Işık hızında yerlilik [Tarık Ziya]

Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, hakikaten gittiği yere ışık saçıyor. Hangi bakanlık koltuğuna oturursa oraya münasip bir 'yerli' imalat buluveriyor. Daha evvel Sanayi Bakanı iken 'yerli araba'nın tamamlandığını söylemişti. 

Ben de o tarihlerde samanyoluhaber.com okurları için 'Ayyıldız taksi gelecek, az daha sabır' başlıklı makaleyi kaleme almıştım. Işık'ın sözlerinin afakiliğini ortaya koyduğum 19 Aralık 2016 tarihli o makaleyi 'az daha sabır' tavsiyesi ile hitama erdirmiştim. Gelin görün ki az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, yerli taksi yine de gelmedi. Gözlerimiz yollarda kaldı. 

BABAYİĞİT BULUNAMADI

Babayiğit sanayicinin kim olduğunu da nafile öğrenemedik. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan'a 'aşık olduğunu' ifade eden Ethem Sancak'ın bir ara ismi geçmişti, arkası gelmedi. Daha TMSF'ye parasını ödemeden yarısını Katar'a sattığı BMC'yi 'Ayyıldız' marka otomobil imalatına niye hazır hale getirmediği bilinmiyor. 

Oysa İbrahim Tatlıses'in seneler sonra bu sefer kamyon yerine otomobilin direksiyonuna geçip 'Bence BMC' demesi satışları patlatabilirdi. Sancak, 98 model Magirüs'ün arka camına Almanya Başkanı Merkel'e hitaben, 'Reis'i üzeni biz de üzeriz' diye yazan minibüs şoförü kadar cesaret gösteremedi! 

Şoför diye niye tahfif ediyorsunuz. O şoför, sürdüğü minibüsün isminin Alman mühendis Conrad Dietrich Magirus'tan geldiğini nereden bilsin! 1864'te yangına karşı geliştirdiği araçları imal eden Magirus, 1910'dan itibaren kamyon ve otobüsleriyle dünya çapında tanınıyorsa bu malumatın Türkiye'deki minibüsçü esnafına ne faydası var! Altı üstü bir çıkartma yapıştırmak için endüstri tarihi mi okusunlar? 

ETHEM SANCAK'IN VARDIR BİR BİLDİĞİ

Sancak ve onun gibi Saray'dan akredite işadamlarının iki yüzlülüğünü unutup Magirusçu'nun üzerine çullanmak hiç adilâne değil. Sancak, iş âleminde 'tekeden süt sağacak' kadar elinin sıkı olması ile tanınır. Ayyıldız taksiye rağbet etmediğine göre vardır bir bildiği deyip bu faslı geçelim...  

Fikri Işık'a gelince... Onun için mesele yok tabiî. Türkiye balık hafızalı insanları ile malul... Üç gün konuşulur, sonra unutulur her mevzu. Zaten en az 10 senedir konuşulan 'yerli ve millî' arabanın Cem Yılmaz'ın tabiriyle niye asfaltı ağlatmadığını kimse sorgulamıyor ki! Bol kepçeden atanın yanına kâr kalıyor...

YERLİ OTOYU BIRAK, YERLİ UÇAĞA BAK

Fikri Işık, hal-i hazırda Millî Savunma Bakanlığı'na riyaset ediyor. En son icadı 'yerli uçak' oldu. Bakanlık değişince sözler de değişti. Işık, Savunma Sanayii Müsteşarlığı'nın kasasındaki 3,1 milyar Türk Lirası'nı Varlık Fonu'na, nam-ı diğer paralel Hazine'ye kaptırsa da yerli uçak bahsinde iddialı konuşuyor. 2010'dan beri her seçim arifesinden afişleri ilan tabelalarını, kaçak binaların caddeye bakan cephesini süsleyen 'yerli uçak'tan bahsediyor. Sanayi Bakanlığı'nda 'yerli oto', Savunma Bakanlığı'nda 'yerli uçak'. 

IŞIK, YENİ KABİNEDE TARIM BAKANI OLURSA...

Erdoğan'ın 21 Mayıs'ta AKP'nin genel başkanlığına geçeceği, akabinde kabinede değişiklik yapılacağı konuşuluyor. Işık'ın Tarım ve Hayvancılık Bakanı olarak yeni kabinede vazife alması için bütün besicileri, sokak sütçülerini, kasaplar odasını ve mezbahane sahiplerini seferber olmaya davet ediyorum. Hasseten kampanya başlatsalar yeridir. 

Hollanda'nın Kadın ve Aile Bakanımızı sınır dışı ettiğinde yaşadığımız o utancı bir daha yaşamak istemiyorsak Fikri Bey'in ışık hızındaki 'yerliliğinden' müstefit olmalıyız. Işık, Tarım Bakanı olur olmaz 'yerli inek' projesini ikmal edecektir. Böylece Holstein ineklerinin tamamını sınır dışı edebiliriz. Hollanda'ya gecikmeli de olsa haddini bildirmek morallerin bozuk olduğu memlekete nefes aldıracaktır.

Tamam, 'yerli araba' ve 'yerli uçak' bir türlü imal edilemedi. "Çalışmalar sürüyor." cümlesi artık bayatladı. Çıkmayan candan ümit kesilmezmiş... 

Muhterem Bakan, 'yerli inek' hayalini hakikate dönüştürdüğünde bütün dünyayı kıskandıracak bir başarıya imza atarak bütün bu gecikmeyi fazlası ile telafi etmiş olacaktır. 

[Tarık Ziya] 2.5.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Son İslamcı: Ali Bulaç [Emine Eroğlu]

Ali Bulaç’ın farkı, üçüncü nesil İslamcıların iktidarı ele geçirdikten sonra yaşadıkları kokuşma sürecinden kendini uzak tutabilmiş olmasından ibaret değil. O baştan beri davasının çilesini çeken 'ulema-aydın' profiline yakındı.

Ali Bulaç Temmuz 2012’de, Zaman’daki köşesinden yeni bir tartışmanın işaret fişeğini ateşlemiş, farklı gazete ve dergilerden pek çok yazar bu tartışmaya dahil olmuştu. Konu ‘İslamcılık’tı. Söz konusu tartışmada Mümtaz’er Türköne, söylemi ve retoriği aşırı biçimde politize olmuş, dinin manevî, irfanî ve ahlakî boyutuna bigâne kalmış “İslamcılık” ideolojisinin iflas ettiği tespitinden hareketle, “İslamcı sıfatını şerefle taşımaya devam eden bir tek Ali Bulaç kaldı,” demişti.

Ali Bulaç, “Son Mohikan reisi misali tek başına kalmış değilim,” diye cevap vermişti bu tespite ve “Bunlar müzelik isimler değil, devlet aydını olmadılar, stratejik hokkabazlıklarla da uğraşmıyorlar. Yol gösteren yıldızlar.” diyerek birtakım “İslamcı aydınlar”ın isimlerini sıralamıştı.

Bulaç’ın o yazısında verdiği isimlerin istisnasız tamamı bugün “devlet aydını ve stratejik hokkabazlıklarla uğraşıyorlar.” Bulaç’sa aylardır hapiste.

DAVA ÇİLESİ ÇEKEN ULEMA-AYDIN

Stratejik hokkabazların her şeyin önüne geçirdiği kavram “politik öncelik” olduğu için ortak geçmişin, dava arkadaşlığının, dostluğun hiçbir hükmü yok. Bulaç’ın tutukluluğu karşısında kendi ifadeleri ile “yürek soğutuyorlar.” Yani Türköne haklı çıktı. Bulaç ideolojisinden vazgeçmedi ise –ki vazgeçeceğini sanmıyorum– “son Mohikan reisi.”

Kanaatimce Bulaç’ın farkı, üçüncü nesil İslamcıların iktidarı ele geçirdikten sonra yaşadıkları kokuşma sürecinden kendini uzak tutabilmiş olmasından ibaret değil. O, baştan beri birinci nesil İslamcılara, vardığı nokta itibariyle de daha çok Akif’e, Muhammet İkbal’e, Seyyid Kutup’a yakındı. Yani âlem-i İslam’ın derdiyle dertlenen, davasının ağır çilelerini çeken ‘ulema-aydın’ profiline… İkbal’in ıstırabına, Akif’in sürgününe, Seyyid Kutup’un zindanına…

Kimden söz ediyorum?

Yayımlanmış 24 kitabından ve Kur’an mealinden sonra günde dört beş saat uyuyarak ve on yıl üzerinde çalışarak yedi ciltlik Kur’an tefsiri yazan bir âlimden. Razi, Kurtubi, Seyyid Kutup, Elmalılı ve diğer esas aldığı müfessirleri hocaları gibi kabul eden, kendini onların halkasında bir öğrenciymiş gibi düşünen, fakat bir hocadan değil bütün bu hocalardan ders alarak tefsirler yapan bir müfessirden.

Nâzım Hikmet’ten Turgut Uyar’a, Tagore’dan T. S. Eliot’a, Fuzuli’den Nizami’ye, Ömer Hayyam’dan Feraznak’a kadar “büyük şairler”den beslenen bir üslup ustasından.

O, daha Mardin İmam-Hatip’te Çetin Altan’ın yazılarını ilgiyle takip ettiği, Akşam gazetesi okuduğu için arkadaşları tarafından dövülen biri.

Dünya görüşünün teşekkülünde Mardin’in etnik, kültür ve dini yapısındaki çeşitliliğin büyük bir payı var. Birlikte yaşamanın ve kültürler arası diyaloğun en önemli kaynaklarından olan Medine Vesikası’na sürekli atıf yapmasının da…

“Türkler, Kürtler, Araplar, Çerkezler, Süryaniler, Yezidiler, hatta Macar aileler vardı. Gözünüzü açıyorsunuz, bir yerde cami, bir yerde kilise.” diye anlatıyordu “Mardin-İstanbul Hattında Bir Düşünce Adamı” başlığı ile verilen röportajda: “Sekiz yıl Süryani bir aileyle komşuluk yaptık. Her Süryani evinde seccade ve ibrik bulunur. Onların oruç günlerinde göz önünde et ve yumurta yemememiz için annem bizi uyarırdı. Onlar da Ramazan’da aynı saygıyı gösterirlerdi.  Çarşıda pazarda iç içelik. İslam hoşgörüsünün yerleştiği kentsel bir yapıdır. Mardin kültüründe haremlik-selamlık yoktur, buna İstanbul’da tanık oldum.”

Yüksek İslam Enstitüsü’ne giderken en büyük hayali Enstitü’de kalmak. Kürsü başkanı olan hocası söz veriyor ama sözünde durmuyor.

“Bir gün ‘Ali sen Tokatlı değil miydin?’ diye soruyor. “Hayır Hocam, Mardinliyim” cevabını alınca “Yapma ya!” dedikten sonra bir daha hiç konuşmuyor Bulaç’la. “İlk kez insanların ayrımcılığa maruz kaldığını derin şekilde hissettim. Hiç unutamam.” diye anlatıyor Bulaç yaşadığı hayal kırıklığını.

CEMİL MERİÇ’E KİTAP OKUDU

Sonrasında sosyoloji okuyor. Üniversite döneminde Nurettin Topçu ve Hareket Dergisi çevresinde yer alıyor. Cemil Meriç’e kitap okuyan öğrenciler arasında. 12 Eylül askeri darbesi Bulaç’ın hayatını da derinden etkiliyor. 1982’de Düşünce Yayınevi’ni basan polis tarafından gözaltına alınıyor arkadaşlarıyla birlikte. 29 gün Gayrettepe Emniyeti’nde kalıyor, oradan da yolu Selimiye Kışlası’na ve Kartal-Maltepe Cezaevi’ne düşüyor.

1984 yılında İnsan Yayınları’nı kuran ekipte yer alıyor. 1985 ve 1992 yılları arasında Kitap Dergisi’ni çıkarıyor. Ardından birinci dönem ve ikinci dönem Zaman gazetesi yazarlığı. Onlarca kitap…

Kişiler ve olaylar üzerinden değil, kavramlar ve olgularla düşünebilen, bilgiyi yorumlayıp hayatla bütünleştirmeye çalışan, konuşurken ve yazarken kaybedeceği şeylerin hesabını yapmayan, ikbal ve mevki gayreti içinde iktidarın hizmetlisi olmayan, kalemini satmayan, ödünç de vermeyen çok az sayıdaki entelektüelden biri o.

