Bir KHK’lı daha vefat etti: İhraç akademisyen geride acılı bir eş ve bir yetim bıraktı

15 Temmuz sonrası çıkarılan KHK’larla mesleklerinden ihraç edilen binlerce kişinin ve ailelerinin mağduriyetleri artarak devam ediyor. Mağduriyetler ise ölümlerle daha da kötüleşiyor.

15 Temmuz sonrası çıkarılan KHK’larla mesleğinden atılan Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Görevlisi Mustafa Kavut, beyin kanaması sonucu vefat etti. Ailesini geçindirmek için pazarlarda pekmez, sarımsak gibi ürünler satarak hayatını devam ettiren Kavut, geride acılı bir eş ve 1 çocuk bıraktı.

Kavut’un cenazesi bugün defnedildi.

HDP’li vekil Ömer Faruk Gergerlioğlu bu durumu gündeme getirerek, Twitter’dan “Öğretim üyesiydi!Dün gece saat 01.00 da KHK’li,eski Süleyman Demirel Üniversitesi Ögretim Görevlisi Mustafa Kavut beyin kanamasi sonucu vefat etti. İhraç sonrası pazarlarda pekmez, sarimsak gibi ürünler satarak hayatini devam ettirmistir. Geride 1 es ve 1 cocuk biraktı maalesef.” paylaşımında bulundu.

14.9.2020 [TR724]

Survivor: Hayatım bir anda nasıl değişti? [Yasemin Tatlısever]

Ortalama bir hayatın içinde yuvarlanıp gidiyordum. Evinden işine, işinden  evine giden bir muhasebeciydim. Sabah sekiz, akşam altı… Tamam sabah dokuzdan önce işyerinde olduğum pek görülmemiştir, öğrenciyken de ilk derslere zor yetişirdim zaten. Tek lüksüm buydu şu fani dünyada. Çok afili bir yaşantım da yoktu hani.

Kem gözlere geldim desem? Gözü çıkasıcalar, bilmiyorum neyimi çekemediler. Hayatım bir anda öyle bir değişti ki sormayın gitsin.

Son bir yıldır çalışmakla kazandığım parayı bankada biriktirdim. Mevduatım benim için önemli bir miktar. Parayı bir anda bankadan çekmemeliyim, hesabımı boşalttığım düşünülebilir. Gerçi yalan da değil, hesabımı boşaltıyorum.

Şubeye gidip dikkatleri üzerime çekmek istemem. ATM’den peyderpey çekip, siyah bir çöp poşetine koyup, döviz bürosunun yolunu tutuyorum. İçi para dolu çantamı evladım gibi sarıp sarmalıyorum. Kapıdan içeri girince, herkes dönüp bana bakıyor. Ellerimi kaldırıp “Teslim oluyorum, ülkeden kaçmak üzereyim,” diyesim geliyor.

Boş bir kabinin önüne yürüyüp, görevli kıza “Euro yaptırmak istiyorum” diyorum. Kızla uzun uzun bakışıyoruz. Şimdi bir kaşını kaldırıp “Neden Euro, ne yapacaksın Euro’yu, yoksa Yunanistan’a mı gidiyorsun?” diye soracak. Hazırlıklıyım, Almanya’da halam var ve oğlu evleniyor, düğüne gidiyorum. Hayret, bir şey sormuyor, bir tomar Türk lirasını sayarak veriyorum. Sanki sayınca durduğu yerde çoğalacak!

Kızın uzattığı üç-beş banknotu alıp tek tek inceliyorum. Yetmiyor bankodaki hesap makinasıyla sağlamasını yapıyorum. Bu da bir meslek hastalığı işte ne yaparsın? Çöp poşetine ihtiyacım kalmadığından çöpe atıyorum. Bu Euro’ların beni ne kadar idare edeceğini bile bilmediğim halde yola çıkıyorum.

Avrupa’ya seyahat hayallerim hep olmuştu, ama kesinlikle böyle değil!

Küçük bir Ford Fiesta’nın içinde altı kişiyiz. Kaçakçı son anda su koyuverip fiyat yükseltiyor, anlaştığımız fiyat bu değil! Elimiz mahkum… Sayarak ve ellerim titreyerek istediği parayı uzatıyorum.

Bize şehirde yemek ısmarlayıp, bir parka bırakarak, “Ortalığı kolaçan edip gelelim” diyor. Tek düşündüğüm “Gitti paracıklar! Bu adam geri gelmez, hayatımda yediğim en pahalı yemekti” oluyor. Hava kararmaya yüz tutunca çıkıp geliyor.

Bir kaçakçı hakkında su-i zan ettiğim için kendimden utanıyorum.

Nehre doğru yola koyuluyoruz. Yolda sürekli, hızlı ve seri olmamız konusunda bizi uyarıyorlar. Kaçakçı bir anda yolun ortasında arabayı durdurup, “Karşıdan bir araç geliyor, devriye olabilir, çabuk inin” diye bağırıyor.

Öyle bir çeviklikle iniyoruz ki bir taraftan da “Allah’ım neyin içine düştük” diye söyleniyorum. “Yat yat yat” diye bağırıyor rehber, yoldan tarlaya bir uçuşumuz var ki eminim komandolara taş çıkartırız. Şüpheye düşüp gerçekten devriye mi geliyor diye kafamı kaldırıp bakmak istiyorum, biri kafamı bastırıp, “Ne yapıyorsun, yerimizi belli edeceksin” diyor.

Beş on metre sürünüyoruz. Araç  geçip gittikten sonra “Kalk, fırla” komutu geliyor. Sırt çantalarımızı sırtımıza geçirip koşmaya başlıyoruz.  Yarım saat kadar koştuktan sonra nefes nefese kalıp duruyoruz. Su için elimizi attığımızda, az önceki uçuşumuzda su şişelerimizin, çantalarımızın yan gözlerinden fırladığını farkediyoruz.

Henüz şişirilmemiş bir bot ile bizi, bir tarlanın kıyısına bırakıp, yine kolaçan etmeye gidiyorlar. Tek düşündüğüm, “Gitti paracıklar, bu adamlar geri gelmez, gecenin bu kör karanlığında nasıl geri döneceğiz” oluyor. On dakika sonra çıkıp geliyorlar.

Kural bir, kaçakçılar hakkında asla su-i zan etmemeli!

Botu ustaca şişirip bize taşıtıyorlar. Nehre varınca, botu suya atıp “Atla, çabuk çabuk” diye bağırıyor. Ayağım suya değmeden karadan botun içine uçarak atlıyorum. Benden önce atlayan arkadaş, sağolsun tamamen yattığı için bana yer kalmıyor. “Kalksana, biraz toparlan” diyorum, “Olmaz, ya ateş ederlerse” diyor.

Güya siper almış! Plastik bot işte, az önce yanımızda şişirdiler.

Kazasız belasız karşı kıyıya varıyoruz. Ayağımız suya değmeden bottan karaya ayak basıyor ve şükrediyoruz. Geriye dönüp baktığımızda hepimizin içi “Cızz” ediyor. Vatan toprağıyla vedalaşıp, yola koyuluyoruz. Gözyaşlarımız karmakarışık yuvarlanmaya başlıyor. Vatanımızı bir daha görüp göremeyeceğimizi bilememek, öte yandan özgürlüğü tüm hücrelerimizde hissetmek… Bu iki duygu birbiriyle yarışıyor.

Geceyi yarı uyur, yarı uyanık tren raylarında geçiriyoruz. Ertesi gün imaj değişikliğine gidip kendimizce turist gibi davranmaya çalışıyoruz. Sınır köylerinden birinde olduğumuzu unutarak! Sabahın köründe, sınır köyünde turistin işi ne?

Köylülere “Good morning” diye selam veriyoruz, “Günaydın, günaydın, hoş geldiniz” diye cevap veriyorlar. Hepsi Türkçe biliyor ve bizimle Türkçe konuşuyorlar. Onlar zaten alışmışlar her sabah Meriç’ten gelen kaçak göçmenlere… Birer bardak sıcak çay içmemiz için bizi kahveye yönlendiriyorlar.

Kahvede Türk çayı gelecek diye beklerken bitki çayı geliyor, büyük bir hayal kırıklığı yaşıyoruz. Kahve sahibi teslim olmamız gerektiğini söyleyip, karakolun yerini tarif ediyor.

Birbirimize bakıyoruz, “Biz teslim olmamak için buralara gelmemiş miydik, şimdi karakol da nereden çıktı?” dercesine…

Köyün içinde bir o yana, bir bu yana dolaşıp duruyoruz. Bizi gören köylüler direk karakolu tarif ediyorlar. Canımız iyice sıkılıyor, bir kilise görüp kutsal mabed olması hasebiyle sığınıyoruz. Kilisenin bahçesinde dinlenirken sivil bir araç yaklaşıyor, içinden inenler polis olduklarını söylüyor. Kimliklerimizi isteyip, telefonlarımıza el koyduktan sonra, karakola götüreceklerini söyleyerek kapalı kasa bir araca bindiriyorlar.

Yabancı bir ülkede, nereye götürüldüğümüzü bile bilmeden, bir meçhule yol alıyoruz. Araç durduktan sonra kapı açılıyor, derme çatma bir karakola giriyoruz. İçeride bizden birileri var, muhtemelen bizim gibi Meriç’i geçmişler, ayakkabıları çamur içinde… Onları görünce içim ferahlıyor.

Çantalarımızı didik didik arayan polisler, ayakkabı bağcıklarımızı da çıkarıp alıyorlar. Parmak izimiz alındıktan sonra toplu olarak demir parmaklıklar ardına götürülüyoruz. İçeride Afgan ve Suriyeli olduğunu tahmin ettiğimiz, yaşları on beş ve yirmi arasında değişen bir grup genç, sağ tarafta sıralanmış.

Sol tarafa kafamızı çevirdiğimizde yine bizden birilerini görmek, yüreğimize sular serpiyor. Hemen tanışıp arkadaş oluyoruz. Beş-altı yaşlarındaki küçük çocuk annesine soruyor, “Anne onlar da nehirden mi geçtiler, onlar da mı Survivor’da yarışıyorlar, onlar bizim rakiplerimiz mi?” diye. Annesi sessizce kulağıma eğilip, evden çıkarken ona Survivor’a katılacağımızı, zorlu parkurlardan geçeceğimizi, rakiplerimiz olduğunu ve onlarla yarıştığımızı söyledik.

Gülümsüyorum, şu küçük çocuk için ağlamamaya çalışıyorum, gözyaşlarımı asla görmemeli. Annesinin oyununa hemen katılıyorum. “Evet biz rakip takımız, siz bizi geçtiniz, biz arkanızdaydık ama size yetişemedik,” annesiyle birbirimize bakıp gülümsüyoruz.

Demir parmaklıklar büyük bir gürültüyle açılıyor, iki küçük çocuğuyla dört kişilik bir aile içeriye giriyor. Sabah köyde karşılaştığımız, ama birbirimizi ele vermemek adına selamlaşmaktan bile kaçındığımız aile bu… Kadıncağız sürekli ağlıyor, iki küçük çocuk korku dolu gözlerle etrafı incelerken babasının iki koluna yapışmış durumdalar.

İlerleyen saatlerde konuştukça anlıyoruz ki herkesin nehir macerası bizimki kadar kolay olmamış. On iki saat o hücrede tutulduktan sonra, kapalı kasa başka bir araca topluca bindirilerek gece gece başka bir karakola sevk ediliyoruz.

Birlikte olduğumuz için korkumuz hafifliyor. Ama aslında birbirimizi hiç tanımıyoruz, hepi topu birkaç saatlik arkadaşız. Yine de bir aile sıcaklığıyla birbirimize destek oluyoruz.

Araçtan indirilip tekrar demir parmaklıklar ardına konuyoruz. Taş ranzalar var, o çok ağlayan arkadaşla konuşma fırsatı buluyorum. Tek başıma olduğumu, ailemin benden çok uzakta olduğunu kısaca anlatıyorum. Eşi ve çocukları yanında olduğu için şükredip, o karamsar halinden sıyrılıyor.

Ertesi sabah görmelisiniz, erkenden uyanmış, elinde tesbihi ranzalar arasında volta atıyor, bildiğiniz koğuşun hanımağası… Çocuklarının da dünkü ürkek hallerinden eser kalmamış, gönüllerince ranzalara tırmanıp iniyor, demir parmaklıklar ardında hiç olmadıkları kadar özgürce oyun oynuyorlar.

