Çağlayan çağladı yine [Abdullah Aymaz]

Çağlayan dergisi, Mayıs sayısındaki “IŞIK YOLCULARI… Bin bârekallah bu yolun yorulmaz yolcularına!... Yuf olsun onları bu yoldan alıkoymak isteyen yarınsız bedbahtlara!..”  başlığı ile çıkan baş yazıdan sonra şimdi de Haziran sayısında “HAK YOLUNA ADANMIŞ RUHLAR… Yolunuz açık olsun ey Hizmet erleri ve ey ehl-i Kur’an!..” başlıklı baş yazı ile neşredilmiş bulunuyor. Moralleri kamçılayan bu yazının son bölümünü sizlere aktarmak istiyorum:

“Onlar (Hak yoluna adanmış ruhlar) peygamberler yolunda sürekli bu mülahazalarla soluklanıp dursunlar, tabiî bu tür Hakk’a adanmış ruhlara mukabil, bir de hemen her devirde o mefkûre-zede, bencil, dünyaperest, saltanat hastası, daha doğrusu insan bozması kara ruhlu, kara düşünceli avene-i şeytan da onları karalamadan hiç mi hiç geri durmadılar. Farklı tagallüp ve tahakküm yöntemleriyle onları bitirmeye çalıştı –tabii biten kendileri oldu-  Hakkın lütfettiği onlarında temsile çalıştığı nura, ziyaya savaş ilan ettiler. Yalan söyledi, iftira ve tezvirde bulundu ve hep aydınlığa gidenleri yollarından alıkoymaya çalıştı ama yaptıkları şenaat ve denaatle kendileri rezil oldular. Çünkü muhabbet ve mürüvvet yolcuları nebiler yolunda yürüyorlardı ve Hakk’ın sıyanetindeydiler. Hakkın, hizmet zeminine saçıp başaklar gibi bitirdiğini kimsenin bitirmeye gücü yetmeyecekti… Ve Hakkın yaktığı meşaleyi kimse söndüremeyecekti. Zira par par yanan o meşalenin arkasında rahmet-i Rahmân, irade-i Sübhan ve takdir-i Mennân vardı. Ne hoş söyler Ziya Paşa:

“Takdir-i Hüdâ kuvve-i bâzu ile dönmez,
Bir şem’a ki, Mevlâ yaka, üflemekle sönmez!..”

“Bu itibarla da denebilir ki, aslında müfsitler bir İbn-i Selûlcülük peşindeydiler ama gayretleri boşunaydı!.. Çünkü o Hak yolcularının arkasında Allah’ın inayeti vardı. O ki:

“İclâlinin âhengi her bucakta nümâyân,
Gönüllerde o tecellinin bir gölgesi var;
Bunu sezen ruh gezer her yerde O’nu arar
Ve gözünde tüllenir en tatlı hatıralar.
Her renk, her ses, her desen varlığına bir beyan.”
“Yolunuz açık olsun ey Hizmet erleri ve ey ehl-i Kur’an!..”

Kamil Ezgin, “Ağrısız Tedavi İçin SİVRİSİNEKLER... Tıbbi Tedavide Mikroiğne Yöntem” başlıklı yazıda şöyle diyor: “İdeal olarak mikroiğneler, en fazla 10-20 mikrometrelik bir çapa sahip olacak kadar ince olmalıdır. Ancak hem bu kadar ince hem de sağlam iğneler yapmak gerçekten çok zordur. Neyse ki, Rabbimiz, mühendislerin ilham alacağı bir canlı yaratmış: DİŞİ  SİVRİSİNEK!” 

Selim Koç, “Dilli Münafık Dilsiz Şeytan” başlıklı yazısında şu başlıklar altında münafıkların özelliklerini bir bir anlatmış: 

“Münafık Bir Dil Cambazıdır.
“Profesyonel Yalancıdır.
“Barıştan Yana, Islahçı Gözükür.
“Dilinde İstihza Vardır. 
“Dilbazdır. Ama Yakın Körüdür.
“İhanet İçindedir.”

Prof. Dr. Atıf Yorulmaz, “Başından İtibaren Hep KURBAĞA”  başlıklı yazısında evrim teorisini çürütecek ilmî tesbitlerde bulunuyor.

Horatio I. Davis, “Meta malzemeler… Görünmezlik Pelerini” başlıklı yazıda özetle şöyle demektedir: “Işık, ses, elektromanyetik ve su dalgalarıyla ilgili gizleme tekniklerinde ciddi bir ilerleme kaydedilmiştir. En belirgin uygulama,  görünen ışıkta görünmezlik tekniğidir.”

Orta sayfa, “Kalbin Zümrüt Tepeleri” ne “İstidrâk” olarak “HİDAYET” yazısı süslenmiş… Bu bölümde HİDAYET ve DALÂLET üzerinde durulduktan sonra Hidayetin çeşitlerine işaret edilmiştir:

“Bu açıdan, AVAM ufku itibariyle olan hidayete, HİDÂYET-İ ÂMME, onun üstünde ve daha ötesinde olanlara da HİDAYET-İ HÂSSA ve EHASS-I HAVÂS HİDAYETİ denmiştir. Ayrıca hem Hidayet-i Âmme hem de Hidayet-i Hâssa kendi içlerinde de bir kısım farklılıklar arz ederler ki, bunlar da şöyle sıralanmıştır: Min veçhin karîb (yakın) olanların Hidayeti, akreb (en yakın) olanların Hidayeti ve akrabü’l-mukarrabîn olanlar Hidayeti. Bu tür derece farklılıkları çerçevesinde her mühtedi, duyulup hissedilecek hakâiki ve Hakikatü’l-Hakâik’i ufkunun elverdiği ölçüde duyar, zevk eder ve davranışlarında o ufkun vâridatı görülmeye başlar.”

Mehmet Sucu, “Yükü Kitaptır Onun” başlıklı hikayesinde “Eşekli Kütüphaneci”den bahsediyor:

“Yıl 1943… Mustafa Güzelgöz, 23 yaşındadır, Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesine atanmıştır. Aslında kütüphanecilik hakkında eğitimi ve bilgisi yoktur. Bir broşürden faydalanarak modern bir kütüphane oluşturmaya çalışır, Güzelgöz… Kitap toplama kampanyaları yapar önce. Başka şehirlerde yaşayan Ürgüplü tanıdıklarına mektuplar yazar, kitap tedarik edip göndermelerini ister onlardan. Kısa bir süre sonra, kitap paketleri sıralanmaya başlar kütüphanenin önünde. Heyecanla başlar vazifesine Güzelgöz. Ne var ki, işler ümit ettiği gibi gitmez. Çünkü kütüphaneye gelen yoktur. Ama pes etmez, insanlar kütüphaneye gelmiyorsa, biz onlara gidelim, diye düşünür. İki sandık yaptırır önce. Sandıklara ‘Kitap Ödünç Sandığı” yazdırır. İki sandığa 200 kadar kitap koyar, yükler sandıkları bir merkebe  ve başlar köy köy dolaşmaya. Kütüphaneye de bir yazı asar: Sadece pazartesi ve cumartesi günleri açılacaktır.”

“1963’te Amerika’da dünya çapında bir yarışma açılır: Halkına Hizmet Götüren Gönüllüler Yarışması… (…)  

Mustafa Güzelgöz, ‘İnsanlığa Gönüllü Hizmet Takdirnamesi’ni alır. 

Ama ülkemizde her zaman olduğu gibi Güzelgöz, Kütüphanedeki vazifesini aksattığı gerekçesiyle şikayet edilir ve üç maaş tutarında kendisine bir ceza verilir.

Bu başarılı Hizmet’in başına da böyle bildiğimiz şeyler geldi… Tabii çok zâlimane ve gaddarca… 

Ama biliyoruz ki, her şeyi yaratan Cenab-ı Haktır. 
Şer de yaratsa mutlak bir hayır ve güzellik ciheti vardır. 
Bizi meselenin esas bu tarafı ilgilendirir; acaba bütün bunlarda hikmet-i İlahiye nedir?
Acaba bütün bunlarla HİZMET nereye taşınmak istenmektedir?    

[Abdullah Aymaz] 19.6.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Ben milliyim diyen zata bakın... [Faruk Mercan]

Ben milliyim diyen zata bakın: Kılavuzları Hamaney ve Kardavi, ortakları Katar Emiri ve Rıza Sarraf...

15 Temmuz sonrasının Türkiye'sine bakın...

En kazançlı ülkeler hangileri?.. 

Şüphesiz Rusya ve İran... 

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Amerikalı yönetmen Oliver Stone'a verdiği röportajda, “Amerika'nın 15 Temmuz'u önceden bilmemesi imkansız” diyor. 

15 Temmuz öncesinde, Amerikan medyasında çok önemli üç makale yayınlandı. Haber kaynakları kuvvetli Türkiye uzmanı Michael Rubin'in “Türkiye’de Erdoğan’a karşı bir askeri darbe olacak mı?” başlıklı yazısı, “Newsweek” dergisinde 24 Mart 2016 günü yayınlandı. 

Rubin, yazısında, “Amerika, böyle bir müdahaleye itiraz etmez. Erdoğan ve yakın çevresinin yargılanmasına karşı gelmez. Ama idam edilmesine karşı çıkar.” diyordu. 

İkinci makale, “Foreign Affairs” dergisinde, 30 Mayıs 2016 günü yayınladı. Washington'daki Middle East Institute uzmanı Gönül Tol'un imzasını taşıyan yazının başlığı şöyleydi: “Türkiye’nin Gelecek Askeri Darbesi.” 

Üçüncü makale, 15 Temmuz'dan tam bir ay önce, 15 Haziran 2016 günü “Foreign Policy” dergisinde yayınlandı. Beyaz Saray’ın eski ulusal güvenlik danışmanlarından John Hannah'ın imzasını taşıyan yazı, “Erdoğan gibi bir problemi nasıl çözersiniz?”başlığı ile yayınlandı.  Yazıda, yakın gelecekteki askeri darbe ihtimalinden bahsediliyordu. 

Doğal olarak, Rusya Devlet Başkanı Putin, Türkiye'de NATO destekli bir askeri darbeden endişeliydi. Bu endişeye sahip Putin, bazı hamleler yapmaz mı? Elbette yapar... 

Nitekim, Türkiye'de Doğu Perinçek grubu ile yakın ilişkisi olan “Avrasyacılık” projesinin mimarlarından Aleksandr Dugin'in darbeden bir gün önce, 14 Temmuz günü Ankara'da olduğu ortaya çıktı. Mesela NTV'nin 3 Ekim 2016 tarihli haberi şöyle: 

“Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Özel Temsilcisi Aleksandr Dugin'in, 14 Temmuz günü Ankara'da olduğu ve o gün birkaç kişiye ordunun içinde hareketlilik olduğunu anlattığı ortaya çıktı.” 

Böylece, “kontrollü darbe” senaryosu sahneye konuldu. 

“Avrasyacılık” projesi, Türkiye'nin NATO'dan çıkmasını, Rusya ve İran ekseninde yeniden şekillenmesini öngörüyordu. Bu projenin Türkiye'deki fikir babası Doğu Perinçek ve onun güdümündeki Tuncer Kılınç gibi bazı eski askerlerdi. 

15 Temmuz sonrasının Türkiye'sine bakın... Amerika'nın IŞİD'e karşı yaptığı RAKKA harekatında yer verilmeyen, NATO subayları tasfiye edilmiş ve Rusya ile füze anlaşması yapan bir Türkiye var... Bir anlamda Türkiye, “Avrasyacı” Doğu Perinçek'in dediği çizgiye geldi. 

Şimdi bütün mesele, Osmanlı'dan beri yüzü Batı'ya dönük olan Türkiye'nin, kıstırıldığı bu kıskaçta ne kadar tutulabileceği... Türkiye'nin tarihi dinamiklerine ve günümüzde yaşanan olaylara bakıldığında, bu sürecin uzun olmayacağı muhakkak... 

