Büyük fırtına öncesi [Salih Yusuf]

Bahçeli'nin ses getiren son konuşmasında, durup dururken "Perinçek'e karşı Erdoğan'ın yanındayız" anlamındaki ifadeleri basite alınacak sözler değil. 

Bu konuşmanın akabinde açıklanan KHK ile memuriyetten tasfiye listesi, o konuşmada bahsi geçen birlikteliğin sonucu. Başta Kürt hareketine yakın gözüken isimlerle birlikte solcu isimlerin devletten atılması Bahçelinin bu listedeki etkisini göstermekte.

RTE, arkası dinamik ve nitelikli kadrolara dayanmayan tüm liderler gibi farklı güç odaklarını zamanı ve yerine göre kullanmakta.

Artık bu konuda geriye doğru örnekler vermek gereksiz. Sadece son durum ile ilgili şunları ifade edeyim.

15 Temmuz olayını RTE, Perinçek'in de içinde bulunduğu ulusalcılara ihale etti. AKP tarafından kurulan SADAT ve benzeri yeni oluşumların zannedildiği ölçüde bir ağırlığı yok. Bazı ülkücü hareketi artığı menfaatperestlerden başka kullanabileceği fazla seçeneği olmadığı için, Erdoğan eski Ergenekon ve JİTEM gibi geçmişin karanlık şebekelerinden faydalandı. (Fazla yetkili kimse bulamadığı için 15 temmuz öncesi bir çok farklı hukuk dışı operasyonda aynı emniyet ve yargı elemanlarını kullanıyordu. Açıkça bir çete)

Erdoğan, kendisi ve ailesinin akibeti söz konusu olduğu için Davutoğlu ve diğer AKPli yöneticilerin oyalayıcı politikalarından memnun değildi. Bu nedenle sürekli yalnız bırakılmaktan şikayet ediyordu. Partisinin cemaat ile mücadelesini yetersiz ve samimiyetsiz buluyordu. Hala cemaatin binlerce kurumu işlevine devam ediyor hatta partili isimler ve medyadan destekçileri çocuklarını gizli de olsa cemaatin okullarına göndermeye devam ediyordu.

Türkiye Ortadoğu ülkelerine göre hukuku öyle ya da böyle ileri bir seviyede olduğu için Erdoğan tüm çırpınmalarına rağmen istediği sonuca ulaşamıyordu. Artık bir şeyler yapmanın zamanı gelmişti. Zaman kaybediyordu. Daha önce cemaati terörist gösterebilmek için cemaat evlerine silah, PKK’lı evlere cemaate ait kitaplar koyma çabası boşa çıkmıştı. Bu amaç için suikast girişimi adı altında kızını dahi öne sürmüştü ama henüz tek sesliliği sağlayamadığı için bu teşebbüsleri başarılı olamamıştı.

Gittiği ülkelerde cemaat kurumlarını kapattırmak için Hizmet Hareketi hakkında terörist isnadının içini dolduracak delil sunamıyordu. Her ne kadar cemaatin güvenlik yani 'silahlı birimlerde adamları var' iddialarını ve istihbarat belgelerini yabancı devletlere sunsalar da bu konuda terörist bir eylem delili gösteremiyordu. Her şeyden öte kendi ülkesinin mahkemelerinde dahi somut bir delil sunamamıştı. (15 Temmuz sonrası darbe ile terör kavramını ısrarla birlikte anmaları da işte tam bu nedenle)

Recep Tayyip Erdoğan'ın artık başka seçeneği kalmamıştı. Kendisinin ölçeğinde cemaatten nefret eden ancak derin devletin eski güçlü sabıkalılarıyla anlaşma yolunu seçme dışında. Zaten Perinçek sürekli bu mesajı gürültülü bir sesle kendisine vermekteydi. Adeta biz sana bu konuda yardımcı olacağız teklifiydi bu. Biz dediği ise, devleti ahtapot gibi saran, hapishanelere tıkıldıklarında faili meçhul olay ve cinayetlerin bittiği ama o ara kuyruklarından yakaladıkları suçlu hükümet üyelerine yaptıkları santajlar sayesinde kurtulduktan sonra tekrar patlamaların ve cinayetlerin failsiz kaldığı sözde masumcuk ulusalcı klik.

Erdoğan onlara o kadar mahkum olmuştu ki, sonrasında malum Suriye politikasında bile fiiliyatta onların istediği noktaya geldi. Hatta 15 Temmuz olaylarını yürüten ulusalcılar hükümetin Suriye politikasının sahadaki isimlerinden olan ve Özgür Suriye Ordusu elemanlarını yetiştiren Özel Kuvvetler Komutanı Semih Terzi’yi de ortadan kaldırdılar.  RTE, kendisine sürekli brifing veren bu komutanın dahi katledilmesine ses çıkartamadı. Tıpkı "ordudan cemaatçilerle birlikte ulusalcı ve kemalistleri de temizleyeceğiz" diyen propagandisti Erol Olçak'ın öldürülmesi olayında olduğu gibi. Her ne kadar onların cenazesinde cami avlusunda zorlama bir ağlama çabası içinde, " Ah ahh! hashaşiler, ah Fetullahçılar!.." diye milleti galeyana getirse de en iyi o biliyor ki yandaşını ve ve oğlunu kimlerin öldürdüğünü...

Bugün ordunun başarılı, Batı'da eğitim görmüş vizyon sahibi askerlerinin çoğu tasfiye edildi. Yüzlerce insana sahte çürük askerlik raporu veren Ahmet Zeki Üçok gibi, tanıyan herkesin “ayakta 50 yalan uyduracak kadar dalevereci biri” diye tanımladığı General Aksakallı gibi kirli işlere bulaşmış ve sicili bozuk suçluların zaferi bu.

3-4 bin kişilik darbe girişimi(!) sonrası 150 kadar generalin ordudan atılması cemaat bahanesinin ispatıdır. Eski G.kurmay başkanı Necdet Özel olayların hemen akabindeki açıklamalarının satır aralarında asıl darbenin orduya yapıldığını belirtmişti.

“Bana ve benden sonra H.Akar'a bir takım listeler geliyordu ama bunlar somut delillere dayanmayan fişlemelerdi” diye. Zaten RTE'nin o gece havalimanı konuşmasında geçen bazı ifadelerinden Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar'ı epeydir bir ikna etme çabasında olduğunu anlaşılıyor:

" Sayın Genel Kurmay başkanım. Bakın hepsi sizler gibi değiller. .."

Hulusi Akar samimiydi, değildi ayrı bir mevzu ama ordudaki önemli mevkideki binlerce subayın bir YAŞ toplantısıyla atılmasına onay vermesi mümkün değildi. Böylesi travmatik sonuçlara yol açacak muazzam bir tasfiyede açık bir dehle cesaret etmesi kolay değildi. Hulusi Akar'ın 15 Temmuz hengamesinde başta Abdullah Gül olmak üzere devletin ve AKP'nin eski ağır toplarıyla görüşmeye çalıştığına dair son dönemde çıkan iddialar da bu denklemde değerlendirebilir. Zira Ergenekon soruşturmalarından biliyoruz ki ulusalcı yapının kirli ve yasadışı işlerinden ordunun önemli bir kısmı rahatsız idi. Onca generalin görevden alınması o davalara desteğin veya sessiz kalmanın intikamından başka bir şey değil.

Hulusi Akar her şeye rağmen Erdoğan tarafından iyice güçlenen ulusalcılara karşın bir denge unsuru olarak görevinde tutuluyor. General Mehmet Dişli’yi darbenin kurgu çerçevesini aşmaması için kullandığı gibi.

15 Temmuz öncesi havuz ve Aydınlık medyasını incelerseniz yoğun manipülatif haberlerle “darbenin mantalitesini” kamuoyu nezdinde oluşturdular.

"Binlerce Fethullahçı paşa ve subay Ağustos terfi döneminde atılacakları için darbeye teşebbüs etti"yi güçlendirecek tasfiye yapılacak haberleri yapıldı.

Ama olayın aslı yukarıda bahsedildiği üzere Necdet Özel Paşa ve Hulusi Akar ile üst kadro böyle uzun boylu tasfiyeye izin vermedikleri anlaşılıyor. Zaten dünyanın hiçbir iyi-kötü bir hukuk devletinde büyük bir olay olmaksızın böyle büyük boyutta tasfiye yapılmamıştır.

Genelkurmay Başkanı makamında bulunmuş birinin: "Asıl darbe orduya yapıldı" şeklindeki sarsıcı itirafı 15 Temmuz olayının sıcak anlarında gümbürtüye gitti. 

Evet her suçlu gibi hep hamle yapmak zorunda olan Erdoğan bunu geçenlerdeki bir konuşmasında, "benim diğer Cumhurbaşkanları gibi emekli olup kenara çekilme şansım yok" diyerek bir nevi itiraf etti.

15 temmuz öncesi Başbakan Davutoğlu'nu kovması, Mavi Marmara davasında U dönüşü gibi olaylar sonrası epey sarsılmış konumunu da tekrar güçlendirmiş oldu. Yani çekirge tekrar sıçradı.

Bugüne kadar hukuksuzlukla yakasını kurtarmayı başaran çekirge son partnerinden bir hayli şüpheli. Başkanlık referandumu arefesinde halen ittifak halinde gözüktüğü ama diğer yandan kendisine bilenmiş olduklarını dağların taşların bildiği yargıdan orduya tekrar mevzilerini geri kazanmış bir ortak. Ayrıca son dış gelişmelerden dolayı bu ortağının sırtını dayadığı Rusya’yla da bir ortaklık içerisinde.

Evet Erdoğan için çember iyice daraldığı için yeni tehditlere karşın yeni bir ortağa ihtiyacı var.  Bu da son seçeneklerden biri olan Bahçeli ve ülkücü avanelerinden başkası değil. Hem Bahçeli’nin de Erdoğan’ın yardımlarına ihtiyacı var.

Mart ayında Erdoğan'a karşı bir hamlenin işaretlerini veren ulusalcılara karşı Hükümetin operasyonları hiç şaşırtıcı olmayacak.

Şu an iki taraf ellerini çabuk tutup hamleler yapma gayretindeler. Karşılıklı tasfiyeler gibi.

Hatırlarsınız AKP yanlısı siyasi İslamcıların devletten kimisi tasfiye edildiğinde Erdoğan dahi, ''At izi izine karıştı" dediği halde Perinçek sert tepki vermiş:

"Hiçbir iz karışmadı. Doğru olan işler yapılıyor. " demişti. 

