Yasir Gökçe: İnsan kaçırmalar uluslararası hukuka meydan okuma

Hamburg’daki Bucerius Law School’da doktora öğrencisi olan Yasir Gökçe’nin kaleme aldığı makalede Erdoğan rejiminin uluslararası hukuku ihlal ettiği vurgulandı. Makale Harvard Üniversitesi tarafından yayımlandı. Yıllarca Türkiye Dışişleri Bakanlığına Uluslararası Hukuk alanında danışmanlık yapan Yasir Gökçe’nin Harvard, Ankara ve Bilkent üniversitelerinden lisans ve yüksek lisans derecesi bulunuyor.

TÜRKİYE’NİN YURT DIŞINDAKİ İNSAN KAÇIRMA OPERASYONLARI ULUSLARARASI HUKUKA KARŞI MEYDAN OKUYOR

“Hayatımız yerle bir oldu. Bir gecede “terörist” ilan edildik.” diyen 13 yaşındaki Şevval, Türkiye devleti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın muhaliflere yönelik yürüttüğü büyük çaplı baskının kurbanlarından bir tanesi. Günümüzde hala devam eden baskı, Erdoğan rejimini eleştiren herkesi etkiliyor. 15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişiminden bu yana, Erdoğan rejimi, yurt dışında bulunan Türk din adamı Fethullah Gülen’in liderliğindeki sosyal ve dini bir grup olan Gülen Hareketi’nin takipçilerini hedef alma çabalarına ısrar ediyor. Erdoğan rejimi, Gülen’i ve takipçilerini başarısız darbe girişiminden sorumlu tutuyor. Ancak Gülen, herhangi bir katılımı reddetmiş ve Erdoğan’ın acımasız tedbirlerine karşı uluslararası bir soruşturma çağrısında bulunmuştu.

Erdoğan rejiminin “terörist” olarak tanımladığı Gülen’in takipçilerini cezalandırma girişiminde bulunan Türkiye devleti, ilk olarak yabancı ülkelerde bulunan ve haklarında arama kararı bulunan vatandaşların iadesini talep etti. İadesi talep edilen şahısların “terörist” olduğu iddiasına ikna olmayan ülkeler, Türkiye’nin iade taleplerini reddettiler. Bu konuda kararlı olan Erdoğan rejimi, sınır ötesi kaçırmalar olarak da adlandırılabilecek bir “yasadışı iade” politikası benimsedi.

Üst düzey Türk yetkililerinin kamuya açık ifadeleri ve en az 18 ülkeden gelen raporlar, bu politikanın büyük ölçüde Gülen sempatizanlarını hedef almaya yönelik olduğunu ortaya koymaktadır. Cumhurbaşkan Erdoğan’ın sınır aşan kaçırma politikasının yasallığının incelenmesi, mağdur devletlerin ve bireylerin BM mekanizmaları aracılığıyla izleyebilecekleri birtakım çözüm yollarını ortaya koyması bakımından önemlidir.

Egemenliğin ihlali

Türkiye, muhalifleri barındıran ülkelerin rızasını almadığı halde, o ülkelerde bulunan insanları kaçırarak uluslararası hukuku ve devletlerin egemenlik haklarını ihlal etmiştir. Bu durum, kaçırma hadiselerinin yaşandığı mağdur devletler arasında büyük bir tepki oluşturmuştur. Mesela Moğol Dışişleri Servisi, Türk devletinin kendi ülkelerinde adam kaçırma girişiminin “Moğolistan’ın egemenliğini ve bağımsızlığını ihlali ettiğini ve kabul edilemez bir davranış” olduğunu nitelendirmiştir. Kosova Dışişleri Bakanlığı da benzer şekilde Kosova’daki kaçırma olaylarını “uluslararası normlarla doğrudan çelişki” olarak belirtmiş ve şiddetle kınamıştır.

Özgürlük hakkı özelinde insan hakları hukukunun ihlali

Türkiye’nin eylemleri devletlerin egemenliğini düzenleyen uluslararası normlardan çok daha fazlasını ihlal ediyor. Sınır ötesi kaçırmalar bir tür özgürlükten yoksun kılma eylemidir ve bu tür eylemler keyfi olmadığı sürece uluslararası hukuka uygun düşmektedir.

Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar sözleşmesinin 9.maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesi uyarınca hürriyetten yoksun kılma eylemi, yasaların öngördüğü gerekçelere ve usullere dayanmadığı takdirde keyfidir. Her iki madde de tutuklanan kişilerin tutuklanma sebepleri ve atılı suçlar hakkında derhal veya tutuklanma esnasında bilgilendirilmesi gerektiğini hükme bağlamaktadır. Aynı şekilde, bu maddelere göre, tutuklanan kişinin, derhal hakim karşısına çıkarılması veya benzeri bir adli makama makul bir süre içerisinde getirilmesi gerekmektedir. Bu şartlara bakıldığında, Türkiye’nin kaçırma eylemlerinin açıkça keyfi olduğu anlaşılmaktadır. Kaçırılan bireylerin, yakalanmalarından aylar sonra bile herhangi bir Türk mahkemesinde görülmemeleri ve yakın akrabalarının bile kaçırılanların nerede olduklarını bilmemesi, Erdoğan’ın insan kaçırma politikasının insan hakları hukuku kapsamında ne kadar şüpheli ve problemli olduğuna işaret ediyor.

İleriye yönelik yapılabilecekler

Erdoğan rejiminin sınır dışı operasyonları karşısında, toprak bütünlüğü ihlal edilen devletler ile Erdoğan rejimi tarafından kaçırılan kişiler ve/veya aile bireyleri tarafından atabilecekleri bazı adımlar var.

Mağdur devletler, Erdoğan rejiminin sınır ötesi insan kaçırma faaliyetlerinin yasadışı olduğu hususunu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde gündeme getirmelidir. Uluslararası barış ve güvenliğin sağlanmasından sorumlu olan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi egemenlik ihlali sorununu dile getirmek için en uygun mercidir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin geçmişte benzer durumlardaki pek çok eylemsizliği dikkate alındığında, Konsey’in harekete geçme olasılığının düşük olduğu iddia edilebilir. Konseyin bu eylemsizliğine rağmen, meseleyi böylesi önemli bir merciiye sunmak, Erdoğan yönetimini barış ve güvenliği tehdit eden sınır ötesi insan kaçırma politikasından caydıracağı için hala etkili bir adım olacaktır.

Ayrıca, mağdur devletler meseleyi Uluslararası Adalet Divanı’na götürmeli ve sınır ötesi kaçırmaların yasadışı olduğunu hükmeden kararlar almaya çalışmalıdırlar. Böylesi bir karar, Erdoğan rejiminin sonraki kaçırma operasyonlarını gerçekleştirmeden önce konuyu bir kez daha düşünmesini sağlayacaktır. Çünkü, Uluslararası Adalet Divanından gelebilecek mağdurlar lehine bir karar ülkenin yurtdışındaki imajına zarar verecektir. Petrol ve doğal gaz gibi doğal kaynaklarından yoksun olanTürkiye hukuk devleti imajını korumaya muhtaçtır. Nitekim, halihazırda bir hayli yıpranmış olan bu imajın tamamen ortadan kalkması, ekonomik krizden sonra geriye kalan diğer yabancı yatırımcıları da ülkeden kaçıracaktır.

Kaçırılmış bireyler için de Birleşmiş Milletler bünyesinde başvurulabilecek mekanizmalar mevcut. Kaçırılan bireylerin kendileri ve/veya aileleri, ilgili BM İnsan Hakları mekanizmaları aracılığıyla konuyu seslendirerek Erdoğan rejimini sorumlu tutabilirler. Keyfi Gözaltı Çalışma Grubu ve İşkenceye Karşı Komite, temel insan haklarının ihlaline yol açan eylemleri önlemek adına geleneksel olarak devletlere yardım edegelen iki ana BM organıdır. Bu BM organları ayrıca ilgili hükümetlerle iletişim kanallarının açık tutulmasında önem arzetmektedir. Kaçırılan kişileri aile bireyleri, yakınlarının bulunduğu yeri ve durumlarını öğrenmek için bu iletişim kanallardan yararlanabilirler.

Sonuç olarak, uluslararası yargı makamları ve diğer uluslararası mekanizmalar tarafından sınır ötesi kaçırılmaların hukuksuzluğunun tespiti, Erdoğan’ın bu faaliyetlerini yürütme maliyetini ülkedeki kazanımlarına oranla bir hayli maliyetli hale getirecektir.

[Kronos.News] 10.12.2018

Haset hangi tehlikelere kapı aralar? [Dr. Ali Demirel]

Haset duygusu, her şeyden önce kişinin kendisini rahatsız edecek bir duygudur. Çünkü bu duygunun etkisi altındaki bir insan, karşısındaki kişinin sahip olduklarından dolayı haset duyduğunu anlasa, bencilliğinden ötürü kısmen de olsa rahatsızlık hisseder.

Bu rahatsızlığının yanı sıra, iç dünyasının derinliklerinde mahrum kalmış olma duygusunu beslemek ve büyütmek, hasta değilse bile insanı ruhen çökertebilecek hale getirebilir. Böyle bir insan, enerjisinin büyük bir kısmını, kendisi ve başkaları arasında gereksiz mukayeselerle harcar. Bu da diğer insanlara karşı haset duymasına, onlarla kendisi arasında iletişim, arkadaşlık ve dostluğu ile ilgili engellerin oluşmasına sebep olur.

Haset, insanın kendi hayatı ile ilgili olumlu bir şeyler yapmasına, sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmesine mani olur. Ayrıca insanı lüzumlu işlerinde ve öncelikli sorumluluklarında hareketsiz ve tutuk bir halde bırakır. Hasedin büyüklüğüne göre ahlakî bozukluk daha da büyük hale gelebilir.
Hasetçi bir zihin, tabir caizse haset tarafından yoldan çıkarılmıştır. Ama kişinin bundan haberi yoktur. Haset eden, anlaşılmaz bir şekilde kendisinde bulunmayan nimetlerin yokluğundan dolayı rahatsızlık duymaktadır. Bu rahatsızlık, aynı zamanda âdil olmaya, Cenâb-ı Hakk’ın adaletine, sağduyuya ve diğer erdemlere karşı da olumsuz bir tavır takınmadır.

Haset eden kimse nefsinin kölesi gibi yaşamaktan, bir beden hamalı olmaktan kurtulamaz. Çünkü hayalleri kirli, düşünceleri hep başkalarını ezme ve yıkma yönünde olduğu için bayağı ve adi, fikirleri ise hep sisli, bulanık ve bir yanar-döner gibi zikzaklıdır. Gönül dünyasını kin, nefret, kibir ve tahammülsüzlük sardığı için doğru göremez, doğru düşünemez ve doğru değerlendirme yapamaz.
İyiliklere karşı kötülük ve vefasızlıkla mukabelede bulunur, güzellikleri -eğer başkasından gelmişse- çirkin görür. Çünkü ona göre tek güzel, tek doğru kendisidir. Bundan dolayı kendisine dayandırılmayan en önemli insani değerlerin, yine insanlığın istifadesine sunulmasına karşı dahi savaş ilan eder.

Sanki o bu haliyle “İyilik ve güzellikler benim tarafımdan yapılıyorsa yapılsın ve o zaman iyilik; iyidir…” demeye çalışmaktadır. Hatta bu İblisçe düşünce o kadar ileriye gidebilir ki, “Eğer ben Cennet’e giremeyeceksem başkaları da girmesin” sapkınlığına kadar götürebilir insanı.

Haset hastalığının özellikleri nelerdir?

1. Haset virüsü öyle tehlikeli bir virüstür ki insanı içten içe kemirir. “Neden bende değil de onda?” sorusu beyninde dolanır durur her daim. Eğer kendince mantıklı bir sebep bularak bu soruyu yok etmezse haset, yeni kıvılcımlanan ateş gibi yavaş yavaş büyümeye başlar. Bir zaman sonra da öyle büyür ki insanın içindeki bütün duyguları yok eder.

En yakın arkadaşıymış, akrabasıymış, kardeşiymiş, hiç sorun değil değildir. Hele bir de kendisini o kişiden üstün görüyorsa haset ateşi söndürülmesi imkânsız bir yangın olarak insanın iç âlemini cehenneme çevirir. Bu yangın o kişiyi yakar, yavaş yavaş eritir.

2. Hasetçinin içi daralır, uykusu kaçar. Haset edilenin perişanlığı istenirken, hasetçi perişan olur. Bunun yanında haset edilen kimsenin durumunda bir bozulma, bir kötüleşme olmaz. O halde, kişi bir âhiret hesabı ve korkusu çekmese bile aklın gereği olarak bu yararsız azaptan kurtulmayı istemelidir.

3. Biraz düşününce, haset eden aslında karşısındaki kişiye değil de Allah’ın takdirine kızmış, onu kabullenmemiş demektir. Çünkü her şeyi veren Allah’tır ve bizim bilmediğimiz şekilde herkese adil bir dağıtım yapmaktadır. Eğer kişi bunu düşünmez ve başkasının elindekine göz dikerse bu sefer kendi elindekinden de mahrum olur.

4. Haset hastalığının en kötü özelliklerinden birisi karşıdaki kişi bir sebeple hasedini açığa vurmadıkça bunu bilememektir. Çok yakın birisidir, yediğin içtiğin ayrı gitmiyordur ama aslında içten içe seni çekemiyordur. İşlerin kötü giderken sana şirin görünür. Ama şansın döner de o kişinin önüne geçmeye başlarsan ilk fırsatta gerçek yüzünü gösteriverir.

5. Diğer bir kötü yanı da sen göze batmamak istersin, umursamazsın, arkadaşının da seninle sevineceğini düşünürsün. Hatta mutlu olur diye heyecanlı heyecanlı anlatırsın. Ama bu yaptıkların karşındakine ters yansır. Çeşitli bahaneler ileri sürerek uzaklaşmaya başlar. Hele bir de onun el attığı yerler kurur da senin sahip olduklarına sahip olamazsa. İşte o zaman o kişiyi tanıyamazsın artık.