Bu yönleriyle, şablonlar içinde düşünen akademisyenlerden ve ikinci el bilgilerle zulmün ideolojik avukatlığını yapan köşe yazarlarından ayrılıyor. Susarak ya da küserek sıra savmaya çalışan kanaat önderlerinden ve zulmü lanetlese de kendinden olmadığı için mazlumun yanında duramayan aydınlardan da…

BİLDİKLERİNİ KORKUSUZCA YAZIP SÖYLEDİ

Yirminci yüzyılın başlarında aydınlar hakkında ilk kapsamlı eleştiriyi yapan Julien Benda Aydınların İhaneti isimli kitabında, çok doğru bir tespitle aydınların hakikat duygusunun artık zayıfladığını söyler. “Onlar, şimdilerde siyasi ihtirasların güdümündedirler. İktidarın muhalif görünen sözcüleridir. Esasen kendi gruplarının çıkarlarını kollamak adına da sonsuz bir kin ve nefret duyarlar.” der Benda. Onun tanımına göre gerçek aydınlar kazığa bağlanıp yakılma, sürgüne gönderilme, çarmıha gerilme riskine girmek durumundadırlar. Bu yüzden de sayıları çok olamaz, gelişimleri belli bir rutine bağlı olamaz.

Bulaç, iktidarı cahiliye dönemi adetlerini diriltmekle suçlar, bütün tehdit ve vaatlere rağmen Zaman‘da yazmaya devam ederken başına gelebileceklerin farkındaydı. Zira iktidara gelerek telef olan İslamcıların cemaziyelevvelini en iyi o biliyordu. Ergenekon davaları görülürken henüz “Yeşil Ergenekon”a dokunulmadığını söyleyen oydu. Akepe’nin bir proje parti olduğunu tanıklığıyla tasdik eden de… Hepsinden önemlisi bildiklerini eğip bükmeden korkusuzca yazıp söyleyen de… Açıkça İslamcı entelektüellerin hepsini devletleştirdiği için Akepe’nin Çanakkale Savaşı’ndan sonra başımıza gelen en büyük felaket olduğunu söylemişti. Daha ötesi mi var?

Bir gün, 12 Eylül döneminde, Gayrettepe Emniyetinde “Kemikkıran” lakaplı bir polis herkesi döverken duvar dibine çekilmiş, düşük yaptığı için inleyen bir hamile kadını anlatmıştı. “Suçun ne?” diye sorduğunda, “Abi, benim beyim solcuymuş onu arıyorlar, sen yerini biliyorsun diye bana işkence yapıyorlar,” diye cevap veren o kadının halinden ne kadar etkilendiğini…

Şimdi aynı çile kendisine reva görülen binlerce kadın var ve Ali Bulaç hâlâ ezilenlerle aynı safta.

Herkes bilir ki, bileklerine tersinden takılan kelepçe bir âlime ar değildir.

Üçüncü nesil İslamcılar tarihin çöplüğüne atılırken umulur ki –ne pahasına olursa olsun– fikrin namusunu koruyan o âlimin tefsiri okunmaya devam etsin.

[Emine Eroğlu] 1.5.2017 

Züccaciye dükkânı ve fil [Konuk Yazar: Celal Sakallıoğlu]

Kelimeleriniz var, ateşten kelimeler. Düştüğü yeri yakan ne kapı ne köprü bırakan kelimeler. Ağzınızda Allah kelamı, dilinizde düşmanlık… Allah adına konuşuyor ve hoş görmediği ne varsa hem yapıyor hem de teşvikçisi oluyorsunuz.

Bir ve beraber olmaktan bahsediyorsunuz mesela, ama tek yaptığınız ruhlara düşmanlık üflemek. Siz, hanımlar beyler; düşman sahibi olmadan kimlik sahibi olunmaz sanıyorsunuz! Kardeşlik, dostluk diyor, kardeşi kardeşe kırdırıyor, dostu düşmana ezdiriyorsunuz. Tarih diyorsunuz ya her fırsatta hani tarih; tarihten öğrendiğiniz tek şey işte bu zorbalık; bir de kardeş katli!

Devlet diyorsunuz ikide bir, devlet. Devletin kanun demek olduğunu unuttunuz. Doğru ya; insanda vicdanı unutan devlette kanunu hatırlar mı?

Din sizde, devlet sizde, inanç, ahlak hepsi sizin maşallah. Ama insanı kaybettiniz muhterem; camiyle karakol arasında nefes aldırmadığınız, mitingle vaazla ayar verip, almayanı dövdüğünüz insanı… Hep hakir gördüğünüz insanı, hep hakir gördüğünüz… Hakir görmek demişken, hâşâ huzurdan benzetmek gibi olmasın ama… Keşke, evvel zaman içinde, çok önceden, insanı hakir gören birinin başına geleni bilmiş olsaydınız.

Din size güzel; sınırsız bir iktidar, sağlam bir koltuk ve bolca para. Acımasız bir tanrı gibi yönetmek istemeniz bundan. Siz… Siz, öfkenin çocuklarısınız… Gönül envanteriniz boş; sevmiyor, sevemiyorsunuz. Tanrı’nın evreni sevgiden yarattığı ebedi meçhulünüz.

İslam; diyorsunuz, “barış dinidir” ve savaş çığlıkları atıyorsunuz. Bu yüzden olsa gerek; nefesiniz kan ve barut kokuyor; nefesiniz hep ensemizde. Siz gibi düşünmeyen, siz gibi inanmayan “cihadınızın” tadını alacak. Namlu ve mikrofon, ikisi de sizin, ikisi de yakışıyor. Tanrı size milleti sopalama yetkisi vermiş olmalı; peygambere vermediği yetki, nedense size çok yakışıyor.        

Şefkat, merhamet diyorsunuz ama hüneriniz zorbalık. Dilinizde Mevlana, Yunus, ama ruhlarınız Stalin’in çocuğu. Gel diyor, gelmeyeni dövüyorsunuz; Yaradan’dan ötürü! Ekranda, gazetede, sokakta, camide hep siz varsınız; kimseyi konuşturmuyor, konuşanı pişman ediyorsunuz. Her şeyi siz biliyor, her doğruyu siz söylüyorsunuz. Memleketi tımarhaneye çeviriyor ve sonra evet, “milletin ferasetine güveniyorsunuz”.

Özgürlüğü bilmiyor, merak da etmiyor, hatta sevmiyorsunuz. İsteyeni sopa marifetiyle marjinalleştiriyor, millet düşmanı ilan ediyorsunuz. Ya örs oluyorsunuz ya çekiç; esirgesin kullarını Yaradan sizden. Güçlüyken zorbasınız, zayıfken ezik. Yan yana yaşamayı (aslında galiba yaşamayı) bilmiyor ve sanırım bundan korkuyorsunuz.

İstikrar diyorsunuz… Biz sizi dövelim diyorsunuz, siz diz kırıp oturun. Barış için bir ütopyanız yok; barışın kendisi sizin için ütopya. Hayalleriniz dikenli telden geçilmiyor. Tank, postal, cop ve biber gazı. Beşinci element hep sizsiniz; yekpare, kenetlenmiş, tek renk-tek koku; aslında hep hayal ettiğiniz gibisiniz. Varlığımız varlığınıza armağan olsun; biz zaten özne değiliz; çoğu zaman dekor, ara ara figüran.

Millet diyorsunuz… Eskiden tükürür gibi telaffuz ederdiniz, şimdi ilahi gibi söylüyorsunuz. Ha, millet dediğiniz de Beşiktaş forması; yarısı hak yarısı batıl, yarısı yerli ve milli, yarısı bildiğin ecnebi, yarısı ak yarısı da hâşâ huzurdan muhalif. Geçmişi düşmanlık üzerinden okuyor, geleceği düşmanca hayal ediyorsunuz. Tarih, fantezilerinizin kuluçka makinesi.

Vesayet diyorsunuz ya ikide bir; vesayet.. Nedir vesayet deyivereyim mi? Hakk’ın özgürce yarattığını kölece yaşatmaktır. Düşüncesine kement vurmak, dilini, hayalini boğmak, ruhuna nefes aldırmamaktır. Okulda, camide, sokakta kafeslemek, hayatı ilk elden yaşamasına engel olmaktır. Bin yıllık klişe ama; Yaradan’la kul arasına girmek, kulu Yaradan adına zorlamaktır. Oysa bilseydiniz, ne O’nun sizin sopanıza ihtiyacı vardı, ne de bizim; bir züccaciye dükkânıydı bizimkisi. Ve sonra siz geldiniz…

[Celal Sakallıoğlu] 2.5.2017 [TR724]

Müttefiklerimizle ‘frenemy’ dönemi de sona eriyor [Akif Umut Avaz]

Siz hiç sahada birbirlerine karşı savaştığı halde “dost ve müttefik”miş gibi görünmeye çalışan iki ülke gördünüz mü? Sürekli birbirlerinin ayaklarına çelme takan, birbirlerinin müttefiklerini vuran, birbirlerinin hasımlarını en ağır silahlarla donatan, birinin hedeflediğini ötekinin sürekli engellemeye çalıştığı bir dostluk, bir müttefiklik ilişkisi olabilir mi?

Ulusal çıkarları ve ülkenin milli güvenliğini ilgilendiren en kritik konuları bile şahsi siyasi hesaplarının aracına dönüştüren Erdoğan, aynı saiklerle içeride tüm devlet mekanizmalarının kimyasını alt üst ederken, dışarıda ise çok tehlikeli bir oyun oynuyor. Türkiye’nin acı bedeller ödemek pahasına edindiği en az 150 yıllık tecrübeye dayalı müesses ilişkiler sistemini berhava ediyor. Kasten ve bilerek, bu birikimin şekillendirdiği uzun erimli stratejik tercihlerin ve genel kabul görmüş uluslararası yönelimlerin zıddına bir yolda yürüyor.

TÜM ULUSLARARASI MÜESSES İLİŞKİLERİ TEAMMÜDEN DİNAMİTLİYOR

Erdoğan, türlü badirelerden ve karşılıklı güven testlerinden geçerek küresel düzenin tamamlayıcı bir parçası haline gelmiş Türkiye’nin uluslararası müesses ilişkilerini teammüden dinamitliyor. Bilinçli bir demokratik tercihe ve rasyonel bir stratejik vizyona dayalı bu ilişkilerin, çerçevesi içerisine oturduğu demokratik ilke, norm ve değerleri yok ediyor. Demokrasi, hukuk devleti, hak ve özgürlükler gibi Türkiye’yi medeni dünyaya bağlayan değer eksenli tüm köprüleri uçuran Erdoğan, yine de sırtında basınç yapan suç portföyü ile aradığı huzura bir türlü erişemiyor. Bu yükle kendisi için büyük bir tehlike gördüğü Türkiye’nin Batılı demokrasilerle arasındaki tüm kurumsal ve hukuksal köprüleri uçurma ihtiyacı duyuyor.

Belli ki mecburiyetten, çok büyük ve çok tehlikeli oynuyor. Bir zamanların Saddam Hüseyin’i gibi hiçbir maddi dayanağı olmayan kof kabadayılığa, şantaja, tehdide, çirkefleşmeye, çamurlaşmaya dayalı kirli pazarlıklara, daha baştan sonu çıkmaz gözüken maceralara büyük bir stratejiymiş gibi dört elle sarılıyor. Sistematik bir şekilde Türkiye’nin Avrupa ve ABD ile 70 yıllık müesses dostluğunun temellerini sarsarken, ülkenin karşılıklı çıkara dayalı seviyeli bir ilişki içerisinde olduğu Rusya ile münasebetleri de ifrat-tefrit gel-gitleriyle güvenilmezlik batağına sürüklüyor.  

