Kaskolu aracı kazaya karışan kişiye maddi zararı ödenmedi. Sigorta şirketi gerekçe olarak, poliçe sahibinin KHK'li olmasını gösterdi. Mahkeme, zararın ödenmesi gerektiğine karar verdi. Dosyayı istinafa taşıyan sigorta şirketi, KHK ile malvarlığına tedbir konulanlara ödeme yapılmaması yönünde şirketlere genelge gönderildiğini belirtti.
Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile memuriyetten ihraç edilen bir kişinin aracıyla yaptığı kazada, sigorta şirketi maddi zararın karşılanmasını reddetti.
Independent Türkçe’nin haberine göre, 15 Temmuz'un ardından tutuklanan ve memuriyetten atılan H.B. adlı kişi tutuklu olduğu sırada, kendisine ait aracı kullanan eşi trafik kazası yaptı. 28 Mayıs 2017 ile 28 Mayıs 2018 tarihleri arasını kapsayan poliçenin başlamasından bir gün sonra meydana gelen kazada, araç pert kayıtlı hale geldi. 52 bin lira değeri olan araç, sigorta şirketi ödeme yapmayınca, H.B. tarafından 32 bin liraya satıldı. Araç kaza, çalınma gibi durumlarda maddi zararın karşılanması için kaskolu olmasına rağmen, poliçeyi düzenleyen şirket maddi zararı ödemeyeceğini bildirdi. Gerekçe olarak ise H.B.’nin KHK’li olması gösterildi.
MAHKEME DAVACIYI HAKLI BULDU
Sigorta şirketi ödeme yapmaya yanaşmayınca H.B. tüketici mahkemesine dava açtı. Davada, ödemeyi yapmayan sigorta şirketi Doğa Sigorta’nın avukatı, H.B.’nin soruşturma kapsamında cezaevinde olduğunu, hakkındaki suçlama nedeniyle kara listede bulunduğunu ve bu yüzden ödeme yapılmadığını belirtti. Yargılama aşamasında dosya bilirkişiye gönderildi. Bilirkişi, sigorta şirketinin poliçe limitleri dahilinde 20 bin liralık hasardan sorumlu olduğunu bildirdi. Mahkeme, sigorta şirketinin poliçe kapsamında 20 bin lira bedelden sorumlu olduğuna hükmederek, paranın yasal faiziyle birlikte davacı H.B.’ye ödenmesine karar verdi.
ŞİRKETLERE GENELGE GÖNDERİLMİŞ
Karar üzerine sigorta şirketi dosyayı istinaf mahkemesine taşıdı. Doğa Sigorta, sosyal medya hesabından konuyla ilgili yaptığı açıklamada, 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile malvarlığına tedbir konulan kişilere ödeme yapılmaması yönünde şirketlere genelge iletildiği ve bu yüzden ödeme yapılmadığını duyurdu. Şirketin açıklamasında ayrıca, dosyanın istinafa taşındığı ve bölge adliye mahkemesinin kararından sonra yeniden işlem yapılacağı da belirtildi.
[Samanyolu Haber] 27.12.2019
Çay Koy Keçeli Biz Geliyoruz [Harun Tokak]
Güzel bir kış gecesi…
Arabamız, yağmurların yıkadığı gür ormanların arasındaki ıslak yolda hızla ilerliyor.
Uzaklardan ormanların hüzünlü uğultuları duyuluyor.
Bu mevsimde insan; düşünceleri ile kararan gökler arasında sıkışıyor ve kendini hiç bahar görmeyen, soğuk güz gülleri gibi hissediyor.
Tıpkı yollar, ağaçlar, yamaçlar gibi duygular da sisli ve ıslak…
Her mevsim ayrı bir güzel ama ben yine de kışları daha çok seviyorum.
Her kışın göz yaşında yeni bir bahar çağlıyor.
Nihayet telefonuma tutuşturulan adrese varıyoruz.
Burası tek katlı biraz büyükçe bir kamp evi…
Davet sahibi kapıda karşılıyor bizi.
Aman Allah’ım! Bu ne güzel bir manzara…
Otuz kırk kadar üniversite öğrencisi kızımız uzunca bir masanın etrafında oturmuşlar kitap okuyorlar.
Yüzleri pırıl pırıl
Sanırsınız gökteki melekler yere inmiş.
Herkesin tatil için bir yerlere gittiği bu mevsimde onlar öğretmenleri ile tabiatın bu müstesna köşesinde kitap okumak için bir araya gelmişler.
Christmas münasebetiyle kuzeyin bu soğuk ülkesinde birçok yerde böyle kamplar yapılıyor.
Sadece burada değil dünyanın hemen her bölgesinde Hizmet’e gönül vermiş insanımız asude yerlerde kamplar yapıyorlar.
Canlı bağlantılarla gerçekleştirilen sohbetlerdeki inşirah verici sahnelerden biliyorum.
Hocaefendi onca yaşına ve onca hastalığına rağmen kamplardaki kardeşlerimize selam ve dualarını gönderdi.
Kıtalar birbirine seslendi.
Bütün kıtalardan yükselen “ve aleykümselam” sesleri göklerde buluştu.
Bu sahneleri gördükçe, duydukça hayalim yıllar öncesine gidiyor.
Yeni bir dünyanın temellerinin atıldığı ilk kamplara…
Karşımdaki pırıl pırıl üniversite gençleriyle o günleri konuşuyoruz.
İzmir’e gelişinin 2. yılında Hocaefendi, o vakte kadar hiç yapılmayan bir şey yapıyor. 1968 yılından itibaren yazları talebeleri kampa götürüyor.
O kamp evinde Hocaefendi’den dinliyoruz o güzel günleri…
“Üst üste üç sene, yaz aylarında gerçekleştirilen bu ilk kamplar, yer olarak Buca ile Kaynaklar Köyü ortasında etrafı tarlalarla çevrili küçük bir çamlıkta kurulmuştu.
Etrafta, kendi tarlalarındaki tütünleri işleyen köylülerin kaldıkları minik çardaklardan başka da meskûn saha yoktu. Sessiz, havadar ve o günkü imkânlar içinde güzel bir yerdi.
Kampa gidecek araba olmadığı için köyün minibüsü ile gidiliyordu.
Köylüler bizi cidden seviyor ve ellerindeki imkânlarla destekliyordu. İkinci sene talebe sayısı iki yüze yükseldi. Üçüncü sene ise üç yüze çıktı. Tabii ki, bu her gün orada bulunanların mevcudu. Bazıları beş-on gün kalıp gidiyor, yerine başkaları geliyordu. Kamp bir sevkiyat ocağı gibi çalışıyordu.
Kamptaki bütün işler bana bakıyordu. Ders okutur, sonra da kalkar yemeklere bakardım. Bazen sütlaç da yapıyordum. Dağıtımını da yine kendim yapıyordum. Onun bile kendine göre bir zevki vardı. Sandalyeye oturur, kepçeyi elime alır, herkes elindeki tasıyla gelir, sıraya geçer, ben de "Bir kepçe halib, salli alel Habib" derdim.
Sütlacını alan giderdi.
Bu ilk kamplar, ruhani zevk duyduğum ve derinlemesine bu hazzı yaşadığım en bereketli kamplar oldu. O kampları hiç unutamayacağım.
Geceleri kalkıp ibadet etme, o kısa gecelerde erkenden kalkıp sabah namazına hazırlanma, geceleri geç vakte kadar kitap okuma, hakikaten yeryüzünde olmayan bir hayat iklimiydi.
Evet, iman hizmetleri adına, bütün Türkiye'deki hizmete denk hizmet edildiği söylenebilir bu kamplarda. O gün, herkes her yerde bu kampları solukluyordu. Kamplar adeta dillere destan olmuştu.
Kamp günleri, bütün benliğimize sinen, derinlemesine ruhlarımızda yaşanan ve uhrevî hazlarıyla tasavvurlarımızı aşan hayatın tam cennetçesiydi...
Her gece seherin bağrında ve üns esintileri içinde, su sesi, yaprak hışırtısı, kuş cıvıltısı, bazen de tatlı bir meltemle uyanır; âh u enîn dinlemeye teşne seccadelere koşar ve berzâh koridoru için hazırlayıp, gecenin koyulaştığı demlerde ışığına koştuğumuz meşâleyi bir kere daha lebrîz eder, sonra da îmanlı gönüllerin kabirde haşri bekledikleri gibi, güneşin doğuşunu beklemeye koyulurduk...
Her sabah güneş, ağaçların dalları arasından sızarak, altın ve yakuttan çubuklarıyla yaprakların cümbüşünü başlarımızın üstüne salar, gözlerimizin içine sokar; derken, en tatlı esintilerle, güneşli, neşeli, pırıl pırıl bir yeni gün çadır ve çardaklarımızın içine dolar; dolar da bizleri en baş döndürücü rüyalar âleminde yaşatırdı.
Kuşluktan sonra o olgun ve herkesi kendi ruhuna çeken sımsıcak, oldukça ağır saatler bastırır ve hepimizi çamların, çınarların bağrına iterdi.
İkindi sonrası o mavimtırak saatlerde, güneşin altın ışıkları yavaş yavaş erimeye yüz tutar, bizler de daha içli, daha derin akşamların mor saatlerini hissetmeye başlardık.
Güneş, elindeki sarı mendilini çamların, çınarların üstünde bize sallarken, gurubu bütün hüznüyle duyar, ürperir ve yavaş yavaş solan her şeyin çehresinde fenâ ve zevâlin o titreten damgasını görür, tam "Ben batıp gidenleri sevmem." mülâhazasıyla sarsılıp yıkılacağımız an "Ben, boyun eğip, gözümü, gönlümü gökleri ve yeri yaratan Allah'a çevirdim." nefesleriyle yeniden toparlanır ve gecenin, insanları derin mülâhazalara salan iklimlerinde dolaşmaya hazırlanırdık.
Akşamla beraber, her zaman tatlı tatlı esen rüzgârlar biraz sertleşir, bazen de poyraz gibi iliklerimize işlerdi. Ve bu esnada, ağaçlara taht kurmuş gündüzlerin bütün gazelhanları susar, onların yerine gece bülbüllerinin sesleri duyulmaya başlardı. İleri saatlere doğru daha da koyulaşıp tatlılaşan renkler, daha tesirli, daha büyüleyici bir hâl alırdı ki, çok defa kendi kendimize "Yolu bu kadar zevkli olunca, acaba Cennet nasıldır?" der, hayretten düşüncelere dalardık.
Lambaların bütün bütün fersizleştiği bu alaca karanlık içinde, her şey ve hepimiz olduğumuzdan daha farklı görünür ve hakîkatın hayâle karıştığı bu büyüleyici atmosferde, zaten her biri birer velî namzedi olan kamp sâkinleri, daha çok rûhânîleri andırmaya başlar ve bu masmavi iklim bir çay gibi içimize akar dururdu.
Yatma zamanı gelince, bir iki küçük kandilin dışında bütün ışıklar söner, fâniliğini hatırlayan ve bu yolda düşünmeye yelken açan avcı ruhlar, âdeta bir inziva demi içine girer; değişik yollardan öteleri kurcalar; ayrı ayrı dillerle, semaların kapılarını zorlar ve saadet asrı insanının iniltilerine benzeyen çığlıklarla gönüllere bir başka ürpertiler salarlardı...
Hele, günün belli vakitlerinde cemaatle kılınan namazların, toplu yapılan tesbîh ve duaların aramıza bir inişi vardı ki, onlarla beraber, onları indiren meleğin yumuşacık, incelerden ince ve pırıl pırıl ellerini âdetâ başımızın üzerinde hissederdik...
Bu duygu ve düşünceler ruhumuzla öyle kaynaşıp bütünleşmişti ki, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, ben hâlâ, o günleri bütün kalbimde, bütün canımda, bütün benliğimde dipdiri hissetmekteyim.
Eğer ötelere yolculuğumuzda, herkese birer hâtıra götürme fırsatı verilseydi, şüphesiz ben, ilklerinden başlayarak, kampların, o bahar çiçeklerine benzeyen pırıltılı, tılsımlı, hülyâlı mâvi hâtıralarını alır götürürdüm.”
Soğuk kış gecesinde üzerine nur inmiş bir derviş türbesi gibi duran kamp evinde öğrencilerle sohbetimiz sürüp gidiyor.
Sohbetimize katılmak istercesine rüzgârın uğultuları camları dövüyor.
Ege’nin asude bölgelerinde, Akdeniz sahillerinde, Kumluca, Gödene, Güzle yaylalarında kurulan ilk kamplara konuk oluyoruz.
Yıldızları seyre dalıyoruz.
Akdeniz sahillerindeki mehtabın ışıkları, yakamozlar, dalgaların şıpırtıları, kuşların cıvıltıları, çamların uğultuları, rüzgârın nefesi, ağustos böceklerinin sesi ama hepsinden de önemlisi gecenin bir vaktinde bütün bu seslere karışan “Ya Cemil’ü Ya Allah” sesleri çağıl çağıl doluyor içimize.
Tabiatın bağrındaki yeşilliklerin arasındaki o kamp evinden ayrılıyoruz.
Dönüşte yol üstündeki bir dosta sesleniyoruz…
“Çay koy keçeli biz geliyoruz.”
[Harun Tokak] 27.12.2019 [Samanyolu Haber]
Arabamız, yağmurların yıkadığı gür ormanların arasındaki ıslak yolda hızla ilerliyor.
Uzaklardan ormanların hüzünlü uğultuları duyuluyor.
Bu mevsimde insan; düşünceleri ile kararan gökler arasında sıkışıyor ve kendini hiç bahar görmeyen, soğuk güz gülleri gibi hissediyor.
Tıpkı yollar, ağaçlar, yamaçlar gibi duygular da sisli ve ıslak…
Her mevsim ayrı bir güzel ama ben yine de kışları daha çok seviyorum.
Her kışın göz yaşında yeni bir bahar çağlıyor.
Nihayet telefonuma tutuşturulan adrese varıyoruz.
Burası tek katlı biraz büyükçe bir kamp evi…
Davet sahibi kapıda karşılıyor bizi.
Aman Allah’ım! Bu ne güzel bir manzara…
Otuz kırk kadar üniversite öğrencisi kızımız uzunca bir masanın etrafında oturmuşlar kitap okuyorlar.
Yüzleri pırıl pırıl
Sanırsınız gökteki melekler yere inmiş.
Herkesin tatil için bir yerlere gittiği bu mevsimde onlar öğretmenleri ile tabiatın bu müstesna köşesinde kitap okumak için bir araya gelmişler.
Christmas münasebetiyle kuzeyin bu soğuk ülkesinde birçok yerde böyle kamplar yapılıyor.
Sadece burada değil dünyanın hemen her bölgesinde Hizmet’e gönül vermiş insanımız asude yerlerde kamplar yapıyorlar.
Canlı bağlantılarla gerçekleştirilen sohbetlerdeki inşirah verici sahnelerden biliyorum.
Hocaefendi onca yaşına ve onca hastalığına rağmen kamplardaki kardeşlerimize selam ve dualarını gönderdi.
Kıtalar birbirine seslendi.
Bütün kıtalardan yükselen “ve aleykümselam” sesleri göklerde buluştu.
Bu sahneleri gördükçe, duydukça hayalim yıllar öncesine gidiyor.
Yeni bir dünyanın temellerinin atıldığı ilk kamplara…
Karşımdaki pırıl pırıl üniversite gençleriyle o günleri konuşuyoruz.
İzmir’e gelişinin 2. yılında Hocaefendi, o vakte kadar hiç yapılmayan bir şey yapıyor. 1968 yılından itibaren yazları talebeleri kampa götürüyor.
O kamp evinde Hocaefendi’den dinliyoruz o güzel günleri…
“Üst üste üç sene, yaz aylarında gerçekleştirilen bu ilk kamplar, yer olarak Buca ile Kaynaklar Köyü ortasında etrafı tarlalarla çevrili küçük bir çamlıkta kurulmuştu.
Etrafta, kendi tarlalarındaki tütünleri işleyen köylülerin kaldıkları minik çardaklardan başka da meskûn saha yoktu. Sessiz, havadar ve o günkü imkânlar içinde güzel bir yerdi.
Kampa gidecek araba olmadığı için köyün minibüsü ile gidiliyordu.
Köylüler bizi cidden seviyor ve ellerindeki imkânlarla destekliyordu. İkinci sene talebe sayısı iki yüze yükseldi. Üçüncü sene ise üç yüze çıktı. Tabii ki, bu her gün orada bulunanların mevcudu. Bazıları beş-on gün kalıp gidiyor, yerine başkaları geliyordu. Kamp bir sevkiyat ocağı gibi çalışıyordu.
Kamptaki bütün işler bana bakıyordu. Ders okutur, sonra da kalkar yemeklere bakardım. Bazen sütlaç da yapıyordum. Dağıtımını da yine kendim yapıyordum. Onun bile kendine göre bir zevki vardı. Sandalyeye oturur, kepçeyi elime alır, herkes elindeki tasıyla gelir, sıraya geçer, ben de "Bir kepçe halib, salli alel Habib" derdim.
Sütlacını alan giderdi.
Bu ilk kamplar, ruhani zevk duyduğum ve derinlemesine bu hazzı yaşadığım en bereketli kamplar oldu. O kampları hiç unutamayacağım.
Geceleri kalkıp ibadet etme, o kısa gecelerde erkenden kalkıp sabah namazına hazırlanma, geceleri geç vakte kadar kitap okuma, hakikaten yeryüzünde olmayan bir hayat iklimiydi.
Evet, iman hizmetleri adına, bütün Türkiye'deki hizmete denk hizmet edildiği söylenebilir bu kamplarda. O gün, herkes her yerde bu kampları solukluyordu. Kamplar adeta dillere destan olmuştu.
Kamp günleri, bütün benliğimize sinen, derinlemesine ruhlarımızda yaşanan ve uhrevî hazlarıyla tasavvurlarımızı aşan hayatın tam cennetçesiydi...
Her gece seherin bağrında ve üns esintileri içinde, su sesi, yaprak hışırtısı, kuş cıvıltısı, bazen de tatlı bir meltemle uyanır; âh u enîn dinlemeye teşne seccadelere koşar ve berzâh koridoru için hazırlayıp, gecenin koyulaştığı demlerde ışığına koştuğumuz meşâleyi bir kere daha lebrîz eder, sonra da îmanlı gönüllerin kabirde haşri bekledikleri gibi, güneşin doğuşunu beklemeye koyulurduk...
Her sabah güneş, ağaçların dalları arasından sızarak, altın ve yakuttan çubuklarıyla yaprakların cümbüşünü başlarımızın üstüne salar, gözlerimizin içine sokar; derken, en tatlı esintilerle, güneşli, neşeli, pırıl pırıl bir yeni gün çadır ve çardaklarımızın içine dolar; dolar da bizleri en baş döndürücü rüyalar âleminde yaşatırdı.
Kuşluktan sonra o olgun ve herkesi kendi ruhuna çeken sımsıcak, oldukça ağır saatler bastırır ve hepimizi çamların, çınarların bağrına iterdi.
İkindi sonrası o mavimtırak saatlerde, güneşin altın ışıkları yavaş yavaş erimeye yüz tutar, bizler de daha içli, daha derin akşamların mor saatlerini hissetmeye başlardık.
Güneş, elindeki sarı mendilini çamların, çınarların üstünde bize sallarken, gurubu bütün hüznüyle duyar, ürperir ve yavaş yavaş solan her şeyin çehresinde fenâ ve zevâlin o titreten damgasını görür, tam "Ben batıp gidenleri sevmem." mülâhazasıyla sarsılıp yıkılacağımız an "Ben, boyun eğip, gözümü, gönlümü gökleri ve yeri yaratan Allah'a çevirdim." nefesleriyle yeniden toparlanır ve gecenin, insanları derin mülâhazalara salan iklimlerinde dolaşmaya hazırlanırdık.
Akşamla beraber, her zaman tatlı tatlı esen rüzgârlar biraz sertleşir, bazen de poyraz gibi iliklerimize işlerdi. Ve bu esnada, ağaçlara taht kurmuş gündüzlerin bütün gazelhanları susar, onların yerine gece bülbüllerinin sesleri duyulmaya başlardı. İleri saatlere doğru daha da koyulaşıp tatlılaşan renkler, daha tesirli, daha büyüleyici bir hâl alırdı ki, çok defa kendi kendimize "Yolu bu kadar zevkli olunca, acaba Cennet nasıldır?" der, hayretten düşüncelere dalardık.
Lambaların bütün bütün fersizleştiği bu alaca karanlık içinde, her şey ve hepimiz olduğumuzdan daha farklı görünür ve hakîkatın hayâle karıştığı bu büyüleyici atmosferde, zaten her biri birer velî namzedi olan kamp sâkinleri, daha çok rûhânîleri andırmaya başlar ve bu masmavi iklim bir çay gibi içimize akar dururdu.
Yatma zamanı gelince, bir iki küçük kandilin dışında bütün ışıklar söner, fâniliğini hatırlayan ve bu yolda düşünmeye yelken açan avcı ruhlar, âdeta bir inziva demi içine girer; değişik yollardan öteleri kurcalar; ayrı ayrı dillerle, semaların kapılarını zorlar ve saadet asrı insanının iniltilerine benzeyen çığlıklarla gönüllere bir başka ürpertiler salarlardı...
Hele, günün belli vakitlerinde cemaatle kılınan namazların, toplu yapılan tesbîh ve duaların aramıza bir inişi vardı ki, onlarla beraber, onları indiren meleğin yumuşacık, incelerden ince ve pırıl pırıl ellerini âdetâ başımızın üzerinde hissederdik...
Bu duygu ve düşünceler ruhumuzla öyle kaynaşıp bütünleşmişti ki, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen, ben hâlâ, o günleri bütün kalbimde, bütün canımda, bütün benliğimde dipdiri hissetmekteyim.
Eğer ötelere yolculuğumuzda, herkese birer hâtıra götürme fırsatı verilseydi, şüphesiz ben, ilklerinden başlayarak, kampların, o bahar çiçeklerine benzeyen pırıltılı, tılsımlı, hülyâlı mâvi hâtıralarını alır götürürdüm.”
Soğuk kış gecesinde üzerine nur inmiş bir derviş türbesi gibi duran kamp evinde öğrencilerle sohbetimiz sürüp gidiyor.
Sohbetimize katılmak istercesine rüzgârın uğultuları camları dövüyor.
Ege’nin asude bölgelerinde, Akdeniz sahillerinde, Kumluca, Gödene, Güzle yaylalarında kurulan ilk kamplara konuk oluyoruz.
Yıldızları seyre dalıyoruz.
Akdeniz sahillerindeki mehtabın ışıkları, yakamozlar, dalgaların şıpırtıları, kuşların cıvıltıları, çamların uğultuları, rüzgârın nefesi, ağustos böceklerinin sesi ama hepsinden de önemlisi gecenin bir vaktinde bütün bu seslere karışan “Ya Cemil’ü Ya Allah” sesleri çağıl çağıl doluyor içimize.
Tabiatın bağrındaki yeşilliklerin arasındaki o kamp evinden ayrılıyoruz.
Dönüşte yol üstündeki bir dosta sesleniyoruz…
“Çay koy keçeli biz geliyoruz.”
[Harun Tokak] 27.12.2019 [Samanyolu Haber]
Sözcü gazetesi çalışanlarına “Cemaat’e yardım” suçlamasından hapis cezası
Sözcü gazetesi davasında karar çıktı. Yazarlar Emin Çölaşan ve Necati Doğru ile birlikte gazetenin 7 çalışanı hakkında hapis cezası verildi. Sözcü’nün sahibi Burak Akbay’ın dosyası ise ayrıldı.
BOLD – Sözcü Gazetesinin sahibi Burak Akbay ve çalışanlarına, “FETÖ/PDY’ye hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek yardım” suçlaması yöneltildi. Davanın 11. duruşması İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesinde görüldü.
Mahkeme, yazar Emin Çölaşan‘a 3 yıl 6 ay 15 gün, yazar Necati Doğru’ya 3 yıl 6 ay 15 gün, sozcu.com.tr Yayın Yönetmeni Mustafa Çetin’e 3 yıl 4 ay, Sözcü gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Metin Yılmaz’a 3 yıl 4 ay, sozcu.com.tr Haber Koordinatörü Yücel Arı’a 2 yıl 1 ay, muhabir Gökmen Ulu’ya 2 yıl 1 ay, muhasebe görevlisi Yonca Yücekaleli’ye 2 yıl 1 ay hapis cezası verdi. Sözcü Gazetesi sahibi Burak Akbay’ın dosyası ise ayrılırken, Mediha Olgun beraat etti.
BOŞ BİR DAVA
Son sözleri sorulan Emin Çölaşan, “Hakkımızda açılan boş bir davadır. Aleyhimize ne belge ne tanık vardır. Lafı uzatmadan beraatimi istiyorum” dedi. Gazeteci Gökmen Ulu ise “Hakkımızda dayanaksız iftiralar çürümüştür. Hukuka aykırı suçlama ile mağdur edildik. Bir an önce adaletin tecelli etmesini, beraatimi istiyorum” diye konuştu. Gazetenin Yayın Yönetmeni Metin Yılmaz ise, gazetecilik faaliyeti yaptıklarını belirtti. “Adalete sığınıyorum” dedi. Yazar Necati Doğru da şunları ifade etti: “Bilerek ve isteyerek FETÖ’cü örgüte yardım iddiasını kanıtlayacak belge somut olarak yoktur. Din ve Allah tüccarı insanlarla bir arada olmamız mümkün değil.”
BASIN TARİHİNDE KARA BİR LEKE
Yargılama sürecinde ‘Cemaatçi’ yaftası yememek için Hizmet Hareketi gönüllüleri hakkında sayısız yalan ve uydurma habere imza atan Sözcü gazetesi yazı işleri ise hapis cezası kararlarını “Basın tarihine kara leke! Sözcü’ye gazetecilik cezası!” başlığı ile duyurdu.
[BoldMedya] 27.12.2019
BOLD – Sözcü Gazetesinin sahibi Burak Akbay ve çalışanlarına, “FETÖ/PDY’ye hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek yardım” suçlaması yöneltildi. Davanın 11. duruşması İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesinde görüldü.
Mahkeme, yazar Emin Çölaşan‘a 3 yıl 6 ay 15 gün, yazar Necati Doğru’ya 3 yıl 6 ay 15 gün, sozcu.com.tr Yayın Yönetmeni Mustafa Çetin’e 3 yıl 4 ay, Sözcü gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Metin Yılmaz’a 3 yıl 4 ay, sozcu.com.tr Haber Koordinatörü Yücel Arı’a 2 yıl 1 ay, muhabir Gökmen Ulu’ya 2 yıl 1 ay, muhasebe görevlisi Yonca Yücekaleli’ye 2 yıl 1 ay hapis cezası verdi. Sözcü Gazetesi sahibi Burak Akbay’ın dosyası ise ayrılırken, Mediha Olgun beraat etti.
BOŞ BİR DAVA
Son sözleri sorulan Emin Çölaşan, “Hakkımızda açılan boş bir davadır. Aleyhimize ne belge ne tanık vardır. Lafı uzatmadan beraatimi istiyorum” dedi. Gazeteci Gökmen Ulu ise “Hakkımızda dayanaksız iftiralar çürümüştür. Hukuka aykırı suçlama ile mağdur edildik. Bir an önce adaletin tecelli etmesini, beraatimi istiyorum” diye konuştu. Gazetenin Yayın Yönetmeni Metin Yılmaz ise, gazetecilik faaliyeti yaptıklarını belirtti. “Adalete sığınıyorum” dedi. Yazar Necati Doğru da şunları ifade etti: “Bilerek ve isteyerek FETÖ’cü örgüte yardım iddiasını kanıtlayacak belge somut olarak yoktur. Din ve Allah tüccarı insanlarla bir arada olmamız mümkün değil.”
BASIN TARİHİNDE KARA BİR LEKE
Yargılama sürecinde ‘Cemaatçi’ yaftası yememek için Hizmet Hareketi gönüllüleri hakkında sayısız yalan ve uydurma habere imza atan Sözcü gazetesi yazı işleri ise hapis cezası kararlarını “Basın tarihine kara leke! Sözcü’ye gazetecilik cezası!” başlığı ile duyurdu.
[BoldMedya] 27.12.2019
İBB musluğu kesilince 6 ay dayandılar... Havuzda bir tetikçi daha tarihe karışıyor
Havuz medyasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi musluğunun kesilmesiyle yaprak dökümü var. TürkMedya grubunda değersiz bir gazetenin daha kapısına kilit vurulacak.
TürkMedya Grubu bünyesinde faaliyet gösteren ve aşağılık yayınlarıyla bilinen Star Gazetesi kapanıyor.
Türkiye'de havuz medyasının tetikçilerinden ve yayınlarıyla nefret suçu işleyen mevkute Star nihayet tarihe karışıyor.
Medyaradar’da yer alan habere göre gazetede çalışan editör ve tasarımcılara kendilerine iş bakmaları söylendi.
1999 yılında Uzanlar tarafından kurulan Star Gazetesi, 2004’te TMSF el koyana kadar aynı grupta kaldı.
2006’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakın Ethem Sancak’a satılan gazete, 2016’da ise Erdoğan’ın cezaevi arkadaşı Hasan Yeşildağ tarafından alındı.
Gazete son yıllarda genellikle bedava dağıtılan ya da belediyelerce toplu alınan propaganda bülteni olarak yayın hayatını sürdürmekteydi.
[Samanyolu Haber] 27.12.2019
TürkMedya Grubu bünyesinde faaliyet gösteren ve aşağılık yayınlarıyla bilinen Star Gazetesi kapanıyor.
Türkiye'de havuz medyasının tetikçilerinden ve yayınlarıyla nefret suçu işleyen mevkute Star nihayet tarihe karışıyor.
Medyaradar’da yer alan habere göre gazetede çalışan editör ve tasarımcılara kendilerine iş bakmaları söylendi.
1999 yılında Uzanlar tarafından kurulan Star Gazetesi, 2004’te TMSF el koyana kadar aynı grupta kaldı.
2006’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakın Ethem Sancak’a satılan gazete, 2016’da ise Erdoğan’ın cezaevi arkadaşı Hasan Yeşildağ tarafından alındı.
Gazete son yıllarda genellikle bedava dağıtılan ya da belediyelerce toplu alınan propaganda bülteni olarak yayın hayatını sürdürmekteydi.
[Samanyolu Haber] 27.12.2019
Hz. Yusuf kıssasının bize bakan yönleri neler? [Dr. Ali Demirel]
Soru: Hocam süreçten dolayı yurt dışına çıkmak zorunda kalan birisi olarak bu aralar Yusuf Suresi’nin tefsirini okuyorum farklı tefsirlerden. Hz. Yusuf’un risaletinin özellikle Mısır yıllarında sürecin mağduru arkadaşlarımıza bakan pek çok yönünün olduğunu düşünüyorum. Ne dersiniz? (Mürteza A.)
Hoş bir tevafuk oldu. Fakir de geçen hafta Yusuf suresi üzerinde çalışıyordu. Tespitiniz çok doğru.
İsterseniz öncelikle Hz. Yusuf’un hayatına kısaca bir göz atalım, sonra sorunuzun cevabına geçelim.
Malumunuz Hz. Yusuf (a.s.), yine bir peygamber olan Hz. Yakub’un on iki oğlundan biri olarak dünyaya gelmiş, kardeşlerinin kıskançlığına hedef olup kuyuya atılmış, bir kervan kendisini alıp Mısır’a götürmüş ve orada köle olarak Mısır Sarayı’nda kralın en önemli vezirlerinden birine satılmıştı.
Bu vezirin, kendisine gönül veren hanımı karşısında günaha adım atmaktansa zindana atılmayı tercih etmişti.
