Kadir, Berat ve Mirac’a denk geceler; Zilhicce’nin ilk on günü [Cemil Tokpınar]


Geçen haftaki “Duanın hakkını nasıl veririz?” başlıklı yazımız yayınlandığı gün Risale-i Nur’dan tefe’ül yapmak için cep telefonu uygulamasını açtım. “Üstadım” dedim. “Bugünkü duayla ilgili yazımız hakkında görüşün nedir?” Ne yapalım, başkaları gibi rüya ve yakazada görüşemesek de hayalen hitap edeyim diye düşündüm.

Besmele çekip tefe’ül tuşuna bastım. Öyle güzel bir tevafuk oldu ki, tam da 23. Söz’deki dua ile ilgili bölümde yer alan şu paragraf çıktı:

“Yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilası ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki; insan o vakitlerde aczini anlar, dua ile niyaz ile Kadîr-i Mutlak’ın dergâhına iltica eder. Eğer dua çok edildiği halde beliyyeler def’olunmazsa denilmeyecek ki: ‘Dua kabul olmadı.’ Belki denilecek ki: ‘Duanın vakti, kaza olmadı.’ Eğer Cenab-ı Hak fazl u keremiyle belayı ref’etse; nurun alâ nur… O vakit dua vakti biter, kaza olur. Demek dua, bir sırr-ı ubudiyettir.”

Konumuzla ilgili birçok mesajları olan bir bölümdü. Demek ki, yaşadığımız süreçte çektiğimiz ağır sıkıntıların bir hikmeti dua ettirmekti. Henüz duanın vakti bitmemişti ve duaları arttırarak devam etmemiz gerekiyordu.

Geçen haftaki yazımız umumî hissiyata tercüman oldu. Yazıyı okuyan kardeşlerimizden yüzlerce yazılı ve sözlü mesaj aldık. Birçok kardeşimiz, nefis muhasebesi yaptıklarını ve dualarını arttıracaklarını belirttiler. Değerlendirmeleri başka bir yazımda genişçe ele alacağım inşallah.

Mademki birçok okuyucumuz, gündelik dua ve ibadet programını düzene koyacağını müjdelediler; haydi öyleyse, altın fırsat ayağımıza geldi. Yarın akşam Zilhicce ayına giriyoruz. İlk gece yarın, ilk gündüz de Pazar günü. Yani yarın gece sahura kalkıp Pazar günü oruca başlayabiliriz. Mümkün oldukça duaya, namaza, oruca daha fazla zaman ayırıp topluca ihya programları yapabiliriz. Hatta birbirimizi teşvik için dost, arkadaş ve akrabalarımızı iftara davet edebiliriz. Böylece hem hatırlatıp teşvik etmiş oluruz, hem iftar sevabı kazanırız. Hepimiz Zilhicce ayının faziletini başta Whatsapp olmak üzere sosyal medya hesaplarımızdan paylaşırsak genel bir dua ve ibadet seferberliği başlatmış oluruz.

Sanki küçük bir Ramazan

Eskiden Zilhicce’nin ilk on günü sanki küçük bir Ramazan gibi ihya edilirmiş. Maalesef bu kutlu gelenek unutulmuş. Gelin tekrar bu güzel âdeti ihya edelim de kıyamete kadar sevap kazanalım.

Şimdi Zilhicce’nin faziletiyle ilgili ayet ve hadislere geçelim. Kur’an-ı Kerim’de Fecr Suresinin başında, “On geceye yemin olsun ki…” ifadeleriyle bahsedilen bu on gecenin ne muazzam bir hazine olduğunu ne yazık ki hakkıyla bilemiyoruz. Kamerî ayların 12’ncisi olan Zilhicce ayı, İslâm’ın beş esasından biri olan hac ibadetinin yerine getirildiği umumi af ve bağışlanma ayıdır. İşte bu mübarek ayın yukarıda da ifade ettiğimiz birinden onuna kadar olan zaman dilimi “leyâl-i aşere”, yani on mübarek gecedir. 10. gün Kurban Bayramı’nın ilk günüdür.

Bu günlerin kıymetini anlatan Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) muhteşem müjdesi şöyledir:

“Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her günün orucu bir senelik oruca, her gecesinde kılınan namazlar da Kadir Gecesine denktir.” (Tirmizi,Savm: 52; İbn-i Mâce,Sıyam: 39)

Demek ki bugünlerde tutulan bir oruç, 360 gün oruca bedeldir. Rabbimizin rahmet ve bereketi o kadar coşmaktadır ki, bir günlük oruca bir yıllık oruç sevabı vermektedir. Böyle güzel ve tatlı bir müjdeye ilgisiz kalmak mümkün mü? Bu gecelerin Kadir Gecesine benzetilmesi ise ayrı bir güzelliktir. Çünkü Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır ve 83 yıllık ibadete bedeldir.

Yine Efendimizden (s.a.v.) harika bir teşvik cümlesi:

“Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!” (Abd b. Humeyd, Müsned: 1/257)

Tesbih, sübhânallah; tahmid, elhamdülillah; tehlil, lâilâheillallah; tekbir ise Allahü ekber demektir. Tesbih, tahmid ve tekbirin namazın çekirdekleri hükmünde olduğunu düşünürsek, bugünlerde nafile namazları arttırmanın ne kadar büyük sevap olduğunu anlayabiliriz.

Arefe: Umumî af günü

İbn-i Abbas’ın şu rivayeti ise, bugünlerdeki ibadetin cihattan bile faziletli olduğunu gösteriyor:

Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyurdu:

— Allah katında içinde bulunduğumuz şu günler (Zilhicce’nin ilk on günün)deki salih amelden daha sevimli (salih amelin bulunacağı) başka günler yoktur.

Sahabeler, sordular:

— Yâ Resûlallah, Allah yolunda cihat da mı?

Resûlullah (s.a.v.) cevap verdi:

— Evet, Allah yolunda cihat da. Meğer ki bir adam canıyla ve malıyla cihada çıkıp da kendisine ait mal ve candan hiçbir şeyi geri getiremez olursa, o başka. (İbn-i Mâce, Sıyam: 39; İbni Hâcer, 5: 119)

Buna göre, ancak cihada çıkıp malını feda edip kendisi de şehit olan kimsenin ameli bu on gündeki amelden faziletlidir.

Bugünlerde oruç tutup, gündüzünü ve gecelerini de ibadetle geçirmek hem affa, hem de büyük sevaplar elde etmeye vesile olur.

Bu on gün içinde Arefe gününün yeri ise bambaşkadır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Arefe günü tutulan oruç hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Arefe günü tutulan oruç, geçmiş bir senenin ve gelecek senenin günahlarına kefaret olur.” (Tergîb ve Terhîb Trc, 2. 457)

Hadisteki geçmiş senenin günahlarına kefaretten af ve mağfireti, gelecek senenin günahlarına kefaretten ise günahlardan korunmayı anlayabiliriz.

Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman Arefe günü kardeşi Hz. Âişe’nin (r.a.) huzuruna girdi. Hz. Âişe oruçlu olduğu için hararetten dolayı üzerine su dökülüyordu. Abdurrahman ona:

– Orucunu boz, dedi. Hz. Âişe:

– Resûlullahın (s.a.v.) “Arefe günü oruç tutmak, kendisinden önceki senenin günahlarına kefaret olur” dediğini işittiğim hâlde iftar mı edeyim, dedi. (Tergîb ve Terhîb Trc, 2. 458)

“Kefaret olur”, günahları örter, affettirir demektir. Bizim gibi neredeyse bir günah denizinde yüzen ahir zaman Müslümanları için bundan daha büyük bir müjde olabilir mi? İşte af ve mağfiret fırsatı!

Arefe orucu, bin oruç gibidir

Başka bir rivayette ise Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle demiştir:

— Arefe gününün orucu bin gün oruç tutmak gibidir. (Tergîb ve Terhîb Trc., 2. 460)

Demek ki, bir günlük arefe orucu, üç yıllık normal günlerde tutulan oruç sevabına denktir.

Efendimiz (s.a.v.)  bugünün faziletini şöyle anlatır:

— Arefe günü gelince, Yüce Allah rahmetini saçar. Hiçbir gün o günde olduğu kadar insan cehennemden azat olunmaz. Kim Arefe günü gerek dünya ve gerekse ahiret ile ilgili olarak Allâh’tan bir şey isterse, Allâh onun dileğini karşılar.

Yine konuyla ilgili bir hadis şöyledir:

“Arefe gününden daha faziletli bir gün yoktur. Allahü Teâlâ o gün, yer ehli ile meleklere karşı övünür ve (Arafat’taki hacıları kast ederek) şöyle buyurur:

— Kullarıma bir bakın. Saçları başları dağınık, toz toprak içinde her uzak ilden bana geldiler. Bu hâlleri ile onlar, rahmetimi ümit etmekteler, azabımdan dahi korkmaktalar. Şahit olunuz, onları bağışladım. Onların yerlerini cennet eyledim.

Melekler derler ki:

— Onların arasında biri var ki; yalancıktan bu işi yapar. Falan kadın da öyle.

Allahü Teâlâ şöyle buyurur:

— Onları da bağışladım.

Arefe günü olduğu kadar, hiçbir gün cehennemden daha çok azat edilen olmaz.”

Bu arada şunu hatırlatalım: Hadislerde zikredilen Zilhicce’nin ilk on gününden maksat ilk dokuz günüdür. Çünkü Zilhicce’nin onuncu günü Kurban Bayramının birinci günüdür. Bugün oruçlu olmak caiz değildir; ancak o gün de ibadet günüdür. Müstehap olan oruç, Kurban Bayramından önceki ilk dokuz gündür. On geceye ise, Kurban Bayramının gecesi dâhildir. Çünkü geceler önce gelmektedir.

Ayrıca Zilhicce’nin sekizinci gününe “terviye günü” dokuzuncusuna “Arefe günü”; Kurban bayramı gününe (onuncu güne) “nahr” yani kurban günü, ondan sonraki üç güne de “teşrik günleri” denilmiştir.

Bu on günü hangi ibadetlerle değerlendirmeliyiz?

Her şeyden önce her zaman ve zeminde en vazgeçilmez ibadet olan beş vakit namazı asla ihmal etmemeliyiz. Çünkü hiçbir nafile ibadet farzların yerini tutamaz. Namazlarda cemaate katılmak için gayret etmeli, daha bir dikkat ve huşû ile eda etmeliyiz. Mümkünse bugünlerde oruç tutup zamanımızı Kur’an, istiğfar, salâvat, zikir ve dua ile geçirmeliyiz. Her zaman yapamayanlar bile hiç değilse bugünlerde kuşluk, evvâbîn, teheccüd, hacet gibi namazları kılmalı, affa nail olmak için çırpınmalıdır.

Hatta affa ve rızaya nail olmayı hedef kabul ederek, bu on günü sanki Ramazanın son on günüymüş gibi geçirmeliyiz. Buna güç yetiremeyenler, hiç değilse arefe gününü ve bir gün öncesini oruçla ve ibadetle geçirmelidirler. On gece içinde, bilhassa terviye, arefe ve bayram gecelerini ihya etmenin özel bir yeri vardır.

Arefe günü bin İhlâs Suresi okumak çok faziletlidir. Çünkü arefe, tevhidin, azamet ve kibriyanın tam hissedilip ilan edildiği gündür. Bunun için Arefe gününün sabah namazında başlayıp bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar 23 vakit farzlardan sonra teşrik tekbirlerini getirmek vaciptir. Hatta bu tekbirleri on gün içinde müsait oldukça söylemek büyük sevaptır.

Kadir, Berat ve Mîraç geceleri gibi

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de, Zilhicce’nin ilk on günüyle ilgili hadislerden hareketle bu günlerin fazileti hakkında şöyle demektedir:

“Bu on gece, Kur’an-ı Azimüşşan’ın “Ve’l-fecri veleyâlin aşrin” (Fecr: 1) kasemi ile, onlara verdiği ehemmiyete binaen o geceler Leyle-i Kadir ve Beraat ve Mi’rac nev’inde büyük kıymetleri var. Çünkü: Hac sırrıyla bütün âlem-i İslâm namına her taraftan gelen binler hacıların bütün kâinatla alâkadarane bir tarzdaki makbul hasenatlarına ve ümmet-i Muhammed (s.a.v.) hakkında ettikleri dualarına, o gecelerde amâl-i sâliha ile meşgul olan mü’minler hissedâr oluyorlar.”

Bugünlerde milyonlarca mümin haccetmek için mukaddes topraklara gitmiş, kimi Kâbe’yi tavaf ediyor, kimi ağlayarak dua ediyor, kimi Medine’de Ravza-yı Mutahhara’da gözyaşı döküyor, kimi zikir ve dua ile sa’y ediyor, kimi Makam-ı İbrahim’de gözyaşıyla namaz kılıyor, kimi Mültezem’de af için yalvarıyor… Hepsi kendileri ve müminler için af, mağfiret, rıza, tevfik ve hidayet istiyor. Arefe günü ise, hepsi Arafat’a gelmiş, “Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk” sadalarıyla asumanı inletiyor, gözyaşıyla kıldıkları namaz ve ettikleri dua ile Rabbimizin rahmetine sığınıyor.

İşte kendimizi hayalen hacda hissetmek, onları izleyerek kendimizi onların içinde saymak yoluyla manevî bir hâl kazanabiliriz. İnşallah dua ve ibadetlerimizin hacıların yaptıkları ubudiyete dâhil olmasını ümit ederek ibadet edelim.

Şunu da unutmayalım ki, hadislerde verilen müjdelere nail olmak için o günleri nicelik ve nitelik olarak en üst seviyede değerlendirmemiz gerekir. Böylece bambaşka bir hâlete bürünür, ibadetin hazzını yaşar, inşallah Kurban bayramına affedilmiş olarak girebiliriz.

