Koç’un Türk Traktör’ünde işten çıkarmalar başladı!

Türk Traktör yönetimi, yurt içi satışlarının düştüğünü gerekçe göstererek haftalık çalışma gününü bir gün düşürme kararı almış ve ücretlerde kesinti yapılacağını açıklamıştı. İşçilerin işten çıkarılmayacağını ifade eden fabrikada örgütlü Türk Metal Sendikası ve fabrika yönetiminin açıklamasının aksine sözleşmeli personelin büyük bir bölümünün işten çıkarıldığı öğrenildi.

Evrensel gazetesinin aktarımına göre; haftalık çalışma gününün düşürülmesi ve o günün ücretinden kesinti yapılması kararı işçiler tarafından tepki ile karşılanmış, fabrika yönetimi bu kararın 24 Haziran seçimleri ardından uygulanmayacağını ifade etmişti. Aynı uygulamaya seçimlerin ardından devam eden fabrika yönetimi, işten çıkarmaların yaşanmayacağına dair taahhüdüne de uymadı. Sözleşmeli personelin işlerinden çıkarıldığına dikkat çeken işçiler, kendilerine “İsteyen çıkabilir” denilerek baskı uygulandığını ifade etti.

‘TÜRK METAL SENDİKASI ORTADA YOK’

Yaklaşık iki aydır devam eden uygulamanın genişletileceğine ve işten çıkarılacaklarına dair endişelerinin bulunduğunu ifade eden işçiler, “Çıkmak isteyen çıksın” baskısının sürdüğünü açıkladı. İki yıldır Türk Traktör’de çalışan genç bir işçi açıklamalarda bulunarak, “Herkes atılma korkusunu ensesinde hissetmeye başladı” dedi ve açıklamalarına şöyle devam etti:

Yanı başımızdaki genç sözleşmeli arkadaşları işten attılar. İşsizlik almış başını gidiyor, biz de işimizden olmaktan tedirginiz. Önce askere gitmeyenleri, sonra sırayla geride kalanları tek tek işten atacaklar bu gidişle. Sendikadan da hiç ses yok, işten çıkarma olmayacak sadece ücretlerden belli bir kesinti olacak dediler ama herkes atılma korkusunu ensesinde hissetmeye başladı.

‘PATLAMAYA HAZIR BİR ORTAM VAR’

Başka bir işçi ise, “Tazminatları açmış, çıkmak isteyen çıksın diyor. Herkes bu kadar borca batmışken, işsizlik almış başını gitmişken, kriz kapıdayken kim işten çıkabilir ki?” diye sordu. Bir diğer işçi ise, şöyle konuştu:

Burada iş yok diye bir ara Sincan OSB’deki fabrikaya 90 tane Türk Traktör işçisini gönderip belli bir süre çalıştırdıktan sonra geri alacaklarını söylediler. Yüzyılın sözleşmesini imzaladık derken, şimdi geriye hiçbir şey kalmadı. Patates, soğan derken; vergi dilimine girince de maaşlardan kesinti olunca evdeki ekonomi iyice zora girdi. Bir de üstüne ücretlerden ve söylemedikleri halde benim dahil kimilerinin ikramiyelerinden de kesinti söz konusu oldu. Şimdi herkeste bir sessizlik var ama en ufak bir şeyde patlamaya hazır bir ortam da var.

[Kronos.News] 16.7.2018

Darbe nöbeti, demokrasi tövbesi [Selahattin Sevi]

İkindi vaktiydi. Evden çıktım. Denize ve göle nazır -her nasılsa boş kalmış- toprak arsaya ulaşmam ve arabamı bırakmam çok zaman almadı. Cennet durağında sarı basın kartımı göstererek metrobüse bindim. Taksim’e ulaşmak için Mecidiyeköy’de aktarma yapmak istiyordum fakat metrobüsün seferi Topkapı’ya kadarmış. Tam iniyordum ki telefonum çaldı. O hengamede kimin aradığına bakmadan açtım.

– Gördün değil mi, Selahattin Abi? Bunların gerçek yüzünü gördün.

Arayan Skylife dergisinin fotoğraf editörü Bilal’di, Ahmet Bilal Arslan.

“Neyi gördüm mü, kimin gerçek yüzünü?” demeye kalmadan Bilal konuşmaya devam ediyordu:

– Bu adamlar her zaman Tayyip’e düşmandı Abi, sen bilmezsin…

Bilal’le daha önce siyasi konuları konuştuğumu hiç hatırlamıyordum. Fotoğrafa meraklı lise mezunu bir genç olarak Kahramanmaraş’tan İstanbul’a gelmiş, Beyoğlu Belediyesi’nde fotoğrafçı olarak iş bulmuş, daha sonra ‘partili’ büyüklerinin aracılığı ile bir zamanlar Türkiye’nin en prestijli dergilerinden Skylife’a fotoğraf editörü yapılmıştı. Bazen makine almak için danışır, bazen dergi sayfalarındaki eksik bir fotoğraf için arar, ara sıra da motosikletine bindiği gibi Yenibosna’daki Zaman binasına gelirdi. Fotoğraftan çok tutkulu olduğu yamaç paraşütü deneyimlerinden söz ederdi genellikle.

Gezi direnişi sonrası bir gün yine gazeteye gelmişti. Gururla sosyal medya hesaplarından Gezi’yi destekleyen tweet paylaşan yazar ve fotoğrafçıların listesini çıkardığını, Skylife’ın genel yayın müdürü ‘Mücahit Abi’sine verdiğini, ortık onlara iş sipariş edilmeyeceğini anlatıyordu.

Ona yaptığının yanlış olduğunu anlatmış, fakat başarılı olamamıştım son görüşmemizde.

Cevizlibağ durağında metrobüslerin biri gidip biri geliyordu. “Zaten uzun zamandır görüşemiyoruz, istersen bu konuyu yüz yüze konuşalım Bilal” diyerek her türlü darbeye karşı durduğumu, 15 Temmuz darbe girişimi gecesi sokakta olduğumu, iki gündür de Taksim’e gidip kamu kurumları tarafından organize edilen toplantı ve protestoların fotoğraflarını çektiğimi söyledim.

Tepkisi ne olsa beğenirsiniz?

“Böyle zamanlarda sokağa fotoğraf makinesi ile değil, bayrakla çıkmak gerekir. Biz arkadaşlarla Fatih’te toplanıyoruz. Vaktin olursa sen de gel” dedi.

Ahmet Bilal Arslan’a ‘Bilal’e anlatır gibi’ tane tane anlatmaya çalıştım: Bak Bilal’cim, askerlik yaparken duvarda şöyle bir söz asılıydı, “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır.” Önce gazeteciyiz, foto muhabiriyiz. Bize düşen bayrakla sokaklara çıkmak değil, fotoğraf makinemizle şahit olduğumuz bu toplumsal olayları kayıt altına almak…

Hatırlattım. Bu mesleği yaparken sevdiğim Galatasaray’ın başarılarında da, kentimin takımı Bursaspor’un şampiyonluğunda da fotoğraf makinemle sokağa çıktım. Depremde de, bayramlarda da bu değişmedi…

Telefonu kapatmadan, bana bir de ‘tövbe” çağrısı yaptığını hatırlıyorum. “Ben her yerde, her zaman darbelere de darbecilere de karşıyım. Özlemini duyduğum ve çocuklarımı büyütmek istediğim ortam çok basit: En az Yunanisitan kadar batı ölçülerinde geçek bir demokrasi ve laiklik.”

Bilal’in tepkisi, “Senin bu yönünü bilmiyordum abi, demokrasi diyorsun, laiklik diyorsun… Allah’ın nizamı varken demokrasi ne, laiklik ne… Şirk bu söylediklerin… Hemen tövbe et, öbür dünyaya imansız gidersin…” olmuştu.

Ben Taksim’e ulaşmak için Mecidiyeköy metrobüsüne binerken muhtemelen Bilal Fatih’teki ‘Müslüman gençlik’le birlikte nöbete gitti.

Darbe girişimi gecesi durum farklı mıydı? ‘Sokağa çıkın’ emri gelene kadar herkes hanesine sinmişti.

15 Temmuz günü erken olmayan bir saatte eve girdiğimde, komşumuzun küçük oğlunun doğum günü partisinden gelen kızım, “Baba darbe ne?” diye soruyordu. Televizyon ekranlarındaki altyazıya baktığımda gözlerime inanamamıştım. Bir grup asker köprünün bir ucunu tutmuş, Atatürk havalimanına tanklarla ve araçlarla asker sevkiyatı yapılmıştı.

Bir yandan, “Darbe çok kötü bir şey kızım, çok kötü” derken gazeteci, foto muhabiri dostlarımı arıyordum. “Neler oluyor, köprüye, havalimanına gidelim mi?” diye soruyordum. 12 Eylül fotoğrafının ikon fotoğrafını çekmiş meslek büyüğümüzden gelen mesajı görünce iyice kanaat getirdim. Darbe oluyordu…

Kapatılan ve el konulan Zaman’dan sonra birkaç haftadır mesaiye gelip gittiğim Yeni Hayat’taki yöneticiler de, diğer gazetelerdeki foto muhabiri arkadaşlar da aynı şeyi söylüyordu: Sokağa çıkma, tehlikeli, ne olduğu belli değil, evde seni bekleyen ailen var…

25 yıl boyunca gazetecilik yapmış biri olarak kararımı verdim: “Belki de görev yaptığın yıllar boyunca şahit olacağın en önemli siyasi ve toplumsal olay, durma çık!”

Eşim ve çocuklarım ağlayarak yalvarıyordu arkamdan gitmemem için. Merdivenlerden inerken apartmana yeni taşınan bir komşuyu gördüm. “Çağırıyorlar, partiye gidiyorum” diyordu.

Arabayı mahalle arasında bırakıp taksiyle devam etmek istediysem de taksiler müşteri almıyordu. Atatürk Havalimanı’na ulaşmam bomboş yollarda 15 dakikamı bile almadı. Ana girişteki kavşağın yanına arabayı parkettim ve alana doğru koştum.

Sadece Doğan Haber Ajansı’nın havalimanı muhabiri ve ben vardım gazeteci olarak. Birkaç tank ve etrafına kümelenen insanlar vardı. Bir kişinin tişörtünü çıkararak tankın önüne yattığını gördüm. Tankın üstünden protestocu gence seslenen asker, “Yanlış emir, aldatıldık, çekilin önümüzden geri kışlamıza dönüyoruz” diyordu.

Saat 23:00 sularında ulaştığım alanda yarım saatten biraz fazla fotoğraf çektim. Bir anda alana çıkan bütün yollar otomobil ve motorsikletlerle dolmuştu. Şalvarlı cübbeli sakallı kişiler tankların üzerine çıkmış, askerlerin ellerindeki silahları almaya çalışıyordu. Hızla ve asfaltı delerek manevra yapan tanklar gidiş yönüne dönmüştü ama insanlar gitmelerine izin vermiyordu.

Elimdeki fotoğrafların çok değerli olduğunu düşünüp bir an önce çalıştığım gazeteye ve uluslararası ajanslara göndermem gerektiğini düşündüm. Aracımla trafiğin ters yönünde ve kaldırımdan, refüjlerden Yenibosna kavşağına kadar ilerledim. Ondan sonra eve ulaşmam daha kolay oldu.

Oturup hemen bir seçki yaptım. Sanıyorum 15 kare kadar fotoğraf belirleyip önce Yeni Hayat’a gönderdim. Ardından merkezi Fransa’da bulunan uluslararası ajans SİPA’ya… En son da geniş bir dağıtım ağı olan Anadolu Ajansı eski fotoğraf editörü Abdurrahman Antakyalı’nın Depo Photos’una…

Fotoğraflarımı sosyal medyada gören bazı Avrupalı gazete ve dergiler ‘kullanabilir miyiz’ diye sordular. Tamam deyince de banka hesap numaramı istediler. “Ne münasebet” dedim, “öncelikle bu fotoğrafların insanlara ulaşması ve Türkiye’deki darbeye karşı genel bir kamuoyunun oluşması önemli…”

Tekrar sokağa çıkmak istedim ama Küçükçekmece dahil İstanbul’un üzerinden savaş uçakları uçuyordu. Ölüm haberleri birbirini izliyordu. Evet, doğrudur, ikinci kez cesaret edemedim. Fakat sabahın ilk ışıklarıyla tekrar sokaktaydım. Sonra da birkaç gün boyunca hiç eve girmedim desem yeridir.

15 Temmuz’dan beş gün sonra doğum günümdü. Erken uyanmıştım. Uzak ve yakın arkadaşlarım iyi dilek mesajlarını okuyordum. Saygı duyduğum bir meslektaşımdan telefon geldi. “Sen ve Zaman’ın eski foto muhabirleri sosyal medyada hedef gösteriliyorsunuz. Sokağa çıkma. Hatta bir süre kendi evinde olma,” dedi.

Eşimi ve çocuklarımı sevdiğim ve güvendiğim bir arkadaşıma gönderdikten sonra yine çok güvendiğim bir arkadaşımla buluştum. “Ne yapalım?” diye sordum.

Öte yandan bütün Türkiye’de “olağanüstü hal” ilan edilmişti.

Avrupa’dan Kürt bir dostum, “Abi, siz yenisiniz, bak OHAL ilan edildi. Bizim doğuda en küçüğünden güngörmüş dedeye kadar bunun anlamını bilir, bir saat bile durma, hemen buralara gelmenin yolunu bul,” tavsiyesinde bulundu.

Viyana’da bulunan başka bir gazeteci arkadaşım, “Hâlâ neyi bekliyorsun, ne oldu bilmiyoruz, ama adamlar suçluyu buldular. Bu saatten sonra Zaman’da iki gün bile çalışmış olmak suçlanmak için yeter” diyerek ülkeden çıkmamı tavsiye etti.

Biraz da o yıl Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden ‘Araştırma Ödülü’ kazandıran mülteciler ile ilgili çalışmamın kitap safhası için eksik parçaların tamamlanmasını da vesile yaparak kararımı verdim. Fakat, yeteri kadar param yoktu. Arkadaşımdan iki bin Euro ve iki yüz dolar borç aldım. İstanbul çok karışıktı. Ertesi günün ilk uçağı ile Antalya’ya uçtum. Charter seferlerine baktım, bir kişilik yer vardı ve sadece 90 Euro’ydu.

Öğleden itibaren saat 20.00’deki uçağı beklemek adeta bir işkenceydi. Sanıyorum saat 17.00’ydi, cep telefonuma bir mesaj geldi. Sarı basın kartımın iptal edildiğini duyuruyordu. Kararımın doğru olduğuna bir kez daha inandım.

Çıkış platformlarına gelmeden GBT kontrolü yapılan bir masa kurulmuştu hava limanına. Çekinmedim desem yalan olur. Kısa saçlı, kirli sakallı bir polis memuru vardı masanın başında. Kimliğimi uzattım, ne iş yaptığımı sordu. “Gazeteciyim” dedim, Zaman adına düzenlenmiş basın kartımı bile gösterdim. Şaşırdı. Fakat ekrana bakınca, “Buyurun, hakkınızda herhangi bir sakıncalı durum yok” dedi.

