Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul, tahliyesinin ardından Gazete Duvar’ın sorularını cevapladı. Kuytul "Ben darbecileri değil masum insanları savundum. Hapsi de göze aldım... 'AKP’yi eleştirirsek bu CHP’ye yarar' diyorlar. Konuşmamakla İslam’ın şerefini beş para ediyorsunuz!" diye konuştu.
Adana’da Furkan Eğitim ve Hizmet Vakfı’na yönelik soruşturma kapsamında hakkında 5 ayrı suçtan 3 yıldan 21 yıla kadar hapis cezası istenen vakfın kurucu genel başkanı Alparslan Kuytul, tahliyesinin ardından Gazete Duvar’ın sorularını yanıtladı. Gazete Duvar’dan Özlem Çelik Akarsu’yu konuşan Kuytul, “Ben darbecileri değil masum insanları savundum. Hapsi de göze aldım.” dedi. Kuytul, haksızlık karşısında susanları eleştirirken “Konuşmamakla İslam’ın şerefini beş para ediyorsunuz! Partiye zarar gelsin, İslam’a zarar gelmesin!” ifadelerini kullandı.
Kuytul, ocak ayında serbest bırakıldı, savcının itirazı üzerine ertesi gün tekrar tutuklandı. 22 aylık tutukluluğunun 14 ayını tecritte, tek başına geçirdi.
Sözü Alparslan Kuytul’a bırakıyorum.
‘CEZAEVİNDE 22 AYIN 14 AYI TEK BAŞIMA KALDIM’
Neden o kadar uzun süre tecritte tutuldunuz?
Bir bakıma psikolojik işkence yapmak için tecride koydular. 10 günlük gözaltı süresini de sayarsanız, 22 ayın 14 ayı, üç kişilik odada tek başıma kaldım. Çok başvuru yaptım, hatta Bakanlığa da yazdım ‘yanıma birinin verilmesini istiyorum’ diye. Cezaevi idaresi, ‘Bakanlıktan sizinle ilgili böyle talimat var’ dedi. 10 ayın sonunda Furkan Vakfı Başkanı arkadaşımız Ali Alagöz’ü benimle aynı odaya koydular. Arkadaşımız eylül ayında tahliye olunca yine yalnız kaldım. İlk iki-üç ay sıkıntı yaşadım ama tecride, yalnızlığa Allah beni alıştırdı.
Furkan Nesli dergisinin yazarı olan eşiniz Semra Kuytul, bu süreçte görmezden gelinmeyecek bir mücadele verdi. Size destek olmak isteyenlerin, Anayasal bir hak olan, toplantı gösteri yürüyüş hakları, tüm muhalif kesimlerinki gibi engellendi. Eşinize, reşit olmayan kızlarınıza bile dava açıldı. Tahliyenizde bu mücadelenin payı var mı?
Eşimle, arkadaşlarımla, talebelerimle gurur duydum. Polise taş atmadan böyle bir mücadele Türkiye tarihinde, cumhuriyet tarihinde bilmiyorum. Biz yıllardan beri bir sürü dersler, sohbetler yaptık, kitaplar okuduk, okuttuk; onların bunda büyük payı var. Her zaman ‘hakkını arayacaksın ama meşru yollardan arayacaksın, zarar vermeyeceksin’ diye konuştuğumuzdan, bu derslerin faydasını gördüm.
‘MÜSLÜMANLAR, MAZLUMUN YANINDA YER ALMAYI ÖĞRENEMEDİLER’
Cumartesi Anneleri de polise taş atmıyor. Kayıp çocuklarının bir mezarı olsun diye sadece oturma eylemi yapan anneler aylardır polis tarafından engelleniyor. Ancak İslami kesimler, Cumartesi Anneleri’nin bile sesini duymuyor sanki? Hangi siyasi düşünceden olursa olsun insan hakları mücadelesi herkesin ortaklaşması gereken bir alan değil mi?
İslam daima haksızlıklara karşıdır. Haksızlık kime yapılırsa yapılsın, ister Cumartesi Anneleri’ne ister Yahudilere ister Hıristiyanlara ister komünistlere fark etmez. İslam haklıyı konuşmaktır. Müslümanlar mazlumun yanında yer almayı öğrenemediler. Bunun içerisinde Cumartesi Annesi de var, işçiler de var. Sağcıya da solcuya da yapılsa bu zulümdür. Bu ahlakı İslami camia maalesef kazanamadı. AKP beni hapse attı; bana o kadar zulmettiler, onun hesabını Allah’a verirler. Ancak hükümete şu anda bir haksızlık yapılsa ben onları savunurum.
Şimdiki adıyla FETÖ, geçmişteki adıyla Gülen Cemaati, sonradan “Paralel” dedikleri camiayı yıllarca eleştirdim. Türkçe Olimpiyatları ile “Dinler Arası Diyalog” ile ilgili yaptığım eleştiriler vardı. İsrail’i kınamamalarını defalarca eleştirdim. Darbeye sonuna kadar karşıyım. Darbeyle bağlantısı olanlar suçludur. Ancak darbeyle bağlantısı olmayan, sırf Bank Asya’ya para yatırdığı için zulme uğrayan masum insanları savundum. Bu son süreçte yapılan şey İslam’a aykırı. Yapılan şey, zulüm! Ben darbecileri değil masum insanları savundum. Hapsi de göze aldım. Kendileri bile benim onları savunduğum kadar savunmadılar.
‘TEVHİDİ ANLATTIĞIM, AKP’Yİ ELEŞTİRDİĞİM VE DERİN DEVLETTEN BAHSETTİĞİM İÇİN TUTUKLANDIM’
İddianamede yer alan suçlamaları biliyoruz ama asıl merak edilen sizi niye tutukladıkları…
Bunu, mahkemeye verdiğim yazılı müdafaada yazdım, iki mahkemede de açıkladım. Bu operasyonun üç tane sebebi var. Biri, AKP’ye eleştirilerimiz. İkincisi, derin devletin planlarından bahsetmem. En önemli sebep ise tevhidi anlatıyor olmam.
Tevhid deyince herkes “Allah birdir!” diyor ama bundan ibaret değil. La ilahe illalah, Allah’tan başka ilah yoktur demektir. Allah’tan başka itaat edilen bir makam tanımıyorum, tüm insanlar Allah’a itaat etmeli demektir. Tabii ki dinde zorlama yok ama bir insan ‘Müslümanım’ diyorsa kendi kafasına veya liderlerin kafasına göre değil, Allah’a itaat etmeli. Allah’ın kitabına göre, hem özel hayatımızda hem devlette Allah’ın dediği şekilde bir dünyanın, en azından kendi topraklarımızda, Allah’ın istediği gibi bir medeniyetin kurulması… Bu, İslam’ın ta kendisi!
‘MEMLEKETE DERİN GÜÇLER HÂKİM’
“Ekonomik kriz geliyor” dediğiniz bir konuşmanız var. Darbe öncesi FETÖ ile ilgili de sözler sarf etmiştiniz.
O konuşmamda diyorum ki, bu millet, bu hükümeti hiç eleştirmedi, bunun tokadını yiyecekler. Hükümet Amerika ile beraber oldu, parlamentodan tezkere geçmemesine rağmen İncirlik Üssü üzerinden Irak halkının başına bomba atılmasına yardım etti, 2 milyon insan öldü. Bu haramdır. Bu günahı işlediler. Müslüman kimliklerine rağmen Amerika ile beraber oldular. Allah, “Müminler, müminleri bırakıp kâfirlerle dost olmasın” buyuruyor. Bunu yaptılar. Sonra da Suriye olayları… Bu millet bütün bunlara sustu. Rus uçağı düşürülüyor, haksız ve yanlış şekilde. Sol kesimden bazı kişiler eleştirmiş olabilir ama İslami camia alkışladı. Bir tek ben eleştirdim ve beni topa tuttular. Sonra dediğime geldi, özür dilemek zorunda kaldılar. Tayyip Erdoğan ‘bir daha olsa bir daha yaparım’ dediğinde de alkışladılar, özür dilediğinde de alkışladılar. Haksızlıklara, zulümlere sessiz kalan bu toplumun tokat yemesi lazım. Allah bunlara tokat vuracaktır. Bu millet cebine dokunmadıkça anlamayacak. Allah ekonomik kriz verecek, dolar fırlayacak demiştim. O konuşmayı da iddianameye koymuşlar. ‘Bunu nereden bildi’ diyorlar. Allah’ın sünnetlerini bildiğim için söylüyorum bunu.
Konuşmalarınızda sık sık hatırlattığınız “derin devlet, derin güçler” kim/kimler?
Aslında derin güçler hâkim memlekete. Laik demeyeyim, ‘laikçilik’ yapanlar, işi İslam düşmanlığına çevirmişler. Her laikliği savunan için söylemiyorum bunu. Bunlar etkili hâkim güçler ve benim bu sözlerimden rahatsız oluyorlar. Peygamberler bile davalarını ilk ortaya koyduklarında ilk kim karşı gelmiştir? Hâkim güçler, zenginler, makam sahipleri, mevcut düzenden nemalananlar… Benim tevhidi anlatmamdan rahatsız oldular. İki güçle karşı karşıya kaldım. Bana karşı birleştiler. Birisi AKP tarafı, diğeri de devlete hâkim olan derin güçler, bürokrasi… AKP tarafı hükümeti eleştirmemden rahatsız. Diğer taraf da faaliyetlerimden, açıklamalarımdan ve sayımızın çoğalmasından rahatsız. Böyle olunca düğmeye bastılar. Herkes biliyor ama kimse konuşmuyor. Ben konuştum ve onların sistemine çomak sokmuş oldum.
Komplo teorilerinin en sıkıntılı yanı, makam sahiplerinin sorumluluğunu görmezden gelmesi ve “bir bilinmeyeni” işaret etmesi değil mi?
Siyaset yapan, gerçekleri örtbas etmeye çalışan bir insan değilim. En son konuşmamda “AKP değil ZKP, Zulümle Kalkınma Partisi, demek lazım” dedim. Onları aklamak gibi bir niyetim yok. O zaten görünüyor. Ben görünmeyenlerden de bahsediyorum.
AK Parti’nin, Amerika’nın Irak’ı işgal etmesi sürecinde önemli bir rol oynadığını söylüyorsunuz. AK Parti bir proje miydi?
Evet demekten başka çare yok. Türkiye’de Erbakan Hoca’yı bir yıllığına başbakan yaptılar. ‘Başarısız kılalım, sonra darbeyle devirelim, bir daha insanlar bu İslamcıları o makamlara getirmesin’ dediler. Aynı şeyi Mısır’da da Mursi’ye yaptılar. Özellikle iktidara getirip başarısız kılıyorlar. İnsanları İslam’dan, onların yüzünden soğutmuş oluyorlar. Bu elbette var ama bunların iktidara getirilmesi “Ortadoğu Projesi”nin bir parçası. Amerika, Irak’a, Ortadoğu’ya girecekse ancak İslami kimliği olan bir hükümetle yapabilir. Ecevit solcu olduğu için insanlar, “Müslüman Irak halkını sattı” diye tepki gösterirdi. Ama namaz kılan, hanımı örtülü olan insanlar Amerika’nın projelerine evet dediğinde halk mutlaka der ki, ‘bunların bir bildiği vardır’… Bunun için Ecevit Hükümeti paldır küldür devrildi, acilen seçime gidildi, sonra bunlar geldi. Baştan itibaren bir planlama görüyorum ben bu işte. Rakamlar doğruysa, 2002’de bir milyon ateist varmış, şimdi 2.5 milyon olmuş. Suçlar çoğaldı, bilhassa kadın cinayetleri, uyuşturucu, terör, din düşmanlığı çoğaldı. Hükümetlere verilen rol, gerçekten iktidar olmak değildir, bir fabrikanın müdürlüğüdür. Ne kadar iyi çalışırsa çalışsın, patronlara yarar.
‘BU İNSANLAR SUÇLUYSA O ZAMAN HÜKÜMETİN TAMAMI SUÇLU!’
15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi gecesi yaptığınız açıklamada dediniz ki, “Bundan sonra yüz binlerce insan içeri alınacak. Bundan sonra ne olacağı karanlık. Belki biz de içeri alınacağız. Allah, bu darbenin İslami faaliyetlere darbe olmamasını ve İslami faaliyetlerin bundan olumlu yönde etkilenmesini ve Müslümanların hayrına olmasını vesile kılsın.”
Darbe halk tarafından seçilmiş idarecilerin, silah zoruyla görevden alınmasıdır. Hangi hakla! Bu İslam’a da aykırıdır, şimdiki dünyada kabul edilen tüm kurallara, normlara, demokrasiye de aykırıdır. Darbeye karışanlar suçludur. Yüz binlerce insan hakkında işlem yapıldı, on binlercesi hapse atıldı. Bunların darbeyle alakası yok. Bunlar alt düzeyde insanlar. Birçoğu AKP’ye oy veren insanlardı geçmişte. Bunlara bir şekilde haksızlık yapıldı. Bunlar suçluysa o zaman Hükümetin tamamı suçlu!
Bir taraftan Diyanet, İslami tarikat ve cemaatleri adeta fişleyen bir rapor yayınlıyor, diğer taraftan bazı cemaatlerin sırtı sıvazlanıyor. Ne yapılmak isteniyor?
Hükümet kendisine muhalefet edenlerin bitirilmesini istiyor ama bürokrasiye hâkim olan devlet, tamamının bitirilmesini istiyor.
‘İSLAMİ CAMİADA ÖLÇÜ YOK. PARTİ TAASSUBU HAKKIN ÖNÜNE GEÇMİŞ’
Erkeklerin cinsel saldırısına uğrayan kadınlarla ilgili “kadınlar da açık giyinmesin!” gibi kabul edilemez açıklamalar yapan cemaat, tarikat liderlerine karşılık, “kadın açık da giyinse erkek bakamaz” demiştiniz. Tutukluluğunuz süresince sizin cemaatiniz dışındaki cemaatlerin, tarikatların size sahip çıkmamasının sebebi bakış açısı farklılığı mı?
Bence AKP’ci olmalarından kaynaklandı. AKP’ye laf söylememek için bırakın bana, kimseye sahip çıkmıyorlar. İslami camiada ölçü yok. Basit bir cehalet değil de ilmî bir bakış yok. Bir avukat kanunlara göre bakar değil mi? Ben de İslam hukukçusuyum ve İslam fıkhına göre bakıyorum. İslam’a göre bir kadın açık giyindiği için birisinin ona kötülük yapması, öldürmeyi boş verin, bakması bile caiz değil. Kadının kendi günahı kendine. “O da öyle giyinmeseydi!”, bu ilmî bir bakış değil. Benim farkım bu olabilir. Ancak cemaatlerin sahip çıkmaması bundan dolayı değil. Parti taassubu hakkın önüne geçmiş. Görmek istemiyorlar. “CHP’ye mi oy verelim!” mantığı var. ‘AKP’yi eleştirirsek bu CHP’ye yarar’ diyorlar. Konuşmamakla İslam’ın şerefini beş para ediyorsunuz! Partiye zarar gelsin, İslam’a zarar gelmesin!
Tekrar tutuklanmaktan korkmuyor musunuz?
İnsan bir tek Allah’tan korkunca hiçbir şeyden korkmaz hale geliyor. Arkamızda Allah olduktan sonra karşımızda kimin olduğunun önemi yok. Allah kendisine sırtını dayayanları yalnız bırakmaz
[Kronos.News] 10.12.2019
“Pamuk’un terörist ilan edilmesi, hepimizin edilebileceği anlamına geliyor”
Erdoğan'ın Nobel Ödüllerine yönelik "Türkiye’den kalkmışlardır teröriste ödül vermişlerdir" sözlerini değerlendiren gazeteci Murat Yetkin, "Pamuk’un terörist ilan edilmesi, hepimizin edilebileceği anlamına geliyor. Bu kabul edilebilir bir durum değil" dedi.
Cumhurbaşkanı, Dünya İnsan Hakları Günü kapsamında düzenlenen törende öğrencilerin sorularını ismini anmadan 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü verilen yazar Orhan Pamuk’a işaret ederek, “Türkiye’den kalkmışlardır teröriste ödül vermişlerdir” dedi. Erdoğan’ın bu sözleri sosyal medyada büyük tepki topladı. Erdoğan’ın bu ifadesi 2006 yılında Türkiye’den Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan ilk isim olan Orhan Pamuk’u telefon ile arayarak kutlamasını da gündeme getirdi. Tepkiler üzerine Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’dan açıklama geldi. Altun Twitter hesabından yaptığı paylaşımda “İfadeler sayın Orhan Pamuk’a yönelik değil” diye yazdı. Altun’un açıklamaları şöyle:”Sayın Cumhurbaşkanımızın bugünkü konuşmasında yer alan Nobel Edebiyat Ödülü’nü Türkiye’den bir ‘terörist’e verildiği şeklindeki ifadeleri herhangi bir şekilde sayın Orhan Pamuk’a yönelik değildir.”
Altun’un bu ifadeleri de Türkiye’den iki kişinin Orhan Pamuk ve Aziz Sancar’ın Nobel aldığı hatırlatılarak eleştirildi
“HEPİMİZ TERÖRİST İLAN EDİLEBİLİRİZ”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Nobel Ödüllerine yönelik “Türkiye’den kalkmışlardır teröriste ödül vermişlerdir” sözlerin değerlendiren gazeteci Murat Yetkin, “Pamuk’un terörist ilan edilmesi, hepimizin edilebileceği anlamına geliyor. Bu kabul edilebilir bir durum değil” dedi. Sosyal medyada yer alan tepkilerden bazıları şöyle:
Hasan Cemal: Allahım, sen aklıma mukayyet ol, Erdoğan bunu da mı söyledi mi, söyleyebildi? Orhan Pamuk’u da terörist mi ilan etti?Gerçekten akıl alır gibi değil.
Levent Gültekin: Bu ülkeye dünyada itibar kazandırmış bir edebiyatçıya, yazara yani kendi ülkesinin yazarına edebiyatçısına terörist diyen bir Cumhurbaşkanı var. Evet, ülkede her zaman eksiklik vardı ama daha önce bu kadar kötüsünü görmedi, yaşamadı.
Kemal Özkiraz: Kimse kusura bakmasın ama nobel ödüllü bir yazara “terorist” diyen her lideri tüm dünya diktatör olarak görecektir.Erdoğan adına bu çok çok büyük bir iletişim hatasıdır Orhan Pamuk ne gibi bir terörist eylem yapmış diye sorarlar adama.
Barış Yarkadaş: Erdoğan, “Açılım” politikasına ikna edildiğinde, “Bu işi başardığınız taktirde, Nobel Barış Ödülü’nü alacaksınız” denmişti kendisine… Bunu o dönem, Gerçek Gündem’deki köşemde de yazmıştım. Nobel almak en büyük hayallerinden biriydi… Alamadı. AKP’ci Orhan Pamuk ise terörist…
Ünsal Ünlü: Yeni kitabı çıkmayacağı ya da bir büyük yabancı gazetede röportajı yayınlanmayacağı zaman Türkiye’de yaşananlara sesini çıkarmayan #OrhanPamuk ‘a bile salladığına göre, durum düşündüğümüzden de vahim
[Kronos.News] 10.12.2019
Cumhurbaşkanı, Dünya İnsan Hakları Günü kapsamında düzenlenen törende öğrencilerin sorularını ismini anmadan 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü verilen yazar Orhan Pamuk’a işaret ederek, “Türkiye’den kalkmışlardır teröriste ödül vermişlerdir” dedi. Erdoğan’ın bu sözleri sosyal medyada büyük tepki topladı. Erdoğan’ın bu ifadesi 2006 yılında Türkiye’den Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan ilk isim olan Orhan Pamuk’u telefon ile arayarak kutlamasını da gündeme getirdi. Tepkiler üzerine Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’dan açıklama geldi. Altun Twitter hesabından yaptığı paylaşımda “İfadeler sayın Orhan Pamuk’a yönelik değil” diye yazdı. Altun’un açıklamaları şöyle:”Sayın Cumhurbaşkanımızın bugünkü konuşmasında yer alan Nobel Edebiyat Ödülü’nü Türkiye’den bir ‘terörist’e verildiği şeklindeki ifadeleri herhangi bir şekilde sayın Orhan Pamuk’a yönelik değildir.”
Altun’un bu ifadeleri de Türkiye’den iki kişinin Orhan Pamuk ve Aziz Sancar’ın Nobel aldığı hatırlatılarak eleştirildi
“HEPİMİZ TERÖRİST İLAN EDİLEBİLİRİZ”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Nobel Ödüllerine yönelik “Türkiye’den kalkmışlardır teröriste ödül vermişlerdir” sözlerin değerlendiren gazeteci Murat Yetkin, “Pamuk’un terörist ilan edilmesi, hepimizin edilebileceği anlamına geliyor. Bu kabul edilebilir bir durum değil” dedi. Sosyal medyada yer alan tepkilerden bazıları şöyle:
Hasan Cemal: Allahım, sen aklıma mukayyet ol, Erdoğan bunu da mı söyledi mi, söyleyebildi? Orhan Pamuk’u da terörist mi ilan etti?Gerçekten akıl alır gibi değil.
Levent Gültekin: Bu ülkeye dünyada itibar kazandırmış bir edebiyatçıya, yazara yani kendi ülkesinin yazarına edebiyatçısına terörist diyen bir Cumhurbaşkanı var. Evet, ülkede her zaman eksiklik vardı ama daha önce bu kadar kötüsünü görmedi, yaşamadı.
Kemal Özkiraz: Kimse kusura bakmasın ama nobel ödüllü bir yazara “terorist” diyen her lideri tüm dünya diktatör olarak görecektir.Erdoğan adına bu çok çok büyük bir iletişim hatasıdır Orhan Pamuk ne gibi bir terörist eylem yapmış diye sorarlar adama.
Barış Yarkadaş: Erdoğan, “Açılım” politikasına ikna edildiğinde, “Bu işi başardığınız taktirde, Nobel Barış Ödülü’nü alacaksınız” denmişti kendisine… Bunu o dönem, Gerçek Gündem’deki köşemde de yazmıştım. Nobel almak en büyük hayallerinden biriydi… Alamadı. AKP’ci Orhan Pamuk ise terörist…
Ünsal Ünlü: Yeni kitabı çıkmayacağı ya da bir büyük yabancı gazetede röportajı yayınlanmayacağı zaman Türkiye’de yaşananlara sesini çıkarmayan #OrhanPamuk ‘a bile salladığına göre, durum düşündüğümüzden de vahim
[Kronos.News] 10.12.2019
Odada çamaşır kurutmak hasta ediyor
Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz Uzmanı Dr. Nihal Başay, evde kurutulan çamaşırın odadaki nemi yüzde 39 artırdığını, bunun da astım ve kronik akciğer hastalarını olumsuz etkilediğini söylüyor.
Havaların soğuması ve son yıllarda artan site hayatının getirdiği bazı kurallar nedeniyle çamaşırlar da evlerinde kurutulmaya başlandı. Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz Uzmanı Dr. Nihal Başay, kış aylarında kalorifer üzerinde ya da evin içinde çamaşır kurutmanın, solunum yolları hastalıklarına neden olabileceğini söyleyerek, vatandaşları bu konuda dikkatli olmaları konusunda uyardı.
‘KÜFLER, AKCİĞERDE İLTİHABA NEDEN OLUYOR’
Başay, çamaşırı evin içinde kurutmanın, içerideki nemi yüzde 30 arttırdığı kaydederek şöyle konuştu:
“Odadaki nemin artması da astım ve kronik akciğer hastalarını etkiler. Çamaşırlar odada kurutulduğu zaman aşırı derecede nem gelişiyor. Nemin gelişmesiyle birlikte ‘küf’ denilen mantarlar ortaya çıkar. Bunların yaydığı sporlar ise, başta enfeksiyona ve akciğer hastalıklarına neden olur. Hastanın var olan akciğer hastalığını kötü anlamda etkiler. Akciğer hastalığı olmasa bile küfün ortamda bulunması enfeksiyonlara zemin hazırlar, kişinin bağışıklık sistemini düşürür. Bu da yine enfeksiyonlara ve diğer hastalıkların ortaya çıkmasına neden olur. Küfün aşırı ortamda bulunması ağır pnömonilere (akciğerin iltihabı) neden olan ‘aspergillus’ denilen bir mantarın oluşmasına yol açar. Bu mantar da akciğerlerde pnömoni oluşmasına neden olabilir. ‘Aspergillus’ küften oluşan bir tür mantar hastalığıdır. Akciğerde ağır zatürrelere neden olabilir. Bu da hastanede yatarak, tedavi gerektirebilecek derecede sıkıntı yaratabilir.”
‘AZ KULLANILAN ODADA KURUTULMALI’
Dr. Başay, kış aylarında kimsenin çamaşırını dışarıya asmak istemediğini söyleyerek, şu anki teknolojide kurutma makineleri ya da çok yüksek devirlerde kurutan çamaşır makinelerinin mevcut olduğunu kaydetti. Bu yöntemleri uygulamanın dışında mutlaka çamaşırı dışarı ya da pencere pervazlarına asmanın önerilen yöntemler arasında olduğunu vurgulayan Dr. Başay, “Kişi eğer çamaşırı evin içerisine asacaksa, yattığı odada bulunmaması gerekiyor. Çünkü küf duvarlara yapışıyor ve sağlığımıza zarar verdiği gibi zamanla eve de zarar veriyor. Duvarlarda renk değişimine ve kötü kokuya da neden olabiliyor. Çamaşırları illa evde kurutacaksak, mümkün olduğu kadar az kullanılan odada kapıyı kapalı vaziyette çamaşırları kurutmak ve daha sonra odayı havalandırmak iyi bir yöntem olabilir” dedi.
‘KOKULU DETERJAN KULLANILMAMALIDIR’
Özellikle astım ve kronik bronşit hastalarının, kokulu deterjanları kullanmamaları yönünde uyarıda bulunan Dr. Başay, “Yaydıkları keskin koku nedeniyle hastalara zarar veriyor. Mümkünse kokusuz deterjan kullanmak ve çamaşırları çok iyi durulamak başka bir yöntemdir. Bu tür hastalara ortaya çıkacak öksürük, ateş, nefes darlığı, solunum sıkıntısı ve hırıltılı solunum gibi şikâyetler ortaya çıkarsa, mutlaka göğüs hastalıkları polikliniğine başvurmaları gerekmektedir” diye konuştu.
[Kronos.News] 10.12.2019
Havaların soğuması ve son yıllarda artan site hayatının getirdiği bazı kurallar nedeniyle çamaşırlar da evlerinde kurutulmaya başlandı. Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz Uzmanı Dr. Nihal Başay, kış aylarında kalorifer üzerinde ya da evin içinde çamaşır kurutmanın, solunum yolları hastalıklarına neden olabileceğini söyleyerek, vatandaşları bu konuda dikkatli olmaları konusunda uyardı.
‘KÜFLER, AKCİĞERDE İLTİHABA NEDEN OLUYOR’
Başay, çamaşırı evin içinde kurutmanın, içerideki nemi yüzde 30 arttırdığı kaydederek şöyle konuştu:
“Odadaki nemin artması da astım ve kronik akciğer hastalarını etkiler. Çamaşırlar odada kurutulduğu zaman aşırı derecede nem gelişiyor. Nemin gelişmesiyle birlikte ‘küf’ denilen mantarlar ortaya çıkar. Bunların yaydığı sporlar ise, başta enfeksiyona ve akciğer hastalıklarına neden olur. Hastanın var olan akciğer hastalığını kötü anlamda etkiler. Akciğer hastalığı olmasa bile küfün ortamda bulunması enfeksiyonlara zemin hazırlar, kişinin bağışıklık sistemini düşürür. Bu da yine enfeksiyonlara ve diğer hastalıkların ortaya çıkmasına neden olur. Küfün aşırı ortamda bulunması ağır pnömonilere (akciğerin iltihabı) neden olan ‘aspergillus’ denilen bir mantarın oluşmasına yol açar. Bu mantar da akciğerlerde pnömoni oluşmasına neden olabilir. ‘Aspergillus’ küften oluşan bir tür mantar hastalığıdır. Akciğerde ağır zatürrelere neden olabilir. Bu da hastanede yatarak, tedavi gerektirebilecek derecede sıkıntı yaratabilir.”