YARIN : Hastalığın dereceleri nelerdir?

[Dr. Ali Demirel] 10.12.2018 [Samanyolu Haber]
twitter.com/aliihsandemirel  alidemirelshaber@gmail.com

“Birileri Rahatsız oluyor!” Mesela, kim? [Kadir Gürcan]

Bu yıl G20 görüşmelerine basın açıklamaları ve liderlerin konuşmalarından daha çok vücud dil ve reveransları damgasını vurdu. Türk Medyası'nın, Sayın Başkan'a puan toplamak için hedefe diktiği Suud Prensi Selman, öyle kimsenin kaçtığı ya da yuhaladığı bir duruma düşmedi. Aksine Suud ve Prens, her zaman olduğundan daha fazla ilgi ve alakaya mazhardı. Kanunların konuşulduğu ülkelerde suç sabit olana kadar, masumiyet karinesi işlerliğini sürdürüyor. Velev, soruşturma sonunda, Selman suçlu çıksa bile, siz niyetinizi erken belli ettiğiniz için peşin fikirlilikten dolayı haksız sayılacaksınız.

Uluslararası nezaket çerçevesine riayet konusunda herkesin belirlediği çizgiye saygılı olma durumundayız. “Biz, küstük. Çok darıldık!” diye cümle alemi “Elemimiz, bir yüreğin karı değil, gelin beraber ağlaşalım!” komedisine dahil edemezsiniz. Sayın Erdoğan'ın, anlattıkları ya da delillendirdiği hadise beklenen ilgiyi uyarmayınca, sağa-sola surat asması, racon kesmesi ya da havuz medyasının tasviriyle “Yüzüne bile bakmaması!” bir getiri sağlamıyor. Böyle herkesin gözü üzerinizde olduğu zamanlarda, reverans ve vucud diliniz bir mana ifade etmeli. Bölgedeki Akıl Hoca'nız Putin hiç mi bir şey öğretmiyor? O bile, Suud Prensi'ne “Takma kafana, her şey yolunda!” mesajı verdi. Hem Rus Lider için, muhalif avı aşina olunan spor etkinliklerinden. İngiltere'de 6 Mart 2018'de, zehirlenerek öldürülen Rus Gazeteci Sergel Skripal'ın Putin'e muhalif olduğu biliniyor. Yeni tabirle, “Diktatör, zalim'i G20'de bulurmuş!”

Son bir kaç senedir, Türk Yetkililerin hem Birleşmiş Milletler görüşmelerini hem de G20 toplantılarını tam manasıyla kavrayabildikleri hususunda ciddi şüphelerim var. Ya, tahminlerimizin ötesinde dünyadan kopmuş vaziyetteler ya da ödevlerini yapmadan apar-topar, sadece aile resimlerine girmek için toplantılara katılıyorlar. Çünkü alem bir telden çalıyor, bizim şaşkınlar başka bir telden. Dünya ülkelerinin katıldığı toplantılarda herkesi ilgilendiren meseleler dikkat çekiyor. İngiltere Kraliyet Ailesi'nin düğünleri, ölümleri, aile mensuplarının diyet, giyim, ev hayvanları, saç modelleri...internet, magazin dergileri ve gazete manşetlerinden düşmüyor ama, Bayan May bunları ne Birleşmiş Milletler görüşmelerinde ne de bu yıl ki, G20 toplantılarında dile getirdi. O kadıncağızın başı Brexit ile dertte. Ülkesini böyle ciddi bir karardan en az zararla çıkarmak için uğraşıyor.

Trump'ın bir kulağı krişte, Savcı Muller'in ayak sesleri ile her gün soğuk terler döküyor. Havuz medyasındaki yazarların itirafından da anlaşılacağı üzere, onlar da bütün yatırımlarını Trump'a yapmışlar, iyi mi? İktidarın boş teorisyenleri “G20 fare doğurdu!” diye ne kadar sızlansalar yeridir.

Coğrafik bazı avantajların artık eskisi kadar iş yapmadığını anlamakta oldukça geciktik. Hala bütün dünyanın sabah gözlerini açtığında “Türkiye acaba ne yapıyor? Avrupa ile Asya arasındaki köprü (!) hala duruyor mu?” diye meraklandıkları falan yok. Dolayısıyla, Kaşıkçı Cinayetinden sonra bir kaç gün dünya gündemine düşmüş olmak, “Eski depdebeli!” günlerin geri geldiği manasına gelmiyor. Alın işte yine, Dolar, ekonomik kriz, soğan, pahalılık...gibi iştah kaçıran öğünlerinize geri döndünüz.

G20 görüşmelerinde aradığını bulamayan Sayın Başkan ve ekibi, şanslarını dönüş yolunda uğradıkları Paraguay ve Venezüella'da rövanşa çevirmeyi denediller. Paraguay'dan, şanımıza (!) yakışacak “Devlet Nişanı” ile döndük. Aman kaybetmeyin, milli onurdur. Devlet-i Aliye'nin devlet nişanlarını sakladığınız bir yere yerleştirin...Ne günlere kaldık, ey ahali!

Bir başka diktatörün hüküm sürdüğü Venezüella'da, Sayın Başkan artık kendisini tutamadı. Öyle ya, müstebit ve zorbaların halini diktatör ve zalimler anlar. Ülkelerini, ABD düşmanlığı ile idare eden Güney Amerika'nın Üçüncü Dünya liderleri, Rusya'nın şemsiyesi altına sığınmaktan başka çare bulamıyorlar. Kuba, Ekvator, Venezüella ve bu tarafta Türkiye...Venezüella petrol çıkaran ülkeler arasında ancak, halkı açlık sınırında yaşıyor. Sayın Erdoğan Venezüella'daki konuşması esnasında “Birlikteliğimiz bazılarını rahatsız ediyor...” diyerek, güya adressiz zarflar bıraktı. Biz de merak ettik “Mesela, kim rahatsız oluyor?” diye sorasımız geldi. Eğer “Birileri...” ile ima edilen ABD ise, Türkiye'deki iktidarın kendisine çok fazla hüsn ü zannı var demektir. Siz, Suud'a kızdınız, gücendiniz hatta küstünüz, kimsenin haberi olmadı; tavşanın dağa küsmesi gibi...Dünyaya sırtınızı çevirseniz, alem bundan altı ay sonra haberdar olur, bilesiniz.

Belki, unutmuşsunuzdur. Küba lideri, Yaşlı Baykuş Castro ölmeden bir kaç yıl önce işlerden el etek çekince, yerine geçen biraderinin ilk işi, ABD ile arayı düzeltmek oldu. Küba Halkı sevincinden, bu günü bayram ilan etti. Meğer halk, kırk senedir başlarına musallat olan Castro'dan illallah etmiş. Darısı, diğer Rus müttefiklerinin başına.

Sayın Erdoğan, G20 görüşmelerinde elinde patlayan Kaşıkçı Cinayeti'ni sıcak tutmaya kararlı. Hadiseyi, gelecek yıl Sonbahar aylarında yapılacak Birleşmiş Milletler görüşmelerine getireceğini söyledi. Türkiye'de iktidar ve Saray'ın dünya realitelerini anlama noktasındaki yetersizliklerindeki ısrarımızdan hala şüphe ediyor musunuz?

[Kadir Gürcan] 10.12.2018 [Samanyolu Haber]

Soykırım suçu [Ali Emir Pakkan]

New York Queens'te onun için sıradan bir gün başlıyordu.
Kapısı çalındı.
Bu saatte kim olabilirdi?
Adımlarını sürükleyerek attı.
Kapıyı açtığında karşısında polis vardı.
95 yaşında büyük kaçış noktalanmıştı.

Jakiw Palij...

Hitlerin SS'lerinden biriydi, Yahudilerin katledildiği Trawniki çalışma kampında görev almıştı. 2. Dünya savaşının sonunda Avrupa'dan ayrılıp Amerika'ya yerleşmişti.

1957'de Nazi geçmişini saklayarak Amerikan vatandaşı oldu.

Ancak gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi bir huyu vardı.

Palij de sırrını daha fazla saklayamadı.

Gerçek kimliği bir gün ortaya çıkarıldı.

Hukuki süreç başladı.

Palij, Ağustos ayında New York'tan Almanya'ya gönderildi.

Alman Savcı, iddianameyi geçtiğimiz günlerde bitirdi. Palij'in toplama kampında görev yaptığı 1944-45 yılları arasında en az 36 bin Yahudinin öldürüldüğünü belirten Savcı, Nazi görevlisinin, soykırım suçundan yargılanmasını istedi.

Türkiye’de hizmet hareketi bir soykırımla karşı karşıya. En son bir aile yok edildi.

Keskin cezaevindeki KHK mağduru Enes Civelek’i ziyaret eden Civelek ailesi dönüş yolunda trafik kazası geçirdi.

İkisi çocuk 4 kişi hayatını kaybetti.

Enes Civelek, boş bir dosya ile yargılanıyor ve 18 aydır hücrede tutuluyordu. Uzak bir cezaevi özellikle seçilmiş,

Ailenin nakil talepleri de red edilmişti.

İnsanlık suçlarında zaman aşımı yok.

Hukuk bir gün Türkiye’ye elbette dönecek.

73 yıl sonra hesap veren Nazi gibi...

Zalimlerin yakasına yapışılacak.

[Ali Emir Pakkan] 10.12.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Muallimler [Abdullah Aymaz]

Muallimler, saf güzelliği temsil eden ve işlenmemiş birer cevher olan çocukları ve gençleri, mücevherler gibi işleyen kuyumculardır; fıtratları tanıyıp en uygun şekilde yönlendiren sarraflardır; ders anlatma hususunda, ilim ve bilgiyi önce kendileri hazmedip süt haline getirerek muhataplarının beyinlerine ve kalblerine içiren, yani kendi içinde, aklında henüz özümseyip sindiremediği bilgileri asla bir kusmuk  gibi vermeyen harika  sanatkârlar, şefkatli mürşidlerdir; rehberlikleriyle çıraklarını çok güzel eğiten bilgelerdir… Onların yetiştirdikleri nesiller de, çağı doğru okuyan derin gözlemci, kitapları ve kainat kitabını çok isabetli anlamaya çalışan ve çok da iyi değerlendiren ve yorumlayan bahtiyarlardır…

İşte biz böyle muallimlere muhtacız… Günümüz tabiriyle bu öğretmen ve eğitmenlerin yetiştirilmesi gerekiyordu. Elhamdülillah bunlar, ülkemizde yetiştirildi hem de dünyanın 170’ten fazla ülkesine gönderildiler… Göz doldurucu hizmetler veren bu adanmış gönüllerin ocağı kurutulmaya çalışılıyor ve dünya kendilerine dar edilmek için devlet gücüyle mafya usulü ile durmadan gayret gösteriliyor. Bu bir hazan ve kış mevsimi ama bizim bahara hazırlık yapmamız gerekiyor. Ümitle ve ciddiyetle yolumuza devam etmeliyiz.

Benim gibiler 68 nesli sayılır… O zamanlar üniversitelerde idik. 1971 muhtırasını yaşadık, beş ay hapis yattık. Mahkûmiyetimizin geri kalanı af ile bitti… Öğretmen olduk… Ne öğretmenler gördük!..  Onların kabahati pek yok sayılır. Çünkü iktidarı ele geçirenler hızlandırılmış eğitim yalanı ile öğretmen en doğru mânası ile MİLİTAN  yetiştirme gayretine girdiler. Bazen 45 güne düşürülen 4 senelik üniversite eğitim ve öğretimi ile nasıl bir matematikçi bir fizikçi, bir kimyacı ve bir edebiyatçı yetiştirilebilir. Affedersiniz siz bu kısa süre zarfında tarlada salatalık bile yetiştiremezsiniz…

Evet öğretmenliğin şerefi işte bu kadar düşürülmüştü. Ama bu Hizmet öğretmenliğe büyük önem vererek, en zeki en kabiliyetli evlatlarını öğretmenliğe teşvik etti… En yüksek puanlarla en değerli öğretmenlik bölümlerini onlar doldurdu. Birden öğretmenliğin önemi ve değeri arttı. Ama bunu fark eden ülkemizin özüne ve köküne düşman bazı derinler hemen Boğaziçi Üniversitesi gibi yerlerdeki bu bölümleri o zaman kapattırdılar. Ama diğer açık yerlerden çok değerli öğretmenler yetişti. Öğretmenlik bu adanmış ruhlar için bir sevda idi… Hayallerini yurt dışına gidip öğrenciler yetiştirme sahneleri süslüyordu. O zamanlar gazetemizin ve televizyonumuzun yabancı dil bilen gençlere çok ihtiyacı vardı. Son sınıflardan bir sene üzerlerinde durup gazeteye  almak için uğraştığım  gençlerden mezuniyet sonrası elimde kalan hiç olmuyordu. Bir bakardım, her biri bir ülkeye uçup gitmiş… Israrlarımın hiçbir faydası olmuyordu. Çünkü “Bırak gidelim… Bizim bütün hayalimiz dünyanın bir ülkesine gidip öğretmen olmak” diyorlardı. Evet öğretmenlik onlar için bir sevda idi…

Şimdi bu âşıkları sevdalarından vaz geçirmek hatta hapislerde çürütmek için çok büyük bir gayret var. Hem de mafyavârî hareket eden bir devlet gücüyle…. Dünya tarihinde, ilim ve irfanı yok etmeye çalışan böyle bir cehalet ve câhiliye anlayışı yoktur. Bunlara şahit olsaydı, muhtemelen Ebu Cehil, kendi cehaletinden  utanırdı…

Ama eğitimi, rehberliği ve şuuru görkemli binalar vermez… Bütün mesele güzel bir sistem ve yetişmiş elemanlardır. Onların saray gibi kâşanelere ihtiyacı yoktur. Her zaman her yerde ve her şartta hizmetlerini en güzel şekilde vermeye çalışırlar. Şimdi yetişkinlerimiz kendi yerlerine onları yetiştirip emaneti onlara teslim etsinler yeter.