Haksızlığa ve iftiraya kurban giderek yıllarca hapishanede kalmış, hapishaneyi bir medrese/okul haline getirmiş, kendisini şahsiyeti, bilgisi, hikmeti ve faziletleri ile zindan arkadaşlarına kabul ettirmişti.
Çilesi dolduktan sonra rüyalar başta olmak üzere kader tahtında cereyan eden bütün hadiselerin teviline vukufiyetiyle zindandan çıkmış ve yıllarca önce köle olarak satıldığı sarayda bir emniyet insanı olarak Mısır hazinelerinin başına getirilmişti.
Bundan da öte bütün Mısır’da artık Kral adına hükmediyor, icraatta bulunuyordu. Hz. Allah’ın bu yüce Resûlü (a.s.), kesinlikle görevine şu veya bu şekilde ve şu veya bu düşünceyle ihanet sayılacak bir harekette bulunmadı.
Nihayet kendisini kıskanarak, peygamber ocağından köleliğe düşmesine sebep olan kardeşlerini affedip, “Bugün size kınama yok, Allah günahlarınızı bağışlar, bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” (Yusuf Sûresi, 12/92) şeklinde zirvede bir kerem örneği ortaya koydu.
Bu kısa girişten sonra şimdi de Hz. Yusuf’un peygamberlik hayatında öne çıkan esasları -Ali Ünal ağabeyimizin tespitleriyle- maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:
1. Hz. Yusuf, mü’min bir ailede, mü’min bir geçmiş içinde yaşamış olmasına karşılık, kardeşlerinin ihanete varacak derecede kıskançlığına maruz kalmıştır.
2. Risalet görevini yapacağı ülkeye köle olarak satılmış, başlangıçta köle muamelesi görmüştür.
3. Ruh güzelliğini yansıtan müstesna bir fizik güzelliği ve endam âhengi vardı. O, bütün bu güzellikleriyle ahlâken kokuşmuş bir cemiyette iffetini muhafaza etmiştir.
4. Paklardan pak olmasına rağmen en hassas olduğu konuda iftiraya uğramış, yanlış anlaşılmış, bunun neticesinde zindan hayatı, yani tam bir mazlumiyet ve mağduriyet yaşamıştır.
5. Ancak o, zindanı bir medrese haline getirmiştir.
6. Rüyalar dahil kaderin tecellileri olan hadiselerin tevilini bilme ilmine vakıf olmuştur.
7. Kader’e tam teslimiyet ve tam tevhid dersi vermiştir.
8. Kendini bir zaman köle olarak gören ve köle muamelesine tâbi tutan bir devlete ilim, hikmet ve faziletleriyle zamanla kendini kabul ettirmiştir.
9. Kendisine kötülük yapanları kalbinde hiçbir menfilik hissetmeyecek derecede affedici olmuştur.
10. Dünyanın kendisine tam güldüğü anda vefatını isteyecek ölçüde Allah’a bağlılık göstermiş, bütün hedefi, Cenab-ı Allah’ın hoşnutluğunu kazanma olmuştur
Aslında bu on madde Yusufî risaletin, bir ülke içinde Muhammedî ruhla İslâmî ve insanî bir dönüşümün nasıl sağlanacağının en güzel tahlilidir...
[Dr. Ali Demirel] 27.12.2019 [Samanyolu Haber]
Hoş bir tevafuk oldu. Fakir de geçen hafta Yusuf suresi üzerinde çalışıyordu. Tespitiniz çok doğru.
İsterseniz öncelikle Hz. Yusuf’un hayatına kısaca bir göz atalım, sonra sorunuzun cevabına geçelim.
Malumunuz Hz. Yusuf (a.s.), yine bir peygamber olan Hz. Yakub’un on iki oğlundan biri olarak dünyaya gelmiş, kardeşlerinin kıskançlığına hedef olup kuyuya atılmış, bir kervan kendisini alıp Mısır’a götürmüş ve orada köle olarak Mısır Sarayı’nda kralın en önemli vezirlerinden birine satılmıştı.
Bu vezirin, kendisine gönül veren hanımı karşısında günaha adım atmaktansa zindana atılmayı tercih etmişti.
Haksızlığa ve iftiraya kurban giderek yıllarca hapishanede kalmış, hapishaneyi bir medrese/okul haline getirmiş, kendisini şahsiyeti, bilgisi, hikmeti ve faziletleri ile zindan arkadaşlarına kabul ettirmişti.
Çilesi dolduktan sonra rüyalar başta olmak üzere kader tahtında cereyan eden bütün hadiselerin teviline vukufiyetiyle zindandan çıkmış ve yıllarca önce köle olarak satıldığı sarayda bir emniyet insanı olarak Mısır hazinelerinin başına getirilmişti.
Bundan da öte bütün Mısır’da artık Kral adına hükmediyor, icraatta bulunuyordu. Hz. Allah’ın bu yüce Resûlü (a.s.), kesinlikle görevine şu veya bu şekilde ve şu veya bu düşünceyle ihanet sayılacak bir harekette bulunmadı.
Nihayet kendisini kıskanarak, peygamber ocağından köleliğe düşmesine sebep olan kardeşlerini affedip, “Bugün size kınama yok, Allah günahlarınızı bağışlar, bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” (Yusuf Sûresi, 12/92) şeklinde zirvede bir kerem örneği ortaya koydu.
Bu kısa girişten sonra şimdi de Hz. Yusuf’un peygamberlik hayatında öne çıkan esasları -Ali Ünal ağabeyimizin tespitleriyle- maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:
1. Hz. Yusuf, mü’min bir ailede, mü’min bir geçmiş içinde yaşamış olmasına karşılık, kardeşlerinin ihanete varacak derecede kıskançlığına maruz kalmıştır.
2. Risalet görevini yapacağı ülkeye köle olarak satılmış, başlangıçta köle muamelesi görmüştür.
3. Ruh güzelliğini yansıtan müstesna bir fizik güzelliği ve endam âhengi vardı. O, bütün bu güzellikleriyle ahlâken kokuşmuş bir cemiyette iffetini muhafaza etmiştir.
4. Paklardan pak olmasına rağmen en hassas olduğu konuda iftiraya uğramış, yanlış anlaşılmış, bunun neticesinde zindan hayatı, yani tam bir mazlumiyet ve mağduriyet yaşamıştır.
5. Ancak o, zindanı bir medrese haline getirmiştir.
6. Rüyalar dahil kaderin tecellileri olan hadiselerin tevilini bilme ilmine vakıf olmuştur.
7. Kader’e tam teslimiyet ve tam tevhid dersi vermiştir.
8. Kendini bir zaman köle olarak gören ve köle muamelesine tâbi tutan bir devlete ilim, hikmet ve faziletleriyle zamanla kendini kabul ettirmiştir.
9. Kendisine kötülük yapanları kalbinde hiçbir menfilik hissetmeyecek derecede affedici olmuştur.
10. Dünyanın kendisine tam güldüğü anda vefatını isteyecek ölçüde Allah’a bağlılık göstermiş, bütün hedefi, Cenab-ı Allah’ın hoşnutluğunu kazanma olmuştur
Aslında bu on madde Yusufî risaletin, bir ülke içinde Muhammedî ruhla İslâmî ve insanî bir dönüşümün nasıl sağlanacağının en güzel tahlilidir...
[Dr. Ali Demirel] 27.12.2019 [Samanyolu Haber]
Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-47 [Tarık Burak]
‘İnsanlardan Neferi, Rakamlardan Sıfırı Severim’
‘Kendini silemeyen Allah’ı bulamaz… Dabbakın deriyi yerden yere vurması gibi kendini yerden yere vuracaksın… Kendini yok saydığın anda varlık adına önemli bir adım atmış olursun… Gönülden beğendiğim insan, iddiasız insandır.’
İnsan En Değerli Yatırım
Türk okulları ilk günden itibaren insanlar arasında barış köprüleri kurmaya başlamıştı. Sanatçılar, gazeteciler ve yazarlar her fırsatta bu okullardan övgüyle bahsetmekten kendilerini alamıyorlardı. Zira, bu hizmet kurumları aynı zamanda dünyada Türkiye’nin en güçlü elçileriydi. Bu okulları hararetle destekleyen Cenk Koray, Kazakistan’daki Türk okullarını ziyaret ettikten sonra 16 Mayıs 1998 günü Akşam gazetesindeki köşesinde şunları yazıyordu:
“Kazakistan bağımsızlığına kavuşunca yabancı ülkeler buraya akmışlardı. Koreliler bakır madenlerinde, Amerikalılar petrol kuyularında, Almanlar bankacılıkta egemenlik kurmuşlardı. Oysa en önemli kaynağa Fethullah Hoca sahip çıkmıştı: İnsana. Bakır bir gün biterdi, ama insan en değerli yatırım unsuruydu. Aslında Türk devletinin yapması gerekeni bir şahıs başarmıştı.”
Adanmışların Gücü
1998’de, Pakistan medreselerinde okuyan ve kendileri dışında hiçbir görüşe hayat hakkı tanımayan bir öğrenciler hareketi olan Taliban ile Raşid Dostum kuvvetleri arasında şiddetli çatışmalar vardı. Çatışma bölgesindeki Türk okulunda görevli öğretmenler, aileleriyle birlikte bir süre mahsur kaldılar ve bulabildikleri ilk uçakla Türkiye’ye döndüler. Hocaefendi, onların Türkiye’ye döndüklerini öğrenince üzülmüştü. Çünkü bu öylesine bir işti ki, şartlar ne olursa olsun geriye dönülmemeliydi ve bu işi ancak geri dönmeyecek adamlar yapardı. Bu Türk öğretmenler, Hocaefendi’nin üzüldüğünü görünce hiç zaman kaybetmeden tekrar görev yerlerine gittiler. Bazıları yakınlarına şu vasiyeti yaptı: “Dünyanın neresinde ölürsem öleyim, beni Afganistan’a gömün.”Bu arada, Taliban başkent Kâbil’i ele geçirip, kuzeyde General Raşid Dostum kuvvetlerini de yenince Türk okullarını işgal etti. Yazın okullarda nöbetçi kalan öğretmenler âdeta rehin alındı, Müslüman olup olmadıkları sorgulandı.
Biri başkent Kâbil’de olmak üzere Afganistan’da açılmış olan dört Türk okulu, 2001 Ocak ayına kadar zor şartlar altında eğitim faaliyetlerini sürdürdü. Ancak Taliban, 2001 Ocak ayında dört okulu da kapattı. Kapatma gerekçelerine göre Türk okulları, Türkiye hayranı laik insanlar yetiştiriyordu. (Bugün de başkası yani Siyasal İslam, maalesef bu okullara uzattı uğursuz ellerini) 2001 Mayıs’ında bütün Türk öğretmenler sınırdışı edildi. Türk öğretmenler ile Afgan öğrencileri, o gün duygusal sahneler altında vedalaştılar.
Ancak sadece üç ay sonra, 11 Eylül 2001’de El Kaide’nin ABD’ye yönelik saldırıları olunca, Taliban, aynı yılın Aralık ayında devrildi. 2002 yılı Ocak ayında da Türk öğretmenler okul binalarını tekrar geri aldılar.
Taliban yönetiminin devrilmesi üzerine Şubat 2002’de Kâbil’de yeni geçici hükümet kuruldu. Bir süre sonra, Birleşmiş Milletler yetkilisi bir diplomat, pek çok ülke mensubunun katıldığı bir toplantıda şunları söyledi:
“Afganistan’ın geleceği karanlık, ama tünelin ucunda bir ışık var. Bu ışık şu Türk liseleridir. Çünkü bu okullarda Peştun, Özbek, Türkmen ve Tacik kökenli her Afgan çocuk okuyor. Belki bu nesil Afganistan’ı iç kargaşadan kurtarır.”
Tacikistan’da, Bosna’da, Filipinler’de, Afganistan’da, Kafkaslar’da savaş ve mahrumiyet şartları altında okul açtıran güç adanmışlıktı. Afganistan’a gömülmeye ant içmiş hizmet erleri demek, “İslam’ın aydınlık yüzünü kirleten” El Kaide’nin bir daha dirilmeyecek şekilde tarihe gömülmesi demekti. Bu, Afganistan’ın el değiştirmesiydi. Mevlânâ, Afganistan’da doğmuş, ama Türkiye’de yaşamıştı. Mevlânâ’nın sevgi saçtığı ülke, şimdi doğduğu Afganistan’ı Bin Ladin’in karanlık düşüncesinden geri alıyordu. Bu öyle kolay bir fedakârlık değildi. Bu işin ucunda, Tacikistan’da, Afganistan’da, Kafkaslar’da, Filipinler’de bir kör kurşuna kurban gitmek, Raşid Dostum güçleri ile Taliban arasında kalıp can vermek vardı.
Uydurma Bir Kitaptan Suç Unsuru
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı, Sivil Toplum Kuruluşları Birliği tarafından yayınlanan Hoca'nın Okulları adlı kitabı suç duyurusu kabul ederek Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında soruşturma başlattı. Soruşturmada, “Fethullah Gülen, hiçbir kuvvet tarafından geri adım atmaya zorlanamayacağı bir duruma ulaştığında Atatürk ilke ve inkılaplarını ortadan kaldırmayı laik demokratik, sosyal hukuk devletini ortadan kaldırarak şeriat devleti kurmayı hedeflemektedir… Fethullah Gülen’in amacı, devletin tüm sistemlerinde İslam hükümlerini egemen kılarak teokratik bir İslam diktatörlüğü kurmaktır.” gibi iddialar ileri sürülüyordu. Fakat, bütün araştırmalara rağmen, hiçbir suç unsuru görülmediğinden 25 Haziran 1998’de Hocaefendi için takipsizlik kararı verildi.
Kendini Sıfırlamak
Fethullah Gülen Hocaefendi, 1998 yılı Nisan ayında Fransız gazeteci Nicole Pope’a verdiği verdiği röportajda şöyle diyordu:
“En önemli mesele ahlaken mükemmel ve faziletli insan olma meselesidir. Farabi gibi ütopya yazarları, faziletli şehirden bahsedenler şehri öne çıkarmışlardır. Halbuki insan daima önde düşünülmelidir. Şehir, medeniyet, ülke, belde arkadan gelir… Müslümanlığın yüzde 98’i, ferdin ve ailenin hayatını, toplumun uyabileceği temel ahlaki ve manevi değerleri ihtiva eder. Sadece yüzde 2’si devlet işleriyle alakalıdır. Yüzde 98’i görmezden gelerek, yüzde 2’yi Müslümanlık olarak takdim etmek, hem yanlış, hem de yüzde 98’e karşı saygısızlıktır… İslam’ı siyasi bir sistem gibi algılayanlara bakarak, yüzde 98’i bırakıp yüzde 2’yi İslam olarak sunmak ve sonra siyasi İslam’dan bahsetmek, İslam gerçeğine ters düşüyor.
Davranışlarımla veya tutumumla bir intiba uyarmışsam, hiç de hakkım olmayan bir hatır sayılma veya liderlik pozisyonunu gasp etmişsem, bu takdirde Allah’tan da insanlardan da af dilerim… Allah adım namım duyulmadan canımı alsın diye gençliğimden bu yana dua etmişimdir. Eğer Rabbim bana hizmet ettirecekse hizmet ettirsin. Fakat ben o hizmetin, o toprak altından bir çiçek, bir fidan gibi başını çıkarıp görünmesini bile nefsime pay çıkarırım korkusuyla görmek istemiyorum. Bu Rabbimle aramdaki münasebetin gereğidir. Bunu herkes anlamayabilir. Onu anlamak için Allah’a iyi inanmak lazım.”
Hocaefendi’ye göre yüce değerler peşinde olan bir insanın yapması gereken ilk iş kendisini sıfırlamaktır:
“İnsanlardan neferi, rakamlardan sıfırı severim… Sıfır çok güzeldir. Nokta ondan da güzeldir. İşte insan kendini öyle görmelidir. Kendini her gün birkaç defa sıfırlamalıdır… İnsanın kendisini silip bir kenara koymaması düşünce afetlerindendir. Kendini silemeyen Allah’ı bulamaz. Allah’ı bulman için kendini silmen lazım. Dabbakın deriyi yerden yere vurması gibi kendini yerden yere vuracaksın… Kendini yok saydığın anda varlık adına önemli bir adım atmış olursun… Gönülden beğendiğim insan, iddiasız insandır.
İnsan “ben sıfırım” derken bile, kendisini Latin harflerindeki sıfır olarak değil, Osmanlıcadaki küçücük nokta biçimindeki sıfır olarak görmelidir. Önemli olan sıfırın kıymetsizliği ile Sonsuz’un (Allah’ın) kıymetini duymaktır. Çünkü yeryüzündeki bütün kum taneleri ve çakıl taşları birer sıfır olsa, bunların sol tarafına en büyük bir rakam gelse, ortaya çıkan bu müthiş sayı bile Sonsuzluk karşısında hiçbir şey ifade etmez. Trilyonlarca yıl ömürleri olan galaksiler bile ezel ve ebed karşısında sıfırdır.
Kendini bir şey görme, yani gurur, insan tabiatındaki derin bir boşluktur. Büyük olmanın en açık göstergesi yüzün daima yerde olmasıdır. Boyu kısalar ayak parmaklarının ucuna dokunarak uzun görünmeye çalışır. Boyu uzunlar ise görünmemek için iki büklüm olurlar. Kişi, gürültü insanı değil, bilgi insanı olmalıdır. Küçüklüğün göstergesi gürültülü olmaktır.
‘Ben yaptım, ben başardım, bendeki bilgi ve güçten dolayı bu iş oldu’ demek, kendilerini Allah’ın yerine koyarak ‘ben yarattım’ diyen Firavun ve Nemrut’un düşünce tarzıdır. Bunlar şeytani mırıltılardır ve Allah’a ortak koşmaktır. İnsan başkasıyla rekabete girebilir, ama Allah’la rekabet etmek saygısızlıktır. Eğer bir insan bu başarıları kendinden biliyorsa, kalbinin bir baypas ameliyatına ihtiyacı vardır.”
Abant Platformu Toplantıları (Temmuz 1998)
Abant Platformu denilen toplantılar, 1998’in Temmuz’unda ilk defa yapılmaya başlandı. Bu toplantılar, farklılıkları zenginlik vesilesi yapma ihtiyacına cevap veren buluşmalardı. Felsefe ve ilahiyat profesörü Mehmet Aydın’ın şu sözleri bu buluşmaları özetliyordu: “Ben sinema seyretmenin dinen caiz olup olmadığını tartışan bir kültürden geliyorum. Ama burada sinema sanatçısı bir arkadaşımızla (Bulut Aras) aynı heyet içinde çalışıyorum.”
İlk Abant toplantısına katılan Hürriyet yazarı Yavuz Gökmen, farklı dünya görüşlerinden aydınlar arasındaki konuşmalara tanık olunca, bir ara toplantı salonundan çıkıp Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ü arayarak, “Burada gazetenin sürmanşetinden verilecek müthiş işler oluyor” diyordu.
Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Profesör Nilüfer Göle, Milliyet gazetesi yazarı Derya Sazak’a verdiği röportajda Abant toplantıları için şöyle diyordu: “28 Şubat sürecinin aramıza duvarlar koyarak inkâr ettiği yakınlık ve birlikteliği Abant Platformu kurumsallaştırdı.”
Nazım Hizmet’i yurtdışına kaçıran kişi olarak tanınan yazar Refik Erduran da, Hocaefendi’yi ziyaret ederek uzlaşma çağrısına cevap veren, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın faaliyetlerine katılan kişilerden biriydi. Vakfın hoşgörü ödüllerini belirleyen seçici kurulun üyeleri arasında Zülfü Livaneli’yi de görmek mümkündü.
Halbuki, Savcı Nuh Mete Yüksel, Türkiye’nin güncel sorunlarının tartışıldığı Abant Toplantıları’nı bile suç olarak göstermişti. Milliyet gazetesi yazarı Taha Akyol’a göre Abant Toplantıları öylesine önemliydi ki, İslam tarihinde siyasi laikliği İslam itikadı (inancı) açısından onaylayan ilk bilimsel toplantıydı.
‘Dünyada yaşayan 100 büyük entelektüel’ listesinde yer alan ‘Tarihin Sonu’ kitabının yazarı siyaset bilimci Francis Fukuyama, Washington’da yapılan Abant Toplantısı’nda şöyle diyordu: “Bence Türkiye’nin bulduğu çözüm diğerlerine örnek bir model olabilir. Toplumun dindar olması demokrasi ve laiklik ilkesiyle çelişmez. Türk toplumundaki evrim uzlaşma yönündedir.”
Hocaefendi’nin Tedavi İçin Amerika’ya Davet Edilmesi (1998)
ABD’nin dünyaca üne sahip tıp merkezi olan Mayo Clinic’te çalışan Profesör Sait Tarhan ve yanındaki üç Amerikalı, 1998 yılında Şifa Hastanesi’nin davetlisi olarak İzmir’e gelmişti. Mayo Clinic ile Şifa Hastanesi arasında iş birliği görüşmeleri yapılacaktı. Profesör Sait Tarhan ve beraberindekiler, gerekli görüşmeleri yaptıktan sonra İstanbul’a geldiler. Şifa Hastanesi’nin Başhekimi, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hemşerisiydi ve daha 17 yaşında bir lise öğrencisiyken vaazlarını dinlediği Hocaefendi’yi 1969’dan beri tanıyordu.
Profesör Tarhan ve üç Amerikalı Şifa Hastanesi’nin Başhekimi’yle birlikte İstanbul’da Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret ettiler. Hocaefendi’den daha önce olduğu iki kalp anjiyosu hakkında bilgi alan Profesör Tarhan, “Mayo Clinic’e gelin, sizi bir de biz kontrolden geçirelim” dedi. Hocaefendi, o günlerde buna pek taraftar değildi ve onun için bu teklife “Nasipse olur.” karşılığını verdi.
1995’te İstanbul’da, 1997’de ise ABD’nin Ohio eyaletindeki Cleveland Clinic’te tedavi olan Hocaefendi’nin kalp damarlarının tıkalı olduğu anlaşılmıştı ve ciddi bir kalp krizi riski oluşturmadan Hocaefendi’nin kesin bir tedaviden geçmesi gerekiyordu.
Gerek Hocaefendi’nin doktorları ve gerekse Profesör Sait Tarhan’ın bunun zaruriyetine iyice inanması üzerine, Tarhan, ABD’ye dönünce Hocaefendi’ye tedavi için bir davet mektubu gönderdi.
Fakat Hocaefendi, 1999 yılı Mart ayına kadar her seferinde buna itiraz edecekti.
Romalı Komutan Cato (Katon) ve Napolyon
Hocaefendi, 1999’da Kanadalı yazar Fred Reed’e verdiği röportajda şöyle diyordu:
“Hazreti Ali’nin bir sözü var ki, ikinci cümlesi çok etkileyicidir: ‘Sen kendini küçücük bir zerre sanıyorsun, ama aslında tüm âlemler senin içinde kökleşmiştir.’ Eğer inancımızın bize öğrettiği şekilde insan tüm var oluşun özü olarak en mükemmel bir surette yaratılmışsa, o zaman, insan Allah’ı yansıtan parlak bir ayna gibidir…
Daha açık olmak gerekirse, insan özel bir varlıktır… Eğer İslâm bir inanç, ibadet ve ahlak dini ise, demokratik ülkelerde hiç kimse böyle bir sisteme itiraz edemez. Fakat bu sistemi gözardı etmek ve İslam’ı sadece halkı idare etme tarzı olarak anlamak ve bu şekilde birtakım siyasi mevkilere aday olmak ve teşebbüslere girişmek, İslam’ın yanlış yorumlanmasından başka bir şey değildir… İslam’ı toplumun geniş kesimlerine dönük, büyük ölçüde inanç, pratik ve ahlakla ilgili bir olgu olarak sunmalıyız. Ve İslam’ın demokrasiyle çelişmediğini ve çatışmadığını ortaya koymalıyız. Bunu başarabilmek için, insanlar diğergam ve verici olmalıdırlar. Gelecek nesillerin barış ve huzur içinde yaşayabilmeleri için, insanlar kendi kişisel zevklerinden vazgeçmeli ve rahatlarını terk etmelidirler. Ben bu insanlardan biri olduğumu ima etmiyorum, fakat inanıyorum ki, bu vazifeyi hakkıyla ifa edecek kimseler olacaktır. Ve ben kendimi irademiz dışında geçici bir süre için Allah tarafından bir inayet ve lütuf olarak bu tip işlere sevk edilmişlerden biri olarak görüyorum.”
Hocaefendi’ye göre İslamiyet iyi vatandaş, iyi insan yetiştirme konusunda demokrasiyi minnettar bırakacak dinamiklere sahiptir. Problemi çözecek olan kâmil insandır. Bu yüzden en büyük yatırım insana, kâmil insana yapılan yatırımdır.
Kâmil insan aynı zamanda bir dava adamıdır. Bir damla dava yüklü bir insan, kendisinden elli kat bilgi yüklü bir dâhiden daha güçlüdür. Hazreti İsa’nın (as) havarileri ve Hazreti Muhammed’in (sav) arkadaşları sahabeler, gittikleri ülkelerin dillerini bilmiyorlardı. Ama Hazreti İsa’nın (as) ölümünden sadece otuz yıl sonra takipçileri Roma’yı sarstı. Bunun sebebi onlardaki dava adamı gücüydü. Havarileri ve sahabeleri başarılı kılan şey samimiyetleri ve yürekli olmalarıydı.
Samimiyet öyle bir sırdır ki, buzdağlarını bile eritir. İlk dönem Hıristiyanları olan Hz. İsa’nın saf ve samimi takipçileri, arenalarda aslanların ağzına atıldılar, ağaçlarda sallandırıldılar ve ateş dolu hendeklere atıldılar. Ama bütün bunlara rağmen dinlerinden dönmediler. Ve bu uzun mücadeleler sonunda başarılı oldular. I. Constantinus, Hıristiyanlığı Roma’nın resmi dini olarak kabul etti.
İslam’la ilk buluşanlar, çok kısa bir zamanda tarihin akışını değiştirdiler. Hazreti Osman döneminde Hazar Denizi aşıldı, Amuderya’ya varıldı, Aral Gölü çevresi ve Palandöken Müslümanlık’la tanıştı. Hazreti Ali döneminde İslam, Öküz Nehri’ne ve Cebelitarık Boğazı’na kadar bu dava adamları sayesinde ulaştı. O dönemde Müslüman elçileri, Çin Sarayı’na kadar ulaştıran şey buydu.
İslam kaynakları Peygamber Efendimiz (sav) zamanında yaşamış olan yüz bin sahabeden bahsetmesine rağmen, Medine Mezarlığı’nda yatan sahabe sayısı on bin bile değildir. Demek ki geriye kalanları ila-yi kelimetullah için yollara düştüler. Çünkü Kâbe’de ölüp oraya gömülmek, Allah’a anlatmak için gidilen Pekin’de ölüp oraya gömülmekten daha hayırlı değildir. Sahabe dünyanın neresinde bir kara parçası olduğunu duymuşsa oraya Allah’ın adını duyurmaya gitti. Dıştan bakanlar onlara deli derdi. Çünkü onların yaptıkları şeyler, aklı durduracak, hayalleri donduracak çaptaydı. O yüzden, otuz sene kadar süren sahabe dönemi, ihtişamlı bir dönemdir.
Hocaefendi’ye göre, ruhen çökmüş bir ülkenin her bucağı yüzlerce zafer takı ve dragon timsalleriyle süslense bile mezardan farkı yoktur. Romalı komutan Cato, (Katon) Kartacalıları yendiği zaman değil, ordusu zafer naralarıyla başkente girerken, komutanlık at ve formalarını krala teslim edip, “Ben milletime hizmet için savaşmıştım, şimdi görevim bitti, köyüme dönüyorum” dediği zaman muzafferdi. Buna karşılık, nefis ve kötü tutkuların esaretinden kurtulamamış bir sefil ruh, dünyayı fethetse bile mağlup sayılır. Napolyon’un, kendisini dünyanın tek hakimi görme çılgınlığıyla filozof Molmey’in kişiliğinde bilim ve fazileti tokatlarken yaşadığı ruhtaki bu yenilgi, Waterloo’da yaşadığı mağlubiyetten daha acı ve alçaltıcıydı.
Roma İmparatorluğu, o müthiş lejyonlarıyla, senatosundaki kanunilikle, dinlere tanıdığı özgürlükle, belli bir dönem ayakta kaldı. Ne zaman ki Neron geldi ve Hıristiyanlara zulüm yapmaya başladı, onun bu delice davranışları Roma’nın sonunu getirdi. Bu, kuvvetin dehayı alt etmesiydi. Napolyon’un dehasını delik deşik eden, Büyük İskender’in başını döndüren, Hitler’i çağın deli tekesi haline getiren şey aynıydı: Kuvvet çılgınlığı. Oysa asıl zafer, bir insanın içindeki ihtirasları dizginlemesi ve hovarda duygularına geçit vermemesidir. Fatih Sultan Mehmed, azgın maddi gücün değil, askeri dehasıyla birlikte bu yüce ruh ve inancın temsilcisiydi. Öyle olduğu için, İstanbul’a girişi Sezar’ın Roma’ya girişi gibi değildi.
Fazilet öyle bir şeydir ki, halk içinde minderde veya yerde oturur. Gurur ise muhteşem koltuklara bile sığmaz. Gurur, tersine döndüğü için kubbe gibi duran bir kuyu gibidir. Gurur, cehaletin gayrimeşru çocuğudur. Fazilet ise hikmetin soylu evladıdır. Gurur, istibdat yanlısıdır, fazilet ise hürriyet ve eşitlik yanlısıdır.
Gerçek değerlerin altüst olduğu, insanların itibarlarının para, yazlık, kışlık evleri ve villalarıyla ölçülür hale geldiği bir toplumda bu maddi değerler küstah birer gladyatör gibi faziletin üzerinde tepinirler. Böyle bir topluma düzenbazların, çıkarcıların, iki adım ötesini göremeyen miyopların hâkim olması doğaldır. Böyle bir toplum ruhen çökmüş demektir.
Hocaefendi’nin İlk Ciddi Kalp Krizi (1999)
Hocaefendi hayatındaki en ciddi kalp krizini ABD’ye gidişi öncesinde İstanbul’da yaşamıştı.
O gün İstanbul Altunizade’deki ikametindeydi. “İyi değilim” deyip doktoru Kudret Ünal’ı çağırdı. Şekeri düşmüştü. Kendisinin yaptığı ilk ölçümde şekeri 90, ikinci ölçümde 70 çıkmıştı. Üçüncü ölçümü Doktor Ünal yaptı. Yeni değer 45’ti. Doktor Ünal endişeliydi, elinde iğneyi hazır tutuyordu. Hocaefendi’nin şekeri hızla düşüyordu ve dönüşü olmayan bir noktaya gelinebilirdi. Doktorun “Hemen iğne vuralım” demesi üzerine Hocaefendi, “Biraz daha bekleyelim, orucumu bozmak istemiyorum” diye direniyordu. Dördüncü ölçümde şeker 60’a çıkınca Hocaefendi rahatladı. Orucunu bozmasına gerek kalmamıştı.
Devam edecek…
[Tarık Burak] 27.12.2019 [Samanyolu Haber]
‘Kendini silemeyen Allah’ı bulamaz… Dabbakın deriyi yerden yere vurması gibi kendini yerden yere vuracaksın… Kendini yok saydığın anda varlık adına önemli bir adım atmış olursun… Gönülden beğendiğim insan, iddiasız insandır.’