‘AZ KULLANILAN ODADA KURUTULMALI’
Dr. Başay, kış aylarında kimsenin çamaşırını dışarıya asmak istemediğini söyleyerek, şu anki teknolojide kurutma makineleri ya da çok yüksek devirlerde kurutan çamaşır makinelerinin mevcut olduğunu kaydetti. Bu yöntemleri uygulamanın dışında mutlaka çamaşırı dışarı ya da pencere pervazlarına asmanın önerilen yöntemler arasında olduğunu vurgulayan Dr. Başay, “Kişi eğer çamaşırı evin içerisine asacaksa, yattığı odada bulunmaması gerekiyor. Çünkü küf duvarlara yapışıyor ve sağlığımıza zarar verdiği gibi zamanla eve de zarar veriyor. Duvarlarda renk değişimine ve kötü kokuya da neden olabiliyor. Çamaşırları illa evde kurutacaksak, mümkün olduğu kadar az kullanılan odada kapıyı kapalı vaziyette çamaşırları kurutmak ve daha sonra odayı havalandırmak iyi bir yöntem olabilir” dedi.
‘KOKULU DETERJAN KULLANILMAMALIDIR’
Özellikle astım ve kronik bronşit hastalarının, kokulu deterjanları kullanmamaları yönünde uyarıda bulunan Dr. Başay, “Yaydıkları keskin koku nedeniyle hastalara zarar veriyor. Mümkünse kokusuz deterjan kullanmak ve çamaşırları çok iyi durulamak başka bir yöntemdir. Bu tür hastalara ortaya çıkacak öksürük, ateş, nefes darlığı, solunum sıkıntısı ve hırıltılı solunum gibi şikâyetler ortaya çıkarsa, mutlaka göğüs hastalıkları polikliniğine başvurmaları gerekmektedir” diye konuştu.
[Kronos.News] 10.12.2019
Son sigara [Can Bahadır Yüce]
Aslında sigaranın dumanında romantik hülyalar değil kapitalizmin vahşeti tütüyor.
Çocukluğuma ilişkin anımsadığım ilk görüntülerden biri, salonumuzun duvarındaki sigara paketi koleksiyonu: Maltepe, Yeni Harman, Samsun, Silahlı Kuvvetler paketleri zihnime tek bir imge olarak kazınmış. Sonraki yıllardan sehpadaki sigara tabağını anımsıyorum: Best, Rothmans, Dunhill, Kent paketlerini bugün bile tanırım. Yine de erken yaşta tütüne heveslenmedim. Gizli sigara içmenin yasaklı tadı bile çekmememişti beni, yatılı okulda ‘keş’ler tüttürmek için izbeye çekilirken ben iç bahçeye çıkardım.
Gelgelelim, sıkı dostlarım hep tiryakiler oldu. Filtresiz Gitanes’ı iştahla içine çeken, tek oturuşta yarım paketi tüketen, çorba içerken bile sigara molası verenin dilinden anlarım. Öyle dostlar ki bazıları yaşamöykülerine, tıpkı Gregor Hens gibi, “Nikotin” adını verebilirdi.
Sigara bağımlılığının başat sebebinin özenti değilse yalnızlık (yatılı okul, askerlik, depresyon) olduğu söylenir. Bence tiryakiliğe giden en kestirme yol yazıdır. Edebiyat çevreleriyle tanıştığımız yıllarda sigara hâlâ şairliğin şanındandı. Masada şiir tartışılıyorsa sözü mutlaka sigara dumanı tamamlardı. Attilâ İlhan gibi birkaç istisna dışında tiryaki olmayan şair yok gibiydi. (Attilâ İlhan edebiyatçının çelik iradeli olması gerektiğini düşünür, alkol ve sigarayı bir şair için zaaf sayardı.) Hilmi Yavuz bile ‘yakmadan’ içerdi. (Gerçi Hoca’nın tütünle geçmiş ilişkisi çok renklidir.) Kısacası, konu şiirse tüttürmemek ayıp sayılırdı.
“Nasıl olsa başlarsın” diyen şair haklı çıktı— bir gün pipoyu denedim, Winston’la bir süre oyalandım, ardından Pall Mall’da karar kıldım.
Tutkulu değil mesafeli bir ilişkiydi—bırakmak kolay oldu.
Oysa edebiyatçılar sigarayı tutkuyla sever. Başta elbette tiryakiliğini hem fotoğrafı hem şiiriyle (“bitkin akşamlar nikotin”) ölümsüzleştiren Necatigil geliyor. Onun şiirinde “erir boy’na sigara”… Birinci sigarasını zincirleme içtiğini, Beşiktaş’taki odasının hep ‘dumanaltı’ olduğunu tanıklarından dinlemiştim. Tütün yaşamının doğal bir uzantısıymış, bunu sigara paketlerinin üzerine şiir yazmasından anlıyoruz. Necatigil’in ölümü de o yüzden oldu. (Bu ölüm Salâh Birsel’i öyle etkilemiş ki, nihayet sigarayı bırakmaya karar vermiş.)
Edip Cansever tiryakiliği “Neden olmasın, yeni yakılan bir sigarayla da anlatılabilir şiir” diye romantize etmiş, Dıranas sigara içmeyen kişiyi bacası tütmeyen eve benzetmişti. Mehmet Âkif’in itirafında ise gerçek bir tiryakinin içtenliği var: “Sigara terk edilmez, sigarayla mütareke yapılır.” Aynı çaresizliği Mark Twain o bildik alaycılığıyla anlatır: “Sigarayı bırakmak dünyanın en kolay işi… Nereden mi biliyorum? Binlerce kez bıraktım da oradan…”
Belki Kurt Vonnegut haklı, sigara içmek intihar etmenin en klas yolu olabilir. Ama Ingeborg Bachmann’ın yazgısını düşününce süslü laflar anlamsız görünüyor: Bachmann elinde yanan sigarayla uyuyakalmış, çıkan yangında kurtarılsa da birkaç hafta yaşayabilmişti (aynı kaza ruh akrabası Clarice Lispector’un da başına geldi, Brezilyalı yazar ağır yaralı kurtuldu).
Tiryaki güzellemelerinin öteki yüzüne bakmak için bugünlerde iyi bir sebep var. Sigaranın siyasi tarihi* bambaşka bir resim koyuyor önümüze.
Yirminci yüzyıl başında Amerika’da sigara ayıplanan bir şeydi, ülkeye göçmenlerin taşıdığı bir kusur olarak görülüyordu. Bu algı Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte değişti. Büyük Savaş sigarayı meşrulaştırdı, kötü bir alışkanlıktan milliyetçilik sembolüne çevirdi. Cephede Kızılhaç bile askerlere sigara dağıtıyordu. İkinci Dünya Savaşı bittiğinde ise sigara Amerikan yaşam biçiminin ve ekonomisinin vazgeçilmeziydi. (Kadınların dörtte biri, erkeklerin yarısından çoğu artık ‘aktif’ içiciydi.) Soğuk Savaş boyunca ‘komünizm tehlikesi’ bahanesiyle dünyaya satılan tütün Amerikan ekonomisinin belkemiğiydi.
Sigara ile kanser arasındaki ilişki 1964’te kesinleşse de 2000’li yıllara kadar tütüne özendirmek Amerikan dış politikasının ve kültür savaşlarının bir parçası oldu. Bunda Hollywood’un payı da inkâr edilemez: Sigara Amerikan rüyasının tamamlayıcısıydı. Marlboro adamı sadece sigara değil bir yaşam vaat ediyordu.
Sarah Milov kitabında, milyonlarca insanın sigara bağımlısı olmasının ve erken ölümünün sorumlusu olarak kapitalizmi gösteriyor. Sigara dumanını havaya savurup devrim düşlemenin nasıl bir paradoks olduğunu anlatıyor özetle… Aslında sigaranın dumanında romantik hülyalar değil geç kapitalizmin vahşeti tütüyor.
Gelgelelim, her zamanki gibi sistem kendini temize çıkarıyor: Bugün sigara tiryakiliğinin sadece kişisel bir zaaf olarak sunulması, kapitalizmin kötülüklerini unutturuyor.
Sigara yakmayalı çok uzun zaman oldu. Tütünü değil ama tütünlü günleri özlüyorum: Bir ilkyaz ikindisi, kavak ağaçlarının gölgesindeki parkta oturmuşuz. Kahvelerimizi içerken hayattan konuşuyoruz. Oktay Rifat’ın “bir cıgara içimi” dediği zaman aralığında susuyoruz. Duman aramızda yavaşça dağılıyor.
Bir gün o parkta yine oturacağız. İşte o zaman son bir sigara yakacağım.
* The Cigarette: A Political History, Sarah Milov, Harvard University Press, 2019
[Can Bahadır Yüce] 10.12.2019 [Kronos.News]
Çocukluğuma ilişkin anımsadığım ilk görüntülerden biri, salonumuzun duvarındaki sigara paketi koleksiyonu: Maltepe, Yeni Harman, Samsun, Silahlı Kuvvetler paketleri zihnime tek bir imge olarak kazınmış. Sonraki yıllardan sehpadaki sigara tabağını anımsıyorum: Best, Rothmans, Dunhill, Kent paketlerini bugün bile tanırım. Yine de erken yaşta tütüne heveslenmedim. Gizli sigara içmenin yasaklı tadı bile çekmememişti beni, yatılı okulda ‘keş’ler tüttürmek için izbeye çekilirken ben iç bahçeye çıkardım.
Gelgelelim, sıkı dostlarım hep tiryakiler oldu. Filtresiz Gitanes’ı iştahla içine çeken, tek oturuşta yarım paketi tüketen, çorba içerken bile sigara molası verenin dilinden anlarım. Öyle dostlar ki bazıları yaşamöykülerine, tıpkı Gregor Hens gibi, “Nikotin” adını verebilirdi.
Sigara bağımlılığının başat sebebinin özenti değilse yalnızlık (yatılı okul, askerlik, depresyon) olduğu söylenir. Bence tiryakiliğe giden en kestirme yol yazıdır. Edebiyat çevreleriyle tanıştığımız yıllarda sigara hâlâ şairliğin şanındandı. Masada şiir tartışılıyorsa sözü mutlaka sigara dumanı tamamlardı. Attilâ İlhan gibi birkaç istisna dışında tiryaki olmayan şair yok gibiydi. (Attilâ İlhan edebiyatçının çelik iradeli olması gerektiğini düşünür, alkol ve sigarayı bir şair için zaaf sayardı.) Hilmi Yavuz bile ‘yakmadan’ içerdi. (Gerçi Hoca’nın tütünle geçmiş ilişkisi çok renklidir.) Kısacası, konu şiirse tüttürmemek ayıp sayılırdı.
“Nasıl olsa başlarsın” diyen şair haklı çıktı— bir gün pipoyu denedim, Winston’la bir süre oyalandım, ardından Pall Mall’da karar kıldım.
Tutkulu değil mesafeli bir ilişkiydi—bırakmak kolay oldu.
Oysa edebiyatçılar sigarayı tutkuyla sever. Başta elbette tiryakiliğini hem fotoğrafı hem şiiriyle (“bitkin akşamlar nikotin”) ölümsüzleştiren Necatigil geliyor. Onun şiirinde “erir boy’na sigara”… Birinci sigarasını zincirleme içtiğini, Beşiktaş’taki odasının hep ‘dumanaltı’ olduğunu tanıklarından dinlemiştim. Tütün yaşamının doğal bir uzantısıymış, bunu sigara paketlerinin üzerine şiir yazmasından anlıyoruz. Necatigil’in ölümü de o yüzden oldu. (Bu ölüm Salâh Birsel’i öyle etkilemiş ki, nihayet sigarayı bırakmaya karar vermiş.)
Edip Cansever tiryakiliği “Neden olmasın, yeni yakılan bir sigarayla da anlatılabilir şiir” diye romantize etmiş, Dıranas sigara içmeyen kişiyi bacası tütmeyen eve benzetmişti. Mehmet Âkif’in itirafında ise gerçek bir tiryakinin içtenliği var: “Sigara terk edilmez, sigarayla mütareke yapılır.” Aynı çaresizliği Mark Twain o bildik alaycılığıyla anlatır: “Sigarayı bırakmak dünyanın en kolay işi… Nereden mi biliyorum? Binlerce kez bıraktım da oradan…”
Belki Kurt Vonnegut haklı, sigara içmek intihar etmenin en klas yolu olabilir. Ama Ingeborg Bachmann’ın yazgısını düşününce süslü laflar anlamsız görünüyor: Bachmann elinde yanan sigarayla uyuyakalmış, çıkan yangında kurtarılsa da birkaç hafta yaşayabilmişti (aynı kaza ruh akrabası Clarice Lispector’un da başına geldi, Brezilyalı yazar ağır yaralı kurtuldu).
Tiryaki güzellemelerinin öteki yüzüne bakmak için bugünlerde iyi bir sebep var. Sigaranın siyasi tarihi* bambaşka bir resim koyuyor önümüze.
Yirminci yüzyıl başında Amerika’da sigara ayıplanan bir şeydi, ülkeye göçmenlerin taşıdığı bir kusur olarak görülüyordu. Bu algı Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte değişti. Büyük Savaş sigarayı meşrulaştırdı, kötü bir alışkanlıktan milliyetçilik sembolüne çevirdi. Cephede Kızılhaç bile askerlere sigara dağıtıyordu. İkinci Dünya Savaşı bittiğinde ise sigara Amerikan yaşam biçiminin ve ekonomisinin vazgeçilmeziydi. (Kadınların dörtte biri, erkeklerin yarısından çoğu artık ‘aktif’ içiciydi.) Soğuk Savaş boyunca ‘komünizm tehlikesi’ bahanesiyle dünyaya satılan tütün Amerikan ekonomisinin belkemiğiydi.
Sigara ile kanser arasındaki ilişki 1964’te kesinleşse de 2000’li yıllara kadar tütüne özendirmek Amerikan dış politikasının ve kültür savaşlarının bir parçası oldu. Bunda Hollywood’un payı da inkâr edilemez: Sigara Amerikan rüyasının tamamlayıcısıydı. Marlboro adamı sadece sigara değil bir yaşam vaat ediyordu.
Sarah Milov kitabında, milyonlarca insanın sigara bağımlısı olmasının ve erken ölümünün sorumlusu olarak kapitalizmi gösteriyor. Sigara dumanını havaya savurup devrim düşlemenin nasıl bir paradoks olduğunu anlatıyor özetle… Aslında sigaranın dumanında romantik hülyalar değil geç kapitalizmin vahşeti tütüyor.
Gelgelelim, her zamanki gibi sistem kendini temize çıkarıyor: Bugün sigara tiryakiliğinin sadece kişisel bir zaaf olarak sunulması, kapitalizmin kötülüklerini unutturuyor.
Sigara yakmayalı çok uzun zaman oldu. Tütünü değil ama tütünlü günleri özlüyorum: Bir ilkyaz ikindisi, kavak ağaçlarının gölgesindeki parkta oturmuşuz. Kahvelerimizi içerken hayattan konuşuyoruz. Oktay Rifat’ın “bir cıgara içimi” dediği zaman aralığında susuyoruz. Duman aramızda yavaşça dağılıyor.
Bir gün o parkta yine oturacağız. İşte o zaman son bir sigara yakacağım.
* The Cigarette: A Political History, Sarah Milov, Harvard University Press, 2019
[Can Bahadır Yüce] 10.12.2019 [Kronos.News]
10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde Türkiye’nin karnesi
10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde Türkiye sınıfta kaldı: 2019’da 402 kadın öldürüldü, bin 606 işçi can verdi. 4 yılda 28 kişi zorla kaybedildi. 11 kadın ve 780 bebek cezaevinde tutuluyor.
BOLD – Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu 10 Aralık İnsan Hakları Günü vesilesiyle Türkiye’de yaşanan hak ihlallerine dikkat çeken bazı istatistik paylaştı.
NEFRET SÖYLEMİNE MARUZ KALIYORLAR
Gergerlioğlu, Türkiye’nin İnsan Hakları Beyannamesi’ni ilk imzalayan ülkelerden olma onurunu yaşarken bunun yanında da 71 yıldır güvenlik mi özgürlük mü paradoksu içerisinde başta yaşam hakkı olmak üzere pek çok insan hakları ihlalinin de yaşandığı ülke olduğunu ifade etti. Gergerlioğlu, kadınlar, çocuklar, gençler, Kürtler, azınlık cemaatleri, Aleviler, mülteciler, LGBTİ+ bireyler, KHKlılar, gazeteciler, sivil toplum çalışanları, Romanlar ve daha pek çok grubun nefret söylemine maruz kaldığını söyledi.
HAK TALEPLERİ GERİ ÇEVRİLİYOR
Cumhurbaşkanına hakaret kapsamında son 5 yıl içesinde 10 binin üzerinde dava açıldığını ve 3 binden fazla insana ceza verildiğini hatırlatan Gergerlioğlu, “En ufak hak talebi beka denilerek sert bir şekilde geri çevrilmiştir. Anayasal hak olan gösteri yürüyüş hakkı keyfi olarak kullandırılmamış bu hakkı kullanmak isteyenler “terörist” olarak adlandırılmıştır. Kürt sorununda barışçıl çözümler yine İktidarın “Beka” söylemi ile rafa kaldırılmıştır. Yıllarca denenen ve insanların ölümünden başka sonuç vermeyen güvenlikçi “Kürt Anasını Görmesin” politikaları tekrar ve tekrar uygulanmaktadır.” ifadelerini kullandı.
11 BİN KADIN, 780 BEBEK CEZAEVİNDE
Gergerlioğlu’nun paylaştığı istatistikler şöyle:
Kadınlar ve çocuklar insan haklarının en büyük mağdurlarından olmaya 2019 senesinde de devam etmektedir. 11 bin kadın cezaevlerinde tutulmakta onlarla beraber de en az 780 bebek cezaevindedir. Kadınlar kendilerine yönelik erkek şiddetine karşı yürüyüş yaptığında tekrar polis şiddetine maruz kalmaktadır.
402 KADIN ÖLDÜRÜLDÜ
İçişleri Bakanlığının bu konuda bulduğu çözüm de kadınları kadın polislere dövdürmektir. Şilili kadınların başlattığı ve tüm dünyaya yayılan Las Tesis adlı danslı protesto gösterisinde sadece Türkiye’de kadınlar dövülmüştür. 2019 senesi henüz bitmemişken en az 402 kadın erkek şiddetiyle öldürülmüştür! Bu rakam 2008 senesinden beridir Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun kaydettiği en büyük rakamdır!
11 AYDA 1.606 İŞ CİNAYETİ
İş cinayetleri 2019’da hız kesmemiştir. Son 11 ayda en az 1.606 işçimiz iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirmiştir. Hükûmet iş cinayetlerinde Avrupa 1.liğini ve Dünya 3.lüğünü bütün uyarılarımıza rağmen sürdürmekte kararlı gözükmektedir. Bizim insan haklarını inceleme komisyonuna verdiğimiz inceleme dilekçeleri gündem dışı bırakılmakta ve her işçinin durumuyla mı ilgileneceğiz denilerek komisyonda alaya alınmaktadır. Elbette ki bu durumun sonucu da sönen hayatlar olmaktadır!
110 GAZETECİ TUTUKLU
Düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki engeller devam etmektedir. 110 gazeteci cezaevlerinde yer almakta yine yüzlerce gazeteci de sürekli mahkemelerde yaptıkları haberleri açıklamak durumunda kalmaktadır!
YÜZ BİNLERCE KHK’LI
Yüz binlerce insan bir gece yarısı yayınlanan KHKların ekli listesinde isimlerini gördüler. Sorgusuz sualsiz mahkeme kararı olmadan “terörist” ilan edildiler bir vebalı muamelesi gördüler sivil ölüme mahkum edildiler. Sadece işlerinden atılmadılar sosyal hayattan tecrit edildiler. Bu yaşananların tarihteki örneği Nazilerin Yahudilere yaptıklarıydı.
60 BİN İNSAN KAÇARAK TÜRKİYE’Yİ TERK ETTİ, 100’E YAKIN KİŞİ BOĞULDU
Yüz binlerce insanın pasaportu iptal edildi. Sadece ihraç olanlar değil ailelerinin de masumiyet karinesi suçun şahsiliği gibi hukukun temel ilkeleri hiçe sayılarak pasaportları iptal edildi. Bu süreçte yaklaşık 60 bin insan kaçarak Türkiye’yi terk etti. Bu kaçışlarda aralarında kadın, çocuk ve bebeklerin de olduğu 100’e yakın kişi boğularak yaşamını yitirdi. Halen daha seyahat hakkı KHKlılara iade edilmiş değildir!
Düşman ceza hukuku uygulandı! İnsanlar bankalarda kredi başvurusu yapamadılar! Kendilerine miras kaldı tapuyu alamadılar! Bankadaki paralarına el koyuldu! Malları haraç mezat yok paraya satıldı! Tapu işleminde şahit olmak istediler “Riskli Kişiler Listesi” var dediler şahitlikleri kabul edilmedi! İstanbul seçimlerinde oy veren 14 bin kişinin oyu iptal edilsin diye Ak Parti YSK’ya başvurdu! Dükkan açalım dediler belediyeler güvenlik soruşturması olumsuz diyerek ruhsatları verilmedi! Bazı kamu kurumlarının kapılarına yazı astılar “Buraya KHKlılar Giremez” diye! Belediye Başkanlıklarını Belediye Meclis Üyeliklerini kazandılar mazbataları iptal edildi!
OHAL KOMİSYONU MAĞDURU 140 BİN İNSAN
140 Bin insan dip kuyuya itildi yani OHAL Komisyonuna gitmek zorunda kaldılar. OHAL Komisyonunda iltisak irtibat kurum kanaati dedikleri fişlemeler red kararına gerekçe yapıldı! % 7,5 ancak iade edildi. Bu iade edilenleri bakanlıkları göreve başlatmadı. Beraat takipsizlik alanlara iade etmediler. OHAL Komisyonu Başkanı Selahaddin Menteş mahkeme kararı bizi ilgilendirmez biz irtibat iltisaka bakarız dedi. Sonra bunu söyleyen Komisyon başkanı en üst düzey mahkeme olan AYM’ye üye yapıldı.
6 BİN ÖĞRETMEN, 6 BİN AKADEMİSYEN İHRAÇ EDİLDİ
65 bin öğretmen ve 6 bin akademisyen ihraç edildi! Ülkedeki özgür ortamın iyice yok olması üzerine yine binlerce akademisyen yurt dışındaki üniversitelere gitmek zorunda kaldı! Kapanan özel okullarda çalışan öğretmenlerin çalışma izinleri iptal edildi. Halen 20 bine yakın öğretmen çalışma izinlerinin iadesini bekliyor. KHKlı öğretmenler, doktorlara tanınan özelde çalışma izininden mahrum edildi. Pek çok öğretmen inşaatlarda çalışmak zorunda kaldı ve iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirdiler!
KHK’LILARA YAŞATILAN SOSYAL ÖLÜMLER
KHKlılar SGKlı iş bulamadılar. KHKlı çalıştıran iş yerlerine bir kağıt göndererek bu kişinin işten çıkarılması istendi. KHKlılar sağlık güvencesinden mahrum bırakıldı. Yeşil kart çıkaramadılar. Cezaevindeki KHKlılar emekli edilmediler, kimisine de emekli ikramiyesi verilmedi! İŞKUR’a başvurdular KHK’lılara iş bulmuyoruz denildi. İŞKUR kurslarına kayıtları engellendi. Kayınvalidesine bakım maaşı damadı KHK’lı diye bağlanmadı! Sonra daha iki hafta önce bunu yapan SGK çalışanlarına af geldi ve yaptıkları hukuksuzluklar yasal zırha kavuşturuldu!
CEZAEVİNDEKİ HAK İHLALLERİ KORKUNÇ BOYUTLARDA
Bir insan hakları aktivisti önce cezaevlerine bakar çünkü cezaevleri ülkenin insan hakları karnesini gösterir! Cezaevleri tıka basa dolduruldu! Kapasitenin üzerinde insanlar yerlerde, tuvalet önlerinde yattılar. Bazı cezaevlerinde aynı yatakta 3 kişi nöbetleşe bile yattılar. 30 kişinin tek tuvaleti ve banyoyu kullanmak zorunda kaldığı, sıcak suyun haftada birkaç saat verildiği, sulardan çamur aktığı bile tarafımıza bildirildi! Bazı yazı aşırı sıcak geçen cezaevlerine yaz sıcağında günde sadece yarım saat su verildiği bize iletildi! Engelliler için hiç uygun olmayan cezaevlerinde % 85-90 engelli raporu mahpuslar tek kişilik hücrelerde tutuldular. İnsanlar yaşamlarını bu hücrelerde kaybettiler. Muzaffer Özcengiz ve Halime Gülsu cezaevinde adeta kendi cinayetlerini ölümlerinden 4 gün önce resmi makamlara bildirmiş olmalarına rağmen halen soruşturmalarda bir arpa boyu yol alınamadı. Belli ki birileri suçu işlemiş birileri de bu suçlulara kol kanat germektedir.
Bu dönem cezaevleri sadece özgürlüklerden mahrum bırakıldığı bir yer değil çeşitli başka yol ve yöntemlerle cezanın katlandığı alanlara dönüştürüldü! Van’da ailesi ikamet eden mahpuslar Edirne’ye Hatay’da ailesi ikamet eden mahpuslar Rize Cezaevine gönderildi! Bu sayede hem mahpus hem de aileleri cezalandırılmış oldu. Ziyarete gelen ailelerden çeşitli sebeplerle görüştürülmeyenler oldu. Pek çok aile 18 saat yol gelip 30 dakika ancak görüşebildiler. Son yıllarda pek çok aile bu yollarda yok oldu. Pek çok mahpus kendilerini ziyarete gelen ailelerine son görevlerini kelepçe kollarında gerçekleştirmek zorunda kaldı! Cezaevlerinde sevkler gerçekleştirilmedi ya da geç gerçekleştirildi. Bu sevklerde kelepçeli muayene dayatıldı. İlaçlarını düzenli alamayan yurttaşlar oldu.
4 YILDA 28 KİŞİ ZORLA KAYBEDİLDİ
Son 1 yıl içerisinde 7, son 4 yılda toplamda 28 kişi zorla kaybedildi. Bu kişilerin kendisini polis olarak tanıtan kişiler tarafından kaçırıldığı iddia edildi. Bu iddiaya paralel olarak bu kişilerden son 6’sı (Erkan Irmak, Mustafa Yılmaz, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Salim Zeybek ve Gökhan Türkmen) bir gece yarısı nasıl olduysa GBT kontrolünde yakalandıkları bildirildi. Bu kişilerin mahkemeleri gizli mahkeme salonlarında yangından mal kaçırır gibi yapılmaya devam etmektedir. Bu kayıplardan Yusuf Bilge Tunç Ankara’da kaybolmuş ve 123 gündür halen bulunamamıştır. Uluslararası İnsan Hakları Örgütleri sorular sormakta ancak Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı cevap bile verememektedir!
TBMM İNSAN HAKLARI KOMİSYONUNA, CEZAEVLERİNDEN 2819 HAK İHLALİ BAŞVURUSU YAPILDI
İşkence iddialarını ardı arkası kesilmedi. “Ben Anayasa Mahkemesi kararlarına uymak zorunda değilim” diyen bakana sahip İçişleri Bakanlığında neredeyse her gün bir işkence iddiası gündeme damgasını vurdu. Ankara Emniyet Müdürlüğünde Dışişleri Bakanlığının eski personeline yönelik işkence iddiaları Ankara Barosu ile raporlaştırılmıştır. Yine Halfeti’de köylülere yönelik işkence iddiaları Urfa Barosu tarafından, Elâzığ Cezaevine yönelik ihlaller Diyarbakır Barosu tarafından ve Trabzon Beşikdüzü Cezaevine yönelik işkence iddiaları raporlaştırılmıştır. Bu anlamda bazı baroların bu çabaları geçen dönemde işkenceyle mücadelede önemli bir yer tutmuştur. Cezaevlerinde işkenceyle mücadele etmesi gereken TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu kendisine 14.11.2019 tarihine kadar ulaşan 2.819 başvuruda cezaevlerinde 1 tane bile ihlal tespit edememiştir. Bu durumda İnsan Hakları gündemin de işlerin ne kadar da zor olduğunu göstermektedir!