İki gün de burada tutulduktan sonra Birleşmiş Milletler kampına götürülüyoruz. İngilizce konuşan bir bayan ve yanında farklı dillerden tercümanlar var. Önce Türkçe, ardından Kürtçe… Suriyeli ve Afganlar için de çeviriler yapılıyor.

Bilgilendirmeye konumumuzu anlatmakla başlıyor. “Şu anda Edirne’nin karşısındasınız” dediğinde içimiz bir daha “Cızz” ediyor. Düşünün karanlık bir gecede, karanlık bir nehir geçiyorsunuz ve yabancı bir ülkenin topraklarında, nereye doğru yol aldığınızdan haberiniz yok!

Herkesle tek tek kısa mülakatlar yapılıyor, bana “Öğretmen misiniz?” diye soruyorlar. “Hayır, diyorum ben muhasebeciyim”, karşımdaki görevli gülümsüyor, “En çok öğretmenler geliyor da ondan sordum” diyor.

Heyhat! Öğreten insandan hiç zarar gelir mi? Bu kadar eğitimli insanın akın akın ülkeyi terk etmesine, ülkemdekiler nasıl göz yumabiliyorlar? Gözümün ucuyla arkadaşlarıma bakıyorum, içimizde her meslekten insan var. Kendimize yurt arıyoruz. Bize ufak bir kara parçası verseler, rahatlıkla bir ülke kurar ve yönetebiliriz! Mülakat sonrası geçici evlerimiz olan kamp barakalarımıza getiriliyoruz.

Konteynırdan bozma 9-10 barakayı tel örgülerle çevirmişler, blok blok sıralamışlar. Biz B bloktayız. Tel örgülerin üstü dikenli tellerle çevrili… Ben ve birkaç arkadaşım Suriyeli bir ailenin barakasına düşüyoruz. Başta bizi barakalarına almak istemeseler de, kaldığımız süre içerisinde arkadaş olacağız.

Bana ranzanın ikinci katı düşüyor. Kırk iki yaşında bir kadın olarak ilk defa bir ranzada, hatta ikinci katında uyuyacağım. İlk denemede kendimi yukarı çekemesem de ikinci denemede başarılı oluyorum. Ranzaya çıkıp, “Buralar benden sorulur” edasıyla bağdaş kurup oturuyorum. Sonunda bu gece rahat bir uyku uyuyabileceğim.

Yalnız çok haklı bir endişem var; ya uyurken ranzadan aşağı düşersem?

Işıklar sönüyor, uykuya dalıyoruz. Bilmem ne kadar zaman geçiyor, yüzümde bir ışık var sanki. “Allah’ım nur gibi bir şey” diye düşünürken gözümü açıyorum. Karşımda yüzüme fener tutan bir polis var, sayım yapıyor. Sayım bitince odadan çıkıyor, tam uykuya dalacakken tekrar geliyorlar. Bir daha tek tek sayarak çıkıyorlar.

Üçüncüde “Gavur musun, nesin? Uyuyacağız şurada” diye kendi kendime söyleniyorum. Muhtemelen sayıyı tutturamıyorlar. Etrafı dikenli tellerle çevrilmiş bir alandan nereye kaçabiliriz ki? Onlar da haklılar, kendi ülkemizden kaçarak çıktığımızı düşünürsek, bize güven olmaz!

Kampta Iraklı bir küçük çocuk var. Ailesiyle üç aydır buradaymış. Onun güzel mi güzel bir topu var, ama top çok kıymetli kimseye dokundurmuyor. Yanına gidiyorum, topu getirmesi için yalvar yakar oluyorum. Sonunda dayanamayıp getiriyor ama bir şartı var, onu da oynatacağız.

“Tamam” diyorum, “Geç ortaya!” Kamptaki gençleri topluyorum, “Gelin voleybol oynayacağız.” Afgan’ı, Suriyelisi, Iraklısı, Afrikalısı, birer ikişer toplanıyorlar etrafıma, inanın hangi dilde konuşup nasıl anlaştığımızı hala bilmiyorum. Bir yuvarlak oluşturup voleybol oynamaya başlıyoruz.

Bizi gören gelip dahil oluyor oyuna, bir anlığına mülteci olduğumuzu unutuyoruz. Sıyrılıyoruz dünya kadar derdimizden… Topu kaçıranlara gülüyoruz, eğleniyoruz. Bir an bile olsa mutluyuz. Ve ümitleniyoruz gelecek adına…

Gideceğimiz yerlerde güzel insanlar çıksın, diyoruz, karşımıza. Kamp sürecimiz bitip ayrılırken hepimizin gözleri dolu dolu! Ben on gündür tanıdığım bu insanlardan ayrılırken dayanamayıp ağlıyorum. Küçük muhacir soruyor annesine “Anneciğim şimdi nereye gidiyoruz?” Genç anne cevap veriyor “Ödül oyununu kazandık, yavrum çok güzel bir otobüs yolculuğu kazandık.”

Çocuk heyecanla gözleri ışıldarken anne bir bilinmeze gittiğinin farkında derin kaygılar taşıyor. Bir otobüs dolusu mülteci Atina’nın dört bir yanına dağılıyoruz. Asıl maceranın yeni başladığını bilmeden.

[Yasemin Tatlısever] 14.9.2020 [TR724]

Tutuklu yargı üyelerine işkencenin sembolü: Keskin Cezaevi [Nevin Erdem]

YORUM | NEVİN ERDEM – İhraç Hakim @WomanJudgeTr

Türkiye’nin sonunun nereye ulaşacağı belli olmayan inişli çıkışlı hukuk yolculuğunda, şu an bir başka iniş bölümündeyiz.

27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 müdahalelerini takip eden dönemler bu hukuk yolculuğunun keskin iniş dönemleri oldu. Her bir dönemin kendine özgü ayrı bir karakteri olmakla birlikte, bu dönemler göstermelik yargılamalar, talimatla verilen kararlar, fişlemeler, işkenceler, kötü muameleler ile anılmaktadır. Yassıada, Ziverbey Köşkü ve Diyarbakır Askeri Cezaevi denildiğinde bir yer isminden çok, bu hukuksuzluklar akla gelmektedir.

İçinde bulunduğumuz dönem ise, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü sonrası dönem. İşkence ve kötü muameleler, fişlemeler, tutuklamalar, adam kaçırmalar, KHK’lar, kayyumlar, pasaport iptalleri bu dönemin sembol kavramları.

15 Temmuz sonrası dönemin sembollerinden biri de, Keskin Cezaevi. 2017 yılında bitirilmesi planlanan ve 102 tek kişilik hücreye sahip olan T tipi cezaevi, 15 Temmuz sonrasında alelacele açıldı. Henüz inşaatı dahi tam bitmeyen cezaevine, görevlerinden alınan yaklaşık 100 kadar Yargıtay ve Danıştay üyesi nakledilince, bu acelenin nedeni anlaşıldı. Tüm yüksek hâkimler tek kişilik hücrelere konuldu. Yargıtay üyesi Ali Alçık, kaldığı hücrenin resmini çizerek mektupla ailesine göndermişti hatırlarsanız.

Özel amaçlarla hızla açılan bu cezaevine, bakanlık tarafından “özel”, yeni personel atandı. Tutuklulara hitap ederken bağırıp çağırmalar, “Biz sayıma geldiğimizde saygı duruşuna geçeceksiniz” sözleriyle oluşturulan psikolojik baskılar, yeterince havalandırmaya çıkarmama, yeterli miktarda sıcak suyun verilmemesi, kitap verilmemesi, soğukta kaloriferlerin yakılmaması, kalitesiz yemekler ve avukat ziyaretleri dahil ziyaretlerde zorluklar çıkarma gibi yöntemler bu cezaevi için “özel” olarak seçilen personelin bazı eylemleri.

Bu “özel” personelin tüm baskılarına rağmen hala sindiremediklerini düşündükleri yüksek yargı mensuplarına işkence ve kötü muamelede bulundukları, Yargıtay üyesi Hüsamettin Uğur’a yapılanların kızı Nalan Dilara Uğur tarafından sosyal medya hesabından kamuoyuna duyurulmasıyla ortaya çıktı.

İddiaya göre, 17 Şubat 2020 günü Uğur, hücresinden alınarak dört infaz koruma memuru ve 1 baş memurun bulunduğu kamerasız bir odaya götürülüyor vee bir saat boyunca dövülüyor. Daha sonra da, “buradan cesedin çıkacak” diye tehdit edilerek bırakılıyor. Memurlar, haklarındaki olası soruşturmayı engellemek için, bir kurgu yapıyorlar ve kendilerinin Uğur’a değil Uğur’un kendilerine saldırdığını iddia ederek, içlerinden bir memurun vücudunda darp, cebir izi bulunduğuna dair rapor aldırıyorlar. Doktor 17 Şubat’ta, Uğur’un iddialarını rapora geçirmeksizin, darp, cebir izinin olmadığına dair rapor veriyor. 18 Şubat’ta ise yeniden yapılan muayene sonucunda düzenlenen adli raporda, darp, cebir izi tespit edildiği belirtiliyor.

İddia çok vahim: Cezaevinde işkence yapıyorlar!

Mağdurun bir Yargıtay üyesi olması ise vahametin boyutunu daha da artırıyor. Yargıtay üyelerinin toplu tutuklanmalarındaki hukuksuzluk eşiğini çoktan geçtik, yüksek yargı mensuplarına cezaevinde yapılan işkenceyi konuşuyoruz artık!

Uğur’un yazdığı birçok dilekçe ilgililere ulaştırılmıyor. Bu engellemelere rağmen konu cezaevi savcısına, soruşturma savcısına, Adalet Bakanlığına iletiliyor.

Cezaevi savcısı Uğur’la görüşmeyi dahi kabul etmiyor. Cezaevinde bir işkence iddiası olacak, cezaevi savcısı iddialardan haberdar olacak ve derhal harekete geçip, mağduru dinleyip, kamera kayıtları, doktor raporları ve tanık beyanlarını tespit edip, adli ve idari yönden gereğini yerine getirmesi gerekirken mağduru dinlemeye dahi tenezzül etmeyecek.

Öyleyse, cezaevi savcısı niye var?

Soruşturma savcısı ise adeta olayı kapatmak için soruşturma açıyor. Ceza Muhakemesi Kanunu der ki, bir savcı “suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturacak delil varsa” dava açmak zorundadır. Ama savcı, takipsizlik veriyor!

Öncelikle, tarafsız bir savcı için, eski bir Yargıtay üyesi olan mağdurun beyanı dahi başlı başına böyle bir davanın açılması için yeterli şüphe oluşturur; oluşturmak zorundadır. Ceza mahkemelerinde sadece mağdur beyanları ile sanıkların ağır cezalar aldığı binlerce dosya vardır. Değerlendirmeyi yapacak olan mahkemedir.

Ayrıca, Uğur’un iddialarında yer verdiği tanık beyanlarına takipsizlik kararında değinilmiyor. Tanık beyanları Uğur’un iddialarını desteklediği için mi? Yoksa, tanık beyanları hiç dosyaya alınmadı mı?

Savcının doktor raporları hakkında, kendisini mahkemenin yerine koyarak, delil değerlendirmesine girmesi ise tam bir hukuk skandalı!

Olay günü olan 17 Şubat’ta düzenlenen doktor raporunda, darp cebir izine rastlanmadığı yazılıyor. Uğur’un şikayetleri ise, delillendirme için zorunlu olmasına rağmen, doktor tarafından rapora yazılmıyor. Darp cebir izleri, olayın ilk anında yeterli inceleme yapmamış olan doktor tarafından fark edilmemiş olabilir. Bir gün sonraki raporda ise, darp cebir izinin olduğu belirtiliyor.

İkinci gün alınan doktor raporu gösteriyor ki, Uğur’un iddiaları gerçek. En azından, iddiaların gerçekliğine dair ciddi bir delil var. Mağdurun beyanını destekleyen doktor raporuna rağmen, işkence gibi ağır bir iddiada takipsizlik kararıyla dosyanın kapatılması, savcının soruşturmayı kapatmaya odaklanmış “çok özel” gayretini açıkça ortaya koyuyor.

Kısacası, soruşturma savcısı olayın üstünü kapatmak için soruşturma açıyor, var olan delilleri görmezden geliyor, toplanması gerekli diğer delilleri toplamıyor ve takipsizlik kararı vererek bir Yargıtay üyesine bir cezaevinde yapılan işkencenin üstünü, şimdilik, kapatıyor.