İnsan En Değerli Yatırım
Türk okulları ilk günden itibaren insanlar arasında barış köprüleri kurmaya başlamıştı. Sanatçılar, gazeteciler ve yazarlar her fırsatta bu okullardan övgüyle bahsetmekten kendilerini alamıyorlardı. Zira, bu hizmet kurumları aynı zamanda dünyada Türkiye’nin en güçlü elçileriydi. Bu okulları hararetle destekleyen Cenk Koray, Kazakistan’daki Türk okullarını ziyaret ettikten sonra 16 Mayıs 1998 günü Akşam gazetesindeki köşesinde şunları yazıyordu:
“Kazakistan bağımsızlığına kavuşunca yabancı ülkeler buraya akmışlardı. Koreliler bakır madenlerinde, Amerikalılar petrol kuyularında, Almanlar bankacılıkta egemenlik kurmuşlardı. Oysa en önemli kaynağa Fethullah Hoca sahip çıkmıştı: İnsana. Bakır bir gün biterdi, ama insan en değerli yatırım unsuruydu. Aslında Türk devletinin yapması gerekeni bir şahıs başarmıştı.”
Adanmışların Gücü
1998’de, Pakistan medreselerinde okuyan ve kendileri dışında hiçbir görüşe hayat hakkı tanımayan bir öğrenciler hareketi olan Taliban ile Raşid Dostum kuvvetleri arasında şiddetli çatışmalar vardı. Çatışma bölgesindeki Türk okulunda görevli öğretmenler, aileleriyle birlikte bir süre mahsur kaldılar ve bulabildikleri ilk uçakla Türkiye’ye döndüler. Hocaefendi, onların Türkiye’ye döndüklerini öğrenince üzülmüştü. Çünkü bu öylesine bir işti ki, şartlar ne olursa olsun geriye dönülmemeliydi ve bu işi ancak geri dönmeyecek adamlar yapardı. Bu Türk öğretmenler, Hocaefendi’nin üzüldüğünü görünce hiç zaman kaybetmeden tekrar görev yerlerine gittiler. Bazıları yakınlarına şu vasiyeti yaptı: “Dünyanın neresinde ölürsem öleyim, beni Afganistan’a gömün.”Bu arada, Taliban başkent Kâbil’i ele geçirip, kuzeyde General Raşid Dostum kuvvetlerini de yenince Türk okullarını işgal etti. Yazın okullarda nöbetçi kalan öğretmenler âdeta rehin alındı, Müslüman olup olmadıkları sorgulandı.
Biri başkent Kâbil’de olmak üzere Afganistan’da açılmış olan dört Türk okulu, 2001 Ocak ayına kadar zor şartlar altında eğitim faaliyetlerini sürdürdü. Ancak Taliban, 2001 Ocak ayında dört okulu da kapattı. Kapatma gerekçelerine göre Türk okulları, Türkiye hayranı laik insanlar yetiştiriyordu. (Bugün de başkası yani Siyasal İslam, maalesef bu okullara uzattı uğursuz ellerini) 2001 Mayıs’ında bütün Türk öğretmenler sınırdışı edildi. Türk öğretmenler ile Afgan öğrencileri, o gün duygusal sahneler altında vedalaştılar.
Ancak sadece üç ay sonra, 11 Eylül 2001’de El Kaide’nin ABD’ye yönelik saldırıları olunca, Taliban, aynı yılın Aralık ayında devrildi. 2002 yılı Ocak ayında da Türk öğretmenler okul binalarını tekrar geri aldılar.
Taliban yönetiminin devrilmesi üzerine Şubat 2002’de Kâbil’de yeni geçici hükümet kuruldu. Bir süre sonra, Birleşmiş Milletler yetkilisi bir diplomat, pek çok ülke mensubunun katıldığı bir toplantıda şunları söyledi:
“Afganistan’ın geleceği karanlık, ama tünelin ucunda bir ışık var. Bu ışık şu Türk liseleridir. Çünkü bu okullarda Peştun, Özbek, Türkmen ve Tacik kökenli her Afgan çocuk okuyor. Belki bu nesil Afganistan’ı iç kargaşadan kurtarır.”
Tacikistan’da, Bosna’da, Filipinler’de, Afganistan’da, Kafkaslar’da savaş ve mahrumiyet şartları altında okul açtıran güç adanmışlıktı. Afganistan’a gömülmeye ant içmiş hizmet erleri demek, “İslam’ın aydınlık yüzünü kirleten” El Kaide’nin bir daha dirilmeyecek şekilde tarihe gömülmesi demekti. Bu, Afganistan’ın el değiştirmesiydi. Mevlânâ, Afganistan’da doğmuş, ama Türkiye’de yaşamıştı. Mevlânâ’nın sevgi saçtığı ülke, şimdi doğduğu Afganistan’ı Bin Ladin’in karanlık düşüncesinden geri alıyordu. Bu öyle kolay bir fedakârlık değildi. Bu işin ucunda, Tacikistan’da, Afganistan’da, Kafkaslar’da, Filipinler’de bir kör kurşuna kurban gitmek, Raşid Dostum güçleri ile Taliban arasında kalıp can vermek vardı.
Uydurma Bir Kitaptan Suç Unsuru
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı, Sivil Toplum Kuruluşları Birliği tarafından yayınlanan Hoca'nın Okulları adlı kitabı suç duyurusu kabul ederek Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında soruşturma başlattı. Soruşturmada, “Fethullah Gülen, hiçbir kuvvet tarafından geri adım atmaya zorlanamayacağı bir duruma ulaştığında Atatürk ilke ve inkılaplarını ortadan kaldırmayı laik demokratik, sosyal hukuk devletini ortadan kaldırarak şeriat devleti kurmayı hedeflemektedir… Fethullah Gülen’in amacı, devletin tüm sistemlerinde İslam hükümlerini egemen kılarak teokratik bir İslam diktatörlüğü kurmaktır.” gibi iddialar ileri sürülüyordu. Fakat, bütün araştırmalara rağmen, hiçbir suç unsuru görülmediğinden 25 Haziran 1998’de Hocaefendi için takipsizlik kararı verildi.
Kendini Sıfırlamak
Fethullah Gülen Hocaefendi, 1998 yılı Nisan ayında Fransız gazeteci Nicole Pope’a verdiği verdiği röportajda şöyle diyordu:
“En önemli mesele ahlaken mükemmel ve faziletli insan olma meselesidir. Farabi gibi ütopya yazarları, faziletli şehirden bahsedenler şehri öne çıkarmışlardır. Halbuki insan daima önde düşünülmelidir. Şehir, medeniyet, ülke, belde arkadan gelir… Müslümanlığın yüzde 98’i, ferdin ve ailenin hayatını, toplumun uyabileceği temel ahlaki ve manevi değerleri ihtiva eder. Sadece yüzde 2’si devlet işleriyle alakalıdır. Yüzde 98’i görmezden gelerek, yüzde 2’yi Müslümanlık olarak takdim etmek, hem yanlış, hem de yüzde 98’e karşı saygısızlıktır… İslam’ı siyasi bir sistem gibi algılayanlara bakarak, yüzde 98’i bırakıp yüzde 2’yi İslam olarak sunmak ve sonra siyasi İslam’dan bahsetmek, İslam gerçeğine ters düşüyor.
Davranışlarımla veya tutumumla bir intiba uyarmışsam, hiç de hakkım olmayan bir hatır sayılma veya liderlik pozisyonunu gasp etmişsem, bu takdirde Allah’tan da insanlardan da af dilerim… Allah adım namım duyulmadan canımı alsın diye gençliğimden bu yana dua etmişimdir. Eğer Rabbim bana hizmet ettirecekse hizmet ettirsin. Fakat ben o hizmetin, o toprak altından bir çiçek, bir fidan gibi başını çıkarıp görünmesini bile nefsime pay çıkarırım korkusuyla görmek istemiyorum. Bu Rabbimle aramdaki münasebetin gereğidir. Bunu herkes anlamayabilir. Onu anlamak için Allah’a iyi inanmak lazım.”
Hocaefendi’ye göre yüce değerler peşinde olan bir insanın yapması gereken ilk iş kendisini sıfırlamaktır:
“İnsanlardan neferi, rakamlardan sıfırı severim… Sıfır çok güzeldir. Nokta ondan da güzeldir. İşte insan kendini öyle görmelidir. Kendini her gün birkaç defa sıfırlamalıdır… İnsanın kendisini silip bir kenara koymaması düşünce afetlerindendir. Kendini silemeyen Allah’ı bulamaz. Allah’ı bulman için kendini silmen lazım. Dabbakın deriyi yerden yere vurması gibi kendini yerden yere vuracaksın… Kendini yok saydığın anda varlık adına önemli bir adım atmış olursun… Gönülden beğendiğim insan, iddiasız insandır.
İnsan “ben sıfırım” derken bile, kendisini Latin harflerindeki sıfır olarak değil, Osmanlıcadaki küçücük nokta biçimindeki sıfır olarak görmelidir. Önemli olan sıfırın kıymetsizliği ile Sonsuz’un (Allah’ın) kıymetini duymaktır. Çünkü yeryüzündeki bütün kum taneleri ve çakıl taşları birer sıfır olsa, bunların sol tarafına en büyük bir rakam gelse, ortaya çıkan bu müthiş sayı bile Sonsuzluk karşısında hiçbir şey ifade etmez. Trilyonlarca yıl ömürleri olan galaksiler bile ezel ve ebed karşısında sıfırdır.
Kendini bir şey görme, yani gurur, insan tabiatındaki derin bir boşluktur. Büyük olmanın en açık göstergesi yüzün daima yerde olmasıdır. Boyu kısalar ayak parmaklarının ucuna dokunarak uzun görünmeye çalışır. Boyu uzunlar ise görünmemek için iki büklüm olurlar. Kişi, gürültü insanı değil, bilgi insanı olmalıdır. Küçüklüğün göstergesi gürültülü olmaktır.
‘Ben yaptım, ben başardım, bendeki bilgi ve güçten dolayı bu iş oldu’ demek, kendilerini Allah’ın yerine koyarak ‘ben yarattım’ diyen Firavun ve Nemrut’un düşünce tarzıdır. Bunlar şeytani mırıltılardır ve Allah’a ortak koşmaktır. İnsan başkasıyla rekabete girebilir, ama Allah’la rekabet etmek saygısızlıktır. Eğer bir insan bu başarıları kendinden biliyorsa, kalbinin bir baypas ameliyatına ihtiyacı vardır.”
Abant Platformu Toplantıları (Temmuz 1998)
Abant Platformu denilen toplantılar, 1998’in Temmuz’unda ilk defa yapılmaya başlandı. Bu toplantılar, farklılıkları zenginlik vesilesi yapma ihtiyacına cevap veren buluşmalardı. Felsefe ve ilahiyat profesörü Mehmet Aydın’ın şu sözleri bu buluşmaları özetliyordu: “Ben sinema seyretmenin dinen caiz olup olmadığını tartışan bir kültürden geliyorum. Ama burada sinema sanatçısı bir arkadaşımızla (Bulut Aras) aynı heyet içinde çalışıyorum.”
İlk Abant toplantısına katılan Hürriyet yazarı Yavuz Gökmen, farklı dünya görüşlerinden aydınlar arasındaki konuşmalara tanık olunca, bir ara toplantı salonundan çıkıp Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ü arayarak, “Burada gazetenin sürmanşetinden verilecek müthiş işler oluyor” diyordu.
Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Profesör Nilüfer Göle, Milliyet gazetesi yazarı Derya Sazak’a verdiği röportajda Abant toplantıları için şöyle diyordu: “28 Şubat sürecinin aramıza duvarlar koyarak inkâr ettiği yakınlık ve birlikteliği Abant Platformu kurumsallaştırdı.”
Nazım Hizmet’i yurtdışına kaçıran kişi olarak tanınan yazar Refik Erduran da, Hocaefendi’yi ziyaret ederek uzlaşma çağrısına cevap veren, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın faaliyetlerine katılan kişilerden biriydi. Vakfın hoşgörü ödüllerini belirleyen seçici kurulun üyeleri arasında Zülfü Livaneli’yi de görmek mümkündü.
Halbuki, Savcı Nuh Mete Yüksel, Türkiye’nin güncel sorunlarının tartışıldığı Abant Toplantıları’nı bile suç olarak göstermişti. Milliyet gazetesi yazarı Taha Akyol’a göre Abant Toplantıları öylesine önemliydi ki, İslam tarihinde siyasi laikliği İslam itikadı (inancı) açısından onaylayan ilk bilimsel toplantıydı.
‘Dünyada yaşayan 100 büyük entelektüel’ listesinde yer alan ‘Tarihin Sonu’ kitabının yazarı siyaset bilimci Francis Fukuyama, Washington’da yapılan Abant Toplantısı’nda şöyle diyordu: “Bence Türkiye’nin bulduğu çözüm diğerlerine örnek bir model olabilir. Toplumun dindar olması demokrasi ve laiklik ilkesiyle çelişmez. Türk toplumundaki evrim uzlaşma yönündedir.”
Hocaefendi’nin Tedavi İçin Amerika’ya Davet Edilmesi (1998)
ABD’nin dünyaca üne sahip tıp merkezi olan Mayo Clinic’te çalışan Profesör Sait Tarhan ve yanındaki üç Amerikalı, 1998 yılında Şifa Hastanesi’nin davetlisi olarak İzmir’e gelmişti. Mayo Clinic ile Şifa Hastanesi arasında iş birliği görüşmeleri yapılacaktı. Profesör Sait Tarhan ve beraberindekiler, gerekli görüşmeleri yaptıktan sonra İstanbul’a geldiler. Şifa Hastanesi’nin Başhekimi, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hemşerisiydi ve daha 17 yaşında bir lise öğrencisiyken vaazlarını dinlediği Hocaefendi’yi 1969’dan beri tanıyordu.
Profesör Tarhan ve üç Amerikalı Şifa Hastanesi’nin Başhekimi’yle birlikte İstanbul’da Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret ettiler. Hocaefendi’den daha önce olduğu iki kalp anjiyosu hakkında bilgi alan Profesör Tarhan, “Mayo Clinic’e gelin, sizi bir de biz kontrolden geçirelim” dedi. Hocaefendi, o günlerde buna pek taraftar değildi ve onun için bu teklife “Nasipse olur.” karşılığını verdi.
1995’te İstanbul’da, 1997’de ise ABD’nin Ohio eyaletindeki Cleveland Clinic’te tedavi olan Hocaefendi’nin kalp damarlarının tıkalı olduğu anlaşılmıştı ve ciddi bir kalp krizi riski oluşturmadan Hocaefendi’nin kesin bir tedaviden geçmesi gerekiyordu.
Gerek Hocaefendi’nin doktorları ve gerekse Profesör Sait Tarhan’ın bunun zaruriyetine iyice inanması üzerine, Tarhan, ABD’ye dönünce Hocaefendi’ye tedavi için bir davet mektubu gönderdi.
Fakat Hocaefendi, 1999 yılı Mart ayına kadar her seferinde buna itiraz edecekti.
Romalı Komutan Cato (Katon) ve Napolyon
Hocaefendi, 1999’da Kanadalı yazar Fred Reed’e verdiği röportajda şöyle diyordu:
“Hazreti Ali’nin bir sözü var ki, ikinci cümlesi çok etkileyicidir: ‘Sen kendini küçücük bir zerre sanıyorsun, ama aslında tüm âlemler senin içinde kökleşmiştir.’ Eğer inancımızın bize öğrettiği şekilde insan tüm var oluşun özü olarak en mükemmel bir surette yaratılmışsa, o zaman, insan Allah’ı yansıtan parlak bir ayna gibidir…
Daha açık olmak gerekirse, insan özel bir varlıktır… Eğer İslâm bir inanç, ibadet ve ahlak dini ise, demokratik ülkelerde hiç kimse böyle bir sisteme itiraz edemez. Fakat bu sistemi gözardı etmek ve İslam’ı sadece halkı idare etme tarzı olarak anlamak ve bu şekilde birtakım siyasi mevkilere aday olmak ve teşebbüslere girişmek, İslam’ın yanlış yorumlanmasından başka bir şey değildir… İslam’ı toplumun geniş kesimlerine dönük, büyük ölçüde inanç, pratik ve ahlakla ilgili bir olgu olarak sunmalıyız. Ve İslam’ın demokrasiyle çelişmediğini ve çatışmadığını ortaya koymalıyız. Bunu başarabilmek için, insanlar diğergam ve verici olmalıdırlar. Gelecek nesillerin barış ve huzur içinde yaşayabilmeleri için, insanlar kendi kişisel zevklerinden vazgeçmeli ve rahatlarını terk etmelidirler. Ben bu insanlardan biri olduğumu ima etmiyorum, fakat inanıyorum ki, bu vazifeyi hakkıyla ifa edecek kimseler olacaktır. Ve ben kendimi irademiz dışında geçici bir süre için Allah tarafından bir inayet ve lütuf olarak bu tip işlere sevk edilmişlerden biri olarak görüyorum.”
Hocaefendi’ye göre İslamiyet iyi vatandaş, iyi insan yetiştirme konusunda demokrasiyi minnettar bırakacak dinamiklere sahiptir. Problemi çözecek olan kâmil insandır. Bu yüzden en büyük yatırım insana, kâmil insana yapılan yatırımdır.
Kâmil insan aynı zamanda bir dava adamıdır. Bir damla dava yüklü bir insan, kendisinden elli kat bilgi yüklü bir dâhiden daha güçlüdür. Hazreti İsa’nın (as) havarileri ve Hazreti Muhammed’in (sav) arkadaşları sahabeler, gittikleri ülkelerin dillerini bilmiyorlardı. Ama Hazreti İsa’nın (as) ölümünden sadece otuz yıl sonra takipçileri Roma’yı sarstı. Bunun sebebi onlardaki dava adamı gücüydü. Havarileri ve sahabeleri başarılı kılan şey samimiyetleri ve yürekli olmalarıydı.
Samimiyet öyle bir sırdır ki, buzdağlarını bile eritir. İlk dönem Hıristiyanları olan Hz. İsa’nın saf ve samimi takipçileri, arenalarda aslanların ağzına atıldılar, ağaçlarda sallandırıldılar ve ateş dolu hendeklere atıldılar. Ama bütün bunlara rağmen dinlerinden dönmediler. Ve bu uzun mücadeleler sonunda başarılı oldular. I. Constantinus, Hıristiyanlığı Roma’nın resmi dini olarak kabul etti.
İslam’la ilk buluşanlar, çok kısa bir zamanda tarihin akışını değiştirdiler. Hazreti Osman döneminde Hazar Denizi aşıldı, Amuderya’ya varıldı, Aral Gölü çevresi ve Palandöken Müslümanlık’la tanıştı. Hazreti Ali döneminde İslam, Öküz Nehri’ne ve Cebelitarık Boğazı’na kadar bu dava adamları sayesinde ulaştı. O dönemde Müslüman elçileri, Çin Sarayı’na kadar ulaştıran şey buydu.
İslam kaynakları Peygamber Efendimiz (sav) zamanında yaşamış olan yüz bin sahabeden bahsetmesine rağmen, Medine Mezarlığı’nda yatan sahabe sayısı on bin bile değildir. Demek ki geriye kalanları ila-yi kelimetullah için yollara düştüler. Çünkü Kâbe’de ölüp oraya gömülmek, Allah’a anlatmak için gidilen Pekin’de ölüp oraya gömülmekten daha hayırlı değildir. Sahabe dünyanın neresinde bir kara parçası olduğunu duymuşsa oraya Allah’ın adını duyurmaya gitti. Dıştan bakanlar onlara deli derdi. Çünkü onların yaptıkları şeyler, aklı durduracak, hayalleri donduracak çaptaydı. O yüzden, otuz sene kadar süren sahabe dönemi, ihtişamlı bir dönemdir.
Hocaefendi’ye göre, ruhen çökmüş bir ülkenin her bucağı yüzlerce zafer takı ve dragon timsalleriyle süslense bile mezardan farkı yoktur. Romalı komutan Cato, (Katon) Kartacalıları yendiği zaman değil, ordusu zafer naralarıyla başkente girerken, komutanlık at ve formalarını krala teslim edip, “Ben milletime hizmet için savaşmıştım, şimdi görevim bitti, köyüme dönüyorum” dediği zaman muzafferdi. Buna karşılık, nefis ve kötü tutkuların esaretinden kurtulamamış bir sefil ruh, dünyayı fethetse bile mağlup sayılır. Napolyon’un, kendisini dünyanın tek hakimi görme çılgınlığıyla filozof Molmey’in kişiliğinde bilim ve fazileti tokatlarken yaşadığı ruhtaki bu yenilgi, Waterloo’da yaşadığı mağlubiyetten daha acı ve alçaltıcıydı.
Roma İmparatorluğu, o müthiş lejyonlarıyla, senatosundaki kanunilikle, dinlere tanıdığı özgürlükle, belli bir dönem ayakta kaldı. Ne zaman ki Neron geldi ve Hıristiyanlara zulüm yapmaya başladı, onun bu delice davranışları Roma’nın sonunu getirdi. Bu, kuvvetin dehayı alt etmesiydi. Napolyon’un dehasını delik deşik eden, Büyük İskender’in başını döndüren, Hitler’i çağın deli tekesi haline getiren şey aynıydı: Kuvvet çılgınlığı. Oysa asıl zafer, bir insanın içindeki ihtirasları dizginlemesi ve hovarda duygularına geçit vermemesidir. Fatih Sultan Mehmed, azgın maddi gücün değil, askeri dehasıyla birlikte bu yüce ruh ve inancın temsilcisiydi. Öyle olduğu için, İstanbul’a girişi Sezar’ın Roma’ya girişi gibi değildi.
Fazilet öyle bir şeydir ki, halk içinde minderde veya yerde oturur. Gurur ise muhteşem koltuklara bile sığmaz. Gurur, tersine döndüğü için kubbe gibi duran bir kuyu gibidir. Gurur, cehaletin gayrimeşru çocuğudur. Fazilet ise hikmetin soylu evladıdır. Gurur, istibdat yanlısıdır, fazilet ise hürriyet ve eşitlik yanlısıdır.
Gerçek değerlerin altüst olduğu, insanların itibarlarının para, yazlık, kışlık evleri ve villalarıyla ölçülür hale geldiği bir toplumda bu maddi değerler küstah birer gladyatör gibi faziletin üzerinde tepinirler. Böyle bir topluma düzenbazların, çıkarcıların, iki adım ötesini göremeyen miyopların hâkim olması doğaldır. Böyle bir toplum ruhen çökmüş demektir.
Hocaefendi’nin İlk Ciddi Kalp Krizi (1999)
Hocaefendi hayatındaki en ciddi kalp krizini ABD’ye gidişi öncesinde İstanbul’da yaşamıştı.
O gün İstanbul Altunizade’deki ikametindeydi. “İyi değilim” deyip doktoru Kudret Ünal’ı çağırdı. Şekeri düşmüştü. Kendisinin yaptığı ilk ölçümde şekeri 90, ikinci ölçümde 70 çıkmıştı. Üçüncü ölçümü Doktor Ünal yaptı. Yeni değer 45’ti. Doktor Ünal endişeliydi, elinde iğneyi hazır tutuyordu. Hocaefendi’nin şekeri hızla düşüyordu ve dönüşü olmayan bir noktaya gelinebilirdi. Doktorun “Hemen iğne vuralım” demesi üzerine Hocaefendi, “Biraz daha bekleyelim, orucumu bozmak istemiyorum” diye direniyordu. Dördüncü ölçümde şeker 60’a çıkınca Hocaefendi rahatladı. Orucunu bozmasına gerek kalmamıştı.
Devam edecek…
[Tarık Burak] 27.12.2019 [Samanyolu Haber]
Şehir Hastaneleri, Sağlık Bakanlığı’nın bütçesini yutacak!
Sağlık Bakanlığı’nın 2019-2023 yıllarını kapsayan beş yıllık Strateji Planı’na göre bütçenin en büyük kara deliklerinden şehir hastaneleri için bütçeden ayrılan pay her yıl katlanarak büyüyecek. Planda şehir hastanelerinin hizmet sunumu için 2019 yılında 6 milyar 190 milyon 902 bin TL olan tutar, 2023 yılında 23 milyar 269 milyon 554 bin TL olarak hesaplanmış. Yapılacak harcama 5 yılda 4’e katlanacak!
Birgün Gazetesi’nden Burcu Cansu’nun haberine göre, 2019 yılı bütçesi 48 milyar 891 milyon 633 bin TL olan Sağlık Bakanlığı’nın 2023 yılına ilişkin bütçe tahmini 83 milyar 180 milyon 273 bin TL olarak belirlendi. Bakanlık bütçesinin beş yıl sonra ulaşacağı büyüklük tahmini 2019’a göre iki kat bile olmazken ‘Şehir Hastanesi Modeli ile sağlık hizmet sunumunu güçlendirmek’ hedefi için yapılacak harcamada dört kat artış öngörüldü. Planda şehir hastanelerinin hizmet sunumu için 2019 yılında 6 milyar 190 milyon 902 bin TL olan tutar, 2023 yılında 23 milyar 269 milyon 554 bin TL olacak.
PERSONEL YETERSİZLİĞİ RAPORA YANSIDI
Raporda, “Şehir Hastanesi Modeli ile sağlık hizmet sunumunu güçlendirmek” hedefine ilişkin “riskler” bölümünde itiraf niteliğinde şu değerlendirmeler yer aldı: Mücbir sebeplerle yapımı geciken hastanelerin işletme dönemine planlanan zamanda başlayamaması veya eksik birimlerle hizmete açılması. Yeterli personelin işletme dönemiyle birlikte temin edilememesi. Taşınan hastanelerin personelinin kurumsal kimlik ve aidiyet kültürü konusundaki tutumları.
Raporun, ‘ihtiyaçlar’ bölümünde “Hizmet sunumu ile ilgili yapılan çalışmalara uygun yeterli sayıda sağlık ve yardımcı sağlık personelinin istihdam edilmesi, mevcut personel tespitinden sonra eksik kalan personel için atamaların temin edilmesi” ve “Güncelliğini kaybeden ya da eksik olan mefruşat ve ekipman ihtiyaçlarının giderilmesi için işletme döneminde gerekli tedariklerin sağlanması” gerektiği belirtildi.
[TR724] 27.12.2019
Birgün Gazetesi’nden Burcu Cansu’nun haberine göre, 2019 yılı bütçesi 48 milyar 891 milyon 633 bin TL olan Sağlık Bakanlığı’nın 2023 yılına ilişkin bütçe tahmini 83 milyar 180 milyon 273 bin TL olarak belirlendi. Bakanlık bütçesinin beş yıl sonra ulaşacağı büyüklük tahmini 2019’a göre iki kat bile olmazken ‘Şehir Hastanesi Modeli ile sağlık hizmet sunumunu güçlendirmek’ hedefi için yapılacak harcamada dört kat artış öngörüldü. Planda şehir hastanelerinin hizmet sunumu için 2019 yılında 6 milyar 190 milyon 902 bin TL olan tutar, 2023 yılında 23 milyar 269 milyon 554 bin TL olacak.
PERSONEL YETERSİZLİĞİ RAPORA YANSIDI
Raporda, “Şehir Hastanesi Modeli ile sağlık hizmet sunumunu güçlendirmek” hedefine ilişkin “riskler” bölümünde itiraf niteliğinde şu değerlendirmeler yer aldı: Mücbir sebeplerle yapımı geciken hastanelerin işletme dönemine planlanan zamanda başlayamaması veya eksik birimlerle hizmete açılması. Yeterli personelin işletme dönemiyle birlikte temin edilememesi. Taşınan hastanelerin personelinin kurumsal kimlik ve aidiyet kültürü konusundaki tutumları.
Raporun, ‘ihtiyaçlar’ bölümünde “Hizmet sunumu ile ilgili yapılan çalışmalara uygun yeterli sayıda sağlık ve yardımcı sağlık personelinin istihdam edilmesi, mevcut personel tespitinden sonra eksik kalan personel için atamaların temin edilmesi” ve “Güncelliğini kaybeden ya da eksik olan mefruşat ve ekipman ihtiyaçlarının giderilmesi için işletme döneminde gerekli tedariklerin sağlanması” gerektiği belirtildi.
[TR724] 27.12.2019
Bir kadın cinayeti daha; kucağında bebeği varken, kurşunlanarak öldürüldü!
Diyarbakır’da Deniz K. kucağında bebeği olduğu sırada evinde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Kadının bir buçuk yaşındaki çocuğu, polis tarafından koruma altına alındı.
Olay, Diyarbakır’ın Yenişehir ilçesi Ofis Semti Gevran Caddesi’nde bulunan Timuçin Apartmanı’nda meydana geldi. Edinilen bilgilere göre, gece saatlerinde apartmandan 4 el silah sesini duyan apartman görevlisi polise haber verdi. Polisler içeri girdiğinde Deniz K.’yı kucağında bebeği ile ağır yaralı halde buldu. Vücuduna 4 kurşun isabet etmişti. Ağır yaralı kadın kucağındaki bir buçuk yaşındaki bebeği korkmasın diye ona sarılarak kanlar içerisinde yardım istiyordu.
TÜM MÜDAHALELERE RAĞMEN KURTARILAMADI
Olay yerine çağrılan 112 Sağlık ekipleri genç kadına ilk müdahaleyi yaptı. Ardından hastaneye kaldırılarak tedavi altına alındı. Doktorlar tarafından yapılan tüm müdahalelere rağmen Deniz K. kurtarılamadı. Kadının bir buçuk yaşındaki çocuğu ise polis tarafından koruma altına alındı. Olayla ilgili güvenlik güçleri tarafından geniş çapta inceleme başlatılırken, Deniz K.’nın hayatına kast eden caninin yakalanması için operasyon başlatıldı.
[TR724] 27.12.2019
Olay, Diyarbakır’ın Yenişehir ilçesi Ofis Semti Gevran Caddesi’nde bulunan Timuçin Apartmanı’nda meydana geldi. Edinilen bilgilere göre, gece saatlerinde apartmandan 4 el silah sesini duyan apartman görevlisi polise haber verdi. Polisler içeri girdiğinde Deniz K.’yı kucağında bebeği ile ağır yaralı halde buldu. Vücuduna 4 kurşun isabet etmişti. Ağır yaralı kadın kucağındaki bir buçuk yaşındaki bebeği korkmasın diye ona sarılarak kanlar içerisinde yardım istiyordu.
TÜM MÜDAHALELERE RAĞMEN KURTARILAMADI
Olay yerine çağrılan 112 Sağlık ekipleri genç kadına ilk müdahaleyi yaptı. Ardından hastaneye kaldırılarak tedavi altına alındı. Doktorlar tarafından yapılan tüm müdahalelere rağmen Deniz K. kurtarılamadı. Kadının bir buçuk yaşındaki çocuğu ise polis tarafından koruma altına alındı. Olayla ilgili güvenlik güçleri tarafından geniş çapta inceleme başlatılırken, Deniz K.’nın hayatına kast eden caninin yakalanması için operasyon başlatıldı.
[TR724] 27.12.2019
İtalyan tasarımı yerli otomobilin örtüsü kalktı!
Tasarımı İtalyan Pininfarina’ya ait Türkiye’nin merakla beklediği yerli otomobil tanıtıldı. Ön gösterim aracının tanıtımında konuşan TOGG CEO’su Gürcan Karakaş, “200 ve 400 bg iki alternatif, arkadan itiş veya 4 çeker olacak. 500 km menzil ve 30 dakikanın altında şarj edilebilir olacak.” dedi.
TOGG CEO’su Gürcan Karakaş’ın konuşmasından satır başları şöyle: “Dünyada oyunun kuralları değişiyor. Otomobil akıllı bir cihaza dönüşmekte. Projeye başlamadan önce 18 şirketi inceledik. Fikri mülkiyeti yüzde 100 bizim olan bir otomobilden bahsediyoruz. 15 yıl içinde 5 modelimiz olacak. Neden SUV’u seçtik? Dünyanın en büyük segmenti. Yüzde 95’i ithal olan bir segment. Markanın adlandırma sürecini önümüzdeki senenin ortasında tamamlamayı düşünüyoruz. 200 ve 400 bg iki alternatif, arkadan itiş veya 4 çeker olacak. 500 km menzil ve 30 dakikanın altında şarj edilebilir olacak. Bataryasını sıfırdan geliştirdik. Aracın holografik asistanı var.”