On Günlük İhyanın Püf Noktaları

Birçok insan bugünlerin kıymetini bildiği halde günlük işlerin ve ilişkilerin içinde tam bir ihya programı yapamıyor. Ya unutuyor ya dünya işlerine zaman ayırıyor ya da tam istifade edemiyor. Bunun için şu basit, ama etkili tavsiyeleri uygulayabilirsiniz:

  1. İçinde bulunduğunuz yıl Zilhicce’nin ilk on günü miladî olarak hangi ay ve güne tekabül ediyorsa bunu ajandanıza veya her gün gördüğünüz bir yere not edin.
  2. Bu on gün içinde sizi meşgul edecek misafirlik, yolculuk ve yorucu işlerden uzak durun. Bu tür programları ya öne alın veya erteleyin.
  3. Seçici olmadan maç, dizi, haber izlemek gibi boş ve sizi ilgilendirmeyen işlere zaman ayırmaktan her zaman kaçının; bu on günde ise daha bir titiz olun.
  4. Bugünlerde sağlığınıza özel bir önem verin ki, ibadet ve zikirden geri kalmayın. Ameliyat ve uzun tedavileri bugünlere denk getirmeyin.
  5. Eğer ev hanımı, emekli, yaşlı gibi mesaiye bağlı bir işiniz yoksa bu on günü sanki i’tikâfa girmiş gibi dolu dolu geçirin.
  6. Öğrenci, memur, işçi gibi belirli bir uğraşınız varsa, mümkün olduğu kadar izin ya da tatil günlerinde oruç ve ibadete ağırlık verin.
  7. İş, okul vs. sizi mutlaka meşgul etse bile aralardaki “ölü zamanları” değerlendirin. Bunlardan kastımız, iş ve okula gidip gelirken, teneffüs, sıra bekleme gibi durumlardaki boş zamanlardır. Bu zamanları Kur’an, salâvat, dua, istiğfar ve zikirle değerlendirin.
  8. Yanınızda sürekli küçük ebatlı bir Kur’an veya bir evrad kitabı taşıyın. Boş zamanlarda birkaç sayfa bile okusanız kârdır.
  9. Kur’an okumasını bilmeseniz bile, ezberinizde olan sureleri defalarca okumanız büyük sevaptır.
  10. Bu on gecede daha az uykuyla idare edin ve uykunuzu kaçıracak çay, kahve gibi içeceklerden yararlanın.
  11. On günün tümünde oruçlu olamadıysanız fırsat bulduğunuz gün Cuma’ya denk gelse bile yine oruç tutun. Çünkü başka günlerde tutmaya imkânı olduğu hâlde Cuma günü tutmak mekruhtur. Öyle bile olsa mekruh, sevabından biraz eksilir demektir. Yoksa hiç tutmayan zaten hiç sevap kazanmamış olur.
  12. Zaman kazanmak için bayramlık ve kurbanlık alış verişini önceden yapmaya çalışın.


[Cemil Tokpınar] 10.8.2018 [TR724]

Refet Gürkaynak: Papaz diye başlayan bütün cümleler yalan, mesele başka…


Doların 6, Euro’nun 7 TL’yi aşması üzerine açıklamalarda bulunan iktisatçı ve ekonomistler ekonomideki çöküşün göz göre göre geldiğine vurgu yaptı. Scope’tan yayın yapan Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü hocası Refet Gürkaynak önemli saptamalarda bulundu. Gürkaynak, ‘Ülkede dolar 6 TL’ye çıkmışsa bir iktisatçı olarak bazı şeyler söylemek görevim. Şuradan başlayalım, papaz diye başlayan bütün cümleler yalan. Meselenin özü iktisat sorunu, kadro sorunu, idare sorunudur. Şu anda iktisat yapan idarecilerin neyine güveneceğiz. En aklı başında programı da getirseniz bu insanlar söylediği için başarılı olamaz.’ dedi.

Ülke insanının bu iktidarın yanlışlarına defaatle seçerek onay verdiğine işaret eden Refet Gürkaynak, dış güçler, siyonist kumpası gibi söylemlere prim verilmemesini istedi. Gürkaynak şunları anlattı:

‘Türkiye’nin ciddi ikisadi sorunları var. Eşşek gibi hayvan gibi borçluyuz. Deli gibi borç aldık. Dünyada bütün krizler borç yüzünden çıkar. Bunu durgunlukla da atlatabilirsiniz iyi yönetemezseniz krize çevirirsiniz. Şimde bizim iktidarın yaptığı gibi. Lafla idare edilmiyor. Bu iktidarın yaptıkları hatalara millet her defasında onay verdi. Dolayısıyla hep beraber kaşındık. Borcu alıp yerken güzeldi, ödemeyelim. Öyle bir şey yok, o borç ödenecek. Ya ödendiği için zorlanacağız ya ödenemediği için. Bu krizden kaçış yok.

Türkiye’nin derdi ödeyemediği borcu olması değil sadece, borç almaya mecbur olması. Aklı başında işler yapılmadığında borç bulamazsınız. Yıllık 50 milyar dolar cari açık veriyoruz. Borcumuz hiç olmasa bu 50 milyar doları ödemek için yine borç almak zorundayız. Bu borç ödenmiyor. Ülke şu anda dönmüyor. Bu ülkede yavaş yavaş doğru işler yapmak zorundayız. Hızlı yapılacak işler mi? Onlar kavga etmemek, efendi gibi konuşmak, aklı başında şeyler söylemek, arkasında aklı başında işerin geleceğini hissettirmektir. Sonra bu ülkeye bir iktisat politikası getirmek zorundayız. Bunu yapacaklar da bizleriz. Siyonist kumpası, dış güçler bunları yapıyor diyenlere hadi oradan diyecek bir iktisat anlayışınız olsun.’


Korkut Boratav: IMF programı şu anda en makul seçenek

Ekonomi yazarı Uğur Gürses, “buraya geleceğimizin herkes farkındaydı” derken, duayen iktisatçı Prof. Dr. Korkut Boratav, Türkiye’nin ödemeler dengesi krizi yaşadığını bunun bir finansal krize dönmemesi ve banka iflaslarının önlenmesi için IMF programının makul seçenek olduğunu söyledi.  Boratav, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük bir finansal çöküntüye rağmen IMF’nin kapısına gitmemesi hâlinde bile, “İktidarda kalmasını önleyecek bir mekanizma yok. Türkiye faşizme geçmiştir.” diye konuştu.

Yalçın Karatepe: Kimse TL’nin değer kaybıyla ilgilenmiyor, batıyoruz

“Kimsenin TL’nin değer kaybıyla ilgilenmediğine” dikkat çeken Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yalçın Karatepe, “Türkiye ekonomisi batıyor” tespitinde bulundu.

Mustafa Sönmez: Rejim kontrolü elden kaçırmış durumda

İktisatçı yazar Mustafa Sönmez ise mevcut durumdan çıkılması için Merkez Bankası’nın faiz artırması da dahil bir dizi acil önlem alması gerektiğinin altını çizdi. Sönmez şunları kaydetti:  Türkiye hızla milli bir felakete doğru gidiyor. Rejim kontrolü elden kaçırmış durumda
parlamento toplanmalı ve inisiyatif kullanmalı. Merkez Bankası hızla faiz artırarak Türk lirasını güçlendirmeli; ABD ile gerilim hızla düşürülmeli.


[TR724] 10.8.2018

Krizde ilk yarı [Semih Ardıç]


Türkiye’de yaşayan herkes ecel terleri döküyor. Dolar, euro, altın ve faiz aldı başını gitti. Sahipsiz, kimsesiz bir devlet manzarası eşliğinde senelerin emeği şirketler pula döndü.

Borçlar ödenebilecek hududun dışına çoktan taştı. Kriz bankaların kapısından içeri girdi.

DOLAR VE EURO BAŞ DÖNDÜRÜYOR

Piyasa an be an değişiyor. İstikrardan eser yok. Tam bir kaos ve telaş hali hâkim. “Adım adım IMF” başlıklı makaleyi (http://www.tr724.com/adim-adim-imfnin-kapisina/) bir gün evvel Yazı İşleri’ne e-posta ile yolladıktan sonra bile iki-üç defa dolar ve euro fiyatını değiştirmek mecburiyetinde kaldım.

Halkın canından can giderken Saray ahalisi burnunun doğrusuna gidiyor.

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’yi aile şirketi gibi idare etmekten vazgeçmeyeceğini, ekonominin içinde düştüğü girdabın müsebbibi olan “tek adam” rejiminde taviz vermeyeceğini dün gece memleketi Rize/Güneysu’da tekrarladı.

Hemşehrilerinin ıslık ve alkış sesleri arasında yankılanan, “Onların dolarları varsa bizim de Allahımız var. Sizlere sabır diliyorum.” sözleriyle ABD ile malî ve ticarî harbin fitilini ateşlemiş oldu.

ERDOĞAN: BAYBURTLULAR ARKAMIZDA OLDUKÇA

Gündüz bıraktığı yerden devam etti. Hiç de yabancısı olmadığımız hamasi cümlelerle ABD’nin son heyetle yolladığı belgeyi yırtıp attı.

Seçimlerde kendisine yüzde 81 rey veren Bayburtlular’a teşekkür etti ve arkasında onlar olduğu müddetçe her krizi aşacağını belirtti: “Diz çökmeyeceğiz. Bizi yıldıramayacaklar. Dolar kuruymuş vs bunlarla bizi yenemezsiniz. Yerli paramızla mücadele edeceğiz.”

TRUMP İLK FÜZEYİ FIRLATTI

Türkiye saati ile ikindi vakti yaklaşırken ABD Başkanı Donald Trump bir tweet attı.

Geçen hafta ilk işaretini verdiği “müeyyide” paketini açan Trump, şunları ifade etti: “Türk lirası bizim çok güçlü dolarımız karşısında hızla aşağı düşerken Türkiye’ye yönelik çelik ve alüminyumda gümrük vergilerinin ikiye katlanması talimatını verdim! Artık alüminyuma yüzde 20, çeliğe yüzde 50 gümrük vergisi. Şu sıra Türkiye ile ilişkilerimiz hiç iyi değil.”

Türkiye artık böyle ifadelere muhatap bırakılıyor. Bu zilletin müsebbibi olanların umurunda olmasa da herkes gibi benim de içim acıdı bu sözleri okurken.

İki katına çıkarılan vergilerin Türkiye’de kaç demir-çelik haddehanesinde, atölyede kaç kişiyi işsiz bırakacağı geldi gözümün önüne. Bedeli yine garibanlar ödeyecek.

DOLAR 6,84 TL’YE KADAR TIRMANDI

O saatlerde Borsa’da kayıplar yüzde 8’i buldu. Dolar bir ara 6,84 TL’ye kadar tırmandı.

Dolar bir günde yüzde 16 arttı.

Erdoğan’ın damadı, Hazine ve Maliye Nazırı Berat Albayrak’ın 11:00’de başlayacak toplantısı 14:30’a ertelendi ki dün gece yaşanan şoktan sonra Hazine’nin hazırladığı sunumda geçen bütün rakamların çöpe atıldığı söyleniyor. Toplantı bu yüzden tehir edildi.

DAMAT ALBAYRAK ADETA DALGA GEÇTİ

Albayrak 3,5 saat sonra İstanbul Dolmabahçe’de Cumhurbaşkanlığı çalışma ofisinde sanayici ve iş adamlarının karşısına geçtiğinde buram buram terliyordu.

Baştan sona boş bir toplantıdan geriye kocaman bir fiyasko kaldı. Dışarıda kızılca kıyamet yaşanırken ekonominin en yetkili ismi abuk sabuk cümleler kurdu.

İşadamlarının aklı zaten dışarıda, gözleri telefonlardaydı. Doların anlık rekorlarını bir şekilde kulaktan kulağa fısıldıyorlardı.

Bir ümit ekonomideki yangına ilk müdahalenin müjdesini almayı beklediler, mamafih Dolmabahçe’den büyük bir hayal kırıklığı ile şirketlerine döndüler.

TL BİR GÜNDE YÜZDE 16 ERİDİ

Esnafın tabiri ile gün sonu (Z) raporu alırsak dolar bir günde yüzde 16 arttı ve 6,42 TL’ye geldi. Euro yüzde 15 artışla 7,32 TL’ye yükseldi. Sterlin 8,25 TL’ye fırladı.

Euro 8 TL’ye doğru koşuyor.

Hazine’nin 2 yıllık tahvil faizi yüzde 24,80 ile 2004 yılına geri döndü.

Çeyrek altın 410 TL, Cumhuriyet altını 1.690 TL ve gram altının fiyatı 248,3 TL oldu. Borsa İstanbul yüzde 2,3 kayıpla 95 bin puanın altına indi.

MERKEZ BANKASI’NI UNUTUN

Merkez Bankası yine kayıp. Erdoğan’ın beyanlarından anlaşılıyor ki ABD’nin talepleri 15 Ağustos Çarşamba gününe karşılanmayacak. Mutabakat yerine muharebeyi tercih etti Erdoğan.

ABD’nin neler istediğini en iyi Erdoğan biliyor. Adım atmadığına göre kendi ikbali adına riskli gördüğü kısımlar var. Ne olursa olsun devletin başındaki bir ismin pazarlığa, şantaja açık hale gelmesi son hadiselerden anlaşılacağı üzere devleti de zayıf düşürür.

ERDOĞAN’IN MALİYETİ

Vaktinde İran ile yürütülen netameli ticaretten Suriye’de desteklenen radikal grupların karıştığı insanlık suçlarına, THY ve TİKA’nın isminin karıştığı “silah” nakliyelerine kadar pek çok zaviyede Erdoğan’ın 81 milyona yüklediği bir maliyet var.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rize Güneysu’de, “Onların dolarları varsa bizim de Allahımız var.” dedi. Erdoğan, dünyaya ekonomik savaş ilan etti.
Türkiye’nin devlet olarak 1 kazandıysa 10 kaybettiği bir denklemde Erdoğan şimdi ABD ile kavga ediyor. Halkı her gün yüzde 5-10 fakirleşirken, şirketler pula dönerken yangının üstüne benzin döküyor.

Saray’ın duvarlarının yangına karşı mukavemetli olmasından mıdır nedir? bilinmez o burnunun doğrusuna giderken piyasalar yerle bir oluyor.

DEVLET MEFLUÇ VAZİYETTE

Otorite olsaydı, devlet iyi kötü işleseydi son bir haftadır yaşananlara bir yerde “dur” denilirdi. Devlet mefluç. Müesseseler sanki tamamen tasfiye edilmiş…

2001 krizini hatırlayın. En zor anlarda bile Merkez Bankası varlığını hissettiriyor, piyasalara bir güzergâh çiziliyordu.

10 Ağustos Cuma günü, TL’nin en hazin günlerinden biri olarak tarihe geçti. Sosyal medyada “kayıp, düşüş” işlemlerini temsil eden kırmızı renkten mülhem “Kırmızı Cuma” ismi verildi piyasalardaki tsunamiye.

Kırmızı Cuma, ABD ile çarpışan bir ekonominin maruz kalacağı krizin ilk yarısıydı. Pazar gece yarısından itibaren ikinci yarı başlayacak.

DAHA ZOR BİR HAFTA OLACAK

Zor bir hafta bekliyor herkesi. Herşey olabilir. Devlet yok ortada. Kim hangi tahminde bulunuyorsa yanılacaktır. Hakikat zemini kaydı ayaklarımızın altından…

Büyük şokun devam ettiği Kırmızı Cuma akşamı itibarıyla binlerce şirket son nefesini verdi. Döviz, altın ya da değişken faizli TL borcu olanlar tükendi.