Teklif-i mâ lâ yutak yoktur. Yani Cenab-ı Hak bizden gücümüzü aşan şeyler istemiyor. Niyet ve hedefimiz büyük olsun sadece elimizden gelenleri yapalım. Cenab-ı Hak niyet ve hedefimize göre karşılık verecektir.

[Abdullah Aymaz] 10.12.2018 [Samanyolu Haber]

Bylock çökerken enkazın altında kalmak [Av. Fatih Şahinler*]

-ERZURUM BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 2. CEZA DAİRESİ‘NİN BYLOCK İLE İLGİLİ KARARININ KISA BİR DEĞERLENDİRMESİ-

Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 02.07.2018 tarih, 2018/60 Esas, 2018/909 sayılı kararı ile Bylock konusunda önemli değerlendirmelere yer vermiştir.

Daha önce öğretmen olarak görev yapmakta olan sanık ile ilgili olarak Terör Örgütü Üyeliği suçlaması ile açılan davada, Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi tarafından sanığın Bylock programını kullandığı, Bank Asya Katılım Bankasında hesabının bulunduğu, sanığın Aktif-Sen Üyesi olduğu gerekçeleri ile sanık hakkında Terör Örgütü Üyeliği suçundan dolayı mahkumiyet kararı verilmiştir.

Sanık soruşturma ve ilk derece mahkemesinde yapılan kovuşturma aşaması sırasında savunmalarında, Bylock programını kurmadığını ve kullanmadığını, Bank Asya Katılım Bankasına kredi çekmek amacı ile başvurduğunu, hesabının eski tarihli olduğunu, Aktifsen‘e de geçici süre ile Devletin gözetim ve denetiminde faaliyet yürüttüğü için üye olduğunu beyan etmiştir.

Sanık Müdafii tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine dosyayı inceleyen Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi  ilk derece mahkemesi tarafından delil olarak kabul edilen hususlarla ilgili olarak şu değerlendirmelerde bulunmuştur;

Sanığın Bank Asya‘da hesabın bulunması;

‘‘Sanığın… Bank Asya nezdindeki hesabı ….. 17/25 Aralık 2013 öncesine aittir, Ocak 2014 tarihinden sonra sanık tarafından söz konusu bankaya açılmış yeni bir hesap ya da gerçekleştirilen para yatırma işlemi bulunmamaktadır. Dosyadaki hesap hareketleri ve bilirkişi raporuna göre sanık sadece zaten var olan hesabı üzerinden bir kamu bankası olan Ziraat Bankasına 09/06/2014 tarihinde perakende ödeme sistemi üzerinden kredi kartına .. EFT göndermiş, bunun dışında kredi kartı kullanma ve buna dair ödeme işlemleri hariç bırakılırsa başkaca işlem yapmamıştır. Görüldüğü üzere, İlk Derece Mahkemesinin kabulünün aksine burada "örgütsel bir faaliyet veya dayanışma” dan söz edilemez.“

Sanığın Aktif-Sen Üyesi olması;

“Aktif Eğitimciler Sendikası (Aktif-Sen) içinde 2014 Nisan-2015 Temmuz ayları arasında üye sıfatıyla bulunduğu anlaşılan sanığın, devletin kuruluşuna, teşkilatlanmasına izin verdiği, faaliyetlerini denetleme imkanına sahip olduğu bir örgütlenmeye salt üye olarak katıldığı gerekçesiyle cezalandırabilmesi de mümkün değildir. Bunun için sanığın sendika üyesi olarak gerçekleştirdiği eylem ve faaliyetleriyle terör örgütünün nihai amacını elde etmesini sağlamaya yönelik fiillerde bulunması gerektiğinin her türlü şüpheden uzak şekilde kanıtlanması gerekir. Oysa dosya içeriğinde buna dair hiçbir somut delil veya tespit bulunmamaktadır. Öyleyse, bu olgunun varlığı da örgüt üyeliği suçu için karine kabul edilemez.“

Sanığın Bylock Programını kullandığı iddiası ile ilgili olarak;

‘‘Bylock … sisteminin kullanımının teknik verilerle tespiti Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile 16. Ceza Dairesi kararları nazara alındığında terör örgülü üyeliğinin başlıca delilidir. Bu bağlamda, sanık aşamalardaki tüm savunmalarında bu haberleşme programını kullanmadığını, örgüt üyesi olmadığını savunmuştur. Dosyaya getirtilen kayıtların incelenmesinde; sanığın kullandığı … telefon hattı ile sadece ByLock'a ait … İP lere bağlantı kurulduğu, buna göre … toplam 133 kez erişim sağlandığı belirlenmiş, bununla birlikte söz konusu Bylock baz kayıtlarına ilişkin eşleşen herhangi bir USER ID kaydı bulunamamıştır.

Dairemizin 16/10/2017 tarih ve 2017/1702-1165 sayılı kararının temyiz incelemesini yapan Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 27/03/2018 tarih ve 2018/187-1462 sayılı ilamında;

“.. ByLock uygulaması programını indirmek, mesajlaşmak/haberleşmek için yeterli değildir. Öncelikle kayıt esnasında kullanıcının bir kullanıcı adıyla parola üretmesi,  mesajlaşma için ise kayıt olan kullanıcılara sistem tarafından otomatik olarak atanan ve kullanıcıya özel olan İD (kimlik) numarasının bilinmesi ve karşı tarafça onaylanması gerekmektedir. Karşılıklı ekleme olmaksızın iletişime geçilme imkanı bulunmamaktadır.

ByLock iletişim sisteminde bağlantı tarihi, bağlantıyı yapan İP adresi, hangi tarihler arasında kaç kez bağlantı yapıldığı, haberleşmelerin kimlerle gerçekleştirildiği ve içeriğinin ne olduğu tespit edilebilmektedir. Bağlantı tarihinin, bağlantıyı yapan IP adresinin tespit edilmesi ve hangi tarihler arasında kaç kez bağlanıldığının belirlenmesi, kişinin özel bir iletişim sisteminin bir parçası olduğunun tespiti için yeterlidir. Haberleşmelerin kimlerle yapıldığı ve içeriğinin ne olduğunun saptanması ise kişinin örgüt içindeki konumunu tespit etmeye yarayacak bilgilerdir.

ByLock kullanıcı tespitleri ByLock sunucusunda kayıtlı İP adresleri üzerinden tespit edilebilmektedir. ByLock sunucusunda kaydı olan kullanıcıların User-ID (Kullanıcı No) tespiti yapılabilmekte ve mesaj içeriklerinin çözümü gerçekleştirilebilmektedir. Bu nedenle ByLock tespit değerlendirme tutanağında yer alan User-ID (Kullanıcı No), şifre ve gruba kayıtlı kişilerin tespiti bu kişilerin birbirleriyle olan ilişki ve irtibatların ortaya konulması sanığın hukuki durumunun belirlenmesi bakımından önemlidir.

ByLock kullanıcılarının tespitleri açısından operatörler tarafından tutulan CGNAT (HİS) kayıtları bir çeşit üst veridir. CGNAT kayıtları özet veri olması nedeniyle bir iz ve emare niteliğinde olduğundan tek başına kişinin gerçek ByLock kullanıcısı olduğunu göstermez. Kişiler iradeleri dışında ByLock sunucularına yönlendirilmiş olabilirler. Nitekim, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde yürütülen ve BTK tarafından yapılan teknik çalışmalar sonucunda iradeleri dışında ByLock sunucularına yönlendirildikleri saptanan 11.480 kişinin tamamının CGNAT kayıtlannın olduğu ve tespit edilen CGNAT kayıtlarına göre ByLock uygulamasının IP'lerine bağlantıya yönlendirildikleri belirtilmektedir.

Kişinin User-ID ve şifrelerinin belirlenememesi ve fakat CGNAT kayıtlarıyla ByLock sunucusuna bağlantı yaptığının tespit edilmesi halinde, kişinin gerçek ByLock kullanıcısı olduğu ancak henüz User-ID ve şifresinin tespit edilemediği anlaşılabileceği gibi;
ByLock sunucularına tuzak yöntemlerle (Morbeyin vb.) yönlendirilmiş olabileceği sonucuna da ulaşılabilir.

Bu nedenle ancak operatör kayıtları ve User-ID eşleştirmesi doğru yapılabilen kişilerin gerçek ByLock kullanıcısı olduklarının kabulü gerekeceğinden, kişinin örgütsel gizliliği sağlamak ve haberleşmek amacıyla ByLock sistemine girdiğinin ve bu sistemi kullandığının, User-ID, şifre ve grup elemanlarını içerir ByLock tespit değerlendirme tutanağı ve CGNAT kayıtlarını içeren belgeler ile kesin olarak kanıtlanması zorunludur..." biçimindeki görüş ve kabullerle Dairemizce verilen mahkumiyet kararının bozulmasına karar verilmiştir.

Nitekim, somut dosya özelinde de, Yargıtay tarafından Bylock özet verisi olduğu kabul edilen HIS-CGNAT kayıtları bulunmakla beraber, sanığın gerçek Bylock kullanıcısı olduğunu ve operatör kayıtlarıyla eşleşmeyi belirlemek bakımından zorunlu olduğu ifade edilen USER-ID, şifre veya grup elemanları tespit edilememiştir.

Bu itibarla, yukarıda izah edilen diğer hususlar da nazara alındığında, dosyada sanığın gerçek Bylock kullanıcısı olduğuna veya böyle olmasa bile kod adı kullanma, örgütsel nitelikteki toplantıları organize etme veya bunlara katılma, himmet toplama, himmet verme, örgüt lehine sosyal medya paylaşımlarda bulunma, emir veya talimat alma ve bu doğrultuda hareketlerini düzenleyerek örgüt hiyerarşisine dahil olduğuna ya da süreklilik, çeşitlilik veya yoğunluk gösteren diğer eylem ve faaliyetlerde bulunmak suretiyle FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olduğuna ilişkin somut, kesin ve inandırıcı kanıt bulunmadığı gözetilerek, sanık hakkında İlk Derece Mahkemesince verilen hüküm CMK'nın 280/2. maddesi uyarınca kaldırılarak aynı Kanunun 223/2-c maddesi uyarınca yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması nedeniyle atılı suçtan beraatine karar verilmiş ve aşağıdaki hüküm kurulmuştur.“

Terör Örgütü Üyeliği suçunun kanıtı olarak sunulan sanığın Bank Asya‘da hesabın bulunması ve sanığın Aktif-Sen üyeliğinin bulunmasının Bölge Adliye Mahkemesi tarafından terör örgütü üyeliği suçunun kanıtı olarak kabul edilmemiş olması yerinde ve hukuka uygun bir karardır. Kararın bu konular açısından değerlendirilmesi ayrı bir yazı konusu olduğundan aşağıda münhasıran Bylock konusu ile ilgili olarak değerlendirme yapılmıştır.

Hukuk devletinde maddi gerçeğin ve suçun işlenip işlenilmediğinin yasal kanıtlarla araştırılarak  ortaya konulması gerekir. Hukuka aykırı olarak elde edilen kanıtlar yargılamada kullanılarak hükme esas teşkil edemez. Sadece hukuken değil teknik olarak da hatalı bir takım istihbari nitelikteki çalışmaların hükme esas alınması hukuken kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Bu tür uygulamalar Hukuk Devleti İlkesine ve Adil Yargılanma İlkesine aykırılık teşkil edecektir. Bylock programının kullanılması teorik olarak yukarıda bir kısmı alıntılanan Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi Dairesi gerekçeli kararında Terör Örgütü Üyeliğinin kanıtını oluşturacağı belirtilmiş ise de Bylock delilinin yasal olarak ede edilip edilmediği, hukuka uygun bir delil olup olmadığı söz konusu kararda tartışılmamıştır.

Hukuka aykırı olarak edilen bulguların ceza yargılamasında “kanıt” olarak kullanılması tamamen hukuka aykırı olacaktır.

Anayasanın 38/6 maddesi ile CMK’nın 217/2 hükmü uyarınca hukuka aykırı deliller ceza yargılamasında kullanılamaz. Hukuka aykırı elde edilen kanıtlara göre uygulama yapılması, tutuklama kararları verilmesi Anayasanın 19/2, 20, 22 Md. ile AİHS’nin 5., 6, 8.,10. maddelerinin açıkça ihlali anlamına gelecektir. Hukuka aykırı elde edilen bulguların yargılama sırasında kanıt olarak kabul edilmesi ve hükme esas alınması Anayasanın 38/6 m., 206/2-a m., 217/2 m. ile 230/1-b Maddeleri gereğince hukuka aykırı olacaktır. Delillerin yasallığı ilkesinin dairece tartışılmamış olması hiç şüphesiz büyük bir eksikliktir. Bunun yanında teknik veriler ile maddi gerçeğin ortaya çıkartılması konusunda, ilk başlanılan yere göre, Yargıtay‘ın ve Bölge Adliye Mahkemesinin geldiği noktanın daha olumlu ve hukuka uygun olduğunu da söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak başta delillerin yasallığı ve kanunilik ilkeleri gözetilerek adil yargılama ilkesinin hayata geçirilmesi olmak üzere Bylock konusunda alınması gerekli çok mesafeler bulunmaktadır.

Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi 2. Dairesinin gerekçeli kararında atıf yapmış olduğu Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 27/03/2018 tarih ve 2018/187 Esas  ve 2018/1462 Karar sayılı kararı ile bu karardan daha sonraki tarihli Yargıtay 16. Ceza Dairesine ait 14.05.2018  tarih, 2018/1773 Esas No ve 2018/1630 sayılı Kararlarında aynı ilkelere yer verilmiş, söz konusu yaklaşım Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından içtihat haline getirilmiştir.