TOGG CEO’su Gürcan Karakaş’ın konuşmasından satır başları şöyle: “Dünyada oyunun kuralları değişiyor. Otomobil akıllı bir cihaza dönüşmekte. Projeye başlamadan önce 18 şirketi inceledik. Fikri mülkiyeti yüzde 100 bizim olan bir otomobilden bahsediyoruz. 15 yıl içinde 5 modelimiz olacak. Neden SUV’u seçtik? Dünyanın en büyük segmenti. Yüzde 95’i ithal olan bir segment. Markanın adlandırma sürecini önümüzdeki senenin ortasında tamamlamayı düşünüyoruz. 200 ve 400 bg iki alternatif, arkadan itiş veya 4 çeker olacak. 500 km menzil ve 30 dakikanın altında şarj edilebilir olacak. Bataryasını sıfırdan geliştirdik. Aracın holografik asistanı var.”
[TR724] 27.12.2019Yeni Lige yolculuğum başladı…— Türkiye’nin Otomobili (@TOGG2022) December 27, 2019
Teşekkürler Türkiyem!#TürkiyeninOtomobili C-SUV#YeniLigeYolculuk#TOGGhttps://t.co/JKIdgmkU8Y pic.twitter.com/vZC9bQPDsH
Gel de bu düğüne gitme! [Bestweet] [Gülşah Çavuşoğlu]
Bazılarının kalbine bir çimdik atarken, bazılarının yarasını azıcık kanatacağım. Bazı fırsatlar vardır hayatımızda, hatırladığımızda belki ‘ah’ ederiz veya ‘oh’ deriz! Gönül ister ki tekrar bir imkan olsun ve dönebilelim, yeni bir şans verilsin kaçırdıklarımız için.
Ne anlatsam ve nasıl başlasam, bitirsem bilemiyorum ancak önemli bir konudan bahsedeceğim bunu baştan söyleyeyim. Bazen diyorum kendime ‘yazma bu sefer Gülşah!, söyle bir şarkı; belki o zaman duyulur gönlünden geçenlerin feryadı.’ Belki anlatmalıyım çok geç olmadan doğruluğuna inandığım meramımı. Görüyorum ki çoğu zaman kaybedilenleri tekrar yakalamak çok mümkün olmuyor ancak kalan zaman için de bir başlangıç neden olmasın ki!
Sabırsızlandığınızın farkındayım. Konumuz sevdiğimiz insana ‘seni seviyorum’ diyebilme fırsatını kaçırmamak… Önce derin bir nefes al, hafifçe kıpırdatmaya başla dudaklarını. Dilin adeta dudaklarınla vals etmeli ki çıksın o iki kelime gönül bamtelinden.
Bu kısımda problemi olanlara harika çözümlerle geldim. Ancak problem kalp kararması ve gözün kör olması ise işiniz zor demektir. Yine de pratikler ve temiz bir niyetle bu kalp kasvetinden kurtulabiliriz.
Aç bakalım kalp bohçanı, görelim içinde ne çeşit ‘seni seviyorum’lar var! Deme sakın çeşit çeşit olur mu diye. Olmaz mı, olur tabi… Renk renk, desen desendir ‘seni seviyorum’un söylenişi. Ancak şunu da söylemeliyim ki hiçbiri ağız dolusu ‘seni seviyorum’ kadar kıymetli değildir. Unutma ki farklı versiyonlarını bilirsen bu sihirli sözün, doğru zaman ve yerde bir anda dökülüverir dudaklarından farkında olmadan.
Sevdiğinin gözlerinde kendini gördüğün an, açmışsındır gönlünün kapısını ardına kadar. Başka ayna istemezsin artık; çünkü her bakışta görürsün göz aynasında, gönül tahtında ‘seni seviyorum’ yazısını. Tutunca elini, coşar kanın damarlarında vadilerinde birleşen ırmaklar misali. Kulağında fısıltı olur dalgalar misali ‘seviyorum’ nidası. Kuzucuğunun gözleri aynı onun gözleridir. Ve o gözler sana baktığında sen hatırlarsın tek aşkının seni ne kadar çok sevdiğini. Belki hiç demediniz kulağına ‘seni seviyorum’ diye ama bunların farkına vararak türküler söylediniz sevdiğinizin kalp kulağına.
‘Haydi koy bir çay da içelim birlikte canım!’, ‘Marketten bir şey mi istiyorsun, söyle Sultanım!’, ‘Çocukları okuldan bugün sen alır mısın hayatım!’, ‘Aşkım, sen evi süpür, ben mutfaktayım!’… İşte aşk kokulu ‘seni seviyorum!’ sözcükleri bunlar.
Bir de sözü tersinden anlayanlar var! Bir de ‘sana söylüyorum tersinden anla’lar var. ‘Git lütfen: ‘Aşkım beni bırakma” , “ Seni bir daha görmek istemiyorum; sensiz olamam”, senden nefret ediyorum; seni seviyorum.’ demek. Bunları söyleyin diye demiyorum ama duyunca gülümsemeniz için yazıyorum.
Ailesinden ayrı yaşamak zorunda kalan, eşinden, dostundan cüda düşmüş bunca insan varken bunları yazdığım için bana tepki gösterecekler olacaktır, biliyorum. Benim bunları yazıyor olmam da tuzumun kuru olmasından değil.
Samimi bir şey söyleyeyim size: Şu beş paragrafı yazmak için beş gecemi uykusuz geçirdim ve önemine inandığım için de bunları ifade etmek istedim. Seviyorsan söyleyeceksin, öyle ya da böyle… Ya sevdiğini veya aynı anlama gelen sihirli sözcükleri yüksek sesle veya fısıltı ile… Söylemekle kalmayacak, karşındaki de duyacak seni… Farkında olacak ne söylediğinin. Sevdiğini söyleyip ümitle bekleyeceksin. Sevdiğinden ümidi kesmeyip sevgisini hissetmeye, sevdiğini duymaya çalışacaksın.
Belki şu an en sevdiklerimize kırgınız ve artık etrafımızda da değiller. Ama kalbi nadasa bırakmaya gelmez. Kalbin oksijeni sevmektir. Kimseyi sevecek kadar gücümüz olmasa bile sırf O’nu sevdiğimizden sevebilme kabiliyeti için dua edeceğiz. Tabiri caizse ‘yağdır Mevla’m sevgi!’ diyeceğiz.
Kim varsa yanımızda ve neye mal olacağını da bilmiyor olsak yine de seviyorum diyelim. Ertelemeden, ‘ne gereği var canım, bilmiyor mu?’ demeden… Gün içinde pratiği de yapılmalı. Sevmek huy olması fıtratımızda adeta. Etrafımızdakilerin hiç şüphesi olmamalı sevildiklerinden. Anlatmalıyız hangi dili kullandığımızı. Ve farkına varmalıyız hangi sevgi dilini kullandıklarının. Geldik, beraberiz diyelim. Sıcak bir kucaklama, gözlerinin içine bakma ve yüzümüzde tebessümle sevgimizi gösterelim. Yollarda kaybettiklerimiz ve arkada bıraktıklarımız adına sarılalım. Ve siz karşılayanlar… Kollarınız hep açık olsun! Şartınız şurtunuz olmasın! Hoş geldiniz deyip sarılın birbirinize! Hatta yeni karşılaştığınız muhacir bir arkadaşa öyle deli sarılın, öpün ve beş dakika sonra tekrar yüzüne tebessüm ederek ‘ya adın neydi senin?’ deyiverin! Yani adından önce kokusunu duyun, samimiyetini hissedin.
Demek istediğim şudur; ne olur önce kalbinizde misafir ettiklerinizin, yanınızdakilerin, arkada kalanların, önden gidenlerin hakkını verin. Öyle bir fırlatın ki ‘seni seviyorum!’ okunuzu, saplansın kalplerindeki sevginin en yoğun olduğu yere ve kalsın orada adeta sonsuza kadar. Birazdan içimdeki çocuğun eski Türk filmlerindeki ‘Ayşecik’ gibi ‘hayat sevince güzel!’ deyip masaya çıkıp oynayası var. İnanın öyle güzel insanlar var ki etrafımızda, sevdikçe sevesiniz gelecek.
Bir anekdot ile bitireyim müsaadenizle. İnternette katıldığım bir sohbet grubunda bir güzel insan tanıdım adı Emin. Öyle dertliydi ki! Yaşanılan haksızlıkları, zulümleri anlatmanın derdiyle dertlenmiş bir sevgi kahramanı. Birçok videoyu temiz ve en erken şekliyle değerlendirir, toplantılarda konular biraz malayaniyata kaysa ceketini alıp gidesi gelirdi. ‘Emin’ diye yazılır ‘dertli’ diye okunurdu ismi. Kendisiyle hiç yüz yüze tanışmadım ama çok sevdim. Ve bir gün o da birini çok sevdi ve beni ablası kabul edip düğün davetiyesini yolladı. Kalbim pır pır o düğüne gitme heyecanı ile attı. Bu isteğimi eşimle paylaştığımda bana ilk tepkisi su oldu: ‘Gülşah, daha önce hiç görmediğin, yan yana gelmediğin birinin düğününe neden gidersin? Nasıl gideceksin buradan oraya?’ Tabi ben de onun bu tepkisine şaşırıp bir ‘nasıl böyle düşünürsün’ bakışı attım eşime ve şöyle söyledim; ‘Ben bu insanı seviyorum belki bu kardeşimin yüzünü hiç görmedim ama dertli kalbinin atışlarını hissettim. Biliyorum ki Emin kardeşim de biliyor bunu…’
Son olarak da bu kıymetli kardeşimin düğün davetiyesinde yazılı olan sözle bitireyim satırlarımı:
‘Aklımızdan ve vicdanımızdan çıkaramadığımız mazlum ve mağdurların (Kürt, Ermeni, Yemenli, Rohingya, Türkistan, Afgan, Filistin halklarının, Hizmet gönüllülerinin ve bütün dünyada insan hak ve ihlali yaşayan herkesin…) içinden geçtiği bu zorlu süreçte Efendimizin (SAV) sünnetini yerine getirmek amacıyla büyük bir velîme gerçekleştireceğiz. Sizleri de aramızda görmeyi çok istiyoruz’
Çok mutlu ol, çok sev kardeşim.
Haydi şimdi söyleyin bana; gel de bu düğüne gitme!
[Gülşah Çavuşoğlu] 27.12.2019 [TR724]
Ne anlatsam ve nasıl başlasam, bitirsem bilemiyorum ancak önemli bir konudan bahsedeceğim bunu baştan söyleyeyim. Bazen diyorum kendime ‘yazma bu sefer Gülşah!, söyle bir şarkı; belki o zaman duyulur gönlünden geçenlerin feryadı.’ Belki anlatmalıyım çok geç olmadan doğruluğuna inandığım meramımı. Görüyorum ki çoğu zaman kaybedilenleri tekrar yakalamak çok mümkün olmuyor ancak kalan zaman için de bir başlangıç neden olmasın ki!
Sabırsızlandığınızın farkındayım. Konumuz sevdiğimiz insana ‘seni seviyorum’ diyebilme fırsatını kaçırmamak… Önce derin bir nefes al, hafifçe kıpırdatmaya başla dudaklarını. Dilin adeta dudaklarınla vals etmeli ki çıksın o iki kelime gönül bamtelinden.
Bu kısımda problemi olanlara harika çözümlerle geldim. Ancak problem kalp kararması ve gözün kör olması ise işiniz zor demektir. Yine de pratikler ve temiz bir niyetle bu kalp kasvetinden kurtulabiliriz.
Aç bakalım kalp bohçanı, görelim içinde ne çeşit ‘seni seviyorum’lar var! Deme sakın çeşit çeşit olur mu diye. Olmaz mı, olur tabi… Renk renk, desen desendir ‘seni seviyorum’un söylenişi. Ancak şunu da söylemeliyim ki hiçbiri ağız dolusu ‘seni seviyorum’ kadar kıymetli değildir. Unutma ki farklı versiyonlarını bilirsen bu sihirli sözün, doğru zaman ve yerde bir anda dökülüverir dudaklarından farkında olmadan.
Sevdiğinin gözlerinde kendini gördüğün an, açmışsındır gönlünün kapısını ardına kadar. Başka ayna istemezsin artık; çünkü her bakışta görürsün göz aynasında, gönül tahtında ‘seni seviyorum’ yazısını. Tutunca elini, coşar kanın damarlarında vadilerinde birleşen ırmaklar misali. Kulağında fısıltı olur dalgalar misali ‘seviyorum’ nidası. Kuzucuğunun gözleri aynı onun gözleridir. Ve o gözler sana baktığında sen hatırlarsın tek aşkının seni ne kadar çok sevdiğini. Belki hiç demediniz kulağına ‘seni seviyorum’ diye ama bunların farkına vararak türküler söylediniz sevdiğinizin kalp kulağına.
‘Haydi koy bir çay da içelim birlikte canım!’, ‘Marketten bir şey mi istiyorsun, söyle Sultanım!’, ‘Çocukları okuldan bugün sen alır mısın hayatım!’, ‘Aşkım, sen evi süpür, ben mutfaktayım!’… İşte aşk kokulu ‘seni seviyorum!’ sözcükleri bunlar.
Bir de sözü tersinden anlayanlar var! Bir de ‘sana söylüyorum tersinden anla’lar var. ‘Git lütfen: ‘Aşkım beni bırakma” , “ Seni bir daha görmek istemiyorum; sensiz olamam”, senden nefret ediyorum; seni seviyorum.’ demek. Bunları söyleyin diye demiyorum ama duyunca gülümsemeniz için yazıyorum.
Ailesinden ayrı yaşamak zorunda kalan, eşinden, dostundan cüda düşmüş bunca insan varken bunları yazdığım için bana tepki gösterecekler olacaktır, biliyorum. Benim bunları yazıyor olmam da tuzumun kuru olmasından değil.
Samimi bir şey söyleyeyim size: Şu beş paragrafı yazmak için beş gecemi uykusuz geçirdim ve önemine inandığım için de bunları ifade etmek istedim. Seviyorsan söyleyeceksin, öyle ya da böyle… Ya sevdiğini veya aynı anlama gelen sihirli sözcükleri yüksek sesle veya fısıltı ile… Söylemekle kalmayacak, karşındaki de duyacak seni… Farkında olacak ne söylediğinin. Sevdiğini söyleyip ümitle bekleyeceksin. Sevdiğinden ümidi kesmeyip sevgisini hissetmeye, sevdiğini duymaya çalışacaksın.
Belki şu an en sevdiklerimize kırgınız ve artık etrafımızda da değiller. Ama kalbi nadasa bırakmaya gelmez. Kalbin oksijeni sevmektir. Kimseyi sevecek kadar gücümüz olmasa bile sırf O’nu sevdiğimizden sevebilme kabiliyeti için dua edeceğiz. Tabiri caizse ‘yağdır Mevla’m sevgi!’ diyeceğiz.
Kim varsa yanımızda ve neye mal olacağını da bilmiyor olsak yine de seviyorum diyelim. Ertelemeden, ‘ne gereği var canım, bilmiyor mu?’ demeden… Gün içinde pratiği de yapılmalı. Sevmek huy olması fıtratımızda adeta. Etrafımızdakilerin hiç şüphesi olmamalı sevildiklerinden. Anlatmalıyız hangi dili kullandığımızı. Ve farkına varmalıyız hangi sevgi dilini kullandıklarının. Geldik, beraberiz diyelim. Sıcak bir kucaklama, gözlerinin içine bakma ve yüzümüzde tebessümle sevgimizi gösterelim. Yollarda kaybettiklerimiz ve arkada bıraktıklarımız adına sarılalım. Ve siz karşılayanlar… Kollarınız hep açık olsun! Şartınız şurtunuz olmasın! Hoş geldiniz deyip sarılın birbirinize! Hatta yeni karşılaştığınız muhacir bir arkadaşa öyle deli sarılın, öpün ve beş dakika sonra tekrar yüzüne tebessüm ederek ‘ya adın neydi senin?’ deyiverin! Yani adından önce kokusunu duyun, samimiyetini hissedin.
Demek istediğim şudur; ne olur önce kalbinizde misafir ettiklerinizin, yanınızdakilerin, arkada kalanların, önden gidenlerin hakkını verin. Öyle bir fırlatın ki ‘seni seviyorum!’ okunuzu, saplansın kalplerindeki sevginin en yoğun olduğu yere ve kalsın orada adeta sonsuza kadar. Birazdan içimdeki çocuğun eski Türk filmlerindeki ‘Ayşecik’ gibi ‘hayat sevince güzel!’ deyip masaya çıkıp oynayası var. İnanın öyle güzel insanlar var ki etrafımızda, sevdikçe sevesiniz gelecek.
Bir anekdot ile bitireyim müsaadenizle. İnternette katıldığım bir sohbet grubunda bir güzel insan tanıdım adı Emin. Öyle dertliydi ki! Yaşanılan haksızlıkları, zulümleri anlatmanın derdiyle dertlenmiş bir sevgi kahramanı. Birçok videoyu temiz ve en erken şekliyle değerlendirir, toplantılarda konular biraz malayaniyata kaysa ceketini alıp gidesi gelirdi. ‘Emin’ diye yazılır ‘dertli’ diye okunurdu ismi. Kendisiyle hiç yüz yüze tanışmadım ama çok sevdim. Ve bir gün o da birini çok sevdi ve beni ablası kabul edip düğün davetiyesini yolladı. Kalbim pır pır o düğüne gitme heyecanı ile attı. Bu isteğimi eşimle paylaştığımda bana ilk tepkisi su oldu: ‘Gülşah, daha önce hiç görmediğin, yan yana gelmediğin birinin düğününe neden gidersin? Nasıl gideceksin buradan oraya?’ Tabi ben de onun bu tepkisine şaşırıp bir ‘nasıl böyle düşünürsün’ bakışı attım eşime ve şöyle söyledim; ‘Ben bu insanı seviyorum belki bu kardeşimin yüzünü hiç görmedim ama dertli kalbinin atışlarını hissettim. Biliyorum ki Emin kardeşim de biliyor bunu…’
Son olarak da bu kıymetli kardeşimin düğün davetiyesinde yazılı olan sözle bitireyim satırlarımı:
‘Aklımızdan ve vicdanımızdan çıkaramadığımız mazlum ve mağdurların (Kürt, Ermeni, Yemenli, Rohingya, Türkistan, Afgan, Filistin halklarının, Hizmet gönüllülerinin ve bütün dünyada insan hak ve ihlali yaşayan herkesin…) içinden geçtiği bu zorlu süreçte Efendimizin (SAV) sünnetini yerine getirmek amacıyla büyük bir velîme gerçekleştireceğiz. Sizleri de aramızda görmeyi çok istiyoruz’
Çok mutlu ol, çok sev kardeşim.
Haydi şimdi söyleyin bana; gel de bu düğüne gitme!
[Gülşah Çavuşoğlu] 27.12.2019 [TR724]
Dağınıklığa düşmeme ve Şeytan’ın sağdan gelmesi!… [Prof. Dr. Osman Şahin]
Ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık and içerim ki, ben de onları saptırmak için, senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın. (A’raf, 7/16-17) “. Şeytan insanoğluna olan düşmanlığının şiddetinden dolayı insanları Allah’tan (cc) uzaklaştırıp dalalete düşürmek için her türlü yolu kullanmaktadır.
Şeytan beşer tarihi boyunca edindiği tecrübelere binaen, işlerinde iyice profesyonelleşmiştir. Her insan için uygulayabileceği çok farklı stratejilere sahiptir. Soldan ne şekilde yaklaşacağı hususu esasen bellidir. Soldan yaklaşarak saptıramadığı insanlara ise sağdan yaklaşmaktadır. Sağdan yaklaşma hususunda kullandığı taktikler ise çok çeşitli ve genelde de pek iyi bilinmediğinden dolayı verdiği zararlar çok daha fazla olmaktadır.
Şeytanın sağ taraftan yaklaşması hususunda Fethullah Gülen Hocaefendi “Varlığın Metafizik Boyutu” adlı eserinde şöyle bir açıklama yapmaktadır: “Yani yaptıkları hayırların içine dahi şeytanlık karıştıracağım. Hasenâtlarını süslü-püslü göstererek yaptıklarını bulandıracağım. Bazen de, iyiliğe giden yolları onlar için kapamaya çalışacağım. Ve bid’atleri yaygınlaştırmak suretiyle dinin ruhunu onlara unutturacağım. Küçük bir âdâp dahi kabul edilemeyecek fiilleri, onlara din diye kabul ettireceğim. Onlar da dediklerimi yapacaklar ve dinin temel prensiplerini ihmal veya terkte hiç mahzur görmeyecekler.”
Şeytan hizmet insanlarını türlü türlü işlerle meşgul etmektedir…
Şeytanın kullandığı taktiklerden bir tanesi de hizmet insanlarına bir takım meşgaleler bulmak suretiyle, onları asıl vazifelerini yapmaktan alıkoymasıdır.
Üstad Hazretleri biraderzadesi Abdurrahman’ı eda edeceği misyonunun bir varisi olarak görmüşlerdir. O’ndan bahsederken “ gayet zekî, fedakâr, hem bir talebe, hem hizmetkâr, hem kâtip, hem evlâd-ı maneviyem” olarak bahsetmektedirler. Bu ağabeyimize Millet Meclisi’nde ve sağlık bakanlığında memurluk vazifeleri verilmiştir. Üstad Hazretlerinin kendisine varis olacağı hususunda çok ümitler beslediği bu ağabeyimize verilen memuriyetler ve evlilik, potansiyel olarak namzet bulunduğu çok önemli hizmetlerden O’nu alıkoymuştur.
Şua’larda, Üstad Hazretleri dünyevi bir takım sıkıntıların bizleri meşgul edeceğine şöyle dikkat çekmektedirler: “Fakat yalnız bir cihet var ki, beni düşündürüyor. Nasıl bir parmak yaralansa göz, akıl, kalb, ehemmiyetli vazifelerini bırakıp onunla meşgul oluyorlar. Öyle de bu derece zarurete giren sıkıntılı hayatımız, yarasıyla kalb ve ruhumuzu kendiyle meşgul eder”
Günümüzde de başlarına gelen hadiselerin etkisiyle hizmet insanlarının hayatları değişmiş, sahip oldukları imkanlar ellerinden alınmış ve zaruret içerisinde sıkıntılı bir hayatı yaşamak durumuna düşmüşlerdir. İster istemez, bu zorlu hayat onların kalplerini ve ruhlarını kendiyle meşgul etmektedir ki, bu durum onların asıl ehemmiyetli olan vazifelerini aksatmalarına yol açabilmektedir.
Bugün için, hizmet insanlarını meşgul edecek meseleler çok daha fazladır. Özellikle yaşanan süreçte maruz kaldığı zülümler ve mağduriyetler onları iyice hadiselerin içine çekmiştir. Görsel ve yazılı medayada konuşulan, yazılan bir çok konular ve olaylar dolaylı ya da dolaysız onlar hakkındadır. Böyle olunca bu hadiseler ve haberler sürekli olarak onları meşgul etmektedir. Hocaefendi bu durumdan olan rahatsızlığını bahsettiği bir sohbetinde, hizmetler ile ilgili yaşanan hadiselerin zihnini çok meşgul ettiğinden bahsetmektedirler. Konumuna binaen, böyle bir duruma düşmekten kendisi kaçınamasa da, hiç olmazsa hizmet insanlarının bundan kendilerini korumalarının ve meşgul olmak suretiyle kendilerini yapacakları hizmetlerden alıkoymamalarının luzumuna vurgu yapmaktadırlar.
Bizler dosdoğru olacağımız âna kadar, başkalarının düzelmesini bekleyemeyiz…
Hocaefendi “Öze Bağlı Kalma Ve Dağınıklıktan Sıyrılma” başlıklı yazısında “Hariçte meydana gelen can sıkıcı hâdiseler ve maruz kalınan bir kısım musibetler bizi ciddi meşgul ediyor ve kendi değerlerimizden uzaklaştırabiliyor. Bu konuda kalb istikametini koruma adına dikkat edilecek hususlar nelerdir?” sorusuna cevap verirken önemli hususlara temas etmektedirler. “Her şeyden önce “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan, hidayeti tabiatınızın bir yanı hâline getirdikten sonra sapanlar size zarar veremez.” ayetinde ifade üzerinde durulmuştur: “Eğer biz toplumsal bir huzur istiyorsak, öncelikle kendimizi düzeltmeye ve gerçek edildiği gibi, mü’minlerin iç dünyalarına yönelmeleri ve öncelikle onun ıslahı için çalışmaları gerektiğinin önemi insanî seviyeyi yakalamaya çalışmalıyız. Çünkü biz dosdoğru olacağımız âna kadar, başkalarının düzelmesini bekleyemeyiz…
Fakat bütün bunlar karşısında Müslümanlara düşen, falanı filanı ta’n u teşni etmek yerine öncelikle kendileriyle meşgul olmak ve kendilerini düzeltmektir. Onlar başlarındaki zalimlerden şikâyet etmek yerine öncelikle, “Acaba Allah bu zalimleri niye bizim başımıza musallat ediyor?” diye düşünmelidirler. Çünkü onlar dosdoğru olacakları âna kadar, başkalarıyla uğraşmaları faydasızdır. ”
Yazının devamında Hocaefendi, bizler yaşadığımız hadiselerin şoku, tesiri ve meşgul etmesiyle, asıl meşgul olmamız gereken kendimizi ihmal edersek, zamanla, Allah’tan kopabileceğimizden, kalbimizle Allah arasında bir kısım hüsûf ve küsûfları yaşayabileceğimizden bahsetmektedirler: “Manevî körlüğe maruz kalmış böyle birisi ise çok açık ve net görülebilecek hakikatleri dahi göremeyecek, doğru ve yanlışı birbirinden ayıramayacaktır. Bu itibarla da insan ruhî ve kalbî hayatı üzerinde hassasiyetle durmalı, Allah’la kendi arasına ne nefsinin, ne hayvanî hislerinin, ne kin ve nefretlerinin ne de daha başka mülâhazaların girmesine ve dolayısıyla tamiri imkânsız kopuklukların meydana gelmesine müsaade etmemelidir. O hâlde insana düşen vazife, yılandan ve çıyandan kaçarcasına bütün bu olumsuzluklardan uzak durmasıdır.”
Adanmışlar kendi meselelerine konsantre olarak dağınıklıktan sıyrılmalıdırlar…
Hocaefendi sürekli şer şebekelerinin ürettiği hadiselerle meşgul olmanın yol açabileceği hayati tehlikelere ise şu şekilde ışık tutmaktadırlar: “Eğer biz, kendi durumumuzu kontrol etmez ve durduğumuz yer ile durmamız gerekli olan yeri bilemezsek, bu defa başkalarının tavır ve davranışlarına göre yer ve yön değiştirmeye başlarız.
Haset ve rekabet duygularına yenik düşmüş iman ehli bazı kimseler bizim aleyhimize hareket edebilirler. Bazıları da inkâr ve ilhatlarının bir gereği olarak bize cephe alabilirler. Her iki kesim de bizim hakkımızda bir kısım komplolar tertip edebilir. Bunların hile ve entrikalarının farkında olmamız ve bunları savma adına makul ve alternatif stratejiler geliştirmemiz bir yana; eğer biz sürekli onlarla meşgul olur, onların yaşadığı paranoyaya iştirak eder ve hele atacağımız adımları ihtimal ve vehimlere göre atarsak, yukarıda zikredilen “Siz kendinize bakın!” âyetine muhalif davranmış oluruz. Neticede onların zararından kurtulamayacağımız gibi, kendimizi düzeltmeye ve yapmamız gerekli olan asıl işleri yapmaya da fırsat bulamayız.”
Hocaefendi meydana gelen hadiseler karşısında nebevi duruşun nasıl olması gerektiği hususunda ayrıca şu tesbitleri yapmaktadırlar: “Sözün özü, bizim asıl vazifemiz kendimizle ve kendi mefkûremizi gerçekleştirmekle meşgul olmaktır. Böyle yüce bir hedefin gerçekleştirilebilmesi için adanmışların dağınıklıktan sıyrılmaları gerekir. Onlar himmetlerini, gayretlerini ve fikirlerini dağıtacak her türlü faktörden uzak durmalıdırlar. El-âlemin gerek medya yoluyla, gerekse daha başka platformları kullanarak ortaya attıkları yalan yanlış şeylerle meşgul olmamalıdırlar. Yer yer bu türlü şeyler onların uykusunu kaçırsa ve onlarda mukaddes hafakanlar meydana getirse de onlara asla yapmaları gerekli olan farzlar üstü farz vazifelerini unutturmamalıdır. Gönül erleri, bütün ruh güçleriyle ve bütün zihin fakülteleriyle kendi meselelerine konsantre olmalı ve hep o yolda yürümeye devam etmelidirler. Hz. Pir’in dediği gibi, iki elimiz var; dört elimiz olsaydı yine bu istikamette kullanmamız icap ederdi.”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 27.12.2019 [TR724]
Şeytan beşer tarihi boyunca edindiği tecrübelere binaen, işlerinde iyice profesyonelleşmiştir. Her insan için uygulayabileceği çok farklı stratejilere sahiptir. Soldan ne şekilde yaklaşacağı hususu esasen bellidir. Soldan yaklaşarak saptıramadığı insanlara ise sağdan yaklaşmaktadır. Sağdan yaklaşma hususunda kullandığı taktikler ise çok çeşitli ve genelde de pek iyi bilinmediğinden dolayı verdiği zararlar çok daha fazla olmaktadır.
Şeytanın sağ taraftan yaklaşması hususunda Fethullah Gülen Hocaefendi “Varlığın Metafizik Boyutu” adlı eserinde şöyle bir açıklama yapmaktadır: “Yani yaptıkları hayırların içine dahi şeytanlık karıştıracağım. Hasenâtlarını süslü-püslü göstererek yaptıklarını bulandıracağım. Bazen de, iyiliğe giden yolları onlar için kapamaya çalışacağım. Ve bid’atleri yaygınlaştırmak suretiyle dinin ruhunu onlara unutturacağım. Küçük bir âdâp dahi kabul edilemeyecek fiilleri, onlara din diye kabul ettireceğim. Onlar da dediklerimi yapacaklar ve dinin temel prensiplerini ihmal veya terkte hiç mahzur görmeyecekler.”
Şeytan hizmet insanlarını türlü türlü işlerle meşgul etmektedir…
Şeytanın kullandığı taktiklerden bir tanesi de hizmet insanlarına bir takım meşgaleler bulmak suretiyle, onları asıl vazifelerini yapmaktan alıkoymasıdır.
Üstad Hazretleri biraderzadesi Abdurrahman’ı eda edeceği misyonunun bir varisi olarak görmüşlerdir. O’ndan bahsederken “ gayet zekî, fedakâr, hem bir talebe, hem hizmetkâr, hem kâtip, hem evlâd-ı maneviyem” olarak bahsetmektedirler. Bu ağabeyimize Millet Meclisi’nde ve sağlık bakanlığında memurluk vazifeleri verilmiştir. Üstad Hazretlerinin kendisine varis olacağı hususunda çok ümitler beslediği bu ağabeyimize verilen memuriyetler ve evlilik, potansiyel olarak namzet bulunduğu çok önemli hizmetlerden O’nu alıkoymuştur.
Şua’larda, Üstad Hazretleri dünyevi bir takım sıkıntıların bizleri meşgul edeceğine şöyle dikkat çekmektedirler: “Fakat yalnız bir cihet var ki, beni düşündürüyor. Nasıl bir parmak yaralansa göz, akıl, kalb, ehemmiyetli vazifelerini bırakıp onunla meşgul oluyorlar. Öyle de bu derece zarurete giren sıkıntılı hayatımız, yarasıyla kalb ve ruhumuzu kendiyle meşgul eder”
Günümüzde de başlarına gelen hadiselerin etkisiyle hizmet insanlarının hayatları değişmiş, sahip oldukları imkanlar ellerinden alınmış ve zaruret içerisinde sıkıntılı bir hayatı yaşamak durumuna düşmüşlerdir. İster istemez, bu zorlu hayat onların kalplerini ve ruhlarını kendiyle meşgul etmektedir ki, bu durum onların asıl ehemmiyetli olan vazifelerini aksatmalarına yol açabilmektedir.
