Almanya’da Türklerin iltica taleplerinin kabulünde artış var

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Almanya'ya yapılan ilticaların kabul oranında büyük bir artış yaşandı.

Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi sonrası artan baskılar sonunda ülkeden binlerce kişinin yurtdışına gitme kararı aldı. Ayrıca çeşitli suçlamalarla karşı karşıya kalan kişilerde yurtdışında iltica başvurularında bulundu.

Son yıllarda iltica başvurularında artışın yaşandığı ülkelerden biri de Almanya oldu.

Almanya’ya Türkiye’den yapılan iltica başvurularında kabul oranı yüzde 47,4’e yükseldi. Artışta Alman Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’deki durumla ilgili karamsar tablo çizen raporunun etkili olduğu ifade edildi.

Türkiye’den Almanya’ya yapılan iltica başvurularında kabul oranı 15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı 2016 yılında yüzde 8,2 iken 2019’da yüzde 47,4’e yükseldi.

Die Welt gazetesinin Federal Göç ve Mülteciler Dairesi‘nden (BAMF) edindiği bilgilere göre 2016 öncesinde Türkiye’den Almanya’ya yapılan iltica başvurularının sayısı yılda bin 800 civarındayken bu sayı 2016’da 5 bin 742’ye, 2019’da 11 bin 423’e yükseldi.

2019’da Almanya’ya iltica başvurularında Türkiye, Suriye ve Irak’ın ardından üçüncü sırada yer aldı.

Almanya’ya iltica başvurularında 2016 öncesinde Kürtler öne çıkarken Türklerin başvurulardaki oranının yüzde 20’de kaldığına işaret eden gazete, 2019 itibarıyla kendisini “Türk” olarak tanımlayanların iltica başvurularındaki oranının yüzde 50’nin üstüne çıktığına dikkat çekti.

Bu değişimin kabul oranlarına da yansıdığını belirten Die Welt, Türklerin iltica başvurularının yüzde 74,6’sı kabul edilirken kendini “Kürt” olarak tanımlayanların başvurularında kabul oranının yüzde 14,5’te kaldığını kaydetti.

[Kronos.News] 10.1.2020

AYM’den Mümtazer Türköne kararı: Hak ihlali

Anayasa Mahkemesi, Mümtaz’er Türköne’nin yaptığı başvuruyu karara bağladı. AYM, Türköne’nin kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verdi.

BOLD – Zaman gazetesinin eski yönetici ve yazarlarına yönelik yürütülen soruşturma sonucunda hakkında dava açılan ve “örgüt üyeliği” suçlamasıyla ceza alan Mümtaz’er Türköne’nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi (AYM) bugün (10 Ocak 2020) kararını açıkladı. AYM, “tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna”, “ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna” karar verdi.

AYM’nin kararı Resmi Gazete’de yayımlandı. Türköne’nin AYM tarafından reddedilen iddiaları şöyle:

“-Tutukluluğun makul süreyi aştığına ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna,

-Soruşturma dosyasına erişimin kısıtlandığına ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna,

-Tutukluluk incelemelerinin hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapıldığına ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna,

-Sulh ceza hâkimliklerinin yapısına ilişkin iddiaların açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna,

-Tutukluluğun gözden geçirilmesi kararlarının tebliğ edilmemesi ve tutukluluğa itirazın incelenmemesine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna,

-Tutukluluğa etkili itiraz hakkının ihlal edildiğine ilişkin diğer iddiaların açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna,

-Mal varlığına tedbir konulmasına ilişkin ihlal iddialarının başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna,

-Haberleşme hürriyetinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna,

-Masumiyet karinesinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna,

-Anayasa’nın 26. ve 28. maddelerinde güvence altına alınan ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edilmediğine karar verildi.”

[BoldMedya] 10.1.2020

Cezaevinde omuriliği kırılan Tahsin Manav’ın kızı: Babamın felç geçirme riski var [Sevinç Özarslan]

Omuriliği iki yerinden kırılan Tahsin Manav’ın felç geçirme riski bulunuyor. Daha önce Behçet hastalığı geçiren, kalp kapakçığı değiştirilen, hapisteyken Zona’ya yakalanan Manav’ın sağlığından ailesi çok endişeli.

BOLD ÖZEL – Koğuşta düşerek omuriliği kırılan Tahsin Manav’ın durumu oldukça kötü. Kızı H. Manav, dün yaptıkları açık görüşte babasının tekerlekli sandalye ile yanlarına getirildiğini, 45 dakika boyunca ağlamaktan konuşamadığını söyledi. İki yıldır Kırşehir E Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan 70 yaşındaki Tahsin Manav, sağlık sorunlarına rağmen ne tahliye ediliyor ne de ev hapsi verilerek bırakılıyor.

Tahsin Manav, Behçet hastalığı nedeniyle erken emekli edilmiş, daha sonra kalp kapakçığı değiştirilmiş, sürekli kan tahlili yapılarak Coumadin adı verilen ilacı kullanması gereken bir hasta. Üç hafta önce de Zona hastalığına yakalanan Tahsin Manav’ın omuriliği geçen hafta koğuşta düşünce iki yerinden kırıldı ve tekerlekli sandalyeye mahkum oldu.

Manav’ın kızı “Babamın sağlık sorunlarını daha önce mahkemede anlattık. Ev hapsi istedik ama bizi anlayan olmadı. 27 aydır hapiste. Son iki hastalık da üst üste geldi. Üstelik omuriliğinin kırılması bizi bitirdi. Omurilikte çökme olduğu için felç riski olduğunu öğrendik. Şu an ne yapacağız, ne edeceğiz bilmiyoruz.” dedi.

Babasının hapse girdiğinden beri sağlık problemi yaşadığını söyleyen H. Manav, “Babamın kalp kapağı değiştirilmişti. Coumadin denilen kanının akışkanlığı için bir ilaç kullanmak zorunda. Bu ilaç biraz tehlikeli. Her zaman kan tahlili vermesi gerekiyor ki, ilacın dozajı ona göre ayarlansın. Bazen yarım oluyor, bazen artırıyorlar. Kanı çok sıvılaşırsa burnundan çok büyük kanaması oluyor, bir yeri kesilirse kanı durmayabiliyor. Kanı pıhtılaşırsa da beynine pıhtı atabiliyor. Sürekli takip altında olması lazım. Cezaevinde kan vermeye götürmüyorlardı. O hafta bu hafta derken sürekli sıkıntı yaşadı. Bir kez kanı koyulaştı, gözüne pıhtı attı. Gözünde kanlanma oldu.” diye konuştu.

CİLDİ HEP OYUK OYUK OLMUŞ

Son bir aydır babasının daha da kötüleştiğini, Zona’ya (bir deri hastalığı) yakalandığını belirten H. Manav, “Zona çıkarttığından beri mahvoldu babam. Zona çok ağrılı ve yangılı (iltihaplı) bir hastalıktır. Bütün parmak aralarından başlayıp omzuna kadar sardı. Cildi hep böyle oyuk oyuk olmuş. Geceler boyu uyuyamıyorum, kıyafet giyemiyorum, sürtülünce ağrıyor dedi. Çarşamba günü (1 Ocak 2020) doktora götürmüşler. İlacını cuma vermişler.” ifadelerini kullandı.

O GECE İKİ KERE HASTANEYE GÖTÜRÜLDÜ

Hülya Manav, iki yıldır 15 kişilik koğuşta kalan babasının, cezaevindeki tüm tutukluların etkilendiği gıda zehirlenmesinden sonra düşüp omuriliğinin nasıl kırıldığını ise şöyle anlattı:

“3 Ocak 2020 Cuma gününü cumartesiye bağlayan gece yarısı saat 2,5-3 gibi bir bulantı ile uyandığını söyledi. Böyle bir mide bulantısı hiç başına gelmediğini söyledi. Koğuş arkadaşları yardım etmişler aşağı indirmişler, 3 gibi hastaneye götürmüşler. Ufak bir serum vermişler. İyisin deyip geri yollamışlar.

Saat beş buçuk, altı gibi tekrar kötü olmuş. Gene aynı şekilde mide bulantısı ile kalkmış. Ama böyle bir mide bulantısı yok, hiç başıma gelmedi, gözüm karardı dedi. Koğuştakilerden birinin yardımıyla merdivenlerden inerken kendinden geçmiş, eli ayağı boşalmış, sonrasını hatırlamıyor zaten. Yanındaki kişi babamın sadece başını tutabilmiş. O sırada dili içine kaçmış, babamı öldü zannetmişler. Babam buna çok üzülmüştü. Açık görüşte hep bunları anlattı, ağlayarak. Bir veteriner vardı koğuşunda, o hemen karnından sıkmış, o şekilde kendine gelmiş. Tekrar hastaneye götürmüşler. Röntgen çekilmiş, düştüğü için beyin tomografisi çekilmiş, MR’a girmiş, kanını almışlar.

TEHLİKELİ BİR KIRIK

Omuriliğinde iki kırık tespit edilmiş. Biri kırık, diğeri çökme kırık adı verilen bir durum. Çökme kırığın çok tehlikeli olduğunu, devamlı gözetim altında olması gerektiğini söylüyorlar. Babam tekrar ne zaman doktora götüreceklerini bilmiyorum dedi. Normalde haftaya tekrar hastaneye götürülüp tekrar röntgen çektirilip durumuna bakılması gerekiyor. Çünkü omurilik bildiğiniz gibi beyinle ilgili oluyor. Sağlık durumu hiç iyi değil.

SANDALYEYİ KESİP TUVALET YAPTILAR

Babamı şu an merdivenli koğuştan alıp başka bir koğuşa koymuşlar. Yanına iki refakatçi verilmiş. Tuvalet ihtiyacımı gideremedim, arkadaşlar sandalyeyi kestiler, dedi. Banyomu dün akşam başka bir arkadaşım yaptırdı, çorabımı başka biri giydiriyor, dedi. Moralmen de sağlık açısından da çok kötü. Hastanede iki gün serum verdiler, ilaç verdiler, yatak iyiydi dedi. Jandarma kalmasın, çıkart bunu demiş doktora. Doktor hayır kalması gerekiyor demiş. İnsanı manen yıkıyorlar. Sağlığı zaten yıkık bir de insan gibi davranmıyorlar.”

BANK ASYA’DA HESABI VAR DİYE…

Cemaat soruşturmaları kapsamında 10 Ekim 2017’de tutuklanan Tahsin Manav, Bank Asya’da hesabı olduğu ve bir ifadede adı geçtiği için 3 Nisan 2018’de 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay’da. 1976’da Hollanda’ya işçi olarak giden Tahsin Manav, 10 yıl çalıştan sonra Behçet hastalığından dolayı oradan erken emekli edilmiş ve memleketi Kırşehir’e yerleşmişti.

[Sevinç Özarslan] 10.1.2020 [BoldMedya]

İstanbul Beledeyesi’nin AKP döneminde İnternethaber’i fonlama belgeleri

Hadi Özışık’ın sahibi olduğu İnternethaber.com’a 2018 yerel seçimlerinde AKP’yi desteklemesi için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden akıtılan yüzbinlerce liranın belgeleri ortaya çıktı.

BOLD – İstanbul Büyükşehir Belediyesi kaynaklarının AKP döneminde yandaş gazetelere akıtıldığının rakamlarıyla ortaya çıkmasının ardından İnternethaber’in patronu Hadi Özışık “yalan” açıklaması yapmıştı.

Özışık’ın yalanlaması üzerine gazeteci Murat Ağırel, belgeleriyle İnternethaber’e akıtılan milyonları yazdı.

Ağırel’in yayınladığı belgelere göre, konunun kamuoyunun gündemine gelmesi üzerine İstanbul Büyükşehir Belediyesi tüm Belediye birimlerinden ve İştiraklerinden reklam, gazete alımı ve benzeri anlaşmaların listesini 21.08.2019 tarihinde istedi.

Bütün  iştirakler ve birimler tek tek cevap veriyor.. İlk cevap Otobüs A.Ş 29.08.2019 tarihinde geliyor ve listeliyor. Belgeye göre Otobüs A.Ş. Hadi Özışık’ın sahibi olduğu İnternethaber’e,  2 günlük reklam karşılığında 2018 yılında 25 bin TL ödemiş. Yine 2018’de başka bir seferde 1 günlük reklama 15 bin TL verilmiş.

KİPTAŞ ise toplamda 3 günlük reklama iki seferde 35 bin TL ödemiş.

Hamidiye Su ise iki sefer için toplamda 59 bin TL ödemiş.
YÜZBİNLERCE LİRA “SEÇİM DESTEĞİ” REKLAMI

Liste belediyenin diğer iştiraklerinin ödemeleriyle uzayıp giderken, Hadi Özışık’ın internethaber sitesine yüzbinlerce liranın sadece 2018’de ödendiği böylece yerel seçimde medya desteği sağlandığı görülüyor.

Belediyenin sözkonusu reklamlarının AKP’yi desteklemeyen hiç bir medya kuruluşuna verilmediğini belirten Ağırel, “Verilen paralarda bizlerin, çocuklarımızın parasıdır. Hesabını da sormak en doğal hakkımızdır. Millet adına sormakta gazetecinin görevidir.” dedi.

Ağırel, belgeleri yayınladıktan sonra Hadi Özışık’a özür dileme çağrısı yaptıktan sonra İnternethaberin “içerik satma” yoluyla da gelir elde ettiğini bunu da belgeleyince yazacağını belirtti. Ağırel ayrıca Binali Yıldırım’ın kontrolündeki Ulaştırma Bakanlığı’ndan da çok sayıda reklam fonlaması yapıldığını bunu da yakında belgeleyeceğini ifade etti.

[BoldMedya] 10.1.2020

AKP’li belediye gazeteciyi otoparka sürdü

AKP’li Bergama Belediyesinde çalışan gazeteci Ergin Gelir, Bergama Belediye Başkanı Hakan Koştu tarafından otoparka sürüldü.

BOLD – AKP’li Bergama Belediyesinde basın bürosunda görev yapan gazeteci Ergin Gelir, siyasi sebeplerden dolayı belediye otoparkına sürüldü.

BASKILAR SONUCU BİRÇOK İŞÇİ İSTİFA ETMİŞTİ

BirGün’den Aycan Karadağ’ın haberine göre 31 Mart yerel seçimlerinde CHP’den AKP’ye geçen Bergama Belediyesinde yaşanan skandallar devam ediyor. Mobing ve baskından dolayı birçok işçinin istifa etmek zorunda kaldığı belediyede, basın bürosunda görev yapan gazeteci Ergin Gelir’in siyasi sebeplerden ötürü otoparka sürüldü.

BAŞKAN GAZETECİLER İÇİN ETKİNLİK DÜZENLEDİ

Bergama Belediye Başkanı Hakan Koştu ise bugün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü dolayısıyla etkinlik düzenlemesi ve kutlama yapması tepki çekti. 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nde otoparkta çalışarak geçiren gazeteci Ergin Gelir ise görevine geri dönüp gazetecilik yapmak istiyor.

[BoldMedya] 10.1.2020

Avustralya hükumeti sadece deve değil birçok hayvan türünü katlediyor

Güney Avustralya’da su kaynaklarını tükettiği gerekçesiyle 10 bin yabani devenin öldürüleceği haberi tepkilere yol açtı. Ancak itlaf listesi develerle sınırlı değil ve yıllardır sürüyor.

BOLD – Yangınlar ve kuraklıkla boğuşan Güney Avustralya eyaletlerinde su kaynaklarını tükettikleri gerekçesiyle 10 bin yabani devenin öldürüleceği haberi, pek çok ülkede özellikle sosyal medyada gündemi meşgul etti ve tepkilerle karşılandı.

NÜFUS KONTROLÜ ADI ALTINDA

Yabani develerin nüfus kontrolünün sağlanması talebi bölgede yaşayan Aborijin liderlerden geldi ve hükümet tarafından onaylandı.

Ancak Euronews’ten Mert Can Yılmaz’ın haberine göre Avustralya hükumetinin kararı sadece bir defalık ve develere özgü değil. Ülkede yaşayan birçok yabani hayvan için benzer durum geçerli. Üstelik bu nüfus kontrolü adı altında yapılıyor.