Rusya Devlet Başkanı Putin, şu andaki durumdan oldukça memnun... Ama, dış politikada olaylar çok hızlı değişir. Yarın bir gün Rusya'nın menfaatleri gerektirdiğinde Saraydaki şahsın gözünün yaşına bakmaz. Nitekim, Rus uçağının düşürülmesinden sonra Putin'in Saraydaki şahsı nasıl ablukaya aldığını hatırlayın. Rusya devlet televizyonu hemen her gün, baba-oğulun sıfırlama konuşmasını yayınlıyordu. Hatta Rusya, Saraydaki şahsın IŞİD ile ilişkilerini Birleşmiş Milletler zeminine taşımıştı. 

Saraydaki şahıs için tarihin akışının hızlandığını söylemek kehanet olmayacak... Manhattan hapishanesindeki Rıza, Malta dosyaları, bir çok ülkenin radarına yakalanan terörist gruplarla ilişkiler ve son olarak Katar olayı... 

CHP milletvekili Enis Berberoğlu'nun tutuklanmasından sonra yapılan “Adalet yürüyüşü”nden bu kadar korkmasının sebebi bu... Hileyle zar zor kazanılmış bir başkanlık referandumundan sonra, ivme kazanmış bir toplumsal hareketle iktidarını kaybedeceği korkusu bu... 

Ama korkunun ecele faydası yok... İç ve dış dinamikler, onu kaçınılmaz sona doğru sürüklüyor. 

Dikkat edin, Hizmet hareketi ve başkalarına yaptıkları, tek tek onun başına geliyor. 

Suudi Arabistan ve Mısır'ın başını çektiği İslam ülkeleri, Katar'ı terörist listesine alınca, “Müslüman müslümana bunu yapar mı, üstelik Ramazan'da...” diyor. 

Sanki Ramazan'da yeni doğum yapmış kadınları bile tutuklatan, 17 bin dindar kadını hapishaneye gönderen kendisi değil... 

Yusuf Kardavi gibi kişilerin ve bazı Katarlı kurumların terörist listesine alınması üzerine, “İslami hayır kurumlarına terörist diyorlar. Böyle şey olur mu? Hiçbir delil yok...” diye bağırıyor. 

Sanki, Türkiye'deki yüzlerce hayır kurumuna mesnetsiz terörist damgası ile el koyan kendisi değil... 

Mısır'da Mursi devrilince, tehditler savurup “Her Finavun'un bir Musa'sı var” diye bağırıyordu. Bugün bu söz, adalet yürüyüşünü yapanlar tarafından ona söyleniyor. 

Hizmet hareketine darbeci diyordu, bugün ona 20 Temmuz darbecisi deniyor. 

Allah büyük... Kim bilir daha neler göreceğiz ve yaşayacağız... 

Ve kim bilir, Türkiye'nin yaşadığı bu olayların perde arkasında nelere şahit olacağız... 

Saraydaki şahsın, medya patronlarını toplayıp, onlara “milli duruş” sergilemelerini tebliğ ettiğini duyunca acı acı güldüm. 

İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney'e “Rehberim” diyen, İslam ülkelerinin terörist listesine aldığı Yusuf Kardavi'yi şeyhi olarak gören, Katar Emiri ve Rıza Sarraf'la ortaklık yapan Saraydaki şahıs, millilikten bahsediyor!.. 

Türkiye'nin bütün sünni dinamiklerini ve sünni birikimini yok etmek için elinden geleni yapan Saraydaki şahsın bu “terörist proje”yi kimler adına yürüttüğü elbette açığa çıkacak... 

Katar'daki finans ilişkileri, Suriye'deki terörist gruplarla ilişkileri, Batıya sevk ettiği teröristlerle ilişkileri gibi... 

İşte o zaman kimin milli, kimin yabancı ve kimin terörist olduğuna 7 milyar dünyalı şahitlik yapacak... 

Katar'da askeri üssü bulunan Amerika, bir yandan Katar'ı terörist gruplarla ilişkisini kesmeye zorlarken bir taraftan da 12 milyar dolarlık askeri uçak satışı yaptı Katar'a... Katar'ın başka seçeneği yok... 

Wall Street Journal gazetesinin yazdığı gibi, Saraydaki şahıs sıranın kendisine geleceğini bildiği için hopladı, gece yarısı Katar'a asker gönderme kararı imzaladı. 10 bin Amerikan askerinin olduğu Katar'a, asker gönderse ne değişecek? Hiçbir şey... 

Saraydaki şahıs, Katar'ı en güvenli limanı görüyordu. Ama işte bir yere kadar... Bugün sığınılacak liman gördüğü Rusya da günü gelince gözünün yaşına bakmayacak... 

[Faruk Mercan] 19.6.2017 [Samanyolu Haber]

Diyanet nereye? [Ali Emir Pakkan]

Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924 tarihinde kuruldu. İbadetler ve dinin emirleri konusunda toplumu aydınlatma görevi var. Anayasa’nın 136. Maddesine göre bütün siyasi düşünce ve görüşlerin dışında kalması gerekiyor. Müftüler, vaizler ve imamların hepsi kurum tarafından atanıyor. 

İlk başkan Mehmet Rıfat Börekçi’ydi (1924-1941). 17 başkan içinde dini konularda otorite alimler de vardı. Hiçbiri bazı farzları ve haramları, iktidarın hoşuna gitmez diye örtmeye kalkmadı. Bir camiayı yok etme cinayetine ortak olmadı! Yalan ve iftiraları yaymadı! Camiler, bir partinin propaganda merkezine dönüşmedi! İmam ve vaizler ayrımcı dil kullanmadı...

Ömer Nasuhi Bilmen, Diyanet İşleri Başkanlarındandı; aynı zamanda tefsir ve fıkıh âlimiydi. 1947'de yayımladığı Büyük İslam İlmihali, 3 milyonun üstünde baskı yaptı. Kitapta Dinin hükümleri, Haramlar ve yasaklar anlatılıyor. Hırsızlık ve yolsuzluk konuları ele alınıyor:

"Bir kimse bir eşya çalamaz, çalınmasına razı olamaz, ona yardım edemez bu haramdır, yasaktır.  

Ferdlerin ve cemiyetlerin selametine, selamet ve mutluluğuna aykırı olan şeyler, İslam dininde yasaktır, haramdır. Bunların yapılması, hem dünyaca, hem de ahiretçe sorumluluğu gerektirir. Bunlara “Günah, masiyet, ism” denir.  

Günah olan şeyleri bizzat yapmak caiz olmadığı gibi, o gibi şeylere razı olmak ve bir zorlama olmadıkça yardım etmek de caiz değildir. 

Misal: Bir kimse, bir eşya çalamaz, bu haramdır, cezayı gerektirir. Bir kimse bir şeyin çalınmasına razı da olamaz, ona yardım da edemez. Bu da haramdır, yasaktır.  

Günah olan şeylere razı olmak veya yardım etmek, yerine göre ya haram ya da mekruh olur. Bu, dinde bir esastır. Bunun üzerine çeşitli binlerce mesele bina edilebilir.  

Misal: Bir kimse, herhangi bir haksızlığı geçerli kılmak için bir kimseden bir mal alamaz. Bu rüşvettir, haramdır. Onun için bir haksızlığı geçerli kılmak için bir insan bir mal veremez ve böyle bir malın verilmesine aracı da olamaz. Bunlar da haramdır, yasaktır. Çünkü böyle alınması yasak olan bir şeyin, verilmesi de, verilmesine aracı olunması da haramdır, yasaktır. 

Bir hadis-i şerifte buyrulmuştur: “Yüce Allah rüşvet alana da, rüşvet verene de, bunların arasında rüşvete aracı olana da lânet etsin.”

Diyanet en son, "Haram parayla Hacca gidilir" fetvası ile gündeme geldi! Camilerde 3.5 yıldır, Rüşvet ve yolsuzluk konularında hutbe okutulmadığı haberleri çıktı. Acaba Büyük İslam İlmihali bugün yazılsa yayımlanabilir miydi? 

[Ali Emir Pakkan] 19.6.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Hala 1984'ü okumadınız mı? [Salih Yusuf]

George Orwel tarafından 1948 tarinde yazılmış olan "1984" isimli kitapta bir ülkeyi yöneten mutlak bir idarenin iktidarını koruyabilmek için elindeki sınırsız imkanlarla yaptığı akılalmaz uygulamalar anlatılmaktadır.

Ülkeye mutlak hakim olan rejimin ayakta kalabilmesi adına dış düşmanın varlığı olmazsa olmazlar arasında görülmektedir. 

Gerçi gece gündüz şiddetle eleştirilen dış düşman bir gün bakarsınız sıkı dost oluvermiş. Onun yerini bir başka dış düşman alıvermiş. Herhalde bugün yurdumun insanı bu nasıl olur diye sormaz artık.

Özete devam edelim..

Siyasal otoritenin bir yandan çok sıkı kontrol ettiği halka arada bir bombalı saldırılar düzenlenir.

İktidarın propagandif medyası dışında farklı haber kaynakları bulunmadığından dolayı tüm olaylar iktidarın bakış açısıyla anlatılır. Halka sunulan hiçbir reel delil olmamasına rağmen, hükümet medyasına göre, bombalamaları bazen dış düşmanlar direkt düzenlemekte ise de birçok saldırıyı ve diğer fesadlıkları içerideki piyonları gerçekleştirmektedir.

Özellikle dış mihrâkın işbirlikçisi olan içerideki falanca şahsın düşüncelerinden etkilenmiş bir hareketin adamları.

Evlerinde veya herhangi bir yerde yanlarında suç unsuru olarak o zatın kitapları, makaleleri bulunmuş olan takipçilerinin şok itirafları medyada sık sık yer bulmaktadır.

Ülkeyi mutlu geleceğe taşıyacak başkanın yönetimine kast edilmesi aslında tüm millete bir suikast manasına gelmektedir. Bu ne affedilmez korkunç bir suçtur.

Devlet kontrolündeki ekranlarda belirli aralıklarla nefret saati programı vardır.

Bu propagandif yayınlarla sürekli nefret ve kaygılar tazeleniyordu. Aynı şekilde millet düşmanlarını durduran Başkana duyulan sevgi ve minnet tazelenmektedir.

Hikâyenin kahramanı ise sistemin bellek silme bölümünde calışmaktadır. Bu birim başkanın ifadeleri ve rejimin politikalarının geçmiş dönemde söyledikleri ve yapılanlarla çelişkili olduğu durumlarda geçmişi bir şekil yok etmek için kurulmuştur.

Bir defasında kahramanımız, bir kafede hiç de korkunç gözükmeyen üç adamın konuşmalarına kulak misafiri olur. Daha önce hiç duymadığı şeylerden bahsetmektedirler. Anlattıkları aklına ve kalbine hitap eder. Çok etkilenir. Ama yanlarına gidip onlarla tanışmaya cesaret edemez.

Sonrasında ise ilginç bir şekilde o mekandaki bu kişilerin buluşması nefret saati ekranlarında konu edilir. Görüntüler eşliğinde ne konuştukları dinlediklerinden tamamen çok farklı yansıtılır. Güya halk ve devlet düşmanlığını konu edinmiş ve bunun için planlar yapmışlardır.

Bu manipülasyon kahramanımızın vicdanında karşılık bulur. 

Ve bundan sonra her şeyi sorgulamaya başlar. 

Ama tabi bu durum en nihayet kendisini de bir hain olarak işkence altında hapis tutulacağı bir akıbete sürükleyecektir.

Teknolojinin de yardımıyla iktidardan farklı düşünceler taşıyanların kendilerini saklayamayacağı çok sıkı bir kontrol vardır ülkede. 

Ayrıca milletin, her bir şeyden kutsal addettiği devlet ve Başkanı halka sık sık:
- Vatan haini, eşiniz dostunuz hatta ana babanız bile olsa ihbar edin, telkinlerinde bulunmaktadır.

Zira vatanın ve devletin hâtırı her şeyden üstündür.

Hapishaneler, vatandaşlık görevini lâyıkıyla yerine getiren yakınların ihbarlarıyla tutuklanan insanlarla doludur.

Daha fazla anlatmayayım ki kitabı okumak isteyenlerin hevesini söndürmeyeyim....

Yalnız kahramanımızın bir kadınla gizliden gizliye yaşadığı aşkın bu romanda önemli bir yer tuttuğunu da özetime ilave edeyim.

