İlginç anılarla efsane vali Recep Yazıcıoğlu

1984’ten itibaren ‘halkın valisi’ olarak efsaneleşen, romanlara ve filmlere de konu olan rahmetli Recep Yazıcıoğlu ile Erzincan’da dolu dolu 5 gün geçirmiştik. İsterseniz, bu süre zarfında yaşadığımız ilginç anılarla Yazıcıoğlu’nu bir kez daha yâd edelim.

NECATİ KOLA 19 Ekim 2020 PORTRE

Eski Denizli Valisi Recep Yazıcıoğlu

Tüm Türkiye Denizli Valisi Ali Fuat Atik’i konuşuyor. Bir döner ustasıyla girdiği diyalog sonrası o emekçinin çalıştığı işletmenin kapatılması talimatını veren Atik, özellikle sosyal medyada çok büyük tepkiyle karşılandı. ‘Halkın değil, devletin valisi’ olarak nitelendirildi. Durumu toparlamaya çalışırken yaptığı ve imla hatalarıyla dolu açıklamalarıyla bu nitelemeyi daha da güçlendirdi. Atik’e tepki olarak sosyal medyada efsane vali Recep Yazıcıoğlu paylaşımları yapıldı. Paylaşımlarda öne çıkan ortak düşünce şuydu: “İşte devletin valisi, işte halkın valisi”…

1984 yılından bu yana ‘halkın valisi’ olarak efsaneleşen, romanlara (Köprü – Ayşe Kulin) ve filmlere (Köprü, Vali) konu olan rahmetli Recep Yazıcıoğlu ile Erzincan’da dolu dolu 5 gün geçirmiştik. İsterseniz, bu süre zarfında yaşadığımız ilginç anılarla Yazıcıoğlu’nu bir kez daha yâd edelim.

TÜRKİYE’NİN EN GENÇ VALİSİ

1984 yılında 36 yaşındayken Tokat Valiliği’ne atanan ve Türkiye’nin en genç valisi unvanını alan Recep Yazıcıoğlu, Ağustos 1989’da Aydın Valisi olarak göreve başlamış, Ağustos 1991’de de Erzincan Valisi olmuştu. Erzincan’da Eylül 1999’a kadar görev yapmıştı.

Sanırım 1996 yılıydı. Erzincan Valiliği, haziran ayında bir grup gazeteciyi kente davet etmişti. Bu gazeteciler arasında ben de vardım. 5 günlük bir programdı. Rahmetli Yazıcıoğlu, Erzincan’ın doğal ve kültürel güzelliklerini tanıtmak, turizmini canlandırmak, o topraklarda yamaç paraşütünden raftinge, doğa yürüyüşünden su kayağına kadar birçok sporun yapılabildiğini herkese göstermek istiyordu.

MEZRADAKİ KÖYLÜYÜ BİLE İSMEN BİLİYORDU

Kente varışımızın ikinci günü rafting yapmış, aynı botta kilometrelerce kürek çekmiştik. Üçüncü gün ise programımızda Üzümlü ilçesi sınırları içinde yer alan bir krater golüne gitmek vardı. Yaklaşık 40 kişilik gazeteci ekibiyle birlikte belli bir noktaya araçlarla gittik. Araçların gidebildiği son nokta, bir mezraydı.

Recep Yazıcıoğlu, o mezrada çobanlık yapan kişiyi tanıyor ve ismiyle hitap ederek halini hatırını soruyordu:
-Musa emmi, selamün aleyküm. Nasılsın, iyi misin?
-Allah razı olsun sayın valim. Allah’a çok şükür iyiyiz. Sizlere de duacıyız.

Az ileride kuzuları otlatan küçük kızla da ilgileniyor, onunla şakalaşıyordu efsane vali.

Ve yavaş yavaş tırmanışa geçmek gerekiyordu. En önde Recep Yazıcıoğlu, koruması ve ben patika yolda ilerlerken; diğer gazeteci arkadaşlar yavaş yavaş eleniyordu. Yaklaşık üç saat yürüdük. Arkamıza baktığımızda kimse kalmamıştı. Neredeyse herkes ‘O kadar yolu yürüyemeyiz’ diyerek geri dönmüştü.

Göle vardığımızda kocaman bir sofra bizi bekliyordu. Bir gün önceden katırlarla çıkıp hazırlık yapan köylüler, kalabalık bir ekibin geleceğini düşünerek kazan kazan yemek pişirmişlerdi. Et, pilav, ayran, karpuz hatırlayabildiklerim.

O kadar yol yürüyüp tuz kaybına uğradıktan sonra efsane vali ve biz ilk ayran içmiştik. Sonra gölün kenarına uzanıp bir süre sohbet edip dinlenmiştik. Hem bu arada arkadan gelenler olur ve yemeği birlikte yeriz diyerek… Ama kimseler gelmeyince yemeği birlikte yemiş, ardından dönüş için yola çıkmıştık.

DERENİN İÇİNDE CEMAATLE NAMAZ

Tam geldiğimiz yoldan geri dönecektik ki “Sayın valim” dedim, “Geldiğimiz yol biraz uzun sanki. Şu dereden direkt aşağıya insek sanki araçların olduğu yere kestirmeden varacağız gibime geliyor.”

“Doğru söylüyorsun Necati bey” dedi, “Haydi dereden aşağıya yürüyelim o zaman.”

Göl ile dere arasında dik bir yamaç vardı. Ben, dizlerime fazla yük binmemesi için yamaçtan aşağıya koşarak indim. Sonra yavaş yavaş yürümeye devam ederek Yazıcıoğlu ve korumasının bana yetişmesini bekliyordum ki bir anda önüme dere kenarına atılmış eski PKK kıyafeleri çıktı. Korktum tabii. Oracıkta durup beklemeye başladım. İki-üç dakika sonra bana yetiştiler.

Hemen kıyafetleri gösterdim. “Korkma” dedi rahmetli, “Buralar tamamen temizlendi artık. Devam edebiliriz Allah’ın izniyle.”

Karların erimesiyle çağlayan dere, yürüdüğümüz patika yolu zaman zaman kesiyordu. Yol bitince dizlerimize kadar gelen sudan karşıya geçiyor, yolumuza öyle devam edebiliyorduk. Biraz düze indiğimizde “İkindi vakti çıkmadan namazımızı kılalım” dedi efsane vali. Derede üçümüz birlikte abdest aldık. Sonra o imam oldu, ben de müezzin. Cemaatle vazifemizi yapıp yolumuza devam ettik. Yarım saat sonra da araçların olduğu yere ulaştık.

Bürokrasiye takılıp yapımı sürüncemede kalan ve Yazıcıoğlu sayesinde tamamlanan köprü.

EN BÜYÜK HAYALİ O KÖPRÜ VE YOLUN TAMAMLANMASIYDI

Ertesi gün, ünlü oyuncu Erdal Beşikçioğlu’nun Recep Yazıcıoğlu’nu canlandırdığı diziye konu olan Keban Barajı üzerindeki köprüye gittik. Sonradan ismi Başpınar Recep Yazıcıoğlu Köprüsü olan eser henüz tamamlanmamıştı. O bölgede yaşayan köylüler için hayati önemde olan bu köprü, Devlet Su İşleri, Karayolları ve Bayındırlık Bakanlığı arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle 1957’den bu yana bir türlü tamamlanamıyordu. Efsane vali, henüz yarısı tamamlanabilmiş köprüye uzun uzun bakıp “İnşallah birgün bu köprü tamamlanacak ve sallarla, kayıklarla karşı geçmeye çalışan köylülerimiz rahat edecek.” diyordu. Ve amacına ulaştı Yazıcıoğlu. Köprüye de kendi ismi verildi.