LİSTE HAYLİ UZUN: TİLKİLER, ATLAR, KANGURU

Kuzeybatı Avustralya hükümetinin resmi web sitesinde, yabani hayvanların nüfus kontrolüne dair uygulamaların detaylarını okumak mümkün.

İtlaf edilen hayvanlar arasında yabani atlar, domuzlar, kediler, tavşanlar, tilkiler ve hatta kanguru gibi birçok canlı türü bulunuyor. Her tür için farklı metodlar kullanılıyor.

Yabani kedi ve tilkiler için zehirli yemle öldürme en yaygın nüfus kontrol yöntemi. Sodyum Florasetat yani bilinen adıyla 1080, Avustralya hükümetinin hayvanları zehirlemek için kullandığı bir kimyasal madde.

KÖPEK VE DİNGO BAŞINA 30 DOLAR ÖDÜL

2015’de Avustralya hükümeti, 2020’ye kadar 2 milyon vahşi kedinin itlafı ile ilgili bir süreç başlattığını duyurmuştu. 2017’de Queensland yerel yönetimi ise öldürülen kedi başına 10, yabani köpek ve dingo başına 30 dolarlık bir ödül vereceğini açıklaması gündem oluşturmuştu. 2011’de sadece Avustralya’nın Victoria Eyaleti’nde yarım milyon tilki itlaf edildi. 2019’da ise 4035 kanguru nüfus planlaması adına öldürüldü.

TİCARİ AMAÇLAR İÇİN YAKALANAN DA VAR

Yabani deve, at, buffalo, eşek ve keçi gibi toynaklı hayvanların nüfus kontrolünü sağlamak için kullanılan yöntem ise genelde havadan itlaf etmek. Parklar ve Doğal Yaşam ekiplerinin helikopterlerden sürüleri vurması en etkili yöntem olarak ön plana çıkıyor. Böyle bir hizmetten yararlanabilmek için arazi sahibinin devlete ödeme yapması gerekiyor. Her yıl belli sayıda yabani toynaklı hayvan ise yakalanarak ticari amaçlar için satılıyor.

2017’de Kakadu Doğal Parkı’nda 24 günlük bir süreçte 6 bin yabani at, domuz, buffalo ve eşek helikopterlerden açılan ateşle öldürüldü.Ülk ede senede 5 ila 6 bin arasında yabani buffalo itlaf ediliyor.

SALGIN HASTALIK DA İTLAF SEBEBİ

Hayvanların itlafı sadece artan nüfusun eko sistemde yol açtığı zararlar sebebiyle değil, salgın hastalıklar ve yerleşim yerlerine verdiği zararlar nedeniyle de gerçekleşebiliyor.

Ülke ve dünya genelinde hayvanseverler ise canlıların öldürülmesine tepkili. Avustralya’da yaşanan hayvan itlaflarına yönelik change.org gibi sitelerde sık sık kampanyaları görmek mümkün.

KOALALARA KISIRLAŞTIRMA YÖNTEMİ

2017’de Kanguru Adası’ndaki yerel yönetim artan koala nüfusunu kontrol altına almak için itlaf teklifinde bulundu ama Güney Avustralya Eyaleti öneriyi kabul etmedi.

Adadaki koala nüfusunu kontrol altında tutmak adına 1997, 2016 yılları arasında yaklaşık 13 bin koala kısırlaştırıldı, 4 bin koala ise farklı bölgelere dağıtıldı.

NÜFUSLARI 13 BİNE KADAR DÜŞTÜ

Alınan önlemlerle 2001’de 27 bin olan koala nüfusu 2010’a gelindiğinde 13 bine düştü. 2015’te Adelaide Üniversite’sinin yaptığı araştırmada koala nüfusu tahmini 50 bin olarak belirlendi. Son yangınlarda koala nüfusunun üçte birinin öldüğü sanılıyor.

ULAŞIM VE TAŞIMACILIK İÇİN KULLANILDILAR

Develerin Avustralya ile tanışması 1840’lara dayanıyor. 1866-1907 tarihleri arasında 20 bin devenin Afganistan ve Hindistan’dan Avustralya’ya getirildiği tahmin ediliyor. Ülkenin zorlu çöl şartlarında ulaşım, taşımacılık gibi alanlarda binek hayvan olarak kullanılan develer, 1920’lerden itibaren yerini motorlu taşıtlara bırakıyor.

1930’lardan itibaren doğaya bırakılan develerin sayısının 2008’e gelindiğinde 1 milyona ulaştığı tahmin ediliyor.

[BoldMedya] 10.1.2020

Anayasa Mahkemesi'nden Mümtazer Türköne kararı

Anayasa Mahkemesi dört yıla yakın bir süredir İstanbul Silivri Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne’nin müracaatını karara bağladı.

Anayasa Mahkemesi (AYM), Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne’nin müracaatı üzerine, “tutuklamanın hukuki olmaması sebebiyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir” olduğuna karar verdi.

AYM, Türköne’nin “tutukluluğun makul süreyi aştığına” ilişkin taleplerinin de bulunduğu diğer taleplerini ise reddetti.

KÖŞE YAZILARINDAN 10,5 YIL HAPİS CEZASI!

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle başlatılan cadı avında gözaltına alınan Türköne 27 Temmuz 2016'da tutuklanmıştı.

O tarihten bu yana İstanbul Silivri Cezaevi'nde tutuklu bulunan Türköne, Zaman Gazetesi Davası'nda köşe yazılarından dolayı 10 yıl 6 ay hapse mahkûm edildi.

[Samanyolu Haber] 10.1.2020

Herkes kanalı konuşurken AKP...

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti "kamulaştırma" ismi altında vatandaşa ait gayrimenkulleri yandaş müteahhitlere peşkeş çekecek.

Sözcü gazetesi yazarı Çiğdem Toker, kamuoyunun sınırlı derecede haberdar olabildiği yeni bir düzenlemeyi bugünkü köşesine taşıdı.

Toker, kamulaştırma davalarından bundan sonra hak sahiplerine ödenecek bedelin azalacağını belirtti.

Toker,  “Geçen yılın sonunda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) kabul edilerek yürürlüğe giren kanun değişikliği, kamulaştırılma sonrası değer kazanan gayrimenkullerde şirketler lehine, hak sahibi vatandaşlar aleyhine düzenleme öngörüyor." dedi.

İDARE ADINA TESCİL TARİHİ ESAS ALINACAK

Yeni düzenlemeye göre, davalarda gayrimenkulün değeri belirlenirken, idare adına tescil edildiği tarih esas alınacak.

Toker, “Bu, daha sonraki bir tarih olacağı için, taşınmazın ilk sahibi daha sonra üzerine AVM, rezidans vs yapılan yapılar sebebiyle ortaya çıkan yüksek değerden yararlanamayacak." tespitinde bulundu.

"Değer belirlemede TÜİK'in açıkladığı TEFE/ÜFE/Yİ-ÜFE aylık değişim oranları esas alınarak hak sahibine ödenecek." diyen Toker, "Bu, yapılacak ödemelerin olması gerekenin çok altına düşmesi anlamına geliyor." ifadelerini kullandı.

Bu madde ile gayrimenkulüne kamulaştırma yolu ile el konulan mülkiyet sahipleri yargıya gittiğinde, arazi ne kadar değerlenmiş olursa olsun son değer üzerinden ödeme yapılması engellenecek.


AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Karadeniz ile Marmara Denizi arasında 45 kilometre uzunluğunda 125 metre genişliğinde İstanbul Boğazı'na paralel bir kanal açacak. Erdoğan'a yakın isimlerin ve Katarlıların proje güzergâhında ucuza arsa topladığı ortaya çıkmıştı.

KANAL İSTANBUL'DA MÜTEAHHİTLERE YARAYACAK

"Bunun anlamı ne mi?" sorusunu yönelten Toker, "Kanal İstanbul yapılacak olursa, kamulaştırılan arazi üzerinde iş yapan müteahhitler servetini büyütürken, kamulaştırılan taşınmazları için yargıya giden vatandaşlar dava açtıklarında sadece Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre artış alabilmesi demek." tespitinde bulundu.

Toker değişikliğin Kanal İstanbul Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporunun tartışıldığı günlere tekabül eden 25 Aralık 2019'da yapılmasını "manidar" buldu.

[Samanyolu Haber] 10.1.2020

Fabrikalar gitti, sıra arazilere geldi

Adalet ve Kalkınma Partisi'ne (AKP) yakın işadamlarına peşkeş çekilen şeker fabrikalarında talan devam ediyor. Şimdi de fabrikalara ait araziler imara açılıyor.

25 şeker fabrikasından dokuzunu satan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, bu kez fabrika arazilerinin imar planlarını değiştirerek söz konusu arazilerin AKP'ye yakın şirketler tarafından kullanılmasının önünü açtı.

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın kararı AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından onaylandı.

LİSTEDE HANGİ ŞEKER FABRİKALARI VAR?

Kararla mülkiyeti Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ’ye ait Afyonkarahisar’ın Çay ile Dinar, Ankara’nın Şereflikoçhisar, Burdur’un Karamanlı, Gümüşhane’nin Kelkit ve Şiran, Kastamonu’nun Merkez, Kırklareli’nin Lüleburgaz, Nevşehir’in Gülşehir, Tokat’ın ise Niksar ilçelerindeki taşınmazların imar planları değiştirildi. 

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nca hazırlanan imar planı değişiklikleri yürürlüğe girerken söz konusu parsellere; ticaret, turizm, konut, park, kentsel gelişme, sanayi, rekreasyon alanı ve yol kullanım alanı tanımı getirildi.

ÖZELLEŞTİRİLMEYENLERE DARBE NİTELİĞİNDE

Bu alanların birçoğunda tarlalardan getirilen şeker pancarlarının bekletildiği bölge şeflikleri olduğunu bildiren Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Orhan Sarıbal kararın şeker fabrikalarının kapanmasına yol açabileceğini söyledi.

Sarıbal, “Bu kararla yandaşlara yeni bir rant kapısı açılmış görünüyor. Ancak bu kararın barındırdığı tehlike şu, karar hayata geçtiği takdirde şeker fabrikaları zamanla kapanmak zorunda kalacak.” dedi.

FABRİKALAR YERLEŞİM ALANINDA KALACAK

Düzenleme ile şeker fabrikalarının işleme alanlarının, yeşil alanların, depoların ve pancar bekletme alanlarının imara açıldığını ifade eden Sarıbal, "Fabrikaların etrafındaki parseller imara açılacak. Burada konutlar yapılacak. Zamanla fabrikalar yerleşim alanlarının ortasında kalacak ve ‘insan sağlığına zararlı’ denilerek bu fabrikaların kapatılması sağlanacak." diye konuştu.

Sarıbal fabrika arazilerinin imara açılmasının şeker pancarı üretiminin bitme noktasına geleceğini vurguladı.

[Samanyolu Haber] 10.1.2020

Türkiye'nin 10 yıllık gazetecilik karnesi

Türkiye, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü'nü karanlık bir tabloyla karşıladı. Basın özgürlüğü sıralamasında 182 ülke içinde 157. sırada yer alan Türkiye'de 114 gazeteci tutuklu, 11 binden fazlası ise işsiz.

Bugün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü. Bu tarih, Türkiye'de Basın İş Yasası’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte gazetecilerin elde ettiği haklar nedeniyle tam 59 yıldır kutlanıyor. Ancak Türkiye son yıllarda basının tek sesleştiği ve gazetecilerin hak kaybına uğradığı bir ülke olarak anılıyor. AKP'nin son 10 yılında ise baskı ortamı giderek şiddetlendi. Peki bu noktaya nasıl gelindi?

Gazetecilik mesleğinde 50. yılını dolduran Aydın Engin'e göre, Anayasa değişikliğine kadar olan dönemde görece bir özgür medya mümkündü. Cumhurbaşkanlığı sisteminin ilk adımları atıldıktan itibaren de bugünkü boğucu havaya kadar adım adım tırmanıldı. Şimdilerde medyanın neredeyse yüzde 94'ü iktidar organına dönüştü.

Gazeteci Abdurrahman Dilipak "Medya, sahibinin sesi yapılmaya çalışılıyor. Aslında öteden beri böyle bir zaafı vardı medyanın. Parayı veren düdüğü çalıyor" diyor.

Medya kuruluşlarının sahiplerinin enerji, ulaştırma, inşaat gibi alanlarda kamu ihaleleri alması dikkat çekiyor.

"Medya düzeninin tek sahibi var"

Gazeteci Celal Başlangıç "Aslında medya düzeninin tek bir sahibi var. Bu gördüğümüz müteahhitlerin hiçbiri o gazetelerin gerçek sahipleri, o televizyonların gerçek sahibi değiller. Bunların hepsinin sahibi saraydır" diye konuşuyor.

Türkiye, basın özgürlüğü sıralamasında 182 ülke içinde 157. sırada bulunuyor. Aralık 2019'da tutuklu gazeteci sayısı 114'ü bulurken, işsiz gazeteci sayısı 11 bini aşıyor.

Gazeteci Kadri Gürsel, Sabah-ATV'ye TMSF eliyle el konulmasının, Aydın Doğan'a astronomik vergi cezalarının, bugünkü noktaya gelişte kırılma noktaları olduğuna dikkat çekiyor.

Hürriyet'in eski yazı işleri editörü Banu Tuna, "2013'ten itibaren sanki bir çember etrafımızda kapanıp sonra o içindekileri sıkıştırmaya başladı gibi. 2013 malum gezi eylemlerinin olduğu yıl" diyor. Tuna, Aydın Doğan döneminde otosansürün başladığını, gazetenin Demirörenler'e satışının ardından ise yapılan haberlerin yayınlanmadığını anlatıyor.

Aralık ayında muhalif kimliği ile tanınan BirGün ve Evrensel gazeteleri, Basın İlan Kurumu'nun kendilerine ilan ve reklam akışını durdurduğunu duyurdu.

Birgün Gazetesi Yayın Koordinatörü İbrahim Varlı, "Erdoğan Ailesi'ne dair yaptığımız her türlü habere bir değil birkaç tane tekzipin ötesinde dava açılıyor veya düzeltme geliyor ve bunlar aslında belgeli şeyler" diye konuşuyor.

Cumhuriyet davası sürüyor

Cumhuriyet davasında 2016'da 12 Cumhuriyet çalışanın tutuklanmasıyla başlayan süreç ise hala devam ediyor. 12 eski çalışan 8 yıl 1 ay 15 ile 3 yıl 9 ay arasında değişen ceza istemiyle yeniden yargılanıyor.

Dava kapsamında 11 ay tutuklu kalan gazeteci Kadri Gürsel kasım ayında beraat etti. Gürsel, operasyonun kendisini susturmak için bir fırsat olarak kullanıldığını düşünüyor.

Gazeteci Çiğdem Toker'e ise yaptığı yolsuzluk haberleri nedeniyle tutarları 1-1.5 milyon doları bulan çok sayıda tazminat davası açıldı. Toker, "Bu aslında bu konuyla, 'bu ihaleyle ilgili yazı yazma, haber yapma' demektir. Ve o gazetecinin nezdinde de aslında bu konuya bu sahaya meraklı diğer gazetecilere, özellikle gençlere dolaylı bir gözdağı amacını gütmektedir" diyor.

Celal Başlangıç'a göre şimdi gazeteci profili aslında iktidarın profili. İktidarın gazeteciliğine uymayanlar gazetecilik yapamıyor. Bir de az sayıda, "çok kahramanca" gazetecilik yapan bir kuşak var. Özellikle gençlerden oluşan bir kuşak var. Onlar Kürt medyada, sol muhalif medyada gazetecilik yapmaya çalışıyorlar ama hareket alanları çok dar ve çok zor koşullarda yapıyorlar. İkisinin arasındaki gazeteciler de kalmadı.