Pasaport kontrolünde heyecandan yurt dışı çıkıp pulunu almadığımı farkettim. İzin isteyip geriye dönerek aynı kontrol noktalarını bir kez daha geçtim. Vize kontrolü ve çıkış mühürü vurulduktan sonra ise genç bir polis geldi. “Sizi içeri almamız gerekiyor, başka bir kontrol noktası var” dedi. Meğer daha çok çıkan kişinin memur olup olmadığı ile ilgili bir bölümmüş. O kapıdan da geçtikten sonra son yolcu çıkış salonuna varmıştım.

Nedendir bilmiyorum, birden kendimi tutamayacak kadar duygusal hissettim. Geride ülkem, ailem, çocuklarım kalacaktı ve ben meçhule doğru uçacaktım. Gidip buz gibi suyla bir abdest aldım. İkindi namazını eda ettikten sonra iki rekat da dua niyetine namaz kıldım. Mescitte benden başka kimse olmadığı için bazı sureleri ağır ağır ve sesli okuduğumu hatırlıyorum gözyaşları eşliğinde. Sanıyorum o namaz yıllar önce Kabe’deki namazdan sonra hissederek kıldığım en anlamlı namazdı.

Geç saatlerde ulaştığım bir Avrupa kentinde kendimi boşlukta ve yalnız hissediyordum. Küçük bir otel odasında uyandığımda iki yıl büyük meşakkatlerden sonra tekrar buluşacağımız eşimi ve çocuklarımı aradım.

İki yıl sonra tekrar buluşmak güzel.

Fakat aklımız da gönlümüz de ülkemizde, içerideki ve dışarıdaki arkadaşlarımızda, dostlarımızda…

Çünkü o meşum darbe bazıları için ‘Allah’ın lütfu’ ve ‘hayırlara vesile’ bir girişim olarak ortada dururken, yüz binler için ölüm, yıkım ve felaket oldu.

[Selahattin Sevi] 15.7.2018 [Kronos.News]

Yabancılar özel sektörün borçlarını ödeyeceğine inanmıyor [Harun Odabaşı]

AKP Hükümeti 2018 yılına gelinceye kadar sıcak para konusunda hep şanslıydı. İktidara geldikleri dönemden 2008 yılına kadar sürdürülen ‘başarı hikayesi’nın arkasında hükümetin dahiyane projelerinden ziyade Türkiye gibi ülkelere akan sıcak paranın artışı etkili idi. 2008 Mortgage krizi sarsıcı idi ama orda da şansları yaver gitti ve ABD ve AB’de faizlerin sıfıra indirilmesi ile birlikte Türkiye gibi ülkelere sıcak para akışı devam etti ve bugünlere kadar gelindi. Döviz bolluğu dövizin fiyatını aşağılarda seyrettirince kişi başına düşen milli gelirde kendiliğinden arttı, ithal ürünlerde ucuzladı, millet daha fazla harcadı, tüketerek keyifle tatlı tatlı büyüdük.

Ama artık dünyada bir devir kapanıyor. Bunu sadece piyasaların görmesi yetmez, mevcut iktidarın da kabul etmesi gerekiyor. Türkiye’nin risk algısı yükseliyor. Son 24 Haziran seçimlerinden sonrada durulmayan piyasalar bunun bir göstergesi olduğu gibi yine son not indirimi de Türkiye’nin yurt dışından hiç iyi görünmediğini tescillemiş oldu. Ve ilk defa AKP iki yönden çok kötü bir pozisyonda yakalandı. Döviz, enflasyon ve faiz cephesinde anormallikler yaşanırken dünyada paranın kalıcı olarak yön değiştirmesi hükümeti çaresiz bıraktı. Altını çiziyorum, seçimden önce 1,5 ay içerisinde faizleri 4,25 oranında artırmasına rağmen dövizde dengelenme yaşanmadı. Çünkü istenen oranda sıcak para girişi olmadığı gibi Merkez Bankası’nın faizleri rekor derecede artırması boş bir hamleye dönüştü. Yangına müdahale yöntemi kadar yangına müdahale zamanı da çok önemli. Yangın her yeri sardıktan sonra yapılan müdahale maalesef yıkımı hafifletmeye yetmiyor.

Neyse Türkiye döviz ve faizde büyük dalgalanmanın yanında enflasyon canavarını uyandırarak 2018’in ilk yarısını tamamladı. Ancak ikinci yarı negatif anlamda daha büyük riskler barındırıyor. En büyük sorun dış borcun finansmanının nasıl gerçekleşeceğinde düğümleniyor. Tükiye’nin mevcut dış borç stoku 457 milyar dolar. Bunun 240 milyar doları özel sektör borcu. Ve bu borcun yaklaşık olarak yarısı kısa vadeli borçlar. Yani bir dönem içerisinde özel sektör 140-160 milyar dolar bulmak zorunda. Kamu açısından pek sorun görünmüyor. Türkiye kamu borçları konusunda temiz bir sicile sahip. Borçlarına hep sadık olmuş. Mastricht kriterlerine göre de kamu bocu diğer AB ülkelerine göre çok iyi durumda. Ama bu sefer problemli kısım kamu değil özel sektör. Ve özel sektörün nakit akışı felaket durumda. Türkiye’nin en bilinen ve en büyük şirketleri dahi yerli bankalarla kredi yapılandırması için masaya oturmuşken diğerlerinin iyi durumda olduğunu düşünmemiz için hiçbir sebep yok. Konut sektörünün taşıyıcı kolonlarından Ağaoğlu Şirketler Topluluğu’nun seçimden sonra medyaya işler iyi değil açıklaması yapmasını manidar buluyorum. Her şey bir kıvılcıma bakıyor. Büyük bir şirketin iflası domino etkisi ile sektörün tümünü sarabilir. Herkesin bildiği sır ne kadar gizlenebilir. Şimdilik pansuman tedbirlerle konut sektöründeki yarığı saklamaya çalışıyorlar ama nereye kadar.

Türkiye’ye borç veren yabancı fonların baktığı en önemli gösterge borcun geri ödenip ödenemeyeceğine dair algıdır, gerisi bir açıdan teferruattır. Enflasyonda, dövizin fiyatı da sonra gelir. İşte Türkiye kamudan değil özel sektörden kaynaklanan bir güven bulanımı yaşıyor. Şimdilerde hükümet özel sektörün dövizle borçlanmasını önüne geçmeye çalışsa da olan oldu, atı alan Üsküdar’ı geçti. Yabancı fonlara yön veren üç derecelendirme kuruluşunun Türkiye’nin kredi notunu sürekli düşürmesi yaklaşan tehlikenin habercisi.

[Harun Odabaşı] 15.7.2018 [Kronos.News]

O bürokrat hapiste [Ali Emir Pakkan]

Bunları yazmanın anlamı kalmadı aslında. Ama tarihe not olsun.

8 Temmuz, akşam saatlerinde Tekirdağ’dan acı bir haber geldi. Bir yolcu treni raylardan çıkmış, ilk belirlemelere göre 10 kişi ölmüştü. Daha  sonra sayı 24 oldu.

Kaza sebebi neydi? Fotoğraflar geldiğinde görüldü ki; rayların altındaki toprak kaymıştı!

Müteahhit hatası mıydı? Kimindi bu firma? Hangi işleri almıştı? İktidarla ilişkisi neydi? Kayırma var mıydı? Tam sorular cevap bulacakken bilgi alışı kesildi! Çünkü kaza ile ilgili yayın yasağı gelmişti! Kamuoyunun bazı gerçekleri öğrenmesi istenmiyordu!

318 kişi yaralıydı. Can pazarı yaşanıyordu. Acı büyüktü. Ama o da ne! Kameralar Ankara’ya döndü! Ülke dikta rejimine geçişi kutluyordu! Görkemli törenler canlı verildi!

Tekirdağ’daki kaza bir batı ülkesinde yaşansa ne olurdu? Hemen söyleyeyim; gündem tamamen değişirdi! Hele ihmal ortaya çıkarsa en yukarıdan en aşağıya hesap sorulurdu... Ulaştırma Bakanı istifaya çağrılır, hükümet zor durumda kalırdı... Rayları döşeyen şirketin hesapları ortaya dökülür, cezalar yağardı. Medya konunun takipçisi olurdu...

Bizim gazetecilik yapabildiğimiz eski Türkiye’de de böyleydi.

Ancak devir değişti. Türkiye demokratik hukuk devleti olmaktan çıktı. Tek adam rejimini seçti!

Trenin raydan çıktığı yerin görüntülerini de izledim. Şirket rayların altına taş, beton yerine toprak kullanmış. Raylar vagonları taşıyamamış. Malzemeden çalınınca kaza kaçınılmaz olmuş...

O kareler beni yıllar öncesine götürdü.

Bir dosya çalışıyordum. Uzman görüşüne ihtiyaç vardı. Telefondaki bürokrat, mesai saatinde değil öğle arasına randevu verdi. Teknik bir konuydu. Not almam gerekti. Masanın üstünden boş bir dosya kağıdına uzandı elim. Karşımdaki bürokrat,  nezaketle müdahale etti: “ O devletin malı, lütfen kullanmayalım, ben size çantamdan defter vereyim.”  Kalemle birlikte bir kağıt uzattı. Mahcuptum ama çok mutlu oldum. Üst düzey bir yönetici, kamu malını koruma konusunda ne kadar hassastı!

15 Temmuz darbe tiyatrosundan sonra devlette kıyım var....Tahmin edeceğiniz gibi; O bürokrat da önce görevden alındı, hakkında "F...." diye soruşturma açıldı ve hapse kondu! 

Harama bulaşmamak suç artık!

Hırsızlara kaldın Türkiye!  Senin canını, malını, hukukunu büyük bedeller ödeyerek koruyan insanlara sahip çıkmadın, sırtlarına bir tekme de sen vurdun! Yalanlara inandın...

Ne kadar ihalede yolsuzluk yapıldı bilemiyoruz.

Ancak bütün çürük yapılar bir gün çökecek...

[Ali Emir Pakkan] 16.7.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Umut, Yine İthal Tedaviye Kaldı! [Kadir Gürcan]

Dış politika ile ilgilenmeyen okurların, bu satırın yazarı için iyi hisler beslemediğini biliyorum. “Bu da kimseyi ve hiçbir şeyi beğenmiyor!” diyenlerin haklı memnuniyetsizleri kulağıma kadar geliyor. Ama ne yaparsınız? Türkiye'de adım atacak yeri ya da siyasi zemini kalmayan zihni egzersizlerin dumura uğramasına mani olacak tek iksir, gözünü demokrasi ile yönetilen ülkelere çevirip biraz olsun nefes almak.

Her zaman da ciddi şeyler konuşup, karbondioksit solumak gerekmiyor. Son beş senedir, zihni bütünlüğü korumanın ne kadar zor olduğu herkesin malumu.Yer yer atıfta bulunduğumuz ülkelerde de her zaman ibretlik ve modern demokratik uygulamalara model üretilmiyor. Doğru ama, yine de,  demokrasinin şimdiye kadar fark edilmeyen ya da ismi konmayan pratiklerinin gün yüzüne çıkması da malesef yine demokrasi egzersizlerinin korkusuzca denendiği ülkelerde görülüyor. Hiç olmazsa her seçimden sonra bitkisel hayata girip, acil servislere taşınmıyorlar. Hele “Hadi sistemi değiştirelim!” diyen hilkat garibeleri yok!

Aslında, yeni geçirdiğimiz bir genel seçimden sonra, kulislerin cıvıl cıvıl olup, kabine adaylarını, meclis şekillenmelerini, muhalefetin bir sonraki seçime kadarlık akıllı projelerini falan konuşmamız gerekiyordu. Heveslerimiz kursağımızda kaldı. Yeni dönemin şifrelerini çözmek için usta bir çilingir olmaya gerek kalmadı. Her tarafı dökülen siyasi yapının gözle görülen kısımlarını takım elbise ve kravat ile kapatacak birileri lazımdı, onlar seçilmiş oldu. Varsın biraz da onlar oyalansın.

Dış siyasetin güldüren tarafları demiştik ya, oraya dönelim. İkinci yılını doldurmaya az kalmasına rağmen Trump, bir türlü Başkan gibi davranamıyor. Netameli geçmişi, her gün düştüğü telafisi zor hataları, kurtulamadığı twitter merakı ve yüz kırk karakterlik mesajda, orta okul çocuklarının yapmayacağı hatalar, gündeme tutunduğu konulardan. Trump ciddi görünmeye çalıştıkça Amerikalıların “Laughing stock!”, “Bak, katıla katıla gül!” diyebileceğimiz konuma yerleşmiş durumda.

En son twitterlerinin birinde (3 Temmuz, 2018, saat; 4:19), yazdığı kitaplara atıfta bulunarak, ne derece usta bir yazar(!) olduğundan bahsediyor. Trump için kendinden bahsetmek, tam bir takıntı. Olmadık yerde lafı evirip, çevirip kendisine getirmesi kurtulamadığı saplantılarından. Mal varlığı olarak, ABD Başkanları içinde birinci sırada görülüyor. Akli tutarlılık olarak, Bush'u tabana çakılı kalmaktan kurtardığı için kendisiyle ne kadar övünse azdır. Bush bile Trump'a göre akıllı ve dengeli sayılıyor. Gerisini siz düşünün!

Trump'ın şöyle, böyle kendi adına basılmış ve yazar olarak göründüğü on iki kitabı var. Bazıları New York Times'in Best Seller, çok satılanlar listesine girse de, kitaplar birbirinin tekrarı. Birisini okuduğunuzda diğerlerini okuma ihtiyacı duymayacağınız sathilikte. “Çalışmadan, kısa zamanda nasıl zengin olursunuz?” merakını gıcıklayan kitaplar her zaman alıcı buluyor. ABD Başkanı Reagan'ın ekonomi açısından başarılı sayıldığı seksenli yıllarda, New York'ta gayr-ı menkul piyasasında kendisinden bahsedilen Trump, bu şöhreti nakde çevirmeyi başarmış. Kitaplarını kendisi yazmış gibi görüntüsü vermeye bayılıyor. Bununla birlikte, onu yakından tanıyanlar, perde arkasında gölge yazarların olduğunu biliyorlar. Dolayısıyla, kendi ismiyle bastırdığı kitapların yazarı olma konusu kafalarda net değil.