Türkiye’de ekonominin mevcut durgunluğu ve talepteki düşüş o borçların ödenemeyecek kadar kabardığını gösteriyor.

Batıda Türkiye’nin artık tek çıkış yolunun kaldığı anlatılıyor. O da Uluslararası Para Fonu (IMF) ile anlaşmak. ABD ile kavga büyürken bu ihtimal çok uzakta duruyor.

SARAY AHALİSİNİN TUZU KURU

Hakikaten böyle bir kriz yaşanmadı. Adım adım gelmesi, idarecilerin aymazlığı ve inadı, halkın ölüm sessizliği… Büyük fırtınadan evvel ibretlik manzaralar…

Yeni Türkiye ismini verdikleri tek adam rejiminin krizinin de yeni olacağını anlamak istemediler. Sıfırlayamadıkları dolar ve euroları olduğu için Saray ahalisinin tuzu kuru.

Pekâlâ vatandaş ne olacak?

Tribünleri dolduran ve bu büyük çöküşü bilerek ya da bilmeyerek alkışlayan milyonlar maç bittiğinde yarı yarıya fakirleşeceğinin farkında bile değil.

Devlet aklı ve refleksini unutun. Bir adamın ikbal mücadelesi, ihtirası ve inadı uğruna Anadolu feda ediliyor.

Tek tavsiyem siz kendi başınızın çaresine bakın.


[Semih Ardıç] 11.8.2018 [TR724]

Tercih [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]


2006 yılıydı. 2005’te Almanya’da doktoramı bitirmiş, Augsburg Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde bir yıl ders verdikten sonra idealist nedenlerle Türkiye’ye gidip bir devlet üniversitesinde çalışmaya karar vermiştim. Hiçbir tanıdığım ve torpilim yoktu. Ama kararlıydım, kendi memleketime ve insanıma hizmet edecektim. Almanya’da Bavyera Eyaleti’nin “Elit Araştırmacı Programı” adlı bursunu kazanmış ve doktora derecemi en yüksek not olan “summa cum laude” ile bitirmiştim. Kocaeli Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent olarak atandığımda Haziran 2006’ydı. 2007 sonunda, yani göreve başladıktan yaklaşık bir buçuk yıl sonra, Üniversitelerarası Kurul tarafından yapılan Doçentlik Sınavını hem eser aşamasında gem de 5 kişilik bilim jürisi sözlü sınavında ilk seferde geçerek Doçent olmuştum.

Üniversitede çalışmaya başlar başlamaz bölümde bölüm başkan yardımcılığı ve İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nde dekan yardımcılığı görevlerine atandım. Hem verdiğim onlarca derse, hem akademik çalışma ve yayınlara, hem de idari görevlerime tüm gücümle yetişmeye çalışıyordum. Bu arada da Türkiye’de üniversite kurumu nasıl çalışır, içindeki dinamikler nelerdir, bunları anlamaya çabalıyordum. İster istemez her şeyi Almanya’nın yüksek öğretim sistemiyle kıyaslıyordum. 15 yıl Almanya’da yaşamış, lisans-yüksek lisans eğitimi ve doktorayı Almanya’da tamamlamış, Alman üniversitesinde ders vermiştim. Almanya’da ayrıca sosyal pedagog olarak Münih Belediyesi’ne bağlı Münih Gençlik Dairesi’nde yıllarca çalışmıştım. Türkiye’den 1991’de 19 yaş sonunda ayrılmıştım. Türkiye’yi tanımıyordum. Daha doğrusu benim tanıdığım Türkiye ile diğer “Türkiyeler” arasında uçurumlar olduğunu bilmiyordum.

“Kılık Kıyafet Özgürlüğü” imza kampanyasına destek verdim

Kocaeli Üniversitesi’nde 2006-2007 döneminde kendini mütedeyyin olarak niteleyen İslamcı öğretim üyeleriyle üniversitenin “laik” yönetimi arasında belirgin bir gerilim, bir çıkar çatışmasını andıran bir tansiyon vardı. Fakülte Kurulu ve Fakülte Yönetim Kurulu toplantılarında da, enformel ortamlarda da, kendi kişisel gözlemlerimle de algıladığım bir kutuplaşma mevcuttu ve bu kanımca üniversitenin akademik olması gereken ortamıyla uyuşmuyordu. İnsanların farklı dünya görüşleri olması, farklı ideolojilere inanması veya birbirinden farklı fikirleri ve düşünceleri olması normaldi. Oysa bunun Kocaeli Üniversitesi’nde normal olmadığına dair ciddi belirtiler vardı. Yevmiye ve yolluklu akademik konferans görevlendirmelerinden mesleki yükseltmelere, idari görevlendirmelerden ders saati belirlenmesine, akademik kurullardan öğrencilerin muhtelif talep dilekçelerine verilen yanıtlara kadar her şey fazlasıyla hasmane, önyargılı ve objektiflikten uzaktı. Adeta her klik üniversiteyi komple denetim altına almaya, diğer kliklere yaşam hakkı tanımamaya kararlıymış gibi mücadele ediyordu. Laikler İslamcıları engellemeye çalışıyor, İslamcılar 28 Şubat’tan gelen intikam hisleriyle laiklere hiç güvenmiyor, onları mevcut AKP iktidarı içinde boğmaya ve elimine etmeye çalışıyordu. Üniversitelerdeki kılık-kıyafet yönetmeliği, İslamcıların elinde önemli bir argümandı. Başörtülü öğrencilerin yerleşkeye girişi yasaktı ve ben – aile ortamımda başı kapalı kadın olmamasına karşın – bu durumun son derece yanlış ve dışlayıcı bir uygulama olduğuna inanıyordum. Bu nedenle 2007 yılında imzaya açılan “Kılık Kıyafet Özgürlüğü” imza kampanyasına destek verdim. Yeni doçent olmuştum. Henüz doçent kadrosuna atanmamıştım. Yani doçent unvanını kullanma hakkım vardı, ama ders ücretlerimi ve maaşımı hala yardımcı doçent olarak alıyordum. Bu özlük haklarımın verilmesi için üniversite yönetiminin kadro açması ve benim de bu kadroya atanmam gerekiyordu. Tamamen bürokratik bir prosedürmüş gibi görünse de, bunun böyle olmadığını yaşayarak öğrenecektim.

Dekanın etik olarak sorunlu kadro teklifi reddettim

İmza kampanyasıyla aynı günlerde, Fakülte Yönetim Kurulu doçent seçimi vardı. Dekan kendi yakınında olan birini, İslamcılar ise kendi adaylarını bu pozisyona getirmek istiyordu. Ben arada kalmış, kime destek olmam gerektiğini düşünüyordum. Benim oyum seçimde belirleyici olacaktı; çünkü iyi grubun da oyları birbirine üstünlük kurmaya yetmiyordu.

Dekan bir gün beni yanına çağırdı ve bana doçentlik kadrosu teklif ederek, oyumu kendi adayına kullanmamı istedi. Yüzümdeki şok ifadesini gördüğü için hemen B planını da sunarak, istediğim takdirde beni bu pozisyona aday göstermeyi teklif etti. Yani hem doçent kadrosuna atanacak, hem de Fakülte Kurulu’nda doçent temsilcisi olacaktım. Ben bu etik olarak sorunlu teklifi reddettim ve teklifin etik olarak sorunlu olduğunu da diplomatik bir cümleyle dekana ilettim. Dekan acı bir tebessümle “sen bilirsin” dedi.

Artık kara listeye girmiştim

Hem başörtüsüne özgürlük talep etmiş, hem de seküler fakülte yönetimine karşı İslamcılarla aynı kampta yer almıştım. Aslında tek istediğim özgür irademle bağımsız olarak hareket etmekti. Ama ben ve diğerleri maalesef aynı dili konuşmuyorduk! Türk filmlerindeki “biz ayrı dünyaların insanıyız!” repliği kulaklarımda çınlıyordu.

Bu olaydan sonra İslamcılar yanımda hararetle demokrasi nutukları atmaya başladılar. Onlara desteğim sayesinde kendi arkadaşları Fakülte Kurulu’na girmeyi başarmış, kurulda dengeler değişmişti. Böylece fakültede daha etki hale gelmiş, güçlenmişlerdi. Yanımda defalarca AB kriterlerinden, normalleşme ve demokratikleşmeden, liyakatten, ilkelerden bahsediyorlar, “ulusalcıları” kıyasıya eleştiriyorlar, “derin devletin” artık Türkiye’de iktidarı adım-adım kaybedeceğini muştuluyorlardı. Benim seküler ailemse yaptığımın büyük bir hata olduğunu ve “bu dincilere güvenmenin” telafisi olanaksız bir büyük yanlış olduğunu söylüyordu. Ben onlara büyük bir kendine güvenle açık toplumun, dindar ve Kürtleri sisteme entegre edecek bir cumhuriyetin çok daha güçlü ve özgür bir toplum oluşturacağını anlatıyordum. O dönem hastalığının başlangıcında olan babam bile, hastaneye düşmeden kısa süre önce, o kendine has üslubuyla beni eleştirmiş, “Türkiye gerçeğini” bilmediğimden dem vurmuştu. Bense evrensel demokrasinin ortak ilkemiz olması gerektiğini savunuyordum.

Muhafazakârların, “müspet” ve “müspet olmayan” ayrımı

İlerleyen yıllarda Yalova Üniversitesi’ne geçtim ve oradaki “muhafazakâr ekibin” Kocaeli Üniversitesi’nde gücünü yitiren laiklerden yöntemsel bazda hiç de farklı olmadığını gözlemledim. Kendine dindar veya muhafazakâr diyenlerin nasıl insanları “müspet” ve “müspet olmayan” diye kategorize ettiğini defalarca yaşadım. Bir rektör yardımcısının kendi oğlunu bir araştırma görevlisi kadrosuna atattırmak için nasıl ALES notunu tahfif ederek yükselttiğini ve altta kalan adayın hakkını yediğini, bir Alevi memurun sadece adı “Devrim” olduğu için nasıl ötekileştirildiğini, “fazla özgür” kadın araştırma görevlilerinin nasıl ahlaksız ve hafif olarak algılandığını ve ilerlemelerine engel olunduğunu, sadece namaz kılıyor diye birilerinin nasıl kılmayanlar karşısında tercih edildiğini gözlemledim. Üniversitenin nasıl kadrolaşma için bir çiftlik olarak kullanıldığını, yetkinlik değil sadakat ve hatta biat olgusunun esas alındığını yaşadım.

Kendini koruma ve ortama ayak uydurma ile ilkeler ve etik arasındaki dayanılmaz uçurum arasında geçen yıllarda, giderek ilkelerimden daha fazla taviz vermeye mecbur kaldığımı fark ettim. Öğrencilerime ve derslerime sığınarak da artık bunu absorbe edemediğimi gördüm. Ne yapmalıydı? Bazı akademisyen arkadaşlarımdan Türkiye’yi benden iyi tanıdıklarına inandıklarıma yaşadıklarımı ve duygularımı anlattığımda, onlar bunun “taşra üniversitesi sorunları” olduğunu söylüyorlardı. Onların söylediklerini inandırıcı bulmasam da, inanmak istiyordum. Çünkü artık Türkiye’deydim, eşim ve iki çocuğumla bir düzen kurmuştum. Opsiyon penceresi çok geniş değildi.

Medeniyet Üniversitesi’nde de “aynı terane!”

Derken bu düşüncelerle İstanbul Medeniyet Üniversitesi’ne geçtim. Orada iki İslamcı grubun rektör ve rektör yardımcısı liderliğinde birbirlerine karşı cephe aldıklarını ve birbirlerini elimine etmeye çabaladıklarını görecek, “yine mi aynı terane!” demek zorunda kalacaktım. Medeniyet Üniversitesi’nde geçirdiğim birkaç ay içinde bu berbat gruplar arası mücadele ve sonuçlarından tiksinerek, kendimi bir vakıf üniversitesine atacaktım. Orada da Gezi Parkı eylemlerindeki orantısız polis şiddetini eleştiren tweet’lerim nedeniyle AKP’nin üniversite yönetimine yaptığı baskılar sonucunda rektörden uyarı alacaktım. Rektör çok beyefendi biriydi ve karşımda beni “uyarırken” nasıl ezildiğini hala hatırlarım. Ve kendisine bu nedenden bile saygı duyarım. Fakat sonuç değişmeyecekti. Türk akademisindeki siyasi çalkantılar, ilkesizlik, ideolojik kamplaşma, hizipleşme, ötekileştirme, baskılar, düşünce özgürlüğü konusundaki dipsiz sorunlar arasında, gelen yeni bir teklifle Türk-Alman Üniversitesine transfer olacaktım. Umudum Almanların bu üniversitenin konsorsiyumunda bulunmasıydı. Devlet üniversitesi de olsa, Türk-Alman Üniversitesi’ndeki “Alman” ibaresinin akademik özgürlükler bakımından diğer üniversitelere oranla bir fark oluşturacağını düşünüyordum. Dekan vekili olarak atandığım bu kurumda, sistemi içerden değiştirmek türü idealizmimin en fazla ayakları yere basan olanağıyla karşılaştığıma inanıyordum. Artık kendi fakültemde istediğim ve aradığım o evrensel ilkelerle hareket edecek, herkese iyi bir yönetimin nasıl olacağını gösterecektim. Objektif ve yansız olacak, insanların özlük haklarına saygı duyacak, gençlerin önünü açacak, şeffaf ve hesap verebilir şekilde hareket edecektim.

Sistem içerden düzelmiyor, idealistleri kendine uyduruyordu

Çok geçmeden bu kurumda da büyük hak ihlalleri olduğunu görecek, Alman ortaklarımızın projenin geleceği için bunları nasıl görmezden geldiğini gözlemleyip derin bir hayal kırıklığı daha yaşayacaktım. Sistem içerden düzelmiyordu – aksine sistem idealistleri öğüterek onları kendine uyduruyordu. Bir karar vermem gerekiyordu. Son bir gayretle gördüğüm çarpıklıkları düzeltmeye giriştiğimde, karşımda rektörü, koordinatörün sağır kulaklarını, Almanların “tatil modunda” Türkiye’de görevlendirilmiş yaşlı kıdemli profesörleri, kapalı kapılar ardında yapılan al-ver ilişkilerini, arada harcanan asistanları, idari personelleri hüzünle görüp, aynı soruya geri dönecektim: ne yapmalıydı?