[Samanyolu Haber] 10.1.2020

Rusya ve İran'ın Trump'ı Kurtarma Projesi; Süleymani [Kadir Gürcan]

İnsan avcılığı eski bir meslek. Eskiden de hoş karşılanmayan bir geçim vasıtası olsa da, eksik kalan adaletin derme-çatma uygulayıcıları olarak piyasa tutmuş. Western filmlerinin en popüler hikayeleri insan avcıları etrafında kurgulanıyor. Hollywood'un duayeni Clint Eastwood'u mesleğinin zirvesine çıkaran, iyi yürekli kafatası avcılığı oldu. Onun bu imajı iyi yürekli şerif John Wayne'in koltuğundan edecek kadar güçlüydü. Modern dünyanını siyaset arenasına benzer bir imajın egemen olacağını kimse düşünmemiştir. Maalesef öyle.

Ambargolardan dolayı ayakta zor durabilen İran'ın, dünya gündemini meşgul etmek için Irak'taki ABD elçiliğine yaptığı militan saldırı istediği fırsatı ona verdi. Ortadoğu'daki terörün en büyük sponsoru İran kabul ediliyor. Şii militanların değişik isimler altında gerçekleştirdikleri eylemler, sıradan insanların dikkatlerinden kaçsa da bölgenin nabzını tutanlar için sıradan ve rastlantı değil.

Bölgede her gün onlarca patlama, binlerce ölü ve bir türlü atlatılamayan siyasi karmaşa haber ajansları için haber değeri olmaktan çoktan çıktı. Suriye neden haber olmuyor? İran'da devam eden ve ölü sayısının bin beş yüze çıktığı sokak olayları neden ilgi çekmiyor? Haber ajansları Lübnan'daki hükümet karşıtı protestoları kendi haline bırakmayı tercih ettiler. Bunların bir yere varmayacağından, herkes adı kadar emin.

İç siyasette tıkanan İran ile şahsi işleriyle devlet işlerini birbirinden ayıramadığı için ABD'nin en sıkıntılı ve beceriksiz başkanı durumuna düşen Trump'ın kurtuluş çaresi olarak dış siyasi hareketliliğe benzin dökmeleri şaşırtıcı olmadı. Karşılıklı restleşmelerin çok fazla uzayacağı kanaatinde değiliz. İran'ın yeni bir savaş macerasını kaldıracak gücü yok. Molla Hükümetinin birinci önceliği, altından kalkamadıkları ağır ekonomik ambargolar. Bir kaç ay önce ABD'ye ait İnsansız Hava Aracı düşüren İran'ın, Amerika ile görüşme masasına oturmak için öne sürdüğü tek şartı tahmin edin; ambargoların kaldırılması. İran, ABD ile savaş değil, bir şekilde oturabileceği masa arayışında.

İran bandıralı petrol yüklü gemilerin okyanusta dolaşıp müşteri aradığını ama kapıların yüzlerine kapandığını bizzat hükümet yetkilileri dile getirdi. Maddi açmazlar yanında İran Halkı'nın Molla rejimine karşı biriken öfkesi dinmek bilmiyor. Molla rejimi, İran Halkı'nın demokrasi, insan hakları, temel hak ve özgürlükler konusundaki ısrarlı taleplerini, ne pahasına olursa olsun Devrim Muhafızları ile durdurmaya azmetmiş. Binbeşyüz ölü, fena bir skor değil.

Tam bu noktada, Kasım Süleymani'nin bir suikast ile ortadan kaldırılmasına rastlantı olarak bakmak fazla safdillik olur. İran'ın iç çözülmelerin önüne geçmek ve enerjiyi ezeli düşman Amerika“Büyük Şeytan” üzerine kaydırması için Süleymani gibi dikkat çeken bir figürü harcaması, pahalı da olsa katlanılabilir bir kayıp olarak duruyor. Asker değiliz ama, Başkan Obama döneminden beri hedefte olduğu bilinen bir İranlı komutanın etrafa gülücükler yağdırarak görünürlüğünü artırması garip değil mi? İran, bu kritik dönemi atlatmak için başka fedakarlıklar da yapabilir. Savaş hariç.

Rusya'nın Ortadoğu'daki bir çok projede İran'ı mayın merkebi olarak kullandığı biliniyor. İsrail, Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan ile alakalı bütün pis işler Rus yardımı ile Devrim Muhafızları'nın tecrübeli ve emekli askerleri tarafından hallediliyor. Süleymani'nin Suriye'de döktüğü insan kanı, İran ve Rusya'ya laf söyletmeyen Türk Basını'nı bile ayağa kaldırdı. İran'ın 'Aziz' ilan ettiği komutana, 'kanlı katil' demeleri için kendince sebepleri olmalı.

ABD'nin Irak Konsolosluğuna, Şii militanlarınca yapılan saldırıya cevabı, Süleymani'nin öldürülmesi ile gündem buldu. İran'ın böyle bir karşılığa şaşırmış gibi davranması inandırıcı değil. Olayın ertesinde, ABD'ye savurduğu tehditler arasında Cyberattack'dan bahsetmeyi de ihmal etmedi. İşte bu noktayı detaylandırmak gerekiyor. İnternet korsanlığı dendiğinde akla İran gelmiyor! O halde...Rusya'yı bir kez daha düşünün.

Yalnız Kovboy (!) Trump'ın işi zor!

Başkan Trump, yeni yıla iyi giremedi. 2020'ye ertelenmesi beklenen Yüce Divan oylaması, Başkan'ın kucağına Yılbaşı hediyesi olarak düştü. Amerikan Halkı'na verdiği Yeni Yıl Mesajında suçlu bir başkan olmanın ezikliğini yaşıyordu; “Kuzey Kore'den süpriz bir Yılbaşı Hediyesi alabiliriz!” şeklindeki gizemli müjde, kurabildiği tek sevimli cümle oldu. Yeni Yıl'ın ilk gününde Kim Yong-Un, Trump'a “Uygulanacak yeni ambargo ve yaptırımlara hazırlıklıyız!” mesajı ile karşılık verdi. Başkan Trump, Amerikan Halkı'na ima ettiği tek Yeni Yıl Hediyesinde de rezil oldu.

Amerika'nın efsanevi siyaset yüzü Henry Kissinger hala hayatta. Yıllar önce  “Neden tek başınıza çalışmayı tercih ediyorsunuz!” sorusuna, “Amerikan Halkı, yalnız koyboy'u sever.” şeklinde cevap verir. Rus müdahalesi şüphelerinden hala arınmayan 2016 seçimleri ile Beyaz Saray'a yürüyen Trump, hükümet kurumları ile çalışmada başarılı olamadı. Karmaşık devlet yapısı altında her geçen gün biraz daha ezildi. Amerikan Halkı önünde kaybettiği kredisini milliyetçilik hislerini köpürterek örtmeye çalıştı. Beyaz Irkçılığın sembolü sayılan Federasyon Bayrağı'na sarılarak verdiği kareler eskisi gibi tesirli olmuyor.

Başkan Obama'nın 2011 yılında Washington'da gazetecilere verdiği yemekte davetliler arasında, o gün meşhur New York'lu işadamı Trump da bulunuyordu. Obama o gece, Üsame b. Ladin'in başarılı bir operasyon ile öldürüldüğünü biliyordu. Resmi açıklama bir gün sonra yapılacaktı. Davetlilere yaptığı konuşmanın bir sürprizi, Trump'ın ABD Başkanı Obama'nın Amerikan topraklarında doğmadığı iddiasını çürüten, resmi doğum kaydını açıklaması oldu. O gece Trump'ın yakınında oturanlar, New York'lu zenginin yerin dibine girdiğini ve işte o gece başkanlık yarışına girmeye karar verdiğini söylüyorlar.

Siyahi Başkan Obama 11 Eylül hadisesinin azmettiricisini avlama başarısı Trump'ın bir türlü içine sindiremediği hatta, unutturmaya çalıştığı hadiselerden. Hatta “Obama, Üsame'yi yakalamakta başarılı sayılamaz. Çünkü çok geç kaldı” diyerek, işi sulandırmaya bile çalışmış. Trump bu konuda, yanında çalıştırdığı ve FBI ve CIA hesabına çalışan Felix Sater'dan aldığı sırlara güveniyordu.(1)

Başkan Trump, geçtiğimiz yıl Üsame b. Ladin'in oğlunun öldürüldüğünü duyurdu. Ne var ki, beklediği ilgiyi uyandıramadı. ISIS lideri Bağdadi'nin öldürüldüğü haberini verirken, Amerikan Halkı önünde gülünç duruma düştü. Yüce Divan sürecinin başladığı şu günlerde, Kasım Süleymani'nin yalnız kovboy Trump'ın emri ile öldürülmesi, kafalardaki şüpheleri daha da artırdı. Demokratların Başkan Trump hakkındaki “Şahsi işlerini halletmek için, başkanlık gücünü kullanıyor!” iddiası “Hakkındaki iddiaları unutturmak için başkanlık insiyatiflerini suistimal ediyor!” şeklinde kendisini göstermiş oldu. Anlaşılan o ki, Yeni Yıl'ın ilk günlerinde Trump'ın Kuzey Kore'den gelecek hediye konusundaki yanılgısı, Kasım Süleymani kararında, elindeki tek kurşunu kendi kafasına sıkmak şeklinde tecelli etti.

Başkan Trump idaresindeki ABD'nin İran ile girdiği yeni gerginlik, Ortadoğu'da yeni bir savaşı tetikleyecek güce sahip değil. Rusya ve İran, Trump'ı Yüce Divan sürecinden kurtarmak için Irak'ta küçük bir operasyon gerçekleştirdiler. Karşılığında, Trump'ın iki ülke üzerindeki ekonomik ambargoları kaldırmasını talep edeceklerinden eminiz.

ABD'nin başka ülkelerde gerçekleştirdiği operasyonlarda öldürdüğü teröristler nerede diye hiç merak ettiniz mi? Üsame b. Ladin ve Bağdadi, okyanusun bilinmeyen bir yerine atıldılar. Yalnız Kovboy (!) Trump, büyük ümitler bağlayarak ortadan kaldırdığı Kasım Süleymani'yi en yakındaki kasabanın şerifine değil de İran'a bırakarak, Şii dünyasına Yeni Yıl Hediyesi vermiş oldu. İyi ama, Amerikan Halkı'nın sevdiği Clint Eastwood öyle yapmıyor ki!

Kafatası avcılığının bu kadar işe yarayacağını rüyamda görsem inanmazdım. İran da Trump'ın portakal renkli saçları için 80 milyon dolar ödül koydu. Bundan otuz küsur yıl önce Salman Rüşdi'nin ölüm fetvası için bir milyon dolar koymuştu. Rüşdi hala hayatta ve kitap yazmaya devam ediyor.

(1)Beyaz Öfke; Amerikanın Demokrasi Krizi, Cihan Kaftancı, Boğaç Aslıhan, Felix Sater; “Gündüz Trump için bina ve gökdelen inşa ediyordum, gece terörist avına çıkıyordum.” diyerek yaptığı işi açıklar. (s. 246) www.kobo.com/us/en/ebook/beyaz-ofke

[Kadir Gürcan] 10.1.2020 [Samanyolu Haber]

Nereden geliyoruz? Nereye gidiyoruz? Bu dünyada işimiz ne? [Z.Hicran Yıldırım]

[Rehberlik Köşesi]

Ey hikmet! Bu gördüğümüz insanlar, Sultan-ı Ezelî'nin kudretiyle yokluk karanlıklarından parlak varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatın içinde biz insanları seçmiş ve büyük emaneti bize vermiştir. Çocukluktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar uzun bir yolculuğa çıkmışız... Haşir yoluyla saadet-i ebediyeye doğru hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de o ebedi saadet yollarını temin etmekle yeteneklerimizi inkişaf ettirmektir…

Bu köşe, ilk insanın yaratılışından Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed`in (sallallahu  aleyhi  ve  sellem) dönemine kadar insanın uzun yolculuğunu kapsamaktadır.

Kainatın Yaratılış Gayesi

Yaratılan İlk Nur

Allah (cc), varlık adına ilk olarak Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed`in (sallallahu  aleyhi  ve  sellem) nurunu yarattı. Dünyamız daha yaratılmadan önce O`nun (sallallahu  aleyhi  ve  sellem) nuru vardı.

Allah (cc) Peygamber Efendimiz`e bu mevzuda şöyle buyurur: "Seni kendi nurumdan, diğer şeyleri de senin nurundan yarattım." (Ahmed Bin Hanbel, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Aclûnî, Keşfü'l-Hâfâ I-265/827)

Hz. Cabir (ra) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:
“Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş (cehennem) vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı." (Ahmed Bin Hanbel, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Aclûnî, Keşfü'l-Hâfâ I-265/827)

 Yüce Allah takdir ettiği bir zamanda asıl ve hakikatini Kendisi`nin bildiği ‘altı günde’ gökleri ve yeri yarattı. (Arâf, 7/54) “O (Rabb) ki yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir kubbe yaptı. Gökten yağmur indirip, onunla size rızık olarak çeşitli mahsuller çıkardı.” (Bakara, 2/22)

Hz. Âdem (aleyhisselam) yaratılmadan önce yeryüzünde cinler yaşıyordu. Fakat onlar yeryüzünde fitne fesat çıkarıp kendilerine gönderilen elçiyi de şehit edince denizlere sürüldüler. Hz. Abbas, bir rivayette şunları söyler: "Cinler, Allah'ın dumansız ateşten yarattığı kullarıdır. Henüz dünyada insanın isminden dahi eser yokken, Cenab-ı Hakk cinleri yaratmış ve dünyanın imarını onlara yaptırmıştır. Fakat onlar daha sonraları yeryüzünde fesat çıkarınca, göklerin sakinleri tarafından yeryüzünden uzaklaştırılıp denizlere sürüldüler"... (İbn-i Kesir, el-Bidaye, 1/49,50)

“Elestü bi Rabbiküm? - Kalû belâ”

Hz. Adem (as) daha yaratılmadan yani ruha cismaniyet elbisesi daha giydirilmeden önce bütün insanların ruhları "Elest" bezminde Rabb ile mukaveleye çağrıldılar. Cenâb-ı Hakk ruhlara:
“Elestü bi Rabbiküm? ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’” diye sordu.
Onlar da cismaniyet berzahı arada olmadığı ve her şeyi ayan beyan gördükleri için:
“Kalû belâ” ‘Evet, Rabbimizsin’ dediler.
Böylece bir mukaveleye imza attılar. (A'râf sûresi, 7/172)
İşte, ‘Ne zamandan beri Müslümansın? diye sorduklarında bu mukaveleyi yaptığımız günü kast ederek ‘Kalû belâ’dan beri!’ yani bu sözü verdiğimiz günden beri dememizin sebebi de budur.

“Rabbinin Âdem evladından, misak aldığını da düşünün: Rabbin onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onların kendileri hakkında şahitliklerini isteyerek “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurmuş, onlar da “Elbette!” diye ikrar etmişlerdi. Kıyamet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu!” yahut “Ne yapalım, daha önce babalarımız Allah’a şirk koştular, biz de onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o bâtılı başlatanların yaptıkları sebebiyle bizi imha mı edeceksin?” gibi bahaneler ileri sürmeyesiniz diye Allah bu ikrarı aldı. (A’raf, 7/172-173)

Hz. Âdem (aleyhisselam) ve İmtihan Yurdu

Allah (cc) yeryüzünde bir halife yaratmayı murad buyurdu. Halife olacak olan bu varlık çok farklı bir donanım ve konuma sahip olacaktı. Kur`ân-ı Kerim bu hadiseyi şu şekilde anlatır:

 “Rabbin meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" dediği vakit onlar: ‘Â! Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın? Oysa biz sana devamlı hamd, ibadet yapıp, Sen'i tenzih etmekteyiz!’ dediler. Allah: ‘Ben, sizin bilmediğiniz pek çok şey bilirim.’ buyurdu.” (Bakara, 2/30)

Yüce Allah; Âdem Aleyhisselâmı yaratmak istediği zaman yeryüzüne:

"Ben, senden bir halk yaratacağım ki onlardan bana itaat edenler de olacak, bana isyan edenler de... Onlardan, bana itaat eden kimseyi Cennet'e koyacağım. Bana isyan eden kimseyi ise Cehennem'e sokacağım!" diye buyurdu.