Rahmetlinin en büyük hayallerinden biri de dünyada benzerinin olmadığı bir yolun tamamlanmasıydı. İnşasına yaklaşık 150 yıl önce dağlardan ip bağlı sepetlerle inilerek kazılmaya başlanan Erzincan’ın Kemaliye ilçesindeki yolu da gösterdi bizlere. İçinden Fırat Nehri’nin geçtiği kanyonun 8.5 kilometrelik sarp kayalıkları, inanılmaz bir şekilde yarılarak deliniyordu. Hem de mühendis ve proje olmadan… Yaklaşık 5 kilometresi tünel olan taşyol, tamamlandığında Kemaliye’yi İstanbul ve Ankara’ya 230 kilometre daha yakınlaştıracaktı. Buraya da elinden geldiğince destek oluyordu. 2002’de tamamlanan yolda onun gayretleri de çoktu velhasıl.

Kemaliye’yi İstanbul ve Ankara’ya 230 kilometre daha yakınlaştıran taş yol.

KÖYLÜ GENCİN KULLANDIĞI KABA KELİMEYE GÜLMÜŞTÜ

İstanbul’a dönüş yolculuğundan önce Ilıç ilçesine bağlı bir köye misafir olduk ekip olarak. Köylüler yine bir şeyler hazırlamıştı bizler için. Karasu Nehri’nin kenarına oturup bir taraftan yemek yiyor, bir taraftan da efsane valiyle sohbet ediyorduk.

Derken köyün muhtarı yanımıza geldi:
-“Sayın valim, köyümüzden bir gencimizin size bir maruzatı var. Müsade ederseniz size arz etmek istiyor.”
-“Ne demek! Gelsin bakalım, dinleyelim derdini.”
Muhtarın işaretini bekleyen genç, hemen yanımıza geldi ve yerel şiveyle şunları söyledi:
-“Sayın valim, ben evlenmek istiyorum. Bana bir gavatlık yapar mısınız?”

Kullandığı kaba kelimeye rağmen gence hiç kızmadı Yazıcıoğlu. Güldü önce. Sonra da kendi neşeli, esprili üslubuyla şunları söyledi: “Genç kardeşim, ben o işleri beceremem. O işi sen kendin halledeceksin (Gülüşmeler). Ama sana söz; sen evleneceğin kızı bul, sana düğün ve çeyiz için her türlü desteği vereceğim.”

Genç, “Tamam sayın valim” diyerek yanımızdan ayrılırken; bir süre daha hep birlikte gülüştük.

ARKA ARKAYA TRAFİK KAZALARI

Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Sivas’tan bir kaza haberi düştü ajanslara. 18 Şubat 1998’de Erzincan Valisi Recep Yazıcıoğlu’nun içinde bulunduğu makam aracı buzlu yolda karşıdan gelen kamyonla çarpışmış, efsane vali ve koruması yaralı kurtulurken; şoförü Nurettin Satılmış hayatını kaybetmişti. Erzincan’da Nurettin Satılmış ile de muhabbetimiz olduğundan çok üzülmüştüm.

Recep Yazıcıoğlu, bir dönem valilik yaptığı Aydın’da toprağa verilmişti. Cenazesine binlerce kişi katılmıştı.

Sonra Merkez Valiliği’ne atandı Yazıcıoğlu. Ocak 2003’te de Denizli Valisi oldu. Denizli Valisi’yken de bir kaza geçirdi. Fakat bu kez kendisi de hayatını kaybedecekti. Hem de şaibeli bir şekilde…

2 Eylül 2003’te Eskişehir-Ankara yolu üzerindeki Temelli Mahallesi yakınlarında geçirdiği trafik kazasının ardından bitkisel hayata girdi, 8 Eylül 2003 tarihinde de henüz 55 yaşındayken vefat etti. Cenazesi, eşi Meryem Yazıcıoğlu’nun memleketi olan Aydın’ın Söke ilçesinde 10 Eylül 2003’te toprağa verildi. Kendisi aslen Trabzon Köprübaşı’ndandı.

UÇAK YOLCULUĞU BOYUNCA GÖZYAŞI

Rahmetli trafik kazası geçirdikten sonraki gün ben de Euro 2004 Avrupa Şampiyonası elemelerindeki Liectenstein-Türkiye milli maçı için İsviçre’nin Zürih kentine uçuyordum. Uçakta yolculara gazeteler dağıtılırken bana da Sabah denk geldi. Yazıcoğlu’nun kazası manşetten verilmişti. Haberin devamı için içeride bir tam sayfa ayrılmıştı. Sayfanın göbeğindeki kocaman fotoğrafta ise ikimiz vardık. Erzincan’daki programda birlikte rafting yaparken çekilmiş bir fotoğraftı. Dakikalarca o fotoğrafa bakıp gözyaşları dökmüştüm yolculuk boyunca.

Şimdinin valilerine, yöneticilerine bakıp gözyaşı dökmeye devam ediyoruz millet olarak. Üzüntüden değil tabii ki. Zulümden, acıdan, kabalıktan, kibirden, insanlık bilmezlikten, halden anlamazlıktan… Bugün yaşasaydı şüphesiz birçok yanlışa itiraz eder, doğru bildiğini dile getirir, haksızlıklara karşı çıkardı.

Efsane olmak öyle kolay değil tabii ki…

18.10.2020 [Kronos.News]

Babacan’dan KHK çıkışı: Yahu siz bu ülkenin insanlarından ne istiyorsunuz

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, "Yahu siz bu ülkenin insanlarından ne istiyorsunuz" diyerek hükümeti eleştirdi: KHK ile son dört yılda tam 125 bin 678 kişi işinden atılmış. Öyle yargı kararı falan olmadan, denetimden geçmeden KHK ile. Yani yürütme kendini hem yasama yerine hem yargı yerine koyarak vatandaşlarımızı işten atmış.

KRONOS 19 Ekim 2020 GÜNDEM

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan

Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkanı Ali Babacan, “Yahu siz bu ülkenin insanlarından ne istiyorsunuz” diyerek hükümeti eleştirdi.

Partisinin Karabük il kongresinde yaptığı konuşmada, “Yahu siz bu ülkenin insanlarından ne istiyorsunuz? Bütün özgürlüklerini bir bir ellerinden alıyorsunuz, adaletsiz bırakıyorsunuz, siz bu ülkenin insanından ne istiyorsunuz?” ifadelerini kullandı.

“KHK’LILAR DİYE YENİ BİR KİMLİK YARATTILAR”

Babacan’ın konuşmasında yönetimin yeni bir mağdur kimlik yarattığını söyleyerek KHK’lılarla ilgili başlattığı çıkışını sürdürdü:

“Bu yönetim yeni bir mağdur kimlik yarattı: KHKlılar. KHK ile son dört yılda tam 125 bin 678 kişi işinden atılmış. Öyle yargı kararı falan olmadan, denetimden geçmeden KHK ile. Yani yürütme kendini hem yasama yerine hem yargı yerine koyarak vatandaşlarımızı işten atmış. 125 bin 678 kişi ne demek? Bu kadar insanın, yüzbinlerce ailenin ekmeğiyle oynamak demek. Aklınız alabiliyor mu? KHK ile işlerine son verildiği sigorta kaydında görüldüğü için bu insanlar özel sektörde de işe giremediler. Ülkemizde korku iklimi öyle hakim ki özel sektör de onları işe almaktan korktu. KHK’lılar, haklarında yargı kararı olmadan ‘vatan haini’ olarak etiketlenip toplumdan dışlandı, her türlü ayrımcılığa uğradı. Bir devlet vatandaşına bunu yapar mı? Vatandaşını işsizliğe, açlığa, yokluğa mahkum eder mi? Bağımsız ve tarafsız yargı kararı olmadan, birilerinin nasıl yaptığı belli olmayan listelerle isimler alt alta konup binlerce insanın işine son verilir mi?

