanan askerler kadınların şalvarlarını giyerek savaşıyordu.
17 bin nüfuslu Plevne’de on bin yaralı vardı.
Balkan köylerindeki, kasabalarındaki o hülyalı günler, Eski Zağra, Ilıca, Kızanlık şenlikleri yerini çığlıklara bırakmıştı.
En lüks fayton arabalarında bile rahatsız olan beyler, zarif hanımefendiler dağlarda, yollarda yük taşıyor araba çekiyorlardı.
İnsanlar evlerinden koparılıyor, aileler parçalanıyor, yürekler bölünüyordu.
O, güzel Rumeli kızları yanık sesleriyle;
“Yârim gurbet elde, ateşi bende
Vermişim gönlümü sendedir sende” diyerek Edirne’ye doğru kaçıyorlardı.
Şimdi tersine bir göç yaşanıyor. Keşke insanlar kaçabilseler ama ona bile izin yok.
Mezbahada kıstırılmış kurbanlıklar gibi…
Kadınlar, kucaklarında korkudan gözleri büyümüş çocuklarla yine yollarda…
Herkes yine birbirine soruyor;
“Söyle anam söyle, Avrupa düşer hangi yana”
Ben tarihin tozlu sayfaları arasında gezinirken program başlıyor.
Gencecik pırıl pırıl bir delikanlı geliyor sahneye.
Geceyi sunmaya başlıyor.
Ensar ve muhacir miniklerin ilahi sesleri dolduruyor salonu.
O çocukların gözlerine bakıyorum.
O gözler her şeyi anlatıyor.
Her şeye rağmen o gözler geleceğe umutla bakıyor.
Bir gün gelecek yerli çocuklarla ele ele tutuşup ışıktan tepelere doğru birlikte yürüyecekler.
Geleceğin kavgasız dünyasını bir orman yangınından kaçan bu çocuklar kuracak.
Diasporadaki o Regaip gecesi programı benim için de oldukça eğitici oluyor.
Gecenin sonunda “ablaların” bereketli elleri ile evlerinde yapıp getirdikleri pasta, börek ve itina ile yapılmış sarmalarla sanki Anadolu’nun mutena bir köşesinde hissine kapılıyoruz.
Yine aynı ıslak yollardan geçerek evimize dönüyoruz.
Arabamız evin önünde duruyor.
Saçları gurbetlerde ağarmış yol arkadaşım sokak lambasının aydınlığında arabanın bagajını açıyor ve bir kitap uzatıyor.
Dert Musikisi…
[Harun Tokak] 6.3.2020 [Samanyolu Haber]
Hava buz kesiyor.
Islak bir ormanın ortasındaki yoldan yarım saat kadar gittikten sonra bir binanın önünde duruyoruz.
İtina ile döşenmiş kültür merkezi ana-baba günü.
Çoğu mülteci.
Çocuklar her zamanki gibi kendince oynuyorlar. Kimi muhacir kimi ensar kadın ve erkeklerde kendi aralarında sohbet ediyorlar.
Göz göze geldiğimizde hepsinin yüzünde buruk bir gülücüğün gölgesi geziniveriyor. Bir yanları hep yaralı olan bu insanların tebessümleri bile hep yarıda kalıyor.
Sanki tam gülecekleri an bir hasret, bir özlem, bir firak paslı bir bıçak gibi saplanıyor sinelerine. Tebessümleri yarım kalıyor.
Nereden biliyorsun diyeceksiniz.
Kendimden.
Yarım kalan sadece tebessümler olsa keşke…
Nice hayaller, aşklar, sevdalar, hatıralar, doğup büyüdükleri yerler…
Her zamanki gibi çocuklar hiçbir şeyden habersiz gülüp oynasalar da yetişkinler ve anne-babaların her biri hüzünden bir abide gibi.
Birkaç gün önce mülteci merkezinde birlikte olduğumuz kardeşlerimiz de oradalar. Parçalanmış ailelerin bir bir buluşması, kavuşması tatlı tablolara sahne oluyor.
Her biri niçin burada olduklarının farkındalar. Her biri bir çoban yıldızı gibiler. Diasporada salih ve sahih bir ortam oluşturmuşlar.
Bu topraklarda kaybolmaya değil kandil olmaya gelmişler.
Korkuların kâbusların içinden gelen o gurbet çocuklarını görünce yine de bu çocuklar şanslı diyorum.
Sosyal medyada dolaşan çocuk fotoğrafları geliyor gözlerimin önüne.
Esmer güzeli bir çocuk, havaalanında sedyeye uzanmış öylece bakıyor.
Ahmet Burhan Ataç…
Zavallı çocuğun kendi derdi boyundan aşkın bir koca devlet her işi bırakmış onunla uğraşıyor.
Bir annenin feryadı uğulduyor kulaklarımda.
“Yavrum gözlerimin önünde ölüyor hiç mi merhametiniz yok mu?”
Koca koca adamlar el birliği olmuş herkesin gözü önünde el kadar çocuğu öldürmeye çalışıyorlar.
Dünyanın hiçbir mafya örgütünde böyle bir bayağılıkla karşılaşmazsınız.
Bir başka çocuk…
Bir şehit çocuğu…
Her bir şeyden habersiz babasının tabutunun başında oynuyor.
Şehit al bayrağa sarılı öylece yatıyor.
Anne, baba, eş feryat ediyor. Kor olmuş yüreklerden bir duman gibi yükselen ağıtlara bir mana veremeyen çocuk bir ara bayrağa sarılı tabutu işaret ederek, “bu benim babam” diyor.
Düşünüyorum da bu çocuk büyüdüğünde hep bir yanı yarım kalacak.
Her “baba” sözü duyduğunda bir bıçak gibi saplanacak yüreğine.
Suriyeli olduğu anlaşılan bir başka çocuk, “ammi bir şey sorabilir miyim?” diyor.
Utangaç…
Onurlu…
Çekingen…
Daha on yaşında ya var ya yok…
Sanki kıyamet kopmuş da enkazların arasından doğrulup kalkmış beli bükülmüş ihtiyar gibi..
Bütün cesaretini topluyor ve “ammi bir şey sorabilir miyim?” diyor.
“Söyle yavrum”
“Amca kızmazsan sana bir şey diyeceğim.”
“Söyle yavrum”
“Üç günden beri açım, kardeşlerim için bir günlük ekmek verebilir misin?”
“Ah yavrum bende sana verecek bir şey yok ki”
Çaresizlik ne zor şey.
“Peki, ne zaman bitecek bu günler”
“Bilmiyorum yavrum bilmiyorum”
İşte bütün yaşananlar o çocuğun ve amminin çaresizliğinde.
Belirsizlik yoruyor insanları.
İnsanlar o çaresizlikten kaçıyorlar ülkelerinden.
Yıllardır süren kanlı savaş yoruyor insanları.
Çocukların bomba sesleri ile uyanmadığı bir dünyaya kaçıyorlar.
Toplu bir kaçış bu.
Birileri kapıları açtım diye buyurunca, bir orman yangınından kaçar gibi kucaklarında bebekleri ile kaçıyorlar.
Ne acı ya Rabbi!
Müslümanlar, Avrupa kapılarına koşuyor.
Kimi sınır kapılarına dayanıyor, kimi sahillere koşuyor.
Oğul veren arılar gibi doluşuyorlar botlara.
Dayanıyorlar Avrupa hudutlarına.
Dövülüyorlar, yerlerde sürükleniyorlar, jiletli telleri aşmaya çalışıyorlar. Kimi bir yudum huzur için koştuğu hudut boylarında can veriyor.
Çocuklar ağlıyor, çocuklar üşüyor, çocuklar titriyor.
Onlar için can veren sayısız şehidimiz Anadolu’yu dolduran ağıtlar eşliğinde; bizden bu kadar dercesine ömürlerinin baharında veda ediyorlar.
Devlet-i Aliye’nin son yıllarındaki Balkan göçleri geliyor gözlerimin önüne…
Altı asır insanlığı aydınlatan güneşin, derelerden, tepelerden, dağlardan, ovalardan artık yavaş yavaş çekildiği yıllar…
Son kalan kalelerden uçurulan güvercinler, çelik kanatlarıyla süzülüyordu kızıl ufuklarda.
“Yardımınız gelecekse beyaz güvercini, gelemeyecekse siyah güvercini gönderin” diye yazılı mektupların, kırmızı ayaklarına bağlanarak, gönderilen güvercinler…
Ufuklarda hep o siyah güvercinlerin göründüğü günler.
Balkanlar kaynıyor, Balkanlar yanıyordu…
Kapılar kırılmaya başladı mı feryatlar, iniltiler de başlar, anasından ayrılan kuzular gibi meleşirdi insanlar.
Tıpkı şimdi Suriye’de, Yemen’de, Doğu Türkistan’da yaşananlar gibi…
Köylerde, kasabalarda önce erkekler, sonra da çocuklar ve kadınlar hunharca katlediliyordu.
Her şey mahşer macerasıydı.
Yollarda göç vardı.
Çaresiz analar, ''Anne! Bizi bırakma'' diye yalvaran yavrularına;
”Biraz sonra baban gelip seni alacak” diyordu.
Hâlbuki o babalar çoktan şehit olmuştu.
Nice şehit çocukları bırakıldı Balkanlarda.
Tarih, en büyük göç hareketiydi bu.
Yanı başındaki suyu bile alamayacak kadar yaralı, hasta, yaşlı insanlar bırakılıyordu kendi kaderlerine.
Bir çocuk, başucuna oturmuş ölmüş anasına su veriyordu.
Bir asker, ölü beygirine dayanmış can çekişiyordu.
Yollar kardı, kıştı…
Dizlerinde derman kalmayan kızların, kadınların dudaklarında hep aynı söz;
“Ağla anam ağla, Edirne düşer hangi yana”
Tarlalar boş, bağlar bakımsızdı. Onları işleyen kollar kopmuştu.
Perişan insanlar, yollardan, dağlardan, derelerden sel gibi Edirne’ye doğru akıyordu.
Yaşlılar, yaralılar yalvarıyorlardı;
“Ne olur bizi bırakmayın”
Silahı olmadığı için nice askerimiz, düşman askerine sarılıp birlikte atlıyordu Balkanlar’daki uçurumlara.
Istıranca Dağları’nda hiçbir ağaç yoktur ki dalında bir askerimiz asılmamış olsun…
Gazi Osman Paşa’nın Plevne’sinde, ne askerin giyeceği çorap ne de yaraları saracak sargı bezi vardı.
Pantolonları parçalanan askerler kadınların şalvarlarını giyerek savaşıyordu.
17 bin nüfuslu Plevne’de on bin yaralı vardı.
Balkan köylerindeki, kasabalarındaki o hülyalı günler, Eski Zağra, Ilıca, Kızanlık şenlikleri yerini çığlıklara bırakmıştı.
En lüks fayton arabalarında bile rahatsız olan beyler, zarif hanımefendiler dağlarda, yollarda yük taşıyor araba çekiyorlardı.
İnsanlar evlerinden koparılıyor, aileler parçalanıyor, yürekler bölünüyordu.
O, güzel Rumeli kızları yanık sesleriyle;
“Yârim gurbet elde, ateşi bende
Vermişim gönlümü sendedir sende” diyerek Edirne’ye doğru kaçıyorlardı.
Şimdi tersine bir göç yaşanıyor. Keşke insanlar kaçabilseler ama ona bile izin yok.
Mezbahada kıstırılmış kurbanlıklar gibi…
Kadınlar, kucaklarında korkudan gözleri büyümüş çocuklarla yine yollarda…
Herkes yine birbirine soruyor;
“Söyle anam söyle, Avrupa düşer hangi yana”
Ben tarihin tozlu sayfaları arasında gezinirken program başlıyor.
Gencecik pırıl pırıl bir delikanlı geliyor sahneye.
Geceyi sunmaya başlıyor.
Ensar ve muhacir miniklerin ilahi sesleri dolduruyor salonu.
O çocukların gözlerine bakıyorum.
O gözler her şeyi anlatıyor.
Her şeye rağmen o gözler geleceğe umutla bakıyor.
Bir gün gelecek yerli çocuklarla ele ele tutuşup ışıktan tepelere doğru birlikte yürüyecekler.
Geleceğin kavgasız dünyasını bir orman yangınından kaçan bu çocuklar kuracak.
Diasporadaki o Regaip gecesi programı benim için de oldukça eğitici oluyor.
Gecenin sonunda “ablaların” bereketli elleri ile evlerinde yapıp getirdikleri pasta, börek ve itina ile yapılmış sarmalarla sanki Anadolu’nun mutena bir köşesinde hissine kapılıyoruz.
Yine aynı ıslak yollardan geçerek evimize dönüyoruz.
Arabamız evin önünde duruyor.
Saçları gurbetlerde ağarmış yol arkadaşım sokak lambasının aydınlığında arabanın bagajını açıyor ve bir kitap uzatıyor.
Dert Musikisi…
[Harun Tokak] 6.3.2020 [Samanyolu Haber]
18 yıllık AKP iktidarında dudak uçuklatan kamu zararı: 11 milyar lira!
Kamu idarelerinin mali faaliyet, karar ve işlemlerini inceleyen Sayıştay’ın açıkladığı faaliyet raporlarında 18 yıllık AKP iktidarında kamu zararının büyüklüğü dudak uçuklattı. Sayıştay’ın yargılama sonucu hükme bağladığı 18 yıllık kamu zararı 11 milyar liraya yaklaşırken Sayıştay yargılaması tamamlanan 261 dosya ile ilgili olarak da savcılıklara suç duyurusunda bulundu.
Kamu idarelerini denetlemenin yanı sıra “Hesap yargısı” olarak da görev yapan Sayıştay’ın 18 yıllık AK Parti iktidarları boyunca tespit ettiği kamu zararı tutarı 10.8 milyar TL oldu.