Ayrıca, Erdoğan'ın bir gün sonra Rusya'nın tepkisiyle caydığı, "Esad'ı devirmek için Suriye'ye girdik" açıklaması sonrası, Perinçek'in "Bugün orduda Erdoğan ile Suriye konusunda ortak fikre sahip bir general kalmadı" diye açıklamada bulundu.

Erdoğan Rusya kartından dolayı derin ulusalcılara karşı kolay hamle yapamıyor. Ama yine elini çabuk tutması gerektiğini iyi biliyor.

Bu nedenle Bahçeli’den hiç alışık olmadığımız Perinçek’e karşı Erdoğan’a destek sözlerini duyduk. 

Çok yakın zamanda ortaya çıkacak büyük savaş öncesi siper ve mevziler tüm hızıyla devam ediyor.

15 temmuz gecesi masumları gözünü kırpmadan ağır silahlarla öldürten anlayış ile, bugün doğum yapan kadınları ameliyat dikişleriyle hapse atan aynı tıynetlerdir, yani aynı ellerdir.  Varın kendi aralarındaki mücadelenin acımasızlıklarını tahmin edin....

[Salih Yusuf] 9.2.2017 [Samanyolu Haber]

Hey millet! Farkında mısınız? [Zeynep Zâhide]

Bizim zamanınızda ilk okula başladığımızda okuma yazma öğretmek için öğretmenler fiş kullanırlardı. Küçük çocuğum da olamadığı için hâlâ fiş kullanılıp kullanılmadığını bilmiyorum. Önce cümle yazılır sonra onlar kelimelere ayrılır daha sonra da hecelere ayrılarak okuma yazmayı öğretirlerdi. Yani adına tüme varım dedikleri sistem. Öğretmenimiz cümleleri kelimelere bölünce bize ödev verirdi. Örneğin “Baba kelimesini cümle içinde kullanın” Ben de o gündür bu gündür öğrendiğim her bilgiyi hayatın içinde kullanmaya çalışıyorum. Hayatına tatbik etmediğin bilgi malum insanı kitap yüklü merkepler haline getirecektir. Yani kibarcası, “Malumat hamalı” olacağız. 

Öğrendiğimiz bilgiler gerek dini gerek dünyevi olsun bizim hayatımıza yön vermesi gerekir. Meselâ sabır dedikleri şeyi başımıza musibet gelmeden ne menem bir şey olduğunu anlayamayız. Sabrı öğrenmek için de musibet talep edilmez tabii ki. Kişinin en iyi bildiği şey öğrendiği değil tecrübe ettiği şeydir. Meselâ hep duyarız, şeytanın sekerat anında kişinin durumuna göre değişik hallerde karşısına geçip “İnkarı karşılığında ona o sıkıntılı durumda yardım edeceğini onu kurtaracağını fısıldadığını” hani Kur’an-ı Kerim’de ifade buyrulduğu gibi “Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşlere, besili atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı aşırı istek, insanlara süslü gösterildi…” diye devam eden ayet var ya; meselâ bunu hiç düşündük mü “Sekerat anında şeytan karşınıza ne ile çıksa bizin tahammülünüzü zorlar” 

İşte Allah’ın bize bazen cebri lutfi olarak yaşattığı şeylere bu minvalden bakabiliriz. 

Meselâ; dünyada bazen vazgeçemediğimiz şeyleri Allah elimizden alır. Kim bilir belki de sekerât anında şeytan bize onu şantaj olarak kullanacaktı. Şimdi siz kendi hayatınızda vazgeçemem dediğiniz şeyleri tahayyül edin ki bir gün vazgeçmek zorunda kalacaksınız. Zira her birimizi ölüm ayıracak bütün sevdiklerimizden. Yazının başında ifade ettiğimiz “Öğrendiklerinizi hayatın içinde kullanma” işi tam burada devreye giriyor. Paranızı, malınızı iman ve Kur’an hizmetine gözünüzü kırpmadan himmet edebiliyor musunuz? Ya da evladınızı imana Kur’an’a susamışların yaşadığı uzak diyarlara gönderebiliyor musunuz? Onların hasretini bağrınıza taş basıp dindirebiliyor musunuz? 

Her sporcu, ister güreşçi, ister tekvandocu, ister basketçi, ister futbolcu vesaire vesaire sahaya çıkmadan evvel mutlaka ısınma hareketleriyle oyuna hazırlanır. Antrenmansız sahaya çıkan sporcuların spor hayatının ne kadar kısa sürdüğüne dünya âlem şahittir. Bizim de ahiretin mezrası olan şu dünyada yaşarken dünyamızı değiştireceğimiz ilk eşik olan sekerat anına hazırlık yapmamız lazım değil mi. İşte bunu başlarındaki antrenörün ehli firaset sahibi olması sayesinde çok iyi beceren bir grup var Türkiye’de.

Hey millet! Anlamadınız mı hizmet Hareketini zalimlerin nasıl dize getiremediğini. Hizmet Hareketine mensup insanların her şeyden evvel mallarını gözünü kırpmadan himmet ederek, evlatlarını genç yaşta bazen 3-4 yılda bir görebildikleri diyarlara göndererek İman ve Kur’an hizmetine adadıklarını. Ve sekerat anında şeytanın kafasını gözünü kıracaklarını...

Şimdi size sabır kahramanlarından birinin dilinden, öğrendiklerini hayatına nasıl tatbik etmiş onu nakledeceğim. Önce küçük yaşta kanser illetinden kaybettiği yavrusunun ardından ağıtlar yakan ve şimdiki değerlendirmesini dinleyelim. 

''Önce yıllarca bekledim onu. Geldi sonunda. Dünyalar benim olmuş, gözüm ondan başkasını göremez olmuştu. Sahip olduğum en değerli varlıktı kızım. Derken gülücükler saçtı somurtkan dünyanın çorak iklimine bahar misali. Adımladı koridorları. Saklambaç oynadık, benim için dar, onun için kocaman bir dünya olan evimizde. Babasını kıskandıran, benim aklını başımdan alan o ilk kelime “Anne” demesi. Sonra başımıza bülbülü şeyda kesilmesi. Onca yapılacak işe rağmen babasını erkenden eve çekmesi. Bana şarkılar söyleyip öpücüklere boğan nergis kokulu kelebeğimden yıllar oldu ayrılalı. Ona hiç yakıştıramadım önce beyaz kefeni. Onu hep cıvıl cıvıl renklere bezerdim. Yakışırdı kızıma ne giyse. Özleminden hiçbir şey eksilmedi. Hatta daha da arttı. Bir yanım hala eksik. 

Bana giderken bile öyle şeyler öğretti ki kıymetini yıllar sonra bugün anlayabildim. Her şeyin Allah’ın dilemesiyle tecelli ettiğini. Hakkımızda neyin hayırlı, neyin şer olduğunu asla bilemeyeceğimi. Mesela sabretmeyi ne güzel öğretmiş. Eğer o beni sabır antrenmanına çıkarmasaydı; bugün en yakınlarımızın, yıllarca ekmeğimizi paylaştığımız çalışanlarımızı birer eleman değil de adeta müessesemizin ortağı sayıp asla bir çalışan gibi muamele etmememize rağmen, arkadan hançerleyen talihsizlerin yaptığı ihanetlere nasıl katlanırdım. Hele on beş temmuz darbe tiyatrosundan sonra meydanlara kurulan sahneye çıkıp “Onların malları ganimettir. Eşleri helalinizdir” diyen şeytanın kıllı çocuklarının fetvalarına uyup ekmeğini yediği müesseseyi soymaya kalkışan kem talihsizlerin yaptıklarına nasıl tahammül edebilirdim. Hele arkadan iftiralarla ihbar eden hasedi imanına galebe çalmış yakınlarımız sebep olduğu; günlerce şu zayıf ve mecalsiz bedenime yapılan nezarethanedeki işkencelere kızımın ayrılık acısıyla tecrübe etmeseydim nasıl tahammül ederdim. 

Biz iyiyiz hamdolsun, başkaları da nasiplensin, iyi olsunlar diye, hatta bunlara şer’i hükümlere göre verilen zekât ve fitrelerle yetinmeyip kazancımızın üçte birini yakınlarımıza dağıtmamıza rağmen, ekmeğimizi aşımızı paylaştığımız nankörlerin yaptığı tarifi mümkün olmayan muamelelere nasıl dayanırdım. Şimdi; “Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım” diyen bir Mürşid-i Kâmil’den aldığı dersi hayatına tatbik eden, muhabbet fedaisi eşime isnat edilen, “Terör örgütü üyeliği” gibi Allah’tan korkmaz kuldan utanmazların ayırdığı eşimin yokluğu ve yine çocuklarımın yanında olamayışım, hiç tecrübem olmamasına rağmen zayıf ve cılız bedenime yüklenen, eşimden kalan işler. Ve bir sürü olaylarla sınanıyor olsam da çok basit kalıyor evlat acısının yanında. Ama o benim için şükür sebeplerimi arttırdı. İsyan edeceğim ne varsa hepsine set vurdu. Dört yaşında bir melek bana o kadar çok şeyle mücadele edebileceğimi öğretti ki ne kadar şükretsem böyle bir meleğin annesi olduğum için az kalır. Rabbim derin sulardan geçip derede boğulanlardan eylemesin. En zor zamanlarda yanımda olanlardan da Rabbim ebeden razı olsun.  Bunca tehdit ve şantaja rağmen hep yanımda olanlar da olamasaydı her şey çok daha zor olurdu belki. 

Şimdi “İyi ki doğmuşsun Züleyha’m” diyorum. Rabbim iyi ki sana anne olabilmeyi bana nasip etmiş. Canım kızım sen bana Rabbimin gönderdiği ve karşılığı hiçbir şeyle ödenemeyecek olan en büyük ve en güzel hediye idin. Senin hasretine tahammülle öğrendim zorluklara katlanmayı. Şimdi dünyada vazgeçemeyeceğim hiçbir şey yok. Bana öğrettiklerin arasında paha biçilemeyeni de budur anneciğim” 

Ben bu kardeşimizi dinledikten sonra sordum kendi kendime; “Benim sekerat halinde karşıma şeytan ne ile çıksa beni kandırabilir” O kadar çok şey var ki, Rabbim yardımcımız olsun. 

Hey! Bırakamıyorum bahanesine sığınan tiryakiler, Şeytanın karşınıza bırakamıyorum dediğiniz şeylerle çıkması durumunda ne yapacaksınız? Satacak mısınız bir paket sigaraya imanınızı? 