Bu husus dahi her şeyden öncelikli olan devlet ve başkan sevgisine halel getirecek ve ülkedeki kurguyu sarsabilecek bir tehlike olarak görülmektedir.

Bütün enerji büyük ülkenin idealleri ve nefretlerin tatmini için harcanmalıdır. Özetle iktidarın sürdürülebilmesi için.

Tüm diktatoryel sistem ve kişilikler her ne kadar kendilerini çok farklı ve orijinal görmekte iseler de hepsinin büyük ölçekte birbirlerini tekrar ettiklerine tarih ve her coğrafya şahittir. Ve bu nedenle bu tipikliği konu edinen kitaplar evrensel bir kabul görmektedir.

Aydınlatıcı kitaplar güneş gibidir.
Güneş gören toprağı, oyun hamuru gibi sürekli değiştirilen şekillere sokamazsınız.

[Salih Yusuf] 19.6.2017 [Samanyolu Haber]
syusuf@samanyoluhaber.com

Katar Seferi(!) Hilafet’i getirir mi? [Kadir Gürcan]

Katar Seferi(!) Hilafet’i getirir mi?

Sayın Cumhurbaşkanı’nın Katar Emiri ile tokalaşırken kameralara gülücükler yağdırmalarını görünce ne yalan söyleyeyim, içime bir korku düşmüştü. Özel bir uçakla İstanbul üzerinde yapılan keşif gezisi de işin cabasıydı. E, o günler Katar Emiri’nin iyi günleriydi. İmara açık ve dünyevi şehvetleri gıcıklayan gayr-ı menkuller herkesin iştahını kabartıyor. O da böyle bir ticari keşfin ilk yoklamalarıydı. 

Oldum olası ısrar etmişimdir; insanları fıtri insiyak ve kabiliyetleri istikametinde değerlendirmek şart. Sit Alanı, Kupon Arazi, kelepir yeşil alan, iktidar yandaşlarına dağıtılan devlet arazilerini talan etme konusunda yoğunlaşmış ve bunu ihtisas haline getirmiş olanları devletin idare işlerinde istihdam ciddi hata. Belki böyle karakterler kendi hallerine bırakılsa, dünya çapında gayr-ı menkul zengini olup milletimizin ismini duyururlardı. Fena mı olurdu…

Devlet büyüklerimiz, insani çerçevedeki ilişkilerle, uluslararası standartlardaki çıkar ilişkilerini dengeleyemiyorlar. Belki de bu bizim, yaşadığımız asra bir türlü entegre olamamamızın bir neticesi. İçinde yaşadığımız coğrafyayı, hala Osmanlı bakiyyesi falan zannediyoruz. Suriye, İran Mısır, Suudi Arabistan ve daha niceleri…Kimisi ikinci ev, kimisi Saray erkanı’nın yaz tatillerini geçirdiği ya da ailecek çat kapı samimiyeti ile tenezzühe çıkılan komşu mekanları idi. Şimdiki hale bakın; bütün komşularla kanlı-bıçaklı düşman olduk. 

Katar’a bir sabah dört-beş İslam Ülkesinin boykotu ve ilişkileri dondurma kararı konuyla ilgili ülkelerde soğuk duş tesiri yaptı. Teröre destek verdiği tesbit edilen ülkeler bugün olmazsa, yakın bir gelecekte bedel ödeyecekler gibi görünüyor. Katar’ın teröre destek verdiği iddiaları, bu süreçte yanında bulunacak olanları da netameli hale düşürecek. Yabancı basın, Katar konusunda İran ve Türkiye’nin aldığı tavrı, bu şekilde anladı.

ISIS ve türevi terör örgütleri iç ve dış yardım olmadan varlıklarını sürdüremezler. Herkes haklı olarak, değirmenin suyunu merak ediyor. Avrupa’daki her terör saldırısının arkasından işi sahiplenen ISIS’in bu cüreti, kendisine karşı büyük bir öfkenin oluşmasını sağladı. Kim bilir belki de hedef buydu! Böylesi taşeronlarla Avrupa, ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelere bir şekilde hadlerini bildirme hevesine kapılan orta ve düşük ölçekli ülkelerin işi zor. Terör saldırılarından sonra, dil ucuyla terörist ve destekçilerini lanetliyor görünmek kimseyi ikna etmiyor. 

Türk siyasi eğilimi, Ortadoğu konusundaki kritik tercihlerde sürekli olarak yanlış yerde bulunuyor ya da iktidarın boş ve abes ihtiraslarının kurbanı oluyor. Suriye konusu başta olmak üzere son on yıldır Türkiye’nin Ortadoğu Siyaseti kafa üzeri çakılmış durumda. Tükenen krediyi sormayın gitsin. 

Bizdeki iktidar mensuplarının gizli ajandalarında bir de Ortadoğu’nun yumuşak karnı, dini liderlik tutkuları var. Katar’a bir tabur asker, iki gemi yiyecek yardımı yapılınca, havuz medyasının dalgıçları hemen “Hilafet ve halife” ümniyelerini dilendirmeye başladılar. Ya hu bir durun! Adamlara yaptığınız yardımı kursaklarında bırakacaksınız. Katar’a varıncaya kadar içerisinden geçtiğiniz her ülkenin bir halifesi ve şeyhü’l-İslam’ı var merak etmeyin. Gönderdiğiniz gemiler, hilafet ithal edecek krediye sahip değil.

Sayın Cumhurbaşkanı ve Katar Emiri’nin mutlu günlerinde verdikleri görüntü denklanşörde pek iyi durmuştu. Arap Emir’in boy ve pos avantajı bizim havuz cambazlarının halife adaylarından pek de aşağı durmuyor. Eğer bu fotoğraf karesi bizi yanıltmıyorsa, Emir’in genç ve dik duruşu daha çok dikkat çekiyor. Körfezin en zengin ülkesini idare ediyor ve hatta Türkiye’ye hatırı sayılır oranda maddi desteği de düşünülürse, halife olması için ciddi bir mani yok. Neden olmasın? Neyi eksik ki?

Bize yine fazla bir şey kalmıyor. Her zaman olduğu gibi enini-sonunu düşünmeden, müflis bir haleti ruhiye ile daldığımız bir Ortadoğu meselesinden yeni bir Suriye devşirmek yanımıza kar kalacak gibi. Şam Camii’nde Cuma kılmak için yola çıkanların ülkeye maliyeti korkunç. Katar’daki hevesleri daha büyük, oradan hilafet devşirecekler. Öyle ya, Sultan Selim yadigarı hilafet, Mısır Seferleri sonucunda gelmemiş miydi?

[Kadir Gürcan] 19.6.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Sizin hiç babanız tutuklandı mı? [Seyfi Mert]

-Zalimlerin zulmüyle zindanlarda bulunan tüm babalara-

Sizin hiç babanız tutuklandı mı?
Benim tutuklandı, kör oldum! 
Kör olmakla kalmadım, dilim tutuldu. 
Felç oldu tüm her yerim… 
Alnında secde izi belliydi. Sorduğumda, ‘hatırlamıyorum ne zaman başladım namaza’ demişti cevap olarak. Tutuklandığında bile, polislerin hışımlı bakışlarını merhametiyle delerek, ‘yolumuz uzunsa, ikindiyi de kılayım öyle çıkalım’ demişti… Ayakta nasır olur bilirsiniz, namazda oturmaktan. Çok az kişinin alnında olur nasır, secde etmekten. 
Benim babamın alnı nasırlıydı. 
Polisler kör müydü bilmiyorum ama dumur oldukları kesindi bu cümleden sonra. 
Sizin hiç babanız tutuklandı mı?
Benim tutuklandı, gurur duydum…
Hayatında trafik kurallarını bile çiğnememiş. Mutfaktaki bıçağı anneme uzatırken bile sapını öne tutarak uzatan adamı, terörist diye tutukladı çağın zalimleri. 
Benim babam tutuklandı, birileri mutlu oldu. 
Evde ayakkabı kutusu bulunduğu için değil, ahbap yaren ilişkisiyle ihale aldığı için de…
Güvenlik önlemi almadan çalıştırdığı işçileri öldüren maden patronu da değildi babam. Yandaşlık şahikası olup, rüşvet adam kayırma ile aldığı ihale sonucu, binlerce askeri zehirleyen yemek şirketi de yoktu. 
Sıradan bir insandı babam. 
Öğretmendi, eğitimciydi. 
Uçağa binerken valize annemin koyduğu tırnak makasını bile, ‘yanlış olur, güvenliği ihlal etmeyelim’ diye çıkartan adamı, babamı tutukladılar. 
Sizin hiç babanız tutuklandı mı?
Benim tutuklandı, sustum. 
Utandım çünkü, ben dışardaydım. Bir de henüz birkaç günlükken annesiyle zindana atılan, babası tutuklanan çocuklar vardı çünkü. Onlar aklıma geldi ve utandım, sıkıldım. 
80’i aşkın yaşıyla, dayandığı bastonunda güçlükle ayakta duran, elleri kelepçeli, ak sakallı babalar geldi aklıma, ve onların evlatları; utandım. Eşiyle beraber, birkaç günlük çocuğunu başka hapishanelerde bırakan zindandaki genç babaları düşündüm, yerin dibine geçtim.
Sizin hiç babanız tutuklandı mı?
Onların babaları tutuklandı. 
Utanmazların kendilerine cennet yaptıkları ülkeyi, cehennem gibi yaşayan günahsızlar adına utandım. 
Sizin hiç babanız tutuklandı mı?
Oğlu için memleketi cehenneme çeviren zalim babaların, kızını harama, günaha sokmaktan, eşini, kardeşini yediği rüşvete ortak etmekten çekinmeyen babaların baştacı edip, kurtarıcı olarak görüldüğü memlekette, sizin babanız daha tutuklanmadıysa, bence biraz muhasebe yapın. 
Babalar gününüz kutlu olsun!

[Seyfi Mert] 18.6.2017 [Samanyolu Haber]
mseyfi@samanyoluhaber.com

Sevgili Kitabımız [Baran]

EY HAKK’IN SÖZÜ KUR’AN, SEN KELÂM-I KADÎMSİN.
RAB’DEN NEBİ’YE İNEN SON KİTAB-I KERÎMSİN.
LEVH-İ MAHFUZ’DAN BERİ AYET AYET GELENSİN.
YEDİ KAT SEMALARDAN SÜZÜLEREK İNENSİN.
ON DÖRT ASIRDAN BERİ GÖNÜLLERDE BAŞTASIN.
TALİHLİ PEK ÇOK KULUN HAFIZALARINDASIN.
BİR BERAT GECESİNDE TOPTAN İNDİRİLENSİN.
YİRMİ ÜÇ YIL BOYUNCA CESTE CESTE İNENSİN.
SEN NİCE İNSANLARIN HİDAYET REHBERİSN.
KAPKARANLIK YOLLARI HEP SEN AYDINLATIRSIN.
HEM FİKİR KİTABISIN, HEM ZİKİR KİTABISIN.
KIYAMETE KADAR DA KORUMA ALTINDASIN.
GÜZEL SESLİ KULLARIN DİLLERİNDE NÂLÂNSIN.
SENİ DİNLEYENLERİN GÖNLÜNÜ ŞÂD EDERSİN.
İNANANLARIN BİLİR, KÂİNATIN BEYNİSİN.
SANA SAHİP ÇIKANI SEN HAKK’A GÖTÜRENSİN.
DÜNYADA SANA GÖNÜL VERENLERE KEFİLSİN.    

[Baran] 17.6.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Erdoğan ‘Kartlis Deda’ya karşı [Konuk Yazar: Mehmet Nedim Yılmaz]

Avantajlı coğrafi konumu sayesinde Gürcistan, Kafkasya’da çıkarları bulunan büyük devletlerin ve bölgesel aktörlerin her zaman ilgi odağında olmuştur. Gürcistan, Nisan 1991’de bağımsızlığını kazanmasından bu yana Batı blokunda yer almak için çaba sarf etmiştir. Ancak bu gidişattan rahatsız olan Rusya, 2008 Ağustos ayında beklenmedik bir askeri müdahale ile Gürcistan’ın Batı serüvenini sekteye uğramıştır. (1) Bununla birlikte, Gürcistan savaş sonrasında, Batı ile ilişkilerini derinleştirme yönündeki çabalarını arttırmıştır. (2) Bu yönde kaydedilen ilerlemenin de etkisiyle Gürcü hükümeti, Avrupa değerlerine bağlılıklarını her fırsatta yinelemektedir.