Bugün o akademiyi ve o Türkiye’yi terk edeli üç yıl geçmiş! Kanada’da devam ettiğim akademik kariyerimde Humboldt burslusu olarak Almanya’da bir üniversitede araştırma yapıyor, bol-bol düşünüyor, anlamaya çalışıyorum: ne oldu? Biz neler yaşadık? Türk akademisi nereye gidiyor? Bir çıkış var mı? Mesleğinden hukuksuzca KHK’larla atılan – bu satırların yazarı gibi – binlerce meslektaş parlak beyin, Türkiye’den kaçmaya çalışıyor. Şanslı olanları kaçıyor ve kendine ve çocuklarına yeni bir hayat kuruyor. Diğerleri baskı ve zulüm altında, mesleklerini yapma hakları olmaksızın yaşam mücadelesi veriyor. Seyahat özgürlükleri yok. Paraları yok. Perspektifleri yok!

Bir akademisyenin beyniyle değil, kalbiyle yazdığı bir yazıdır bu!

2006’da genç bir doktor ünvanlı akademisyen olarak Alman vatandaşlığını bırakıp Türkiye’ye hizmete giden – aptallık derecesinde idealist ve vatansever – bir akademisyenin beyniyle değil, kalbiyle yazdığı bir yazıdır bu! Bu aslında binlerce diğer meslektaşın öyküsünden çok da farklı olmayan hikâyesidir. 12 yılın üç sayfada özetidir, birçok detaya yer vermeyerek yazılan. Yazılacak o kadar çok şey var ki? Benim 2007’de destek verdiğim, kendileri, eşleri veya kızları için imza verdiğim o “muhafazakâr demokrat” meslektaşlarımdan geriye faşizme methiyeler düzen bir grup propagandist kaldı! Onlar artık “iyi görevlerde”, rektör, rektör yardımcısı, YÖK üyesi, SETA çalışanı, dekan. Bense onlar gibi “müspet” bir insan olmadığımın bilinciyle, çocuklarının utanmayacağı babası Mehmet Efe Çaman. İşte bu nedenle tercihimden dolayı hiç pişman olmadım.


[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.8.2018 [TR724]

Müslümanlar, meşveret, yönetişim [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]


İstişare, meşveret bizim dünyamıza ait kavramlar ama bu kavramların hakkını ne kadar veriyoruz? Kur’an’da Hz. Peygambere dahi “işlerini onlarla istişare ile yap!” (3/159) denildiği halde bizler bu hayati esasa ne kadar uyuyoruz? Allah’ın teyidiyle, vahiyle müeyyed Hz. Peygamber arkadaşlarına, bilenlere danıştığı, katılımı, paylaşımı esas aldığı halde bizler neden uzmanlığı, meşveret edilecek insanları yok sayıyoruz? Geçen asrın başında Bediüzzaman “Asya’nın bahtının miftahı meşveret ve şura’dır” demiş. Ama başta ona uyma iddiasındaki bazı kesimler tek adam rejimini coşkuyla destekliyor. Ağzından “meşveret”, “istişare” düşmeyen dindarlar otoriterliği yüceltiyor, herşeyin bir adama bağlanmasını meşrulaştırıyor. İslam’da en büyük günah şirk olmasına rağmen cemaatler-tarikatler mistik ve metafizik güçler atfederek liderlerini, önderlerini kutsamaktan, sorgulanmaz, eleştirilmez bir konuma koymaktan kaçınmıyorlar. Bu arada artık AKP’de, partiye “dini misyon”, siyasi lidere “kutsal anlam” yükleyen bir cemaate dönüştü. Devlet imkanlarıyla cemaatleşti, hazine kaynaklarıyla kendine müritler devşiriyor.

İslam’ın en temel esası tevhid olduğu, hergün kırk defa “Ancak sana sığınır ve senden yardım dileriz” (Fatiha, 5) dediğimiz halde tarikatlarda, cemaatlerde lidere, şeyhe nerdeyse İlahi özellikler atfediyor, her problemi çözecek güç ve donanımda görüyorlar. Her grup kendini hakikatin tek temsilcisi, şeyhini “biricik kurtarıcı” kabul ediyor. Müslümanlar meydanlarda Allah’a şirk koşan konuşmalara susuyor ama Şeyhine eleştiri getirildiğinde şiddetle tepki veriyor. Şeyhinin her dediğini “sorgulanmaz”, “eleştirilmez”, “mutlak doğru” gibi görüyor ve dini veya seküler bir ölçüye vurmadan tatbik etmeye çalışıyor. Oysa her biri yıldızlar hükmünde olan ve örnek aldığımız sahabeler ismet sıfatını haiz, Alemlerin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı yüce Nebiye “Ya Resulallah bu senin görüşün mü, yoksa vahiyle gelen bir bilgi mi?” diyerek onun sözlerini kritik edebiliyor ve alternatifler sunabiliyordu.

Müslümanlar olarak meşveret, istişare gibi çok güçlü dinamiklere sahibiz. İslamda tek adam sistemi kurmaya mani şirk, kibr, Allah’tan başkasına eğilmeme, zulme ve haksızlığa karşı gelme, adaleti herşeyden üstün tutma, kul hakkını gözetme, sadece Allahtan korkma ve ondan yardım bekleme gibi esaslar var; ama Müslümanlar otoriter, paylaşıma, katılıma kapalı toplum ve aile yapılarına sahipler ve genellikle diktatörlerce yönetiliyorlar. Dindarlarda ilkelere, esaslara olması gereken bağlılık, kişilere “itaat” zarfına sokularak otoritarizmin, diktatörlüğün meşrulaştırıcısı yapılıyor. Dini argümanlar, duygular değerleri/ilkeleri değil, kişileri, konumları yüceltmede, sorgulatma-mada kullanılıyor. Dolayısıyla dini kavramlar kişileri yozlaştırmaya, şirazeden çıkarmaya aracı yapılıyor.

İstişare, meşveret, müşavere kavramına tekabül eden bir kavram var ve son zamanlarda yaygınca kullanılıyor: Yönetişim. Governance veya good governance (iyi yönetim-yönetişim) olarak kullanılan kavram çok yönlülük, karşılıklılık ifade ediyor. Türkçede beraberce yapılan işlerde kullandığımız işdeş fiil kipinde bir kelime. Tek taraflı yapılamayan, başkalarının da denkleme dahil edilerek yapıldığı yönetme şekli olarak tanımlanıyor. Yönetimde dar bir zümre dışındakiler edilgen. Yönetim hiyerarşik ve durağan. Yönetişim ise çok taraflı ve dinamik, katılımcı, paylaşımcı bir süreç. Aslında istişare dediğimiz kavramda Arapçada istif’al babında ve aynen Türkçedeki işdeş fillerde olduğu gibi karşılıklılık, katılım, paylaşım gerektiren bir kavram. Ama biz Müslümanlar özellikle son dönemde bunun yapısını değiştirmişiz ve istişareyi pasif, tek yönlü, katılımcııktan, paylaşımdan uzak, statik bir hale sokmuşuz.

İstişare deyince teoride değilse de pratikte bir konuda farklı kişilerin ve uzmanların görüşünü alarak bir karara Varma, bir düşünceyi oluşturma ve olgunlaştırma anlaşılmıyor artık. Özellikle tarikat/cemaat yapılarında istişare şeyhle, imamla, liderle, abi ile, vekil (tarikatlerde) ile bir konuyu konuşup onun iznini, onayını alma, onu haberdar etme ve “başına buyruk davranmama” olarak anlaşılıyor. Eğer çok isabetli de olsa Şeyhten, hocadan, (siyasal islamcılarda) liderden izinsiz bir iş/eylem yaptı iseniz o “istişaresiz” oluyor. İşin uzmanlarıyla, daha liyakat ki kişilerle görüşseniz, en detaylı şekilde fizibilite yapsanız dahi eğer kararınızı vesayet organı niteliğindeki kişilerin izin ve bilgisi dahilinde yapmıyorsanız o iş “istişaresiz” oluyor.

Akademik literatürde sıkça kullanılan yönetişim kavramı gerçek ve geniş anlamda istişare ile örtüşüyor. Ancak biz istişare kavramını emir komuta formuna soktuğumuz, manevi, mistik anlam yüklediğimiz kişilere danışma, izin alma şeklinde anladığımız için Kur’an’da bir çok yerde geçen, müstakil bir sureye isim olan, hadislerde çok önemsenen istişarenin anlamını daralttık. Kavram anlam kaymasına maruz kaldı. Şimdi belki yönetişim kavramından yararlanarak istişareyi tekrar zenginleştirebilir ve kavrama farklı açılımlar kazandırabiliriz.

Evveliyatı İngiliz Hükümet sisteminin (Westminster modeli) oluşumuna kadar gitse de Good governance (yönetişim) kavramı 1990’larda yapılan bir toplantıda Dünya bankası tarafından Afrika’daki kalkınma, yozlaşma, yolsuzluk gibi temel sorunların çözülmesi için bir yöntem olarak sunulmuştur. Afrika’da var olan verimsizlik, israf, organizesizlik, kötü yönetim, hantal kamu idaresi gibi sorunların şeffaflık, hesap verebilirlik, katılımcılık, uzlaşmacı yönetim, etkinlik, verimlilik kavramlarını da içeren yönetişimle çözülmesi önerilmiş, kavram daha sonra kabul görerek yaygınlaşmıştır.

Yönetişim birbirine bağlı olan pozisyonları ve farklı çıkarları olan aktörlerin oluşturduğu, farklı ağsal yapıları koordine eden bir süreçtir. Toplumdaki ekonomik, siyasal ve toplumsal aktörlerin etkileşiminden doğar. Yönetim hiyerarşik nitelikteki bürokratik yapıya dayalı yönetim anlayışını öne çıkarırken; yönetişim aktörler, örgütler arasındaki etkileşimi, kişilerin, grupların ve kuruluşların katılımını, hükümet dışı aktörlerin de etkin bir şekilde yönetim faaliyetinde yer almasını ifade etmektedir. Yönetişim kavramında hiyerarşik değil, heterarşik ilişki vardır. Heterarşi; karşılıklı ilişki ve bağımlılık halindeki faaliyetlerin, yapıların, örgütlerin eşgüdümünü içermektedir. Yönetişim anlayışı yönetim anlayışını oldukça kapsamlı bir şekilde değiştirmiş, merkeziyetçilik yerine yerelliği, üniter yapı yerine federalizmi, katı bürokrasi yerine katılımı, kapalılık yerine açıklığı, hiyerarşi yerine hesap verebilirliği ve sorumluluğu koymuştur. Yönetişim modeli devletin yönetim alanında başarısızlığına çözüm olarak ortaya atılmıştır. Tek yanlı bir yönetim yerine birlikte yönetmeyi, çatışan değil dayanışan, kendi kendini yöneten ilişki ağlarını öngören bir sistemdir. Yönetişim diyalog ve işbirliği oluşturma, gerilimleri dengeleme becerisi isteyen, temel hakları korumayı, hukuk ve demokrasiyi önceleyen yeni bir liderlik anlayışı gerektirmektedir.

Siyaset bilimi literatüründe sıkça kullanılan yönetişimde egemen bir otorite yoktur. Devletin yetki ve sorumluluğu dağıtmasını öngörülmektedir. Yönetişim bir merkezden yönetilmeye meydan okumakta, yönetimi interaktif bir süreç olarak görmektedir. Pasif bireylerden oluşan bir toplum yerine, eylemde bulunma kapasitesine sahip bireylerden oluşan bir toplum talep etmektedir. Yönetişim anlayışında merkeze/devlete düşen emretmek ve hizmet üretmek değil, toplumdaki grupları, bireyleri güçlendirmek, yetkilendirmek ve yapabilir kılmaktır. Yönetişim yaklaşımında merkezle birey arasındaki ilişki himaye-biat ilişkisi değildir. Eylemde bulunma kapasitesine sahip bireylerin/aktörlerin varlığı öngörülmektedir.

Kendi öz malı olan istişareyi değerlendiremeyen, hayata hakim kılamayan Müslümanlar/dindarlar öyle anlaşılmaktadır ki yönetişim dinamiğini de ıskalamaktadırlar.

(Konu devam edecek)

Yönetişimle ilgili bilgiler için “YÖNETİŞİM ÜZERİNE NOTLAR” başlıklı makaleden yararlanılmıştır.  M. Akif ÖZER,SAYIŞTAY DERGİSİ, SAYI: 63


[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 11.8.2018 [TR724]

Kriz falan kalmadı! [Levent Kenez]


Evet artık dünyayla yaşayacağımız kriz falan kalmadı çünkü para kalmadı. F-35miş, S-400müş mesele değil. Hoş Ruslarla yerel para üzerinden anlaştığımızı söylüyorlar ama Rusların bu yönde bir açıklaması yok. Otobüste adamın lirayı çıkarıp kürdan yaptığı ülkenin para birimi ile ticaret yapacaklarına pek ihtimal veren de yok.

Şaka bir yana ben aslında en çok Berat’a üzülüyorum. O kadar gayret eden, göreve ilk geldiği günden itibaren sakin ve sağduyulu açıklamaları ile bir şeyler yapmak için paralanan genç  arkadaşımıza yazık oluyor. Kayınpederi koltuk çıktı ama bırakmıyor ki işini yapsın. Hoop rahibi tuttuk, al sana kriz. Çin’e gidip, ihalesiz verecekleri ve Çinlilerin 3’ü 5’e yapacakları projenin finansmanını bulduğu için sevinmesine bile izin vermedi. Dün yeni başlayanlar için power-point sunumuyla o kadar dersine çalışıp gelmiş ki halbuki. Berat’taki özgüvenin yarısı ülkedeki diğer görevlilerde olsa dağı deler geçeriz ama yok işte. Karşısına aldığı patronların içlerinden küfür ede ede dinlemeleri de, sanki Berat bir laf etmiş gibi onaylama manasında baş sallamaları yok mu,  bence günün en hoş karesi idi. İnsanın parası ile bu kadar rezil olması! Eee neticede devletin zengini olunca devlette kim olursa olsun geleceksin tabi ki.

Berat’ın çalışkanlığından bahsetmişken bir havuz yazarı “Kulis yazarsan bu alemde değerlisin” gazına gelip hazine koridorlarından kulis aktarmış. Hem de kulis. Berat bürokratları titretiyormuş. Pek nasıl yaptığı ile ilgili çok ayrıntı yok. Ben de merak ettim acaba nasıl titretiyor. Oyuncaklarından mı hediye ediyor? Berat ve titretme laflarını aynı yazıda kullanıp yalakalık yapayım derken baltayı taşa vurmak öyle olsa gerek. Medet siparişi Amazon’dan mı veriyor yoksa yine ucuz çin malı mı alıyor? Yakında öğreniriz.