EFTEN PÜFTEN ZAFERLERİ TÜRKİYE’Yİ DRAMATİK BİR SONA HAZIRLIYOR

Tüm ahmakların ortak karakteri olan “âlemin tek akıllısı sadece kendisi”ymiş gibi pervasızca hareket ediyor. Hiçbir stratejik mantığa dayanmayan gel-gitli bir macerayla ülkeyi uçuruma götürüyor. Zafer ve fetih olarak gördüğü Kuveyt işgali nasıl ki Saddam Hüseyin rejimi için dramatik bir sonun başlangıcı olduysa Erdoğan’ın, büyük mü büyük gösterdiği eften püften zaferleri de Türkiye’yi dramatik bir sona hazırlıyor.  

Sadece son iki haftada yaşananlar bile Türkiye ile demokratik medeni dünya arasında uçurumun nasıl açıldığını gözler önüne seriyor. Türkiye bir taraftan onur kırıcı bir şekilde AKPM kararıyla kurucusu olduğu Avrupa Konseyi’nin yeniden tarassudu altına alınırken, AB ile kurumsal, 28 AB ülkesiyle ise ikili ilişkilerinde tarihinin belki de en sıkıntılı dönemini yaşıyor. Türkiye’nin AB’yle fiilen dondurulmuş üyelik müzakerelerinin resmen iptal edilmesi gerektiğini söylemeyen neredeyse Avrupa lideri kalmadı. Başta Suriyeli mülteciler sorunu olmak üzere bazı pratik mevzulardan dolayı bu görüşün hayata geçirilmesinde tereddütler yaşanması, tam teşekküllü bir diktaya sapan Türkiye ile müzakerelerin dondurulmasında Avrupa’da herkesin hemfikir olduğu gerçeğini değiştirmiyor.  

TÜRKİYE, MÜTTEFİKLERİNE DÜŞMAN NAZARIYLA BAKIYOR

Türkiye’nin Batı’ya olan sosyo-politik aidiyetini temsil eden Avrupa Konseyi ve AB ile ilişkilerindeki vahim durum ortadayken askeri aidiyetinin kurumsal altyapısını oluşturan NATO üyeliği bile sıklıkla tartışma konusu ediliyor. NATO’nun üzerine oturtulduğu evrensel demokratik ilke ve değerlerden ihlal etmedik hiçbirini bırakmayan Erdoğan rejimi, Türkiye hala ittifak içerisinde iken bile müttefiklerine bir düşman gibi bakıyor ve öyle davranıyor. Erdoğan’ın dilinden düşürmediği Batı karşıtı düşmanca söylemlerden ve Ortadoğu’daki radikal terör örgütleriyle geliştirdiği alengirli ilişkilerden NATO da fazlasıyla nasibini alıyor.

Yıllar içerisinde defalarca test edilen ve karşılıklı güvene dayanan Türkiye’nin ABD ile olan siyasi ve askeri ilişkilerini de Erdoğan rejimi büyük risk altına sokmuş durumda. Ne yaptığını bilmeyen ihtiraslı bir oyuncu görüntüsü veren Erdoğan sultasındaki Türkiye’nin kısa aralıklarla sert tornistanlar yaptığı sorunlu alanlardan birini de ABD ile olan ilişkileri oluşturuyor. 2014 Ekim’inde “Kobani düştü düşüyor” deyip meydanlarda sevinç çığlıkları atarak Kobani’yi tehdit eden IŞİD ile duygudaşlığını saklama ihtiyacı bile duymayan Erdoğan’ın dönemin ABD Başkanı Obama’dan gelen bir telefonla Kobani duruşunun nasıl 180 derece tersine döndüğünü dün gibi hatırlıyoruz.

GİDERKEN AYRI TELDEN, GELİRKEN AYRI TELDEN

O tarihlerde bir Afganistan gezisine gidiş yolu üzerinde yaptığı ve Türkiye’nin neden Kobani’ye yardım gönderilmesine engel olması gerektiğine dair açıklamaları ertesi gün bütün havuz medyası ile birlikte Erdoğan’ın hık deyicisi İbrahim Kalın imzasıyla Wall Street Journal gazetesinde de yer almıştı. Sorun şu ki, o arada Erdoğan Obama ile görüşmüş, fikrini tamamen değiştirmiş ve giderken söylediklerinin tam tersi bir politikaya çoktan yönelmişti.

Giderken söyledikleri o günün havuz gazetelerinde hala manşet ve WSJ’de yazıyken, aynı Erdoğan şimdi Kobani’yi IŞİD’e karşı savunan PYD/YPG’ye Peşmerge yardımı ulaştırılmasını kendisinin teklif ettiğini söylüyordu. Kendi ifadelerinden oluşan havuz medyası manşetlerinin daha mürekkebi kurumadan, hem de 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı günü yüzlerce Peşmerge’den oluşan motorize bir güç, Kürdistan ve PKK bayrakları eşliğindeki coşkulu bir şovla, Türkiye toprakları üzerinden Suriye’ye geçmişti. Erdoğan belki gel-gitli hey heyli bir gününü daha kurtarmıştı ama Türkiye’nin nasıl öngörülemez, güvenilemez bir el tarafından yönetildiğini de bir kez daha tüm dünyanın gözleri önüne sermişti.

Kürtlerin en tabii demokratik, insani hak ve özgürlüklerini pazarlık ederek meşrulaştırdığı terör örgütü PKK’ya, Suriye’de yapılanması için gerekli zamanı kazandıran Erdoğan’ın bugün PYD/YPG’den şikâyet etmesi kadar büyük bir ikiyüzlülük olamaz. Bugün ortada bir PYD/YPG (ve şimdilerde Suriye Demokratik Güçleri – SDG) varsa varlığını büyük ölçüde, bütün stratejisi kendi siyasi menfaatlerini korumak ve şahsi ihtiraslarını gerçekleştirmek olan Erdoğan’a borçludur.

ERDOĞAN’IN TÜM HAMLELERİ IŞİD’İN İŞİNE GELECEK ŞEKİLDE

Ortadoğu’nun kaygan zeminine sürüklediği Türkiye’yi de bilfiil Ortadoğulaştıran Erdoğan, bugünlerde çok farklı bir telden çalıyor. Önce Rusya’nın, akabinde ABD’nin sahaya inmesiyle IŞİD’in mevzi kaybederek gerilemesinden rahatsız olduğunu gizleme ihtiyacı bile duymayan Erdoğan, Türkiye şeklen IŞİD karşıtı koalisyonda yer almasına rağmen, Suriye’deki tüm hamlelerini IŞİD’in işine gelecek şekilde şekillendirdi. 2014 yazında IŞİD’in Musul’u ele geçirmesi sırasındaki Ankara’nın ikircikli tavrından tutun da, IŞİD’in özellikle sınır bölgelerindeki her kaybından Erdoğan yönetiminin paniğe kapıldığı hissedildi. Bugün ise Erdoğan, ahmakça politikaları yüzünden, hem Rusya’yı, hem de ABD’yi Türkiye’ye karşı PYD/YPG/SDG’yi tercih ederek destekler hale getirmeyi başardı.

Son birkaç yıldır Erdoğan ve ekürileri sıklıkla meydanlarda, ekranlarda ABD’ye çağrıda bulunup “bizi mi yoksa PYD/YPG’yi tercih ediyorsun, artık karar ver” diye seslenmişti. Gelinen noktada Batı ve ABD’nin, hatta Rusya’nın belki Türkiye’ye değil ama Erdoğan’a PYD/YPG/SGD’yi tercih ettikleri o kadar aşikar ki. Öyle ki, Rakka yolunda stratejik Tabka kasabasını ele geçirmek için IŞİD’le ölümüne savaşan PKK uzantısı Kürt güçlerini Türkiye’nin saldırılarından korumak için ABD askerleri Suriye’nin Türkiye sınırı boyunca devriye gezer hale geldi.

Sahada doğrudan karşı karşıya gelmekle birlikte Amerikan ve Türk askerleri henüz sıcak bir çatışmaya girmiş değil. Ankara’yı yönetenlerin ahmaklık düzeyi bu seviyede devam ederse korkarım ki önümüzdeki günlerde onu bile görebiliriz. Zaten bugün ABD’nin silahlandırdığı PYD/YPG, bu silahları dönüp PKK ile paylaşıyor ve onların eliyle Türk askerine karşı kurşuna dönüşüyor. Buna karşılık IŞİD’e verilen Türkiye yapımı silah ve mühimmatlar da ABD askerlerine ve ABD’nin donattığı Kürt savaşçıları hedef alıyor. Yani doğrudan olmasa da ABD ile Suriye’de dolaylı bir savaşa girilmiş durumda. ABD, (Rusya ile birlikte) Rakka’nın düşürülmesi için, şimdilerde SGD adını verdiği, PYD/YPG’ye kol kanat gererken Türkiye’nin Kürt güçlerini hedef alan her hareketini Tabka’da zorlanan, Rakka’yı elinde tutan IŞİD’e açık bir destek olarak görüyor.

İKİRCİKLİ ‘FRENEMY’ DÖNEMİNİ BİLE ARAR HALE GELEBİLİRİZ

Başta ABD olmak üzere birçok NATO üyesi ülke, Erdoğan’ın radikal İslamcı söylem ve politikalarından ve Suriye ile Irak’taki radikal İslamcı terör gruplarına verdiği açık veya örtülü desteklerden dolayı Türkiye’yi zaten uzun zamandır dost görünümlü düşman (frenemy) olarak değerlendiriyordu. Bugün gelinen noktada bu ikircikli ve oksimoron yaklaşımın bile geride kalma riskiyle karşı karşıyayız. ABD ve Türk askerinin sahada karşı karşıya gelme riski gün be gün daha da artıyor. Bu ise sadece Türkiye’nin başına büyük bir bela açmakla kalmayıp, tetikleyeceği jeo-politik tektonik depremlerle tüm dünyayı ateşe atma riski taşıyor.

Demokratik ülkelerde devlet ajansı olmaz. Varsa da yayınları tamamen özerktir. Bugünkü Türkiye gibi diktatörlük rejimlerinde ise tüm medya ile birlikte devlet ajansı da o dikatörlüğün sözücüsüdür. Bakın bakalın Erdoğan dikta rejiminin Anadolu Ajansı’ndaki şu başlıklar Türkiye ile ABD’nin dost iki müttefik olduğuna dair herhangi bir his uyandırıyor mu sizde? “ABD, PYD/PKK ortaklığıyla NATO anlaşmasını ihlal ediyor” (30.04.2017); “ABD’den ‘Suriye sınırındaki zırhlı Amerikan araçları’ açıklaması” (28.04.2017); “ABD ve PKK’dan Suriye’de ‘SDG’ oyunu” (27.04.2017); “ABD, iyi değerlendiremezse Türkiye eksenini Rusya ve Çin’e kaydırır” (27.04.2017); “ABD, Marksist grupları tehdit olarak görmüyor” (27.04.2017); “PKK, DEAŞ bahanesiyle Sincar’ı kontrol etmek istiyor” (27.04.2017); “Terör saldırılarında ABD silahları” (26.04.2017); “Çelik’ten ABD’nin ‘endişeliyiz’ açıklamasına cevap” (26.04.2017); “ABD’den Sincar ve Karaçok açıklaması” (25.04.2017).

Şüphesiz ki, Erdoğan’ın, artık nasıl becerdiyse, Barzani’yi de yanına alarak giriştiği bu tehlikeli oyunu ABD ile yürüttüğü örtülü-açık ama mutlaka kirli Reza Zarrab pazarlığından bağımsız düşünemeyiz. Reza karşılığı Mehmetçiğin canını hiçe sayacak her türlü tavize açık olduğunu açıktan ifade eden Erdoğan’ın, istediğini alamaması durumunda ortalığı nasıl cehenneme çevirebileceğine dair olabileceklerin sadece küçük bir demosunu izliyoruz şu an. Erdoğan rejiminin bir taraftan ABD ile çatışmanın eşiğinde dolaşırken, diğer taraftan Rusya ile S-400 pazarlıkları yapması çok daha enteresan günlerin gelmekte olduğunun habercisi gibi.