Ancak, çalkantılı ve öngörülemez iç politikası nedeniyle Gürcistan’ın uzun soluklu bir demokrasi kültürünü ne ölçüde içselleştirebileceği ise belirsizdir. Zira uzun bir süredir Gürcistan’da ikamet eden öğretmen Mustafa Emre Çabuk’un tutuklanmış olması bu belirsizliğe örnek teşkil etmiş ve esasen demokratik değerlere bağlılık konusundaki taahhütler ile mevcut uygulamalar arasında fark bulunduğunu göstermiştir.

MUSTAFA ÖĞRETMENİN TUTUKLANMASININ ARKA PLANI

2002 yılından bu yana Gürcistan’da yaşayan Mustafa öğretmen, tutuklandığı ana kadar Gürcü makamlarının izni çerçevesinde öğretmen olarak çalışmaktaydı. Bu ülkede bulunduğu on beş yıl süresince, Türkiye-Gürcistan ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik birçok sosyal ve kültürel programa imza attı. Ancak, Türkiye’nin iade talebi doğrultusunda, hem de bu talebi destekleyen hiçbir hukuki belge bulunmamasına rağmen, 24 Mayıs’da Gürcü makamlarınca tutuklandı. Mustafa öğretmen, Gülen Hareketiyle ilişkisi bulunduğu gerekçesiyle “teröre destek” vermekle suçlanıyor. Tutuklamanın Başbakan Binali Yıldırım’ın Gürcistan’ı ziyaret ettiği günün ertesinde gerçekleşmesi ise büyük bir “tesadüf”ün ötesinde ilişkileri hatırlatıyor bize.

Oysa ki Mustafa öğretmen, kısa bir süre öncesine kadar Gürcistan’daki Türk toplumunun en saygın üyeleri arasında yer almakta, hatta Tiflis’teki Türk Büyükelçiliğince de düzenlenen programlara dahi davet edilmekteydi. Hatta 17-25 Aralık yolsuzluk skandalının patlak vermesi öncesinde, Mustafa öğretmenin okulu ya da Gülen Hareketiyle bağlantılı bir başka kurum, Türkiye’den gelen üst düzey resmi yetkililerin ana uğrak noktalarından biriydi.

(1) Gürcistan’ın yaklaşık yüzde 20’sine tekabül eden ayrılıkçı bölgeler Abhazya ve Güney Osetya’nın savaş sonrasında Rusya ve güdümündeki birkaç ülke tarafından tanınması sonucunda Kafkasya’da ilave bir donmuş ihtilaf daha ortaya çıkmıştır.

(2) 1999 yılından bu yana Avrupa Konseyi üyesi olan Gürcistan, halihazırda Avrupa Birliği (AB) ile vize serbestisine ve serbest ticaret anlaşmasına sahip. Gürcistan’ın NATO üyelik süreci de pozitif yönde ilerliyor.



ERDOĞAN’IN GÜLEN HAREKETİNE DÜŞMAN KESİLMESİNİN SEBEBİ

17-25 Aralık yolsuzluk skandalı nedeniyle hükümet üyeleri, bazı bakanların çocukları, Halk Bankası genel müdürü ve aralarında İran asıllı Reza Zarrab’ın (Rıza Sarraf) da bulunduğu bazı işadamları rüşvet, yolsuzluk, kara para aklama ve altın kaçakçılığıyla suçlanmakta; bu suretle İran’a uygulanan uluslararası yaptırımların delindiği iddia edilmekteydi. Hatta, İçişleri Bakanının oğlu ile Halkbank genel müdürü ve işadamı Reza Zarrab’ın evlerinde Polis tarafından yapılan aramalarda, yüklü miktarda nakit para ayakkabı kutularının içine saklanmış halde bulunmuştu.

Yolsuzluk skandalını kapatmak isteyen hükümet, emniyet ve yargıda toplu ihraç ve tutuklamalara başladı. Yolsuzluk skandalında adıgeçen bazı bakanların istifası ve gözaltına alınan tüm şüpheli şahısların serbest bırakılması sonrasında hükümet sözkonusu yolsuzluk skandalını kapatmayı başardı. Ancak ne gariptir ki, 17-25 Aralık yolsuzluk skandalının ana aktörlerinden olmasına rağmen Türkiye’de aklanan ve muteber işadamı muamelesi gören Reza Zarrab ile Halkbank genel müdür yardımcısı, Amerika’nın İran’a yönelik yaptırımlarını ihlal ettikleri suçlamasıyla ABD’de tutuklandılar ve hala cezaevinde bulunuyorlar.

Benzer bir suçlamayla karşılaşabileceği endişesiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan, yolsuzluk skandalının kapatılması sonrasında Gülen Hareketine karşı yurtdışını da kapsayan bir cadı avı başlattı. 15 Temmuz 2016’da meydana gelen ve Erdoğan’a göre “Allah’ın bir lütfü” olan “kontrollü darbe” de, bu cadı avının son aşamasının anahtarı niteliğindeydi. Bununla beraber, darbenin deyim yerindeyse bir tiyatro olduğu yönündeki şüpheler giderek kuvvetlenmektedir. Zira üzerinden yaklaşık bir yıl geçmesine rağmen, kimlerin darbeci  oldukları ve bu kişilerin var olduğu belirten dış bağlantıları henüz ortaya çıkarılabilmiş değildir.

ERDOĞAN’IN AMACI MUHALİFLERE AĞIR BEDELLER ÖDETMEK

Ancak, darbe sonrasında oluşan ortamdan istifadeyle ilan edilen ve halen yürürlükte olan OHAL döneminde, siyasi, dini veya kültürel altyapısına bakılmaksızın tüm Erdoğan muhalifleri ağır bedeller ödemektedirler. 15 Temmuz sonrasında atılan adımlar göz önünde bulundurulursa, aslında bunun gerçek bir askeri müdahale değil, devlet eliyle tüm muhalif kesimleri susturmak ve devleti dizayn etmek amacıyla geliştirilmiş şeytani bir plan olduğu anlaşılmaktadır.

Zira OHAL’in sağladığı yetkilerle, yaklaşık 140 bin kamu görevlisi ihraç edilmiş, 50 bini aşkın kişi tutuklanmış, aralarında üniversitelerin de bulunduğu 2 binin üstünde eğitim kurumu kapatılmış, 8 bin civarında akademisyenin işine son verilmiş, yaklaşık 150 medya kuruluşu kapatılmış olup,  234 gazeteci hala cezaevinde bulunmaktadır.

Sonuç olarak Türkiye’nin kurumsal kapasitesi ve uluslararası imajı ciddi şekilde zarar görmüş ve Erdoğan’ın arzu ettiği devlet modeli “Yeni Türkiye”nin tesis edilmesine ramak kalmıştır. Belirtmek gerekir ki “Yeni Türkiye” basit bir yakıştırma ya da temenni değil, 16 Nisan 2017 tarihinde düzenlenen tartışmalı referandumda az bir farkla kabul edilen anayasa değişikliği ile kurumsal nitelik kazanan yeni rejimin adıdır. Otoriter bir başkanlık sistemi olarak tanımlanabilecek bu modelde Erdoğan’a olağanüstü yetkililer verilmiştir. Bununla birlikte, Türkiye’de referandum sürecini takip eden gözlemciler, düzenlenişi ve hazırlık süreci bakımından referandumun uluslararası standartları sağlamadığını belirtmişlerdir.

Tüm bu olumsuzluklara ek olarak, OHAL uygulamaları Türkiye’nin sosyal dokusunu zedelemiş ve ülkeyi normal bir düzende yönetilemez hale getirmiştir. Erdoğan da bir açıklamasında bunu açıkça ifade etmiştir: “Ülke huzur ve refaha kavuşuncaya kadar OHAL kalkmayacak!”

Kontrollü darbe, 160’tan fazla ülkede eğitim ve kültür faaliyetleri yürüten Gülen Hareketiyle bağlantılı kişi ve kurumlara karşı Erdoğan tarafından yurt dışında yürütülen cadı avına da hizmet etmiştir. Erdoğan’ın havuç-sopa yaklaşımının sonucunda, Afrika’da, Balkanlarda, Orta ve Güney Asya’da bulunan bazı ülkeler, bu kişi ve kurumlara karşı harekete geçmişlerdir. Erdoğan’ın talebini yerine getiren bu ülkelerin bir ortak özelliği olarak demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi standartlar bakımdan oldukça kötü bir sicile sahip bulunmaları dikkate değerdir. Maalesef manzara budur.

15 YIL BOYUNCA YASALARA AYKIRI İCRAATI OLMAYAN BİRİ MUSTAFA ÖĞRETMEN

Mustafa Öğretmenin hukuksuzca tutuklanmasına  dönecek olursak, tutuklamasına karar verilen ilk mahkemede Gürcü hakim, Mustafa öğretmenin Gürcistan’da yaşadığı on beş yıl boyunca yasalara aykırı bir faaliyetinin bulunmadığını belirterek, tutuklama kararının Türkiye’nin iade talebi doğrultusunda alındığını açıklamıştır. Ancak, giderek otoriterleşen ve Batılı değerlerden uzaklaşan bir ülkenin talebi üzerine alınan tutuklama kararının, Gürcistan’ın Batı’ya ve kendi halkına yönelik demokrasi taahhütleriyle bağdaşmadığını da açıkça ifade etmek gerekir.

Diğer tarafından, Gürcistan’da ve yurtdışında yerleşik bazı STK’ların, Mustafa Öğretmenin haksız bir şekilde tutuklanmasına karşı toplumsal bilinci uyarmak amacıyla ortaya koydukları çaba memnuniyet vericidir. Sağduyulu Gürcü halkı da STK’ların bu çağrısına olumlu yanıt vermiş ve geçtiğimiz hafta düzenlenen gösteride, Mustafa Öğretmenin serbest bırakılmasını talep etmişlerdir. Hatta bu amaçla online bir imza kampanyası dahi başlatılmıştır.

Mustafa Öğretmenin özgürlüğüne kavuşması bakımından Gürcü Adalet Bakanı Tea Tsulukiani de ümit kaynağıdır. Zira hukuk alanında parlak bir kariyere sahip olan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde on yıl boyunca avukat olarak görev yapan Bakan Tsulukiani’nın, mahkemelerin siyasi baskıya maruz kalmaları durumunda, Gürcü yargısının bağımsızlığını ve şerefini koruması beklenmektedir.

AB VE NATO ÜYESİ OLARAK DEMOKRATİK OLGUNLUK SINAVI VERİYOR

Gürcistan’ın üyesi olmayı hedeflediği AB ve NATO gibi kuruluşların ülkeler değil, değerler üzerine kurulu yapılar oldukları cihetle, Gürcistan’ın Mustafa öğretmenle ilgili olarak hukukun üstünlüğü prensibine uygun hareket ederek, bu kuruluşlara üye olabilecek demokratik olgunluğa sahip bulunduğunu ispat etmesi gerekmektedir.

Gürcistan, birinci ticaret ortağı Türkiye’ye karşı kendini bir açmazın içinde görüyor olabilir. Ancak Gürcistan, insan hakları ihlalleri, işkence ve zulüm nedeniyle dünyanın yakından takip ettiği bir ülkeden gelen taleplere ihtiyatla yaklaşmalı ve Mustafa öğretmenin iade talebini reddetmelidir. Aksi takdirde Gürcistan bir diktatöre karşı kendini zor durumda bırakabilecek bir taviz vermiş olacak, bu durum da yeni talepler-tavizleri doğurabilecektir.

Gürcü makamlarının göz önünde bulundurmaları gereken bir diğer husus ise, Erdoğan’ın benzer talepleri demokratik ülkelerce dikkate alınmazken, Somali, Suudi Arabistan, Azerbaycan, Myanmar ve Malezya gibi demokrasisi zayıf ve az gelişmiş ülkelerin Erdoğan’ın taleplerine boyun eğdikleri gerçeğidir.

