Artanlar ve azalanlar [Safvet Senih]

“Nice az topluluklar küçük cemaatler vardır ki, Allah’ın izniyle çoklara büyük cemaatlere galip gelirler” (Bakara Suresi, 2/249)  ve “Eğer sizden tam sabırlı yirmi kişi olursa, iki yüz kişiye galip gelir ve eğer siz müminlerden yüz kişi olursa inkarcılardan bin kişiyi mağlup eder.” (Enfâl Suresi, 8/66)  âyetleri sabırlı, ihlasla yani keyfiyete sahip kaliteliler, o kıratta olmayan sadece kemiyete sahip çoklara her zaman galip gelirler.

Üstad Hazretleri İhlas Risalesinde, ihlas hasletinin sahip olduğu nurları ve kuvvetleri şöyle ifade ediyor: “Ey âhiret kardeşlerim ve ey Kur’an hizmetindeki arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, bilhassa uhrevî hizmetlerde; en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir dayanma noktası, en kısa  bir hakikat yolu, en makbul bir mânevî dua, maksatlara ulaşmada en kerametli bir vesîle, en yüksek bir haslet en sâfî bir ubudiyet, ihlastır.” (Yirmi Birinci Lem’a) 

Üstad Hazretleri aynı Risalede bu hususu isbat için şöyle bir misal veriyor:
“Evet, kuvvet hakta ve ihlasta olduğuna bir delil, şu Hizmetimizdir. Bu Hizmetimizde bir parça ihlas, bu davayı isbat eder ve kendi kendine delil olur. Çünkü, yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz ilmî ve dînî hizmete mukabil, burada sizinle (Barla’da) yedi-sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî, insafsız memurlarının tarassudat ve tazyikatları altında yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet; yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakıyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlastan geldiğine katiyyen şüphem kalmadı.”

Bu güzel ifadelerden anlıyoruz ki, kemiyet yani sayı çokluğu değil; keyfiyet yani kalite mühim…

Bu hususta bana ulaşan bir e-mail’de şöyle deniliyor:
Hayat ne garip bugünlerde; Mallarımız arttı, keyfimiz azaldı!.. Daha büyük evlerde kalıyoruz ama daha küçük ailelerde yaşıyoruz..! Konforumuz arttı ama zamanımız daraldı !.. Diplomamız bol ama sağduyumuz az..! Uzmanlıklar arttı ama sorunlar çoğaldı!... İlaçlar çoğaldı, hastalıklar arttı..! Sorumsuzca para harcıyoruz ama az gülüyoruz! Trafikte çok hızlıyız ama çabuk parlıyoruz !.. Akşam geç yatıyor, sabah yorgun kalkıyoruz..!  Az kitap okuyor, çok televizyon seyrediyoruz !.. Varlığımızı arttırdık ama değerlerimizi yitirdik! Çok konuşuyor ama az gönül veriyoruz ve bol yalan söylüyoruz! Para kazanmayı öğrendik ama yuva kurmayı beceremedik! Hayata yıllar ekledik, yıllara hayat katamadık!..  Ay' a kadar gidip dönmeyi biliyoruz ama komşumuza geçmek için karşıya geçmiyoruz! Uzaya ulaştık ama ruhun derinliklerine inemiyoruz !.. Havayı temizledik ama ruhları kirlettik! Atomu parçaladık, önyargılarımızı yıkamadık!..  Çok yazıyor ama az gelişiyoruz! Daha çok plan yapıyoruz ama daha az sonuç alıyoruz !.. Acele etmeyi öğrendik ama sabırlı olmayı asla! Gelirimiz arttı, karakterimiz zayıfladı !.. Tanıdıklar çoğaldı, dostlar eksildi! Çabalar arttı ama mutluluklar azaldı !..  Bilgisayar ağları kuruyoruz, bilgi otoyolları inşa ediyoruz ama kendi aramızdaki iletişimde zorlanıyoruz! Dünya barışı der, silahlanırız !..  Daha mutlu olmak için somurtarak çalışırız! Yani bugünlerde; Eve çift maaşın girdiği ama çiftlerin boşandığı !.. Güzel evlerin yuva olamadığı! Kısa seyahatlerin, kağıt mendil gibi ilişkilerin; Yıka çık gönüllerin, tek geceliklerin!.. Kilo dertlerinin ve her derde deva vitaminlerin! Vitrinlerin dolu ama gönüllerin boş olduğu; Günlerde yaşıyoruz !... " Herşeyi yeniliyoruz, evimizi yeniliyoruz arabamızı yeniliyoruz, beyaz eşyalarımızı yeniliyoruz, telefonumuzu yeniliyoruz ama biz bu hayata da yenik düşüyor, YENİLİYORUZ!.."

[Safvet Senih] 14.9.2017 [Samanyolu Haber] 
ssenih@samanyoluhaber.com

Boş Mezar! [Seyfi Mert]

“Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder.” 
(George Orwell)

Bizim Siyasal İslamcı güruhun pek bir bayıldığı, Necip Fazıl’ın “piliçliğine bakmadan horoz taklidi yapmaya başladı” dediği Sezai Karakoç’un (sahi nerelerde kendisi, hoşuna gidiyor mu zihin mimarı olduğu kesimin bugün yaptıkları?) bir şiirinde Doğulu bir Baba’nın ve oğullarının masalı anlatılır. 

Batıyı merak eden çocukları sırayla yollar, şehre gelen her çocuk değişir ve felaketi olur aynı zamanda. Baba ölür acılarından, son çocuk vasiyet olarak gider ve şehrin göbeğine kocaman bir mezar kazar. Ve haykırır: “Gömün beni değiştirmeden”

Hizmet hareketinin en önemli özelliklerinden biri de herkesi kendi konumunda kabul etmesiydi. Ve çıldırtıyordu bu davranış biçimi kendini dinin tek sahibi zannedenleri. Ergenekoncular da kuduruyordu, militan laikler de. AKP’liler zaten belli. 

Çok basit bir şeydi aslında, seninle diyalog kurmak, beraber yaşamak için, senin ya da benim değişmem gerekmiyor. Herkesi kendi konumunda, inancında, kültüründe kabul edip evrensel insani değerlerde bir araya gelmek. Mesele bu kadar basitti ama çok büyük bir nefret kazandı bu düşünce. 

İşte bu güzelim anlayış boğuldu Türkiye’de. 

“Benden değilsen hainsin, hatta benden olsan bile istediğim kişiden nefret etmiyorsan yine hainsin” anlayışı yürürlükte uzun zamandır. 

“AKP ve Tayyip Erdoğan’ın bu ülkeye yaptığı en büyük kötülük nedir?” diye sorulsa artık tek bir cevap verebiliriz: Nefret tohumlarını ekti, yeşertti ve hasadını yapıyor! 

Nefret başka bir şey dostlar, hırsızlığa, arsızlığa, yalancılığa, hainliğe benzemiyor! Zehirli ve bulaşıcı. Bir zerk edildi mi bünyeye, kartopu gibi büyüyor damarlarda. Ve her yeri ele geçiyor durmaksızın. 

Türkiye şimdi tarihte eşi benzeri görülmemiş bir nefret sarmalında debeleniyor. Toplumsal tüm eklemlemeler yırtıldı, çatlaklar kocaman yarıklara dönüştü. Şerha şerha kin akıyor toplumun bir arada yaşayan kesimlerinin arasında. Her fırsatta herkes herkesi boğazlamak istiyor. 

Yırtık öylesine büyüdü ki, artık bundan sonra dikiş tutması neredeyse imkansız. Bu harami tayfa yarın öbür gün defolup gittikten sonra inanın bana bu millet on yıllarca toparlayamayacak, silemeyecek bu nefretin izlerini. 

Bırakanız farklı görüşlere, düşüncelere, hayat tarzlarına sahip bir ülkeyi, bırakınız bir şehri, kasabayı, köyü… İçinde kavga, maraza çıkmayan mahalle kalmadı, ev kalmadı ev. Aynı evdeki insanları birbirine düşmen ederek bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüğü yaptı Tayyip Erdoğan! 

Açın sosyal medyayı da okuyun. Görün…

Başkasının ölüsüne nasıl hakaretler ediliyor, ana, bacı evlatlar nasıl havalarda uçuşuyor mideniz ve vicdanınız sağlamsa bir göz atın. 

İsrail’in yaptığı bir haksızlık sonrası Sinagog basıyor it sürüsü gibi birileri, susuyoruz. Destekliyor iktidar bu haysiyetsizleri. 

Batı şehrinin göbeğinde Kürt kökenli bir vatandaş dövüle dövüle kızıl kanlar içinde Atatürk büstü öptürülüyor, şerefle paylaşıyor birileri. 

Sahanın içinde futbolcu dövülüyor, sırıtıyor güvenlik güçleri, alkış tutuyor tribünler. 

Elini ovuşturuyor iktidardakiler, kinle besleniyorlar çünkü. 

Ankara’nın göbeğinde katledildiler, bırakın üzülmeyi katledilenleri suçladı devlet, sorumlu filan aramadı bile. Nasılsa teröristti hepsi diye oh olsun çekti bir takım mahluklar?

Sur’da, Cizre’de yerle bir edildi ev bark. Duvarları delik deşik evlerin yatak odalarına girip “Selam Reis” yazdı devletin güvenlik güçleri.

Adım adım, gün be gün büyüdü nefret tarlası. Uzadı nefret başaklarının boyu. Kan kırmızı bir düşmanlık ekildi tüm memlekete. 

Yedi düvele karşı zaten nefret doluyduk. Özene bezene büyüttükleri nefreti birbirimize yönelttiler sonra. Şimdi toplum birbirine nefretle doldu taşıyor. Bıraksanız basit bir tartışma programını, yalamıyorsan Reis’i ve iktidarı konuşamıyorsun. Sıkıysa konuş. İstersen iktidardaki partiden ol, anında hainsin, ajansın, kriptosun. 

Bunu en iyi AKmallar ordusunun neferleri biliyor. 

Hepsi üçbuçuk atıyor aslında ama hepsi de nefret kusmaktan geri kalmıyor. Biliyorlar ki, ne kadar çok nefret o kadar uzun hayat. 

Sineler bir nefret tarlasına dönüşmüş durumda, Tayyip Erdoğan ve ekibi her gün nefret tohumu saçıyor bu topraklara. Yeşerttikçe gülüyorlar, başardık diye seviniyorlar utanmazca. Herkes herkesten nefret ederse mutlu olacaklar, en sonunda nefret boğacak herkesi. Bizzat kendileri dahil. Bunu biliyorlar ama umurlarında bile değil. 

Nasıl bu kadar kötü olunabiliyor inanın aklım almıyor. Nefret bu kadar büyüyebiliyormuş meğerse!

Nemrut’u, Firavun’u, Yezid’i anlıyoruz bir nebze. 

Başka ülkelere bakıyoruz ağzımız açık. Siyasi parti liderleri aynı ekranda konuşuyor saatlerce, şakalaşıyorlar… Sokaklarda parti afişleri yanyana salınıyor. Bizimkiler gübre döküyor muhalefetin yollarına. Mümkün mü iki siyasi parti liderinin ekrana çıkması?

Asla!

Karşı görüşten kimse bile almaya korkuyor, sayısı artık bir iki tane kalmış haber kanalı. Varsa yoksa yandaşın Reis yalama seansları tartışma programları. 

Siyasetçiler Reis’in dediğinin aksini söylüyorsa hain oluyor bir çırpıda. Merkel de terörist aslında, Obama hepten teröristti zaten.

HDPliler zaten dünden terörist. Kendi halkına yapılan zulümlere sesini yükseltmekten daha büyük terör eylemi mi olurmuş?

Alıp hapse atılıyor halkın seçtiği insanlar. 

Kendisi altı ay kadar hapiste kaldı diye bir ömür mağdur rolü oynuyor ve gittiği Diyarbakır’da, “biliyorsunuz belediye başkanlığımı elimden aldılar” diyor utanmadan. Konuşma yaptığı şehir de dahil, halkın seçtiği onlarca belediye başkanının makamına çökmüş oysa. 