[Akif Umut Avaz] 2.5.2017 [TR724]

Erdoğan fotoğraflarının dili: Obama gibi çek pampa, başkan olduğumuz belli olsun! [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

Siyasette fotoğrafın bir dili vardır. Bu hafta iki fotoğraf yansıdı kamuoyuna  Tayyip Erdoğan ve ekibiyle ilgili. Bugün üçüncüsüne şahit olacağız, partili Cumhurbaşkanı pozu verecek Erdoğan… İlk fotoğraf Taliban Rejimi Gülbettin Hikmetyar’ın dizinin dibinde çekilmiş Erdoğan fotoğrafıydı. Diğeri uçaktaki ‘yeni başkanlık’ fotoğrafı.

İlkinden başlayalım. Erdoğan’ın Hikmetyar fotoğrafı yıllarca daha çok sol ve ulusalcı çevrelerce eleştirildi. Bakanlar Kurulu kararı ile Hikmetyar’a dair mal varlığını dondurma kararı kaldırıldı. Saha temizliği yapıldı. BM’nin terör listesinde yer alan Hizb-i İslami Partisi lideri Gülbeddin Hikmetyar’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatının ardından uçak ambulans ile Türkiye’ye getirildiği ve bu durumdan ABD’nin de bilgisi olduğu iddia edildi üstelik.

İkinci fotoğraf Hindistan yolunda ortaya çıktı. Resmi ziyaret yolunda aralarında Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın ve MHP’li bir ismin de yer aldığı ‘beyaz gömlekliler’ ile çekilmiş kareler yansıdı basına dün. Yapmacık ve bir o kadar kurgu. ABD başkanlık fotoğrafçılarının karelerinden fırlayan bir ‘Bizi de Obama gibi çek pampa!’ prodüksiyonu.

Basın arşivlerini takip edenler hatırlayacaktır; Başkan Barack Obama’nın rahat tavırlarıyla bir masa etrafında Oval Ofis’te ya da güvenlik danışmanları toplantısında, başkanlık ekibiyle birlikte verdiği pozlar hafızalardadır. Uçakta medyanın sadık bendeleriyle pozları meşhur olan Erdoğan, buna şimdi Genelkurmay başkanlı, MİT Müsteşarlı, bakanlı olanları ekledi.

Tabi fotoğraf servis edenler artık Obama dönemi karelerinin tarih olduğunu da görmeli. Çünkü Beyaz Saray’da artık yeni trend Başkan Donald Trump’un etrafında dizili ekibinin önünü iliklemiş şekilde tam kıta bekleme fotoğrafları.

YENİ BAŞKANLIK KABİNESİ

Mekke Medine’de ‘Reis’in ardında namaz pozu veren Hulusi Akar, sivil giyinmeyi seviyor. Erdoğan ile fotoğraf çektirmeyi de. Bu kez de beyaz gömleği ile heyete katılmış. 23 Nisan çocuğu gibi mutlu olsa gerek. En başta o oturuyor çünkü. Karşısında  Erdoğan’ın partiye giriş hazırlık seremonilerine ilişkin süreçleri yönettiği için geziye gelemeyen Başbakan Binali Yıldırım yok. (Vekaleten Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan gönderilmiş) Mevlüt Çavuşoğlu var.  Çaprazında Damat Berat Albayrak. Sağ yanında Nabi Avcı, onun yanında nam-ı diğer ‘Sır Küpü’ MİT Müsteşarı Hakan Fidan. Sözcü İbrahim Kalın ve tabii daha önemlisi MHP’den Saffet Sancaklı.

ARTIK REİS HERKESİN İŞİNE KARIŞACAK

Artık bakanlar kurulu, TBMM yok. Yani var ama yok. Var gibi olacak ama olmayacak. Mecliste soru önergesi, hesap sorma, Sayıştay raporları, kamu bütçesi denetleme, kanun çıkarken tartışma veya bunları değiştirme imkanı artık yok. Bu fotoğrafa girenler ve baş köşede oturan kişinin kararlarıyla yönetilecek her iş. Reisi tatmin eden, işini halletmiş olacak.

Bir de Reis herkesin işine karışacak. Geçen gün, ABD askerlerinin Suriye sınırında konuşlanmasına, Rusya-ABD askerlerinin omuz omuza PYD güçleriyle poz vermesine aldırmadan ne dedi? ‘Bir gece ansızın gelebiliriz!’ Ne Akar’a, ne Fidan’a sordu. Şimdi onlar bunun nasıl temizleyeceğiz diye düşünüyordur kesin.

Fotoğrafların dili böyle. Ya icraatlar?

Saray’ın Doğan Medya Temsilcisi Abdülkadir Selvi, Erdoğan’ın yeni dönemini iki üç başlıkta yaşanacak değişimleri kaleme almış dün. İcraatların ipucunu vermiş. Buna göre, yakın dönem yol haritasında şunlar var. Önce AKP vitrini yenilenecek. Kabineden alınacak bakanlar partiye, parti yöneticileri kabineye. 2019’daki tam bakanlık uygulamalarına kadar, Hindistan yolundaki fotoğrafta olduğu gibi Erdoğan’ın uçak-saray ekibine girecek yeni isimler belirlenecek yani. Selvi’nin fısıldadığı ikinci önemli başlık, parti teşkilatı ve belediyelerdeki değişim meselesi. Yerel yönetimler yeniden yapılanacakmış.

YEREL SEÇİMLER İPTAL, KAYYIMLAR VE PARTİ VALİLERİ YOLDA!

Nasıl olacak peki? Selvi, ‘2. Erdoğan Dönemi’ ismini taktığı gelişmeler için, “AK Parti’de önemli ölçüde bir ‘yenileşme ve değişim’ sürecinin başlaması bekleniyor. Referandum sonuçları ‘alarm zilleri’nin çalmasına neden oldu. Teşkilatlarda ve yerel yönetimlerde yeniden yapılanmaya gidilecek. ‘Yorulan, enerjisini kaybeden, sahada çalışmayan’ teşkilatlar ile referandumda partiyi aşağıya çeken, hizmet üretmeyen, yıpranmış yerel yönetimler değiştirilecek.” yazmış. Yani!? Yani, seçim, yerel seçim, teşkilat yoklaması, parti içi demokrasi filan yok. Reis değiştirecek, başkanlar, il yöneticileri değişecek. Sefer Can beyin yazdığı haliyle AKP belediyelerine kayyımlar yolda. Kanaatimce bununla da yetinilmeyecek. Parti valileri de hayli sükse yapacak artacak. Ne de olsa 80 küsur HDP’li belediyeyi valiler ve kaymakamlar eliyle yönetiyor Erdoğan. 81 il, 923 ilçe Erdoğan’a bağlanacak. Muhtarlar zaten malum. Onlar Saray’a aşina zaten.

Sonra AKP 2019 seçimlerine hazırlanacak. Pardon, Erdoğan yeniden başkan olacak. Selvi, bir de kulis notu yazmış, Referandum sürecinde Erdoğan’a bir yabancı “Şu anda ne yaptıramıyorsun ki, AK Parti’ye genel başkan olmak istiyorsun?” diye sormuş. O da, “Dışarıdan müdahale ile bir yere kadar oluyor. Ahmet Hoca’yla yapamadık işte. Binali Bey’le sorun yaşanmıyorsa, belediyeden bu yana benim yanımda olduğu için” karşılığını vermiş. Her işe burnumu soktum dememin başka bir yolu. Devrik sabıkın itirafı.

DIŞARIDAN BİR YERE KADAR OLUYOR DEVRİ

Bu da fotoğrafların dile kadar önemli ve net bir mesaj. 7 Haziran seçimlerinden memnun olmadım, artan olaylara, teröre rağmen seçimde ısrar ettim. Ahmet Davutoğlu’nu da diğer tasfiyeleri de ben yaptım. Hakim savcılar, zulümler, davalar, hukuksuzluklar, 15 Temmuz, öncesi sonrası yaşananlar benim icraatım itirafı. Dışarıdan bir yere kadar oluyor. Yeni rejimin kodlarından biri bu.

FİİLİ DURUMLARIN KANUNLAŞTIRILMASI

Bir başka yeni dönem kodu fiili durumların kanunlaştırılması. Malum kendini siyaset sahnesinden silen hamleleri yapan Devlet Bahçeli’nin sözüydü bu. Bir başka meşhur söz, kabineden erken tasfiye olan Efkan Ala’nın BTK başkanı ve İstanbul Emniyet Müdürü ile yaptığı telefon konuşmalarındaki tavrıydı, “Biz kanun çıkaran yeriz, sen yap kanunun sonradan çıkar (uydururuz)” diyordu dönemin müsteşarı. Bir de emniyet müdürüne muhalif ve gazeteciler için, “Kır kapıyı al” talimatı veriyordu.

KORKUT, SİNDİR; MUHALİFLERİ HAPSET

Yeni dönem için hangi başka icraatlar var peki? Meral Akşener ve AKP içindeki siyasilere operasyon yapılacağı, hatta kimilerinde şu meşhur Bylock bulunduğu vs iddiaları yazılıp çiziliyor sağdan soldan. Ciddiye almak lazım. Pelikan dosyası açılmadan önce Davutoğlu, bu ekibi ciddiye almamıştı. Bir ay gibi kısa sürede siyaset sahnesinden silindi gitti. Bu sızma haberler, Saray’dan servis edilen fotoğraflar siyasetin gidişatını da belirleyecek. O yüzden gazeteciler, yorumcular hatta muhalefet cumhurbaşkanlığı sitesine yandaş gazetelere kulak kesilse faydası olur.

YENİ BİR DUYURUYA KADAR SEÇİMLER İPTAL

Açık değil mi? Erdoğan, seçim olmadan yerel yönetimler değiştirilecek diyor. Eee, bakanları zaten kendisi atıyor. Anayasa Mahkemesi, HSYK, Yargıtay tamam. Genelkurmay başkanı artık beyaz gömlekli. Sır Küpü’nün genel seçimlerden önce istifa edip siyasete girmesine gerek yok. Başkanlık kabinesinde var artık. Seçme, seçilme şartı yok. Son seçimler, açık oy, gizli tasnif yöntemiyle yapıldığı için, çobanın oyu da Tuğçe Kazaz’ın oyu da eşitlendi. Kazanmak isteyen değil, zaten hep kazanan bir başkan olacak! Dosta güven, alternatif siyasete gözdağı verilecek. Bu kadar mı?

DERİN FAKİRLİK DEVRİ, İSTATİSTİKLE AYAKTA KALAN EKONOMİ

Değil tabi ki? Halk fakirleşecek. Ama göstergeler onları hep kendilerini zengin hissettirecek ‘istatistiki sıcaklıklarda’ tutulacak. Ekonomi batsa, tepe taklak olsa da kimse duymayacak. Yabancı sermaye yatırımcıları ile büyükelçiler ile sık sık yemekler tertip edilmek istenecek.

İRAN’IN BESİÇLERİ VARSA BİZİM DE BEKÇİLERİMİZ OLUR

Kefenliler kadroya alınacak. AK kadrolu avukatlardan hakim savcılar atanacak. 7 bin bekçi alınıyor malum. Bu bekçiler, İran rejiminin ‘Besiçleri’ gibi olacak. Öyle 1 Mayıs kutlamaya kalkmak, maazallah ‘Reis’e veya billboard’lardaki fotoğraflara yan bakmaya kalkmak yoook! Sandık güvenlik, demokrasi, özgürlük demeye gelmez artık. Cop ve silahları da ellerine aldılar mı tamam. Koruma ekibi zaten son KHK ile baştan aşağı değiştirildi malum. Yakında Kaddafi’nin ekibinde olduğu gibi güneş gözlüklü yeni AK Polislerden seçilmiş bayan komandolar görebiliriz.

SAKALLAR FORA

Korumalarda, yakın ekipte sakalların bir miktar uzaması söz konusu. Kabinenin Damat (Berat), Sözcü (İbrahim), Müsteşar (Fidan) kısmı, Jöleli ekonomi bakanı zaten sakalları ile ortalıkta gezinip duruyor. Sakallı Genelkurmay fikri, Hulusi Akar’a ya da haleflerine pek de fena bir fikir gibi gelmeyebilir. Keselim tıraşı. Artık korku hakim olacak. Tek adam karar verecek, sevmeyenler, onu tasvip etmeyenler düşünecek. 1 Mayıs meydanlarının aslan kesilen sendikacılarının uzlaşma vs laflarına bakınca buna uyum sağlamaya hazır bir halk kitlesi temsilci grubunun varlığı ortada.