Sonradan görme ailenin en zeki, en yakışıklı, en iyi eğitimli, en tecrübeli, en karizmatik falan filan havalarında dolaşan Berat’ın bu işi beceremeyeceği belli oldu. Dünkü Ak Parti gençlik buluşmalarında yaptığı sıkıcı konuşmaların, dengesiz hareketlerin, komik triplerin aynısını tekrarlayınca daha ismi açıklandığında üstü çizilen damat piyasalardan yine onay alamadı. Koca koca ekonomi yorumcuları ki bunların çok azı gerçekleri anlatabiliyor, o kadar korkak ki. Biri diyor ki  genç insanlara biraz zaman ve kredi vermek gerekirmiş. Yahu adam liyakatinden değil damat olduğu için orada, bir şeyden anladığı da yok? Doktora tezini bile başkasının yazdığı tescillenen birisinden bahsediyoruz.

Neyse madem bu Erdoğan tarafından da ekonomik savaş olarak açıklandı ve savaşalım dendi bence artık bayrak diğer damat da. O da en az Berat kadar çalışkan. Nişan günü babası neden hastaneye kaldırılmıştı bir türlü öğrenilemedi ama sonradan işleri iyi toparladı. Ve madem bu bir savaş, Selçuk girsin devreye adamların tepelerine dronelarıyla, SİHA’larıyla yağdırsın bombaları. Bizim yapabilecek bir şeyimiz kalmadı. Malum bizde çıksa çıksa 1’er dolar çıkıyor. Sizin Avrupa’daki sevenleriniz dövizlerini getirmeli bence. Ama onlarda şimdi ‘Amcaoğlu, dayıoğlu orada ucuza ev çıkar mı, şu arsanın fiyatı düşerse haber ver de çökelim” demekle meşguller. Hiç millete dövizinizi altınınızı bozdurun demeyin. Hem kimse de para kalmadı kalanlarda da size oy verse de iş para olunca güvenen yok. Bilinçliler de Emine Erdoğan çanta alsın, yazlık saray bitsin diye çalışmıyoruz diyor. Hoş insanlar güvenmiyor da yine de umrunda değil. İşler cebe vurunca neler yapacaklarını az çok tahmin edebiliyoruz. “Ya Musa haklısın ama karnımızı o doyuruyor”dan “Musa sen haklıymışsın ama sen de güzel güzel anlatsaydın ya  birader” e doğru ağır çekim ilerliyoruz.

Bu arada  Abdullah Gül, adını hatırlayamadım soyadı  Davutoğlu, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’in çok keyifli olduklarını tahmin ediyorum. Bizi silip işleri çocuk çoluğa emanet ederseniz sonuç bu olur biz uyardık diyorlardır. Ama sakın yarın büyük bir pişkinlikle sanki bu kirli ve karanlık ve katil iktidarın bir parçası olmamış gibi davranmalarına tahammül etmemek lazım. Hepiniz oradaydınız. Hiç birinizin diğerinden bir farkı yok. Yıkımdan sonra tekrar sahne alma hayalleri varsa geçti o tren.

Ülke büyük bir ekonomik kriz ve istikrarsızlığa doğru yol almışken komuta kademesine Balyozcu ekibin tekrar geldiği haberleri de bir kenarda dursun. “Cemaat tamam şimdi sıra sizde” diyen cibili ekibe orduyu emanet ettiler. Bu orduyu tanıyamadınız gitti. Zamanında size topuk selamı verenlerin neden o şekilde yapmak zorunda kaldıklarının sebebini en iyi siz biliyordunuz halbuki. Şimdi o sebebi de ortadan kaldırınca bakalım ilk fırsatta size neler yapacaklar.

Nasıl olsa olan oldu, papazı vermeyelim,tabana oynarız bari şanımız yürüsün olayına sakın girmeyelim. Brunson’ın da bu ihtimalden tırım tırıs olduğunu tahmin ediyorum. Bence adamlar yapacaklarının ucunu gösterdiler daha fazla kasmayalım. Borsadaki bütün şirketlerin değer Apple falan geçtim Netflix etmiyor. Siz nasıl olsa defolup gideceksiniz ne kadar az yakıp giderseniz o kadar kardır geride kalanlara.

Hukuk devleti askıya alınırsa, basın özgürlüğü sonlanırsa, işkence geri dönerse, insanlara zulüm yapılırsa bunun bedelini bütün ülke öder diye uyaranlara nanik yapanlar şimdi ganyan yarışı gibi döviz takip ediyor. Ve hala meseleyi ekonomi zannediyor.


[Levent Kenez] 11.8.2018 [TR724]

Sporting günlerine dönerse, Slimani iyi tercih! [Hasan Cücük]


İngiltere Premier Lig’de 2015-16 sezonunda bir tarih yazılıyordu. Şampiyonluğun belirli takımların hegomonyasında olduğu Premier Lig’de, sezon başında küme düşmeye aday gösterilen Leicester City sezonu şampiyon tamamlıyordu. ‘Peri masalı’ olarak bu tanımlamayla Leicester City 132 yıllık tarihinde ilk şampiyonluğunu görüyordu. 2016-17 sezonuna son şampiyon unvanıyla başlayacak olan Leicester City kadrosuna önemli isimler katıyordu. Bu isimlerin başında kulüp tarihinin en pahalı transferlerinden biri olan İslam Slimani vardı. Şimdi o Slimani, Fenerbahçe için ter dökmeye ülkemize geliyor.

Takvim yaprakları 18 Haziran 1988’i gösterdiğinde Cezayir’in başkenti Cezayir’de dünyaya gelen İslam Slimani, futbola doğduğu şehrin bölgesel kulüplerinde başladı. Profesyonel kariyerine 2008 yılında JSM Cheraga’da başlayan Slimani, kariyerinin ikinci yılında 800 bin Cezayir Dinarı karşılığında CR Beloizdad’a transfer oldu. Burada sergilediği performansla Nice ve Le Havre gibi Fransız kulüplerinin dikkatini çekmesine karşılık, 2011 yazında serbest kalma fırsatı varken kulübüyle olan sözleşmesini iki yıl daha uzatma kararı aldı.

Her geçen yıl futbolunu geliştiren İslam Slimani için artık Avrupa’ya uçma vakti gelmiştir. Takvim yaprakları 2013’ü gösterirken Slimani, ucuza aldığı oyuncuları pahalıya satmakla mahir Portekiz’in Sporting Lizbon takımına 300 bin Euro gibi komik bir ücret karşılığında transfer oldu. İlk sezonunda daha çok yedek kulübesinde beklese de, oyuna sonradan girip attığı gollerle dikkatleri üzerine çekti.

Portekiz ekibindeki ikinci sezonundan itibaren ise takımın vazgeçilmezlerinden biri haline geldi. Sporting Lizbon formasını ligde 82 maçta giyen Slimani 48 gol attı. Skora 14 asistlede katkı yapan Slimani, artık Avrupa’nın büyük kulüplerinin radarına giren bir isimdi. 3 sezon boyunca Sporting Lizbon için ter döken Slimani 111 maçta sahaya çıkıp 57 gole imza attı.

Ağustos 2016’da Premier Lig’in çiçeği burnundaki şampiyonu Leicester City yolunu tutan İslam Slimani için ödenen bonservis ücreti tam 30 milyon Euro’ydu. Sadece 3 yıl önce 300 bin Euro’ya Slimani’yi satın alan Sporting Lizbon, 100 katı bir ücrete satıyordu. O yıl Leicester City’nin kadrosuna kattığı en pahalı oyuncu olan Slimani’nin bir başka avantajı takımın yıldızı Riyad Mahrez’di. Vatandaşıyla aynı takımla buluşan Slimani için Premier Lig günleri umduğu gibi başlamıyordu.

Leicester City’de bir buçuk sezonda sadece 25’i ilk 11’de olmak üzere toplam 47 resmi maçta görev aldı. Cezayirli golcü bu maçlarda 14 gole imza atarken, 6 da asist yaptı. Yıldız olarak geldiği takımda yedek kulübesinin müdavimi oldu. Ocak 2018’de kiralık olarak Newcastle’nin yolunu tutan Slimani, burada Leicester City’den daha kötü günler yaşadı. Yarım sezon boyunca sadece 4 maçta forma giyerken gol atamadı. Kariyeri boyunca 244 maça çıkan Slimani, 99 gol atıp, 28 asist yaptı.

Cezayir milli formasını mayıs 2012’den itibaren giymeye başlayan İslam Slimani, ilk milli maçını Nijer’e karşı oynadı. Milli formayla çıktığı 58 maçta 26 gole imza attı. Ülkesinin 2013 ve 2015 yıllarındaki Afrika Uluslar Kupası’nı temsil eden Slimani, 2014 Dünya Kupası’nda yaşanan tarihi başarıda önemli rol oynadı. Cezayir’in gruptan çıkıp son 16 turuna kalarak tarihinin en büyük başarısını elde ettiği turnuvada Slimani, çıktığı 4 maçta 2 gol atıp 1 de asist yaptı. Fizik gücünün yanı sıra son vuruşlarındaki ustalığıyla dikkat çeken Slimani, hava toplarında da oldukça etkili. Dezavantajı ise teknik kapasitesinin yetersizliğidir.

Premier Lig dönemi sönük geçen Slimani, Sporting Lizbon günlerine dönerse Fenerbahçe’ye ciddi katkı sağlar. Premier Lig ile Süper Lig’in kalite farkındaki uçurumu dikkate aldığımızda Slimani, rahatlıkla Fenerbahçe’nin gol sorununa çözüm olur.


[Hasan Cücük] 11.8.2018 [TR724]

Eğitimde içler acısı tablo: Sınavla öğrenci alan liselerin taban puanları bile dip yaptı


Sınavla öğrenci alan liselerin taban puanları bu yıl çok düştü. Sınavla öğrenci alan 1556 liseden sadece 85’i 400 ve üstünde taban puanla öğrenci aldı. 1471 lisenin taban puanı 400’ün altında. 85 lisenin 21’i İstanbul, 7’si Ankara, 6’sı İzmir olmak üzere 34’ü üç büyük şehirde bulunuyor.

500 tam puan üzerinden hesaplanan puanlara göre en “gözde’’ liseler bile 475’in altına indi. Galatasaray Lisesi 473, İstanbul Lisesi 469 taban puanla öğrenci kaydı yaptı.

Van, Şanlıurfa, Mardin, Erzurum, Muğla ve Ordu illerinde ise hiçbir lise 400 ve üzerinde taban puana ulaşamadı.

Cumhuriyet’te yer alan habere göre, liselerin taban puanları üzerinden bir inceleme yapan eğitim uzmanı Alaattin Dinçer, “Puanların düşük kalması, tek başına soruların zorluk derecesi ya da üç yanlış sorunun bir doğru soruyu sıfırlaması ile açıklanmayacak kadar büyük bir başarısızlık sonucu ile karşı karşıya olduğumuzu görmemiz gerekiyor. Uzun vadede sonuçların bütününe odaklanarak başarısızlığın nedenleri üzerinde durulmalıdır” dedi.

Dinçer, çalışmasının sonuçlarını şöyle anlattı:

“Örneklem alınan 10 ilin dışında Hakkâri, Ardahan, Kars, Tunceli, Muş ve Sivas ilerinin bazı liselerinin taban puanlarına bakıldı.. Buna göre Hakkari Fen Lisesi’nin puanı 286.6478 kontenjanı 120, Hakkari Hüseyin Çelik AİHL puanı 194.2609 kontenjanı 60. Kars Kağızman Fen Lisesi puanı 297.7332 kontenjanı 90, Tunceli AİHL puanı 162.0507 kontenjanı 30, MTAL puanı 120.1236 kontenjanı 30, Muş Malazgirt Şehit Aslan Kulaksız Fen Lisesi puanı 300.6216 kontenjanı 150, Sivas Zara Mehmet Habip Soluk Fen Lisesi puanı 300.2410 kontenjanı 90’dır. 100-200 ile 200-300 puan aralığında, özellikle 200-300 puan aralığında yüzlerce lise bulunuyor.

Sınavla öğrenci alan ‘nitelikli’ liseler için örneklem alınan 10 il bu liselerin üçte birinin, yerleşen öğrencilerin yarıdan fazlasının yer aldığı iller. Mesleki teknik Anadolu liselerinin yüksek puanlı olanları genel olarak sağlık meslek programlarının bulunduğu liseler. Üç büyük şehirde MTAL ve AİHL alt puan sınırı diğer illere göre daha düşük. Bunun nedeni sınavla öğrenci almayan lise sayısının çokluğundan kaynaklanıyor.

Proje okulu diye tanımlanan ve böyle bir misyonla öğrenci yerleştirilen liselerin daha yüksek puanlı öğrenciler tarafından tercih edilmesi beklenirdi. Ancak sonucun böyle olmadığı anlaşılıyor.

Uğruna fırtınalar koparılan ve sayıları son anda artan proje liselerine bu kadar düşük puanlarla yerleşen öğrencilerin hangi başarılı projelere imza atacakları da merak ediliyor. Üstelik bunların programlarının fen ve sosyal bilim alanlarından olması ne, nasıl, niçin, neden ve nasıl sorularının çoğalmasına yol açıyor. Asıl merak konusu olan sınava giren 1 milyon öğrenciden ne kadarının sıfır puan aldığı, fen ve matematik doğru soru çözme ortalamasının ne olduğudur. Bakanlık bunları da açıklarsa daha somut analizler yapma olanağı bulmuş olacağız.”


[TR724] 11.8.2018

Suda çok fazla vakit geçirmeyin!


Yaz mevsiminin en sıcak günlerinin yaşandığı bu dönemde serinlemek için çoğunlukla deniz ve havuzlar tercih ediliyor. Ancak bu etkinlikler ve nemli hava dikkat edilmediği takdirde kulak iltihabı riskini artırıyor. Son derece ağrılı seyreden dış kulak yolunun iltihaplarına zamanında müdahale edilmezse, bu durum ciddi enfeksiyonlara yol açabiliyor. Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Asım Şafak, uzun süre suda kalındığında problem yaşama riskinin arttığına işaret ediyor.

Suda çok kalındığında parmak uçlarındaki cilt buruşur. Cildin bu tepkimesi; suyla beraber yumuşaması, genişlemesi ve dolayısıyla gözeneklerinin açılmasıyla oluşur. Şafak, aynı durumun dış kulak yolundaki deri için de söz konusu olduğunu söylüyor. Üstelik uzun süre suda kalmakla dış kulak yolundaki salgılar çözünerek dışarı çıkar ve buradaki cildi çıplak bırakır. Gerek derideki gözeneklerin açılması, gerek dış kulak yolu salgılarının temizlenmiş olması, dış kulak yolu derisinin dış etkenlere karşı koruyuculuk fonksiyonunu azaltır. Üstelik yüzmek için girilen özellikle havuzlar temiz değilse, mikropların saldırısıyla karşı karşıya kalınmasına neden olur.