261 DOSYA HAKKINDA SAVCILIĞA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNULDU
Sayıştay Başkanlığı’nın faaliyet raporlarında yer alan bilgilere göre, denetçilerin kamu idarelerinin gelir, gider ve mallarına ilişkin hesap ve işlemlerinin kanunlara ve diğer hukuki düzenlemelere uygun olmadığı tespitleri yargılaması yapılmak üzere sekiz ayrı yargı dairesine iletildi. Raporlarla ilgili yapılan yargılamalar sonucu alınan kararlar Sayıştay Temyiz Kurulu tarafından kesinleştirildi. 2019 yılı sonunda kesinleşen 18 yıllık zarar tutarı 10.5 milyar TL, 34.5 milyon Dolar ve 103 bin Avro oldu. Bu sürede Sayıştay’da yargılaması tamamlanan 261 dosya ile ilgili olarak da savcılıklara suç duyurusunda bulunuldu.
Birgün gazetesinin haberine göre, 6 milyar lirası yap işlet devret modeli ile yapılan otoyol projelerinden kaynaklanan ve 2011 yılında hükme bağlanan kamu zararının yıllar itibarıyla dağılımı şöyle:
2002: 9 milyon 930 bin lira, 2003: 39 milyon 806 bin TL, 2004: 46 milyon 740 bin TL, 2005: 102 milyon 6 bin TL, 2006: 39 milyon 894 bin TL, 2007: 18 milyon 458 bin TL, 2008: 73 milyon 103 bin TL ve 12 milyon 969 bin Dolar, 2009: 126 milyon 44 bin TL, 14 milyon 700 bin Dolar, 97 bin 310 Avro, 2010: 745 milyon 127 bin TL, 4 milyon 88 bin Dolar, 5 bin 9 Avro, 2011: 6 milyar 108 milyon TL, 2012: 146 milyon 116 bin TL, 2013: 181 milyon 259 bin TL.
2014 yılından itibaren yapılan bir değişiklikle sorumlulara yargılama öncesi zararı ödeme şansı verildi. Bunların bir bölümü tahsil edildi, diğerleri için ise yargı süreci başlatıldı. 2014 sonrası ortaya çıkan zararın bilançosu da şöyle:
♦ 2014: 95 milyon 494 bin TL yargılama öncesi tazmin, 94 milyon 656 bin TL zarar.
♦ 2015: 46 milyon 366 TL yargılama öncesi tazmin, 835 milyon 682 bin TL zarar.
♦ 2016: 38 milyon 801 bin TL yargılama öncesi tazmin, 309 milyon 333 bin TL zarar.
♦ 2017: 50 milyon 435 bin TL’si yargılama öncesi tazmin, 119 milyon 824 bin TL zarar
♦ 2018: 894 milyon 28 bin TL ve 2 milyon 305 bin ABD Doları yargılama öncesinde tazmin, 127 milyon 539 bin TL zarar.
♦ 2019: 44 milyon 633 bin TL ve 19 bin 304 Dolar yargılama öncesi tazmini. 183 milyon 888 bin TL, 524 bin 249 dolar zarar.
[TR724] 6.3.2020
Kamu idarelerini denetlemenin yanı sıra “Hesap yargısı” olarak da görev yapan Sayıştay’ın 18 yıllık AK Parti iktidarları boyunca tespit ettiği kamu zararı tutarı 10.8 milyar TL oldu.
261 DOSYA HAKKINDA SAVCILIĞA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNULDU
Sayıştay Başkanlığı’nın faaliyet raporlarında yer alan bilgilere göre, denetçilerin kamu idarelerinin gelir, gider ve mallarına ilişkin hesap ve işlemlerinin kanunlara ve diğer hukuki düzenlemelere uygun olmadığı tespitleri yargılaması yapılmak üzere sekiz ayrı yargı dairesine iletildi. Raporlarla ilgili yapılan yargılamalar sonucu alınan kararlar Sayıştay Temyiz Kurulu tarafından kesinleştirildi. 2019 yılı sonunda kesinleşen 18 yıllık zarar tutarı 10.5 milyar TL, 34.5 milyon Dolar ve 103 bin Avro oldu. Bu sürede Sayıştay’da yargılaması tamamlanan 261 dosya ile ilgili olarak da savcılıklara suç duyurusunda bulunuldu.
Birgün gazetesinin haberine göre, 6 milyar lirası yap işlet devret modeli ile yapılan otoyol projelerinden kaynaklanan ve 2011 yılında hükme bağlanan kamu zararının yıllar itibarıyla dağılımı şöyle:
2002: 9 milyon 930 bin lira, 2003: 39 milyon 806 bin TL, 2004: 46 milyon 740 bin TL, 2005: 102 milyon 6 bin TL, 2006: 39 milyon 894 bin TL, 2007: 18 milyon 458 bin TL, 2008: 73 milyon 103 bin TL ve 12 milyon 969 bin Dolar, 2009: 126 milyon 44 bin TL, 14 milyon 700 bin Dolar, 97 bin 310 Avro, 2010: 745 milyon 127 bin TL, 4 milyon 88 bin Dolar, 5 bin 9 Avro, 2011: 6 milyar 108 milyon TL, 2012: 146 milyon 116 bin TL, 2013: 181 milyon 259 bin TL.
2014 yılından itibaren yapılan bir değişiklikle sorumlulara yargılama öncesi zararı ödeme şansı verildi. Bunların bir bölümü tahsil edildi, diğerleri için ise yargı süreci başlatıldı. 2014 sonrası ortaya çıkan zararın bilançosu da şöyle:
♦ 2014: 95 milyon 494 bin TL yargılama öncesi tazmin, 94 milyon 656 bin TL zarar.
♦ 2015: 46 milyon 366 TL yargılama öncesi tazmin, 835 milyon 682 bin TL zarar.
♦ 2016: 38 milyon 801 bin TL yargılama öncesi tazmin, 309 milyon 333 bin TL zarar.
♦ 2017: 50 milyon 435 bin TL’si yargılama öncesi tazmin, 119 milyon 824 bin TL zarar
♦ 2018: 894 milyon 28 bin TL ve 2 milyon 305 bin ABD Doları yargılama öncesinde tazmin, 127 milyon 539 bin TL zarar.
♦ 2019: 44 milyon 633 bin TL ve 19 bin 304 Dolar yargılama öncesi tazmini. 183 milyon 888 bin TL, 524 bin 249 dolar zarar.
[TR724] 6.3.2020
Erdoğan’dan Lavrov’a: Esed’le konuşuldu değil mi?
Türkiye ile Rusya arasında İdlib’deki ateşkes için Moskova’da düzenlenen kritik zirve sonrası dikkat çeken bir an yaşandı. Canlı yayınlanan basın toplantısının ardından AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’a ‘Esed’le ilgili sorduğu soru kameralara yansıdı.
Erdoğan, İdlib’de ateşkes anlaşmasına varılan kritik görüşme sonrası Rusya lideri Vladimir Putin ile basın toplantısı gerçekleştirdi. Canlı yayınlanan açıklama sonrası Putin’e teşekkür eden Erdoğan, daha sonra Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ve Rusya Savunma Bakanı Şoygu’nun yanına geldi.
Canlı yayının devam ettiği sırada Erdoğan, Rus heyetine kritik bir soru yöneltti.
“ESED’LE KONUŞULDU DEĞİL Mİ?”
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun da bulunduğu ortamda Erdoğan, Lavrov’u tebrik ettikten sonra Çavuşoğlu’na dönerek, “Şu anda Esed ile konuşuldu değil mi?” şeklinde bir soru yöneltti. Çevirmenlerin hemen devreye girdiği o anlarda Lavrov, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yanıt olarak ‘Süreç devam ediyor’ dedi.
Bu konuşmadan Esad rejiminin Rusya ile varılan ateşkese uyup uymayacağı konusundaki sürecin devam ettiği iddiası ortaya çıktı.
[TR724] 6.3.2020
Erdoğan, İdlib’de ateşkes anlaşmasına varılan kritik görüşme sonrası Rusya lideri Vladimir Putin ile basın toplantısı gerçekleştirdi. Canlı yayınlanan açıklama sonrası Putin’e teşekkür eden Erdoğan, daha sonra Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ve Rusya Savunma Bakanı Şoygu’nun yanına geldi.
Canlı yayının devam ettiği sırada Erdoğan, Rus heyetine kritik bir soru yöneltti.
“ESED’LE KONUŞULDU DEĞİL Mİ?”
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun da bulunduğu ortamda Erdoğan, Lavrov’u tebrik ettikten sonra Çavuşoğlu’na dönerek, “Şu anda Esed ile konuşuldu değil mi?” şeklinde bir soru yöneltti. Çevirmenlerin hemen devreye girdiği o anlarda Lavrov, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yanıt olarak ‘Süreç devam ediyor’ dedi.
Bu konuşmadan Esad rejiminin Rusya ile varılan ateşkese uyup uymayacağı konusundaki sürecin devam ettiği iddiası ortaya çıktı.
[TR724] 6.3.2020
Tiyatro oyuncusu Turgay Yıldız da ifadeye çağrıldı
Eleştirel skeçleriyle tanınan ve sosyal medyada on binlerce takipçisi olan tiyatrocu Turgay Yıldız’ın da ifadeye çağrıldığı belirtildi. Avukat Celal Ülgen, kişisel Twitter hesabından yaptığı açıklamada, Yıldız’ın ifade vermek üzere Vatan Caddesi’nde Emniyet Müdürlüğü’ne geldiğini ifade etti. Celal Ülgen, “Şu anda Eleştirel Tiyatro yapan Turgay Yıldız da ifade vermeye çağrıldığı için Vatan Caddesinde emniyet müdürlüğünde” açıklamasında bulundu. Turgay Yıldız, sosyal medya hesabından gündeme dair eleştirel mizahi videolar paylaşıyor. Yıldız’ın paylaşımları binlerce beğeni alıyor.
SIKINTI YOK, MERAK ETMEYİN!
Turgay Yıldız, ifade sonrası kısa bir video yayınladı. İfadeye çağırılma nedeninin üzüntü verici olduğunu söyledi. Yıldız, “Ciddiye alınacak birşey değil. Sordular cevapladım. Herhangi bir sıkıntı yok. Gayet iyiyim. Hemen skeç çekmeye başlayacağım. Güzel günler bizi bekliyor inşaallah.” dedi.
[TR724] 6.3.2020
SIKINTI YOK, MERAK ETMEYİN!
Turgay Yıldız, ifade sonrası kısa bir video yayınladı. İfadeye çağırılma nedeninin üzüntü verici olduğunu söyledi. Yıldız, “Ciddiye alınacak birşey değil. Sordular cevapladım. Herhangi bir sıkıntı yok. Gayet iyiyim. Hemen skeç çekmeye başlayacağım. Güzel günler bizi bekliyor inşaallah.” dedi.
HER ŞEY YOLUNDA:) pic.twitter.com/AnMhmE7qu5— TURGAY YILDIZ (@turgayyildiz965) March 6, 2020
Şu anda Eleştirel Tiyatro yapan Turgay Yıldız da ifade vermeye çağrıldığı için Vatan Caddesinde emniyet müdürlüğünde...— Av. Celal ÜLGEN (@celalulgen) March 6, 2020
[TR724] 6.3.2020
Melek Anneye 5 saniye bile tahammül edemediler; yine gözaltı!
Ankara Emniyeti, Hava Harp Okulu öğrencisi oğlu Furkan Çetinkaya ve onun gibi 265 askeri öğrenci için ‘adalet’ isteyen Melek Çetinkaya’ya nefes bile aldırmıyor. Melek Anne, dün yine konuşmasına bile fırsat vermeden karga tulumba gözaltına alındı. Ankara polisi, ‘adaletten’ başka bir talebi olmayan Melek anneyi, 5 saniye bile konuşturmadı.
Tutuklu Harbiyeli öğrenciler ve hukuksuz KHK’larla işten atılan onbinlerce mağdur için bıkmadan, usanmadan adalet isteyen Melek Çetinkaya dün yine ‘demokratik’ hakkını kullanmak için meydandaydı. Yanında KHK ile işinden edilen Nazan Bozkurt da vardı. Amaçları somut hiç bir delil olmaksızın darbeye teşebbüsten müebbet hapse çarptırılan askeri öğrencilere ve onbinlerce KHK mağduruna dikkat çekmekti.
Ancak Melek Anne daha konuşmaya başlar başlamaz etrafı yine Ankara polisi tarafından sarıldı. “Hem KHK’lıların işlerine iade edilmesi, hem de hukuksuzlukların ortadan kaldırılması için eylem yapacağız.” diyen Çetinkaya, sözlerine başlamadan apar topar gözaltına alındı.
SADECE MELEK ANNE GÖZALTINA ALINDI
Aynı eylemde Melek Çetinkaya’yı gözaltına alan polislerin Nazan Bozkurt’a müdahale etmemesi dikkat çekti. Söz konusu olay, Melek Anneyle ilgili emniyete ‘konuşturmayın’ talimatı gittiği iddialarını da doğruladı. Yaşananlara tepki gösteren Nazan Bozkurt, yüzlerce askeri öğrencinin, binlerce KHK’lının hukuksuzluklar nedeniyle mağdur olduğunu söyledi. Meydandaki bir bayanın, “250 asker öldürüldü, onları neden söylemiyorsun?” sözlerine ise “Öldürülen insanların hesabını bana değil, Erdoğan’a sorun! İki oğlu vardı; birine çürük raporu aldı, diğeri bedelli askerlik yaptı! Ülkeyi satıyorlar!” diyerek cevap verdi.
[TR724] 6.3.2020
Tutuklu Harbiyeli öğrenciler ve hukuksuz KHK’larla işten atılan onbinlerce mağdur için bıkmadan, usanmadan adalet isteyen Melek Çetinkaya dün yine ‘demokratik’ hakkını kullanmak için meydandaydı. Yanında KHK ile işinden edilen Nazan Bozkurt da vardı. Amaçları somut hiç bir delil olmaksızın darbeye teşebbüsten müebbet hapse çarptırılan askeri öğrencilere ve onbinlerce KHK mağduruna dikkat çekmekti.
Ancak Melek Anne daha konuşmaya başlar başlamaz etrafı yine Ankara polisi tarafından sarıldı. “Hem KHK’lıların işlerine iade edilmesi, hem de hukuksuzlukların ortadan kaldırılması için eylem yapacağız.” diyen Çetinkaya, sözlerine başlamadan apar topar gözaltına alındı.