Hey! Arkadaşının ne çilelerle ne emeklerle elde ettiği makamlara göz dikip, istidat ve kabiliyetlerle o makamlara gelemeyeceğini fark edip, iftira ile buna muvaffak olan talihsizler. 

Hey! Meslektaş bayan arkadaşına kendini kabul ettiremeyince onu şantajla evlenmeye zorlayan, evlenmek istemeyince de iftira yoluyla bir masumu ekmeğinden eden zavallı. 

Hey! Binbir emekle kazanılan müesseselere çöken haydutların “Kayyım” diye atadığı fırsat budalaları. 

Hey! Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya tamah edenler. 

Hey! Şahsi çıkar ve menfaatlerinin zail olmasından korkup haksızlık karşısında susarak zâlime destek olan dilsiz şeytanlar. 

Hey! Bugün uğruna ne zulümler irtikâp ettiğiniz yalılarınızla mı, bilmem kaç grostonluk filolarınızla mı, sıfırlayamadığınız dövizlerinizle mi, kupon arazilerinizle mi, bilmem kaç odalı saraylarınızla mı, ne ile sınanacaksınız farkında mısınız? 

Siz terk etmeseniz de dünya sizi terk edecek. 

Belki de, gerçi bunların uğruna yaptığınız zulümlere bakılırsa muhakkak da; imanınızı bunların uğruna satacak imansız olarak gideceksiniz mahkeme-i kübraya. Allah korusun...? 

[Zeynep Zâhide] 9.2.2017 [Samanyolu Haber]

İstanbul siyaseti İspanyol nezlesi gibi... [Ebu Abdurrahman]

Sünuhat isimli eserinde Üstad Bediüzzaman Hazretleri “Rüyada Bir Hitabe” başlığı bölümde diyor ki: “1335 (1919) senesi Eylülünde, zamanın hâdiselerinin verdiği ümitsizlikle şiddetle muzdariptim. Şu yoğun karanlıklar içinde bir NUR arıyordum. Mânen rüya olan yakazada (uyanık iken) bulamadım. Hakikaten yakaza olan sâdık rüyada bir ZİYA  gördüm. Tafsilatını terkederek, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki: Bir Cuma gecesinde uyku ile misâl âlemine girdim. Biri geldi dedi: “İslâmın mukadderâtı için teşekkül eden muhteşem bir meclis, seni istiyor.” 

Gittim gördüm ki, nûrânî, emsâlini dünyadan görmediğim, selef-i sâlihinden (geçmiş sâlih büyüklerimizden) ve âsârın meb’uslarından (her asırda gönderilen müceddilerinden) her asrın mebusları içinde bulunan bir meclis gördüm. Hicap edip, kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki: “Ey felâket, helâket asrının adamı! Senin de re’yin var, fikrini beyan et!.”
…………….

“Baktım Meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş kendimi buldum. O gece böyle geçti… Aynı gün tamamen ümit dolu olarak başka ve dünyevî bir meclise gittim. Dünyevîler dediler: ‘Neden geldin geleli, siyasete karışmıyorsun?’  Dedim: ‘Eûzü billâhi mine’ş-şeytanı ve’s-siyâseti’ (Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım. Evet, İstanbul siyaseti İspanyol nezlesi gibi bulaşıcı bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz, bizzat hareket sahibi değiliz. Bilvasıta hareket ediyoruz… Avrupa  üflüyor, biz burada oynuyoruz. O, uyutarak telkin eder. Biz kendimizden hayâl edip sağır olmuş gibi tahribimizde, telkin edilen şeyleri icrâ ederiz. 

“Madem ki, menbâ Avrupa’dadır. Gelen cereyan, ya menfi veya müsbettir. Menfiye kapılan harf gibi (kendisinin delâlet ettiği bir mâna yoktur, sadece başkasının hesabına bir âlet gibi tarif edilir. Demek bütün hareketleri, bizzat hâriç hesabına  geçer. Çünkü iradesi hükümsüzdür. Niyetinin hâlis olması fayda vermez. Bilhassa menfi iki cihet, zaaf ile hâriç cereyanın kuvvetine şuursuz hareket eden akılsız bir âlet olur. 

“Diğer müsbet cereyan ise ki, dâhilden  muvafık şeklini giyer. Kendinde bulunan müstakil mânaya delâlet eder. İsim gibidir.”
“Evet müsbet cereyanın hareketi kendinedir. Tebaî (dolayısıyla) hârice, başkasınadır.”

“Dediler: ‘Din namına meydana çıkmak lâzım.’ Dedim. ‘Evet lâzımdır.  Fakat katî bir şart ile ki, harekete geçiren şey. İslâmiyet aşkı ve dînî hamiyet duygusu olmalıdır. Eğer harekete geçiren veya tercih sebebi olan şey, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikelidir. Birincisi hatâ da etse belki affedilir. İkincisi isabet etse bile mesüldür. ‘Kim fâsık günahkâr siyasetdaşını, dindar muhalifine, suizan bahaneleriyle tercih etse, onu harekete geçiren siyasetçiliktir. Hem herkesin mukaddes malı olan dini, inhisar (tekelcilik) zihniyetiyle kendi meslekdaşlarına daha ziyade has göstermekle, kuvvetli bir ekseriyette (insanların çoğunda) dini aleyhtarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmenin ise harekete geçiricisi tarafgirlik duygusudur. (İnsanlara, siz dinsizsiniz, derseniz onları yanlışa, dine karşı olmaya sevkedersiniz.)

“Acaba şimdi menfi siyasetçilerin fetvalarından istifade edecek kimdir bilir misiniz? Bence İslamın en şiddetli hasmı, düşmanıdır ki, hançerini İslâmın ciğerine saplıyor…”

“İnat bazan müthiş fırka (parti) mutaassıplarını (fanatiklerini), dalâlet ve bâtıl taraftarı hâline getirir…  Şeytan kendi partilerine yardım etse, onu melek gibi görerek rahmet okurlar. Başka partili melek olsa bile, onu elbisesini değiştirmiş bir şeytan gibi görerek, lânet okurlar. Suizan ve hüsnüzan nazarıyla dürbünün iki tarafı gibi, lehte ve aleyhte bulunurlar. Boş ve asılsız bir emâreyi kesin delil gibi, kesin delili de boş bir şey gibi görürler…”

Böyle bir siyasî anlayışın yapmayacağı kötülük yoktur.  Hele bu anlayış, İslam hesabına işletiyorlarsa din-i İslama bundan büyük zarar olamaz.  

[Ebu Abdurrahman] 9.2.2017 [Samanyolu Haber] eabdurrahman@samanyoluhaber.com

AİHM ve AYM insanlık suçlarına fırsat sağlıyor! [Erhan Başyurt]

Türkiye’de son üç yıldır tarihte örneğine ender rastlanır yoğunlukta ‘nefret ve ayrımcılık suçu’ işleniyor ve ‘bir sosyal ve dini gruba yönelik soykırımı’ yapılıyor.

17/25 Aralık’tan sonra başlayan ve 15 Temmuz sonrası ‘sivil darbe’ ve OHAL’le ivme kazanan bir hukuksuzluk süreci.

İktidarın otoriterleşmesine muhalif demokrasi ve insan hakları yanlısı tüm grup ve kesimler, tedrici şekilde grup grup kamudan tasfiye edilip, baskıyla susturuluyor, tüm yasal haklarından mahrum bırakılıyor.

***

Resmi rakamlara göre, 130 bin insan kamudaki görevinden açığa alındı.

30 bin memur kamudan atıldı…

90 bin bin insan gözaltına alındı. 44 bin kişi tutuklandı.

2029 özel okul, bin özel öğrenci yurdu ve 15 özel üniversite kapatıldı.

7 bin akademisyen görevden uzaklaştırıldı ve bir kısmı tutuklandı. Türkiye’nin AİHM yargıcı Işıl Karakaş’ın eşi Prof. Dr. Eser Karakaş bile üniversiteden atıldı.

3 bin 800 yargı mensubu açığa alındı, önemli bir kısmı tutuklandı.

Aralarında Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşlarının da olduğu 800’ü aşkın firmaya kayyım atandı, el konuldu.

4 bini aşkın vakıf, dernek ve özel firmalara ait tapulara el konuldu…

200 medya kuruluşu keyfi kapatıldı, 190 gazeteci demir parmaklıkların arkasına konuldu.

20 binden fazla insanın evi yıkıldı, 300 bin insan göçe zorlandı…

Sadece medya ve aydınlar susturulmuyor, etkin muhalefet yapamasın diye milletvekilleri, parti başkanları bile hapse atılıyor.

***

Hamile kadınlar, yeni doğum yapmış kadınlar bile hastane odasından alınıp hücreye konuluyor.

Tekerlekli sandalyede yaşlı anneler, 80 yaşını aşmış yaşlı dedeler, yüzde 90 özürlü raporu olanlar bile kelepçelenip hapse atılıyor…

***

Suçlamalar kan donduracak cinsten…

Hitler’in Almanyası, Stalin’in Kızıl Rusyası sanki!

BM’ye akredite insani yardım derneğine yardım yapmak, kurban bağışlamak, fakir öğrenciye burs vermek, zekât ve sadaka vermek suç!

Kültür Bakanlığı barkodlu basımı ve satışı yasal kitapları evinde bulundurmak bile suç sayılıyor.

Devletin denetiminde yasal faaliyetteki bankaya para yatırmak, devletin izni ile faaliyet yürüten ve SSK ile anlaşmalı bir hastanede doğum yapmak, resmi izinle yasal yayın yapan ve satışı yasal gazeteleri okumak, yasal izinle kurulan sendikaya ve devletin yasal izni ile üye olmak, herkesin kullanımına açık ve yasal olarak indirilmesi serbest bir sosyal iletişim programını kullanmak suçmuş gibi insanlara zülüm ediliyor.

***

Üstelik, açığa alınan, görevden alınan, hapse atılan, mallarına el konulan yüzbinlerce kişi hakkında tek bir mahkemenin hüküm kararı yok.

Büyük çoğunluğu hakkında iddianame bile hazırlanmadı. Aylardır keyfi bir cezalandırma aracı olarak tutukluluk cezalandırılıyorlar.

Tutuklu olmayanların bırakın kamuda başka iş bulmalarını, özel sektöre girmeleri bile engelleniyor. Ekmekleriyle oynandığı yetmez gibi aileleriyle topluca cezalandırılıyor.