Kulağı kaşımayın!

Dış kulak yolu derisi iltihaplandığında ciltte ödem ve gerginlik oluşur ayrıca hafif bir kulak kaşıntısı, derinden gelen bir ağrı meydana gelir. Kaşıntı sebebiyle kulak kaşındığı zaman bu kulak derisinde ek şikayetlere neden olabilir ve iltihabın seyri hızlanabilir. İltihabın ilerlemesi sonucunda kulak çevresinde çene hareketleriyle birlikte ağrılar başlar. İltihaba zamanında müdahale edilmediği takdirde ödem giderek artar ve dış kulak yolu tamamen tıkanarak işitme azlığı ve ciddi dayanılmaz kulak ağrılarına neden olur. Bu durumdaki iltihaplarda; kulak çevresinde kızarıklıklar, kulak çevresinde ödem, ağrıdan dolayı kulak kepçesine dokunmada zorluk, çene hareketlerinde oluşan ağrı hatta yemek yiyememe şikayetleri de söz konusu olmaktadır.

Kulak sağlığınız için bunlara dikkat edin;

  • Dış kulak yolunu temizlemeye çalışmayın
  • Pamuklu kulak çöplerini kulak kanalına sokmayın
  • 30 dakikadan fazla suda kalmaktan kaçının. Eğer uzun süre su içinde kalındıysa bir süre suyun dışında kalarak cildi kurutun
  • Kulak kaşıntılarında ve kulak ağrılarında geç kalmadan doktora başvurun

2-3 damla sirke işe yarayabilir

Dış kulak yolunda kaşıntı ve hafif derinden gelen ağrıların başladığı ilk günlerde tedavi çok kolay olabilmektedir. Dış kulak yolunun kurumasını sağlamak ve dış kulak yolunun asit düzeyini artırmaya başvurulmaktadır.  Kulak zarında herhangi bir delik yoksa dış kulak yoluna 2-3 damla sirke damlatılması işe yaramaktadır.


[TR724] 11.8.2018

DİB Başkanı Erbaş sinyalini verdi: Söz dinlemeyen tarikat ve cemaatlere operasyon, dinleyene rehberlik!


Diyanet İşleri Başkanı (DİB) Ali Erbaş, tarikat ve cemaatlerin tek çatı altında toplanacağını açıkladı. Bazı tarikat ve cemaatlerin boyutundan daha çok iktisadi, siyasi hatta güvenlik boyutlarının ve küresel bağlantılarının bulunduğunu iddia eden Erbaş, ileri de bunlara yapılacak operasyonlar için kapı aralamış oldu.

Ankara’da iktidara yakın Anadolu Ajansı’na konuşan Erbaş, “Dinin sivil yapısına gölge düşürmeyecek, özgürlüklere halel getirmeyecek ve din güvenliğini sağlayacak bir kontrol ve rehberlik mekanizması kurulmalıdır.” diyerek, bu tip tarikat ve cemaatlerin ise tek merkezden kontrol edileceği ve rehberliğe tabi tutulacağını kabul etti.

Erbaş, tarikat ve cematlerin tek çatı altında toplamaya yönelik çalışma ya da hukuki düzenlemenin doğru dini bilgi ve samimi gayretle faydalı çalışmalar yapan oluşumları olumsuz etkilemeyecek ve rehberlik edecek şekilde yapılması gerektiğini de aktardı.

Erbaş, güncel popülist, gelişi güzel tartışma ve mülahazaların ötesinde, tarikat ve cemaatlerin birer sosyal gerçeklik olarak toplumsal ve dini işlevleri, din istismarının sebepleri ve etkileri, bu alandaki hukuki boyutun ve ideal tutumun nasıl olması gerektiği gibi konuların etraflıca ele alınması gerektiğini de belirtti.

Erbaş’ın iddiasına göre, insanların ötelenmesi söz konusu alanı daha da karmaşık ve denetimsiz hale getirdi. Dini istismar eden gruplar için uygun bir zemin oluşmasına sebebiyet verdi.


[TR724] 10.8.2018

Adım adım IMF’nin kapısına [Semih Ardıç]


ABD’nin Türkiye için “müeyyide” kararı aldığı tarihin üzerinden bir hafta geçti. 2 Ağustos’tan bu yana piyasalar yangın yerine döndü. Dolar 4,92 TL’den 5,56 TL’ye, euro 5,75 TL’den 6,43 TL’ye yükseldi.

Makaleyi kaleme almaya başlarken doların bulunduğu seviye ile makale bittiğinde geldiği seviye arasında 5-10 kuruş fark oluyor. Biz bilgisayarda “sil” tuşuna basıp çıkıyoruz işin içinden. Aynı anlarda milyon dolarlık ödemesi olan erbab-ı ticaret ne yapsın?

Dövizin bu kadar sert yükselmesi iflaslarda bardağı taşıran son damlalardır.

“KRİZ YOK”, ÖYLE Mİ?

Hâlâ böyle bir ekonomi için “kriz yok” diyerek kendisini avutanların mevcudiyeti Türkiye’yi daha büyük bir girdabın içine sürüklüyor.

Virüs hayatî organlara sıçradı. Borç krizi, kur krizi derken bilanço krizi safhasına geldik. Bankalar ve reel kesimin, haliyle devletin bilançosu yüzde 10’a yakın küçülebilir. Bu sene son çeyrekte eksi büyümeye bile sevinebiliriz. Hiç olmazsa cari açık biraz düşüşe geçer.

Merkez Bankası’nın içler acısı hali gösteriyor ki Türk Lirası’nın acıları uzun müddet bitmeyecek. 2,2 milyar dolar bankaların emanet dövizini serbest bırakmakla bu buhranın içinden çıkılabilir mi?

NET REZERVER 21 MİLYAR DOLAR

Merkez Bankası net rezervleri 21 milyar dolara kadar düşürünceye kadar kemer sıkılsaydı kurdaki dalga boyu bu kadar yükselmezdi. Geminin güvertesini aşan dalgalar yakında kaptan köşküne kadar yükselecek.

Kamu ve özel sektörün net dış borcu 303 milyar dolara çıktı. Bütçe açığı 7 ayda 50 milyar liraya yaklaştı. Enflasyon yüzde 15,8, işsizlik yüzde 11.

“Kazandığından fazlasını harcamak” manasına gelen cari açık 57,7 milyar dolar. 3,3 milyon kişi kredi kartlarından icralık. Bankaların icraya verdiği kredi kartı müşterisi sayısı 6 ayda 420 bin kişi arttı.

Euro Türkiye saati ile 19:25’te 6,43 TL’yi aştı.

Elektriğe yüzde 9-14, doğalgaza yüzde 9-50 arasında değişen oranlarda zam yapıldı. Akaryakıtta halının altına süpürme taktiği ile zamlar şimdilik pompaya aksetmedi.

ÇEYREK ALTIN 350 TL OLDU

Çarşı pazarda etiketler kaldırıldı, zira fiyatlar artık günlük değişiyor. Döviz büroları dolar bulmakta zorlanıyor. Bazı saatlerde döviz fiyatlarını gösteren elektronik tabelayı kapatıyorlar, işlem yapmıyorlar.

Çeyrek altın 350 TL oldu. 200 TL olduğunda yer yerinden oynamıştı. “1 dolar 3 TL olur mu?” tartışması sanki 50 sene evvel yapılmış gibi. Halihazırda 0,5 dolar bile 2,75 TL oldu. Euro ve sterlin 7 TL oldu olacak. Bu arada Yiğit Bulut’tan haberi olan var mı? Bulut, “Dolar 2,5 TL’ye inecek.” diyordu…

KAPTAN: KORKMAYIN, BU DA GEÇECEK

Niye oluyor bütün bunlar? Recep Tayyip Erdoğan’ın dümeninde Türkiye otoriterlik sularında ilerlerken hırçın dalgalarla yüzleşiyor. Geminin azamî motor gücü çoktan aşıldı. Yakıt kalmadı. Ne yedek makine ne de yakıt var.

Kaptan sadece “Tam yol ileri.” diyor. Arada mürettabatı ve yolcuları teskin etmek için hoparlörden anons yapıyor: “Korkmayın! Bu da geçecek.” Korkmadığını söyleyenler dahi kaptanın yanında tir tir titriyor.

ABD Doları 9 Ağustos 2018 Perşembe günü 5,50 TL’yi de aşarak 5,56 TL oldu.

ABD ile inatlaşmanın bir haftalık serencamı Erdoğan’ın bu sefer yaş tahtaya bastığını gösteriyor.

Amerika’ya gönderilen ve Dışişleri, Hazine ve İçişleri bakanlıklarından 9 bürokratın yer aldığı heyetin önüne konulan listenin verdiği mesaj gayet berrak: Beyaz Saray son sözünü söyledi ve Ankara’dan adım atmasını bekliyor.

ABD’NİN ŞAKASI YOK

Rahip Andrew Brunson, NASA’da mühendis olarak çalışan Serkan Bilge ve ABD İstanbul Başkonsolosluğu’nda çalışan M.T. başta olmak üzere 18 kişinin derhal serbest bırakılması isteniyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın listede yer alan maddelerde son derece hassas olduğu ve daha evvelkiler gibi kale alınmaması halinde yeni müeyyidelerin tatbik edileceği lisan-ı münasiple anlatılmış.

Ankara’dan giden heyet, Dışişleri Bakan Yardımcısı mertebesinde bir karşılamada “Türkiye’nin İran müeyyidelerinden muaf tutulmasını” ve “Halkbank soruşturmasının kapatılmasını” ve “Mehmet Hakan Atilla’nın Türkiye’ye iade edilmesini” talep etmiş.

Bu talep Hariciyemizin ne kadar feraset sahipi olduğu hakkında hayli fikir verdi. Muhatabı, “Adamlarımı serbest bırak, yoksa.” derken Erdoğan, rehine siyaseti ile netice alabileceğini zannediyor.

TÜRKİYE’NİN KAYBEDECEKLERİ DAHA FAZLA

ABD ili bilek güreşi de dünyanın gözü önünde cereyan ediyor. ABD’nin kaybedecekleri Türkiye’nin kaybedeceklerinin yanında devede kulak bile sayılmaz.

Ekonominin en zayıf, en aciz olduğu şu günlerde okyanus ötesi ile “it dalaşı” fikrini Erdoğan’a telkin edenler esasında Erdoğan’ın kuyusunu kazıyor.

Yabancı sermaye, “Türkiye mi? Aman benden uzak olsun.” hissiyatında. Dolar bir haftada 5,50 TL’ye geldi ki şimdi 6 TL’ye birkaç haftada tırmanabileceği telaffuz ediliyor.

Yatırımcıların akıl hocası Fitch, kredi notunu “çöp seviyesine” indirdiği 13 Temmuz’dan bu yana Türkiye’de ekonomik verilerin daha da kötüye gittiğini açıkladı. Müdahale edilmezse aralık ayını beklemeden yine not indirimine gidebileceğini ima etti.

BBC: TÜRKİYE BÜYÜK BİR KRİZE SÜRÜKLENİYOR

BBC’nin analizinde Türkiye’nin büyük bir krize doğru sürüklendiği belirtilirken, Bloomberg hükûmetin banka hesaplarını dondurabileceğini yazıyor.

Bir başka başlık da Türkiye’nin Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) borç talep edebileceğine dair… O başlığın puntosu giderek büyüyor.

Bir sene içinde 230 milyar dolar finansman lazım. Böyle bir kaynak Türkiye’de yok. Hariçten de gelmiyor o paralar. Erdoğan’ın memleketi aile şirketi gibi idare etmesine, kasanın anahtarlarını damadı Berat Albayrak’a vermesine para baronları sıcak bakmadı.

Erdoğan’ın ABD ile itişmesi Türkiye’ye bir nebze ümitvar bakan yatırımcıların bakışını da tamamen değiştirdi.

BORSA’YA GELEN ESRARENGİZ PARA KİMİN?

“Piyasa yanıp kavrulurken Borsa İstanbul nasıl oluyor da 95 binin altına inmiyor?” suâlinin cevabı al takke-ver külah ekonomisinde mahfuz.

Londra üzeriden Yatırım Finansman 100 milyon dolarlık bir para getirdi. Böylece Borsa krizde en azından düşmemiş görünüyor. 100 milyon doların kime ait olduğu açıklanmasa da daha evvel kaleme almıştım bu mevzuyu.

Yatırım Finansman doğrudan Saray’ın talimatı ile yine Saray’ın verdiği parayı yabancı alımı gibi göstermek için paravan olarak kullanılıyor.

Gemi batıyor. Kaptan ve mürettebatı ise yemek salonununda keman konseri ile “tehlike yok” intibaı verme derdinde. Türkiye’nin nefes alması için değil 100 milyon dolar 10 milyar dolar kâfi gelmez.

IMF, ABD’NİN ONAYI OLMADAN TÜRKİYE’YE KREDİ VEREMEZ

Erdoğan adım adım IMF’nin kapısına gidiyor. Erdoğan belki kabul etmek istemiyor, amma velâkin Türkiye’yi, “Borç verdik.” dediği IMF’ye muhtaç hale getirdi. Hayaldi, hakikat oldu.

Erdoğan borç istediğinde IMF’nin kendisini kırmızı halı ile karşılayacağını zannediyorsa yanılıyor. Arjantin o işi erken yaptı ve 50 milyar doları kaptı. Üstelik Arjantin’in ekonomik verileri bize göre daha yönetilebilir seviyede. Cari açığı 27 milyar dolar. Döviz borcu bizimkinin yarısı kadar değil.

ABD ile kriz devam ederken IMF’den kredi istesek de vermeyeceklerini bir kenara not edelim.

Korkun, zira bu kriz kolay geçmeyecek.

ABD İLE İNATLAŞMANIN BİR HAFTALIK FATURASI

2 AĞUSTOS: Dolar 4,92 TL, euro 5,75 TL, sterlin 6,44 TL
9 AĞUSTOS: Dolar 5,56 TL, euro 6,43 TL, sterlin 7,15 TL

  • Dolar 64 kuruş, euro 68 kuruş, sterlin 71 kuruş yükseldi.
  • Hazine faizi yüzde 2 (200 baz) puan arttı.
  • Özel sektörün dış borcuna 139 milyar TL ilave yük bindi.
  • Türkiye toplam dış borç için 194 milyar TL daha fazla ödemek mecburiyetinde kalacak.
  • Fert başına düşen borç tutarı 2.403 lira daha arttı.