Belirtilen kararlarda vurgulanan husus özetle şudur; “ByLock uygulaması programını indirmek, mesajlaşmak/haberleşmek için yeterli değildir. Öncelikle kayıt esnasında kullanıcının bir kullanıcı adıyla parola üretmesi, mesajlaşma için ise kayıt olan kullanıcılara sistem tarafından otomatik olarak atanan ve kullanıcıya özel olan ID (kimlik) numarasının bilinmesi ve karşı tarafça onaylanması gerekmektedir. Karşılıklı ekleme olmaksızın iletişime geçilme imkanı bulunmamaktadır. Bu nedenle ancak operatör kayıtları (CGNAT Raporu) ve User-ID eşleştirmesi doğru yapılabilen kişilerin gerçek ByLock kullanıcısı olduklarının kabulü gerekeceğinden, kişinin örgütsel gizliliği sağlamak ve haberleşmek amacıyla ByLock sistemine girdiğinin ve bu sistemi kullandığının User-ID, şifre ve grup elemanlarını içerir ByLock tespit değerlendirme tutanağı ile kesin olarak kanıtlanması zorunludur.”

Yargıtay 16. Ceza Dairesi bu kararları ile, operatör kayıtları ile user ID kayıtları eşleştirmesi doğru yapılan kişilerin gerçek bylock kullanıcısı olarak kabul edilebileceğini, User-ID şifre ve grup elemanlarını içerir ByLock tespit değerlendirme tutanağı ile kesin olarak kanıtlanmasının zorunlu olduğu vurgulanmıştır. Yargıtay‘ın Bylock kullanımına ilişkin getirmiş olduğu yeni ilkeler bağlamında, yargılanan kişilerin User ID ve operatör kayıtları (CGNAT Raporu) eşleştirmesinin doğru bir şekilde yapılması, kişinin kullandığı şifrenin belirlenmesi ve kişinin listesinde bulunan grup elemanlarının da tespiti zorunludur.

Bir çok yargılamada yerel mahkemelerin yaptığı gibi “Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı (KOM) tarafından düzenlenen ByLock sorgu sonucuna ve Terörle Mücadele Şube müdürlüğü tarafından yapılan dijital inceleme sonuca dayanılarak..” kişinin Bylock kullanıcısı olduğu sonuna gidilmesi Yargıtay 16.Ceza Dairesi tarafından bozma nedeni yapılmıştır. Bu şekilde yargılaması yapılan ve ağır cezalar alarak özgürlükleri kısıtlanan kişiler hakkında verilen kararlar Yargıtay tarafından kesin olarak bozulacaktır.

Bunun yanında Operatör kayıtları (CGNAT Raporu) ve User-ID eşleştirmesi doğru yapılabilen teknik sorunlar olduğu ortaya çıkmıştır. Bu durum da Bylock’un kanıt olarak kullanılması konusunda, en başından beri pek de hukuki bir ya olmayan yaklaşımı çok zor durumda bırakmaktadır.

Operatör kayıtları (CGNAT Raporu) ve User-ID eşleştirmesi doğru kayıtları doğru yapılamıyor çünkü; Türkiye’de ve hatta bütün dünyada Operatör şirketlerine internet çıkışı için tahsis edilen IP adresleri sınırlıdır. Operatör şirketler kendilerine tahsis edilen sınırlı IP nedeni ile aynı IP adresini birçok abonenin kullanımına tahsis etmişlerdir. Operatör şirket tarafından aynı IP tahsis edilen birçok kişiden bir kişi Bylock serverına bağlanmış ise aynı IP tahsis edilen bu kişinin tespiti teknik olarak mümkün görülmemektedir. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, 11 bin 480 kişinin iradesi dışında ‘ByLock’ serverina bağlandığı yöndeki açıklaması ve bu kişilerin Bylock listelerinden çıkarılmasının altında da bu gerçek yatmaktadır.

Uzman Bilişimciler tarafından; kullanılmış olan 9 Bylock serverından sadece birisine bağlanmış gözüken kişi sayısının 11.480 olarak tespit edildiği, diğer 8 Bylock serverının henüz incelenmediği, incelenmesi halinde onbinlerce kişinin daha Bylock sunucusuna bağlanmadığı halde bağlanmış gibi işlem görüp mağdur olduğunun olarak ortaya çıkabileceği ifade edilmiştir.

Bylock listelerindeki karışıklıkların, listedeki sayıların kademeli olarak azaltılmasının, yeni listeler oluşturulmasının nedeni basitçe budur. Teknik olarak tespiti yapılamayan Bylock kullanıcıları; listeler üzerinden oluşturulan istihbarat raporları, sosyal çevresi, çalıştığı işyeri, bankada hesabının olup olmadığı, çocuklarının hangi okullara gittiği, seçimlerde kimi desteklediği, sosyal medyada nasıl paylaşımlarda bulunduğu, siyasi ve soysal konulara bakışı, hatırlı-gönüllü yakınlarının olup olmadığı vs gibi tamamen subjektif ölçütlere göre belirlenmiştir.  Yargıtay 16. Ceza Dairesinin ortaya koyduğu karar ile geldiği noktada, Operatör kayıtları ile User ID eşleştirmesi bu dahi tek başına yeterli kabul edilememekte, bunun yanında şifre ve grup elemanlarının da belirlenmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak; Bylock konusunda birçok kişi haksız ve hukuka aykırı olarak mağdur edilmiştir. İnternette açık kaynaklarda yer almış, uygulama marketlerinden indirilebilen bir iletişim uygulamasının, iletişim yasal olarak tespiti ve iletişimin içeriğinin bizatihi suç teşkil etmesi durumu dışında, en başından beri suç kanıtı olarak kabul edilmesi akla ve hukuka aykırı bir durum olmuştur.

Gelinen noktada, gerçek Bylock kullanıcılarının teknik olarak tespitinin de mümkün olmadığı ortaya çıkmıştır. Tam olarak ifade edilmekten kaçınılsa da, Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay 16. Ceza Dairesi kararları bunu ortaya koymaktadır. Hukuk maddi gerçeği arar. Hukuk yasal deliller üzerinden yürür, yürümelidir. Bylock konusunda maddi gerçek her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı bir şekilde teknik verilerle ortaya çıkarılamamıştır. Maddi gerçeğin teknik olarak “net” ve “şüpheye yer bırakmayacak” bir şekilde ortaya çıkarılamayacağı anlaşılmıştır. Adeta dağ fare doğurmuş, “Bylock” nedeni ile binlerce kişi özgürlüklerinden, işlerinden, sevdiklerinden yoksun bırakılmışlardır. Hatadan tez zamanda dönülmez ise mağduriyetler katlanarak artacaktır. Sistem mühendislikleri ve algı operasyonları ile hukuken zehirlenmiş “Bylock” meyvesini kamuoyuna “yedirilmeye çalışılmasının” artık bir anlamı kalmamıştır. Evet Bylock çökmüştür! Hakikat geç de olsa her zaman ortaya çıkar. En başta yargı bu gerçeği cesurca ifade etmelidir. Bu gerçeği göremeyip akla, ahlaka ve hukuka aykırı bir şekilde ısrar eden kim varsa bu çöküntünün enkazı altında kalacaktır. Er veya geç…
Bylock mağdurları mağduriyetlerine neden olanlardan hukuk önünde hesap soralacaktır. Er veya geç…

*Av. Fatih Şahinler, Human Rights Defenders Yön. Kur. Üyesidir

[Samanyolu Haber] 10.12.2018

Türkiye ‘acil’lik oldu [İlker Doğan]

Sağlık sistemindeki en temel sorunlardan biri de ‘acil’ servisler. Yaklaşık 80 milyon nüfuslu Türkiye’de, Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre yılda yaklaşık 130 milyon insan ‘acil’ servislerin kapısını çalıyor. Nüfusunun üzerinde ‘acil’ servislere başvuru yapılan başka bir ülke yok. Poliklinikten randevu almaya üşenen hasta, başı ağrısa ‘acil’e koşuyor! Acil serviste bir gecede 300 hastaya bakmak zorunda kalan doktorlar var…

Saat gecenin ikisi. Hastanenin koridorları ağzına kadar dolu. Oturacak yer olmadığı gibi, ayakta durmak için bile uygun bir yer aramak zorunda kalıyorsunuz. Sıra aldık, bekliyoruz. Çocuğun kulağında akıntı var. Ancak numaratördeki rakamı görünce inanamadım. Görevliye sordum, teyit etti; önümüzde 120 kişi daha var sıra bekleyen. Uzun bir bekleyişin ardından sıra bize geldi. Doktorun odasına girdik. Manzara inanılmaz. Doktor iki hastayla aynı anda konuşuyor. Kelimeler ağzından makineli tüfek gibi çıkıyor. Yetişmeniz imkansız. Bu arada bir eliyle çocuğun birini sedyeden indirirken, diğer eliyle de hasta olan diğer çocuğu sedyenin üzerine yatırıyor. Bu arada hemşireye de reçeteyle  ilgili bir takım şeyler söylüyor. Bir hastaya bakması yaklaşık olarak 1-2 dakika sürüyor.

“BAZEN 200, BAZEN 300 HASTAYA BAKIYORUM”

O tempoyu gördüğünüz anda siz de kendinizi ona ayak uydurmak zorunda hissediyorsunuz. Az sonra start verilecek ve yarış başlayacak gibi… Sıranın bize gelmesi 2 dakika bile sürmüyor. Oğlumu aldı, sedyeye yatırdı. Onun, “Nesi var?” demesiyle ben de tıpkı onun gibi, hızlı bir tempoyla konuşmaya başladım: “Kulağında akıntı var. Yeni fark ettik.” Çocuğun kulağına bakarken verdiği cevap kısa ve netti: “Tamam. Çocuğu sedyeden alın!”
Oğlumu sedyeden nasıl alıp, indirdiğimi hatırlamıyorum bile! Gayri ihtiyari doktora, “Hocam bir gecede kaç hastaya bakıyorsunuz?” deyivermişim. Cevabı da tıpkı muayenesi gibi hızlı ve açıktı: “Değişiyor. Bazen 200, bazı geceler 300.” Ve muayene bitmişti! Tıpkı diğerleri gibi, 1 dakikadan bile az sürdü. Bir iki ilaç yazdılar ve çıktık. Ne olduğunu bile anlayamadan eve döndük. Bu olay nerede mi yaşandı: Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesi…

ÖZEL HASTANELER, ‘ACİL’ MESAİSİ YAPIYOR!
Türkiye’nin acil servislerinde durum içler acısı. ABD’nin nüfusu yaklaşık 325 milyon. Acil servislere başvuru sayısı ise 130 milyon civarı. 53 milyonluk İngiltere’de bu rakam yılda 25 milyonu bulmuyor. Türkiye’de ise acil servise başvuru sayısı nüfusun çok çok üzerinde. Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre 2011 yılında acile başvuru sayısı yaklaşık 94 milyon iken, 2015 yılında rakam 111 milyona dayandı. Geçtiğimiz yıl ise 130 milyon ‘acil’e koştu. Bu acil muayenelerin yaklaşık 12 milyonu özel hastanelerde yapıldı, SGK’ya fatura edildi. Özel hastanelerin acil servisleri 24 saat mesai yapıyor! İstatistiklere göre ‘acil’ vakaların yüzde 70’i aslında ‘acil’ değil. Sağlık Bakanlığı hastaneleri, özel hastaneler ve üniversite hastanelerinde yapılan toplam muayene sayısı ise yaklaşık 372 milyon civarı.

‘Acil’ ama acil değil!

Acil Tıp Derneği Başkanı Prof. Dr. Ersin Aksay, 2017’de acil servise başvuru yapan hasta sayısının 130 milyona ulaştığını anlatıyor. Aksay, “Acile gelen hastaların çoğunluğu ‘acillik’ değil. Birçok hasta gündüz iş yerinden izin alıp hastaneye gelemediğini ya da polikliniklerden randevu alamadığını söylüyor. Polikliniklere gittiği zaman testler aynı günde yapılamıyor ya da sonuçları çıkmıyor. Bu yüzde acile gitmeyi tercih ediyor. Bazı hastanelerde acile yapılan günlük başvuru sayısı 1.500-2.000’e ulaşabiliyor. İki vardiyada 15 doktor olduğu düşünülürse bir doktorun günde 100 hastaya baktığı söylenebilir. Aslında bu yüzden kaliteli sağlık hizmeti veremiyoruz. Gerçekten acil durumda olan hastalara tam anlamıyla özen gösterilemiyor. Bu yüzde öncelikle toplumun bilinçlenmesi gerekiyor. Acil olmayan hastaların acil servise başvurmaması gerekiyor.” diyor.

[İlker Doğan] 10.12.2018 [TR724]

IPI: 170 medya kuruluşu kapatıldı, 162 gazeteci hapiste

Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI), Türkiye’de gerçekleştirdiği temaslarda gazetecilere özgürlük sağlanması ve bağımsız medyanın gelişmesi çağrısında bulundu. Üç gün süren görüşmelerin sonucunda yayımlanan bildiride medyaya uygulanan baskılar ve ifade özgürlüğü önündeki endişelere dikkat çekildi.

IPI, vardıkları sonucu ‘vahim’ olarak nitelerken, medyaya yapılan baskının 2016’daki darbe girişiminden sonra tavan yaptığını belirtti. IPI verilerine göre darbe girişiminden sonra 170 medya kuruluşu kapatıldı, yüzlerce gazeteci cezai kovuşturmalara tabi tutuldu. 162 gazeteci hapiste. Bunların 33’ü darbe girişiminden önce, 129’u ise darbe girişiminden sonra cezaevine konuldu. 70 gazete (16’sı ileride tekrar açıldı), 6 haber ajansı, 24 radyo istasyonu, 17 televizyon kanalı ve 20 dergi, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kapatıldı. Gazetecilere toplamda yaklaşık 430 yıl hapis cezası verildi. Toplam 206 gazeteci hakkında soruşturma açıldı.