Bu olmaz. Adına olağanüstü dönem deseniz de olmaz. Devleti yönetenler, hukuka bağlı kalmak zorundadır. Demokratik bir hukuk devletinde, eğer birinin suçla ilişkisi olduğuna dair şüphe varsa yapılacak olan adil yargılanma hakkı çerçevesinde gerçekleşecek olan idari ve adli soruşturmalardır. Tüm bu kararların da denetime açık olması gerekir. Ama KHK ile işine son verilen vatandaşlarımızın işlerine geri dönebilmeleri için mahkemede beraat etmeleri bile yetmedi.”

“SANA GÖRE, BANA GÖRE ADALET OLMAZ”

Devleti ayakta tutacak tek şeyin adalet olduğunu hatırlatan Babacan, “Adaletin ‘sana göre’si, ‘bana göre’si, ‘bizce’si, ‘sizce’si olmaz. Her koşulda ve herkes için adalet olmak zorundadır, devlet adil olmak zorundadır. Buradan sesleniyorum; bağımsız ve tarafsız yargı makamlarınca haklarında kesinleşmiş karar verilmemiş herkes masumdur. Bu kişilerin sorunları acilen çözülmelidir. Bu kadar geniş mağdur kitlesini görmezden gelmek çok daha ciddi siyasi, sosyal ve ekonomik problemlere yol açar. Bu nedenle hukukun temel ilkelerini uygulayarak, vatandaşlarımızın mağduriyetleri giderilmelidir. Bu insanlar tekrar topluma kazandırılmalıdır. Özlük hakları iade edilmelidir. İtibarları iade edilmelidir. Yapılan hukuksuz işlemler nedeniyle maruz kaldıkları tüm zararlar telafi edilmelidir.” şeklinde konuştu.

GELİN BU ZULME DUR DİYELİM

Babacan, bugünkü iktidar partisinin, 28 Şubat sürecinden sonra, içinden geldikleri kesimlerin ezilmesine itiraz olarak ortaya çıkan bir parti olduğunu belirterek sözlerine şöyle devam etti: “O gün bu siyasi partiye destek verenlerin büyük çoğunluğu bugün derin bir hayal kırıklığı içinde. ‘Biz böyle olmasını istememiştik’ diyorlar, ‘Bize yapılan haksızlıkları başkalarına yapmak için iktidar olmadık’ diyorlar. ‘Bu yapılanlar bizim ahlakımıza, inancımıza, örfümüze, adetimize uymaz’, diyorlar. Büyük çoğunluk henüz yüksek sesle söyleyemiyor bunları. Ama biliyorum ki, o adaletli insanlar aile meclislerinde, mahalle kahvelerinde, komşularıyla baş başa verdiklerinde bunları konuşuyorlar. Şimdi ben buradan, büyük umutlarla iktidara taşıdığı o siyasi hareketin icraatlarını artık içine sindiremeyen, o yüce gönüllü insanlara sesleniyorum: Aziz dostlarım, gelin, eski mağdurların yeni mağduriyetler karşısında kayıtsız kalmayacağını gösterelim. Gelin, bu haksızlığa, bu zulme birlikte karşı çıkalım. Gelin, kendi fikrinden olmayanları hain ilan edenleri durduralım. Gelin toplumu, ikiye bölen, ötekileştiren, susturmaya çalışanlara ‘artık yeter’ diyelim.”

“BU ÜLKENİN İNSANLARINDAN NE İSTİYORSUNUZ”

Koronavirüs önlemleri karşısında devletin yetersiz kaldığını ve halka doğruları söylemediğini belirten Babacan; “Halkımız hastalanıyor, ölüyor. Bunun şakası yok. Vatandaşını yaşatmaktan daha önemli hangi ulusal çıkar olabilir ki? Aklımızla dalga geçer gibi ‘Vaka ayrı, hasta ayrı’ açıklaması geldi. Bu rakamları da sadece Dünya Sağlık Örgütü’ne verdiler. Bizim vatandaşımıza yine bu rakamlar açıklanmıyor. Yahu siz bu ülkenin insanlarından ne istiyorsunuz? Bütün özgürlüklerini bir bir ellerinden alıyorsunuz, adaletsiz bırakıyorsunuz, siz bu ülkenin insanından ne istiyorsunuz? Ekonomiyi batırdınız, insanları kuru ekmeğe muhtaç ettiniz, ne istiyorsunuz? Tüm dünyanın pençesine düştüğü Covid-19’la mücadelede onları yalanlarla kandırdınız. Tüm bu zulümler yetmedi de bir de vatandaşımızın sağlığına adeta göz diktiniz. Böyle salgın falan yönetilmez. Böyle ülke yönetilemez.” dedi.

FAKİRLEŞTİĞİMİZİ HÜKÜMET İLAN ETTİ

Hükümetin ekonomi ile ilgili politikalarını da eleştiren Babacan, sözlerini şöyle tamamladı: “İki hafta önce ekonomik programla fakirleştiğimizi zaten hükümet kendisi ilan etti. Ben ve arkadaşlarım yönetimdeyken kişi başına milli gelirimiz 12 bin 594 dolar iken şimdi 8 bin 381 dolara düşeceği açıklandı. İsraf ve yanlış yönetim sonucu hükümetin bütçe açığı tarihin en yüksek seviyesinde, fakirleşiyoruz. Bunun tek bir nedeni var, öyle dış güçler iç güçler falan değil: Kötü yönetim.”

19.10.2020 [Kronos.News]

Çakıcı’nın ‘bir numaralı adamı’: O fotoğrafı önce Ağar’ın yakını paylaştı

Emekli Korgeneral Engin Alan, emekli Albay Korkut Eken ve eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın Bodrum Yalıkavak’ta ziyaret ettiği Alaattin Çakıcı’nın da içinde yer aldığı dörtlü fotoğraf karesi gündeme 'bomba' gibi düşmüştü. O fotoğrafın hikayesini ve sonrasındaki gelişmeleri 'fotoğrafı paylaşan' Üzeyir Çakmaktaş’a sorduk.

HİCRAN AYGÜN 19 Ekim 2020 KRONOS ÖZEL

Emekli Korgeneral Engin Alan, emekli Albay Korkut Eken ve eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın Bodrum Yalıkavak’ta ziyaret ettiği Alaattin Çakıcı’nın da içinde yer aldığı dörtlü fotoğraf karesi medyanın gündemine  ‘bomba’ gibi düştü.

Alaattin Çakıcı’nın ‘yakın adamı, bir numaralı adamı’ olarak tanıtılan Üzeyir Çakmaktaş tarafından paylaşılan fotoğraf, akıllara Mehmet Ağar’ın ‘başrolde olduğu’ ve Abdullah Çatlı’nın yer aldığı ‘Susurluk çetesi’ fotoğrafını getirdi. Fotoğrafı yayınlayan gazete ve internet siteleri de haberi böyle duyurdu.

KİTABIN YAZARI ÖLDÜRÜLEN AĞANSOY’UN EŞİ

Fotoğrafın Alaattin Çakıcı’nın ‘yeğenini vurdurmaya azmettirmekten’ istenen 17 yıl hapis cezasının hemen arkasından yayınlanması ise ‘Bir yerlere gözdağı mı verilmeye çalışılıyor’ olarak yorumlandı. Fotoğrafın sosyal medyada paylaşılmasının ardından bugün de Cumhuriyet gazetesi, ‘Fotoğrafı paylaşan işkenceci çıktı’ başlığıyla manşet yaptı.

Manşet, 28 Ağustos 1996 tarihinde Bebek’te bir çay bahçesinde Alaattin Çakıcı’nın azmettirmesiyle öldürüldüğü iddia edilen Nurullah Tevfik Ağansoy’un günlüğünden yola çıkarak eşi Hülya Ağansoy tarafından yazılan ‘Nurullah Tevfik Ağansoy’un itirafları ve günlüğü’ adlı kitabından alıntılandı. Kitapta adı geçen Çakmaktaş’tan ‘işkenceci’ olarak bahsedildi.