Uğur’a yönelik işkence iddialarına karşı Adalet Bakanlığı’nın tavrı ise, ülkede geçerli rejimin ne olduğunu ortaya koyacak nitelikte. Normal bir zamanda Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, böyle bir iddia üzerine hemen işlem başlatır; olayın sorumlusu olan cezaevi personelini o cezaevinden uzaklaştırırdı ya da tutuklu ve hükümlüyü başka bir cezaevine naklederdi. Kamuoyunu da bilgilendirirdi.

Özellikle sosyal medya yoluyla kamuoyu gündemine gelen “bir Yargıtay üyesine cezaevinde işkence yapıldığı” iddiasına karşı bir cümlelik dahi açıklama yapılmadı. Medya ve yargının iktidara bağlı, muhalefetin etkisiz olduğu bir ortamda kendisini hesap sorulamaz kudrette gören bir anlayış var. Temel hak ve özgürlükleri yok sayan, hukukun üstünlüğünü umursamayan, işkenceyi teşvik eden otoriter bir anlayış bu.

Olaylardan sonra ısrarla başka bir cezaevine nakledilmesini talep etmesine rağmen, Uğur’u işkencecileriyle aynı cezaevinde tutmaktaki ısrarın nedeni ne?

İşkence zamanaşımına uğramayan bir suçtur. Her şey kayıt altında. Uğur’a yönelik işkence eylemlerini gerçekleştirenler, engellemeyenler, soruşturmayanlar hep birlikte sorumludurlar. Bu kapsamda, olayı gerçekleştiren infaz koruma memurları, baş memurları, iç güvenlikten sorumlu ikinci müdür, kurum müdürü, cezaevi savcısı, soruşturma savcısı, başsavcı, Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün olayla ilgili sıralı amirleri, Adalet Bakanı ve ilgili yardımcısı böyle bir soruşturmada isimleri “şüpheli” olarak yazılacak kişilerdir.

Yargıtay ve Danıştay üyelerinin tutuklanması, Keskin Cezaevinde tek kişilik hücrelerde 4 yıldan daha uzun bir süre tutulması iktidarın doğrudan doğruya yargıya, dolaylı olarak da topluma verdiği bir gözdağı mesajı olduğu gibi, Uğur’a yönelik işkence de bir gözdağı mesajıdır.

Yargıtay’ın eski bir üyesine yönelik işkence iddialarına karşı sessiz kalması bu mesajın alındığının göstergesi olarak yorumlanabilir.

Özetle, Keskin Cezaevi, sadece Yargıtay üyesi Hüsamettin Uğur’un 4 yıldan beri hücrede kaldığı ve işkence gördüğü bir cezaevi değildir. Keskin Cezaevi, topyekûn bir yargının hücreye konulduğu ve işkence edildiği bir cezaevidir.

[Nevin Erdem] 14.9.2020 [TR724]

Hırsızlar, ümidimizi çalamadılar! [Ahmet Kurucan]

Geçen hafta içinde yayınlanan yazımda “Hırsızlar, hayat neşemizi çaldılar” demiştim.

Birçok okuyucu yorumu aldım.

“Sadece neşemizi değil, oğlumuzu, kızımızı, anne-babamızı da çaldılar.”

“Kocamızı, karımızı, malımızı, mülkümüzü de çaldılar.”

“Mesleğimizi de çaldılar,” diyenler oldu.

Haklılar. Bunların hepsini yaptılar ve hala yapıyorlar. Görünen o ki yapmaya da devam edecekler.

Mezkûr yorumlar arasında özellikle ikisi çok ciddi dikkatimi çekti.

Birini hiç düşünmemiştim. Diğerini ise, editörümün yazıyı yayınlamadan önce teklifi ile düşünmeye başlamış ve ayrı bir yazı halinde kaleme almayı planlamıştım.

Okuduğunuz yazı işte bunun üzerine kaleme alındı.

Düşünmediğim mesaj şu: “Sadece neşemizi değil acımızı da çaldılar.”

Kadim bir dostuma ait bu yorum.

Bir satır sonra ne kast ettiğini tek cümle ile anlatıyor kendisi: “Acımızı da acı gibi yaşatmadılar.”

Doğru değil mi?

Bu süreçte vefat eden insanların cenazelerinin gömülme anlarını hatırlayın.

Cenazeye katılmasına lütfen izin verip ellerindeki kelepçeyi çözmedikleri için annesinin babasının mezarına bir avuç toprak bile atamayan insanları. Veya, “hainler mezarlığı” teklifini…

Yüzlerce örnek verebilirim ama acıyı deşmek istemiyorum. “Zakkum gibi!” diyordu bana mesajında o kadim dostum. Gerçekten öyle.

Zakkum gibi midesine oturuyor insanın.

Ayetin ifadesiyle “kaynayan suyun fokurdaması gibi” fokurduyor.

Hazmı imkânsız. Yememek de elde değil. Devlet, zorba ve ceberut gücünü zalimce kullanarak yediriyor insana.

Düşündüğüm konu ile alakalı mesaja gelince: “Hayat neşemizi çaldılar ama ümidimizi, enerjimizi çalamadılar.”

Herkes için geçerli değil ama doğru bir tespit bu.

Hala çok sahici problemlerle boğuşan yüz binlerce insan var yurt içinde ve dışında.

Bununla beraber ümit ve enerjisini kaybetmeyenler de var.

Ne diyordu okurumuz: “Hırsızlar; hayat neşemizi çaldılar ama ümidimizi, enerjimizi çalamadılar.”

Bana sorarsanız, çalamayacaklar da. Çünkü, ümidin kaynağı inançtır. İnancın mahalli de kalp. Hırsızlar insanın kalbini çalamaz. Kalpte mekân tutmuş olan inancı da çalamaz. İnancın kaynaklık ettiği ümidi hiç çalamaz.

Tekrar edeyim.

İnsanların mallarına el uzatabilirler. Nitekim uzattılar da! Özgürlüklerini ellerinden alıp hapishanelere tıkabilirler. Nitekim tıkadılar da.

Ama hiçbir zaman insanın mahremi olan kalplerine, kalpte yer alan inanca ve onun kaynaklık ettiği ümide o izin vermediği sürece el uzatamazlar.

Ahmet Altan’ı hatırlayalım.

“Hayatımı ve zamanımı çalamadıklarının en büyük kanıtı” diyordu Silivri zindanlarında kaleme aldığı “Dünyayı Bir Daha Hiç Görmeyeceğim” kitabına verilen ödül dolayısıyla yaptığı söyleşide.

Arkasından da ilave ediyor ve bu kitabı için diyordu ki: “Hayatımı ve zamanımı kurtarabildiğimi, yaşayabildiğimi, yazı yazarak zamana sahip çıkabildiğimi gösterdi bana. Bu, kolayca tahmin edilemeyecek kadar büyük bir zafer duygusu yaratıyor. Öylesine güçlü bir duygu ki bu, insana hapiste olduğunu unutturuyor.”

Ahmet Altan’ın hapiste yaptığını memleketinde ya da gurbeti diyar ve o diyarı da kurbet memleketi edinen kişiler yapamaz mı?

Elbette yapabilir ve yapıyorlar da.

“İçinde yaşanılan zor şartların hiç mi önemi yok?” diyebilirsiniz. Olmaz olur mu? Öyle şartlar vardır ki insan onları değiştiremez. “Coğrafya kaderdir” sözünü hatırlayın.

Ama en zor şartlar altında bile insanın kendi iradesini kullanarak yapacağı şeyler vardır.

Nitekim 4 yılı aşkın süredir yurt içi ve dışında yaşayan niceleri bunun güzel örneklerini sergilemeye başladılar. O örnekleri özellikle merak ettim. Her biri ayrı bir başarı hikayesi çünkü.

Nereden nereye ve nasıl geldiklerini gerek hikâyenin kahramanlarının kendi ağızlarından gerek buna şahit olmuş kişilerin ifadelerinin yer aldığı programlardan izledim, dinledim, kitap ve makaleleri okudum.

Gördüğüm, gözlemlediğim şeyler oldu.

Bunları şöyle bir toparlayıp sizlerle paylaşmak istedim. Bakalım bana katılacak mısınız?

Birincisi, zamanın dün, bugün ve yarından ibaret olan üç boyutuna bir bütün olarak bakmışlar.

Winston Churchill’in, “Dün ile bugün arasında kavga çıkarsa yarını kaybederiz,” sözünden hareketle dün ile bugün, bugünle yarın arasında kavga çıkmasına izin vermeden dünü dünde bırakmış ve geleceğe yönelmişler.

Yarınları adına hedefler belirlemiş, istikamet ve istimrar içinde o hedeflere ulaşmak için bugünlerini değerlendirmişler.

Antik Yunan filozofu Epiktetos’un, “Yarın bambaşka bir insan olacağım diyorsun. Niye bugünden başlamıyorsun?” sözüne kulak verircesine, hiç zaman kaybetmemişler.

Benjamin Franklin gibi, “Bir bugün iki yarına bedeldir” deyip kolları sıvamışlar.

Ne güzel der Epiktetos başka yerde: “Bugünün işini yarına bırakan, kendini felakete salmıştır.”

Salmamışlar kendilerini o felakete.

Aksine, “İki günü bir olan ziyandadır,” hadisine mutabık davranarak “Ağaç kökü yesinler” diyenlere inat her gün artan bir azimle sarılmışlar hayata.

İkinci gördüğüm şey, zorluklar ve sıkıntılarla karşılaşırım korkusu karşısında aldıkları tavır.

Dikkat ettiniz mi bilmiyorum, zorluk ve sıkıntılar karşısında aldıkları tavır demedim. Aksine bunlarla karşılaşırım korkusu karşısındaki tavır dedim. Çünkü bu ikisi arasında dağlar kadar fark var.

Onlar bu ikisi arasındaki farkı iyi idrak etmişler.

Zorluk olmadan, sıkıntılara katlanmandan kolaylığa ve feraha erilemeyeceği bilinci içindeler çünkü.

Bu hayat düzeninin zorluk ve kolaylık, sevinç ve keder, iyi ve kötü, güzel ve çirkin üzerine kurulu olduğunu biliyorlar. Tecrübeliler bu konuda.

Onun için yine Epiktetos’un sözünün rağmına hareket etmişler. O, “Fakirlikten, sürgünden, zindandan, ölümden korkma; fakat korkudan kork,” diyordu.

Onlar ise korkudan korkma yerine onunla mücadele yolunu seçmiş ve yenmişler o korkuyu.

Ne yapacaklarını belirledikten sonra çok ciddi teorik okumalar yapmışlar. Saha araştırmalarında bulunmuşlar. Tecrübeli kişileri tavsiyelerine kulak kesilmişler ve ardından Şatibi gibi “Eyleme dönüşmeyen bilgi, bilgi değildir,” deyip paçaları sıvamış ve “Vira bismillah!” demişler.

Bu başarı hikayelerinde dikkatimi çeken üçüncü bir unsur, alışkanlıklarını aşabilmiş olmaları.

Başarıya giden yolda en büyük engellerden biridir alışkanlıklar.

Değişen bir çevre var. Sosyo-ekonomik ortam, ticaret kültürü, ahlak anlayışı, örf ve âdet, bürokrasi, kanunlar ve mevzuat ve daha neler.

Bu yeni ortamda iki şey yapılabilirdi; ya kendilerini, zihniyetlerini, alışkanlıklarını değiştirecekler ya da… ‘Ya da’sı yok bu işin!

Değişime direnme kendini hayatın dışına atma demektir. Unutmayın sosyolojinin değişmeyen tek kaidesidir değişme. Fert için de geçerli bu, toplum için de. Fert ve toplumu alakadar sosyal hayattaki her şey için de.

Bu yüzden değişmeme gibi fanatik ve mutaassıp bir tavır takınma yerine değişime kapı aralamışlar.

Merhum gazeteci Ahmet Selim, “Değişmeme katılığı ve inadı; çözülmeye yol açar,” demişti bir yazısında. Bunun sonucu ne olur? Meseleleri çözemezsiniz.

Problemler büyür, büyür, büyür ve koca bir yumak haline gelir. O yumağı ve o yumak içinde büyüyen düğümleri İskender’in kılıcı bile çözemez.

Zaten Ahmet Selim de sözlerini şöyle tamamlar: “Meseleleri çözemediğiniz için, meseleler sizi çözer.”

Dördüncü olarak şunu gördüm; risk almışlar ve vazgeçmemişler.