Yine de bitmiyor nefreti. 

Parti liderlerini, milletvekillerini alıp hapse attırıyor gerekçe filan olmadan. Terörist işte, gerekçesi mi olurmuş daha!

80 yaşındaki hasta annesini ölüm döşeğinde göremiyor tutuklu Kürt siyasetçi kadın. 

Ölüyor anne. 

Nasıl oluyorsa hapisten geçici olarak çıkıp, annesinin cenazesine katılmasına izin veriyorlar, lütfediyorlar. Çoğu kişiye bu hakkı bile vermiyor aslında nefretlerinin kömüre dönüştürdüğü vicdanları. 

Ama daha büyük bir kötülük sürprizine hazırlanıyorlar. Bir grup haysiyetsiz şuursuzu organize edip, cenaze kafilesine saldırtıyorlar. 

Ölüyü mezardan çıkarabilecek kadar hayvanlaştırdıklarıyla gurur duyuyorlardır sanırım!

Muhalif gördüğünün annesinin ölüsüne bile tahammül edemeyecek konuma geliyor Türkiye.

Artık sözün bitip tükendiği noktadayız sanırım. 

Nefret, onu besleyip büyütenleri, onu ekenleri yakalayıp bitirene kadar bir şey yapmak zor artık bu memlekette. Kinlerinde boğulacakları zaman bu toplum hala var olur mu bilmiyorum ama boş mezarlar tarihe geçecek bir şekilde izliyor olacak ibretlik sonlarını!

Ankara’nın göbeğindeki içinden ölü çıkarılan o boş mezar, Tayyip Erdoğan ve iktidarının bir sembolü olarak kalmalı bence. Taa ki, öldürdükleri insanlığı koyacak yer aradıkları zaman kullansınlar diye! 

[Seyfi Mert] 14.9.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

Sabah’ta çıkan ve ByLock’u çökerten yazı [Tarık Toros]

Bundan iki sene dört ay önce…

31 yaşındaki Ross Ulbricht, ABD’de ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Silk Road (İpek Yolu) sitesinin kurucusuydu.

Site “deep web”te, yani derin internetteydi.

Arama motorlarında listelenmiyor, standart tarayıcılarla erişilemiyordu.

Çünkü, Silk Road internet üzerinden uyuşturucu satıyordu.

Federal savcılar, rakamın 200 milyon doları bulduğunu iddia etti.

Silk Road esasen bir tür alışveriş sitesiydi.

Genç adam, üç yıl boyunca siteyi işletmeyi başarmıştı.

2013’te yakalandıktan sonra Silk Road kapatıldı.

Kullanıcılar siteye sadece TOR aracılığıyla girebiliyordu.

TOR şu: Kullanıcıların internette kimliği ya da bulundukları ülke belli olmadan gezinti ya da işlem yapabildikleri anonim ağ.

Esasen bu sistemi Amerikan hükümeti kurdu.

Amaç, aktivistlerin kimlikleri belli olmadan faaliyet gösterebilmesiydi.

Lakin doğası gereği, yasa dışı faaliyetlerin gözdesi oldu.

Silk Road’dan sanal para Bitcoin’le her türlü uyuşturucu alınabiliyordu.

Öyle ki sahte pasaport bile satın almak mümkündü.

FBI, sitenin 1 milyon kullanıcısı olduğunu tahmin etti, kaçının aktif olduğunu bulamadı.

***

Çok tartışmalı bir davadır bu.

Geçen, kimsenin pek dikkat etmediği bir yazı gözüme çarptı.

Yazar, davadaki çelişkileri ele alıyor, Amerikan hukuk sistemini sorguluyordu.

Özetle söylediği şu:

ABD, İzlanda’daki yabancı bir server’ı hack’ledi ve Silk Road’un kuruluşundan itibaren tüm arşivini ele geçirdi.
Davada buldukları her delili kullanıp yargıcın sadece savcılık lehine kararlar almasıyla Ulbricht ömür boyu hapse mahkûm edildi.
Savunma makamına, “Bu delilleri nasıl buldunuz?” sorusunu sordurtmadılar.
Davanın, ABD hukuk içtihadındaki yeri hâlâ tartışmalı.
Ayrıca ABD Anayasası’nın 4. ek maddesiyle birebir çelişiyor.
Madde, “Anayasa’ya aykırı olarak elde edilmiş bulgular, mahkemede delil olarak sunulamaz” diyor.
Bu, her hukuk devleti anayasasında (bizde 38. madde) olan, genel geçer bir yasadır.
Yargı kararı olmadan yasa dışı arama, dinleme ve takiplerin hepsi bu kapsama girer.

***

Buraya kadar geldiyseniz, ByLock’u düşünmemeniz mümkün değil.

Çünkü, birebir aynı. Hatta ByLock, hukuksuzluğun dibinin dibi.

Fakat yazarın mevzusu bu değil.

Yazarın konusu, ABD’deki Reza Zarrab davası.

Ve bu davadaki dijital deliller.

Yazı, Sabah gazetesinde 12 Eylül Salı günü çıktı.

Yazarı ise Hilal Kaplan.

Silk Road davasını hatırlatıp yukarıda 8 maddede özetlediğim tespitleri yaptıktan sonra sorgulamaya devam ediyor:

-New York Güney Bölge Federal Savcılığı’nın sunduğu delillerin nerdeyse hepsi ‘gizemli’ telefon kayıtlarını içeriyor.

-Üstelik bu telefon kayıtlarında, 17-25 Aralık’ta sızdırılandan daha fazlası da mevcut.

-Yani NSA ve/veya CIA’in de içinde olduğu bir yapı, Zafer Çağlayan, Süleyman Aslan ve diğerlerini hukuksuzca dinlenmiş.

***

Hilal Kaplan, elmalarla armutları karıştırmış.

Gizli bir internet sitesinin server’ının hack’lenmesi başka şeydir… Yasal telefon dinleme, teknik takip, polis dedektifliği başka.

Hilal Kaplan, Silk Road davasını hatırlatarak ByLock’u aklamış… İlişki kurulması imkânsız Reza Zarrab davasının ise 17/25 Aralık dosyalarından daha kabarık olduğunu açık etmiş.

Merdi kıptî şecaat arz ederken sirkatin söyler.

Yani, yaptığının ne büyük hata olduğunu bilmeyi bırak, ilginç olan bunu bir meziyet olarak sunması. 

***

Hem ByLock, neden hukuksuzluğun dibinin dibi biliyor musunuz?

Şundan:

Gizli değil, derin internette hiç değil.

Apple ve Google’ın sanal store’larından herkesçe indirilebiliyor.

2016 şubatında kapatıldığı güne kadar tümüyle güncel, legal ve erişilebilir.

MİT’e göre 1 milyon kişi indirmiş (mahkemeye yollanan 88 sayfalık rapordan).

Aynı MİT, sayıyı önce 215 bine, sonra 102 bine düşürdü.

900 bin kişi nasıl ayıklanmış, belli değil.

Veriler nasıl ele geçirilmiş, belli değil.

Hoş, ByLock’ta veri bütünlüğü dahi yok.

Yani, MİT kafasına göre liste güncelliyor, mahkemelere yolluyor.

Rivayet, server’ının hack’lendiği yönünde.

Apple ve Google’a “kaç kişi indirdi” diye yazmaya gerek bile duyulmamış.

Soran, sorgulayan da yok!

Ne mahkeme soruyor, ne savcı, ne avukat, ne siyaset, ne medya, ne hukukçular, ne barolar, ne akademi, ne de vatandaş…! 

***

Esasen herkes neyin ne olduğunu biliyor.

Hukuk ve anayasa anca kendi işlerine gelince akıllarına geliyor.

İnsan hakları da öyle.

Silk Road hakkında 8 maddede özetlediğim tespiti yapan kalemin, ByLock hakkında döktürmesi gerek, ama yapmıyor.

ByLock’un aklına gelmemesi mümkün değil, ama o konuda ülkesinde emsal oluştuğu için içi rahat. Tek başına “ByLock’u yükleme suçu” 6 yıl 3 ay hapis cezası, temyizi de yok. 

***

Dert “hukuk” değil.

Hukuk, güç savaşında kullanılan bir estrüman sadece.

İşte bu yüzden, yarın öbür gün köşelerinde, Twitter’da, orda burda, bas bas bağıracaklar… HUKUK diye… İşiten olmayacak.

Kendi yasa ve içtihatlarıyla sorgulanacak, hesaba çekilecekler.

Yaşattıklarını yaşamadan gitmeyecekler.

[Tarık Toros] 14.9.2017 [TR724]

Avukat Murat Akkoç, Tr724’e konuştu: MİT’in ByLock raporunun 21 başlığında sahtecilik şüphesi var [Adem Yavuz Arslan]

RÖPORTAJ (2.BÖLÜM)

Dün röportajın ilk kısmında Bylock’un ceza hukuku usulü açısından delil olamayacağı konusu üzerinde durmuştuk. Bugün Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) ‘hüküm’ muamelesi yapılan meşhur 88 sayfalık Bylock raporunun açıklarını ve Bylock listelerinin elde edilişindeki usulsüzlükleri konuştuk. Murat Akkoç, Bylock gerekçesiyle tutuklananların savunmalarını bu çerçevede usul yönünden ve ‘günümüz yargılamalarını esas alarak’ yapmalarının doğru olacağı görüşünde.

İkinci kısmı aşağıda okuyabilirsiniz…

Bylock listeleri ne kadar sağlıklı? Medyaya yansıyanlara göre Bylock kullandığı halde listelerde olmadığını açıklayan gazeteciler var, buna karşın pazarcı teyzeler, kamyon şoförü sıradan insanlar ya da BM hâkimi gibi uluslararası kariyeri olan kişiler de tutuklandı.

Bu işin esas kısmına giriyor. Israrla söylüyorum, savunmayı günümüz yargılamalarını esas alarak yapmak gerekiyor.

Günümüz yargısından kastınız?

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yaşanan ortamı kastediyorum. Bizim mahkemelerimizin tarafsızlığı ve bağımsızlığı konusunda iktidarın dışında kimse ikna olmuş değil. Maalesef kişiler çok kolay tutuklanıyor, çok kolaylıkla hüküm giyiyorlar.

Bylock listeleri nasıl oluşturuluyor?

MİT dijital materyalleri Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na getirip karar aldırdıktan sonra o materyaller tekrar MİT’e verildi. 104 gün sonra , 24 Mart 2017’de bir tane daha flash disk getirildi. Esas 102 bin kişilik liste orada oluşturuldu. Bu bile veri bütünlüğünün kurulmadığının ispatıdır. Birinci flash disk ve hard diskte 215 bin kişi varken 104 gün sonraki listede 102 bine düşüyor.

Daha önce 1 milyondu!

MİT diyor ki bazıları mükerrer indirmiş.

Kim aynı programı on kez indirir ki? Ayrıca bunun delili var mıdır yani aynı IP den birden fazla indirildiği nasıl tespit edilebilir?

MİT ‘bana güvenin’ diyor, bir delil sunmuyor. Ceza hukukunda böyle bir tanım yoktur. Hadi MİT’in varsayımı doğru değilse ne yapacağız? 1 milyon kişi indirmişse ne yapacağız? 1 milyon kişi kullanınca Cemaat’in haberleşme programı olmaktan çıkıyor da, 102 bin olunca mı Cemaatin programı oluyor?