Bu haber de ilginizi çekebilir: 

d
Alaattin Çakıcı, Mehmet Ağar, Engin Alan ve Korkut Eken aynı karede
d
Ağar, Çakıcı, Eken, Alan: Bodrum’daki dörtlü fotoğrafta kim kimdir?
 

ÖNCE SOSYAL MEDYADAN AÇIKLAMA

Çakmaktaş, sosyal medya üzerinden “Cumhuriyet gazetesi beni manşete taşımış. Bir itirafçının (ispiyoncu) ifadelerinden yola çıkarak beni ‘işkenceci’ olarak lanse etmiş. Sol ya da soldan geçinenler böyle bir şey. Kendi itirafçılarını-ispiyoncularını yalancılıkla kınar, karşı taraftan olan itirafçıların itiraflarını gerçeğin ta kendisi kabul ederler” dedi. O fotoğrafın hikayesini ve Cumhuriyet’te yer alan haberi Üzeyir Çakmaktaş’a sorduk.

Fotoğrafla gerçekten gövde gösterisi mi yapılıyor? Neden 17 yıl hapis cezası haberlerinin hemen ardından paylaştınız?

Alakası bile yok. Fotoğraf çekileli neredeyse iki ay oldu. Üstelik fotoğrafı ben değil, ilk olarak fotoğrafı çeken Mehmet Ağar’ın yakını paylaştı. Ben de onun sosyal medyasında görünce paylaştım ama onlar neden üzerinden iki ay geçtikten sonra paylaştı bilmiyorum.

Neden bir araya geldiler, gövde gösterisi mi?

İade-i ziyaret diyelim. Mehmet Ağar, Alaattin Çakıcı’yı ziyaret etmişti. O nedenle. Üstelik dördünün bir araya gelmesi de sürpriz oldu. Alaattin Çakıcı’nın gövde gösterisi yapmak gibi bir derdi yok artık. İşimizde gücümüzdeyiz.

Peki soruyu şöyle sorayım o zaman? Alaattin Çakıcı dışında fotoğrafta yer alan üç kişi, geçmişe bakarak Çakıcı’nın isminden faydalanmaya çalışıyor olabilir mi?

İşte onu bilemiyorum.

Fotoğrafın zamanlaması da manidar… Çakıcı’ya 17 yıl hapis isteminin hemen arkasından yayınlanması… Acaba Çakıcı’nın cezaevinden çıkmasını ilk isteyen Devlet Bahçeli umduğunu bulamadı mı araları mı açıldı?

Yoo, Alaattin Çakıcı’yla Devlet Bahçeli hala görüşüyor. Bir sıkıntı yok. Üstelik o davadan Alaattin Çakıcı’yla birlikte ben ve bir arkadaş daha yargılanmıştı, biz beraat ettik. Çakıcı’ya neden şimdi azmettiricilikten hapis isteniyor anlamadık. Üstelik vuran kişi yakalandı.

Vuran kişi size yakın birisi miydi?

Eskiden bize yakındı. Arkadaşlarımızdandı ama bizim yanımızdan ayrılalı çok zaman olmuştu. Biz yargılandık beraat ettik.

Alaattin Çakıcı’nın ‘bir numaralı’ adamı mısınız?

Ben kimsenin adamı değilim. Çakıcı’yla bir geçmişimiz var, dostuz.

Kitaba gelirsek… Cumhuriyet’in haberi için ne diyorsunuz?

Bir itirafçının sözlerine bakılarak yazılan kitaptan alıntı yapmışlar. Ben o davadan yargılandım ve beraat ettim. Vallahi de billahi de beraat ettim. Kimseye işkence yapmadım. Zaten en çok ona bozuldum. Sadece bana ‘işkenceci’ yazdıkları için dava açacağım. Bir kez daha söylüyorum ben kimseye işkence yapmadım. Ayrıca tekrar yineliyorum o davadan beraat ettim.

Devlet Bahçeli’nin Alaattin Çakıcı’ya açtığı ‘hakaret’ davasında son durum nedir?

O dava Bahçeli tarafından geri çekildi.

19.10.2020 [Kronos.News]

“Ben o cezaevinde Koah oldum Kabakçıoğlu’nun ölmesi normal” [Sevinç Özarslan]

Karantina hücresinde ölü bulunan KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nun kaldığı cezaevinden çıkan bir tutsak Bold Medya’ya ulaştı. Cezaevinin sağlıksız koşullarını ve gardiyanların da içinde olduğu uyuşturucu trafiğini anlattı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Gümüşhane E Tipi Cezaevinde beyaz plastik sandalye üzerinde cansız bedeni bulunan KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabaçıoğlu’nun (44) ölüm nedeni henüz otopsi raporu çıkmadığı için resmi olarak açıklanmadı. Astım, yüksek tansiyon ve şeker hastası Kabakçıoğlu ile aynı cezaevinde 3,5 yıl tutulan bir mahpusun verdiği bilgiye göre cezaevinin koşulları insan sağlığını, hayatını tehlikeye atıyor ve yaşama hakkını ihlal ediyor.

Yaklaşık 700 tutuklunun bulunduğu Gümüşhane E Tipi Cezaevinin bacalarında filtre olmadığı için tutukluların sağlığının bozulduğu belirtiliyor. Ayrıca aynı cezaevinde 9 ay öncesine kadar uyuşturucu ticareti yapıldığı öne sürüldü. Sinan adlı gardiyan cezaevine uyuşturucu sokarken yakalandı ve 4 ay hapis yattı.

Adının açıklanmasını istemeyen mahpus, şu çarpıcı bilgileri aktarıyor:

Kışın kömürle ısınan, yazın da sıcak su ihtiyacı için kalorifer kazanı yakılan Gümüşhane E Tipi Cezaevinin bacasında filtre sistemi olmadığı için tüm kurum ve is mahpusların kullandığı avluya yağıyor. Avluya çıkan bir insan baştan aşağı simsiyah oluyor. Dolayısıyla mahpuslar hem havalandırma hakkından mahrum ediliyor hem de sağlıkları bu durumdan olumsuz etkileniyor.
Koğuşların camları da aynı nedenlerle açılamıyor. Kapasitenin üstünde insanın yaşamaya çalıştığı koğuşlarda mecburen cam açıldığında ise başta solunum rahatsızlıkları olmak üzere mahpuslarda birçok hastalık ortaya çıkıyor.

Ayrıca Gümüşhane E Tipi Cezaevi sabıkalı bir hapishane. Sorunlu olduklarını düşündükleri mahpusları dövmek için oluşturulan ‘Yıkım Ekibi’nin başındaki Sinan adlı, eski bir boksör olan gardiyan, 21 Şubat 2010’de cezaevine uyuşturucu sokarken yakalandı. Bu olay yerel ve ulusal basına haber oldu. 4 ay hapis yatan Sinan adlı gardiyan ise daha sonra görevine iade edildi.

İşte cezaevinde KOAH hastası olan mahpusun anlattıkları…

Gümüşhane Cezaevi nasıl bir cezaeviydi, neler yaşadınız orada?

Her gün bir sorunla karşılaşıyorduk. Hangisini anlatalım… 35 yıllık bir cezaevidir. Kömür sistemiyle çalışıyor. Cezaevinin baca filtre sistemi yok. Kışın resmen üstten aşağıya kurum yağıyor. Sizi bahçeye çıkarsalar bile bahçeyi kullanma şansınız yok. Üstünüz simsiyah oluyor. Yazın da aynı sorun var. Sıcak su tesisatı kalorifer kazanına bağlı. Haftanın 4 günü koğuşlara sırayla sıcak su veriyorlar. Yine kurum yağıyor.

Havalandırma hakkınızdan da mahrum oluyorsunuz yani.