SADECE MELEK ANNE GÖZALTINA ALINDI
Aynı eylemde Melek Çetinkaya’yı gözaltına alan polislerin Nazan Bozkurt’a müdahale etmemesi dikkat çekti. Söz konusu olay, Melek Anneyle ilgili emniyete ‘konuşturmayın’ talimatı gittiği iddialarını da doğruladı. Yaşananlara tepki gösteren Nazan Bozkurt, yüzlerce askeri öğrencinin, binlerce KHK’lının hukuksuzluklar nedeniyle mağdur olduğunu söyledi. Meydandaki bir bayanın, “250 asker öldürüldü, onları neden söylemiyorsun?” sözlerine ise “Öldürülen insanların hesabını bana değil, Erdoğan’a sorun! İki oğlu vardı; birine çürük raporu aldı, diğeri bedelli askerlik yaptı! Ülkeyi satıyorlar!” diyerek cevap verdi.
[TR724] 6.3.2020
28 Şubat’ın yıldönümünde gözaltına alınan üniversiteli kız öğrencilere işkence
28 Şubat’ın yıldönümü olan geçtiğimiz Cuma günü Ankara’da 57 üniversiteli kız öğerenciye yönelik sözde ‘fetö’ iddiasıyla gözaltı operasyonları yapıldı. Üniversite okuyan öğrencilere yönelik gözaltı operasyonu arkasında ise Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi vardı.Bir haftayı aşkın sürerin TEM’de tutulan öğrencilere işkence uygulandığı belirtildi.
Kız öğrencilerden bir tanesinin karanlık bir odaya kapatılarak işkence yapıldığı bildiriliyor. Yine gözaltına alınan öğrencilerden MS hastası olan bir kişi de tutuklandı. Bir başka öğrenci fiziksel şiddete maruz kaldı ve tartaklandı. Bu olay sonrasından aynı öğrenci, “Bana tecavüz etmezler, değil mi?” şeklinde travma geçirdi.
Gözaltı süresi 4 gün daha uzatıldı: ‘Keşke hepinizi öldürseydik’
Ankara TEM’deki polisler yaşları 18 olan öğrencilere, “15 Temmuz’da keşke savaş çıksaydı da hepinizi öldürseydik” tarzı beyanlar yöneltttiği de aktarılıyor. Gözaltındaki kişilere ayrıca kerpeten gibi aletler gösterilerek işkence iması da yapılıyor.
Ankara Barosu’nun görüşme isteği reddedildi
İşkence iddialarına karşı harakete geçen Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi’nden (İHM) Ankara TEM’e giden avukatlar öğrencilerle görüştürülmedi. Hukuksuz operasyonla ilgili dosyanın savcısının ise Mehmet İlhan Kömürcügil olduğu ifade edildi.
[TR724] 6.3.2020
Kız öğrencilerden bir tanesinin karanlık bir odaya kapatılarak işkence yapıldığı bildiriliyor. Yine gözaltına alınan öğrencilerden MS hastası olan bir kişi de tutuklandı. Bir başka öğrenci fiziksel şiddete maruz kaldı ve tartaklandı. Bu olay sonrasından aynı öğrenci, “Bana tecavüz etmezler, değil mi?” şeklinde travma geçirdi.
Gözaltı süresi 4 gün daha uzatıldı: ‘Keşke hepinizi öldürseydik’
Ankara TEM’deki polisler yaşları 18 olan öğrencilere, “15 Temmuz’da keşke savaş çıksaydı da hepinizi öldürseydik” tarzı beyanlar yöneltttiği de aktarılıyor. Gözaltındaki kişilere ayrıca kerpeten gibi aletler gösterilerek işkence iması da yapılıyor.
Ankara Barosu’nun görüşme isteği reddedildi
İşkence iddialarına karşı harakete geçen Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi’nden (İHM) Ankara TEM’e giden avukatlar öğrencilerle görüştürülmedi. Hukuksuz operasyonla ilgili dosyanın savcısının ise Mehmet İlhan Kömürcügil olduğu ifade edildi.
[TR724] 6.3.2020
Herkesi ve her oluşumu yutabilecek bir kara delik (1) [Prof. Dr. Osman Şahin]
Bediüzzaman Hazretleri Tarihçe-i Hayat’taki şu sözlerinde çok önemli bir hakikate dikkat çekmektedirler: “Risale-i Nur’u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hatta bu hususta da bazı eserler telif eyledim.”
İnsanlar, Üstad Hazretlerini o dönemdeki bir çok medrese hocası gibi skolastik düşünce bataklığına saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Halbuki vazifesini tam olarak edebilmesi için gerekli olan bütün ilimlerle meşgul olmuş ve en zor konularda eserler telif etmişlerdir. Aynı hususiyetlere Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de sahip olduğunu hayatını incelediğimizde görüyoruz. Bu zamandaki müsbet ilimler ve fenler ile çok ciddi şekilde meşgul olduklarını ve oralardan analizler ve sentezler yaparak bunu konferanslarında ve vaazlarında kullandığına şahit oluruz. Zaten, bu vasıflara sahip olmayan insanların bulundukları çağın ihtiyacı olan tecdid hareketini gerçekleştirmeleri mümkün değildir.
Bu insanlar bulundukları çağdaki yıkılışların mahiyetine bağlı olarak diriliş projeleri ile ortaya çıkmışlar, insanların yeniden dirilmeleri ve yeni bir diriliş yaşamaları adına yeni bir seferberlik başlatmışlardır.
““Yok”un “var”lık adına insana vereceği hiçbir şey yoktur!..”
İçinde bulunduğumuz çağ ise her sahada yıkılışların yıkılışları takip ettiği bir zaman dilimidir. Büyüklerin ifadelerinde “felaketlerin ve helaketlerin asrı” olarak tarif edilmektedir. Bu acı tablo “Yitiklerimiz, Arayış Ve Diriliş” başlıklı Bamteli’nde şöyle resmedilmektedir: “Biz, evde öldük! ‘Acaba camide bir dirilişe erebilir miyiz?’ deyip oraya gittik. İmam ölmüş, vaiz ölmüş, hatip ölmüş, cemaat ölmüş!.. Cenazelerin insana ifade edeceği hiçbir şey yoktur. ‘Acaba mektep, tekvinî emirleri, Kur’an’ın emirleri ile örtüştürmek suretiyle bize Zât-ı Uluhiyet adına bir şey ifade eder mi?!’ diye oraya doğru yöneldik. Gördük ki skolastik düşünce içinde bocalayıp duruyorlar; ne medrese bir şey verecek durumda ve zenginlikte ne de mektep bir şey verecek durumda ve zenginlikte. Yok… Hepsi yokluğa mahkûm… Yokların varlık adına insana vereceği hiçbir şey yoktur…
Hâlbuki buna (yuva, mektep, medrese ve tekke birlikteliğinin seviyeli eğitimine) eskilerin ifadesiyle “eşedd-i ihtiyaç” ile ihtiyacımız vardı. Ve Çağın Sözcüsü esas bu duygu ve bu düşünceyi tetiklemek üzere vazifelendirildi. O yüksek fetânetiyle, engin düşüncesiyle, Kur’an anlayışıyla, Sünnet mülahazasıyla, kendi zamanını doğru okuyarak, zamanın yorumlarını kendi mülahazaları içine katmak suretiyle yeni yeni sentezler yaparak, insanlarda çok farklı şekilde “uyanma duygusu” meydana getirmeye çalıştı. Bir ba’s-u ba’de’l-mevt nefehâtı üfledi insanlara, bir diriliş nefehâtı üfledi insanlara…”
“Hicrî dördüncü asrın sonuna kadar Müslümanlar, ilmin hemen her dalında, o dönemin müsaadesi ölçüsünde yapacaklarını yapmışlar…”
Hocaefendi “Doğu Batı Buluşması Ve Asimilasyon Değil Entegrasyon” başlıklı Bamteli’nde Hicri beşinci asra kadar medrese, tekke ve müsbet ilimlerin birlikteliğine muvaffak olunduğu için çok önemli başarıların yakalandığından bahisle şu tespitleri yapmaktadırlar: “Aslında bugün o Batı’nın ister Rönesans’ıyla, ister ilim inkılabıyla, ister teknolojik inkılap ile, ister sosyal bilimler adına, ister psikoloji adına, ister pedagoji adına, ister eşya ve hadiseleri hallaç etme adına, yani müspet ilimler adına, pozitif ilimler adına yapıp ortaya koyduğu şeyleri -o çağın müsaadesi ölçüsünde- Hicrî beşinci (Miladî on ikinci) asra kadar Müslümanlar yapmışlar. Beşinci asra kadar, yani Hicrî dördüncü asrın sonuna kadar Müslümanlar, ilmin hemen her dalında, o dönemin müsaadesi ölçüsünde yapacaklarını yapmışlar. Fakat bir dönem gelmiş ki medreseye -İslamî ilimlerin tedris edildiği yere-, tekkeye ve aynı zamanda fünûn-u müsbeteye kendisini yönlendiren insanlar, kendilerini skolastik düşünceye salmışlar. Ve birbirinden kopma olmuş; âdetâ o onu, o onu, o da onu boşamış.”
İslam dünyasının “Neo-Rönesans”ı!..
Hocaefendi aynı yazının devamında bu birlikteliğin tekrar kurulması adına yapılabilecek hususları ele almakta ve bugün Batı’ya olan cebri hicretlerin buna imkan hazırladığından bahsetmektedirler: “Buna da, hani yine Kıtmîr’in ifadesiyle şuradan başlanabilir: İmam Hatip veya İlahiyat mezunu olanların bazılarını bir Fizik dalına, bazılarını Kimya dalına, bazılarını Astronomi dalına, bazılarını Astrofizik dalına, bazılarını Sosyoloji dalına, bazılarını Psikoloji dalına göndermek suretiyle, bir kere toplumun birbirini anlar hale getirilmesi lazım. Kafa kafaya verdikleri zaman, o, onu anlaması lazım, o da onu anlaması lazım. Kitap ve Sünnet ile meşgul olan bir insan, Antropoloji ile meşgul olan birini anlaması lazım. Yeryüzü ne kadar zamanda bu hale gelmiştir, onu anlaması lazım; efendim, o binlerce seneyi anlaması lazım. Fezâ-ı ıtlakta nâmütenâhî sistemler, şu kadar trilyon sistem var, içlerinde de şu kadar trilyon Güneş sistemi gibi sistemler var; anlaması lazım bunları; konuşulunca anlaması lazım. Dolayısıyla ancak bu suretle bir izdivaç meydana gelebilir. Şimdiye kadar o, başka kapıları çaldı; o da başka kapıları çaldı; o da başka kapıları çaldı. Fakat maksat hâsıl olmadı, kopukluk oldu.
İşte, birikimli insanların cebrî hicret neticesinde Batı ülkelerine yerleşmelerinin böyle bir meyvesi de olabilir. Kim bilir belki Cenâb-ı Hakk’ın bir muradı da budur. İnanmış, aynı zamanda Kitab’ı, Sünnet’i bilen, dini ilimleri de bilen kimseler… Onlar da o fünûn-u müsbeteyi biliyorlar; bugüne kadar değişik -yeni ifadesiyle diyelim- devrimler yapmış; bugüne gelmiş, insanlığa çok şey kazandırmışlar. O zaviyeden derinlemesine bakınca, aslında bunlar ile bizim anlaşmazlığımız yok. Onlar ile çok rahatlıkla anlaşabiliriz. Ortaya koydukları o türlü şeyler ile bizim insanımızın birikimleri yeniden bir terkip yapıldığı zaman, yani “tekke/zaviye”, “medrese” ve “mektep”, bir araya geldiği zaman, Allah’ın izni ve inayetiyle çok problemler çözülecektir zannediyorum. Bu da İslam dünyasının “Neo-Rönesans”ı olacaktır, yeni bir Rönesans.”
Kitab’ı, Sünnet’i ve dini ilimleri bilme yönüyle önde olan hizmet insanları ile pozitif ilimlerde ve evrensel değerlerde önemli mesafeler almış Batı insanlarının bir araya gelmesiyle yuva, mektep, medrese ve tekke birlikteliğinin gerçekleşmesi mümkün olabilecektir. Herkes eksik oldukları hususları diğerlerinden karşılayabilecek, böylece bir taraftan İslam’ın ve diğer taraftan topyekün bütün insanlığın Neo-Rönesans’ı gerçekleşebilecektir.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 6.3.2020 [TR724]
İnsanlar, Üstad Hazretlerini o dönemdeki bir çok medrese hocası gibi skolastik düşünce bataklığına saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Halbuki vazifesini tam olarak edebilmesi için gerekli olan bütün ilimlerle meşgul olmuş ve en zor konularda eserler telif etmişlerdir. Aynı hususiyetlere Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de sahip olduğunu hayatını incelediğimizde görüyoruz. Bu zamandaki müsbet ilimler ve fenler ile çok ciddi şekilde meşgul olduklarını ve oralardan analizler ve sentezler yaparak bunu konferanslarında ve vaazlarında kullandığına şahit oluruz. Zaten, bu vasıflara sahip olmayan insanların bulundukları çağın ihtiyacı olan tecdid hareketini gerçekleştirmeleri mümkün değildir.
Bu insanlar bulundukları çağdaki yıkılışların mahiyetine bağlı olarak diriliş projeleri ile ortaya çıkmışlar, insanların yeniden dirilmeleri ve yeni bir diriliş yaşamaları adına yeni bir seferberlik başlatmışlardır.
““Yok”un “var”lık adına insana vereceği hiçbir şey yoktur!..”