[Semih Ardıç] 10.8.2018 [TR724]

İslamcıların zafer zafer büyüyen yenilgisi [Alper Ender Fırat]


Türkiye’nin 70 yıllık siyasal İslamcılığı;  hadi bakalım başardınız, dünyada ve ahirette size lazım olacak neyiniz varsa harcayıp, Recep T. Erdoğan’ın Başkan yaptınız. Sevinmek hakkınız. Yalaya yalaya jilet gibi keskinleştirdiğiniz bıçağın boynunuzda durduğunu fark etmeden, daha da bir iştahla yalayın. Hakkınız!  ‘Hak, hukuk, adalet, ilke, iman’ gibi şeyler daha önce de sadece dilinizde vardı, pek lazım olmuyordu hepsini, Reis’in iktidar yoluna satmakla büyük akıllık ettiniz. Harcırahınız sizi Süfyani cennete ulaştırdı. Şimdi bayram zamanınız.

Her şeyinizi harcayıp tükettiniz ama bravo size. Sürekli hak adalet, hukuk, kitabın yazdıkları gibi laflar edip zevkinizi bozanları hapse atıp kurtulmanız çok iyi oldu. Hem bak Reisi Başkan yapma yolunda yepyeni can yoldaşları edindiniz. Doğu Perinçek gibi Bahçeli gibi Feyzioğlu gibi, Kasırga gibi can yoldaşı yılan arkadaşlarınız oldu. Ahirette de sizi hiç bırakmayacaklar.

Yaktınız, yıktınız, susturdunuz, mallara çöktünüz…

Hadi bakalım çok güzel bir ekip çalışmasıyla yaktınız, yıktınız, susturdunuz, mallara çöktünüz, bebekleri öldürdünüz, okulları talan edip, üniversiteleri yıktınız, kılıcınızdan mazlumların kelleleri damladı, çaldınız, yağmaladınız, katlettiniz. Bravo size! Çok güzel yalanlar söyleyip, en galiz iftiraları attınız, kabul etmek gerekir ki süfyani meşrebinizin hakkını çok iyi verdiniz.

Ve nihayet hedefinize ulaştınız!

Zaten bu dünyaya geliş amacınızda bu değil miydi? Ne pahasına olursa olsun Reisi başkan yapacaktınız, O da sizi yeryüzü cennetine ulaştıracaktı.

Cennete ulaştığınız için de artık bir daha hesap verme derdiniz kalmadı. Ahlaka, adalete, hukuka, bundan sonra ihtiyacınız olmayacağı için Başkanlık yolunda hepsini harcamanız iyi oldu yoksa boş yere cebinizde yer işgal edecek, israf olacaktı. Sağınızda Yiğit Bulut, solunuzda Ardan Zentürk, ve ne kadar din düşmanı varsa onları da arkanıza alıp yeryüzü cennetinde, Reis’in irade buyurduğu zamana kadar yaşamak en iyisiydi ve siz de onu yaptınız. Bravo, bravo! Yaptığınız çok akıllıca bir ticaretti. Muhtemel üç beş yıllık ahmak lezzetler için her şeyinizi verdiniz.

De ki: “Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Resûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez. (Tevbe Suresi 24.ayet)  ikazı sizin için değildi o yüzden sizde bu ikazı zaten hiç dinlemediniz.
Evet başardınız ve Recep T. Erdoğan’ı Başkan seçtirdiniz. Şimdi ona çok ama çok sahip çıkın. Çünkü kendinize başka hiçbir bırakmadınız. Sözü ve itibarı zaten çok zaman önce bitirmiştiniz. O’nun yalancı iktidarı yıkılıp giderse bu dünyada hiçbir şeyiniz kalmayacak. Mazlumların ve bebeklerin canlarını yiye yiye edindiğiniz dünya mallarınıza da sizin öğrettiğiniz gibi çökecekler.

Siz Allah’ın ayetlerini, çok az bir bedele sattınız

Bundan sonra kıyamete kadar ne zaman adaletten bahsetseniz yüzünüze tükürerek bugün yaptıklarınızı hatırlatacaklar! Reisin muvakkat iktidarı bittiğinde, başkanlık yolunda hunharca çiğneyip bitirdiğiniz ‘Hukuk’ kelimesini çok ama çok arayacaksınız. Ne zaman medeniyetten, ahlaktan, şehirlerden bahis açacak olsanız tükürük yağmuruna tutulacaksınız. Riyakarlığınız, sahtekarlığınız, din tüccarlığınız bugün de ayan beyan ortaya çıkmıyorsa ‘Süfyanın’ etkisine teşekkür edin. Ama o bitince bittiğinde kıyamete kadar sokağa çıkamaz hale geleceksiniz.

Artık şiiri de ağzınıza alamayacaksınız.

Siz Allah’ın ayetlerini, çok az bir bedele sattınız. Yeni dostlarınız gerçek yüzlerini göstermeden görüp görebileceğiniz bu saltanat günlerinin keyfini çıkarın.


[Alper Ender Fırat] 10.8.2018 [TR724]

Gerçeğin ölümü! [Erhan Başyurt]


‘’Totaliter yönetimler için ideal vatandaş, ikna edilmiş Naziler (faşistler) ya da ikna edilmiş komünistler değildir. Ancak o insanlardır ki; gerçek ile kurgu, doğru ile yanlış farkı onlar için artık mevcut değildir…’’

‘’Totalitarizmin Kaynakları’’ kitabının yazarı ünlü felsefeci Hannah Arendt’ten bu çarpıcı alıntıyla, Pulitzer ödüllü Amerikalı gazeteci Michiko Kakutani’nin büyük ilgi çeken ‘’Gerçeği Ölümü’’ isimli kitabında karşılaştım.

Müthiş bir tespit! Bugün de yaşananları fazlasıyla özetliyor…

Kakutani, Goya’nın ünlü ‘’Murio la Verdad – Gerçek öldü!’’ eserinden ilhamla kitabına bu ismi vermiş.

Aslında ABD’de Trump yönetiminin yöntemini, bilgi kirliliğini, yalan ve çarpıtmalarına dikkat çekiyor.  İnsanların gerçeğin peşine düşmediklerini, algının ve kurgunun kuyruğuna takıldıklarına dikkat çekiyor…

Ancak Türkiye’de de durum farklı değil. Hatta kat be kat daha kötü…

***

İktidar sadece gerçekleri ters yüz etmiyor, yalan ve iftiralarını tamamen denetimi altındaki medya üzerinden halka defaatle şırınga ediyor.

Gerçeği dile getirecek mecralar birer birer kapatılıyor, cesur aydınlar ve gazeteciler hapse konuluyor, hukuk sopa gibi kullanılarak muhalif görüşler sindiriliyor, böylece halkın doğru bilgi alacağı kaynaklar kurutuluyor.

Yine de gerçeğin dile getirilmesi engellenememişse, halkın ‘’gerçekten şüphe duyması’’ sağlayacak yalanlar ortaya atılıyor…

Sonuç tam Orwel’in ‘’1984’’ isimli distopya romanında yer alan tek parti sloganı gibi;

‘’SAVAŞ BARIŞTIR.

ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR.

CEHALET GÜÇTÜR…’’

***

Ekonomik krize doğru sürüklenen Türkiye’de gerçeği ters yüz etmeye yönelik yakında bu slogana bir satır daha eklenirse hiç şaşmayın;

”FAKİRLİK ZENGİNLİKTİR!’’

***

İktidarın özgür ve eleştirel medyayı susturması, ifade ve fikir hürriyetini yok etmesi, rastlantı değil.

Şu an uyguladıkları hukuksuzluklara zemin hazırlamak ve rejimi dönüştürme planlarını hayata geçirmeye yönelik totaliter yönetimlerin tercih ettiği bir yöntem bu…

Büyük oranda başarılı da oldular.

TSK’da ‘balyoz devrimi’ sadece belirli çevrelerin ağzına sürülmüş bal hükmünde…

Ters düştükleri an, daha önce nasıl derdest ettilerse, yargı eliyle yeniden tasfiye edileceklerdir.

Totaliter rejime doğru adım adım ilerlerken iktidar sadece ‘at’ değiştirmiş durumda o kadar…

***

Kamuoyunu aydınlatma ve kamu yararına bekçilik yapmakla yükümlü medyanın durumu yürekler acısı.

Aynı başlıklar, iktidarın propaganda ve kurgularına sorgulamadan manşete taşımalar…

İktidardan nemalanma ve yalakalık yarışında bir çamur medyası…

***

1997-98 arası bir buçuk yıl Kahire’de gazete temsilcisi olarak görev yaptım.

Bulunduğum o 500’ü aşkın gün, Mısır medyası hemen hemen her gün ‘Mübarek…’ manşeti ile çıkıyordu.

İsrail’e petrol satıyor ve Filistin’e blokaj uyguluyorlardı ama medyada söylem İsrail karşıtlığı üzerine kuruluydu.

Bir de Mübarek’in Aswan Barajı’ndan daha kapsamlı çölü tarım arazisine çevirecek ‘dev proje’si manşetleri süslüyordu.

O proje halen bir ‘hayal’!

O dönem Mısır’da tamamı kamu denetimindeki gazeteler için ilginç latifeler yapılırdı.

Bunlardan birisi, aslında tek bir gazetenin basıldığı, gazete bayilerinin talep edilen ada göre logo yapıştırdığı şeklindeydi…

Türkiye’de basının durumu da bu noktaya doğru gidiyor.

Hürriyet logosunu Sabah’a yapıştırsanız, Sabah logosunu Milliyet’e yapıştırsanız ne fark eder? Kaç kişi fark eder?

***

200’ü aşkın medya kuruluşunun kapatıldığı, binlerce gazeteci ve aydının yargılandığı ve hapse atıldığı bir Türkiye’de gerçek ölüme mahkum edilmiş durumda.

Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan, Mümtazer Türköne, Sedat Laçiner, Enis Berberoğlu, Mustafa Ünal, Mehmet Baransu, Ufuk Şanlı, Ünal Tanık gibi usta kalemler, onlarca gazeteci ve yazar halen suçsuz yere demir parmaklıkların arkasında tutsak.

Sosyal medya veya sanal ağlardan dar imkanlarla özgür ve eleştirel yayınlar bile anında erişime kapatılıyor ve susturuluyor.

Halkın aydınlanmasını, gerçeğe ulaşmasını engelleyen iktidar, Orwell’in romanında olduğu gibi ‘cehaleti, güce dönüştürüyor’.

Hitler soykırımına şahitlik etmiş ünlü felsefeci Arendth’in yazının girişinde yer verdiğim önemli tespitinde olduğu gibi, ‘’gerçek ile kurgu, doğru ile yanlışı ayırt edemeyen totalitarizm için ideal insan’’ tipi oluşuyor.

Ne yazık ki, gerçeğin ölümüne ya da öldürülüşüne şahit oluyoruz!


[Erhan Başyurt] 10.8.2018 [TR724]

Brüksel neden yardıma gelmez? [Ebubekir Işık]


Trump yönetiminin Amerika Birleşik Devletleri’nin özgür dünyanın liderliği iddiasını bir hayli hırpaladığı son birkaç yılda, Brüksel’in insan hakları ve hukukun üstünlüğü konularında dünyanın tartışmasız en etkin siyasal merkezi haline geldiği artık tartışma götürmez bir gerçek. Bu nedenle, sayısal olarak baktığımızda (detaylı tarama için www.diplomatique.belgium.be sitesine bakılabilir) dünyada en fazla uluslararası insan hakları örgütlenmeleri ve ilintili kuruluşların Brüksel’de kümelendiğine şahit olmaktayız.

Şüphesiz, AB’yi insan haklarının Mekke’si kılan sebeplerin en başında Brüksel’in siyasal, ticari, güvenlik ve kültürel bütün ortaklıklarında insan hakları konusunu bir şart olarak (conditionality) masaya koyması ve muhataplarının bu konuda belli bir düzeyde hareket etmesini temin etmeye çalışmasından kaynaklanıyor.

Fakat, tüm bu saiklere rağmen Türkiye’nin siyasal ve toplumsal muhalefeti 2016 darbe girişiminden bu tarafa yaşanmakta olan kitlesel insan hakları ihlalleri ve hukukun üstünlüğünün hiç edilmesi hususunda Brüksel’den beklediği desteği alamadı. Hal böyle iken Brüksel’den insan hakları ve hukukun üstünlüğü noktasında daha fazla destek almayı öngören derinlikli tartışmaların bugüne değin hakkıyla yapılmamış olması, Erdoğan yönetiminin gücünü her geçen gün daha da konsolide etmesi sonucunu doğurdu. Bu bağlamdan hareketle, Brüksel’in Türkiye siyasal ve toplumsal muhalefetinin imdadına tam olarak koş(a)mamasının altında yatan temel gerekçeleri incelemek durumundayız?

Şüphesiz, bu kapsamlı soruya verilecek cevabı AB-Türkiye ilişkilerinin dayandığı en önemli temellerden olan Türkiye’nin AB süreci, karşılıklı ekonomik bağımlılık, güvenlik, enerji ortaklıkları, mülteci anlaşması gibi onlarca gerekçe ile açıklamak mümkün. Fakat, Türkiye siyasal ve toplumsal muhalefetinin Brüksel’den hissedilir ölçüde destek alınamaması hususunda bir rolünün olup olmadığı sorulması gereken son derece kritik bir soru olarak varlığını hala koruyor.

Bu nedenle, 2016 darbe girişiminden bu tarafa Erdoğan rejimi tarafından en çok baskıya ve son derece ağır insan hakları ihlallerine maruz kalan kesimlerin siyasal ve toplumsal temsilcilerinin bu meseleyi insan hakları çerçevesinde Brüksel’e nasıl taşıdıklarına baktığımızda, karşımıza kabaca iki sorunsalın çıktığını görmekteyiz.

Türkiyeli Muhalefet Hak Aramayı Bilmiyor

Türkiye muhalefetinin Brüksel merkezli hak ve destek arayışında kabaca ‘advocacy (taraf olma, bilinçlendirme, savunma vs.)’ olarak tanımlanabilecek bir yaklaşımla önemli siyasal kararlara etkide bulunmaya çalıştığını görmekteyiz.  Özellikle, 2016 darbe girişiminden bu tarafa alınan ya da alınamayan advocacy çalışmalarının sonuçlarını incelediğimizde, Türkiye muhalefetinin hem siyasal ayağının hem de toplumsal ayağının bu hak ve destek arama faaliyetini son derece kısıtlı bir alana hapsederek yapmaya çalıştığını ifade edebiliriz.

Bürokratik advocay olarak tanımlanabilecek bu tekdüze ve insan hakları temelli destek arayışının ortaya çıkardığı iki problemden bahsetmek son derece yerinde olacaktır. İlk olarak, özellikle Türkiye toplumsal muhalefetinin Brüksel-Ankara ilişkilerinin son derece sınırlı bir alanı olan insan hakları konularına saplanıp, AB-Türkiye ilişkilerinde daha çok belirleyiciliği olan diğer ekonomik, siyasal ve güvenlik meselelerine dair artık AB’ye söyleyecek sözü kalmamış olması büyük bir talihsizlik olarak kabul edilebilir.