MİT’in, 1 milyon indirmenin 102 bine nasıl düşürüldüğünü bilimsel olarak ortaya koyması gerekir. Raporunda böyle bir veri yok. Burada esas nokta şu: MİT, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tekrar kendine verdiğinde şunu yaptı. Bu listelerden IP’leri elde ettiğini söylüyor. “215 bin IP tespit ettim, bunu BTK’ya sordum aynı zamanda Vodafone, Turkcell ve Türk Telekom’dan (Avea o zaman) sordum. Buradan gelen verilerle de 102 bin kişiyi oluşturdum” diyor. Raporlar bunu söylüyor. Fakat burada çok temel bir sorun var. Çünkü Avea Operatörü mahkemelere gönderdiği yazıda ‘Ben IP’dan gerçek kişileri tespit edemiyorum’ diyor. Çünkü Türkiye’de GSM operatörlerinin hat sayısı ile IP sayıları orantılı değil. Turkcell ortalama 15 kişiye 1 IP, Avea 18 kişiye 1 IP verebiliyor. Turkcell ve Vodafone’un teknolojisi müsait olduğu için ‘alt IP’leri de tespit edebiliyor. Fakat Avea’da böyle bir durum yok. Avea mahkemeye gönderdiği yazıda ‘Ben alt IP’leri tespit edemiyorum’ diyor. Bu durumda 102 bin kişilik listede Avea hattını kullanan hiç kimsenin olmaması lazım. 102 kişilik listede benim müvekkillerim var. Savcılıklarda 2. Bylock listesinde 45 bini Avea. Şimdi Avea alt IP’leri veremiyorsa, burada 45 bin Avea sahibini nasıl tespit etti? Avea’nın tespit edemediği kullanıcıyı MİT nasıl tespit etti? Bu durumda 102 bin kişilik listenin tamamı sahte haline geliyor, ekleme çıkartma yapılmış oluyor. Hukuken tartışmalı hale geliyor bu liste.

‘MİT’İN ELİNDE FİŞLEME LİSTELERİ VAR’

Avea bir IP’yi yaklaşık 20 kişiye vermiş. Peki bu 20 kişiden bazı kişileri nasıl listeye aldı? O zaman şu ihtimaller ortaya çıkıyor. MİT in elinde bir fişleme listesi vardı, listede olan kişiyi, IP listesinde görüp ‘Bylock kullanıcı listesini’ yaptı. İkinci ihtimal muhalif gördüğü bir kişi varsa onların IP listesinde olanlarını ayıkladı ve oradan liste oluşturdu. Üçüncü ihtimal ise herhangi bir kişi o kişiyi ‘fetöcü’ diye ihbar etmişse, MİT 20 kişilik listeden bu kişiyi çekip Bylock listesi yapmış. Mahkemeye gelen yazılardan bu anlaşılıyor.

Burada çok önemli bir şey var: Ceza hukukunda ‘suç şahsileştirilemiyor’ ise şüpheden sanık yararlanır. Bylock’tan yargılananlar kesinlikle beraat verilip hemen tahliye edilmeli. Şu anda 40 bin insan soruşturuluyor, 35 bini tutuklu. 35 bin kişinin hemen tahliye edilmesi lazım. Şu anki savcılar ve mahkemeler ne yapıyor? Bu şüpheli hale gelmiş listeyi kişiyi ikrar ettirerek, ispat yükünü, hukuka aykırılığı veya “Şüpheli durumu bak kişi ikrar etti, içerikte bir şey yoktu. Şahsileştirip terör örgütü üyeliği cezası veriyorum” diyor mahkemeler.

Temel kuraldır, usul esastan önce gelir. Bylock zanlısı iseniz usule uygun itirazları ısrarla yapın. Hukuken bu delil yasak delildir, veri bütünlüğü yoktur.

Emniyet ve MİT’in mahkemelere gönderdiği yazıda ‘istihbari bilgidir tek başına delil olarak kullanılamaz’ uyarısı var. Neden böyle bir uyarı koyma ihtiyacı hissediyorlar?

Benim müvekkilimle ilgili yazıda da aynısı yazıyor. Mahkemeler şunu diyor, ‘bana bir Bylock listesi geldi. Tek başına hükmü esas almıyorum. İkrar ediyorsa araştırmıyorum. Zaten Yargıtay da sadece erişimi bile terör örgütü üyeliği için yeterli görüyorsa ben buna göre verdim kararımı, diyor. Bu sizin dediğiniz ‘istihbari bilgiyi’ tek başına kullanmadım zaten’ diyor. Bir nevi tevil yapıyorlar.

İçerikler geldi deniyor? İçerikler mahkemelere gönderildi mi? MİT dosya içeriklerine ulaşabildi mi?
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı sanıklara ait olduğunu iddia ettiği bazı içerikleri gönderiyor. Ama bu 102 bin kişiden kaç kişinin gönderildi bilemiyoruz.

Bu içeriklerin sağlıklı olduğunu nasıl bileceğiz TİB’de bir içerik yazım merkezi oluşturulduğu, “işte Bylock yazışması” adı altında sahte yazışmalar üretildiği yönünde haberler çıktı.

Ben önce şunu sorarım: “Müvekkilime ait olduğunu iddia ettiğiniz verileri nasıl elde ettiniz?” Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ‘elde ettim’ diyor. Nasıl elde ettin? Bana hukuka uygun olduğunu, veri bütünlüğünün korunmuş olduğunu ispatlaman lazım.

‘MİT KENDİ PERSONELİNİ BİLİRKİŞİ OLARAK KULLANAMAZ’

Ayrıca, Yargıtay ne diyor, ‘memurlar, MİT görevlileri, bilirkişi olamaz’ diyor. Yargıtay’ın açık içtihadı var: “Kurum içinde atadığın memurlar bilirkişi sıfatıyla çözümlemeler yapamaz.” MİT’in evrakları teslim ettikten sonra devreden çıkması lazımdı. MİT’in kendisi bilirkişi heyetleri oluşturdu. Bu hem yönetmeliğe hem Yargıtay içtihatlarına aykırıdır. Ergenekon kararında da bu var. Yargıtay çıkıp yeni bir içtihat kararı aldım ve kabul ediyorum diyebilir. Ama ‘ben yaptım oldu’ dersen bunun adı hukuk olmaz zaten.

Ceza yargılamalarında çok önemli iki ilke vardır: Bir silahların eşitliği ilkesi. İkincisi çelişmeli yargı ilkesidir. İddia ve savunmanın aynı argümanları, mekanizmaları kullanabileceği ortamın oluşturulması gerekir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı iddia makamı, benim müvekkilim hakkında bir şeyler söylüyor. Silahların eşitliği ilkesi gereği benim müvekkilimle ilgili tüm evrakları, delilleri görebilmem lazım. Mahkemeden sadece liste götürülerek, o listelere dayanak olan materyalleri göstermezseniz, kaçırırsanız bu bile tek başına bu delilin hukuka aykırı olduğunu gösterir.

Çelişmeli yargı ilkesi nedir? Savunmanın, iddia makamının elinde olduğu iddia edilen delilleri mahkeme önünde görmesidir. Ceza yargılamalarında yüzyüzelik ilkesi vardır. Mahkemenin huzuruna gelmemiş hiçbir delile göre o hüküm tesis edilemez. Mahkemenin huzuruna gelmesi gereken dijital materyaller Ankara Adliyesi’nde adli emanette duruyor. Bu materyallerle ilgili çözümlemeler ilgili soruşturma dosyasında duruyor. Bize sadece bir Excel listesi gönderiliyor.

Bütün bunların olmadığı yerde, bırakın bu işleri, mahkemeye içerikler gelmiş hala hukuka aykırılık filan diyorsunuz, o zaman bunu diyorsanız Ergenekon davasını nereye koyacaksınız? Yargıtay’ın binlerce içtihadını nereye koyacaksınız, hadi hukuku askıya aldık diyorsanız AİHM içtihatlarını nereye koyacaksınız?

Bu Bylock’la ilgili listelerin ya mahkemeler tekrar araştırmasını yapmalı ya da Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı mahkemelere yazı yazarak yargılamayı durdurmalı ve oradaki soruşturmayı ‘bekletici mesele’ yapıp sahtecilik iddialarını inceleyerek mahkemelere tatmin edici bir karar göndermesi lazım.

’88 SAYFALIK MİT RAPORUNDA 21 BAŞLIKTA SAHTECİLİK ŞÜPHESİ VAR’

MİT in Bylock dosyasında manipülasyonlar yaptığına yönelik haberler çıkmıştı.

MİT’in hazırladığı 88 sayfalık teknik bir rapor var. Bizim dosyaya iki rapor koyduk, biri ABD’den bir rapor. Bir diğeri de Türkiye’den alınan rapor. Maalesef Türkiye’deki yoğun baskı ortamı nedeniyle uzmanlar bu tip raporlara imza atmak istemiyorlar.

Burada MİT teknik raporu bir hâkimin bilgi ve görgüsünü aşacak teknik verilerle dolu. Bu raporu incelettiğimiz uzmanlar, 26 sayfalık teknik veri itirazı çıkardı. 88 sayfalık kısmın 21 başlığında sahtecilik şüphesi olabileceğine dair teknik veriler bulundu. Bu iddialar bilişim uzmanlarınca ortaya kondu. Mahkeme ‘bunu reddediyorum’ diyemez. Bunu her mahkeme bağımsız bilirkişilere inceletmelidir. Sahtecilik iddiaları çok ciddidir. Bu iddialar incelemeden yargılama yapmak hukuki bir cinayetten başka bir şey değildir.

Esasında Bylock mahkemelerden savunmadan ve sanıklardan kaçırılan bir dosyadır. Eğer Bylock konusunda MİT ve savcılığın eli güçlü olsaydı şöyle yapardı; “buyurun kardeşim ben hukuka uygun bir şekilde dijital materyalleri elde ettim” der listeleri önümüze kor biz de esasa ilişkin savunmalara geçerdik.

‘HAKİMLER ŞU ANDA 35 BİN KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN MAHKUM EDİYOR’

Burada Bylock dosyası Türk mahkemelerinden kaçırılıyor. Çünkü Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı buna kısıtlılık kararı vermiştir. Bir ihlal daha yapılıyor, soruşturma aşamasında kısıtlılık kararı verilebilir. Ama kovuşturma aşamasında sanığa ve savunmaya kısıtlılık kararı olamaz. Yargılama kamuoyuna kapatılabilir iddianamesi hazırlanmış bir dosyada gizlilik kararı olamaz. Mahkemeye karşı hiç olamaz. Devlet sırrı bile olamaz. Mahkemenin önüne dosya gelmiyor sadece bir liste iletiliyor. Mahkemelerin bunu istemesi gerekir.

Bu yargılamaları yapan hâkim ve savcılar şu anda 35 bin kişiyi hürriyetinden tahdit suçu işlemektedir. GSM Operatörü ‘ben alt IP’leri tespit edemiyorum, şahsileştiremiyorum’ derken siz bu insanları halen cezaevinde tutuyorsanız bunun adı hukuk olmaz. Başka ne derseniz deyin ama hukuk diyemezsiniz.

‘BYLOCK ŞANTAJ MALZEMESİ HALİNE GETİRİLDİ’

Farazi bir soru soruyorum: Diyelim ki Meral Akşener bir ivme yakaladı ve Erdoğan’ı rahatsız etmeye başladı. MİT’in çıkıp “Meral Akşener’de Bylock var” demeyeceğinin bir garantisi var mı?

Hali hazırda MİT in elinde bir şantaj listesi var. 45 bin Avea kullanıcısından birini aldın, alt IP’deki 19 kişiyi ayırdın. 45 bin çarpı 20, 900 bin yapar. MİT listesinin 57 bin olması lazımdı. 900 bin artı 57 bin olmalıydı. Bu MİT’in geriye kalan 855 bin kişiden oluşan bir şantaj listesi var demektir. Bu isimlerin Bylock listesine girmemesi için hiçbir neden yoktur.

Geliyor bir bürokrata, savcıya, X kişiye ‘sen Bylock listesinde olabilirsin’ diyor. Bu listeleri sorgulamıyorlar. Yarın bir gün Türkiye’de hükümet veya siyasi iktidar tasfiye etmek istediği kişileri bu listelerde gösterip hapse atar en az 5 yıl gün yüzü göstermez.

Birçok kamu görevlisinin, sivillerin bu hukuksuzluğa ses çıkarmamasını bu şantaj listelerine bağlıyorum. Çünkü korkutuluyor insanlar. 900 binden istediği 45 bini seçti. Diğer 855 bini eklemesinin önünde bir engel yok. Hiçbir mahkeme MİT’e ‘bu listeleri nasıl oluşturdun’ diye sormuyor. O zaman bu listeye göre de istediğini koyar, istediğini çıkartır.