IPI, Türkiye’ye düzenlediği üst düzey ziyaretin son gününde, İstanbul’da basın toplantısı düzenledi. Toplantıya, IPI Yönetim Kurulu Başkanı Markus Spillman, IPI üyesi ve BBC İskoçya Eski Yazı İşleri Müdürü Sandy Bremner, IPI Direktörü Barbara Trionfi, IPI Türkiye Savunu Koordinatörü Caroline Stockford, Helsingin Sanomat Vakfı Temsilcisi Sanna Pekkonen ve IPI Türkiye Temsilcisi Kadri Gürsel katıldı. IPI Heyeti Türkiye ziyaretinde, Adalet ve İçişleri Bakanlıklarının temsilcileri, CHP ve HDP liderleri, yabancı diplomatlar ve gazeteciler ile bir araya geldi. IPI’nın Cumhurbaşkanlığı ve AKP yetkilileri ile görüşme talepleri ise olumsuz sonuçlandı.

‘AİHM KARARLARI BAĞLAYICIDIR’

IPI heyeti, hükümet temsilcileri ile yaptığı görüşmelerde Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) hükümlerinin bağlayıcılığı gibi uluslararası insan hakları mekanizmalarının değerlerine dair güvence aldığını belirtti. Heyet, Adalet Bakanlığının üst düzey yetkilileri ile görüşüldüğünü, özellikle AİHM’nin son dönemdeki kararlarının yerel mahkemeler tarafından dikkate alınacağını ve ülkedeki benzer davalarda örnek teşkil edeceğini görüştüklerini ifade etti.

IPI Yönetim Kurulu Başkanı Markus Spillmann, darbe girişiminden sonra zorlu bir sürecin yaşandığını ve Türkiye’de güvenliğin sağlanması adına bazı önlemlerin alınması gerektiğini anladıklarını vurguladı ve şunları ekledi: “Ancak, Türkiye’ye uluslararası taahhüt ve yükümlülüklerini bir kez daha hatırlatmak ve özgür bir basın sahnesinin oluşabilmesi için gerekli koşulların sağlanması gereğini yinelemek istiyoruz.”

[TR724] 10.12.2018

Bir iflas hikâyesi… [Semih Ardıç]

Türkiye’de gazeteler “muhteşemiz” manşetlerinden iflas hikâyelerine yer ve vakit bulamıyor. Hepsi seçim arefesinde animasyon görüntülerini “yerli savaş uçağı” diye yutturmakla meşgul.

Vakit kalsa da yazacak cesaretleri kalmadı. Sanayici, esnaf, çiftçi kredi borçları altında inliyor. Hükûmet “göz yaşartıcı soğan baskınları” yapıyor.

5 sene evvelki Gezi Hâdiseleri’nin tertipçisi olmakla itham ettiği işadamlarını, akademisyenleri derdest ediyor. Türkiye iflasla yüzleşirken olup biteni tarihe not düşme vazifesi de ithal gazetecilere düştü.

İKİ TEKSTİL FABRİKASI VARDI

Bloomberg’in 9 Aralık’ta abonelerine geçtiği haber, “Herkesin bir iflas hikâyesi var.” sözleri ile başlıyor. Varını yoğunu, ömrünün bütün birikimini krizde kaybetmiş Cem Sarı ile mülakat yapılmış.

Bursa’da iki tekstil fabrikası ile zirveye kadar tırmanmış Sarı’nın ticarete Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara geldiği 2002 senesinde atılmış. Bloomberg, Sarı’nın hikâyesini anlatırken aynı zamanda AKP’nin 16 senelik devr-i iktidarının da karnesini çıkarmış.

2002’DEN SONRA KREDİ YAĞDI

Son krize kadar perde ve kanepe örtüsü olarak kullanılan kumaş imal eden CERM Tekstil’de bin kişi istihdam ediliyordu.

2002 ve akabinde talebin patladığını ve yabancı sermayenin Türkiye’ye akın ettiğini belirten Cem Sarı, “Faizler ve enflasyon düştü. Kredi yağdı.” diyor.

Cem Sarı da diğer işadamları gibi siyasî ve iktisadî reformların teşviki ile Türkiye’ye akın eden dövizden fazlası ile istifade etmiş.

Dövizin uzun yıllar düşük kalmasının verdiği rahatlıkla dolar ve euro nevinden borçlanmış. Satış gelirleri 10 milyon dolara kadar yükselmiş.

Amma velakin 2016 senesinin sonbaharında işler tersine dönmüş. TL değer kaybetmeye başlayınca euro borçların TL karşılığı durduğu yerde katlanmış.

Ayakta kalmak ümidi ile üç çalışandan birini işten çıkaran Sarı, bankaların daha o günlerde kredi musluğunu kısmaya başladığına dikkat çekiyor: “Türkiye’nin bankacıları yaklaşan krizi o günlerde kokladı.”

MALİYETLER KATLANDI

“O zamanlar çok güvenilir bir firmaydık.” diyen Sarı, bankacıların sadece güneşli havada şemsiye açtığını şöyle anlatıyor:  “Buna rağmen kredi için bankaya gittiğimde bölge müdürümüze sormalıyız’ gibi şeyler söylediler.”

Euro arttıkça ithal ham madde ve yarı mamulün fiyatı da artmış. İtalya’dan ithal ettiği boyanın litresi 2017 başında 86 lira iken aynı senenin kasım ayında 109 liraya yükselmiş.

Sarı, “Zaman daralıyordu. Bazı aylarda eksiye düşüyordum.” diyor. İthalatın ödemesini euro olarak yapıyordu. İç piyasa ise ödeme TL idi. Vadeler uzadıkça parayı tahsil ettiğinde aynı fiyata boya bulamıyordu.

“İYİ OLACAĞIZ İNŞAALLAH DİYORDUK”

Sarı 2018’e girerken krizden çıkacağına inanmış. Zira başkanlık seçimi ile işlerin düzeleceği söyleniyordu.

“Diyorduk ki iyi olacağız inşaallah.” sözleri ile o günkü hissiyatını aktaran Sarı kendinden emin bir şekilde iki fabrikayı daha büyük bir binaya taşınarak kira faturasını yüzde 30 azaltmış.

Cem Sarı’ya ait CEMR Tekstil’de kadar perde ve kanepe kumaşı imal ediliyordu.
Kira faturasını düşürmek de sonuç vermeyince Sarı, şubat sonunda CERM’i kapatmaya karar vermiş. Sarı o günden beri dışarıdan tekstil firmalarına müşavirlik yapmaya çalışsa da düzenli bir gelirden mahrum.

Zirvede iken sıfırı tüketmiş ve, “Bu bir utanç. İki fabrika inşa etmek kolay değildi. Ama hepsi gitti.” diyor.

BLOOMBERG: ACI VERİCİ BİR TEDAVİ MUHTEMEL

Sarı’nın iflas hikâyesi ile krize ayna tutan Bloomberg’e göre Türkiye için acı verici bir tedavi olması muhtemel: “Birçok iktisatçı ekonominin gelecek yıl küçüleceği görüşünde. Uluslararası Para Fonu daha iyimser, yüzde 0,4 büyüme tahmininde bulundu. Ancak bu durum, Türkiye gibi nüfusu üç kattan fazla artmakta olan bir ülkedeki resesyona (durgunluğa) karşılık geliyor.”

İflas eden Sarı, “Yüzde 18 faizle borç almam gerektiğinde ağladım. Şimdi insanlar yüzde 40’ta borçlanıyor.” sözleri halihazırda yüzde 40 ile kredi kullananlar için son ikaz.

Damdan düşen Sarı haklı: Sadece finansman maliyeti yüzde 40’a çıkmış bir şirketin faaliyetini temadi ettirmesi mümkün değil.

ŞOFÖR İKAZ LAMBALARINI KALE ALMADI

Bloomberg Türkiye ekonomisini araba teşbihi ile anlattı aynı haberde. “Şoför gösterge tablosunda yanıp sönen çoklu ikaz ışıklarını görmezden geldi.” tespitinde geçen sürücü Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değil.

Bloomberg şunları kaydetti: “Yüksek hızlara ulaşabilen o araba sonra devrildi. Kendi parasıyla klasik bir kriz yaşadı ve acımasız bir kredi krizine maruz kaldı.”


Merkez Bankası 6,80 TL’ye kadar yükselen doların ateşini repo faizini yüzde 24’e çıkararak düşürebilmişti.
Araba devrildi. Sarı’nın kapanan fabrikası gibi yüzlerce tesis kapısına kilit vurdu. Türkiye’nin en büyük şirketleri dahil olmak üzere reel sektör borç girdabından kurtulmaya gayret ediyor.

Haberde son cümleler şöyle: “Hükümet ve bankalar hâlâ onlara nasıl yardım edeceklerini düşünüyor. Bloomberg’in gelişmekte olan piyasalara dair beklentilerin yer aldığı endekste Türkiye son sırada yer alıyor.”

Mealen Türkiye ekonomisi için ümitsiz vak’a diyorlar…

[Semih Ardıç] 10.12.2018 [TR724]

Bir prototip olarak Ebu Cehîl [Naci Karadağ]

Kur’an-ı Kerim Bakara sure-i celîlesinde insanlığın yeryüzüne iniş hikâyesini anlatırken iyi ile kötünün çatışmasını resmeder. Bir uçta Hz. Âdem Efendimiz, diğer uçta İblis vardır. Ve şöyle buyurur Cenab-ı Hak: “Biz de: ‘Haydi’, dedik, ‘birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin! Siz orada belirli bir süre ikamet edip yararlanacaksınız.’” (KK:2-36)

İnsanlığın var olduğu günden beri değişen ne olursa olsun, madalyonun bu iki yüzü asla değişmez. Bu bağlamda incelendiğinden görülecektir ki, yeryüzü tarihi bir tür Âdem-İblis, yani iyilik-kötülük mücadele tarihidir. Teolog ya da dinler tarihçisi değilim, uzmanları bağışlasın ama genel bir tarih okuması yaptığımızda bu bahsini ettiğim hususun son derece net görüleceği aşikârdır. Nuh’un karşısında Hâm vardır, Davut ise Câlût ve tüm avenesiyle mücadele eder. Süleyman Efendimiz Sahr, İbrahim peygamber Nemrut’la yaman bir mücadele verir hayatı boyunca. Malum; Hz. Musa’nın payına Firavun düşer, İsa Nebi’ye Buhtunnasr ve Efendimiz’e ise Ebu Cehîl.

Burada ıskalanmaması gereken şey iyilikler kadar kötülüklerin de birer ‘prototip’ olduğunu idrak etmektir. Dolayısıyla Ebu Cehîl sadece İslam’ın doğuşunda yaşayan bir kötülük timsali değildir, kendinden önce ve sonrasında çıkmış, çıkacak tüm kötülüklere dair ipuçları ve ortak özellikler barındıran bir simge/sembol karakterdir. Gerçi pek çok tarihçi, bu kötücül karakterin Bedir’de öldürülmese muhtemelen Efendimiz’in o muhteşem merhamet yörüngesinin etki alanına gireceğini ve İslam’la müşerref olacağını yazar ama bu varsayım hakikati değiştirmez, tarih varsayımlar değil olaylar üzerine inşa edilir. Sosyoloji ise buradan damıtılır.

Bağlamından koparmadan tekrar vurgulamak gerekir ki, Ebu Cehîl ilk olmadığı gibi son da değildir. İblis ile başlayıp, Hâm ile devam eden arada, Firavun’a, Nemrut’a uğrayıp dönüşen bir tipolojinin 6. asırdaki karşılığıdır. Yine bağlam kopması yaşamadan aslında bu iyilik/kötülük, çarpışma/dengesini sadece peygamberlik ölçeğinde ele almak da yanılgı olacaktır. Raşit halifelerden büyük imamlara, âlimlerden pek çok pir-i mugan’a bu mücadele sürgit devam etmiştir. Kimi zaman birey, kimi zaman toplum, kimi zaman sistem olmuştur kötülüğün tipolojisi. Ebu Hanife, Şafii Hazretleri, Gazaliler, Buhariler İbn-i Hanbeller bundan muaf ve bu çerçeve dışında değildir.

Peki, bu kötülük prototipini analiz ettiğimizde karşımıza nasıl bir kişilik çıkar?

Bunun için Ebu Cehîl örneğine bakmak kifayet edecektir.

Ebu Cehîl, her kötü gibi gözünü en tepeye dikmiş en bariz özelliği ‘hırs’ olan bir tipolojidir. Etkileyici retoriği ile dönemin kitle iletişim araçlarını muazzam kullanarak kitleleri etki altına kolaylıkla alabilen biridir Ebu Cehîl. Varlıklıdır ama sahip oldukları ona asla yetmeyen, malına mal, makamına makam katmadığı her günü ziyan olarak gören biridir.

Yalan en güçlü aygıtlarından biridir.

Zorbalık bir başka özelliğidir.

Kendine çizdiği rotada önüne çıkan her engel onun için düşman ve haindir. Bu anlamda onun için daimi dostluk ve düşmanlık yoktur. Bir gün önce sarmaş dolaş olduğu kadim arkadaşlarını bir gün sonra ihanet eden birer hain olarak afişe etmekten çekinmez. Dünün düşmanı ise yarının dostu olabilir onun için.

İnsanların zaaflarını bulmak ve bunları kendi amacı istikametinde kullanmaktan asla geri durmaz. Bu meyanda Ebu Süfyan, durumun farkına ancak o öldükten yıllar sonra farkına varır. Öylesine bir etki metaforu oluşturmuştur ki, Ebu Süfyan’ın Ebu Cehîl’in oluşturduğu algı düzeneğini fark etmesi yıllar sürecektir.

Zamanlama onun için çok önemlidir. Şartların olgunlaşmasını bekleyen sabrı, onu muadili kötülerden ayrıştırır. Birçok aceleci kötü, Ebu Cehîl gibi yaşadığı çağın en büyük zalimi olamadan sabırsızlıklarından dolayı tarihten silinmiştir. O ise sabırla konjonktür olgunlaşmasını bekler. Kendi kişisel meselesini bir anda kabile meselesine çevirmekte de mahirdir. Suç ve suçlu üretmede de kimse onun eline su dökemez.