28 BELEDİYEYE KAYYUM ATANDI
Kürtlerin seçme seçilme hakkı ellerinden alınmıştır! 31 Mart seçimlerinden sonra 28 belediyeye kayyum atanmıştır. Belediye başkanları görevden alınmış çoğu da gizli tanık ifadeleriyle hukuksuzca cezaevine gönderilmiştir! Seçimlerden önce YSK’nın ‘aday olmasında sakınca yoktur’ dediği KHKlılar seçimi kazanmaları sonucunda mazbatalarını alamamış, daha az oy alan adaylara hak etmedikleri mazbata verilmiştir. Şu ana kadar atanan kayyumlar neticesinde 2 Milyon 517 yurttaş iradeleri dışında kayyum tarafından yönetilmektedir!
[BoldMedya] 10.12.2019
BOLD – Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu 10 Aralık İnsan Hakları Günü vesilesiyle Türkiye’de yaşanan hak ihlallerine dikkat çeken bazı istatistik paylaştı.
NEFRET SÖYLEMİNE MARUZ KALIYORLAR
Gergerlioğlu, Türkiye’nin İnsan Hakları Beyannamesi’ni ilk imzalayan ülkelerden olma onurunu yaşarken bunun yanında da 71 yıldır güvenlik mi özgürlük mü paradoksu içerisinde başta yaşam hakkı olmak üzere pek çok insan hakları ihlalinin de yaşandığı ülke olduğunu ifade etti. Gergerlioğlu, kadınlar, çocuklar, gençler, Kürtler, azınlık cemaatleri, Aleviler, mülteciler, LGBTİ+ bireyler, KHKlılar, gazeteciler, sivil toplum çalışanları, Romanlar ve daha pek çok grubun nefret söylemine maruz kaldığını söyledi.
HAK TALEPLERİ GERİ ÇEVRİLİYOR
Cumhurbaşkanına hakaret kapsamında son 5 yıl içesinde 10 binin üzerinde dava açıldığını ve 3 binden fazla insana ceza verildiğini hatırlatan Gergerlioğlu, “En ufak hak talebi beka denilerek sert bir şekilde geri çevrilmiştir. Anayasal hak olan gösteri yürüyüş hakkı keyfi olarak kullandırılmamış bu hakkı kullanmak isteyenler “terörist” olarak adlandırılmıştır. Kürt sorununda barışçıl çözümler yine İktidarın “Beka” söylemi ile rafa kaldırılmıştır. Yıllarca denenen ve insanların ölümünden başka sonuç vermeyen güvenlikçi “Kürt Anasını Görmesin” politikaları tekrar ve tekrar uygulanmaktadır.” ifadelerini kullandı.
11 BİN KADIN, 780 BEBEK CEZAEVİNDE
Gergerlioğlu’nun paylaştığı istatistikler şöyle:
Kadınlar ve çocuklar insan haklarının en büyük mağdurlarından olmaya 2019 senesinde de devam etmektedir. 11 bin kadın cezaevlerinde tutulmakta onlarla beraber de en az 780 bebek cezaevindedir. Kadınlar kendilerine yönelik erkek şiddetine karşı yürüyüş yaptığında tekrar polis şiddetine maruz kalmaktadır.
402 KADIN ÖLDÜRÜLDÜ
İçişleri Bakanlığının bu konuda bulduğu çözüm de kadınları kadın polislere dövdürmektir. Şilili kadınların başlattığı ve tüm dünyaya yayılan Las Tesis adlı danslı protesto gösterisinde sadece Türkiye’de kadınlar dövülmüştür. 2019 senesi henüz bitmemişken en az 402 kadın erkek şiddetiyle öldürülmüştür! Bu rakam 2008 senesinden beridir Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun kaydettiği en büyük rakamdır!
11 AYDA 1.606 İŞ CİNAYETİ
İş cinayetleri 2019’da hız kesmemiştir. Son 11 ayda en az 1.606 işçimiz iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirmiştir. Hükûmet iş cinayetlerinde Avrupa 1.liğini ve Dünya 3.lüğünü bütün uyarılarımıza rağmen sürdürmekte kararlı gözükmektedir. Bizim insan haklarını inceleme komisyonuna verdiğimiz inceleme dilekçeleri gündem dışı bırakılmakta ve her işçinin durumuyla mı ilgileneceğiz denilerek komisyonda alaya alınmaktadır. Elbette ki bu durumun sonucu da sönen hayatlar olmaktadır!
110 GAZETECİ TUTUKLU
Düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki engeller devam etmektedir. 110 gazeteci cezaevlerinde yer almakta yine yüzlerce gazeteci de sürekli mahkemelerde yaptıkları haberleri açıklamak durumunda kalmaktadır!
YÜZ BİNLERCE KHK’LI
Yüz binlerce insan bir gece yarısı yayınlanan KHKların ekli listesinde isimlerini gördüler. Sorgusuz sualsiz mahkeme kararı olmadan “terörist” ilan edildiler bir vebalı muamelesi gördüler sivil ölüme mahkum edildiler. Sadece işlerinden atılmadılar sosyal hayattan tecrit edildiler. Bu yaşananların tarihteki örneği Nazilerin Yahudilere yaptıklarıydı.
60 BİN İNSAN KAÇARAK TÜRKİYE’Yİ TERK ETTİ, 100’E YAKIN KİŞİ BOĞULDU
Yüz binlerce insanın pasaportu iptal edildi. Sadece ihraç olanlar değil ailelerinin de masumiyet karinesi suçun şahsiliği gibi hukukun temel ilkeleri hiçe sayılarak pasaportları iptal edildi. Bu süreçte yaklaşık 60 bin insan kaçarak Türkiye’yi terk etti. Bu kaçışlarda aralarında kadın, çocuk ve bebeklerin de olduğu 100’e yakın kişi boğularak yaşamını yitirdi. Halen daha seyahat hakkı KHKlılara iade edilmiş değildir!
Düşman ceza hukuku uygulandı! İnsanlar bankalarda kredi başvurusu yapamadılar! Kendilerine miras kaldı tapuyu alamadılar! Bankadaki paralarına el koyuldu! Malları haraç mezat yok paraya satıldı! Tapu işleminde şahit olmak istediler “Riskli Kişiler Listesi” var dediler şahitlikleri kabul edilmedi! İstanbul seçimlerinde oy veren 14 bin kişinin oyu iptal edilsin diye Ak Parti YSK’ya başvurdu! Dükkan açalım dediler belediyeler güvenlik soruşturması olumsuz diyerek ruhsatları verilmedi! Bazı kamu kurumlarının kapılarına yazı astılar “Buraya KHKlılar Giremez” diye! Belediye Başkanlıklarını Belediye Meclis Üyeliklerini kazandılar mazbataları iptal edildi!
OHAL KOMİSYONU MAĞDURU 140 BİN İNSAN
140 Bin insan dip kuyuya itildi yani OHAL Komisyonuna gitmek zorunda kaldılar. OHAL Komisyonunda iltisak irtibat kurum kanaati dedikleri fişlemeler red kararına gerekçe yapıldı! % 7,5 ancak iade edildi. Bu iade edilenleri bakanlıkları göreve başlatmadı. Beraat takipsizlik alanlara iade etmediler. OHAL Komisyonu Başkanı Selahaddin Menteş mahkeme kararı bizi ilgilendirmez biz irtibat iltisaka bakarız dedi. Sonra bunu söyleyen Komisyon başkanı en üst düzey mahkeme olan AYM’ye üye yapıldı.
6 BİN ÖĞRETMEN, 6 BİN AKADEMİSYEN İHRAÇ EDİLDİ
65 bin öğretmen ve 6 bin akademisyen ihraç edildi! Ülkedeki özgür ortamın iyice yok olması üzerine yine binlerce akademisyen yurt dışındaki üniversitelere gitmek zorunda kaldı! Kapanan özel okullarda çalışan öğretmenlerin çalışma izinleri iptal edildi. Halen 20 bine yakın öğretmen çalışma izinlerinin iadesini bekliyor. KHKlı öğretmenler, doktorlara tanınan özelde çalışma izininden mahrum edildi. Pek çok öğretmen inşaatlarda çalışmak zorunda kaldı ve iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirdiler!
KHK’LILARA YAŞATILAN SOSYAL ÖLÜMLER
KHKlılar SGKlı iş bulamadılar. KHKlı çalıştıran iş yerlerine bir kağıt göndererek bu kişinin işten çıkarılması istendi. KHKlılar sağlık güvencesinden mahrum bırakıldı. Yeşil kart çıkaramadılar. Cezaevindeki KHKlılar emekli edilmediler, kimisine de emekli ikramiyesi verilmedi! İŞKUR’a başvurdular KHK’lılara iş bulmuyoruz denildi. İŞKUR kurslarına kayıtları engellendi. Kayınvalidesine bakım maaşı damadı KHK’lı diye bağlanmadı! Sonra daha iki hafta önce bunu yapan SGK çalışanlarına af geldi ve yaptıkları hukuksuzluklar yasal zırha kavuşturuldu!
CEZAEVİNDEKİ HAK İHLALLERİ KORKUNÇ BOYUTLARDA
Bir insan hakları aktivisti önce cezaevlerine bakar çünkü cezaevleri ülkenin insan hakları karnesini gösterir! Cezaevleri tıka basa dolduruldu! Kapasitenin üzerinde insanlar yerlerde, tuvalet önlerinde yattılar. Bazı cezaevlerinde aynı yatakta 3 kişi nöbetleşe bile yattılar. 30 kişinin tek tuvaleti ve banyoyu kullanmak zorunda kaldığı, sıcak suyun haftada birkaç saat verildiği, sulardan çamur aktığı bile tarafımıza bildirildi! Bazı yazı aşırı sıcak geçen cezaevlerine yaz sıcağında günde sadece yarım saat su verildiği bize iletildi! Engelliler için hiç uygun olmayan cezaevlerinde % 85-90 engelli raporu mahpuslar tek kişilik hücrelerde tutuldular. İnsanlar yaşamlarını bu hücrelerde kaybettiler. Muzaffer Özcengiz ve Halime Gülsu cezaevinde adeta kendi cinayetlerini ölümlerinden 4 gün önce resmi makamlara bildirmiş olmalarına rağmen halen soruşturmalarda bir arpa boyu yol alınamadı. Belli ki birileri suçu işlemiş birileri de bu suçlulara kol kanat germektedir.
Bu dönem cezaevleri sadece özgürlüklerden mahrum bırakıldığı bir yer değil çeşitli başka yol ve yöntemlerle cezanın katlandığı alanlara dönüştürüldü! Van’da ailesi ikamet eden mahpuslar Edirne’ye Hatay’da ailesi ikamet eden mahpuslar Rize Cezaevine gönderildi! Bu sayede hem mahpus hem de aileleri cezalandırılmış oldu. Ziyarete gelen ailelerden çeşitli sebeplerle görüştürülmeyenler oldu. Pek çok aile 18 saat yol gelip 30 dakika ancak görüşebildiler. Son yıllarda pek çok aile bu yollarda yok oldu. Pek çok mahpus kendilerini ziyarete gelen ailelerine son görevlerini kelepçe kollarında gerçekleştirmek zorunda kaldı! Cezaevlerinde sevkler gerçekleştirilmedi ya da geç gerçekleştirildi. Bu sevklerde kelepçeli muayene dayatıldı. İlaçlarını düzenli alamayan yurttaşlar oldu.
4 YILDA 28 KİŞİ ZORLA KAYBEDİLDİ
Son 1 yıl içerisinde 7, son 4 yılda toplamda 28 kişi zorla kaybedildi. Bu kişilerin kendisini polis olarak tanıtan kişiler tarafından kaçırıldığı iddia edildi. Bu iddiaya paralel olarak bu kişilerden son 6’sı (Erkan Irmak, Mustafa Yılmaz, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Salim Zeybek ve Gökhan Türkmen) bir gece yarısı nasıl olduysa GBT kontrolünde yakalandıkları bildirildi. Bu kişilerin mahkemeleri gizli mahkeme salonlarında yangından mal kaçırır gibi yapılmaya devam etmektedir. Bu kayıplardan Yusuf Bilge Tunç Ankara’da kaybolmuş ve 123 gündür halen bulunamamıştır. Uluslararası İnsan Hakları Örgütleri sorular sormakta ancak Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı cevap bile verememektedir!
TBMM İNSAN HAKLARI KOMİSYONUNA, CEZAEVLERİNDEN 2819 HAK İHLALİ BAŞVURUSU YAPILDI
İşkence iddialarını ardı arkası kesilmedi. “Ben Anayasa Mahkemesi kararlarına uymak zorunda değilim” diyen bakana sahip İçişleri Bakanlığında neredeyse her gün bir işkence iddiası gündeme damgasını vurdu. Ankara Emniyet Müdürlüğünde Dışişleri Bakanlığının eski personeline yönelik işkence iddiaları Ankara Barosu ile raporlaştırılmıştır. Yine Halfeti’de köylülere yönelik işkence iddiaları Urfa Barosu tarafından, Elâzığ Cezaevine yönelik ihlaller Diyarbakır Barosu tarafından ve Trabzon Beşikdüzü Cezaevine yönelik işkence iddiaları raporlaştırılmıştır. Bu anlamda bazı baroların bu çabaları geçen dönemde işkenceyle mücadelede önemli bir yer tutmuştur. Cezaevlerinde işkenceyle mücadele etmesi gereken TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu kendisine 14.11.2019 tarihine kadar ulaşan 2.819 başvuruda cezaevlerinde 1 tane bile ihlal tespit edememiştir. Bu durumda İnsan Hakları gündemin de işlerin ne kadar da zor olduğunu göstermektedir!
28 BELEDİYEYE KAYYUM ATANDI
Kürtlerin seçme seçilme hakkı ellerinden alınmıştır! 31 Mart seçimlerinden sonra 28 belediyeye kayyum atanmıştır. Belediye başkanları görevden alınmış çoğu da gizli tanık ifadeleriyle hukuksuzca cezaevine gönderilmiştir! Seçimlerden önce YSK’nın ‘aday olmasında sakınca yoktur’ dediği KHKlılar seçimi kazanmaları sonucunda mazbatalarını alamamış, daha az oy alan adaylara hak etmedikleri mazbata verilmiştir. Şu ana kadar atanan kayyumlar neticesinde 2 Milyon 517 yurttaş iradeleri dışında kayyum tarafından yönetilmektedir!
[BoldMedya] 10.12.2019
İşkence vakaları arttı
2018'de işkence ve kötü muamele suçundan açılan dava sayısının 2 bin 196 olduğunu bildiren CHP Milletvekili Tanrıkulu “Bu rakamın kendisi bile işkencenin nasıl iradi bir pratik olarak Türkiye’de devam ettiğinin göstergesi” dedi.
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü dolayısıyla Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, Türkiye İnsan Hakları İhlalleri Raporunu açıkladı.
‘UMARIM HÜKÜMET AİHM KARARINA DİRENMEZ’
Konuşmasına AİHM’in Osman Kavala kararını hatırlatarak başlayan Tanrıkulu, “AİHM kararını açıkladı ve ihlal tespitinde bulundu. Umarım hükümet bu ihlal tespitinin gereğini derhal yerine getirir, Selahattin Demirtaş kararı gibi askıda bırakmaz, AİHM kararına direnmez ve Kavala bir an önce özgürlüğüne kavuşuruz” dedi.
2019’UN İLK 11 AYINDA 2 BİN 656 YAŞAM HAKKI İHLALİ YAŞANDI
Derya Okatan’ın Artı Gerçek’te yayınlanan haberine göre; “AKP iktidarı döneminde hukuk askıda, insan hakları ayaklar altında” diyen Tanrıkulu, birçok alanda çok ağır ihlaller yaşandığını söyledi.
OHAL’in etkilerinin halen devam ettiğini belirten Tanrıkulu, OHAL Komisyonu’na yapılan 130 bin başvurudan 90 bininin karara bağlandığını, 82 bin başvurunun reddedildiğin, 8 bin civarında kabul kararı verildiğini aktardı. Tanrıkulu, “Haksız hukuksuz bir şekilde KHK ile atılan ve sivil ölüme mahkûm edilen binlerce kamu görevlisinin süreçleri ise hala devam ediyor” dedi.
Yaşam hakkı ihlallerinin her alanda devam ettiğini söyleyen Tanrıkulu’nun raporuna göre, 2019 yılının 11 ayında toplam 2 bin 656 yaşam hakkı ihlali yaşandı:
‘İŞKENCE SUÇU SAHTE TUTANAKLARLA GİZLENİYOR’
İşkencenin sistematik olarak devam ettiğini ifade eden Tanrıkulu, hem gözaltı merkezlerinde hem cezaevinde hem de gözaltına alırken işkence ve kötü muamele uygulandığını kaydetti. Tanrıkulu, 2018 yılı adli istatistik verilerine göre geçen yıl işkence ve kötü muamele suçundan açılan dava sayısının 2 bin 196 olduğunu bildirdi.
“Bu rakamın kendisi bile işkencenin nasıl iradi bir pratik olarak Türkiye’de devam ettiğinin göstergesi” diyen Tanrıkulu, işkence suçunun üzerini örtmek için “polise mukavemet ve direnme” davalarında ciddi artış yaşandığını söyledi.
Tanrıkulu, “2018 yılında 163 bin kişi halkında ‘polise mukavemet ve direnme’ suçundan soruşturma başlatılmış, bunlardan 46 bini hakkında dava açılmış. Bu korkunç bir rakam. Herhalde yurttaşlarımız cesaret hapı içmediler. Olağanüstü bir biçimde AKP döneminde bu sayı artmış, ondan öncesinde yok. Sahte ‘polise mukavemet’ tutanakları ile işkence suçları gizlenmeye çalışılıyor” dedi.
2512 İŞKENCE SUÇU İŞLENDİ
Tanrıkulu’nun hazırladığı rapora göre 2019 yılının 11 ayında 1389 işkence vakası kaydedildi. Ancak toplantı ve gösterilerde dövülerek, gaz sıkılarak, ters kelepçe takılarak gözaltına alınanlar ile işkence gördüğü halde bunu açıklamayan, suç duyurusunda bulunmayanlar dikkate alındığında gerçek sayının çok daha fazla olduğu ortaya çıkıyor.
Cezaevlerinde işkence ve kötü muamele olayı ise kayıtlara 1123 olarak geçti.
[Samanyolu Haber] 10.12.2019
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü dolayısıyla Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, Türkiye İnsan Hakları İhlalleri Raporunu açıkladı.
‘UMARIM HÜKÜMET AİHM KARARINA DİRENMEZ’
Konuşmasına AİHM’in Osman Kavala kararını hatırlatarak başlayan Tanrıkulu, “AİHM kararını açıkladı ve ihlal tespitinde bulundu. Umarım hükümet bu ihlal tespitinin gereğini derhal yerine getirir, Selahattin Demirtaş kararı gibi askıda bırakmaz, AİHM kararına direnmez ve Kavala bir an önce özgürlüğüne kavuşuruz” dedi.
2019’UN İLK 11 AYINDA 2 BİN 656 YAŞAM HAKKI İHLALİ YAŞANDI
Derya Okatan’ın Artı Gerçek’te yayınlanan haberine göre; “AKP iktidarı döneminde hukuk askıda, insan hakları ayaklar altında” diyen Tanrıkulu, birçok alanda çok ağır ihlaller yaşandığını söyledi.
OHAL’in etkilerinin halen devam ettiğini belirten Tanrıkulu, OHAL Komisyonu’na yapılan 130 bin başvurudan 90 bininin karara bağlandığını, 82 bin başvurunun reddedildiğin, 8 bin civarında kabul kararı verildiğini aktardı. Tanrıkulu, “Haksız hukuksuz bir şekilde KHK ile atılan ve sivil ölüme mahkûm edilen binlerce kamu görevlisinin süreçleri ise hala devam ediyor” dedi.
Yaşam hakkı ihlallerinin her alanda devam ettiğini söyleyen Tanrıkulu’nun raporuna göre, 2019 yılının 11 ayında toplam 2 bin 656 yaşam hakkı ihlali yaşandı:
‘İŞKENCE SUÇU SAHTE TUTANAKLARLA GİZLENİYOR’
İşkencenin sistematik olarak devam ettiğini ifade eden Tanrıkulu, hem gözaltı merkezlerinde hem cezaevinde hem de gözaltına alırken işkence ve kötü muamele uygulandığını kaydetti. Tanrıkulu, 2018 yılı adli istatistik verilerine göre geçen yıl işkence ve kötü muamele suçundan açılan dava sayısının 2 bin 196 olduğunu bildirdi.
“Bu rakamın kendisi bile işkencenin nasıl iradi bir pratik olarak Türkiye’de devam ettiğinin göstergesi” diyen Tanrıkulu, işkence suçunun üzerini örtmek için “polise mukavemet ve direnme” davalarında ciddi artış yaşandığını söyledi.
Tanrıkulu, “2018 yılında 163 bin kişi halkında ‘polise mukavemet ve direnme’ suçundan soruşturma başlatılmış, bunlardan 46 bini hakkında dava açılmış. Bu korkunç bir rakam. Herhalde yurttaşlarımız cesaret hapı içmediler. Olağanüstü bir biçimde AKP döneminde bu sayı artmış, ondan öncesinde yok. Sahte ‘polise mukavemet’ tutanakları ile işkence suçları gizlenmeye çalışılıyor” dedi.
2512 İŞKENCE SUÇU İŞLENDİ
Tanrıkulu’nun hazırladığı rapora göre 2019 yılının 11 ayında 1389 işkence vakası kaydedildi. Ancak toplantı ve gösterilerde dövülerek, gaz sıkılarak, ters kelepçe takılarak gözaltına alınanlar ile işkence gördüğü halde bunu açıklamayan, suç duyurusunda bulunmayanlar dikkate alındığında gerçek sayının çok daha fazla olduğu ortaya çıkıyor.
Cezaevlerinde işkence ve kötü muamele olayı ise kayıtlara 1123 olarak geçti.
[Samanyolu Haber] 10.12.2019
''Dükkan açacağımız gün GBT'de yakalandım'' [Ali Turna]
TURAN VAROL İLE RÖPORTAJ
-Kendinizden bahseder misiniz?
-39 yaşındayım, evliyim, 2 çocuk babasıyım, bir aslan parçası ve bir de kuzucuğum var. İstanbul’da yaşıyorum. İş geliştirme uzmanıyım. Malatyalıyım.
-Gözaltına alınma süreciniz nasıl geçti?
-Nedenini bilmediğim bir sebepten iş yerinden atıldım. 9 ay işsiz kaldım. Hukuk sistemi maalesef siyasi kararlar aldığından benim tutuklanma ihtimalim çok yüksekti, benim de ailemi geçindirmek için çalışmam gerekiyordu. Bu durumdan dolayı da kaçmak zorunda kaldım. Bir işe girdim oradan da darbe olduktan sonra işten çıkarıldım. Beni işe alanlar tanıyorlardı ve beni severek, güvenerek işe aldılar. Çalışmamdan son derece memnun olsalar da korkularından dolayı işten çıkarmışlardı. Anlayacağınız yaşam hakkı verilmiyordu bize ama iki yavruma bakmak zorundaydım. Benimkisi sadece yaşam mücadelesiydi başka hiçbir gündemim olmadı. Kariyer olarak iyi bir çalışma hayatım olduğundan başarıyı yakalamam kolay olmuştu. Birkaç arkadaşımla birleşip küçük bir işletme kurduk. Plan ve projede doğru kararla kısa sürede işletme kâr etmeye başladı. Ancak ortak sayımız az olduğundan sermaye yetmedi ve yeni ortaklar aldık firmamıza. Bir ofis bulduk ve almaya karar verdik. Bu bizim için büyük bir riskti, 9 aydır işsizdim ve elimdeki bütün sermayeyi buraya yatırmıştım. İlk birkaç aydan sonra katlanarak işimiz büyüdü. Polis sürekli beni arıyordu. Hem polisten kaçmam hem de işimi devam ettirmem gerekiyordu. Bu durum beni baya yıprattı, nerede bir polis görsem kaçıyordum. İlk dükkânı tespit ettiler, ikinci dükkâna taşındık olmadı, 3.’ye geçtik. Bir iş yeri için zırt pırt yer değiştirmek işlerimiz açısından çok olumsuz oluyordu. Hiçbir suça bulaşmışlığımız yoktu ama sanki uyuşturucu kaçakçısı gibi yaşıyorduk. Nihayetinde iş yerimizi kapatmak zorunda kaldık. Bir süre saklandıktan sonra elimde avucumda bir şey kalmayınca tekrar çalışmam gerektiğini anladım. İş başvurusu yapamıyordum, bu yüzden kendi iş yerimi açmam gerekiyordu yeniden. Bir dönerci dükkânı tuttum. Dekorasyonunu bizzat kendim yaptım. O gün açılış günümüzdü, arkadaşla buluştuk, kahvaltı yaptık ve dükkâna tam geçecektik ki yolda polis GBT yapıyordu ve yakalandım. Meğer kaçak hayatım buraya kadarmış.
Nezarette tek kişiydim, yarım saat sonra başka suçlu getirdiler. Konuşunca çocuk pornocusu olduğunu öğrendim ve iğrendim. Bir süre sonra başka bir suçlu getirildi, fuhuş baronuymuş. Adeta şok olmuştum. Benim bu mide bulandırıcı tiplerle aynı odada ne işim vardı. Ben bilgisayar programcılığı okumuş, mühendis, iş geliştirme uzmanı, başarılı, millete faydalı, kendi halinde bir aile babası iken bu yüzüne bile bakmayacağım adamlarla nasıl bir ortak paydam vardı ki aynı odaya konulmuştum? Bu bana verilebilecek en büyük eziyetti. Daha sonra genç bir öğrenci getirdiler. Birkaç gün sonra o mide bulandırıcı tipler salınmıştı bu da ayrı bir başlık konusu aslında. Gelen suçlular polisi, polisler gelen suçluları tanıyordu. Bazen polislerden gene mi geldin sen, diye takıldıkları suçlulardan çoğu topluma tekrar salınıvermişlerdi ama biz kalıcı gibiydik. Nezarette 7 gün kaldım, 2 yıldır da hapis yatmaktayım. İnanın o yedi gün 2 yıllık hapis hayatıma denktir. Küçücük bir oda, hayatımda yüzüne bile bakmayacağım suçlularla beraber gecen gündüzün belli değil, tuvalete bile gidemediğin pis bir yer. O dönemde eşim ve babam çok geldi gitti. Görüşemesek de onların gelmiş olması beni rahatlatmıştı. Avukatımdan alıyordum haberlerini.
Yedi gün sonrası beni Bayrampaşa’ ya götürdüler. Hastaneye götürüldüğümü öğrenen eşim hasta olan babamı, annemi alıp hastaneye gelmişler. Giriş kattaki odaya beni yatırdılar. Ailemi içeri almıyorlardı. Annem bahçe tarafından cama sanki başımı okşar gibi dokunuyordu. Şimdi soruyorum nasıl bir suç işlemiştim ki genellikle linç edilen çocuk pornocusu, fuhuşçusu salınmıştı da bana bu durumu reva görüyorlar, bir anneyi soğuk cam ötesinden evladını sevmesine, hasret gidermesine sebep oluyorlardı? Hastane koridorunda götürülürken annem düşmanmış gibi arkamdan gelmesine müsaade etmiyorlardı. Annem peşimden, “İyi misin evladım?” diye bağırsa da cevap vermeme fırsat vermediler. Hoş ne diyecektim ki? Sevdiklerimden çocuklarımdan uzak, ucunun nereye gittiğini bilmediğim bir süreç, kelepçeli nahoş ortamlar. Adeta ülkemde cani muamelesi görüyordum.