İçinde bulunduğumuz çağ ise her sahada yıkılışların yıkılışları takip ettiği bir zaman dilimidir. Büyüklerin ifadelerinde “felaketlerin ve helaketlerin asrı” olarak tarif edilmektedir. Bu acı tablo “Yitiklerimiz, Arayış Ve Diriliş” başlıklı Bamteli’nde şöyle resmedilmektedir: “Biz, evde öldük! ‘Acaba camide bir dirilişe erebilir miyiz?’ deyip oraya gittik. İmam ölmüş, vaiz ölmüş, hatip ölmüş, cemaat ölmüş!.. Cenazelerin insana ifade edeceği hiçbir şey yoktur. ‘Acaba mektep, tekvinî emirleri, Kur’an’ın emirleri ile örtüştürmek suretiyle bize Zât-ı Uluhiyet adına bir şey ifade eder mi?!’ diye oraya doğru yöneldik. Gördük ki skolastik düşünce içinde bocalayıp duruyorlar; ne medrese bir şey verecek durumda ve zenginlikte ne de mektep bir şey verecek durumda ve zenginlikte. Yok… Hepsi yokluğa mahkûm… Yokların varlık adına insana vereceği hiçbir şey yoktur…
Hâlbuki buna (yuva, mektep, medrese ve tekke birlikteliğinin seviyeli eğitimine) eskilerin ifadesiyle “eşedd-i ihtiyaç” ile ihtiyacımız vardı. Ve Çağın Sözcüsü esas bu duygu ve bu düşünceyi tetiklemek üzere vazifelendirildi. O yüksek fetânetiyle, engin düşüncesiyle, Kur’an anlayışıyla, Sünnet mülahazasıyla, kendi zamanını doğru okuyarak, zamanın yorumlarını kendi mülahazaları içine katmak suretiyle yeni yeni sentezler yaparak, insanlarda çok farklı şekilde “uyanma duygusu” meydana getirmeye çalıştı. Bir ba’s-u ba’de’l-mevt nefehâtı üfledi insanlara, bir diriliş nefehâtı üfledi insanlara…”
“Hicrî dördüncü asrın sonuna kadar Müslümanlar, ilmin hemen her dalında, o dönemin müsaadesi ölçüsünde yapacaklarını yapmışlar…”
Hocaefendi “Doğu Batı Buluşması Ve Asimilasyon Değil Entegrasyon” başlıklı Bamteli’nde Hicri beşinci asra kadar medrese, tekke ve müsbet ilimlerin birlikteliğine muvaffak olunduğu için çok önemli başarıların yakalandığından bahisle şu tespitleri yapmaktadırlar: “Aslında bugün o Batı’nın ister Rönesans’ıyla, ister ilim inkılabıyla, ister teknolojik inkılap ile, ister sosyal bilimler adına, ister psikoloji adına, ister pedagoji adına, ister eşya ve hadiseleri hallaç etme adına, yani müspet ilimler adına, pozitif ilimler adına yapıp ortaya koyduğu şeyleri -o çağın müsaadesi ölçüsünde- Hicrî beşinci (Miladî on ikinci) asra kadar Müslümanlar yapmışlar. Beşinci asra kadar, yani Hicrî dördüncü asrın sonuna kadar Müslümanlar, ilmin hemen her dalında, o dönemin müsaadesi ölçüsünde yapacaklarını yapmışlar. Fakat bir dönem gelmiş ki medreseye -İslamî ilimlerin tedris edildiği yere-, tekkeye ve aynı zamanda fünûn-u müsbeteye kendisini yönlendiren insanlar, kendilerini skolastik düşünceye salmışlar. Ve birbirinden kopma olmuş; âdetâ o onu, o onu, o da onu boşamış.”
İslam dünyasının “Neo-Rönesans”ı!..
Hocaefendi aynı yazının devamında bu birlikteliğin tekrar kurulması adına yapılabilecek hususları ele almakta ve bugün Batı’ya olan cebri hicretlerin buna imkan hazırladığından bahsetmektedirler: “Buna da, hani yine Kıtmîr’in ifadesiyle şuradan başlanabilir: İmam Hatip veya İlahiyat mezunu olanların bazılarını bir Fizik dalına, bazılarını Kimya dalına, bazılarını Astronomi dalına, bazılarını Astrofizik dalına, bazılarını Sosyoloji dalına, bazılarını Psikoloji dalına göndermek suretiyle, bir kere toplumun birbirini anlar hale getirilmesi lazım. Kafa kafaya verdikleri zaman, o, onu anlaması lazım, o da onu anlaması lazım. Kitap ve Sünnet ile meşgul olan bir insan, Antropoloji ile meşgul olan birini anlaması lazım. Yeryüzü ne kadar zamanda bu hale gelmiştir, onu anlaması lazım; efendim, o binlerce seneyi anlaması lazım. Fezâ-ı ıtlakta nâmütenâhî sistemler, şu kadar trilyon sistem var, içlerinde de şu kadar trilyon Güneş sistemi gibi sistemler var; anlaması lazım bunları; konuşulunca anlaması lazım. Dolayısıyla ancak bu suretle bir izdivaç meydana gelebilir. Şimdiye kadar o, başka kapıları çaldı; o da başka kapıları çaldı; o da başka kapıları çaldı. Fakat maksat hâsıl olmadı, kopukluk oldu.
İşte, birikimli insanların cebrî hicret neticesinde Batı ülkelerine yerleşmelerinin böyle bir meyvesi de olabilir. Kim bilir belki Cenâb-ı Hakk’ın bir muradı da budur. İnanmış, aynı zamanda Kitab’ı, Sünnet’i bilen, dini ilimleri de bilen kimseler… Onlar da o fünûn-u müsbeteyi biliyorlar; bugüne kadar değişik -yeni ifadesiyle diyelim- devrimler yapmış; bugüne gelmiş, insanlığa çok şey kazandırmışlar. O zaviyeden derinlemesine bakınca, aslında bunlar ile bizim anlaşmazlığımız yok. Onlar ile çok rahatlıkla anlaşabiliriz. Ortaya koydukları o türlü şeyler ile bizim insanımızın birikimleri yeniden bir terkip yapıldığı zaman, yani “tekke/zaviye”, “medrese” ve “mektep”, bir araya geldiği zaman, Allah’ın izni ve inayetiyle çok problemler çözülecektir zannediyorum. Bu da İslam dünyasının “Neo-Rönesans”ı olacaktır, yeni bir Rönesans.”
Kitab’ı, Sünnet’i ve dini ilimleri bilme yönüyle önde olan hizmet insanları ile pozitif ilimlerde ve evrensel değerlerde önemli mesafeler almış Batı insanlarının bir araya gelmesiyle yuva, mektep, medrese ve tekke birlikteliğinin gerçekleşmesi mümkün olabilecektir. Herkes eksik oldukları hususları diğerlerinden karşılayabilecek, böylece bir taraftan İslam’ın ve diğer taraftan topyekün bütün insanlığın Neo-Rönesans’ı gerçekleşebilecektir.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 6.3.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Kadınlara ve çocuklara acımayan bu kötülerin emsali var mı? [Ramazan Faruk Güzel]
Karşımızda önlenemez, engellenemez, öngörülemez, iflah olmaz, hiçbir ilke tanımaz, merhamet bilmez organize, örgütlü bir kötülük var!
Devletin bütün kılcallarına sirayet etmiş ve enfekte olmuş o devleti yekpare bir kötülük organizması haline getirmiş olan bu kötülük; halkı da nefret tohumları ile zehirleyip bu kötülüğün bir parçası haline getirmeyi başardı!
Bu halleriyle artık dünyaya kötülük pazarlıyorlar… kötülükleri artık çevre ülkeleri de tesiri altına almaya, başka milletleri de zarara uğratmaya başladı. Malvarlıkları, politikaları, siyasi plan ve projeleri ülke için artık bir “güvenlik sorunu” olduğu kadar, insanlık için de büyük bir tehlike arz eder hale geldiler.
Onların kötülükleri hep tarihteki belli başlı kötülük sembolleri ile karşılaştırılıp özdeşleştirilirken, gelinen bu son noktada kötülükte emsallerini de geçtikleri, benzersiz bir dip noktaya vardıkları görüldü.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
BUNLAR, İTTİHATÇI ÇETELERDEN DE KÖTÜLER!
Bu kötülük, ülke içinde muhaliflerine bir bardak suyu bile çok görürken, onlara terörist muamelesi yaparken, çevre ülkelere de terör pazarlıyor, bölgede terör estiriyor.
Başta Suriye olmak üzere komşu ülkelere saldırma hırslarına direnen asker ve bürokratları 15 Temmuz’da ekarte ettikten sonra, savaşma kabiliyetini büyük ölçüde yitirmiş bu orduyu yanında ne idüğü belirsiz bazı silahsız gruplarla birlikte Suriye’ye soktular.
Savunmasız bu askerler başka ülkelerin bombardımanı altında onar onar can veriyor! Vakit geçtikçe anlaşılıyor ki ölüme sürdüklerinin ekser kısmı da daha önceden fişlenmiş insanlar; ölürlerse şehit, kalırlarsa terörist ve mahkûm!..
Bu hayalci, maceracı ve acımasız halleri ile bundan bir asır önceki İttihatçıları andırıyorlar. Onlar da bazı denizaltıları alıp Rus limanlarını bombalatmış ve ülkeyi dünya savaşına sokmuş, Sarıkamışlar’ta binlerce askerin donarak ölmesine sebep olmuşlardı.
İttihtçılar yüzbinlerce Ermeniyi tehcire zorladıkları için binlercesinin ölmesine sebep olmuşlardı, onların şimdiki halefleri de ülkelerinde savaş çıkardığı için vatanından olmuş ve de “Muhacirlerimiz” dedikleri Suriyeli mültecileri Batı dünyasına karşı bir koz, bir şantaj unsuru olarak kullanmaktan kaçınmıyorlar! Şimdi de o insanları bu soğukta zorla yollara sürdüler, Yunanlılar ve AB ile karşı karşıya getirdiler ve çoluk çocuk o kadar insanı iki ateş arasında bıraktılar!
Ülke içinde de halkı bu mültecilere karşı kışkırttılar ve şimdi o insanların evleri yağmalanıyor, sokak ortasında linç ediliyorlar… Böylelikle de İttihatçı selefleri gibi insanları tehcire zorluyorlar!
BUNLAR, FİRAVUNLARDAN DA KÖTÜ!
Korumakla mükellef olduğu bu mültecileri zorla sürerken, kendi ülkesinin vatandaşlarına da -sırf muhalifler diye- ülkeyi dar ediyor, onların başka bir ülkeye de gitmesine müsaade etmiyorlar. Yayınları ile de “Aman o Suriyeliler arasında Cemaat elemanları da kaçmasın” diye uyarmayı da ihmal etmiyorlar!
Bu kötüler ki babasını mesnetsizce hapiste tuttukları 4. evre kemik kanseri olan 9 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın yurtdışında tedavi görmesine bile izin vermiyorlar! Bütün ülkenin insaf ve vicdan sahipleri bir araya gelip hep bir ağızdan “AhmetiYaşat Türkiye” dedi ama yine o merhamet yoksunu kötüleri buna ikna edemediler!
Ve hapishaneler hamile kadınlarla, bebeklerle, çocuklarla dolu!..
Bunların kötülüğünden kaçan aileler, küçük çocukları ile Ege’nin, Meriç’in sularında can verdiler… Bu yönüyle Firavunlarla karşılaştırılıyorlar ama aslında onlardan da beterler!.. Zira – Kuran’dan öğrendiğimiz kadarı ile- Firavun’un bile riayet ettiği bazı ilkeleri ve devlet gelenekleri vardı.
Bakınız, Firavun’un dahi riayet ettiği -ama günümüz Firavunlarının aradan geçen 4 bin yıla rağmen uymadığı- bazı ilkeler ve değerler:
– Masumiyet karinesi, savunma hakkı:
“Eğer” dedi Firavun, “Gerçekten getirdiğin bir belge varsa ve sen doğru söyleyen biri isen, onu ortaya koy da görelim.” (Araf, 7/106; Şuara, 26/30-31).
– Mahkemeye erişim hakkı, Savunma hakkı, Silahların eşitliği, Yargılamaya etkili katılma hakkı (duruşmada bulunma hakkı), Savunma için yeterli zaman ve kolaylıklara sahip olma hakkı:
“…Ey Mûsâ!” “O halde bilmiş ol ki biz de seninki gibi bir sihirle karşı koyacağız.” “Şimdi sen, bizim de senin de caymayacağımız uygun bir buluşma vakti tayin et, düz, geniş bir alanda karşılaşalım!” (Tâhâ, 20/57-58).
– Savunma hakkı, Silahların eşitliği (çelişmeli yargılama ilkesi), Aleniyet ilkesi:
“Mûsâ: ‘Karşılaşma zamanı, bayram günü olsun, halk sabahleyin toplansın.’ dedi. Onlar: ‘Mûsâ! İstersen hünerini önce sen ortaya koy, istersen biz ortaya koyalım!’ dediler.” (Tâhâ, 20/60,65).
Nitekim Firavun “Size Rabbinizden çok açık bir belge getirdim” (Araf, 7/105) diyen Hz. Musa’ya “Savunma Hakkı” vermiş, onun “Adil yargılanma hakkı”na müdahale etmemişti. Onun karşısına sihirbazlarını çıkardığında Hz. Musa’nın kendisini ifade etmesine, hususiyetlerini ortaya koymasına müsaade etmişti.
Günümüzün Firavun’dan beter kötüleri ise insanların en temel savunma haklarını kullanmasına bile müsaade etmiyorlar, esir aldıkları, kapılarına köpek ettikleri yargı düzeninde gizli yargılamalarda, talimatlarla “adil yargılama”, “masumiyet”, “kanunilik” gibi en temel ilke kuralı hiçe sayıyorlar!
Firavun bazı çocuklara musallat olmuşken bu kötüler bütün çocuklara ve kadınlara zulmediyorlar…
BUNLAR, BÜTÜN KÖTÜLERDEN KÖTÜLER!..
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in “Bu ümmetin Firavun’u” dediği Ebu Cehil ile ilgili anlatılan manidar bir rivayet var:
Peygamberimizin kızı Hz. Zeynep (r.a.) hicret ederken onu takip edenler ile arasında geçen arbede sonrasında karnındaki bebeği düşük yapmış ve onu yakalanmıştı. Ona doğru giden adamlarına Ebu Cehil’in “Durun! Ben, ‘Ebu Cehil kadınlara ve bebeklere ilişti’ dedirtmem’ şeklinde konuşarak engel olduğu aktarılır.