Dijital materyallerde hiç oynanmadıysa böyledir diyoruz. MİT, savcılığa teslim etmeden önce ne kadar IP yükledi biliyor muyuz? O da araştırılmadı. Şu anda bu Bylock bir çuval.

‘BYLOCK YÜZÜNDEN KORKUÇ TAZMİNAT YÜKÜ GELECEK’

Şu anda, bir ceza avukatı olarak diyorum ki, güveniyorsanız delillerinizi getirin tartışalım. Ama getiremiyorlar. Tahliyeler verilmeli. Vermeyenler bunun hesabını bir gün verir. Ceza ve tazminat karşılıklarını görecektir. Bylock dosyalarının tamamı AİHM’den dönecektir. Yüzbinlerce Euro tazminat alacaklardır.

Türkiye kendini AİHM’den çıkartır ve bu tazminatları ödemez deniyor ki bu da doğru değil. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin bir tarafıdır ve bu yargılamaların yapıldığı tarihte, şu anda kopsa bile yine bunları ödemek zorundadır. Karar çıktı ve Türkiye ödemedi diyelim. Hiç önemli değil. Yurt dışındaki Türkiye yatırımlarından tahsil edilir. Buradan kaçış yoktur. Bugün ‘bu devran dönmez’ diye düşünebilirler ama on yıl önceki yargılamaların hakimlerine bakabilirler. Siyasal ortama değil TCK ve CMK’ya göre karar vermeleri gerekir.

[Adem Yavuz Arslan] 14.9.2017 [TR724]

Yüzyılın hırsızları [Veysel Ayhan]

Fizik denince akla Einstein gelir. Tıp deyince Pastör’ü hatırlarız. Elektrik, icat deyince Edison… Bu ve benzer isimler çalıştıkları sahada yüzyıllara rehber olmuştur. Portekizli filozof António Vieira “Hırsızlık bir sanattır ama ahlaksız bir sanattır” der. Böyle olunca hayatını bu ‘sanat’a vakfetmiş, ‘çalan’ ama ‘çalışan’ büyük ‘usta’ları yâd etmemek olmaz.

Buyrun bu ustaları okuyup en başarılısına “Nobel Hırsızlık Ödülü” verelim:

1- MİTHİLESH KUMAR SRİVASTAVA

Meşhur olduğu isim Natwarlal’dı. Hindistan’daki tarihi Kırmızı Kale’yi satarak hırsızlar dünyasına girdi. Sonra kariyerini Taç Mahal’i satmakla taçlandırdı. Parlamento binasını sattı. Ama ona şöhret kazandıran bu değildi. Asıl şöhreti binayı içindeki 545 milletvekili ile birlikte satmayı başarmasıydı. Natwarlal bu son işle efsaneleşti. Tam 8 kere yakalanan Natwarlal, 8 seferinde de hapishaneye adım atmadan kaçmayı başardı. Köylüleri ölümünden sonra Bangra köyünün adını duyuran bu büyük şahsiyete borçlarını ödemek için heykelini dikmişlerdir.

2- ALBERT SPAGGIARI

İşe 1976 yılında Societe Generale bankasına giderek kendisine bir kasa kiralamakla başladı. Kasaya alarmlı saat koydu. Bu saat ile akustik veya sismik bir güvenlik sistemi olup olmadığını ölçtü. Spaggiari, böyle bir sistemin olmadığını öğrenince bir tünel kazarak girme kararı verdi. O gün Google Map olmamasına rağmen arkadaşlarıyla 420 metrelik tünelle kiralık kasaların olduğu bölüme milimetrik olarak ulaştı. Tam 400 kasayı boşalttı. 60 milyon Frank çalıp, duvara büyük harflerle “sans armes, ni haine, ni violance” yani “silah yoksa, nefret de yok, şiddet de yok” yazarak barış ve sevgi mesajı bırakıp bankadan kaçtı. Polis peşine düştüğünde çoktan Arjantin’e doğru yola çıkmıştı.

3- GREGOR MAC GREGOR

Güney Amerika’da Portekiz ve İspanya kolonileriyle savaşan İskoç bir generaldi. Londra’ya döndüğünde Orta Amerika’da “Poyais” diye adını uydurduğu bir ülkeyi işgal edip ele geçirdiğini ilan etti. Kendisini bu ülkenin prensi olarak tanıttı. Poyais ile ilgili 350 sayfalık bir rehber kitap bastırıp dağıttı. Sonra kendi imzasının bulunduğu Poyais Doları’nı bastı. Ele geçirdiği toprakların kıymetli madenlerle dolu olduğunu herkese anlattı. Kendi elleriyle çizdiği haritaları göstererek Poyais tahvillerini 200 bin Sterlin’e binlerce kişiye sattı. Tahvil alanlar pasaportla Poyais’e gitmeye kalkınca yalanı anlaşıldı. Venezuella’ya kaçtı. Ama orada kıymeti bilindi ve bir “kahraman” olarak yaşadı.

YÜZDE YÜZ YERLİ VE MİLLİ ADAYLARIMIZ:

4- SÜLÜN OSMAN

Ödülü hak etmek içi yaptığı pek çok ‘çalışması’ var. Mesela köyden gelen paralı birilerini beklemek üzere Dolmabahçe saat kulesinin dibine oturur. Böyle biri geldiğinde kendi adamları sırayla sökün edip kuleye bakıp saatlerini ayarlar sonra Sülün Osman’a saat ayar parası ödermiş. Bu kârlı işi fark eden uyanık vatandaşlar ilgi duyar tanışmak işin yaklaşırmış. Bir süre hoş beşten sonra da cebindeki tüm sermayesini saat kulesini satın almak için Sülün Osman’a ödermiş.
Başka değerli ‘çalışma’ları da var. 50‘li yıllarda Beyoğlu’nda hareket halindeki tramvayı, Galata kulesini ve şehir hatları vapurunu satmışlığı ve kiraya vermişliği var. Tam Galata köprüsünü satmak üzereyken yakalanır. Uzun süre hapis kalır. Hatta hapisteyken ‘Alınteri ile Yaşamak’ konulu konferans verip bilgeliğini topluma kanıtlar.

5- EYÜPLÜ HALİT

En önemli ‘çalışması’ İstanbul’un işgal altındaki son günlerinde kendi özel karakolunu kurmasıdır. Kendisini ‘komiser’, arkadaşlarını da ‘bekçi’ olarak tanıtıp, mahallenin zenginlerini haraca bağlamıştı. Kentteki otorite boşluğu nedeniyle kimse bunu garipsememişti. Ama ‘Karakol’unun hududu diğer mahallelere de sarkmaya başlayınca sihir bozuldu ve hapse girdi. Hapishanede kasa hırsızı bir İtalyanla tanışır. Onu kafaya alıp Mussolini’ye bir mektup yazar: “Sayın Mussolini ben sizi çok seven, fikirlerinizi çok takdir eden bir Türk’üm. Antalya’nın sizin hakkınız olduğunu savunduğum için hapis yatıyorum. Yardımınıza muhtacım…” der. Mektup postalandıktan bir ay sonra İtalyan Başkonsolosu ziyaretine gelir ve yüklüce bir parayı Eyüplü Halit’e teslim eder.

6- GÜNEY ZOBU

 Uzmanlık alanı, döviz alım-satım işleriydi. Dolar taşımanın suç olduğu yıllarda iyi İngilizce bildiğinden Amerikalı kılığına girer büyük otellerde döviz satardı. Dolar alacağım diye bavulla Türk parası getirenler çoğu kez eli boş döner, kanunsuz bir iş peşinde olduklarından da polise başvuramazdı. O yıllarda beş yıldızlı otellerdeki “çalışma”larıyla şöhret buldu. Aynı otele çok fazla döviz bürosu(!)açınca yakayı eleverdi. Gurur duyduğu olaysa başkaydı. ABD 6. filosu İstanbul’a geldiğinde, dönemin en lüks mekanı olan Hilton Oteli’nde kalmaktaydı. Otele dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in geldiğini duyunca Amerikan Subayı kıyafetiyle hemen aşağı inip onunla uzun uzun sohbet eder. “Türkiye’nin 70 sente muhtaç olduğu” o yıllarda Demirel’i döviz açığını kapatmaya ikna edip etmediği bir devlet sırrı olduğundan hala öğrenilemedi.

7- CEM UZAN

İşi babasından öğrendi. Babası, tribünü ilk maçta çöken Ali Sami Yen Stadı inşaatıyla piyasaya girmiş zengin olmuştu. Ama boynuz kulağı geçti. Diğer bankaların verdiği faizin 2–3 katını vererek önce İmar Bankası ve Adabank’ı tıka basa doldurdu. Sonra kendi bankalarını hortumladı. Daha doğrusu soydu. İhlas Finans gibi diğer banka sahiplerine yol gösterdi, öncülük etti. Telsim cep telefonu işine girdi. Evinin havuzunun altına yaptırdığı odalarda milyonlarca liralık kontörle yolsuzluğa yeni bir yorum getirdi. Nokia ve Motorola’yı dolandırınca popüler olup halkın sevgilisi oldu. Girdiği seçimlerde yüzde 7,25 oy aldı. Hırsızların siyasette başarılı olabileceğini sonrakilere kanıtladı ve onlara öncülük etti.

8- (.. …..) Bu adayın adını milli birlik ve bütünlüğümüzün zedelenmemesi ve Türkiye’nin tökezlenmemesi şimdilik açıklamıyoruz. Bildiklerimiz şunlar: Siyasi yetkisini kullanarak Türkiye’nin devlet olarak altına imza koyduğu BM ambargosunu bakanlarıyla beraber gizlice deldi. El altından 100 milyarlarca dolarlık petrol ve doğalgaz satışına onay verdi. Kara para trafiğini yönetti. Bu müthiş “çalışma”sındaki bazı minik rüşvetler ABD mahkemesinde ortaya çıktı. Mesela o günün Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan 32 milyon euro almış. Fakat ABD yargısı henüz yüzde 5’lik komisyonun oranının yüzde 2,6’lık kısmının kime gittiğini açıklamadı. Bu oran milyarlarca dolara tekabül ediyor. Bu isim açıklandığında veya Reza Zarrap kime verdiğini itiraf ettiğinde milyarlarca doların kime gittiğini kesin olarak öğreneceğiz. İran devlet yetkilileri o dönemde 12 Milyar doların Türkiye’de buharlaştığını iddia etmişti. Bu bilgi doğruysa karşımıza çıkacak zatın dünya siyaset tarihindeki en büyük zengin ve de hırsız olduğu öğrenmiş olacağız.

***

En etkili çok “çalışan” hırsızı bulmak için Portekizli filozofun şu sözünü unutmayalım: “Hırsız tanımını hak edenler, ülkenin, ya da şehirlerin başına getirilenlerdir. Bu türler, insanları kurnazca veya zorla soyarlar, yağma ederler! Sıradan hırsızlar bir kişiyi soyarken, bunlar tüm kentleri, krallıkları, memleketleri soyarlar.” Tabi Vieira şöyle bir avantajı da ekler: “Sıradan hırsızlar kendilerini tehlikeye atarak soyarken, bunlar hiçbir tehlikeden korkmazlar. Çünkü güç ellerindedir!”
Evet, ister milli ister gayrı milli tüm adaylar bunlar. Buyrun seçin!

Yanıtlarınız için: @TC_Basbakan , @yüzyılınhirsizlariyarisiyor

[Veysel Ayhan] 14.9.2017 [TR724]

Kimlik karmaşası [Türk Sağı’nın Hikâyesi-1] [Kemal Ay]

Sağ ve sol kavramlarının politik jargona girişi, Fransız İhtilali’ne dayanır. 1789’daki meşhur ihtilalden hemen sonra oluşturulan Meclis’te ‘yenilik’ taraftarları solda, ‘ılımlılar’ ortada ve ‘eski rejimin taraftarları’ sağda oturdukları için siyasî terminolojide bu kavramlar kullanılmaya başlanmış. Yani işin özü bir çeşit ‘yenilikçi’ ve ‘gelenekçi’ ayrılığına dayanıyor. Nitekim İngiliz parlamentosunda artık asırlara dayanan bir ‘liberaller’ (yenilikçi) ve ‘muhafazakârlar’ (gelenekçi) ayrılığından bahsetmek mümkün. ABD’nin kurucu babaları da Avrupa’daki bu siyaset pratiğini devralmış. Demokratlar sol, Cumhuriyetçiler sağ siyaseti temsil ettiklerini açıkça deklare ediyorlar.