Bugün için, hizmet insanlarını meşgul edecek meseleler çok daha fazladır. Özellikle yaşanan süreçte maruz kaldığı zülümler ve mağduriyetler onları iyice hadiselerin içine çekmiştir. Görsel ve yazılı medayada konuşulan, yazılan bir çok konular ve olaylar dolaylı ya da dolaysız onlar hakkındadır. Böyle olunca bu hadiseler ve haberler sürekli olarak onları meşgul etmektedir. Hocaefendi bu durumdan olan rahatsızlığını bahsettiği bir sohbetinde, hizmetler ile ilgili yaşanan hadiselerin zihnini çok meşgul ettiğinden bahsetmektedirler. Konumuna binaen, böyle bir duruma düşmekten kendisi kaçınamasa da, hiç olmazsa hizmet insanlarının bundan kendilerini korumalarının ve meşgul olmak suretiyle kendilerini yapacakları hizmetlerden alıkoymamalarının luzumuna vurgu yapmaktadırlar.
Bizler dosdoğru olacağımız âna kadar, başkalarının düzelmesini bekleyemeyiz…
Hocaefendi “Öze Bağlı Kalma Ve Dağınıklıktan Sıyrılma” başlıklı yazısında “Hariçte meydana gelen can sıkıcı hâdiseler ve maruz kalınan bir kısım musibetler bizi ciddi meşgul ediyor ve kendi değerlerimizden uzaklaştırabiliyor. Bu konuda kalb istikametini koruma adına dikkat edilecek hususlar nelerdir?” sorusuna cevap verirken önemli hususlara temas etmektedirler. “Her şeyden önce “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan, hidayeti tabiatınızın bir yanı hâline getirdikten sonra sapanlar size zarar veremez.” ayetinde ifade üzerinde durulmuştur: “Eğer biz toplumsal bir huzur istiyorsak, öncelikle kendimizi düzeltmeye ve gerçek edildiği gibi, mü’minlerin iç dünyalarına yönelmeleri ve öncelikle onun ıslahı için çalışmaları gerektiğinin önemi insanî seviyeyi yakalamaya çalışmalıyız. Çünkü biz dosdoğru olacağımız âna kadar, başkalarının düzelmesini bekleyemeyiz…
Fakat bütün bunlar karşısında Müslümanlara düşen, falanı filanı ta’n u teşni etmek yerine öncelikle kendileriyle meşgul olmak ve kendilerini düzeltmektir. Onlar başlarındaki zalimlerden şikâyet etmek yerine öncelikle, “Acaba Allah bu zalimleri niye bizim başımıza musallat ediyor?” diye düşünmelidirler. Çünkü onlar dosdoğru olacakları âna kadar, başkalarıyla uğraşmaları faydasızdır. ”
Yazının devamında Hocaefendi, bizler yaşadığımız hadiselerin şoku, tesiri ve meşgul etmesiyle, asıl meşgul olmamız gereken kendimizi ihmal edersek, zamanla, Allah’tan kopabileceğimizden, kalbimizle Allah arasında bir kısım hüsûf ve küsûfları yaşayabileceğimizden bahsetmektedirler: “Manevî körlüğe maruz kalmış böyle birisi ise çok açık ve net görülebilecek hakikatleri dahi göremeyecek, doğru ve yanlışı birbirinden ayıramayacaktır. Bu itibarla da insan ruhî ve kalbî hayatı üzerinde hassasiyetle durmalı, Allah’la kendi arasına ne nefsinin, ne hayvanî hislerinin, ne kin ve nefretlerinin ne de daha başka mülâhazaların girmesine ve dolayısıyla tamiri imkânsız kopuklukların meydana gelmesine müsaade etmemelidir. O hâlde insana düşen vazife, yılandan ve çıyandan kaçarcasına bütün bu olumsuzluklardan uzak durmasıdır.”
Adanmışlar kendi meselelerine konsantre olarak dağınıklıktan sıyrılmalıdırlar…
Hocaefendi sürekli şer şebekelerinin ürettiği hadiselerle meşgul olmanın yol açabileceği hayati tehlikelere ise şu şekilde ışık tutmaktadırlar: “Eğer biz, kendi durumumuzu kontrol etmez ve durduğumuz yer ile durmamız gerekli olan yeri bilemezsek, bu defa başkalarının tavır ve davranışlarına göre yer ve yön değiştirmeye başlarız.
Haset ve rekabet duygularına yenik düşmüş iman ehli bazı kimseler bizim aleyhimize hareket edebilirler. Bazıları da inkâr ve ilhatlarının bir gereği olarak bize cephe alabilirler. Her iki kesim de bizim hakkımızda bir kısım komplolar tertip edebilir. Bunların hile ve entrikalarının farkında olmamız ve bunları savma adına makul ve alternatif stratejiler geliştirmemiz bir yana; eğer biz sürekli onlarla meşgul olur, onların yaşadığı paranoyaya iştirak eder ve hele atacağımız adımları ihtimal ve vehimlere göre atarsak, yukarıda zikredilen “Siz kendinize bakın!” âyetine muhalif davranmış oluruz. Neticede onların zararından kurtulamayacağımız gibi, kendimizi düzeltmeye ve yapmamız gerekli olan asıl işleri yapmaya da fırsat bulamayız.”
Hocaefendi meydana gelen hadiseler karşısında nebevi duruşun nasıl olması gerektiği hususunda ayrıca şu tesbitleri yapmaktadırlar: “Sözün özü, bizim asıl vazifemiz kendimizle ve kendi mefkûremizi gerçekleştirmekle meşgul olmaktır. Böyle yüce bir hedefin gerçekleştirilebilmesi için adanmışların dağınıklıktan sıyrılmaları gerekir. Onlar himmetlerini, gayretlerini ve fikirlerini dağıtacak her türlü faktörden uzak durmalıdırlar. El-âlemin gerek medya yoluyla, gerekse daha başka platformları kullanarak ortaya attıkları yalan yanlış şeylerle meşgul olmamalıdırlar. Yer yer bu türlü şeyler onların uykusunu kaçırsa ve onlarda mukaddes hafakanlar meydana getirse de onlara asla yapmaları gerekli olan farzlar üstü farz vazifelerini unutturmamalıdır. Gönül erleri, bütün ruh güçleriyle ve bütün zihin fakülteleriyle kendi meselelerine konsantre olmalı ve hep o yolda yürümeye devam etmelidirler. Hz. Pir’in dediği gibi, iki elimiz var; dört elimiz olsaydı yine bu istikamette kullanmamız icap ederdi.”
[Prof. Dr. Osman Şahin] 27.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Gece ibadetinin ilk halkası: Evvâbîn namazı [Cemil Tokpınar]
Sermayesiz bir kâr, zahmetsiz bir rahmet, bire binler ecir veren bir ibadet ister misiniz?
Dahası, her gecenizi ibadetle ihya edip “günahları için çokça tevbe ve istiğfar eden” manasına gelen evvâbînden sayılmayı düşünür müsünüz?
İşte akşam namazından sonra yatsıya kadar kılınabilen dört rekâtlık evvâbîn namazını eda ederseniz, bu güzelliklere kavuşabilirsiniz.
Evvâbîn namazı, sermayesiz ve zahmetsizdir, çünkü zaten akşam namazını kılmışsınız ve abdestlisiniz, uzunca bir zaman da ayırmayıp sadece beş on dakikanızı vererek ayet ve hadislerde övülen, fazileti bol bir ibadeti yapmış olacaksınız.
Evvâbîn namazı, maalesef unutulan sünnetlerden olduğu için bunu kılmakla bu sünnetin ihyasına hizmet ederek ayrıca sevap kazanacaksınız.
Bu namazla ilgili birkaç ayette işaretler olduğu gibi, çok açık hadisler de vardır. Başta sahabe efendilerimiz ve onları takip eden Allah dostları bu namazı tavizsiz bir şekilde kılmışlardır.
Konuyla ilgili iki hadis şöyledir:
“Kim akşam namazından sonra, aralarında kötü bir şey konuşmadan altı rekât (nafile) namaz kılarsa, bu ibadeti on iki senelik (nafile) ibadet sevabına bedeldir.” (Tirmizî, Mevâkit: 204; İbn-i Mâce, İkâme: 113)
“Kim akşam namazından sonra yirmi rekât (nafile) namaz kılarsa Allah ona Cennette bir köşk bina eder.” (Tirmizî, Mevâkit: 204)
Günahları affettirir
Sahabelerin büyüklerinden olan Hz. Huzeyfe (r.a.) evvâbîn namazıyla ilgili şunları anlatıyor: “Allah Resûlü’ne gelip onunla beraber akşam namazını kıldım. Kendisi yatsıya kadar namaz kılmaya devam etti.” (İbn-i Hanbel, Müsned: V, 392)
Yine bu namazın günahları affettireceğini belirten iki rivayet de önemini kat kat arttırmaktadır:
“Kim akşam namazından sonra altı rekât (namaz) kılarsa, günahları deniz köpüğü kadar bile olsa affolur.” (Ebû Nuaym el-İsfahânî, Ma’rifetü’s-Sahâbe, XIV: 486)
“Akşamla yatsı arasındaki namaza dikkat edin, çünkü bu namaz gün içinde eğlenme ve yanlış işlere bulaşmadan ötürü meydana gelen mânevî kirleri giderir ve günün sonunu güzelleştirir.” (Kenzü’l-Ummâl, VII: 387)
Bu hadislerdeki müjdeler gösteriyor ki, evvâbîn namazı “12 yıllık nafile namaza bedel, Cennette köşk kazandıracak ve günahları affettirip manevî kirlerden arındıracak” muhteşem bir ibadettir. Bu müjdeler o kadar büyük ki, Cenab-ı Hak bir insanın normal zamanlarda ulaşamayacağı güzellikleri evvâbîn namazıyla ihsan ediyor.
Bu müjdelere nail olmak için küçük bir gayret gerekiyor: Her akşam namazından sonra dört rekât namaz kılmak!
Evvabini dört kılmak daha faziletlidir
Hadislerde evvâbîn namazının rekât sayıları dört, altı veya yirmi olarak geçse de, bu rakamları değerlendiren âlimler hadis rivayet eden sahabelerden bir kısmının akşamla yatsı namazının tüm rekâtlarını hesapladıklarını, bir kısmının da akşam namazının iki rekât sünnetini de ilave ettiklerini belirtmişlerdir. Bütün nafile namazlarda olduğu gibi, bu namazın da en azı iki rekât, en çok üzerinde ittifak edilen sayısı da dört rekâttır.
Çok önemli bir husus: Bazı müminler, “Evvabin namazı iki rekat da kılınabilir” ifadesini, sanki “İki rekattan fazla kılma, ömür boyu iki rekat olarak devam et” şeklinde uygulamaktadırlar. Oysa zaman ve imkan olmadığı zaman iki kılınmalı, ama müsait olduğumuzda mutlaka dört rekat kılmalıyız. Yaklaşık üç dakikada kıldığımız o ilave iki rekatlara ahirette amellerimiz tartılırken o kadar muhtaç olacağız ki…
Namaz kılarken tâdil-i erkân ve huşûya dikkat etmek, Fâtiha’dan sonraki sûreleri kısa veya uzun okumak, evvâbîne ayıracağımız süreyi etkileyecektir. Nitekim bir sahabenin Peygamber Efendimizin (s.a.v.) akşam namazından sonra yatsıya kadar namaz kıldığını belirtmesi dikkat çekicidir. Demek ki herkes, içinde bulunduğu şartlara ve imkânlara göre rekât sayısını ve kıraatin uzunluğunu ayarlamalıdır.
İbadet hayatımızda gece, akşam namazıyla başladığı için evvâbîn namazı gecenin ilk virdi, ilk nafile ibadetidir. Böylece bu namazı kılmayı vazgeçilmez bir âdet hâline getiren, gece ibadeti yapanlar arasına katılmış olmaktadır. Başta teheccüd namazı olmak üzere gücü ve imkânı nispetinde evrâd ve ezkâra sarılırsa, inşallah gecelerini ibadetle nurlandırıp ihya eden Allah dostlarıyla omuz omuza gelir.
Böylesi bir güzelliğe ulaşmak için birazcık gayret etmeye değmez mi?
[Cemil Tokpınar] 27.12.2019 [TR724]
Dahası, her gecenizi ibadetle ihya edip “günahları için çokça tevbe ve istiğfar eden” manasına gelen evvâbînden sayılmayı düşünür müsünüz?
İşte akşam namazından sonra yatsıya kadar kılınabilen dört rekâtlık evvâbîn namazını eda ederseniz, bu güzelliklere kavuşabilirsiniz.
Evvâbîn namazı, sermayesiz ve zahmetsizdir, çünkü zaten akşam namazını kılmışsınız ve abdestlisiniz, uzunca bir zaman da ayırmayıp sadece beş on dakikanızı vererek ayet ve hadislerde övülen, fazileti bol bir ibadeti yapmış olacaksınız.
Evvâbîn namazı, maalesef unutulan sünnetlerden olduğu için bunu kılmakla bu sünnetin ihyasına hizmet ederek ayrıca sevap kazanacaksınız.
Bu namazla ilgili birkaç ayette işaretler olduğu gibi, çok açık hadisler de vardır. Başta sahabe efendilerimiz ve onları takip eden Allah dostları bu namazı tavizsiz bir şekilde kılmışlardır.
Konuyla ilgili iki hadis şöyledir:
“Kim akşam namazından sonra, aralarında kötü bir şey konuşmadan altı rekât (nafile) namaz kılarsa, bu ibadeti on iki senelik (nafile) ibadet sevabına bedeldir.” (Tirmizî, Mevâkit: 204; İbn-i Mâce, İkâme: 113)
“Kim akşam namazından sonra yirmi rekât (nafile) namaz kılarsa Allah ona Cennette bir köşk bina eder.” (Tirmizî, Mevâkit: 204)
Günahları affettirir
Sahabelerin büyüklerinden olan Hz. Huzeyfe (r.a.) evvâbîn namazıyla ilgili şunları anlatıyor: “Allah Resûlü’ne gelip onunla beraber akşam namazını kıldım. Kendisi yatsıya kadar namaz kılmaya devam etti.” (İbn-i Hanbel, Müsned: V, 392)
Yine bu namazın günahları affettireceğini belirten iki rivayet de önemini kat kat arttırmaktadır:
“Kim akşam namazından sonra altı rekât (namaz) kılarsa, günahları deniz köpüğü kadar bile olsa affolur.” (Ebû Nuaym el-İsfahânî, Ma’rifetü’s-Sahâbe, XIV: 486)
“Akşamla yatsı arasındaki namaza dikkat edin, çünkü bu namaz gün içinde eğlenme ve yanlış işlere bulaşmadan ötürü meydana gelen mânevî kirleri giderir ve günün sonunu güzelleştirir.” (Kenzü’l-Ummâl, VII: 387)
Bu hadislerdeki müjdeler gösteriyor ki, evvâbîn namazı “12 yıllık nafile namaza bedel, Cennette köşk kazandıracak ve günahları affettirip manevî kirlerden arındıracak” muhteşem bir ibadettir. Bu müjdeler o kadar büyük ki, Cenab-ı Hak bir insanın normal zamanlarda ulaşamayacağı güzellikleri evvâbîn namazıyla ihsan ediyor.
Bu müjdelere nail olmak için küçük bir gayret gerekiyor: Her akşam namazından sonra dört rekât namaz kılmak!
Evvabini dört kılmak daha faziletlidir
Hadislerde evvâbîn namazının rekât sayıları dört, altı veya yirmi olarak geçse de, bu rakamları değerlendiren âlimler hadis rivayet eden sahabelerden bir kısmının akşamla yatsı namazının tüm rekâtlarını hesapladıklarını, bir kısmının da akşam namazının iki rekât sünnetini de ilave ettiklerini belirtmişlerdir. Bütün nafile namazlarda olduğu gibi, bu namazın da en azı iki rekât, en çok üzerinde ittifak edilen sayısı da dört rekâttır.
Çok önemli bir husus: Bazı müminler, “Evvabin namazı iki rekat da kılınabilir” ifadesini, sanki “İki rekattan fazla kılma, ömür boyu iki rekat olarak devam et” şeklinde uygulamaktadırlar. Oysa zaman ve imkan olmadığı zaman iki kılınmalı, ama müsait olduğumuzda mutlaka dört rekat kılmalıyız. Yaklaşık üç dakikada kıldığımız o ilave iki rekatlara ahirette amellerimiz tartılırken o kadar muhtaç olacağız ki…
Namaz kılarken tâdil-i erkân ve huşûya dikkat etmek, Fâtiha’dan sonraki sûreleri kısa veya uzun okumak, evvâbîne ayıracağımız süreyi etkileyecektir. Nitekim bir sahabenin Peygamber Efendimizin (s.a.v.) akşam namazından sonra yatsıya kadar namaz kıldığını belirtmesi dikkat çekicidir. Demek ki herkes, içinde bulunduğu şartlara ve imkânlara göre rekât sayısını ve kıraatin uzunluğunu ayarlamalıdır.
İbadet hayatımızda gece, akşam namazıyla başladığı için evvâbîn namazı gecenin ilk virdi, ilk nafile ibadetidir. Böylece bu namazı kılmayı vazgeçilmez bir âdet hâline getiren, gece ibadeti yapanlar arasına katılmış olmaktadır. Başta teheccüd namazı olmak üzere gücü ve imkânı nispetinde evrâd ve ezkâra sarılırsa, inşallah gecelerini ibadetle nurlandırıp ihya eden Allah dostlarıyla omuz omuza gelir.
Böylesi bir güzelliğe ulaşmak için birazcık gayret etmeye değmez mi?
[Cemil Tokpınar] 27.12.2019 [TR724]
Çiftçiler Birliği için bakanlıktan istifa ediyorum! [Hasan Cücük]
Karen Haekkerup, Eylül 2011’de iktidara gelen sol koalisyonun büyük ortağı Sosyal Demokrat Parti’nin en başarılı bakanlarından biriydi. 10 yıldır mecliste olan Haekkerup, Ekim 2014’de ani bir kararla, politik kariyerinin zirvesindeyken hem adalet bakanlığına hem de politikaya veda ettiğini açıkladı.
Henüz 40 yaşında olan Karen Haekkerup, önünde uzun bir politik gelecek olmasına karşın Çiftçiler Birliği’ne başkan olmayı tercih etti.
Haekkerup, 10 yıllık Meclis kariyerine son noktayı koyarken ‘Asla politikaya geri dönmem’ dedi. Yıllar geçmesine raümen zirvesine çıktığı siysseti geri dönmeyip, sözünü tuttu.
Karen Haekkerup ne ilk ne de son örnek. Siyaset zenginleşme aracı olmadığından çok sayıda Avrupalı politikacı, ömür boyu meslek olarak görmediği siyasete genç sayılacak yaşta veda ediyor.
Fredrik Reinfeldt, 2006-2014 arasında İsveç başbakanlığı yaptı. Eylül 2014’te yapılan genel seçimlerde liderliğini yaptığı Liberal Muhafazakâr Parti seçimleri kaybedince parti başkanlığından istifa ettiği gibi politikaya da veda etti. Yaşı 50 olmasına karşın ‘geri dön’ çağrılarına da olumsuz cevap verdi. Reinfeldt, kurumsal yönetim ve medya sektörüne danışmanlık hizmetleri verecek bir şirket kurarak ticari yaşama merhaba dedi. Seçim kaybeden liderlerin görevini bırakması Avrupa siyasetinin yazılı olmayan kuralları arasında uzun yıllardır yer alıyor. Çoğu lider sadece pareti başkanlığını değil, siyaseti de bırakıyor.
Avrupa’da milletvekili olmanın ayrıcalığı ve ‘Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz’ cümlesinin hiçbir anlamı yok. Avrupa’daki birçok ülkede yasama dokunulmazlığı geniş kapsamlı değil. Almanya, Belçika, Danimarka, Avusturya, İsveç, İtalya, Fransa, İspanya, İsviçre, İzlanda, Lüksemburg, Norveç, Portekiz ve Yunanistan’da suçüstü yakalanan milletvekili için dokunulmazlık geçerli değil. İsviçre’de ise ülke dışına kaçma riski olan milletvekilleri tutuklanabiliyor.
Türkiye’de milletvekili olmanın en cazip yönü ‘statü’ oluyor. Milletvekili olunca protokolün ön sıralarında yer buluyorsunuz. Sıradan vatandaşlıktan çıkıp VIP oluyorsunuz. Avrupa’da protokol kuralları Türkiye’ye kıyasla yok denecek kadar az. Otobüste veya trende seyahat ederken milletvekili ile karşılaşmanız sıradan bir durum. Danimarka, Hollanda ve İsveç gibi ülkelerdeki vekillerin en tercih ettiği makam aracının başında ‘bisiklet’ geliyor. Hatta bazı bakanlar kırmızı plakalı aracı yerine bisiklet kullanmayı tercih ediyor.
Kurallar ister vatandaş isterse milletvekili olsun herkes için geçerli. Avrupa’da aşırı hızdan ceza yiyen ve ehliyetine el konan milletvekili veya bakan haberlerini okumak oldukça sıradan bir durum. 2006’da dönemin Danimarka Adalet Bakanı Lene Espersen kendi otomobiliyle giderken sağa dönmek için hereket hâlindeyken arkadan gelen küçük bir motosiklete çarpmıştı. Motosikletin sürücüsü acil serviste ayakta tedavi olurken, kazadan sonra Lene Espersen kendisine bağlı olarak görev yapan polisi arayıp haber vermişti. Kazada suçlu bulunan Espersen 1500 kron (200 Euro) ceza ödemiş ve ehliyetine 2 yıl el konmuştu.
Maaşı ve statüsü normal vatandaşınkinden farklı olmayan politikacılığı meslek olarak daha çok idealistler seçiyor. Ve en önemlisi partinin politikasıyla hayatını özdeşleştirenler tercih ediyor. Partiler arasında gel-gitlerin yok denecek kadar az olduğu Avrupa’da, lider tek seçici değil. Milletvekili adaylığında son sözü parti üyeleri söylüyor. Parti üyelerinin onayını almayan birinin adaylığı söz konusu olmuyor.
Hele parti üyesi olmayan birinin tepeden gelen onayla aday olmasına rastlanmıyor. Milletvekili adayları Türkiye’de olduğu gibi seçimlere iki ay kala değil, parti teşkilatında yapılan ön seçimlerle aylar, hatta yıllar öncesinden belli oluyor. Sıralamayı genel merkez değil, parti teşkilatı belirliyor. Kısacası Avrupa’da milletvekili olmak ayrıcalık getirmediği gibi, çoğu zaman sorumluluk ve aşırı çalışmadan dolayı bazı vekiller özel sektöre geçmenin yollarını arıyor. Siyasette mezarda emeklilik kavramı bulunmuyor.
[Hasan Cücük] 27.12.2019 [TR724]
Henüz 40 yaşında olan Karen Haekkerup, önünde uzun bir politik gelecek olmasına karşın Çiftçiler Birliği’ne başkan olmayı tercih etti.
Haekkerup, 10 yıllık Meclis kariyerine son noktayı koyarken ‘Asla politikaya geri dönmem’ dedi. Yıllar geçmesine raümen zirvesine çıktığı siysseti geri dönmeyip, sözünü tuttu.
Karen Haekkerup ne ilk ne de son örnek. Siyaset zenginleşme aracı olmadığından çok sayıda Avrupalı politikacı, ömür boyu meslek olarak görmediği siyasete genç sayılacak yaşta veda ediyor.
Fredrik Reinfeldt, 2006-2014 arasında İsveç başbakanlığı yaptı. Eylül 2014’te yapılan genel seçimlerde liderliğini yaptığı Liberal Muhafazakâr Parti seçimleri kaybedince parti başkanlığından istifa ettiği gibi politikaya da veda etti. Yaşı 50 olmasına karşın ‘geri dön’ çağrılarına da olumsuz cevap verdi. Reinfeldt, kurumsal yönetim ve medya sektörüne danışmanlık hizmetleri verecek bir şirket kurarak ticari yaşama merhaba dedi. Seçim kaybeden liderlerin görevini bırakması Avrupa siyasetinin yazılı olmayan kuralları arasında uzun yıllardır yer alıyor. Çoğu lider sadece pareti başkanlığını değil, siyaseti de bırakıyor.
Avrupa’da milletvekili olmanın ayrıcalığı ve ‘Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz’ cümlesinin hiçbir anlamı yok. Avrupa’daki birçok ülkede yasama dokunulmazlığı geniş kapsamlı değil. Almanya, Belçika, Danimarka, Avusturya, İsveç, İtalya, Fransa, İspanya, İsviçre, İzlanda, Lüksemburg, Norveç, Portekiz ve Yunanistan’da suçüstü yakalanan milletvekili için dokunulmazlık geçerli değil. İsviçre’de ise ülke dışına kaçma riski olan milletvekilleri tutuklanabiliyor.
Türkiye’de milletvekili olmanın en cazip yönü ‘statü’ oluyor. Milletvekili olunca protokolün ön sıralarında yer buluyorsunuz. Sıradan vatandaşlıktan çıkıp VIP oluyorsunuz. Avrupa’da protokol kuralları Türkiye’ye kıyasla yok denecek kadar az. Otobüste veya trende seyahat ederken milletvekili ile karşılaşmanız sıradan bir durum. Danimarka, Hollanda ve İsveç gibi ülkelerdeki vekillerin en tercih ettiği makam aracının başında ‘bisiklet’ geliyor. Hatta bazı bakanlar kırmızı plakalı aracı yerine bisiklet kullanmayı tercih ediyor.
Kurallar ister vatandaş isterse milletvekili olsun herkes için geçerli. Avrupa’da aşırı hızdan ceza yiyen ve ehliyetine el konan milletvekili veya bakan haberlerini okumak oldukça sıradan bir durum. 2006’da dönemin Danimarka Adalet Bakanı Lene Espersen kendi otomobiliyle giderken sağa dönmek için hereket hâlindeyken arkadan gelen küçük bir motosiklete çarpmıştı. Motosikletin sürücüsü acil serviste ayakta tedavi olurken, kazadan sonra Lene Espersen kendisine bağlı olarak görev yapan polisi arayıp haber vermişti. Kazada suçlu bulunan Espersen 1500 kron (200 Euro) ceza ödemiş ve ehliyetine 2 yıl el konmuştu.
Maaşı ve statüsü normal vatandaşınkinden farklı olmayan politikacılığı meslek olarak daha çok idealistler seçiyor. Ve en önemlisi partinin politikasıyla hayatını özdeşleştirenler tercih ediyor. Partiler arasında gel-gitlerin yok denecek kadar az olduğu Avrupa’da, lider tek seçici değil. Milletvekili adaylığında son sözü parti üyeleri söylüyor. Parti üyelerinin onayını almayan birinin adaylığı söz konusu olmuyor.
Hele parti üyesi olmayan birinin tepeden gelen onayla aday olmasına rastlanmıyor. Milletvekili adayları Türkiye’de olduğu gibi seçimlere iki ay kala değil, parti teşkilatında yapılan ön seçimlerle aylar, hatta yıllar öncesinden belli oluyor. Sıralamayı genel merkez değil, parti teşkilatı belirliyor. Kısacası Avrupa’da milletvekili olmak ayrıcalık getirmediği gibi, çoğu zaman sorumluluk ve aşırı çalışmadan dolayı bazı vekiller özel sektöre geçmenin yollarını arıyor. Siyasette mezarda emeklilik kavramı bulunmuyor.
[Hasan Cücük] 27.12.2019 [TR724]
Maraş Katliamını anarken… [Uğur Tezcan]
İçinde bulunduğumuz Aralık ayı, 1978 yılında Kahramanmaraş’ta gerçekleşen Maraş katliamının yıldönümü. Bu vesileyle bir kaç gün boyunca sosyal medyada olayı anan mesajlar paylaşıldı. Olayın mağduru olan kesimlerden bazı insanlar eskiden olduğu gibi paylaşımlarda bulundular. Spektrumun diğer ucundaki insanlar da her zamanki gibi sessizce seyrettiler!
Klasik bir Türkiye gerçeğidir: Eğer yapılan haksızlık sizi ve mahallenizi etkilemiyorsa gelişmeleri sessizce izlemeniz gerektiğini bilirsiniz! Eğer mahallenizi idare eden insanlar karşı bir söylemde bulunurlarsa bu sefer de hemen hizipçilik refleksi ile hareket edersiniz ve sizden beklenen, size öğretilen şekillerde üzerinde hiç düşünmeden tepkiler verirsiniz. Suskunluğunuz da tepkiniz de bilgiye dayanmayan, analizden yoksun, vicdani ve ahlaki yönden kusurlu, hamaset dolu kısır bir döngüye hapsolmuştur. Ama cahillik cübbesi giyerek dolaştığınız kibir sokaklarında siz sürekli olarak ya kutsadığınız devlet aygıtına ve onun propagandalarına ya da kendisine ‘dava’ dediğiniz siyasi parti-grup-hizip ajandasına hizmet ettiğinizi zannedersiniz.
İşte bu sefer de Maraş olayları anıldı; ancak Türkiye toplumuna ait bir başka sabite yine değişmedi. Yazıp konuşanlar hep sınırlarını bilerek yazıp konuştular. Her zaman işaret ettiğim gibi; bu ülkede ilkesizlik, sistemsizlik, iş bilememe ve samimiyetsizlik, korku ve cesaretsizlik ile birlikte at koşturduğu, ahlaksızlık ve vicdansızlık eğerinin üzerine oturduğu için hiç bir eylem, hiç bir sosyal tepki sağlıklı bir gelişme-bir uyanış hareketi geliştiremiyor. Olayın bizzat mağduru olan gruplar bile aslında katilin kim olduğunu çok iyi bildikleri halde asıl takipçisi olmaları gereken soruları bırakıp çelimsiz eylemlerle tabanlarının gazını alıp ‘kol kırılır, yen içinde kalır’ anlayışı ile hayatlarını sürdürüyorlar.
Maraş katliamı anısına olayın tarafı olan bir çok insan olayı yine hamasetle karışık bayağı ve verimsiz bir düzlemde kınadılar. Bir bakıma yıllık bir ritüel tekrar gerçekleştirilmiş ve bir kesimin gazı alınmış oldu ve anılar geride bırakıldı. Olayların serencamesi sıralanıp kısa bir hatırlatma yapılıp geçildi. ‘’Faşistler yaptı’’, ‘’yobazlar yaptı’’ diyenler, susanlarla el ele verek kısa bir geçit töreni gerçekleştirdiler gündelik siyaset sahnesinde. Sezonluk anma panayırında anılıp herkes işine-gücüne döndü; haddini aşmamanın verdiği güvenle! Aradan bir kaç gün geçti ve beklendiği gibi artık bu konuları konuşan da kalmadı, bir sonraki yıla kadar… Beni tanıyanlar bilir: Ben genelde bu tarz yazılarımı işte bu ritüellerin bittiği ve bu durgunluğun tekrar başladığı dönemlerde yazarım hep!
Gerçek sorunların konuşulmadığı, gerçek soruların sorulmadığı ve toplumun tüm fertleri tarafından kritik edilmediği bir yıl dönümü de böylece geçiştirilmiş oldu. Bu kaostan beslenen gerçek katillerse toplumun bu parçalanmış halinden aldıkları cesaretle benzer katliamları gerçekleştirmeye devam ediyorlar. Bugün Kürtlere karşı süregiden insanlık suçlarının işlenmesinde de Hizmet Hareketine karşı gerçekleştirilen açık soykırımda da işte bu toplumsal felcin katillere verdiği cesaret ve onlara kazandırdığı hareket alanının etkileri vardır.