Başkan'ın sosyal medya tiryakiliği, ABD'de hükümet krizi oluşturacak boyutlarda. Gecenin bir vaktinde-genellikle sabaha karşı- rastgele attığı bir mesajın hem şahsına hem de kabine üyelerine verdiği zararı temizlemek günler alıyor. Çoğunlukla Trump, yazdığı mesajı ya düzeltmek zorunda kalıyor ya da bütünüyle siliyor. Geçtiğimiz hafta yazarlığını reklam etmek için attığı twitter da yaptığı imla ve dil kullanım hatalarını yakalayan “Harry Potter” serisinin meşhur yazarı, J.K Rowling, Trump'a cevaben yazdığı twitter'in harf limitini“Hah hah....” kahkahalarıyla doldurmuş (3 Temmuz, 2018, saat: 5:33) Meşhur yazar, Trump'ın belalılarından. Hafta geçmiyor ki, ABD Başkanı'nın akli yeterliliğini diline dolamış olmasın. Dünyanın yakından tanıdığı yazar, Başkan ile sürtüşmeyi hobi haline getirmiş durumda. Allah kimseyi Trump'ın durumuna düşürmesin.

Yazdığı ilk kitaplardan olan ve mesleki tecrübelerini anlattığı Art of the Deal (Pazarlık ve İş Bitirme Sanatı)'nın yazılmasında emeği geçen ve bu kitabın gölge yazarı, Tony Swartz  “Trump, bırakın kitap yazmayı, kitap okumaktan acizdir!” (4 Temmuz, 2018) diyerek, ABD Başkanı'nın düşünce kalitesi konusundaki tartışmaya dahil olunca, Harry Potter yazarının gülmekten karnı ağrımıştır.

Demokrasinin olmazsa olmazlarından olan, düşünce hürriyeti, örneği bizde de sıklıkla görülen siyasi tıkanmalarda kendisini daha bir fazla hissettiriyor. İdare edenlerin, ülkenin en akıllı, en becerikli ya da bulunmaz Hint Kumaşı olmadığını bilen yazar-çizer takımı, çaresiz değiller. Düşünme ve üretme kabiliyetlerini nadasa bırakıp, bir sonraki kurtarıcı lideri beklemektense, muhalif oldukları iktidarı yakın takibe alıp onlara hayatı dar ediyorlar. Hiç bir şey yapamazlarsa, bir sonraki seçimlere kadarki vakti hem Başkan hem de yanındakilerin yaptıklarını espriye dökerek geçiriyorlar. Bahsettiğimiz demokrasi konforu işte bu!

Bir paragraflık yazdığı twitter mesajında çocukça hatalar yapan Trump, J.K Rowling'in kahkaha ile dolu mesajını gördükten sonra, istemeye istemeye de olsa gerekli düzeltmeleri yapmış. Elinden gelse, Obama'dan sonra hapse attıracağı ikinci kişi, müstehzi gülüşü ile Trump'ı çileden çıkaran, Harry Potter yazarı. Ama böyle bir gücü yok!

Trump'ı savunmayı kendilerine milli vazife addeden onca yazar-çizer, böylesine çocukça hatalar konusunda, Başkan'ı yalnız bırakıp, kahkaha atanlar arasına katılmakta tereddüt etmiyorlar. Dünyanın en prestijli siyasi koltuğunda oturan Trump'ın saçmalıklarında hikmet arayan bozacı ve şıracılara oralarda pek rastlanmıyor.

Demokratik rahatsızlıklarımıza yerli ilaçlardan bir tedavi bulamadık. Dermanı dışardan ithal etmekten başka çare gözükmüyor. Bu arada, Trump ile dalga geçip, kafa bulmak Anayasa Suçu sayılmıyor.

[Kadir Gürcan] 16.7.2018 [Samanyolu Haber]

Allah'ın Lütuf ve Rahmetini onlar mı taksim ediyor? [Abdullah Aymaz]

Mekke müşrikleri, “Bu Kur’an, bu iki şehirden (Mekke ve Taiften) büyük bir adama indirilmeli değil miydi?” dediler. (Zuhruf  Suresi, 43/31) Bundan anlaşılıyor ki, onlar Kur’an’ın güzelliğini ve üstünlüğünü hissediyorlar fakat Hz. Muhammed Aleyhisselama yakıştıramıyorlardı. Onlar, büyüklüğü dünya malı ve dünya makamı ile zannediyorlardı. Mekke’de Velid b. Muğîre, Tâif’te Urve b. Mesud es-Sakafî gibi, dünyaca zengin gördükleri kimseleri Hz. Peygamber’den (S.A.S.)  sayıyorlar da Kur’an’ı da onlara lâyık görüyorlar. Onların bu câhilliklerini reddedip azarlayarak Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar?” (Zuhruf Suresi, 43/32)

Velid b. Muğîre ve benzerleri hakkında şöyle buyuruluyor: “Mal ve ailesiz, tek olarak yarattığım, sonra çok çok mal, servet ve etrafında dolaşan oğullar verdiğim, her türlü imkânı önüne serdiğim, o adamın hakkından gelmeyi sen Bana bırak! Hâlâ da açgözlülükle imkânlarını daha da artırmama hevesleniyor. Hiç heveslenmeyin! Çünkü o Bizim âyetlerimize karşı inatçı kesildi. Ben de onu sarp mı sarp bir yokuşa sardıracağım.” (Müddessir Suresi, 74/11-17)

Daha sonra da “Her nefis kendi kazancına bağlıdır. Ancak amel defterleri sağından verilenle hariç. Onlar cennettedirler, sorup dururlar.” (Müddessir Suresi, 74/38-40) buyuruluyor.

Evet, “Her nefis kazancına bağlıdır. Yani Allah katında borçlu olarak kazancına rehindir.  Mutluluğu ve felâketi kazancına uygun düşer. Çalışır güzel işler yapar, Allah’a borçlarını öderse kendisini kurtarır. Ancak amel defterleri sağdan verilenler bunun dışındadır. Zira bunlar sadece kendi kazançlarına bağlı kalmayarak ezeli takdirde Cenab-ı Hakk’ın sırf lütuf  ve ihsanından nasipleri, kısmetleri fazla takdir edilmiş olan mutlu kişilerdir. Çünkü adalet ve hikmet sahibi olan Cenab-ı Hak, herkese kazancına uygun bir mükâfat verir, kimsenin hakkını kaybetmez. Hukuk açısından hepsini eşit kılmış, kazancına bağlamış olmakla beraber, Allah, yaptıklarından sorumlu tutulacak bir varlık olmadığı için sırf lütuf ve ihsan açısından hepsinin takdirlerini, mazhar olacakları şeyleri eşit kılmamış; kimine az, kimine çok vermiş, kimini de fazla olarak verdiği ihsanından yoksun kılarak onu sadece kazancına bırakmıştır. İnsanları diğer canlılardan seçkin olarak yaratması nasıl onların kazancına bağlı değil, sırf bir lütuf eseri ise, insanları çeşitli mertebelerde yaratması, nebileri ve velileri yüksek derecelerde nâil olmakla seçkin kılması, nebilerin bir kısmını bir kısmına üstün tutması ve Hz. Muhammed’in (S.A.S.) derecesini hepsinden üstün kılması da bu türdendir. Bu şekilde yüksek mertebelerin bir çoğu çalışıp kazanılmakla elde edilmez. Bu ise, ‘Doğrusu insan için çalıştığından başkası yoktur.’ (Necm Suresi, 53/39)  mânâsı ile çelişmez.

“Zira çalışıp kazandığından başkası insanın kendi hakkı değil, sadece bir lütuftur. Bununla beraber âyette ‘illâ’ edatı ile yapılan istisnanın muttasıl olmasına göre, ‘ashab-ı yemin’ (amel defterleri sağdan verilenler) bunun da bir istisnası sayılmalıdır. Şu halde  bu âyette geçen ashab-ı yemin Vâkıa Suresi’nde geçen ashab-ı yeminden daha özel, sabıkanın yani imanda en ileri gelenler gibi seçkin bir mânâda demektir. Bunun tefsirini yaparken ashab-ı yeminden maksat melekler, ihlaslı müminler, Müslümanların küçük çocukları, yaratılış sözleşmesinde, sağ tarafta bulunanlar, yani ‘Şunları cennet için yarattım, önem vermem, şunları da cehennem için yarattım, yine önem vermem.’ (Kurtubî, Ahkâmü’l-Kur’an, XIX, 87) kudsî hadisinde cennet için yaratılmış olanlardır şeklinde çeşitli rivayetler vardır. Bunların, Müslümanların küçük çocukları olduğuna dair rivayetin Hz. Ali’den geldiği söyleniyor. Bunlar kendi çalışma ve gayretleri olmadan atalarıyla beraber cennete girecekleri için istisna edilmiş oluyorlar. Bu rivayet de gösteriyor ki, bu istisna, çalışıp kazananlar içinde cennete girecek yok demek değil, fakat bazılarının kazançlarına bağlı olmadan veya kazançlarının değerinden fazla olarak sadece bir lütuf eseri ve müstesna bir şekilde cennete gireceklerini anlatmış oluyor. Gerçi bunda, cennete girmenin sadece bir lütuf eseri olduğunu gösteren bir mânâ varsa da bu mânâ ‘Kazandığı hayır kendine’ (Bakara Suresi, 2/286) düsturunu bozmaz.” (Hak Dini, Kur’an Dili, 8/427-428 sayfalar)

Cenab-ı Hak her varlığa bir lütufta bulunmuş, onları yoklukta bırakmamıştır. Küçücük bir esir zerresi bile dili olsa var olduğu için şükretmelidir. Yoksa “Ben niye bir atom haline gelemedim’, diye şikayete kalkışamaz. Aynı şekilde atom, molekül olamadığı için, o, maden seviyesine çıkamadığından dolayı, madenler bitki, bitkiler hayvan, hayvanlar insan olamadıkları için şikayet edemezler. Varlığın hangi seviyesinde bulunuyorlarsa hakları Allah’a şükürdür. Allah’ın bu taksimatına râzı olmaktır. Başkalarına haset etmemektir.

Cenab-ı Hak, hadis-i şerifte işaret edildiği üzere insanları madenler gibi ayrı ayrı fıtratta  yaratmıştır; demirin bakırın biz niye altın veya  elmas olarak yaratılmadık diye itiraza hakları olmadığı gibi insanların da niye dâhî yaratılmadım diye isyana hakları olamaz…

Aynı şekilde Cenab-ı Hak bazı hizmet gruplarına özel lütufları olabilir. Hârikalar kuşağında ekstra ihsanları bulunabilir. Bu bir nimet olmakla beraber aynı zamanda da bir imtihan vesilesidir. Bazılarının kıskançlıkla bunlara düşmanlık, haksızlık yapması gerekmez. Eğer bir imtihan ve ibtilâ olarak başlarına bir şey gelirse sevinmek, haksız olarak onların mallarına mülklerine, hizmet mekânlarına çökmek bunları bir ganimet gibi sahiplenmek hiçbir İslamî gruba yakışmaz. Bir dikenli zakkum gibi boğazları parçalamak, erimiş maden gibi mideleri eritip yok etmek tehlikesi vardır… Herkes imtihan oluyor. Sadece Hizmet değil… Eğer bu ağır imtihanda bazı kirlerden paslardan temizlenip daha yüksek bir konumda Hizmet imkânları hazırlanıp takdim edilecekse, bu ne güzel bir lütuftur, deyip öpüp başımıza  koymamız gerekmektedir…

[Abdullah Aymaz] 16.7.2018 [Samanyolu Haber]

‘AKP zulümde 12 Eylül darbesini 100’e katlayarak canavara dönüştü’

Yazar İsmail S. Gülümser, AKP iktidarının zulümde, 12 Eylül’e rahmet okutacak noktaya geldiğini istatistiklerle açıkladı.  CHP yönetimi OHAL döneminde AKP iktidarının yaptığı zulümleri anlatan bir istatistik yayınladı. Yazar S Gülümser, CHP’nin raporunu analiz ederek yaşanan zulmü istatistikler üzerinden anlattı: “12 Eylülde toplam tutuklanan insan sayısı 52.000 olmuştu, AKP iktidarı birkaç saatlik sahte darbeyi kullanarak 50.000’den fazla insanı gerekçe göstermeden tutukladı. 80 de askeri yönetim her görüşten insanı suçladı ama sadece 4.900 kişiyi devlet memurluğundan ihraç etti.AKP iktidarı hiç delil olmadan 129.000 kişiyi işten attı yani kendi halkına askerlerden 26 kat daha fazla zulmetti”

Gülümser’in analizinin tamamı şöyle:

CHP’nin yayınladığı raporda gücü eline geçiren iktidar partisinin insanlığını unuttuğunu birçok alanda kendilerini mağdur eden askeri darbe dönemlerine rahmet okutacak zulümlere kalkıştığını rakamlarla gösteriyorlar

AKP nin 80 ihtilalinin yaptığı tüm insanlık dışı uygulamaları taklitle işe başladığı ancak freni patlamış araba gibi hızını alamayıp onlarında ötesinde zulüm ve işkencelere imza attıkları anlaşılıyor. O kadar ileri gidiliyor ki sahte darbe girişiminin 10. gününde hiç mazeret bulma gereği bile duymadan yüz binden fazla devlet memurunu işten atıyor, on binlercesini tutukluyorlar.

Son hileli seçimden sonra gasp ettiği güçle insanlığını unutmuş bir canavara dönüştüler, insanlık suçu fişlemelerle öncede belirleyip işten attıkları vatandaşlardan özür dileyecekleri yerde, tüm devlet kadrolarını mağdur ettikleri insanların hak aramasını engelleyecek suçlar üretmede kullanıyorlar. Tehditle Devlet memurlarını adeta mafya elemanları gibi kendi amaçları doğrultusunda hukuksuz iş yapmaya zorluyorlar. Emri dinlemeyenleri terörle ilişkilendirip ya işten atıyor ya tutukluyorlar. Kimi korkudan kimi iktidara yaranıp nimetlerden faydalanmak için;  geçim kaynağı elinden alınan insanları ya direk bir olayla ilişkilendirip suçlamak ya da suç bulamadıklarını mensubiyetinden dolayı suçlu ilan etmek için seferber oldular.

Güvenlik görevlilerini; işkencede, adam kaçırmada, istedikleri kişilere iftira atmada, hâkim ve savcıları ise içinde hiç suç delili olmayan dava dosyaları için masum insanlara 6-18 yıl arasında cezalar yağdırmada kullanıyorlar.

AKP ZULMU 12 EYLÜLÜN 97 KATINA ULAŞTI

CHP 80 darbesi sonrası yaşanan insan hakkı ihlalleri ve zulümler ile AKP nin OHAL ile yaptığı zulümleri karşılaştıran yeni bir rapor yayınladı.

12 Eylül 1980 darbesinde, yıllar süren anarşi döneminde ülkede iç karışıklığa yol açan sağdan ve soldan gruplara karışmış tüm kesimler suçlu ilan edildi, her siyasi görüş sahiplerini teröre sebep olmakla suçladı tutukladılar.