Yani hakkınızı öyle bir ihlal ediyorlar ki… Öyle bir hak ki bu, tarifini size yapamam. Hapiste yatan bir insan için o bahçe çok önemli. 8 metre bir duvar var. Başını kaldırdığın zaman gökyüzü. Üstten aşağı kurum yağarken senin o bahçeyi kullanma şansın yok. Kar yağıyor bahçeye. Karın üstü simsiyah.

Bu sorunu yönetime bildirmediniz mi?

Dile getirdik, şikayetçi olduk. Şunu söylüyorlar: Sistem eski, buraya baca takılmıyor. Baca takılması için yıkılması lazım. Biz burada bir tuğla bile değiştiremeyiz. İşlerine gelmeyince bütün suçu daha üst taraflara, bakanlığa kadar atıyorlar. Ne dilekçene cevap veren var, ne muhatap alan var. Cezaevindeki ilişkiler kanuna nizama göre değil, patron-çavuş ilişkisi gibi. Kafalarına göre yürütüyorlar her şeyi. Zaten Gümüşhane ve Sakarya cezaevi müdürleri insanlara zulüm etme konusunda biliniyorlar. 2017’de yaptıkları zulümler haber olmuştu.

Sağlık hizmetlerine ulaşma konusunda bir sıkıntı yaşadınız mı?

Ben hapisten KOAH hastası olup çıktım. Başkaları da aynı hastalığa yakalandı. Çünkü cam açık yatıyoruz. Küçücük koğuşta o kadar insan mecbursun açmaya. İnsanlar KOAH, ciğer hastası oluyor. Burası sağlık açısından bir insanın yaşaması için uygun değil. Kapatılması lazım.

Mustafa Kabakçıoğlu astım hastasıydı zaten. Hastalığı bu yüzden mi ilerledi acaba? Öksürüğü arttığı için karantina hücresine kapatılmıştı.

Muhtemelen öyle. Hastalığını tetiklemiştir. Ben KOAH olduğuma göre onun canından olması normaldir. Karantinaya aldıkları yer, tam o kalorifer kazanının bacasının olduğu yer. bacanın altı. Eğer samimi olsalar karantina odasını yönetimlerin de olduğu 1-2. bloğa yaparlar. Kalorifer kazanın bacasının olduğu yer koyuyorlar. Korona ciğer hastalığı, korona olan bir insan oraya konulur mu? Adamın nefes alması mümkün değil. Beşikdüzü Cezaevi yapılırken Gümüşhane’nin kapatılma kararı alınmıştı. Sonra vazgeçildi, tutuklu sayısı fazla olduğu için. Gümüşhane sürgün cezaevi olarak da biliniyor.

Gerçekten hasta bir insana yapılacak büyük bir haksızlık bu.

Bakın şimdi size bir adli mahkumun haklarından bahsedeceğim. Siyasi koğuşların üst katı hücreydi. Orada da müebbet verilen mahkumların cezalandırıldığı tek kişilik iki hücre vardı. O hücrelerin özelliği şu; televizyon hakkın yok. Gazete okuma, çay içme, ateş yakma hakkın yok. Sadece yemeğini yiyorsun. Bir de yanında sıvı, su alabilirsin. O hücrelere sürekli adli tutuklular gelirdi. Hücrenin büyüklüğü 10 metrekare. Ranzanın yerini betondan dökmüşler, adam yatağını getirip oraya koyuyor. Bir ranza büyüklüğünde de bu tarafta yer var. Oranın da yarısı tuvalet, yarısı da sandalye koyup oturabileceğin bir yer. Bu hücrenin iki katı büyüklüğünde de bir odayı da bize veriyorlar. Orada 8 kişi kalıyoruz, yeri geliyor 10 kişi oluyoruz, düşünebiliyor musunuz? Hücre cezası alan adam daha şanslı. Aynı metrekarede tek başına kalıyor.

O hücreye bir gün ölüm orucunda bir genç geldi. Adli suçlulardan biri. 3-4 aydır yemek yememişti. Bel kalınlığı inanın benim kolum kadar yoktu. O kadar zayıflamış, ipince kalmış. Tecavüz suçundan yatıyor, 2 kez ağırlaştırılmış müebbet almış. Psikolojisi de davranışlar da çok bozuktu. Bir gün revirde gördüm. İntihar ettim, beni kurtardılar, dedi. Nasıl intihar ettin diye sordum. Tıraş olduğumuz bıçaklar var ya onun iki jiletini yutmuş. Neden yutuyorsun, amacın ne? Jiletler bağırsakları kesiyor ve iç kanamadan ölüyorsunuz. Gardiyanlara da söylüyor iki jilet yuttuğunu.

İntihar ettiği için hastaneye götürüyorlar. Hastaneye gidince doktora ‘ben tedavi istemiyorum, bu jileti ameliyatla almanızı istemiyorum. Ben ölmek istiyorum, tedaviyi kabul etmiyorum’ diyor. Doktorlar o zaman kendisine ‘tamam biz sana serum bağlayalım, ağrı, sızı çekme’ diyorlar. Serumla uyutup ameliyat ediyor, jiletler çıkarılıyor. Devlet onun yaşama hakkını koruyor. Bakın adli bir mahkum, ağırlaştırılmış müebbet almış bir mahkumu devlet koruyabilmek için neler yapıyor. Olması gereken bu. Hastaneye götürüyor, zorla ameliyata alıyor, kabul etmediği halde ameliyat ediyorlar. Cemaat soruşturmasından girenlere de hastaneye gitmedi diye dilekçe yazdırıyorlar. Bu yalan anlıyor musunuz, yalan. Hem de kuyruklu bir yalan.

Nasıl yalan? Hastaneye gitmeyen tutuklulara dilekçe yazdırdıklarını söylüyorlar. Doğru değil mi bu?

Ben de yüksek tansiyon ve şeker hastasıyım. Cezaevine girdim 3-5 ay sonra, tam hatırlayamıyorum, geçmiş zaman, ikindi namazı vaktiydi. Ben gündüz uyumam. O gün beni bir uyku, bir rehavet bastı. Namazı kıldım, uyudum. Uykudan mide bulantısı ve baş dönmesiyle uyandım (ağlamaya başlıyor)… Mide bulantısıyla uyandım, arkadaşlara dedim ki, bana bir şey oluyor. Tansiyon ölçmek için gardiyanları çağırdılar. Haksızlık çoktu, haksızlığa karşı duramıyordum. Gardiyanların elinde bir tane elektronik tansiyon aleti var. Koğuşa girmiyorlar. Aşağıya indim, kapıda ölçtüler.

Neden koğuşa girmiyorlar?

Erdoğan’ın damadı bizim koğuşlara gardiyanların girmesini yasaklamıştı.

Berat Albayrak mı yasakladı? Cezaevleri onun yetki alanı değil ki. O nasıl yasaklayacak?

Bir gazetede okumuştum. Berat Albayrak’ın ‘bunların yanına gardiyanlar girmesin, bunlar tehlikeli insanlar’ mealinde açıklamaları olmuştu. Tabi bu tür açıklamalar emir telakki ediliyor. Adam kesen, öldüren, cani insanların koğuşuna gidiyorlar. Biz tıraş olmak için koğuşun kapısına çıkıyorduk. Neyse tansiyonumu ölçtüler, 16’ya 25 çıktı. Çok yüksek. 112’yi çağırdılar. Beni kapı altı denilen cezaevinin girişinde bir yer var, oraya götürdüler. Tansiyonumu orada da ölçtüler, seni hastaneye sevk etmemiz lazım dediler.

Hastanede tansiyonumu 15’e düşürdüler. Geri döndük cezaevine. Ben uyudum. Gece 03.00’e doğru yine tansiyonum yükseldi, yine hastaneye sevk ettiler. Aynı ekip geldi. Biz seni yatırsınlar dedik, niye geri gönderdiler dedi. Ben mahkum adamım, kimden hesap soracaksın. Hastaneyi aradı, bu adamı niye gönderdiniz, bu adam yüksek tansiyon hastası, beyin kanaması riski var, kalp krizi geçirebilir, dedi.