KARTLİS DEDA (GÜRCÜ ANA)

Tiflis’i ziyaret edenler şehre nazır bir tepede bulunan Gürcü Ana heykelini hatırlayacaklardır. Gürcü karakterinin sembolü sayılan heykel, sağ elde bulunan şarapla misafirperverliği, sol eldeki kılıç ile de bağımsızlık aşkını ve düşmana karşı korkusuzca savaşı simgeler. Bu vesileyle Gürcü dostlarıma şunu hatırlatmak isterim; Mustafa Öğretmen 15 sene önce bu ülkeye bir dost olarak gelmişti, 2008 yılındaki savaş dahil, bu 15 yıllık süre zarfında sizlerin misafiri olarak yaşadı ve eğittiği gençlerle Gürcistan’ın geleceğine önemli katkıda bulundu. Şimdi ise Gürcü halkının kendinden bekleneni yaparak, bu zor durum karşısında Mustafa Öğretmeni yalnız bırakmayacaklarından şüphem yoktur. Bu, demokratik olgunluk ve evrensel hukukun da gereğidir.

[Mehmet Nedim Yılmaz] 19.6.2017 [TR724]

GRECO: Türkiye yolsuzlukla mücadelede yetersiz kaldı [Mehmet Dinç]

Avrupa Konseyi Yolsuzlukla Mücadele grubu (GRECO) Türkiye için geçici uyum raporunu yayınladı. Raporda 2010 yılında alınan 17 öneri inceleniyor. Bununla birlikte ‘siyasi partilerin şeffaflığı’ ve ‘yolsuzluk suçları’ değerlendiriliyor. GRECO’nun raporu özetle, 2010’dan beri Türkiye’de yolsuzlukla mücadele adına tatmin edici adımlar atılmadığını belirtiyor.

Yayınlanan raporda siyasi partilerin mali şeffaflığı ve denetime açık olması gerekliliği bir kere daha dile getirilirken bu konudaki dokuz tavsiyenin hiçbirinin tatmin edici biçimde uygulanmadığı vurgulandı. ‘Yolsuzluk suçları’ konusundaki sekiz tavsiyeden altısı tatmin edici şekilde uygulanırken diğer ikisi kısmen uygulanmış. Türkiye bu alanda da somut olarak bir ilerleme kaydedemedi. GRECO, Türkiye’nin içinden geçtiği zor durumun farkında olduğunu kaydetmekle birlikte yolsuzlukla mücadele konusundaki çabasını ise hayal kırıklı olarak nitelendirdi ve Türkiye’nin durumu için “küresel açıdan yetersiz” ifadesini kullandı.

Bulgar ve Norveçli raportörlerin hazırladığı raporda 2010’da kararlaştırılan 17 öneri inceleniyor. Özellikle partilerin mali durumunun şeffaflığı adına halka açık olmaları gerektiğinin altı çiziliyor.

Raporda, yolsuzlukla mücadele konusunda daha önceki yıllarda alınan kararlarının uygulanmadığı görülüyor. Yolsuzluklarla mücadele adına bırakın ülke genelinde mali denetimin şeffaflaşmasını, henüz partilerin kendi içinde mali şeffaflık ve denetim mekanizmaları bile sağlanmamış. Türkiye, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonu gibi tarihinin en büyük yolsuzluk olayı ile yüzleşememişken, partilerin mali denetime açılmasını beklemek yersiz olacaktır. Fakat partilerin iç denetiminin olması yolsuzlukların bir nebze olsun engellenmesi için başlangıç olabilir.

Planlanan önlemlerin ekinliğine dikkat çekerek, Türk makamlarının başlatılan reformları tekrar uygulamaya koymalarına yönelik çabalarını artırmasını istedi. Ayrıca , 30 Eylül 2017 tarihine kadar beklemedeki önerilerin uygulanması için alınan önlemler hakkında bir rapor sunmasını istedi.

Siyasi partilerin mali şeffaflığı ile ilgili önerileri

Seçilen temsilciler ve seçim kampanyaları da dahil olmak üzere partilerine bağlı siyasi faaliyetlerin, siyasi partilerin adayları tarafından bireysel olarak yapılan harcamalarının denetlenmesi sağlamak.  Siyasi partilerin yıllık hesaplarının, ortak muhasebe ilkeleri tarafından yedeklenen standart bir formatın getirilmesi ve izleme kuruluşu tarafından taraflara rehberlik sağlanması da dahil olmak üzere gelir ve gider hakkında daha ayrıntılı ve kapsamlı bilgi sağlanmasını sağlamak. Siyasi partilerin yıllık hesaplarının ve denetim organının raporlarının izlenmesinin, kanunla belirlenecek zaman aralıklarında halkın kolaylıkla erişilebilir kılınmasını sağlamak. Siyasi partilerin ve adayların parlamento, cumhurbaşkanlığı ve yerel seçim kampanyalarının finansmanında şeffaflığı düzenlemek ve özellikle üçüncü partilerin katkılarının şeffaflığını artırmanın yollarını bulmak. Siyasi partilerin ve seçim adaylarının, belirli bir değerin üstünde aldığı her türlü bağışı (parasal olmayan şeyler de dahil olmak üzere) düzenli olarak ifşa etmelerini ve her bir bağışın niteliğini ve değerini, ayrıca seçmenler de dahil olmak üzere vericinin kimliğini ifşa edilmesi gibi öneriler yer alıyor.

Bağımsız uzmanlar parti muhasebelerini denetlemeli

Kampanya dönemlerinde, sertifikalı uzmanlar tarafından parti hesaplarının bağımsız denetlenmesi, partilerin ve adayların, başkanlık sırasında veya kısa süre sonra gerçekleştirilecek olan kampanyanın finansmanının özellikle izlenmesi gerektiği ifade ediliyor.

GRECO ayrıca, Avrupa Konseyi Genel Sekreterinin, Türk Dışişleri Bakanı’na bir mektup göndererek uyumsuzluğa dikkat çekmesini istedi.

Son olarak, GRECO, hazırladığı raporun ulusal dile tercüme edilerek  kamuoyuna açık halde yayınlanmasını istiyor.

GRECO, Avrupa Konseyin bağlı 47 ülkede Yolsuzlukla mücadele, standartlarını yükseltmeyi amaçlayan Avrupa Konseyine bağlı kurumdur. Devletlerin, yolsuzlukla mücadele politikalarındaki eksiklikleri tespit etmesine yardım ederek gerekli yasal, kurumsal veya uygulamaya yönelik reformlar oluşturur. Dünya çapında saygın bir kurum olan GRECO’ya Konsey üyeleri dışında ABD ve Belarus da üyedir.

[Mehmet Dinç] 19.6.2017 [TR724]

Hz Ömer, Muvafakat-ı Ömeriyye ve tarihi okumak [Abdullah Salih Güven]

İlk defa A.Turan Alkan’ın bir yazısında okumuştum, “Tarih, inanç alanı değildir” sözünü. Doğru söylüyor. Tarih ne inanç alanıdır ne de inancın, imanın, itikadın konusudur. Tarih tarihtir. Sokaktaki vatandaştan siyasetçisine, sanatçısından akademik dünyanın en parlak simalarına varıncaya kadar hemen herkesin bildiği bu gerçeği, yazar neden vurgulama ihtiyacı hissetti? Cevabı açık bu sorunun: çünkü genelde Müslümanlar özelde de Anadolu Müslümanlığı ‘tarihi’ bir inanç alanı olarak görür. Daha da ötesi tarihi, siyah ve beyaz olarak okur. İkili bir tarih anlayışı vardır Anadolu insanının. Yücelttiğini tam yüceltir, yerin dibine batırdığını da tam batırır. Yücelttiğine neredeyse İlahi vasıflar verir; batırdığını da battığı yerden kimse çıkartamaz. Nedense ara bir ton yoktur bizim tarih anlayışımızda.

SİYASİ VE DİNİ TARİHTE YÜCELTTİKLERİMİZ, YERİN DİBİNE BATIRDIKLARIMIZ

Özellikle siyasi tarihte kendisini çok daha net bir şekilde gösterir bu yaklaşım. Bakın Türkiye’nin yakın çağ tarihine. Cumhuriyetin kuruluşunda itibaren ele alın ya da Osmanlı’yı. Rejimin resmi görüşünün hâkim rol oynadığı zihniyet, neyi ne kadar bilmemizi, neyi nasıl bilmemizi, kimi nereye ve nasıl koymamızı istiyorsa ona göre bir söylem üretir ve o söylem üzerinden biz, düşüncelerimizin istikametini belirleriz, kendimize çeki düzen veririz. Bu görüşün dışına çıkmak, farklı perspektiflerden farklı düşünceler geliştirip muhalif bir sonuca varmak, şu da olabilir veya şu da olamaz mı demek, artık bizim gibiler için çok lükstür. İlkokuldan üniversitelerde okutulan resmi tarih anlayışının kitapları bunun en büyük delilidir. Haksızlık etmeyelim ve bir cümle ile istisnaları da var, bu anlayışta kırılmalar da yaşanıyor diyelim ama bu kırılma adı üzerinde şimdilik istisnaî bir mahiyet arz etmekte.

İslam tarihi daha doğru bir nitelendirme ile Müslümanların tarihi söz konusu olduğunda da hemen hemen aynı şey geçerlidir bizim zihin dünyamızda. Çocukluğumuzdan beri yazılı ya da sözlü olarak bize öğretilen tarih bilgimiz ve o tarihte rol oynayan şahıslara bakışımız, yukarıda çizmeye çalıştığımız çerçevenin dışında değildir. Hâlbuki tarihten, tarihe mal olmuş hadiselerden bahsediyoruz ve kesinlikle biliyoruz ki bu tarihi hadiselerde başat rolü oynayan seksiz ve şüphesiz insandır. İnsan ise, potansiyel düzlemde doğru ve yanlış yapma ihtimali bulunan bir varlıktır. İlahi inayetin özel bir lütuf ve ihsanıyla koruması müstesna, adına insan dediğimiz varlık her zaman hata yapabilir, her zaman İlahi iradeye muvafık doğru eylemleri yapamayabilir. Nitekim Hz. Âdem’den itibaren hemen her insanın şahsi hayatında da, insanlardan müteşekkil küçük ve büyük gruplardan oluşan toplulukların hayatında da pratik olarak bunu görme imkânı vardır.

HAZRETİ ÖMER ÖRNEĞİ ÜZERİNDEN GİDERSEK

Ben çerçevesini çizmeye çalıştığım bu zihniyet adına Müslümanlık tarihimizden bir örnek sunmak isterim: Hz. Ömer (ra). Hz. Ömer, Sünni dünyanın elinde devasa bir şahsiyet ama aynı Ömer (ra) Şii dünyanın zihninde, kalbinde ve dilinde neredeyse ‘şeytan’dır. Başlangıcı itibariyle kökeninde teolojinin değil siyasetin rol oynadığı görüş ayrılıklarının bu iki bakış açısına etkisi elbette vardır, hatta tabir caizse melek ve şeytan olarak resmedilen bu iki Ömer konusunda mesele çeşitli rivayetler uydurmaya kadar uzanmıştır. Hâlbuki tarihi hadiseleri ve o hadiselerde rol oynayan Hz. Ömer’i kendi şartları içinde ele alsak, Hz. Ömer’i mübalağalı bir şekilde abartmadan veya aynı ölçüde yermeden daha iyi anlamış ve hakikate çok daha büyük hizmet etmiş oluruz. Bu anlayış bizim hem İslam anlayış ve algımıza, hem de bugün yüz yüze olduğumuz ve çözmekle mükellef bulunduğumuz nice nice hadiselerde ilham ve ışık kaynağı olur.