Polis sorguda devamlı yapmadığım şeyleri kabul etmem için sürekli baskı yapıyordu. Ve bir sürü fotoğraf gösterip bunları tanıdığımı kabul etmemi istiyordu. Gerçekten tanımıyordum ve bu itham edilen şeylerin benimle yakından uzaktan alakası yoktu. Genellikle bize sorulan sorular standart. Fethullah Gülen’i tanıyor musun? Hiç sohbetlerinde bulundun mu? Derneklerine üye misin? Yardımda bulundun mu? Gazete, dergilerine abone misin? Türevlerinde sorular. Farz edelim ki hepsini yaptım, bunların hangisi suç? Ama ne yalan söyleyeyim yüz yüze hiç görmedim, basından herkesin bildiği kadar bilirim. Dernek, gazete, bilmem ne üyeliği bakın sisteminize bana neden soruyorsunuz?
Ertesi gün sulh ceza hakimine gönderildim. Hâkim önceden verdiği kararı savunmamı dinlemeden yüzüme okudu. Tutukluluğunun devamına. Kapıda polis müsaade etti, vefakâr eşime sarıldım vedalaştım. Sanki gemi yolculuğuna çıkacağım ve hiç dönmeyecekmişim gibi bir sarılmaydı. Yalan da değildi, sürecin nereye gideceği, ne kadar süreceği belli değildi. Evet, suçluyduk şimdi itiraf ediyorum. Hayatımızı manevi yönden dolu dolu geçirdiğimiz için suçluyduk. Namazında, niyazında hak yemeyen, kimseye bir zararı olmayan bir hayatı kabul ettiğimiz için suçluyduk. İnsanlara faydalı olmayı, bencil değil paylaşımcı olmayı, komşuna, akrabana el uzatmayı hayat şekli olarak kabul ettiğimiz için suçluyduk, hem de azılısından. Benim ellerim kelepçeliyken adalet sarayında uyuşturucu satıcıları, fuhuşçular sokaklara geri salınmıştı. Adaleti mi soruyorsunuz? Buyurun buradan yakın. Hukuku mu soruyorsunuz? Kör topal ortalıklarda dolaşıyor işte. Eşimi Allah’a emanet ettim ve beni götürdüler.
-Metris’te neler yaşadınız?
-Koğuşumuzda 18 kişi vardı. Hepsi hoş geldin deyip sıcak bir şekilde karşıladılar. Biraz olsun rahatlamıştım ama içinde bulunduğum durum, eşim, çocuklarım, annem, babam... Kafam dumanlıydı. Üzüntü, düşünceler, acabalar, yaşadıklarım, olacaklar, karma karışık bir ruh hali işte.
Annemin beni özlediği zaman kullandığı bir ifade vardı, “Oğlum özlemden burnumun kemiği sızladı.” derdi. Tanıştığımız arkadaşlar çocuklarımı sorunca işte o zaman benim de burnumun direği sızladı ve konuşamadım. Hıçkırıkların kollarına atmıştım kendimi.
-Silivri süreci nasıl geçti?
-Rutin aramalardan geçip sağır bir müdürün beni anlamasına çalıştım. Elime kalacağım koğuş yazılmıştı. Eşyaların bir kısmı ve kirli bir yatakla koğuşa gönderildim. Güler yüzle karşıladılar arkadaşlar, sağ olsunlar yardımcı oldular. Ben çocuklarım konusunda çok hassasım, ne zaman çocuklarım mevzu bahis olsa ağlamaya başlıyordum.
Namazlarda sürekli gözyaşı döküyordum, zira çaresizdim ve şikâyetimi en yetkili mercie ulaştırıyordum. Yatak odamdaki demir parmaklıklı pencereden ne zaman baksam sokak, ağaç yerine avlu duvarını görünce kabullendim, evet hapisteydim. Bir hafta böyle geçti.
İlk görüşümüz kapalı görüşü. Oğluma, eşim baban askere gitti demiş. Oğlum kapalı görüşte telefonu eline alıp baba neden aramızda cam var, neden o taraftasın, diye sorunca burası çok özel bir askeriye diye yalan söylemek zorunda kaldım. Aslında çocuklar kanmıyordu, ilerki süreçte daha iyi anlamıştık. Eşimden Allah razı olsun, beni mutlu edebilmek için elinden geleni yapıyordu. Hiç yalnız bırakmadı bu süreçte. Hem iki çocuğa bakıyor hem hasta olan anne babamla ilgileniyor, aynı zamanda Silivri yollarında çocuklarla gidip geliyordu. Bir gün açık görüşe giderken gardiyanın biri, “Bu kadar kalabalık gelinir mi?” diye küfür etti ve ben neden küfrediyorsunuz deyince üstüme yürüdü. Ben de ittirince bir ay ailemle görüşmeme cezası aldım. Burada bile adalet yoktu.
Kızım okuldan çıktığı bir gün, anne babamı istiyorum, deyince eşim oğluma kardeşini teselli et ricasında bulunmuş. Oğlum, “Kardeşim haklı anne, herkesin babası geliyor, benim babam neden yok?” demiş ve üçü de ağlamış.
Kızım bir gün hasretlik yaşarken eşime, “Anne koridorda babam kokuyor.” demiş. Eşim, “ Kızım baban askerde.” deyince kızım eşofmanımı bulmuş giymiş ve onunla yatmış.
İlk Ramazan Bayramı’nı yaşadım, hasret içinde maneviyatın verdiği huzuru hissederek. Gözlerimden düşen her damlayla özlem gönderdim tüm sevdiklerime. Burada aynı acıyı paylaştığımız insanlarla hüzünle sarıldık, hasrettik ama huzurluyduk, vicdanımız temizdi ve kötü hiçbir şey yapmamıştık.
Suçsuz bir şekilde kalmak bizi biraz olsun rahatlatıyordu. Biliyorduk ki bu bir kader ve belki de Allah günahlarımızı temizliyordu. Çünkü hak ederek kalmıyorduk, isnat edilen hiçbir suçu işlememiştik. Bu yüzden huzurluyduk, acı verse de.
*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.
[Ali Turna] 10.12.2019 [Samanyolu Haber]
-Kendinizden bahseder misiniz?
-39 yaşındayım, evliyim, 2 çocuk babasıyım, bir aslan parçası ve bir de kuzucuğum var. İstanbul’da yaşıyorum. İş geliştirme uzmanıyım. Malatyalıyım.
-Gözaltına alınma süreciniz nasıl geçti?
-Nedenini bilmediğim bir sebepten iş yerinden atıldım. 9 ay işsiz kaldım. Hukuk sistemi maalesef siyasi kararlar aldığından benim tutuklanma ihtimalim çok yüksekti, benim de ailemi geçindirmek için çalışmam gerekiyordu. Bu durumdan dolayı da kaçmak zorunda kaldım. Bir işe girdim oradan da darbe olduktan sonra işten çıkarıldım. Beni işe alanlar tanıyorlardı ve beni severek, güvenerek işe aldılar. Çalışmamdan son derece memnun olsalar da korkularından dolayı işten çıkarmışlardı. Anlayacağınız yaşam hakkı verilmiyordu bize ama iki yavruma bakmak zorundaydım. Benimkisi sadece yaşam mücadelesiydi başka hiçbir gündemim olmadı. Kariyer olarak iyi bir çalışma hayatım olduğundan başarıyı yakalamam kolay olmuştu. Birkaç arkadaşımla birleşip küçük bir işletme kurduk. Plan ve projede doğru kararla kısa sürede işletme kâr etmeye başladı. Ancak ortak sayımız az olduğundan sermaye yetmedi ve yeni ortaklar aldık firmamıza. Bir ofis bulduk ve almaya karar verdik. Bu bizim için büyük bir riskti, 9 aydır işsizdim ve elimdeki bütün sermayeyi buraya yatırmıştım. İlk birkaç aydan sonra katlanarak işimiz büyüdü. Polis sürekli beni arıyordu. Hem polisten kaçmam hem de işimi devam ettirmem gerekiyordu. Bu durum beni baya yıprattı, nerede bir polis görsem kaçıyordum. İlk dükkânı tespit ettiler, ikinci dükkâna taşındık olmadı, 3.’ye geçtik. Bir iş yeri için zırt pırt yer değiştirmek işlerimiz açısından çok olumsuz oluyordu. Hiçbir suça bulaşmışlığımız yoktu ama sanki uyuşturucu kaçakçısı gibi yaşıyorduk. Nihayetinde iş yerimizi kapatmak zorunda kaldık. Bir süre saklandıktan sonra elimde avucumda bir şey kalmayınca tekrar çalışmam gerektiğini anladım. İş başvurusu yapamıyordum, bu yüzden kendi iş yerimi açmam gerekiyordu yeniden. Bir dönerci dükkânı tuttum. Dekorasyonunu bizzat kendim yaptım. O gün açılış günümüzdü, arkadaşla buluştuk, kahvaltı yaptık ve dükkâna tam geçecektik ki yolda polis GBT yapıyordu ve yakalandım. Meğer kaçak hayatım buraya kadarmış.
Nezarette tek kişiydim, yarım saat sonra başka suçlu getirdiler. Konuşunca çocuk pornocusu olduğunu öğrendim ve iğrendim. Bir süre sonra başka bir suçlu getirildi, fuhuş baronuymuş. Adeta şok olmuştum. Benim bu mide bulandırıcı tiplerle aynı odada ne işim vardı. Ben bilgisayar programcılığı okumuş, mühendis, iş geliştirme uzmanı, başarılı, millete faydalı, kendi halinde bir aile babası iken bu yüzüne bile bakmayacağım adamlarla nasıl bir ortak paydam vardı ki aynı odaya konulmuştum? Bu bana verilebilecek en büyük eziyetti. Daha sonra genç bir öğrenci getirdiler. Birkaç gün sonra o mide bulandırıcı tipler salınmıştı bu da ayrı bir başlık konusu aslında. Gelen suçlular polisi, polisler gelen suçluları tanıyordu. Bazen polislerden gene mi geldin sen, diye takıldıkları suçlulardan çoğu topluma tekrar salınıvermişlerdi ama biz kalıcı gibiydik. Nezarette 7 gün kaldım, 2 yıldır da hapis yatmaktayım. İnanın o yedi gün 2 yıllık hapis hayatıma denktir. Küçücük bir oda, hayatımda yüzüne bile bakmayacağım suçlularla beraber gecen gündüzün belli değil, tuvalete bile gidemediğin pis bir yer. O dönemde eşim ve babam çok geldi gitti. Görüşemesek de onların gelmiş olması beni rahatlatmıştı. Avukatımdan alıyordum haberlerini.
Yedi gün sonrası beni Bayrampaşa’ ya götürdüler. Hastaneye götürüldüğümü öğrenen eşim hasta olan babamı, annemi alıp hastaneye gelmişler. Giriş kattaki odaya beni yatırdılar. Ailemi içeri almıyorlardı. Annem bahçe tarafından cama sanki başımı okşar gibi dokunuyordu. Şimdi soruyorum nasıl bir suç işlemiştim ki genellikle linç edilen çocuk pornocusu, fuhuşçusu salınmıştı da bana bu durumu reva görüyorlar, bir anneyi soğuk cam ötesinden evladını sevmesine, hasret gidermesine sebep oluyorlardı? Hastane koridorunda götürülürken annem düşmanmış gibi arkamdan gelmesine müsaade etmiyorlardı. Annem peşimden, “İyi misin evladım?” diye bağırsa da cevap vermeme fırsat vermediler. Hoş ne diyecektim ki? Sevdiklerimden çocuklarımdan uzak, ucunun nereye gittiğini bilmediğim bir süreç, kelepçeli nahoş ortamlar. Adeta ülkemde cani muamelesi görüyordum.
Polis sorguda devamlı yapmadığım şeyleri kabul etmem için sürekli baskı yapıyordu. Ve bir sürü fotoğraf gösterip bunları tanıdığımı kabul etmemi istiyordu. Gerçekten tanımıyordum ve bu itham edilen şeylerin benimle yakından uzaktan alakası yoktu. Genellikle bize sorulan sorular standart. Fethullah Gülen’i tanıyor musun? Hiç sohbetlerinde bulundun mu? Derneklerine üye misin? Yardımda bulundun mu? Gazete, dergilerine abone misin? Türevlerinde sorular. Farz edelim ki hepsini yaptım, bunların hangisi suç? Ama ne yalan söyleyeyim yüz yüze hiç görmedim, basından herkesin bildiği kadar bilirim. Dernek, gazete, bilmem ne üyeliği bakın sisteminize bana neden soruyorsunuz?
Ertesi gün sulh ceza hakimine gönderildim. Hâkim önceden verdiği kararı savunmamı dinlemeden yüzüme okudu. Tutukluluğunun devamına. Kapıda polis müsaade etti, vefakâr eşime sarıldım vedalaştım. Sanki gemi yolculuğuna çıkacağım ve hiç dönmeyecekmişim gibi bir sarılmaydı. Yalan da değildi, sürecin nereye gideceği, ne kadar süreceği belli değildi. Evet, suçluyduk şimdi itiraf ediyorum. Hayatımızı manevi yönden dolu dolu geçirdiğimiz için suçluyduk. Namazında, niyazında hak yemeyen, kimseye bir zararı olmayan bir hayatı kabul ettiğimiz için suçluyduk. İnsanlara faydalı olmayı, bencil değil paylaşımcı olmayı, komşuna, akrabana el uzatmayı hayat şekli olarak kabul ettiğimiz için suçluyduk, hem de azılısından. Benim ellerim kelepçeliyken adalet sarayında uyuşturucu satıcıları, fuhuşçular sokaklara geri salınmıştı. Adaleti mi soruyorsunuz? Buyurun buradan yakın. Hukuku mu soruyorsunuz? Kör topal ortalıklarda dolaşıyor işte. Eşimi Allah’a emanet ettim ve beni götürdüler.
-Metris’te neler yaşadınız?
-Koğuşumuzda 18 kişi vardı. Hepsi hoş geldin deyip sıcak bir şekilde karşıladılar. Biraz olsun rahatlamıştım ama içinde bulunduğum durum, eşim, çocuklarım, annem, babam... Kafam dumanlıydı. Üzüntü, düşünceler, acabalar, yaşadıklarım, olacaklar, karma karışık bir ruh hali işte.
Annemin beni özlediği zaman kullandığı bir ifade vardı, “Oğlum özlemden burnumun kemiği sızladı.” derdi. Tanıştığımız arkadaşlar çocuklarımı sorunca işte o zaman benim de burnumun direği sızladı ve konuşamadım. Hıçkırıkların kollarına atmıştım kendimi.
-Silivri süreci nasıl geçti?
-Rutin aramalardan geçip sağır bir müdürün beni anlamasına çalıştım. Elime kalacağım koğuş yazılmıştı. Eşyaların bir kısmı ve kirli bir yatakla koğuşa gönderildim. Güler yüzle karşıladılar arkadaşlar, sağ olsunlar yardımcı oldular. Ben çocuklarım konusunda çok hassasım, ne zaman çocuklarım mevzu bahis olsa ağlamaya başlıyordum.
Namazlarda sürekli gözyaşı döküyordum, zira çaresizdim ve şikâyetimi en yetkili mercie ulaştırıyordum. Yatak odamdaki demir parmaklıklı pencereden ne zaman baksam sokak, ağaç yerine avlu duvarını görünce kabullendim, evet hapisteydim. Bir hafta böyle geçti.
İlk görüşümüz kapalı görüşü. Oğluma, eşim baban askere gitti demiş. Oğlum kapalı görüşte telefonu eline alıp baba neden aramızda cam var, neden o taraftasın, diye sorunca burası çok özel bir askeriye diye yalan söylemek zorunda kaldım. Aslında çocuklar kanmıyordu, ilerki süreçte daha iyi anlamıştık. Eşimden Allah razı olsun, beni mutlu edebilmek için elinden geleni yapıyordu. Hiç yalnız bırakmadı bu süreçte. Hem iki çocuğa bakıyor hem hasta olan anne babamla ilgileniyor, aynı zamanda Silivri yollarında çocuklarla gidip geliyordu. Bir gün açık görüşe giderken gardiyanın biri, “Bu kadar kalabalık gelinir mi?” diye küfür etti ve ben neden küfrediyorsunuz deyince üstüme yürüdü. Ben de ittirince bir ay ailemle görüşmeme cezası aldım. Burada bile adalet yoktu.
Kızım okuldan çıktığı bir gün, anne babamı istiyorum, deyince eşim oğluma kardeşini teselli et ricasında bulunmuş. Oğlum, “Kardeşim haklı anne, herkesin babası geliyor, benim babam neden yok?” demiş ve üçü de ağlamış.
Kızım bir gün hasretlik yaşarken eşime, “Anne koridorda babam kokuyor.” demiş. Eşim, “ Kızım baban askerde.” deyince kızım eşofmanımı bulmuş giymiş ve onunla yatmış.
İlk Ramazan Bayramı’nı yaşadım, hasret içinde maneviyatın verdiği huzuru hissederek. Gözlerimden düşen her damlayla özlem gönderdim tüm sevdiklerime. Burada aynı acıyı paylaştığımız insanlarla hüzünle sarıldık, hasrettik ama huzurluyduk, vicdanımız temizdi ve kötü hiçbir şey yapmamıştık.
Suçsuz bir şekilde kalmak bizi biraz olsun rahatlatıyordu. Biliyorduk ki bu bir kader ve belki de Allah günahlarımızı temizliyordu. Çünkü hak ederek kalmıyorduk, isnat edilen hiçbir suçu işlememiştik. Bu yüzden huzurluyduk, acı verse de.
*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.
[Ali Turna] 10.12.2019 [Samanyolu Haber]
Fizo Baba [Abdullah Aymaz]
Bir grup akademisyen ile sohbet ediyorduk. Bir arkadaşımız oraya M. Fethullah Gülen Hocaefendinin kardeşi Mesih Ağabeyi davet etmiş… O da daveti kabul edip gelmiş. Ona, “Hocaefendinin kardeşi olmak nasıl bir duygu” diye sordu. Biz hiç beklemediğimiz bir cevapla karşılaştık: “Keşke kardeşi olmasaydım! (Keşke sizler gibi biri, sizler gibi, sizler kadar yakın olabilseydim!) Sizler yanına geliyorsunuz “Hoş geldiniz!.” diyor. Bana “Bir şey mi var?” diye soruyor. (Muhtemelen kardeş ve akrabalarını tercih ediyor, diye Hizmet’te bir anlayış ve yanlış bir kanaat olmasın diye… Aslında bu, iradi bir fedâkârlık hatta onun ötesinde bir cefâkârlık… Annesini, babasını ve kardeşlerini ne kadar sevdiğini, hasret duyduğunu onları anarken göz yaşlarını tutamadığını çok görmüşüzdür. Ama bu çok başka bir şey! A. A.)
Arkadaşımız tekrar sordu: “Peki, Hocaefendi, çocukluğunda nasıldı?” Mesih Ağabey şöyle cevap verdi: “Ağabeyim hiç çocukluğunu yaşamadı ki!.. (Sorulara cevap verirken hep ağlıyordu Mesih Ağabey!)
Aslında Mesih Ağabey, Hocaefendi için, “Hiç çocuk olmadı ki, derken, çocuk yaşta bile vakar ve ciddiyet içinde olduğunu ifade etmek istiyordu. Bizler de onu 1966’da İzmir Kestanepazarı Camiinde ve Kur’an Kursunda tanıdığımız da 28 yaşında aynı ağırlık, ciddiyet ve vakar içinde bulduk. Ayrıca “Hocaanne Ve Ailesi” isimli kitapta da şunlar anlatılıyor: “Hocaefendi, 7-8 yaşlarında henüz Korucuk'ta iken gece uykusunda değişik haller yaşamaya başlamıştı. Uyur halde birden fırlayıp ayağa kalkıyor, elini bağlayıp ‘Lebbeyk yâ Rasulullah’ diyor, salavat getiriyordu. Onun sesini duyunca yanına gelen annesi Refia Hanım, ‘Korkma, hadi yat Hâfız, bir şey yok’ diyerek yatağına geri yatırıyordu.
Hatıralardan anladığımıza göre Mesih Ağabeyin dediğine göre Hocaefendi hiç çocuk olmamış. Çocuk yaşında hayvanlarına bakmış, sütlerini sağmış, yemekleri yapmış, annesine hep yardımcı olmuş… İzmir Kaynaklar kampında, aşçı olmadığı için Hocaefendi, bizzat yemekleri kendisi yapıyor, hatta tatlıları bile hazırlıyordu… Demek ki, onların yapmasını çocuk yaşında öğrenmiş ve çok güzel de yapmış…
Mesih Ağabey devamla: “Babam Alvar Köyünde imamdı. Hocaefendi de çok küçük yaşta vaaz etmeye başlamıştı. Camide vaaz kürsüsü vardı ama Efe Hazretleri kürsüye çıkmaz, oturarak vaaz ederdi. Babam da Efe Hazretleri gibi oturarak cemaate hitab ederdi. Bir cuma vaazı sırasında Kazım isminde sözden anlayan birisi kalktı yerinden ve Hocaefendiyi kucakladığı gibi vaaz kürsüsüne oturttu. (“Senin yerin burası, artık buradan konuş demek istiyor, olmalı. A.A.) Bunun üzerine bazıları harekete geçip ‘Vay efendim, nasıl olur, Efe Hazretlerinin bile çıkıp oturmadığı o kürsüye nasıl çıkar! Bunlar kendilerini ne zannediyorlar!’ diyerek bir fitne çıkardılar. Babam da Alvar Köyündeki imamlığını bırakarak oradan ayrılmak zorunda kaldı.
Hocaefendi oradan ayrıldıktan sonra da vaaz etmeye devam etti. Fizo Baba derler, okuyan-düşünen bir Alevî Dedesi vardı. Onu sever, sayardım. Gazetelerini, eşyalarını taşırdım. O da beni çok severdi… Bir gün camide Hocaefendi vaaz ediyordu. Baktım Fizo Baba, caminin duvarına kulağını dayamış Hocaefendinin konuşmalarını dinliyor. Önemli birisi yanına yaklaşıp, ‘Ne yapıyorsun?’ diye sordu. Fizo Baba ‘Şu talihsiz vaizi dinliyorum. Güzel konuşuyor da millet onu anlamıyor… Cemaat aslında camiye, şu soğukta ısınmaya geliyorlar, onun dediklerinden bir şey anladıkları yok!’ dedi. Bu sefer o adam ona ‘Öyleyse gel beraber camiye girip dinleyelim.’ dedi. Fizo Baba, ‘Camiye girsem, içeridekiler beni Ajan zannederler, dışarıdaki bizimkiler de bana DÜŞKÜN, derler. (Merdut ilan ederler. A.A.)’ dedi. Sonra ben dikkat edip gördüm ki gerçekten çokları camiye hep ısınmak için geliyorlarmış!..
“Babam Ramiz Hoca ölmeden üç gün önce, evimize anneme yardım için gelip giden bir kadının oğlu için, ‘Git ona bir kat elbise alıver.’ dedi. Gittim 300 liralık bir elbise beğendim. Ona varıp, ‘Gel gidip bir kat elbise alalım’ dedim. ‘Niye ki?’ dedi. ‘Babam söyledi dedim. O da ‘Bana babanın bir borcu yok, hakkım varsa helal olsun’ dedi. Ben ‘O zaman al bu 300 lirayı, ister elbise al, ister fakir fukaraya ver.’ dedim. Israr edip zorla verdim.
“Sonra durumu babama anlatıp, sebebini sordum. Babam dedi ki, ‘Bir ağanın yanında çalıştık, ağa ona bir kat elbise sözü verdi, fakat sonunda allem etti, kallem etti sözünü tutmadı. Biz o gencin yanında durup o elbiseyi aldırmalıydık. Onun için ben kendimi onu ödeme zorunda hissediyorum. (‘Yarın Allah’a hesap vereceğim, demek istiyor. A.A.) ‘Şimdi rahatladım…’ mânasına sözler söyledi. Sonra da babam bana dedi ki: ‘Evladım senin hiçbir şeyin olmasın. Hizmet evlerini döşüyorsun, eşya taşıyıp donatıyorsun. Eğer ileride malın mülkün olursa, bazıları ileri-geri konuşur da HİZMETİN İTİBARINI ZEDELERSİN… Sanki, Hizmetten nemâlanmışsın gibi bir hale sokup iftira atabilirler. Dikkat et… Onun hiç malın mülkün olmasa, senin.’ dedi. Gerçekten benim hiç malım mülküm yok.” dedi.
[Abdullah Aymaz] 10.12.2019 [Samanyolu Haber]
Arkadaşımız tekrar sordu: “Peki, Hocaefendi, çocukluğunda nasıldı?” Mesih Ağabey şöyle cevap verdi: “Ağabeyim hiç çocukluğunu yaşamadı ki!.. (Sorulara cevap verirken hep ağlıyordu Mesih Ağabey!)
Aslında Mesih Ağabey, Hocaefendi için, “Hiç çocuk olmadı ki, derken, çocuk yaşta bile vakar ve ciddiyet içinde olduğunu ifade etmek istiyordu. Bizler de onu 1966’da İzmir Kestanepazarı Camiinde ve Kur’an Kursunda tanıdığımız da 28 yaşında aynı ağırlık, ciddiyet ve vakar içinde bulduk. Ayrıca “Hocaanne Ve Ailesi” isimli kitapta da şunlar anlatılıyor: “Hocaefendi, 7-8 yaşlarında henüz Korucuk'ta iken gece uykusunda değişik haller yaşamaya başlamıştı. Uyur halde birden fırlayıp ayağa kalkıyor, elini bağlayıp ‘Lebbeyk yâ Rasulullah’ diyor, salavat getiriyordu. Onun sesini duyunca yanına gelen annesi Refia Hanım, ‘Korkma, hadi yat Hâfız, bir şey yok’ diyerek yatağına geri yatırıyordu.
Hatıralardan anladığımıza göre Mesih Ağabeyin dediğine göre Hocaefendi hiç çocuk olmamış. Çocuk yaşında hayvanlarına bakmış, sütlerini sağmış, yemekleri yapmış, annesine hep yardımcı olmuş… İzmir Kaynaklar kampında, aşçı olmadığı için Hocaefendi, bizzat yemekleri kendisi yapıyor, hatta tatlıları bile hazırlıyordu… Demek ki, onların yapmasını çocuk yaşında öğrenmiş ve çok güzel de yapmış…
Mesih Ağabey devamla: “Babam Alvar Köyünde imamdı. Hocaefendi de çok küçük yaşta vaaz etmeye başlamıştı. Camide vaaz kürsüsü vardı ama Efe Hazretleri kürsüye çıkmaz, oturarak vaaz ederdi. Babam da Efe Hazretleri gibi oturarak cemaate hitab ederdi. Bir cuma vaazı sırasında Kazım isminde sözden anlayan birisi kalktı yerinden ve Hocaefendiyi kucakladığı gibi vaaz kürsüsüne oturttu. (“Senin yerin burası, artık buradan konuş demek istiyor, olmalı. A.A.) Bunun üzerine bazıları harekete geçip ‘Vay efendim, nasıl olur, Efe Hazretlerinin bile çıkıp oturmadığı o kürsüye nasıl çıkar! Bunlar kendilerini ne zannediyorlar!’ diyerek bir fitne çıkardılar. Babam da Alvar Köyündeki imamlığını bırakarak oradan ayrılmak zorunda kaldı.