Yıllar önce dile getirmiştim, sırası geldi bir kez daha tekrar edeyim: Bana göre hayattaki en büyük risk, risk almamaktır. Sadece ticarette değil, hayatın her sahasında. Risk almış ve karşılaştıkları sorunlara değil imkanlara odaklanmışlar.

Ve, vazgeçmemişler. Vazgeçince kaybedeceklerinin idraki içinde hareket etmişler. Ne der Abraham Lincoln bu konuda: “Vazgeçenler yalnızca kaybedenlerdir.”

Denemişler olmamış, bir daha, bir daha, bir daha denemişler.

Thomas Edison’un ampul denemelerinde olduğu gibi. Bıkmamışlar, usanmamışlar. Edison-vâri, “Her başarısız denemesinin sonunda ampulün nasıl yapılmayacağının bir yolunu daha keşfettim” demiş, moral bozukluğu yerine zafer kazanmış bir kumandan gibi hayata asılmaya devam etmişler.

Mümin Sekman’a ait olduğunu bildiğim bir sözü hatırlatmanın tam da yeri ve zamanı: “Deneyenler kaybedebilir ama denemeyen kaybetmiştir.”

Söz uzadı. Kalemi salınca böyle oluyor.

Online gazetede, kağıda basılan gazetelerde olduğu gibi 3 bin 500 vuruş sınırı olmayınca okuyucunun sabrını suiistimal ediyorum çoğu zaman.

Ama söz bu kadar uzamışken bir beşincisini daha ilave edip bitireyim: Acele etmemişler.

Başarıya kaplumbağa misali ağır ağır yürünerek gidildiğini şuuru içinde davranmışlar.

Başarıya asansörle değil merdivenle çıkılır demişler ve merdivenleri teker teker çıkmaya gayret göstermişler.

Buna rağmen 4-5 yılda geldikleri seviye baş döndürücü. Doğru yoldalar. Kısa zamanda aldıkları mesafe de bunu gösteriyor zaten.

Ama doğru yolda olmak yetmez; doğru yolda yürümek ve koşmak gerek.

Aksi halde ulaştıkları bu seviyeden hızla aşağıya düşebilirler ve insan değil insan suretinde bambaşka bir varlığa bürünebilirler.

Ne güzel der Nietzsche: “İnsan, insan olmama tehlikesi ile karşı karşıya olan tek varlıktır.”

Yazımı eski bir deyiş olan “La Edri” imzasıyla söylenen güzel bir söz ile bitirmek istiyorum: “Bazı insanlar vardır nereye giderlerse gitsinler hapishanelerini beraberlerinde götürürler.”

Gördüğüm kadarıyla bu insanlar tam tersini yapmışlar.

Yıkmışlar zihinlerindeki hapishane duvarlarını ve hayata asılmışlar.

Son sözüm şu olsun; “Zalimin en büyük silahı mazlumun zihniyetidir” denir.

Zalimin elinden o silahı alan mazlumlara selam olsun!

[Ahmet Kurucan] 14.9.2020 [TR724]

Büyük resimciler çağı! [M.Nedim Hazar]

Kendine “strtejist” diyen adam, saç sakalı birbirine karışmış hâlde, kahvehane muhabbeti tadında salladıkça sallıyor. Aynı zamanda kanalın resmi danışmanıymış. O sebeple pandemi hakkında da o çıkıyor ekrana, Libya operasyonu meselesinde de, terör bilmem ne konusunda da…

İHA’lar hakkında sallıyordu bana denk geldiği gün.

Saman ithalatı ile bağlantısını daha doğrusu bağlantısızlığını bir kürek operatörü hoyratlığıyla bağıra çağıra anlatıyordu stüdyoda.

Ortamdaki herkes farklı kesimden gibiydi. Bilirsiniz paspas Nedim filan…

Görüşleri farklıydı ama ortak çıkış noktaları vardı. Hepsi büyük resmi görmüş onun üzerine konuşuyordu.

Muazzam bir büyük resimciydi hepsi.

Sonradan mı türediler yoksa millet olarak yaşadığımız tekamül sonunda geldiğimiz nokta mıdır bu, tam bilemiyorum. Belki de hep varlardı ama kendilerini ifade edebilmek imkan ve mecrasını bulamıyorlardı. Şimdi konjonktürel olarak sanki devir onların devri olunca tekrar — belki beden değiştirerek — arz-ı endam ettiler. Baktılar ki, nasılsa mefhum-u muhalife dair ‘çıt’ çıkarılmasına imkan verilmiyor, coştukça coştular ve inanılmaz gelişme gösterdiler.

Belki de Tanzimat’tan beri süregelen bir sıçramalı jenerasyonun bir tür “Mesleki Nirvana”ya ulaşma durumudur hatta! Her ne olursa olsun, mevcut tablo ilginç, bir o kadar da tedirgin edici boyuta ulaşmış vaziyette.

Gazete, dergi sayfalarında ya da TV ekranlarında her akşam arz-ı endam ediyorlar, illa ki denk gelmişsinizdir. Son süreçte iyiden iyiye sirk çadırına dönen haber kanalı görüntülü mecralara hiç mi bakmıyorsunuz yani?

Mesleğe başladığım yıllar, Merhum Menderes’in kabrinin Yassıada’dan Vatan Caddesi’ne naklediği döneme denk gelmişti. Yazdığım ilk seri yazıydı: “Darbeci Basın ve Alkışçılar”.

Bırakın haberciliğin temel ilkelerini, yorumculuğun haysiyetini, tetikçiliğin bile sınırlarını zorlayan örnekler vardı 1960 Darbesi medyasında. “Öğrencileri kıyma makinelerinde doğradılar” türünden meşhur olanları illa ki duymuşluğunuz vardır eminim. Dedim ya bir tür sıçramalar, o jenerasyonun tekrar beden bulması gibi, 1971 ya da 1980 darbe dönemlerinde de benzer bir sakillik ve yüzü karalık sürgit devam etmiş.

28 Şubat malum… Kur’an kurslarında edilen yemin haberleri, bir deprem pankartıyla oluşturulan büyük resimler, düğmeye basmalar, baskınlar, baskılar, mitingler, nihayetinde yürütülen tanklar. O devirlerin büyük resimcilerinin çoğu şimdilerde yok.

Yine bir sıçrama ve bu sefer farklı bir bedene giren büyük resimcilik.

Misal, çıkmış ekrana ballandıra ballandıra “Operasyon Valkyrie” anlatıyor birisi. Sen, ben, bizim oğlan ortamı nasılsa, itiraz yok. Kimse “Bilader iyi sallıyorsun da, bu örnekle liderimizi de Hitler’in yerine koyduğunun farkındasın değil mi?” diye sormuyor nasılsa!

İHA’lar konusunda salladıkça sallıyor, karşı çıkan, “Üfleme bilader” diyen yok.

Büyük resimciliğin tarihsel ortak yönleri olduğu da bir gerçek şüphesiz. Her ne kadar yüksek düzeyde olmasa da kendi içinde bir mantık kurgusu örmeye çalışır tüm büyük resimciler. Alakalı alakasız derelerden getirilen sular, beş benzemezi aynı çuvala doldurmalar, ana fikir en başta kondurulduğu için oluşan devasa mantık boşluklarını kendi gözlerinde görünmez kılabiliyor.

Kendi aralarında küçük familyalara bölünseler de aynı kabilenin temsilcileridir nihayetinde. Ve tabiatıyla her devirde bir şekilde alıcı bulabildikleri için kısa sürede geliştirebiliyorlar yeteneklerini.

TEM’deki bir trafik kazasından uluslararası komplo çıkarmak çocuk oyuncağıdır bu zevat için. Öte yandan kabak gibi ortadaki hakikatleri de yine aynı yetenekleriyle görünmez kılmaya çalışırlar.

Bu mesleğin temsilcileri için oldukça verimli bir dönemden geçiyoruz şüphesiz. 5 bin kişinin katıldığı gizli toplantıları ifşa da onların işidir, başkalarına ait görkemli binaları “Vay be işte gururlanılacak üniversite binası” diye sunmak da.

Çünkü Allah vergisi bir büyük resim görme kabiliyetleri vardır. Küçük gözlem sudur etmez bünyelerinden. Hep büyüğü, en büyüğü ‘şak’ diye yakalayıverirler.

Eylem yapan teyzenin elindeki plastik su şişesinden birkaç uluslararası gizli istihbarat ve espiyonaj çalışması üretebilecek derecede cevval bir zihin bahşetmiştir Cenab-ı Mevla’m bunlara.

Devir büyük resimcilerin devri anlayacağınız. Ülke, pek çok açıdan hızla fakirleşirken bu anlamda memleketi güneş sızmaz bir orman kapladı.

[M.Nedim Hazar] 14.9.2020 [TR724]

Siz ötekilerin ne tarafındansınız? [Alper Ender Fırat]

6-7 Eylül 1955 tarihi Cumhuriyet tarihinin en kara günlerinden birisidir kuşkusuz. Yıllar sonra Sabri Yirmibeşoğlu’nun da itiraf edeceği gibi Özel Harbin provokasyonu ile bir uyduruk haber bahane edilerek İstanbul’da yaşayan Rumların evleri, dükkanları, malları yağmalanmış, her şeyleri talan edilmiş ve bir gecede binlerce Rum, İstanbul’u terk etmek zorunda kalmıştı.

Her eylül, gazete haberleriyle yeniden hatırladığımız bu meşum olayla ilgili sosyal medyada da çok detaylı yazılar okuduk. Pek çok hesap bu konuyla ilgili ayrıntılı ve bir o kadar da vahim hatıraları paylaştılar, paylaşmaya da devam ediyorlar.

Ancak bu konuda hassasiyet gösterenlerin geçmiş paylaşımlarına baktığınızda Türkiye tarihinde sanki tek bir vahim olay olduğunu bunun da 6-7 Eylül tarihlerine denk geldiğini düşünürsünüz. Gösterdiği hassasiyetin onda birini başka insanların maruz kaldığı kötü olaylara göstermiyorlar. Başka mahallede kıyamette kopsa umurları değil desek, abartmış olmayız.

Yine eylül ayının bir başka meşum olayı 12 Eylül darbesiydi. Bu kez de darbe travmasıyla ilgili yazılar, mesajlar okuduk. Yüzbinlerce insanın maruz kaldığı gözaltılar, tutuklanmalar, işkenceler yeniden gündeme geldi.

Yine herkes sadece kendi mahallesinin türküsünü söyledi, kendi acısına ağladı. Solcular için yalnızca solculara yapılan işkenceler, idamlar, hapis hikayeleri gerçekti. Sağcılara yapılanlar ya hiç olmamıştı ya da onlar bu muameleyi hak etmişti. Oysa 12 Eylül Cuntası zulümde eşit davranmaya büyük özen göstermiş, solcu idam etmişse karşısında mutlaka bir de sağcı idam etmişti. “Netekim” cellatbaşı bu konuda nasıl özen gösterdiklerini övüne övüne anlatmıştı. Ancak işin garibi zulme maruz kalan iki taraf da zalime karşı birlik olmamış, mahallesinden olmayanın acısını yok saymışlardı.

Olacak şey değil! Bir insan, nasıl kendini hem öteki hisseder hem de başkasına yapılan zulümleri haklı bulur. İnsan nasıl olur da adaleti benzer acıları yaşamış komşusu için istemez. İnsan nasıl olur da acı çektiği halde, karşıda acı çekenin hissettiklerine karşı bu kadar duyarsız olur?

Neden bu topraklarda yaşayanlar maruz kaldığı ihlallerde, kendisi için haktan, adaletten, mağduriyetten bahseder de başkasına lâl kesilir.

Maalesef, bu topraklarda yaşayan her mahalle, sadece benim bahçeme bahar gelsin, benim çiçeklerim açsın, benim ekinlerim yağmur yüzü görsün diye düşünüyor.

CHP ve sosyal demokratlık iddiasındaki diğerleri, basın özgürlüğü deyince sadece kendi yoldaşlarının hakkını anlıyor: “Barış Terkoğlu, Müyesser Yıldız, Murat Ağırel haber yaptıkları için tutuklandılar derhal serbest bırakılsın.” Bakıyorsunuz başka hiçbir gazeteci, hiçbir aydın için tek bir kelime kullanılmıyor.

Başka mahalleyi hiçbir şekilde anlamayan, ona empati yapmadan, aşağılayan, dışlayan, ve mutlaka ortadan kaldırılması gereken bir yapı olarak görenlerin yaşadığı hiçbir yere, hiçbir ülkeye, hiç kimse için adalet gelmez.