Hz. Ömer denince akla gelen ilk şeylerden birisi muvafakat-ı Ömeriyye’dir. Sayısı hakkında ihtilaf bulunan bu görüşler hayatın tabii akışı ve seyri içinde Hz. Ömer’in seslendirmiş olduğu düşünce istikametinde nazil olan ayetlerle tespit edilmiştir. Muvafakat-ı Ömeriyye bu demek zaten. Hz. Ömer’in şahsî düşüncelerinin İlahi iradeyle örtüşmesi. Başka bir ifadeyle İlahi iradenin tercihinin Hz. Ömer’in düşünce, görüş, kanaat ve içtihadına muvafık olması. Tesettür ayetleri, Bedir esirlerine nasıl davranılacağı, meşhur münafık Ubeyy b. Selül’ün cenaze namazını Hz. Peygamberin kıldırmama isteği bu bağlamda ilk akla gelen örneklerdir ki bunların hemen hepsi de ulemanın sahih dediği rivayetlerle sabittir. Ama aynı Ömer’in (ra) İlahi iradeye muvafık olmayan başka görüşleri de vardır. Mesela, Hudeybiye sulhu anlaşmasına hem de alabildiğine sert bir şekilde karşı çıkması. Rivayetlere göre bu çıkışından dolayı Hz. Ömer ömrünün sonuna kadar pişmanlık yaşamış, tevbe ve istiğfarda bulunmuş ve sadakalar vermiştir.

İKİ FARKLI ÖMER (RA) VAR…

Özetle ifade edecek olursam, Hz. Ömer’in hayatına bir bütün olarak baktığımıza görüyoruz ki Hz. Peygamberin (sav) sağlığında yapıp-ettikleri ile Hz. Ebu Bekir ve kendi hilafeti dönemindeki yapıp-ettikleri birbirinden farklı iki ayrı karakter çizmektedir. İlkinde Hz. Peygamberi tek başına öldürmeye gidecek kadar cesur, Müslüman olduktan sonra elinde kılıç hemen İslam muhalifini öldürmeye azimli, herkesin kendisinden çekindiği sert ve haşin karakterli, Anadolu tabiriyle (hâşâ ve kellâ) deli-dolu bir Ömer, ikincisinde ise alabildiğine aklı başında, devlet aklını temsil eden ve yaşadığı dünyanın siyasi, ekonomik, kültürel gerçeklerine vakıf, sadece bugünü değil yarınları da düşünen uzak görüşlü, gerek Kur’an ayetleri gerekse Hz. Peygamber tatbikatını derin bir anlayışla yorumlayan rasyonel ve aklı başında bir Ömer. Bu bütüncül bakış bize şunu düşündürüyor: özellikle Hz. Peygamberin sağlığı döneminde onu yücelten veya yeren rivayetler Şii-Sünni ayırımında Hz. Ömer’i müdafaa etmek veya yermek için tarafların üretmiş olduğu uydurma ve mübalağalı haberler ve beyanlar olabilir.

İsterseniz buradan yazının başında belirttiğimiz tarih anlayışımızdaki olguya geriye dönebilirsiniz: sevdiğini tam sevmek, yerdiğini tam yermek. Sevdiğini göklere çıkartmak, yerdiğini yerin dibine batırmak. Hâlbuki bu ikisinin ortası var ve olmak zorunda. Çünkü muhatabımız insan. İnsan ise hem meleklerle hem de şeytanlarla at başı yarış yapabilecek bir mahiyete sahip.

Sözlerimizi yine A. Turan Alkan’ın o sözüyle bağlayalım: Tarih inanç alanı değildir. Tarihi, tarihe mal olmuş hadiseleri ve şahsiyetleri doğru anlamak onlara hakiki değerini vermek demektir. İster övme ister yerme amacıyla yapılsın seçici ve tek taraflı bir tarih okuması ise tarihi tahriftir. Böyle bir yaklaşımda en çok kaybeden tarihe mal olan şahsiyetler değil, onlardan istifade ile bugün ve yarınlarına yön verecek bizleriz. Bilmem farkında mıyız?

Aslında Hz. Ömer örneği üzerinden dile getirdiğimiz bu yaklaşımı “Aziz ve Necip Türk Milleti”, “Devlet-i Aliye”, “Asr-ı Saadet” ve “Altın Nesil” gibi kavramlar üzerinde de düşünmemiz lazım.

[Abdullah Salih Güven] 19.6.2017 [TR724]

15 Temmuz kumpasından kareler [Sefer Can]

15 Temmuz, sivil ve demokratik hayata karşı bir darbenin verebileceği bütün hasarı oluşturdu. Yasama ve yargı, yürütmenin daha doğrusu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın boyunduruğu altına girdi. Sivil toplum ağır faturayı ödüyor ama bitmiyor. Her gün yeni bir bedel önümüze konuyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin maruz kaldığı tasfiye süreci en az sivil enkaz kadar önemli. Sonuçlara baktığımızda TSK’nın büşük bir kumpasla karşı karşıya kaldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sadece sonuçlar değil, 15 Temmuz’un sahneleniş tarzı da kumpasın önemli delillerinden. Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve komuta kademesi kumpasın ortaklığı dahil bir çok suçlamaya muhatap. En azından kıyıma seyirci kaldıkları kesin.

15 Temmuz gecesi sokağa çıkan askerlerin ufak bir kısmına emir komuta zinciri içinde darbe yapılıyor havası verilmiş. Geriye kalan büyük bölüm, emir komuta zinciri içinde bile olsa darbeye katılmayacağı için başka yemle çekilmiş tuzağa. Terör saldırısı ve tatbikat bu yemlerin bazıları. Halkla karşı karşıya gelen askerlerin kayıtlara geçen şaşkınlığı ve hiç orantılı olmayan güçlere teslim olmaları bu yüzden. İstanbul Valiliğinin önünde televizyondan darbeyi öğrenip yığılıp kalan askerler buna en güzel örnek.

Yine toplam 38 kişiyle koskoca Taksim Meydanı’nı ‘kuşatan’ askerlerin düştüğü trajikomik manzara pek çok şeyi anlatıyor. Dönemin Emniyet Genel Müdürü Celalettin Lekesiz 8 Kasım 2016’da Meclis Araştırma Komisyonu’na anlattığı ilginç anekdotlar var. Mesela Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na giden üçü rütbeli 13 askerin gözaltına alınması. 2 bine yakın koruması olan bir mekâna toplam 13 asker gidiyor. Fıkra diye anlatsan kimse gülmez. Ama bizde darbe delili olarak dosyalara konuyor. O askerlerin darbe algısını güçlendirmek üzere yem yapıldığını bilmek için ortalama zeka yeter.

4 TRAFİK POLİSİ 85 DARBECİYE KARŞI!

Yine Lekesiz’in anlattığı bir hadise bilimkurgu romanı gibi, ancak filmlerde olabilecek türden bir kahramanlık örneği! Bir binbaşı komutasındaki 59 rütbeli ve 25 erden oluşan 85 ‘darbeci’, 4 polis tarafından teslim alınıyor. Lekesiz şöyle anlatıyor: “03.00’te Ankara’ya gelmek üzere yola çıkan füze bataryalarını taşıyan konvoy il girişinde sadece bir polis başmüfettişi ve ona yardımcı olan 3-4 trafik görevlisi tarafından engellendi. Gerçekten bu, detaylarıyla bilinmesi, teşekkür edilmesi, tebrik edilmesi, takdir edilmesi gereken bir iş. Bu polis başmüfettişimiz uzun yıllar trafik görevi icra etmiş bir arkadaş, dolayısıyla, bir yol nasıl açılır veya bir yol trafiğe tank da olsa, top da olsa nasıl tamamen engellenir, tıkanır, tüm detaylarını bilen bir arkadaş. Orada tırları falan yola çekip, kapatıp bu gelen füze bataryalarını taşıyan konvoyun geçememesini sağlayıp başlarındaki binbaşı ve onun mahiyetindeki 59’u rütbeli 25 er ve erbaşı da silahlarından arındırarak 1 polis başmüfettişi, 3 kadar da trafik görevlisi bunları teslim aldı, silahlarını da teslim aldı, adamları da gözaltına aldı.” Füze bataryaları da dâhil ağır silahlarla donatılmış 85 darbeci,toplam  4 tane trafik polisince gözaltına alınıyor. Sizce de tuhaf değil mi?

ANKARA SOKAKLARINDA KAYBOLAN TANKLAR

Karar Gazetesi iddianameden hareketle şu haberi yaptı:

“Darbecilerin tankları Ankara sokaklarında kayboldu. 15 Temmuz için 28. Mekanize Tugayı’ndan çıkarılan tankların Ankara’nın caddelerinde kaybolduğu ortaya çıktı. Darbecilerin paniklemeleri nedeniyle telsiz iletişimi koptu, yeni bakımları yapılan tanklar arızalandı. Olmaz denilen her şey oldu ve 36 araçtan, sadece 8’i Genelkurmay’a ulaşabildi.”

‘Genelkurmay’a saldırı var’ diye sokağa çıkarılan askerler, telsiz bağlantısını kesip başı kopmuş tavuk gibi bırakılmış. Kendi başkentinde, kendi karargâhına giderken kaybolan asker fotoğrafı hoş değil. Ama o askerlerin bir iktidar savaşında piyon olarak kullanılmaları daha acı. Kendi askerine kumpas kuran bir devlet…

Erdoğan ayrıldıktan iki saat sonra Marmaris’e gönderilen SAT birliği, köprüyü tutmak için Yalova’daki kamptan otobüslere doldurularak köprüye getirilip halka linç ettirilen harp okulu öğrencileri, boş silahla Genelkurmay’ın bahçesine bırakılan Harbiyeliler… liste uzayıp gidiyor. Darbecilerden hesap sorulsun fakat tuzağa düşürülen ya da sokağa bile çıkmamış askerler yargılanıyor. Linç edilenlerin hesabı sorulmuyor. Yaş kuru ayırımı yapılmaması sadece sivil alanda değil, TSK içinde de mağduriyetleri büyütüyor. Darbeyle hesaplaşma adaletle yapılmazsa gerçek darbeciler aradan sıyrılır.

[Sefer Can] 19.6.2017 [TR724]

Cemaat 15 Temmuz’un neresinde (4) [Ahmet Dönmez]

Yazı dizisinde buraya kadar, 20 yıldır cemaatin kökünü kazımak isteyen derin bir yapının önce Hareket’i görünür hale getirme çabalarına giriştiğini, bunun için AKP iktidarlarının önemli bir vazife gördüğünü, camia içerisinden iktidara teşne birilerinin de bunu kolaylaştırıcı rol oynadığını, Erdoğan ile Ergenekon’un Cemaati bitirmek üzere bir ittifak kurduklarını, isim isim Cemaatin röntgeninin çekildiğini, sonra bu isimler üzerine çalışıldığını, aradan bazılarının devşirildiğini ve hâlihazırda istihbarat tarafından kullanılmakta olan diğer kişilerle de beraber Cemaatin darbe tuzağına çekildiği tezini işledik. Fethullah Gülen’in de röportajlarında bu ikili oynayan ajanlara dikkat çektiğini; Hizmet’e gönül vermiş bazı askerlerin bu elemanlarca kandırıldığını ama her ne sebeple olursa olsun bu kalkışmaya karışanların Hizmet ilkelerine ihanet ettiğini vurguladığını hatırlattık.

ERDOĞAN’IN DARBESİNDE CEMAATÇİLERİN NE İŞİ VARDI?

15 Temmuz Erdoğan’ın bir darbesiydi; Cemaatin değil. Çünkü Cemaatin darbesi olsaydı bazı şeylerin çok farklı olması gerekiyordu. Özellikle de bugün AKP ve müttefiklerinin Cemaate ilişkin ortaya koydukları rakamlara baktığımızda, neticenin bambaşka olması beklenirdi. 15 Temmuz’un Cemaatin darbesi olması halinde yaşanması gerekenlerin hiçbiri yaşanmamış; ama Erdoğan-Ergenekon darbesi olması halinde vuku bulması gerekenlerin hepsi fazlasıyla gerçekleşmiş durumda. Bunu, yazı dizisinin ilerleyen bölümlerinde apayrı bir başlık olarak ele alacağız. Şimdilik bunu bir tespit olarak kayda geçirip devam edelim.

O halde Erdoğan’ın darbesinde Cemaat’ten olduğu kabul edilen isimlerin ne işi vardı? Soru bu!