Siyasetin her durumda sadece iki tercihe indirgendiği anlamına mı geliyor peki bu? Elbette değil. Bilhassa İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sağ ve sol içinde çeşitli kategoriler oluştu. Liberal sol, sosyal demokrasi, sosyalizm, komünizm gibi sol düşünce okulları mevcut. Sağın da ‘ılımlı’ ve ‘radikal’ skalaları mevcut. Dindarların sağı ile sekülerlerin sağı farklı tonlarda. Ortadoğu’ya doğru yaklaştıkça işler karmaşıklaşsa da, siyaset genel manada ‘yenilikçiler’ ile ‘gelenekçiler’ arasındaki bir mücadeleye dönüşmekten kendini alamıyor. Günümüzde bu sınırlar bir hayli delik deşik olmuş durumda. Sağcılığın ve solculuğun bu buhranlı günlerde yeniden tanımlanmakta olduğunu söylemek iddialı olmaz. Zira ‘merkez siyaset’ giderek aşınıyor.

Bu kavramların Soğuk Savaş’ta kaldığını, artık dünyada ‘liberal demokrat’ değerlerin hüküm sürdüğünü 1990’larda söyleseydiniz, çok kişi ikna olurdu ancak bugün ‘liberal demokrasinin krizi’ dediğimiz olgu daha cazip geliyor. Bu sebeple biraz da sağ-sol siyaseti geri dönmeye çabalıyor. Bilhassa Sovyetlerin çöküşüyle yenilgiye uğrayan, orta sınıfların yükselişiyle geniş tabanını kaybeden ‘solun solu’, önce 2008 küresel ekonomik krizi, ardından da Anglo-Sakson dünyada yükselen ‘sağın sağı’ sebebiyle yeniden gündeme gelme peşinde. Sınıf çatışması tezlerinin eskisi gibi alıcısı yok belki ama ‘emperyalizm’ ve ‘küresel kapitalizm’ gibi kavramlar hâlâ kitlelerde alıcı bulabiliyor. Dahası, ‘sosyalizm’ yeniden gençler arasında karşılık görüyor.

BİR OTOPSİ DENEMESİ

Bütün bu hengâmede, oturup Türk sağının muhasebesini yapmak gerekir miydi emin değilim ama bu ve bundan sonraki birkaç yazıda, Türk sağının hikâyesini kaba hatlarıyla ele almak niyetindeyim. Buna bir ‘otopsi’ denemesi de diyebilirsiniz zira Ahmet Turan Alkan üstadımız 29 Nisan 2016 tarihli yazısında Sağ’ın cenazesini kaldırmıştı. Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) şahsında milliyetçiliği, Millî Görüş’ün şahsında mevcut ‘muhafazakâr’ kitleyi ve paletteki bir diğer renk olarak Hizmet Hareketi’ni ele alıyordu Ahmet Turan Hoca. Ona göre hepsinin günahı aynıydı: Devletle münasebetleri ayarlayamamak. Çeşitli yollardan geçerek bugünlere gelmiş ‘sağ hareketler’ devlet gücüne tamah etmiş ve iddialarından vazgeçmişti.

Anlaşılan o ki bu kaçınılmazdı. Yani ‘devlet’ daha derindeki bir hastalığın semptomu sayılabilir. Aslında tarihsel bağlamı oturuyor: Fransız İhtilali’nden sonra Meclis’te ‘eski rejimi’ destekleyen vekiller, bir anlamda ‘devlet-i ebed müddet’ idealinin peşinden koşuyordu. Krallık yıkılırsa, her şeyin sona ereceği gibi bir korkuya dayanıyordu siyasetleri. Bütün kötü alışkanlıklarına, aile fertlerine çektirdiklerine ve toplum içinde bir çeşit utanca dönüşmesine rağmen ‘baba’ figürünün hep orada bir yerde olması gerektiğine inanan çocuklar gibiydi ‘sağ siyaset’. Konudan güncel bir sapma yapacak olursam, ABD tarafından eski bakan Zafer Çağlayan’ın yargılanmasına ‘üzülen’ ve bunu ‘aile şerefi’ olarak gören hemen herkes, aslında bir anlamda ‘sağcılıkla’ malul görülebilir. (Levent Gültekin’in bu konu hakkında yazdıkları ve İlhan Tanır’ın itirazı bu konuda güncel ve iyi bir tartışma.)

SAĞ ‘VERİLİ OLAN’ DEĞİL, BİLAKİS REAKSİYON

Tarihsel bir okuma yaptığımızda sağ siyasetin muhafazakâr doğasının ‘verili olan’ fakat sol siyasetin devrimci, yenilikçi tavrının ‘ondan sonra gelen’ olduğunu düşünüyoruz genelde. Değerleri olan, o değerlerin yıkılmaması için çabalayan bir ‘sağ’ ve o değerleri bazen yıkmak (devrimci), bazen de dönüştürmek (reformcu) bir ‘sol’ varmış gibi davranıyoruz. Özellikle günümüzdeki tartışmalara bakınca, bu zaman çizelgesinin yanlış yerden başlatıldığını düşünmeden edemiyorum. Zira ‘sağ siyaset’ olarak tanımlanan siyaset biçimi aslında çoğu zaman dönüştürücü etkiye sahip bir olayın peşi sıra ortaya atılan fikirlerden ibaret. Fransız Meclisi’nde toplananların farklı düşüncelere sahip olabilmesinin sebebi bizatihi ‘ihtilal’ olmuştu hatırlarsanız.

Bu sebeple ‘muhafazakârlığın’ bilhassa İngiltere’de ‘reaksiyoner’ yönü çok daha fazla vurgulanmıştır. Çünkü hâli hazırda değişmekte olan düzenin ‘değişmemesi’ gerektiğini düşünür muhafazakârlık. Geçmişte bir ‘altın dönem’ hayal eder ve eğer oraya dönülürse, her şeyin düzeleceğini savunur. Sağ ve solun ‘gericilik ve ilericilik’ şeklinde algılanması da bundandır biraz. ‘Sol’ değişimin geri döndürülemeyeceğini ve çoğu zaman ‘daha iyi’ bir geleceğe gidilmesi gerektiğini söylerken, ‘sağ’ buna reaksiyon gösterir. Ancak Türk sağının ‘korumakla yükümlü olduğu’ bir geçmiş yok. ‘Baba’ figürü bulanık. Mümtaz’er Türköne’nin 1970’lerdeki ülkücülüğe eleştirisini okuyalım: “Sola karşı olmaktan, anti-komünizmden başka hiçbir şeyiniz yoktu. Pozitif bir ideolojiyle, politik programla ortaya çıkmadınız; sol verdi, siz de onların zıddı olmak dışında faaliyet göstermediniz.”

1970’lerin Soğuk Savaş ikliminde zaten sağcılığın küresel planda solun yükselişine karşı geliştirilmiş bir ‘semptom’ olarak okunabileceğini söylemek mümkün. Yani ülkücülerin bir kabahati olmayabilir. Onları örgütleyen de, sosyalizm ve komünizm karşıtlığını neredeyse minarelerden duyuran da ‘devlet’ olmuştu zaten. Öte yandan yine Soğuk Savaş kuralları uyarınca ‘sol’ hareketler de doğrudan doğruya Sovyetler’in güdümündeki rejimlerce destekleniyordu. CIA’in komünistleri yok etme projeleri olduğu kadar, KGB’nin de anti-komünist rejimlerle mücadele yöntemleri vardı. CIA’in daha başarılı olduğunu, 1990’larda gördük elbette. Ancak zaten 1970’leri ayrıca ele almamız gerekecek. Biz daha gerilere gitmeliyiz.

SAĞCILIK DA SOLDAN TÜREMİŞSE

Bu ilk yazıyı şu basit soruyu cevaplayarak bitirelim: Türk sağının ‘fikir babası’ kimdir? Bu sorudan önce biraz tarihi kurcalamamız lazım. Osmanlı’da ‘sivil’ siyasî fikirlerin gelişimi kabaca 19. yüzyıla dayanır. Yenilikçilik ve gelenekçilik diyebileceğimiz fikir ayrılıkları daha önce de vardır ancak ‘Batı tarzı’ politik jargona geçiş, Fransız İhtilali’nin etkileriyle bu yüzyılda karşımıza çıkacaktır. Genç Osmanlılar, o günün şartları nazara alındığında ilk ‘sol muhalefet’ olmalıdır. Peki, onların karşısına kimi koymalı? Yani Osmanlı’da ‘eski rejimi’ savunan kimdir? Bizatihî padişahtır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin etrafında oluşan halkalar, bu sebeple aslında topyekûn ‘sol’ olmalıdır.

Gelgelelim, Birinci Dünya Savaşı’nın vuku bulması ve akabinde Osmanlı’nın yıkılmasıyla kurulan Cumhuriyet, işte bu ‘sol’ fikrin mutlak zaferidir. O vakitten sonra ‘eski rejim’ yanlıları bir hayli azalmış, sesleri çıkmaz olmuştur. Bir kısmı sürgüne gönderilmiş, bir kısmı idam edilmiş, bir kısmı fikir değiştirmiştir. Bu sebeple Cumhuriyet kendi içinden yeniden bir sağ-sol hikâyesi çıkaracaktır. Bunun ölçüleri de kabaca Batılılaşma maceramızın içinden alınmıştır. Cumhuriyet kadroları topyekûn ‘muasır medeniyetler seviyesine ulaşma’ ülküsüne bağlı oldukları için sağın fikir babası olarak görülen Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi isimler, hem Batılılaşma yanlısı hem de yeni rejim taraftarıdır. E, kimse ‘eski rejim’ istemiyorsa, nasıl ‘sağcılık’ olacak?

Bu karmaşanın ‘sol’ tarafını Prof. Mete Tunçay iki devasa ciltten oluşan Türkiye’de Sol Akımlar eserinde veriyor. (Hoca’nın katıldığı bir TV programının YouTube’daki kaydını dinleyerek iki cildin hülasasını öğrenmek mümkün.) Tunçay’a göre Mustafa Kemal Paşa, sol ideolojiyi sürekli ‘koltuk altında’ tutarak bir anlamda baskılamıştı. ‘Yenilikçi mi olmak istiyorsunuz? E, biz yenilikçiyiz ya!’ O dönemki Sovyetler Birliği de Mustafa Kemal Paşa’yla iyi geçineceğini düşünerek genç Cumhuriyet’teki ‘sol akımların’ iğdiş edilmesine ses çıkarmamıştı. Bu sebeple de ancak çok partili hayata geçildikten sonra ‘sol’ yeniden neşvünema bulacaktı. Peki, sağ?

KEMALİST SAĞ’DAN BUGÜNE

Kemalist sol olduğu kadar bir ‘Kemalist sağ’ da mevcuttu. Yani Mustafa Kemal, ‘sağcılığı’ da bir nevi uhdesine almıştı. Ancak zaten padişah, sistemiyle birlikte azledildiği için ‘eski rejim’ arayışları da yoktu. Bu durumda ‘sağcılık’ da ilginç bir şekilde ‘progressive’ (yenilikçi) bir çizgiden başladı hayatına. Bu sebeple de Ziya Gökalp’ten Devlet Bahçeli’ye doğru lineer bir çizgi çekmek neredeyse imkânsız. Bu imkânsızlığın kaynağında da, Kemalist düşüncenin ‘altı ok’ adı altında yeni kurulan Cumhuriyet’te ortaya çıkabilecek hemen her düşünceyi kendi potasında eritme kabiliyeti yatıyor. Hatırlayalım: Milliyetçilik (sağ), Devletçilik (sağ), İnkılapçılık (sol), Cumhuriyetçilik (sağ ve sol), Halkçılık (sağ ve sol), Laiklik (sol). Türkiye’de siyaset çok uzun süre bu çizgiden sapmadığı için de, sağ ile solu ayırmak bir hayli zorlaşıyor.