Hocaefendi oradan ayrıldıktan sonra da vaaz etmeye devam etti. Fizo Baba derler, okuyan-düşünen bir Alevî Dedesi vardı. Onu sever, sayardım. Gazetelerini, eşyalarını taşırdım. O da beni çok severdi… Bir gün camide Hocaefendi vaaz ediyordu. Baktım Fizo Baba, caminin duvarına kulağını dayamış Hocaefendinin konuşmalarını dinliyor. Önemli birisi yanına yaklaşıp, ‘Ne yapıyorsun?’ diye sordu. Fizo Baba ‘Şu talihsiz vaizi dinliyorum. Güzel konuşuyor da millet onu anlamıyor… Cemaat aslında camiye, şu soğukta ısınmaya geliyorlar, onun dediklerinden bir şey anladıkları yok!’ dedi. Bu sefer o adam ona ‘Öyleyse gel beraber camiye girip dinleyelim.’ dedi. Fizo Baba, ‘Camiye girsem, içeridekiler beni Ajan zannederler, dışarıdaki bizimkiler de bana DÜŞKÜN, derler. (Merdut ilan ederler. A.A.)’ dedi. Sonra ben dikkat edip gördüm ki gerçekten çokları camiye hep ısınmak için geliyorlarmış!..
“Babam Ramiz Hoca ölmeden üç gün önce, evimize anneme yardım için gelip giden bir kadının oğlu için, ‘Git ona bir kat elbise alıver.’ dedi. Gittim 300 liralık bir elbise beğendim. Ona varıp, ‘Gel gidip bir kat elbise alalım’ dedim. ‘Niye ki?’ dedi. ‘Babam söyledi dedim. O da ‘Bana babanın bir borcu yok, hakkım varsa helal olsun’ dedi. Ben ‘O zaman al bu 300 lirayı, ister elbise al, ister fakir fukaraya ver.’ dedim. Israr edip zorla verdim.
“Sonra durumu babama anlatıp, sebebini sordum. Babam dedi ki, ‘Bir ağanın yanında çalıştık, ağa ona bir kat elbise sözü verdi, fakat sonunda allem etti, kallem etti sözünü tutmadı. Biz o gencin yanında durup o elbiseyi aldırmalıydık. Onun için ben kendimi onu ödeme zorunda hissediyorum. (‘Yarın Allah’a hesap vereceğim, demek istiyor. A.A.) ‘Şimdi rahatladım…’ mânasına sözler söyledi. Sonra da babam bana dedi ki: ‘Evladım senin hiçbir şeyin olmasın. Hizmet evlerini döşüyorsun, eşya taşıyıp donatıyorsun. Eğer ileride malın mülkün olursa, bazıları ileri-geri konuşur da HİZMETİN İTİBARINI ZEDELERSİN… Sanki, Hizmetten nemâlanmışsın gibi bir hale sokup iftira atabilirler. Dikkat et… Onun hiç malın mülkün olmasa, senin.’ dedi. Gerçekten benim hiç malım mülküm yok.” dedi.
[Abdullah Aymaz] 10.12.2019 [Samanyolu Haber]
Uluslarası Af Örgütü’nün Türkiye araştırması: ‘Yüzde 62,6 temel hak ve özgürlüklerinin kısıtlandığını hissediyor’
Uluslararası Af Örgütü’nün 10 Aralık İnsan Hakları günü nedeniyle Metropoll Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi ile birlikte hazırlamış olduğu ‘İnsan Hakları Algısı Araştırması’nı yayınladı.
Araştırmaya katılanların yüzde 52,4 ‘Türkiye’de insanlar düşüncelerini özgürce ifade edebiliyor mu? sorusuna ‘hayır’ cevabı verdi. Çalışmaya katılanların yüzde 62,6 ‘temel hak ve özgürlüklerinizin kısıtlandığını hissediyor musunuz? sorusuna ‘evet’ cevabı verdi.
Araştırmaya göre, Türkiye’de halkın yüzde 75,3’ü istenen konuda barışçıl protesto ve yürüyüş düzenleyebileceğini düşünürken, yüzde 31,2’ye göreyse bir kişi gözaltına alındıysa suçludur.
Uluslararası Af Örgütü Kampanyalar ve İletişim Direktörü Tarık Beyhan, araştırmaya katılanların yüzde 75,3’ünün ‘istenen konuda barışçıl protesto ve yürüyüş düzenleyebileceğini düşünse de fiili durumun farklı olduğuna dikkat çekiyor.
‘‘İnsanların ifade hürriyetlerinin toplanma özgürlüklerinin önünde çok ciddi engeller var Türkiye’de. En basitinden bu hafta onu yaşanan ‘Las Tesis’ dansı etkinliği. Bütün dünyada yapılan aynı sözlerle yapılan dansın içindeki sözleri, suç olarak tespit edip polisin normalde uyması gereken kurallara uymayarak insanların gözaltına aldı. İnsanlar devletten de korkuyor bu konuda.’’
28 ilde 2651 kişiyle yapılan ankette başka çarpıcı veriler daha var.
Twitter ve facebook ügibi sosyal medya platformlarında fikirlerini rahatça ifade edebildiğini söyleyenler yüzde 38,4 iken ‘başkasının hakkını savunmak için herhangi bir kampanya, protesto ve faaliyete katıldınız mı?’ şeklindeki soruya araştırmaya katılanların sadece yüzde 18,3’ü ‘evet’ yanıtını vermiş.
Beyhan: ‘‘Türkiye’de insan hakları ile ilgili hassasiyet var’’
Uluslararası Af Örgütü Kampanyalar ve İletişim Direktörü Tarık Beyhan, bu verinin kendisini en çok üzen sonuç olduğunu söylese de insan haklarına bakıştaki genel eğilimin geçmiş yıllara göre pozitif seyir içinde olduğu kanısında.
VOA Türkçe’den Hilmi Hacaloğlu’nun sorularını yanıtlayan Beyhan, ‘‘Beni en fazla çarpan şey insan haklarına dair Türkiye toplumunun bir hassasiyetin olması. Türkiye’de her konuda çok kutuplaşmış bir toplumdan bahsediliyor olsa da bu hassasiyet bütün partiler arasında ve ideolojiler arasında eşit olarak dağılıyor. Dünyanın çoğu yerinde birçok sıkıntı var insan hakları ile ilgili. Türkiye’de son bir iki yıldır özellikle insan hakları alanında çok ciddi insan hakları ihlalleri var. Adil yargılanma hakkının tamamen neredeyse ortadan kalktığı bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Fakat bununla birlikte hala bize umut veren şeyler de var. Örneğin yakın zamanda Barış Akademisyenleri, Anayasa Mahkemesi’nin kararı sayesinde serbest bırakılabildiler. Şu an yargılamalar sürekli beraatlerle sonuçlanıyor’’ dedi.
Öney: ‘‘Devleti kendilerini koruyan güçlü bir devlet olarak görüyorlar ama güçlü devlet eşittir ceberrut devlet değil’’
Araştırmacı Sezin Öney ise ‘polisin gözaltına aldığı suçlulara şiddet uygulama hakkı vardır’ diye düşünenlerin yüzde 15,6, ‘polisin vatandaşa vurma hakkı vardır’ sorusuna olumlu yanıt verenlerin yüzde 16,4’te kalırken bunlara karşı çıkanların yüzde 75’ün üzerine çıkmasının dikkati çekici olduğunu söylüyor.
VOA Türkçe’ye değerlendirmelerde bulunan Öney, ‘‘Polisin şiddet uygulamasının kabul edilemez bir şey olduğu, sebep ne olursa olsun kabul edilmez bir şey olduğu ile ilgili bir bilinç var. Bu oldukça önemli bir şey bu bilinç. Devletle halkı karşı karşıya getiriyor da değil. İnsanlar başlarına bir şey geldiğinde bir hak ihlali söz konusu olduğunda ilk gittikleri adres polis veya güvenlik güçleri. Devleti kendilerini koruyan güçlü bir devlet olarak görüyorlar ama güçlü devlet eşittir ceberrut devlet değil; kendilerine kol kant geren, haklarını aramaya yardımcı olan devlet’’ diyor.
Araştırmaya katılanların yüzde 82,6’sı ‘davaların uzun süre sonuçlanmamasını bir insan hakları ihlali olarak değerlendirirken Türkiye’de yaşayan herkesin kanunlar karşısında eşit haklara sahip olması gerektiğini düşünenler yüzde 82,9.
Bu verileri önemli bulan Sezin Öney, araştırmanın kapsamı dışında kalmakla birlikte Suriyeli sığınmacılara karşı artan ayrımcılığın altını çiziyor.
Öney, ‘‘İnsanların yüzde seksen beş davaların uzun sürmesinin bir hak ihlali olduğunu düşünüyorlar. İnsanlar birçok alanda sorun yaşıyor yargıyla. Yargı eğer felç olursa, kamuoyunda böyle düşünülürse adalete güvensizlik olursa toplumun dokusunun erimesine yol açar. Hukukun ortadan kalkması demek bu ciddi bir kriz alanı. Ayrımcılık konusuna baktığımda ben özellikle Suriyelilerin çok müthiş mesele olduğunu görüyorum. Bu araştırma kapsamında yoktu ama diğer tüm veriler ve araştırmalar Suriyelilerin konusunda toplumda ayrımcılık olduğunu gösteriyor. Her şey toz pembe değil, öyle olmayan veriler de var elbette’’ diyor.
[TR724] 10.12.2019
Araştırmaya katılanların yüzde 52,4 ‘Türkiye’de insanlar düşüncelerini özgürce ifade edebiliyor mu? sorusuna ‘hayır’ cevabı verdi. Çalışmaya katılanların yüzde 62,6 ‘temel hak ve özgürlüklerinizin kısıtlandığını hissediyor musunuz? sorusuna ‘evet’ cevabı verdi.
Araştırmaya göre, Türkiye’de halkın yüzde 75,3’ü istenen konuda barışçıl protesto ve yürüyüş düzenleyebileceğini düşünürken, yüzde 31,2’ye göreyse bir kişi gözaltına alındıysa suçludur.
Uluslararası Af Örgütü Kampanyalar ve İletişim Direktörü Tarık Beyhan, araştırmaya katılanların yüzde 75,3’ünün ‘istenen konuda barışçıl protesto ve yürüyüş düzenleyebileceğini düşünse de fiili durumun farklı olduğuna dikkat çekiyor.
‘‘İnsanların ifade hürriyetlerinin toplanma özgürlüklerinin önünde çok ciddi engeller var Türkiye’de. En basitinden bu hafta onu yaşanan ‘Las Tesis’ dansı etkinliği. Bütün dünyada yapılan aynı sözlerle yapılan dansın içindeki sözleri, suç olarak tespit edip polisin normalde uyması gereken kurallara uymayarak insanların gözaltına aldı. İnsanlar devletten de korkuyor bu konuda.’’
28 ilde 2651 kişiyle yapılan ankette başka çarpıcı veriler daha var.
Twitter ve facebook ügibi sosyal medya platformlarında fikirlerini rahatça ifade edebildiğini söyleyenler yüzde 38,4 iken ‘başkasının hakkını savunmak için herhangi bir kampanya, protesto ve faaliyete katıldınız mı?’ şeklindeki soruya araştırmaya katılanların sadece yüzde 18,3’ü ‘evet’ yanıtını vermiş.
Beyhan: ‘‘Türkiye’de insan hakları ile ilgili hassasiyet var’’
Uluslararası Af Örgütü Kampanyalar ve İletişim Direktörü Tarık Beyhan, bu verinin kendisini en çok üzen sonuç olduğunu söylese de insan haklarına bakıştaki genel eğilimin geçmiş yıllara göre pozitif seyir içinde olduğu kanısında.
VOA Türkçe’den Hilmi Hacaloğlu’nun sorularını yanıtlayan Beyhan, ‘‘Beni en fazla çarpan şey insan haklarına dair Türkiye toplumunun bir hassasiyetin olması. Türkiye’de her konuda çok kutuplaşmış bir toplumdan bahsediliyor olsa da bu hassasiyet bütün partiler arasında ve ideolojiler arasında eşit olarak dağılıyor. Dünyanın çoğu yerinde birçok sıkıntı var insan hakları ile ilgili. Türkiye’de son bir iki yıldır özellikle insan hakları alanında çok ciddi insan hakları ihlalleri var. Adil yargılanma hakkının tamamen neredeyse ortadan kalktığı bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Fakat bununla birlikte hala bize umut veren şeyler de var. Örneğin yakın zamanda Barış Akademisyenleri, Anayasa Mahkemesi’nin kararı sayesinde serbest bırakılabildiler. Şu an yargılamalar sürekli beraatlerle sonuçlanıyor’’ dedi.
Öney: ‘‘Devleti kendilerini koruyan güçlü bir devlet olarak görüyorlar ama güçlü devlet eşittir ceberrut devlet değil’’
Araştırmacı Sezin Öney ise ‘polisin gözaltına aldığı suçlulara şiddet uygulama hakkı vardır’ diye düşünenlerin yüzde 15,6, ‘polisin vatandaşa vurma hakkı vardır’ sorusuna olumlu yanıt verenlerin yüzde 16,4’te kalırken bunlara karşı çıkanların yüzde 75’ün üzerine çıkmasının dikkati çekici olduğunu söylüyor.
VOA Türkçe’ye değerlendirmelerde bulunan Öney, ‘‘Polisin şiddet uygulamasının kabul edilemez bir şey olduğu, sebep ne olursa olsun kabul edilmez bir şey olduğu ile ilgili bir bilinç var. Bu oldukça önemli bir şey bu bilinç. Devletle halkı karşı karşıya getiriyor da değil. İnsanlar başlarına bir şey geldiğinde bir hak ihlali söz konusu olduğunda ilk gittikleri adres polis veya güvenlik güçleri. Devleti kendilerini koruyan güçlü bir devlet olarak görüyorlar ama güçlü devlet eşittir ceberrut devlet değil; kendilerine kol kant geren, haklarını aramaya yardımcı olan devlet’’ diyor.
Araştırmaya katılanların yüzde 82,6’sı ‘davaların uzun süre sonuçlanmamasını bir insan hakları ihlali olarak değerlendirirken Türkiye’de yaşayan herkesin kanunlar karşısında eşit haklara sahip olması gerektiğini düşünenler yüzde 82,9.
Bu verileri önemli bulan Sezin Öney, araştırmanın kapsamı dışında kalmakla birlikte Suriyeli sığınmacılara karşı artan ayrımcılığın altını çiziyor.
Öney, ‘‘İnsanların yüzde seksen beş davaların uzun sürmesinin bir hak ihlali olduğunu düşünüyorlar. İnsanlar birçok alanda sorun yaşıyor yargıyla. Yargı eğer felç olursa, kamuoyunda böyle düşünülürse adalete güvensizlik olursa toplumun dokusunun erimesine yol açar. Hukukun ortadan kalkması demek bu ciddi bir kriz alanı. Ayrımcılık konusuna baktığımda ben özellikle Suriyelilerin çok müthiş mesele olduğunu görüyorum. Bu araştırma kapsamında yoktu ama diğer tüm veriler ve araştırmalar Suriyelilerin konusunda toplumda ayrımcılık olduğunu gösteriyor. Her şey toz pembe değil, öyle olmayan veriler de var elbette’’ diyor.
[TR724] 10.12.2019
“AKP iktidarı İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki 30 maddenin 24’ünü ihlal etti ve etmeye devam ediyor”
Türkiye’ deki mevcut otoriter rejimin baskı ve insanlık dışı muamelelerinden kaçmak zorunda kalan Türk hukukçular tarafından kurulan ‘Lawyers in exile’ platformu 10 Aralık İnsan Hakları Günü’ne özel bir video hazırladı.
Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklara dikkat çeken platform Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu tarafından 71 yıl önce kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde yer alan 30 maddenin 24’ü AKP İktidarı tarafından ihlal edildiğini ve edilmeye de devam ettiğine dikkat çekti.
Platform üyesi avukatlar ihlal edilen tüm maddeleri Türkiye’de yaşanan somut örnekleriyle birlikte tek tek saydı.
‘Lawyers in exile’ platformu yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 71 yıl önce kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde yer alan 30 maddenin 24’ü ne yazık ki AKP İktidarı tarafından ihlal edildi ve edilmeye devam edilmektedir.”
‘AKP iktidarı tarafından temel hak ve özgürlükler yok edilmektedir’
“Hiçbir devletin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde güvence altına alınan temel hak ve özgürlükleri, bireylerin elinden alma hakkı bulunmamaktadır. Ancak, AKP iktidarı tarafından temel hak ve özgürlükler yok edilmektedir.”
“Türkiye’de AKP iktidarı sözleşmede yer alan temel ve hak özgürlükleri muhalif gördüğü kesimlerin ve bireylerin elinden almayı, bu hakları yok edecek eylemlerde bulunmayı yasal hakkı olarak görmektedir.”
‘Haksızlığa hep birlikte dur diyelim’
Unutmamalıyız ki; insanlığa karşı suçlar sadece bu suçun doğrudan mağdurlarına karşı değil, bütün insanlığa karşı işlenmiştir. İşlenen suçları durdurmak ve suçun failleriyle mücadele etmek de tüm insanlığa düşmektedir.
Haksızlıklara hep birlikte DUR DİYELİM Lawyers in exile, Türkiye’ deki mevcut otoriter rejimin baskı ve insanlık dışı muamelelerinden kaçmak zorunda kalan Türk hukukçular tarafından kurulan bir platformdur.”
Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklara dikkat çeken platform Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu tarafından 71 yıl önce kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde yer alan 30 maddenin 24’ü AKP İktidarı tarafından ihlal edildiğini ve edilmeye de devam ettiğine dikkat çekti.
Platform üyesi avukatlar ihlal edilen tüm maddeleri Türkiye’de yaşanan somut örnekleriyle birlikte tek tek saydı.
‘Lawyers in exile’ platformu yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 71 yıl önce kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde yer alan 30 maddenin 24’ü ne yazık ki AKP İktidarı tarafından ihlal edildi ve edilmeye devam edilmektedir.”
‘AKP iktidarı tarafından temel hak ve özgürlükler yok edilmektedir’
“Hiçbir devletin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde güvence altına alınan temel hak ve özgürlükleri, bireylerin elinden alma hakkı bulunmamaktadır. Ancak, AKP iktidarı tarafından temel hak ve özgürlükler yok edilmektedir.”
“Türkiye’de AKP iktidarı sözleşmede yer alan temel ve hak özgürlükleri muhalif gördüğü kesimlerin ve bireylerin elinden almayı, bu hakları yok edecek eylemlerde bulunmayı yasal hakkı olarak görmektedir.”
‘Haksızlığa hep birlikte dur diyelim’
Unutmamalıyız ki; insanlığa karşı suçlar sadece bu suçun doğrudan mağdurlarına karşı değil, bütün insanlığa karşı işlenmiştir. İşlenen suçları durdurmak ve suçun failleriyle mücadele etmek de tüm insanlığa düşmektedir.
Haksızlıklara hep birlikte DUR DİYELİM Lawyers in exile, Türkiye’ deki mevcut otoriter rejimin baskı ve insanlık dışı muamelelerinden kaçmak zorunda kalan Türk hukukçular tarafından kurulan bir platformdur.”
[TR724] 10.12.2019Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 71 yıl önce kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde yer alan 30 maddenin 24’ü ne yazık ki AKP İktidarı tarafından ihlal edildi ve edilmeye devam edilmektedir.#10AralıkİnsanHaklarıGünü#İnsanHaklarıGünü#İşkence pic.twitter.com/G07H4vh6Y8— Lawyers In Exile (@LawyersInExile) December 9, 2019
”Adalet Bakanı Abdülhamit Gül şöyle dedi: Haklısın ama bunları söylersem bana da f.töcü derler”
Avukat Kemal Uçar, youtube kanalında Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’le ilgili çok çarpıcı bir bilgi paylaştı. Kemal Uçar, çok yakın bir tanıdığının Adalat Bakanını Gül’e gittiğini ve yaşanan hukuksuzları kendisine anlattığını söyledi.
Uçar, yakınım dediği AKP’li isim ile Gül arasında yaşananları şöyle aktardı: ”Birlikte siyaset yaptıkları için tanışıyorlar ve bu nedenle hukuksuzlukları tek tek anlatıyor. Abdülhamit Gül, ‘başını iki alinin arasına aldı ve abi ben seni anlıyorum ama bu mağduriyetleri söylersem bana da f.töcü derler.”
Ülkedeki korku ikliminin nerelere vardığına işaret eden Avukat Kemal Uçar, ”Düşünebiliyor musunuz? Bir Adalet bakanı bile bundan korkuyor. Ama o Adalet Bakanlığı maalesefki Albay Mehmet Alkan’ın ruhsatını iptal ediyor, Levent Mazılıgüney’in avukatlık yapmasını engelliyor.” dedi.
Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi ismini Kapalı Kadın Cezaevi olarak değiştirdiğini belirten Kemal Uçar, bunun sebebini ise cezaevinin başörtülü kadınlarla doldurulması olarak gösterdi.
Uçar, yakınım dediği AKP’li isim ile Gül arasında yaşananları şöyle aktardı: ”Birlikte siyaset yaptıkları için tanışıyorlar ve bu nedenle hukuksuzlukları tek tek anlatıyor. Abdülhamit Gül, ‘başını iki alinin arasına aldı ve abi ben seni anlıyorum ama bu mağduriyetleri söylersem bana da f.töcü derler.”
Ülkedeki korku ikliminin nerelere vardığına işaret eden Avukat Kemal Uçar, ”Düşünebiliyor musunuz? Bir Adalet bakanı bile bundan korkuyor. Ama o Adalet Bakanlığı maalesefki Albay Mehmet Alkan’ın ruhsatını iptal ediyor, Levent Mazılıgüney’in avukatlık yapmasını engelliyor.” dedi.
Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi ismini Kapalı Kadın Cezaevi olarak değiştirdiğini belirten Kemal Uçar, bunun sebebini ise cezaevinin başörtülü kadınlarla doldurulması olarak gösterdi.
[TR724] 10.12.2019''Adalet Bakanı Abdülhamit Gül şöyle dedi: Haklısın ama bunları söylersem bana da f.töcü derler'' https://t.co/qkbQHoR73C pic.twitter.com/DehzCGa1Hg— Tr724 (@Tr724) December 10, 2019
Ahmet Baransu: Balyoz ve Ergenekon darbe idiyse, ağabeyim neden tutuklu?
Yaptığı haberlerle AKP iktidarını bir değil, bir kaç kez ipten alan gazeteci Mehmet Baransu, 4 yıl 9 aydır uyduruk gerekçelerle cezaevinde tutuluyor. Balyoz ve Ergenekon terör örgütü davalarında ‘kumpas’ kurmakla suçlanıyor. Kardeşi Ahmet Baransu, Ergenekon ve Balyoz davalarıyla ilgili yaşananları Twitter hesabından paylaşmaya başladı. Başta Erdoğan ve Bahçeli olmak üzere siyasilerin Balyoz ve Ergenekon’un amacının ‘darbe’ olduğuna dair açıklamalarını paylaşan Ahmet Baransu, “O halde ağabeyim Mehmet Baransu neden yılardır cezaevinde?” diyor.
ERDOĞAN: BALYOZ CD’LERİNİ DİNLEYİNCE ŞOK OLUYORUM
Ahmet Baransu’nun paylaştığı görüntülerden biri AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ait. Erdoğan, 27 Eylül 2012 tarihinde NTV – Star TV ortak yayınına çıkmış ve Balyoz darbesinin ses kayıtlarını dinleyince şok olduğunu açıklamıştı. Erdoğan, “CD’leri dinliyorum, şok oluyorum. İnanın o CD’yi dinlemesem inanmayacağım.” demişti. İşte o görüntüleri paylaştı Ahmet Baransu. Yine aynı Erdoğan, Ergenekon davasının savcısı olduğunu söylemişti.
Ahmet Baransu’nun bir başka paylaşımı da MHP lideri Devlet Bahçeli’ye ait. 17 Mart 2015’teki basın toplantısından. Partisinin genel başkan yardımcısı Celal Adan’ın Ergenekon ve Balyoz davaları hakkındaki yorumunu onaylıyor Bahçeli. Bir gazetecinin, “MHP Genel Başkan Yardımcısı Celal Adan, ‘Ergenekon ve Balyoz davaları birer darbe hevesidir’ dedi. Ne düşünüyorsunuz?” sorusuna cevap veren Bahçeli, “Sayın Adan çok doğru söylemiş.” cevabını verdi.
ONLARIN VİDEOLARINI DA PAYLAŞACAĞIM
Ahmet Baransu bu ve benzeri paylaşımları yaptıktan sonra ağabeyi Mehmet Baransu’nun 4 yıl 9 aydır tutuklu olduğunu hatırlatıyor. Ardından da soruyor; “Erdoğan ve Bahçeli’nin yanısıra Bülent Arınç, Binali Yıldırım, Burhan Kuzu, Bekir Bozdağ gibi birçok AKP milletvekili de bahse konu Planı DARBE olarak nitelendiriyorlardı. Bu kişilerin de videolarını paylaşacağız. Ergenekon ve Balyoz darbe hevesi idiyse ağabeyim Mehmet Baransu neden yıllardır tutuklu? Eğer ortada bir kumpas var ise, o halde neden sadece ağabeyim cezaevinde?“
[TR724] 10.12.2019
ERDOĞAN: BALYOZ CD’LERİNİ DİNLEYİNCE ŞOK OLUYORUM
Ahmet Baransu’nun paylaştığı görüntülerden biri AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ait. Erdoğan, 27 Eylül 2012 tarihinde NTV – Star TV ortak yayınına çıkmış ve Balyoz darbesinin ses kayıtlarını dinleyince şok olduğunu açıklamıştı. Erdoğan, “CD’leri dinliyorum, şok oluyorum. İnanın o CD’yi dinlemesem inanmayacağım.” demişti. İşte o görüntüleri paylaştı Ahmet Baransu. Yine aynı Erdoğan, Ergenekon davasının savcısı olduğunu söylemişti.
BAHÇELİ’DEN ‘DARBE HEVESİ’NE ONAYLAMAOysa, CHP hariç, meclisteki tüm partiler darbe olduğunda ittifak etmişler bunu da söylemleriyle kamuoyuna açıklamışlardı. @dbdevletbahceli @celal_adan @ilhancihaner @gurseltekin34 @cumhuriyetgzt @aykuterdogdu @mustafabalbay @ATuncayOzkan @goklevent pic.twitter.com/VtXUU41ISU— Ahmet Baransu (@Ahmet_Brns) December 9, 2019
Ahmet Baransu’nun bir başka paylaşımı da MHP lideri Devlet Bahçeli’ye ait. 17 Mart 2015’teki basın toplantısından. Partisinin genel başkan yardımcısı Celal Adan’ın Ergenekon ve Balyoz davaları hakkındaki yorumunu onaylıyor Bahçeli. Bir gazetecinin, “MHP Genel Başkan Yardımcısı Celal Adan, ‘Ergenekon ve Balyoz davaları birer darbe hevesidir’ dedi. Ne düşünüyorsunuz?” sorusuna cevap veren Bahçeli, “Sayın Adan çok doğru söylemiş.” cevabını verdi.
ONLARIN VİDEOLARINI DA PAYLAŞACAĞIM
Ahmet Baransu bu ve benzeri paylaşımları yaptıktan sonra ağabeyi Mehmet Baransu’nun 4 yıl 9 aydır tutuklu olduğunu hatırlatıyor. Ardından da soruyor; “Erdoğan ve Bahçeli’nin yanısıra Bülent Arınç, Binali Yıldırım, Burhan Kuzu, Bekir Bozdağ gibi birçok AKP milletvekili de bahse konu Planı DARBE olarak nitelendiriyorlardı. Bu kişilerin de videolarını paylaşacağız. Ergenekon ve Balyoz darbe hevesi idiyse ağabeyim Mehmet Baransu neden yıllardır tutuklu? Eğer ortada bir kumpas var ise, o halde neden sadece ağabeyim cezaevinde?“
[TR724] 10.12.2019
AİHM’den Kavala hakkında ‘ihlal’ kararı: Derhal tahliye edin!