Sıkıştığı anda örf, adet, gelenek, etik, ahlak gibi kavramları bir kenara atıverir. Bir tür kanun tanımaz makamına yükseltir kendini ve bunu meşru gösterir türlü algı oyunlarıyla. Yaşanan her gelişme onun için bir yeni strateji ve fırsat anıdır. Her karakter onun için birer piyondan ibarettir ve istediğini elde edene kadar kullanmaktan çekinmez, işlevi bitince de tüm piyon ve diğer karakterleri aynı kutuya koyup, tarihin çöplüğüne atmaktan çekinmez.

Reşit Haylamaz 2009 yılında yazdığı kitabın (Bizim Firavun/Işık Yay) önsözünde Ebu Cehîl’i anlatırken şöyle yazar: “Başı sıkıştığında ‘rutin’ dışına çıkmak kadar doğal bir şey yoktur, işini ‘temiz’ yapanı sever; onun için arkada bırakılan her ‘iz’ en büyük sıkıntıdır. Ancak bazı durumlarda özellikle iz bırakır ve böylelikle hedef saptırır…”

Prototipimizin bir diğer özelliği ise şahane bir provokatör oluşudur. Kullanacağı kişi ya da kitleler mutlaka vardır ve ustalıkla kullanır. Sürekli hareketten ve bu hareketin oluşturduğu sert ortamdaki efelenmek/hakaretten beslenir. Bir algıyı başka bir algıyla bastıracak kadar işinde ustadır. Bir algının izini silmek için çaba harcamaz, başka bir algıyla üzerini örtüverir ve kalabalıkların kısa metrajlı hafızasını ustalıkla kullanır. Hedefi için meşru ya da legalite çok mühim değildir. Kuralları koymaktan hoşlanır, kurallara uymaktan değil.

Toplumların hafızası ne kadar zayıfsa kötülük prototiplerinin hafızası o kadar güçlüdür. Bu nedenle kinden beslenirler ve adeta bir din gibi kine sahiptirler. İntikam ve nefret iman derecesinde güçlüdür Ebu Cehîl karakterinde. Zayıf hafızasının güçlü hafıza karşısında hiç şansı yoktur elbette, bu nedenle dün söylediğini tam aksini rahatlıkla söylerken bunu utanç değil gurur gösterisi gibi sunabilir.

Hesap insanıdır ama tıpkı baş prototipi –İblis- gibi esas hesabı yapanı hesap dışı bıraktığı için genelde akıbeti hazin olur Ebu Cehîl ve karakterdaşlarının.

Hz. Adem/İblis çatışmasının bir şablon olarak ele aldığımızda bırakınız her çağı, her minimal coğrafyanın benzer bir hikayesi olduğunu görürüz. Mesele ise şudur; biz tipolojik olarak bu ikilemin hangi ucundayız?

Yine yüce kitabımızın buyurduğu gibi, bize nakledilen kıssalar hikâye anlatmak için değil, ders almak içinse, sadece dünün ya da bugünün değil, yarının prototiplerini de bu parametrelere bakarak tanımak mümkündür…

[Naci Karadağ] 10.12.2018 [TR724]

Korkaklar ve Yitip Gidenler Atlası [Hakan Zafer]

Orta Amerika ülkesi Nikaragua’yı 1936’dan 1979’a kadar Somoza ailesi yönetir. Ailenin mal varlığı, Nikaragua halkının toplam gelirinin yarısı kadardır.

Ülkenin en verimli topraklarının tapusunu üzerine yapmış ailenin seçim hileleriyle iktidara gelen üyeleri, aralıksız servet artırır.

Alınan uluslararası krediler önce Somozaların kasasına uğrar. Hatta Aralık 1972’de başkent Managua’yı yerle bir eden, 10.000’den fazla kişinin ölümüne, yüz binlercesinin yaralanmasına sebep olan depremin yaraları sarılsın diye gönderilen dış yardımlar, mağdur halka ulaştırılmadan para karşılığında satılarak diktatör ve civarınca gasp edilir.

Yeniden inşa için yapılan ihalelerin kendi adreslerine teslimi gibi diktatör ailenin başka başka gelirleri de vardır.

Hikâyenin sonunda, birleşen halk örgütleri, 19 Temmuz 1979’da Ulusal Muhafızları yenerek Somoza rejimine son verir.

Somozaların ilki Somoza Garcia’nın, henüz  Ulusal Muhafızların komutanı iken 1934’te gerilla lideri Sandino’yu öldürtüp yönetimi ele geçirmesine atfen devrime Sandinista adı verilir.

Korku ve sahte kahraman üretmek

Maksadım, bir diktatörden bahsedip bir diğerini akla düşürerek, “Gördünüz mü, bunların hepsi lacivertin tonları.” demek değil ama aşağıdaki örnekten hareketle, korku ve sahte kahraman üretmede ne denli mahir olduklarını ifade etmek.

Somozalar, emrindeki Ulusal Muhafızların eğitimine çok önem vermektedir. Kendileri de bu askeri yapıda görev yapmış kimselerdir.

Muhafızlar, son derece sert bir eğitimden geçirilerek halkla karşı karşıya getirilirler. Acımasızlığıyla bilinen bu muhafızları eğiten uzmanlardan birinin anlattığı şu tablo gayet fikir verici; “Birisine itaat etmeyi öğretmek için onu herkesin ortasında koyun gibi meletir, aşağılayıcı şeyler yapar, soru sormaya hakkının olmadığını öğrenene dek bütün birliğe k..ını tekmeletiriz”.

Bu eğitime tabi tutulmuş askerlerden birinin şu ifadesi, hedefe ulaşıldığının ispatı gibi; “Ufak tefek ve çelimsiz biriyim. Ulusal Muhafızlara katılmadan önce her şeyden ve herkesten korkuyordum. Artık korkmuyorum. Benim için önemli olan da bu. Erkek dediğin böyle olur.”

Dünya hali işte… Bu “erkek”lerden oluşan ordunun içine düştüğü meşhur bir olay var.

Ulusal Muhafızlar 1969’da, başkent Managua’da bir evde çok sayıdaki silahlı direnişçinin varlığını haber alıp tank, uçak ve yüzlerce askerle baskın yaparlar. Oğul Somoza, çatışmayı TV’den yayınlatarak propaganda yapmak ister ama sonuç tam tersi olur. Saatlerce süren çatışma esnasında evde yalnızca bir kişinin olduğu anlaşılınca, halkın nazarında puan direnişçilerin hanesine yazılır.

*****

Memleket oldu yitip gidenler atlası

Korkularını ve evvelce yediği tekmeleri, biçare ezerek telafi eden yığınlar kendini bir halt zannetsin diye, yitip gidenin haddi hesabı yok.

Bu durum, kendine yapılanların hesabını soramayınca, ona hiçbir şey yapmamış yeni sorumlular bularak üzerinde güç göstergesi yapmayı yiğitlik gösterecek, yediği tekmeleri unutturabilecek hem de ederini artıracak kadar sihirli bir formül gibidir.

Mağdur edip hürriyetinden mahrum ettiklerine, kuru ekmeğe muhtaç edip parçaladıkları ailelere, bir birine hasretle ya hastalıktan ya işkenceden ya da yollarda son nefesini verdirdiklerine ve daha nicesine kadar anlaşılması hiçbir insani izahla yapılamayacak durumlara bir de dini, milli kılıf geçirmiyorlar mı havlu atıyor insan.

Bütün bu rezaletin karşısında mazluma izahçı kesilen “haklı çıktı”cılar ve “demişti”ciler yok mu, o da ayrı bir hava.

Kendini veya kendiliğini devam ettirmesi için mecbur olduklarını haklı çıkarmaya yırtınmak ile hak-hakikat mücadelesi arasındaki münasebet, umulan gibi değildir.

Haklı çıktıcıları, enginde rahat rahat teneffüs ettirmeyen “Ya değilse?” endişesine rağmen, kara kaş, kara göz değil de hak yanında yer tutmuşları, “Şimdi ne olacak?” endişesine düşürmeyen paha biçilemez bir iç huzuru vardır. Diğerleri için elbette biçilecek paha bulunur, ister muaccel, ister müeccel…

Yitip gidenler, korkularının esiri olmuş hiç kimsenin kudretini ispat etmeyeceği gibi, kimseyi de haklı çıkarmaz çıkarmasına da benim korkum, yarın zulmedenler acınası hal aldığında, haklı çıkmışlığın gevşekliği hengâmesinde olan yine şimdinin biçarelerine olur, faturayı ödemiş ve unutulmuş olurlarsa, va esefa, va hasreta…

[Hakan Zafer] 10.12.2018 [TR724]

Merkel’in varisi Annegret Kramp-Karrenbauer kimdir? [Ebubekir Işık]

‘Annegret Kramp-Karrenbauer’ ismi geçtiğimiz hafta yalnızca Almanya kamuoyunda değil, hemen hemen bütün bir Avrupa kamuoyunda en çok konuşulan isim oldu.

Annegret Kramp-Karrenbauer geçtiğimiz hafta cuma günü Hamburg’da yapılan seçimde yüzde 51,8 lik son derece başa baş bir oy oranı ile kendisine en yakın aday olan ve parti içerisinde Merkel’in en büyük düşmanı olarak bilinen Friedrich Merz’i geride bırakarak Merkel’in varisi olmayı başardı. Almanya Hristiyan Demokrat Partisi’nin (CDU) başına geçmeyi başaran 56 yaşındaki üç çocuk annesi Kramp-Karrenbauer, CDU’yu Merkel sonrası seçimlerde temsil edecek olmasından ötürü Almanya şansölyesi olması ihtimali son derece yüksek.

Kim bu Almanların ismi ile dalga geçtiği kadın?

Almanların sürekli ismi ile dalga geçtiği ve isminin uzunluğundan dolayı hemen hemen bütün arkadaşlarının kendisini isminin baş harflerinden oluşan ‘AKK’ diye çağırdığı Annegret Kramp-Karrenbauer, Almanya’nın en küçük eyaleti olarak Bilinen Saarland’da doğmuş ve Katolik bir ailenin çocuğu olarak büyümüş biri. Kramp-Karrenbauer 1981 yılında henüz 19 yaşında bir öğrenci iken CDU’ya katılmış ve o günden bugüne gerek CDU içerisinde gerekse de farklı devlet kademelerinde vazife yapmış biri. Kramp-Karrenbauer 2000 yılında Almanya’nın ilk kadın içişleri bakanı olmakla yetinmeyip, 2011 yılında Saarland eyaletinin de ilk kadın başbakanı olarak adını bu anlamda Almanya siyaset tarihine çoktan yazdırmış biri.

Merkel’in bir daha CDU genel başkanlığı için aday olmayacağını açıklamasının ardından AKK’ı, partinin genel sekreterliği için aday göstermesi ve sonrasında yapılan seçimlerde delegelerin yüzde 98,9’nun desteğini alarak Kramp-Karrenbauer’ın partinin genel sekreterliğine seçilmesi, Merkel’in bu süreçte ne kadar etkin olduğunu alenen göstermekte.

Hala Saarland eyaletinde küçük bir kasaba olan Püttlingen’de eşi ve üç çocuğu ile yaşayan AKK, gerek yaşadığı bu küçük kasabada gerekse de Saarland da son derece sevilen bir isim. Bu nedenle 2017 yılında Saarland’da yapılan seçimlerde Kramp-Karrenbauer liderliğinde ki CDU çok büyük bir başarıya imza attı.

Annegret Kramp-Karrenbauer nasıl bir siyasetçi?

Parti içi yapılan tüm eleştirilere rağmen Merkel’in mülteci siyasetini destekleyen, kadın konusu ve asgari ücret konusunda son derece liberal görüşleri ile tanınan AKK, zaman zaman farklı konularda son derece muhafazakâr fikirler beyan etmekten de geri durmayan bir siyasetçi.

Dini pratiklerini yerine getiren Katolik bir siyasetçi olan Kramp-Karrenbauer, özellikle eşcinsel evlilik konusunda çekincelerini hemen her platformda dile getiriyor. Zorunlu askerliğin en az 12 ay olmasını savunuyor ve özellikle Almanyalı Türklerin çifte vatandaş olmalarına karşı çıkması ile tanınıyor.

AKK, mini Merkel mi?

CDU içinde ve dışında birçok kişinin ‘Mini-Merkel’ yakıştırmalarına maruz kalan Kramp-Karrenbauer, bu yakıştırmaları doğrulayacak bir eda ile hemen her konuşmasında Merkel’e olan desteğini ve saygısını defaatle vurgulamaktan çekinmeyen bir siyasetçi. Hatta, geçtiğimiz haftalarda katıldığı bir televizyon programında Kramp-Karrenbauer: ‘iyi bir lider ancak ve ancak selefinin omuzlarına yaslanarak iyi işler yapabilir’ ifadelerini kullanarak, Merkel’e olan bağlılığını bir kez daha tekrarlamış oldu. Aynı televizyon programında, parti içinde büyük bir kırılmaya ve kamplaşmaya sebep olan Merkel’in mülteci politikasının yanlış anlaşıldığını söyleyen AKK, bu konuyu tekrar tartışmaya açmak istediğini ifade etti. AKK, kendisine ‘neden bu meseleyi tekrar tartışmaya açmak istiyorsunuz?’ sorusuna karşılık, ‘Merkel’in mirasını korumak istediğini ve CDU’nun bu mirasa sahip çıkacağına inandığını’ ifade etti.

Avrupa Birliği Annegret Kramp-Karrenbauer’ın galibiyetini nasıl okudu?