AKP zulümde; Çok geniş çaplı tutuklamaların yapıldığı, 10 yıldan fazla döneme ait terör ve anarşi olaylarının sorgulandığı, ülke gençliğinin toplu tutuklamalara muhatap olduğu, suç şüphesiyle her gün birilerinin evinden alınıp götürüldüğü dönemi kat be kat geçti:

-12 Eylülde toplam tutuklanan insan sayısı 52.000 olmuştu,

  AKP iktidarı birkaç saatlik sahte darbeyi kullanarak 50.000’den fazla insanı gerekçe göstermeden tutukladı.

–80 de askeri yönetim her görüşten insanı suçladı ama sadece 4.900 kişiyi devlet memurluğundan ihraç etti,

  AKP iktidarı hiç delil olmadan 129.000 kişiyi işten attı yani kendi halkına askerlerden 26 kat daha fazla zulmetti,

-80 ihtilalında 10 yıldan fazla süren anarşi dönemi sorgulandığı halde 7.000 kişi hakkında işlem yapıldı,

AKP iktidarı birkaç saatlik bir göstermelik darbe teşebbüsüne 169.000 kişiyi ilişkilendirip hakkında işlem yaptı. 12 Eylülcülere göre 24 kat daha fazla kişiye zulmetti.

-80 ihtilalında kapatılan basın organı görünmüyor, tutuklanan gazeteci sayısı 31 olarak verilmiş.

  AKP iktidarının kapattığı basın yayın organı sayısı 200’e, tutuklu gazeteci 209 a işsiz kalan 2.500 e ulaştı.

-80 de askeri yönetimin işkenceleri dillere destandı, raporda işkence yüzünden 43 kişinin intihar ettiği aktarıldı,

AKP iktidarı ise 12 Eylül işkencecilerine taş çıkarttı, işkenceyi başörtülü hamile ya da yeni doğum yapmış bayanlara kadar ulaştırdı şimdiden 52 kişinin intihar ettiği kaydedildi,

-80 ihtilalinde 2.000 subay görevden alınmıştı.

  AKP iktidarında atılan subay sayısı 10.000’i buldu,

-80 ihtilalında polislerde ihraçlar kayda bile girmedi

AKP iktidarı adeta zulümde sınır tanımadı 24.000 polisi meslekten ihraç etti 8.000 den fazlasını tutukladı,

-80 ihtilalında en çok üniversite hocaları ve öğretmenler suçlandı ama 120 akademisyen 3.800 öğretmen atıldı,

  AKP yönetimi çoğu okulunda örnek gösterilen 60.000’den fazla öğretmeni, 5.700 akademisyeni ihraç etti, buna kapatılan üniversitelerdekileri dâhil ederseniz sayı 10.000 i geçti. Yani AKP askeri yönetimlerden 83 kat daha fazla akademisyeni 16 kat daha fazla öğretmeni işsiz bırakarak ne kadar gaddar olabileceğini gösterdi,

-80 ihtilalında birçok yargı mensubu sorgulandığı halde atılan hâkim savcı sayısı 47 kişi oldu.

AKP iktidarını görevden attığı hâkim savcı sayısı 4.500 a ulaştı bunlardan 2.400 ü tutuklandı, hukuk sistemini bitirmede iktidarın zulmü ihtilalcıların 97 katına kadar dayandı.

ŞİMDİ ZULÜMLERİNE KILIF BULMAYA ÇALIŞIYORLAR

Sahte darbe girişimini bahane edip ülkeyi tek başına yönetme gücünü gasp eden AKP üst yönetimi ülkede olağan dışı hiçbir şey olmadığı halde iki yıldan beri OHAL’i uzatarak hukuk sistemiyle dilediği gibi oynadı ve savcılara dilediği talimatı gönderip önceden hazırladığı fişleme listelerindeki muhaliflerini sırayla yok etmeye başladı. AKP zulmünden tüm muhalif kesimler etkilenirken en çok zarar gören kesim cemaat mensupları oldu.

Darbe teşebbüsü, uzun süreden beri sürdürülen ancak mahkemelerin ayak bağı olmasından dolayı uzayan “cemaati bitirme planını” kısa sürede sonuçlandırmak için yapıldı. Hukuk dışına çıkma fırsatı olarak gördükleri OHAL döneminde kimseye hesap verme gereği duymadan yüz bini aşkın çalışanı mağdur ettiler. Şu günlerde tüm hukuk sistemini işten attıkları ya da tutukladıkları insanları suçlayacak malzeme bulmak için kullanıyorlar. İktidara yaranmak isteyen güvenlik görevlisi ve savcılar hukuk normlarını bir kenara bırakarak masum insanlar hakkında delil üretmek üzere kolları sıvadılar, her gün ayrı bir hukuksuzluğa imza atıyorlar.

Suç kapsamını öyle genişlettiler ki hayatında hiç suça bulaşmamış insanların yasal faaliyetlerini suç olarak kabul ettirdiler. Bireysel suç üretebildiklerine suç bulaştırıyor, üretemediklerini ise mensubiyetinden dolayı suçluyorlar.

Bankaya para yatırma,

Cemaat eğitim kurumunda çalışma ya da çocuğunu okutma,

Cemaatin dernek, vakıf ya da şirketlerinde çalışma, üye olma ya da hizmet alma,

Bylock, Skype, Tango, WhatsApp gibi herkese açık telefon uygulamalarını kullanma,

Gazete veya dergiye abone olma,

Cemaatin toplantı, sohbet, gezi ya da kamp gibi etkinliklerine katılma,

Cemaatin olumlu hizmetlerini destekleme, yardım etme … gibi yasal faaliyetleri suçlamada kullanıyorlar.

Bunlardan biri ya bir kaçını tespit ettikleri, masum insanlar hakkında hiç bireysel suç üretemeseler bile cemaat mensubu olmakla suçlayıp 6-18 yıl arasında cezalar veriyorlar.

ALKIŞLANACAK BAŞARILI ÇALIŞMALARI İLE KİŞİ VE KURUMLARI SUÇLUYORLAR

AKP zulümde sınır tanımıyor, cemaatin topluma olumlu katkı sunmak amacıyla yaptığı tüm faaliyetler suçlamalarda kullanıyor. Din adına yola çıkmış bir partinin vaaz kasetlerini ve tüm dünyanın beğenisini kazanmış din adamlarının kitaplarını yasaklayabileceğine kimse inanmazdı. CHP dindarları suçlamaktan vazgeçti AKP ise 1940 lı yılların CHP sinin görevini üstlendi, faydalı hizmetler üreten dini grupları sırayla suçlayıp tutuklamaya başladı.

Savcılar cemaati, her yaş grubu ve her sosyal tabaka arasında gönüllü dayanışma grupları kurduğu, hayat boyu eğitim kapsamında değerlendirilecek sohbet toplantıları, gezi ya da kamplar yaptığı, katılımcıları kötü alışkanlıklardan uzaklaştırıp hayatını düzene soktuğu rehabilite ettiği için suçluyor.

Sohbetlerde, içeriği insanlık mesajlarıyla dolu Bediüzzaman’a ya da F. Gülen’e ait kitapları okudukları,

Bazı toplantılarda hiçbirisi suç unsuru içermeyen dini değerlerin anlatıldığı vaaz kasetleri dinledikleri,

Aynı dünya görüşüne sahip inançlı insanların yasal faaliyetlerinin etkinliğini artırmak için toplantılar yaptıkları,

Her görüşten kişi ya da grubun yaptığı gibi, kendi dünya görüşlerini anlatmak amacıyla medya organı kurdukları,

Yüksek tirajda gazete-dergi ile olumlu görüşlerini daha geniş kesimlere ulaştırıp birçok oyunu bozdukları,

Okullarda her yaş grubu için tereddüt etmeden kullanılacak insani içeriklerle dolu yayınlar ürettikleri,

Mensuplarının toplumun genel ortalaması üstünde dayanışma gösterip çok başarılı hizmetler geliştirdikleri,

Olaylar karşısında ülke yararına şiddete bulaşmayacak şekilde olumlu ortak tavır geliştirmede başarılı oldukları,

Kendini devlet yerine koyup devlete Anadolu insanın girişini engelleyen şebekelerinin kirli planlarını bozdukları,

Yıllardır planlı faaliyetlerle devletin kritik birimlerini ele geçirmiş olanlarla hukuk içinde mücadeleyi başardıkları,

Müfredat içerikleri yüzünden kaybolan değerleri, kurdukları eğitim modeliyle gençlere yeniden kazandırdıkları,

Toplumun ümitsizlik içinde boğuştuğu en anormal dönemlerde bile şartların elverdiği yolları arayıp buldukları,

Geçmişe takılmadan her görüşten insanın ülke gelişmesi ortak paydası etrafında birleştirip buluşturdukları,

Olumsuz eleştirilerle avunma yerine, dayanışma gruplarıyla ülke geleceğine katkı sunacak hizmetler ürettikleri,

İnsanları bencillik-nemelazımcılıktan uzaklaştırıp yılların ihmalinden kaynaklanan sorunlara çözüm geliştirdikleri,

Varlıklısından dar gelirlisine kadar her kesimin ülke geleceği için olumlu projelere katkısını sağlayabildikleri,

İnandırıcı başarılı projeler etrafında dayanışma grupları kurup mali kaynakları birleştirmede başarılı oldukları,

Devletten bir şey beklemeden dar imkân ve deneyimsiz kadrolarla model olacak hizmet projeleri geliştirdikleri,

Toplumda sönmüş azim, inanç, güven ve vakıf kültürünü canlandırıp dünya çapında hizmetler ürettikleri,

En ilgisiz kesimlerde bile heyecan uyarıp, ülke geleceğine katkı sunacak ortak projelere katılımını sağladıkları,

Hiç olmayan mali kaynaklarla hiç olmayan kadrolarla ülke geleceğinde sorumluluk alma cesareti gösterdikleri,

Amatör duygularla başlayan faaliyeti kararlıkla sürdürüp profesyonellerle yarışacak kurumlar ortaya çıkardıkları,

Gönüllülerin yürekten katkısıyla bir kurumla başlanan faaliyetleri 1 milyon öğrenciye ulaşacak hale getirdikleri,

Aylarca maaş almadan çalışan öğretmenlerle, 35-40 yıl en anormal şartlarda, art niyetli denetimleri aştıkları,

Deneyimsiz dil bilmeyen öğretmen ve küçük esnaflarla yurt dışında hiçbir sosyal grubun başaramadığı hizmetler üretip sürdürdükleri ve on binlerce genç öğretmene yurt dışında başarıyla çalışma fırsatları sundukları… için.

Cemaat alkışlanması gereken bu vb birçok başarılı faaliyetinden dolayı suçlanmaktadır. Cemaatin ürettiği olumlu hizmetler o kadar çoktur ki sayfalara sığdıramayız, burada sadece savcıların dosyalarındaki suçlamalardan bazılarını aktarmakla yetindik.

AKP YOLSUZLUKLA, CEMAAT BAĞIŞLARLA MALİ KAYNAK OLUŞTURMUŞ HANGİSİ SUÇLU?

Savcılar, AKP üst yönetiminin belediye başkanlığı döneminde gizli yazılımla belediye gelirlerinden yaklaşık 750 milyon TL yi kendi kasasına aktarıp devlet birimlerinden ve kişilerden gasp ettiği paralarla parti kurmasını normal görmekte kovuşturma gereği duymamaktadır.

Gizli pazarlıklarla devlet ihalelerini alan iş adamlarının rızası dışında küfrederek verdiği paralarla kimsenin hesabını soramadığı büyük servetler edinip her kesimden insanı satın almaya çalışmasını normal karşılamakta, bu yapılanların hiç birisinin “Yardım Toplama Kanunu”na aykırı olduğu için, sorgulamamaktadır.

Cemaatin insanların kendi hür iradeleri ile verdikleri bağışlarla kaynak oluşturup topluma faydalı hizmet üretmesini ise “Yardım Toplama Kanunu” na aykırı bulmakta, hatta yapılan eğitim faaliyetlerinden elde edilen gelirlerin bile suç olduğu belirtilmektedir.

İktidar yasal yollardan kaynak üretemediği için, yasadışı yöntemlerle kısa yoldan kaynak bulmayı tercih etmiştir. Cemaatin yaptığı hizmetler için gerekli kaynağı yasal yollardan kendisinin üretmesinden rahatsız olmuş, bunu savcılar dava dosyalarında suçlamaya dönüştürmüştür.

İstanbul belediye başkanlığı döneminde yol geçecek arazileri ucuzken toplayıp yol geçtikten sonra çok yüksek bedellerle satan ve bununla İstanbul belediyesinin rantını kullanarak milyonlarca liralık haksız kazanç sağlayan AKP üst yönetimi suçlama gereği bile duyulmamıştır.

Hâlbuki üniversite ya da okul yapmak için parçalı arsaları birleştirmeye çalışan cemaat mensupları arsa sahipleriyle görüştükleri için organize suç örgütü ilan edilmiştir.

AKP nin kişiye ve döneme özel çıkardığı teşviklerle illerde rantı yüksek yerleri kendi üzerine geçiren partililerin kaynağı belirsiz servetleri sorgulanmamıştır.

Hâlbuki cemaat eğitim kurumu yapmak için hazineye ait arazileri aldığı, eğitim işletmelerinde herkesin yararlandığı teşviklerden eşitlik ilkesi içinde faydalandığı için suçlanmaktadır.

Belediye ve Devletten çalınan milyar doları bulan paraları yurt dışındaki kişisel hesaplarına aktaran AKP yöneticilerinin para transferleri ABD de bile yargı konusu olmuşken ülkede haklarında soruşturma açma gereği bile duyulmamış masum oldukları ilan edilmiştir.

Hâlbuki cemaat mensupları yurt dışında eğitim kurumu işletmek üzere kişisel hesaplarından para transfer ettikleri için suçlanmaktadır.

Bir parti liderinin yetkilerini aşarak bir bankayı batırmak üzere konuşma yapmasını savcılar soruşturamamıştır. Hâlbuki cemaat mensupları bankanın karalamadan zarar görmemesi için kendi kişisel hesaplarından para yatırdıkları için suçlanmaktadır.

AKP üst yönetiminin devlet ihalelerinden gizli pazarlıklarla pay alıp bunu uluslar arası gizli hesaplarda tutması gündeme gelmiş ancak hiçbir savcı soruşturamamıştır.

Hâlbuki cemaat mensupları kendi hür iradeleriyle yasal bir banka hesabına para yatırmakla suçlanmaktadır.

AKP yönetiminin devlet bankası olan Halk bankası gibi bankaları uluslararası para kaçakçılığında kullanması oradan çekilen paraları bavullarla yurt dışına kaçırması uluslar arası soruşturma konusu olmuş ama Türkiye’de dava bile açılmamıştır.

Hâlbuki cemaat, kendi kurduğu bankayı kendi kurduğu şirketlerin para hareketlerinde kullandığı için suçlanmaktadır.

AKP üst yöneticilerinin para cenneti olan bazı ülkelerdeki gizli hesaplara devletten çaldıkları paraları transfer etmeleri basında yer almış hiçbir savcı soruşturmamıştır.