Nitekim Dr. Reşit Haylamaz’ın “Efendimiz’in (sas) Aile Hayatı” isimli kitabında da ifade edildiği gibi, Peygambere en büyük düşmanlık besleyenlerden Ebu Süfyan bile o kadıncağıza zarar verilmesini engellemişti. Hatta Peygamberin sevgili amcası Hz. Hamza’yı (r.a.) öldürtüp ciğerini dişleyecek kadar öfke dolu olan (Ebu Süfyan’ın karısı) Hint bile Hz. Zeynep’in düşük yapması karşısında hiddetlenmiş, “Yapayalnız ve korumasız bir kadın karşısında aslan kesilenler bu kahramanlıklarını, Bedir gününde de gösterselerdi ya!” şeklinde tepkisini dile getirmişti. (Taberânî, Kebîr 22/426 (1050); İbn-i Hişâm, Sîre 1/386; Taberî, Târîh 3/45)
Evet, bunlar kötülükte emsallerini geçti gidiyorlar!.. Hitler ile kıyaslandıklarında, “Biz kimseyi gaz odalarında yakmadık” diye itiraz ederken bile bilinçaltlarını açığa vuruyorlar.
Ama köşe yazısı adı altında da -başta Gülen Cemaati olmak üzere- muhaliflerin derin kuyulara doldurulup yakılmasını salık verecek kadar da Hitler faşizminden öteler! (Bakınız S. Önkibar.) Yeter ki ellerine bir fırsat geçsin!..
Hitlerin katliamlarından beterini icra için 15 Temmuz’u icat etmişlerdi! Halkı galeyana getirmek için binlerce insanı katletmeyi bile göze almışlardı, içeriden mâni olanlar sayesinde bu sayı 250 civarında kalmıştı. Bu sefer de “Cezaevlerinde isyan çıkaracaklar” deyip içeride rehin tuttuklarını katledeceklerdi ki oyunları yine bozulmuştu.
Hitleri aratacak katliamları sağlamak için şimdilerde kurultaylar yapıp kafa yoruyorlar. Buna dair de “FETÖ suikast timleri kimleri öldürecek” başlıklı yazılar da kaleme alıyorlar. Son bir çare, tanınan insanlara suikastlar düzenleyip bunu masum insanların üzerine atarak o insanları her anlamda yok etmek istiyorlar…
Evet, dediğimiz gibi; bunlar, kötülükte seleflerinin ötesine geçtiler ve şeytanilikte nereye varacakları öngörülemez boyutta… İnsanlar, bunun adını koymaya zorlanıyor. Tanımlamada zorlananlar durumu kadim rivayetlerde anlatılanlar, Ahirzaman kötüleri, Armageddon vb ile ifade etmeye çalışıyorlar…
[Ramazan Faruk Güzel] 6.3.2020 [TR724]
Devletin bütün kılcallarına sirayet etmiş ve enfekte olmuş o devleti yekpare bir kötülük organizması haline getirmiş olan bu kötülük; halkı da nefret tohumları ile zehirleyip bu kötülüğün bir parçası haline getirmeyi başardı!
Bu halleriyle artık dünyaya kötülük pazarlıyorlar… kötülükleri artık çevre ülkeleri de tesiri altına almaya, başka milletleri de zarara uğratmaya başladı. Malvarlıkları, politikaları, siyasi plan ve projeleri ülke için artık bir “güvenlik sorunu” olduğu kadar, insanlık için de büyük bir tehlike arz eder hale geldiler.
Onların kötülükleri hep tarihteki belli başlı kötülük sembolleri ile karşılaştırılıp özdeşleştirilirken, gelinen bu son noktada kötülükte emsallerini de geçtikleri, benzersiz bir dip noktaya vardıkları görüldü.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
BUNLAR, İTTİHATÇI ÇETELERDEN DE KÖTÜLER!
Bu kötülük, ülke içinde muhaliflerine bir bardak suyu bile çok görürken, onlara terörist muamelesi yaparken, çevre ülkelere de terör pazarlıyor, bölgede terör estiriyor.
Başta Suriye olmak üzere komşu ülkelere saldırma hırslarına direnen asker ve bürokratları 15 Temmuz’da ekarte ettikten sonra, savaşma kabiliyetini büyük ölçüde yitirmiş bu orduyu yanında ne idüğü belirsiz bazı silahsız gruplarla birlikte Suriye’ye soktular.
Savunmasız bu askerler başka ülkelerin bombardımanı altında onar onar can veriyor! Vakit geçtikçe anlaşılıyor ki ölüme sürdüklerinin ekser kısmı da daha önceden fişlenmiş insanlar; ölürlerse şehit, kalırlarsa terörist ve mahkûm!..
Bu hayalci, maceracı ve acımasız halleri ile bundan bir asır önceki İttihatçıları andırıyorlar. Onlar da bazı denizaltıları alıp Rus limanlarını bombalatmış ve ülkeyi dünya savaşına sokmuş, Sarıkamışlar’ta binlerce askerin donarak ölmesine sebep olmuşlardı.
İttihtçılar yüzbinlerce Ermeniyi tehcire zorladıkları için binlercesinin ölmesine sebep olmuşlardı, onların şimdiki halefleri de ülkelerinde savaş çıkardığı için vatanından olmuş ve de “Muhacirlerimiz” dedikleri Suriyeli mültecileri Batı dünyasına karşı bir koz, bir şantaj unsuru olarak kullanmaktan kaçınmıyorlar! Şimdi de o insanları bu soğukta zorla yollara sürdüler, Yunanlılar ve AB ile karşı karşıya getirdiler ve çoluk çocuk o kadar insanı iki ateş arasında bıraktılar!
Ülke içinde de halkı bu mültecilere karşı kışkırttılar ve şimdi o insanların evleri yağmalanıyor, sokak ortasında linç ediliyorlar… Böylelikle de İttihatçı selefleri gibi insanları tehcire zorluyorlar!
BUNLAR, FİRAVUNLARDAN DA KÖTÜ!
Korumakla mükellef olduğu bu mültecileri zorla sürerken, kendi ülkesinin vatandaşlarına da -sırf muhalifler diye- ülkeyi dar ediyor, onların başka bir ülkeye de gitmesine müsaade etmiyorlar. Yayınları ile de “Aman o Suriyeliler arasında Cemaat elemanları da kaçmasın” diye uyarmayı da ihmal etmiyorlar!
Bu kötüler ki babasını mesnetsizce hapiste tuttukları 4. evre kemik kanseri olan 9 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın yurtdışında tedavi görmesine bile izin vermiyorlar! Bütün ülkenin insaf ve vicdan sahipleri bir araya gelip hep bir ağızdan “AhmetiYaşat Türkiye” dedi ama yine o merhamet yoksunu kötüleri buna ikna edemediler!
Ve hapishaneler hamile kadınlarla, bebeklerle, çocuklarla dolu!..
Bunların kötülüğünden kaçan aileler, küçük çocukları ile Ege’nin, Meriç’in sularında can verdiler… Bu yönüyle Firavunlarla karşılaştırılıyorlar ama aslında onlardan da beterler!.. Zira – Kuran’dan öğrendiğimiz kadarı ile- Firavun’un bile riayet ettiği bazı ilkeleri ve devlet gelenekleri vardı.
Bakınız, Firavun’un dahi riayet ettiği -ama günümüz Firavunlarının aradan geçen 4 bin yıla rağmen uymadığı- bazı ilkeler ve değerler:
– Masumiyet karinesi, savunma hakkı:
“Eğer” dedi Firavun, “Gerçekten getirdiğin bir belge varsa ve sen doğru söyleyen biri isen, onu ortaya koy da görelim.” (Araf, 7/106; Şuara, 26/30-31).
– Mahkemeye erişim hakkı, Savunma hakkı, Silahların eşitliği, Yargılamaya etkili katılma hakkı (duruşmada bulunma hakkı), Savunma için yeterli zaman ve kolaylıklara sahip olma hakkı:
“…Ey Mûsâ!” “O halde bilmiş ol ki biz de seninki gibi bir sihirle karşı koyacağız.” “Şimdi sen, bizim de senin de caymayacağımız uygun bir buluşma vakti tayin et, düz, geniş bir alanda karşılaşalım!” (Tâhâ, 20/57-58).
– Savunma hakkı, Silahların eşitliği (çelişmeli yargılama ilkesi), Aleniyet ilkesi:
“Mûsâ: ‘Karşılaşma zamanı, bayram günü olsun, halk sabahleyin toplansın.’ dedi. Onlar: ‘Mûsâ! İstersen hünerini önce sen ortaya koy, istersen biz ortaya koyalım!’ dediler.” (Tâhâ, 20/60,65).
Nitekim Firavun “Size Rabbinizden çok açık bir belge getirdim” (Araf, 7/105) diyen Hz. Musa’ya “Savunma Hakkı” vermiş, onun “Adil yargılanma hakkı”na müdahale etmemişti. Onun karşısına sihirbazlarını çıkardığında Hz. Musa’nın kendisini ifade etmesine, hususiyetlerini ortaya koymasına müsaade etmişti.
Günümüzün Firavun’dan beter kötüleri ise insanların en temel savunma haklarını kullanmasına bile müsaade etmiyorlar, esir aldıkları, kapılarına köpek ettikleri yargı düzeninde gizli yargılamalarda, talimatlarla “adil yargılama”, “masumiyet”, “kanunilik” gibi en temel ilke kuralı hiçe sayıyorlar!
Firavun bazı çocuklara musallat olmuşken bu kötüler bütün çocuklara ve kadınlara zulmediyorlar…
BUNLAR, BÜTÜN KÖTÜLERDEN KÖTÜLER!..
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in “Bu ümmetin Firavun’u” dediği Ebu Cehil ile ilgili anlatılan manidar bir rivayet var:
Peygamberimizin kızı Hz. Zeynep (r.a.) hicret ederken onu takip edenler ile arasında geçen arbede sonrasında karnındaki bebeği düşük yapmış ve onu yakalanmıştı. Ona doğru giden adamlarına Ebu Cehil’in “Durun! Ben, ‘Ebu Cehil kadınlara ve bebeklere ilişti’ dedirtmem’ şeklinde konuşarak engel olduğu aktarılır.
Nitekim Dr. Reşit Haylamaz’ın “Efendimiz’in (sas) Aile Hayatı” isimli kitabında da ifade edildiği gibi, Peygambere en büyük düşmanlık besleyenlerden Ebu Süfyan bile o kadıncağıza zarar verilmesini engellemişti. Hatta Peygamberin sevgili amcası Hz. Hamza’yı (r.a.) öldürtüp ciğerini dişleyecek kadar öfke dolu olan (Ebu Süfyan’ın karısı) Hint bile Hz. Zeynep’in düşük yapması karşısında hiddetlenmiş, “Yapayalnız ve korumasız bir kadın karşısında aslan kesilenler bu kahramanlıklarını, Bedir gününde de gösterselerdi ya!” şeklinde tepkisini dile getirmişti. (Taberânî, Kebîr 22/426 (1050); İbn-i Hişâm, Sîre 1/386; Taberî, Târîh 3/45)
Evet, bunlar kötülükte emsallerini geçti gidiyorlar!.. Hitler ile kıyaslandıklarında, “Biz kimseyi gaz odalarında yakmadık” diye itiraz ederken bile bilinçaltlarını açığa vuruyorlar.
Ama köşe yazısı adı altında da -başta Gülen Cemaati olmak üzere- muhaliflerin derin kuyulara doldurulup yakılmasını salık verecek kadar da Hitler faşizminden öteler! (Bakınız S. Önkibar.) Yeter ki ellerine bir fırsat geçsin!..
Hitlerin katliamlarından beterini icra için 15 Temmuz’u icat etmişlerdi! Halkı galeyana getirmek için binlerce insanı katletmeyi bile göze almışlardı, içeriden mâni olanlar sayesinde bu sayı 250 civarında kalmıştı. Bu sefer de “Cezaevlerinde isyan çıkaracaklar” deyip içeride rehin tuttuklarını katledeceklerdi ki oyunları yine bozulmuştu.
Hitleri aratacak katliamları sağlamak için şimdilerde kurultaylar yapıp kafa yoruyorlar. Buna dair de “FETÖ suikast timleri kimleri öldürecek” başlıklı yazılar da kaleme alıyorlar. Son bir çare, tanınan insanlara suikastlar düzenleyip bunu masum insanların üzerine atarak o insanları her anlamda yok etmek istiyorlar…
Evet, dediğimiz gibi; bunlar, kötülükte seleflerinin ötesine geçtiler ve şeytanilikte nereye varacakları öngörülemez boyutta… İnsanlar, bunun adını koymaya zorlanıyor. Tanımlamada zorlananlar durumu kadim rivayetlerde anlatılanlar, Ahirzaman kötüleri, Armageddon vb ile ifade etmeye çalışıyorlar…
[Ramazan Faruk Güzel] 6.3.2020 [TR724]
Gölge savaşları başlıyor! [M.Nedim Hazar]
“Yargı altın devrini yaşıyor” demişti Doğu Perinçek. Aslında yargının tarihin en sefil seviyesine indiğini dünya alem de biliyor. Perinçek’in kastettiği şey şüphesiz Ergenekon’du.
Altın çağını yaşayan Ergenekon örgütüydü.
Bu yapının gizli/açık elemanları, operasyonları artık birer devlet aklının ürettiği hamleler.
Yaklaşık 5 yıldan beri devleti yöneten ve sadece muhalif olanları değil, kendi içlerinde de engel gördüklerini eleyerek bugünkü konumlarına gelen bu iki yapı. Bir yandan hayranlık uyandıran bir birliktelik sergilerken diğer yandan perde arkasında büyük bir kapışmaya doğru gittiğini artık herkes teslim ediyor.
Halk desteği ile devlet içerisinde operasyon yapabilme yeteneğinin, bu enteresan işbirliğinde bir arada olduğunu görüyoruz.
Bugüne kadar birbirlerinin hassas noktalarına dokunmamaya özen göstererek gelmeyi bir şekilde başardı bu iki yapı.
Farklı mülahazalar ve kazanımlar söz konusuydu şüphesiz.
Öncelikli hedefleri yapmak değil, mevcut olanı yıkıp yerle bir etmek olduğu için muazzam bir hoyratlığı devlet refleksine çevirmiş durumdalar.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Ülkede yaşanan hukuksuzluklar, zulüm ve sair yönetim faciaları öncelikli olarak yok edilen muhalif medyanın yoksunluğundan dolayı pek gündeme gelmedi.