Bu topraklarda, suçu işleyen asıl zalim şebeke, kendine mutlaka bir suç ortağı buluyor ve bir zaman onunla çalışıyor. Sonra da bütün suçu onun üzerine bırakıp konjonktür değiştiriyor. Her bulduğu ortak devlete sahip olduğunu düşünerek “şeksiz şüphesiz adalet ve hakkaniyet” istemeyi anlamsız ve gereksiz görüyor. Bir gün mutlaka devlet iktidarı tam olarak ele geçirilecek ve diğer mahalleler kentsel dönüşümle kendisine benzetilecek hayali kuruyor ve ömrü böyle geçiyor.

Bu ülkede kendini öteki hissedenler bir tarafta Dersim katliamlarının yasını tutarken, başka birileri 6-7 Eylül’ün yaralarını sarmaya çalışıyor, başka bir yerlerde de 12 Eylül darbesinin travmasıyla baş etmeye çabalayanlar duruyor.

Bir tarafta Maraş katliamlarını, bir tarafta Ermeni katliamlarını, bir tarafta 28 Şubat sopasını anıyor ama bir araya gelip yüksek sesle amasız, fakatsız, ancaksız hakkı, adaleti, hukuku savunmuyor.

Israrla bilmek istemiyorlar, yağmur yağarsa bütün şehre yağar, yağmazsa hiçbir mahalleye yağmaz. Bütün bir şehir için değil de, sadece kendi mahallesine yağmur duasına çıkıldıkça her yer çorak kalacak.

 [Alper Ender Fırat] 14.9.2020 [TR724]

Türkiye’de liberal fobisi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Nefret değil, fobi diyorum. Çünkü politik liberalizm ve liberallerden nefret etmelerinin nedeni korkuya dayanıyor. Yarattıkları sistemin özgürlükler karşısında tutunamayacağını biliyorlar.

Endoktrinizasyonun foyasının liberal değerler yerleşirse mutlaka eninde sonunda çıkacağını görüyorlar. Taptıkları devletin ve onun acınası ama gaddar korku imparatorluğunun liberal değerlerin yerleşmesi durumunda mutlak surette değişmesi gerekeceğini, bununsa kendi güçlerinin sonunu getireceğini biliyorlar. Liberallerden liberal değerleri savundukları için nefret ediyorlar. Çünkü liberal değerlerden ödleri kopuyor.

Onlar kim? Sadece Erdoğan ve İslamcıları mı? Keşke öyle olsaydı! Ama liberallerden nefret eden, çünkü liberal değerlerden korkan grup, aslında bir bakıma Türkiye’nin nerdeyse tamamıdır. Aslında Osmanlı geçmişimiz salt anti-liberal değerler manzumesidir. Osmanlı’nın çöküşünü engellemek için yapılan modernleşme (ıslahat) reformları, Türkiye toplumunu dolaylı olarak bazı liberal fikirlerle tanıştırmış da olsa, bu kısıtlıdır. Esas gaye askeri ve bürokratik sağlamlaşmayı sağlamaktı. Merkezi gücü daha güçlü hale getirmekti. Elde tutulan toprakların küçülmesine engel olmak ve vergi gelirlerinin azalmasını engellemekti. Bu ortamda her tür liberal değer ile onun üzerine inşa edilen reform, Batı’ya taviz vermekti. Batı’da liberalizm ve liberal değerler geliştikçe, Osmanlı’nın despotizmi daha fazla sırıtıyordu çünkü. Temel hak ve özgürlükler geliştikçe, Osmanlı’da da Batı baskısı ile ve bazı ilerici aydınların liderliğinde eşit yurttaşlık gibi, serbest piyasa gibi, mülkiyet hakkı gibi, işkencenin engellenmesi gibi, cinsiyetler arası eşitlikler gibi, sekülerleşme gibi konseptler gündeme geldi, getirildi. Fakat bu tür ilericiler her zaman Batı uşağı olmakla, değerlerinden kopmakla, Müslüman mahallesinde salyangoz satmakla itham edildiler. Bu zihniyet İttihatçılar’ın diktatörlüğünde daha da yerleşti. Daha önceki liberal yaklaşımlarını terk eden İttihatçılar giderek nasyonalizme ve etnik homojenleştirici politikalara yöneldi. Bu politikaların doğal sonucu her türlü liberal fikre karşı olmaktı zaten. Öyle de oldu.

Kemalistler de bu jakoben tutumu aynen devam ettirdi. Batı değerleri – liberal hümanist değerler – “bu coğrafyaya çok fazlaydı”. Bu coğrafyanın kendi gerçekleri vardı ve özgürlükler bu coğrafyada kaostan başka bir işe yaramazdı. Bu İttihatçı pozisyon, Kemalizm’de çok daha aşırı noktalara doğru geliştirildi. Kemalizm’in olgunlaştığı dönemde Avrupa’da yükselen faşizm ve komünizm gibi totaliter ideolojiler, Kemalistlerin düşün dünyalarını çok olumsuz etkiledi. Ulus devlet kurma düşüncesi, Kemalistlere göre homojenleştirici İttihatçı projelere ve pratiklere sahip çıkmayı gerektiriyordu. Kafatası ölçümleri yapan, devletin “baba” olarak kabul edildiği, Atatürk’ün mitsel yarı kutsal bir daimi lider olarak lanse edildiği, ideolojinin neredeyse totaliter bir endoktrinizasyon politikası ile çocuklara öğretildiği bir dönemden bahsediyorum. Bu ortamda liberal fikirlerin yayılmasına olanak yoktu. Anti militarizm, azınlık hakları, küçük devlet, ademi merkeziyetçilik, yerinden yönetim, çok kültürlülük ve farklı kimliklere tolerans, bireyin topluma tercih edilmesi, bireyin otonomisi gibi onlarca liberal ilkenin doğru olduğuna inandırıldı kitleler.

Cumhuriyet’in karşı devrimi aslında İslamcılardan da Kürtlerden de çok liberaller ve onların “uçuk fikirleri” oldu. Çünkü liberal değerler zaten “şeriatçılara” ve “Kürtçülere” göz kırpıyordu. Dolayısıyla onlardan daha fazla mücadeleyi gerektiriyordu. Liberaller bireylerin devletin önünde olmasını, devletin bireylere hizmet etmesini talep ederken, Kemalistlere göre en büyük suçu işlemekteydiler.

Liberalleri Türkiye’de hiç kimse aslında sevmedi. İktidara gelinceye kadar İslamcılar liberalleri bir ortak olarak gördü. Ama onlar için liberaller salt stratejik bir araçtı. Kürt siyasi hareketinin önemli bir bölümü Marksist bir tarih okuması yapmaları, diğer bir kısmının da Türk sol geleneği ile ortak kökenleri nedeniyle liberallerin demokrasi tasavvurlarını “burjuva demokrasisi” olarak görüp aşağılamaları nedeniyle liberallerle çok sıcak ilişkiler içinde olmadı. CHP kendisini sosyal demokrat bir parti olarak tanımlamaya başladığından beri, her zaman liberal değerlerle sorunlu oldu, sosyal olup demokrat olmama arazını sürekli algılarında hissettirdi. Milliyetçiler liberal değerlere asla ısınamadı, özellikle Kürk hakları konusunda liberal çizgiyi devamlı vatan haini olmakla itham etti. Merkez sağ liberallerin az da olsa yanaşabildikleri bir siyasal yönelim de olsa, merkez sağa esas etkide bulunan milliyetçilik ve dini motiflerin yanında liberal düşünce kırıntıları daima marjinal kaldı. İslam dininin birçok pozisyonu ve politik referansında liberal değerlerle ciddi bir çelişki olmasından dolayı liberal değerler halk tabanında çok benimsenemedi. Kısacası liberal değerler çöle ekilen bir tohum gibi, yeşerecek ve çiçek açacak ortama Türkiye’de asla sahip olamadılar.

İlliberal demokrasilerin çoğaldığı Yirminci Yüzyılın son on yılından bugünlere dek, seçimsel demokrasi anlayışı Türkiye’de giderek yerleşti. Ortadoğu kuraldışılığı anlayışı yaygınlaştı. Merkez sol Avrupa sosyalizminden ve sosyal demokrasilerinden gerek içerik olarak gerekse de kendini tanımlama babında tümüyle koptu. Nasyonalizmin güdümüne girdi. On Dokuzuncu Yüzyıl sonlarındaki gibi, Türkçülük ve 1930’lardaki gibi devletçiliğin yörüngesinde içinde sol namına ne varsa kaybetti. Devlet fetişizminin batağında tipik bir Üçüncü Dünya Baas hareketine dönüştü. Gerçek Marksiyan son marjinalleşti. Kürtler PKK’nın ve Kürt siyasi hareketinin yönelimiyle daha Üçüncü Dünya sosyalizmi vari bir sol çizgide durdular. Bu durum solun liberal demokrasiyi benimseyerek bir Avrupa sosyal demokrasi doğurmasının önüne geçti.

İlliberal demokrasi anlayışı en çok Erdoğan gibi popülist liderlerin ve onların tabanlarının hoşuna gitti. Liberallerin 2013 sonrası tümüyle gemiyi terk etmelerinden sonra AKP liberal ne kadar yönelimi varsa tümünü bıraktı, devletlû ve nasyonalist-İslamcı (Türk İslam Sentezci) bir çizgiye geriledi. Yetmez ama evet diyen liberal ve AB yanlısı kanat, tümüyle düşman kampa kategorize edilmeye başlandı. Daha önce Erdoğan ve AKP İslamcılığını demokrasi gereği destekleyen liberal çevreler, artık düşman olarak tanımlanıyordu. 17 Aralık ve Gezi Parkı sonrasında artık otoriterleştiğini gizleme gereği duymayan Erdoğan ve İslamcı tabanı, eski Kürt söylemini, AB ideallerini, Kopenhag Kriterlerini, insan hakları ajandalarını, devleti küçültmeyi ve objektifleştirmeyi amaçlayan pozisyonlarını terk etti. Zaten liberalizmin temeli olan bireyin merkeze alınmasıyla ilgili ciddi bir kan uyuşmazlıkları olan İslamcılar, aynı dertten muzdarip Kemalist derin devletle anlaşınca, liberaller uyduruk “FETÖ” ve dışlanan Kürt hareketi ile “iç düşman” kampının müdavimi oldular.

Liberalleri sevmeme yarışmasında Kemalistler, İslamcılar ve Nasyonalistler (Ülkücü ve Ulusalcı kanatlar) birbiriyle yarışma yapacak olsa kim galip gelecek? Sanırım bu yarışma çok çekişmeli geçerdi! Devletin tüm genetik yapısı liberal DNA’ların nötralize edilmesine programlanmış durumda. Sosyolojik ve kültürel olarak liberal değerlerin vampir ve sarımsak ilişkisi gibi olduğu Türkiye’de insan hakları sorunlarının salt rejimle alakalı bir şey olmadığını liberal düşüncenin, değerlerinin ve liberallerin konumuna bakarak rahatlıkla anlayabiliyoruz. Aradan geçen bunca yıla rağmen yetmez ama evet tavrına “devleti satan liboş geri zekâlılar” ile “dış mihrakların ajanı liberal hainler” arası bir yerlerden bakan Türkiye toplumu, sizce daha iyi insan hakları karnesi olan bir ülkede yaşamayı hak ediyor mu? Bu soruyu sormak evet bana acı veriyor, ama buna karşın verdiğim yanıt oldukça realist. Temel özgürlüklerin liberal değerler öğrenilmeden gelişmesi imkânsız. Çünkü John Locke, James Madison, John Stuart Mill, Montesquieu gibi yazarların yüzyıllar içinde ortaya koydukları ve bugün tüm Batılı liberal demokrasilerin temelini oluşturan değerler ve gelenekler, Türkiye’de namevcut. Bu değerleri savunan Ahmet Altan gibi düşünürler hapiste çürüyor. Birçoğu ülke dışına savruldu. Sosyal medyada liberal pozisyonları savunan Ohannes Kılıçdağı gibi akademisyenler ‘yetmez ama evet’ tutumunda ısrar ettikleri için linç ediliyorlar. Hiç kimse yetmez ama evet tutumunun alternatifinin ne olduğunu sormak zahmetine girmiyor. Kemalofaşist ve İslamofaşist ana akım ve tüm nasyonalizm segmentleri faşistleşen Türk devletinin karşısında hizaya geçmiş, trampet ve top seslerini bekleyen Alman Nazileri gibi kendilerini bekleyen korkunç sona doğru akıyorlar.