Hâlbuki cemaat, kendi şirketlerine ait kendi kaynaklardan bir bölümünü eğitim işletmesi kurmak üzere yurt dışındaki yasal şirketlere aktardığı için suçlanmaktadır.

AKP üst yönetiminin yolsuzlukla elde ettiği milyar dolarlık haksız kazancı aklamak için devleti kullanması, kâğıt üzerinde işlemlerle altın ihracat geliri gibi gösterip kendi kirli paraları aklamaları sorgulanmamıştır.

Hâlbuki cemaat kişilerin kendi kazançlarından kendi iradeleri ile verdikleri paraları kendi vakıflarına yatırdığı için kara para aklamakla suçlanmaktadır.

AKP üst yönetiminin taşıma ihalelerini dolanarak kendi gemilerini devletin ihtiyacı olan petrol taşımacılığında kullanması, ülke imkânlarıyla kendi kasasına milyonlarca dolarak para aktarmasını sorgulayan olmamıştır.

Halbuki cemaat Gülen’in yazdığı kitaplar için devletten tüm yasal işlemleri yerine getirerek bandrol aldığı, çok sayıda kitap satışı yaparak bunu yeni insani hizmetlerde kullandığı için suçlanmaktadır.

AKP’nin devlet zoruyla gazeteleri gasp edip şiddet içeren yöntemlerle tüm yayın gruplarını kendine bağlaması medyayı kendi çıkarlarını korumak için algı oluşturmada kullanması sorgulanmamaktadır.

Hâlbuki cemaat kendine ve İpek grubuna ait basın organlarında kendi dünya görüşü istikametinde yayın yaptığı için suçlanmaktadır.

AKP üst yönetiminin siyasi ideolojilerinin olması ve bu doğrultuda hedeflerini gerçekleştirmek için çok sayıda yasadışı işe bulaşıp adım adım ülke yönetimine çöreklenmesi, her yeri hileli ve şiddet içeren yöntemlerle ele geçirmesini sorgulayacak yoktur.

Hâlbuki cemaat yıllarca emek sarf edip anlatarak inandırdığı insanlarla hizmet ürettiği için suçlanmaktadır.

İktidarın yaptığı işler yasadışı bile olsa masum cemaatin yaptığı yasal işler suç sayılmaktadır;

AKP üst yönetiminin papayı ziyaret etmesi fazilet cemaat adına Gülen’in papayla görüşmesi suç,

AKP’lilerin parti başkanlarını tüm dünyanın lideri görmeleri serbest, cemaatin Gülen’e saygı duymaları bile suç,

AKP nin kalabalığı şeytanlaştırdıkları insanlara saldırtması serbest, cemaatin hukuksuzluğu protesto etmesi suç,

AKP nin devlet gücünü kullanarak ülkeyi ele geçirmesi serbest, cemaatin emek sarf ederek başarılı olması suç,

AKP nin tüm basın organlarıyla saldırması gasp etmesi serbest, cemaatin yapılan hukuksuzlukları anlatması suç,

AKP nin mafya örgütü kurması, adam kaçırması, içkence yapması serbest cemaatin hukuksuzluktan kaçması suç,

AKP nin her yerde farklı yalanlarla muhataplarını kandırması serbest, cemaatin gerçekleri aktarması suç,

AKP nin yasadışı gizli pazarlıklarla yurt dışında okul kapatması serbest, cemaatin eğitimi sürdürme gayreti suç,

AKP nin yasadışı paralarla cemaat aleyhine lobicilik yapması serbest, gönüllülerin kendilerini anlatması suç,

AKP nin devlet imkânlarıyla istediğini yok etmesi serbest, cemaatin devleti kötü niyetlerine alet edenlerin oyunlarını bozması suçmuş.

[TR724] 16.7.2018

Bundan böyle her gün ‘OHAL’

Bugüne dek tam 7 kez uzatılan ve 15 Temmuz’dan beri sürdürülen bütün hukuksuzluklara gerekçe yapılan OHAL kaldırılıyor ancak AKP’nin yerine Meclis’e sunduğu kanun teklifi, OHAL’i aratacak gibi. Taslakta, valilere süper yetkiler tanınıyor, MİT, ‘sır küpü’ oluyor, toplantı ve yürüyüş hakları tırpanlanıyor.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen ve bugüne kadar tam 7 kez uzatılan OHAL , kaldırılıyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, seçimlerden sonra yaptığı ilk görüşmede, OHAL’in kaldırılması noktasında uzlaşmaya varmış, ancak MHP kanadı, “Türkiye’de hâlâ terör tehlikesinin bulunduğu” gerekçesiyle, OHAL’deki bazı düzenlemelerin “yasal hale getirilmesini” talep etmişti. Hükümetin bu yönde beklenen çalışması dün Meclis Başkanlığı’na sunuldu. Geçici maddelerle birlikte 25 madde olan teklifte “OHAL’i aratmayacak uygulamalar” yeniden düzenleniyor. Düzenlemede TSK İç Hizmet Yasası, İl İdaresi Yasası, Sahil Güvenlik Komutanlığı Yasası, Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Yasası gibi yasalara “ilgili yöneticilere” geniş yetkiler veriliyor. Yasa teklifinde yer alan ve “OHAL’i aratmayacak” düzenlemeler şöyle:

Valilerden kişilere giriş-çıkış yasağı: Düzenlemenin birinci maddesi, valilere, “kamu düzeni veya güvenliğin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu ya da bozulacağına ilişkin ciddi belirtilerin bulunduğu hallerde, 15 günü geçmemek üzere ildeki belirli yerlere giriş çıkışı sınırlama yetkisi” veriyor. Bununla birlikte valiler, ildeki belli yerlerde veya saatlerde kişilerin dolaşmalarını, toplanmalarını, araçlarının seyirlerini düzenleyebiliyor veya kısıtlayabiliyor. Ruhsatlı da olsa her çeşit silah ve merminin taşınması ve naklini de yasaklayabiliyor.

Askeri mahale ‘sınırsız’ arama: Düzenleme, askeri mahallelerde, askeri kurum amirinin yazılı emri üzerine “kişilerin üstü, araçları özel eşyaları, özel kağıtları sınırsız şekilde arayabilme” yetkisi tanıyor. Aramadan sonra gerekli tedbirler alınarak, suç delilleri koruma altına alınacak. “Suçlu görülen” kişiler ile ilgili de Ceza Muhakemesi Yasası’nın hükümleri uygulanması öngörülüyor.

‘Duyarlı kapı zorunluluğu’ geldi: Askeri mahallelerde, asker kişiler dahil, askeri mahalleye giriş ve çıkışlar için de “duyarlı kapı zorunluluğu” getirildi. Buna göre, askeri kişiler dahil askeri mahallelere girişte duyarlı kapıdan geçmek zorunda. Bu kişilerin üstleri, duyarlı kapının ikaz vermesi halinde, metal dedektörle kontrol edilebilecek

MİT ‘sır küpü’ olacak: Yasa önerisiyle MİT’in tarafı olduğu hukuk uyuşmazlığında arabuluculuk usulünün uygulanmayacağı ve MİT’in “Bilgi Edinme Yasası” kapsamından çıkarılacağı hüküm altına alındı. Buna göre MİT’in uygulamaları hakkında “bilgi edinilemeyecek.”

Toplantı ve gösteri yürüyüşlerine sınırlama: Öneri, “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası”nda da değişiklik öngörüyor. Buna göre, açık alanlardaki toplantılar ile yürüyüşlere “gece vaktinin başlamasıyla birlikte dağılacak şekilde” denilerek, süre sınırlaması getirildi. Kapalı yerlerdeki toplantıların süresi ise “saat 24.00” olarak yeniden düzenlendi. Toplantı ve yürüyüşlerin uzatılması ise ancak “vatandaşların huzur ve sükunet içinde istirahatini aşırı ve katlanılamaz derecede zorlaştırmamak ve kamu düzenini, genel asayişin bozulmasına neden olmamak şartıyla” saat 24.00’e dek uzatılabilecek.

‘Komutanların kovuşturmasına’ özel izin: Teklifle, bölgede yetkili kılınan “komutanın kovuşturma yapabilmesi” izne bağlanıyor. Buna göre Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve bakanlar hakkında Cumhurbaşkanı, milletvekilleri hakkında TBMM, general ve amiraller hakkında Genelkurmay Başkanı, bakan yardımcıları hakkında ilgili bakanlar, valiler ve kaymakamlar için de İçişleri Bakanlığı’ndan izin alınacak.

Toplu suçlarda gözaltı süresi 4 gün: Teklifle, gözaltı süreleri de yeniden belirlendi. Yeni düzenlemeyle, gözaltı süresi, yakalama anından itibaren 48 saati, toplu olarak işlenen suçlarda da 4 günü geçemeyecek. Ancak delillerin toplanmasındaki güçlük veya dosyanın kapsamlı olması nedeniyle gözaltı süresi ise en fazla iki kez uzatılabilecek. Gözaltı süresinin uzatılmasına ilişkin karar ise Cumhuriyet savcısının istemi üzerine, yakalanan kişi dinlenilmek suretiyle hakim tarafından verilecek.

Adli kolluklara arama yetkisi: Askeri mahallelerde arama da “Cumhuriyet savcısının nezaretinde askeri makamların da katılımıyla adli kolluk görevlileri tarafından” yerine getirilecek.

[TR724] 16.7.2018

Ankara Emniyeti’nin organize işleri [İktidar uğruna verilen 250 kurban -2] [Mehmet Yıldız]

Önceki yazıda 15 Temmuz darbe girişiminin Erdoğan, Hakan Fidan ve Hulusi Akar yapımı kirli bir senaryodan ibaret olduğunu, 24 Haziran’dan sonra kurulan Erdoğan Devleti’nin toplum tarafından kabullenilmesi için de 250 kişinin kurban verildiğini ele aldık.

Bu ekip, kirli iktidarını tesis edebilmek uğruna bırakın 250 kişiyi, binlerce masumun canını feda edecek kadar gözleri kararmıştı. Bu konuyu Tr724 yazarı Ahmet Dönmez daha önce örnekleriyle yazdı. Özellikle 18 Temmuz 2017’de yazdığı yazı önemli. O yazının girişinde çok önemli bir soru soruyordu Dönmez: “Eğer 249 kişi can vermemiş olsaydı, o gece yaşananların gerçek bir darbe girişimi olduğuna kaç kişi inanırdı?”

Şimdi gelelim yetkililerin Meclis Araştırma Komisyonuna verdikleri ifadelere. Sadece bu ifadeler bile halkın, sivil ölümleri arttırmak için sokağa nasıl döküldüğünü net olarak ortaya koyuyor.

Ankara Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Necati Çevik’in Meclis 15 Temmuz’u Araştırma Komisyonuna verdiği ifade ile başlayalım (1 Aralık 2016 tarihli tutanak, s. 38);

“Saat 18.00-19.00 gibi ihtiyaç için ayrılmıştım. O esnada Genelkurmay Başkanlığında bir hadisenin meydana geldiği yönünde telsiz anonsları geldi. Genelkurmay Kavşağı’na geldim. Ankara İl Emniyet Müdürümüz Mahmut Karaaslan, İl Emniyet Müdür Yardımcımız Yaman Ağırlar ve Çankaya İlçe Emniyet Müdürü Tolga Ali Usta oradalardı. Arkadaşlar çelik yelek giymemizi ve elimizde uzun namlulu silah olması yönünde bizi bilgilendirdiler. Emniyet Müdürümüz Mahmut Karaaslan’ın bana ‘Necati, Genelkurmay -Meclis- Kavşağı’na geç ve oradaki görevlileri konuşlandır.’ şeklinde talimatları oldu. Çankaya İlçe Emniyet Müdürüne de Milli Müdafaa Caddesi üzerinde bulunan -Genelkurmayın arka tarafında- oradaki görevlileri dizayn etmesi yönünde bir talimatları oldu.

Meclis Kavşağı’nı araç trafiğine kapattırdım, ambulansların gelişlerine müsaade ediyoruz, resmî araçları, oradaki resmî üniformalı memur arkadaşları konuşlandırdık. Bizim yorumumuz Genelkurmay içerisinde askerin birinin cinnet geçirdiği, içeride bir kargaşanın olduğu yönünde, farkına varamamıştık ne olduğunun ama bir hareketlilik vardı sürekli.”

Bir askerin cinnet geçirmesi üzerine Genelkurmay’ın kuşatılması, etraftaki yolların kapatılması sadece komik kaçmakla kalmıyor, o geceki kasıtlı planlamaya kılıf bulma çabasını da gösteriyor. Çevik’in ifadesi, Genelkurmay’a yönelik operasyonun darbe girişiminden üç dört saat önce başlatıldığını, atılan adımların 18:10 – 20:22 arasında Genelkurmay’da Hulusi Akar’la beraber olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la senkronize hareket edildiğini de ortaya koyuyor. Ankara Emniyetinin 18:00 – 19:00 civarında harekete geçmesi Erdoğan’ın “önceden darbeden haberimiz yoktu” iddialarını kendiliğinden çürütüyor.

Bu arada “darbe 03:00’da başlatılacaktı ancak fark edilince öne çekildi” söylemi de boşa çıkıyor. Çünkü 18:00 – 19:00 arasında alınan önlemler, Ankara Emniyetinin girişimin 21:30 – 22:00 civarında başlayacağını önceden bildiğini gösteriyor.

Ankara Emniyet Müdürü Mahmut Karaaslan o gece Genelkurmay önündeki planlamayı nasıl yaptığını Komisyona anlattı (2 Kasım 2016 tarihli tutanak, s. 94);

“Yardımcım ‘Genelkurmay kavşağından silah sesleri geliyor.’ diye bana bilgi verdi. 21.30 filandı Genelkurmaya vardığımda. Valimize ‘Genelkurmayda böyle anormal bir şeyler var’ dedim ama adını ‘darbe’ olarak daha o saat itibarıyla koyamadım. Bütün ekipleri çağırdım, özel harekâtı çağırdım, tüm Genelkurmayın girişlerini tutun filan diye talimat verdim arkadaşlarıma.”

Karaaslan’ın daha adını darbe olarak koyamamışken Ankara’daki bütün ekiplerini çağırması, Genelkurmay Başkanlığının girişlerini tutturması, etraftaki kavşakları kapattırması, hatta Polis Özel Harekâtı devreye sokması, tuhaf değil mi sizce?

O gece erken saatlerden itibaren cep telefonlarına gelen ‘Cumhurbaşkanı sizi sokağa çağırıyor’ mesajları üzerine Ankara’da sokağa çıkan vatandaşlar 21:30 – 22:00 sularında Genelkurmay önüne gelmeye başladılar. Kalabalık içinde yer alan Abdul Muhsin Türkmen, 150 kişilik bir grubun “ordu kışlaya”, “Akar Paşa’yı istiyoruz”, “darbeye hayır” sloganları atarak Genelkurmay’a doğru ilerlediğini ve tankların Genelkurmay’ı korumaya aldığını söyledi. Türkmen, televizyonların ‘halk Genelkurmaya yürüyor’ haberi üzerine 150 kişilik grubun bir anda 5 bin kişiye kadar ulaştığını, Genelkurmay önündeyken keskin nişancıların sürekli halkı vurduğunu söyledi. Bu ifadeler, kalabalığı askerlere karşı galeyana getirmek için İstanbul’daki gibi keskin nişancıların kullanıldığını gösteriyor.