Sonra da Cebrail’i yerden bir avuç toprak getirmesi için gönderdi. Cebrail (as) yerden toprak alacağı sırada yer kendisine hitap etti:

"Ben senin benden bir şey eksiltmenden, beni, yaramaz hale getirmenden, Allah'a sığınırım!  Ben, senin, beni eksiltmeni, istemiyorum! Çünkü, Allah, benden bir halk yaratacak, bu halk da Allah'a âsi olacak. Allah, onlardan dolayı beni bir ceza ile cezalandırır!" dedi.

Bunun üzerine, Cebrail (as) yerin bu isteği karşısında ondan bir şey almaksızın geri döndü:
"Yâ Rabbi! Yer sana sığınınca onun sana sığınmasına müsaade etmekten başka bir şey yapmadım!" dedi.

Yüce Allah, bundan sonra Mikâil’i (as) gönderdi. Yer ona da Cebrail’e (as) söylediklerini tekrar etti. Onun yapacağı şeyden dolayı da Allah'a sığındı. Mikâil (as) da böylece kendisinden bir şey almaksızın dönüp Yüce Allah'a Cebrail’in dediklerini söyledi. Zira, Allah’ın muradı bu yöndeydi ve daha sonra yeryüzünü yurt edinecek olan insanoğluna daha en başta Miraç’ta olduğu gibi hikmetli bir ders vermek istiyordu.

Yüce Allah, daha sonra yere Azrail’i (as) gönderdi. Yer, yine kendisinden alacağı şeyden dolayı Allah'a sığınınca Azrail (yine Allah’ın muradı bu yönde olduğu için):

"Ben de Allah'ın emrini yerine getirmemiş olarak dönmekten Allah'a sığınırım!" dedi.

Yer yüzünden alacağını aldı; ama tek yerden almadı. Kırmızı, beyaz ve siyah topraktan aldı ve karıştırdı.

Bunun üzerine, Allah Teala Hazretleri, Azrail’e buyurdu ki:
- Ey Azrail! Madem Adem'in yaratılacağı toprağı sen getirdin, Ademoğlunun canını alma vazifesini de sana veriyorum.

Azrail (as):
- Ya Rabbi! İnsanların hepsi bana düşman olur. Benden nefret ederler, dedi.

Allah buyurdu ki:

- Ey Azrail! Merak etme. Ben çeşitli hastalıklar, kazalar yaratacağım. İnsanlar o vesileyle ölecekler. Onların canlarını hep sen aldığın halde, onlar seni hiç düşünmeyecekler. ‘Falan hastalıktan öldü, falan kazada öldü!’ diye konuşacaklar ve seni kimse suçlamayacak.
(Kaynaklar: Taberî -Tarih; İbn.Sa'd-Tabakat, A. Lütfi Kazancı, Peygamberler Tarihi)

Hazreti Âdem’in yaratılacağı toprak yeryüzünden alındı ve insan şekli verildi. Belli bir süre geçtikten sonra Yüce Allah meleklere:
“Ben onu güzelce düzenleyip insan şekline koyduğum ve ona ruhumdan üflediğim zaman, derhal onun önünde secdeye kapanınız." (Hicr, 15/29)
“İblis dışındaki bütün melekler secde ettiler. İblis bunu yapmadı, kibrine yediremedi ve kâfirlerden oldu.” (Bakara, 2/34)

“Yalnız İblis secde etmeyip: ‘Çamurdan yarattığın kimseye secde mi ederim!’ ‘Benden üstün kıldığın adam bu mu? Eğer kıyamet gününe kadar bana bir mühlet versen, gör bak nasıl da onun soyunu pek azı dışında kumandam altına alacağım!’ dedi.” (İsrâ, 17/61-62)
“Allah şöyle buyurdu: ‘O halde, çık buradan! Çünkü sen kovuldun ve bu lânet, hesap gününe kadar senin üzerinde devam edecektir.’
(İblis) ‘Ya Rabbî!’ dedi, ‘O halde insanların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver!’
‘Haydi, buyurdu, belirli bir güne kadar sana müsaade edildi.’
İblis dedi ki: ‘Ya Rabbî! Beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de dünyada onlara günahları süsleyeceğim ve senin ihlasa erdirdiğin kulların müstesna, onların hepsini azdıracağım.” (Hicr, 15/34-40)

Bu hadiseden sonra:

“(Allah) Âdem'e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek: ‘(Yaratılan halife ile ilgili önceki) İddianızda tutarlı iseniz haydi Bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!’ dedi.
‘Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.’ dediler.
Allah: ‘Âdem! Eşyanın isimlerini onlara sen bildir.’ dedi. O da isimleriyle onları bildirince Allah buyurdu: ‘Ben size demedim mi ki göklerin ve yerin sırlarını Ben bilirim!’ Ve Ben sizin gizli açık yapmakta olduğunuz her şeyi de bilirim!” (Bakara, 2/31-33)
 “Ve dedik ki: ‘Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleşin, oradaki nimetlerden istediğiniz şekilde bol bol yiyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın. Böyle yaparsanız zalimlerden olursunuz.” (Bakara, 2/35)

“Fakat şeytan onlara, gözlerinden gizlenmiş olan edep yerlerini açığa çıkarmak için vesvese verdi. Onlara şöyle telkinde bulundu: "Rabbinizin size bu ağacın meyvesini yasaklamasının tek sebebi, sizin meleklerden veya ölümsüz hayata kavuşanlardan olmanızı önlemektir" diyerek, kendisinin onların iyiliğini istediğine dair yemin üstüne yemin etti.

Böylece onları aldatarak mevkilerinden düşürdü. Şöyle ki: O ağacın meyvesini tadar tatmaz, edep yerlerinin açık olduğunu fark ettiler. Derhal, buldukları cennet yapraklarıyla edep yerlerini örtmeye başladılar. Onların Rabbi ise nida edip buyurdu: "Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi? Ben şeytanın sizin besbelli düşmanınız olduğunu söylemedim mi? Niçin Beni dinlemediniz de bu perişan duruma düştünüz?" (Araf, 7/20-22)

“Derken Şeytan onların ayaklarını kaydırarak içinde bulundukları nimet yurdundan çıkardı. Biz de: ‘Haydi, dedik, birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin! Siz orada belirli bir süre ikamet edip yararlanacaksınız.’

Büyük pişmanlık duyan Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler öğrenip onlara göre hareket etti. Rabbine yalvardı. Allah da tövbesini kabul etti. Zaten O tövbeyi kabul eder, merhameti boldur.
Dedik ki: ‘İnin oradan hepiniz! Artık ne zaman Ben'den size doğru yolu gösteren rehber gelir de kim ona uyarsa, onlara hiçbir korku olmayacak, hiç üzülmeyecekler de. İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlar ise cehennemliktirler, hem de orada ebedî kalacaklardır." (Bakara, 2/36-39)

“Size dünyada bir süreye kadar kalma ve yararlanma imkânı veriyorum: Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan diriltilip mezardan çıkarılacaksınız.” (Araf, 7/24-25)

Hz. Âdem, tevbe için ellerini kaldırıp Rabbine yalvarırken bir aralık gözleri arşın direkleri üzerindeki yazıya takılmış ve duasında şöyle demişti:

– Allah’ım! Sen’den beni, ‘Muhammedün Resûlullah’ hakkı için bağışlamanı diliyorum.

Yüce Allah:

– Henüz yaratmadığım halde sen, Muhammed’i nereden biliyorsun?

Bunun üzerine, Hz. Âdem, büyük bir ihtiram ve saygı içinde şunları söylemişti:

– Ey Rabbim! Yed-i Kudret’inle beni yarattığın ve Rûh-u Pâk’ından bana nefhettiğin zaman, başımı kaldırdığımda, Arşın direkleri üzerinde şu yazının nakşedilmiş olduğunu gördüm:

“Lâ İlâhe İllallah, Muhammedün Resûlullah.”

Biliyorum ki, Sen adının yanına ancak, yaratılmışların en hayırlısının adını yaklaştırır ve adınla onun adını yan yana nakşedersin!

Bu kadar samimi ve yürekten bir talep karşısında şöyle bir nida gelmişti:

– Doğru söylüyorsun ey Âdem! Şüphesiz ki O, Benim için mahlûkatın en sevimlisidir. O’nun hakkı için istediğin sürece mutlaka bağışlarım seni de! Zira, Muhammed olmasaydı Ben, seni de yaratmazdım. (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 1/75; Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’ân, 1/324; Kastallânî, Mevâhib, 1/7, 16)

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed`in (sallallahu  aleyhi  ve  sellem)  dünyaya gelmeden önce durum böyle olduğu gibi, kıyamet sonrasında da farklı olmayacaktır. Zira, bir hadislerinde Allah Resûlü (s.a.s.), mahşer günü haklarında olumsuz karar çıkıp da çare arayan âdemoğullarının, Hz. Âdem’den başlayarak uğradıkları her peygamber tarafından arkalara gönderileceklerini ve neticede bu insanların kendisine kadar gelip şefaat umacaklarını ifade buyurmaktadır. (Buhâri, Sahîh, 4:1745: 4435)

“Hazreti Âdem’in (aleyhisselam) cennetten çıkarılması ve bir kısım insanların cehenneme atılması hangi hikmete dayanır?
Cevap: Bunun hikmeti, insanın vazifelendirilmesidir. O, öyle bir vazifeye memur edilerek dünyaya gönderilmiştir ki, insanın bütün manevî yükselişi, kabiliyetlerinin açığa çıkması, gelişmesi ve mahiyetinin Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerine kuşatıcı bir ayna olması, o vazifenin neticelerindendir…

Eğer Hazreti Âdem cennette kalsaydı, makamı melekler gibi sabit olurdu ve insanın kabiliyetleri ortaya çıkıp gelişmezdi. Halbuki değişmez bir makama sahip melekler pek çoktur, o tarzdaki kulluk için insana ihtiyaç yok. Belki ilahî hikmet, sonsuz makamları kat edecek olan insanın kabiliyetlerine uygun bir tecrübe ve imtihan yeri gerektirdiğinden, meleklerin aksine insan, yaradılışının gereği olan mâlum zelleyle cennetten çıkarıldı. Demek ki, Hazreti Âdem’in cennetten çıkarılması hikmetin ve rahmetin ta kendisi olduğu gibi, kâfirlerin cehenneme atılmaları da haktır ve adalettir.” (Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, 12. Mektup, Şahdamar Yay.)

Allah (cc), Hz. Âdem ve Havvâ`nın tevbesini kabul etmişti. Ama işlediği zellenin neticesi olarak da onları yeryüzüne indirdi. Hz. Âdem Aleyhisselam`ın alnında Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed`in (sallallahu  aleyhi  ve  sellem) nuru vardı.

Devam edecek…

[Z.Hicran Yıldırım] 10.1.2020 [Samanyolu Haber]

Aramadım ki bulasın [Safvet Senih]

“Kendini tanı” ve “İçinde âlemler dürülen varlığın hakkındaki tefekkür ve düşüncen, senin hak ve hakikatı bulman için yeter ve artar bile” tarzındaki güzel sözleri daha da güzellik katan şu sözlere kulak verelim: “İnsan düşünce dünyasına göre şekillenen bir varlıktır. O, nasıl düşünüyorsa, istidadı ölçüsünde, öyle olmaya namzettir. İnsan, belli bir düşünceye göre, eşya ve hâdiselere bakışı devam ettiği sürece, karakter ve ruh yapısı itibariyle, yavaş yavaş giderek o düşünce, karakter ve ruh yapısı itibariyle, yavaş yavaş giderek o düşünce çizgisinde bir hüviyet kazanır.”

“Aslında, düşünce, niyet ve fevkalâde iştiyak, insanın özünde çekirdekler hâlinde bulunan istidatların inkişaf edip gelişmesinde, toprak, hava, yağmur ve güneşin yeryüzündeki tesiri gibi bir tesir icra ederler. Sebepler dairesinde, toprağın bağrında gelişen tohumlar için toprak, hava, su ve bunları meydana getiren  ‘elementlerin’ tesiri neyse, insanın güzel ahlak ve  karakterinin gelişmesinde de, düşünce ve niyet aynı şeydir.

“Onlar, ağaçlar tohumlardan; kuşlar ve kuçcuklar da yumurtalardan çıktıkları gibi, yüksek ruh ve kusursuz karakterler de GÜZEL  DÜŞÜNCE  ve TEMİZ  NİYETLERDEN  meydana gelirler.
“Düşünce bir TOHUM, davranışlarımız onun TOMURCUKLARI, sevinç ve kederlerimiz de MEYVELERİDİR. ‘Güzel gören güzel düşünür;’  güzel düşünen, ruhunda iyi şeylerin tohumlarını inkişaf ettirir ve sinesinde kurduğu cennetlerde yaşar gider. Herkesten ve herşeyden şikayet eden, etrafına ruhuna geliştirdiği karanlık dünyaların, ziftli menfezlerinden bakan karanlık ruhlar ise, hiçbir zaman iyiyi göremez, güzel düşünemez ve hayatlarından lezzet alamazlar. Cennet’e girseler bile, orada da Cehennem türküleri söyler, zebanîlerle dertleşir ve aydınlık bilmeyen ruhlarında hep veyl  (insanı mahvedecek bir gayya) hayatı yaşarlar. Oysa ki, insan, Cenab-ı Hakkın halifesi olarak bütün varlığa hükmetme ve herşeyin efendisi olma mevkiinde yaratılmıştır. Böyle üstün bir vazife ile dünyaya gönderilen insan, bu yüksek pâyenin gerektirdiği bütün vasıfları da, birer nüve hâlinde beraberinde getirmiştir. Onun, yüksek bir KARAKTER kazanarak İKİNCİ  BİR  VARLIĞA  ERMESİ, sonra da kendi olarak kalabilmesi, sistemli düşünmesine, sürekli çalışmasına ve ara vermeden, kalbî ve ruhî hayatında derinleşmesine bağlıdır; tabiî, fena ve çirkin bir karakter kazanması da fenâ ve çirkin düşüncelerine…

“İnsan kendine verilen İRADE gücüyle iyi ahlâk ve karakterine vesile olabilecek mevhibeleriyle (kendisine verilen imkan ve donanımlarla) özünü alıp Cenab-ı Hakkın emirleri istikametinde kendini yeniden kurmazsa, kendi olarak kalması bir yana, bozulup gitmesi kaçınılmaz olacaktır. O, ya kendi düşünce ve niyet tezgahında yapıp ortaya koyacağı vasıtalarla, kendine huzur, saadet ve her iki hayat için gerekli olan şeyleri hazırlar; yahut, aynı düşünce tezgâhında îmâl edeceği silahlarla, hem kendini hem de içinde yaşadığı toplumu mahveder.

“İyi düşünce ve iyi niyetlerle İNSAN RUHUNDA  KURULAN  CENNETLER, zamanla bütün dünyayı sarar, her tarafı ve her gönlü İrem bağlarına çevirir. Fena düşünce ve fena niyetler ise Cennet’te dahi insanlara, yudum yudum kan ve irin içirirler.”

Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi bu yazısında irade ve iradenin hakkını verme konusunda şu tesbitlerde bulunuyor: “İnsan iradesinin, sınırları itibariyle her zaman münakaşası yapılsa bile, insanın Cenab-ı Hakka muhatap olması; O’nun tarafından bir kısım mükellefiyet ve mesuliyetlerin yüklenmesi; duygu ve düşüncelerini “zabturapt’ altına alarak, ruhunu kamçılayıp kalbini coşturması ve kendini yeniden  şekillendirip biçime koyması, İradesiyle iradelerimizi destekleyen, Kuvvetiyle aczimize medet veren, Servetiyle bizleri zenginleştiren Cenab-ı Hakkın, bizlere en büyük armağanı olduğunun katiyen münakaşası yapılamaz!.. Evet insan iktidarsız; ama Cenab-ı Hakkın kuvvetiyle son derece güçlü, imkanları dar; fakat, O’nun hazineleriyle fevkalâde zengin… idrâki sınırlı; O’nun aydınlatıcı emirleriyle alabildiğine ihatalı… ömrü kısa; niyet ve düşüncelerindeki sonsuzlukla ebedlere namzed… her hayrın anahtarını ruhunda taşıyan –tabiî her şerrinkini de- bir hazinedardır. Bu itibarladır ki, o en yalnız ve zayıf zamanlarında dahi, kendini idare etme ve kendine sahip çıkma gücünü asla kaybetmez; içinde bulunduğu şartları düşünerek, varlığı ve bekası ile alâkalı kanunları araştırarak, iradesini bir anahtar gibi kullanır. Bu anahtarla açtığı yollarda, ilerleye ilerleye nefsin girdaplarını keşfeder ve onları aşmaya muvaffak olur. Ruhunu tahlil ede ede, benliğin sırlarını kavrar ve bu suretle de onda, iyilik, güzellik, fazilet düşüncesi inkişaf etmeye başlar. Altın ve elmas, belli bir ameliye görmekle taştan topraktan ayrıldığı gibi, elmas ve altın ruhlar da ancak, bu kabil gayret ve himmetlerle gün yüzüne çıkıp özleriyle zuhur etme imkânı bulurlar.

“Bütün bir hayat boyu insan olmayı düşünüp planlayanla ve her zaman ruh ve özlerini araştıranlar, bir gün, mutlaka insan olacak ve ruhlarıyla bütünleşeceklerdir. “Arayan bulur. Israrla kapı çalana, kapılar behemehâl açılır.’ Bu İlahi bir kanundur. Bu kanuna göre, insanın insanlık semasına çıkabilmesi için, TEMİZ  NİYET,  SİSTEMLİ  DÜŞÜNCE, SARSILMAYAN  BİR AZİM  ve SÜREKLİ  GAYRETE  ihtiyacı vardır. Bu hususlarda  insanoğluna ilk yardım, o daha dünyaya gelmeden önce yapılmış, daha sonraki desteklerin de sözü verilmiştir. Artık ona, hemen her dönemeci itibarıyla çeşitli lütuflara mazhar olacağı bu sırlı hayat yolculuğunda, sadece döne döne yükselmek kalıyor…”

Sen sadece “Bulamadım” veya “Kapılar açılmadı” deyip durma… ARAMADIN Kİ, BULASIN;  KAPILARI  ÇALMADIN Kİ,  SANA AÇILSIN… 

[Safvet Senih] 10.1.2020 [Samanyolu Haber]

Dün sahabenin yaşadıklarını bugün hizmet insanı yaşıyor [Dr. Ali Demirel]

Kader, son yıllarda hizmet insanlarını türlü türlü zorlu imtihanlardan geçiriyor. Mesleklerinden ihraç edilen, malına mülküne el konulan, haksız yere günlerce gözaltında tutulan, tutuklanan, işkencelere uğratılan, gaybubete maruz kılınan veya hicrete zorlanan yüz binlerce insan, mağduriyet, mazlumiyet ve itibar suikastının her türlüsünü yaşıyor.

Bu sıkıntıları kaleme alıp bir kitap halinde tarihe not düşmek elbette yapılması gereken vazifelerden biriydi. Bu kutlu vazifeyi yerine getirmek “Çile Toprağında Yeşeren Bahar” ismini verdiği kitabıyla İsmet Macit Beyefendiye nasip oldu.

Biz de İsmet Bey ile kitabı üzerine konuşalım istedik. Ve ortaya böylesi bir söyleşi çıktı. Buyurun lütfen.

- Kitabınızı, Meriç’ten Cennet’e kanat çırpan ve akrebin kıskacında bir ömür geçiren tüm mağdur ve mazlumlara ithaf ediyorsunuz. Belki klasik bir giriş olacak ama böyle bir kitabı kaleme almanızdaki sebeplerle başlayalım istiyorum.

- Malumunuz Gökhan Açıkkollu Hoca zindandan Rabbine yürüdü. Resmi raporlara da geçtiği şekliyle Gökhan Hoca’ya işkence edilmiş ve ağır bir ihmalden dolayı hapiste şehit olmuştu.

O günlerde bir belediye başkanı açıklama yaparak Gökhan Hoca ve diğer Hizmet Gönüllüleri vefat ettiklerinde “Hainler Mezarlığı’na” gömülecek demişti. Daha sonra Gökhan Hoca İstanbul’a defnedilemedi. Hatta kendi köyünün toprağı bile çok görüldü Gökhan Hoca’ya...

Eşinin köyüne defnettiler onu. Cenazesinde bir avuç insan vardı. Ve tabutu omuzlar üzerinde değildi. Zira insanlar korkudan defin merasimine gelememişler; diyanette görevli şahıs (imam değil) cenaze namazını kıldırmamış köydeki bir avuç insan cenaze namazını kıldırıp defnetmişlerdi. Gökhan Hoca’nın vefatı ve mübarek cenazesinin başına gelenler, defnedilmesi Hz Osman’a o kadar benziyordu ki...

Malumunuz Hz Osman da hilafetinin 12. yılında Medine’yi muhasara etmiş bir ‘çete’ tarafından şehit edilmiş ve cenazesi üç gün sonra ancak bu azgın insanların elinden kurtarılabilmişti. Ve cenaze namazını 13-15 insan bir alacakaranlıkta kılıp çete müsaade etmediği için Baki Kabristanı’nın arka tarafına defnedilmişti.

İşte o gün devrin çilekeşlerinin çektikleri, örnek aldıkları selef-i sâlihinin hayatlarına ne kadar benziyor diyerek şu kitap olmaya özenen satırları karalamaya karar verdim.

- Evet, gerçekten de öyle, kitabı okuyunca, “Hiç böyle düşünmemiştim, geçmişte yaşananlara ne kadar da benziyor” diyor insan. Kitapta Asr-ı Saadet ile günümüz arasında yaşanmış örneklerle mekik dokuyarak tarihe not düşüyorsunuz. Böyle bir anlatım tarzı seçmiş olmanızın sebebini sormak isterim.

- En başta, Ahzab Suresi’nin 21. ayeti diyebilirim: “Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”

İkincisi, Allah Resûlü’nün sahabenin hayatını nazara vermesi ve “Ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz” buyurması.

Üçüncüsü, süreçte, hizmet insanlarının çektiklerine bakınca (başta Asr-ı Saadet olmak üzere) insanlık için yola çıkmış ve güzel işler yapmak isteyenlerin başına gelenler gelmiş/geliyor olduğu tespiti yapılabilir.

Sahabeyi bizlere sürekli nazara veren Hocaefendi’yi de zikretmeden geçemeyeceğim. Çok sevdiğim bir büyüğümün tespitiyle “Hocaefendi, mefkuresizilikten bunalan gençliğe mefkure aşılamıştır.” Bunu yaparken de Kur’an ve Sünnet perspektifinde bizlere hep Asr-ı saadet ve sahabeyi hüsn-ü misal olarak göstermiştir.

Özetle, arkadaşlarımızın çilesi bile örnek aldıkları insanların hayatları ile o kadar benziyor ki, insan çoğu zaman sanki zaman dürülmüş demekten kendini alamıyor.

- Kitapta ifade ettiğiniz gibi yolun kaderi gereği bu çileli kaderde, Sahabe efendilerimiz hep en ön safı tutmuş ve kendilerinden sonra gelecek hizmet erlerine hüsn-ü misal olmuşlar. Şimdi de bu mukaddes çileyi günümüzün mazlumları yaşıyor. Bu durum, kitaptaki yaşanmışlıkları kaleme alırken sizde ne tür duygular oluşturdu?

- Belki subjektif bulabilirsiniz ama kendi adıma şunları söyleyebilirim:

Hayatları Sahabe efendilerimizin ve asırlardır çile çeken insanların hayatına bu kadar benzeyen arkadaşlarla aynı yolda olmanın, aynı hedefe yürümenin, aynı duyguları paylaşmanın, onlar kadar olmasa da (payıma düşen kısmıyla) aynı sıkıntıları göğüslemenin şükrünü hakkıyla eda edebilmek için fiili kalbi ve kavli olarak Rabbime hep dua ediyorum.

Kitap olmaya özenen bu satırları karalarken cennet kokan arkadaşlarla aynı yolda olduğuma şükredip, (kabul ederlerse Ashab-ı Kehf’in kıtmiri gibi) peşlerinden ayırmasın diye Rabbime yalvardım/yalvarıyorum.

Meselenin diğer tarafı ise Efendimiz’in (s.a.s.) mesajlarının taraveti...

Asr-ı Saadet, asırları nurlandıracak modellerle dolu. Evet, Allah Resülü’nün (s.a.s.) çile günlerinde ashabına yaptığı tavsiyelerin hala tüm canlılığını muhafaza ediyor. Dün sahabenin başına gelenler bugün Hizmet insanının başına geliyorsa, Hizmet insanı bu sıkıntılı günlerden yine O’nun (s.a.s.) tavsiyeleri ve sünnetine uymakla çıkacak.

Zira yazdığı reçete(ler), asırlardır maddi-manevi bütün yaraları iyileştirmeye yetiyor. İşte bu hadiselerin de tasdikiyle insanın dünyanın en yüksek kulelerinden tüm insanlığın duyacağı şekilde “Sadakte Ya Rasulallah” diye haykırası geliyor.

- Hizmet hareketi son yıllarda tarihte eşinen az rastlanan pek çok sıkıntı yaşıyor. Bazıları “Hizmet bitti” diyerek sizin ifadenizle etrafa ümitsizlik radyasyonu yayıyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

- En son söyleyeceğimi en başta ifade edeyim: Bırakın Hizmet’in bitmesini, Allah’ın izni ile Hizmet yeni başlıyor. Almancada bir kelime vardır ‘wiedergeburt-yeniden doğuş’ Bizim ıstılahımızda ise Yunus Emre’den ödünç alarak ifade edelim:

“Her dem yeni doğarız, Bizden kim usanası...”

Hizmet şu günlerde Gökkuşağı Okaliptusu gibi yaprak döküyor. Kuzey yarım kürede görülen tek okaliptüs türü. Gövdeleri boyunca çoklu-renkli bir tabakaya sahip olan bu ağaçlar yılın farklı zamanlarında soyulup kabuk değiştiriyorlar.

Kabuk değiştirme esnasında havayla temas eden ağaçlar mavi, mor, turuncu ve kestane tonlarını alıyorlar. Bu renklerin gövde üzerinde dağılımı bu ağaca kendine has enfes bir görüntü oluşturuyor. Ağaç kabuk döktükçe renkleniyor ve ortaya seyrine doyumsuz, enfes bir manzara çıkıyor.

Türkiye merkezli fırtına (süreç) Hizmet ağacını sarssa da yıkamayacak. Zira Hizmet ağacı on yıllardır gözyaşı ile sulanıp büyütüldü, kök saldı. Evet, sabırla gayret edip hiç durmadan yürümeye devam edenler bir gün zirveleri tutacaklardır.

- Kitabı okurken gözyaşlarınıza hakim olmanız mümkün değil. Kaleme aldığınız mağduriyet ve mazlumiyetlerde sizi en çok etkileyen hadise ne oldu?

- Süreçte mazlumların katlandığı çilelerin tamamı yürekleri parçalıyor. Öyle günler yaşanıyor acılar öyle üst üste geliyor ki hangisine üzüleceğinizi bilemiyorsunuz.

Ama Rabbimizden beklentimiz odur ki, Efendimizin (s.a.s.) Hayber’in fethi günü yıllardır görmediği Habeşistan muhaciri Hz Caferi karşısında görünce, ‘Hangisine sevineyim bilemedim. Hayberin fethine mi Cafer’in gelişine mi?” dediği gibi mazlumlara da öyle sevinçler yaşatsın ki hangisine sevineceklerine şaşırsınlar.

Sorunuza dönecek olursak, Aslı Doğan’ın hikayesini yazarken çok zorlandım. Adeta ciğerim söküldü. Aslı Doğan zulümden kaçarken Meriç’te şehit olmuş ve cenazesi günler sonra bulunmuştu.

Medya, cenazenin bulunduğunda tanınmayacak kadar çürümüş halde olduğunu yazdı. Ancak parmağındaki yüzükte yazan “Aslı-Fahrettin” ibarelerinden anlaşılmıştı cenazenin Aslı Doğan’a ait olduğu. Ne kadar da benziyordu Aslı Hoca’nın hikayesi Uhud’da şehit olan Hz. Enes bin Nadr’ın hikayesine.

O’nun da (r.a.) cenazesine müsle (Savaşlarda başkalarına ibret olsun diye, burnunu, kulağını vesair uzuvlarını kesip, gözlerini oyarak kendisini çirkin bir şekle sokmak suretiyle düşmana ceza vermek) yapılmış ve tanınmaz hale gelmişti.

Kız kardeşi ancak ayak parmaklarından tanıyabilmişti Enes’in cenazesini. Aslı hanım ve eşi Fahrettin’in yavruları ile birlikte bir alışveriş merkezinde çektirdikleri fotoğraf günlerce gözümün önünden gitmedi.

- Son olarak söylemek istediğiniz bir şey olur mu?

- Rabbimden dileğim odur ki, şu asrın çilekeşlerine öyle sevinçler yaşatsın ki, “Rabbim bunca çileyi iyi ki çekmişiz!” desinler.

- Amin binler amin. Çok teşekkür ediyorum. Kendi adıma istifadeli bir röportaj oldu. Rabbimiz zalime verdiği mühleti sonlandırsın ve mazlumları tez zamanda sürpriz lütuflarıyla sevindirsin...

[Dr. Ali Demirel] 10.1.2020 [Samanyolu Haber]

Karslı: ‘Erdoğan ve ekibi 15 Temmuz’u tüm teferruatıyla önceden biliyormuş’

Merkez Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Abdurrahim Karslı, 15 Temmuz’un en az bir ay öncesinde devletin en üst makamları tarafından bilindiğini söyledi.

Karslı sosyal medya hesabı Twitter’dan, devletin önemli noktalarından hizmet etmiş bir kişiyle sohbet ettiğini belirterek, “Kendisi, 15 Temmuz olayları ile ilgili, en az bir ay önce, en üst makamlara kalkışmanın olacağını bütün teferruatıyla ve yazılı olarak bildirdiğini anlattı.” dedi.

Karslı kaynağının ayrıca şunları söylediğini ifade etti: “Yıllarca devlete hizmet etmiş ve o an için devleti idare edenlerce bilinen ve tanınan bir insan bu şahıs, genelkurmay başkanı ve adli müşavirliği dahil, onlar vasıtasıyla Cumhurbaşkanına durumu bildirdiğini, fakat bunun nazara alınmadığını ifade ettiler…”

İşte o twitler;

“Bu gün bir dosya sebebiyle, bildiklerini öğrenmek için, devlete önemli noktalarda hizmet etmiş, bir insanla sohbet ettim. Kendisi, 15 Temmuz olayları ile ilgili, en az bir ay önce, en üst makamlara kalkışmanın olacağını bütün teferruatıyla ve yazılı olarak bildirdiğini anlattı.”
“Yıllarca devlete hizmet etmiş ve o an için devleti idare edenlerce bilinen ve tanınan bir insan bu şahıs, genelkurmay başkanı ve adli müşavirliği dahil, onlar vasıtasıyla Cumhurbaşkanına durumu bildirdiğini, fakat bunun nazara alınmadığını ifade ettiler…”

“Ya bir yürekli savcı vasıtasıyla ya da mecliste doğru dürüst bir araştırma olsa, masum anadolu insanlarının, nasıl tuzaka dürüşüldüğü, onları yakan asıl faillerin ise, elini kolunu sallayarak gezdiği bütün açıklığıyla ortaya çıkacaktır. Ölmeden Rabbim bunu görmeyi nasib edecek…”
“Cemaatler ihtilal yapmaz, hatta yapamaz, çünkü silahı, topu, tüfeği yoktur, çeteler ihtilal yapar…”

[TR724] 10.1.2020

AKP, “İslam devleti ve şer’i esasları” ilan etmeye hazırlanıyor iddiası

Gazeteci Said Sefa, AKP içinde yapılan toplantılarda tartışılan önemli bir kulis bilgisini sosyal medya hesabından paylaştı.