Yani Osmanlı’ya göre ‘solda’ yer alan düşünce akımı kendi devlet ideolojisini kurduğu için aslında Türkiye’nin siyasî yelpazesindeki ‘sağ’ ve ‘sol’ kavramları, eğer Osmanlı’yı merkeze koyacaksak, ‘solun sağı’ ve ‘solun solu’ şeklinde düşünülebilir. Eski rejimi yıkmakla başlatılan bir ‘sağcılık’ akımının kimlik bunalımına düşmesi normal. Bu sebeple bugünlerde Kemalizm ‘ulusalcı-sol’ bir ideoloji gibi dayatılmaya çalışılsa da, aslında Kemalizm’in ‘yenilikçiliği’ ancak mesele ‘eski rejim’ (Osmanlı) olduğunda öne çıkıyor. Onun dışında bütün refleksleri, mevcut düzeni korumakla ilişkili olduğu için de ‘sağcı’ semptomlar gösteriyor. İktisatçı İdris Küçükömer’in meşhur ‘Türkiye’de sol sağdır, sağ da soldur’ çıkarımının da kaynağı burası aslında. Evet, sol sağdır fakat sağın ne kadar sol olduğu, ya da aslında tam olarak ne olduğu, tartışmalı.

Bu tartışmayı da, sonraki yazıda yapalım.

[Kemal Ay] 14.9.2017 [TR724]

Yesrib baharının ilk çiçekleri -Hac Hatıraları-12 [Harun Tokak]

Hazreti Ebu Bekir yarımadadaki tüm kabileleri, onların geçmişlerini ve kuvvetlerini çok iyi bildiğinden Peygamberimizle bu kabileler arasındaki iletişimi sağlıyordu.

Allah’ın Rasulü, Mina’da kabileleri dolaşırken bir çadırın önünde altı Yesribli ile karşılaştı. Kendisine çok sıcak davranan bu insanlara İslam’ı anlattı, İbrahim suresinden ayetler okudu.

Güllerin Efendisinin anlattıkları Yesriblilerin hoşuna gitti.

O yıllarda Yesrib’de Evs ve Hazrec adlı iki Arap kabilesi yaşıyordu. Aslında kardeş çocukları olan ve Yemen’den gelen bu kabileler, sürekli savaş halindeydi. Yüz yıldan daha fazla bir zamandan beri devam eden bu savaşların en sonuncusu ve en şiddetlisi olan Buas Harbi sırasında her iki kabile ağır kayıplar vermiş, şehrin ileri gelenlerinden pek çoğu hayatını kaybetmiş, iki kabile arasındaki kin ve nefret, şehri yaşanmaz hale getirmişti.

Bu altı Yesriblinin hepsi Hazrec kabilesine mensuptu. Evs kabilesine karşı destek aramak için Kureyş liderleriyle görüşmüş, ancak aradıkları desteği bulamamışlar, Allah onları Güllerin Efendisi ile karşılaştırmıştı.

Yesribliler Peygamber ve kitap kavramlarına yabancı değildi. Zira Yesrib’deki Yahudilerle ne zaman bir anlaşmazlık yaşasalar Yahudiler onlara,

“Yakında bizden bir peygamber gelecek, biz ona iman edeceğiz ve sizi Ad ve Semud kavmi gibi yok edeceğiz.” diyorlardı.

“Bu, Yahudilerin geleceğini haber verdikleri peygamberdir. Sakın Yahudiler Ona inanmakta bizi geçmesinler!” diye düşündü Yesribliler.

Önce, gözü pek bir genç olan Esad Bin Zürâre Müslüman oldu. Sonra, Avf bin Haris, Râfi bin Mâlik, Ukbe bin Amir, Kutba bin Amir ve Cabir bin Abdullah onu takip ettiler. Bunlardan ilk ikisi Neccaroğullarına mensuptu.

Yesrib’in bu ilk yıldızlarının Allah’ın Rasulünden ilk arzuları kavimlerini barıştırmasıydı.

“Biz geride öyle bir kavim bıraktık ki onların arasındaki düşmanlık ve nefret başka hiçbir kavimde yoktur. Ümit ederiz ki Allah onları Senin sayende birleştirir. Biz şimdi gideceğiz ve onları Senin dinine davet edeceğiz. Şayet Allah senin sayende onları bir araya getirirse Senden daha kıymetli biri olmaz.” dediler.

Bir sonraki Hac mevsiminde yeniden aynı yerde buluşmak üzere Yesrib’e doğru yola çıktılar.
Bir sonraki yılın hac mevsiminde Yesribliler on iki kişi olarak geri döndüler. Üstelik ikisi Evs kabilesindendi. Bir yıl önce iman eden o altı Yesribli Müslüman bir yıl boyunca boş durmamış, yeni insanlar kazanmışlardı.

O yıl gelen yürekli on iki insanın beşi, bir yıl önce Peygamberimiz ile görüşüp İslam ile şereflenenlerden, yedisi ise yeni gelenlerden oluşuyordu. Birinci görüşmede bulunan Câbir bin Abdullah, hasta olduğu için bu kutlu sefere çıkamamıştı.

YEDİ SAHABE

Sonsuzluk kervanına yeni katılan yedi sahabe; Muaz bin Hâri, Zekvan bin Abdi Kays, Ubâde bin Sâmit, Yezid bin Sa’lebe, Abbas bin Ubâde, Ebu’l Haysem Mâlik bin Teyyihan ve Uveym bin Sâid idi.

Güllerin Efendisi onlarla gizlice burada buluştu. Takvimler Miladi 621 yılının temmuz ayını gösteriyordu.

“Geliniz, bana söz veriniz.” Dedi Allah’ın Rasulü.

“Neye söz verelim Ya Rasulallah?” diye sordular.

“Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaya, hırsızlık etmemeye, zina yapmamaya, çocuklarınızı açlık korkusuyla öldürmemeye, kimseye iftirada bulunmamaya, asla yalan söylememeye ve hiçbir hayırlı işte bana muhalefet etmemeye!”

“Bunların karşılığı ne olacak?”

“Cennet!”

Esad Bin Zürare bir ok gibi fırlayıp Rasulullah’ın elini tuttu. “Tamam, Ya Rasulallah! Söz veriyorum.” dedi.

Diğerleri onu takip etti.

Bu yemin tarihe Birinci Akabe Biati olarak geçti.

Efendimizin hayatında Yesrib’in ayrı bir yeri vardı. Büyük dedesi Hâşim, Medine’de Hazrec kabilesinden Selma Hatun ile evlenmiş, dedesi Abdulmuttalib bu evlilikten dünyaya gelmişti. Peygamberimizin bu soylu dedesi, çocukluk yıllarını Neccaroğulları arasında Yesrib’de geçirmişti. Babası Abdullah evlendikten iki ay sonra, daha ömrünün baharında, yirmili yaşlarında Yesrib’de vefat etmişti; kabri oradaydı.

Altı yaşındayken annesi ile birlikte babasının mezarını ziyaret etmek için Yesrib’e gitmiş ve orada bir ay kalmış, annesi Âmine Hatun, dönüş yolunda Ebva köyü yakınlarında vefat etmişti. Yesrib ile Allah’ın Rasulü arasında büyük bir bağ vardı!

Yesribli yiğitler Güllerin Efendisinden bir ricada bulundular:

“Ey Allah’ın Rasulü! Sizden, bize İslam’ı öğretecek bir öğretmen istiyoruz.”

Peygamberimiz güzeller güzeli genç Musab’ı muallim olarak verdi. Musab, hitabeti güçlü, güler yüzlü, samimi bir kimseydi.

Peygamberimiz kısa bir süre sonra sesi çok güzel olan Abdullah Bin Ümmü Mektûm’u da insanlara Kur’an okuması için genç Musab’a yardımcı gönderdi.

Mekke’de artık yaşanamıyor, nefes alınamıyordu.

Zulüm, kabaran bir deniz gibiydi, Müslümanlar çok zorlanıyordu. Sahabeler gelip, “Ya Rasulallah! Bu şehir yaşanmaz oldu, izin ver başka diyarlara gidelim.” diyorlardı.

Güllerin Efendisi “Hele biraz sabredin, bir haber bekliyorum.” diye cevap veriyordu.

Medine’den gelen haberler içi açıcıydı…

Her türlü baskı, hakaret ve zulme maruz kalan Mekkeli Müslümanların yüreklerini Yesrib’den esen bahar rüzgârları ümitle dolduruyordu.

HAZRETİ MUSAB

Aradan bir yıl daha geçmiş Hac mevsimi yine başlamıştı.

Takvimler 622 senesinin Haziranını gösterirken Medineli Müslümanlar yine geldiler.

Bu defa çok daha kalabalıktılar. Başlarında İslam’ın ilk muhacir muallimi Hazreti Musab vardı.

İkisi kadın olmak üzere yetmiş beş kişiydiler. Bu kahraman kadınlardan biri Nesibe Hatun diğeri Selemeoğulları kabilesinden Esma Binti Amr’dı.

Sıcak bir yaz gecesiydi. Ovalar, obalar, dağlar ay ışığında yıkanıyordu. Genç Musab’ın mutluluğu yüzünden okunuyordu.

Biraz sonra ay ışığının gizemli aydınlığında Güllerin Efendisi de göründü. Yanında Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ali ve amcası Abbas da vardı.

Amca Abbas, belki Müslüman olmuş, Müslümanlığını gizliyordu. Belki de o gün için daha Müslüman olmamıştı da Efendimizi korumaya çalışıyordu.

Medinelilerin çoğu gençti.

Zaten İslam’ın ilk günlerinden itibaren İki Cihan Serveri’ne destek olanlar çoğunlukla gençler değil miydi?

Allah’ın Rasulü, Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ali’yi vadinin iki ucuna gözcü olarak yerleştirdi.

Haberler güzeldi, Musab müjdelerle gelmişti.

Hazreti Musab, evine yerleştiği büyük İslam mücahidi Esad Bin Zürare ile birlikte kapı kapı dolaşmış, ev sohbetleri yapmış, Yesrib’in kerpiç evlerinin kandil kandil aydınlanmıştı.

Her evde İslâm ve İslâm’ın genç davetçisi Musab’ın anlattıkları, onun sözlerinin tatlılığı ve samimiyeti konuşuluyormuş.

Bir gün Musab, bahçede yeni talebeleri ile birlikte otururken Yesrib’in reislerinden Sad bin Muaz öfkeyle gelmiş ve acilen şehri terk etmesini istemiş.

‘Ne olur beni bir dinleyin! Anlattıklarım hoşunuza gitmezse giderim’ demiş genç Musab.

Sad Bin Muaz, yudum yudum içmiş hidayeti. Duyduğu her cümle ile sarsılmış. Bir daha dönmemek üzere Allah’a ve O’nun peygamberine iman etmiş.

Sad Bin Muaz’ın İslam’ı kabul etmesi Medine’de Ömer coşkusu meydana getirmiş. Onunla birlikte lideri olduğu Abdüeşheloğullarının tamamı iman etmiş…

Gelecekte İslam’ın iki büyük bahadırı olacak olan Üseyd Bin Hudayr ve Sad Bin Muaz’ın Müslüman olmaları Medine’de İslâm’ın yayılışını hızlandırmış…”

İnşirah verici havai fişekler gibiydi haberler.

Hazreti Musab ve Medine’den gelen taze Müslümanlar konuştukça Güllerin Efendisinin yüzünde güller açıyordu.

Medine evleri İslam’la kucaklaşmış, Amr Bin Cemuh gibi en tutucu putperestler dahi Müslüman olmuşlardı.

Medine ne kadar bereketli bir şehirdi. İslam, kandil kandil evden eve, yürekten yüreğe yayılmış, Evs ve Hazrec kabileleri Allah’ın dinine koşmuş, kavgalar yerini kardeşliğe bırakmıştı.