Ankara Emniyet Müdürü Karaaslan Genelkurmay önündeki kalabalığı nasıl kışkırttığını da Komisyona anlattı (2 Kasım 2016 tarihli tutanak, s. 96);

“Saat 01.30 02.00 gibi Genelkurmaydaki arkadaşlarımla telefonla görüştüm, kalabalığın ne kadar olduğunu sordum. ‘2.500-3.000 kişi kadar var.’ dedi. ‘O zaman önlerine düşün Genelkurmaya girin, kapıyı pencereyi kırın, girin içeri.’ diye talimat verdim. Bir miktar binanın içerisine de girmeyi başardılar. Fakat helikopterlerin yoğun saldırısından dolayı insanlar tekrar dışarı çıkmak zorunda kaldılar. Giremedik Genelkurmaya.”

Kara Havacılık Davası İddianamesinde Ankara Emniyet Müdürü Karaaslan’ın talimatı üzerine halkın sivil polisler tarafından nasıl kışkırtıldığı anlatılıyor (s. 218);

“(Halktan bir grup) 01.30 sıralarında Genelkurmayın önüne gittiler. Burada sivil polisler ‘bizden talimat bekleyin halkı belirli bir yerde toplayıp içeri giriş yapabiliriz’ dediler.”

Olaya müdahale edebilecek on binlerce polis memuru varken halkın öne sürülmesini iyi niyetle bağdaştırmak mümkün değil. Bu kasıtlı eylemlerin, Genelkurmay Karargâhında tuzağa düşürülen ve zaten teslim olmaktan başka şansları olmayan birkaç yüz asker linç edilsin ve öldürülsün, bu askerler kendilerini savunurken içeri sokulan kalabalıklardan mümkün olduğu kadar fazla sayıda insan ölsün diye yapıldığı anlaşılıyor. O gece çekilen görüntüler kalabalıkların Genelkurmaya girmeleri için polisler tarafından nasıl kışkırtıldığını ve yönlendirildiğini gösteriyor (1). Genelkurmay Karargâhına zorla girenlerin çektikleri görüntüler içeride yaşanan arbede hakkında fikir veriyor (2) (3). Çoğu Osmanlı Ocaklarına mensup kışkırtıcı elebaşları tanımak için sosyal medya paylaşımlarına bakmak yetiyor (4).

Bir sonraki yazıda, 15 Temmuz gecesi tuzağa düşürülen askerlerin, arbedenin büyümesini önlemek, katliamın önüne geçmek ve insanların hayatlarını kurtarmak için neler yaptıklarını belgeler ışığında ele alacağız.

(1)


(2)


(3)


(4)



[Mehmet Yıldız] 16.7.2018 [TR724]

Şarkılar mı bizi, biz mi şarkıları söylüyoruz? [Ahmet Kurucan]

Önemli not: Aşağıdaki yazıyı iki defa iki ayrı tarzda okumanızı rica edeceğim. İlk okumanızda gözler ve akıl devrede olacak. Okuduğunuz metin, güfteler ve yorumlar üzerinde düşüneceksiniz. İkincisinde ise vermiş olduğum linkleri sırasıyla açıp bir taraftan kulaklarınızla şarkıları dinlerken diğer taraftan yine aynı şekilde gözleriniz ve aklınız devreye girip bir kez daha metin, güfteler ve yorumlar üzerinde düşüneceksiniz. Belki farkında olmayacaksınız ama ikincisinde ruhunuz, kalbiniz ve hissiyatınız da size eşlik edecek. İlki 6-7 dakika sürerken, tavsiye ettiğim ikinci tarz okuma ve dinleme yarım saatinizi alacak. Olsun. İnanın bana, değecek. Ben değer demiştim ama bu yazıyı katkıları ve tenkitleri için musikişinas iki arkadaşıma gönderdim. Onlardan birisi değiştirdi değer’i, değecek diye. Yoksa bu satırların yazarı için bu söz büyük bir iddia olurdu. Yazının sonunda yapacaktım teşekkürü ama yeri gelmişken şimdi yapayım; hamd makamına doğru yol alırken dikensiz gül olma hedefini zihninde her daim canlı tutan ve dileklerini bana iletirken her zaman olduğu gibi tevazuun simgesi olan toprağın öz’üne inme istikametinden olduğunu seçtiği kelimelerle bile bana gösteren her iki arkadaşıma çok teşekkür ederim.

Haftalık hapishane ziyaretinden ayrılırken eşlerin “bu an hiç bitmesin” dercesine birbirlerine karşı son kez bakışlarını tasavvur ettim bundan birkaç ay önce. Tahayyül yerine tasavvur kelimesini bilerek kullanıyorum, çünkü bir yakınım anlattı bana telefonda. “Görüşme bitti, gardiyanlar eşimi aldı götürüyor ve o iki gardiyanın arasında koğuşuna doğru giderken bakışlarını benden hiç ayırmıyor, ayıramıyordu. Ben de çıkış kapısına doğru giderken aynı şeyi yapıyordum” dedi.  Telefonu kapattıktan sonra ne kadar hüzünlendiğimi Allah bilir. Gözlerimden akan yaşlar yanaklarıma doğru süzülürken aklıma Muzaffer İlkar’ın Hicaz şarkısı geldi:

Mademki gidiyorsun bırakıp burda beni;
Bir daha seyredeyim ne olur dur da seni;
Ayrılan belki döner belki de dönmez geri;
Bir daha seyredeyim ne olur dur da seni.

Hemen youtube’dan Yaşar Özel’in yorumuyla dinlemeye durdum.

Şarkıyı dinlerken empati yapmaya çalıştım kardeşlerimle, arkadaşlarımla, dostlarımla. Masum oldukları halde zulmün katmerlisini yaşayarak özgürlükleri ellerinden alınan, eşinden, çocuğundan, sevdiklerinden ayrılmış on binlerce insanı düşündüm. Ağladım, ağladım, ağladım.

Vakıaya mutabık bu şarkı benim zihnimde farklı düşüncelere kapı açtı ve şu soruyu sordum kendime: “Biz mi şarkıları söylüyoruz yoksa şarkılar mı bizi?” Gerçi bu kapının açılışında ilk defa Müzeyyen Senar’dan dinlediğim “Şarkılar seni söyler, dillerde nağme adın” şarkısının da rolü yok değil. O günden bugüne yüzlerce defa da aklıma gelmiştir bu mesele, gerçekten biz mi şarkılar söylüyoruz yoksa şarkılar mı bizi? Dinlediğim her şarkıyı bu bakış açısıyla dinlediğimi söyleyebilirim. Vardığım sonuç şu; aslında her ikisi ama sanki ikincisi daha ağır basıyor, biz şarkıları değil, şarkılar bizi söylüyor.

Delil mi istiyorsunuz? Buyurun size fasılasız bir solukta okuyacağınız deliller. Ama yazının başındaki önemli notta belirttiğim iki ayrı okuma usulünü ihmal etmeyin. Her güftenin her cümlesi her kelimesi üzerinde durarak, düşünerek ve duyarak okumaya ve dinlemeye çalışın.

Güfte Sami Derintuna, beste Selçuk Tekay’a ait Uşşak şarkı. Adnan Şenses’den dinlenmeli derler, saygı duyarım ama benim tercihim Mustafa Keser.

“Baharı beklerken ömrüm kış oldu
Gözümde her zaman biraz yaş oldu
En güzel duygular bana düş oldu
Yorgunum dostlarım yorgunum artık;
Vefasız yıllara dargınım artık.

Tutmadı ellerim sıcak elleri
Duymadım aşk denen tatlı sözleri
Taşıdım gönlümde acı izleri
Yorgunum dostlarım yorgunum artık;
Vefasız yıllara dargınım artık.

İçimde ateşler söndü kül oldu
Aşk bahçem kurudu sanki çöl oldu
Yâr bildiğim o bile bana el oldu
Yorgunum dostlarım yorgunum artık;
Vefasız yıllara dargınım artık.


Güfte Ümit Yaşar Oğuzcan’ın. Muhayyer Kürdi makamında Kamuran Yarkın bestelemiş. Tavsiyem Zeki Müren’den dinlemeniz.

“Sanırdım gündüzdü onlarla gecem,
İçimde ümitti dost bildiklerim,
Ne zaman yıkılıp yere düştüysem,
Bırakıp da gitti dost bildiklerim.

Hepsi varken baharımda, yazımda,
Kışın bir burukluk kaldı ağzımda,
Seneler senesi oysa gözümde,
Cihana eşitti dost bildiklerim.

Nerede o sözlere kandığım günler?
Her gülen yüzü dost sandığım günler,
Acıdan kahrolup yandığım günler,
Ta canıma yetti dost bildiklerim.

Meydana çıkalı asıl çehreler,
Aydınlanmaz oldu artık geceler,
Yalanlar tükendi, indi maskeler,
Birer birer bitti dost bildiklerim.

Korkar oldum bana ” dostum ” diyenden,
Yoksa yok olandan, varsa yiyenden,
Ne onlardan eser kaldı ne benden,
Beni benden etti dost bildiklerim.”


Ümit Yaşar demişken güfte yine ona ait Hicaz makamındaki Avni Anıl bestesine Ahmet Özhan’ın yorumuyla kulak verelim.

“Bir ateşim yanarım külüm yok, dumanım yok;
Sen yoksan mekânım belli değil, zamanım yok;
Fırtınalar içinde beni yalnız bırakma,
Benim senden başka sığınacak limanım yok.”


Ümit Yasar önceleri yazdığı aşk, hasret ve ayrılış temalarında yazdığı şiirlerini oğlu Vedat’ın ölümünden sonra “ölüm” temasına kaydırmış. İhtimal aşağıdaki şiiri de bu dönemde yazmış. Kürdîli Hicazkâr makamında büyük Üstat Münir Nurettin Selçuk bestelemiş. Elbette Münir Nurettin’in sesinden dinlemelisiniz.

Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın
Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın
Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı
Beni sensiz bıraktın, beni bensiz bıraktın.


Türk Sanat Müziğine inkâr edilemez emekleri geçmiş bestekar Kemani Tatyos Efendinin Uşşak makamında bestelediği şu şarkıyı Melihat Gülses’in yorumuyla dinleyin, bakalım ne düşüneceksiniz?

Gam-zedeyim deva bulmam,
Garibim bir yuva kurmam,
Kaderimdir hep çektiğim,
İnlerim hiç reha bulmam.

Elem beni terk etmiyor,
Hiç de fasıla vermiyor,
Nihayetsiz bu takibe,
Doğrusu tâkat yetmiyor.


Güfte ve beste Erdoğan Yıdızel’e ait Hicaz şarkı. Sanat güneşimiz Zeki Müren’in sesinden dinlemenizi tavsiye ederim.

Anlatılmaz bin dert ile geçiyor çileli ömrüm,
Bir vefâsız kederinden eriyor garip gönlüm,
Şu simsiyah geceler mi acep ben mi öksüzüm,
Bir vefâsız kederinden eriyor garip gönlüm.


Farklı bir fasla geçmeden bir de Aslıhan Erkişi’ye kulak verelim. Güfte ve bestesi Neveser Kökdeş’e ait olan “Neden bilmem bu iptila diyecek?” o enfes yorumuyla.

Neden bilmem bu iptilâ, günden güne hâlim fenâ
Aşkta yok mu vefâ sorsam sana hastadır gönlüm inan bana
Sevmek nedir hiç mi bilmedin, aylar geçti seni görmedim
Aşkta yok mu vefâ sorsam sana hastadır gönlüm inan bana.


Yüzlerce-binlerce hikayeden birisi. Yaklaşık iki yıldır bırakın eşini görmeyi, ellerini tutmayı, bağrına sarmayı sesini bile duymayan birisi 10 dakika telefonla konuşma imkânı elde etmiş. Arkadaşı sormuş, ne konuştunuz. Cevap şu; “Konuşmadık, konuşamadık, sadece karşılıklı ağlaştık.” Bu vakıanın hissiyatınızda yaptığı hareketlendirme üzerine isterseniz güftesi Azeri İslam Seferli, bestesi Bekirov’a ait Hicaz makamında “Nazende sevgilim yâdıma düştün” şarkısını dinleyin. Türkçe versiyonu için Nalan Altinörs’ü,


Azeri versiyonu için Rashid Behbudov’u tavsiye ederim.


Değdi saçlarıma bahâr gülleri
Nâzende sevgilim yâdıma düştün
Sevenin bahtına bir güzel düşer

Sen de tek sevgilim aklıma düştün
Nâzende sevgilim yâdıma düştün

Gözlerim yoldadır, kulağım seste
Ben seni unutmam en son nefeste
Ey ceylân bakışlım, ey boyu beste

Sen de tek sevgilim aklıma düştün
Nâzende sevgilim yâdıma düştün

Belli bir kıvama geldiyseniz şimdi göz yaşlarınızı salmaya hazır olun ve mutlaka Merhum Bekir Sıtkı Sezgin’den dinleyin aşağıdaki şarkıyı. Güfte, Ramazan Gökalp Arkın’ın. Beste Saadettin Kaynak’a ait. Nihavend makamında.

Bahar bitti, güz bitti artık bülbül ötmüyor,
Yâre tel çeke’m dedim, tel derdim iletmiyor,
Yollar kapandı kardan, turna gelmez diyârdan,
Haber çıkmadı yârdan, bu ayrılık bitmiyor.

Derdim çok, dermânım yok,
Cânân çok, cânânım yok,
Onsuz adım sanım yok,
Teselli kâr etmiyor.

Bahar yeşil gözüydü, bülbül tatlı sözüydü,
Gonca pembe yüzüydü hayâlimden gitmiyor.
Ayrılık deniz gibi ölü bir beniz gibi,
Uzayan bir iz gibi bitmiyor, bitmiyor.
Ah bitmiyor.


Şu ana kadar o kadar okuduğunuz/dinlediğiniz güftelerin besteleri hakkında bir şey diyemem. Kulak aşinalığım ötesinde musiki bilgimin olduğunu söyleyemem ama güfte ve yorumcu özelinde bilgi ve bahsini ettiğim kulak aşinalığımdan hareketle bazı yorumlarda bulunabilirim. Bütün şarkılarda bunu yapmak ise tahmin edeceğiniz gibi yazının istiap haddini aşar. Her biri için yorumda bulunmak kitaplık çalışma ister. Ama hem bu hem de bir sonraki güftede tavsiye edeceğim Bekir Sıtkı yorumu hakkında kısaca düşüncelerimi yazacağım.