Uçurumun dibinde, çökmüş ekonomisi, korkunç fakirliği, sosyal adaletsizlikleri, yüksek oranda genç ama cahil genç nüfusu, yerleşmiş cehalete övgü kültürü, habis imparatorluk nostaljisi, korkunç yaygın ırkçılık ve patolojik ve kompleksli İslamcılık gibi mikrobik enfeksiyonların aynı anda seyrettiği, zaten dördüncü evre kanserli Türkiye, kaçınılmaz sona doğru yaklaştıkça, daha fazla bağırıyor: “Liboşları istemezük!”

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.9.2020 [TR724]

Karşı devrim mi planlanıyor? [Tarık Toros]

Diyeceksiniz ki:

Bırak yani planlayan planlasın.

Hatta kızacaksınız:

Şu zalim rejim gitsin de kim gelirse gelsin.

Ayar vereceksiniz:

Daha kötüsü olmaz kardeşim, dinsizin hakkından imansız gelir.

***

Ben gazeteciyim.

Ne devrimci ne karşı devrimci.

-Olayları izler,

-Önüme düşenleri teyit süzgecinden geçirir,

-Geriye doğru tecrübeyle kıymetlendirir,

-Arz ederim.

Beğenen beğendiğini alır.

Beğenmeyenin beğenmediği bana kalır.

Tespit başkadır, kehanet başka.

***

Çok alamet birikti:

“Muhalif cephe” son 5 yıldır olmadığı kadar hareketli ve dinamik.

AKP, 7 Haziran 2015’te sandıktan çıkamadı.

Bir daha kafayı kaldıramayabilirdi.

Olmadı.

Rejime yapacaklarını yapması için mehil verdiler, zaman tanıdılar.

Süre doldu.

***

Peki, karşı devrimi nereden çıkardın?

Türkiye’de bir kere devrim oldu, bu tek atımlık bir devrimdi.

Sonrasında her 10 senede bir tekrarlanmaya çalışıldı.

Onun için kalıcı hukuk bir türlü inşa edilemedi.

Mala mülke çökme ise devlet için kadim bir alışkanlık.

Özünde her şey devletin.

Canı sıkılınca masayı deviriyor.

***

Yerin dibine batsın, rivayeti kendinden menkul bir “şeyhin” çocuk tacizi, 28 Şubat süreci benzeri tarikat nefretine evrildi.

Muhafazakar mahalle tedirgin:

Buradan yürünüp önüne gelen içeri tıkılır kapatmalar el koymalar başlar mı, diye.

***

CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke’nin sözleri bunun üzerine geldi:

-Özel sektör dediğiniz Türkiye’deki bütün kaynakları rantla yemiş olan 5 şirketten bahsediyorum. Ne müzakeresi yapacağız? Müzakere falan yok. ‘Bunlar artık kamunundur’ diyeceğiz ve devam edeceğiz. (Halk TV, 10 Eylül 2020)

***

Bizim medya grubuna çöküldüğünde akademisyen titri olan biri şöyle yazmıştı, Twitter’da:

“Ne yani, nasıl kazanılmıştı ki?”

Bugün silmiş.

Silinmeyen bir tweet var, şu günlerde Youtube yayınlarının gediklisi olan ekonomist Mustafa Sönmez:

-AKP de Cemaat de o malları halktan gaspettiler; şimdi pay kavgasındalar. O varlıklar kamunundur, kamulaştırılacaktır. Nokta. (17 Mayıs 2017, Twitter)

***

Kaygılarımı yazıştığım bir dostum, şu dizeleri hatırlattı:

Ayarını bozduğun kantar gün gelir seni tartar.

***

Şimdi:

Bir sapık gerekçe yapılarak “tarikatlara operasyon” başlığı altında…

Dernek, vakıf, dergah, kültür merkezi, cemiyet ve bağlı kuruluşlar, şirketlere yürünecek.

Listeleri hazır.

Kimsenin itiraz edemeyeceği, edenin sesinin duyulmayacağı bir ortam hazırlanıyor.

Saray tava gelirse bu Saray eliyle yapılacak.

Sonra?

Bitmeyecek tabi, turpun büyüğü heybede.

***

Yakın zamana kadar “şartlar yüzde 51 Erdoğan’ın lehinde” diyordum.

Artık demiyorum.

Asıl üzücü olan ise şu:

Kim üterse ütsün, ütülen millet olacak!

[Tarık Toros] 14.9.2020 [TR724]

Hücredeki avukatın tirajik hikâyesi [Adem Yavuz Arslan]

Birazdan okuyacaklarınız bir film senaryosu değil.

Günün birinde mutlaka filmi çekilmeli ama şimdilik 25 yıllık bir avukatın ‘sessiz çığlığı’.

Malum olduğu üzere geçtiğimiz Cuma günü Ankara merkezli bir ‘fetö’ operasyonu başlatıldı ve ilk etapta 48 avukat göz altına alındı.

Avukatlar ‘avukatlık yapmakla’ suçlanıyorlar.

Operasyonun ne anlama geldiğini ve bundan sonra yaşanabilecekleri ayrı bir yazıda ele alıp başka bir parantez açacağım.

Çünkü Erdoğan rejimi savunma hakkına saldırıyı yıllardır, hem de pervasızca yapıyor.

‘Cemaat soruşturmaları’ kapsamında bugüne kadar yüzlerce avukat tutuklandı ve maalesef seslerini kendi meslektaşlarına bile duyuramadılar.

Bu yazıda 56 aydır ‘tavuk kümesi kadar’ bir koğuşta-hücrede tutulan çeyrek asırlık bir avukatın tirajı komik dosyası özetleyeceğim.

Yazıya girerken söylediğim gibi;

Avukat Turan Canpolat’ın hikayesi mutlaka filme çekilmeli.

Düşünsenize, sabahın bir saati müvekkiliniz arıyor, evinin arandığını söylüyor, kalkıp gidiyorsunuz, üç günlük gözaltı sonunda müvekkiliniz serbest kalırken siz tutuklanıyorsunuz. Dahası siz gözaltı listesinde de yoksunuz.

Üstelik 30 Ocak 2016’da tutuklanıyorsunuz ama size yapılan suçlamanın kaynağı olan ifade 17 Şubat tarihli.

Dahası iddianameye göre Malatya’da tutukluyken 15 Temmuz’da Ankara’da darbeye iştirak etmiş olmakla suçlanıyor.

MÜVEKKİLİ BIRAKIP AVUKATINI TUTUKLADILAR

Çeyrek asırlık avukat Turan Canpolat’ın tarihe geçen hikayesi 27 Ocak 2016 sabahı müvekkilinden aldığı bir telefonla başlıyor.

Müvekkilinin evi 7-8  polis eşliğinde aranmaktadır.

Avukat Canpolat aramaya nezaret etmek için müvekkilinin evine gider. Arama esnasında yapılan hukuksuzlukları da tutanağa şehr düşüp emniyete geçer.

Yolda iken polis arar ve nerede olduğunu sorar.

Avukat Canpolat ifadesinde bu durumdan şüphelenmediğini anlatıyor “ Ben müvekkilimin gözaltı işlemiyle ilgili olduğunu düşünüp emniyete yakın olduğumu söyledim. Zaten 5 dakika sonra da oradaydım. Ancak emniyete gittikten sonra göz altına alındım. İlginç olan sabah 9’da göz altına alındım ama dosyada adım yoktu.”

Avukat Canpolat ‘tuhaf’bir şeylerin döndüğünü fark ediyor ama sorularına cevap alamıyor.

Polis, savcı ve mahkeme aşamasında ‘cevabını bulamadığı soruları’ aylar sonra mahkeme sıralarında buluyor.

Meğerse Cemaat’e yakın bir kurumda hizmetli olarak çalışan Mehmet Tanrıverdi isimli kişi gözaltından bir gün önce emniyete gidip itirafçı olmuş.

En azından savcının iddiası bu yönde.

Hizmetli Tanrıverdi sabah emniyete gidip ifade veriyor, aynı gün 16.45’te savcı Sulh Ceza Hakimliği’nden arama, yakalama ve el koyma talebinde bulunuyor.

Bu kadar kısa sürede ifadelerin nasıl kontrol edildiği, bilgilerin nasıl teyit edildiği belli değil. Ama mahkemeden karar jet hızıyla çıkıyor ve 10 sanık için gözaltı kararı veriliyor.

Ancak bu gözaltı listesinde Avukat Canpolat yok.

Canpolat mahkeme ifadesinde durumu şöyle anlatıyor; “ İlginç olan şu ki Mehmet Tanrıverdi benim müvekkilim. Üstelik 15-20 gün önce baskı ve tehdit altında olduğunu, masum insanlar aleyhine ifade vermeye zorlandığını el yazısıyla beyan eden, avukatlık ücreti ödeyen birisi. Gözaltına alınanlar arasında Mehmet Tanrıverdi’de var. 3 günlük gözaltının son günü polisler Tanrıverdi’yi alıp notere götürüyorlar. Azilname düzenleniyor ve Tanrıverdi’nin parası yetmeyince eksiği polis tamamlıyor.”

Tanrıverdi adli kontrolle serbest kalırken Avukatı Turan Canpolat tutuklanıyor.

Türkiye’de ‘olmaz’ denen çok şey olduğu için avukat Canpolat’ın yaşadığı size sıradan gelebilir.

AVUKATI PEŞİNEN TUTUKLUYORLAR

Ancak dosyanın devamı daha da ilginç.

Mehmet Tanrıverdi 26 Ocak 2016 tarihli ifadesinde ‘bildiklerini’anlatıyor.

Ancak Canpolat’la ilgili bir şey söylemiyor.

Avukat Canpolat 27 Ocak’ta tutuklanıyor ama yargılanmasına gerekçe yapılan suçlama Mehmet Tanrıverdi’nin on yedi gün sonra verdiği ikinci ifadeye dayandırılıyor.

Yani peşinen avukatı tutukluyorlar, iddianameye gerekçe yapılacak suçlamanın itirafçı ifadesinde olmadığını fark edince adli kontrolle serbest bırakılan itirafçıyı çağırıp ikinci bir ifade alıyorlar.

Canpolat’a yöneltilen suçlama ‘adliye yapılanması sorumlusu’. İsmi ilk kez şüpheli olarak dosyaya giren 3 adliye çalışanı ise ‘suç ortağı’ olarak gösteriliyor.

İddianamedeki tek suçlama bu üç kişinin avukat Canpolat’a bilgi aktarma iddiası.

SAVCI SAHTE BELGEYİ DOSYADA UNUTMUŞ

Yargılama başlayınca dosyadaki skandallar da bir bir ortaya döküldü. Savcı üretilen sahte belgeyi dosyada unutmuş.

Gözaltı listesinde MC rumuzlu başka birisi var. Canpolat ifadesinde skandalı şöyle anlatıyor; “M.C diye başka birinin isminin olduğu şüpheli listesini çıkartarak onun yerine benim olduğum imzasız, onaysız, tarihsiz sahte bir liste ekliyorlar… Dosyadaki şüpheli sayısı daha önce kayıtlara girdiği için mecburen M.C’yi şüpheli listesinden çıkartarak, onun yerine benim ismimi monte ediyorlar… Polisler, suç işlememek için, bu ikinci listeye imza atmıyorlar, onaylamıyorlar… bu listenin imzasız, onaysız ve tarihsiz olduğu 14/06/2016 tarihli duruşmada mahkeme gözlemi olarak tutanağa geçti…Ve savcının imzasını taşıyan, UYAP’a taranan, mahkeme kalemince “asli gibidir” şerhiyle tasdik edilen resmi belgede şüpheliler arasında ismimin BULUNMADIĞI, benim ismimin yerine M.C diye bir başkasının isminin OLDUĞU da mahkeme gözlemi ile 14/06/2016 tarihli duruşmada tutanağa geçti… Affınıza sığınarak yazıyorum: Tiksinti duydum…Midem bulandı…”

Film yapılmalı dediğim dosya da daha ne skandallar var.

Devam edelim.

Mehmet Tanrıverdi 26 Temmuz 2016 tarihli ikinci duruşmada ifade veriyor ve avukat Canpolat’ın yargılandığı suçlamanın kaynağı olan ifadeyi vermediğini söylüyor.

Dosyadaki ‘tek suçlamanın kaynağı’ olan ifadeyi veren kişi diyor ki “Benim böyle bir ifadem yok, ben böyle bir şey demedim”.