Tuhaf bir simetrinin iki uç bileşimi, aynı faşizan çizgide işbirliği sergileyedurdular.
Şimdi Türkiye bu iki yapının kafa kafaya tokuşacağı günlere gebe.
Her iki tarafın da kendine göre özellikli silahları mevcut.
Ancak şahsi kanaatim şu anda minik peşrevler halinde ilerleyen bu çatışmanın ilk arenası medya olacaktır.
Havuz ve Ergenekon medyası bu açıdan epey hazırlıklı gibi görünüyor.
AKP malum, kendi eliyle oluşturup irileştirdiği ancak etkinliğinin pek olmadığına kendisinin de inandığı havuz medyası ile bir algı bariyeri oluşturma peşinde.
Buna karşılık Ergenekon tayfası gayrı resmi elemanları ve medya organları ile siyasi muhalefeti arkasına almış görünüyor.
CHP’nin tüm bu olan biteni kavrayabilecek bir kurumsal zekada olmadığını 15 Temmuz ve sonrasındaki günlerde gayet net görmüştük.
Keza Suriye/Libya tezkerelerine verdikleri destek ile iktidar ve ortaklarının işini zorlaştırmayacaklarını pekiştirdiler.
TBMM bu ülke için artık halkın temsil edildiği ve ülkenin yönetildiği bir yer değil maalesef.
Yapılan içi boş tartışmaların, mahalle kavgalarının ülkenin oturtulduğu yeni eksene zerre kadar bir etkisi yok.
Ergenekon cenahının en güçlü platformlarından biri olan Oda TV’nin iktidarın suyunu bulandırmamaya gösterdiği özen bugünlerde yerini başka hassasiyetlere bırakıyor gibi.
Elbette buna karşı hamle, kendi paydaşlarının illegal yapısı olan Pelikan’dan gelecekti.
İktidarı da kullanarak ele geçirdikleri Cumhuriyet gazetesinin yazarlarından da olan Barış Terkoğlu’nun tutuklanması hadisesini bu gözle okumak gerekiyor sanırım.
Cemaat, Kürt ya da sol medyaya yapılan operasyonlarda cephe arkadaşlığından gocunmayan bu iki yapı, Pelikan’ın şaşırtıcı bir hamlesiyle karşı karşıya geldi.
Geldi gelmesine ama Ergenekon işi biraz da zamana yayabilmek adına doğrudan hasmına hamle yapmıyor nedense.
Tuhaf olan şu, gerek tutuklanan Ergenekon kalemi, gerekse bu yapının yayın organları işin sorumlularını yıllar önce kendilerine yapılan operasyonlardan sorumlu tuttukları ve daha sonra el birliğiyle tepeledikleri cemaate yıkarak zaman kazanmayı deniyor.
Bilinen şey ise şu, bu iki yapının da kutsalı, etik değerleri, acıması filan yok. Doğrudan savaş pozisyonuna geçtiklerinde ortaya öylesine büyük –ve korkarım ki – kanlı bir çatışma çıkacak ki, düne kadar mağdur ettiği kesimler “yesinler birbirlerini” bile diyemeyecek.
Hasılı kelam çok hassas bir eşikte bulunuyor Türkiye.
Denge ve fren mekanizmalarının olmadığı, iki ölçüsüz/kuralsız güç, iktidarı diğerinden temizlemek için gün sayıyorlar.
Endişe dolu merakla bekliyor Türk toplumu.
[M.Nedim Hazar] 6.3.2020 [TR724]
Altın çağını yaşayan Ergenekon örgütüydü.
Bu yapının gizli/açık elemanları, operasyonları artık birer devlet aklının ürettiği hamleler.
Yaklaşık 5 yıldan beri devleti yöneten ve sadece muhalif olanları değil, kendi içlerinde de engel gördüklerini eleyerek bugünkü konumlarına gelen bu iki yapı. Bir yandan hayranlık uyandıran bir birliktelik sergilerken diğer yandan perde arkasında büyük bir kapışmaya doğru gittiğini artık herkes teslim ediyor.
Halk desteği ile devlet içerisinde operasyon yapabilme yeteneğinin, bu enteresan işbirliğinde bir arada olduğunu görüyoruz.
Bugüne kadar birbirlerinin hassas noktalarına dokunmamaya özen göstererek gelmeyi bir şekilde başardı bu iki yapı.
Farklı mülahazalar ve kazanımlar söz konusuydu şüphesiz.
Öncelikli hedefleri yapmak değil, mevcut olanı yıkıp yerle bir etmek olduğu için muazzam bir hoyratlığı devlet refleksine çevirmiş durumdalar.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Ülkede yaşanan hukuksuzluklar, zulüm ve sair yönetim faciaları öncelikli olarak yok edilen muhalif medyanın yoksunluğundan dolayı pek gündeme gelmedi.
Tuhaf bir simetrinin iki uç bileşimi, aynı faşizan çizgide işbirliği sergileyedurdular.
Şimdi Türkiye bu iki yapının kafa kafaya tokuşacağı günlere gebe.
Her iki tarafın da kendine göre özellikli silahları mevcut.
Ancak şahsi kanaatim şu anda minik peşrevler halinde ilerleyen bu çatışmanın ilk arenası medya olacaktır.
Havuz ve Ergenekon medyası bu açıdan epey hazırlıklı gibi görünüyor.
AKP malum, kendi eliyle oluşturup irileştirdiği ancak etkinliğinin pek olmadığına kendisinin de inandığı havuz medyası ile bir algı bariyeri oluşturma peşinde.
Buna karşılık Ergenekon tayfası gayrı resmi elemanları ve medya organları ile siyasi muhalefeti arkasına almış görünüyor.
CHP’nin tüm bu olan biteni kavrayabilecek bir kurumsal zekada olmadığını 15 Temmuz ve sonrasındaki günlerde gayet net görmüştük.
Keza Suriye/Libya tezkerelerine verdikleri destek ile iktidar ve ortaklarının işini zorlaştırmayacaklarını pekiştirdiler.
TBMM bu ülke için artık halkın temsil edildiği ve ülkenin yönetildiği bir yer değil maalesef.
Yapılan içi boş tartışmaların, mahalle kavgalarının ülkenin oturtulduğu yeni eksene zerre kadar bir etkisi yok.
Ergenekon cenahının en güçlü platformlarından biri olan Oda TV’nin iktidarın suyunu bulandırmamaya gösterdiği özen bugünlerde yerini başka hassasiyetlere bırakıyor gibi.
Elbette buna karşı hamle, kendi paydaşlarının illegal yapısı olan Pelikan’dan gelecekti.
İktidarı da kullanarak ele geçirdikleri Cumhuriyet gazetesinin yazarlarından da olan Barış Terkoğlu’nun tutuklanması hadisesini bu gözle okumak gerekiyor sanırım.
Cemaat, Kürt ya da sol medyaya yapılan operasyonlarda cephe arkadaşlığından gocunmayan bu iki yapı, Pelikan’ın şaşırtıcı bir hamlesiyle karşı karşıya geldi.
Geldi gelmesine ama Ergenekon işi biraz da zamana yayabilmek adına doğrudan hasmına hamle yapmıyor nedense.
Tuhaf olan şu, gerek tutuklanan Ergenekon kalemi, gerekse bu yapının yayın organları işin sorumlularını yıllar önce kendilerine yapılan operasyonlardan sorumlu tuttukları ve daha sonra el birliğiyle tepeledikleri cemaate yıkarak zaman kazanmayı deniyor.
Bilinen şey ise şu, bu iki yapının da kutsalı, etik değerleri, acıması filan yok. Doğrudan savaş pozisyonuna geçtiklerinde ortaya öylesine büyük –ve korkarım ki – kanlı bir çatışma çıkacak ki, düne kadar mağdur ettiği kesimler “yesinler birbirlerini” bile diyemeyecek.
Hasılı kelam çok hassas bir eşikte bulunuyor Türkiye.
Denge ve fren mekanizmalarının olmadığı, iki ölçüsüz/kuralsız güç, iktidarı diğerinden temizlemek için gün sayıyorlar.
Endişe dolu merakla bekliyor Türk toplumu.
[M.Nedim Hazar] 6.3.2020 [TR724]
Bu kez iğneyi kendime batırdım [Hasan Cücük]
‘’Şu hayatta sevmediğim şey bu kadar önemli bir konuda bir teknik direktörün fikrinin önemli olması. Bunu anlamıyorum. Bunu gerçekten anlamıyorum. Bu soruyu kendine sor, seninle aynı durumdayız. Ünlü insanın her dediği önemli değildir. Olayları doğru ele almalıyız. Benim gibi bilgisi olmayan insanlar konuşmamalı. Bilgi sahibi insanlar konuşmalı. Bize ne yapıp yapmayacağımızı söylerler, her şey düzelir, ya da düzelmez. Siyaset ya da başka şeylerden anlamam. Ben beyzbol şapkası takan çirkin traşlı bir adamım.”
Giriş paragrafındaki alıntı cümleler Liverpool’un teknik patronu Jürgen Klopp’a ait. Chelsea maçından sonra bir gazetecinin, Klopp’a tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüsü sormasına bu cevabı verdi. Cevap kadar, Klopp’un neden başarılı bir teknik adam olduğunun şifreleri verdiği cevapta yatıyor. Adam sadece işini yapıp, dünyanın en iyilerinden biri oluyor.
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunan bir dönemi yaşıyoruz. Herkesin her konuda mutlaka bir fikri var. ‘Bilmiyorum’ kelimesi lügatlarden çıkalı uzun zaman oldu. Eskiden kahvehane köşelerinde yapılan ‘geyik muhabbetleri’ şimdi televizyon ekranlarında yapılıyor. Elbette tarz biraz değişti. ‘Ben olsam Taksim’de sallandırır 3-5 kişiyi, bak ülke nasıl düzelir’ cümleleri kullanılmıyor ama onun yerine beyin yakan komplo teorileri ekranlardan boca ediliyor.
Garip zamanlarda yaşıyoruz. Ülke gündemine göre, uzmanlarımız da (!) pozisyon alıyor. Uzun zamandır Türk televizyonlarından haber ve tartışma programları seyretmiyor. Bunun miladı sandığınız gibi 15 Temmuz sonrası değil. Uzun yıllardır böyle. Sizi bilmem ama ben hassaten siyasi tartışmaları zaman israfı olarak görüyorum. Bir sırrımı daha ifşa edeyim, hayatım boyunca en az okuduğum gazete sayfaları politika sayfaları oldu. Her salı günü meclis grup toplantılarında hep aynı nakaratı tekrarlayan siyasilerin haberinin ertesi gün gazetelerde kocaman yer almasını anlamakta zorluk çektim. Hala da anlamış değilim. Danimarka’da da salı günleri grup toplantıları olur ama gazetelerde hiç haber olmaz. Dahası yıllar önce bir hafta boyunca, Türkiye ve Danimarka’dan üç gazetenin birinci sayfalarını incelemiştim. Danimarka başbakanı bir kez bile birinci sayfada yer almazken, Türkiye’de durum tam tersiydi. Bu basit test bile iki ülke arasındaki farkı göstermeye yetiyordu.
Yıllarca duymaktan bıktığım cümle, ‘Burası Türkiye’ oldu. Demokrasi kuralı aslında her tarafta aynıydı. Güzel ülkemizin, üç tarafı denizle, dört tarafı düşmanla çevrili olduğundan bazı farklılıkların olmasını baştan kabul etmek gerekiyordu. Ne de olsa orası ‘mevzu vatansa, geri teferruat’ olan, ‘devlet için evladın feda edildiği’ topraklardı. Farklılık doğaldı. Ama durum Hakan Ural’a, Suriye politikasını anlatacak duruma da gelmemeliydi. Şaka yapmıyorum, geçen sabah tevafuk ettim. Magazin programında Hakan Ural, dış politika değerlendirmesi yapıyordu. Olmaz denilen her şeyin olduğu cinnet ülkesinde Hakan Ural’ın dış politikayı değerlendirmesi doğal oluyordu. Magazin programında ne alaka demeyin sakın!
Klopp’tan başlayıp nerelere geldik. Az da iğneyi kendimize batıralım. Sürecin getirdiği bir durumda, hepimiz her konuda fikir sahibi olduk. Hayatımızda yolumuzun hiç kesişmediği isimlerin ne dolaplar çevirdiğini anlatmakla bitiremez hale geldik. Hakkında konuştuğu adamın fotoğrafını önüne koysan tanımaz ama bütün sırlarına vakıftır. Elimize baltayı alıp, önümüze geleni doğruyoruz. Sarfettiğimiz cümlenin nereye varacağını hesaplamıyoruz. Elimizde boya kutusuyla dolaşıp, kafamızı bozanı ‘hain, kripto’ ilan ediyoruz. Geçenlerde sözüne itimat ettiğim bir abi, ‘Bugün ölçüsüz konuşanlar, yarın çok pişman olacaklar’ dedi. Haklıydı. Zor zamandan geçmek zor olduğu kadar, bu zamanda ölçüyü korumakta zor.
Yeniden Klopp’a döneyim. İğneyi biraz daha kendime derin batırayım. Her konuda fikri olan biri değilim. Az birazcık Avrupa futbolunu yakından takip edip, bilgi kırıntısı sahibi biriyim. Pek de boyumu aşan anlamlar yüklemeyin. Her konuda benden fikir beklemeyin. Tek derdim var, elimden geldiği kadar zulmü duyurmak ve gazetecilik mesleğime devam etmek.
[Hasan Cücük] 6.3.2020 [TR724]
Giriş paragrafındaki alıntı cümleler Liverpool’un teknik patronu Jürgen Klopp’a ait. Chelsea maçından sonra bir gazetecinin, Klopp’a tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüsü sormasına bu cevabı verdi. Cevap kadar, Klopp’un neden başarılı bir teknik adam olduğunun şifreleri verdiği cevapta yatıyor. Adam sadece işini yapıp, dünyanın en iyilerinden biri oluyor.
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunan bir dönemi yaşıyoruz. Herkesin her konuda mutlaka bir fikri var. ‘Bilmiyorum’ kelimesi lügatlarden çıkalı uzun zaman oldu. Eskiden kahvehane köşelerinde yapılan ‘geyik muhabbetleri’ şimdi televizyon ekranlarında yapılıyor. Elbette tarz biraz değişti. ‘Ben olsam Taksim’de sallandırır 3-5 kişiyi, bak ülke nasıl düzelir’ cümleleri kullanılmıyor ama onun yerine beyin yakan komplo teorileri ekranlardan boca ediliyor.