Bana göre Bekir Sıtkı besteyi yorumlarken bestenin içine giriyor, muhtevayı derinden hissediyor ve yaşıyor. Böyle olunca yorumuyla şarkıyı sanki yeniden besteliyor. Mesela; “Bahar bitti, güz bitti artık bülbül ötmüyor” derken hem baharın hem de bülbülün ötüşünün bitişinin üzüntüsünü yaz ortasında bile olsanız siz de yaşamaya başlıyorsunuz. “Yollar kapandı kardan, turna gelmez diyardan, Haber çıkmadı yârdan” deyince hüznün nedenini anlıyorsunuz ve “bu ayrılık bitmiyor”a gelince, yârdan ayrı kalmanın vermiş olduğu hüznün derinliğini siz de kalbinizde duyuyorsunuz. Ardından “Derdim çok, dermânım yok; Cânân çok, cânânım yok.” Çok ve yok derken ki vurgulara dikkat ettiniz mi? Etmediyseniz edin, çok ve yok, çok’un ne kadar çoooooook, yok’un ise ne kadar yooooook olduğunu yani çaresizlik hissini insana veriyor.  Bu insan bu kadar yalnız mı, eşi-dostu, arkadaşı teselli etmiyor mu diye düşünecek oluyorsunuz, “Onsuz adım sanım yok; teselli kâr etmiyor” diyerek hayal ve düşüncelerinizin önünü kesiyor ve bir kez daha sizi hüzne boğuyor. Sonra neşe ile sevinç ile sevgilinin tasviri geliyor. Neden neşe? Çünkü sevgilisinden bahsediyor. Yüzünde sanki güller açıyor. “Bahar yeşil gözüydü, bülbül tatlı sözüydü, Gonca pembe yüzüydü, hayalimden gitmiyor.” diyor ama bu sevinç uzun sürmüyor, çünkü sevgili uzaklarda ve bunu ayrılığın tarifiyle ifade ediyor; “Ayrılık deniz gibi, ölü bir beniz gibi” Ayrılık, karaya çıkma ümidini kaybeden bir insanın uçsuz bucaksız deniz, hayata geri dönmesi imkânsız ölü gibi.  Enfes benzetmeler ama bu benzetmeler Bekir Sıtkı’nın yorumunda müşahhaslaşıyor. Ve “Uzayan bir iz gibi, bitmiyor, bitmiyoooor, aaaaah bitmiyor.” Hele bir de ayni kaderi yaşıyorsanız inanın bana o güfte ve bu yorum sizi gözyaşları çağlayanın içine hapseder.

İkinci Bekir Sıtkı’dan dinlemelisiniz dediğim şarkının güftesi Vecdi Bingöl, bestesi Saadettin Kaynak’a ait, Segah bir şarkı.

Derman kâr eylemez, fermân dinlemez,
Dertli gönül, deli gönül,
Derdinden ölse de, yine inlemez,
Yaralı bereli gönül.
O bir gözyaşıdır, çağlar derinden,
Ses vermez bir lahza bin kederinden.
Kırılmış gibidir ince yerinden,
Hep sevdi seveli gönlüm.
Nasîbi hicranmış, baht-ı avâre
Neylesin derdini desin de yâre
Yazılmış alnına böyle ne çâre.


“Bahar bitti, güz bitti artık bülbül ötmüyor” da yaptigim gibi Bekir Sıtkı’nın besteyi yorumlarken bir kez daha nasıl bestelediğini yazmak isterdim ama köşenin hacmini aşmak ve sabrınızı  sui istimal etmek istemem. Bununla beraber şunu da demeden geçemem; tasviri yapılan yârine aşık ama aşık olduğu kadar da ondan çeken dertli bir gönül. Eğer bu benzetmeyi yakalayabildiyseniz ve dediğim gibi benzer bir kaderi yaşıyorsanız Bekir Sıtkı “O bir gözyaşıdır, çağlar derinden” dediği an gözyaşlarınızın çağlamasına hakim olamazsınız. “Ses vermez bir lahza bin kederinden.” duyduğunuzda kederin nüfuz alanını hissedersiniz vücudunuzda,  “Kırılmış gibidir ince yerinden”e sıra gelince bir kemiğinizin “çıt” diye kırıldığını duyar ve nihayet “Neylesin derdini desin de yâre, yazılmış alnına böyle ne çâre.” cümlesinde çaresizliği yudumlarsınız?

Ümit Yaşar’ın “Dost bildiklerim” güftesinde dediğinin tam aksi istikametinde şeyler de yaşandı bu süreçte. Eşler, sözlüler, nişanlılar arasındaki sevgi, saygı, muhabbet, meveddet ve aşk bağları eskiye nispetle çok daha güçlendi. Bunu da güftesi Ercument Er, bestesi Sadettin Kaynak’a ait  Segah şarkıda takip edelim:

Bir rüzgârdır gelir geçer sanmıştım,
Meğer başımda esen kasırgaymış sevgilim,
Gönül oyunudur bunun izi kalmaz demiştim,
Meğer içimde yanan bir volkanmış sevgilim.
Bir gün gelir unutursun demiştin sevgilim,
Hicrânını uyutursun demiştin sevgilim,
Unutmadım, unutmadım,
Aşka hasret, sana hasret bekliyorum sevgilim
Gönül oyunudur bunun izi kalmaz demiştim
Meğer içimde yanan bir volkanmış sevgilim.


Aynı eksende bir başka şarkı, güftesi Arslan Tunçata, bestesi Selâhattin Altınbaş’a ait Hüzzam makamında. Zekai Tunca’dan dinlemelisiniz derim.

Dilimi bağlasalar anmasam hiç adını
Gözümü dağlasalar görmezsem hiç yüzünü
Elimi bağlasalar tutmazsam ellerini
Silemezler gönlümden ne aşkını ne seni

Dünyamı karartsalar unutmam için seni
Büyüler yaptırsalar sevmemem için seni
Gurbete gönderseler kan doldursa içimi
Silemezler gönlümden ne aşkını ne seni.


Bu devrin mazlumlarından biri olan Ahmet Turan Alkan’ın hararetle tavsiye ettiği sanat müziğimizin gizli hazinelerinden biri olan Sabite Tur Gülerman’dan dinlemeniz şartıyla Hacı Arif Bey imzasını taşıyan Kürdîli Hicazkâr şu şarkıya bakın.

İftirâkındır sebep bu nâle-vü feryâdıma.
Gelmez oldun sevdiğim hayli zamandır yanıma
Kûşe-i gurbette kaldım gel yetiş imdâdıma
Gelmez oldun sevdiğim hayli zamandır yanıma.


Bir sonraki şarkıya geçmeden “Barış olsun!… Hep barış olsun!…diyen Üstad Ahmet Turan Alkan’a  bir selam göndermek isterim buradan: “Selam olsun!…Hep selam olsun!…”

Hacı Arif demişken iki bestesini daha dinleyelim. İlk şarkının güftesi Namık Kemal’e ait. Segâh makamında. Kimden mi? Bence Kani Karaca’dan.

Olmaz ilaç sine-i sad pâreme
Çare bulunmaz bilirim yâreme
Baksa tabiban-ı cihan çâreme
Çare bulunmaz bilirim yâreme

Kastediyor tir-i müjen canıma
Gözleri en son girecek kanıma
Şerh edemem halimi cananıma
Çare bulunmaz bilirim yareme.


İkinci Hacı Arif bestesi yine Kürdîlihicazkâr makamında. Güftesi ise Niğdeli Hikmet Bey’e ait. Bu şarkıyı musikî erbâbınca hanım sanatçıların piri kabul edilen ve ihtirâmların en güzeline layık olan Meral Uğurlu Hanimefendi’nin sesinden dinlemenizi hararetle tavsiye ederim.

Gurûb etti güneş dünya karardı
Gül-i bağ-ı emel soldu sarardı
Felek de böyle mâtemler arardı
Gül-i bağ-ı emel soldu sarardı.


Mehmet Erbulan güftesini yazdığı Ziya Taşkent bestesine kulak verelim bir de. Hüzzam makamında. Tavsiyem bestekarının sesi.

Dinmiyor hiç bu akşam ne gözyaşım ne acım
Bu akşam her akşamdan sana pek çok muhtâcım
Senden başka kimseye yok benim ihtiyâcım
Bu akşam her akşamdan sana pek çok muhtâcım.


Artık bitireyim. Güfte ve beste Teoman Alpay’a ait Hüzzam şarkı. Tercihim Alp Arslan’ın yorumu.

Böyle mi esecekti son günümde bu rüzgâr,
Bütün kuşlar vefasız mevsim artık sonbahar,
Unutmuş ellerimi eşim, dostum, sevdiğim,
Kalbim acılarla hep bölünmüş dilim dilim,
Bütün kuşlar vefasız mevsim artık sonbahar…


Bitireyim diyorum ama bitmiyor ki? Her bir cümlesi, kelimesi ve harfi ile ayın çevresinde görülen ışık halkasının adı olan “hâle” gibi insanı çevreleyen ve bam teli misali can damarına vuran güfte ve beste Mümin Sarıkaya’ya ait şarkıyı yine onun sesinden dinlemelisiniz.

Ben yoruldum hayat, gelme üstüme
Diz çöktüm dünyanın namert yüzüne
Gözümden, gönlümden düşen düşene
Bu öksüz başıma gözdağı verme
Ben yanıldım hayat şarkı sözü, vurma yüzüme
Yol verdim sevdanın en delisine
O yüzden ömrümden giden gidene
Şu yalnız başımı eğdirme benim
Ben pişmanım hayat, sorguya çekme
Dilersen infaz et, kar etmez dil’me
Sözlerim ağırdır, dokunur kalbe
Şu suskun ağzımı açtırma benim


Bununla bitiriyorum; Aşık Kerem’e ait bir şiir. Türkiye’nin medar-ı iftiharı meşhur ve merhum ozan Neşet Ertaş’tan dinlemelisiniz:

Yazımı Kışa Çevirdin
Karlar Yağdı Başa Leyla’m,

Viran Oldu Evim Yurdum
Ne Söylesem Boşa Leyla’m.

Her An Gözümde Perdesin
Nere Baksam Sen Ordasın
Mevlâ’m Ayrılık Vermesin
Göğde Uçan Kuşa Leylâ’m.


Yârden Ayrı Kalmak Ölüm
Söyle Ne Olacak Halım
Böyle Kader Böyle Zulüm
Gelir Garip Başa Leyla’m.


Söz, bu son. Hem de bizim şarkıları değil, bu yazının ana temasını oluşturan şarkıların bizi söylediğinin en büyük delili. “Ah bu şarkıların gözü kör olsun.” Güfte Şahin Çandır, beste Avni Anıl’a ait Kûrdîlihicâzkâr bir şarkı. Kapanışı o kadife gibi sesiyle Zeki Müren ile yapalım.

Öyle dudak büküp hor gözle bakma
Bırak küçük dağlar yerinde dursun
Çoktan unuturdum ben seni çoktan
Âh bu şarkıların gözü kör olsun

Güzelsen güzelsin, yok mu benzerin
Goncadır ilk hâli bütün güllerin
Aklımda kalmazdı yüzün, ellerin
Âh bu şarkıların gözü kör olsun

Bir gülüşün var ki kaş çatar gibi
En sıcak sözlerin azarlar gibi
Hiç bağlanır mıydım çocuklar gibi
Âh bu şarkıların gözü kör olsun

Sonunda tuz bastın gönül yarama
Nice dağlar koydun nice arama
Seni terkedip de gitmek var ama
Âh bu şarkıların gözü kör olsun


Ne güzel der “medeniyet şairimiz” nitelemesine hak kazanan Yahya Kemal Beyatlı: “Çok insan anlayamaz eski mûsikîmizden. Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.” Aynen katılıyorum, biz şarkıları değil, şarkılar bizi söylüyor. Bunu anlamayan da bir şey anlamaz bizden vesselam.

Not: Makale boyunca ismi geçen ve birçokları itibariyle ahirete intikal eden şair, bestekar, yorumcu hepsine Allah’tan rahmet, sağ olanlara da uzun ve hayırlı ömürler diliyorum.

[Ahmet Kurucan] 16.7.2018 [TR724]

Nesrin Hoca! [Naci Karadağ]

“Oluk oluk kanlarınızı akıtacağız, kanlarınızla duş alacağız, cesetlerini bayrak direklerinize asacağız” diye açık açık haykırmıştı çete lideri Sedat Peker. Önceki gün mahkeme bu sözlerin suç olmadığına karar verdi ve beraat etti Peker…

Haklıydı mahkeme, çünkü daha önemli ve büyük işleri vardı. Çete, mafya reisleriyle ne diye ilgilensinler ki. 86 yaşındaki Hacı Afşar dururken!

Yoğundu mahkemeler, işleri vardı; masum insanları intikam için hapse atmak ve orada öldürmek gibi.

Aslında “kanı biz akıtırız Sedat Reis size gerek yok” diyordu Tayyip Erdoğan ve Ergenekon’un mahkemeleri…

Bir mazlumun daha kanını içtiler geçen gün.

Saymayı bıraktık artık, bilmiyoruz 50 mi oldu, 100 mü?

Sapasağlam girdikleri cezaevlerinden tabutları çıktı hayatlarında zerre miktar suç işlememiş masum insanların.

Nesrin Hoca da bunlardan biriydi.

Yazarken ellerim titriyor, gözlerim bulanıyor inanın..

Gencecik bir çiçekti Nesrin.

Hafızdı, Kur’an öğretiyordu.

Alçaklardan daha alçak olanların son kurbanı oldu.

“Bunlara da çok merhametli davranılıyor” diyen Hilal Kaplan kına mı yakar, yoksa sevinçten göbek mi atar bilemiyorum. Ama kendisi olmasa bile, mutlaka bunun hesabını verecek kul katında da Allah katında da…

Bu süreç bin yıl mı sürer bilmem.

Karanlığın boyunu ölçmeyi de bıraktık çünkü. Hiç bitmeyecek değil, Allah’ın vaadine muhal bir durum zira.

Bir gün biter, Hilal olmazsa çocuklarının, onlar olmazsa torunlarının yüzüne tükürürler eminim. Bu kadar zalim bir kadının nesebinden olmanın utancıyla yaşayacak çünkü soyu. Mahşer meydanında yanında kimse durmayacak, görevli melekler bile nefretle uzakta tutmak isteyecek Hilal ve onun gibi kana susamış zalimleri. Çağın zaliminin maşalarını, maaşlı tetikçileri…

Narin bir çiçek olan, değil dokunmaya yüzüne bakmaya kıyamayacağınız, melek gibi masum bir genç kızı katletti bu alçaklar!

Öyle bir alçaklar ki, hapishane denen cehennemde zebanilerden daha zebani, şeytanlardan daha şeytani olmuşlar. İşkence, aşağılama, hakaret, tedavi etmeme, temel insanlık ihtiyaçlarını karşılamamak bunların hayat şekli olmuş. Damarlarında kan kalmamış, pislik ile karışık olarak kötülük akıyor bunların.