Bürokraside aktif görevde olduğunu belirttiği kaynağına dayandırdığı bilgiye göre, artık seçim kazanamayacağını öngören AKP yönetimi yeni rejim ilanına hazırlanıyor.

İddiaya göre, AKP yönetimi “İslam devleti olmayı ve şer’i esasları uygulayacağız” açıklamasının yol açacağı etkileri azaltmak için formüller üzerinde tartışıyor.

İşte Sefa’nın paylaştığı o kulis:

“DİKKAT!

Seçimle bir daha kazanamayacaklarını, partinin bölündüğünü, tabanın memnuniyetsizliğini tam anlamıyla kavramış durumdalar.

Bir sabah uyandığımızda “İran gibi devrim gerçekleştirdik, yönetim olarak İslam devleti olmayı ve şer’i esasları uygulayacağız” derlerse ne olacak?

DiKKAT!!

Kapalı kapılar ardında bu toplantıları yaptıkları, bunu ilan ederlerse
A) Halkın ayaklanma ihtimalini
B) Askeri kalkışmasının söz konusu olup olmayacağını
C) Uluslararası müdahale olup olmayacağını
D) Hepsini bertaraf edecek güçlerinin olup olmadığını

TARTIŞIYORLAR..

Hala aktif olarak bürokraside çok önemli bir konumda olan ve de bu toplantıların bazılarına katılanlardan birinci ağızdan bu bilgileri öğrenen haber kaynağımın aktardıkları eksiksiz olarak bu şekildedir.

Not: Bu kaynağımın bugüne kadar benimle paylaştığı her bilgi doğru çıktı.”
[TR724] 10.1.2020

THY yönetiminde “Maybach” saltanatı!

Hava-İş Sendikası Genel Başkanı Ali Kemal Tatlıbal, Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu ve İcra Komitesi Başkanı İlker Aycı ve THY İnsan Kaynaklarından Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Abdulkerim Çay’ın THY’yi bakkal yönetir gibi yönettiğini öne sürdü. Tatlıbal, “Bu isimler hak bilmez tavırlar içerisinde. Sendikal hakları gasp etmeye çalışıyorlar. Bizim uçuşlarımızda hafta sonu ve ya da hafta içi denilen bir mevzu yok. 1 aydır yüksek kâr marjı göstermek için bütün üyelerin haklarını gasp ediyorlar. En son ise 50 yıldır kazandığımız pazar mesaisine göz diktiler” diye konuştu. THY’nin bir takım gerekçelerle görevden aldığı kişileri koruduğunu ve bu şahıslara görevden alınmadan önceki maaşları verdiğini aktaran Tatlıbal, “Eski ekip Planlama Başkanı Mert Yüzsever görevden alındı. Ancak kendisi genel müdür emrinde uzman olarak görevlendirildi. Bu kişi şu an 38 bin TL maaş alıyor. Bir uzmanın alması gereken maaş 3-4 bin TL” ifadelerini kullandı.

S350’Yİ BEĞENMİYORLAR

THY içerisinde çok fazla usulsüz harcama yapıldığını belirten Tatlıbal özetle şunları söyledi: “Almanya ziyaretine giden üst düzey THY yöneticileri kendilerine makam aracı olarak Mercedes s350 verilmesine kızıp, ortalığı birbirine kattılar. ‘Vay efendim bize neden Mayback araba tahsis edilmedi’ diyorlar. Bunun için olay yaratıyorlar. Yine bir yönetici Londra’ya gidiyor. Lüks bir otelde 10 oda ayırtıyor. Bu yönetici otel odalarını gidip görüyor. Beğendiği -odada kalıyor. Ancak 10 odanın da ödemesi yapılıyor. Yurt dışındaki istasyon ziyaretlerinde Michelin Yıldızı olmayan mekânlar da ise oturup yemek yemiyorlar.”

‘MAAŞ BİLGİSİ VEREMEYİZ’

İddialara ilişkin Cumhuriyet’ten Seyhan Avşar’ın ulaştığı THY basın biriminden yapılan açıklamada ise, “Söz konusu iddialar gerçeği yansıtmamaktadır” denildi. Görevden alınan eski Ekip Planlama Başkanı Mert Yüzsever’in ise THY Genel Müdürü emrinde çalıştığının belirtildiği açıklamada, “Bu isim aynı haklarla çalışmaya devam ediyor” ifadeleri kullanıldı. “38 bin TL maaş mı alıyor” sorumuza ise THY yetkilisi, “Maaşı hakkında açıklama yapmam doğru olmaz” dedi.

[TR724] 10.1.2020

Son seçim anketi: AKP eriyor, ilk genel seçimden sonra yok olacak!

Polimetre’nin son seçim anketi, AKP ve MHP açısından işlerin hiç de iyi gitmediğini ortaya koydu. Polimetre’nin kurucusu Mehmet Günal Ölçer, MHP’nin bugün seçim olsa barajı geçemeyeceğini söyledi. İYİ Parti, HDP ve CHP’nin oylarında yükselme olduğunu belirten Ölçer, “AK Parti’nin oyları ise her geçen gün eriyor. İlk demokratik genel seçimden sonra AK Parti yok olacaktır.” ifadelerini kullandı.

Son anket çalışmalarını Tarafsız Haber Ajansı’na değerlendiren Ölçer, Kanal İstanbul konusunda, “Diyoruz ki temel atacaklardır ve o temel atma hiçbir zaman bitmeyecektir ama zaten AKP iktidarının ömrünün de o kadar uzun olmayacağını düşünüyoruz. Kanal İstanbul’a böyle bakıyoruz.” diye konuştu.

AKP’NİN İKTİDARINI SÜRDÜRME ŞANSI YOK

Mehmet Günal Ölçer, yaptıkları araştırmalara ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu: “Biz sayılar da şunu görüyoruz; artık AKP’nin Türkiye’de iktidarını sürdürme şansı yok. Olağanüstü şartların gerçekleşmemesi halinde AKP iktidarı sürmeyecektir ve ilk demokratik genel seçimden sonra AKP yok olacaktır, bitecektir diyoruz.”

SEÇİM SİSTEMİ DEĞİŞEBİLİR!

“İlk seçime nasıl gideceğimiz konusu çok önemli. Mevcut seçim sistemiyle ilk seçime gidileceğini düşünmüyoruz. Yapacakları şey seçim sistemini değiştirmektir. Hangi seçim sistemine gidebilirler, dar bölgeye dönebilirler, çünkü dar bölgede YSK’nın seçim bölgelerini belirlemesine bağlı olarak yüzde 35, yüzde 40 oy almanıza rağmen yüzde 60 milletvekili kazanmanız mümkün olabilir. Ama şu anda Türkiye’nin seçim sistemine baktığımız zaman bir başka şeyi daha görüyoruz parlamentoda yüzde 60’a ulaşsanız bile eğer başkanlık seçimi içinde kalacak olursa yüzde 40’la belki yüzde 60 milletvekili kazanacaksınız ama ne yapamayacaksınız başkanlık seçimini kazanamayacaksınız. Diyoruz ki bu sistemden AKP vazgeçecektir diyoruz, başkanlık seçiminden vazgeçecektir.”

HİÇBİR PARTİNİN ADAYI BİRİNCİ TURDA TEK BAŞINA YÜZDE 50’Yİ BULAMIYOR

“Hiçbir partinin adayı birinci turda tek başına yüzde 50’yi bulamıyor, bu net gözüküyor ve seçimin ne zaman yapılacağına bağlı olaraktan yani bugün yapılacak seçimde alınacak sonuçla altı ay sonra bir sene sonra yapılacak seçimdeki sonuçlar farklı ve her geçen gün AKP adayının o gün her kim olursa aleyhine işlediğini görüyoruz.”

ERDOĞAN TEKRAR ADAY OLAMAZ DİYORUZ

“Hatta başka bir şey daha söylüyoruz, biz diyoruz ki Erdoğan tekrar aday olamaz diyoruz, çünkü iki defa Cumhurbaşkanlığı yapmıştır, Anayasa’da çok açık bir şekilde diyor ki iki defa cumhurbaşkanı yapan tekrar aday olamaz, diyor. Olabilmesinin bir tek yolu var parlamentodan erken seçim kararı çıkarsa bir istisnası var bunun.

MHP’NİN OYLARI İYİ PARTİ İLE YENİ PARTİLERE GİDECEK

“MHP’den giden oyların az bir kısmı İYİ Parti’ye gidebilir, ama çoğu yeni partilere gidecek. HDP’de bir değişiklik olacağını düşünmüyorum. Ama onun gideni de yeni partilere gidecek. Kimi yerde Davutoğlu’na gidecektir, kimi yerde Babacan’a gidecektir. Serdaroğlu ne yapar bilemiyorum ama başarılı olmasını bekliyorum.
Üç partinin oy oranını biz yüzde 10 olarak bundan bir ay önce görüyorduk ve şu andaki çalışmalarımızda da 10.7 olarak görüyoruz hatta.”

YENİ PARTİLER NE YAPACAK?

“Son tahlilde bunlar bir araya geleceklerdir. Bunu da öngörüyoruz, bir şekilde Davutoğlu ve Babacan’ı ‘çıkın partinizi kurun’ noktasına getiren irade ‘ayrı gitmenizin sizin için bir faydası yoktur birleşin’ noktasına da getirecektir, dolayısıyla birlikte gireceklerini düşünüyoruz.”

“MHP BUGÜN SEÇİM OLSA BARAJI GEÇEMEMEKTEDİR”

“MHP bugün seçim olsa barajı geçememektedir. İYİ Parti’nin oylarında yükselme var. HDP’nin oylarında yükselme var. CHP’nin oylarında yükselme var, çünkü belediye başkanlarının avansları sürüyor ama giderek onun düşeceğini öngörüyoruz. AK Parti’nin oyları her geçen gün eriyor. Cumhur İttifakının oyları her geçen gün eksiliyor.”

[TR724] 10.1.2020

Harbiyeli öğrencinin babası, zulmü kuzu örneğiyle anlattı

‘Darbeye teşebbüs’ iddiasıyla müebbet hapis cezasına çarptırılan Harbiyeli Muhammet Harun Ekiz’in babası İsmail Ekiz, yaşanan zulmü ‘kuzu’ örneğiyle anlattı. Ekiz’in 2 dakikalık videosu kısa sürede binlerce RT ve beğeni aldı.

“Yavrularımız yaklaşık 1 yıl yargılandı. Biz onların mahkemelerinde adalet aranacak, adalet tesis edilecek sandık. Fakat bunların hiç birisi gerçekleşmedi. Hiç bir üst kademe komutanı ‘tanık’ olarak mahkemeye getirtmek istememize rağmen getirtemedik.” diyerek sözlerine başlayan Ekiz, ardından şu ifadeleri kullandı:
MUHATABINIZ KUZULAR MI, KUZULARIN SAHİBİ Mİ?

“En sonunda hiyerarşinin en altında bulunan Harp Okulu öğrencilerine müebbet verildi. Bütün hukukçulara, kendini devlet adamı sananlara şu örneği vermek istiyorum; Biz çocukluğumuzda kuzularımızı kırlara otlatmaya götürürdük. Tabi çocukluk haliyle oyuna dalar, kuzuları unuturduk. Birden yan komşunun ‘Çabuk kuzularınızı buradan alın, fidanlara zarar veriyor’ sözleriyle irkilir ve koyunlarımızı oradan alır ve akşam eve giderdik. Akşam yan komşu olayı babamıza anlatırdı hatta tartıştıkları bile olurdu. Şunu , anlatmak istiyorum; O köylü hiç bir zaman kuzuları cezalandırmaz, hapsetmez hatta bize bile birşey söylemezdi. Muhatap kimdi? Kuzuların sahibi olan babamdı! Biz hukuk bu şekilde işliyor diye bekliyoruz. Adalet diyoruz, hukuk diyoruz, Anayasa diyoruz ama kimse tınlamıyor. Belki verdiğim bu örnek birilerinin vicdanında makes bulur, haklılığımız ortaya konur diye düşünüyorum.”

[TR724] 10.1.2020

Tutuklu gazeteciler, 10 Ocak’a ‘esir’ girdi [İlker Doğan]

Bugün 10 Ocak Dünya Çalışan Gazeteciler Günü! Türkiye’deki gazetecilerin en az yüzde 30’u 10 Ocak’a işsiz giriyor… Türkiye Gazeteciler Federasyonu ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti Onursal Başkanı Atila Sertel, sadece 2019 yılında 100’den fazla gazetenin kapandığını söylüyor. Sertel’e göre son 10 yılda işsiz kalan gazetecilerin sayısı 10 bin. Ancak onlar muhalif oldukları için yıllardır tutuklu olan, adeta esir alınan meslektaşlarına göre çok şanslı!

Bugün Türkiye’de ‘Kafkavari’ davalarla, hiçbir somut delil olmaksızın cezaevinde tutulan yüzlerce gazeteci var. Tek suçları AKP’ye muhalif olmak, sosyal medyada iktidarı eleştiren paylaşımlarda bulunmak ya da muhalif bir yayın organında çalışmak! KHK’larla kapatılan medya kuruluşu sayısı 180. İktidar muhalif hiç bir yayına müsaade etmiyor. Her ay yüzlerce habere erişim engeli geliyor! Avrupa Konseyi’nin Şubat 2019’da açıkladığı basın özgürlüğüne dair rapora göre Türkiye, dünyada en fazla gazetecinin hapiste olduğu ülke. AKP, 17 yılın sonunda Türkiye’yi muhalif gazeteciler için ‘cehenneme’ çevirdi.

10 Ocak Dünya Çalışan Gazeteciler Günü olarak kutlanıyor. Ancak Türkiye’deki gazeteciler için ‘işsiz’ olmak, ‘tutuklu olmakla’ kıyaslandığında daha küçük bir sorun! Muhalif gazeteciler için yaşanmaz hale gelen ülkede gazetecilerin birinci önceliği özgür kalabilmek…

Türkiye son 5 yıldır ‘basını özgür olmayan’ ülkeler kategorisinde yer alıyor. Halbuki 2014’e kadar ‘basını kısmen özgür’ ülkeler arasındaydı! Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’ne (RSF) göre Türkiye, 180 ülke arasında 157. sırada yer alıyor. AKP rejiminin yönettiği ülke, aynı zamanda dünyada en fazla gazetecinin hapiste olduğu ülke olarak kayıtlara geçmiş durumda.

TUTUKLU GAZETECİLER KONUSUNDA ZİRVEDE!

Cezaevinde olan gazetecilerin sayısıyla ilgili farklı rakamlar var. Ancak hangi rakamı dikkate alırsanız alın, Türkiye ‘en fazla gazetecinin tutuklu olduğu ülke’ ünvanını koruyor! Uluslararası Basın Enstitüsü’ne (IPI) göre 162, Türkiye Gazeteciler Sendikası’na (TGS) göre 91, Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne (ÇGD) göre 139 ve Bağımsız Gazetecilik Platformu P24’e göre ise en az 146 basın çalışanı cezaevinde. İsveç merkezli Stockholm Center for Freedom (SCF) adlı sivil toplum kuruluşunun isim isim belirlediği listeye göre ise 200’den fazla gazeteci cezaevinde tutsak alınmış durumda.Bütün bu gazeteciler için ortak temel suçlamalar var; Darbeye teşebbüs, terör örgütü üyeliği ya da terör propagandası.

HÜKÜMET MEDYAYA HÜKMEDİYOR

Uluslararası Basın Enstitüsü’nün hazırladığı rapora göre 15 Temmuz 2016’dan bu yana kapatılan medya kuruluşu ve basımevi sayısı 170’e ulaştı. Aynı rapora göre, AKP rejimi medyanın yaklaşık yüzde 95’ini etkisi altına almış durumda. Uluslararası Af Örgütü’nün verilerine göre ise aynı dönemde kapatılan medya kuruluşu sayısı 180’den fazla. Kapatılan her medya kuruluşu işsiz gazeteciler ordusuna yenilerini ekliyor.