Yüzbinlerce insanın seyahat özgürlükleri ellerinden alınmış, çoğunun aileleri ile birlikte yurt dışında ekmek kapısı aramasınlar diye pasaportları da iptal edilmiş durumda…

***

Bütün bunlar olurken, ne ulusal yargı kurumlarından ne de uluslararası yargı kurumlarından tek ses yok.

Oysa Türkiye’nin de altına imza koyduğu uluslararası sözleşmelerde ‘nefret ve ayrımcılık suçu’ çok açık ve hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmıyor. Uluslararası anlaşma olduğu için bağlayıcılığı var. İlginç şekilde aşağıda her maddesi açıkça ihlal edildiği şekilde Anayasamız’da da yer alıyor o maddeler:

(1) Dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, SİYASİ DÜŞÜNCE, FELSEFİ İNANÇ, DİN veya MEZHEP FARKLILIĞINDAN kaynaklanan nefret nedeniyle;

a) Bir kişiye kamuya arz edilmiş olan BİR TAŞINIR veya TAŞINMAZ MALIN SATILMASINI, DEVRİNİ veya KİRAYA VERİLMESİNİ,

b) Bir kişinin KAMUYA ARZ EDİLMİŞ BELLİ BİR HİZMETTEN YARARLANMASINI,

c) Bir KİŞİNİN İŞE ALINMASINI,

d) Bir KİŞİNİN OLAĞAN BİR EKONOMİK ETKİNLİKTE BULUNMASINI,
engelleyen kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

***

Soykırımını tanımlayan, teşebbüsün bile suç sayıldığı ve altında Türkiye’nin de imzası bulunan uluslararası anlaşmalar ve yine Anayasamıza giren maddeler de çok net. İşte ihlal edilen o maddelerden bazıları:

Madde 2- Bu Sözleşme bakımından, ULUSAL, ETNİK, IRKSAL veya DİNSEL BİR GRUBU, KISMEN VEYA TAMAMEN ORTADAN KALDIRMAK amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur.

a) Gruba mensup olanların öldürülmesi;
b) GRUBUN MENSUPLARINA CİDDİ SURETTE BEDENSEL veya ZİHİNSEL ZARAR VERİLMESİ;
c) GRUBUN BÜTÜNÜYLE veya KISMEN, FİZİKSEL VARLIĞINI ORTADAN KALDIRACAĞI HESAPLANARAK YAŞAM ŞARTLARINI KASTEN DEĞİŞTİRMEK;
d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;
e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek;

Madde 3- Aşağıdaki eylemler cezalandırılır:

a) Soykırımda bulunmak;
b) Soykırımda bulunulması için işbirliği yapmak;
c) Soykırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak;
d) Soykırımda bulunmaya teşebbüs etmek;
e) Soykırıma iştirak etmek;

Madde 4- Soykırım suçunu veya üçüncü maddede gösterilen fiillerden birini işleyenler, anayasaya göre yetkili yöneticiler veya kamu görevlileri veya özel kişiler de olsa cezalandırılır…

***

Yukarıdaki sayılan insanlık suçlarının hepsi istisnasız gerçekleşmiş durumda.

İnsanlar tazminatsız işten atılıyor ve iş bulmaları engelleniyor. Aileleriyle birlikte açlığa mahkûm ediliyor.

‘Köklerini kazıyacağız’, ‘Onlara su bile yok’, ‘Acımak yok’ gibi açıklamalar en yetkili siyasi ağızlardan beyan ediliyor. Kast ve niyet açıkça ortaya konuluyor.

Malları gasp ediliyor ya da satmaları engelleniyor.

Sadece iş adamları değil, daha iddianameleri bile yazılmamış 52 gazetecinin mal varlıklarına bile ‘yok etmek’ amacıyla el konuldu.

***

Türkiye’nin de yine altına imza koyduğu Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de çok açık şekilde ayaklar altında paspas ediliyor.

Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi maddeleri hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde iktidarın hukuksuzluklarını açıkça ortaya koyuyor;

Madde 5- Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez.

Madde 7- Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu Bildirgeye aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.

Madde 9- Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.

Madde 11 

1. Kendisine bir suç yüklenen herkes, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı açık bir yargılama sonunda, yasaya göre suçlu olduğu saptanmadıkça, suçsuz sayılır.

2.Hiç kimse işlendiği sırada ulusal ya da uluslararası hukuka göre bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Madde 12- Kimsenin özel yaşamına, ailesine konutuna ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunmaya hakkı vardır.

Madde 13

1. Herkesin bir devletin toprakları üzerinde serbestçe dolaşma ve oturma hakkı vardır.

2.Herkes, kendi ülkesi de dâhil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrılmak ve ülkesine yeniden dönmek hakkına sahiptir.

Madde 17

1. Herkesin tek başına veya başkalarıyla ortaklaşa mülkiyet hakkı vardır.

2.Hiç kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.

Madde 18- Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir.

***

Oysa Türkiye’de bir süredir kelimenin tam anlamıyla insanlık suçu işleniyor.

İnsanlar işlendiği dönemde suç sayılmayan, yasal olan eylemlerden suçlanıyor.

İşkence sistematik uygulanıyor.

Seyahat özgürlüğü keyfi engelleniyor.

Mülkiyet hakkı gasp ediliyor.

Sendikal özgürlük suça dönüştürülüyor.

Akademik özgürlükler sıfırlanıyor.

Düşünce, inanç ve vicdan özgürlüğü yok ediliyor…

***

Türkiye Anayasasının üzerinde bağlayıcılık özelliği olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ile ortak maddeleri dışında  ‘Adil yargılanma hakkı’ ile ilgili 6’ncı maddesi de açıkça ihlal ediliyor. İşte o madde:

Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. Karar alenî olarak verilir.
Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.
Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:

a)  Kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebinden en kısa sürede, anladığı bir dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek;

b)  Savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olmak;

c)  Kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddî olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek;

d)  İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;
***

İktidar, uzun ve keyfi tutukluluk süreciyle, tutukluluğu bir nevi cezalandırma aracına dönüştürürken, kişilere ne ile suçlandığını bildirmiyor. Savunmasını hazırlamak için imkânlardan mahrum bırakmakla kalmıyor, avukatlarını tutukluyor, avukatla görüşme sürelerine bile sınır getiriyor. Adil yargılama ilkesi açık ve şüpheye yer bırakmayacak netlikte ihlal ediliyor.

Proje özel mahkemelerle ‘tarafsızlık ve bağımsızlığı’ yok edilirken, bırakın kürsü hâkimlerini dokunulmazlığı bulunan Anayasa Mahkemesi üyelerini bile siyaseten biat etmedikleri için somut delil sunulmadan tutuklanıyor

***

Peki, tüm bu insanlık suçları işlenirken Anayasa Mahkemesi ve AİHM ne yapıyor?

Maalesef iktidar muhaliflerine yönelik kapsamlı insan hakları ihlallerine seyirci kalıp, zamana yayarak zulme ve insanlık suçuna fırsat sağlıyor.

AYM’ye yapılmış 70 bin başvuru var ve karar vermeleri bekleniyor.

AİHM’e başvurularda da aynı şekilde bir yılda 4 kat artarak 8 bin 300 ile adeta patlama yaşanmış durumda.

Ancak AİHM dava yükü altında ezilmemek, AYM’de siyasi baskılar altında ‘emsal’ teşkil edecek bir karar almaktan kaçınıyor.

***

AİHM’in bahanesi, AYM sürecinin tamamlanması. AYM’nin şimdi bahanesi OHAL İtiraz Komisyonu’nun önce karar vermesi…

Yani, bir davanın AİHM’de sonuçlanması için belki 10 yıl beklemek gerekecek.

O zamana kadar da iktidar, zulmüne devam edecek, insanlık suçlarını ve soykırımını sürdürme imkânına sahip olacak.

AİHM ve AYM üyelerin vicdanları rahatsa bu utanç onlara yeter!

[Erhan Başyurt] 9.2.2017 [TR724]

Işid’me engelliler için haber bülteni [Sadık Yangın]

Geçen akşam iş dönüşü bizim mahallenin kahvesine uğrayayım dedim. Uğramaz olaydım. Gençlerin tamamı halı saha maçına gitmiş, kahve ihtiyarlara kalmıştı. İhtiyarların, kendileri yokken kahveyi işgal edeceğini bildiklerinden gençler, maç çıkışı da gelmezdi artık.

Geldiğimi çok da çaktırmamaya çalışarak arkalarda bir masaya iliştim. Ben sessizce iliştim ama çantam bunu beceremedi. Çantayı usulca koyduğum sandalyenin bir ayağı kırıkmış meğer. Güm diye koca çantayla birlikte yere düşmesin mi sandalye? Düşmesiyle kahvedeki ihtiyarların da hepsi birden yerinden fırlamayıp sağa sola kaçışmasın mı?

“Anaam!” diye bağırdı arkadan biri. Bir diğeri “Yandım!” diye haykırdı. İhtiyarlardan biri koca cüssesiyle okey masasının altına saklanmaya çalışırken masayı arkadaşlarının üstüne deviriyordu az kalsın. Polis emeklisi Mehmet Amca, eski alışkanlık, hemen elini beline attı. Belinde, kemerine asılı kocaman kaptaki eski telefonundan başka bir şey olmadığını görünce masadaki gazoz şişesini kaptı. “Nerede? Kimdi o? Kaçtı mı? Ne oldu?” diye bağırmaya başladı.

Ne olduğunu anlayamamıştım. Onlar da benim ne olduğunu anlayamadığımı anlayamamıştı.

Kapıya en yakın ben olduğum için, “Ne oldu evladım, neresi patladı?” diye sordu biri. Dedim “Amca ne patlaması?” “Bomba attılar ya yavrum” dedi muhtar Necati. Dedim “Ya muhtar amca ne bombası. Şu sandalye düştü.” Güldüm. Onlar gülmedi. Ben, onlar da gülmüş gibi bozuntuya vermedim. Arka taraflardan okkalı bir küfür yükseldi ama kimden geldiğini tam seçemedim. Bütün ihtiyarların sesi birbirine benziyordu. “Yüreğim ağzıma geldi yahu. Öldüm sandım” dedi biri. Yanındaki, 92 yaşındaki amcaya baktı, “Haa, şimdi canlısın yani” deyip güldü.