Hazreti Musab’a “Musabu’l hayr (Hayırlı Musab) diyen Medineli Müslümanların yüreği, Peygamberimizin sevgisi ve hasretiyle yanıyordu. Bir an önce Onun ‘ipeklere yumuşaklık bağışlayan’ sözlerini dinlemek için can atıyorlardı.

Medine’den buraya kadar Onu görmeye, Onun sesini duymaya ve Ona olan sevgilerini haykırmaya gelmişlerdi. Kâinatın Efendisi konuşmaya başlamadan önce Kur’an okudu. Ay ışığının aydınlığında dağ taş susmuş, Onu dinliyordu. Yetmiş beş üveyik, kızgın çölde, billur gibi akan bir pınardan kana kana içiyordu.

Güllerin Efendisinin tatlı sesi doluyordu yüreklere.

Bu gök kubbeye Davud da avazını salmıştı ama Güllerin Efendisinin sesi bambaşkaydı.

Kur’an bitmişti ama Yesrib baharının ilk çiçekleri de bitmişti. Gönülleri coşmuş, gözpınarları taşmıştı.

Kızgın kumlara düşen gözyaşları, yeni bir medeniyeti müjdeliyordu.

Yesribli yeni sahabeler hep birlikte,

”Gel Ya Rasulallah! Yıllardır, biz seni bekliyoruz.” dediler.

Bu çok ciddi bir mesele idi.

Allah’ın Rasulü, “Şehrinize geldiğimde bana her yönde yardım edeceğinize, kadınlarınızı ve çocuklarınızı koruduğunuz gibi beni de canınız pahasına koruyacağınıza söz veriyor musunuz?” dedi.

NEYE BİAT ETTİĞİNİZİN FARKINDA MISINIZ?

Bera Bin Marur söz aldı…

“Evet, ey Allah’ın Resulü! Seni hak dinle gönderen Allah’a yemin olsun ki çoluk çocuğumuzu koruduğumuz gibi, her şeyden Seni de koruyacağımıza söz veriyoruz. Vallahi biz savaşmasını çok iyi biliriz.”

“Efendimizin amcası Abbas onları uyarma ihtiyacı hissetti. “Siz neye biat ettiğinizin farkında mısınız?” dedi. Hazreti Muhammed’in kendi kabilesi içindeki üstün konumunu ve kendilerinin Onu her türlü tehlikeden korumaya çalıştığını ifade etti. Güllerin Efendisini Yesrib’e götürdükleri zaman başlarına çeşitli sıkıntılar gelebileceğini ve bütün Arap kabilelerinin kendilerine düşman olabileceğini anlattı. Böyle bir durumda Onu düşmanlarına teslim edeceklerse bu işten şimdi vazgeçmelerinin daha iyi olacağını dile getirdi.

Bunun üzerine aydınlık çehreli genç sahabe Esad Bin Zürare, oturduğu yerden bir ok gibi fırladı ve Allah Rasulünün elini sıkıca tuttu. Tarihin akışını değiştiren şu sözler döküldü dudaklarından:

“Genişlikte ve darlıkta, sağlıkta ve hastalıkta, kolaylıkta ve zorlukta, sevinçli ve kederli zamanlarımızda, her zaman ve her yerde Senin emirlerine isteyerek boyun eğeceğiz. İyiliği emredip, kötülükten sakındıracağız ve nerede olursak olalım hakkı söyleyeceğiz! Allah yolunda yürürken, kınayanların kınamasından korkmayacağız! Seni canımız pahasına koruyacak, himaye edeceğiz.”

Bunun üzerine herkes Allah Rasulünün elini sıkmak ve bağlılığını bildirmek için sıraya girdi. Peygamberimizin elini tek tek sıkarak, yemin ettiler.

Medineli Müslümanlar, Peygamberimizin yoluna baş koydular. Onu kendi canlarından aziz bildiler. Onun önünde savaşıp şehit olmayı, eşlerinden ve çocuklarından ayrılıp cihat meydanlarında kılıç sallamayı her şeye tercih ettiler. Ve onlar Allah Rasulünden hiçbir dünyalık menfaat, makam ve rütbe beklemediler. Son Peygamber onlara cenneti vaat etti, onlar da “Bu ne kârlı bir alışveriş! Biz asla sözümüzden caymayız.” dediler.

MEDİNELİ YİĞİTLER

Tövbe Suresinin 111. ayeti Medineli yiğitler ve onlar gibiler içindi:

“Allah, inananların canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Onun Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da verdiği bir sözdür. Verdiği sözü, Allah’tan daha iyi kim yerine getirebilir? Öyleyse bu alışverişinizden dolayı sevinin. En büyük başarı budur.”

Söz verme işi tamamlandıktan sonra Peygamberimiz, Medinelilerden on iki temsilci seçmelerini istedi. Onlar Medine’deki Müslümanları organize edecek ve Medine’yi Peygamberimize ve Mekke’deki mazlum Müslümanlara hazır hale getireceklerdi.

Dokuzu Hazrec, üçü Evs Kabilesinden olan temsilcilerin başına Esad Bin Zürare getirildi.

Başından beri geceyi bozgunla sonuçlandırmak için elinden geleni ardına koymayan şeytan, gecenin sonunda gelen bu güzel sonucu görünce çığlığı bastı:

“Ey konak yerlerinde konaklayan halk! Ey Kureyş cemaati! Medineliler dinlerini değiştirdiler, Muhammed’le anlaştılar.”

Bu sesi herkes duydu. Münebbih bin Haccac’ın sesine benziyordu.

“Bu ses sizi korkutmasın!” dedi Allah’ın Resulü. “Bu ses, ancak Allah düşmanı İblis’in sesidir!

Allah’ın Rasulü, Medineli Müslümanları uyardı:

“Hemen konak yerlerinize dağılınız!”

Medineli Müslümanlar birer ikişer sessizce Mina’daki çadırlarına döndüler. Güllerin Efendisi de, amcası Abbas’la birlikte Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ali’yi de alarak parlak ay ışığı altında Mekke’ye doğru yürümeye başladı.

Haber, Mekke’nin yüreğine bir bomba gibi düştü. Panik başladı. Sabahleyin, Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden bazıları, Medineli Müslümanların konak yerlerine geldiler, çadırları bastılar:

“Ey Hazreç Cemaati!” dediler. “Bize erişen habere göre, siz Muhammed’le konuşmuşsunuz. Kendisini aramızdan çıkarıp yanınıza götürmek istiyormuşsunuz!”

Puta tapan ve olan bitenlerden haberleri olmayan Yesriblilerden bazıları, Allah’a yemin ederek böyle bir şeyin olmadığını söylediler.

Kureyş müşrikleri, Abdullah Bin Übeyy’in çadırının kapısına dayandılar.

“Vallahi, bu çok büyük bir iştir!” dedi Abdullah Bin Übeyy. “Benim kavmim, bunun gibi bir şeyi bana danışmadan yapmaz. Ben Yesrib’de bile olsaydım yine de kavmim bunu bana danışmadan yapmazdı!”

Arap hacıları yurtlarına dağılmaya başladılar. Medineli Müslümanlar da kendi kafilelerinin arasına karışarak sessizce Mina’dan ayrıldılar. Kureyşliler, soruşturmayı derinleştirdiler. Geceki görüşmenin doğru olduğunu anladılar. Medine’ye giden bütün yolları kestiler. Medineli Müslümanları arayıp bulmak için her tarafa birlikler saldılar. Mekkeli müşriklerin atlıları, Sad Bin Ubade ve Münzir Bin Amr’a Ezâhir mevkiinde yetiştiler.

Münzir’i ellerinden kaçırdılarsa da Sad’ı yakaladılar.

“Sen Muhammed’in dininden misin?” diye sordular.

“Evet!” dedi Sad.

İki elini boynuna sımsıkı bağladılar. Uzun saçının perçeminden çeke çeke, Mekke’ye götürdüler. Kureyş müşriklerinden Ebu’l Bahterî, Sad’ı perişan bir halde gördü, üzüldü.

“Seninle Kureyş‘ten herhangi birisi arasında bir himaye veya sözleşme yok mu?” diye sordu.

“Evet, var!” dedi Sad. “Vallahi, ben Cübeyr Bin Mutim’i ve Haris Bin Harb’i Medine’de himaye etmiştim.

Ebu’l Bahterî, acele ile oradan ayrıldı. Kâbe’nin yanında, Cübeyr Bin Mutim ve Haris Bin Harb’i buldu.

“Hazrec’den bir adam Ebtah’ta dövülüyor, o da aranızdaki himayeden bahsediyor!” dedi.

“Kimmiş o?”

“Sad Bin Ubade!”

“Vallahi doğrudur! Biz tüccar iken, Medine’de bize haksızlık etmek isteyenlere karşı o bizi korumuştu.” dediler.

Cübeyr ve Haris hemen kalktılar ve olay mahalline doğru hızla yola çıktılar.

Perişan haldeki Sad’ı, Mekkelilerin elinden aldılar, yedirip içirdiler, ağırladılar ve Medine’ye uğurladılar.

Dün, kendi şehrinin kapıları yüzüne kapatılan Mahzun Nebiye gök kapılarından sonra Medine kapıları da ardına kadar açılmıştı.

Artık Yesrib’de bahardı.

Yarın: 13.Bölüm, SEVGİLİ’NİN KÖYÜNE DOĞRU

[Harun Tokak] 14.9.2017 [TR724]

Yüzde 5 büyüme aşırı şüpheli [Semih Ardıç]

İşsizliği azaltmak bir yana işsizler ordusunun nüfusunun 4 milyona gelmesine mâni olamayan bir ekonominin nasıl yüzde 5 büyüdüğünün cevabını sadece Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verebilir.

Makine ve teçhizat yatırımları ilk altı ayda yüzde 21’e yakın gerilerken, enflasyon ve faiz işsiz sayısındaki artışı aratmazken ‘yüzde 5 büyüdük’ masalına aklı başında kimse inanmaz, inanamaz. Senede 250 milyar Euro dış ticaret fazlasına rağmen Almanya’da büyüme sadece yüzde 1,9. Enflasyon da yüzde 1,5’in altında seyrediyor.

TÜİK’in Kasım 2016’da yaptığı formül değişikliği ile fert başına millî geliri bir gecede 10 bin doların fevkine çıkardığını bilenler biliyor. Son büyüme verileri ile bu masa başı hesap oyunları ayyuka çıktı. TÜİK ne kadar saklarsa saklasın rakamlar arasındaki tutarsızlıklar ve dahi tenakuzlar ihtisas sahiplerinin gözünden kaçmıyor. Adeta dalga geçiyorlar TÜİK ile.

COMMERZBANK O RAKAMLARI İNANDIRICI BULMADI

2017 ikinci çeyrek ve ilk altı ay büyüme rakamlarına dair kısa tespitlerimi ‘O büyümeyi işsizler de görecek mi?’ başlığı altında (http://www.tr724.com/buyumeyi-issizler-de-gorecek-mi/) yayınlamıştım. O makalenin mürekkebi kurumadan dünyanın en etkili malî kuruluşları arasında gösterilen Alman Commerzbank’ın bir analizi yayınlandı.

Esasında bahse konu analizi haberleştiren Alman Haber Ajansı’nın (dpa) seçtiği başlık her şeyi hülasa ediyor: Commerzbank, Türkiye’den gelen en son olumlu ekonomik verilere dair ciddi şüphe duyuyor. En büyük ajanslardan birinin geçtiği bu haberi yatırımcıların baş ucu gazetesi Financial Times (FT) anında kendi web sayfasında yayınladı.

TÜİK VERİLERİNE SİYASÎ MÜDAHALE OLABİLİR

Commerzbank uzmanı Lutz Kapowitz imzalı raporda, “Türkiye’den gelen ekonomik verilerin siyasî olarak etkilenebileceğini düşünüyorum.” ifadelerine yer veriliyor. Karpowitz’e göre bir takım tutarsızlıkların mevcudiyeti yüzünden TÜİK’in Türkiye ekonomisinin bu büyüklüğe ulaştığını ispat edemediğini belirtiyor.