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Gezi Parkı davasının tek tutuklu sanığı olan ve 770 gündür cezaevinde bulunan Osman Kavala’nın başvurusu hakkında ‘ihlal’ kararı verdi. AİHM, iş adamı Kavala’nın derhal tahliye edilmesi gerektiğini belirtti. Mahkeme, Kavala’nın tutukluluğunun makul bir şüpheye dayanmadığını ve Kavala’nın tutuklanmasının politik amaçla yapıldığını belirtti.
AİHM’in kararında, Kavala’nın tutukluluğunun ve kendisine yönelik suçlamaların doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisini hedef alan açıklamaları ile bağlantılı olduğunu ifade edildi. Independent Türkçe’ye konuşan Kavala’nın avukatlarından İlkan Koyuncu, mahkemenin re’sen tahliye kararı verebileceğini söyledi. Koyuncu ayrıca, AİHM’in 90 sayfalık kararının tercümesini yaptırarak mahkemeye sunacaklarını da ifade etti.
1 KASIM 2017’DEN BU YANA TUTUKLU
Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı Osman Kavala, 18 Ekim 2017’de Antep’te Goethe Enstitüsü ile birlikte gerçekleştirilmesi planlanan bir projenin toplantısından döndüğü sırada İstanbul Atatürk Havalimanı’nda gözaltına alınmıştı. Kavala 1 Kasım 2017’de tutuklandı ve bir yıldan daha fazla süredir iddianamesi hazırlanmadı. Osman Kavala ile birlikte 16 kişinin ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılandığı “Gezi davası” 24-25 Haziran 2019’da başladı. 16 Kasım 2018’de Osman Kavala’nın dosyasıyla bağlantılı olduğu düşünülen operasyonla sivil toplum çalışanları ve akademisyenlere yönelik operasyonda 13 kişi gözaltına alındı. 12 kişi ifadelerinin ardından serbest bırakıldı, Helsinki Yurttaşlar Derneği Üyesi Yiğit Aksakoğlu ise tutuklandı. Aksakoğlu ilk duruşmada tahliye edildi. Kavala’nın yargılandığı davanın bir sonraki duruşması 24-25 Aralık’ta görülecek.
[TR724] 10.12.2019
AİHM’in kararında, Kavala’nın tutukluluğunun ve kendisine yönelik suçlamaların doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisini hedef alan açıklamaları ile bağlantılı olduğunu ifade edildi. Independent Türkçe’ye konuşan Kavala’nın avukatlarından İlkan Koyuncu, mahkemenin re’sen tahliye kararı verebileceğini söyledi. Koyuncu ayrıca, AİHM’in 90 sayfalık kararının tercümesini yaptırarak mahkemeye sunacaklarını da ifade etti.
1 KASIM 2017’DEN BU YANA TUTUKLU
Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı Osman Kavala, 18 Ekim 2017’de Antep’te Goethe Enstitüsü ile birlikte gerçekleştirilmesi planlanan bir projenin toplantısından döndüğü sırada İstanbul Atatürk Havalimanı’nda gözaltına alınmıştı. Kavala 1 Kasım 2017’de tutuklandı ve bir yıldan daha fazla süredir iddianamesi hazırlanmadı. Osman Kavala ile birlikte 16 kişinin ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılandığı “Gezi davası” 24-25 Haziran 2019’da başladı. 16 Kasım 2018’de Osman Kavala’nın dosyasıyla bağlantılı olduğu düşünülen operasyonla sivil toplum çalışanları ve akademisyenlere yönelik operasyonda 13 kişi gözaltına alındı. 12 kişi ifadelerinin ardından serbest bırakıldı, Helsinki Yurttaşlar Derneği Üyesi Yiğit Aksakoğlu ise tutuklandı. Aksakoğlu ilk duruşmada tahliye edildi. Kavala’nın yargılandığı davanın bir sonraki duruşması 24-25 Aralık’ta görülecek.
[TR724] 10.12.2019
Selçuk Özdağ paylaştı: Firavun yaşıyor olsa, ne yapardı?
Ahmet Davutoğlu’nun ekibinde yer alan isimlerden eski AKP Milletvekili Doç. Dr. Selçuk Özdağ, enpolitik.com yazarlarından Fatma Maraş’ın yazısını paylaştı. Söz konusu yazıda, “Hz. Musa döneminde yaşayan Mısır Kralı II. Ramses (Firavun) bu gün yaşıyor olsaydı, doğan erkek çocuklarını öldürmek gibi bir eyleme girişmezdi herhalde. Ya ne yapardı? diye soranlara “ Yeni oluşumların il ve ilçe parti binalarını mühürletir; toplantılarını dağıtır; kurdukları üniversiteleri kapattırır; araçlarına kamyonları çarptırır; bindikleri helikopteri düşürürdü.” ifadeleri dikkat çekiyor.
İşte Selçuk Özdağ’ın paylaştığı o yazı: “Şehir Üniversitesi’ni, siyasi rakiplerinin belini kırmak için o ya da bu şekilde kapatmaya karar veren siyasi irade, aslında, geleceğe dair iktidarı kaybetme korku ve endişelerini yansıtıyor. Tıpkı fi tarihinde yaşamış olan Mısır hükümdarının , o tarihlerde doğan erkek çocuklarını öldürme girişiminin kendi korku ve endişesini yansıttığı gibi.
Amaç, ülkeyi iyi yönetmek değil de, ölünceye kadar iktidarda kalmak olunca bu tür davranış bozukluklarını normal görmek gerekir. Geçmiş hafızamızı şöyle bir yoklarsak; vesayet sisteminin, mütedeyyin kesime karşı sistematik bir şekilde uygulamış olduğu çok yönlü baskıların AKP’yi iktidara taşıdığını hatırlarız. Şimdi ise vesayetin bu davranış biçimini AKP’nin üstlendiğini görüyoruz.
AKP , kendi tabanından büyük miktarda oy kayacağına kesin gözüyle baktığı Davutoğlu ve Babacan hareketlerini , şimdiden ofislerini mühürleyerek, gelecek vaat eden akademik ayağını keserek, ekonomisini zora sokarak bitirmek istenmektedir.
YENİ Mİ AKLINIZA GELDİ!
Madem ki bir eğitim yuvası olan İstanbul Şehir Üniversitesi’ni Davutoğlu mülkiyet devrine dönüştürerek bir yanlış yaptı ise, bu yanlışa iktidar sahipleri neden seyirci kaldı? Davutoğlu yeni bir parti kurma girişiminde olunca mı “Halk Bankası’nı dolandırmış” oluyor? İktidara yakın büyük şirketlerin batıklarını milletin parasıyla ödeyen mevcut yönetim, Şehir Üniversitesi’nin ise kurulması ve işletilmesi için Halk Bankası’ndan aldığı kredi borcunu yapılandırmayarak, ilgilileri haksız yere dolandırıcı ilan ediyor.
Bu şekilde iftiralarla Davutoğlu hareketini milletin gözünde küçük düşüreceğini sanan zihniyet yanılıyor. Kendilerini Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerden süpürüp atan milletin, yakın gelecekte de Türkiye genelinden sileceğini görüyor olmalılar.
Beylikdüzü’nü yedi bitirdi dediğiniz Ekrem İmamoğlu bu gün İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı’ysa, çek-senet kaynaklı dolandırıcı ilan ettiğiniz Mansur Yavaş da Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanı’ysa, bu AKP’nin yürüttüğü yanlış ve saldırgan politikaların neticesidir.
İKTİDARI KAYBETME KORKUSU
AKP’nin benzer politikalarının Davutoğlu ve diğer kurulma aşamasında olan yeni parti ilgililerine yönelik olması, Davutoğlu’nun ve Babacan’ın yakın gelecekte Türkiye’yi yöneteceklerinin göstergesidir. AKP’nin bu telaşı, iktidardan yakın gelecekte gideceğinin kendileri tarafından biliniyor olmasının tezahürüdür.
Artık millet iktidardakilere inanmıyor, güvenmiyor. Söylenenlere bakılırsa, iktidara yakın vakıf ve derneklere aktarılan paralar, Man Ada’sı milyar dolarları, yurtdışı banka hesapları…
ABD Başkanı Tramp’ın, Türkiye Cumhuriyeti Başkanı’na “ mal varlığını gündeme taşırım” demesi ne anlama geliyor? Fazla söze gerek yok. Kişinin, “ Yüzüğümden başka bir maddi varlığım yok, eğer gelecekte ikinci bir yüzüğüm olursa bilin ki ben de yolumu şaşırdım.” başlangıcından, malvarlığı araştırılma noktasına gelmişse, artık söylenecek söz de bitmiştir.
HEPSİ YALAN!
Yeni kurulma aşamasında olan partilerin ofislerini kapatmak, kurdukları eğitim yuvalarını dolandırıcı kelimeleriyle aynı karede zikretmek, iktidarlarına alternatif sunacak olan Davutoğlu hareketini en baştan bitirme girişimidir. Tıpkı Mısır Kralının doğan erkek çocuklarını kundaktayken öldürüp, kendi iktidarına ortak olma olasılığını en baştan bitirme girişiminde bulunduğu gibi.
Vay Danıştay kararıydı, vay Halk Bankası uygulamasıydı. Hepsi yalan. Bunların tamamı bir tek kişinin verdiği kararın resmi kurumlarca uygulanmasından başka bir şey değildir. Bunu duymayan, tecrübe etmeyen kalmadı. Birilerini karalayarak kendisinin iyi olduğunu ifade etmeye çalışmak, milleti korkutarak tekrar mevcut iktidara mahkum etme çabasıdır.
YOLSUZLUKLARI AYYUKA ÇIKTI!
Elektriğe, doğalgaza, temel tüketim maddelerine bir yıl içinde yüzde atmışa varan zam yaparak; memurun, emeklinin, esnafın, çiftçinin cebinden sezdirmeden çalanlar hırsız olmuyor da , kurdukları eğitim yuvası için kullandıkları Halk Bank kredisini “yeniden yapılandırın” diyenler dolandırıcı oluyorsa, ya bu zihniyetin iktidarda kalmasına müsaade etmemek ya da bu ülkeden gitmek gerekiyor.
Yolsuzlukları ayyuka çıkmış kişi ya da kişiler, kendileri ve avaneleri hariç herkese dolandırıcı diyorsa, burada durup düşünmek gerekiyor.
Çok şükür, artık “Millet, ağaca değil; meyvesine bakıyor.”
[TR724] 10.12.2019
İşte Selçuk Özdağ’ın paylaştığı o yazı: “Şehir Üniversitesi’ni, siyasi rakiplerinin belini kırmak için o ya da bu şekilde kapatmaya karar veren siyasi irade, aslında, geleceğe dair iktidarı kaybetme korku ve endişelerini yansıtıyor. Tıpkı fi tarihinde yaşamış olan Mısır hükümdarının , o tarihlerde doğan erkek çocuklarını öldürme girişiminin kendi korku ve endişesini yansıttığı gibi.
AMAÇ ÖLÜNCEYE KADAR İKTİDARDA KALMAK!1-Hz. Musa döneminde yaşayan Mısır Kralı II. Ramses (Firavun) bu gün yaşıyor olsaydı, doğan erkek çocuklarını öldürmek gibi bir eyleme girişmezdi herhalde.Fatma MARAŞ https://t.co/XaXqxojYzb— Selçuk ÖZDAĞ (@selcukozdag) December 10, 2019
Amaç, ülkeyi iyi yönetmek değil de, ölünceye kadar iktidarda kalmak olunca bu tür davranış bozukluklarını normal görmek gerekir. Geçmiş hafızamızı şöyle bir yoklarsak; vesayet sisteminin, mütedeyyin kesime karşı sistematik bir şekilde uygulamış olduğu çok yönlü baskıların AKP’yi iktidara taşıdığını hatırlarız. Şimdi ise vesayetin bu davranış biçimini AKP’nin üstlendiğini görüyoruz.
AKP , kendi tabanından büyük miktarda oy kayacağına kesin gözüyle baktığı Davutoğlu ve Babacan hareketlerini , şimdiden ofislerini mühürleyerek, gelecek vaat eden akademik ayağını keserek, ekonomisini zora sokarak bitirmek istenmektedir.
YENİ Mİ AKLINIZA GELDİ!
Madem ki bir eğitim yuvası olan İstanbul Şehir Üniversitesi’ni Davutoğlu mülkiyet devrine dönüştürerek bir yanlış yaptı ise, bu yanlışa iktidar sahipleri neden seyirci kaldı? Davutoğlu yeni bir parti kurma girişiminde olunca mı “Halk Bankası’nı dolandırmış” oluyor? İktidara yakın büyük şirketlerin batıklarını milletin parasıyla ödeyen mevcut yönetim, Şehir Üniversitesi’nin ise kurulması ve işletilmesi için Halk Bankası’ndan aldığı kredi borcunu yapılandırmayarak, ilgilileri haksız yere dolandırıcı ilan ediyor.
Bu şekilde iftiralarla Davutoğlu hareketini milletin gözünde küçük düşüreceğini sanan zihniyet yanılıyor. Kendilerini Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerden süpürüp atan milletin, yakın gelecekte de Türkiye genelinden sileceğini görüyor olmalılar.
Beylikdüzü’nü yedi bitirdi dediğiniz Ekrem İmamoğlu bu gün İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı’ysa, çek-senet kaynaklı dolandırıcı ilan ettiğiniz Mansur Yavaş da Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanı’ysa, bu AKP’nin yürüttüğü yanlış ve saldırgan politikaların neticesidir.
İKTİDARI KAYBETME KORKUSU
AKP’nin benzer politikalarının Davutoğlu ve diğer kurulma aşamasında olan yeni parti ilgililerine yönelik olması, Davutoğlu’nun ve Babacan’ın yakın gelecekte Türkiye’yi yöneteceklerinin göstergesidir. AKP’nin bu telaşı, iktidardan yakın gelecekte gideceğinin kendileri tarafından biliniyor olmasının tezahürüdür.
Artık millet iktidardakilere inanmıyor, güvenmiyor. Söylenenlere bakılırsa, iktidara yakın vakıf ve derneklere aktarılan paralar, Man Ada’sı milyar dolarları, yurtdışı banka hesapları…
ABD Başkanı Tramp’ın, Türkiye Cumhuriyeti Başkanı’na “ mal varlığını gündeme taşırım” demesi ne anlama geliyor? Fazla söze gerek yok. Kişinin, “ Yüzüğümden başka bir maddi varlığım yok, eğer gelecekte ikinci bir yüzüğüm olursa bilin ki ben de yolumu şaşırdım.” başlangıcından, malvarlığı araştırılma noktasına gelmişse, artık söylenecek söz de bitmiştir.
HEPSİ YALAN!
Yeni kurulma aşamasında olan partilerin ofislerini kapatmak, kurdukları eğitim yuvalarını dolandırıcı kelimeleriyle aynı karede zikretmek, iktidarlarına alternatif sunacak olan Davutoğlu hareketini en baştan bitirme girişimidir. Tıpkı Mısır Kralının doğan erkek çocuklarını kundaktayken öldürüp, kendi iktidarına ortak olma olasılığını en baştan bitirme girişiminde bulunduğu gibi.
Vay Danıştay kararıydı, vay Halk Bankası uygulamasıydı. Hepsi yalan. Bunların tamamı bir tek kişinin verdiği kararın resmi kurumlarca uygulanmasından başka bir şey değildir. Bunu duymayan, tecrübe etmeyen kalmadı. Birilerini karalayarak kendisinin iyi olduğunu ifade etmeye çalışmak, milleti korkutarak tekrar mevcut iktidara mahkum etme çabasıdır.
YOLSUZLUKLARI AYYUKA ÇIKTI!
Elektriğe, doğalgaza, temel tüketim maddelerine bir yıl içinde yüzde atmışa varan zam yaparak; memurun, emeklinin, esnafın, çiftçinin cebinden sezdirmeden çalanlar hırsız olmuyor da , kurdukları eğitim yuvası için kullandıkları Halk Bank kredisini “yeniden yapılandırın” diyenler dolandırıcı oluyorsa, ya bu zihniyetin iktidarda kalmasına müsaade etmemek ya da bu ülkeden gitmek gerekiyor.
Yolsuzlukları ayyuka çıkmış kişi ya da kişiler, kendileri ve avaneleri hariç herkese dolandırıcı diyorsa, burada durup düşünmek gerekiyor.
Çok şükür, artık “Millet, ağaca değil; meyvesine bakıyor.”
[TR724] 10.12.2019
Bir KHK’lının vedası: Elveda güzel öğrencilerim, elveda cevşenim!
Bir KHK’lı öğretmen daha çok sevdiği mesleğine dönemeden hayata gözlerini yumdu. Yakalandığı amansız hastalık sonucu hayatını kaybeden KHK’lı bir öğretmenin ‘Elveda’ dolu mektubu ise okuyanların yüreklerini burktu. Şiiri paylaşan Twitter hesabında, KHK’lı öğretmenin yakalandığı kanser hastalığına yenik düştüğünü belirtiyor. KHK’lı öğretmen, mektubunda öğrencilerine, oğluna, kızına, ‘yakışıklı olmayan’ eşine, cevşenine, Kur’anı’na, denize ve güneşe ‘elveda’ diyor… Eşine, ‘Seni çok yordum galiba, hakkını helal et’ diye bitiriyor mektubunu…
Sosyal medyada kısa sürede binlerce RT ve beğeni alan mektup şöyle:
Sosyal medyada kısa sürede binlerce RT ve beğeni alan mektup şöyle:
[TR724] 10.12.20193,5 yıllık acı sürecin kanserle nihayetlendirdiği hayatlardan biri daha 😔 Geride bıraktığı mektubu "ELVEDA" pic.twitter.com/0VPtpIqSMX— 🌷Süheyla🌷 (@hznqueen1) December 9, 2019
Temsilciler Meclisi Trump’ı ‘resmen’ suçladı: “Sonun başlangıcı mı?”
ABD Temsilciler Meclisi Başkan Donald Trump’ın azil sürecinde önemli bir adım atarak Trump’ı resmi olarak görevi suistimal ve Kongre’yi engellemekle suçladı.
Demokratlar tarafından kontrol edilen Temsilciler Meclisi Adalet Komitesi Başkanı Jerrold Nadler gazetecilere yaptığı açıklamada Demokratların Trump ABD Anayasası’nı tehlikeye attığı, 2020 seçimlerinin güvenilirliğini sarstığı ve ulusal güvenliği tehlikeye attığı için harekete geçtiğini söyledi.
Yöneltilen suçlamaların gelecek hafta oylanacağı ve kabul edilirse Cumhuriyetçilerin ağırlıkta olduğu Senato’da azil süreci yargılamasının Ocak ayında başlayabileceği belirtiliyor.
Deutsche Welle Türkçe’nin aktardığı habere göre, “Hiçbir başkan hukukun üstünde değildir” şeklinde konuşan Nadler “Seçimler demokrasimizin köşe taşıdır. Gelecek seçimlerin güvenilirliği 2016 ve 2020 seçimlerinde yabancı müdehalesine talip olan bir başkan tarafından riske atıldı” dedi.
Trump’tan karşı saldırı
Trump suçlamaları reddediyor ve soruşturmayı “cadı avı” olarak niteliyor. Twitter hesabından gelişmeler hakkında açıklamada bulunan Trump, ülke ekonomisini bu kadar güçlü bir duruma getiren ve yanlış bir şey yapmayan bir başkan için azil süreci başlatılmasını “siyasi bir delilik” diye tanımladı.
ABD Temsilciler Meclisi’nde başlatılan soruşturmada, Trump’ın ABD’de gelecek yıl yapılacak seçimlerde avantaj sağlamak için Ukrayna hükümetine baskı yapıp yapmadığı sorusuna yanıt aranmıştı. Trump’ın Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Selenski’den 2020 yılı seçimlerindeki potansiyel rakibi Joe Biden’a zarar vermek için Ukrayna’da bir doğal gaz şirketinde çalışmış olan oğlu hakkında yolsuzluk soruşturması açılmasını istediği iddia edilmişti. Trump’ın soruşturmanın açılması için Ukrayna’ya yapılması planlanan 400 milyon dolarlık askeri yardımı baskı aracı olarak kullandığı ileri sürülmüştü.
Temsilciler Meclisi’nin Adalet Komitesi’nde ifadelerine başvurulan üç anayasa uzmanı Trump’ın ABD Anayasası’na göre azledilmesini gerektirecek suç olarak nitelenebilecek edimlerde bulunduğuna inandıkları yönünde görüş bildirmişti. Cumhuriyetçilerin çağırdığı dördüncü bir uzman ise Trump hakkındaki iddiaları delil yetersizliği gerekçesiyle reddetmişti.
[TR724] 10.12.2019
Demokratlar tarafından kontrol edilen Temsilciler Meclisi Adalet Komitesi Başkanı Jerrold Nadler gazetecilere yaptığı açıklamada Demokratların Trump ABD Anayasası’nı tehlikeye attığı, 2020 seçimlerinin güvenilirliğini sarstığı ve ulusal güvenliği tehlikeye attığı için harekete geçtiğini söyledi.
Yöneltilen suçlamaların gelecek hafta oylanacağı ve kabul edilirse Cumhuriyetçilerin ağırlıkta olduğu Senato’da azil süreci yargılamasının Ocak ayında başlayabileceği belirtiliyor.
Deutsche Welle Türkçe’nin aktardığı habere göre, “Hiçbir başkan hukukun üstünde değildir” şeklinde konuşan Nadler “Seçimler demokrasimizin köşe taşıdır. Gelecek seçimlerin güvenilirliği 2016 ve 2020 seçimlerinde yabancı müdehalesine talip olan bir başkan tarafından riske atıldı” dedi.
Trump’tan karşı saldırı
Trump suçlamaları reddediyor ve soruşturmayı “cadı avı” olarak niteliyor. Twitter hesabından gelişmeler hakkında açıklamada bulunan Trump, ülke ekonomisini bu kadar güçlü bir duruma getiren ve yanlış bir şey yapmayan bir başkan için azil süreci başlatılmasını “siyasi bir delilik” diye tanımladı.
ABD Temsilciler Meclisi’nde başlatılan soruşturmada, Trump’ın ABD’de gelecek yıl yapılacak seçimlerde avantaj sağlamak için Ukrayna hükümetine baskı yapıp yapmadığı sorusuna yanıt aranmıştı. Trump’ın Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Selenski’den 2020 yılı seçimlerindeki potansiyel rakibi Joe Biden’a zarar vermek için Ukrayna’da bir doğal gaz şirketinde çalışmış olan oğlu hakkında yolsuzluk soruşturması açılmasını istediği iddia edilmişti. Trump’ın soruşturmanın açılması için Ukrayna’ya yapılması planlanan 400 milyon dolarlık askeri yardımı baskı aracı olarak kullandığı ileri sürülmüştü.
Temsilciler Meclisi’nin Adalet Komitesi’nde ifadelerine başvurulan üç anayasa uzmanı Trump’ın ABD Anayasası’na göre azledilmesini gerektirecek suç olarak nitelenebilecek edimlerde bulunduğuna inandıkları yönünde görüş bildirmişti. Cumhuriyetçilerin çağırdığı dördüncü bir uzman ise Trump hakkındaki iddiaları delil yetersizliği gerekçesiyle reddetmişti.
[TR724] 10.12.2019
İşkenceciler hesap verecek, kazanan insanlık onuru olacak [Ahmet Daştan]
Çok aktif bir twitter kullanıcısı değilim. Duyarlı olduğum konularda fikirlerimi yazmaya, haksızlığa uğrayanlara ses olmaya çalışıyorum. Geçtiğimiz haftalarda, adı işkenceye karışmış birinin, cinayete kurban gitmesini yorumlayan ve asla kötü niyet içermeyen tweetim yüzünden Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, hakkımda soruşturma başlatmış. Türk büyükelçiliğinde kayıtlı adresimi ekleyip, Romanya makamlarından istinabe yoluyla ifademe başvurulmasını talep etmiş.
Gittim, ifademi verdim. Bu vesileyle işkenceleri hukuksuzlukları karşımdaki hakime anlatma imkanı buldum. Aslında olan şuydu: Beni mahkeme sopasıyla korkutmak isteyen Türk yargısı, kendi içler acısı halini ortaya seriyordu.
Maalesef toplumun büyük kesiminde devletin her yaptığını doğru kabul etme, izah edemediğine bir hikmet yükleme hastalığı var. Onlara göre, devlet zulmediyorsa mutlaka bir bildiği, zulme uğrayanın da illaki bir suçu vardır. Hatta bu hasta ruhlar devletin öldürdüğü her canlıyı hiç düşünmeksizin ‘terörist’ sınıfına sokuyor; çocuk, hamile, kadın, yaşlı fark etmiyor.
Hele bir de yapılan zulümler karşısında taşkınlık ve anarşiye meyletmeyen müspet hareketin temsilcisi bir zümre varsa, vurun abalıya! Nasıl olsa bu dünyada haklarını aramazlar ya da helal ederler, öbür dünyaya da, kim öle, kim kala, veyahut kim inana…
KİMSE ÇEKTİĞİ ACILARI UNUTMUYOR
Şu bir hakikat ki, kimse acıyı unutmuyor, acının da bir hafızası var silinmeyen. Ve işkence gören, haksızlığa uğrayan insanlar, kendilerine bunu yapanları şahitleri ile kaydedip yarınlarda hesabını sormak için hukukun uykudan uyanmasını bekliyor. MİT’in Pakistan’dan mafya usulü kaçırdığı eğitimci Mesut Kaçmaz’ın, twitter hesabından kendisine işkence yapan kişileri resimleriyle beraber açık ettiği gibi.
Madem işkencecileri duyurduğum için devlet beni sorguluyor. Ben de devletin kabarık işkence karnesinden, tazeliğini kaybetmemiş birkaç örnek vererek kabahat işlemeye devam edeceğim.
Rakamlara bakacak olursak, Advocates of Silenced Turkey (AST) raporuna göre, Türkiye’de 15 Temmuz sonrası kayda geçmiş 2278 işkence vakası var. Bunların 423’ü polis gözaltı merkezlerinde gerçekleşti. MİT, 11 farklı ülkeden insan kaçırdı. 93 kişi kötü muamele ya da işkence sonucu hayatını kaybetti. Adalet Bakanlığı’nın 29 Kasım tarihli verilerine göre, 559 bin kişi hakkında Hizmet bağlantısı nedeniyle soruşturma açıldı.
Gözaltında dokuz gün boyunca işkence görüp, öldükten 1,5 yıl sonra suçsuz bulunarak görevine iade kararı alınan öğretmen Gökhan Açıkkollu, son dönemde işkenceye verilen kurbanlardan biridir. Bu suçsuz öğretmenin hesabını kim verecek?
A.G., sokakta başına çuval geçirilen ve darp edilerek MİT Yenimahalle kampüsüne getirilen ve 4,5 metrekarelik karanlık hücrede haftalarca tutulan mağdurlardan biri. Günlerce kendisine ve arkadaşlarına Filistin askısında elektrik verildiğini, kamçı, sopa ve (Haydar Dayı dedikleri) coplarla her gün 4-5 saat dövüldüğünü anlatıyor. Makata cop sokma, yapay penislere oturtma gibi eylemler nedeniyle bazı arkadaşlarının bağırsaklarının yırtıldığı rapor ediliyor. Hücresinde işkence görenlerin çığlıklarını alaya alıp kahkahalarla gülen işkencecilerin hesabını kim soracak?
İŞKENCEYE TAKİPSİZLİK VERENİN YANINA KAR MI KALSIN?
Bir başka öğretmen; Halime Gülsu. Atfedilen suç, hapisteki KHK’lı ailelere yardım için içli köfte yapıp satmak. 15 yıldır çektiği kronik romatizmal hastalığı nedeniyle sürekli ilaç kullanıyordu. İngilizce öğretmeni Gülsu, 28 Nisan 2018’de Tarsus Cezaevinde ilaçları verilmediği ve vaktinde hastaneye kaldırılmadığı için 32 yaşında hayatını kaybetti. Açılan soruşturmada savcı Zeki Topaloğlu “Kovuşturmaya gerek yok” diyerek takipsizlik kararı verdi. Verdiği karar, bu savcının yanına mı kalmalı?