Üç yıl önce yazdığım iki yazıda 1942 yılının Varlık Olaylarını ve 1955 yılının 6-7 Eylül hadisesini bu çerçeveden değerlendirmiş ve olayın gerçek azmettiricisi olan Gladyo’nun ve ondan kurtulma yollarının toplumsal olarak asıl tartışmamız gereken sorun olduğuna işaret etmiştim. Yaklaşık 2007 yılından beridir yazılar yazıyorum ve sürekli olarak gerek Kürtlerin, gerek Hizmet Hareketi’nin gerekse de genel Türkiye toplumunun neden bu oluşumdan, adalet önünde, hesap sorması gerektiğinin sosyo-politik gerekliliklerine çapım yettiği kadarıyla değinmeye çalışıyorum. Halkı birbirine düşüren, onları propagandalar ve cinayetler üzerinden birbirine kırdıran bu yapıya karşı toplumun her kesimi birleşmeden, birbirini anlayıp aralarında köprüler kurmadan çözüm adına hiçbir pozitif gelişme ol(a)mayacak! Hizmet Hareketi’nin bu yöndeki toplumsal yenilenme çabalarının Erdoğan-Ergenekon-Muhalefet marifetiyle yıkılmış olması bu ülkenin geleceğine yapılmış en büyük saldırıdır. Bunu, geleceğin sosyoloji kitapları yazacaktır! Bu boşluğu, algı operasyonları ile sürekli dolu tutmaya çalışan bu propaganda üretim merkezinin buradan aldığı cesaretle bugün bir soykırım yürürüyor olması da kimseyi şaşırtmamalıdır. Zira, bu toplumsal dokuyu onarmaya çalışan tek yapıcı Hareket’in bu yöndeki gayretlerinin baltalanabilmiş olmasının kendisine verdiği güven ve cesaret büyük bir öç alma duygusuyla birleşmiş durumdadır ve bu azgın yapıya daha büyük hatalar işlettireceği de görülmelidir.
Bunlar elbette benim şahsi değerlendirmelerim. Yıllardır konuşulan şeyler neden verimsiz kalıyor ve bir çözüm üretmiyor sorusu; Alevisinden Kürdüne oradan diğer kesimlere kadar herkesin üzerinde derince düşünmesi gereken hususlardır. Burada altını çizdiğim toplumsal birlik ve mutabakat ve de gerçek soruların üzerine gitme gayreti çözümün ilk başlangıç kaynağı olacaktır.
Twitter’da da yazmıştım, özetleyerek bitireyim: ‘’Maraş katliamını ve benzerlerini elbette kınayalım ve analım; ancak bu ülkenin bir gerçeğini de asla unutmayalım: Herkes katilin kim olduğunu çok biliyor; ama görmezi oynuyor. Bu konuda tek gayret Cemaat’ten geldi. Bu millet, Erdoğan ile birlikte bu samimi gayrete ihanet edip katiline yeni bir fırsat ve cesaret verdi. Erdoğan, Ergenekon-Balyoz davaları sürecinde bu milletin demokrasi ve hukuk devleti olma yolunda kazanabileceği bu büyük fırsata ihanet etmeseydi ve ayrıca bugün Maraş katliamını anan Alevi-Sol kesimler de Ergenekon davaları sürecinde Ergenekon katilini desteklemeseydi bu suç örgütü bugün adalet önünde hesap veriyor olacaktı. Oysa tam tersi oldu ve ülkenin tüm dizginlerini tekrar ele alan bu suç örgütü, bugün daha da azmış bir şekilde; rahatlıkla ve aleni bir şekilde bir soykırım uygulayabiliyor. Toplumun adı geçen kesimleri; bu hipnoz durumundan uyanmadıkça ileriki günlerde de belli hesaplar uğruna katledilecek yeni evlatlarına ağıt yakmaya devam edecektir!
[Uğur Tezcan] 27.12.2019 [TR724]
Klasik bir Türkiye gerçeğidir: Eğer yapılan haksızlık sizi ve mahallenizi etkilemiyorsa gelişmeleri sessizce izlemeniz gerektiğini bilirsiniz! Eğer mahallenizi idare eden insanlar karşı bir söylemde bulunurlarsa bu sefer de hemen hizipçilik refleksi ile hareket edersiniz ve sizden beklenen, size öğretilen şekillerde üzerinde hiç düşünmeden tepkiler verirsiniz. Suskunluğunuz da tepkiniz de bilgiye dayanmayan, analizden yoksun, vicdani ve ahlaki yönden kusurlu, hamaset dolu kısır bir döngüye hapsolmuştur. Ama cahillik cübbesi giyerek dolaştığınız kibir sokaklarında siz sürekli olarak ya kutsadığınız devlet aygıtına ve onun propagandalarına ya da kendisine ‘dava’ dediğiniz siyasi parti-grup-hizip ajandasına hizmet ettiğinizi zannedersiniz.
İşte bu sefer de Maraş olayları anıldı; ancak Türkiye toplumuna ait bir başka sabite yine değişmedi. Yazıp konuşanlar hep sınırlarını bilerek yazıp konuştular. Her zaman işaret ettiğim gibi; bu ülkede ilkesizlik, sistemsizlik, iş bilememe ve samimiyetsizlik, korku ve cesaretsizlik ile birlikte at koşturduğu, ahlaksızlık ve vicdansızlık eğerinin üzerine oturduğu için hiç bir eylem, hiç bir sosyal tepki sağlıklı bir gelişme-bir uyanış hareketi geliştiremiyor. Olayın bizzat mağduru olan gruplar bile aslında katilin kim olduğunu çok iyi bildikleri halde asıl takipçisi olmaları gereken soruları bırakıp çelimsiz eylemlerle tabanlarının gazını alıp ‘kol kırılır, yen içinde kalır’ anlayışı ile hayatlarını sürdürüyorlar.
Maraş katliamı anısına olayın tarafı olan bir çok insan olayı yine hamasetle karışık bayağı ve verimsiz bir düzlemde kınadılar. Bir bakıma yıllık bir ritüel tekrar gerçekleştirilmiş ve bir kesimin gazı alınmış oldu ve anılar geride bırakıldı. Olayların serencamesi sıralanıp kısa bir hatırlatma yapılıp geçildi. ‘’Faşistler yaptı’’, ‘’yobazlar yaptı’’ diyenler, susanlarla el ele verek kısa bir geçit töreni gerçekleştirdiler gündelik siyaset sahnesinde. Sezonluk anma panayırında anılıp herkes işine-gücüne döndü; haddini aşmamanın verdiği güvenle! Aradan bir kaç gün geçti ve beklendiği gibi artık bu konuları konuşan da kalmadı, bir sonraki yıla kadar… Beni tanıyanlar bilir: Ben genelde bu tarz yazılarımı işte bu ritüellerin bittiği ve bu durgunluğun tekrar başladığı dönemlerde yazarım hep!
Gerçek sorunların konuşulmadığı, gerçek soruların sorulmadığı ve toplumun tüm fertleri tarafından kritik edilmediği bir yıl dönümü de böylece geçiştirilmiş oldu. Bu kaostan beslenen gerçek katillerse toplumun bu parçalanmış halinden aldıkları cesaretle benzer katliamları gerçekleştirmeye devam ediyorlar. Bugün Kürtlere karşı süregiden insanlık suçlarının işlenmesinde de Hizmet Hareketine karşı gerçekleştirilen açık soykırımda da işte bu toplumsal felcin katillere verdiği cesaret ve onlara kazandırdığı hareket alanının etkileri vardır.
Üç yıl önce yazdığım iki yazıda 1942 yılının Varlık Olaylarını ve 1955 yılının 6-7 Eylül hadisesini bu çerçeveden değerlendirmiş ve olayın gerçek azmettiricisi olan Gladyo’nun ve ondan kurtulma yollarının toplumsal olarak asıl tartışmamız gereken sorun olduğuna işaret etmiştim. Yaklaşık 2007 yılından beridir yazılar yazıyorum ve sürekli olarak gerek Kürtlerin, gerek Hizmet Hareketi’nin gerekse de genel Türkiye toplumunun neden bu oluşumdan, adalet önünde, hesap sorması gerektiğinin sosyo-politik gerekliliklerine çapım yettiği kadarıyla değinmeye çalışıyorum. Halkı birbirine düşüren, onları propagandalar ve cinayetler üzerinden birbirine kırdıran bu yapıya karşı toplumun her kesimi birleşmeden, birbirini anlayıp aralarında köprüler kurmadan çözüm adına hiçbir pozitif gelişme ol(a)mayacak! Hizmet Hareketi’nin bu yöndeki toplumsal yenilenme çabalarının Erdoğan-Ergenekon-Muhalefet marifetiyle yıkılmış olması bu ülkenin geleceğine yapılmış en büyük saldırıdır. Bunu, geleceğin sosyoloji kitapları yazacaktır! Bu boşluğu, algı operasyonları ile sürekli dolu tutmaya çalışan bu propaganda üretim merkezinin buradan aldığı cesaretle bugün bir soykırım yürürüyor olması da kimseyi şaşırtmamalıdır. Zira, bu toplumsal dokuyu onarmaya çalışan tek yapıcı Hareket’in bu yöndeki gayretlerinin baltalanabilmiş olmasının kendisine verdiği güven ve cesaret büyük bir öç alma duygusuyla birleşmiş durumdadır ve bu azgın yapıya daha büyük hatalar işlettireceği de görülmelidir.
Bunlar elbette benim şahsi değerlendirmelerim. Yıllardır konuşulan şeyler neden verimsiz kalıyor ve bir çözüm üretmiyor sorusu; Alevisinden Kürdüne oradan diğer kesimlere kadar herkesin üzerinde derince düşünmesi gereken hususlardır. Burada altını çizdiğim toplumsal birlik ve mutabakat ve de gerçek soruların üzerine gitme gayreti çözümün ilk başlangıç kaynağı olacaktır.
Twitter’da da yazmıştım, özetleyerek bitireyim: ‘’Maraş katliamını ve benzerlerini elbette kınayalım ve analım; ancak bu ülkenin bir gerçeğini de asla unutmayalım: Herkes katilin kim olduğunu çok biliyor; ama görmezi oynuyor. Bu konuda tek gayret Cemaat’ten geldi. Bu millet, Erdoğan ile birlikte bu samimi gayrete ihanet edip katiline yeni bir fırsat ve cesaret verdi. Erdoğan, Ergenekon-Balyoz davaları sürecinde bu milletin demokrasi ve hukuk devleti olma yolunda kazanabileceği bu büyük fırsata ihanet etmeseydi ve ayrıca bugün Maraş katliamını anan Alevi-Sol kesimler de Ergenekon davaları sürecinde Ergenekon katilini desteklemeseydi bu suç örgütü bugün adalet önünde hesap veriyor olacaktı. Oysa tam tersi oldu ve ülkenin tüm dizginlerini tekrar ele alan bu suç örgütü, bugün daha da azmış bir şekilde; rahatlıkla ve aleni bir şekilde bir soykırım uygulayabiliyor. Toplumun adı geçen kesimleri; bu hipnoz durumundan uyanmadıkça ileriki günlerde de belli hesaplar uğruna katledilecek yeni evlatlarına ağıt yakmaya devam edecektir!
[Uğur Tezcan] 27.12.2019 [TR724]
Adil Yargılama İlkesinden habersiz hakimler [Ramazan Faruk Güzel]
15 Temmuz sonrasında görevden uzaklaştırılan, birçoğu atıldıkları cezaevi hücrelerinde aylarca haklarında iddianame düzenlenmesini bekleyen hâkim ve savcılarla ilgili olarak bir başka hukuksuzluğa dikkat çekmek istiyoruz.
Anayasa’nın 36. maddesi ve taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi adil yargılanma hakkı ile ilgilidir. Dürüst işlem ilkesi ise adil yargılama ilkesinin içinde, ruhunda yer alan ve ona hayat veren ilkedir. Söz konusu ilke; soruşturma ve kovuşturma makamlarının suçlanan kişiye karşı, dürüstçe işlem tesis etmeleri, haksızlık ve hilelere başvurmamaları, hakkaniyete uygun tarafsız ve insancıl işlem yapmalarını gerekli kılmaktadır.
Yargıtay eski başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’a göre; ceza muhakemesi işlemleri, yasalara ve ahlaka uygun olmalıdır. Hukuk devletinde adalet, ahlaksızlıktan faydalanamayacağından, tüm soruşturma işlemleri ahlaki değerlere ve dürüstlük ilkesine uygun olmalıdır.
Yargıtay 16. Ceza Dairesinin içtihadında, “soruşturma ve kovuşturma makamlarının görevi, yasaları kanun koyucunun amacına uygun olarak yorumlayıp uygulamaktan ibarettir… Suç şüphesi elde etmek için kanunsuz işlemlere tevessül edilemez” denilmiştir.
Son dönemde yapılan soruşturma ve kovuşturmalarda “dürüst işlem ilkesine” riayet edilmiş midir? Bu sorunun cevabı izahtan varestedir. Ancak biz burada toplumu aydınlatma görevimizin gereği olarak somut örnekleri ile durumu izah etme yükümlülüğündeyiz.
Hatırlatmak gerekirse 15 Temmuz’u 16’ya bağlayan gece, daha gün ışımadan 2745 hâkim ve savcı ‘darbeci’ ilan edilip isimleri internet sitelerinde, WhatsApp gruplarında, hatta televizyonlarda yayınlanmaya başlanmıştı.
Bir yargı mensubu olan Ankara Başsavcı vekili Necip Cem İşçimen, televizyon ekranlarında bu listede ismi yer alan meslektaşlarını ‘darbeci ve hain’ olarak ilan etmişti…
Pir Sultan Abdal’ın “Demiri demirle dövdüler; biri sıcak biri soğuktu. İnsanı insanla kırdılar; biri aç biri toktu” dediği gibi, bu meş’um dönemde yargıyı yargıyla dövüp dize getirdiler!..
Bir başsavcı vekilinin, hukuk fakültesi öğrencilerinin bilebileceği ‘adil yargılama’, ‘masumiyet karinesi’ ve ‘soruşturmanın gizliliği’ gibi kavramlardan haberdar olmaması düşünülemez. Bu hâkim ve savcılara yöneltilen suçlamalarla ilgili ellerinde hiçbir somut bilgi, belge olmayan Başsavcı İşçimen ve mesai arkadaşları “dürüst işlem” ilkesini çiğneyerek masum meslektaşlarını medya önünde suçladılar. Buna olsa olsa “yargısız infaz” denebilir. O gün basın açıklaması ve müzekkereleri yazan savcılar Serdar Coşkun ve Musa Yücel‘in yapmış oldukları o işlemler dürüst yargılama ilkesini yok saymıştır.
Dürüst yargılama ilkesi ihlalinin bir başka örneği de HSYK’nın 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece verdikleri 2745 hâkim ve savcı hakkındaki açığa alma ve soruşturma izni kararlarıdır. Bu kararlarda ismi yer alan hâkim ve savcılarla ilgili olarak “15/07/2016 tarihli darbe girişiminde bulunan FETÖ/PDY terör örgütü mensubu olan askerler ile birlikte, fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek aynı terör örgütüne mensup olduklarına dair kuvvetli delil ve şüphenin bulunduğu” şeklindeki tespit hiçbir zaman doğrulanmamıştır.
Bu cümle açıkça hâkim ve savcıların darbe girişiminde bulunan askerlerle fikir ve eylem birliği içinde hareket ettiklerine dair somut delillerin varlığından bahsetmekte ve bu hâkim ve savcıları “darbeci” oldukları yaftalamaktadır.
Listede ismi yer alan hâkim ve savcılardan hiçbiri darbe suçlamasıyla ve darbe ile ilgili eylem tanımlaması yapılarak mahkûm edilmedi.
Bu kararlardaki kesinlik içeren ifadeler hiçbir şekilde ispatlanmamış, bunları doğrulayan, destekleyen bir tek hâkim/savcı hakkında bir tek somut delil bilgi belge ortaya konulmamıştır. Bu kararlar da yargının en üst idari merciinin dürüst yargılama ilkesini, dürüstlükten uzak ve ahlaksızca nasıl ihlal edildiğini ortaya koymaktadır.
KİMDEN GİZLİ?
Bir diğer örnek ise soruşturmaya başlanmasının hemen devamında dosyalara konulan gizlilik kararıdır. Gizlilik kararının temel amacı, delil güvenliğinin sağlanması, varsa tanıkların etkilenmesinin önüne geçilmesi ve onların korunmasıdır.
İddianameler yazıldıktan, kovuşturma süreci başladıktan ve dosyalar alenileştikten sonra anlaşıldı ki aslında hiçbir delil yokmuş. Ankara Başsavcılığının demeçleri de resmi yazıları da HSYK’nın kararları da hep yalanmış!
Gizlilik kararı ile deliller değil delilsizlik gizlenmeye çalışılmış. Savunmaların etkin bir şekilde yapılmasının önüne geçilmek istenmiştir. Bu yolla, hâkim ve savcıların, haklarındaki suçlamayı ortaya koyan veya desteklediği iddia eden delil, bilgi ve belgelere ulaşmaları ve savunma haklarını kullanmaları da ellerinden alınmıştır.
15 Temmuz sürecini yönetenler “dürüst işlem ilkesini” bilerek ve isteyerek, altlarını imzaladıkları resmî belgelerle ortaya koymuşlar ve yasalarda yer alan yetkileri kendi dürüstlük dışı işlem ve eylemlerini gizlemek için kullanmışlardır.
İŞKENCELER…
Dürüst işlem ilkesinin ihlaline bir diğer örnek, ipe sapa gelmez iddialarla şüpheli veya sanık sandalyesine zorla oturtulan kişilerin, soruşturma ve kovuşturma aşamasında muhatap oldukları işkence, kötü muamele ve yalanlarla bezenmiş ahlaksız pazarlıklardır.
İşkence konusuna çok fazla girmeye lüzum olduğunu düşünüyorum, zira işkence yeryüzünde yaşayan tüm varlıklar arasındaki bir canlının alçalabileceği en alt seviyedir. Yeryüzünde hiçbir canlı diğerine işkence yapmaz. Çünkü işkence öldürmek için değil acı çektirmek için yaptırılır.
Yalan ve ahlaksız pazarlıklara gelecek olursak:
15 Temmuz ve devamında insanlara yöneltilen, “haklarında deliller olduğu, en az 15 sene cezaevinde kalacakları, birilerinin ismini vermesi halinde kendisine yardımcı olacakları, eğer yardımcı olmazsa, bir daha güneş yüzü göremeyeceğine” dair beyanlardır.
Ellerinde hiçbir bilgi belge olmayan kolluk görevlisi, hâkim ve savcı koltuğunda oturanlar, insanlara bu şekilde yalanlar söylemekten içtinap etmemiş, bu yalanları söylerken yüzleri dahi kızarmamıştır. Bu yalanlarla elde ettikleri bir kısım bilgileri ise delil diye kullanmışlardır.
İLKERE AYKIRILIK ve SONUÇLARI
“Dürüst işlem ilkesine aykırı hareketin neticesi nedir?” diye sorulursa, ona verilecek cevap: Yapılan işlemler tamamen hukuksuzdur. Bu işlemler neticesinde elde edilen deliller ve bu delillere dayanılarak yapılan işlemler de yok hükmündedir.
Bu işlemlerle ellerinden hakları alınan, zulme maruz kalanların hakları bir şekilde geri verilecek, uğradıkları zarar da mutlaka tazmin edilecektir.
“Peki, dürüst yargılama ilkesine aykırı hareket ederek insanları mağdur edenler ne olacak?” denilirse, onları bekleyen akıbet de ortadadır:
Sahte, gerçeğe aykırı, belge, bilgilerle işlem yapan, şüpheli veya sanıklara yalan söyleyip onları yanıltan veya onlara işkence eden kişiler suç işlemektedir. Muhatap olacakları en basit suçlama “kişiyi özgürlüğünden yoksun kılma”dır.
Sırf menfaatleri için dürüst yargılama ilkesini ihlal eden yargı mensupları, bugün önünde eğildikleri siyasileri yarın arkalarında göremeyecekler. Bunun sebebi Türk siyasi tarihinde sıkça tekrar edilen “bana mı sordular” veya “dün dündür, bugün bugündür” sözlerinde gizlidir.
Yargılama dosyaları hukuksuzlukları ortaya koyan belgelerle dolu. Bu her bir belgenin bir gün hesabını vermek zorunda kalacaklar. Çünkü dünya tarihi göstermiştir ki kimsenin ahı kimsede kalmamıştır.
[Ramazan Faruk Güzel] 27.12.2019 [TR724]
Anayasa’nın 36. maddesi ve taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi adil yargılanma hakkı ile ilgilidir. Dürüst işlem ilkesi ise adil yargılama ilkesinin içinde, ruhunda yer alan ve ona hayat veren ilkedir. Söz konusu ilke; soruşturma ve kovuşturma makamlarının suçlanan kişiye karşı, dürüstçe işlem tesis etmeleri, haksızlık ve hilelere başvurmamaları, hakkaniyete uygun tarafsız ve insancıl işlem yapmalarını gerekli kılmaktadır.
Yargıtay eski başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’a göre; ceza muhakemesi işlemleri, yasalara ve ahlaka uygun olmalıdır. Hukuk devletinde adalet, ahlaksızlıktan faydalanamayacağından, tüm soruşturma işlemleri ahlaki değerlere ve dürüstlük ilkesine uygun olmalıdır.
Yargıtay 16. Ceza Dairesinin içtihadında, “soruşturma ve kovuşturma makamlarının görevi, yasaları kanun koyucunun amacına uygun olarak yorumlayıp uygulamaktan ibarettir… Suç şüphesi elde etmek için kanunsuz işlemlere tevessül edilemez” denilmiştir.
Son dönemde yapılan soruşturma ve kovuşturmalarda “dürüst işlem ilkesine” riayet edilmiş midir? Bu sorunun cevabı izahtan varestedir. Ancak biz burada toplumu aydınlatma görevimizin gereği olarak somut örnekleri ile durumu izah etme yükümlülüğündeyiz.
Hatırlatmak gerekirse 15 Temmuz’u 16’ya bağlayan gece, daha gün ışımadan 2745 hâkim ve savcı ‘darbeci’ ilan edilip isimleri internet sitelerinde, WhatsApp gruplarında, hatta televizyonlarda yayınlanmaya başlanmıştı.
Bir yargı mensubu olan Ankara Başsavcı vekili Necip Cem İşçimen, televizyon ekranlarında bu listede ismi yer alan meslektaşlarını ‘darbeci ve hain’ olarak ilan etmişti…
Pir Sultan Abdal’ın “Demiri demirle dövdüler; biri sıcak biri soğuktu. İnsanı insanla kırdılar; biri aç biri toktu” dediği gibi, bu meş’um dönemde yargıyı yargıyla dövüp dize getirdiler!..
Bir başsavcı vekilinin, hukuk fakültesi öğrencilerinin bilebileceği ‘adil yargılama’, ‘masumiyet karinesi’ ve ‘soruşturmanın gizliliği’ gibi kavramlardan haberdar olmaması düşünülemez. Bu hâkim ve savcılara yöneltilen suçlamalarla ilgili ellerinde hiçbir somut bilgi, belge olmayan Başsavcı İşçimen ve mesai arkadaşları “dürüst işlem” ilkesini çiğneyerek masum meslektaşlarını medya önünde suçladılar. Buna olsa olsa “yargısız infaz” denebilir. O gün basın açıklaması ve müzekkereleri yazan savcılar Serdar Coşkun ve Musa Yücel‘in yapmış oldukları o işlemler dürüst yargılama ilkesini yok saymıştır.
Dürüst yargılama ilkesi ihlalinin bir başka örneği de HSYK’nın 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece verdikleri 2745 hâkim ve savcı hakkındaki açığa alma ve soruşturma izni kararlarıdır. Bu kararlarda ismi yer alan hâkim ve savcılarla ilgili olarak “15/07/2016 tarihli darbe girişiminde bulunan FETÖ/PDY terör örgütü mensubu olan askerler ile birlikte, fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek aynı terör örgütüne mensup olduklarına dair kuvvetli delil ve şüphenin bulunduğu” şeklindeki tespit hiçbir zaman doğrulanmamıştır.
Bu cümle açıkça hâkim ve savcıların darbe girişiminde bulunan askerlerle fikir ve eylem birliği içinde hareket ettiklerine dair somut delillerin varlığından bahsetmekte ve bu hâkim ve savcıları “darbeci” oldukları yaftalamaktadır.
Listede ismi yer alan hâkim ve savcılardan hiçbiri darbe suçlamasıyla ve darbe ile ilgili eylem tanımlaması yapılarak mahkûm edilmedi.
Bu kararlardaki kesinlik içeren ifadeler hiçbir şekilde ispatlanmamış, bunları doğrulayan, destekleyen bir tek hâkim/savcı hakkında bir tek somut delil bilgi belge ortaya konulmamıştır. Bu kararlar da yargının en üst idari merciinin dürüst yargılama ilkesini, dürüstlükten uzak ve ahlaksızca nasıl ihlal edildiğini ortaya koymaktadır.
KİMDEN GİZLİ?
Bir diğer örnek ise soruşturmaya başlanmasının hemen devamında dosyalara konulan gizlilik kararıdır. Gizlilik kararının temel amacı, delil güvenliğinin sağlanması, varsa tanıkların etkilenmesinin önüne geçilmesi ve onların korunmasıdır.
İddianameler yazıldıktan, kovuşturma süreci başladıktan ve dosyalar alenileştikten sonra anlaşıldı ki aslında hiçbir delil yokmuş. Ankara Başsavcılığının demeçleri de resmi yazıları da HSYK’nın kararları da hep yalanmış!
Gizlilik kararı ile deliller değil delilsizlik gizlenmeye çalışılmış. Savunmaların etkin bir şekilde yapılmasının önüne geçilmek istenmiştir. Bu yolla, hâkim ve savcıların, haklarındaki suçlamayı ortaya koyan veya desteklediği iddia eden delil, bilgi ve belgelere ulaşmaları ve savunma haklarını kullanmaları da ellerinden alınmıştır.
15 Temmuz sürecini yönetenler “dürüst işlem ilkesini” bilerek ve isteyerek, altlarını imzaladıkları resmî belgelerle ortaya koymuşlar ve yasalarda yer alan yetkileri kendi dürüstlük dışı işlem ve eylemlerini gizlemek için kullanmışlardır.
İŞKENCELER…
Dürüst işlem ilkesinin ihlaline bir diğer örnek, ipe sapa gelmez iddialarla şüpheli veya sanık sandalyesine zorla oturtulan kişilerin, soruşturma ve kovuşturma aşamasında muhatap oldukları işkence, kötü muamele ve yalanlarla bezenmiş ahlaksız pazarlıklardır.
İşkence konusuna çok fazla girmeye lüzum olduğunu düşünüyorum, zira işkence yeryüzünde yaşayan tüm varlıklar arasındaki bir canlının alçalabileceği en alt seviyedir. Yeryüzünde hiçbir canlı diğerine işkence yapmaz. Çünkü işkence öldürmek için değil acı çektirmek için yaptırılır.
Yalan ve ahlaksız pazarlıklara gelecek olursak:
15 Temmuz ve devamında insanlara yöneltilen, “haklarında deliller olduğu, en az 15 sene cezaevinde kalacakları, birilerinin ismini vermesi halinde kendisine yardımcı olacakları, eğer yardımcı olmazsa, bir daha güneş yüzü göremeyeceğine” dair beyanlardır.
Ellerinde hiçbir bilgi belge olmayan kolluk görevlisi, hâkim ve savcı koltuğunda oturanlar, insanlara bu şekilde yalanlar söylemekten içtinap etmemiş, bu yalanları söylerken yüzleri dahi kızarmamıştır. Bu yalanlarla elde ettikleri bir kısım bilgileri ise delil diye kullanmışlardır.
İLKERE AYKIRILIK ve SONUÇLARI
“Dürüst işlem ilkesine aykırı hareketin neticesi nedir?” diye sorulursa, ona verilecek cevap: Yapılan işlemler tamamen hukuksuzdur. Bu işlemler neticesinde elde edilen deliller ve bu delillere dayanılarak yapılan işlemler de yok hükmündedir.
Bu işlemlerle ellerinden hakları alınan, zulme maruz kalanların hakları bir şekilde geri verilecek, uğradıkları zarar da mutlaka tazmin edilecektir.
“Peki, dürüst yargılama ilkesine aykırı hareket ederek insanları mağdur edenler ne olacak?” denilirse, onları bekleyen akıbet de ortadadır:
Sahte, gerçeğe aykırı, belge, bilgilerle işlem yapan, şüpheli veya sanıklara yalan söyleyip onları yanıltan veya onlara işkence eden kişiler suç işlemektedir. Muhatap olacakları en basit suçlama “kişiyi özgürlüğünden yoksun kılma”dır.
Sırf menfaatleri için dürüst yargılama ilkesini ihlal eden yargı mensupları, bugün önünde eğildikleri siyasileri yarın arkalarında göremeyecekler. Bunun sebebi Türk siyasi tarihinde sıkça tekrar edilen “bana mı sordular” veya “dün dündür, bugün bugündür” sözlerinde gizlidir.
Yargılama dosyaları hukuksuzlukları ortaya koyan belgelerle dolu. Bu her bir belgenin bir gün hesabını vermek zorunda kalacaklar. Çünkü dünya tarihi göstermiştir ki kimsenin ahı kimsede kalmamıştır.
[Ramazan Faruk Güzel] 27.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Rejimin yeni oyun alanı Libya [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Arap Baharı’ndan sonra istikrarsızlaşan Ortadoğu’daki ülkelerden biri olan Libya, 2011’den bu yana fiilen ikiye bölünmüş durumda. Başkent Trablus Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) tarafından kontrol ediliyor. UMH, Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB) tarafından destekleniyor. Ancak UMH kontrolünde düzenli bir ordu tesis edilemedi. Diğer tarafta, UMH’ye karşı savaşan Libya Milli Ordusu (LMO), General Khalifa Haftar tarafından komuta ediliyor. Şu an Libya’da düzenli ordu olarak görülebilecek tek güç, LMO. LMO, uzunca süredir Trablus’u kontrol ederek Libya’daki tek meşru güç olmayı hedefliyor. Elinde Libya Hava Kuvvetleri’ni de bulunduran LMO, sahada askeri bakımdan hâkim güç görünümünde.
Küresel ve bölgesel güçlerin Libya krizindeki tutumları, genellikle sahadaki durumla kendi stratejik çıkarları arasında bir yerlerde şekilleniyor. Rusya ve Fransa’nın yanı sıra, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) LMO’yu destekliyor. ABD her ne kadar kâğıt üzerinde UMH’yi destekliyor görülse de, Trump yönetimi LMO’nun sahadaki fiili gücünü tartarak, kapıyı aralık bırakıyor. 15 Nisan 2019’dan bu yana arka kapı diplomasisi yapıyor. Trump’ın General Haftar ile görüştüğü biliniyor. LMO, ülke genelini kontrol ettikten sonra, General Haftar içeride ve dışarıda kendisini Libya’nın lideri olarak kabul ettirmeyi hedefliyor. Bunu yapabilmesi için Libya’nın başkenti Trablus’a girerek hem lojistik ve stratejik, hem de moral-üstünlüğünü kabul ettirmesi gerek. ABD’nin ne yapacağı bu bağlamda çok önemli! General Haftar Muammer Kaddafi’ye 30 yıl kadar önce yapılan darbe girişiminin arkasındaki isim. Haftar bu darbe girişimi sonrasında ABD’ye kaçmıştı. 2011 yılında başlayan ayaklanmadan sonra Libya’ya geri döndü ve LMO’nun başına geçti. Haftar bu nedenle ABD ile derin bağlantılara sahip. LMO’nun bir koalisyon olarak Libya’nın doğusunda destek gördüğü ve bu coğrafyada hâkimiyet kurduğu gerçeğinin yanında, Libya’nın batısında aynı desteği bulamadığını tespit etmek gerek. Haftar’ın liderliğini yaptığı koalisyonda Selefi grupların da yer alması, ülkenin görece daha seküler batı bölgelerinde destek bulmakta zorlanmasını açıklayabilir. Fakat esasında Haftar’ın uzun vadede Selefi grupları tasfiye edebileceği düşünülebilir. Suudi Arabistan’ın bu grupların koalisyonda yer almasından dolayı Haftar’ın yanında olduğu dikkate alınacak olursa, Haftar seküler-kökten dinci dengesini – askerce bir rasyonaliteyle – kontrol ediyor denilebilir. Bunun yanında amaca ulaşmak için her yolu mubah gören Haftar, Libya’nın profiline en uygun tek adam haline gelebilir.