İşte tam da bu yüzden Erdoğan’ın darbesi diyoruz. Daha doğru bir ifadeyle Erdoğan-Ergenekon darbesi… Bu ‘kontrollü darbenin’ amacına ulaşabilmesi için Cemaat görünümlü olması, mutlak surette olmazsa olmazıydı. Üzerinde yıllarca çalışılan, kurgulanan planın amacına ulaşabilmesi için herhalde AKP teşkilatları ile ya da TSK’daki Aydınlıkçılarla bir darbe yapılmayacaktı. Hoş, onlardan da bir katılım olmadı değil. Fakat diğer unsurlar büyük oranda, müdahalenin ‘emir-komuta zinciri içerisinde’ olduğu izlenimini vermek için perdeleme vazifesi gördü. Hadisenin merkezine ise Cemaatin oturtulması elzemdi. Zaten dizinin başından itibaren özetlediğimiz 20 yıllık arkaplan, konjonktürel olarak inkıtaa uğrayıp yine zaman zaman da hızlanma eğilimi gösteren bu hazırlığı anlatıyordu. Özellikle de 17 Aralık sonrası yaşananların oluşturduğu psikolojiye dikkat…

Bu uzun vadeli çalışma, devşirilen köprü elemanlar aracılığıyla büyük ölçüde başarıya ulaştı. Zaten bugün itibariyle hem AKP-Ergenekon cephesinin hem cemaatin cevaplayamadığı bir çok soru işaretinin bulunmasının sebebi bu. Çünkü madalyonun iki yüzü var. AKP-Ergenekon cephesi, “Evet biz bir tuzak kurduk” diyemiyor; cemaat de “Evet, bizden bazı arkadaşlar bu tuzağa düşmüşler” diye yüksek sesle söyleyemiyor.

EN ÖNCE CEMAATE GÖNÜL VERENLERİN SORGULAMASI GEREK

Ancak gazeteciler olarak bizlerin bir vazifesi var. Daima hakkı, doğruyu, gerçekleri aramak ve vicdanının sesini dinlemektir.

Gazeteci arkadaşım Ufuk Köroğlu ile birlikte yazdığımız ’17 Aralık-Sıfır Noktası’ isimli kitabımızın sonuç bölümünde Ergenekon-Balyoz, Şike ve 17-25 Aralık soruşturmalarına atıf yapmıştık. Eğer Ergenekon’da ortaya çıkan darbe hazırlıklarına en fazla Kemalist-laik-ulusalcı kesim tepki gösterebilse; Şike soruşturmasında ortaya çıkan pazarlıklara en fazla Fenerbahçe taraftarı tavır koyabilse ve 17-25 Aralık’ta ortaya çıkan kasa kasa paralara, ayakkabı kutularına, rüşvetlere en fazla muhafazakâr AKP tabanı isyan edebilse Türkiye’nin bambaşka bir istikamete gidebileceğini savunmuştuk. Tarihi bir fırsat kaçırıldı.

Şimdi benzer bir imtihanla cemaat karşı karşıya. Evet, bu bir kontrollü darbe idi. Evet bu bir tuzaktı. İyi ama bütün bunlar, bambaşka ideallerin peşinde koşan ve meşruiyet çizgisinden uzaklaşmamak için azami gayret sarf eden bir hareketin mensuplarının böyle bir zokayı yutmasını masumlaştırır mı? Yıllarca Hizmet kültürü almış, önemli yerlere gelmiş asker ve sivil şahıslar nasıl olup da Erdoğan-Ergenekon cephesinin bu senaryosuna figüran, sofrasına meze olabilmişlerdir? Neden cemaat içerisindeki hiç bir mekanizma bu kumpasa düşülmesini önleyememiştir?

Cemaat, kendi içinden birilerinin bu tuzağa nasıl düştüğünü; onları kimin düşürdüğünü; Gülen’in ifadesiyle Hizmet Hareketi’nin ilkelerine ihanet edenlerin kimler olduğunu ve niye ihanet ettiklerini; aslında ‘başkalarının adamı’ olup yıllarca cemaatin üst noktalarında ‘abi’ pozu kesenleri;  bulundukları pozisyonları kendine güç devşirmek için kullanan, zamanla kendini ‘general’, ‘emniyet müdürü’ ya da ‘gizli başbakan’ gibi görmeye başlayan, kendine kişisel nüfuz alanları açan ve kendi güç hesaplarını cemaate dayatan ‘tirancık’ları tartışmayacak mı? Sorgulamayacak mı?

Bu tartışmayı ve sorgulamayı en başta cemaatin kendisi yapmak zorunda. En başta cemaatin fertleri itiraz etmek zorunda. Zaten 10 yıl önce cemaat kendi içinde gerekli dönüşümleri yapabilseydi bugün belki ceberrut devletin ve gırtlağına kadar suça bulaşmış zalim bir siyasal iktidarın bu denli vahşi yöntemlerle üstüne gelmesini engellemiş olabilecekti.

CEMAATİN DARBEYLE İLİNTİLENDİRİLME GEREKÇELERİ NELER?

O halde sorgulamaya şuradan başlayalım; 15 Temmuz’u cemaatle irtibatlandıranlar hangi gerekçeleri sıralıyor? İddianameler ve yandaş medyadaki yorumlara bakıldığında genel olarak şu hususlara dayandıklarını görüyoruz:

1- Darbe girişiminden önce bazı isimlerin yaptığı paylaşımlar:

a) Prof. Dr. Osman Özsoy’un, 14 Haziran 2016 tarihinde Youtube üzerinden yayın yapan Özgürlük Zamanı isimli programda, “Bu ülkenin geleceği inanılmaz aydınlık. Bu süreçlerin tamamını bitirmek çok kolay. Çok kolay bir şey bu. Bu süreç çok yakın bir sürede Allah’ın izniyle sona erecek. Türkiye’ye bir şey olmaz. Ankara’daki manzara şu; ben profesör olacağıma keşke bir albay olsaymışım mesela. Bu süreçte daha fazla katkım olurdu.” şeklindeki sözleri. Programı sunan Şemsettin Efe’nin, “Nasıl katkınız olurdu?” sorusuna karşılık, “Söyledim gitti artık. Geri dönmeyeceksin cümlelere. Bir albay olacaktım ben, Türkiye’ye daha fazla hizmet ederdim şu anda. Bak Güneydoğu’dan şehitler geliyor değil mi? 570’e yaklaştı (şehit sayısı) galiba” cevabını vermesi.
b)  Emre Uslu’nun, 14 Eylül 2015 tarihinde twitter’dan bir takipçisinin “Hacı merak ediyorum. Memlekete tatile bile olsa geri dönmen en az kaç yıl sonra olur sence?” şeklindeki iğneleyici sorusuna karşılık, “2016 Temmuz” karşılığını vermesi. 14 Mart 2016 tarihinde de “Bilet paramı ödemek isteyenler, twitçiler lütfen 22 Temmuz-12 Ağustos arasında DC-İstanbul için bir bilet alın? Emailimi biliyorsunuz…” şeklinde tweet atması.
c) Gazeteci Tuncay Opçin’in, darbe girişiminden 2 gün önce twiterdan “Yatakta basıp şafakta asacaklar” demesi.

2- Cemaatin Hava Kuvvetleri imamı olduğu söylenen Adil Öksüz’ün, o gece Akıncı Üssü’nde olduğu iddiası. Aynı Öksüz’ün 11-13 Temmuz tarihleri arasında ABD’ye gidip gelmiş olması.

3- Öksüz’le birlikte yine ‘cemaat abisi’ olduğu ileri sürülen Kemal Batmaz’ın da o gece Akıncı Üssü’nde olduğu iddiası. Yine Batmaz’ın Öksüz’le aynı tarihlerde ve aynı uçakla ABD’ye gidip geldiğinin ortaya çıkması.

4- Hakan Çiçek, Harun Biniş ve Nurettin Oruç gibi cemaatle irtibatlı olduğu öne sürülen başka sivillerin de Akıncı Üssü’nde bulunduğu iddiası.

5- Kaynak Holding’e bağlı Sürat Teknoloji’de çalıştığı belirtilen Harun Şahin, Niyazi Akalın ve Seyfullah Genç’in 15 Temmuz gecesi TRT İstanbul binasına gidip dijital yayınların ele geçirilmesi için darbecilere destek oldukları iddiası.

6- Emniyet Müdürleri Mithat Aynacı, Lokman Kırcılı ve Gürsel Aktepe’nin darbecilere yardımcı olmak gayesiyle o gece emniyete gidip eski koltuklarına oturmaya çalıştıkları iddiası.

7– Darbe girişimi nedeniyle tutuklu bazı asker ve sivillerin itirafları.

8- 6-7-8-9 Temmuz tarihlerinde Ankara Konutkent’teki bir villada, Adil Öksüz başkanlığında darbe toplantıları yapıldığı iddiası. Gizli tanıklar Şapka ve Kuzgun’un bu yöndeki ifadeleri.

9- Akıncı Üssü Komutanı Hakan Evrim’in, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a, “Dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fetullah Gülen ile görüştürürüz” dediği iddiası.

10- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı almak üzere Marmaris’e giden timdeki Yüzbaşı Haldun Gülmez’in üzerinde çıktığı öne sürülen el yazısı ile yazılmış “H.E. Duaları” ibaresi (H.E.’den kastın Hocaefendi olduğu ileri sürülüyor) ile başlayan ve içeriğinde, “Sultan veya Zalimden korkunca, Allahu Ekber Allahu Ekber, Allah bütün mahlûkatından üstündür, Allah benim korktuğum ve sakındığım şeylerden azizdir. Kulun Tayyip Erdoğan’ın şerrinden, ordularının, etbaının ve taraftarlarının şerrinden, cin ve insanların şerrinden kendinden başka ilah olmayan ve semayı, yerin üzerine izni olmaksızın düşmekten alıkoyan Allah’a sığınırım (…)” şeklinde bir takım ifadeler barındıran A4 kağıdı.

11- Yine Marmaris’e giden timdeki Astsubay Başçavuş Zekeriya Kuzu’nun, Cumhurbaşkanı’nın otelinde bulunan korumalara yönelik söylediği ileri sürülen, “Hani inimize girecektiniz, gördünüz mü biz sizin ininize girdik!” şeklindeki sözler.

12- Marmaris’teki saldırıdan sonraki kaçış sürecinde Yüzbaşı İsmail Yiğit’in timdeki askerlere dönerek, “Burada Hizmet Hareketi’nden olmayan var mı?” diye sorduğu, oradaki 18 kişinin de sessiz kaldığı iddiası.

13- Bazı rütbelilerin üzerlerinde veya ev/işyeri/araçlarında yapılan aramalarda çıkan 1 Amerikan Doları.

Belki daha başka maddeler de sıralayanlar çıkacaktır. Örneğin Gülen’in darbeden 4 ay önce haki cüppeyle sohbet ederek askeriyedeki takipçilerine mesaj gönderdiği ya da Zaman Gazetesi reklamlarının darbe talimatı olduğu gibi sürreel komedya malzemelerini bu listeye dâhil etme gereği duymadım. Yukarıdaki bazı maddeler de kolaylıkla bu kapsama alınabilirdi ama onları bir açıdan önemli bulduğum için özellikle listeye dâhil ettim.

Bu maddelerle ilgili ana hatlarıyla kendi analizimi yazmaya çalışacağım.

Devam edecek…

[Ahmet Dönmez] 19.6.2017 [TR724]

Saray’daki günlerinin kıymetini bil! [Veysel Ayhan]

Yüz binlerce insanı meslekten atan, yirmi bin kadını hapiste rehin tutan, çocuklarından ayıran, yüzlerce bebeği zindana mahkum eden, aileleri bölüp parçalayan yani milyonlarca masumun vebalini boynunda taşıyan zat geçen ziyafet başında buyurmuş: “Günler, aylar, yıllar gelip geçecek ama o bekledikleri bahar hiç gelmeyecek. Kulaklarına fısıldanan haberlerin, rüyaların, mesajların, sözlerin, vaatlerin hepsinin de birer yalandan, hezeyandan ibaret olduğunu çok geçmeden anlayacaklar.”

Halkın vergileriyle kendine saadet sarayları inşa eden birinin zindandakileri anlamasını beklemek doğru değil. Kendi penceresinden bakmış. “Bahar nedir” yanlış anlamış!

ERDOĞAN’IN BAHARI

Onun için “bahar” nedir, biliyoruz ve hatırlıyoruz!

Milyarları bir villada istiflemek düşlediği bir “bahar”dı. Gerçekleşti.