Hastaneye tekrar gittik. 7.30’da kardiyoloji doktorunu çağırdılar. Doktor da cumartesi sabahı olunca sinirlendi. Bir de tabi mahkum olunca insanların bakış açısı farklı oluyor. Psikolojin nasıl diye sordu doktor. Ben de sinirlendim orada. Doktor bey, sizi sabah evden buraya çağırdılar diye sinirlendiniz. Sabah 05.00’te polisler kapınızı açsa vatan haini, terörist diye getirip hapse atsalar sizin psikolojiniz nasıl olur dedim. Bunu psikolojiye sevk edin, psikolojisi bozuk dedi.

Neyse bir hap kullanıyordum, onu iki katına çıkardı doktor. Tekrar geri geldik. İlaçları içtim, düşürdüler tansiyonu. Pazar günü aynı olay bir daha tekerrür etti. Aynı olayları tekrar yaşıyoruz. 112 yine geldi. Seni hastaneye sevk edelim dedi. Ben hastaneye gitmek istemiyorum. Gittiğimiz yerde bize it muamelesi yapıyorlar, insan muamelesi görmüyoruz ki…

Yani mahpusların hastaneye gitmek istemem sebeplerinden bizi de doktorların, görevlilerin size karşı olan tavırları mı?

Yani bu adam buraya gelmiş, yatıralım, bakalım diye bir şey yok. Mahkumları ikiye ayırdılar. Adli suçlulara inanın ki her türlü hakkı veriyorlar. Cemaatten yargılananlara cüzzamlı, vebalı muamelesi yapıyorlar. Biri televizyona çıkıp bunların hepsi terörist diyor, ertesi gün memleketin hepsi sana tavır alıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Nasıl sorgulamaz insan. Ne kadar adi bir toplummuş.

Neyse nöbetçi gardiyanlar geldiler, madem hastaneye gitmiyorsun ‘kendi arzum ve rızamla hastaneye gitmek istemiyorum’ diye dilekçe yazacaksın, dedi. Bu kadar basit mi diye cevap verdim. Kendilerini kurtarmak için, işlerine gelen yerde melaike, işlerine gelmeyen yerde azrail kesiliyorlardı. Benim moralim bozuk, canım sıkkın, hastaneye gitmek istemiyorum ve ben hastayım. Tansiyonum çıksa beyin kanaması, kalp krizi geçirsem, ölsem bu dilekçe sizi kurtaracak mı? Yazıklar olsun, verin imzalayayım dedi. Bu görevde olan insanlardan ahirette hesabını soracağım.

Cezaevinde başka kötü bir muameleyle karşılaştınız mı? Dövme, işkence gibi.

Cezaevinde Sinan adlı gardiyan vardı. Sinan cezaevinin Rambo’su. Belinde bir cop ve 5-6 kişilik bir ekibi var. Onlara ‘Yıkım ekibi’ diyorlar. Yıkım ekibi demek, taşkınlık yapan tutukluları döven ekip demek. Adli mahkumların git-gelleri çok oluyor. Bir anda isyan ediyor, bağırıyor, çağırıyor, ufak bir şeyden kavga çıkarıyor. Kapıları kırıyorlar. Robocop elbiseleri de var. Bazen onu da giyiyorlar. İçeriye dalar, kriz geçiren mahkumu yatırır, döverler. Sonra da ters kelepçe yapıp beyaz odaya atıyorlar. Her tarafı plastik kaplıdır bu odanın. Kafasını duvara vurup kendine zarar vermesin diye. Sinan bu ekibin başında. Aynı zamanda boksör. Güçlü kuvvetli, iri yapılı biri.

Size bir şey yaptı mı ya da kimseyi dövdüğüne şahit oldunuz mu?

Başka koğuşta kalan bir teğmeni dövdüğünü duydum. Teğmen tabi ki çok bozulmuş bu olaya. O zaman ki başsavcı Bozan Çevik idi. Şimdi Gaziantep savcısı. Bu olayı kapattı. Bakın bir başsavcı, bir gardiyanın ‘Ben buranın Allah’ıyım, kitabıyım, müdürüyüm’ diyen bir adamı kolluyor. Başsavcı ben senin arkandayım demese bu adam kimseyi dövemez. Başka vukuatları da var Sinan’ın.

Ne gibi vukuatları?

Cezaevine uyuşturucu sokuyordu.

Siz nereden biliyorsunuz uyuşturucu getirdiğini?

Bir gün hücreye bir genç geldi. Uyuşturucu satmaktan tutuklanmış ve 25 sene ceza almış. İran’dan getiriyor uyuşturucuyu. Ben herkesin hikayesini dinliyordum. Adliyede paranın, rüşvet çarkının nasıl döndüğünü vs. de anlatıyor. Sinan’ın uyuşturucu sattığını ondan öğrendim. Sinan uyuşturucuyu dışarıdan alıyor, kantine getiriyor. Kantinde Trabzonlu bir gardiyan vardı. Bir de Diyarbakırlı bir mahkum vardı, kantin hizmetlerinde çalışan. Parası olmayan mahkumları hizmet işlerinde kullanıyorlardı, ayda 300 TL maaşla. Sinan Trabzonlu gardiyana uyuşturucuyu teslim ediyor, üzerinde taşımamak için. O da Diyarbakırlıya veriyor, Diyarbakırlı Sinan’ın getirdiği uyuşturucuyu kim istiyorsa onun haftalık siparişlerinin içine koyuyor. Mesela çayın içine.

Sinan şu an nerede? Hala o cezaevinde mi?

Hayır olay ortaya çıktı. Sinan 21 Şubat 2016’da tutuklandı. CNN’de haberleri çıktı. Haberi görünce dedim ki, ilahi adalet. Fakat işi biliyor. Sinan bu işi oradaki müdürlerle beraber yapıyor. Arkasını sağlama alan bir adam. Tutuklandıktan sonra Gümüşhane’de görev yaptığı için Giresun Cezaevine gönderiyorlar. Orada 4 ay yattı. Dört ay sonra hakkındaki suçlamalar, deliller yetersiz deyip serbest bıraktılar ve daha sonra da görevine iade edildi. Şu anda Giresun Cezaevinde çalışıyor.

Nasıl iade edildi görevine?

Suizan etmek istemiyorum ama burada da şunu düşünmeden edemiyorsunuz. Bu işin içinde baştakiler olmasa Sinan’ı cezaevinde bırakırlar. Acımasızdılar. İlla ki ortakları var. Başları yanmasın, isimleri ortaya çıkmasın diye göreve iade ettiler. Göreve iade edilmesi bunun ispatıdır.

[Sevinç Özarslan] 19.10.2020 [Bold Medya]

Aile boyu tutukluluğa isyan: Ekmek su vermeyin, ot bulur ot yeriz [Sevinç Özarslan]

Samsunlu Hanife Algan’ın damadı, gelini, oğlu ve son olarak da kızı hapse atıldı. İki torununa bakan anneanne tepkisini “Bizi rahat bırakın” diyerek gösterdi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL 

Bir hafta önce tutuklanıp Bafra Cezaevine gönderilen Tuba Tuncer’in annesi Hanife Algan, kızı, oğlu, damadı ve gelini hapse atılan çaresiz bir anne olarak tepkisini dile getiriyor.

Geçen hafta kızı tutuklandığı için 8 ve 5 yaşındaki torunlarına bakmak zorunda kalan Hanife Algan, iki yıl cezaevinde kalan oğlunun gördüğü psikolojik işkencelerden dolayı sağlığının bozulduğunu söylüyor. Kızının serbest bırakılması için yetkililere çağrıda bulunuyor. Algan, 4 yıldır Afyon Cezaevinde tutuklu olan damadının ise suçsuz olduğunu vurguluyor.