SON 10 YILDA 10 BİN GAZETECİ İŞSİZ KALDI

Türkiye’deki gazetecilerin en az yüzde 30’u, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’ne ‘işsiz’ giriyor! Türkiye Gazeteciler Federasyonu ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti Onursal Başkanı Atila Sertel, 10 Ocak’ın  Türkiye’de ‘Çalışamayan Gazeteciler Günü’ne dönüştüğünü anlatıyor. CHP İzmir Milletvekili Sertel, “Sadece 2019 yılında 100’den fazla gazete kapandı. Basın sektöründe kapatılan ve kapanan yayın organları nedeniyle işsizlik yüzde 30’la rekor düzeyde. Son 10 yılda işsiz kalan gazeteci sayısı da 10 bini aştı.” diyor.

5 YILDA 3 BİN 804 BASIN KARTI İPTAL EDİLDİ

Atila Sertel, son 17 yılın gazete ve gazeteciler için karanlık geçtiğini anlatıyor. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ise 119 basın yayın kuruluşu kapatılırken son 5 yılda 3 bin 804 gazetecinin basın kartının iptal edildiğini söylüyor: “AKP iktidarı boyunca gazeteciler her geçen yıl bir önceki yılı arar hale geldi. Özgürlükler kısıtlandı, gazetecilere yönelik baskı ve tehditler arttı, muhalifler fişlendi, ekonomik krize giren gazeteler için çare üretilmedi ve birer birer kapandı.”

Köşe yazısından yargılanıyorlar!

AKP rejimi temsilcilerine hapiste olan gazeteciler, ‘gazeteci’ değil! Hükümet yetkilileri tutuklu gazetecilerin ‘gazetecilik faaliyetlerinden ötürü’ hapiste olmadığını savunuyor.

Ancak hakkında iddianame bile olmadan aylarca tutuklu kalan gazeteciler var. Neyle suçlandığını bile bilmiyor ve aylarca, bazen yıllarca ‘adil’ yargılanmayı bekliyor. Aradın aylar geçiyor ve iddianame hazırlanıyor. İktidarın ‘gazeteci’ olmadığını iddia ettikleri insanlar, yazdıkları köşe yazısı, sosyal medyadaki paylaşımları, gazetede kaleme aldıkları haber dosyaları nedeniyle suçlanıyor.

Türkiye, 9 yılda 57 basamak geriledi!

Washington merkezli düşünce kuruluşu Freedom House’un 2010 yılına dair ‘Dünya Basın Özgürlüğü’ listesinde Türkiye, 196 ülke arasında 106. sırada yer alıyordu. Basını ‘kısmen özgür’ olan ülkeler arasındaydı. Ancak AKP rejimiyle birlikte basın özgürlüğü de bitti. 2014’te Türkiye, ‘basını özgür olmayan’ ülkeler kategorisine geriledi. 42 ülkenin yer aldığı Avrupa’da ‘basın özgürlüğü’ konusunda son sırada yer aldı. 2015’te Pakistan ve Malezya ile birlikte 142. sıraya yerleşti. 2017’de ise 199 ülke arasında 163. sıraya kadar düştü. Angola, Myanmar, Çad ve Zimbabve’nin bile gerisine! 9 yılda 57 basamak birden geriledi ülke… Freedom House’un 2019 raporuna göre daha da geriledi ve puanı 31’e düştü. ‘Basının özgür olmadığı ülkeler’ arasında yer almaya devam eden Türkiye’de ‘adil ve şeffaf seçimler için gerekli ortamın oluşmasının iyice zorlaştığı’ kaydedildi.

[İlker Doğan] 10.1.2020 [TR724]

Problemlerin kaynağı kader inancı mıdır? [Prof. Dr. Osman Şahin]

Başımıza gelen hadiseleri yorumlarken, insana verilen cüz-î irade ve kader hakikatlerinin yanlış kullanılmasından dolayı önemli zararlar ortaya çıkabilmektedir. İman esasları arasında yer alan bu iki hakikatın doğru anlaşılması ve kullanılması çok önemlidir.

Bu hususlar Bediüzzaman Hazretleri tarafından, Kader Risalesinde çok enfes bir şekilde ele alınmaktadır: “Kader ve cüz-î ihtiyârî, İslâmiyet’in ve îmânın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir îmânın cüz’lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir.” İman esaslarından birisi olan “kadere îmân”  ilmî ve nazarî (teorik) bir husus olmaktan ziyade hâli, vicdanî ve îmân ve İslâmiyet’le alakalı en derin bir mesele olduğu için, herkesten kader meselesinin her bir noktasını anlamalarını beklemek doğru olmaz. Buna binaen, bu yazıda kadere îmân ile ilgili her detay ele alınmayacaktır.  Onun yerine yaşanan süreçte meselenin yanlış anlaşılan noktaları üzerinde durulacaktır. Bu konuyu tam anlamak için Bediüzzaman Hazretleri’nin “Kader Risalesi’ne” ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Kitap ve Sünnet Perspektifinden Kader” adlı kitabına müracaat etmek faydalı olacaktır.

Kader Risalesi’nde, kader ve cüz-î irade meselelerinin nasıl kullanılması gerektiği üzerinde durulmaktadır. İnsan imanda derinleştikçe her şeyi, fiillerini ve hatta nefsini dahi Cenâb-ı Hakk’a vermektedir. Bazı insanlar, yaptıkları kötü fiilerinin sorumluluğundan kendilerini kurtarmak için bu hakikata dayanmak istemektedirler. Bu noktada karşılarına “cüz-î irade” hakikatı çıkıyor, iradelerini kötüye kullanmak suretiyle o işe sebebiyet verdiklerini ve dolayısıyla yaptıklarının sorumluluğundan kaçamayacaklarını onlara söylemektedir. Diğer taraftan, insan cüz-î iradesinin mahiyetini tam anlamayarak, yaptığı işlere sahiplenmeye başladığında, yani kendini hakiki malik ve yapan olarak düşünmeye başladığında ise karşısına “kader” çıkıyor ve “gerçekte yapan, yaratan sen değilsin” demek suretiyle şirke düşmesinin önünü almaktadır.

Kadere iman sefahet ve tembellik sebebi değildir…

Aynı risalede bu iki hakikatın yanlış yerlerde kullanılmasına şöyle dikkat çekilmektedir: “Evet, mânen terakki etmeyen avâm içinde, kaderin cây-ı istimâli var. Fakat o da mâziyat ve mesâibdedir ki, yeisin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa maâsi ve istikbaliyatta değildir ki, sefahete ve atâlete sebeb olsun.” Geçmişe ve başa gelen musibetlere kader, geleceğe ve günahlara ise cüz’i irade perspektifinden bakmak gerekmektedir.

Manen terakki etmeyen avâm tâbiri içerisine cahil, hiç bir şeyden haberi olmayan avâm halk girdiği gibi, hizmet erleri içerisinde de bu mevzuda düşünmemiş, kaynaklarından bu meseleyi detaylı öğrenmemiş ve edindiği tecrübelerden hareketle de manevi yönden gerekli terakkiye ulaşamamış çok sayıda insan da girebilir. Maalesef onlarda sırrı kaderi tam anlayamadıklarından başlarına gelen hadiselerden sonra yapmaları gerekeni anlayamamış, geçmişten ve hatalarından dersler alamamış, gelecek adına planlar yapıp daha çok çalışmaları gerekirken, atalet içerisine girmiş, büyükleri ısrarla kendilerine aktif sabır derken, onlar bu sabrı başa gelenlere sadece sabretmek olarak anlama yanlışına düşebilmişlerdir.

Bu hakikatı tam anlamayan insanların çok sık sordukları bir soru şudur: “Kader diye diye islam alemi bu hale geldi. Kadercilik alem-i islamın geri kalmasındaki en önemli sebepdir. Başa gelen hadiselere hep kader dendiği için, müslümanlar çalışmıyorlar, sorumlulukları üstlerine almıyorlar ve dolayısıyla meselelerini çözebilmeleri için gerekli olan motivasyondan mahrumdurlar.”

Günümüz müslümanlarının kader meselesini yanlış anlayıp uygulamalarından hareketle bu tenkitler yapılmaktadır. Yanlış uygulamalar üzerinden mesele değerlendirildiğinde tenkitler haklı gözükmektedir. Gerçekten de müslümanların önemli bir kısmı sahip oldukları mesuliyetten kurtulabilmek ve yapmaları gerekeni yapmadıklarından dolayı başlarına gelen felaketlerin yol açacağı vicdan azabının baskısından kaçabilmek için  kader meselesininin bu yanlış kullanımına başvurmaktadırlar. Böyle olunca da bu yanlış kader anlayışı islam aleminde müşahede edilen sefahet ve atâleti netice veren sebebler arasında yerini almaktadır. Hem bu soruyu soranlar, hem de bu hatalı uygulamaların sorumluları kader meselesini  yanlış anlamaktadırlar.

Halbuki kader meselesi maâsi (günahlar) ve istikbaliyatta (gelecek ile ilgili şeyler) kullanılmamalıdır. Hadiseler meydana gelmeden önce, öncelikle, cüz’i iradenin hakkı verilerek, sebepler açısından yapılması gereken her şey yerine getirilmeli ve ondan sonra neticenin elde edilmesi Allah’tan beklenmelidir.

Kader meselesine sığınarak maâsinin yani günahların sorumluluğundan kurtulamayız. İşlediğimiz günahlar cüz-î iradenin kötü kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Hesabı sorulacaktır. Geçmişde yaptığımız ister bireysel, isterse kurumsal/hizmetsel hatalardan dolayı sorumluluğumuz vardır. Bu yanlışlarımız ve kusurlarımızdan kader bizi kurtarmaz. Burada karşımıza cüz-î irade çıkar ve sorumlusun der. Dolayısıyla geçmişte yapılan hata ve kusurlar usulunce sorgulanmalı, yanlışlar tesbit edilmeli ve tekrar aynı hatalara düşmemek için gerekli dersler çıkarılmalıdır.

Kadere iman doğru kullanıldığında yeis ve hüznün ilâcıdır…

Kader meselesi geçmiş hadiselerde ve başa gelen musibetler noktasında kullanıldığında yeisin ve hüznün ilâcı olacaktır. Gerçekleşmiş hadiseler bu bakış açısıyla ele alındığında, olayların arkasındaki açık ya da gizli, zahiri ya da batini, mülk ya da melekut cihetleri doğru olarak anlaşılabilecektir. Bu sayede, Allah’ın (cc) icraatındaki hikmetler, güzellikler daha iyi görülecek ve insanlar haksız isyanlara girmeyecekler, ümitsizliğe kapılmayacaklar ve hak bildikleri yolda sabit kadem olmasını bilebileceklerdir.

Hocaefendi bu hususları “Kitap ve Sünnet Perspektifinden Kader” adlı kitabında şu şekilde ele almaktadır: “Mübtedî, yani işin daha başında olan bir insan da kadere inanır, ama o, maziye ve başa gelen musibetlere kader açısından bakar ve binlerce belâ ve musibetle çepeçevre kuşatılmış olduğu bir hengâmda, “Cenâb-ı Hakk’ın benim hakkımdaki takdiri budur.” der ve ümitsizliğe düşmekten kurtulur. İstikbal ve mâsiyete bakarken de irade açısından bakar. “Nasıl olsa elde edeceğim her şey kaderimde varsa olacaktır.” deyip tembel tembel oturamaz veya niyetlendiği günaha karşı kaderi, kendisi için bir teselli vasıtası olarak kullanamaz. Zira Cenâb-ı Hak: “Doğrusu insan için çalıştığından başkası yoktur.” buyurmaktadır.”

Üstad Hazretleri “Zindan-ı atalete düştüğümüzün sebebi nedir?”  sorusuna verdiği cevapta, insanın kuvve-i manevisini kıran şiddetli bir düşman ve insanları tembelliğe götüren önemli bir sebep olarak ümitsizliği(yeis) ifade etmektedirler.

Kadere iman doğru kullanıldığında insanı ümitsizlikten kurtarıp, aşk ve şevkle çalışmaya motive eden bir vesile iken, yanlış kullanımında insanları atalete/tembelliğe düşüren bir neden haline gelmektedir.

Konuyu Üstad Hazretleri’nin Sunuhat’taki şu veciz ifadesi ile noktalayalım: “Tertib-i mukaddematta tefviz (işin başında yapılması gerekenleri yapmadan, sebepleri hazırlamadan tevekkül etmek), tembelliktir. Terettüb-ü neticede (gerekenleri yaptıktan sonra neticeyi Allah’tan bekleyip râzı olmak) tevekküldür. Çalışmanın semeresine, kısmetine rıza kanaattır; çalışma meylini kuvvetlendirir. (Çalışmadan) mevcut ile iktifa etmek, dûn-himmetliktir (gayretsizliktir).”

[Prof. Dr. Osman Şahin] 10.1.2020 [TR724]

Kovarken de milyonlar ödedi [Hasan Cücük]

İngiltere Premier Lig tarihi yazılırken 2003 yılına özel bir başlık açmak gerekir. Bu tarihte Rus milyarder Roman Abramovich, Chelsea’yı satın aldı. Muazzam bir para gücünün desteğiyle Chelsea, transfer piyasasını belirleyen kulüp oldu. Abramovich’in açtığı yoldan Arap milyarderler gidip Manchester City ve PSG’yi satın aldı. Abramovich, yüzlerle ifade edilecek oyuncuyu Chelsea kadrosuna katarken, en tanınmış teknik adamlara kulübü teslim etti. Çalıştığı tüm teknik adamları kovan Abramovich, yüklü tazminatlar ödedi.

Abramovich takımı satın aldığında teknik patronluk koltuğunda İtalyan Claudio Ranieri oturuyordu. Teknik adam değişikliğine gitmeyen Abramovich, 170 milyon Euro’luk transfer gerçekleştirdi. 2003-04 sezonunda gelen ikincilikten memnun olmayan Abramovich, 1,3 milyon Euro tazminat ödeyip Ranieri’nin biletini kesti.

2004’de takımın dümenine geçen isim Jose Mourinho oldu. Üst üste 2005 ve 2006’da gelen şampiyonluk Abramovich’in yüzünü güldürürken, Portekizli’nin 3. yılında alınan kötü sonuçlar sonunu hazırladı. 3 yıllık sözleşmesi daha olmasına rağmen Mourinho’yu kovan Abramovich’in banka hesabından çıkan tazminat 25 milyon Euro oldu.

Mourinho’yu Eylül 2007’de kovan Abramovich, takımı Avram Grant’a emanet etti. Grant yönetimindeki Chelsea, Premier Lig’i ikinci sırada bitirirken, Abramovich’in en büyük rüyası olan Şampiyonlar Ligi’nde ise finale kaldı. Finalde Manchester United’e kaybetti. Gelen bu iki ikincilik Grant’ı koltuğunda tutmaya yetmedi. Sonuç yine kovulma oldu. Ödenen tazminat ise 5,5 milyon Euro oldu.

Grant sonrası koltuğun sahibi Brezilyalı Luiz Felipe Scolari oldu. 2002 Dünya Kupası’nı kazanan teknik adam Scolari’nin Chelsea mecaresı sadece yarım sezon sürdü. Chelsea, ligde 4. sırada bulunurken, yoluna Şampiyonlar Ligi ve FA Cup’ta devam ediyordu. Sezon sonunu beklemeden Scolari’nin biletini kesen Abramovich’in bu kararından dolayı cüzdanından çıkan tazminat 15 milyon Euro oldu.

2009’da takımın dümenine bu kez İtalyanların ünlü ismi Carlo Ancelotti geçti. 2009-10 sezonunda gelen şampiyonluk, Abramovich’in yüzünü güldürdü. Ancak Ancelotti, kulüpteki ikinci sezonunu kupasız kapatınca sezonunun son maçında soyunma odası yolunda kovuldu. Son maçta Chelsea, Everton’a yenilirken, İtalyan teknik adama ödenen tazminat 6,5 milyon Euro oldu.