MİT’in Çiftlik denilen tesislere, 6 ay boyunca işkence yaptığı Ayten Öztürk, yargılandığı duruşmada başından geçenleri detayıyla anlattı: “Duvardaki halkalara ellerimi bağlıyorlardı. İki çeşit elektrik işkencesi uyguladılar. Copla taciz ve tecavüz etmeye çalışıyorlardı.”
KHK’lı adliye memuru Mehtap Tosun, duruşmada “nezarethanede 12 gün başörtümüzü vermediler” diye anlatıyor. Hem de başörtüsünü füruat bile görmeyecek kadar önemsediklerini söyleyen muhafazakar sözde dindarlar tarafından işleniyor bu suç.
Elazığ Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutukluyken, doğum için götürüldüğü hastanede 2 gün boyunca elleri kelepçeli suni sancıyla doğum yapmaya zorlanan tutuklu Rabia Bıyıklı, bebeği Mavi ile birlikte cezaevine gönderildi. İstanbul’da tutuklu Beyza Demir ile Erzurum Cezaevi’nde tutuklu Şeyma Tekin de aynı akıbeti yaşayıp soğuk koğuşa bebekleriyle dönen annelerin sadece bazıları.
KHK ihraçlarına karşı direnişin simgesi haline gelen Nuriye Gülmen, gözaltında maruz kaldıkları işkenceyi şöyle anlatıyor: “Boğazımı sıkıp yere yatırdılar, yerde sürükleyerek ters kelepçeyle gözaltına aldılar. Gözüme ve ağzıma biber gazı sıktılar. Sırtıma ve boynuma tekmeler attılar. Bir polis ‘’Emri Reis’ten aldık, Türk’ün gücünü göreceksiniz!” dedi.
Kadınların çektiği işkenceler bununla sınırlı değil. Cezaevi koğuşunda ya da gözaltındayken, kimsenin haberi olmadan düşük yapan kadınları kimseler bilmiyor. Kötü şartlardan, ihmallerden dolayı ölen bebekler, annelerin yürek acılarından sadece bazıları.
İŞKENCE MAHPUSLARLA SINIRLI DEĞİL
Aslında işkence görenler sadece gözaltına alınan ve tutuklanan erkek kadın veya kundaktaki çocuklar değil, onların dışarıdaki aileleri ve çocukları da aynı işkenceleri yüreklerinde ve yaşantılarında hissediyorlar. Tıpkı babası tutuklandığı için 8 yaşında kanser olan ve “19 aydır babamı görmüyorum. Bir yıldır hastayım. Babama sarılmak ve iyileşmek istiyorum” diye feryat eden Ahmed Burhan Ataç gibi. Bu nasıl bir vicdansızlık ki, ölmek üzere olan bu çocuğun feryadına koşmak yerine annesini gözaltına alarak gözdağı veriyorlar!
Kanser hastası mühendis Yusuf Özmen’i, 5 rapor ve 40 doktor imzasına rağmen cezaevinden hala çıkartmıyorlar, kanunları takan yok.
Bir başka yüz kızartıcı işkence vakası Antalya’dan. 15 Temmuz’dan kısa süre sonra gözaltına alınan öğretmen E. B’nin ailesi, günler süren araştırmadan sonra demir parmaklıklar ardında değil de hastane kayıtlarında izine rastladı. E.B., Bağırsaklarından ameliyat edilmiş ve yoğun bakıma alınmıştı. Makatına sert bir cisim sokulmuş bu nedenle bağırsakları patlamıştı. E.B.’nin makatına şişe sokulduğu, bayılma ve durdurulamayan kanama sonrası hastaneye kaldırıldığı belirlendi. Ama her nedense, adli tıp doktoru ‘işkence yoktur’ raporu verdi.
Şüpheli İ.B’ye yapılanlar ise işkencecilerin nasıl ahlaksız bir canavar olduğunu gösterir cinsten: “Soyarak cinsel organlarımızı sıkma, darp etme gibi iğrenç yönelimlerde bulunarak tehditler savurdular. Biri ‘Anneni buraya getirdim, konuşmazsan gözünün önünde tecavüz edeceğim’ dedi. Kafama torba geçirip kafamı yere, duvara vura vura beni, alçakça gülerek, domalık dedikleri bir pozisyona getirerek ‘Yok mu buna tecavüz edecek babayiğit’ diye bağırıp gülüyorlardı. İşlemediğim bir suçu (kabul etmem için) hakaret ve tekmelerle üstüme geliyorlardı. Darp raporları aldığım her gün beni bir kez daha darp ediyorlardı. ‘İstediğin kadar al, bize sökmez, her şey elimizde’ dediler.’’
“Türkiye’de hücre hapsinde tek başıma tutuldum. Akli dengemi ancak saatlerce dua ederek koruyabildim” diyen Amerikalı Rahip Brunson kadar güçlü olmayanlar da var. Erzincan T Tipi Cezaevinde 3 yıldır tutuklu bulunan Öğretmen Hakan Yıldırım gibi akıl sağlığını kısmen veya tamamen kaybedenlerin sayısı az değil.
Bir zamanların beyaz Torosları gibi siyah Transporter’la kaçırılıp aylardır kendilerinden bir daha haber alınamayan Sunay Elmas, Ayhan Oran, Turgut Çapan, gibi isimler hala kayıp. Babası İçişleri Bakanlığı’na çağrı yaptıktan sonra “Çocuğunuz hain, kaçtı” dediklerinden 271 gün sonra Gökhan Türkmen işkence edilmiş olarak karakola bırakıldı. Altı ay gayriresmi işkence mekanlarında eziyet edildikten sonra karakolda ortaya çıkan Mustafa Yılmaz da aynı akıbeti yaşayanlardan.
İŞKENCE GÖREN ASKERİ PERSONEL
İşkenceyi en fazla yaşayanlar ise Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yapan generaller başta olmak üzere bütün rütbeli askerler oldu. Şüphesiz en çok işkence görenlerden biri, darbenin bir numarası olarak söylenen ama darbeyi engellemek için dönemin HKK Abidin Ünal’ın Akıncı Üssü’ne gönderdiği ve dönemin Genelkurmay 2. Başkanı şimdiki Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler’in, kendisini kurtardığı için “Allah razı olsun” dediği ve Hulusi Akar’ın “seni dinlerler” diyerek darbecileri ikna etmek için gönderdiği Orgeneral Akın Öztürk. Ahmet Nesin’in programında konuşan 2 subay 65 yaşındaki Akın Öztürk’ün yüzlerce kişi içinde çırıl çıplak soyularak işkence edildiğini, yapılan işkencelerin artık işkenceci polislerden bazılarının tahammül sınırlarını bile aştığını belirtti. Org. Akın Öztürk’ün işkenceli seansına katılan Komiser U.Ö., gözaltına alınan generallere şişe soktuğunu bizzat kendisi anlatıyor. New York merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) raporunda 13 ayrı örnek dosya var.
Mahkemede Hulusi Akar, Abidin Ünal ve Yaşar Güler’in tanık olarak dinlenmesini isteyen Öztürk, savunmasında “Gözaltında yapılan işkenceleri ifade etmeye utanıyorum.” Diyerek, sorumluların tespit edilip cezalandırılmasını istemekle yetindi.
16 Temmuz’da gözaltına alındıktan sonra ağır işkence gördüğü fotoğraflarla ortaya çıkan Hulusi Akar’ın yaveri Yarbay Levent Türkkan’ın öldüğü düşünülerek Ankara Numune Hastanesi Morgu’na gönderildiği ve orada yaşadığı ortaya çıkmıştı. Yüzünde ağır işkence izleri olan Türkkan’a sert cisimle tecavüz edilmesi sonucu bağırsaklarının patladığı, vücudunun değişik yerlerine şiş sokulduğu ve ellerinin ise işkencede kırıldığı ortaya çıktı. Türkkan’ın, karın bölgesinin sarılı olduğu, ellerinin ise alçıya alındığı fotoğrafını görmeyen kalmadı Türkiye’de.
İşkencecilerin TSK’nın subay sınıfını hedef alarak yıllardır biriktirdikleri kini kusmak için, Türkiye’nin çeşitli yerlerinden sırf işkence için özel isimleri Ankara’ya getirdiği ortaya çıktı sonradan.
Bir başka işkence tanıklığı da Oda TV yazarı Müyesser Yıldız’dan. Yazıda anlatılanlar şöyle: ‘’Mahrem abi olarak tutuklanan bir sanık mahkemede ifadelerini kabul etmiyor. Hakim ‘daha önce askerlerin isimlerini vermiştin’ deyince tanık, ‘’Efendim, Beni gözaltına aldılar. Günlerce işkence yaptılar. Karımı gözaltına alıp, yan odada bana gösterdiler. Çocuklarımı, Çocuk Esirgeme Kurumu’na verdiler. Günlerce işkenceden sonra bana, “karınla oruç bozarız” dediler. Ne istiyorsunuz dedim. “Sana söylediklerine ilave olarak birkaç resim göstereceğiz, bunları da tanıdığını söyleyeceksin. Tutanağı imzalayacaksın. Önce karını, bu ifadeleri mahkeme huzurunda tekrar ettikten sonra da seni çıkaracağız.” dediler. Ben de imzalamak zorunda kaldım. Aklımı yitirmek üzereyim, psikolojik tedavi görüyorum.’’
Twitter’da @dr_voyoger kullanıcı adıyla paylaşımlar yapan eski bir asker, 15 Temmuz akabinde binlerce askerin tutulduğu Ankara Başkent Spor Salonu’nda yaşananları anlattığı twit serisinde tüyler ürpertici şu bilgileri paylaşıyor: “Salonda yaklaşık 1000 kişi vardı. Sürekli yeni insanlar getiriliyordu. Genelkurmay karargahından getirilen askerî personelin durumu içler acısıydı. Sırtlarında kollarında ve bacaklarında yoğun yanıklar vardı. Bu insanları salona getirmeden önce sıcak asfalta yatırmışlar ve vucutları yanmıştı. Bu insanlar acı içerisinde kıvranıyorlardı…. ’Hain teröristler!! OHAL ilan edildi. Artık buradan çıkamayacaksınız. Evlerinizi basmaya başladık, karılarınız bizim karılarımız olacak, çocuklarınızı alıp devlet yurtlarına yerleştireceğiz ki sizin gibi hain olmasınlar!’’ Bu anonsu saatlerce yaptılar. İşte o zaman gerçekten korktuğumu hissettim. Bu anonstan sonra işkencenin dozu giderek arttı…. Erlere, rütbeli askerleri dövdürmeye başladılar. Subay, astsubayları sıraya soktular ve erlere tokat attırdılar. Erler kendi komutanlarını döverken polisler çok eğleniyordu. İstedikleri şekilde vurmayan erleri, polisler kendileri dövüyordu. Erlerde tabi can havli ile var güçleri ile vuruyorlardı…
Yaralı askerler vardı. Hiçbir şekilde müdahale edilmiyordu. Ellerinden voleybol direklerine kelepçelemişlerdi. Kurşun yarası olan yerlerine ayakla basıp ‘Sen daha gebermedin mi?’ diye bağırıyorlardı… Bu dayaklara bayan polislerde katılıyor ve bütün güçleri ile bu insanlara vuruyorlardı. Zaten bitkin durumdaki insanlar bu dayaktan sonra yürüyemeyecek hale geliyor ve polisler tarafından sürüklenerek aramıza bırakılıyordu”
Bu kullanıcı yürek yakan şu şahitliği de ekliyor: ‘’Hemen yanımda oturan bir üsteğmen arkadaşı, polis ayağa kaldırdı. Arkadaşa ‘Ben bir o… çocuğuyum de!’ diye bağırdı. Arkadaş ‘Ben anneme küfür edemem’ diye cevap verdi. Polis öyle kötü vurmaya başladı ki… Sürekli bağırıyordu ‘Söyle, ben bir o… çocuğuyum’. Arkadaş da ben anneme küfür etmem diye tekrar ediyordu. Polis üstüne çıktı tepiniyordu ama baktı ki söyletemeyecek, ‘söylesen de soylemesen de sen bir o.çocuğusun’ diyerek arkadaşı kanlar içinde bırakıp gitti. Arkadaşın yanına sokulup ‘tamam gitti’ dedim, bana ‘küfür etmedim değil mi?’ diye sordu. ‘Hayır, etmedin’ dedim. Bana ‘Eğer ben burda ölür, sen de sağ çıkarsan annemi bul ve ona canım anama küfür ettiremediler diye anlat’ dedi, gözyaşları yüzündeki kanı yıkarken…
Bütün bu işkenceleri yapanlar ve onlara göz yumanlar, onlara emir verenler ve onlara göz yumanlar hakkında asayişi sağlıyorlar diye hiçbir işlem yapılmazken; “Öğretmen N.B.’ye Rize Emniyet Müdürlüğü’nde işkence yapılmasından sorumlu amirlerden birisi Altuğ Verdi, bugün bir psikopatın kurşunuyla can verdi” şeklinde tweet atınca veya ‘İşkenceci Afyon Terörle Mücadele Şube Müdürü Arif Alpaslan (39), açığa alınmasının ardından aracında intihar etti’ diye yazınca asayişi bozup halkı kin ve nefrete yönlendirmekle suçlanıyoruz. Ben de o zaman yeri gelmişken tekrar söyleyeyim; Allah işkencecilerin hepsinin akıbetini ibretlik eylesin, kendilerinden sonra gelecek bütün nesillere.
İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı yoktur. Ve son olarak iskencecilere sesleniyorum; Cahillikten mi, intikam hırslarından mı, iktidara yaranıp makam sahibi olma beklentisinden mi bu riski alıyorsunuz bilmiyorum, ama emin olun bir gün hukuk elbet gelecek, ve size bugün ‘Korkma arkanda biz varız’ diyenler de sizinle beraber yargılanacak. İşte o gün kazanan insanlık onuru olacak.
[Ahmet Daştan] 10.12.2019 [TR724]
Gittim, ifademi verdim. Bu vesileyle işkenceleri hukuksuzlukları karşımdaki hakime anlatma imkanı buldum. Aslında olan şuydu: Beni mahkeme sopasıyla korkutmak isteyen Türk yargısı, kendi içler acısı halini ortaya seriyordu.
Maalesef toplumun büyük kesiminde devletin her yaptığını doğru kabul etme, izah edemediğine bir hikmet yükleme hastalığı var. Onlara göre, devlet zulmediyorsa mutlaka bir bildiği, zulme uğrayanın da illaki bir suçu vardır. Hatta bu hasta ruhlar devletin öldürdüğü her canlıyı hiç düşünmeksizin ‘terörist’ sınıfına sokuyor; çocuk, hamile, kadın, yaşlı fark etmiyor.
Hele bir de yapılan zulümler karşısında taşkınlık ve anarşiye meyletmeyen müspet hareketin temsilcisi bir zümre varsa, vurun abalıya! Nasıl olsa bu dünyada haklarını aramazlar ya da helal ederler, öbür dünyaya da, kim öle, kim kala, veyahut kim inana…
KİMSE ÇEKTİĞİ ACILARI UNUTMUYOR
Şu bir hakikat ki, kimse acıyı unutmuyor, acının da bir hafızası var silinmeyen. Ve işkence gören, haksızlığa uğrayan insanlar, kendilerine bunu yapanları şahitleri ile kaydedip yarınlarda hesabını sormak için hukukun uykudan uyanmasını bekliyor. MİT’in Pakistan’dan mafya usulü kaçırdığı eğitimci Mesut Kaçmaz’ın, twitter hesabından kendisine işkence yapan kişileri resimleriyle beraber açık ettiği gibi.
Madem işkencecileri duyurduğum için devlet beni sorguluyor. Ben de devletin kabarık işkence karnesinden, tazeliğini kaybetmemiş birkaç örnek vererek kabahat işlemeye devam edeceğim.
Rakamlara bakacak olursak, Advocates of Silenced Turkey (AST) raporuna göre, Türkiye’de 15 Temmuz sonrası kayda geçmiş 2278 işkence vakası var. Bunların 423’ü polis gözaltı merkezlerinde gerçekleşti. MİT, 11 farklı ülkeden insan kaçırdı. 93 kişi kötü muamele ya da işkence sonucu hayatını kaybetti. Adalet Bakanlığı’nın 29 Kasım tarihli verilerine göre, 559 bin kişi hakkında Hizmet bağlantısı nedeniyle soruşturma açıldı.
Gözaltında dokuz gün boyunca işkence görüp, öldükten 1,5 yıl sonra suçsuz bulunarak görevine iade kararı alınan öğretmen Gökhan Açıkkollu, son dönemde işkenceye verilen kurbanlardan biridir. Bu suçsuz öğretmenin hesabını kim verecek?
A.G., sokakta başına çuval geçirilen ve darp edilerek MİT Yenimahalle kampüsüne getirilen ve 4,5 metrekarelik karanlık hücrede haftalarca tutulan mağdurlardan biri. Günlerce kendisine ve arkadaşlarına Filistin askısında elektrik verildiğini, kamçı, sopa ve (Haydar Dayı dedikleri) coplarla her gün 4-5 saat dövüldüğünü anlatıyor. Makata cop sokma, yapay penislere oturtma gibi eylemler nedeniyle bazı arkadaşlarının bağırsaklarının yırtıldığı rapor ediliyor. Hücresinde işkence görenlerin çığlıklarını alaya alıp kahkahalarla gülen işkencecilerin hesabını kim soracak?
İŞKENCEYE TAKİPSİZLİK VERENİN YANINA KAR MI KALSIN?
Bir başka öğretmen; Halime Gülsu. Atfedilen suç, hapisteki KHK’lı ailelere yardım için içli köfte yapıp satmak. 15 yıldır çektiği kronik romatizmal hastalığı nedeniyle sürekli ilaç kullanıyordu. İngilizce öğretmeni Gülsu, 28 Nisan 2018’de Tarsus Cezaevinde ilaçları verilmediği ve vaktinde hastaneye kaldırılmadığı için 32 yaşında hayatını kaybetti. Açılan soruşturmada savcı Zeki Topaloğlu “Kovuşturmaya gerek yok” diyerek takipsizlik kararı verdi. Verdiği karar, bu savcının yanına mı kalmalı?
MİT’in Çiftlik denilen tesislere, 6 ay boyunca işkence yaptığı Ayten Öztürk, yargılandığı duruşmada başından geçenleri detayıyla anlattı: “Duvardaki halkalara ellerimi bağlıyorlardı. İki çeşit elektrik işkencesi uyguladılar. Copla taciz ve tecavüz etmeye çalışıyorlardı.”
KHK’lı adliye memuru Mehtap Tosun, duruşmada “nezarethanede 12 gün başörtümüzü vermediler” diye anlatıyor. Hem de başörtüsünü füruat bile görmeyecek kadar önemsediklerini söyleyen muhafazakar sözde dindarlar tarafından işleniyor bu suç.
Elazığ Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutukluyken, doğum için götürüldüğü hastanede 2 gün boyunca elleri kelepçeli suni sancıyla doğum yapmaya zorlanan tutuklu Rabia Bıyıklı, bebeği Mavi ile birlikte cezaevine gönderildi. İstanbul’da tutuklu Beyza Demir ile Erzurum Cezaevi’nde tutuklu Şeyma Tekin de aynı akıbeti yaşayıp soğuk koğuşa bebekleriyle dönen annelerin sadece bazıları.
KHK ihraçlarına karşı direnişin simgesi haline gelen Nuriye Gülmen, gözaltında maruz kaldıkları işkenceyi şöyle anlatıyor: “Boğazımı sıkıp yere yatırdılar, yerde sürükleyerek ters kelepçeyle gözaltına aldılar. Gözüme ve ağzıma biber gazı sıktılar. Sırtıma ve boynuma tekmeler attılar. Bir polis ‘’Emri Reis’ten aldık, Türk’ün gücünü göreceksiniz!” dedi.
Kadınların çektiği işkenceler bununla sınırlı değil. Cezaevi koğuşunda ya da gözaltındayken, kimsenin haberi olmadan düşük yapan kadınları kimseler bilmiyor. Kötü şartlardan, ihmallerden dolayı ölen bebekler, annelerin yürek acılarından sadece bazıları.
İŞKENCE MAHPUSLARLA SINIRLI DEĞİL
Aslında işkence görenler sadece gözaltına alınan ve tutuklanan erkek kadın veya kundaktaki çocuklar değil, onların dışarıdaki aileleri ve çocukları da aynı işkenceleri yüreklerinde ve yaşantılarında hissediyorlar. Tıpkı babası tutuklandığı için 8 yaşında kanser olan ve “19 aydır babamı görmüyorum. Bir yıldır hastayım. Babama sarılmak ve iyileşmek istiyorum” diye feryat eden Ahmed Burhan Ataç gibi. Bu nasıl bir vicdansızlık ki, ölmek üzere olan bu çocuğun feryadına koşmak yerine annesini gözaltına alarak gözdağı veriyorlar!
Kanser hastası mühendis Yusuf Özmen’i, 5 rapor ve 40 doktor imzasına rağmen cezaevinden hala çıkartmıyorlar, kanunları takan yok.
Bir başka yüz kızartıcı işkence vakası Antalya’dan. 15 Temmuz’dan kısa süre sonra gözaltına alınan öğretmen E. B’nin ailesi, günler süren araştırmadan sonra demir parmaklıklar ardında değil de hastane kayıtlarında izine rastladı. E.B., Bağırsaklarından ameliyat edilmiş ve yoğun bakıma alınmıştı. Makatına sert bir cisim sokulmuş bu nedenle bağırsakları patlamıştı. E.B.’nin makatına şişe sokulduğu, bayılma ve durdurulamayan kanama sonrası hastaneye kaldırıldığı belirlendi. Ama her nedense, adli tıp doktoru ‘işkence yoktur’ raporu verdi.
Şüpheli İ.B’ye yapılanlar ise işkencecilerin nasıl ahlaksız bir canavar olduğunu gösterir cinsten: “Soyarak cinsel organlarımızı sıkma, darp etme gibi iğrenç yönelimlerde bulunarak tehditler savurdular. Biri ‘Anneni buraya getirdim, konuşmazsan gözünün önünde tecavüz edeceğim’ dedi. Kafama torba geçirip kafamı yere, duvara vura vura beni, alçakça gülerek, domalık dedikleri bir pozisyona getirerek ‘Yok mu buna tecavüz edecek babayiğit’ diye bağırıp gülüyorlardı. İşlemediğim bir suçu (kabul etmem için) hakaret ve tekmelerle üstüme geliyorlardı. Darp raporları aldığım her gün beni bir kez daha darp ediyorlardı. ‘İstediğin kadar al, bize sökmez, her şey elimizde’ dediler.’’
“Türkiye’de hücre hapsinde tek başıma tutuldum. Akli dengemi ancak saatlerce dua ederek koruyabildim” diyen Amerikalı Rahip Brunson kadar güçlü olmayanlar da var. Erzincan T Tipi Cezaevinde 3 yıldır tutuklu bulunan Öğretmen Hakan Yıldırım gibi akıl sağlığını kısmen veya tamamen kaybedenlerin sayısı az değil.
Bir zamanların beyaz Torosları gibi siyah Transporter’la kaçırılıp aylardır kendilerinden bir daha haber alınamayan Sunay Elmas, Ayhan Oran, Turgut Çapan, gibi isimler hala kayıp. Babası İçişleri Bakanlığı’na çağrı yaptıktan sonra “Çocuğunuz hain, kaçtı” dediklerinden 271 gün sonra Gökhan Türkmen işkence edilmiş olarak karakola bırakıldı. Altı ay gayriresmi işkence mekanlarında eziyet edildikten sonra karakolda ortaya çıkan Mustafa Yılmaz da aynı akıbeti yaşayanlardan.
İŞKENCE GÖREN ASKERİ PERSONEL
İşkenceyi en fazla yaşayanlar ise Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yapan generaller başta olmak üzere bütün rütbeli askerler oldu. Şüphesiz en çok işkence görenlerden biri, darbenin bir numarası olarak söylenen ama darbeyi engellemek için dönemin HKK Abidin Ünal’ın Akıncı Üssü’ne gönderdiği ve dönemin Genelkurmay 2. Başkanı şimdiki Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler’in, kendisini kurtardığı için “Allah razı olsun” dediği ve Hulusi Akar’ın “seni dinlerler” diyerek darbecileri ikna etmek için gönderdiği Orgeneral Akın Öztürk. Ahmet Nesin’in programında konuşan 2 subay 65 yaşındaki Akın Öztürk’ün yüzlerce kişi içinde çırıl çıplak soyularak işkence edildiğini, yapılan işkencelerin artık işkenceci polislerden bazılarının tahammül sınırlarını bile aştığını belirtti. Org. Akın Öztürk’ün işkenceli seansına katılan Komiser U.Ö., gözaltına alınan generallere şişe soktuğunu bizzat kendisi anlatıyor. New York merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) raporunda 13 ayrı örnek dosya var.
Mahkemede Hulusi Akar, Abidin Ünal ve Yaşar Güler’in tanık olarak dinlenmesini isteyen Öztürk, savunmasında “Gözaltında yapılan işkenceleri ifade etmeye utanıyorum.” Diyerek, sorumluların tespit edilip cezalandırılmasını istemekle yetindi.
16 Temmuz’da gözaltına alındıktan sonra ağır işkence gördüğü fotoğraflarla ortaya çıkan Hulusi Akar’ın yaveri Yarbay Levent Türkkan’ın öldüğü düşünülerek Ankara Numune Hastanesi Morgu’na gönderildiği ve orada yaşadığı ortaya çıkmıştı. Yüzünde ağır işkence izleri olan Türkkan’a sert cisimle tecavüz edilmesi sonucu bağırsaklarının patladığı, vücudunun değişik yerlerine şiş sokulduğu ve ellerinin ise işkencede kırıldığı ortaya çıktı. Türkkan’ın, karın bölgesinin sarılı olduğu, ellerinin ise alçıya alındığı fotoğrafını görmeyen kalmadı Türkiye’de.
İşkencecilerin TSK’nın subay sınıfını hedef alarak yıllardır biriktirdikleri kini kusmak için, Türkiye’nin çeşitli yerlerinden sırf işkence için özel isimleri Ankara’ya getirdiği ortaya çıktı sonradan.
Bir başka işkence tanıklığı da Oda TV yazarı Müyesser Yıldız’dan. Yazıda anlatılanlar şöyle: ‘’Mahrem abi olarak tutuklanan bir sanık mahkemede ifadelerini kabul etmiyor. Hakim ‘daha önce askerlerin isimlerini vermiştin’ deyince tanık, ‘’Efendim, Beni gözaltına aldılar. Günlerce işkence yaptılar. Karımı gözaltına alıp, yan odada bana gösterdiler. Çocuklarımı, Çocuk Esirgeme Kurumu’na verdiler. Günlerce işkenceden sonra bana, “karınla oruç bozarız” dediler. Ne istiyorsunuz dedim. “Sana söylediklerine ilave olarak birkaç resim göstereceğiz, bunları da tanıdığını söyleyeceksin. Tutanağı imzalayacaksın. Önce karını, bu ifadeleri mahkeme huzurunda tekrar ettikten sonra da seni çıkaracağız.” dediler. Ben de imzalamak zorunda kaldım. Aklımı yitirmek üzereyim, psikolojik tedavi görüyorum.’’