Karpowitz, turizm sektöründeki gerilemeye rağmen açıklanan verilerde büyümeden bahsedildiğini vurguluyor. “Bu verilerin çeşitli sebeplerle son derece şüpheli olduğunu düşünüyorum” diyen Karpowitz, TÜİK’e son yatırım patlamasının kaynağının ne olduğunu da suâl ediyor.

FARKLI BİR DİLDE KONUŞAN RAKAMLAR NE DİYOR?

Commerzbank uzmanı, rakamlardaki tutarsızlığı ortaya koymak için beyne’l-milel (milletlerarası) verilere müracaat ediyor. Bunları da “TÜİK’ten farklı bir dilde konuşan, doğrulanabilir beyne’l-milel anahtar rakamlar.” diye nitelendiriyor.

Buna göre, Türkiye’de doğrudan yabancı yatırım, 2016 yılında yüzde 29,9 oranında azalarak 12,3 milyar dolara düştü. Karpowitz, 2017 yılının ilk yarısında yabancı yatırımlarda gerileme temayülünün devam ettiğini kaydediyor. İlk 6 ayda sadece 4 milyar dolar doğrudan yatırım Türkiye’yi tercih etti.

AVRUPALI TURİST AZALDIĞINA GÖRE…

Karpowitz yine turizm sektöründen gelen resmî verilerle mevcut tablonun örtüşmediğini belirterek, Almanya başta olmak üzere Avrupa’dan Türkiye’ye giden turist sayısındaki düşüşün Rusya, Ukrayna ve Orta Doğu’dan gelen turistlerle telafi edilmesinin mümkün olmadığını aktarıyor.

Karpowitz, istatistiklerin nasıl çarpıtıldığını anlatırken, “2016’da Türk İstatistik Ofisi ile tuhaf tecrübeler yaşadık.” hatırlatmasında bulunuyor. TÜİK’in büyüme rakamlarını geriye dönük değiştirmesi ve 2016 üçüncü çeyrekte yüzde 1,9’luk daralmayı yüzde 0,9’a çekmesi de Karpowitz’in gözünden kaçmamış: “Darbenin çeyreğinde ekonomideki o zamanki çöküş dahi şimdi çeşitli revizyonlar sebebiyle resmî veriden kayboldu.”

EKONOMİK MUCİZEYE ŞERH

Karpowitz, istatistik kurumlarının tarafsız ve objektif kalması icap ettiğinin altını çizerken, “Her analist resmî rakamların katı ve doğru olması gerçeğine bağımlıydı ve analistlerin resmî verilere inanmaları tavsiye edilir.” tespitinde bulunup sözü TÜİK’e şu şekilde bağlıyor: “Türkiye’de ekonomik mucize, mevcut duruma uymuyor.”

Bu analiz hakkında TÜİK Başkan Vekili Mehmet Aktaş’ın hissiyatı nedir, bilmiyorum? Amma velakin ben okurken hicap duydum. Birilerinin ikbali uğruna memleketimin ve devleti devlet yapan müesseselerin içine düşürüldüğü vaziyetten müteessir oldum.

YALANCI ÇOBAN MİSALİ

TÜİK’in vaziyeti, Yalancı çobanın hikâyesinden farksız. Bu saatten sonra kanunun kendisine verdiği bağımsızlığa rücu etse ve daha evvel olduğu gibi objektif düsturlarla çalışmaya başlasa bile muteber çevreler tarafından zerre kadar kale alınmayacak.

Zira hal-i hazırdaki TÜİK idarecileri Saray’ın gönlünü hoş etmek için bilimden uzaklaştıkları gün senelerin emeğini, itibarını kendi elleriyle ateşe verdi.

Bir kibritle bütün sermayeyi kül ettiler.

[Semih Ardıç] 14.9.2017 [TR724]

Ya 15 Temmuz olmasaydı? [Mehmet Yıldız]

Önümüzdeki hafta Zaman Gazetesi yönetici ve yazarlarının yargılandığı dava başlayacak. İçlerinde Ahmet Turan Alkan, Ali Bulaç, Şahin Alpay, Mustafa Ünal ve Mümtaz’er Türköne’nin de olduğu Zaman yazarları ile bazı yöneticilerinin olduğu 29 kişi tam 13 aydır hakim karşısına çıkmak için bekliyor. Gazetecilere yönelik en büyük suçlama, yazı ve haberleriyle 15 Temmuz darbe girişimine zemin hazırlamak! İddianameden anladığımıza göre, eğer darbe girişimi olmasaydı böyle bir şuç işlenmemiş olacaktı. Halbuki gerçek bize anlatıldığından çok farklı. Bütün tutuklamalar aslında 15 Temmuz’dan çok önce planlanmış ve darbe girişiminin olması beklenmişti.

Darbecilikle suçlanmak için darbeye iştirak şartı aranmıyor

Erdoğan iktidarı, asker, polis, hakim, savcı, gazeteci ve akademisyen gibi meslek gruplarından ihraç edilecekler ve tutuklanacakların listelerini hazırladıktan sonra geriye “Allah’ın lütfu” darbe balonunu patlatmak kalıyordu. O günden sonra yaptıkları ve yapacaklarının meşruiyetini kimse sorgulamaya cesaret edemeyecekti. Darbeye fiilen iştirak etsin etmesin, aslolan iktidarın hazırldığı ‘Cemaatçi’ (ya da muhalif, istenmeyen) listelerinde adı olan herkese dünyayı dar ettiler ve etmeye de devam ediyorlar.

Ancak işler öyle sarpa sardı ki, 15 Temmuz gecesi Erdoğan’ı ‘koruyan’ polislerin de ‘FETÖ’den hapse atıldıkları ortaya çıktı. Hâkim bile dayanamayıp mahkemede ‘su o kadar bulanık ki’ çıkışında bulundu. O gece Erdoğan’ın uçağını kullanarak İstanbul’a götüren pilotun da aynı gerekçeyle meslekten ihraç edildiğini hatırlatalım.

Yine Sedat Ergin’in 8 Eylül tarihli yazısından, Akıncı Üssü’nde bulunmak suretiyle darbeye iştirak ettiği gerekçesiyle 13 aydır tutuklu bir generalin aslında Akıncı Üssü’nde o gece hiç bulunmadığı, bunu iddia eden polis kayıtlarının hatalı (!) olduğunu öğrendik.

Darbeci diye TSK’dan ihraç edilen askerlerin üçte ikisinin darbeye katılmadığını bizzat Perinçek’in gazetesi yazdı. ‘Colorado imamıyım’ diye ortaya çıkan birisinin savcıya verdiği ifadede, ‘Cemaatle bağlantılı olduğunu bildiği’ 47 subaydan sadece ikisinin darbe girişimine iştirak ettiğini belirttiği de medyaya yansımıştı.

TR724’te yayınlanan, Veysel Ayhan Bey’in kaleme aldığı yazı dizisi Maskeli Darbe’de, darbe girişimine katılan toplam subay, astsubay sayısının 6.761 olduğu belirtiliyor. 

Perinçek’i mutlu eden tablo

Bütün bu hengâmede, Fatih Altaylı’nın programına katılan Doğu Perinçek, TSK’dan ihraç edilen asker sayısının 30 bin olduğunu iddia ediyor ve bu tablodan ne kadar mutlu olduğunu da belirtiyordu. İstatistikler son bir yılda ordunun üçte birinin tasfiye edildiğini söylüyor.

Ard arda çıkarılan KHK’larla onbinlerce polis, öğretmen, akademisyen ve çeşitli kurumlarda görev yapan kamu görevlileri darbe girişimi bahanesiyle kapı önüne konuldu, on binlercesi tutuklandı.

Işık hızında yargı

Darbe girişiminin üzerinden 24 saat geçmeden toplanan HSYK, 2 bin 745 hakim ve savcı için gözaltı kararı çıkardı ve birçoğunun da tutuklanmasını sağladı.

Yine 100’den fazla gazeteci yaptıkları haberlerle darbeye zemin hazırladıkları iddiasıyla tutuklandı, halen yüzlercesi hakkında da yakalama kararı bulunmakta. Sayı giderek artıyor.

Bütün bu ihraç ve kıyımlar 15 Temmuz’dan sonra çok kısa bir sürede gerçekleşti. Bunlar arasında en hızlısı HSYK çıktı. Aynı gün toplanıp, darbecilikle ilişkilendirdiği 2 bin 745 hakim ve savcının tespit edilik haklarında gözaltı kararı çıkarılması, Türk yargısının nasıl ışık hızıyla çalıştığının en önemli göstergesi (!) olarak tarihe geçti.

İşin sırrı o güne kadar hazırlanan fişleme listelerinde.

Peki, her şey 15 Temmuz’da mı başladı? Hayır tabii ki! Erdoğan ve çevresi aylar öncesinden o geceye hazırlanmıştı aslında. 17/25 Aralık’tan sonra terör örgütü ilan ettiği Cemaat’i bitirmek için çare arayan Erdoğan’ın, en yakınlarını dahi ikna edemediğini düşünürsek, darbe girişimi onun için ‘Bakın, ben size söylemiştim!’ demenin bir yolu oldu. MİT’in uzun zamandır zaten tek işinin Cemaat mensuplarını fişlemek olduğu biliniyordu. Listelerin işleme sokulabilmesi için ancak ‘darbe’ gibi büyük bir tehlikenin halka gösterilmesi gerekiyordu.

Erdoğan Darbesi’nin en kritik isimlerinden Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı’nın her nasılsa ağzından kaçırdığı, Erdoğan-Akar-Fidan ekibi, darbe girişimini kolayca durdurabilecekken durdurmadı. Aksine uzun süredir teşvikçisi oldukları bu kalkışmanın olması için her şeyi yaptılar. Hatta belki birçok noktada bizatihî ‘tiyatroyu’ icra ettiler.

Diğer türlü darbe girişimi sonrasında yapacaklarına meşruiyet kazandırmaları zordu. Arada olan, o gece hayatını kaybeden 250 vatandaşımıza oldu. Göz göre göre 250 kişinin ölümüne sebep olan Erdoğan ve yakın çevresi umarız bir gün bu nedenle de yargılanır.

2014 yılında yapılan HSYK seçimleri esnasında iktidar yanlısı Yargıda Birlik Platformu adaylarına oy vermeyen hakim ve savcıların fişlendiği haberi “Yargıda MİT fişi destekli örgütlenme” olarak medyaya yansımıştı. İşte 16 Temmuz günü evlerinden toplanarak gözaltına alınan 2 bin 745 hakim ve savcı listesinin hikayesi buydu.

Benzer bir liste de gazeteciler için hazırlanmıştı. Bize ulaşan bir belgeye göre darbe girişiminden 3 gün önce, Savcı Fuzuli Aydoğdu’nun talimatıyla İstanbul Terörle Mücadele şubesi tarafından hazırlanan listede tutuklanalanacak gazetecilerin ev adresleri tek tek tespit edilmişti. Belli ki darbe girişiminden hemen sonra operasyonların yapılması hedeflenmişti.

Eğer 15 Temmuz olmasaydı ne olurdu?

17/25 Aralık’ta ortaya saçılan yolsuzlukları nedeniyle yurtta ve dünyada zor duruma düşen Erdoğan, kendisine bu operasyonu yaptığını iddia ettiği Gülen Cemaati’nden intikam alacağını her fırsatta dile getirdi.

Son birkaç yıldır tek tek tespit ettirdiği Cemaat mensuplarını (ve diğer muhaliflerini) çıkardığı OHAL KHK’larıyla devletten tasfiye edip, on binlercesini hapse tıktırabilirdi. Ama o zaman yaptıklarının meşruiyetinin yurtta ve dünyada sorgulanacağının da farkındaydı. Öyle bir şey yapmalıydı ki, hem kendince Cemaati bitirmeli hem de yaptıklarının meşruiyeti sorgulanmamalıydı. Bu fırsatı da kendisine ancak bir darbe girişimi verebilirdi.

Geriye 15 Temmuz Meydan Muharebesini kazanmış Erdoğan’ın bir muzaffer komutan edasıyla ‘yeni devlet’e şekil vermesi kaldı…

[Mehmet Yıldız] 14.9.2017 [TR724]