Garip zamanlarda yaşıyoruz. Ülke gündemine göre, uzmanlarımız da (!) pozisyon alıyor. Uzun zamandır Türk televizyonlarından haber ve tartışma programları seyretmiyor. Bunun miladı sandığınız gibi 15 Temmuz sonrası değil. Uzun yıllardır böyle. Sizi bilmem ama ben hassaten siyasi tartışmaları zaman israfı olarak görüyorum. Bir sırrımı daha ifşa edeyim, hayatım boyunca en az okuduğum gazete sayfaları politika sayfaları oldu. Her salı günü meclis grup toplantılarında hep aynı nakaratı tekrarlayan siyasilerin haberinin ertesi gün gazetelerde kocaman yer almasını anlamakta zorluk çektim. Hala da anlamış değilim. Danimarka’da da salı günleri grup toplantıları olur ama gazetelerde hiç haber olmaz. Dahası yıllar önce bir hafta boyunca, Türkiye ve Danimarka’dan üç gazetenin birinci sayfalarını incelemiştim. Danimarka başbakanı bir kez bile birinci sayfada yer almazken, Türkiye’de durum tam tersiydi. Bu basit test bile iki ülke arasındaki farkı göstermeye yetiyordu.
Yıllarca duymaktan bıktığım cümle, ‘Burası Türkiye’ oldu. Demokrasi kuralı aslında her tarafta aynıydı. Güzel ülkemizin, üç tarafı denizle, dört tarafı düşmanla çevrili olduğundan bazı farklılıkların olmasını baştan kabul etmek gerekiyordu. Ne de olsa orası ‘mevzu vatansa, geri teferruat’ olan, ‘devlet için evladın feda edildiği’ topraklardı. Farklılık doğaldı. Ama durum Hakan Ural’a, Suriye politikasını anlatacak duruma da gelmemeliydi. Şaka yapmıyorum, geçen sabah tevafuk ettim. Magazin programında Hakan Ural, dış politika değerlendirmesi yapıyordu. Olmaz denilen her şeyin olduğu cinnet ülkesinde Hakan Ural’ın dış politikayı değerlendirmesi doğal oluyordu. Magazin programında ne alaka demeyin sakın!
Klopp’tan başlayıp nerelere geldik. Az da iğneyi kendimize batıralım. Sürecin getirdiği bir durumda, hepimiz her konuda fikir sahibi olduk. Hayatımızda yolumuzun hiç kesişmediği isimlerin ne dolaplar çevirdiğini anlatmakla bitiremez hale geldik. Hakkında konuştuğu adamın fotoğrafını önüne koysan tanımaz ama bütün sırlarına vakıftır. Elimize baltayı alıp, önümüze geleni doğruyoruz. Sarfettiğimiz cümlenin nereye varacağını hesaplamıyoruz. Elimizde boya kutusuyla dolaşıp, kafamızı bozanı ‘hain, kripto’ ilan ediyoruz. Geçenlerde sözüne itimat ettiğim bir abi, ‘Bugün ölçüsüz konuşanlar, yarın çok pişman olacaklar’ dedi. Haklıydı. Zor zamandan geçmek zor olduğu kadar, bu zamanda ölçüyü korumakta zor.
Yeniden Klopp’a döneyim. İğneyi biraz daha kendime derin batırayım. Her konuda fikri olan biri değilim. Az birazcık Avrupa futbolunu yakından takip edip, bilgi kırıntısı sahibi biriyim. Pek de boyumu aşan anlamlar yüklemeyin. Her konuda benden fikir beklemeyin. Tek derdim var, elimden geldiği kadar zulmü duyurmak ve gazetecilik mesleğime devam etmek.
[Hasan Cücük] 6.3.2020 [TR724]
Putin’i beklerken [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Putin, Moskova'daki Türk heyetini, Osmanlı imparatorluğunu 11 kez yendiği ve Osmanlı'dan en çok toprak aldığına inandığı imparatoriçe Büyük Catherine heykelinin altında ağırladı!
Erdoğan ve ekibi tıpış-tıpış Rusya’ya gitti. Eller önde kavuşturulmuş biçimde, Kremlin’de Putin’in önünde, huzura çıkan kapıkulları gibi mahcup ve ezik, öyle beklediler. Hiç mağrur ve onurlu bir duruşları yoktu. Erdoğan da biraz sudan çıkmış balık gibiydi.
Putin, yaramazlık yapan ergen oğlunu disipline eden baba gibi, vücut diliyle kimin sözünün geçtiğini kameralar karşısında tereddütsüz ortaya koydu. Türk heyeti, icazet almaya gittiği belli şekilde, içeride esip gürlemeleriyle çok orantısız bir silik profil çizdi. O fotoğrafta, ellerini apışlarına yakın kavuşturan boynu bükük “devlet yöneticileri” Türkiye’nin bir çöküş ve dağılma döneminde olduğunun resmi olarak arşivlere girdi. Kremlin’in güçlü Çar’ı, yeni Soğuk Savaş’ın Batı karşısındaki yeni diktatörü Putin, KGB eğitiminde almış olduğu eğitim ve uzun yıllar yaptığı istihbarat işinde edinmiş olduğu deneyim doğrultusunda düşmanının zayıf tarafını bularak kuyruğundan yakalama işini iyi biliyor.
Kavruk üçüncü dünya İslamcılarına ve laf ebesi, esip gürleyen Ortadoğu “sert adamlarına” alışkın Putin. Türkiye’nin stratejik öneminin bilincinde! Krizin – şu an için – eskale olmamasının tek bir sebebi var, o da Rusya’nın orta ve uzun dönem çıkarları. Akdeniz’e “bir kısrak başı gibi uzanan” bu memleketin Kremlin dümen suyunda gitmesi, en az Tartus limanı veya Rusya’nın fiilen kontrolü altına aldığı Suriye kadar mühim. Ukrayna, Gürcistan, Türkiye ve Suriye hattı, Rusya’nın son 200 yıllık diplomasi tarihinde ilk kez oluşturabildiği bir güzergâh. Ankara’nın NATO’dan umduğunu bulamayacağını hesap etmiş olmalı, tıpkı satrançta rakibin bir sonraki hamlesini tahmin eden ve oyununu ona göre kuran Rus satranç şampiyonu Anatoliy Yevgenyeviç Karpov gibi!
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Görüşme fazla uzun sürmüyor. Bu görüşmeye “müzakere” demek zor; çünkü Ankara rejimi, sesini yükselttiği hiçbir konuda bir kazanım elde edemiyor. Putin, yapılması gerekenleri dikte ediyor. Ortada tam bir skandal var. Bu dikteyi almak için ta Moskova’ya kadar, Putin’in ayağına giden reis ve tayfası, Suriye’de neden asker bulundurduklarını zaten açıklayamazken, artık o gariban askerlerin neden öldüklerini de tatmin edici şekilde açıklayamayacak. “Şehitler tepesi boş kalmayacak!” hamasetinin nasıl bir iç politika manevrası olduğunu herkes görüyor. Ne acıklı bir tablo bu! Ne büyük bir hezimet!
İmzalanan “şey” bir mutabakat! Mutabık kalınan şeyler, tümüyle Moskova’nın Türkiye’den talep ettiği şeylerin kabul edilmesi! “Madde 1) İdlib gerginliği azaltma bölgesindeki temas hattı boyunca tüm askeri faaliyetler 6 Mart 2020 tarihinde saat 00:01’den itibaren durdurulacaktır. Madde 2) M4 karayolunun kuzeyinde 6 kilometre ve güneyinde 6 kilometre derinliğinde bir güvenli koridor tesis edilecektir. Güvenli koridorun işleyişine dair ayrıntılı esas ve usuller Türkiye ve Rusya savunma bakanlıkları arasında 7 gün içerisinde kararlaştırılacaktır. Madde 3) Türk-Rus ortak devriyeleri 15 Mart 2020 tarihinde M4 karayolunun Trumba’dan (Serakib’in batısı) Ayn-Al-Havr’a kadar olan kesimi boyunca başlatılacaktır.” Bunların tümü, Rusya’nın istediklerini tümüyle aldığını gösteriyor. Ankara ise kaybettiği askerlerle beraber Suriye macerasını artık ciddi bir hezimetle kapatarak oyun dışı kalıyor. Gelin izah edeyim.
Türkiye İdlib bölgesinde, kendi kontrolünde bir tampon bölge arzuluyordu. Çünkü bu bölgede kendisi tarafından desteklenen cihatçılara bir sığınak oluşturmayı hedefliyordu. Ve kendi toprakları dışında bir tür enklav (sınırları dışında kalan bir bölge) oluşturarak, içeriye “bak biz toprak fethettik!” veya “Rusya’ya ve büyük güçlere karşın vatan toprağına toprak kattık!” gibi seçimlerde gayet iyi kullanılabilecek bir done elde etmek istiyordu. Böylece kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırıp, “Şam’da Emevi Camii’nde namaz kılmak” hedefli salakça dış politik maceranın hezimetle sonuçlanmadığı türü bir algı yaratmış olacaktı. Suriye Kürtleri’nin kontrolündeki Kuzey Suriye topraklarında istediği hâkimiyeti kuramadığı ve rezil olduğu gerçeğini böylece kamufle edecekti. İçeride “reis” ve “Halife” pozlarında imaj çalışması yapan, 15 Temmuz “ikinci kurtuluş savaşının komutanı” falan diye yeni devlet kuruluşu provalarına girişen bir megaloman ve otoriter liderin çakma unvanlarına bir de “Suriye fatihi” unvanını ekleyeceklerdi. Tüm bunlar size çok saçma gelebilir belki, ama inanın İslamcı Erdoğancı tayfanın Türkiye’nin âli menfaatleri, güvenlik politikası, dış politikadaki etkinliği veya yumuşak gücü gibi konularla, ta en başından bu yana hiçbir alakası yoktu! Suriye seferi, hava kuvvetleri desteği olmadan ateşe atılan yüzlerce zavallı gariban Mehmetçiğin bir hiç uğruna hayatlarından olmalarıyla sonuçlandı. Yukarıda ifade ettiğim promosyon çalışması ve fanatik cihatçılarla içli dışlı olmuş vıcık-vıcık bir ilişkiler ağı hedefleriyle yola çıkıldı. Kamuoyuna “Türkiye çok güçlü, bakın Rusya’ya bile kafa tutuyor” mesajı verildi.
Putin’in dikte ettiği “mutabakat”, tüm bu yapılanların imaj çalışması boyutu korunabilsin diye kabul edildi. Çünkü başından beri Türk ordusunun Suriye’de amacı belli olmayan bir savaşa gittiği ayan beyan ortadaydı. Yok sığınmacıları engelleyeceklermiş de, yok insani yardımmış da, bunlar tümüyle bahaneydi. Hiç birinin sahada karşılığı yoktu. Zaten sığınmacıların Ankara rejiminin ne kadar umurunda olduğunu Yunanistan sınırında yaşanan daramda gördük! Mültecileri siyasi koz olarak kullanan, Avrupa – özellikle de Yunanistan’a – mesaj veren ve şantaj yapan Türkiye, zannediyor musunuz ki İdlib’teki sivil garibanların dramına tasalanmıştı! Şimdi bu “teslimiyet mutabakatıyla” Rusya’nın Suriye’deki gücü bir kez daha tescil edilmiş oldu. Ve en önemlisi, Suriye yönetiminin (Esad rejiminin) İdlib bölgesine de girip burayı kontrolü altına alacağı kesinleşti. Türkiye’ye 12 kilometre derinliğinde bir yol veriyorlar. Bu yoldan gitmesini, zinhar dışına çıkmamasını dikte ediyorlar. TSK unsurlarının Suriye’den sahayı boşaltıp gidebilmesi için güvenli bir koridor gösteriyorlar. Bu yol üzerinden arkalarına dahi bakmadan Türkiye’ye geri döneceklerini tescilli olarak, uluslararası hukuk metniyle Erdoğan rejiminin kafasına Moskova’da, Kremlin Sarayı’nda kakıyorlar!
Şimdi! “Madem bu paçoz onur kırıcı mutabakata fit olacaktınız, neden onca askeri Suriye’ye soktunuz, yüzlercesinin ölmesine neden oldunuz?” diye sormayalım mı? Neden hayatından oldu on askerler? Onların o operasyonda elde edecekleri bu imzalanan metindeki maddeler miydi? Bunu kimse sormasın mı? 12 Kilometre derinliğinde bir koridordan pılını pırtısını toplayıp dönecektiyse madem TSK güçleri, oraya en başında neden gönderildiler?
Bu üç maddelik mutabakat, Türkiye’nin bugüne kadar imzalamış olduğu tüm siyasal bağıtlar içinde en onur kırıcı, en gayrı ciddi, en teslimiyetçi, en zavallı olanıdır! Misak-ı Milli’ye, Lausanne Antlaşması’na, Montreux Antlaşması’na falan burun kıvıran paçoz varoş İslamcıları, bu Moskova hezimetine bakalım nasıl methiyeler düzecek! Vakanüvis ve ibiş tarihçiler, akademisyenler, köşe yazarları, diplomasi uzmanları, haydi iş başına!