Haftar, 2012 yılında ABD büyükelçisi Christopher Stevens ve diğer üç Amerikalının ölümünden sorumlu cihatçılara karşı mücadele etmesi ve IŞİD’i doğu Libya’da bitirmesi bağlamında, ABD tarafından kabul görebilecek potansiyelde bir yerel lider olarak ortaya çıktı. Yani Selefi unsurlarla koalisyon kurması, yukarıda ele aldığım gibi, taktiksel bir manevra gibi görünüyor. Sahadaki realiteye göre yapılan bir hamle. Washington, Haftar ile yakın çalışabilir. Uzun süre ABD’de yaşamış olması, 2011 Arap Baharı kalkışmaları sonrası derhal Libya’da güçlü bir lider olarak profil kazanması, ABD yanında kısa sürede Fransa, Rusya, Suudi Arabistan ve BAE desteğini almış olması, Libya’nın yeni Kaddafi’si Haftar olabilir ihtimalini güçlendiriyor.
Fakat ABD, BM’nin arabuluculuk işlevinin altını oymamak için, Libya konusuna çok net yaklaşmıyor. Bunda, elbette sahada ne olacağının daha tam netleşmemiş olması da bir rol oynuyor olmalı. Bu nedenle Washington hâlihazırda – yukarıda vurguladığım gibi – arka kapı kanallar üzerinden Haftar’la iletişim kuruyor. Ve görünürde Trablus’taki UMH’yi muhatap alıyormuş gibi görünüyor. Aynı tutumun AB tarafından da benimsenmiş olduğunu söylemek yanlış olmaz. Özellikle ABD basınında Trump’ın Haftar’ı beraber çalışılacak bir lider olarak gördüğü bilgileri yer alıyor. Daha önce Obama’nın UMH yanında yer almış olması da Trump’ın Haftar’ı seçmesinde bir etken olabilir görüşüne yer veriliyor. ABD yönetimi şu an Ortadoğu’ya demokrasi götürmek gibi ütopik bir politikayı kesinlikle benimsemiyor. Zaten Ortadoğu’da demokrasiden çoğunluk diktasının anlaşılıyor olması, Batı bakımından bu kültür havzasına 21. yüzyıldaki bakışı iyice netleştiriyor. ABD bu bağlamda otoriter tek adam rejimlerini tercih ediyor. AB ise, “Komşuluk Politikası’nın” artık fiilen işlerlik şansı olmamasından dolayı, kendisine en az maliyeti olacak, yani en az göçmenle sonuçlanacak politikaları seçecektir. ABD’nin ortakları, Mısır ve Suudi Arabistan da Haftar’dan yana. Diğer bir ifadeyle, kimsenin maceracılığa girişme niyeti yok. Sahada olanlara göre tutum belirleyecekler. Bir seçimsel süreç, Libya’da en iyi ihtimalle rekabetçi otoriter bir sistemi bile kuramaz. Olacak olan, seçimlerden sonra veya seçimsiz bir biçimde, bir otoriter yapı. Haftar, şu an için bu tür bir yapının en önemli adayı gibi görünüyor.
Şimdi Ankara rejimi bir anda Libya’ya asker göndermeye karar veriyor. Herkes en fazla kâğıt üzerinde Trablus yönetimini desteklerken, Ankara sahaya bir asır sonra asker göndermenin verdiği neo-Osmanlıcı şehvetle, Suriye’den sonra şimdi de Libya’ya doğrudan askeri unsurlarla müdahil oluyor. Erdoğan açıkça meydan okuyarak, Libya’nın Osmanlı’dan kalan bir miras olduğundan bahsediyor. Bu demeçleri dünya basınına son dakika haberi olarak geçiyor. Yüzde yüz dışa bağımlı Türk silahlı kuvvetleri, Erdoğan rejiminin içinde işbirliği halinde olan İslamcılar, nasyonalistler ve Avrasyacılardan oluşan iyi, kötü ve çirkin ittifakı görünümünde, Türkiye’yi neo-emperyalist bir duruşla ve tümüyle güç politikası görünümünde, tehlikeli bir maceraya atıyorlar.
Oysa küresel aktörler bile an itibarıyla net bir politik çizgi belirlemiyor. Dahası kimse bir iç savaşa askeri unsurlarla müdahil olmak gibi bir çılgınlığa girişmiyor. Deniz aşırı bir bölge olan kuzey Afrika’ya askeri unsur sokmanın Ankara açısından ne gibi bir artısı olabilir. Haydi diyelim ki Suriye’ye asker göndermeyi PKK tehdidiyle halka lanse etti, ayrıca CHP ve İYİP’ten de destek aldı. Bunu güvenlikleştirerek rejimi konsolide etmede kullandı. Yani iç politik hedefler uğruna dışarıda risklere girdi. İyi ama Libya’yı böyle pazarlayabilecek ne gibi bir gerekçe üretecek? Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal veya Osmanlı’nın mirası gibi saçma sapan ve delice argümanlarla Libya’ya asker gönderilmesini nasıl meşrulaştıracak? Libya’nın nasıl bir kara delik olduğu, orada kümelenen irili ufaklı üçüncü devletlerin tutumlarından da anlaşılmıyor mu? Bu kara delikten zerre kadar çekinmeyen Ankara rejiminin cesur olmaktan ziyade aptal olduğunu söylemenin diplomatik ve kibar bir yolu var mıdır? En azından ben bilmiyorum ve bu nedenle de işte aynen olduğu gibi yazdım. General Haftar’ın karşısına TSK’yı çıkartmak, Osmanlı’nın Balkan ve Birinci Dünya Savaşı kayıplarından sonra en ciddi askeri hezimeti beraberinde getirebilir. Dahası, bu askeri müdahalenin uluslararası bir bedeli de olur.
Rejimin yeni oyun alanı Libya. Büyük hatalardan biri daha yapılıyor. Erdoğan ve iktidarı, her gün biraz daha Türkiye’nin son 100 yıllık kazanımlarının altını oyuyor.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.12.2019 [TR724]
Küresel ve bölgesel güçlerin Libya krizindeki tutumları, genellikle sahadaki durumla kendi stratejik çıkarları arasında bir yerlerde şekilleniyor. Rusya ve Fransa’nın yanı sıra, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) LMO’yu destekliyor. ABD her ne kadar kâğıt üzerinde UMH’yi destekliyor görülse de, Trump yönetimi LMO’nun sahadaki fiili gücünü tartarak, kapıyı aralık bırakıyor. 15 Nisan 2019’dan bu yana arka kapı diplomasisi yapıyor. Trump’ın General Haftar ile görüştüğü biliniyor. LMO, ülke genelini kontrol ettikten sonra, General Haftar içeride ve dışarıda kendisini Libya’nın lideri olarak kabul ettirmeyi hedefliyor. Bunu yapabilmesi için Libya’nın başkenti Trablus’a girerek hem lojistik ve stratejik, hem de moral-üstünlüğünü kabul ettirmesi gerek. ABD’nin ne yapacağı bu bağlamda çok önemli! General Haftar Muammer Kaddafi’ye 30 yıl kadar önce yapılan darbe girişiminin arkasındaki isim. Haftar bu darbe girişimi sonrasında ABD’ye kaçmıştı. 2011 yılında başlayan ayaklanmadan sonra Libya’ya geri döndü ve LMO’nun başına geçti. Haftar bu nedenle ABD ile derin bağlantılara sahip. LMO’nun bir koalisyon olarak Libya’nın doğusunda destek gördüğü ve bu coğrafyada hâkimiyet kurduğu gerçeğinin yanında, Libya’nın batısında aynı desteği bulamadığını tespit etmek gerek. Haftar’ın liderliğini yaptığı koalisyonda Selefi grupların da yer alması, ülkenin görece daha seküler batı bölgelerinde destek bulmakta zorlanmasını açıklayabilir. Fakat esasında Haftar’ın uzun vadede Selefi grupları tasfiye edebileceği düşünülebilir. Suudi Arabistan’ın bu grupların koalisyonda yer almasından dolayı Haftar’ın yanında olduğu dikkate alınacak olursa, Haftar seküler-kökten dinci dengesini – askerce bir rasyonaliteyle – kontrol ediyor denilebilir. Bunun yanında amaca ulaşmak için her yolu mubah gören Haftar, Libya’nın profiline en uygun tek adam haline gelebilir.
Haftar, 2012 yılında ABD büyükelçisi Christopher Stevens ve diğer üç Amerikalının ölümünden sorumlu cihatçılara karşı mücadele etmesi ve IŞİD’i doğu Libya’da bitirmesi bağlamında, ABD tarafından kabul görebilecek potansiyelde bir yerel lider olarak ortaya çıktı. Yani Selefi unsurlarla koalisyon kurması, yukarıda ele aldığım gibi, taktiksel bir manevra gibi görünüyor. Sahadaki realiteye göre yapılan bir hamle. Washington, Haftar ile yakın çalışabilir. Uzun süre ABD’de yaşamış olması, 2011 Arap Baharı kalkışmaları sonrası derhal Libya’da güçlü bir lider olarak profil kazanması, ABD yanında kısa sürede Fransa, Rusya, Suudi Arabistan ve BAE desteğini almış olması, Libya’nın yeni Kaddafi’si Haftar olabilir ihtimalini güçlendiriyor.
Fakat ABD, BM’nin arabuluculuk işlevinin altını oymamak için, Libya konusuna çok net yaklaşmıyor. Bunda, elbette sahada ne olacağının daha tam netleşmemiş olması da bir rol oynuyor olmalı. Bu nedenle Washington hâlihazırda – yukarıda vurguladığım gibi – arka kapı kanallar üzerinden Haftar’la iletişim kuruyor. Ve görünürde Trablus’taki UMH’yi muhatap alıyormuş gibi görünüyor. Aynı tutumun AB tarafından da benimsenmiş olduğunu söylemek yanlış olmaz. Özellikle ABD basınında Trump’ın Haftar’ı beraber çalışılacak bir lider olarak gördüğü bilgileri yer alıyor. Daha önce Obama’nın UMH yanında yer almış olması da Trump’ın Haftar’ı seçmesinde bir etken olabilir görüşüne yer veriliyor. ABD yönetimi şu an Ortadoğu’ya demokrasi götürmek gibi ütopik bir politikayı kesinlikle benimsemiyor. Zaten Ortadoğu’da demokrasiden çoğunluk diktasının anlaşılıyor olması, Batı bakımından bu kültür havzasına 21. yüzyıldaki bakışı iyice netleştiriyor. ABD bu bağlamda otoriter tek adam rejimlerini tercih ediyor. AB ise, “Komşuluk Politikası’nın” artık fiilen işlerlik şansı olmamasından dolayı, kendisine en az maliyeti olacak, yani en az göçmenle sonuçlanacak politikaları seçecektir. ABD’nin ortakları, Mısır ve Suudi Arabistan da Haftar’dan yana. Diğer bir ifadeyle, kimsenin maceracılığa girişme niyeti yok. Sahada olanlara göre tutum belirleyecekler. Bir seçimsel süreç, Libya’da en iyi ihtimalle rekabetçi otoriter bir sistemi bile kuramaz. Olacak olan, seçimlerden sonra veya seçimsiz bir biçimde, bir otoriter yapı. Haftar, şu an için bu tür bir yapının en önemli adayı gibi görünüyor.
Şimdi Ankara rejimi bir anda Libya’ya asker göndermeye karar veriyor. Herkes en fazla kâğıt üzerinde Trablus yönetimini desteklerken, Ankara sahaya bir asır sonra asker göndermenin verdiği neo-Osmanlıcı şehvetle, Suriye’den sonra şimdi de Libya’ya doğrudan askeri unsurlarla müdahil oluyor. Erdoğan açıkça meydan okuyarak, Libya’nın Osmanlı’dan kalan bir miras olduğundan bahsediyor. Bu demeçleri dünya basınına son dakika haberi olarak geçiyor. Yüzde yüz dışa bağımlı Türk silahlı kuvvetleri, Erdoğan rejiminin içinde işbirliği halinde olan İslamcılar, nasyonalistler ve Avrasyacılardan oluşan iyi, kötü ve çirkin ittifakı görünümünde, Türkiye’yi neo-emperyalist bir duruşla ve tümüyle güç politikası görünümünde, tehlikeli bir maceraya atıyorlar.
Oysa küresel aktörler bile an itibarıyla net bir politik çizgi belirlemiyor. Dahası kimse bir iç savaşa askeri unsurlarla müdahil olmak gibi bir çılgınlığa girişmiyor. Deniz aşırı bir bölge olan kuzey Afrika’ya askeri unsur sokmanın Ankara açısından ne gibi bir artısı olabilir. Haydi diyelim ki Suriye’ye asker göndermeyi PKK tehdidiyle halka lanse etti, ayrıca CHP ve İYİP’ten de destek aldı. Bunu güvenlikleştirerek rejimi konsolide etmede kullandı. Yani iç politik hedefler uğruna dışarıda risklere girdi. İyi ama Libya’yı böyle pazarlayabilecek ne gibi bir gerekçe üretecek? Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal veya Osmanlı’nın mirası gibi saçma sapan ve delice argümanlarla Libya’ya asker gönderilmesini nasıl meşrulaştıracak? Libya’nın nasıl bir kara delik olduğu, orada kümelenen irili ufaklı üçüncü devletlerin tutumlarından da anlaşılmıyor mu? Bu kara delikten zerre kadar çekinmeyen Ankara rejiminin cesur olmaktan ziyade aptal olduğunu söylemenin diplomatik ve kibar bir yolu var mıdır? En azından ben bilmiyorum ve bu nedenle de işte aynen olduğu gibi yazdım. General Haftar’ın karşısına TSK’yı çıkartmak, Osmanlı’nın Balkan ve Birinci Dünya Savaşı kayıplarından sonra en ciddi askeri hezimeti beraberinde getirebilir. Dahası, bu askeri müdahalenin uluslararası bir bedeli de olur.
Rejimin yeni oyun alanı Libya. Büyük hatalardan biri daha yapılıyor. Erdoğan ve iktidarı, her gün biraz daha Türkiye’nin son 100 yıllık kazanımlarının altını oyuyor.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
“Beyfendi’ye haber verin, operasyon tamam” [Yazı Dizisi-3] [Adem Yavuz Arslan]
Yazı dizisinin son bölümünde para transferlerinin bitirilmesi ve Turkuvaz Medya Grubu’nun kağıt üzerinde Zirve Holding’e devir aşamasını inceliyoruz.
Ardından da skandalın aktörleri iktidar tarafından atanan savcılara ne demiş özetle onlara bakacağız. Turkuvaz Medya’nın devri için rüşvet toplama işinin son aşamasına gelinmiştir. İşadamları kendi aralarında yaptıkları görüşmelerde para transferlerinin detaylarını konuşuyorlar. Telefon görüşmelerinde ‘fazlaca detaya’ indiklerini düşündükleri zamanlar da oluyor.
Nitekim 2 Ekim 2013 saat 14.11 Mehmet Cengiz-Hayrettin Özaltın görüşmesinde bunun somut bir örneği görülüyor. Hayrettin Özaltın yurtdışından parayı nasıl getireceğini detaylı anlatırken Mehmet Cengiz araya girip gülerek “a… koyayım telefonda konuşuyorsun” diye tepki gösteriyor. ‘Her ihtimale karşı’ telefonlarda tedbirli olmaya çalışıyorlar.
Bir gün sonrası.
3 Ekim 2013
Saat 11.01
Hayrettin Özaltın ile Ömer Sertbaş görüşmededir.
Özaltın ile Sertbaş para transferlerindeki son detayları görüşürler. Sertbaş para transferinin ‘resmi mi gayri resmi mi
olacağını’ sorar.
Sertbaş “Ha siz e gayri resmi yapıyorsunuz değil mi?” deyince Özaltın “yok gayri resmi yapıyoruz istiyorsan resmi de yapabilirim” diye cevap veriyor.
İkili ödemelerin bir sonraki hafta bitirilmesi konusunda mutabık kalıp görüşmeyi sonlandırıyor.
Bakan Binali Yıldırım koordinesinde yapılan görüşmelerde karara bağlanan ödeme şekilleri tüm işadamları tarafından bilinip uygulanıyor. Medya devrinin yapılması için resmi ve gayri resmi iki farklı ödeme sistemi kuruluyor. Takvimi de Ulaştırma Bakanı Yıldırım’ın danışmanı Ömer Sertbaş koordine ediyor.
Telefon görüşmelerine göre Özaltın para sevkiyatının ilk partisini 8 Ekim 2013’te yapıyor.
8 Ekim 2013
Saat 12.02
Ömer Faruk Kalyoncu ile Berat Albayrak görüşmektedir.
Berat Albayrak “hazırlıklarını sen yaptın, o sadece gelecek tamam mı sen hazırlığını yap” diyor.
Kalyoncu ise “tabi tabi yarım saat sonra gelsin” diye cevap veriyor. Bu görüşmeden bir saat sonra Ömer Faruk Kalyoncu kendi personeline teslimatın teyidini yapıyor. Medet Nebi Yanık, Özaltın’dan paranın ilk taksitini teslim almıştır.
Telefon trafiklerine göre para transferleri ‘yukarıdan’ yani ‘Beyfendi’ tarafından yakın takip edilmektedir.
9 Eylül 2013
Saat 11.32
Ömer Sertbaş Mehmet Cengiz’i arayıp Hayrettin Özaltın’ın parayı ödeyip ödemediğini soruyor.
Telefon dinlemesi ihtimaline karşı “projeleri şey yapmışlar mı? onaylatmışlar mı abi ne yapmışlar ?” diye soruyor.
Cengiz ise “He he o tamam o hazır veriyor o Faruk’a teslim ediyor orda bir sorun yok” diyor.
Sertbaş cevaben “Biliyorsun bu bugün veya yarın şey yapması lazım cumaya kalmadan öyle konuşulmuş” şeklinde konuşuyor.
Aynı gün.
Mehmet Cengiz Hayrettin Özaltın’ı arıyor.
Saat 11.32
Kendisinin ‘yukarıdan’ sıkıştırıldığını söyleyen Cengiz para teslimatının son durumunu soruyor. Özaltın “Ömer’e ben söyledim zaten o iş bitti bu hafta bitti ya bir kısmını verdim dün verdim zaten anladım” diye cevap veriyor.
Mehmet Cengiz telefonu kapatıp Ömer Sertbaş’ı arıyor. Saat 11.53
Cengiz “ Ömerciğim yarısı gitti yarısı da Perşembe günü gidiyor bir sorun yok” diye bilgi veriyor.
Görüşmelerden açıkça anlaşılan Özaltın ödemelerinin ilk kısmını 8 Ekim’de ikinci kısmı da 10 Ekim’de yapmış.
Bu tarih itibariyle Özaltın söz verdiği 20 milyon doları ödemiştir.
Delillere göre Turkuvaz Medya’nın devrine ilişkin Abdullah Tivnikli de miktarı güvenlik birimlerince tespit edilemeyen miktarda para transfer etmiş. Tivnikli paranın ödenmesi konusunda Berat Albayrak ve Ömer Faruk Kalyoncu ile irtibatlıdır. Ödemeyi yapınca da Ömer Sertbaş’a bilgi veriyor.
25 Eylül 2013
Saat 22.41
Berat Albayrak Abdullah Tivnikli’ye “siz bana hazırım demiştiniz ben öyle hatırlıyorum” diyor.
Tivnikli’de ‘hazır’ olduğunu söyledikten sonra ikili para transferinin şeklini ve detaylarını konuşuyor. Albayrak Tivnikli’ye zarf içinde havalenin yapılacağı hesabın detaylarını yolluyor.
7 Ekim 2013 tarihli görüşmelere göre para transferleri bitirilmiş ve havale işlemi tamamlanmış. Tivnikli son olarak Ömer Sertbaş’ı arayıp ‘işlemin tamamlandığını’ haber veriyor.
7 Ekim 2013 Saat 11.56
Tivnikli Sertbaş’ı arıyor: “o beklediğimiz şey vardı
ya problem çözüldü işlem bitti tamam mı?” diyor.
Sertbaş “tamam ulaştı abi. Çok teşekkür ederim, akşam birlikte iş olacak arz ederim” diye teyit ediyor. Ayrıca para transferinin bittiğini ‘yukarıya arz edeceğini’ de belirterek ‘sürecin asıl sahibine’ referans veriyor.
PARALEL SÜREÇLER: RÜŞVETLER –İHALELER
Soruşturma evraklarına göre işadamları bir yandan rüşvetleri öderken öbür yandan ihaleleri takip ediyorlar.
20 Ağustos 2013’te yapılan toplantıda Binali Yıldırım ile Kuzey Marmara Otoyolu Projesini konuşan işadamları bu ihalelerde yer almak için istenilen rüşvetleri takip eden sürede ödüyorlar. Nitekim bu durum işadamları ve bürokratlar arasında yapılan görüşmelerde açıkça gözüküyor.
Bir yandan rüşvetler toparlanırken öbür yandan Bakan Yıldırım ile bir araya gelip ihaleleri karara bağlıyorlar. Yani birbirine paralel bir süreç işliyor.
9 Kasım 2013
Saat
10.43
Mehmet Cengiz- Ömer Baktır görüşmesi
Cengiz “Bakan çağırdı bizi o konu ile ilgili” diyerek ‘o konu’ya referans veriyor. O konunun ne olduğu takip eden
görüşmede daha net görülüyor.
Yine 9 Kasım 2013
Mehmet Cengiz ile Celal Koloğlu görüşmededir.
Cengiz “gelin de konuşalım hem de bizim konuları konuşalım ya. Pazartesi Bakanlar Kurulu var. Hem o elektrik dağıtım ile ilgili konuşalım değil mi” diyor.
Koloğlu ise “evet o konu önemli” diye cevap veriyor.
Cengiz ise “Başka bir sorunumuz kalmadı
ki her şeyi verdik da. Havalimanını konuşalım onu konuşalım.” diyerek rüşvet-ihale
ilişkisini teyit ediyor.
Koloğlu devamında “ıhı konuşalım bir de şu İstanbul’daki o işi onu da söyleyecektir büyük ihtimalle şeyler ödemedi ya daha neyse onu konuşuruz abi onu da”
Dosya detaylarına göre Mehmet Cengiz ile Binali Yıldırım 14 Kasım 2013’te bir araya geliyor. Görüşme İstanbul Kavacık’ta bulunan Kıyı Emniyeti Sosyal Tesisleri’nde gerçekleşiyor.
İHALEYİ DAHA ÇIKMADAN ALIYORLAR
Ertesi gün…
14 Kasım 2013
Saat 13.26
Mehmet Cengiz – Celal Koloğlu görüşüyor. Cengiz “şimdi biz akşam Beyfendi ile oturduk saat 11’e kadar” diyerek detaylara geçiyor
Cengiz’in anlatımlarına göre bu buluşmada “Sabiha Gökçen işi” ‘halledilmiş’
Cengiz “Ama yüzde 10 dedi” deyince Koloğlu ‘tamam’ deyip konuyu
detaylandırmıyor. Güvenlik birimlerinin tespitine göre Yıldırım’ın söylediği
“yüzde 10” istenen rüşvet miktarı.
Cengiz’in anlatımlarında en dikkat çekici bölümlerden birisi de şu: Bakan Yıldırım ihalelerle ilgili bilgileri henüz ihaleye çıkmadan işadamları ile paylaşıyor. Hatta onlara ev ödevi de veriyor.
Aynı telefon görüşmesi.
Mehmet Cengiz “Şimdi 4’lük bir iş var. Şimdi bunlara bir çalışın dedi yani 2-2 filan” diyor.
Bahsedilen iş 4 milyar dolarlık bir proje. Bakan işadamlarına ‘bu işi çalışın’ talimatı veriyor.
İşadamları da kendi aralarında iş bölümü yapıp ihale daha ilan edilmeden hazırlıklarını yapıyorlar.
Cengiz’in şu ifadeleri rüşvet olarak verilen milyonlarca doların kaynağını da deşifre ediyor “ Ama sen şey Nihat filan konuş da şu şey 1 milyarlık iş var ya. Oradan Sezai diyor 300 alırsınız. 300-400 alırsak paranın bir kısmını oradan alırız”
BAKANI BAĞLADIM O İŞ BİZİM
Bir gün sonrası.
15 Kasım 2013
Saat
14.48
Mehmet Cengiz Nihat Özdemir ile görüşmektedir. Bakan Yıldırım ile yaptığı görüşmenin çok verimli geçtiğini istediği işlerin bir kısmını bağladığını anlatıyor.
Cengiz “şeyi bağladım buradaki kesin bizim. İş var ya hani konuşuyorduk”
Devamı şu şekilde: “Şimdi 4 civarında bir işler var hım ee onları bir beraber çalışacağız. Kim ne olur, ne gider. Karayolu falan filan. Ben akşam bitirdim işi ama yüzde 10”
Cengiz konuşmanın sonunda “üçümüz ee bir 2 milyar birimiz ne alabilirsek alalım işte” diyerek ihalenin nasıl paylaşılacağına dair detayları veriyor.
İşadamları bakan Yıldırım’dan çok memnundurlar.
Kendi aralarında yaptıkları görüşmelerde bunu ifade ediyorlar. Mehmet Cengiz’in kamuoyuna mal olan ‘Bu milletin a… koyacağız” lafı da bu görüşmeden.
Ses kaydı internette olduğu için buraya almadım ama milyar dolarlık projeleri almanın keyfiyle konuşan işadamlarının neler dediğini merak eden oradan bakabilir.
Peki bu konuşmalar ne anlama geliyor?
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım Mehmet Cengiz ile oturup henüz ihalesi yapılmamış bir projeyi konuşuyor. Sabiha Gökçen Havalimanı işi var. Bakan Yıldırım yüzde 10 rüşvet istiyor. Ancak Cengiz bu projeyi çok önemsemiyor ve ‘bu işi almayalım’ diyor.
Cengiz’in bahsettiği diğer proje Kuzey Marmara Otoyolu Projesidir.
4 milyar dolarlık bu proje gerçekten de toplantıda kararlaştırıldığı gibi ikiye ayrılıp Anadolu Yakası işini Limak Cengiz, Avrupa yakasını ise Kolin-Kanyon kazanmıştır. İçtaş Holding İbrahim Çeçen ise yeni havalimanı projesine dahil edilmesi halinde 100 milyon dolarlık rüşveti 150 milyon dolara çıkarmayı teklif etmektedir.
“OPERASYON TAMAM REİS”
İşadamlarından rüşvetler toplanmış, paralar tahsil edilmiştir. Artık yolun sonuna gelinir. Son rötuşları yapmak için Bakan Yıldırım, Ömer Faruk Kalyoncu ile bir araya gelir.
Tarih 29 Kasım 2013
Saat 13.32
Bakan Yıldırım’ın koruması Sinan Başsoy, Ömer Faruk Kalyoncu’yu arayıp bakan Yıldırım’ın kendisini Kıyı Emniyeti Tesisleri’nde beklediğini söylüyor.
Kalyoncu’da ‘yakın olduğunu, en kısa sürede orada olacağını’ söylüyor.
Bu buluşmadan 2 gün sonra 1 Aralık 2013’te Çalık Holding ile Zirve Holding arasında Turkuvaz Medya’nın devrine ilişkin Hisse Satış Vaadi Sözleşmesi imzalanıyor.
Rekabet Kurumu’nun 19 Aralık 2013 tarihli onayıyla resmi satış gerçekleştiriliyor.
Çalık Holding bünyesindeki Turkuvaz Medya’nın yüzde 75’lik kısmı Ömer Faruk Kalyoncu’nun Zirve Holding’ine devrediliyor. Söz konusu hisse devri için 300 milyon dolar ödeme yapılırken gayrı resmi ödemelerle bu rakamın 700 milyon doları bulduğu anlaşılıyor.
Toplanan rüşvetlerle Turkuvaz Medya’nın yüzde 75’lik kısmı alınmıştır ama kalan yüzde 25’lik bölüm için Katarlı firmadan alınması süreci henüz bitmemiştir.
Katarlı Lusail International Media 12 Aralık 2014’te Rekabet Kurumu’na başvurarak elindeki hisseleri Zirve Holding’e devredeceğini bildirmiştir.
Böylece Turkuvaz Medya’nın hisselerinin tamamı Zirve Holding’te toplanmış oldu. Telefon kayıtlarına göre Katarlı şirketin payı da işadamlarından toplanan rüşvetlerden oluşturulan Havuz’dan temin edildi.
Önceki bölümlerde aktardığım Berat Albayrak-Tayyip Erdoğan görüşmesinde bu bölüme dair ipuçları var.
Albayrak “Bilal şey demişti, olmadı bu yüzde 25’i Ethem bey üzerinden yaparız, direkt onları onla ilişkilendiririz, o onu çözer artık vadesi yapısı.. gibi bir formül geliştirilmişti, çok mantıklı bir formül”
Bir başka görüşmede ise Tayyip Erdoğan ile Bilal Erdoğan Katarlı şirketin payını almak için Abdurrahman Gürsoy ve Vahap Küçük isimli işadamlarından para toplanabileceği hakkında konuşuyorlar.
AKLA ZİYAN SAVUNMALAR
25 Aralık operasyonu başlayamadan bitti. Erdoğan hükümeti yargıya müdahale etti ve savcı Muammer Akkaş’ın talimatları emniyet tarafından uygulanmadı.
Savcı Akkaş görevden alınırken yerine atanan savcılar İsmail Uçar, İrfan Fidan ve Fuzuli Aydoğdu takipsizlik verip soruşturmayı sonlandırdı.
Bu bölümde skandalın kahramanlarına ait ifadelerden kısa pasajlar okuyacaksınız. İfadelere geçmeden okuduğunuz 100 milyon dolarlık rüşvetleri, kayıt dışı transferleri hatırlamanızda fayda var.
Mehmet Cengiz ile başlıyoruz.
Cengiz “ATV ve Sabah işine arkadaşlarla girsek nasıl olur diye yaptığım telefon görüşmeleridir. Havuz iddiası tarafıma yönelik bir karakter katliamıdır. ATV Sabah grubunu Zirve Holding’in aldığını duyunca bu süreçten çekildik”
Cengiz polisin 100 milyon dolara dair sorularına ise “Bundan haberim yok. Tamamen polisin tahmini ve senaryosu” diye cevap veriyor.
Yazı dizisinin başından bu yana telefon görüşmelerinden sayısız alıntı yaptığımız Mehmet Cengiz’in ‘yalan söyleme özgürlüğünü’ kullandığı açık.
Cengiz Sabiha Gökçen Havalimanı ve Palu Demiryolu ihalesine ilişkin de iddiaların hepsini reddediyor. Cengiz AKP hükümeti ile ilişkilerinin kötü olduğunu anlatmak için şöyle bir savunma yapmış: “TMSF ile yaptığımız protokole rağmen ön avans olarak verdiğimiz 5.2 milyon TL’ye TMSF el koydu. Eğer birilerine yakın olsaydık devletin bir kurumu paramıza el koyamazdı”
Oysa ki Cengiz İnşaat’ın Erdoğan rejimine ne kadar yakın olduğu herkesin malumu.