KORKU İMPARATORLUĞUNA MERHABA

Korku imparatorluklarında, bu tip boyun eğmelere sıkça rastlanır. Korkunç olanı boyun eğmeyenlere yönelik yok etme politikalarıdır. Allah korusun 1990’lardan beter kayıplar, faili meçhul devri açılmak istenebilir. Bir buçuk aydır başkentin göbeğinde kaçırılan öğretmen ve memurların bulunmak istememesi, yeni gözaltına alınan binlerce kişinin ‘sen mahrem imamsın’ deyip işkenceye alınmasının başka bir manası yok.

Asıl korku ise şu sandıktan çıkan yüzde 49’luk hayırcılar meselesi olacak. İki sene boyunca yatıp kalkıp bu kitlenin ikna edilmesi için ortaya dökülecek icraatları izleyip, yeni fotoğrafları izleyeceğiz. Temennim ve duam, çok kan akmaması. Baksanıza, Erdoğan’ın ‘Verin 400’ü kurtulun’ dediği günden bu yana Güneydoğu’da ve Doğu’da taş taş üstünde kalmadı. 15 Temmuz’dan sonra hukuk devleti, demokrasi askıya alındı. Yüz binler hapsedildi. Binlerce asker, polis şehit edildi. Ne içindi bunlar? ‘Tek vatan, tek millet, tek devlet için!’ mi? Hayır! Tek adam içindi.

Evet siyasette fotoğrafların bir dili vardır. Ancak siyasette başarı fotoğraflardan, icraatlardan ibaret değildir. Ülkenizin padişahı ve kralı olabilirsiniz. Ancak vatandaşınızın gerçek mutluluğu, ne kadar demokratik bir ülkede, hangi özgürlüklerle yaşadıkları önemlidir. Siyasiler de siyaset de ebed müddet değildir. Devran değişecek. Bekleyeceğiz.

[Erman Yalaz] 2.5.2017 [TR724]

Peki Cemaate düşmanlık besleyenler kimler? (2) [Veysel Ayhan]

Hizmet Hareketi’ne düşman geniş bir cephe var. Bir kısmı gerçekten düşman. Diğer kısım tutuklanmamak için, mallarına işyerlerine ve fabrikalarına çökülmemesi için saldırıp böylece kendilerini emniyete alanlar. Konumuz gerçek düşmanlar.

ERDOĞAN

2012 Türkçe Olimpiyatları kapanış töreninde “Kendilerini Türkçeye adamış, Türkiye’nin barış mücadelesine adamış sevgili öğretmenlerimizi tekrar tekrar tebrik ediyorum.” diyerek şimdi kapatmak için kendini parçaladığı Türk okullarına ve Fethullah Gülen’e 25 dakika iltifat üstüne iltifat yağdırmıştı. Yolsuzluklar ne zaman ki kendisine uzandı Hizmet’e savaş açtı. 17 ve 25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları oldu. 4 Bakan istifa etti. Skandallar ortaya döküldü: Rüşvet, komisyon, ihaleye fesat karıştırma, anayasayı çiğneme, yasaları dolanma, dün başka bugün başka konuşma ve daha neler neler…

Şuursuzca peşine takılan kitle hariç, aklı eren herkes bunları gördü. Büyükelçiler Toplantısı’nda “Cemaat canımı sıkmasın, 1 savcı, 2-3 polis ile Cemaat’i terör örgütü ilan ettiririm.” sözünü uygulamaya koydu. Milyonları aşkın masum insana zulüm kapısı açtı. Türkiye’yi çağdışı faşist bir diktatörlüğe çevirdi.

Şimdi bir insan veya grup Erdoğan’ın düşmanlığını kazanmadıysa kendinde kusur aramalı. Hizmet hareketi dinmeyen bu gayz, kin ve intikamdan gurur duymalı. Demek ki doğru yerde durmuşlar.

HAVUZ OKURLARI VE TROLLEŞEN KİTLELER

Havuz medyasının 4 yıldır attığı yalanları hiç düşünmeden, ölçüp tartmadan doğru kabul eden bir kitle var. Havuz’a inanıp tanıyıp bildiği komşusunu ihbar edenler.  İftiralara inanıp kızına oğluna düşman olanlar…

Yıllarca çocuğunu emanet ettiği ve daima onlardan evladı için sevgi, şefkat ve yardım gördüğü öğretmenlere “terörist” gözüyle bakanlar…

Karşılaştığı hiçbiri cemaat mensubunda  bir “teröristlik” görmediği halde, birileri dedi diye öyle diyenler…

Ve Erdoğan’ın neredeyse hemen her kanalda, her saat karşınıza çıkan sesine sözüne inanıp bir süre sonra “Erdoğanlaşarak” kin ve nefret soluyan; öfke ve  intikam kusan bir kitle!

Akıl ve mantığını ipotek etmiş bu kitlelerin düşmanlığı bir şey kaybettirmez sadece “yazık” dedirtir ve üzer.

DEVLET BAHÇELİ

Partisini daima güç odaklarına yem etmiş, dün küfrettiğini bugün alkışlamış, partisini resmen “satmış” acınası bir siyasetçi.

Dün “başkanlık sistemi ihanettir” “başkanlık Türkiye’yi bölünmeye götürecektir.” “MHP başkanlık sistemine tümden karşıdır.” demiş ama bir anda “başkanlık gelsin” diye “evet” mitingi yapmış bir insan. Böyle yüzlerce tuhaflık ve çelişki…

Dün Erdoğan için: “Beştepe hanedanı aile boyu rüşvet ve yolsuzluk çamuruna batmıştır.” “Erdoğan, artık tedaviye cevap vermeyecek klinik bir vakadır.” demişti. Bugün ise AKP’ye koltuk değneği olmuş, MHP’yi, Erdoğan’a peşkeş çekmiştir. Dolayısıyla Devlet Bahçeli’nin düşmanlığı onur duyulacak bir düşmanlıktır.

DOĞAN GRUBU

Tarihin her döneminde gücün ve statükonun yanında oldu. Yayınlarıyla başta muhafazakar kesim olmak üzere hemen her kesime savaş açtı. Manşetleriyle Ahmet Kaya benzeri onlarca linçe sebep olmuş, Hrant Dink’in cinayetiyle sonuçlanan süreci başlatmış bir grup. 28 Şubatta askerin yanında darbe peşinde koştular. Akaryakıt kaçakçılığı gibi yasal olmayan pek çok işten dolayı daima iktidara gebe kaldılar. Güç Erdoğan’a dönünce bu defa ona “rükû” ettiler.

15 Temmuz bahanesiyle kadın erkek binlerce insana yapılan işkenceleri, 45 bin insanın tutuklanmasına, KHK ile yüz binlerce memurun meslekten atılmasına ses etmediler. Kuyuya düşen kediyi, dağda kitap okuyan çobanı manşet yaptılar ama anne ve babasından zorla ayrılan yüzlerce bebek ve çocuk haber bile olmadı.

Ergenekon’da intihar eden Ali Tatar’ı on defa manşet yapmışlardı. Yaptıkları doğruydu. Ama intihar süsü verilip hapishanelerde resmen katledilen 50 insanı ve kaçırılanları bırakın manşet yapmak haber bile yapmadılar. Üstelik Erdoğan’ın zulüm ve gaddarlığından ülkeyi terk edenleri ihbar etmek için manşetler attılar.

En büyük hassasiyetleri “Laiklik ve Atatürkçülük” idi. Kimseye kaptırmıyorlardı. Laiklik ve Atatürkçülük paspasa çevrildiğinde, devletin askeri ve polisi AKP’li kadrolara açıktan teslim edildiğinde, daha dün 10 bin AKP trolü polis yapıldığında, binlerce AKP teşkilat üyesi hakim olarak atandığında gık’ları çıkmadı. Yani Atatürk ve laiklik sevdaları da sadece bir şov.

Şimdi Saray’a yaranma yarışı yapan bu grubun sahipleri ve yazarları -bir kaçı hariç- hizmete düşmanlık yapıyorsa, Erdoğan’dan dayak yememek için sürekli Hizmet’e saldırıyorsa lanetlenir ama bununla ancak iftihar edilir.

HABERTÜRK VE MİLLİYET

Sahiplerinin ticari işleri, madenleri ve fabrikaları sebebiyle “başımıza bir iş gelmesin” korkusuyla AKP yandaşlığında zirve yapan gazeteler. 100 yıllık Milliyet gazetecilik mirası ve Habertürk’ün başlangıçtaki haberciliği bitti. Yazarları istisna Sözcü’nün de yayınları bunlardan farklı değil. Saray güdümlü kontrollü muhalefetini sürdürüyor.

Hürriyeti de işin içine katacak olursak tüm bu gazeteler isteseler Türkiye’nin diktatörlüğe dönüşüne engel olabilirdi. Zaman ve Bugün’e saldırıldığında baraj kurabilselerdi şu an özgürce yayın yapıyor olurlardı. Ama menfaatlerini ve ticari imtiyazlarını riske atmamak için havuz medyasının peşine takıldılar ve her gün Hizmet’e saldırarak kendilerini kurtarma derdinde oldular.

Şimdi bu çaresiz, dik durmaktan aciz, Saray’a secde edip bataklıkta debelenen, gözyaşlarıyla “aman dileyen” zavallıların düşmanlığına üzülmeye değer mi?

NEO HARİCİLER: AKİT

Bir kaçı istisna, yazarları ve tüm yöneticileriyle tek misyonu kin, nefret ve intikam olan gazete. Kendilerini müslüman yayıncı diye lanse ediyorlar. Oysa 25 yıldır seküler tabana dini sevimli gösterecek tek bir haber yayınlamamışlardır. Seküler kesimden tek bir insanın hakkını aramamış, birinin bile sempatisini islam adına kazanmamışlardır. AKP yandaşı değilse hiçbir müslümanın yaşadığı zulüm de onları ilgilendirmez. Son örnek Furkan Vakfı’nın Kutlu Doğum programı için toplananlara polisin gaz ve coplarla saldırması. Akit, polisin bu rezilliğini 1. Sayfasına bile almadı.

Tek misyonları Alevi, Sünni, Hristiyan, Yahudi ve Ateist’lerin barış ve huzur içinde yaşayacakları bir iklime karşı savaş vermektir. İmkan bulsalar nüfusun yarısını tereddüt etmeden keserler. Onlara tarihteki Haricilerin yaşayan temsilcileri diyebiliriz. Yani Neo-Hariciler… Şöyle bir fark var ki Hariciler asla yalan söylemez. Bunların çoğu manşet ve haberi tartışmasız yalan.

IŞİD’liler Türkiye’de gazete çıkarsa Akit’i çıkarır. Bunlar gazete çıkarmasalardı muhtemelen IŞİD saflarında haydutluk yapıyor olurdu.

İşte bu Akitçilerin tamamı Hizmet’e düşman. Bu düşmanlıkla ne kadar sevinilse yeridir.

İHLAS-TÜRKİYE GRUBU

Her dönem güce el bağlayıp biat etmiş bir grup. Vefat etmiş patronları dönemin başbakanına Kur’an’a el basarak “Sizin aleyhinizde asla haber yapmayacağız” demişti. Banka hortumlama işinin öncülerinden. 75 Bin mudinin 450 milyon dolarını hortumlayıp 16 yıldır ödemediler. Ve ödememek için Erdoğan’a “secde” halindeler.

40 yıllık yayın hayatında tek bir muhalif manşet atmamış ama iktidara yaranmak için her gün ağız dolusu höykürüp Hizmet’e saldıran acınası bir grup.

Şimdi bu grup Hizmet’e düşman ise ne mutlu!

SABAH, STAR, YENİ ŞAFAK, GÜNEŞ, TAKVİM, MİLAT…

Bunlar havuz gazeteleri. Sabah ve Takvim organik olarak zaten Erdoğan’ın. Patronları devlet ihalelerinden beslenir. 1 kuruş vergi vermez. Bunların 1 milyar TL’ye yakın vergi borcu önceki yıl sıfırlandı. Bu parazit ve asalakların, “milletin a… sına” küfreden Mehmet Cengiz ve emsalinin düşmanlığı bir şey kaybettirmez sadece şeref verir.