En başından belirtmek gerekir ki Avrupa Birliği mahfilleri AKK’ın CDU genel başkanlığına seçilmesini son derece memnuniyetle karşıladı. Merkel’in varisi olmak için seçim kampanyası döneminde üç aday yarışsa da, asıl mücadele Kramp-Karrenbauer ve Merkel’e aşırı muhalefeti ile bilinen Friedrich Merz arasında geçti. Avrupa Birliği yanlısı Almanların ve Brüksel’in en büyük kaygılarından birisi hiç şüphe yok ki, Merz’in CDU genel başkanlığına seçilmesi durumunda Merkel’in görev süresinin bitmesini beklemeden, CDU’nun mevcut birçok siyasi pozisyonunu değiştirmeye yelteneceği ve bu durumun yalnızca CDU ailesinde değil, ayrıca Almanya siyaseti ve Avrupa Birliği ile alakalı birçok hususta ciddi kırılmalara ve sorunlara yol açacağı endişesiydi. Fakat, korkulan bu ihtimal hayatiyet bulamadı ve Merkel kendisine en yakın ismi veliahtı olarak Alman siyasetinin en tepe noktasına yerleştirmeyi başardı.

[Ebubekir Işık] 10.12.2018 [TR724]

Ayetlerin bugün itibariyle bize verdiği mesaj nedir? [Ahmet Kurucan]

Geçen hafta kaldığım yerden devam ediyorum.

Bu açıdan Kur’an’a baktığımızda yukarıda verdiğimiz misalde olduğu gibi bazen Allah bizler için ilave zihni çabaya ihtiyaç bırakmayacak ölçüde ne kastettiğini, emir veya yasağının gerekçesini ve rızasının nerede olduğu açıkça belirtir. Bazen ayetlerin içinde “key, lam vb.” gibi edatları kullanarak gerekçelerini açıklar. Mesela Haşir süresi 7. ayette fey dediğimiz savaş yapmaksızın ele geçirilen beldelerdeki ganimet hükmündeki malların kimlere dağıtılması gerektiğini belirttikten sonra der ki: “Paylaşımın böyle olması, o malların içinizdeki zenginler arasında dönüp dolaşan bir servete dönüşmemesi içindir.”(Haşr/7) Demek ki ganimet taksiminin ayette belirtilen şekilde yapılması toplumdaki fakir-fukaranın gözetilmesini amaçlıyor. Zengin ve fakir arasındaki uçurumun açılarak sosyo-ekonomik dengenin/adaletin bozulmasını Allah murat etmiyor. Öyleyse açıkça verilen bu mesajdan hareketle Müslümana düşen toplumu bu noktaya sürükleyecek davranışlardan uzak durmasıdır. Ferdi ve ahlaki düzlemde dünya malına karşı tavır alışını bu esasa göre belirlemesidir. İçtimai alanda bunun için çağının gereklerine göre yapılanmalara gitmesidir. Siyasi açıdan yönetim sistemini, kural ve kanunlarında bu amacı gözetmesidir.

Hz. Peygamber’in Hz. Zeynep ile evliliği adına Kur’an’da geçen ayeti de bu kategori de değerlendirebiliriz. Detaylarına derinlemesine inecek değilim. Şu kadarını ifade edeyim; Hz. Zeynep Hz. Peygamberin hürriyetine kavuşturduğu kölesi Zeyd b. Harise’nin eşiydi. O dönemde boşanmış dahi olsa bir insanın azatlı/hürriyetine kavuşturduğu kölesinin eşiyle evlenmesi kendi kızıyla evlenmesi gibi kerih addediliyordu. Çünkü o kadın/gelin efendinin kızı mesabesindeydi. Ama hakikatte o kadın, efendinin ne kızı ne de geliniydi. Dolayısıyla Allah İslam öncesi Arap toplumuna yönelik bu köklü adeti kaldırmak istedi ve Zeyd karısını -ki Hz. Peygamberin halasının kızı idi ve Zeyd ile evliliğine de asil ve hür bir kadının hürriyetine kavuşmuş bir köle ile evlenmesini kabullenmeyen köklü Arap adetini yıkmak için Hz. Peygamber vesile olmuştu- boşadıktan sonra evlenmelerini istedi. Bunu ifade ederken şöyle buyuruyor Allah: “…Zeyd karısını boşayıp onunla ilişkisini kesince biz de senin o kadınla evlenmeni sağladık ve bunu evlatlıklar  zevcelerini boşayıp onlarla ilişkilerini kestikten sonra o kadınlarla evlenme hususunda müminler için bir engel bulunmadığını göstermek için yaptık. İşte böylece Allah’ın emri/hükmü gerçekleşmiş oldu.” (Ahzab,37)

Bazı ayetlerde metin mana ve muhtevası ile o kadar berrak ve nettir ki mesaj adeta “ben buradayım” diye haykırır. Adabı muaşeret ve mesken mahremiyeti bağlamında bir misal vereyim. İslam öncesi Arap toplumunda insanlar başkalarını evine gitmeden önce ne haber verirler ne de kapıyı çalarlardı. Direkt kapıyı açıp içeri girerlerdi ki Hz. Peygamber’in evi de bu yaklaşımdan müstağni değildi. İşte tam da bu örf ve adetin cari olduğu toplumsal zeminde Nur suresi 27 ve 28.  ayetleri nazil oldu “Ey iman edenler! Kendi evleriniz dışındaki evlere, sahipleri ile yakınlık kurup, izin almadan ve onlara selâm vermeden girmeyiniz! Böyle yapmanız sizin için daha münasiptir. Olur ki düşünür, hikmetini anlarsınız. Şayet orada hiçbir kimse bulamazsanız size izin verilmeden oraya girmeyiniz! Eğer size: “Müsait değiliz, geri dönün.” denirse dönün! Bu sizin için daha nezih, daha münasiptir. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla bilendir.”

BAZI AYETLERDE METİN MANA VE MUHTEVASI İLE O KADAR BERRAK VE NETTİR Kİ MESAJ ADETA “BEN BURADAYIM” DİYE HAYKIRIR.

Bu ayetlerden sonra sahabe içinde oturulmayan, aile hayatı yaşanmayan ve mesken mahremiyetinin söz konusu olmadığı yerlere de girmemeye başladılar. Bunun üzerine 29. ayet nazil oldu. “İçinde oturulmayan fakat sizin eşyanızın olduğu ya da ihtiyaç duyduğunuz bir şeyin bulunduğu evlere/mekanlara izin almadan girmenizde mahzur yoktur. Ama hiç unutmayın ki Allah açığa vurduğunuz ve gizlediğiniz her şeyi bilir.”

Görüldüğü gibi sebebi nüzul bilgisi diyebileceğimiz toplumsal zemin adına aktardığımız o bilgiler ayetlerin mana ve muhtevası ile birlikte düşünüldüğünde ne denildiği ve ne demek istendiği gayet açık biçimde gösteriyor. Hatta o toplumda bu örf ve âdet olmasaydı ve ayetler yine aynı şekliyle sevk edilmiş olsaydı verdiği mesaj herkes tarafından yine açıkça anlaşılırdı. Kur’an’ın toplumsal düzlemde mahremiyet alanı adına düzenlemeler yapılmasını istiyor ve adabı muaşeret dediğimiz insanlar arasındaki nezih, nazik ve seviyeli ilişkinin temel yapı taşlarını döşüyor der ve bu mesajı alırdık bizler. Kalp ve ruh temizliğini ve inceliğini sağlayacak unsurlar temellendiriyor. Kötü duygu ve düşüncelere sebebiyet verebilecek kapıları kapatıyor. Sosyolojik değil ontolojik insan gerçeğine merkeze alarak emirler, yasaklar veriyor, tavsiyeler sunuyor derdik.  Ama ontolojik diyebileceğimiz bu mesaj nüzul toplumun sosyolojisi üzerinden veriliyor demeyi de ihmal etmezdik.

Mesaj ile alakalı son bir örnek daha vermek isterim. Allah Tevbe 17. ve 18. ayetlerinde şöyle buyuruyor: “O müşrikler sözleri, davranışları ve yaşantılarıyla kendi kafirliklerine bizzat kendileri şahitlikte bulunurken, Allah’a ibadete mahsus yerlerinin/mescitlerin bakım ve hizmet işini üstlenme hususunda hiçbir şekilde hak ve yetki sahibi değillerdir. Kaldı ki onların Kabe’nin bakım ve onarım hizmetleriyle alakalı bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar içinde daimî kalacakları cehenneme gitmeye mahkumdurlar. Allah’a ibadete mahsus yerlerin/mescitlerin bakım ve hizmetini üstlenme hakkı sadece ve sadece Allah’a ve ahirete iman eden, namazını hakkıyla kılıp zekâtı tastamam veren ve yalnız Allah’tan korkup çekinen kimselere aittir. Pek tabii ki ancak böylelerinin umduklarına kavuşacakları ümit edilir.”

Tarihi kaynaklardan edindiğimiz toplam bilgilere göre Kabe’ye yönelik İslam öncesi Arap toplumunda her birinin isimleri ve ne yapılacağına dair sınırları belli olan görevler vardı ve bu görevlerin her biri çeşitli kabileler tarafından yapılırdı. Bu görevlere sahip olmak o günkü toplumda o kabile için bir iftihar kaynağıydı. Ama Kâbe yeryüzünde tevhidin simgesidir, sembolüdür. Literatürdeki tabirle İslam dini adına en büyük şeairdir. Allah’ın varlığını ve birliğini haykıran bir mekandır. Şu ayetlerin hepsi bu hakikati ifade eder. Kâbe, yeryüzünde insanlar için mabet olarak kurulan ilk ev (3/96) Kâbe Allah’ın evim dediği (22/26), çevresini güvenli kıldığı kutsal bir mabet (5/97) Kendisine teveccühün fiziki kıblesi (2/143) hidayet vesilesi ve bereket kaynağı (3/96) insanların güvenli bir şekilde toplanacağı mekân (2/125).

İşte Allah nezdinden böylesi bir değere sahip olan mekâna ve o mekânın ziyaretçilerine  kendisinin belirlediği sınırlar içinde inanmayan, emir ve yasaklarına riayet etmeyen müşriklerin/kafirlerin hizmet etmesini istemiyor. Sosyal arka plan şartlarından anlıyoruz ki ihtimal müşrikler bu hizmetleri ile toplum içinde maddi imkanları elde edecek kapıları aralıyorlar. Çok yaygın olduğunu bildiğimiz kabilecilik anlayışını Kâbe’ye hizmet ve onunla övünme vesilesi ile pekiştiriyorlar. Zira kabilecilik anlayışı İslam’ın arzu ettiği din, dil, ırk, cins, mezhep ayrımlarını çatışma vesilesi yapmadan birlikte yaşayabilmelerinin önünde en büyük engellerden birisi. Belki Kâbe’ye yapacakları maddi harcamalarla gayri meşru gelirlerini aklayacaklar. Sözün özü, böylesi vasıflara sahip insanların tevhidi ret eden insanların hizmet etmesine son veriyor Allah.

ÇOK MEŞHUR VE BİLİNEN MİSAL İÇİNDE BEDENİN MADDİ SIHHATİNİ SAĞLAMA NİYETİ İLE KILINAN NAMAZ YA DA TUTULAN ORUÇ İLE ALLAH’IN EMRİNE UYMA VE RIZASINI KAZANMA NİYETİ İLE KILINAN NAMAZ VE TUTULAN ORUCUN AHİRETTE MÜKAFATI HERHALDE AYNI OLMAYACAKTIR.

Yapsalar ne olur? İşte cevabı, hem de Kabe’ye evim diyen Allah’ın beyanından: “Kaldı ki onların Kabe’nin bakım ve onarım hizmetleriyle alakalı bütün amelleri boşa gitmiştir.” Zira yukarıda da ifade ettiğim gibi, tevhit binasına hizmet samimiyetle olur, içtenlikle, dünyevi hiçbir menfaat gözetmeksizin, en kısa manasıyla ihlasla, sadece ve sadece Allah’ın rızasını gözetmekle olur. Ama bunlar bir taraftan tevhide aykırı bir inanca sahip kişiler olarak tevhid ehline her türlü zulmü reva görecek ölçüde zalim diğer taraftan maddi manevi fedakârlıklarda bulunarak Kâbe’yi ve Kâbe ziyaretçilerine hizmet ediyorlar. Ne yaman bir çelişki? Zaten ayetin fezlekesinde de Allah müşriklerin akidevî alandaki takındıkları tavrı, kafirlerin iman karşısında küfrü tercih edişlerini değil hak-hukuk gözetmeyişlerini, adaletten uzak düşünce ve eylemlerini ifade eden “zulüm” kelimesi üzerinden mesajını veriyor ve diyor ki: “Şunu bilin ki Allah, zulmedip haksızlıkta bulunanları hedeflerine ulaştırmaz.”

Şimdi soru şu, bu ayetlerin bugün itibariyle mesela Türkiye’de yaşayan insanlar olarak bize verdiği mesaj nedir? Yazı çok uzadığı için sadece bir tek noktasına odaklanacağım; o da Kâbe’den bahsedildiği halde müşrikleri açıkça zikrederek “Allah’a ibadete mahsus yerlerinin/mescitlerin bakım ve hizmet işini üstlenme hususunda hiçbir şekilde hak ve yetki  sahibi değillerdir” bölümü. Mesaj şu; Allah Kâbe başta yeryüzünde mahalle mescidi bile olsa kendisine ibadet edilen mekânlara müşriklerin/kafirlerin hizmet etmesini istemiyor. Zira İslam’ın temel değerlerinde ve özellikle ahiret hayatında Allah’ın mükafatlarına nail olabilmek için niyet ile amel arasında ilişkinin olması gerekir. Hz. Peygamber’in “Ameller niyetlere göredir.” hadisi bu gerçeği anlatır. Ahirette Cenab-ı Hakkın kuluna muamelesi, amellerinden dolayı cezaya veya mükâfata nail kılması niyet-amel ekseninde tutulan değerlendirme sonrası olacaktır.