Şimdi bu dış politika ve güvenlik politikaları boyutu sonrasında, gelelim bu hezimetin iç siyaset boyutunda ele alınmasına. Avrasyacılar ile bir güç mücadelesi başladığı görülse de, ana istikametler bakımından Türkiye rejiminin Avrasyacı-Rusya’cı yöneliminin bir süre daha devam edeceği anlaşılıyor. Oda TV operasyonu, İlker Başbuğ ile olan gerginlik, Ergenekoncularla atışma emareleri gibi gelişmeler, Erdoğan’ın istediği yönde gelişmiyor. Avrasyacı derin yapılar heyecanlanmadan ve rasyonalitelerini yitirmeden, ağırdan hareket ediyor. Büyük resmi görüyorlar ve Erdoğan’ın provokasyonlarına şimdilik gelmiyor gibi görünüyorlar. Bu krizde en büyük taktiksel başarıları, Türkiye’nin NATO istikametine yeniden radikal biçimde dönmemiş olması. Rusya ile beklenen çatışma olmadı. Erdoğan’a bahane de kalmadı. Rusya Suriye’de sahayı iyi kontrol etti. İstediği gibi Türkleri manipüle ederek, onları önce Suriye’de irrasyonel bir pozisyona itti, sonra da tasmayı yeniden gererek Erdoğan rejimine İdlib’de kalıcı olmadıklarını, onları aşağılayarak gösterdi. Putin’in önünde Çar’ın elini öpmek için sıraya girmiş reis hazretlerine, bakanlara, müsteşarlara, Rusya Federasyonu’na bağlı uydu devletlerin yöneticilerine uygulanan prosedürler çerçevesinde bir muamele uygulandı. İçeride Avrasyacı odaklar, Putin’in ayağına giden Erdoğan’ın kendileriyle kolay başa çıkamayacağını gayet iyi biliyor. Suça batmış, yolsuzlukların ve çürümenin müsebbibi İslamcı Erdoğancı çevre, sadece iktidarını korumak istiyor. Bu uğurda öpmeyecekleri el yok.
Bu olan bitenlerden sonra hala uyanmayan bir toplum göreceksiniz – sakın şaşırmayın. Yarın bir gün içerideki Oda TV gazetecileri de çıkartılır. Erdoğan içeride mülayim moda geri döner. Arada beraberce “FETÖ’cülere” çakarlar, Kürtlerle “ilgilenirler”, birkaç zavallı hasta insanın pasaport almasına falan engel olurlar. Sonra da kendilerini birleştiren bu “15 Temmuz lütfuna” ve iç ve dış düşmanlara şükrederler. Herkes kendi tabanına mesajlarını verir ve onları mutlu etmenin bir yolunu bulur. Ölen gariban askerler falan tez unutulur! Bu iş Türkiye’de gelir seviyesi beş bin doların da altına inene dek devam eder. Zira Türkiye insanı ancak midesinin sesini dinler. Vicdanının değil!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.3.2020 [TR724]
Erdoğan ve ekibi tıpış-tıpış Rusya’ya gitti. Eller önde kavuşturulmuş biçimde, Kremlin’de Putin’in önünde, huzura çıkan kapıkulları gibi mahcup ve ezik, öyle beklediler. Hiç mağrur ve onurlu bir duruşları yoktu. Erdoğan da biraz sudan çıkmış balık gibiydi.
Putin, yaramazlık yapan ergen oğlunu disipline eden baba gibi, vücut diliyle kimin sözünün geçtiğini kameralar karşısında tereddütsüz ortaya koydu. Türk heyeti, icazet almaya gittiği belli şekilde, içeride esip gürlemeleriyle çok orantısız bir silik profil çizdi. O fotoğrafta, ellerini apışlarına yakın kavuşturan boynu bükük “devlet yöneticileri” Türkiye’nin bir çöküş ve dağılma döneminde olduğunun resmi olarak arşivlere girdi. Kremlin’in güçlü Çar’ı, yeni Soğuk Savaş’ın Batı karşısındaki yeni diktatörü Putin, KGB eğitiminde almış olduğu eğitim ve uzun yıllar yaptığı istihbarat işinde edinmiş olduğu deneyim doğrultusunda düşmanının zayıf tarafını bularak kuyruğundan yakalama işini iyi biliyor.
Kavruk üçüncü dünya İslamcılarına ve laf ebesi, esip gürleyen Ortadoğu “sert adamlarına” alışkın Putin. Türkiye’nin stratejik öneminin bilincinde! Krizin – şu an için – eskale olmamasının tek bir sebebi var, o da Rusya’nın orta ve uzun dönem çıkarları. Akdeniz’e “bir kısrak başı gibi uzanan” bu memleketin Kremlin dümen suyunda gitmesi, en az Tartus limanı veya Rusya’nın fiilen kontrolü altına aldığı Suriye kadar mühim. Ukrayna, Gürcistan, Türkiye ve Suriye hattı, Rusya’nın son 200 yıllık diplomasi tarihinde ilk kez oluşturabildiği bir güzergâh. Ankara’nın NATO’dan umduğunu bulamayacağını hesap etmiş olmalı, tıpkı satrançta rakibin bir sonraki hamlesini tahmin eden ve oyununu ona göre kuran Rus satranç şampiyonu Anatoliy Yevgenyeviç Karpov gibi!
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Görüşme fazla uzun sürmüyor. Bu görüşmeye “müzakere” demek zor; çünkü Ankara rejimi, sesini yükselttiği hiçbir konuda bir kazanım elde edemiyor. Putin, yapılması gerekenleri dikte ediyor. Ortada tam bir skandal var. Bu dikteyi almak için ta Moskova’ya kadar, Putin’in ayağına giden reis ve tayfası, Suriye’de neden asker bulundurduklarını zaten açıklayamazken, artık o gariban askerlerin neden öldüklerini de tatmin edici şekilde açıklayamayacak. “Şehitler tepesi boş kalmayacak!” hamasetinin nasıl bir iç politika manevrası olduğunu herkes görüyor. Ne acıklı bir tablo bu! Ne büyük bir hezimet!
İmzalanan “şey” bir mutabakat! Mutabık kalınan şeyler, tümüyle Moskova’nın Türkiye’den talep ettiği şeylerin kabul edilmesi! “Madde 1) İdlib gerginliği azaltma bölgesindeki temas hattı boyunca tüm askeri faaliyetler 6 Mart 2020 tarihinde saat 00:01’den itibaren durdurulacaktır. Madde 2) M4 karayolunun kuzeyinde 6 kilometre ve güneyinde 6 kilometre derinliğinde bir güvenli koridor tesis edilecektir. Güvenli koridorun işleyişine dair ayrıntılı esas ve usuller Türkiye ve Rusya savunma bakanlıkları arasında 7 gün içerisinde kararlaştırılacaktır. Madde 3) Türk-Rus ortak devriyeleri 15 Mart 2020 tarihinde M4 karayolunun Trumba’dan (Serakib’in batısı) Ayn-Al-Havr’a kadar olan kesimi boyunca başlatılacaktır.” Bunların tümü, Rusya’nın istediklerini tümüyle aldığını gösteriyor. Ankara ise kaybettiği askerlerle beraber Suriye macerasını artık ciddi bir hezimetle kapatarak oyun dışı kalıyor. Gelin izah edeyim.
Türkiye İdlib bölgesinde, kendi kontrolünde bir tampon bölge arzuluyordu. Çünkü bu bölgede kendisi tarafından desteklenen cihatçılara bir sığınak oluşturmayı hedefliyordu. Ve kendi toprakları dışında bir tür enklav (sınırları dışında kalan bir bölge) oluşturarak, içeriye “bak biz toprak fethettik!” veya “Rusya’ya ve büyük güçlere karşın vatan toprağına toprak kattık!” gibi seçimlerde gayet iyi kullanılabilecek bir done elde etmek istiyordu. Böylece kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırıp, “Şam’da Emevi Camii’nde namaz kılmak” hedefli salakça dış politik maceranın hezimetle sonuçlanmadığı türü bir algı yaratmış olacaktı. Suriye Kürtleri’nin kontrolündeki Kuzey Suriye topraklarında istediği hâkimiyeti kuramadığı ve rezil olduğu gerçeğini böylece kamufle edecekti. İçeride “reis” ve “Halife” pozlarında imaj çalışması yapan, 15 Temmuz “ikinci kurtuluş savaşının komutanı” falan diye yeni devlet kuruluşu provalarına girişen bir megaloman ve otoriter liderin çakma unvanlarına bir de “Suriye fatihi” unvanını ekleyeceklerdi. Tüm bunlar size çok saçma gelebilir belki, ama inanın İslamcı Erdoğancı tayfanın Türkiye’nin âli menfaatleri, güvenlik politikası, dış politikadaki etkinliği veya yumuşak gücü gibi konularla, ta en başından bu yana hiçbir alakası yoktu! Suriye seferi, hava kuvvetleri desteği olmadan ateşe atılan yüzlerce zavallı gariban Mehmetçiğin bir hiç uğruna hayatlarından olmalarıyla sonuçlandı. Yukarıda ifade ettiğim promosyon çalışması ve fanatik cihatçılarla içli dışlı olmuş vıcık-vıcık bir ilişkiler ağı hedefleriyle yola çıkıldı. Kamuoyuna “Türkiye çok güçlü, bakın Rusya’ya bile kafa tutuyor” mesajı verildi.
Putin’in dikte ettiği “mutabakat”, tüm bu yapılanların imaj çalışması boyutu korunabilsin diye kabul edildi. Çünkü başından beri Türk ordusunun Suriye’de amacı belli olmayan bir savaşa gittiği ayan beyan ortadaydı. Yok sığınmacıları engelleyeceklermiş de, yok insani yardımmış da, bunlar tümüyle bahaneydi. Hiç birinin sahada karşılığı yoktu. Zaten sığınmacıların Ankara rejiminin ne kadar umurunda olduğunu Yunanistan sınırında yaşanan daramda gördük! Mültecileri siyasi koz olarak kullanan, Avrupa – özellikle de Yunanistan’a – mesaj veren ve şantaj yapan Türkiye, zannediyor musunuz ki İdlib’teki sivil garibanların dramına tasalanmıştı! Şimdi bu “teslimiyet mutabakatıyla” Rusya’nın Suriye’deki gücü bir kez daha tescil edilmiş oldu. Ve en önemlisi, Suriye yönetiminin (Esad rejiminin) İdlib bölgesine de girip burayı kontrolü altına alacağı kesinleşti. Türkiye’ye 12 kilometre derinliğinde bir yol veriyorlar. Bu yoldan gitmesini, zinhar dışına çıkmamasını dikte ediyorlar. TSK unsurlarının Suriye’den sahayı boşaltıp gidebilmesi için güvenli bir koridor gösteriyorlar. Bu yol üzerinden arkalarına dahi bakmadan Türkiye’ye geri döneceklerini tescilli olarak, uluslararası hukuk metniyle Erdoğan rejiminin kafasına Moskova’da, Kremlin Sarayı’nda kakıyorlar!
Şimdi! “Madem bu paçoz onur kırıcı mutabakata fit olacaktınız, neden onca askeri Suriye’ye soktunuz, yüzlercesinin ölmesine neden oldunuz?” diye sormayalım mı? Neden hayatından oldu on askerler? Onların o operasyonda elde edecekleri bu imzalanan metindeki maddeler miydi? Bunu kimse sormasın mı? 12 Kilometre derinliğinde bir koridordan pılını pırtısını toplayıp dönecektiyse madem TSK güçleri, oraya en başında neden gönderildiler?
Bu üç maddelik mutabakat, Türkiye’nin bugüne kadar imzalamış olduğu tüm siyasal bağıtlar içinde en onur kırıcı, en gayrı ciddi, en teslimiyetçi, en zavallı olanıdır! Misak-ı Milli’ye, Lausanne Antlaşması’na, Montreux Antlaşması’na falan burun kıvıran paçoz varoş İslamcıları, bu Moskova hezimetine bakalım nasıl methiyeler düzecek! Vakanüvis ve ibiş tarihçiler, akademisyenler, köşe yazarları, diplomasi uzmanları, haydi iş başına!
Şimdi bu dış politika ve güvenlik politikaları boyutu sonrasında, gelelim bu hezimetin iç siyaset boyutunda ele alınmasına. Avrasyacılar ile bir güç mücadelesi başladığı görülse de, ana istikametler bakımından Türkiye rejiminin Avrasyacı-Rusya’cı yöneliminin bir süre daha devam edeceği anlaşılıyor. Oda TV operasyonu, İlker Başbuğ ile olan gerginlik, Ergenekoncularla atışma emareleri gibi gelişmeler, Erdoğan’ın istediği yönde gelişmiyor. Avrasyacı derin yapılar heyecanlanmadan ve rasyonalitelerini yitirmeden, ağırdan hareket ediyor. Büyük resmi görüyorlar ve Erdoğan’ın provokasyonlarına şimdilik gelmiyor gibi görünüyorlar. Bu krizde en büyük taktiksel başarıları, Türkiye’nin NATO istikametine yeniden radikal biçimde dönmemiş olması. Rusya ile beklenen çatışma olmadı. Erdoğan’a bahane de kalmadı. Rusya Suriye’de sahayı iyi kontrol etti. İstediği gibi Türkleri manipüle ederek, onları önce Suriye’de irrasyonel bir pozisyona itti, sonra da tasmayı yeniden gererek Erdoğan rejimine İdlib’de kalıcı olmadıklarını, onları aşağılayarak gösterdi. Putin’in önünde Çar’ın elini öpmek için sıraya girmiş reis hazretlerine, bakanlara, müsteşarlara, Rusya Federasyonu’na bağlı uydu devletlerin yöneticilerine uygulanan prosedürler çerçevesinde bir muamele uygulandı. İçeride Avrasyacı odaklar, Putin’in ayağına giden Erdoğan’ın kendileriyle kolay başa çıkamayacağını gayet iyi biliyor. Suça batmış, yolsuzlukların ve çürümenin müsebbibi İslamcı Erdoğancı çevre, sadece iktidarını korumak istiyor. Bu uğurda öpmeyecekleri el yok.
Bu olan bitenlerden sonra hala uyanmayan bir toplum göreceksiniz – sakın şaşırmayın. Yarın bir gün içerideki Oda TV gazetecileri de çıkartılır. Erdoğan içeride mülayim moda geri döner. Arada beraberce “FETÖ’cülere” çakarlar, Kürtlerle “ilgilenirler”, birkaç zavallı hasta insanın pasaport almasına falan engel olurlar. Sonra da kendilerini birleştiren bu “15 Temmuz lütfuna” ve iç ve dış düşmanlara şükrederler. Herkes kendi tabanına mesajlarını verir ve onları mutlu etmenin bir yolunu bulur. Ölen gariban askerler falan tez unutulur! Bu iş Türkiye’de gelir seviyesi beş bin doların da altına inene dek devam eder. Zira Türkiye insanı ancak midesinin sesini dinler. Vicdanının değil!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.3.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)