Devlet kurumlarının milyarlarca lirası, reklam adı altında satış rakamları komik düzeyde olan bu gazetelere ve televizyonlara gidiyor.

İki misyonları var: Ya hep beraber Erdoğan’ı manşet yaparlar veya topluca Hizmet’e iftira atarlar.

Her gün böyledir. Yazarlarının tek işi aldıkları astronomik maaşların hakkını vermek için Erdoğan’ın her yaptığı gayri meşruluğa kılıf bulmak.

Bu sözde gazetelerin ve kimliksiz yazarlarının düşmanlığıyla ancak gurur duyulur.

Aslında Hizmet hareketine düşman olan yukarıdaki şahıs ve kitlelerin çıkardığı kin ve intikam gürültüsünün büyüklüğü, çokluklarından değil devlet gücüyle medyayı işgallerinden geliyor. Hizmete düşman bu cephenin yekpareliği yok. Erdoğan, sendelediği an tüm bu gazeteler, yazarları ve sahipleri anında onun en amansız düşmanı olacaktır.


[Veysel Ayhan] 2.5.2017 [TR724]

İşte AKP’nin 2023 rüya kabinesi! [Kadir Bayer]

16 Nisan referandum sonuçları kesinleşti, halkımızın büyük bir basiret göstererek, evet oylarıyla belirlediği yeni yönetim sisteminin detayları ortaya çıkmaya başladı.

Başkanlık sistemi diye başladık, sonra Türk Tipi Başkanlık Sistemi dedik. CumhurBaşkanlığı sistemi daha kulağa hoş geliyor filan denildi. Ama sanırım her şey yerli yerine oturunca Reislik Sistemi demek en doğrusu gibi geliyor.

Yasama, yürütme ve yargı erklerini bünyesinde toplamış güçlü Başkan’ımız şu sıralar yardımcılarını seçmekle meşgul. Elbette Reis’in yardımcıya ihtiyacı yok, o her zaman en doğru kararları verir, en doğru tercihleri yapar. Ama mütevazı adam. İster ki Saray’ında çok sayıda danışman olsun, kendisi ve ülkesi için gece gündüz fikirler üretsin, ola ki bir gün Saray’da karşılaşıp bir şey danıştığında, milletine hizmet yolunda almış olduğu kararların ne kadar isabetli olduğunu test edebilsin.

ÖNCE REİS YARDIMCILARI

Bütün çağdaş demokrasilerde olduğu gibi Yeni Türkiye’nin 1. Reis yardımcısının Emine Erdoğan olması bekleniyor. Bu makam için sürpriz başka bir aday çıkma ihtimali yok.

2.Reis yardımcısı olarak Emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın atanmasına kesin gözüyle bakılıyor. Doğan ve arkadaşlarının Allah’ın lütfu 15 Temmuz kalkışması öncesi veya sonrasında gösterdiği gayretler yönetime ortaklıkla ödüllendirilmiş olacak. Yalnız bir sorun var. Çetin Paşa yaşlanmış, twitter mücahitliğinde zayıf kalabilir. Yerine, internet andıcı tecrübesi olan İlker Başbuğ Paşa’nın da adı geçiyor diyorlar.

PÜSKEVİT SORUNUNA KÖKTEN ÇÖZÜM

Devlet bey ne olacak, dediğinizi duyar gibi oluyorum. Onu yakın zamanda Ülker’in başında kayyım olarak atandığını göreceğiz. Böylece halkımızın püskevit sorunu kökten çözülmüş olacak.

En önemli makamlardan biri Reis sözcülüğü: Yeni sistemin fikir babası sayılan Burhan Kuzu hocamız Reislik makamının sözcüsü olacak. Artık Saray’a dair kurumsal açıklamaları onun ağzından duyacağız.

GELELİM KABİNEYE…

Reislik sistemi yürürlüğe girdiğinde her ne kadar Başbakanlık makamının pek bir anlamı kalmasa da bir sürü bakanı sevk ve idare edecek, yoklama alacak, konuşanları tahtaya yazacak birine ihtiyaç var. Yoksa her gün biri bir yerlerde pot kıracak, kim uğraşacak sonra.

Halkımızın tensipleriyle kabul edilen yeni sistemde Reis’in partisiyle bağını kesmesi gerekmediği gibi bundan böyle bakanların da eski işleriyle ilişkisini kesmesi gerekmiyor. Örneğin, bir şirketin CEO’su bakan olabilir, aynı zamanda CEO’luk görevini de sürdürebilir.

BAŞBAKAN, ENERJİ BAKANI VE POWERTRANS CEO’SU

Bu cümleden olarak, Reis’imizin enerjik damadı Berat Albayrak, Başbakanlık koltuğuna oturacak. Ek olarak başkasına asla emanet edilemeyecek kadar kritik koltuk, Enerji Bakanlığına da devam edecek. Bu arada IŞID petrollerinin ticaretini yapan Powertrans şirketinin CEO’luğunu da bundan böyle resmi olarak sürdürecek.

Mevcut Başbakan Binali Bey’in özellikle bulut teknolojileri konusundaki birikimi dikkate alınarak Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığına getirilmesi bekleniyor.

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in koltuğuna En Başdanışman, ekonomi dehası, yüce insan, Yiğit Bulut’un getirilmesi kesin gibi. Uzaktan kumandayla ekonomi yönetiminin sağlıklı olmadığı görülmüş, yeni dönemde sayın Yiğit Bulut’un sahaya bizzat inmesi bekleniyor.

İçişleri Bakanlığına Polat Alemdar nezaret edecek. “İyi de kardeşim o kurgu karakter nasıl içişleri bakanı olabilir ki?” diyor olabilirsiniz. Zaten Süleyman Soylu da, Mehmet Ağar’ın yerine o makamda, Polat Alemdar’ın da fazla bir şey yapmasına gerek yok, arada hologramla çıkıp sağa sola bağırıp çağırsa kâfi.

KÜÇÜK REİS’E BÜYÜK GÖREV

Dışişleri Bakanlığı koltuğu yeni dönemde Sedat Peker’e emanet. Bugüne kadar bir Cumhurbaşkanı (Gül) bir de Başbakan (Davutoğlu) çıkarması nedeniyle hükümetin en kritik koltuklarından biri olan Dışişleri bakanlığı, haftalık ulusa sesleniş konuşmalarıyla göz dolduran, Türklük aşığı, babaların babası, Küçük Reis Sedat Peker’in bu makama atanmasıyla Büyük Reis’in gelecek planları az çok netleşmiş oluyor. Bir umuttur yaşamak!

Bir diğer Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak’ın ne işe yaradığı pek bilinmediği için bu makam yeni dönemde olmayacak.

Diyanet’ten sorumlu Başbakan Yardımcılığı koltuğu ise tahmin edebileceğiniz gibi Egemen Bağış’ın. Hem böylece Müslüman olmayan ülkelere, mesela ABD’ye filan gidip tutuklanma tehlikesi yaşamamış olur. Egemen Bağış’ın AB Bakanlığı’ndan gelen vizyonuyla Diyanet İşleri Başkanlığı hususunda ‘birleştirici’ bir aday olabilecek Tuğçe Kazaz’ı düşündüğü de kulislere yansıdı.

Adalet Bakanlığını Twitter’da kurulacak bir heyet takip edecek. Böylece en ufak bir adaletsizlik bile Twitter’da doğrudan giderilecek. Bu heyetin koordinasyonunu Cem Küçük ve Ömer Turan’ın yürüteceği konuşuluyor.

Milli Eğitim Bakanlığına Bilal Erdoğan getiriliyor. Aynı zamanda Milli Eğitim Bakanlığına ait tüm eğitim kurumlarını bundan sonra Türgev, Tügva ve Ensar gibi kamuya zararlı vakıflara devredileceği bildiriliyor.

Elde avuçta pek para kalmadığı için Maliye Bakanlığının yeni dönemde olup olmayacağı meçhul. Eğer bu bakanlık devam ederse en kuvvetli aday, paranın saklanması ve tasarrufu konusunda tecrübesiyle Halkbankası eski Genel Müdürü Süleyman Aslan görünüyor.

Ulaştırma Bakanlığı için Yeliz Adeley ismi kuvvet kazandı. Kendisini TBMM’den Ahmet Hamdi Çamlı ismiyle milletvekili rolü yaptığı sırada tanımıştık. Isıtmalı ve soğutmalı koltuk teknolojisiyle devrim yapacağı konuşuluyor.

Ulaştırma bakanlığı için bir diğer aday, Metro Turizm’in sahibi Galip Öztürk. Ancak her türlü uluslararası transport konusundaki ‘uzmanlığı’ nedeniyle Gümrük Bakanlığı koltuğuna oturması da ihtimal dahilinde.

Ticaret Bakanı olarak kayyımlığını yaptığı yüzlerce şirketi başarıyla batıran Babek Zencani’nin can arkadaşı, Süper Kayyım İmran Okumuş’un atanması bekleniyor. Türkiye’nin en büyük şirketi Varlık Fonu ve TMSF de kendisine bağlı olacak.

Reis’in diplomatik girişimleri sonucu serbest kalması beklenen Reza Zarrab’ın ülkesine dönüp Ekonomi Bakanı olması konusunda herkes müttefik. Bu sayede cari açığın kapanıp, 2019 seçimlerine kadar Dünya’nın en gelişmiş 10 ekonomisi arasına gireceğimize kesin gözüyle bakılıyor. Hadi inşallah.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığına İstanbul’un siluetini değiştiren müthiş adam, Ali Ağaoğlu getiriliyor.

Bayındırlık Bakanlığı Mehmet Cengiz’e verilecek. Bir yandan köprüler, otobanlar ve havaalanlarını düşündükçe, orman arazileri, köşkler ve yalılar akla geliyor…

ŞANGHAY BEŞLİSİ (ŞB) BAKANLIĞI PERİNÇEK’E

AB Bakanlığı’nın adı ŞB Bakanlığı (Şanghay Beşlisi Bakanlığı) olarak değiştirilecek, başına da bakan olarak Doğu Perinçek getirilecek.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı için, Reis’in danışmanlarından Yusuf Yerkel’in adı geçiyor. Soma faciasında işçi yakınlarına gösterdiği sevgi ve şefkatin bu makama getirilmesinde etkili olduğu düşünülüyor.

Kalkınma Bakanı olarak adı geçen Fadıl Akgündüz’ün, Bayrampaşa’dan Maldivler’e kadar müşterilerini kalkındırma konusundaki üstün başarılarının dikkate alındığı söyleniyor.

DİĞER BAKANLIKLAR İÇİN EN GÜÇLÜ ADAYLAR

Gençlik ve Spor Bakanlığına eğer Melih Gökçek, yurt dışındaki bütün paralarını getirirse Osman Gökçek’in nezaret edeceği iddia edildi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’na en güçlü aday Kadir Mısıroğlu. Ancak Uğur Işılak ya da Nihat Doğan da olursa, şaşırılmamalı.

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Adnan Oktar. Kendisinin kadına ve aileye verdiği değer ortada.

Milli Savunma Bakanlığı’nı özelleştirip SADAT’la birleştirme tasarısı gündemde. Eğer bu durum gerçekleşmezse şimdilik SADAT kurucusu Adnan Tanrıverdi, bakan olacak.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı, ormanlık alanların daha efektif ve kârlı kullanımı için doğrudan Katar’dan yürütülecek.

Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın yeni Türkiye’de hayvanlara değer verip onları toplumda mevki sahibi yapan Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne doğrudan bağlanması gündemde.

TRT Genel Müdürü Fatih Tezcan olacak. Tezcan’ın adı aynı zaman da Dışişleri Bakanı olarak da geçiyor. Dışişleri bakanı olduğu takdirde, Kahire, Şam, Bağdat, Mekke ve Medine’yi de topraklarımıza katarak büyük oyunu bozması bekleniyor.

Şimdilik bu kadar… Bizi izlemeye devam edin.

***

BİZ KİM SARAY’DAN HABER ALMAK KİM

Şaka şaka.. Tabiiki bu yazılanların hiçbir doğru değil. Biz kim Saray’dan haber almak kim! 