Aldığı ihaleler dışında ödemediği vergilerle de gündemden düşmüyor. Mesela Cengiz İnşaat’ın 422 milyon liralık vergi borcu bir kalemde sıfırlanabiliyor.
Nihat Özdemir’e bakalım.
Özdemir “Sabah ve ATV ile ilgilenmeye başladık. Sabah ve ATV ile ilgilenirken Zirve Holding’in de Sabah ve ATV’nin alınmasıyla ilgilendiklerini öğrenince bunu almaktan vazgeçtik.
Dolayısıyla bir ortaklarımızla Sabah ve ATV’nin satın alınması için herhangi bir havuz oluşturmadık. … Sabah ve ATV’nin alınması amacıyla benden kimse 100 Milyon Dolar istemedi. Bu yönde bir talimat ve telkinde de bulunmadı.” diyor.
Özdemir’in bu ifadesi de dosyadaki verilerle çelişiyor.
Çünkü 100 milyon doların rüşvet olarak verildiği, kredinin kamu bankalarından temin edildiği gibi konular gayet açık. Ancak Özdemir bunların hepsini inkar ediyor.
Celal Koloğlu’nun ifadesi ise hayli ilginç. Çünkü ‘yeni savcı’ medya devri için gerekli olan kredilerin alınması ve Zirve Holding’e ödenen paralara dair hiçbir soru sormamış.
Koloğlu’nun “Binali Yıldırım bizim iş yaptığımız alanlardaki işlere bakan Bakanımızdır. Kendisi ile havalimanının hisselerinin devrindeki kamu otoritesi iznine tabi olması nedeniyle ilgili sayın bakana da önceden izah edilmiştir. Tapelerde geçen sayın bakanın da iznini aldık denmesinin nedeni bundan ibarettir.” Şeklindeki ifadesini almakla yetinmiş.
Cemal Kalyoncu ise “Rüşvet havuzu , toplanan parayla ATV Sabah alınmış değildir. Hepsi külliyen yalandır” diyor. Kalyoncu Cengiz Holding’in de Sabah grubu ile ilgilendiğini basından öğrendiğini söylüyor ancak dosyadaki deliller bu bilgiyi yalanlıyor.
Hayrettin Özaltın ise “Bana hiç kimse Sabah ve ATV grubunun alınması için 20 Milyon Dolar vermemi ve bunun karşılığında da ihale vermeyi vaat etmedi. Bu tamamen iftiradır.” “Bizim almış olduğumuz ihaleler de ATV ve Sabah grubunun satışından daha öncedir.” diye kendini savunuyor.
Oysa ki Özaltın’ın medya devri için yaptığı ödemeler 8 Ekim 2013 ve 10 Ekim 2013’tedir ve demir yolu ihalesine dair veriler de bu ifadesini yalanlıyor.
Ayrıca ihale 20 milyon dolar ödemesinden daha sonra yapılmış.
Ulaştırma Bakanı Yıldırım’ın danışmanı Ömer Sertbaş “Benim ATV ve Sabah grubunun satın alınması için havuz oluşturulduğundan haberim yoktur. Böyle bir şeyi hiç görmedim. Binali Yıldırım bana havuzda toplanacağı iddia edilen paralar hususunda herhangi bir talimat vermedi. Herhangi bir telkinde de bulunmadı. Böyle bir şey yoktur.” Diyor. Oysa ki paraların toplanması süreci, rüşvetlerin takvime bağlanması olayı tamamen Ömer Sertbaş tarafından organize edilmişti. Diğer zanlılar gibi Sertbaş’da savcıya doğru beyanda bulunmamış.
Ahmet Çalık ise “Sabah Grubunu 300 milyon dolara tüm borç ve yükümlülükleri ile sattık. Para Zirve Holding’in hesabından bize birkaç defada ödendi. Nakit ya da başka yöntemlerle para ödemesi olmadı” diyor. Ancak Çalık’ın bu ifadeleri de dosya ile çelişiyor.
Berat Albayrak “Ben Çalık Holding’de çalışırken Holding’e ait Sabah ve ATV grubu satışa çıkarıldı. Gruba talip olan yabancı şirketlerden hatırladığım Time Warner, Murdoch grubu vs birçok grup oldu. … 2013 Sonbaharı’nda gruba en iyi teklifi Ömer Faruk Kalyoncu’nun sahibi olduğu Zirve Holding verdi. Zirve Holding ile 300 Milyon Dolar’a şirketin tüm yükümlülükleri, alacakları, kredileri, proje kredileri de olmak üzere anlaşıldı.
300 Milyon Dolar’a Çalık Grubunun %75’lik hissesi satıldı. Tüm paralar da banka aracılığı ile ödendi.” Diye kendini savunuyor. Ayrıca Albayrak “ben satıcı tarafım, alıcı tarafın parayı nereden nasıl temin ettiğini bilemem” diyerek kendini savunuyor. Diğer zanlılarda olduğu gibi dosyadaki deliller ile Albayrak’ın ifadeleri arasında büyük farklılıklar var.
Bilal Erdoğan’ın ifadesi ise diğerleri gibi. Erdoğan “Benim Sabah ATV grubunun satın alınması hususunda hiç kimseyle görüşmem olmadı. Bu konuyla ilgim ya da ilişkim yoktur” diyor. Oysaki dosyadaki deliller tam tersini gösteriyordu.
Özetle sanıkların tamamı eldeki tüm telefon görüşmeleri, yazışmalar ve sesli-görüntülü takip kayıtlarına rağmen her şeyi inkar ediyorlar.
Siyasi iktidarın atadığı savcılar da takipsizlik vererek dosyayı kapatıyor.
Erdoğan hizmetlerinin karşılığı olarak hepsini ödüllendirdi. İsmail Uçar Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı olurken eşi Çiğdem Uçar TMSF üyeliğine atandı. İrfan Fidan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı yapılırken Fuzuli Aydoğdu HSK Genel Sekreterliği makamına getirildi.
Sonuç olarak yaşananları sürecin aktörlerinin ağzından, birinci elden okudunuz. Bu aşamada ben dosyanın analizini yapmayacağım. Herkes kendi yorumunu yapabilir.
Çünkü eldeki deliller yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar açık. Bu dosyayı dünyanın hangi diline çevirirseniz çevirin okuyan herkes aynı yorumu yapacaktır.
Son olarak skandalın aktörlerini hatırlatalım:
Tayyip Erdoğan, yargıya darbe yaptı ve iktidarını güçlendirdi.
Berat Albayrak, Hazine Bakanı oldu. Binali Yıldırım önce Başbakan sonra meclis başkanı oldu. Danışmanı Ömer Sertbaş hala yanında.
İşadamları, AKP döneminin milyar dolarlık ihalelerini almaya devam ediyor. Ziraat Bankası yöneticileri, rüşvet için kredi ayarladıkları için terfi ettiler.
25 Aralık sonrası göreve getirilen savcılar, operasyonu engelleyen polisler Erdoğan tarafından ödüllendirildi. Makam mevki sahibi yapıldı.
Operasyonu yapan savcı Muammer Akkaş ve polis şefleri görevden alındı. Meslekten atıldılar. Polisler 6 yıldır cezaevinde. Hatta eşleri ve çocukları da tutuklandı.
Yolsuzluk skandalını haber yapan gazeteciler ya tutuklu ya da sürgünde.
Rüşvet paraları ile satın alınan Sabah ATV iktidar adına tetikçilik yapmaya devam ediyor.
‘Erdoğan’ın dili’nden 25 Aralık [Yazı Dizisi-1]
“Yer yerinden oynar ya bunlar farkında değil ya” [Yazı Dizisi -2]
[Adem Yavuz Arslan] 27.12.2019 [TR724]
Ardından da skandalın aktörleri iktidar tarafından atanan savcılara ne demiş özetle onlara bakacağız. Turkuvaz Medya’nın devri için rüşvet toplama işinin son aşamasına gelinmiştir. İşadamları kendi aralarında yaptıkları görüşmelerde para transferlerinin detaylarını konuşuyorlar. Telefon görüşmelerinde ‘fazlaca detaya’ indiklerini düşündükleri zamanlar da oluyor.
Nitekim 2 Ekim 2013 saat 14.11 Mehmet Cengiz-Hayrettin Özaltın görüşmesinde bunun somut bir örneği görülüyor. Hayrettin Özaltın yurtdışından parayı nasıl getireceğini detaylı anlatırken Mehmet Cengiz araya girip gülerek “a… koyayım telefonda konuşuyorsun” diye tepki gösteriyor. ‘Her ihtimale karşı’ telefonlarda tedbirli olmaya çalışıyorlar.
Bir gün sonrası.
3 Ekim 2013
Saat 11.01
Hayrettin Özaltın ile Ömer Sertbaş görüşmededir.
Özaltın ile Sertbaş para transferlerindeki son detayları görüşürler. Sertbaş para transferinin ‘resmi mi gayri resmi mi
olacağını’ sorar.
Sertbaş “Ha siz e gayri resmi yapıyorsunuz değil mi?” deyince Özaltın “yok gayri resmi yapıyoruz istiyorsan resmi de yapabilirim” diye cevap veriyor.
İkili ödemelerin bir sonraki hafta bitirilmesi konusunda mutabık kalıp görüşmeyi sonlandırıyor.
Bakan Binali Yıldırım koordinesinde yapılan görüşmelerde karara bağlanan ödeme şekilleri tüm işadamları tarafından bilinip uygulanıyor. Medya devrinin yapılması için resmi ve gayri resmi iki farklı ödeme sistemi kuruluyor. Takvimi de Ulaştırma Bakanı Yıldırım’ın danışmanı Ömer Sertbaş koordine ediyor.
Telefon görüşmelerine göre Özaltın para sevkiyatının ilk partisini 8 Ekim 2013’te yapıyor.
8 Ekim 2013
Saat 12.02
Ömer Faruk Kalyoncu ile Berat Albayrak görüşmektedir.
Berat Albayrak “hazırlıklarını sen yaptın, o sadece gelecek tamam mı sen hazırlığını yap” diyor.
Kalyoncu ise “tabi tabi yarım saat sonra gelsin” diye cevap veriyor. Bu görüşmeden bir saat sonra Ömer Faruk Kalyoncu kendi personeline teslimatın teyidini yapıyor. Medet Nebi Yanık, Özaltın’dan paranın ilk taksitini teslim almıştır.
Telefon trafiklerine göre para transferleri ‘yukarıdan’ yani ‘Beyfendi’ tarafından yakın takip edilmektedir.
9 Eylül 2013
Saat 11.32
Ömer Sertbaş Mehmet Cengiz’i arayıp Hayrettin Özaltın’ın parayı ödeyip ödemediğini soruyor.
Telefon dinlemesi ihtimaline karşı “projeleri şey yapmışlar mı? onaylatmışlar mı abi ne yapmışlar ?” diye soruyor.
Cengiz ise “He he o tamam o hazır veriyor o Faruk’a teslim ediyor orda bir sorun yok” diyor.
Sertbaş cevaben “Biliyorsun bu bugün veya yarın şey yapması lazım cumaya kalmadan öyle konuşulmuş” şeklinde konuşuyor.
Aynı gün.
Mehmet Cengiz Hayrettin Özaltın’ı arıyor.
Saat 11.32
Kendisinin ‘yukarıdan’ sıkıştırıldığını söyleyen Cengiz para teslimatının son durumunu soruyor. Özaltın “Ömer’e ben söyledim zaten o iş bitti bu hafta bitti ya bir kısmını verdim dün verdim zaten anladım” diye cevap veriyor.
Mehmet Cengiz telefonu kapatıp Ömer Sertbaş’ı arıyor. Saat 11.53
Cengiz “ Ömerciğim yarısı gitti yarısı da Perşembe günü gidiyor bir sorun yok” diye bilgi veriyor.
Görüşmelerden açıkça anlaşılan Özaltın ödemelerinin ilk kısmını 8 Ekim’de ikinci kısmı da 10 Ekim’de yapmış.
Bu tarih itibariyle Özaltın söz verdiği 20 milyon doları ödemiştir.
Delillere göre Turkuvaz Medya’nın devrine ilişkin Abdullah Tivnikli de miktarı güvenlik birimlerince tespit edilemeyen miktarda para transfer etmiş. Tivnikli paranın ödenmesi konusunda Berat Albayrak ve Ömer Faruk Kalyoncu ile irtibatlıdır. Ödemeyi yapınca da Ömer Sertbaş’a bilgi veriyor.
25 Eylül 2013
Saat 22.41
Berat Albayrak Abdullah Tivnikli’ye “siz bana hazırım demiştiniz ben öyle hatırlıyorum” diyor.
Tivnikli’de ‘hazır’ olduğunu söyledikten sonra ikili para transferinin şeklini ve detaylarını konuşuyor. Albayrak Tivnikli’ye zarf içinde havalenin yapılacağı hesabın detaylarını yolluyor.
7 Ekim 2013 tarihli görüşmelere göre para transferleri bitirilmiş ve havale işlemi tamamlanmış. Tivnikli son olarak Ömer Sertbaş’ı arayıp ‘işlemin tamamlandığını’ haber veriyor.
7 Ekim 2013 Saat 11.56
Tivnikli Sertbaş’ı arıyor: “o beklediğimiz şey vardı
ya problem çözüldü işlem bitti tamam mı?” diyor.
Sertbaş “tamam ulaştı abi. Çok teşekkür ederim, akşam birlikte iş olacak arz ederim” diye teyit ediyor. Ayrıca para transferinin bittiğini ‘yukarıya arz edeceğini’ de belirterek ‘sürecin asıl sahibine’ referans veriyor.
PARALEL SÜREÇLER: RÜŞVETLER –İHALELER
Soruşturma evraklarına göre işadamları bir yandan rüşvetleri öderken öbür yandan ihaleleri takip ediyorlar.
20 Ağustos 2013’te yapılan toplantıda Binali Yıldırım ile Kuzey Marmara Otoyolu Projesini konuşan işadamları bu ihalelerde yer almak için istenilen rüşvetleri takip eden sürede ödüyorlar. Nitekim bu durum işadamları ve bürokratlar arasında yapılan görüşmelerde açıkça gözüküyor.
Bir yandan rüşvetler toparlanırken öbür yandan Bakan Yıldırım ile bir araya gelip ihaleleri karara bağlıyorlar. Yani birbirine paralel bir süreç işliyor.
9 Kasım 2013
Saat
10.43
Mehmet Cengiz- Ömer Baktır görüşmesi
Cengiz “Bakan çağırdı bizi o konu ile ilgili” diyerek ‘o konu’ya referans veriyor. O konunun ne olduğu takip eden
görüşmede daha net görülüyor.
Yine 9 Kasım 2013
Mehmet Cengiz ile Celal Koloğlu görüşmededir.
Cengiz “gelin de konuşalım hem de bizim konuları konuşalım ya. Pazartesi Bakanlar Kurulu var. Hem o elektrik dağıtım ile ilgili konuşalım değil mi” diyor.
Koloğlu ise “evet o konu önemli” diye cevap veriyor.
Cengiz ise “Başka bir sorunumuz kalmadı
ki her şeyi verdik da. Havalimanını konuşalım onu konuşalım.” diyerek rüşvet-ihale
ilişkisini teyit ediyor.
Koloğlu devamında “ıhı konuşalım bir de şu İstanbul’daki o işi onu da söyleyecektir büyük ihtimalle şeyler ödemedi ya daha neyse onu konuşuruz abi onu da”
Dosya detaylarına göre Mehmet Cengiz ile Binali Yıldırım 14 Kasım 2013’te bir araya geliyor. Görüşme İstanbul Kavacık’ta bulunan Kıyı Emniyeti Sosyal Tesisleri’nde gerçekleşiyor.
İHALEYİ DAHA ÇIKMADAN ALIYORLAR
Ertesi gün…
14 Kasım 2013
Saat 13.26
Mehmet Cengiz – Celal Koloğlu görüşüyor. Cengiz “şimdi biz akşam Beyfendi ile oturduk saat 11’e kadar” diyerek detaylara geçiyor
Cengiz’in anlatımlarına göre bu buluşmada “Sabiha Gökçen işi” ‘halledilmiş’
Cengiz “Ama yüzde 10 dedi” deyince Koloğlu ‘tamam’ deyip konuyu
detaylandırmıyor. Güvenlik birimlerinin tespitine göre Yıldırım’ın söylediği
“yüzde 10” istenen rüşvet miktarı.
Cengiz’in anlatımlarında en dikkat çekici bölümlerden birisi de şu: Bakan Yıldırım ihalelerle ilgili bilgileri henüz ihaleye çıkmadan işadamları ile paylaşıyor. Hatta onlara ev ödevi de veriyor.
Aynı telefon görüşmesi.
Mehmet Cengiz “Şimdi 4’lük bir iş var. Şimdi bunlara bir çalışın dedi yani 2-2 filan” diyor.
Bahsedilen iş 4 milyar dolarlık bir proje. Bakan işadamlarına ‘bu işi çalışın’ talimatı veriyor.
İşadamları da kendi aralarında iş bölümü yapıp ihale daha ilan edilmeden hazırlıklarını yapıyorlar.
Cengiz’in şu ifadeleri rüşvet olarak verilen milyonlarca doların kaynağını da deşifre ediyor “ Ama sen şey Nihat filan konuş da şu şey 1 milyarlık iş var ya. Oradan Sezai diyor 300 alırsınız. 300-400 alırsak paranın bir kısmını oradan alırız”
BAKANI BAĞLADIM O İŞ BİZİM
Bir gün sonrası.
15 Kasım 2013
Saat
14.48
Mehmet Cengiz Nihat Özdemir ile görüşmektedir. Bakan Yıldırım ile yaptığı görüşmenin çok verimli geçtiğini istediği işlerin bir kısmını bağladığını anlatıyor.
Cengiz “şeyi bağladım buradaki kesin bizim. İş var ya hani konuşuyorduk”
Devamı şu şekilde: “Şimdi 4 civarında bir işler var hım ee onları bir beraber çalışacağız. Kim ne olur, ne gider. Karayolu falan filan. Ben akşam bitirdim işi ama yüzde 10”
Cengiz konuşmanın sonunda “üçümüz ee bir 2 milyar birimiz ne alabilirsek alalım işte” diyerek ihalenin nasıl paylaşılacağına dair detayları veriyor.
İşadamları bakan Yıldırım’dan çok memnundurlar.
Kendi aralarında yaptıkları görüşmelerde bunu ifade ediyorlar. Mehmet Cengiz’in kamuoyuna mal olan ‘Bu milletin a… koyacağız” lafı da bu görüşmeden.
Ses kaydı internette olduğu için buraya almadım ama milyar dolarlık projeleri almanın keyfiyle konuşan işadamlarının neler dediğini merak eden oradan bakabilir.
Peki bu konuşmalar ne anlama geliyor?
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım Mehmet Cengiz ile oturup henüz ihalesi yapılmamış bir projeyi konuşuyor. Sabiha Gökçen Havalimanı işi var. Bakan Yıldırım yüzde 10 rüşvet istiyor. Ancak Cengiz bu projeyi çok önemsemiyor ve ‘bu işi almayalım’ diyor.
Cengiz’in bahsettiği diğer proje Kuzey Marmara Otoyolu Projesidir.
4 milyar dolarlık bu proje gerçekten de toplantıda kararlaştırıldığı gibi ikiye ayrılıp Anadolu Yakası işini Limak Cengiz, Avrupa yakasını ise Kolin-Kanyon kazanmıştır. İçtaş Holding İbrahim Çeçen ise yeni havalimanı projesine dahil edilmesi halinde 100 milyon dolarlık rüşveti 150 milyon dolara çıkarmayı teklif etmektedir.
“OPERASYON TAMAM REİS”
İşadamlarından rüşvetler toplanmış, paralar tahsil edilmiştir. Artık yolun sonuna gelinir. Son rötuşları yapmak için Bakan Yıldırım, Ömer Faruk Kalyoncu ile bir araya gelir.
Tarih 29 Kasım 2013
Saat 13.32
Bakan Yıldırım’ın koruması Sinan Başsoy, Ömer Faruk Kalyoncu’yu arayıp bakan Yıldırım’ın kendisini Kıyı Emniyeti Tesisleri’nde beklediğini söylüyor.
Kalyoncu’da ‘yakın olduğunu, en kısa sürede orada olacağını’ söylüyor.
Bu buluşmadan 2 gün sonra 1 Aralık 2013’te Çalık Holding ile Zirve Holding arasında Turkuvaz Medya’nın devrine ilişkin Hisse Satış Vaadi Sözleşmesi imzalanıyor.
Rekabet Kurumu’nun 19 Aralık 2013 tarihli onayıyla resmi satış gerçekleştiriliyor.
Çalık Holding bünyesindeki Turkuvaz Medya’nın yüzde 75’lik kısmı Ömer Faruk Kalyoncu’nun Zirve Holding’ine devrediliyor. Söz konusu hisse devri için 300 milyon dolar ödeme yapılırken gayrı resmi ödemelerle bu rakamın 700 milyon doları bulduğu anlaşılıyor.
Toplanan rüşvetlerle Turkuvaz Medya’nın yüzde 75’lik kısmı alınmıştır ama kalan yüzde 25’lik bölüm için Katarlı firmadan alınması süreci henüz bitmemiştir.
Katarlı Lusail International Media 12 Aralık 2014’te Rekabet Kurumu’na başvurarak elindeki hisseleri Zirve Holding’e devredeceğini bildirmiştir.
Böylece Turkuvaz Medya’nın hisselerinin tamamı Zirve Holding’te toplanmış oldu. Telefon kayıtlarına göre Katarlı şirketin payı da işadamlarından toplanan rüşvetlerden oluşturulan Havuz’dan temin edildi.
Önceki bölümlerde aktardığım Berat Albayrak-Tayyip Erdoğan görüşmesinde bu bölüme dair ipuçları var.
Albayrak “Bilal şey demişti, olmadı bu yüzde 25’i Ethem bey üzerinden yaparız, direkt onları onla ilişkilendiririz, o onu çözer artık vadesi yapısı.. gibi bir formül geliştirilmişti, çok mantıklı bir formül”
Bir başka görüşmede ise Tayyip Erdoğan ile Bilal Erdoğan Katarlı şirketin payını almak için Abdurrahman Gürsoy ve Vahap Küçük isimli işadamlarından para toplanabileceği hakkında konuşuyorlar.
AKLA ZİYAN SAVUNMALAR
25 Aralık operasyonu başlayamadan bitti. Erdoğan hükümeti yargıya müdahale etti ve savcı Muammer Akkaş’ın talimatları emniyet tarafından uygulanmadı.
Savcı Akkaş görevden alınırken yerine atanan savcılar İsmail Uçar, İrfan Fidan ve Fuzuli Aydoğdu takipsizlik verip soruşturmayı sonlandırdı.
Bu bölümde skandalın kahramanlarına ait ifadelerden kısa pasajlar okuyacaksınız. İfadelere geçmeden okuduğunuz 100 milyon dolarlık rüşvetleri, kayıt dışı transferleri hatırlamanızda fayda var.
Mehmet Cengiz ile başlıyoruz.
Cengiz “ATV ve Sabah işine arkadaşlarla girsek nasıl olur diye yaptığım telefon görüşmeleridir. Havuz iddiası tarafıma yönelik bir karakter katliamıdır. ATV Sabah grubunu Zirve Holding’in aldığını duyunca bu süreçten çekildik”
Cengiz polisin 100 milyon dolara dair sorularına ise “Bundan haberim yok. Tamamen polisin tahmini ve senaryosu” diye cevap veriyor.
Yazı dizisinin başından bu yana telefon görüşmelerinden sayısız alıntı yaptığımız Mehmet Cengiz’in ‘yalan söyleme özgürlüğünü’ kullandığı açık.
Cengiz Sabiha Gökçen Havalimanı ve Palu Demiryolu ihalesine ilişkin de iddiaların hepsini reddediyor. Cengiz AKP hükümeti ile ilişkilerinin kötü olduğunu anlatmak için şöyle bir savunma yapmış: “TMSF ile yaptığımız protokole rağmen ön avans olarak verdiğimiz 5.2 milyon TL’ye TMSF el koydu. Eğer birilerine yakın olsaydık devletin bir kurumu paramıza el koyamazdı”
Oysa ki Cengiz İnşaat’ın Erdoğan rejimine ne kadar yakın olduğu herkesin malumu.
Aldığı ihaleler dışında ödemediği vergilerle de gündemden düşmüyor. Mesela Cengiz İnşaat’ın 422 milyon liralık vergi borcu bir kalemde sıfırlanabiliyor.
Nihat Özdemir’e bakalım.
Özdemir “Sabah ve ATV ile ilgilenmeye başladık. Sabah ve ATV ile ilgilenirken Zirve Holding’in de Sabah ve ATV’nin alınmasıyla ilgilendiklerini öğrenince bunu almaktan vazgeçtik.
Dolayısıyla bir ortaklarımızla Sabah ve ATV’nin satın alınması için herhangi bir havuz oluşturmadık. … Sabah ve ATV’nin alınması amacıyla benden kimse 100 Milyon Dolar istemedi. Bu yönde bir talimat ve telkinde de bulunmadı.” diyor.
Özdemir’in bu ifadesi de dosyadaki verilerle çelişiyor.
Çünkü 100 milyon doların rüşvet olarak verildiği, kredinin kamu bankalarından temin edildiği gibi konular gayet açık. Ancak Özdemir bunların hepsini inkar ediyor.
Celal Koloğlu’nun ifadesi ise hayli ilginç. Çünkü ‘yeni savcı’ medya devri için gerekli olan kredilerin alınması ve Zirve Holding’e ödenen paralara dair hiçbir soru sormamış.
Koloğlu’nun “Binali Yıldırım bizim iş yaptığımız alanlardaki işlere bakan Bakanımızdır. Kendisi ile havalimanının hisselerinin devrindeki kamu otoritesi iznine tabi olması nedeniyle ilgili sayın bakana da önceden izah edilmiştir. Tapelerde geçen sayın bakanın da iznini aldık denmesinin nedeni bundan ibarettir.” Şeklindeki ifadesini almakla yetinmiş.
Cemal Kalyoncu ise “Rüşvet havuzu , toplanan parayla ATV Sabah alınmış değildir. Hepsi külliyen yalandır” diyor. Kalyoncu Cengiz Holding’in de Sabah grubu ile ilgilendiğini basından öğrendiğini söylüyor ancak dosyadaki deliller bu bilgiyi yalanlıyor.
Hayrettin Özaltın ise “Bana hiç kimse Sabah ve ATV grubunun alınması için 20 Milyon Dolar vermemi ve bunun karşılığında da ihale vermeyi vaat etmedi. Bu tamamen iftiradır.” “Bizim almış olduğumuz ihaleler de ATV ve Sabah grubunun satışından daha öncedir.” diye kendini savunuyor.
Oysa ki Özaltın’ın medya devri için yaptığı ödemeler 8 Ekim 2013 ve 10 Ekim 2013’tedir ve demir yolu ihalesine dair veriler de bu ifadesini yalanlıyor.
Ayrıca ihale 20 milyon dolar ödemesinden daha sonra yapılmış.
Ulaştırma Bakanı Yıldırım’ın danışmanı Ömer Sertbaş “Benim ATV ve Sabah grubunun satın alınması için havuz oluşturulduğundan haberim yoktur. Böyle bir şeyi hiç görmedim. Binali Yıldırım bana havuzda toplanacağı iddia edilen paralar hususunda herhangi bir talimat vermedi. Herhangi bir telkinde de bulunmadı. Böyle bir şey yoktur.” Diyor. Oysa ki paraların toplanması süreci, rüşvetlerin takvime bağlanması olayı tamamen Ömer Sertbaş tarafından organize edilmişti. Diğer zanlılar gibi Sertbaş’da savcıya doğru beyanda bulunmamış.
Ahmet Çalık ise “Sabah Grubunu 300 milyon dolara tüm borç ve yükümlülükleri ile sattık. Para Zirve Holding’in hesabından bize birkaç defada ödendi. Nakit ya da başka yöntemlerle para ödemesi olmadı” diyor. Ancak Çalık’ın bu ifadeleri de dosya ile çelişiyor.
Berat Albayrak “Ben Çalık Holding’de çalışırken Holding’e ait Sabah ve ATV grubu satışa çıkarıldı. Gruba talip olan yabancı şirketlerden hatırladığım Time Warner, Murdoch grubu vs birçok grup oldu. … 2013 Sonbaharı’nda gruba en iyi teklifi Ömer Faruk Kalyoncu’nun sahibi olduğu Zirve Holding verdi. Zirve Holding ile 300 Milyon Dolar’a şirketin tüm yükümlülükleri, alacakları, kredileri, proje kredileri de olmak üzere anlaşıldı.
300 Milyon Dolar’a Çalık Grubunun %75’lik hissesi satıldı. Tüm paralar da banka aracılığı ile ödendi.” Diye kendini savunuyor. Ayrıca Albayrak “ben satıcı tarafım, alıcı tarafın parayı nereden nasıl temin ettiğini bilemem” diyerek kendini savunuyor. Diğer zanlılarda olduğu gibi dosyadaki deliller ile Albayrak’ın ifadeleri arasında büyük farklılıklar var.
Bilal Erdoğan’ın ifadesi ise diğerleri gibi. Erdoğan “Benim Sabah ATV grubunun satın alınması hususunda hiç kimseyle görüşmem olmadı. Bu konuyla ilgim ya da ilişkim yoktur” diyor. Oysaki dosyadaki deliller tam tersini gösteriyordu.
Özetle sanıkların tamamı eldeki tüm telefon görüşmeleri, yazışmalar ve sesli-görüntülü takip kayıtlarına rağmen her şeyi inkar ediyorlar.
Siyasi iktidarın atadığı savcılar da takipsizlik vererek dosyayı kapatıyor.
Erdoğan hizmetlerinin karşılığı olarak hepsini ödüllendirdi. İsmail Uçar Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı olurken eşi Çiğdem Uçar TMSF üyeliğine atandı. İrfan Fidan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı yapılırken Fuzuli Aydoğdu HSK Genel Sekreterliği makamına getirildi.
Sonuç olarak yaşananları sürecin aktörlerinin ağzından, birinci elden okudunuz. Bu aşamada ben dosyanın analizini yapmayacağım. Herkes kendi yorumunu yapabilir.
Çünkü eldeki deliller yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar açık. Bu dosyayı dünyanın hangi diline çevirirseniz çevirin okuyan herkes aynı yorumu yapacaktır.
Son olarak skandalın aktörlerini hatırlatalım:
Tayyip Erdoğan, yargıya darbe yaptı ve iktidarını güçlendirdi.
Berat Albayrak, Hazine Bakanı oldu. Binali Yıldırım önce Başbakan sonra meclis başkanı oldu. Danışmanı Ömer Sertbaş hala yanında.
İşadamları, AKP döneminin milyar dolarlık ihalelerini almaya devam ediyor. Ziraat Bankası yöneticileri, rüşvet için kredi ayarladıkları için terfi ettiler.
25 Aralık sonrası göreve getirilen savcılar, operasyonu engelleyen polisler Erdoğan tarafından ödüllendirildi. Makam mevki sahibi yapıldı.
Operasyonu yapan savcı Muammer Akkaş ve polis şefleri görevden alındı. Meslekten atıldılar. Polisler 6 yıldır cezaevinde. Hatta eşleri ve çocukları da tutuklandı.
Yolsuzluk skandalını haber yapan gazeteciler ya tutuklu ya da sürgünde.
Rüşvet paraları ile satın alınan Sabah ATV iktidar adına tetikçilik yapmaya devam ediyor.
‘Erdoğan’ın dili’nden 25 Aralık [Yazı Dizisi-1]
“Yer yerinden oynar ya bunlar farkında değil ya” [Yazı Dizisi -2]
[Adem Yavuz Arslan] 27.12.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)