Çok meşhur ve bilinen misal içinde bedenin maddi sıhhatini sağlama niyeti ile kılınan namaz ya da tutulan oruç ile Allah’ın emrine uyma ve rızasını kazanma niyeti ile kılınan namaz ve tutulan orucun ahirette mükafatı herhalde aynı olmayacaktır. Dünyada her ikisi de bedenin sıhhatine yönelik aynı faydayı sağlamış olsalar da birine sen niyetinin karşılığını dünyada zaten aldın denilecek, diğerine ise inancının ve niyetinin gereğine göre mükâfatta bulunulacaktır. Kulların amellerinden hesaba çekildiği hesap ve mizan gününde şehit, alim ve zengin kişinin Allah ile mükâlemesini anlatan hadis işaret etmeye çalıştığımız bu gerçeği vurgulamaktadır. (Müslim, İmâre 152) Bu bir.

İkincisi ise günümüz Türkiye’sinde örneğini çok sık gördüğümüz bir husus. Elmalılı merhumun yaşadığı yıllarda da var mıydı bilmiyorum ama sanki varmışçasına çok enfes izahlarda bulunmuş bu ayetle alakalı olarak. Oradan aktaracağım mesajı.

18.ayetin mealini vererek başlıyor ve devam ediyor. Ayetin bizim tercih ettiğimiz açıklamalı meali şuydu “Allah’a ibadete mahsus yerlerin/mescitlerin bakım ve hizmetini üstlenme hakkı sadece ve sadece Allah’a ve ahirete iman eden, namazını hakkıyla kılıp zekatı tastamam veren ve yalnız Allah’tan korkup çekinen kimselere aittir.” Şimdi söz Elmalılı’nın: “Gerçi insan birçok sebeplerden korkup çekinebilir. Korkmamak elinden gelmez. Allah’tan korkmayanlardan da hiç korkulmaz demek değildir. Fakat Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirmek için Allah korkusundan başka hiçbir korkuyu saymayan, herhangi bir korku ile Allah rızasına yönelik işlerden vazgeçmeyen, şahsi çıkarları ile Allah’ın hakkı çatıştığı zaman Allah’ın hakkını üstün tutan, Allah’ın emrettiği iyi işleri yapmak için şunun bunun kınanmasından veya bu yüzden uğrayacağı zulümlerden yılmayan, hatta gerektiğinde cihada koşmaktan veya Allah yolunda mücadele vermekten korkmayan, hasılı çeşitli korkular ve endişeler ile Allah yolundan çıkmayacak bir imana sahip olan ve bu ayette sözü edilen dört hasleti şahsında bulunduran kimseler ancak Allah’ın mescitlerini imar ederler. Bu özelliklere sahip kimseler bulunmalıdır ki, Allah’ın mescitleri hakkıyla imar edilebilsin. Yoksa ilk üç haslet bulunup da iman ve İslam’ın asıl hakikati ve özü demek olan bu dördüncü haslet bulunmazsa mescitlerin mamur olmasına gayret edenler olmaz. Günün birinde bir kâfirin veya zalimin ve hatta sıradan bir cüretkârın tehdidinden korkanlar kendi elleriyle mescitlerini yıkmak alçaklığını bile gösterebilirler. Maddî ve manevî anlamda mescitlere yapılacak saldırılardan ve saygısızlıklardan onları koruyamayan ve korumayı sürdürmeyen, yani gerçek anlamda kâmil iman sahibi müminlerden mahrum kalan mescitlerin ne servetle ne de başka bir yolla imarlarını devam ettirebilmeleri ihtimali yoktur.” (Elmalılı, 4/294) Hazret bugünleri görseydi ne derdi diye düşünmeden edemiyor insan.

Şimdi gelelim meselenin en çarpıcı yerine; yukarıda örneklerini sunduğumuz alanlarda mesajları çıkartmak gayet kolay. Asıl mesele hukuki yaşamaların yapıldığı, hükümlerin verildiği alanlardaki ayetler. Onlar ne olacak? Onlara nasıl yaklaşılacak? Onlar lafzi manada uygulanmayacak mı? Uygulanmayacaksa çıkartılacak bu mesajlar doğrultusunda yeni hükümler mi verilecek? İyi ama bu Allah’ın maksadı budur anlamına gelecek büyük bir iddiayı barındırmıyor mu? Verilecek hükümler şekli itibariyle Kur’an’ın beyanına muhalif olursa, bu durum kişinin kendisini Allah adına hüküm veren bir makam koyması manası taşımaz mı? Aradan geçen 14 asırlık zaman dilimi nasıl aşılacak? Farklı bir kültürün, sosyal, siyasal, ekonomik zeminin belirlediği şahsiyet ve zihin yapısına sahip fertler olarak bizler o zamana gidip ele aldığımız ayetten Allah’ın muradı, maksadı ve bize verdiği mesaj budur diyebilecek miyiz? Ondan önce daha bu safhaya gelmeden ayeti sahabenin anladığı gibi anlayabilecek miyiz? Biraz daha derine inip şu soruyu da sorabiliriz, Kur’an’ın ortaya koyduğu hükümler kıyamete kadar gelecek bütün zaman, mekân ve insanları içine alan dini hükümler midir, yoksa o günkü toplumsal hayatı düzenleyen, somut sorunlara somut çözümler üreten, emirler-yasaklar veren hukuki hükümler midir?

Daha önce bahsettiğim tarihsellik, tarihselcilik ve tarihçilik yazı dizisinde bu soruların benim zihnimde oluşan net cevaplarını vermeye gayret edeceğim. Ama ayetlerin mana, metin içi ve metinler arası münasebet, sebeb-i nüzul, bağlam ve mesaj konusunu bağlarken bu sorulara tek tek değil ama toptan bir şey demek isterim. Bediüzzaman’ı konuşturacağım. “Müslümanları bırakıp Yahudileri ve Hıristiyanları dost, sırdaş ve yakın arkadaş  edinmeyin.” ayetine Bediüzzaman usul prensipleri ekseninde şu izahı yapar: “Evvelâ: Delil kat’iyyu’l-metîn olduğu gibi, kat’iyyu’d-delâlet olmak gerektir. Halbuki tevil ve ihtimalin mecâli vardır. Zira, nehy-i Kur’ânî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz.

Hem de hüküm müştak üzerine olsa, me’haz-ı iştikaki, illet-i hüküm gösterir. Demek bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan aynaları hasebiyledir.

Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya sanatı içindir. Öyleyse, her bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lazım olmadığı gibi, her bir kafirin dahi bütün sıfat ve sanatları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir sanatı, istihsan etmekle iktibas etmek neden caiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!”

Aslında bir değerlendirme ve sonuç yazısı isterdi bu yazı dizisi. Fakat dizi içinde birkaç defa sözünü ettiğim tarihsellik ve ilave olarak maslahat, zâruriyat-ı hamse ve Hz. Peygamber Efendimizin söz ve fiillerini bağlayıcılık ekseninde taksim eden usul ile alakalı kaleme alacağım yazılar bu diziyi tamamlayıcı mahiyette olacak ve can yakıcı, düşündükçe sorgulayıcı zihnin fişeğini çekici o soruların cevabını orada vereceğim. Belki gerek olmayacak. Bir paragraf boyunca sorduğum onlarca sorunun cevabını o yazılarda bulacaksınız. Tekrara düşmemek için burada kesiyorum.

[Ahmet Kurucan] 10.12.2018 [TR724]

“O daha bir çocuk” [Fatma Betül]

Bir resim vardır onca gürültülü görüntü arasında
hiç aklımdan çıkmayan
hani bunu mutlaka birine anlatmalı dedirten cinsten
nasıl olsa kaydedilmiş bir hayat parçası
orta yaşın hafif üstünde
düzgün bir kadın
düzgün bir yolun ortasında
düzgün bir binanın önünde bağırıyordu
ama yapmayın o daha bir çocuk
hala sırtına havlu koyasım var
vakitsiz terlemelerde üşütmesin diye
yapmayın o daha bir çocuk
ama yapmayın diyordu kadın
o daha bir çocuk
düzgün metallerle kaplanmış
ve hiç penceresi olmayan
bir cezaevi aracının içindeydi
onaltı yaşındaki çocuk
yüzü görünmüyordu çocukların
sadece bir tanesinin eli
ama yapmayın diyordu kadın
o daha bir çocuk
ama yapmayın diyordu tanrı
o daha bir çocuk…

– Bana Bir Şeyhler Oluyor / YILMAZ ERDOĞAN

Sevginin ve merhametin vücut bulmuş hali, adı konulmamış mucizelerdi her biri. Bunca kirine karşılık temizlemek istercesine yeryüzünü ve yürekleri. Ne de iyi gelmişlerdi. Masumiyet kelimesi, anlamını bulmuş. Gidip sevinçle lügate kurulmuştu. Güneş ışıyınca saçları parıldar, bir çocuk doğunca bir kadın dünyaya gözlerini sanki yeniden açar. Ilık meltem akşamlarında sonra güz gelip, soğuklar beliriverince üşümesin diye akla ilk gelen de o. Sımsıcak yaz günlerinde, buz gibi bir su içer de hasta olur diye endişe edilen de. Sarmak ister her anne evladını pamuklara. Saklamak ister kalbinin odacıklarında en tatlı hatıralarla. Sarılmak ister korkulu rüyalardan  yavrusu uyanınca. Ayağına taş, gözüne yaş değmesin ister hasılı. Gözünden bile sakındığını..

Dalgalı saçları, iri ela gözleri ile ürkek bakıyor etrafına Sümeyye


“O daha bir çocuk.” Mavi bir elbise isterdim diyor, hayattaki en büyük isteği sorulunca Lübnan’ın Bekaa vadisinden küçük Sümeyye. Hayallerini takıp uçmak istiyor güvercin kanatlarıyla. Henüz 8 yaşında. Annesi hasta. 6 kardeşi ile aynı yatağı paylaştığı, evsizliğe yurtsuzluğa alıştığı bir mülteci kampında. Her sabah değil çocukların büyüklerin bile uyanmakta güçlük çektiği vakitte biniyor okul servisi yerine işçi kamyonetine. Kamyonetin kasasında bir çocuk Sümeyye. Tek çocuk. Başında eski bir şapka, üzerinde neredeyse rengi griye dönmüş eski bir beyaz kazak. Dalgalı saçları, iri ela gözleri ile ürkek ürkek bakıyor etrafına. Her tür ekini topluyor günde yalnızca 2 dolara. O kadar küçük ki elleri, ellerine uygun eldiven olmadığından, çıplak elleri ile topluyor ekinleri. Gözleri bir hüzün ağına takılmış gibi bakıyor. “Evden buraya soğan toplamaya geliyorum, ama ben okula gitmek ve oyuncaklarımla oynamak isterdim” diyor usulca, gözyaşlarıyla.

İnsanlar, insanlığımız ölüyor Yemen’de


“O daha bir çocuk” Televizyonların ana haber bültenleri, çok satan gazetelerin manşetleri haber vermiyor olabilir ama Yemen’de insanlar ölüyor. İnsanlık ölüyor. Çocuklar ölüyor, çocuklarımız. Belki hatırladınız. 18 milyon kişi açlık sınırında. Ağaç yaprağı ile ayakta kalmaya çalışıyor 18 milyon insan. Bebekler, çocuklar hayatlarında hiçbir yiyeceği tadamadan gözlerini yumuyorlar bu dünyaya birer birer. Anneler ölüyor Yemen’de babalar, eşler, kardeşler. Ama en çok çocuklar ölüyor. Can dayanmaz çünkü böyle bir yokluğa. İnsanlar, insanlığımız ölüyor Yemen’de. Anımsadınız mı?

Bir vav gibi kıvrılmıştı soğuk beton zemine


“Ama yapmayın diyordu, o daha bir çocuk.” Bir kare fotoğraf düştü önüme birkaç gün önce. Fotoğrafla birlikte bir çocuk düştü gönül kuyularımın içine. Çırpındı durdu. Çırpınıp durdu. Kurtaramadım. İsmi Elif’ti.. 6 yaşlarında ya var ya yoktu. Ey zalim! Bilmez misin ki bu dünya bugün var, yarın yoktu. Elifti adı, ama benim gördüğüm resimde bir vav gibi kıvrılmıştı soğuk beton zemine. Kalk annem, üşüteceksin böyle kıvrılıp yatılmaz, dedim içimden. Boğazımda bir düğüm. Anneciği ve babacığını suçsuz yere ondan koparan kötülüğe dayanamayıp ağladığı için mahkeme salonundan dışarı atılıverince. Kendisini anne kucağı yerine bırakmıştı adliyenin soğuk karolarına. Bakışlarını bir yere sabitlemiş, sessizce duruyordu işte orada.

Elif, Elif’im, güzel kızım. Aylardır delilsiz, mesnetsiz haksız yere tutuklu bulunan  anneciğine sarılmana izin vermediler mi senin? Babanın başını okşamasını da mı çok gördü sizi paramparça edenler? Daha küçük bir çocuktun. Hasretle tanıştın. Çok özlemekten nasıl gözyaşı dökülürmüş, göz pınarları nasıl kururmuş biz öğrendik. Sen de mi öğrendin annem? Üzgünüm yavrum . Çok üzgünüm. Bütün annelerin yerine de üzgün, bütün annelerin adına hasretle doluyum. Karanlık gecelerin ışıklı sabahlarına uyanacağımız günü iple çekiyor, o kocaman yüreğinden şefkatle öpüyorum..

HAŞİYE: UNICEF’İN HAZIRLADIĞI RAPORA GÖRE 2017 YILINDA DÜNYADA 15 YAŞIN ALTINDA TOPLAM 6 MİLYON 300 BİN ÇOCUK YAŞAMINI YİTİRDİ. BUNA GÖRE HER BEŞ SANİYEDE BİR ÇOCUK YAŞAMINI YİTİRDİ, ÖLÜMLERİN EN ÇOK YAŞANDIĞI ÜLKE İSE AFRİKA.

“Dağıldık topla bizi Allah’ım!”

[Fatma Betül] 10.12.2018 [TR724]