Ülkenin tüm kupon arazilerinden komisyon almak, tüm ihalelerden pay almak bir “bahar”dı. İsviçre’de 8 ayrı banka hesaba milyarlar vakumlamak “bahar”dı. Ülkenin değerli nesi varsa Katar’a satmak, elli türlü katakulli ile geri almak “bahar”dı.

Kamera önünde İsrail’e atıp tutmak, Filistin bayrağı sallamak, parmaklarını rabia yapmak ama kamera arkasında ailece İsrail’le ticaret yapmak, petrol satıp komisyon almak, Gazze’ye gideceğim falan derken Mavi Marmara’yı arkadan hançerlemek “bahar”dı.

Hep böyle “bahar”lar peşinde koştu!

Şimdiki “bahar”ı ise her sabah tutuklama listeleriyle zevklenmek. Kadınlara ters kelepçe taktırıp kodese tıktırmak. Hamile kadınları ve ihtiyarları göz altına aldırmak. Alın teriyle kurulan binlerce şirkete çökmek, okul kapatmak ve insan kaçırtmak.

Başka bir işi yok.

Onu mutlu edecek en büyük “bahar” İran’lı Rıza’yı zindandan kurtarmak, içerdekilerin “bahar”ı ise zindanda Allah’ın Rıza’sına kavuşmak.

ZİNDANDAKİLERİN BAHARI

Har hafta sarma sarıp mantı yapan, onu kermeste satan ve bununla öğrencilere burs veren bir kadının “bahar”ı ne olabilir? Çıkıp kaldığı yerden devam etmek. Yaptığı işlerde Allah’ın rızasını aramak.

Öğrencilerine “iyiyi ve güzel”i öğreten, öğretmenlik yapan bir insanın “bahar”ı ne olabilir? Bir gün çıkıp kaldığı yerden devam etmek. Allah’a layık bir kul olmak.

Gece gündüz hekimlik yapan, tatil ve izinlerinde Afrika’larda muhtaçların yardımına koşan bir doktorun “bahar”ı ne olabilir? Çıkıp ilk fırsatta “Kimse yok mu” sedasına cevap vermek, daha çok koşturup Allah’ın rızasını aramak.

Dünyada insanca yaşamak. Kimsenin hakkına girmemek. Ve günahlardan sıyrılıp başı dik, elini kolunu sallaya sallayarak ahirete gidebilmek. Zindan çilesini bir ahiret biletine çevirmek.

Onların “bahar”ı bu!

İşini düzgün yaptığı için kodese tıkılan hakimin, savcının, polisin, gazetecinin ortak özelliği bu. Dürüstçe görevlerinin hakkını vermek. Helal parayla ailesini geçindirmek. Arpa tanesi kadar harama bulaşmadan dünya hayatını tamamlamak.

Başka bir “bahar”ları yok.

FARKLI DÜNYALARIN İNSANISINIZ.

“para” ve “dünya” gibi bir “bahar”ları olsaydı Saray’da saf tutup orayı mekan tutmuş parazit ve asalaklara katılırlardı.

“Ya Rabbi bana göre hapse girmek bunların benden istediklerini yapmamdan daha iyidir.”(12/33) diyen Hz. Yusuf’un peşinden gidiyorlar. Zindanda kalıp, kuru ekmeği soğuk yemeğe katık ediyorlar. Zalimin safında olmaktan tir tir titreyerek mazlumlarla çile dolduruyorlar.

EY SARAY SAKİNİ!

Bu nedenle farklı dünyaların insanısınız. Onların “bahar”ına dokunma. Boş boş tehdit etme! Ne zindanla, ne idamla ne de linç ettirmekle… Bunlar senin ve sofrandakilerin kabûsu. Onların tek kâbusu Allah’ın Rıza’sını yitirmek. Her şeylerini Allah’a teslim etmiş bu insanlar “bahar”ı senden değil, Allah’tan bekliyor. Ve O’nun dilediği zaman geldiğinde ne senin ne de hukuk simsarı yargıççıklarının bunu önlemeye gücü yetmez. Mevsimlerin yaratıcısı Allah’tır. Senin hükmün kışa, yaza, bahara, hazana geçmez!

GÜNÜNÜ GÜN ET!

Onun için Saray’daki bu günlerinin kıymetini bil. Gününü gün et. “bakla fava eşliğinde zeytinyağlı kereviz ve etli paya börek” ye, “bademli pilav ve fırında kuzu tarak”la gönül eğle, “kaymak eşliğinde fıstıklı baklava”dan haz al, Osmanlı şerbeti” ile serinle. Mehter eşliğinde kükre. Sabah konuş, öğle konuş, akşam konuş. Alkışlasınlar. Kabardıkça kabar. Dünyadan kâm alabildiğin kadar al. Sonrası yok çünkü! Yarın haşir meydanında milyonlarca masum -ihtiyar, genç, engelli, hamile, çocuk, yüzlerce bebek- hakkını istemek için yakana sarıldığında boğazından bir şey geçmesi ve rahat bir nefes alman çok ama çok zor olacak!

[Veysel Ayhan] 19.6.2017 [TR724]

Hırçın üçlü [Vehbi Şahin]

Tam bir ironi yaşadıklarımız…

Türkiye’yi 15 yıldır isminde “adalet” kelimesi olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tek başına yönetiyor.

Gelinen son nokta, adaletin AKP ve onun lideri Erdoğan eliyle katledilmesi…

CHP lideri Kılıçdaroğlu, “Bıçak kemiğe dayandı” diyerek yollara düşüyor.

Neden?

Katledilen adaleti bulmak için…

AKP Genel Başkanı Erdoğan ise bu yürüyüşten rahatsız…

Hem de çok rahatsız…

Adalet isteyenleri tehdit ediyor.

Neyle?

Adaleti, adilce dağıtması gereken adalet sistemiyle…

“Yargı, yarın sizi de davet ederse şaşırmayın” diyor.

Yargıya aleni talimat veriyor.

Yarın dediği gibi Kılıçdaroğlu gözaltına alınabilir mi?

Alınabilir.

Türkiye’de bağımsız yargı kalmadı çünkü…

Erdoğan “tak” diye emrediyor, yargı da “şak” diye verilen talimatı yerine getiriyor.


YANDAŞA YARGI DOKUNMUYOR

Ama aynı yargı, Erdoğan’a ve AKP yandaşına uzanan bir mesele oldu mu görmüyor, duymuyor…

Misal…

Manisa’da zehirlenen askerler…

Binlerce Mehmetçik, yandaş olduğu iddia edilen bir yemek şirketinden gelen yemekle zehirleniyor.

Şehirdeki hastaneler yetersiz kalıyor.

Yargı ne zaman harekete geçiyor?

Dördüncü vaka olduktan sonra…

O da tepkileri yatıştırmak için…

Göstermelik gözaltına alıp sonra bırakma, yargının “yandaş” için bulduğu bir formül…

Yarın Manisa’da da aynı tiyatro oynanırsa hiç şaşırtıcı olmaz yani…

Kısacası…

17-25 Aralık operasyonlarından sonra artık Türkiye’de iktidar partisinin yaptığı yolsuzluklar, rüşvetler soruşturulmuyor.

Erdoğan’ın anayasa ihlalleri incelenmiyor.

AKP’nin ihale sistemi sorgulanmıyor.

Lakin…

Muhaliflere gözdağı verilecekse yargı birden aslan kesiliyor.

HDP lideri Demirtaş’ı cezaevine atıyor.

Bu partinin belediyelerine kayyım ataması yapıyor.

Milletvekillerini gözaltına alıp tutukluyor.

Hepsini yargı yapıyor.


ERDOĞAN’A DOKUNAN YANIYOR

Kılıçdaroğlu’nun tabiriyle Saray’dan gelen talimatı yerine getiriyor.

AKP ve Erdoğan’a dokunan ise yanıyor.

Sosyal medyada “esprili muhalefet” yapan gençler bile hapsi boyluyor.

Muhalif gazeteciler, akademisyenler, yazarlar, karikatür çizerleri istisna değil…

Hepsi yargı eliyle terbiye ediliyor.

4 yıldır Cemaat’e yapılan soykırım da yargının eseri değil mi?

Haklarında somut delil olmadan 200 bine yakın masum insanı soruşturmadan geçiren kim?

60 bine yakın kişiyi zindana kim tıktı?

Erdoğan…

Ama…

Gücünün zirvesinde olmasına rağmen Erdoğan sıkıntılı…

Çok istediği başkanlık yolu kendisine açıldı.

AKP’nin başına tekrar geçti.

Fakat mutlu değil Erdoğan…

Hatta çok hırçın…

Giderek de bu duygusu daha fazla açığa çıkıyor.

Neden acaba?

İşler umduğu gibi gitmiyor mu?

Kılıçdaroğlu’nun “adalet” yürüyüşüne verdiği tepkiler anormal…

Aklı başında bir devlet adamı, kendini bu kadar bağlayacak çıkışlar yapmaz çünkü…

Ama Erdoğan yapıyor.

Neden?


BAHÇELİ VE PERİNÇEK DE OLMASA…

Sanırım siyasi hayatının hazin sonunu görüyor.

Gittiği yolun çıkmaz sokak olduğunu anlamış durumda…

Hırçınlığı bundan…

Sürekli tehdit ederek ayakta kalmaya çalışıyor.

Ama nafile…

Hükümet ve AKP’nin önemli isimleri bile yalnız bıraktı kendisini…

Çoğu, yeni dönemde bize de bir rol düşer mi diye sinsice bir köşede çekirdek çıtlatarak bekliyor.

Sağdan ve soldan ölümüne Erdoğan’ı savunan iki isim kaldı.

Biri MHP lideri Devlet Bahçeli…

Diğeri de Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek…

Her iki lider de adalet için yollara düşen Kılıçdaroğlu’na ağır eleştiriler yaptı.

İlginç bir durum…

Size de tuhaf gelmiyor mu?

Ben bir AKP’li olsam kendime şu soruyu sorardım:

-Siyasetin iki uç noktasını temsil eden Bahçeli ve Perinçek bizim Reis’e niye bu kadar sahip çıkıyor?

Hadi Erdoğan’ı anladık.

İktidarı kaybetme korkusuyla tedirgin ve hırçın…

Bahçeli ile Perinçek’e ne oluyor?

Onlar niye Kılıçdaroğlu’na bu kadar öfkeli?

Niye CHP liderine saldırıyorlar?

AKP’li olsanız sormaz mısınız?

-Birbirine muhalif bu iki lideri Erdoğan ortak paydasında buluşturan çıkar nedir acaba?

Vatan sevgisi mi?

Milli menfaat mi?

Emperyalizme karşı ortak direniş mi?


AMAÇ TEK ADAM REJİMİ KURMAK

Ortada milli menfaat de yok dış düşman da…

Sadece dikta rejimi kurmaya çalışan bir Erdoğan var.

O zaman tekrar soralım:

-Sahi nedir Perinçek ile Bahçeli’nin bitmek bilmeyen Erdoğan aşkı?

-Neden AKP iktidarına payanda oluyorlar?

-Nedir Erdoğan’dan bekledikleri şey?

Bu soruların cevabını bilen…

Türk siyasetinde nadir rastlanan bir birlikteliğe imza atan Erdoğan, Bahçeli ve Perinçek’in de neden bu kadar “hırçın” olduğunu biliyor demektir.

İlişki durumu biraz karışık gibi görünüyor.

Ama öyle değil…

Üç lider tek bir hedef için birlikte çalışıyor aslında.

Niyetleri, demokrasiyi katlederek Türkiye’yi “tek adam” rejimine çevirmek…

Yargıdaki, askeri bürokrasideki kadrolarıyla bu hedeflerine ulaşmalarına ramak kaldı.

Yolun sonuna geldik dedikleri anda da Kılıçdaroğlu’nun, Gandhi gibi uzun bir yürüyüşe çıkması oyunlarını şimdilik bozmuş görünüyor.

Hırçınlıkları bundan…

Bakalım, sağ ve sol iki yedek lastikle dönüşü olmayan yola giren Erdoğan, toplumsal muhalefeti arkasına alan Kılıçdaroğlu’nu nerede, ne zaman durdurmayı deneyecek.

Yakında görürüz.

[Vehbi Şahin] 19.6.2017 [TR724]