Twitter’da @dr_voyoger kullanıcı adıyla paylaşımlar yapan eski bir asker, 15 Temmuz akabinde binlerce askerin tutulduğu Ankara Başkent Spor Salonu’nda yaşananları anlattığı twit serisinde tüyler ürpertici şu bilgileri paylaşıyor: “Salonda yaklaşık 1000 kişi vardı. Sürekli yeni insanlar getiriliyordu. Genelkurmay karargahından getirilen askerî personelin durumu içler acısıydı. Sırtlarında kollarında ve bacaklarında yoğun yanıklar vardı. Bu insanları salona getirmeden önce sıcak asfalta yatırmışlar ve vucutları yanmıştı. Bu insanlar acı içerisinde kıvranıyorlardı…. ’Hain teröristler!! OHAL ilan edildi. Artık buradan çıkamayacaksınız. Evlerinizi basmaya başladık, karılarınız bizim karılarımız olacak, çocuklarınızı alıp devlet yurtlarına yerleştireceğiz ki sizin gibi hain olmasınlar!’’ Bu anonsu saatlerce yaptılar. İşte o zaman gerçekten korktuğumu hissettim. Bu anonstan sonra işkencenin dozu giderek arttı…. Erlere, rütbeli askerleri dövdürmeye başladılar. Subay, astsubayları sıraya soktular ve erlere tokat attırdılar. Erler kendi komutanlarını döverken polisler çok eğleniyordu. İstedikleri şekilde vurmayan erleri, polisler kendileri dövüyordu. Erlerde tabi can havli ile var güçleri ile vuruyorlardı…
Yaralı askerler vardı. Hiçbir şekilde müdahale edilmiyordu. Ellerinden voleybol direklerine kelepçelemişlerdi. Kurşun yarası olan yerlerine ayakla basıp ‘Sen daha gebermedin mi?’ diye bağırıyorlardı… Bu dayaklara bayan polislerde katılıyor ve bütün güçleri ile bu insanlara vuruyorlardı. Zaten bitkin durumdaki insanlar bu dayaktan sonra yürüyemeyecek hale geliyor ve polisler tarafından sürüklenerek aramıza bırakılıyordu”
Bu kullanıcı yürek yakan şu şahitliği de ekliyor: ‘’Hemen yanımda oturan bir üsteğmen arkadaşı, polis ayağa kaldırdı. Arkadaşa ‘Ben bir o… çocuğuyum de!’ diye bağırdı. Arkadaş ‘Ben anneme küfür edemem’ diye cevap verdi. Polis öyle kötü vurmaya başladı ki… Sürekli bağırıyordu ‘Söyle, ben bir o… çocuğuyum’. Arkadaş da ben anneme küfür etmem diye tekrar ediyordu. Polis üstüne çıktı tepiniyordu ama baktı ki söyletemeyecek, ‘söylesen de soylemesen de sen bir o.çocuğusun’ diyerek arkadaşı kanlar içinde bırakıp gitti. Arkadaşın yanına sokulup ‘tamam gitti’ dedim, bana ‘küfür etmedim değil mi?’ diye sordu. ‘Hayır, etmedin’ dedim. Bana ‘Eğer ben burda ölür, sen de sağ çıkarsan annemi bul ve ona canım anama küfür ettiremediler diye anlat’ dedi, gözyaşları yüzündeki kanı yıkarken…
Bütün bu işkenceleri yapanlar ve onlara göz yumanlar, onlara emir verenler ve onlara göz yumanlar hakkında asayişi sağlıyorlar diye hiçbir işlem yapılmazken; “Öğretmen N.B.’ye Rize Emniyet Müdürlüğü’nde işkence yapılmasından sorumlu amirlerden birisi Altuğ Verdi, bugün bir psikopatın kurşunuyla can verdi” şeklinde tweet atınca veya ‘İşkenceci Afyon Terörle Mücadele Şube Müdürü Arif Alpaslan (39), açığa alınmasının ardından aracında intihar etti’ diye yazınca asayişi bozup halkı kin ve nefrete yönlendirmekle suçlanıyoruz. Ben de o zaman yeri gelmişken tekrar söyleyeyim; Allah işkencecilerin hepsinin akıbetini ibretlik eylesin, kendilerinden sonra gelecek bütün nesillere.
İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı yoktur. Ve son olarak iskencecilere sesleniyorum; Cahillikten mi, intikam hırslarından mı, iktidara yaranıp makam sahibi olma beklentisinden mi bu riski alıyorsunuz bilmiyorum, ama emin olun bir gün hukuk elbet gelecek, ve size bugün ‘Korkma arkanda biz varız’ diyenler de sizinle beraber yargılanacak. İşte o gün kazanan insanlık onuru olacak.
[Ahmet Daştan] 10.12.2019 [TR724]
Zaman, tarih ve karanlık çağ (2) [Seyid Nurfethi Erkal]
Zaman içre tarihe doğan, “gecenin gündüzle”, “kışın baharla”, “ölümün hayatla” yer değiştirip, günlerin, yılların ve nesillerin dalgaları üstünde varlığın yokluğa dökülüşünü, kaçınılmaz bir son tasavvuru eşliğinde bilincinin bütün katmanlarıyla seyre koyulan insan; nefsinin, dünyasının ve kâinatın iç içe kıyametlerinin üst üste binen karanlıklarından ancak sonsuzluğun müjdecisi, solmaz gerçeğin habercisi Rabbin sadık elçilerinin dillerinden, hallerinden ders almakla çıkabilmekte ve aslî endişesi olan yokluğa yuvarlanmaktan kurtulup, mananın zirvesine doğru yol alıp gidebilmektedir.
“Nur–u iman ile ve Kur’ân’ın mehtabıyla istikbâli tenevvür eden” insan; “günlük devirlerde nefs”, “yıllık devirlerde dünya”, “tarihi devirlerde kâinat” üzerinden ruhunun en ücra köşelerine akan yokluk endişesinden ancak mutlak Varlığa “imandan sonra en büyük hakikat olan namazla” yönelmekle sıyrılıp, var oluşunun anlamını zevk edebilmektedir. Hiç şüphesiz mümin ufkunda zaman, namazla açılıp, anlamını insanın ruhuna duyurmakta ve sayıların, sürelerin ötesine ait manalarıyla kendisini duyurup hissettirmektedir.
“İşâ vaktindeki o vakit gündüzün ufukta kalan bakıye-i âsârı dahi kaybolup gece âlemi kâinatı kaplar. Mukallibü’l-Leyli ve’n-Nehâr olan Kadîr-i Zülcelâlin o beyaz sahifeyi bu siyah sahifeye çevirmesindeki tasarrufât-ı Rabbâniyesiyle, yazın müzeyyen yeşil sahifesini kışın bârid beyaz sahifesine çevirmesindeki Musahhıru’ş-Şemsi ve’l-Kamer olan Hakîm-i Zülkemâlin icraat-ı İlâhiyesini hatırlatır. Hem mürur-u zamanla ehl-i kuburun bakiye-i âsârı dahi şu dünyadan kesilmesiyle bütün bütün başka âleme geçmesindeki Hâlık-ı Mevt ve Hayatın şuûnât-ı İlâhiyesini andırır. Hem dar ve fâni ve hakir dünyanın tamamen harap olup, azîm sekerâtıyla vefat edip, geniş ve bâki ve azametli âlem-i âhiretin inkişafında Hâlık-ı Arz ve Semâvâtın tasarrufât-ı celâliyesini ve tecelliyât-ı cemâliyesini andırır, hatırlattırır bir zamandır.” (Sözler, s. 47)
“Her bir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölümün elbette hayattan ziyade bir isteği var”dır (Şuâlar, s. 183) ve bizim için bu dünya hayatının gerçek anlamı ve kıymeti ölümün bizden talep ettiklerini bilmekle ortaya çıkmaktadır. Gerek insan gerek dünya gerekse de kâinat hakkında kesin anlamıyla mevzu bahis olan, bilinmez ama kesin son, yani ölüm, yani kıyamet; insanı her şeyin anlamını sorgulamaya ve bu anlam çerçevesinde hareket etmeye itmektedir. İhtiyarlar Risalesi’nde en geniş şekilde yer aldığı üzere ölüme yaklaşan insan, bütün hayatı bu değişmez hakikat üzerinden yeniden yeniye okumak durumundadır.
Günlerin, senelerin ve nesillerin değişmesiyle devam eden “içtimâi/sosyal”, “kevnî/kozmik”, “nefsî/psişik” devr-i dâimler insana “zaman”ın, “zemin”in ve “nefs”inin sâbit olmadığını bilakis Rabb’in mutlak tasarrufu altında, büyük, orta, küçük devirler içinde değişip dönüşmeğe ve nihayet ölüp, göçmeğe mahkûm bulunduğunu telkin etmekte ve bu hususta Kur’ân’ın gösterdiği saadet dışında bir tesellinin bulunmadığını ders vermektedir. Bu değişim ve dönüşümlerin tesadüflerin veya kendi kendine işleyen kanunların eseri değil ama bizzat Cenâb-ı Hakk’ın ilim, irade ve kudreti dairesinde devam eden hadiseler olduğunu bilen ve kabul eden mümin için her oluş ve yok oluş ancak hayret ve ibretini artıran birer metinden ibarettir.
Bu değişim ve dönüşümü bütün haşmetiyle nazara veren Kur’ân-ı Kerim’de tarihi hadiseler büyük oranda isim, yer ve zamandan soyutlanmak suretiyle anlatılmakla; meselelere mana-i ismiyle değil mana-i harfiyle bakıp, asıl anlama odaklanılması ve formalardan/suretlerden öte normlara/hakikatlere intikal edilmesi sağlanmaktadır. Birbirini aynıyla değil fakat misliyle tekrar eden vakaları nazara verirken makam münasebetiyle olayların hep farklı bir yönünü öne çıkaran Kur’ân-ı Hakîm, bütün anlattıklarını fezleke olarak zikrettiği esma-i hüsna ile irtibatlandırarak, Hakk’ı tanımaya birer vesile kılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de zamanın kozmolojik akış keyfiyetine dair;
“Rabbiniz o Allah’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra da arşa istiva buyurdu. O Allah ki geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürür. Güneş, ay ve bütün yıldızlar hep O’nun buyruğu ile hareket ederler. İyi bilesiniz ki yaratmak da emretmek yetkisi de O’na mahsustur. Evet o Rabbülâlemin olan Allah ne yücedir!” (A’râf 7/54),
“Geceyi ve gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.” (Enbiya 21/33),
“Allah gece ile gündüzü birbirine çeviriyor, geceyi gündüze, gündüzü geceye dönüştürüyor, sürelerini uzatıp kısaltıyor. Elbette bunda görebilenler için alınacak bir ders vardır.” (Nur 24/44)
gibi pek çok âyet bulunmakla birlikte hem sosyolojik hem kozmolojik hem fizyolojik açılardan zamanın fonksiyonlarını izah eden;
“De ki: ‘Ey mülk ve hakimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın! Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın! Her türlü hayır yalnız Sen’in elindedir! Sen elbette her şeye kadirsin!
Geceyi gündüze katar günü uzatırsın, gündüzü geceye katar geceyi uzatırsın. Ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğin kimseye sayısız rızıklar verirsin!’” (Âl-i İmran, 3/26-27)
ayeti ayrıca dikkat çekmektedir.
İlk âyette, Cenâb-ı Hakk’ın dilediğini aziz ve dilediğini zelil kıldığının bildirilmesinden önce dilediğine mülkü verip, dilediğinden mülkü aldığının belirtilmesi; tarihî devr-i dâimler silsilesinde milletlerin izzet ve zıllet değişiminin, ekonomik gücün el değiştirmesi suretiyle cereyan ettiğini ihtar etmektedir. Buradan hareketle tarihî materyalizm düşünürlerinin iddia ettiği gibi ekonomi-politiğe dair kuralların bilinmesi ve açıklanmasının pek çok tarihî hadisenin zahiri sebep-sonuç ilişkisine ışık tutacağı iddia edilebilir; fakat asıl mesele (tıpkı fizik kurallarda olduğu gibi) bu kuralları koyan ve işletenin kim olduğu ve bu hadiselerle bize ne talim ettiğinin anlaşılıp bilinmesidir.
Cenâb-ı Hakk’ın ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarmasından önce geceyi gündüze, gündüzü geceye kattığının belirtilmesi; büyük dairede nesiller boyu süren kozmolojik devr-i dâimlerin, küçük dairede gün ve gecenin nöbet değişimiyle devam ettiğini ifade ederken, en dardan genişe bütün kozmik devirleri kuran ve işletenin bizzat Rezzâk-ı Kerim olduğunu bildirmektedir.
Bir kısım astrofizik kurallar çerçevesinde dönen uzay zamana ait işleyişle insanlık tarihinin tabi olduğu ekonomi-politik döngünün art arda gelen ayetlerle nazara verilmesi ikisinin de aynı netlikte kuralara tabi olduğu ve bu kuralları koyana itaatte bulunduğunu ders verirken, tıpkı uzay zaman da olduğu gibi insanlık tarihinin dahi dairevi, çevrimsel yapısı olduğu hatırlatmaktadır.
Hayatı ölümden, gündüzü geceden sonra zikretmekle geleceğe ait ümit veren.. yeniden yaratılışı müjdeleyen.. ölüm ve gecenin, hayat ve gündüz gibi mahlûk hatta nimet olduğunu hatırlatan âyette, ölünün önce zikredilmesi; canlı olan bitkinin cansız topraktan, bitki ve ağaçların cansız çekirdeklerinden, şu canlı kâinatın cansız görünen bir ilk atomaltı maddeden ve hepsinden öte her an hayat bahşedilen kâinatın (Kaknüs/Phoenix misali) bir an önceki kâinatın küllerinden halk edildiğini akla getirmektedir. Ayrıca gece ve gündüz devrinin, ölüm ve hayat devrinden önce zikredilmesi; güneşten aldığı ışık ile günlerin değişimini ve yine güneşten aldığı ısı ile mevsimlerin değişimini yaşayan insan hayatının devamı adına güneşin nasıl aslî bir konumda olduğunu ihtar etmektedir.
Ebu’l-Alâ el-Maarri, Sibeveyh’e muhalif olarak zamanın, gök cisimlerinin hareketi olduğu görüşünü reddetip, zamanın en küçük parçasının idrak edilebilecek her şeyi kapsadığını söylese de (Risaletü’l-Gufran, s. 426) insanın zamanı idrak etmesi, ölçebilmesi ve ölümün hayata dönüşümü ağında, kendisinin ve dünyanın faniliğini düşünüp, biyo-psikolojik zamanını hissedebilmesi adına gece gündüz ve kış bahar devr-i dâiminin en temel esası teşkil ettiğinde şüphe yoktur.
“Günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” (Ali İmran, 140) âyetinde ifadesini bulduğu üzere, âdetullah denilen “rabbânî kurallar” devr-i dâimine takılı dairevi/doğulu zaman algısı ile sünnetullah denilen “kanunlar dizgesine” bağlı lineer/batılı tarih anlayışını telif eden spiral/helezonik zaman telakkisine göre tarih aynen değil, ama mislen tekrar etmektedir. (Örnek vermek gerekirse bir ağacın çekirdekten meyveye kadar bağlı bulunduğu kanunlar dizgesini sünnetullah diye isimlendiriken, bunun her ağaçta benzer şekilde tekrar etmesini adetullah diye isimlendirmekteyiz.) Gece ve gündüzün değişmesi, mevsimlerin dönmesi gibi dar ve geniş dairelerde devam eden nöbet değişiklikleri dâirevi zaman algısına, sebep-sonuç ilişkilerine bağlı ilerleyen biyolojik, kozmolojik tedricî tekâmül aşamaları lineer zaman anlayışına temel teşkil etse de; dünyanın bir yörünge etrafında dönmesi, bu dönüşün bir daireyi tamamlaması ve o dairevî dönüşle birlikte güneş sisteminin dahi ilerlemekte olması gibi uzay/zamanda kendini aynıyla tekrar etmeyen işleyişler spiral/helezonik zaman telakkisinin isabetli olduğunu göstermektedir.
Kısa bir parentez açıp şunu da belirtmek gerekir ki; bir kısım oryantalistlerin iddia ettiği gibi İslam dünyasında sosyolojik zaman dinamikleri (doğu metafiziğinde olduğu üzere) sabit bir dâireye takılı değildir. Zaman algısına temel teşkil eden ay takvimi bizzat dinamik bir takvim olmakla birlikte, müminlerin her gün kıldıkları namaz vakitlerinin devamlı seyyal olması, yıl içinde Ramazan’ın devamlı kayması ve iki bayramın her sene farklı idrak edilmesi dairevi tarzda ilerleyen helezonik telakkinin basit ve temel göstergeleridirler. Zira Kur’anî hikmet garbın funundan alınmadığı gibi şarkın ulumundan da kopyalanmış değildir. Bu uzun meseleye şimdilik bu kadar temas etmekle yetinmiş olalım.
(devam edecek)
[Seyid Nurfethi Erkal] 10.12.2019 [TR724]
“Nur–u iman ile ve Kur’ân’ın mehtabıyla istikbâli tenevvür eden” insan; “günlük devirlerde nefs”, “yıllık devirlerde dünya”, “tarihi devirlerde kâinat” üzerinden ruhunun en ücra köşelerine akan yokluk endişesinden ancak mutlak Varlığa “imandan sonra en büyük hakikat olan namazla” yönelmekle sıyrılıp, var oluşunun anlamını zevk edebilmektedir. Hiç şüphesiz mümin ufkunda zaman, namazla açılıp, anlamını insanın ruhuna duyurmakta ve sayıların, sürelerin ötesine ait manalarıyla kendisini duyurup hissettirmektedir.
“İşâ vaktindeki o vakit gündüzün ufukta kalan bakıye-i âsârı dahi kaybolup gece âlemi kâinatı kaplar. Mukallibü’l-Leyli ve’n-Nehâr olan Kadîr-i Zülcelâlin o beyaz sahifeyi bu siyah sahifeye çevirmesindeki tasarrufât-ı Rabbâniyesiyle, yazın müzeyyen yeşil sahifesini kışın bârid beyaz sahifesine çevirmesindeki Musahhıru’ş-Şemsi ve’l-Kamer olan Hakîm-i Zülkemâlin icraat-ı İlâhiyesini hatırlatır. Hem mürur-u zamanla ehl-i kuburun bakiye-i âsârı dahi şu dünyadan kesilmesiyle bütün bütün başka âleme geçmesindeki Hâlık-ı Mevt ve Hayatın şuûnât-ı İlâhiyesini andırır. Hem dar ve fâni ve hakir dünyanın tamamen harap olup, azîm sekerâtıyla vefat edip, geniş ve bâki ve azametli âlem-i âhiretin inkişafında Hâlık-ı Arz ve Semâvâtın tasarrufât-ı celâliyesini ve tecelliyât-ı cemâliyesini andırır, hatırlattırır bir zamandır.” (Sözler, s. 47)
“Her bir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölümün elbette hayattan ziyade bir isteği var”dır (Şuâlar, s. 183) ve bizim için bu dünya hayatının gerçek anlamı ve kıymeti ölümün bizden talep ettiklerini bilmekle ortaya çıkmaktadır. Gerek insan gerek dünya gerekse de kâinat hakkında kesin anlamıyla mevzu bahis olan, bilinmez ama kesin son, yani ölüm, yani kıyamet; insanı her şeyin anlamını sorgulamaya ve bu anlam çerçevesinde hareket etmeye itmektedir. İhtiyarlar Risalesi’nde en geniş şekilde yer aldığı üzere ölüme yaklaşan insan, bütün hayatı bu değişmez hakikat üzerinden yeniden yeniye okumak durumundadır.
Günlerin, senelerin ve nesillerin değişmesiyle devam eden “içtimâi/sosyal”, “kevnî/kozmik”, “nefsî/psişik” devr-i dâimler insana “zaman”ın, “zemin”in ve “nefs”inin sâbit olmadığını bilakis Rabb’in mutlak tasarrufu altında, büyük, orta, küçük devirler içinde değişip dönüşmeğe ve nihayet ölüp, göçmeğe mahkûm bulunduğunu telkin etmekte ve bu hususta Kur’ân’ın gösterdiği saadet dışında bir tesellinin bulunmadığını ders vermektedir. Bu değişim ve dönüşümlerin tesadüflerin veya kendi kendine işleyen kanunların eseri değil ama bizzat Cenâb-ı Hakk’ın ilim, irade ve kudreti dairesinde devam eden hadiseler olduğunu bilen ve kabul eden mümin için her oluş ve yok oluş ancak hayret ve ibretini artıran birer metinden ibarettir.
Bu değişim ve dönüşümü bütün haşmetiyle nazara veren Kur’ân-ı Kerim’de tarihi hadiseler büyük oranda isim, yer ve zamandan soyutlanmak suretiyle anlatılmakla; meselelere mana-i ismiyle değil mana-i harfiyle bakıp, asıl anlama odaklanılması ve formalardan/suretlerden öte normlara/hakikatlere intikal edilmesi sağlanmaktadır. Birbirini aynıyla değil fakat misliyle tekrar eden vakaları nazara verirken makam münasebetiyle olayların hep farklı bir yönünü öne çıkaran Kur’ân-ı Hakîm, bütün anlattıklarını fezleke olarak zikrettiği esma-i hüsna ile irtibatlandırarak, Hakk’ı tanımaya birer vesile kılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de zamanın kozmolojik akış keyfiyetine dair;
“Rabbiniz o Allah’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra da arşa istiva buyurdu. O Allah ki geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürür. Güneş, ay ve bütün yıldızlar hep O’nun buyruğu ile hareket ederler. İyi bilesiniz ki yaratmak da emretmek yetkisi de O’na mahsustur. Evet o Rabbülâlemin olan Allah ne yücedir!” (A’râf 7/54),
“Geceyi ve gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.” (Enbiya 21/33),
“Allah gece ile gündüzü birbirine çeviriyor, geceyi gündüze, gündüzü geceye dönüştürüyor, sürelerini uzatıp kısaltıyor. Elbette bunda görebilenler için alınacak bir ders vardır.” (Nur 24/44)
gibi pek çok âyet bulunmakla birlikte hem sosyolojik hem kozmolojik hem fizyolojik açılardan zamanın fonksiyonlarını izah eden;
“De ki: ‘Ey mülk ve hakimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın! Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın! Her türlü hayır yalnız Sen’in elindedir! Sen elbette her şeye kadirsin!
Geceyi gündüze katar günü uzatırsın, gündüzü geceye katar geceyi uzatırsın. Ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğin kimseye sayısız rızıklar verirsin!’” (Âl-i İmran, 3/26-27)
ayeti ayrıca dikkat çekmektedir.
İlk âyette, Cenâb-ı Hakk’ın dilediğini aziz ve dilediğini zelil kıldığının bildirilmesinden önce dilediğine mülkü verip, dilediğinden mülkü aldığının belirtilmesi; tarihî devr-i dâimler silsilesinde milletlerin izzet ve zıllet değişiminin, ekonomik gücün el değiştirmesi suretiyle cereyan ettiğini ihtar etmektedir. Buradan hareketle tarihî materyalizm düşünürlerinin iddia ettiği gibi ekonomi-politiğe dair kuralların bilinmesi ve açıklanmasının pek çok tarihî hadisenin zahiri sebep-sonuç ilişkisine ışık tutacağı iddia edilebilir; fakat asıl mesele (tıpkı fizik kurallarda olduğu gibi) bu kuralları koyan ve işletenin kim olduğu ve bu hadiselerle bize ne talim ettiğinin anlaşılıp bilinmesidir.
Cenâb-ı Hakk’ın ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarmasından önce geceyi gündüze, gündüzü geceye kattığının belirtilmesi; büyük dairede nesiller boyu süren kozmolojik devr-i dâimlerin, küçük dairede gün ve gecenin nöbet değişimiyle devam ettiğini ifade ederken, en dardan genişe bütün kozmik devirleri kuran ve işletenin bizzat Rezzâk-ı Kerim olduğunu bildirmektedir.
Bir kısım astrofizik kurallar çerçevesinde dönen uzay zamana ait işleyişle insanlık tarihinin tabi olduğu ekonomi-politik döngünün art arda gelen ayetlerle nazara verilmesi ikisinin de aynı netlikte kuralara tabi olduğu ve bu kuralları koyana itaatte bulunduğunu ders verirken, tıpkı uzay zaman da olduğu gibi insanlık tarihinin dahi dairevi, çevrimsel yapısı olduğu hatırlatmaktadır.
Hayatı ölümden, gündüzü geceden sonra zikretmekle geleceğe ait ümit veren.. yeniden yaratılışı müjdeleyen.. ölüm ve gecenin, hayat ve gündüz gibi mahlûk hatta nimet olduğunu hatırlatan âyette, ölünün önce zikredilmesi; canlı olan bitkinin cansız topraktan, bitki ve ağaçların cansız çekirdeklerinden, şu canlı kâinatın cansız görünen bir ilk atomaltı maddeden ve hepsinden öte her an hayat bahşedilen kâinatın (Kaknüs/Phoenix misali) bir an önceki kâinatın küllerinden halk edildiğini akla getirmektedir. Ayrıca gece ve gündüz devrinin, ölüm ve hayat devrinden önce zikredilmesi; güneşten aldığı ışık ile günlerin değişimini ve yine güneşten aldığı ısı ile mevsimlerin değişimini yaşayan insan hayatının devamı adına güneşin nasıl aslî bir konumda olduğunu ihtar etmektedir.
Ebu’l-Alâ el-Maarri, Sibeveyh’e muhalif olarak zamanın, gök cisimlerinin hareketi olduğu görüşünü reddetip, zamanın en küçük parçasının idrak edilebilecek her şeyi kapsadığını söylese de (Risaletü’l-Gufran, s. 426) insanın zamanı idrak etmesi, ölçebilmesi ve ölümün hayata dönüşümü ağında, kendisinin ve dünyanın faniliğini düşünüp, biyo-psikolojik zamanını hissedebilmesi adına gece gündüz ve kış bahar devr-i dâiminin en temel esası teşkil ettiğinde şüphe yoktur.
“Günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” (Ali İmran, 140) âyetinde ifadesini bulduğu üzere, âdetullah denilen “rabbânî kurallar” devr-i dâimine takılı dairevi/doğulu zaman algısı ile sünnetullah denilen “kanunlar dizgesine” bağlı lineer/batılı tarih anlayışını telif eden spiral/helezonik zaman telakkisine göre tarih aynen değil, ama mislen tekrar etmektedir. (Örnek vermek gerekirse bir ağacın çekirdekten meyveye kadar bağlı bulunduğu kanunlar dizgesini sünnetullah diye isimlendiriken, bunun her ağaçta benzer şekilde tekrar etmesini adetullah diye isimlendirmekteyiz.) Gece ve gündüzün değişmesi, mevsimlerin dönmesi gibi dar ve geniş dairelerde devam eden nöbet değişiklikleri dâirevi zaman algısına, sebep-sonuç ilişkilerine bağlı ilerleyen biyolojik, kozmolojik tedricî tekâmül aşamaları lineer zaman anlayışına temel teşkil etse de; dünyanın bir yörünge etrafında dönmesi, bu dönüşün bir daireyi tamamlaması ve o dairevî dönüşle birlikte güneş sisteminin dahi ilerlemekte olması gibi uzay/zamanda kendini aynıyla tekrar etmeyen işleyişler spiral/helezonik zaman telakkisinin isabetli olduğunu göstermektedir.
Kısa bir parentez açıp şunu da belirtmek gerekir ki; bir kısım oryantalistlerin iddia ettiği gibi İslam dünyasında sosyolojik zaman dinamikleri (doğu metafiziğinde olduğu üzere) sabit bir dâireye takılı değildir. Zaman algısına temel teşkil eden ay takvimi bizzat dinamik bir takvim olmakla birlikte, müminlerin her gün kıldıkları namaz vakitlerinin devamlı seyyal olması, yıl içinde Ramazan’ın devamlı kayması ve iki bayramın her sene farklı idrak edilmesi dairevi tarzda ilerleyen helezonik telakkinin basit ve temel göstergeleridirler. Zira Kur’anî hikmet garbın funundan alınmadığı gibi şarkın ulumundan da kopyalanmış değildir. Bu uzun meseleye şimdilik bu kadar temas etmekle yetinmiş olalım.
(devam edecek)
[Seyid Nurfethi Erkal] 10.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Seyid Nurfethi Erkal
Kaydol:
Yorumlar (Atom)