Dahası polis ifadesinde Tanrıverdi’nin “özel avukatı olduğunu, adının CA olduğu, telefonundan aranırsa geleceğini” söylediği yazıyor.

Ancak Tanrıverdi mahkemeye çıkınca Cemaat soruşturmalarında sıklıkla rastlanan bir uygulamayı teyit edecek şekilde ‘emniyet ifadesine giren avukatı tanımadığını, hayatında ilk kez gördüğünü ve kendisinin çağırmadığını’ söylüyor.

SONRADAN SUÇ EKLEMESİ YAPILIYOR

Yargılama sürerken başka bir ‘ilginçlik’ daha oluyor.

Canpolat’ın yargılandığı iddianamede ne Bylock ne de ‘Bank Asya’da hesabı var’ suçlaması var. Ancak yargılama yapılırken iddianamede olmayan suçlamalar da ekleniyor. Üstelik ‘Bylock belgesi’ diye dosyaya giren belge imzasız ve onaysız. Kim hazırlamış, ne zaman hazırlanmış, hiçbir şey belli değil.

HÜCREDEYKEN DARBEYE KATILMIŞ

Avukat Canpolat’ın tarihe geçen dosyasındaki en ilginç suçlama ise darbe.

Avukat Canpolat darbeden de suçlanıyor.

Ancak gelin görün ki Canpolat 15 Temmuz 2016 akşamı Malatya’da cezaevinde. 2016/25610 numaralı soruşturma evrağına göre suç yeri Ankara.

Yani avukat Canpolat 27 Ocak’ta tutuklandıktan 6,5 ay sonra, hali hazırda cezaevinde iken Ankara’ya gidip darbeye karışmış (!)

Avukat Canpolat mahkeme savunmasında “Herhalde zaman makenesi ile yolculuk yapıp Ankara’da darbeye karışıp , suç işleyip aynı zaman makinesi ile cezaevine geri döndüm” diye şaşkınlığını dile getiriyor.

HAKKINI ARAYINCA SÜRGÜNE YOLLANIYOR

25 yıllık avukat Turan Canpolat gerek göz altı listesi gerekse de Bylock evrağının hukuksuzluğuna dair itirazlarını kayda geçirince ansızın Malatya’dan Elazığ’a yollanıyor.

Dahası Elazığ Cezaevi’nde tutukluyken iki duruşmayı kaçırıyor. Ne mahkemeye götürülüyor ne de SEGBİS aracılığı ile katılmasına izin veriliyor.

Duruşmalara katılma talebini iletince de ‘SEGBİS arızalı’ cevabını alıyor.

Avukat Canpolat bu durumu  üyesi olduğu Malatya Barosu başta olmak üzere Türkiye Barolar Birliği’ne defaatle iletiyor ancak bugüne kadar bir tek başvurusuna bile dönüş alamamış.

‘Dönüş’ yapmayan sadece barolar değil.

Malatya emniyeti de tam 56 aydır Canpolat’ın gözaltına alındığı operasyonun şüpheli listesini mahkemeye göndermedi.

Bu arada Avukat Canpolat’a ‘bilgi aktardığı’ iddia edilen üç adliye personeli beraat etti. Yani Avukat Canpolat Cemaatin ‘Adliye İmamı’ ama suçu tek başına işlemiş oluyor.

Gelelim ‘bomba’ detaya.

Avukat Canpolat yargılama sonunda 10 yıl hapis cezası aldı.

Peki 10 yıllık hapse gerekçe yapılan suçlama ne ? Bylock ve Bank Asya.

Yalnız ‘küçük’ bir sorun var çünkü iddianamede ne Bank Asya ne de Bylock var.

Yani iddianamede yer almayan, suç delili ve eylemi sayılmayan bir konu mahkumiyet gerekçesi yapılıyor.

Bu arada şunu da hatırlatayım; mahkemiyet gerekçesi yapılan Bylock ile ilgili yargılama esnasında takipsizlik kararı verilmişti.

İddianamede olmayan, daha önce takipsizlik verilen bir iddia ile mahkum edilmiş.

Avukat Canpolat istinaf mahkemesinden Yargıtay’a , Malatya Barosu’ndan Barolar Birliği’ne onlarca kez dilekçe yazmış ama bir tanesine bile cevap alamamış.

Dosyası 23 aydır Yargıtay’da bekliyor.

Malatya’nı önde gelen tecrübeli avukatlarından Turan Canpolat 56 aydır sesini duyurmaya çalışıyor, uluslararası avukatlık örgütleri  duydu ama ne meslektaşları ne de üyesi bulunduğu barolar sesini duymadı.

Eğer geçtiğimiz şubat ayından bu yana hücrede tutulan avukat Canpolat’ın çığlığı duyulabilseydi bugün 48 avukat ‘avukatlık yaptığı için’ gözaltında olmazdı.

[Adem Yavuz Arslan] 14.9.2020 [TR724]

Tek Atışlık Adalet; İdam [Kadir Gürcan]

12 Eylül Askeri Darbesi üzerinden kırk yıl geçti. Türk Medyası, Türk Siyasi hayatının en büyük olaylarından hatta kırılma noktalarından biri kabul edilen hadiseye artık ilgi göstermiyor. Sebebini anlamak zor. Olağanüstü Hal'in gazabından canlı kurtulabilen o günün gençleri şimdi yaşlandılar. Hatıraları da kendileriyle birlikte yaşlanmış ya da küllenmiş olmalı. İhtilal mağdurlarıydılar. O günleri hatırlamak istememeleri gayet normal.

Askeri İdarenin sertliği kadar, o günün siyasetçilerinin aymazlığı da hafızalardan silinecek cinsten değildi. Ülkenin üzerine çöken yoğun toz bulutu, şu an Türkiye'nin içine düştüğü derin girdaba çok benziyordu. Siyasetçiler birbirini yemekle meşguldü. Meclis, üç ay boyunca Cumhurbaşkanı'nı seçecek iradeyi gösteremedi. Ekonomi bugünkü gibi bir felaketti. Devlet, vatandaşın Dolar ve zenginliğine çökmüyordu ama, cebinde yabancı para bulundurmak suç sayılıyordu. Ülkeyi yetmiş sente muhtaç eden beceriksiz siyasetçilerin hüküm sürdüğü günlerdi. O günün iş bilmez siyasileri şimdi unutuldu ama 12 Eylül'ün bıraktığı derin iz hala silinmedi.

Hukuk'un despot idareler elinde yağlı ip ve giyotine dönüştüğü ülkelerde en son konuşulacak ya da hiç konuşulmayacak konu, cezaların ağırlaştırılması olmalı. Hele telafisi olmayan ve hata yapma riski çok yüksek ve yabancıların "One Shot Justice" dedikleri sorgusuz infaz, idam gündeme bile gelmemeli. Zaten her istediğini alabilen zorba idarelerin zevk süresini uzatmak için daha kanlı şölenlere ihtiyaç var mı? Türkiye'de hukuk, dikta idarelerde olduğu gibi, vatandaşa karşı devleti korumak üzerine kurgulamış durumda ve sadece sıradan halka uygulanıyor. Dokunulmazlık şemsiyesi altındakiler için cezai müeyyideler, torba yasalar içindeki sıradan KHK'lardan ibaret.

Gözü dönmüş bir avuç siyaset yüzü, trafik cezaları da dahil sıradan adli vakalara da idam cezası gelsin diye elinden geleni ardına koymuyor. Saray'ın günlük tetikçiliğini yapan yazar-çizer takımına benzer bir yapılanma, muhalif olmaları gereken partiler içinde oluşmaya başladı. Saray ve iktidarın fason ve ikinci el işlerini yerde bırakmayan bir sürü tek kullanımlık, kalitesiz ve düşük kalibreli siyasetçi.

Etnik temizliğin hedefindeki muhaliflerin zamana yayılan zulümleri rutin hale geldiği için herhalde sıkıcı olmaya başladı. Ayrıca, devlet adına iş yaptığını söyleyip, yargısız infazı meşrulaştıran ve ucuza iş bağlayan organize-suç örgütlenmeleri de boş durmuyor. Önü alınamayan salgın hastalıktan vefat edenlerin sayıları saklanıyor. Daha dün, Suriye sınırında kayıplar verildiği duyuruldu. Ülke, ismi konmamış fiili bir savaşın içinde onlarca genci telef ediyor. İktidar ve Saray'ın penceresinden ülkeyi seyreden, sözüm ona, milliyetçi muhalefete bu kanlı tablo yetmiyor olmalı.

Seksen ihtilalinde, dönemin zorbalarından en fazla etkilenen kesim, kendilerini hala milliyetçi olarak isimlendiren partinin gençlik kolları oldu. Bir çoğu, gençlik yıllarında girdikleri hapislerden, ihtiyarlamış olarak çıktılar. Onlar yine de biraz şanslıydı. “Asmayalım da besleyelim mi?” diyen zorba devlet aygıtı, genç akranlarını sallandırmak için suçun sabit olup olmadığını bekleyecek kadar sabırlı değildi. Gücün el değiştirdiğini göstermek için, direnci kıracak acil tedbirler gerekliydi. İlk akla gelen, suçluları sallandırmak oldu. 17 yaşındaki bir gencin yaşı büyütülerek idam sehpasına çıkarıldığı biliniyordu. Genç, idam edildikten sonra, hakkında yazılan şarkılar hala söyleniyor.(1)
Bu kötü tecrübenin kaymağını nakde çeviren partiler şimdi, Saray'ın koltuk değneği olmak için birbirinin ayağına basıyor.

Önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine şimdiden adaylığını açıklayan muhafazakar ve milliyetçi, bayan parti lideri, idam cezasının önde gelen savunucularından. Halbuki o, seksenli yıllarda, Ülkücü Gençliğin 'Bacı' figürü olarak biliniyordu. Bir kaç yıl önce, “İdam cezasını meclise getirin destek verelim!” diyerek Saray'a göz kırptı ama gündem yoğun olduğu için pek itibar görmedi. Lideri olduğu partinin bir sonraki seçimleri görecek kadar yaşayacağından emin değiliz. Partisinin, her gün, güneş altında kalmış sabun gibi erimesine aldırmadan, ne zaman yapılacağı belli olmayan Cumhurbaşkanlığı'na aday olmak pek akıl karı değil. Muhtemel bir milletvekili seçimleri konusunu çoktan rafa kaldırılmış ve şimdiden havlu atmış görünüyorlar. Daha dün, “Cumhurbaşkanı'nı yerinden etme gibi bir niyetimiz yok!” açıklaması da aynı partiden gelmez mi? Anlaşılan o ki, milliyetçi-muhafazar partiler ciddi bir kafa karışıklığı yaşıyorlar. Herhalde yine, davul birinin elinde, tokmak bir diğerinin...

Türkiye, mevcut siyasi idare elinde, tarihinin en kötü günlerini yaşıyor. Bütün dünyaya savaş açma budalalığı yaşayan iktidar, bunun suçunu yükleyecek ve dikkati dağıtacak suni gündemlere mayın merkepleri kullanmaktan çekinmiyor. Saray'ın arka bahçesinde güneşlenen, koltuk değneği muhalefetin idam cezası gündemi ile Saray'ı rahatlatmak için harcadığı nefes de pek sürekli olmaz. Yaklaşan ekonomik felaket, Ayasofya, Doğu Akdeniz, Libya ve Suriye gibi projeleri önüne katıp götürdü. İdam cezası da, Saray'ın kronik dertlerine derman olacak gibi görünmüyor.

Kötü bir idari sistem, zorba ve despot bir iktidar, başkanlık ve cumhurbaşkanlığı arasına sıkışmış bir diktatörlük ve hepsinden kötüsü elinden hiç bir iş gelmeyen ve en küçük bir strateji belirleyemeyen muhalefete mahkum olmak için hangi siyasi cinayetleri işledik, hala anlamış değilim.

Tek atımlık adalet için konu mankenleri kullanan Saray'ın başı iyice sıkışmış olmalı! Şimdiden Cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklayan 'Bacı'yı kimse ciddiye almadı. Herkes onun, bir sonraki kabine değişikliğinde, adalet bakanlığına razı olacağından emin!

(1)“Son Bakış!” ve “Yaşamadın ki!” isimli iki şarkı, bu talihsiz gencin kötü sonundan ilham almış!