Bu ifadelerden, Türkiye muhalefetinin insan hakları konularına dair çalışmalarını bir kenara bırakmaları gerektiği gibi abes bir anlamın çıkmayacağı aşikar. Ancak, insan hakları konularında gereğine binaen bayraktarlık yapması ile bilinen Türkiye toplumsal muhalefetinin önemli bileşenlerinin; mesele güvenlik, terörizm, mülteci krizi, karşılıklı ticari ilişkiler gibi toplumsal ve siyasal etki düzeyi daha geniş konulara gelindiğinde AB için artık birer bilgi ve tavsiye kaynağı olmaması kaygı verici bir durum.

Türkiye toplumsal muhalefetinin son derece sınırlı bir alanda ve sınırlı konular üzerinden Brüksel merkezli yürütmeye çalıştığı destek arayışının diğer problemli bir tarafı ise, 2016 darbe girişiminden bu tarafa yaşanan mağduriyetleri gidermek için AB’nin çıkar ve kaygıları ile örtüşen somut, spesifik, sonuç alınabilir, etkileri ölçülebilir ve belli bir zaman dilimi içerisinde yapılması öngörülen hemen hiçbir detaylı çalışmanın olmaması ya da en azından henüz olduğuna dar bir emmarenin ortaya çıkmamış olması. Türkiye toplumsal muhalefetinin çalışmalarını bu anlamda daha çok ortaya çıkan krizlere endeksli (ad hoc) ve uzun vadeli olmayan bir perspektif ile yürütülmeye çalışıldığının altını çizebiliriz.

Bu ifadeleri bir soru eşliğinde ortaya koymakta mümkün. Türkiye’nin toplumsal muhalefetinin 2016 darbe girişiminden bu tarafa AB’nin çıkar ve kaygılarına ters düşmeyen üzerinde detaylıca çalışılmış ve belirli bir zaman diliminde hayata geçmesi öngörülen bir çalışması ya da talepler listesi bulunmakta mı?

Türkiye Muhalefetin Birbirine Muhalefeti ve Brüksel

Kaldıysa şayet, Türkiye demokrasisinin en büyük çıkmazlarından birisi de yaşamakta olduğumuz muhalefet sorunu. Bu sorunu sadece iktidar-muhalefet denkleminde görmemekteyiz. Türkiye’nin siyasal ve toplumsal muhalefetinin Brüksel merkezli hak ve destek arama faaliyetlerinde de bu sorun kendisini bir hayli hissettirmekte.

Bu hak ve destek arama faaliyetlerine en büyük muhalefet kanaatimce yine bu muhalif grupların birbirlerine karşı ortaya koyduğu muhalefete dayanmakta. Daha da somutlaştırmak gerekirse. Özellikle, Avrupa Parlamentosu geçtiğimiz son bir kaç yılda defaatle Türkiye’nin siyasal ve toplumsal muhalefetini oluşturan farklı grupları bir araya getirmeye çalıştığı halde, her seferinde bu farklı muhalif gruplar yan yana gelmemek noktasında büyük dirençler gösterdi. Hal böyle olunca, Avrupa Parlamentosu ve ilintili organların Türkiye’de ki mağduriyetlere olan yaklaşımları bölük pörçük ve tüm mağduriyetleri ortaya koyacak bir yaklaşımdan uzak olarak tezahür etti ve bu gidişle benzer şekilde tezahür etmeye devam edecek gibi görünüyor.


[Ebubekir Işık] 10.8.2018 [TR724]

Çalışmadığınız yerden sorayım [Tarık Toros]


Türkiye’deki iktidarın en büyük başarısı şu:

Şeytanlaştırdığı kesimleri tüm gruplara taşlattı.

Sonra sırayla bu kesimleri tek tek düşürdü.

Taşlanan gruplar ise düşenlere “oh olsun” dedi.


**

Bu, kutuplaşmadan daha önemliydi.

Çünkü, karşı kutup parçalı ve birbirine hırlayan gruplardan oluşuyordu.

Koyun misali, tek tek avlandılar, yanındaki götürülürken diğeri umursamadı.

Önüne geçilebilir mi?

Çok geç.


**

Nihayetinde herkes birbirine “aynı gemide değiliz” diyor.

Filikalara binmiş, ona rağmen hırsı geçmeyen, birbirini batırmaya çalışan gruplar misali.

Tuhaf olan…

Hepsi filikasından emin, “benimki azgın dalgalara dayanıklı” modunda.

Gemi batsa dahi (-ki iş oraya gidiyor.)

Sığındığı derme çatma kayıktan el sallayacak.

Peki yakında bir kara parçası var mı?

Onu da bilmiyor.

Yeterli azığı ve direnci olduğunu düşünüyor.


**

Bir ülkenin batışının tek alameti, ekonomik kriz değildir.

Yolların, havaalanı pistlerinin çökmesi…

Tren raylarının altının boşalması…

Yangınlar, zehirlenmeler, iş kazalarında ölümlerin artması…

Kısaca genel asayişin bozulmasıdır.

Ki bu çok çok önemlidir.


**

Bir ülkede insanlar neden ölür?

Yukarıdaki nedenlerle ölümler artıyor ve bu umursanmıyorsa…

Büyük felaketi başka yerde aramaya lüzum yok.


**

Dövizin iki yıl önceye göre iki katına çıkması, hammaddesi ithal olan tüm sektörleri “tasarrufa” götürür.

Hukuk da bu “tasarrufun” sonuçlarını takip etmeyince…

Her ay binlerce insanın bu nedenle hayatını yitirdiğini görürsünüz.

Sadece istatistiklere girer bu.

Egemenler, işin doğasına verir.

Vatandaş, belâ henüz kendini bulmadığı için dua eder, “verilmiş sadakamız varmış” der.

Ölen günahsızlar sadaka vermediği için mi ölmüştür, onu düşünmez.


**

Dönelim başa.

Türkiye’deki iktidarın en büyük başarısı:

Şeytanlaştırdığı kesimleri tüm gruplara taşlattı.

Sonra sırayla bu kesimleri tek tek düşürdü.

Taşlanan gruplar ise düşenlere “oh olsun” dedi.

Buna, “kazalarda” yitip gidenleri de eklerseniz, çok acımasız bir bir yorum olmaz.

Eskiden gazeteler “cinayet gibi kaza” derdi.

Bu artık yasak.

Azrail misal…

Ölümlerle arasına “doğal nedenler” girdiği için nefret Azrail’e ulaşmaz ya…

Egemenler ve onların propaganda araçları “işin tabiatını” özenle sıcak tutuyor.

Tutmaya da devam edecek.


**

Ülkede “ikinci cumhuriyet” hüküm sürüyor.

Bunu dert edip bir “üçüncüsü” için çaba harcayan yok.


**

Hepsi kolaydır, emin olun:

Hukuk yeniden tesis edilir.

Ekonomi, sert ve istikrarlı tedbirlerle yoluna koyulur.

Yıkılan tekrar yapılır.

İnsan hatası sebebiyle yaşanan insan ölümleri azaltılır.

Suç oranları düşürülür.

İşsizlik, enflasyon kontrol altına alınır, vs.


**

Asıl zoru:

Yitip giden nesilleri geri getirmektir.

Nesil yetiştirmektir.

Önceki nesiller ne hissediyor bilemem.

Ülke, bizim nesli ve halihazırda “yetiştirilenleri” kaybetti.

Sonrası?

En iyimser tahminle 20-30 sene gitti.

İşte bunun telâfisi çok zordur.

Hatta, kimine göre imkânsızdır.


**

Dert budur.

Soru da budur.


[Tarık Toros] 10.8.2018 [TR724]

Ve ligde perde 61. kez açılıyor [Hasan Cücük]


Futbolda hasret nihayet bitiyor. Fenerbahçe’nin efsane futbolcusu Lefter Küçükandonyadis adının verildiği 2018-19 sezonu 82 günlük aradan sonra Ankaragücü – Galatasaray maçıyla start alıyor. 34 hafta srecek lig maratonunda şampiyon adayları yine bildik takımlar olacak. Şampiyonluk yarışı kadar ligde kalma mücadelesinde nefes kesecek. 13 ilden 18 takım 306 maç yapacak.

1959’da başlayan Türkiye ligi yeni bir sezona daha merhaba diyecek. Süper Lig’in 61. sezonunda 13 ilden 18 takım mücadele edecek. İstanbul her zaman olduğu gibi ligde en çok takımı olan il olma özelliğini bu sezonda sürdürecek. Türk futbolunun kalbinin attığı şehir olan İstanbul’u bu sezonda Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray, Kasımpaşa, Başakşehir temsil edecek. Şampiyonluğun yine İstanbul dışına çıkması beklenmiyor. Üç büyüklerin yanı sıra Abdullah Avcı ile zirveyi zorlayan Başakşehir’in şampiyonluk yarışında olması bekleniyor.

İstanbul’un 5 takımla temsil edildiği 61. sezonda iki takımlı sadece bir il bulunuyor. Antalya’yı bu sezonda Antalyaspor ve Alanyaspor temsil edecek. Başkent Ankara’nın ise uzun yıllar sonra ligde tek temsilcisi bulunuyor. Geçen sezon Osmanlıspor ve Gençlerbirliği ligden düşerken, bu sezon yeniden Süper Lig’e dönen Ankaragücü başkentin tek temsilcisi olacak.

Ligin yenileri Rizespor, Ankaragücü ve Erzurumspor

Süper Lig’de 2018-2019 sezonunda mücadele edecek 18 takımdan 9’u geçen sezonu tamamladıkları teknik direktörlerle yoluna devam ederken, 9’u yeni teknik adamlarla başarı arayacak. Son şampiyon Galatasaray ile Beşiktaş, Başakşehir, Kasımpaşa, Yeni Malatyaspor ve Alanyaspor’un yanı sıra ligin yeni ekipleri Çaykur Rizespor, MKE Ankaragücü ve Büyükşehir Belediye Erzurumspor, geçen sezonu tamamlayan teknik direktörler yönetiminde yeni sezonu açacak. Fenerbahçe ile Trabzonspor’un yanı sıra Göztepe, Sivasspor, Kayserispor, Akhisarspor, Bursaspor, Antalyaspor ve Konyaspor, teknik direktör değişikliğine giden ekipler oldu. Kenar yönetiminde hakimiyet ise yerli teknik adamlarda olacak.

18 takımlı ligde yeni sezonda sadece 2 yabancı teknik adam çalışacak. Ligde Fenerbahçe’yi Hollandalı Phillip Cocu, Akhisarspor’u ise Bosna Hersekli Safet Susic çalıştıracak. Süper Lig’de bu sezon takım çalıştıracak 18 teknik direktör içinde Türkiye’nin en üst seviye liginde daha önce şampiyonluk yaşayan sadece 3 teknik adam bulunuyor. Galatasaray ile 7 kez Süper Lig şampiyonluğu yaşayan teknik direktör Fatih Terim’in yanı sıra Beşiktaş ile iki sezon üst üste şampiyon olan Şenol Güneş, 2009-2010 sezonunda Bursaspor’a ilk ve tek şampiyonluğunu kazandıran Kayserispor, Teknik Direktörü Ertuğrul Sağlam, “şampiyon” apoletiyle ligde mücadele edecek.

Bu sezon VAR devreye giriyor

Video Yardımcı Hakem (VAR) sistemi, bu sezon ligimizde uygulanmaya balayacak. Takımların en büyük şikayet konusu olan hakem hataları VAR’ın uygulamaya girmesiyle büyük oranda azalacak. Daha çok penaltı daha az ofsayttan atılan goller seyredeceğiz. Gol, penaltı,  doğrudan ihraç ve yanlış oyuncuya kart verilmesi kararlarında VAR devreye girecek. Nihai karar her zaman hakem tarafından verilecek.

Fenerbahçe, geride kalan 60 sezon göz önüne alınarak yapılan değerlendirmede, puan cetvelinde zirveye otururken, en çok puan toplayan, galip gelen ve gol atan takım unvanlarını elinde bulunduruyor. Sarı-lacivertliler, oynadığı 1976 lig maçında 3447 puan alarak, ligin en çok puan toplayan ekibi oldu. Fenerbahçe bu alanda Galatasaray’ın 56 puan önünde yer aldı. Galatasaray ise 1976 maçta toplam 3391 puan elde etti. Sıralamada Beşiktaş 3306 puanla üçüncü, Trabzonspor da 2384 puanla dördüncü sırada kendisine yer buldu. Ligde toplam 1976 maç yapan 2 takımdan Fenerbahçe, aldığı 1134 galibiyetle, en yakın rakibi Galatasaray’dan 16 galibiyet fazlasıyla ilk sırada bulunuyor. Galibiyet sayısında Galatasaray 1118 ile ikinci, Beşiktaş ise 1068 ile üçüncü sırada. Lig tarihinde en çok gol atan takım unvanına da Fenerbahçe sahip oldu. Sarı-lacivertliler, toplam 3511 gol kaydetti. Galatasaray 3465 golle Fenerbahçe’yi izledi. Beşiktaş’ın gol sayısı ise 3204.

Ligde 2018-2019 sezonunda yarışacak 18 takım içinde kadrosu en pahalı olanı Galatasaray. Transfermarkt’ın verilerine göre sarı-kırmızılı takımın bu sezon kadrosunda bulundurduğu futbolcuların toplam tahmini bonservis bedeli, 84 milyon 500 bin Euro. Geçen sezon bu unvan, 119 milyon 600 bin Euro ile Beşiktaş’a aitti. Kadro değeri en az olan takım ise 10 milyon 680 bin Euro ile Süper Lig’e yeni yükselen MKE Ankaragücü gösterildi.

Süper Lig’de bu sezon forma giyecek oyuncular arasında en değerlisi Fenerbahçe’nin İngiltere Premier Lig ekibi Swansea City’den kiraladığı Andre Ayew oldu. Aynı internet sitesinin değerlendirmesinde, Süper Lig’in yeni sezondaki en değerli oyuncusu olarak tahmini 15 milyon Euro bonservis bedeli bulunan Ayew gösterildi. Ayew’i 12 milyon Euroluk değerleriyle Beşiktaşlı Domagoj Vida, Fenerbahçeli Giuliano ve Trabzonsporlu Yusuf Yazıcı izledi.

82 günlük ara bitti artık söz futbolcularda. Bol gollü, kaliteli futbolun olduğu, hakemlerin konuşulmadığı, fair-play’in ön planda olduğu bir sezon geçirmeyi umut ediyoruz.


[Hasan Cücük] 10.8.2018 [TR724]