Bir yandan da ‘acaba’ dedik. Bugüne kadar olmaz denilen ne kadar absürdlük varsa oldu. Odunu koysam vekil seçtiririm diyen kafa, bu listedeki isimleri de çatır çatır bakan yapar, gayet de güzel yaparlar. Nasılsa tek işleri, Reis’i kutsayıp sağa sola atarlanmak. Zira kimse icraat beklemiyor onlardan.

[Kadir Bayer] 2.5.2017 [TR724]

‘Temizlenmesi gerekiyordu, iyi oldu’ diyenlere gelsin [Tarık Toros]

Bir buçuk yıl oldu, Türk TV’lerini izlemiyorum. Seçim gecesi bile bakmadım. Herkese de tavsiye ederim. Lakin, sosyal ağlara takılan kısa videolar ya da program tanıtımlarında “konuk” olarak çıkanları görüyorum, ister istemez. Çoğunu tanımıyorum. Türkiye’de TV yönetenler iyi bilir. Siyasal iktidar, özellikle 2011’den bu tarafa, konuk listelerinde fena halde belirleyici. Onu bırakın, kimin program yapıp yapamayacağını da iktidar belirliyor. Bu listelere vakıfım, fakat hiçbir zaman itibar etmedik. Bırakın muhalifleri, iktidar kontenjanından davet ettiğimiz konuklara dahi müdahaleler olmuş, “Niye çıkarıyorsunuz bu adamı, partimizi bağlamıyor” gibi ikazlara tanık olmuşuzdur. Hiç ilgilenmedik, doğru bildiğimizi yaptık.

ŞAHSİ BİR HATIRA

Böyle bir konuk listesi, Gezi Olayları’nın en cafcaflı günlerinde mailime düşmüştü. Halen durur. 16 kişilik bir listeydi. Geçen merak edip baktım. Listeyi bana yollayan iktidar yanlısı yazar, şu günlerde küskün! Listede, o zaman aktif siyaset yapmayan 6 kişi, şimdi ya milletvekili, ya AKP yöneticisi veya danışman. Listeyi bana yollayanla birlikte 7 kişi tasfiye edilmiş. Böyledir bu. Sürekli güncellenir bu listeler ve sıkıntılı tipler “elverişli” isimlerle değiştirilir. O yüzdendir ki, 2017 ekranlarında daha önce kimsenin duymadığı isimler boy göstermektedir. Jokey aynıdır, at değiştirilir. Kendine sıkılmadan “ana akım” diyen TV’lerin müdavimleri de koltuklarında hop oturup hop kalkar! Alışkanlıklarından vazgeçemez ve bir süre sonra alışır. Hatta paraşüt tipleri kritik ederek onlara paye verir.

BU SİCİLLE NASIL OLACAK Kİ?

Tarihimizin hiçbir döneminde görülmediği biçimiyle bir kırım, tutuklama ve gözaltı, işkence, kamudan ihraç, aileleriyle milyonların çalışma hürriyetinden yoksun bırakılması sahnede! Ülkenin bir yanı inim inim inlerken, öbür tarafı lay lay lom… Gazetecilik, hukuk bitmiş. Herkes katliamı seyrediyor. Dünya da izliyor. Şuna kesinlikle inandım ki; makul bir zaman vermişler, bitene kadar da tribünde oturacaklar. Benzetmek gibi olmasın, Avrupa’nın orta yerinde, Bosna katliamı da böyle izlendi mesela. 1992-95 arasında üç buçuk yıl boyunca, 100 binden fazla insan hayatını kaybetti, 2 milyondan fazlası göç etti. Yıllarca ne Avrupa ülkeleri ne de Birleşmiş Milletler kılını kıpırdatmadı. Ta ki, bir noktaya kadar… O nokta tutulunca, sözümona müdahale edildi. Şimdi Türkiye’yi de böyle izliyorlar. İçerdekiler de izliyor, dışarıdakiler de. Kimi zevkle, kimi kaygıyla. Ama emin olun, kaygıyla izleyenlerin oranı çok çok küçük. Şu en sıcak günlerde katliamı görmeyecekler, belli bir vadeye kadar bekleyecekler, sonra hiçbir şey olmamış gibi ortaya çıkıp ülkeyi yeni baştan inşaya kalkacaklar. Bu sicille nasıl olacak ki?

SİZ BÜYÜTTÜNÜZ SİZ!

Bakmayın Türkiye’deki demokrasi-özgürlük çağrılarına. Kimse demokrat değil, özgürlükçü de… Tüm unsurlarıyla birlikte devlet çöktü, millet felç. Bu yolun taşları da 2011’den günümüze özenle döşendi. Ve siyasal iktidar, bu süreçte toplumun genelinden aldığı destekle yürüdü. Gezi Olayları’ndan beri medya esir ve yandaş, anlatmasınlar. Muhalif siyasi hareketlerin tek ama tek başarısı yok. Bilakis, iktidara koltuk değnekliği yaparak getirdiler bu süreci. MHP malum, Ana Muhalefet’ten ise sadece tek örnek verip geçelim; Geçen sene bu günlerde milletvekili dokunulmazlıkları CHP’nin desteğiyle 370’in üzerinde oyla Meclis’ten geçti. Anayasa değişikliği için 367 ve üstü gerekiyordu, CHP destek vermese geçmeyecekti. HDP’nin eş genel başkanları dahil, milletvekillerinin tutuklu olmasının nedeni bu. İktidar, aldığı güçle HDP’li belediyelere de kayyım atadı, bugün Kürt siyasal hareketinden binlerce tutuklu var. Ve bu vebal CHP’ye yeter de artar bile. Kimse çıkıp da tek adam rejimini başkasına ihale etmesin. Siz büyüttünüz siz!

GÜNEŞ BATIDAN DOĞDUKTAN SONRA

Bu zulüm dönemi bitecek. Saray, Batı ile köprüleri atmış görünüyor. Lakin Batı, köprüleri atan taraf olmak istemiyor. Bu iyi bir gelişme. Aksi takdirde şirazeden çıkan bir Türkiye’ye kim ne diyebilecek. Bugün ülkenin kendi dinamikleri ile yeniden ayağa kalkması imkânı görülmüyor. Bir dinamik ortaya çıktığında, yayımlanacak bir gece yarısı kararnamesiyle üzerine çökülmeyeceğinin hiçbir garantisi yok, ne yazık ki. Yargısı da yok, temyizi de. Bu yolun taşları döşenirken oyları ve söylemleri ile destek olan kimi hükümet sözcüleri, şimdi “OHAL Komisyonu kurulsun” diye hükümete yalvarıyor. Geçmiş olsun. Vakti zamanında bu gidişe dur diyecek 40-50 kişi çıksaydı o siyasi hareketin içinden, şu yaşadıklarımızı yaşamayabilirdik. Şimdi pişmanmışlar, hiçbir itibarı yok. Güneş batıdan doğduktan Sonra iman etmenin kıymeti var mı?

[Tarık Toros] 2.5.2017 [TR724]

Batık firmaların kredi borcunu Hazine ödeyecek [Analiz: Semih Ardıç]

İktisadî faaliyet hükümetin iddia ettiği gibi iş ve aş sunacak evsafta değil. 2016’da had safhada hissedilen nakit sıkıntısına bağlı durgunluk, iflaslara sebebiyet veriyor. 204 bin esnaf kepenk kapatırken çiftçi sayısı 79 bin azaldı. Bir başka ifadeyle aileleri ile beraber 1 milyondan fazla kişi geçimini temin edemez hale düştü.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) işsizlik verilerinde hiç geçmese de bir senede yüz binlerce kişinin gelirden ve sosyal sigortadan mahrum kaldığı bir ekonomide işlerin yolunda gittiği söylenebilir mi? Elbette söylenemez. Bunun farkında olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hükümeti, referandumdan evvel ekonomide suni bahar havası estirmek için bankaları öne sürdü.

KÖPRÜLERDEKİ GİBİ KREDİ BATARSA HAZİNE KARŞILAYACAK

Kredi Garanti Fonu’nun (KGF) 25 milyar liralık kefalet tutarı 250 milyar liraya çıkarıldı. Yani bankalara, ‘siz krediyi verin batarsa zararı Hazine karşılayacak’ teminatı verildi. Günlük 40 bin araba garantisi verilen Osman Gazi Köprüsü’nden en fazla 12 bin araba geçti. Hazine aradaki farkı her ay işletmecinin hesabına yatırıyor. Vatandaş geçse de o parayı ödüyor geçmese de… Asalak ekonomisi cari ise Deli Dumrul’a şaşırmayacaksınız. Kredilerde de benzer bir ‘garanti’ veriliyor. 79 milyona sormadan onların kefaleti ile ‘yakın’ firmalara (ekseriyeti iflasın eşiğinde) kredi tahsis ediliyor.

BATIK KREDİYİ 3 KURUŞA SAT, CEZADAN KURTUL

Kredileri köpürtmek için her yola tevessül ediliyor. Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminin konforuna alışan AKP, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile bankaların batık kredileri varlık yönetim şirketlerine 3 kuruşa satmasına müsaade etti ki bankacılık tarihinde bir ilk bu. Bizzat batığa göz yuman bir hükümet ve kanunu hiçe sayan Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) var karşımızda. Olacak iş değil! Banka genel Müdürleri ‘ümitsiz vaka’ denilen kredileri bu şekilde bilanço dışına çıkarınca mesuliyetten kurtuluyor. Hissedarların zararı da örtbas ediliyor.

Daha evvel de herhangi bir kredinin batması halinde bankacılara rücû ettirilen malî ve hukukî mesuliyet de kaldırılmıştı. Böylece 2001 bankacılık krizinin müsebbibi olarak gösterilen ‘nitelikli zimmet’ hükümetin himayesine alınmış oldu. Neticede ağır hapis cezası yoksa parayı her halükârda Hazine ödeyecekse bankalar kredi musluğunu niye açmasın?

BANKALAR 3 AYDA 2 MİLYAR LİRALIK BATIK KREDİ SATTI

Diğer taraftan kredi gibi mali istikrarın temelini teşkil eden bir mekanizma ‘ver coşkuyu’ popülizmine teslim edilmişse kalıcı hasarlara şaşırmamak lazım. İlk üç ayda yüzde 15,8 arttı kredi hacmi. Buna mukabil aynı dönemde işsizlik arttı, enflasyon çıldırdı ve büyüme yavaşladı. Öyleyse bu krediler nereye gidiyor?

Tablo vahim. Bankaların tahsili gecikmiş alacakları kabarıyor. Özel bankalar üç ayda 2 milyar liraya yakın tahsili gecikmiş alacağını varlık yönetim şirketlerine sattı. Bu hızla 8 milyar liraya yakın kredi buharlaştırılacak. Şubat’ta 531 milyon liralık ve 25 Nisan’da da 316 milyon liralık satışla toplamda 847 milyon lira satış yapan Yapı Kredi, bankalar arasındaki en büyük paya sahip oldu. Bu bankayı 300 milyon lira ile Akbank ve 250 milyon liralık satışla Denizbank takip etti. Kamu bankalarında da 16 milyar liralık tahsili gecikmiş (borçlunun ödeme gücünü kaybettiği) kredi önümüzdeki günlerde benzer metotla bilanço haricine çıkarılacak.

BATIK KREDİNİN HESABI SORULMAYACAK

KHK olmasaydı Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank ile özel bankalar bahsi geçen batık kredilere karşılık ilave sermaye ayırmak mecburiyetinde kalacaktı. Amme alacağı kabul edilen krediyi batıran bankanın idare heyeti için BDDK idarî tahkikat, savcılıklar da adlî tahkikat açacaktı. Amma velâkin Hapse kadar gidebilecek bütün bu safahat KHK marifeti ile tatlıya bağlandı.

Hukuk rafa kalktığından bu yana hemen her sahada rastladığımız keyfîlikler bankacılık gibi disiplin ve şeffaflıktan taviz verilmemesi icap eden bir sektöre kadar sirayet etti. ‘Tahsili gecikmiş alacak’ ifadesi kulağa zarif geliyor. Aslolan bu kredilerin battığıdır. Hepsi ‘kötü kredi’ başlığı altındadır.