Ben, hiçbir şey olmamış gibi yerime oturdum. Önümdeki gazetelerden birini açtım, okumaya başladım. Yılbaşı gecesi bir eğlence mekânına saldırıp onlarca kişiyi öldürdükten sonra elini kolunu sallayarak kaçan adamın ‘çok titiz’ bir çalışmayla yaklaşık bir ay sonra yakalandığını yazıyordu. Arada da yanlışlıkla üç kişi öldüresiye dövülmüş, iki kişi sınır dışı edilmiş, üç ülkeye neredeyse savaş açılmıştı. “Ulan” dedim kendi kendime, “Az daha titiz çalışsaymışsınız adam Karayipler’den kart atacakmış neredeyse”. Sonra bu söylediğimi kimsenin duyup duymadığını anlamak için dikkatlice etrafıma bakındım. Kahve kalabalıktı, ama kalabalığın yarısının kulağında dinleme cihazı vardı. Diğer yarısı da kulağı duyduğundan değil karşısındakinin “Zar tutuyorsun Hasan efendi” dediğini duymuyormuş gibi yapmak için dinleme cihazı takmıyordu.

O esnada yan taraftan bir ses yükseldi: “Evladım şunun sesini açsana biraz”. Televizyona baktım, haberler başlıyordu. “Ajans başlıyor, ajans. Ehihihi…” diye espri yaptım. İhtiyarlarla sıcak bir diyalog kurabilirsem çayın parasını yan masaya iteleyebilirim diye düşünüyordum. Yan taraftaki amca yüzünü buruşturarak bana döndü: “Bu mu şimdi yani?” dedi, “Bu mudur?”. Üç kere cıklayıp oyuna devam etti. Yüz elli yaşında adamlara espri beğendirememiştim.

Ben de trip yapacaktım ama çay aklıma gelince vazgeçtim. Hiç bozuntuya vermeden sırıtarak “Ne bu o zaman sen söyle amca” diye pişkince sordum. Güldü. “IŞİD’me engelliler için haber bülteni” dedi. Ben masadaki arkadaşlarına laf çarpıyor zannettim. Ondan başka herkesin dinleme cihazı vardı masada. Güldüm. O da bana güldü. “Anlamadın değil mi?” dedi. Neyi anlamadığımı anlamamıştım. “Bak evladım” dedi, “Şimdi mesela IŞİD bir yeri mi bombaladı? Şurada hiç haber olmuyor. Güllük gülistanlık. Bomba momba yok” dedi televizyonu işaret ederek. “Bekliyorsun, bekliyorsun, ııh, yok.” Sonra cebinden bir akıllı telefon çıkardı. Twitter’ı açtı. “Ama buraya bakıyorsun var.”. Yine televizyona döndü. “Orada yok”, telefona döndü, “burada var”. ‘Birine’ anlatır gibi anlatıyordu. Önündeki çaydan bir yudum daha aldı. Ben de fırsattan istifade sandalyemi onların masasına doğru çektim, bardağı çaktırmadan masaya iliştirdim. “O yüzden” dedi, “Biz bu ihtiyarlarla bunların adını Işidme Engelliler İçin Haber Bülteni koyduk. IŞİD’le ilgili hiçbir şey işitmen mümkün değil. Çaktın?” Herhalde çakmıştım. Önümdeki çayı diktim kafama. “Amca” dedim, “Ben çaktım çakmasına da yuh ya. Sen 95 yaşında adamsın. Sen böyle bir espriyi nasıl yapıyorsun yahu? Bildiğin 2 katlı integral bu” dedim. Güldü, “Ee” dedi, “Yıllardır türevimizi aldıra aldıra…”

“Höh” dedim. Pes ettim. “Neyse, haydi size iyi akşamlar” deyip kalktım. Tam, kapıya gelmiştim ki amca arkadan seslendi:

“Çayı dert etme evlat, biz hallederiz. 4 bin liralık beyaz çay değil neticede. Üç kuruşluk fukara çayı. Bizim yokluk fonuna ekleriz”

[Sadık Yangın] 9.2.2017 [TR724]

Sevgili demokrat, bu mektup sana [Konuk Yazar: Ahmet Bozkuş]

Sevgili demokrat,

Size bu satırları, gri bir gökyüzünün altında her şeye sıfırdan başlamak zorunda kalmış bir insan olarak yazıyorum.

Duyduğuma göre demokrasinin bir sıkımlık canının kaldığı, hukukun beyin ölümünün gerçekleştiği, akıl ve mantığın tedavülden kalktığı ve vicdanın töre cinayetine kurban gittiği memleketimde son darbe yiyenlerden birisi de siz olmuşsunuz.

Üzüldüm. Size üzüldüm, sizden önce aynı akıbete maruz kalanlara üzüldüm ve sizin için hiçbir şey yapamayan bana üzüldüm.

Sosyal mecralarda sizi savunmak için yazılan bir cümle gördüm ve bu mektubu yazmaya karar verdim. “Ama o hocamız FE..’cü değil ki!” diye yazmış bir arkadaş sizin için. Öyle olmadığınızı size bu ihraç zulmünü yapanlar da gayet iyi biliyorlar ve zaten mesele de bu.

O, dört harfli malum iftira siz ve sizin gibi vicdan sahibi demokrat insanlar hiçbir haksızlığa ses çıkaramasın diye uydurulmuştu. Siz de bunu yediniz! Ve şimdi sıra size geldi ne yazık ki…

Biliyor musunuz?

Seksen küsür yaşında dedeler, üniversite öğrencisi gencecik delikanlılar, genç kızlar, gözleme yaparak öğrencilere burs veren ev hanımları, mesleğine aşık öğretmenler, haram lokma yememiş binlerce esnaf, görevini hakkıyla yapan memurlar şu anda sizin yaşadığınız ülkenin hapishanelerini doldurmuş durumda.

Gazetecilerden, akademisyenlerden, yazarlardan bahsetmiyorum bile…

Belki bunlar çok dikkatinizi çekmedi ve ses çıkarma ihtiyacı duymadınız ama en azından bir günlük bebeğiyle birlikte gözaltına alınan anne için, yüzde 98 (yüzde doksan sekiz) engelli olduğu halde tutuklanan polis memuru için, beş çocuğu arabanın içinde kalan anne için ses çıkarabilirdiniz.

Size de “dört harfli” demesinler diye bunlara bile ses çıkar(a)madınız. Aynı korku ve endişeyle sizden önce ihraç edilen binlerce meslektaşınız için de ses çıkaramadınız. “Dört harfli” olmak şu anda bir insana vurulabilecek en ağır damgaydı sonuçta.

Ara not: Bu zulümleri tarifsiz bir hazla “yesinler birbirlerini” diyerek izlemediğinize eminim. Şayet öyle bir mahluksanız bu mektubun muhatabı siz değilsiniz zaten.

Bir zamanlar sizin yaptığınız bu hatayı yapmış bir insan olarak derin bir pişmanlık içindeyim. Şimdi acı ama gerçek bir şekilde dersimi aldım. Size yapılan bu zulme karşıyım. Sizin yanınızdayım. Sizin için bir mahzuru yoksa tabii!

Mazlumun kimliğine bakıp duruş belirleme zavallılığına düşmekten Allah’a sığınırım.

“Ama onlar da zamanında şöyle yapmıştı, böyle etmişti…” diyip zulme seyirci kalma acizliğinden Allah’a sığınırım.

“Hak ettiniz ama siz de!” deme küçüklüğünden Allah’a sığınırım.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” ahmaklığından ve sonra o yılanın son lokması olmaktan Allah’a sığınırım.

Sayın demokrat;

Bir yalan uydurdurlar ve bin hakikati o yalanın içinde erittiler. Bu yalanı inandırıcı hale getirmek için memleketin evlatlarını kurşunlara hedef ettiler. Bir senaryo yazdılar, oynadılar. Olan yine iyi niyeti ve ülke sevgisi suistimal edilen insanlara oldu, öldüler. Sırf siz yaşanan bir mağduriyette vicdani bir cümle kurduğunuzda lafı ağzınıza tıkmak için kullandılar o masum insanların ölümünü.

Ve nihayet bu girdap sizi de içine çekti. Şimdilik sadece işinizden oldunuz. Inşallah zulmün bu kadarına şükredecek durumlara düşürmezler sizi. Masumsunuz, hiçbir suçunuz yok tıpkı hiçbir suçu olmayan milyon insan gibi. En güçlü yanınız da tam olarak bu oluyor işte. Biz bu ortak nokta etrafında hakiki demokrat olabilmeyi, iyi insanlar olarak kenetlenebilmeyi başarabiliriz. Belki de kötülerin yaptığı en büyük hizmet de bu olur. Bizim birbirimizi anlamamıza vesile olacaklar ve bu hataları onların sonu olacak.

Saygıdeğer demokrat;

Lütfen acıyı hissedebilen bir vicdanınız varsa onunla iftihar edin. Duyduğunuz acıyı duyurun. Yazın, konuşun, anlatın. Susmayın… Siz susunca sevinecek kötüler, üzülecek iyiler var.

İyiler üzülmesinler…

[Ahmet Bozkuş] 9.2.2017 [TR724]

Kürt meselesinde güvenlik politikasından sonra iskân politikası devrede [Berk Uluç]

Bugün Kürt meselesinde geldiğimiz noktayı, meşru Kürt siyasal hareketinin çevreden merkeze doğru yaptığı ilerlemenin akamete uğratılması olarakta tanımlayabiliriz. Diğer bir ifade ile 2013 yılında kurulan, bünyesinde Türkiye toplumunun onlarca farklı rengini barındıran ve milyonlarca Kürdün Türkiyelileşmesi için yola çıkan HDP projesi malesef cebren sona erdirildi.

2015 Haziran seçim sonuçlarının ortaya çıkması ile tek başına hükümet kurma yetkisini kaybeden dönemin başbakanı Erdoğan, 2012 yılı sonlarında ortaya çıkan ve yaklaşık iki yıl kadar bir süre doğu ve güneydoğu da çatışmaları sona erdiren barış sürecini hiçe sayarak Kürt meselesini tekrar güvenlik bürokrasinin şefkatli (!) kollarına havale etti. 2015 Haziranından bu güne doğu ve güneydoğu da özellikle yerleşim alanlarında yapılan askeri operasyonlar neticesinde yarım milyondan fazla insan yaşam alanlarını terk etmek zorunda kaldı ve binlerce bölge insanı yaşamını yitirdi. Hemen hemen herşeyini geride bırakarak muhtelif batı şehierlerine yerleşmek zorunda kalan bu insanlar, malesef gittikleri bazı yerlerde toplumsal barışa halel getirecek bir takım sosyal problemlerle de karşılaştılar. Belki de cumhuriyet döneminden bu yana ilk kez Kürt meselesi güvenlik bürokrasisi ve terör grupları arasında bir mesele olmanın ötesinde, Türk ve Kürt toplumları arasında sosyal ve siyasal bir sorunsal haline dönüşmeye başladı.