Kadir Gürcan

[Kadir Gürcan] 14.9.2020 [Samanyolu Haber]

Yanar Dede [Abdullah Aymaz]

1985’lerde ilk defa Konya’da Dr. Ali Kemal Belviranlı’dan ismini duyduğum Yaman Dede, aslında Kayseri Rumlarından iplik tüccarı “Yuvan” oğlu “Afuranî” den doğma “Diyamandi” 1887’de Talas’da dünyaya gelmiş. Mustafa Özdamar, onunla ilgili bir araştırma yapmış. Kastamonu’da orta okul ikide Farsça hocaları Mevlana Hazretlerinin Mesnevisinin baç tarafından tahtaya bir kaç beyit yazmış, bilhassa

“Sîne hâhem şerha şerha ez firak

Tâ be gûyem şerh-i derd-i iştiyak” beyti Diyamandi’yi derinden sarsmış. Sonra müslüman olmuş ama ailesinden gizlemiş. Oruç tutuyormuş fakat akşam yemeğini iftara denk getiriyormuş. 1942 de müslümanlığını açıklayınca Patrikhane, hanımı ve kızına baskı yaparak aynı binada kalamayacaklarını ve derhal ayrılmalarını emretmiş. Bakmış olacağı yok karlı bir akşam ceketini giyip evinden çıkmış çok mahzun bir şekilde Bağlarbaşından Altunîzade’ye doğru giderken ezanlar okunmaya başlamış. Namazdan sonra dua ederken “Ya Rabbi, imam efendi mihrabiyelik öyle bir ayet okusun ki, o ayetten bana bir ışık çıksın.” diye dua etmiş. İmam “Lâ yükellifullahi nefsen” deyince, yüksek sesle “Kazandım” diye ayağa fırlamış sonra da yere yığılmış. Daha sonra her Perşembe akşamı yakın dostlarının evinden kızına ve hanımına telefon eder görüşürmüş tabii hep karşılıklı göz yaşları ile...

Daha sonra bir ilk okul öğretmeni olan Hatice hanımla ikinci evliliğini yapmış. Hatice hanım emekli olmak istedikçe karşı çıkarmış ve “Çocuklara senin verdiğin hizmeti verecek ve ihtimam gösterecek bulunmaz, yerin doldurulmaz, ayrılma.” dermiş.

Yaman Dede 1909’da İstanbul Hukuk’a başladı. 1913’de bitirdi. Kendisi diyor ki: “Hukuku bitirdikten sonra, kassam müşaviri (vârisler arasında mirasın taksimini tesbit edip karara bağlayan vazifeli) Tevfik Molla’dan Arapça ve Fıkıh dersleri aldım. Bana Mülteka’yı okuttu. Hocam, dersi takrir ederken Kudurî ve Dürer ismindeki eserlere de bakıyordu. Ben de dersimi hazırlarken Damad ismindeki şerhten faydalanıyordum. İmam-ı Ebu Yusuf’a ait bir hikayeyi Damat’da okurken gözyaşlarımı zabtedememiştim. Hazret-i İmam son anlarında Cenab-ı Hakka şöyle yalvarıyor: - Ya Rabbi, sen bilirsin ki bana gelen tarafları (davalı davacı) daima müsavî tuttum. Fakat bir nasraninin (Hıristiyanın) Halife Harun Reşid ile olan davasında nasranî haklı idi, hakkını da yerine getirdim. Fakat (Keşke hak bu tarafta olsa idi) temennisi gönlümden geçti. Beni affet ya Rabbi! Bu hikayeyi çok kereler anlattım. Ne zaman anlattıysam, ağlamamak elimden gelmedi. Fıkıh dersini şiddetli bir incizap ile yanarak yakılarak talep ediyordum.”

“Merhum ve mağfur Ahmed Remzi Dededen Mesnevî okudum. Ufkum son derece genişledi. İmanım da o nisbette kuvvetlendi. Koca Mevlana’nın büyüklüğü karşısında ürpermeye başladım. Koca Sultan, Mesnevi’sinde mikroba, serumu haber veriyor, bu hayata gözlerini kapayacağı yılı da ebced hesabıyla bildiriyordu.”

“Mesnevi’nin Birinci cildinin baş tarafında  “Her ki u,  ez  hem  zebânî şüd cüdâ  / Bî nidâ şüd gerçi dâred sad nidâ”  (Bir kimse hemdeminden, dil ve gönül arkadaşından uzak düşecek olursa, yüz tane dili ve ifadesi de olsa dilsiz kalır.)

“Mevlana yukarıdaki beytin ilk mısraında bize şeb-i aruz (vefat ölüm) tarihini veriyor ebcetle: 672 Hicri 1273 Miladi.”

“Şu beytinde SERUMA işaret var.  “Hakîm est u  yefalullahu mâ yeşa  / Ki u ez (zi)  ayn derd engized  devâ”   (Cenab-ı Hak, Hakim-i Mutlaktır. Dilediğini yapar. Öyle ki, hastalığın aynından – kendisinden- devâ meydana getirir.”

İşte mikroba temas eden beyt:  “Zerreha  dîdem dehân-ı  şan cümle baz /  Ger be gûyem  hürd-i  şan gerded  deraz”   (Ağızları açık zerreler gördüm. Onların ne kadar küçük olduğunu söyleyecek olsam söz uzun gider.)

“Başka bir yerde de şöyle buyurmuşlardır. ‘-Birinci İBRET’de benim için ağlayacaksınız.’ (70+2+200+400=H. 672 = M. 1273 Miladi)

Bir gün İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünde Celal Hoca talebelere kızar ve bağırmaya başlar. Zil çalar o hala sınıfta öfkeli öfkeli konuşmaktadır. Yaman Dede de Farsça Hocasıdır ve aynı sınıfta derse girecektir. Celal Hoca, celallendikçe o da “Aman Celal Bey, onlar bizim delilerimiz!” deyip durmaktadır. Daha sonra bu “Delilerimiz” sözünü şöyle açar. “Bir zamanlar, devrin şeyhülislamının annesi, mahalle mescidinin müezzinine fetva sormaya gitmiş. Müezzin efendi, Şeyhülislam Hazretlerinin annesine – Anneciğim, sen bana geliyorsun ama, senin oğlun Şeyhülislam, bunu ona sorsan ya, demiş. Şeyhülislamın annesi- Eaah, o bizim deli ne bilir ki! Demiş.” Yaman Dede delilerimiz derken onlar bizim şeyhülislamlarımız manasına söylüyor ve Celal Hocaya, bağırma onlar büyük adamlar olacaklar demek istiyormuş.

Selimiye Camii imamı Fahri Duran diyor ki: “1982’de Hicaz’dan kafile ile hacdan dönüyoruz. Haleb’de Zekeriya Aleyhisselamı ziyaret etmek istiyoruz fakat Suriye polisi bizi Haleb’in içine bırakmıyor, “Yasak” diyor. Ben başkomiserlerine çıkıp dedim ki “Hacılar aç, Haleb’de bir yemek yedirmek istiyorum. Ayrıca alış- veriş yapacaklar.” Zaten Suriye’nin döviz sıkıntısı var. Parayı, alış-verişi duyunca izin verdiler. Biz doğruca Zekeriyya Aleyhisselamın Camiine gittik. Büyük bir külliye... Camiye girdik, bir direğin dibinde birisi yanık yanık

“Yak sinemi ateşlere, efganıma bakma
 Ruhumda yanan ateşe, nîrânıma bakma
 Hiç sönmeyecek aşkıma, imanıma bakma
Ağlatma da yak, hâl-i perişanıma bakma” diye bir kaside okuyor. Hayretle sordum.
-Sen Türk müsün?
-Hayır Arabım.
-Peki bu kasideyi nerde öğrendiniz.
-Burada Suriye’de
-Bu bizim Yaman Dedemizin, kimden öğrendiniz?
-Urfalı bir tır şöforü var, o elbetteki, bana”
“Allah Allah, hiç Türkçe bilmeyen güzel sesli Arabın ağzından Yaman Dedenin kasidesi ortalığı yakıp kavuruyor.”
 Bunları, Mustafa Özdamar’ın Yaman Dede Belgeselinden aktarıyorum.


[Abdullah Aymaz] 14.9.2020 [Samanyolu Haber]

12 Eylül harekatı, 15 Temmuz harekatı! [Ali Emir Pakkan]

12 Eylül 1980 sabahı Türkiye ‘darbe’ ile güne uyandı. Edirne’den Kars’a tanklar sokaklardaydı. Başbakan, bakanlar ve siyasi parti liderleri evlerinden toparlandı. Sıkıyönetim ilan edilmiş yasaklar ardı ardına gelmişti. Sıkıyönetim komutanları iş başındaydı.

Fişlemeler yapılmıştı. Kapılar kırılarak içeri girildi. Binlerce insan bir gecede tutuklandı.
Ordu, emir komuta zinciri içinde yönetime el koyduğunu açıkladı. Kardeş kavgasını bitireceklerdi.
Gerçekten de 12 Eylül’de askerin sokağa inmesi ile sağ sol çatışması bir anda kesildi. Süleyman Demirel yıllar sonra şöyle soracaktı. “ 11 Eylül’de akan kan bir gecede nasıl durduruldu?”
Demirel, 12 Eylül’e kadar Başbakandı. Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında anarşi ve terör olayları masaya yatırılıyordu. Hükümet, askerlerin terörü önlemek için isteklerini eksiksiz yerine getiriyordu. Sıkıyönetim ilan edilen iller vardı. TSK’ya pek çok büyük şehirde anarşiyi önleme görevi verilmişti. Ama bir türlü olayların önüne geçilemiyordu! İstanbul’da bir günde 100 bomba patlıyordu!
Demirel, o yüzden soruyordu. Askerin her istediğini verdik ama terör önlenemedi. 12 Eylül’de ne oldu da olaylar bıçak gibi kesildi?
Daha sonra anlaşıldı ki,
12 Eylül darbesinin adı “Bayrak Harekat Planı” idi.
Askerler 1979’da yönetime el koyma kararı almışlardı. Ama beklediler.

Neden?
2. Ordu Komutanı Orgeneral Bedrettin Demirel; ‘Biz darbeyi bir yıl önce planlamıştık ama şartların oluşmasını bekledik.” itirafında bulunacaktı.
Şartlar olgunlaşsın diye acaba kaç insan öldü?
Daha dehşetli bir bilgiyi vereyim.
Nahit Menteşe, Aksiyon dergisindeki bir röportajında şöyle diyordu:
“12 Eylül öncesi sıkıyönetim görevini yapmadı. Çorum’da, Maraş’ta darbeye zemin hazırlamak için Alevileri ve Sünnileri karşılıklı tahrik ettiler. Kızılay’da bombaları asker patlatıyordu.”
28 Şubat’ın (1997) hedeflerinden biri hizmet hareketiydi. Fethullah Gülen hakkında idam istemi ile dava açıldı. Okullara, yurtlara gece baskınları yapıldı. Ancak başaramadılar.
2004 yılında AKP iktidardı. MGK’da ‘Gülen’i bitirme planı’ imzalandı.
2007’de Dolmabahçe’de Yaşar Büyükanıt’la mutabakata varıldı. Hizmeti, terör örgütü kapsamına alma planları yapıldı. Dersane ve evlere silah koyacaklardı. Deşifre oldular.

Operasyonlar hız kesmedi.

Davalar, birbirini izledi.
Ancak demokrasi ve hukuk kurallarının geçerli olduğu bir ülkede masum bir hareketi yok edemeyeceklerini biliyorlardı. Ellerinde hiç bir şey yoktu!
15 Temmuz 2016’a gelindi. Sözde bir darbe girişimi olmuş ve bastırılmıştı!
Dünya bu oyunu gördü, inanmadı.

Peki neden böyle bir tiyatroya ihtiyaç duyulmuştu? Ankara Cumhuriyet Bavcısı iken hizmete yönelik çatı davası açan Harun Kodalak, Bedrettin Demirel, gibi bir itirafta bulundu.
“15 Temmuz’dan birkaç gün önce biz ‘Çatı iddianamesini yayımladık. Bizim teknik olarak bir sıkıntımız vardı. Biz birçok kesimi bunların silahlı bir terör örgütü olduğunu inandıramıyorduk. İddianamemizde de bu argümanları doyurucu çok belge ve bilgi bulamadık. Ama 15 Temmuz gecesi bizim kamuoyuna çok inandıramadığımız silahlı terör örgütü unsurunu kendi kendilerine deşifre ettiler.”  (2017, Habertürk)
Gerçeklerin er veya geç bir gün ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Bir gün 15 Temmuz’un da, 12 Eylül gibi bir harekat planı olduğunu öğreneceğiz.

[Ali Emir Pakkan] 13.9.2020 [Samanyolu Haber]