130 MİLYAR LİRA KREDİNİN 10 MİLYAR LİRASI ŞİMDİDEN BATTI

Hormonlu KGF’ye istinaden şu ana dek 130 milyar lira kredi tahsis edildi. Ekonominin hali ortada. Bu kredilerin en az yüzde 7’sinin şimdiden batık olduğu söyleniyor. Batık arttıkça Hazine’den yapılacak transfer de artacak. Nakit açığı ve ilave riskler sebebiyle Hazine; Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında 29,5 milyar lira borçlanacak. Faizlerin yüzde 12’nin fevkinde olduğu dönemde fazladan borçlanmak hayra alamet olamaz. 1990’lı senelerde hangi hatalar yapıldıysa fazlasıyla bugün mevcut. AKP yerden yere vurduğu o günkü hükümetlerin popülizm uğruna icra ettiği hataları bugün tekrar ediyor.

MERKEZ BANKASI’NDAN MANİDAR RAPOR

Kredi balonunun her an patlayabileceği ihtimali, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın masasında rapor olarak mevcut. Raporda krediler hızlı artarken sermaye yeterlilik oranları buna göre ayarlanmadığında geç fark edilen bir ‘yanılgının’ maliyetinin yüksek olabileceği vurgulanıyor.

Raporun son sayfalarında bir senaryodan bahsediliyor ki sanki hal-i hazırdaki tablo tasvir ediliyor. TCMB, senaryo analizinde üç yıllık bir ‘yanılgı’ döneminin sonunda nelerin olabileceği anlatılıyor. Ekonomide verimlilik artışları ile kredi piyasasındaki riskler üç sene boyunca iktisadî birimler tarafından doğru değerlendirilemiyor ve sistemik risk birikiyor. İlk üç sene boyunca ekonomideki tüm birimler tarafından, üretimdeki verimlilik artışlarının hakikatte olduğundan daha yüksek olduğu ve ileride de yüksek kalacağı ihtimaline göre hareket ediliyor. Kredi piyasasındaki risklere gelince olduğundan çok daha düşük addediliyor. Üç senenin sonunda sistem çöküyor.

TCMB: FAİZLER EN AZ YÜZDE 3 ARTAR

Varlık fiyatlarında yüzde 10 düşüyor. Kredi büyümesi yerini yüzde 4 küçülmeye bırakıyor. Kredi faizlerinde yüzde 3 (300 baz puan) artış yaşanacağı hesaplanıyor. Haliyle kredilerdeki düşüş ekonomiyi daraltıyor. Merkez Bankası raporunu hükûmet dikkatle okumalı. Sermaye, kaynak takviyesi yapmadan kredileri artırmanın vahim neticeleri olabileceği ikazı kale alınmazsa yarın çok geç olabilir.

BDDK’nın sıkı duruşu ve kredilere getirdiği ağır müeyyideler sayesinde Türkiye 2008 krizini hafif hasarla atlatmıştı. Bugün temayül tam aksi yönde. Batık kredileri bankadan tefeciye satışına KHK ile müsaade etmekle riskler bertaraf edilmiyor, sadece kâğıt üzerinden siliniyor. Bankaların nakit darboğazına düşmesi Türkiye’yi 2001’den çok daha ağır bir buhrana sürükleyebilir. Niye mi? 2002’de 31,6 milyar dolar döviz borcuna mukabil bugün 417 milyar dolar borç var. Net döviz borcu 210 milyar dolar. Millî gelirin üçte biri kadar döviz borcu varken mevzuatı esneterek kredi musluğunu açan AKP iktidarı ateşle oynuyor!

Batık kredileri sıfırladıkları KHK’lar ile ekonominin temelini dinamitliyorlar. Üç vakte kalmaz acı hakikatle yüzleşiriz…

[Semih Ardıç] 2.5.2017 [TR724]

O hâkim ve savcılar hesap verecek [Mehmet Yıldız]

Bu başlık, 9 Nisan 2017 tarihli Hürriyet’e ait. Ama bir kenarda dursun lazım olur, çünkü biz de aynı başlığı kullanacağız.

Hürriyet’in haberine göre İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından üçü eski mahkeme başkanı olan 15 hâkim ve savcı hakkında soruşturma başlatılmış. Ergenekon, Balyoz ve Poyrazköy davalarında görev yapan hakim ve savcıların ‘görevlerini kötüye kullandıkları, ölüme sebebiyet verdikleri, masumiyet karinesini ihlâl ettikleri ve vatana ihanet ettikleri’ iddiasıyla ilgili dosyanın müfettişte olduğu belirtilmiş.

Savcılığın ‘ölüme sebebiyet vermek’ten soruşturma başlattığı 15 hakim ve savcının mağdur ettiği isimler şunlar:  

Ergenekon soruşturması kapsamında 13 Nisan 2009’da evinde arama yapılan 79 yaşındaki Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı (ÇYDD) Prof. Dr. Türkan Saylan,

Ergenekon soruşturmasında tutukluluğuna itiraz talepleri uzun süre reddedilip, tahliye edildikten 5 gün sonra yaşamını yitiren Kuddusi Okkır,

Poyrazköy davası sürecinde gözaltına alınan, tahliye edildikten sonra hakkında tekrar tutuklama kararı çıkarıldığını öğrenince 18 Aralık 2009’da evinde beylik tabancası ile intihar eden Yarbay Ali Tatar.

Ölenlere Allah’tan rahmet, görevleri esnasında adil davranmayıp, bu kişilerin mağduriyetine sebep olmuşlarsa sorumlularının gerekli cezaya çarptırılmalarını dileriz. İddialar doğru ise, geç de olsa adaletin tecelli etmesi, suçluların hesap verebiliyor olması iyi bir şey.

O günlerde gözaltına alınan İlhan Selçuk polislerin kendisine ne kadar iyi davrandığını anlatmıştı. Diğer yandan soruşturma sürecinde tek bir işkence iddiası bile olmamıştı.

Şimdi gelelim bugüne…

Erdoğan’ın yolsuzluklarının ortaya çıkmasından sonra cemaati terör örgütü ilan ederek başlattığı cadı avı halen devam ediyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun 2 Nisan 2017 günü yaptığı açıklamaya göre “bugüne kadar 113 bin 260 kişi FETÖ’yle ilgili gözaltına alınmış ve yaklaşık 745 kişinin gözaltı işlemi devam ediyor. Bugünkü tutuklu sayısı 47 bin 155 ve önemli bir rakam. Adli kontrol ile bırakılan 41 bin 499 kişi ve serbest kalan da 23 bin 861 kişi var, 863 kişi de firari.” Bu açıklamadan sonra yaklaşık 10 bin kişi hakkında gözaltı kararı verildi, bunların 1000’den fazlası tutuklandı. Bu rakamları da ilave etmek lazım.

Yani…

15 Temmuz’dan bu yana OHAL uygulamaları sonucu,
  • Milyonlarca kişi MİT tarafından fişlendi. Bu fişlemeler sonucu bir kısmı OHAL KHK’larıyla ihraç edilenlerin isimleri resmi gazetede yayınlanarak açık hedef haline getirildi. Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ‘ihbar edin, aranızda barındırmayın’ denilerek hedef gösterildi. Sivil ölüme mahkum edildi.
  • 150 bine yakın kişinin evinde arama yapıldı. Aramaların çoğunda polis kötü muamelede bulundu, bir çok yerde sahte deliller bıraktı.
  • Bırakın Türkan Saylan gibi 79 yaşındaki birinin evinin aranmasını, 80 yaşın üzerinde ihtiyar dedeler hasta yatağında gözaltına alınmak istendi. Kimisinin ömrü vefa etmedi, kimisi gözaltına alınıp tutuklanarak cezaevine gönderildi, kimi de cezaevinde hayatını kaybetti. Halen 80 yaşın üzerinde olduğu halde cezaevinde bulunan tutuklu sayısını Adalet Bakanlığı açıklamalıdır.
  • İşkence devlet politikası oldu. İşkence merkezleri oluşturuldu. Devletin resmi ajansı tarafından servis edilen görüntülerle ispatlandı. Daha geçen hafta ‘mahrem imamlar’ saçmalığıyla gözaltına alınan 1000’den fazla kişiye emniyette ağır işkencelerin yapıldığı sosyal medyaya düştü.
  • Kanser hastası Kuddusi Okkır’ın cezaevinde tutulmasını hiçbir vicdan kabul edemez. Diğer yandan 3 yıldır ileri derecede beyin kanseriyle boğuşan, artık hayati fonksiyonları azalmış, ölmek üzere olan eski Ankara Başsavcısı İbrahim Ethem Kuriş’in 9 aydır iddianamesi bile hazırlanmadan cezaevinde tutulmasını kim izah edebilir?
  • Tahliye edildikten sonra hakkında tekrar tutuklama kararı çıkarıldığını öğrenince intihar eden Albay Ali Tatar’ın hesabını soranlar, gözaltında ağır işkenceye maruz kalan Bilgisayar Mühendisi Mustafa Zümre’nin, adli kontrolle serbest bırakıldıktan sonra tekrar yakalama kararı çıkınca çocuklarının gözü önünde Meriç nehrine atlayıp boğulmasının hesabını da sorarlar mı?
  • 15 Temmuz’dan bugüne kadar 47 kişi cezaevinde intihar etti veya infaz edilip intihar süsü verildi. Bununla ilgili Adalet Bakanlığından doyurucu bir açıklama dahi yapılmadı.

Bütün bu hukuksuzlukların altında imzası olan polisler, savcılar, hakimler… Ve havuz medyasının tetikçileri… İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından 15 hâkim ve savcı hakkında başlatılan soruşturmayı iyi takip etmeliler.

Onların zamanında 79 yaşındaki birinin evinde arama yapılmış, bugün onlarcasını yaptılar. Sadece ev aramasıyla yetinmeyip tekerlekli sandalyesiyle veya bastonuyla ayakta zor duran ihtiyarlara kadın erkek ayırt etmeden kelepçeler taktılar, tutukladılar.

Onların zamanında Ergenekon şüphelisi Kuddusi Okkır 20 Haziran 2007 günü tutuklanmış, 10 Mayıs 2008’de akciğer kanseri teşhisi konmuş, teşhisten 50 gün sonra, 1 Temmuz 2008 tarihinde serbest bırakıldıktan 5 gün sonra da hayatını kaybetmiş. 2 yıldır kanser tedavisi gördüğü halde 19 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanan eski Ankara Başsavcısı İbrahim Ethem Kuriş 9 aydır cezaevinde olduğu halde tahliye talepleri ısrarla reddediliyor.

16 Temmuz 2016’da gözaltına alındıktan sonra tutuklanan Yargıtay Üyesi Mustafa Erdoğan cezaevinde yaşam savaşı vermesine rağmen tahliye edilmiyor. Kızı Buket Erdoğan’ın babasının durumunu anlattığı mektup okuyanın yüreğini dağlıyor ama Saray yargısının duvarlarını aşabilmesi imkansız.

33 yaşındaki polis memuru Kadir Eyce, ‘Bank Asya’da hesabı bulunduğu’ gerekçesiyle 2016 Ekim ayında tutuklanıp, sapasağlam girdiği cezaevinden, belden aşağısı tutmaz vaziyette, makinelere bağlı halde tahliye ediliyor. Kadir Eyce 11 Nisan 2017’de hayata gözlerini yumdu.

Sezeryanla doğum yapan kadınları gözaltına almak için polisin doğumhanenin yoğun bakım bölümünün kapısında beklediği, yoğun bakımdan çıktıktan sonra da gözaltına aldığı haberlerini çok okuduk.

Bunlar yaşanan örneklerin sadece birkaçı… Böyle binlerce örnek var.   

Bugün Erdoğan’ın özel seçtiği/seçtirdiği polisleri, savcıları ve hakimleri… Yapılan hukuksuzlukların hepsi bir bir kayıtlara geçiyor. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından 15 hakim ve savcı için hazırlanacak iddianame, aynı zamanda bugün bu hukuksuzlukları yapanlar içinde hazırlanıyor demektir. Şimdikilerin sabıkası daha kalabalık.

Şundan emin olun: O hâkim ve savcılar hesap verecek. Hem de destekçileriyle birlikte.

[Mehmet Yıldız] 2.5.2017 [TR724]