Güvenlik bürokrasisi yeni bir terör grubunu daha ortaya çıkardı

Kürt meselesine güvenlik bürokrasisinin tekrar musallat olması yanlızca 2015-2016 döneminde yüzlerce Kürt gencin PKK’ya katılması sonucu doğurmadı, aynı zamanda kendilerine Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK) denilen, daha çok şehir merkezlerinde ve metropollerde terör eylemi gerçekleştiren yeni bir terör grubunun daha ortaya çıkmasına da sebep oldu. 2016 yılı ile birlikte cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan ve gücünü daha da konsolide eden Erdoğan, Kürt meselesinin 90’larda ki vaziyetine rahmet okutacak yeni bir siyasetin öncüsü olmak noktasında hiç bir tereddüt göstermedi. Son bir yıldır HDP’li belediye başkanları tarafından yönetilen onlarca belediyeye kayyım atanırken, sayıları belki de binleri bulan sivil toplum kurumu temsilcisi, akadmisyen ve siyasetçi tutuklandı. HDP’nin onlarca milletvekili tutuklanırken bu isimlere parti eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ da katıldı. Hatta, Kürt meselesinde milyonların vicdanı sayılabilecek Ahmet Türk ve Osman Baydemir gibi çok kıymetli iki siyasetçi ve kanaat önderi de malesef ceza evine konuldu. Neyse ki Ahmet Türk sağlık sebeplerinden ötürü şartlı tahliye edildi.

Yeni insiyatif tehlikesi!..

Tüm bu trajediler yaşanırken, Suriye’li mülteciler üzerinden alınan yeni bir insiyatif ömüzüdeki 5-10 yıl içinde Türkiye’de ki Kürt/Alevi-yoğun bölgelerde bir Kürt/Alevi-Suriyeli mülteciler çatışması ortaya çıkaracak gibi görünüyor. Daha önce Maraş ile Pazarcık ilçesi arasında kalan bölgeye 30 bin kişilik bir mülteci kampı kurulması ile gündeme gelen bu kritik hadise, bölgede yaşayan bir çok Kürt/Alevi’ye göre hükümetin Kürt-yoğun bölgelerde ki demografiyi değiştirme adına gerçekleştirmek istediği bir öncelik. Bu insiyatif, bir yandan seküler/sol tandanslı Kürt siyasal hareketini demografi üzerinden vurmayı hedeflerken, bir yandan da Alevi bölgelere sünni Suriye’lileri yerleştirmek üzerinden bu bölgeleri sünnileştirme çabası taşıyor.

Şüphesiz, bu topraklarda devlet tarafından muhalif görülen toplumlara karşı güvenlik ve iskan politikaları bilinçli bir şekilde yürütülmüş ve her dönemde zorunlu göçler – sürgünler yaşanmıştır. Bugün de Kürtler ve Aleviler üzerinde benzer çalışmalar yürütülmekte. Bir taraftan göçe zorlanan halklar diğer taraftan da Suriye’den gelen rejim muhalifi Sünni mülteciler ile kuşatılmaktadır. Maraş’ta yürürlüğe konan politikanın Malatya ve Sivas gibi bölgelerdeki Kürt-Alevi yerleşim alanlarında da uygulanacağına dair bölge insanının kaygıları her geçen gün artmakta. Şüphesiz bahsettiğimiz bu iskân politikası sadece Türkiye sınırı içerisinde öngörülmüş bir tecrit uygulaması değil. Benzer şekilde Rojava sınırının Türkiye tarafına bir şerit halinde Sünni Arap nüfusun yerleştirilme planlarının yapıldığı hükümete yakın farklı gazete ve medya organlarında defalarca haber oldu. Türkiye Kürtleri ile Rojava Kürtlerinin arasına yerleştirilen Suriyeli Arap nüfus, Kürtlerin birbirleriyle olan ilişkisini kesmeye yönelik olduğu gayet açık bir amaç taşımakta. Fakat bu bölgenin tarihinin bize öğrettiği bir şey var ki, o da güvenlik politikaları ile iskân politikaları sorunları çözmediği gibi beraberinde yeni sorunlara da neden olmaktadır.

[Berk Uluç] 9.2.2017 [TR724] BerkUluc@Tr724.com

İnsanlar zulmetmek için emir beklermiş! [Veysel Ayhan]

Darbe girişimi bahanesiyle zulmedilen on binlerce masum kadından birinin daha mektubunu aktarıyorum:

“15 Temmuz akşamı Ankara’dan arkadaşım mesaj attı darbeden yarım saat önce. ‘Tepemizde uçaklar geziyor’ dedi. Allah muhafaza dedim duaya başladım ben… İstanbul’dan bir arkadaşım mesaj attı o ara ‘Eve gidemiyorum tanklar yolu kapatmış’ dedi. Eyvahlar olsun dedim… Bir yandan ağlamaya başladım bir yandan dua etmeye. O ara 1. sınıf arkadaşlarım WhatsApp grubunda geyiğini yapmaya başlamışlardı bile. Kızdım her birine. ‘Darbe kadar kötü bir şey var mı, dalgası olmaz bunun, oturun dua edin, Allah korusun’ dedim. 1 saat geçti, ihale hizmete kaldı ve ben darbeci vatan haini oldum, o dalgasını geçenler vatansever oldular!

Sabah erkenden eve geçtim. Kızlar korkmuşlardır dedim. Hepsi salonda birlikte uyumuşlar korkudan. Dogalgazımız kesilmiş. Yemek yok evde. Tüp almaya gittim. Güneş gözlüklerim ve kulaklıklarım takılıydı ama çalışmıyordu. Sadece 5 dakikalık mesafe boyunca şoför dikiz aynasından bana baka baka bir hocamıza bir cemaate bir hocamıza bir cemaate saydı da saydı…

TELEFON IŞIĞINDA EV TAŞIMAK

Zaten söylemeye gerek yok; hepimiz tehditler almışızdır ‘Sen vatan hainisin seni ihbar edeceğim’ diye. Onları saymıyorum da yoldan karşıdan karşıya geçecekken arabadaki genç önce tebessümle ‘Buyrun geçin’ diye el işareti yaptıktan sonra ben tam geçerken arabayı üzerime sürmesi ayrı bir boyuttu.

En çok garipliğimize üzüldüm ben… Okuldan geldim üzerimi değiştirdim saat 3’tü. Tam o sırada ablam geldi: ‘Beş’te nakliye gelecek evi toparlamamız lazım’ dedi. İki saatte ev toplayıp boşaltıldığını gördü bu gözler. Aynı eve üç ev eşyasının sığdığını da. Eşyalarımı alıp başka bir evin kapısına gittiğimde ‘Kardeşim buraya niye geldin burayı akşam boşaltacağız’ dendiği de. Evimiz kalacak mı, endişesi öyle acıtmıştı ki içimizi.

Suç işler gibi gece telefon ışıklarında taşıdığımız evler… Her birinde öyle güzel anılar bıraktık ki ağlamadan çıkabilmek zordu.

İNSANLAR ZULMETMEK İÇİN EMİR BEKLERMİŞ!

İnsanlara gün doğdu. Zulmetmek için emir bekler gibilermiş. Mecburmuşuz gibi öyle eziyet ettiler ki… Herkesin imtihanı farklı. Belki size basit bu dertler de… Herkesin bir bamteli var. Benimki tesettürüm mesela. 6.sınıfta annemle kavga ederek kapandım ben. İzin vermedi ‘erken’ dedi ‘hevestir vazgeçersin’ dedi. İnat ettim ‘ben kapanacağım’ dedim. Okulun önünde açmak zorunda kalırdım başımı, her gün ağlardım. Şimdi güya bunlar Müslüman!

Pardösü giyersen cemaattensin. Arabalarını üzerine sürerler… Eşarbını omuzlarından bağlayamazsın bakıp bakıp küfür ederler. Ama sen daracık pantolonu giyersen, saçını savurursan, rayihalar saçarsan etrafına, makyajlar sürünsen renk renk sen en makbul müminsin. Ben tesettürümü yaşamama izin vermeyen güya Müslüman topluma hakkımı helal etmiyorum…

Eşyalarımı yeni yere taşıyordum. En büyük boy valizim. Ağzına kadar dolu, benden ağır. Param yok araba tutmaya. Çeke çeke 1 km. getirmişim. Vardığım yeri komşular ihbar etmiş. Sokağı bir döndüm ki polis arabası. Elimde koca valizle polisten kaçtım, sapını tuttuğum yerler nasır tuttu ellerimde. Suçum liselilere Allah’ı anlatmaktı.  Ben bilsem yine aynısı olacak hatta beteri olacak yine çocuklarımın öğrencilerimin yanımda olurum. Bir adım geri atarsam namerdim!

BU KIZLAR BANA EMANET

Her eve girip çıkarken telefonla annemle helalleşiyordum. Ağlaya ağlaya. Bana sorsan ömründe bu kadar ağladın mı diye. Temmuz bir yana ömrüm bir yana… Annem İstanbul’da ağladı ben burda. Ömürlerinden ömür gitmiş. Meğer evlat ne zormuş. Her helallik aldığımda içimden bir şeyler koptu. Her seferinde ‘Gel’ dediler bırakıp gidemedim. Ama anneme ne zaman ‘Bu kızlar bana emanet’ desem o zaman ‘Kal onları göndermeden gelme ama Allah aşkına dikkat et’ derdi.

İşim bitti İstanbul’a geldim. Annem harap olmuş… Babam telaşlı… Küçükken beni kucağından yanlışlıkla düşürmüş kolum kırılmış. Babam oraya kadar muhasebe yapmış. ‘Ben sana çok zulmettim’ dedi gözleri dolu dolu. O nasıl söz baba, dedim. ‘Ya gelemeseydin’ dedi ağlamaya başladı… Anne baba neymiş, Temmuz’da anladım.

Sonra haber geldi, babamı ta 30 sene önce yaşadığı Kadıköy’de benim doğduğum evde aramışlar. Evin altını üstüne getirmişler. Evde ikinci bir telaş başladı. Babam ‘Ben gidersem siz ne olursunuz’ dedi de dolandı durdu. Annem de ‘O bizi düşünür dayanamaz olan bana olsun o kalsın’ dedi hep.

ÖZ TORUNUNU SOKAĞA ATMAK…

Bela bela üstüne geldi ama Allahın inayeti hiç eksik olmadı üzerimizden. Görebilene…

Bir sürü duamız kabul oldu ama üzerinde bir imtihan örtüsü vardı.