2011-12 sezonuna Chelsea, FC Porto ile UEFA Avrupa Ligi’ni kazanan genç teknik adam Andre Villas-Boas yönetiminde başladı. Boas’ın FC Porto ile sözleşmesini fesh etmesi için Portekiz kulübüne tam 15 milyon Euro ödeyen Abramovich’in genç teknik adamdan beklentileri oldukça yüksekti. Temmuz 2011’de Chelsea’da göreve başlayan Andre Villas-Boas, Mart 2012’de kovuldu. Andre Villas-Boas’ı takımın başına getirirken FC Porto’ya tazminat ödeyen Abramovich, kovarken de 13 milyon Euro ödedi.

Andre Villas-Boas’ı kovan Abramovich, takımı geçici olarak Roberto Di Matteo’ya emanet etti. Ancak genç teknik adam sıra dışı bir başarıya imza atıp Şampiyonlar Ligi ve FA Cup’u kazanınca, kalıcı olup iki yıllık sözleşme imzaladı. Di Matteo’nun kalıcı sözleşme sonrası kulüpte ömrü sadece 8 ay oldu. Hem de Abramovich’in en büyük rüyası Şampiyonlar Ligi’ni kazanmasına rağmen. Kovulan Di Matteo’ya ödenen tazminat ise 10 milyon Euro oldu.

2013’te koltuğa tanıdık bir isim olan Jose Mourinho oturdu. Portekizli teknik adam 2014-15 sezonunda takımı şampiyonluğa taşıdı. 2015-16 sezonu ise tam bir kabus oldu. Alınan başarısız sonuçlarla düşme hattının hemen üstünde yer bulan Chelsea’da fatura Mourinho’ya kesildi. Takım 16. sıradayken kovulan Mourinho’ya ödenen tazminat ise 18,5 milyon Euro. İkinci kez geldiği Chelsea’dan yine kovulan Mourinho’nun banka hesabına giren tazminatın toplamı 43,5 milyon Euro oldu.

2016’da kovulmak için Chelsea’nın başına geçen isim İtalyan Antonio Conte oldu. İlk sezonunda Chelsea’yı şampiyon yapan Conte, yeni sezon öncesi sözleşmesi uzatıldı. 2017-18 sezonuna son şampiyon olarak başlayan Chelsea, sezonu 5. sırada tamamladı. Şampiyonlar Ligi biletini alamayan Chelsea’da faturanın kesildiği isim Conte oldu. Ödenen tazminat ise bir rekordu; 30 milyon Euro.

Conte sonrası koltuğun sahibi yine bir İtalyan oldu. Napoli başarısıyla dev kulüplerin takımın başında görmek istediği isim olan Maurizio Sarri, 2018-19 sezonuna Chelsea’da başladı. Ligde istediği başarıyı elde edemeyen Sarri, UEFA Avrupa Ligi’ni kazanmasına rağmen Abramovich’ten geçer not alamadı. Abramovich, Sarri’nin biletini kesmeye niyetlendiğinde ise imdadına Juventus yetişti. Takımı Sarri’ye emanet etmek isteyen Juventus yönetimi, Chelsea’yla olan sözleşmesini fesh etmesi için 5 milyon Euro ödedi. Chelsea’yı satın aldıktan sonra takımı emanet ettiği tüm teknik adamları tazminat ödeyip kovan Abramovich, ilk kez bir teknik adamdan tazminat aldı.

[Hasan Cücük] 10.1.2020 [TR724]

Yolculukta namaz kazaya kalmasın! [Cemil Tokpınar]

En önemli ve en vazgeçilmez ibadet olan namaz yolculuk esnasında da asla terk edilmez. Maalesef namaz kılan bazı kimseler, yolculukta namazı kazaya bırakmakta veya yolculuk esnasında doğru olmayan yöntemler uygulayabilmektedir. Oysa yolculuktaki cem yapmak ve araçta kılmak gibi kolaylıklar çok duyarlı bir şekilde uygulanmalıdır.

Yolculuğun özel şartları vardır. Eğer kendi kontrolünüzdeki bir araçla seyahat ediyorsanız, namaz vakitlerinde uygun yerlerde durabilirsiniz. Ama sizin kontrolünüz dışındaki bir otobüs, gemi, uçak, tren gibi toplu taşıma aracıyla yolculuk yapıyorsanız, bazı tedbirler almak zorundasınız.

Öncelikle şu soruları cevaplamak gerekir:

Gideceğiniz yere kaç saatte gidiliyor ve hangi vakitleri yolculuk esnasında kılmak mecburiyetindesiniz? Saat kaçta çıkarsanız, daha az namaz vaktini yolculukta geçireceksiniz? Eğer otobüsle gidecekseniz seyahat ettiğiniz firma, nerede ve hangi saatte mola veriyor, hangi vakti molada kılmanız mümkün? Firma yetkilileri, namaza duyarlı mı?

Öncelikle bu soruların cevabını araştırıp, baştan tedbir almanız gerekir. Kimi firmaların araç kaptanları ve diğer çalışanları namaza karşı duyarlı, belki kendileri de kılıyorlar ki, mola yerini ve süresini ayarlarken daha esnek davranıyorlar.

Yolculuklarda namazla ilgili yüzlerce hatıram var. Bir yolculukta araç kaptanına giderek, “Eğer birkaç dakika daha bekleyebilirseniz, sabah namazının vakti girecek ve namazımı kılabileceğim” dedim. Kaptan isteğimi kabul etti. Vakit girince namazımı kısa sureler okuyarak kıldım ve hemen otobüse koştum. Bir keresinde otobüsle yeni hareket etmiştik ve tam şehir dışına çıkmışken akşam ezanı okunmuştu. Birkaç kişi namaz kılıyordu ve şoföre rica ettik. Hemen bir caminin önünde durdu ve namazımızı kıldık.

Burada dikkat etmeniz gereken, mümkün mertebe önceden abdesti almak ve fazla zaman harcamadan görevinizi yerine getirmektir. Aksi takdirde hem şoförü zor durumda bırakmış, hem de namaz kılmayanların tepkisini çekmiş olursunuz. Namaz kılmayanları eleştirmek, küçümsemek ve hoşgörü göstermek zorunda olduklarını düşünmek yanlıştır. Onlar şu anda namaz konusunda sizin kadar şuurlu ve duyarlı olmayabilirler. Ama bir gün gelir, namaza başlar, duyarlılıkta sizi bile geçebilirler.

Hiç kimseye karşı itici olmamak, herkesin seçimine saygı duymak gerekir. Neticede namazı Allah için kılacaklar, bizim için değil. Namazın sahibi onlara süre tanır ve sabırlı davranırken, bizim aceleci olup ıslahı mümkün olan insanları namazdan soğutmamız doğru olmaz.

Namazınızı öncelikle, bir mescitte veya uygun bir yerde, bütün şartlarına uyarak kılmak güzeldir. Bunun için firma seçimi, çıkış saatiniz ve mola zamanına dair bütün tedbirleri aldığınız halde sonuç olumsuz olabilir. Plânladığınız vakitte mola yerlerinde olamaz ve namaz vakti seyahat esnasında girebilir. Bu durumda ne yapmalısınız?

Öncelikle abdestli olmaya dikkat edin. Çünkü abdestli iken en küçük fırsatı bile hemen değerlendirmeniz mümkündür. Ama buna imkân bulamamışsanız, yine de cesaretiniz kırılmasın.

Bu durumda yapmanız gereken, otobüs kaptanına giderek, namaz kılmak istediğinizi, uygun bir yerde durabilirse memnun olacağınızı, nazik bir üslûpla söylemektir. Kimi şoförler böyle bir isteği hemen kabul etmektedir. Ama bazıları, geç kaldıklarını, belirli bir vakitte gitmek istedikleri yerde olmaları gerektiğini söyleyebilirler.

Nitekim bir yolcu böyle bir istekle şoförün yanına gitmiş. Şoför, “Daha sonra kaza edersin” cevabını vermiş. Yolcu da esprili bir şekilde, “Ya ben kaza etmeden önce, siz kaza ederseniz, ne olacak?” diye sormuş.

Bu tür bir olay bir arkadaşımızın başından geçmiş. Bir yolculukta namazı kazaya bırakmamak için şoförden müsait bir yerde beş dakika durmasını rica etmiş. Şoför reddetmiş, bütün ısrar ve ricaları geri çevirmiş. Az sonra otobüsün ön lastiklerinin ikisi birden patlamış. Şoför aracı güçlükle durdurmuş. Tabiî, lastikler yenileninceye kadar mecburen mola verilmiş ve isteyenler namazını kılmış.

Burada önemli bir husus şudur: Şoför reddettiğinde onunla tartışma yapmak yerine olumlu davranmak en iyisidir. “Nasıl durmazsınız, bu benim en doğal hakkım, ibadet özgürlüğüne saygınız yok mu?” türünden sözler söylemek, onu rencide edeceği gibi, daha da inatlaşmasına ve namaz kılanlar hakkında olumsuz düşünmesine sebep olabilir. Bunun yerine, “Bu güzergâhtaki yolculuklarımda hep bu firmayı tercih ediyorum. Daha önce böyle durumlarda hep yardımcı olmuşlardı. Zaten fazla bir zaman almaz. Hemen farzını kılıp geleceğim” gibi bir ifade kullanmak, daha sevimli ve ikna edicidir.

Unutmayalım ki, bütün alanlarda müthiş bir rekabet yaşanıyor ve hiç kimse böyle nazik bir müşterisini kaybetmek istemez. Uzun yolculuklarda en büyük derdim, namazları vaktinde kılabilmektir. Bunun için defalarca hesaplar yapar, sayısız formül üretirim. Şimdiye dek defalarca otobüs şoförlerine namaz için durmaları ricasında bulundum. Çoğunlukla anlayış ve yardım gördüm.

Uçakla seyahat ediyorsanız, aynı şekilde hosteslerin yemek hazırladığı bölümde namazı ayakta kılabilirsiniz. Bunun için de mümkünse abdestli olarak uçağa binmek güzel olur. Ancak abdest almak gerektiğinde uçağın lavabosunu kullanmak mümkündür. Burası çok küçük olduğu için etrafı ıslatmamaya dikkat etmek, çıkarken de kâğıtla her yeri silip temiz ve kuru bırakmak önemlidir. Hiç kimseyi hakkımızda olumsuz düşünceye sevk etmemek gerekir.

Yaptığım bütün uçak yolculuklarında yerli yabancı bütün görevlilere namaz kılacağımı haber verdiğim zaman hep yardım ve anlayış gördüm.

Bu arada yanımızda plastik cep seccadesi taşırsak her yerde kolayca kılabiliriz.

Gerektiğinde cem yapabilirsiniz

Eğer uzun bir yolculuk yapıyorsanız ve birkaç namaz vakti seyahatte geçiyorsa, çok kolay ve güzel bir çözümden bahsedebiliriz. İlmihal kitaplarında genişçe açıklanan bu çözüme, “cem’-i takdim ve cem’-i te’hir” denir.

Yolculuk ve ağır hastalık esnasında, öğle ile ikindi, akşamla yatsı namazlarının takdim (öne alma) veya tehir (erteleme) şeklinde birleştirerek tek bir vakitte kılınmasına Hanefî âlimleri karşı çıkmakla beraber, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre bu namazları birleştirerek kılmak caizdir, yapılabilir.

Bu üç mezhebe göre, öğle ve ikindi namazları öğle veya ikindi vaktinde peş peşe kılınabileceği gibi, akşam ve yatsı namazları da akşam veya yatsı vakitlerinden birinde beraberce kılınabilir. Ancak bu namazları kılmadan önce takdim veya tehir edileceğine kalben niyet edilmesi şarttır.

Meselâ, öğle namazını ikindi namazıyla birleştirerek ikindi vaktinde kılacak kimsenin, öğle namazını kılabilmesi için ikindi namazının vakti girmeden– yani bir farz namaz kılınacak kadar vakit varken– öğle namazını tehir edeceğine dair niyet etmesi gerekir. Öğle namazı takdim veya tehir edildiğinde her zaman ikindiden önce, akşam namazının da yatsıdan önce kılınması gerekir. Namaz birleştirilirken iki farzın arasında hiçbir namaz kılınmayıp farzlar peş peşe kılınır. Ancak sabah namazı için takdim veya tehir mümkün değildir.

Burada Hanefî olan kimseler, dilerlerse diğer üç mezhebe uyarak, takdim veya tehir yapabilirler. Birçok âlime göre, araçta oturarak namaz kılmak yerine, cem’ yapmak daha faziletlidir. Çünkü araçta kılınca gerçek anlamda kıble, kıyam, rükû, secde yoktur. Ama iki vakti birleştirmede vakit dışında bütün rükünler vardır.

Ancak bazı yolculuklar çok uzun sürdüğü için cem bile yapsanız yine uçakta kılmak zorunda olabilirsiniz. O zaman da mümkünse ayakta kılmak, ama herhangi bir engel çıkarsa oturarak kılmak gerekir.

Uçağın güzergâhını takip ederek, bulunduğu konumda hangi ülkede ise oranın namaz vaktini ve yönünü esas alarak vakitleri ve kıbleyi tespit etmek mümkündür.

Mecbursanız araçta kılabilirsiniz

Tüm tedbirlere rağmen dört başı mamur bir namaz kılma imkânınız olmazsa, araçta kılmanız gerekir. Çünkü Rabbimiz, şu ayet meallerinde bu hususu anlatır ve ertelemeye asla izin vermez:

“Namazlara ve bilhassa orta namaz olan ikindi namazına devam edin. Ve Allah için namaza durup kıyamda bulunun. Bir tehlikeden dolayı korkuya düşerseniz, yaya veya binekli olarak namazı nasıl kılabiliyorsanız, öylece kılın, ertelemeyin. Tehlikeden emin olduğunuzda ise, Allah’ı, O size bilmediklerinizi nasıl öğrettiyse öyle zikredin, ibadetlerinizi de size öğrettiği gibi yerine getirin.” (Bakara: 238-240)

Farz ve vacip namazlarınızı hayvan ya da ulaşım araçlarında kılmanızın zarurî halleri şunlardır:

Binekten indiğinizde can ve mal emniyetinden endişe ederseniz.
Vasıtadan inme imkânınız yoksa veya indiğiniz takdirde tekrar yetişemeyip kaçırmaktan korkarsanız.
Bu durumlarda namazınızı araç içinde oturarak kılabilirsiniz. Ancak tren, uçak, gemi gibi vasıtalarda mümkünse ayakta kılınır, değilse oturarak kılınır. Hayvan veya vasıta üzerinde oturarak namaz kılacak olan kimse, secdede rükûdan biraz fazla eğilir. Ancak otobüste öndeki koltuğun üzerine baş koyarak secde etmek mekruhtur. Hareket hâlindeki araçlarda namaz kılarken kıbleye dönme mecburiyeti yoktur. Aracın gittiği yöne doğru oturulan yerde îma ile namaz kılınır.

Bu arada nafile namazları her zaman binekte kılmanız mümkündür.

Bu saydığımız yolları hiç denemeden, hiçbir gayrete girmeyip namazı kazaya bırakmak, büyük bir günahtır. Yolculuk bittikten sonra namazların kazasını yapmakla sorumluluktan kurtulunmuş olunmaz. Çünkü burada kazaya bırakmayı gerektirecek bir engel yoktur.

İlmihallere bakarak seferîlik ve cem yapma hükümlerini ve binek üzerinde namazın ayrıntılarını öğrenebilirsiniz. Bu konuları bilmemek, namazı kazaya bırakmak için mazeret sayılmaz. Çünkü dinimizi yaşamaya yetecek kadar bilgiyi öğrenmeye mecburuz.

İşte dinimizin böyle kolaylıkları varken yolculukta namazı kazaya bırakmak hiçbir şekilde kabul edilemez.

[Cemil Tokpınar] 10.1.2020 [TR724]