Gözlerini kırpmadan kıydılar Nesrin Hoca’ya..

Hayatının baharında bir çiçeği 60 günde el birliği ile soldurdular.

Ey o cezaevinin alçaktan da alçak müdürü.

Ey o cezaevinin doktor kılıklı canisi…

İsminiz unutulacak sanmayın…

Bunların hesabı sorulmayacak sanmayın.

Nesrin Hoca’nın sahipsiz olduğunu sanmayın.

Onun sahibi var Allah!

Allah intikam alanların en adilidir…

Bu haysiyetsiz çağ elbet bir gün sona erecek. İki elimiz yakanızda olacak emin olun.

Unutmayacağız, öyle bir kanattınız ki yüreklerimizi bu kan durmaz artık. Hep kanayacak hep…

Ölüm mukadderattan. Dayanabiliyor insan…

Ama böylesi alçakça bir cinayete artık dayanamıyor vicdan.

Öyle bir ateş ki bu, düştüğü yeni yakmıyor sadece.

Evet şüphesiz düştüğü yerdeki hasarın benzeri yoktur..

Ama bizlerin de sinesini kor hale getiriyor… Yakıp kavuruyor.

Geceler boyu uyuyamıyor, gözyaşlarımıza engel olamıyor, bir şey yapamamanın acziyetiyle iki büklüm oluyoruz…

Ey zalimler, ey yalanlarıyla milleti kandıran, hileleriyle devleti elinde tutan, sarayda oturan, kanla beslenen alçaklar!

Bin tane imam hatip açsanız bir Nesrin etmez.

Bin hafızla bir milyon hatim indirseniz bu vebal silinmez.

Ey adi ve sefil hırsızlar, ey cuntacılar, ey saray sakinleri, ey Ergenekoncular…

Bu karanlık çağ isterse bin yıl sürsün, zulmet bir milyon yıl hüküm sürsün…

Eğer bu mazlum kızın –ve diğer mazlumların- hesabını sormazsak kalbimiz kurusun…

Cennet bize haram olsun!

[Naci Karadağ] 16.7.2018 [TR724]

Teslim olmamak-1 [Levent Kenez]

Son yazıda, geçen hafta resmen başlayan ancak uzun bir süredir zaten bir adamın iki dudağı arasında yönetilen Türkiye’deki bu düzene destek vermeyenler ne yapmalı? Acizane önerilerimizle bir sonraki yazıda burdan devam edelim demiştik.

Bu süreç ne zaman bitecek, bu süreç nasıl bitecek? Uzun bir zamandır bu sorularla yatıp kalkıyoruz. Her sohbetin gelip dayandığı yer burası. Çok da normal. Mazlumlar, arkadaşlarımız, sevdiklerimiz  cezaevinde, dünyanın belki de en temiz en masum canları hayatını kaybediyor. Yüzbinlercemiz de derd-i maişet içinde.

Bu sürecin bir maç gibi biteceği yok. Yarın öbür gün tarih yazıldığı zaman çok özel bir yer ayrılacak bir zaman diliminin içerisindeyiz. Sonuçlarının da öyle olacağından şüpheniz olmasın. Ama yaşarken çok zormuş. İnsanın nefessiz kaldığı, yeter artık dediği, her sabah kendisini yeniden ayağa kaldırmaya çalıştığı günler.

Benim  görüşüm şudur, bu kötülüğü elimle engellemeye gücüm yok. Fert fert kimsenin yok. Elbette bir sebep tetikleyecek ve bu kötülük sarmalı bir bir yıkılacak. Umutsuz falan hiç değilim. Türkiye gibi ülkede ve ülkelerde her an her şey olur. Darbe mi? Olur. Erdoğan bütün orduyu tasfiye etse, nargile kafedekileri askeri, aktrolleri generali yapsa bu ülkede darbe olmaz diyenin aklına şaşarım. Ekonomik kriz? Damadı maliye nazırı işte, olmaması sürpriz olur. Bir bakarsın bir sinek çıkar her şey değişir. Cesaretin varsa istersen inanma buna! Onlarca yıl süreceğini hiç düşünmüyorum. Neden böyle düşündüğümü bir başka yazıda anlatmaya çalışacağım. Hiç bitmeyecek gibi dayanmaya, yarın bitecekmiş gibi umutlu olmaya gayret ediyorum.

Benim şahsi çabam şu; bu kötücüllüğün beni teslim almasına izin vermemek. Bunun yolu da direnmek ve ümitli olmaktan geçiyor. Yaşadıklarımız bizi maalesef reaksiyoner olmaya, başkalarının belirlediği gündemin ve olayların peşinden süreklemeye götürdü. Normaldi. Ama çok uzadı. Yeniden bulunulan şartlar ne olursa olsun, aksiyoner olmak için çaba göstermeli.

Nedir direnmekten kastım?

İnadına yaşamak ve inadına savunduğumuz değerlerin peşinde gitmek. Dünya hiçbir zaman muhteşem bir yer olmayacak. Her zaman acılar, gözyaşları sevinçler mutluluklar iç içe yaşanacak. Süreç 2 yıl sonra tamamen biter, ben-sen 6 ay sonra bir trafik kazasında ölebiliriz.

En büyük felaket imana gelen felakettir. Ahirete inan bir kimse için bunun dışında yaşanan bütün acıların telafisi ve bir anlamı vardır. Bu sürecin en büyük tahribatı sadece ülkedeki dini anlayış ve dinin içinin boşaltılması olmadı, hepimizi de etkileyen bir düşüş yaşadık. “N’oldu kurumların kapısında dualar ettik, mahkeme önlerinde cevşen okuduk da n’oldu”, “Hacet namazları kıldık Allah’a yalvardık yakardık n’oldu. Başımıza gelenlere bak”. İnsanoğlunun hayatında dün yok, yarın yok sadece bugün var. Bugün nasılsa bütün dünyasını öyle anlamlandırıyor. Dün yok, sanki doğduğumuz günden beri kan kusuyoruz, yarın yok sanki hep böyle gidecek. Sanki ahiret yok. Hayır. Allah’la pazarlık yapan bu küstahlıklardan bağımsız olarak söylüyorum. Bütün bunlar dayatılan kötücüllüğe teslim olmak. “Allah var, gam yok” dediysek bundan dönmek yok. Bunun gereği de Allah’tan uzaklaşmak değil bilakis daha da yakınlaşmaya çalışmak.

Kötücüllüğe teslim olmanın diğer bir göstergesi de başka zulüm gören ve kötülüğe uğrayanları duyunca içten,dıştan oh olsun demek. “Bize yapılırken sustunuz, şimdi sıra size geldi. Yaşayın bakalım”. Hayır. Eğer bu yaşananlar bize hiçbir şey öğretmediyse artık bundan sonra ilkeler ve vicdanımız doğrultusunda hareket etmeyi öğretmiş olması lazım. Kime bir zerre kötülük, haksızlık yapılıyorsa kendimize yapılmış gibi düşünmek ve empati duygumuzu geliştirmemiz lazım. Özgüvensiz, ezik, ve başkalarına öykünen duruşlara da ihtiyaç yok. Bu ülkede bana ahlak ve demokrasi dersi verecek kimse yok. En babasının çapını gördük, görüyoruz. Cemaat bütün yaşananlara ve şeytanlaştırılmasına rağmen insan sevgisi ve dürüstlükte benim diyene iki tur bindirir. Mazlumların yanında görünüp arada bir şahsi sigorta yapmak için fetöcüler diye şerefsizce laf çakan sosyal medyada RT avcısı samimiyetsiz insanlara da çok fazla prim vermeyin.

Bir diğer önerim ve yapmaya çalıştığım şey sosyal medyadan ve yalan yazmaktan başka bir şey üretmeyen mecralardan uzak durmak. Meslek gereği bunu tümden beceremiyorum ama frekansını düşürdüm. Çok önemli bir şey olursa duyarız merak etmeyin. Bunun yerine bir dostu aramak, onunla vakit geçirmek, kitap okumak, yeni şeyler yapmak çok daha faydalı. Herkes konumu ve durumuna göre vakit kaybı bu alışkanlıklardan çok da iyi alternatifler bulacaktır.

Devam edeceğiz…

[Levent Kenez] 16.7.2018 [TR724]

Erdoğan, Damat Berat’ı Londra’ya gönderiyor [Semih Ardıç]

Hazine’nin anahtarlarını damadı Berat Albayrak’a veren Reis-i cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın boş kasa ile icraat yapması mümkün değil.

Seçimin akabinde “cicim günleri-haftaları” su gibi akıp geçti.

Binbaşı O.K’nın 15 Temmuz’da saat 14.45’te Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) “darbe yapılacak” bilgisini vermesine rağmen darbeye nasıl mani olunamadığı? gibi onlarca can alıcı suâl cevapsız kalmasına rağmen Erdoğan’ın tabiri ile “hayırlara vesile olan” 15 Temmuz da geride kaldı.

ÇILGIN PROJELER NE OLACAK?

Bedava çay-kek ikramına bile para bulunamazken kupon arazi üzerinde inşa edilmeyi bekleyen o kadar çılgın proje ne olacak?

Damat Berat Albayrak bu hafta İngiltere’nin başşehri Londra’ya “hayaller Paris, kasa tam takır kuru bakır” ezikliği ile gidecek. Mayıs ayında kayınpederi ile selefi Mehmet Şimşek’in temaslarından eli boş dönülmüştü.

O günden beri dolar ve euro arttığı gibi, Merkez Bankası’nın yüzde 5’e yakın şok faiz artışı bile TL’ye nefes aldırmadı. 9 Temmuz’da kabine açıklandığında dolar 4,50 TL idi.

Dolar bir haftada 25 kuruş birden arttı ve 4,85 TL oldu. Euro 5,50 eşiğini çoktan aştı ve 5,70 TL’yi zorluyor.

Hazine faizi (yüzde 20,40) aldı başını gidiyor. Borsa İstanbul’un haftalık kaybı yüzde 9. Bankacılık, sanayi ve enerji şirketlerinde çift haneli düşüşler devam etti.

FITCH’E GÖRE TÜRKİYE’NİN NOTU “ÇÖP” SEVİYESİNDE

Felaketler üst üste gelirmiş… Piyasa en zor günlerden geçerken cuma akşamı yatırımcıların akıl hocalarından Fitch, Türkiye’nin kredi notunu “yatırım yapılabilir” seviyenin iki basamak altına indirdi.

Moody’s, Standard&Poor’s derken Fitch’in kredi notumuzu “çöp (junk)” diye nitelemesi yeni kayıpların habercisidir. S&P’nin notumuzu indirdiği 9 Mart’tan bu yana neler yaşadıysak hızlandırılmış tekrarına hazır olalım.

Yatırımcının deniz feneri neyi işaret ediyorsa para gemileri de ona göre rota tayin ediyor.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) “yerli ve millî kredi derecelendirme kuruluşu” romantizmi, Türkiye’nin kredibilitesini artırmak bir yana memleketi komik hallere düşürmekten başka bir netice vermeyecektir.

Kendi kendimize verdiğimiz kredi notuna hangi yabancı itimat edip Borsa İstanbul’a para yatıracak?

BERAT ALBAYRAK’IN ENERJİDE BIRAKTIĞI ENKAZ

Türkiye’de devletin aile şirketi (AŞ) gibi idare edilmeye başladığının en müşahhas hali damat kontenjanından bir ismin Hazine ve Maliye Bakanlığı’na tayin edilmesidir.

Dolayısı ile Berat Albayrak Londra’ya gittiğinde yatırımcılar bir haftadır yaşadıkları şoku kendisine de hissettirecekler.

Zira kimse Erdoğan’ın aile şirketi takıntısını bu kadar göstere göstere açığa vurmasını beklemiyordu.

Albayrak 3,5 senedir koltuğunda oturduğu Enerji Bakanlığı’nda tam bir enkaz devretti.

58 milyar dolar döviz borcu olan şirketler her an şalteri indirebilir. Bu kadar yüksek borcun nasıl ödeneceğini, TL mum gibi erirken ne gibi bir çare bulunabileceğini bilen yok.

Bankalar yakında bazı enerji şirketlerinin hisselerine de el koyabilir. İcralık Türk Telekom vakası umumi bir hal alıyor.

YATIRIMCIYA HEM “ÖCÜ” DEMEK HEM DE PARA İSTEMEK!

Berat Albayrak enerji sektöründeki krizin en büyük fâillerinden biri olduğuna göre şimdi Londra’da hangi referansla kredi temin edecek?

Kayınpederi Erdoğan’ın “Doları kimin yükselttiğini biliyoruz, yakında gereken yapılacak.” sözleri ile “öcü” gibi göstermeye çalıştığı yatırımcı, hakaret ve karalamaya maruz kaldığı Türkiye’ye niçin gelsin?

Huylu huyundan vazgeçemeyeceğine göre Albayrak’ın beyanları Londra’da büyük fonların idarecilerinin bir kulağından girip öteki kulağından çıkacaktır.

Şimşek’in mevcudiyeti, bir hafta içinde iki defa Londra’ya gelmesi, Erdoğan namına özür üstüne özür dilemesi bile, “Türkiye’den uzak durun.” tavrını değiştiremedi.

SPK’NIN İBRETLİK KARARI

Fon müdürleri Damat Berat’a niçin inansın? Kaldı ki Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) içeriden bilgi alarak hisse senedi piyasasında işlem yapmak olarak bilinen “insider trading” suçunu 31 Ağustos’a kadar askıya alıyorsa, itirazlar yükselince de pazar günü toplanıp vahim kararı geri alıyorsa yatırımcı kime itimat edecek?

“50 km. hız tahdidi konulmuş yolda 120 ile gitsen de ceza yok!” demekten ne farkı vardı bu kararın. Taşları bağlayınca böyle oluyor demek ki!

Devlet bitmiş, müesseselerin içi boşaltmış, kurullar mefluç. Hukuk zaten defnedildi.

Kararnameler ile bütün teamül ve içtihatlar, gelenekler yerle bir ediliyor.

Yabancı yatırımcı böyle bir kaosun ortasına intihar etmeye mi gelecek?

Elbette dünya ile münasebet halinde olmak, Londra’ya ve diğer finans merkezlerine ziyarette bulunmak faydalıdır. Mamafih ziyaretin altını doldurmadan, Türkiye’de şahısların değil sağlam bir hukuk sisteminin cari olduğunu anlatmadan her gün gidip gelseniz 3 kuruş menfaat temin edemezsiniz.

Kayınpeder gitti boyunun ölçüsünü aldı. Damat Berat da gitsin, aile şirketine çevirdikleri Türkiye hakkında paraya yön veren kesimlerin ne düşündüğünü ilk ağızdan dinlesin.

Belki aya dört şeritli yol hezeyanlarından uzaklaşıp ayaklarının yere basmasına vesile olur.

Zayıf da olsa bir ihtimal…

[Semih Ardıç] 16.7.2018 [TR724]