Kitaplara annem kıyamayınca dayımın deposuna götürmüş. Teyzemin talihsiz oğlu hem dayımı hem öz teyzesi olan annemi tehdit etmiş ‘sizi ihbar ederim’ diye. Akrabanız var mı dersen artık ‘bir dayım var’ demeye korkarım. Dedem, kışın ortasında kız kardeşimi yani 18 yaşındaki torununu sokağa atmış küfürler savurarak. Öz torununu… Öğrenince yıkıldım.

Biz bir eniştemiz var derdik, en ağır darbeyi eniştemiz indirdi. Babaannemle halamın dolduruşuna gelmiş sanıyoruz. En yakıcı sözleri ondan işittik. Böylece eniştemiz de kalmadı. Allah tokat üstüne tokat indirdi ‘O, bu, şu yok.. Sadece Ben varım’ dedi. Hamdolsun. Geç de olsa anladık ama bunlar can yakıyor yine de…

FARELER SARMIŞ. SOBASIZLIK CABASI

Dağ başında metruk bir yerimiz vardı. Bari oraya gidelim dedik. Gecekondu gibi bir yer. Tereddütlü gittim bulabilir miyim diye. Sonra gittik ki o bizim kâğıttan evimizi 5 kere sular basmış, fareler sarmış. Sobasızlık cabası. Elektrik bile kısıtlıydı orada. Sık sık kesiliyor. Gerçi şu an tüm Türkiye öyle ama o zaman öyle değildi. Annem razı oldu. ‘Kalalım kızım’ dedi. Sonraki günler annemin mütevelli bir arkadaşı durumumuzu öğrenince ‘Hocam ben müsaade edemem burada kalmanıza’ demiş. Abla kendisi bulmuş, tutmuş evi. ‘Kiranızı ben öderim ne zamanki işleriniz yoluna girer o zaman siz devam edersiniz hocam’ demiş. Allah ebeden razı olsun. Öz dedenin torununu kolundan tutup sokağa attığı günde bize sadece hizmetteki aziz insanlar sahip çıktı… Allah çevremizi temizledi. Etrafımızda sadece pırıl pırıl insanlar kaldı. Şunu da anlatmadan bitirmeyeyim:

EŞİM 2 YIL ÖNCE ŞEHİT OLDU AMA…

Geçen gözaltına alınan kamuda çalışan bir ablamızdan dinledim. Gözaltına alıyorlar. ‘Namazı nasıl kılacağım’ diye kara kara düşünürken bir polis memuru gelip ‘Namaz kılacaksınız galiba. Ben sizin abdest almanız ve namaz kılmanız için bir yer ayarlayayım bekleyin’ diyor.

Ablamız gözaltı süresince o polis memuru sayesinde çok rahat vazifesini yapıyor.

Ablamız serbest bırakılınca polis memurunun ailesine gideyim teşekkür edeyim, diyor.

Karakola gidip polis memurunun evini soruyor. Adresi alıp eve gidiyor.

Polis memurunun evine gidip hanımına kendini tanıtıyor. Ve başından geçenleri anlatıyor. Eşiniz sayesinde ibadeti çok kolay yaptım, diyor. Kendisine teşekkür etmek için geldiğini anlatıyor.

Polis memurunun eşi olayı dinledikten sonra gözyaşlarıyla ‘Benim eşim

2 yıl önce şehit oldu, başkası olmasın’ diyor. Allah, kimleri arkadaşlara yardıma gönderiyor.

Eski zamanlarda düşündüğüm olurdu. Hani Hocamız ‘garipler’ derdi, ‘sahabilerle omuz omuza olacaksınız’ derdi. Ben düşünürdüm ki ‘Ya bu nasıl olacak ki bir elimiz yağda bir elimiz balda’ Hamdolsun Allah bu yaşadıklarımızla onların yolunu bize açtı. Her halimize şükrediyoruz. Onların peşinde olduktan sonra ne çeksek değer.”

[Veysel Ayhan] 9.2.2017 [TR724]

‘Öl desen ölürdüm, git demeyecektin’ [Tarık Toros]

Türkiye için güneş batıdan doğalı çok oldu. Şimdilerde pek çoğu kendi zaman dilimine göre fark ediyor. Ülke, cebindeki sürücü belgesi dışında başkaca bir ehliyeti olmayan insanların ülkesine döndü. Belki de, idare edemediğimiz şeylerden endişelenmeyi bırakmalıyız.

Önceki yazı böyle bitiyordu, üstüne yeni OHAL KHK’sı geldi, 4 bin 464 kişi daha kamudan ihraç edildi. Sayı 100 bini geçti, aileleriyle beraber en az yarım milyon insan mağdur. Buna özel sektörü de eklerseniz, milyonları buluyor. Bu kişiler sadece kamudan atılmıyor, isimleri ifşa olduğu için resmen ve fiilen yokluğa mahkûm ediliyorlar, pasaportları iptal ediliyor, vesaire.

OTURUP KALKMAK BİLE SUÇ

Son dönemde suçlamalara, tutuklama gerekçelerine, iddianamelere bakıyorsunuz, neredeyse tüm legal faaliyetler suç: Anayasal partide siyaset yapmak suç, Milli Eğitim gözetimindeki okula çocuk yollamak, yasal derneğe bağış yapmak, bankaya para yatırmak, legal gazeteyi almak, çıkarmak, gazetecilik yapmak, bir Twitter fenomeninin sizi takibe alması, Digitürk üyeliğini sonlandırmak, yarım milyon kişinin indirdiği mesajlaşma uygulamasını telefonuna indirmek, izin alınmış toplantıya katılmak, RTÜK denetimindeki TV’ye çıkıp konuşmak, sıradan insanlarla sıradan ortamlarda biraraya gelmek, şuraya veya buraya seyahat etmek, filan… Savcı bunları sormuş, cevabı mühim değil, muhatapları aylardır içeride.

SALONU GÜLDÜREN ÖRNEK

Geçen bir panele katıldım, yabancı bilim insanları konuşmacıydı, Türkiye’yi anlattılar. Bizi bizden daha iyi çözmüşler, her şeyi görüyor ve biliyorlar. Biri ülkedeki tuhaflıkları anlatırken dedi ki, “İnsanlar evlerinde bulunan dolar banknotları yüzünden tutuklandı, öyle ki seri numaraları üzerinden örgütte hiyerarşik bir yerleri varmış.” Salon kahkahalarla güldü buna. Ne yazık ki ben gülemedim ülkemin tirajikomik bu haline. Emin olun, yarın da gülemeyeceğim. Hicranla anlatacağımız öyküler olacak bunlar. Kaldı ki anlatır mıyım, bilemiyorum. Yazdık, söyledik, konuşuyoruz işte. Üzerinden bir daha ne diye geçelim, gene olsa gene aynı paranoya yaşanır bu ülkede! Akademik araştırma konusu belki ama şahsen en az iki neslin bu travmayı atlatacağını, atlatabileceğini sanmıyorum, genç ve orta kuşak! Belki üçüncü nesil, bu etkilerden sıyrılmış olarak önüne bakabilir.

KAVGA DEĞİL LİNÇ!

Cemaat-Hükümet kavgası diyorlardı. Esasen kavga falan yoktu. Hükümet, Cemaat’i önce tasfiye etmeye sonra bitirmeye kalktı. Üç-dört yıldır devletin tüm olanaklarıyla bastırıldı, medya da elinden geleni ardına koymadı. En son darbe bahanesiyle, tavan-taban kalmadı, Devlet bodoslama daldı. Yaşlı, çocuk, engelli, hamile, hasta denilmeden adeta kısmi soykırım icra edildi, ediliyor. Kavga dediğiniz şeyin bir adabı vardır, kavga yoktu, sonuçları itibariyle katliam yapıldı. Malıyla mülküyle, kanıyla, canıyla, milyonlar işkence altında! Kavga ise şimdi başlıyor. İşaret fişeğini Bahçeli attı, cephede Perinçek’i değil Erdoğan’ı tercih etti. Perinçek durur mu, “Erdoğan’ın yanında durmak benim yanımda durmaktır” dedi. Aktörler ne zamandır ısınıyordu, son raunt yaşanmadan dibe vurup sıçrama olmayacak, anlaşıldı.

KELLİM KELLİM LA YENFA!

Son KHK ile 4 bin 464 kişi daha kamudan atıldı. Sol mahalle, isyanlarda. İlk KHK’larda atılanlara ses etmeyen, iyi oldu diyen, hatta alkışlayanlar, öfke kusuyor. İnsanlar, Twitter’da içini boşaltıyor, CHP sözcüsü “demokrasiyi, özgürlükleri katlediyorsunuz” diyor, eski AKP’liler bile homurdanıyor. Öğretmenin darbe yapacağına inananlar, “akademisyenden darbeci mi olur” diye ayağa kalkıyor. O arada ihtilal, kendi evlatlarını da yiyor, atılanlardan biri şöyle tweet atmış, “Bu zamana kadar reis öl dese ölürdüm. Ancak bu gece ihraç edildim ya, sesimizi duymayan hepinizi mahkeme-i kübra’ya havale.” Profesör Sami Karahan da adeta kapak gibi cevap vermiş bu serseme, “Reis öl deyince ölen adam, Reis git deyince gitmeyi bilmiyor. Zavallı putunu kaybetmiş, Allah’tan medet bekliyor!” Dedim ya, güneş batıdan doğalı çok oldu, vatandaş kendi zaman dilimine göre fark ediyor.

YANGINDAN CANLI

İhraç edilenlerin terörle alakası yokmuş. Günaydın! Bugün ülkede hiç kimse suçlamaya veya karara bakmıyor, şüpheliye göre yorum yapıyor. Meşrebe göre mağdur ayırmayan ortak tepkilere bakın, tamamı yurt dışından! Yurt içinde her mahalle kendi adamına sahip çıkıyor. Diğerlerine sessiz kalsa iyi, içeri tıkan iradeyle birlikte onları terörize etmekten geri durmuyor! Böyle olduğu için de ülke iflah olmuyor. Egemenler boş durur mu, “terör kokteyli menüsü” çok geniş maşallah, kimse kimseyle yan yana gelemiyor. Ne diyeyim, olan bitene verilen tepki, yangın alarmı verildiğinde çıkış kapılarına koşan sıradan insanın refleksinden bile çok uzak. Alarm çalıyor, feryat figan, içeriyi duman basmış, bağrışmalar ayyuka çıkmış, ne yangını söndürmeye çalışan var, ne de çıkış kapılarına koşan. Anca bar taburesinde oturmuş, yangından canlı yayın yapıyoruz. Hepsi bir yana, üniversiteden atılan Reisçinin tweet’ine hiçbiri yaklaşamaz: Öl desen ölürdüm, git demeyecektin!

[Tarık Toros] 9.2.2017 [TR724]

‘Tr724’ün 100. Sayısı Münasebetiyle… [Selim Gündüz]

Çocukluğumda seyrettiğim bir karate filmindeydi. Efsanevi karateci Bruce Lee hatırladığım kadarıyla nasılsa kendini bir asansör kabininde ara katta buluyor. Karanlıkta etrafı yokluyor. Çıkış yolu bulamayınca sakin bir şekilde bağdaş kurup meditasyona başlıyor.

Türkiye’de gazetecilik böyle bir çaresizlik içinde. Ya ‘kötü adamlar’la iş tutacak hayat hakkı bulacaksınız. Veya asansörde (hapishanede) yaşamaya alışacaksınız. Ya da fırsatını bulup yurt dışına kaçacak, mesleğinizi icra etmek için başka ülkelere gideceksiniz.

Devletin asırlık dev kurumları en makul öngörüsü “1 TL 1 Dolar olacak” olan Yiğit Bulut gibi birine teslim ediliyor. Diktatörlüğün mali saç ayağı tamamlanıyor. Yani Saray, resmen devlete çöküyor ama iliştirilmiş Saray gazetecisi iseniz şu başlıkları atıyorsunuz.

“Varlık Fonu ekonomiyi uçuracak”, “Varlık Fonu faize darbe”, “Devlet tek çatı altında”, “Ekonomiye dev kalkan”

Türkiye’de ya gerçekleri ters yüz edip bu başlıkları atıp yalanlarınızı yorumlayacaksınız veya Silivri’de soluğu alacaksınız.

Karşımızda korkunç bir propaganda makinesi var. 24 saat Saray adına çalışan TRT dâhil 20 TV kanalı var. 15 ulusal gazete her gün aynı haberleri farklı mizanpajla sunuyor. Sözcü, yazarlarıyla muhalefet ediyor ama 1. sayfasıyla Saray’a hizmet ediyor. Geriye iki gazete kalıyor. Bir kısım yönetici ve yazarı hatta karikatüristi hapiste olan Cumhuriyet ve her zorluğa rağmen yiğitçe mücadele eden Birgün. Ama Demokles’in/Saray’ın kılıcı onların da tepesinde. Biz, 15 Temmuz’un daha ilk saatlerinde darbe karşıtı yayın yaptık. 16 ve 17 Temmuz’da kâğıt baskı yapabildik ve manşetten ‘kimden gelirse gelsin her türlü darbeye karşı olduğumuzu’ ilan ettik. Buna rağmen gazetemiz Saray’ın faks çıktısı hükmündeki bir KHK ile kapatılınca web’den başka çaremiz kalmadı.

“TR724.COM” BÖYLE KURULDU. YA SARAY’A ‘İLİŞMEK’ VEYA HAPSE GİRMEK VEYA SESİNİ DEVAM ETTİREBİLMEK İÇİN YURTDIŞINDAN YAYIN YAPMAK. BİZ ÜÇÜNCÜ YOLU TERCİH ETTİK.

Bugün Tr724 eGazete‘de 100. sayımızı yayımladık. Dar bir editör ekibi ama fevkalade kaliteli bir yazar kadromuz var.

Yapılan iş bir web sitesinden ibaret değil. Her gün bir sonraki gün için PDF olarak e-gazete hazırlıyoruz. Ekonomik olarak zorlandığımız zaman e-gazeteyi paralı hale getirmeyi planlıyoruz. Şimdilik kıt kanaat idare ediyoruz. Sitemiz çok kısa zamanda geniş bir okur kitlesine ulaştı. Sitemiz yayına girdiğinin ertesi gün Türkiye’de yayın yasağı geldi. Sadece VPN ile girilebiliyor. Veya yayınladığımız haber ve yazıların medium.com/Tr724 linklerinden takip edilebiliyor. Okurlardan gelen dönüşleri baz alırsak durumumuz fena değil. Hatta iyiyiz. Ama çok eksiğimiz var zamanla tamamlamayı planlıyoruz.

VE KADROMUZ:

“İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a teşekkür etmiş olmaz”. Bu vesile ile yayın kadromuza teşekkür edersek kadirşinaslık etmiş oluruz.

Öncelikle çok zor şartlarda bizi toparlayan, pek çok riski göğüsleyen Akif Ağabey’e ve bin bir zorlukla bu girişimi hayata geçiren sitemizin imtiyaz sahibi ve hukuk danışmanı Mehmet Yıldız Bey’e teşekkür ederiz. Bu vesileyle yeni bir yazar da kazanmış olduk. Artık haber reflekslerini hukukçu yanıyla takviye eden önemli bir yazarımız var.

Sitemizin alt yapısını hazırlayan, sabahlara kadar teknik problemlerle boğuşan, bunun yanında web’in yayın editörlüğünü de yüklenen ve 2-3 kişilik iş yapan Yayın Koordinatörü’müz Ali Mirza Yazar’a teşekkür ederiz.

Ülkemizin gidişatını öngörüp önceden evini taşıyan bir başka editörümüz Kemal Ay. Kendisi e-gazetemizin mimarı. Her gün öğleden gece geç saatlere kadar e-gazeteye emek veriyor. Bunun yanında geleceğin önemli bir yazarı olarak şimdiden çok iyi yazılar yazıp sitemizi güçlendiriyor. Kendisine ne kadar teşekkür etsek az.

Yayınımızı bir başka ülkeden destekleyen, fevkalade birikimi ve hukuk alt yapısıyla oldukça önemli yazılar yazan gazete yöneticiliğinden gelen haber direktörümüz Sefer Can’a;

Hem sitemize sürekli haber giren, editörlük yapan bunun yanında birikimiyle hemen her gün bir başka ihtisas gerektiren konuyu kaleme alıp yazan sitemizin yazı işleri müdürü Erman Yalaz’a;

Yine bir başka ülkeden sitemizin sosyal medya editörlüğünü yapan, bunun yanında haber ve yorumlara çok iyi ‘caps’ler hazırlayan Ömer Özdemir’e teşekkür ederiz…

En büyük iftiharımız e-gazete. Bunun için akşamları saatlerce titizlikle çalışan, emek veren sanatkâr tasarımcılarımız Ali Ağabey’e ve Alper Bey’e şükranlarımızı sunarız. Sitemizin mali ve finansal problemlerini çözmeye çalışan, angaryasını çeken, resmi işlerini halleden Metin Bey’e de ayrıca teşekkür borcumuz var.

VE YAZARLARIMIZ

Dinin içinin boşaltıldığı, yerli oryantalist teologların ilahiyatçı olarak arzı endam ettiği günümüzde dini konularda hüccet yetkinliğinde iki önemli yazarımız var. Abdullah Salih Güven ve Faik Can.

Türkiye’de siyaset kulislerinin tecrübeli kalemi, şimdi ise ABD’nin nabzını tutan değerli araştırmacı yazar ve gazeteci Adem Yavuz Arslan,

Yakın tarihimize ışık tutan önemli eserlerin yazarı, siyasi tarih ve gazetecilik birikimi ile yetkin analiz ve yorumlar yazan Ahmet Dönmez,

Hem akademik yönü, hem gazetecilik geçmişi ve kabına sığmaz enerjisi ve kalemi ile Akif Umut Avaz,

Gazete yöneticiliği birikimi, kıvrak kalemi ve zekice nükteleri ile siyaset gündemini ele alan ve daha sık yazmasını beklediğimiz önemli yazarlarımızdan Barbaros J. Kartal,

O herkesin tanıdığı bir şiir üstadı. Şiirin latif ve edebi diliyle uzun zamandır gündemi değerlendiriyordu. Şimdi lütfedip çok uzaklardan bize katkı sağlıyor. Bekir Salim ağabey.

Kuşkusuz son yıllarda yetişmiş en önemli aydınlarımızdan. Tarih, felsefe ve dini konularda yed-i tûlâ sahibi Dr. Emin Aydın Bey.

Türkiye adım adım çözümsüz bir ekonomik krize doğru gidiyor. Ekonomi bilgi ve birikimi, uzun gazetecilik tecrübesi, son dakika değerlendirmeleri ve öngörüleri ile Semih Ardıç,

Tarih araştırmacılığı, arşiv tecrübesi ve akademik birikimi ile bir tarih otoritesi. Onun yazıları sayesinde bugüne, tarih perspektifinden bakabiliyoruz. Sitemize yeni bir katkı: Serdar Efeoğlu

Sitemizin ana sütunlarından biri. Muazzam bir birikim. O kadarki bulunduğu ülkenin ulusal spor dergisi kendisini kapak yaptı. Her gün ne yapıp edip muazzam analizler yapıyor, haber yazıyor. Hasan Cücük.

Uzun yıllara dayalı dış haberler tecrübesi, gazete yöneticiliği deneyimi, mahruti bir bakış açısıyla analitik çözümlemeler yapan Erhan Başyurt

Yayın yönetmenliği tecrübesi, devlet deneyimi, entelektüel birikimi ile en çok okunan yazarlarımızdan. Fevkalade gazetecilik meşguliyeti yorum yazmaya vakit bırakmasa da o, ne yapıp ne edip sitemize katkısını sürdürüyor. Handan Eryiğit.

Genel yayın yönetmeni olduğu kanala el konulduğunda, televizyonunu kahramanca savunurkenki görüntüleriyle medya tarihine ve zihinlerimize nakşoldu. Siyasi atmosferi perde arkasıyla, çelişkileriyle ele alan kolay okunan, kendini okutan yazılar yazdı ve yazıyor. Tarık Toros.

Yazdığı her bir kulis yazısı bir başka siyasi ezberi yıkıyor. Uzun yıllara dayalı yayın yönetmenliği tecrübesi, entelektüel birikimi ile fikri yazılarıyla da artık bizlerle olacak: Nazif Apak.

Evet, bu kıymetli kalemlerimizin yanısıra, Veysel Ayhan, Vehbi Şahin, Berk Uluç, Sadık Yangın, Göksel İlhan’a çok değerli katlılarından dolayı teşekkürü bir borç biliyoruz.

Ama her şeyden önce böyle bir kadro ve bu müstesna yazarlarla çalışma imkânını bize lütfettiği için Allah’a teşekkür ediyoruz.

[Selim Gündüz] 9.2.2017 [TR724]