Samsun Alaçam’da yaşayan ve 4 yıldır çocuklarıyla birlikte eşinin yolunu gözleyen Tuba Tuncer (35) 13 Ekim 2020 Salı günü tutuklandı. Afyon’da özel bir yurtta idarecilik yaptığı için tanık ifadelerine dayanılarak tutuklanan Tuba Tuncer’in eşi Mahmut Tuncer de aynı yurtta çalıştığı için tutuklanıp 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

“ARTIK DİYECEK SÖZ BULAMIYORUZ”

Kızının 4 senedir denetimli serbestlikle dışarıda olduğunu söyleyen Hanife Algan, “Kaçsa kaçardı. Kızım benim suçlu değil, o evladımızı nasıl okuttuk. Allah rızası için kızımı salın. Babalarını tutukladınız, analarını da alıp torunlarımı yetim bırakmayın. Artık diyecek söz bulamıyoruz. Biz bu hale niye geldik. Çocuklarımızı vatana, millete bir hayrı olsun diye okuttuk. Pırıl pırıl bir sineği ezmeyen çocuklar yetiştirdik. Ne işi var cezaevlerinde? Elinizi vicdanınıza koyu.n” dedi.

Algan, kızının eşini ziyarete gidip gelirken ciğerlerini üşüttüğünü ve verem olma noktasına geldiğini ve hasta haliyle cezaevine gönderildiğini de ifade etti.

“ÇOCUKLARIMI SALIN YETER Kİ, OT BULUR OT YERİZ”

Gelininin de iki kez gözaltına alındığını belirten Algan, “Aile olarak bittik, çocuklarımız da bitti. Kaç gecedir uyku uyumuyoruz. Ben şeker, eşim kalp hastası. Yavrularımızı salın, bizi rahat bırakın. Ekmek vermeyin, su vermeyin, ot bulur ot yeriz.” ifadelerini kullandı.

Tuba Tuncer, 3 Kasım 2020’de Afyon 2. Ağrı Ceza Mahkemesinde ikinci kez hakim karşısına çıkacak.

[Sevinç Özarslan] 19.10.2020 [Bold Medya]

MİT’in kaçırdığı Bahtiyar Fırat’tan 7 gündür haber alınamıyor!

Hakkâri Yüksekova’da yaşayan servis şoförü olan Bahtiyar Fırat, Tahran’a gitmek üzere geldiği İstanbul Havalimanı’nda pasaport kontrolünden geçti. Havalimanında alıkonulan Fırat’a polis ‘‘Seni Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) teslim etmek üzere gözaltına almamız gerekiyor.’’ diye söylendi.

Yapılan işlemlerin uzamasıyla birlikte uçağı da kaçıran Fırat, bir süre sonra yanlış anlaşılma olduğu söylenerek serbest bırakıldı. Geceyi geçirmek üzere havalimanında otele gitmek için taksiye binen Fırat bindiği taksinin sivil araçlar tarafından takip edildiğini gördü.

ESRA FIRAT: EŞİM ŞU AN NEREDE SAVCILIK 1 HAFTADIR BİLGİ VERMİYOR

Hemen telefonla eşini arayan Fırat, “Beni takip ediyorlar, telefonum kapanırsa savcılığa başvur.” dedi. 13 Ekim gecesinden beri bir daha eşinden haber alamayan eşi Esra Fırat, “O geceden beri kendisinden haber alamıyoruz. Eşim bir suç işlemişse bile şu an nerede olduğunu, sağlığını ve akıbetinin ne olduğunu bana söylesinler. Bir haftadır savcılık tek bir açıklama yapmadı. Eşim şu an nerede ve ne yapıyor bilmiyorum. ” dedi.

Bahtiyar Fırat’ın ailesi yaşananların ardından İstanbul’a gelerek savcılığa başvurdu. Savcılık ilk aşamada aileye, “Bahtiyar’ı MİT gözaltına almış, sabırlı olun.” dedi. Daha sonra dosyaya el koyan başsavcılık, Bahtiyar Fırat’ın nerede olduğunu bilmediklerini, soruşturmanın devam ettiğini söyledi.

GERGERLİOĞLU: SAVCILIK, İŞLEM YAPMIYOR, AÇIKLAMA YOK

MİT’in kaçırdığı Fırat ile ilgili olarak Twitter hesabından paylaşım bulunan HDP Kocaeli Milletvekili ve Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, ‘‘Yine bir kaçırma vakası!!! Yüksekovalı Bahtiyar Fırat İstanbul’da kaçırıldı 13 Ekim 2020 günü eşini arayarak takip edildiğini, eğer kaçırılırsa Savcılığa gitmesi gerektiğini söyledi Savcılık, işlem yapmıyor, açıklama yok! Öncekilerden bildiğimizi aynısı!’’ ifadelerini kullandı.

YUSUF BİLGE TUNÇ NEREDE? 452 GÜN OLDU!

Savunma Sanayi Müsteşarlığı’ndaki görevinden 15 Temmuz’dan sonra KHK ile ihraç edildikten sonra 6 Ağustos 2019’da güpegündüz Ankara’nın göbeğinden siyah transporterla kaçırılan Yusuf Bilge Tunç, 452 gündür ortaya çıkarılmadı.

19.10.2020 [TR724]

Babacan’dan AKP’ye sosyal yardım tepkisi

Partisinin Karabük 1. Olağan Kongresi’nde konuşan Ali Babacan, “Sosyal yardımlar vatandaşlarımızın hakkıdır. Devletin, hükümetin verdiği bir lütuf değildir.” dedi.

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, partisinin Karabük 1. Olağan Kongresi’nde vatandaşlara seslendi.

Devletin şu anda vatandaşına adil bir sosyal koruma sağlayamadığını belirten Babacan, “Vatandaş da devlete güvenmiyor. Sosyal yardımları bile objektif kriterlere göre değil, mümkün olduğunca insanların siyasi tercihlerine bağlı yapmaya çalışıyorlar.” dedi.

İhtiyacı olan ailelerin evlerine giden küçük yardım kolilerinin üstünde, kocaman amblemler, logolar, forslar olduğuna dikkat çeken Babacan, “Bizim kültürümüzde sağ elin verdiğini sol el bilmez” eleştirisini getirdi.

BABACAN: BİR LÜTUF DEĞİLDİR

Sosyal yardımların vatandaşı hakkı olduğunu belirten Ali Babacan, “Sosyal yardımlar vatandaşlarımızın hakkıdır. Devletin, hükümetin verdiği bir lütuf değildir. Biz, inşallah o sistemi, hak temelli sosyal destek ve sosyal yardım programını uygulamakla ilgili hazırlıklarımızı yapmış durumdayız.” diye konuştu.

Babacan şöyle devam etti:

“DEVA Partisi olarak insan onuruna yakışmaya bu yoksulluğu ortadan kaldıracak politikalar uygulayacağız. Sosyal yardımlar objektif kriterlere göre ve hak temelli olarak yapılacak. İhtiyaç sahiplerini biz gidip bulacağız. Onların talep etmesini beklemeyeceğiz. Sosyal yardımlar aile bazlı olarak yapacağız ve devletin parasını israf etmeyeceğiz.

“Halkımızın hak ettiği refah seviyesine ulaşması için var gücümüzle çalışacağız. Biz ekonomi politikalarının, münferit kişilerin zenginleştirilmesi için değil halkın topyekûn zenginleştirilmesi için dizayn edilmesini düşünüyoruz. Dar bir çevrenin, yakın bir çevrenin değil, toplumun topyekûn zenginleşmesi esastır.”

19.10.2020 [TR724]

AKP iktidarı faiz lobisine 17 yılda 510 milyar dolar ödedi

CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, “faize karşıyız” diyen AKP’nin yaptığı faiz ödemeleri ile 464 Osmangazi Köprüsü, 4 bin şehir hastanesi yapılabileceğini söyledi.

CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, “faize karşıyız” diye iktidara gelen AKP’nin, 2019 yılı sonu itibarıyla 489.5 milyar dolarla Cumhuriyet tarihinin en büyük faiz harcamasını yaptığını belirtti. Erdoğdu, faize ödenen para ile 464 adet Osmangazi Köprüsü, 4 bin şehir hastanesi ile hemen her aileye bir adet konut yapılabileceğini söyledi.

Sözcü gazetesinin haberine göre, Türkiye’nin genel kamu bütçesinden 1975-2002 yılları arasında yaptığı faiz ödemesinin 252.5 milyar olduğunu işaret eden Erdoğdu, 2002’nin Kasım ayında iktidara gelen AKP’nin 2003 yılından itibaren ödediği faiz tutarının 500 milyar doları aştığını bildirdi.

Erdoğdu şöyle devam devam etti: “AKP’nin ‘eski Türkiye’ diye küçümsediği dönemde, üstelik koalisyonlu hükümetler döneminde yılda sadece 9 milyar dolar faiz ödenirken, yine kendi deyimleriyle ‘yeni Türkiye’de her yıl ortalama 28 milyar dolardan fazla faiz ödendi. Bu iki dönem karşılaştırıldığında mevcut iktidarın kendisinden önceki döneme göre 3.3 katı faiz ödemesi yaptığı görülüyor. AKP’nin, 17 yıllık iktidarı döneminde devletin yaptığı faiz harcamaları, bu yıl 510 milyar dolar sınırını aşarak yeni bir rekor kıracak.”

20 MİLYON KONUT

Erdoğdu, açıklanan maliyetler baz alındığında, bu parayla 464 adet Osmangazi köprüsü veya 20 milyon 228 bin adetle neredeyse her aileye bir konut yapılabileceğini dile getirdi. Erdoğdu, “İstanbul Havalimanı’ndan 45 adet veya her biri bin 240 yataklı 4 bin 7 tane şehir hastanesi yapılabilir. Paranın tümü vatandaşa dağıtılsa kişi başına 48 bin 732, aile başına 165 bin 689 lira verilebilirdi” dedi.

ERDOĞDU: FAİZ LOBİSİNİN ESİRİ OLDULAR

Devletin her yıl ödediği faiz harcamalarını, Strateji ve Bütçe Başkanlığı verilerini o yılın ortalama dolar kuruna bölerek dolara çevirdiklerini kaydeden Aykut Erdoğdu, devletin borç batağına sürüklendiğine dikkat çekti.  Erdoğdu, “Ülkenin bu duruma nasıl geldiğinin iyi tahlil edilmesi gerekiyor. Sözde faiz karşıtı olduklarını söyleyerek iktidara geldiler ama faiz lobilerinin esiri oldular.” diye konuştu.

19.10.2020 [TR724]

Prof. Dr. Kalaycıoğlu: Çok partili hayatın sonuna geldik!

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, 2017 referandumuyla birlikte Türkiye’nin, demokrasiyle bağlantısının tamamen koptuğunu söyledi. Türkiye’de çok partili hayatın sonuna gelindiğini anlatan Kalaycıoğlu, iktidarın hedefinin ise İyi Parti’yle MHP’yi birleştirerek muhalefet bloğunu kırmak olduğunu kaydetti. Yeni rejimde yürütmenin tamamen keyfileştiğini ve muhalefetin bir önemi kalmadığını anlatan Kalaycıoğlu, “Bu yapıda seçim olabilir ama demokratik seçim olamaz. Demokratik olabilmesi için herkesin özgürce fikrini beyan edebiliyor olması lazım.” diye konuştu.

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, son dönemde yaşanan gelişmeleri Cumhuriyet’e değerlendirdi. Bir soru üzerine Türkiye’nin 2017 referandumuyla birlikte demokrasiyle bağlantısını tamamen kopardığını anlattı. Ersin Kalaycıoğlu’nun açıklamalarından satır başları şöyle:

ANAYASA VAR AMA YOK!

“Böyle bir ortamda partiler ne anlama geliyor, seçim ne anlama geliyor, demokrasi ne anlama geliyor? Aynı zamanda Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullarda sivil toplum ne anlama geliyor? Dikkat edilmeyen husus şu: 2017’deki referandumda oylanan anayasa değişiklikleri, anayasanın geri kalan maddelerinin çalışmasına imkân vermeyecek durumda. Dolayısıyla bizde bir tutarsızlıklar manzumesi olarak anayasa var. Anayasanın bir kısmını uyguladığınızda diğer kısmını uygulama şansınız yok. Örneğin parti başkanı olan bir cumhurbaşkanı aynı zamanda anayasa’nın 103. maddesine göre tarafsız. Bu mümkün değil. Dolayısıyla bu maddelerden biri sürekli ihlal edilecek demektir. Böyle bir sonuç ortaya çıktığı zaman, anayasa büyük ölçüde anlamını yitiriyor. Bu değişime siyaset biliminde “anayasa takıyyesi” diyoruz. Ortada bir anayasa var, ama yok…” ifadelerini kullandı.

YÜRÜTME KEYFİLEŞTİ

“Bu tür özelliklere sahip rejimlerde anayasanın etkin ve bağlayıcı olma özelliği geri plana atıldığı vakit, bunun ortaya çıkardığı boşluğu keyfi şekilde hareket eden yürütme dolduruyor. Kişiselleşmiş, keyfileşmiş yürütme… O zaman bu yürütmenin yapısı itibarıyla hükümetin nerede bittiği, devletin nerede başladığı, oradaki sınır bulanıklaşıyor. Bir parti devletimsi görüntü ortaya çıkıyor. Devlet ve hükümet ilişkisinin muğlaklaşması, sınırın yok oluşu, devlet aygıtlarının parti aygıtına dönüşmesi, onunla birlikte anayasal takıyyenin gelişmesi, kurumsal yapıların ciddi erozyona uğraması ya da ortadan kaldırılmasını beraberinde getiriyor.”

KAMU BÜROKRASİSİ NE TEPKİ VERECEK, BİLMİYORUZ

“Bu gelişmelerin tamamı Türkiye’nin anayasasının daha önceki maddelerinde yazan, önceden alışkın olduğumuz çok partili hayatın sonuna geldiğimizi gösteriyor. Çünkü iktidarın değişmesi durumunda dahi, -ki böyle bir rejimde iktidar kolay değişmiyor- kamu bürokrasisinin nasıl tepki vereceği ve nasıl yönetileceğini bilmiyoruz. Bu rejimlerde karar alma zorlaşıyor. O mekanizma kişiselleşiyor. Kamu bürokrasisi politika üretmiyor, onun yerine günün koşullarına göre karar alarak yola devam ediyor. Muhalefet, hiç olmadığı ya da küçük olduğu veya kale alınmadığı için alınan kararların düzgün olup olmadığı hiçbir zaman anlaşılamıyor. Bir karar istikrarsızlığı yaşanıyor. Saydıklarımın hepsine sahip olan rejime siyaset sosyolojisinde “sultanizm” deniyor.”

DEMOKRATİK BİR SEÇİM OLMAZ

“(Bu rejimde) Muhalefetin değeri yok ve giderek de azalma durumunda. Bu yapıda seçim olabilir ama demokratik seçim olamaz. Demokratik olabilmesi için herkesin özgürce fikrini beyan edebiliyor olması lazım. Muhalefetin özgürce seçim kampanyası yapabiliyor olması lazım. Ne 2017 halkoylaması ne de 2018’deki seçimler demokratik seçim ilkelerine uygundu.”

GENİŞ BİR MUTABAKAT GEREKLİ

“Buradaki asıl mesele şu: Türkiye’nin tekrar çok partili, demokratik bir rejime dönmesi söz konusuysa bunun için geniş bir mutabakat gerekiyor. Biz yirmi yıldır yaptığımız seçim araştırmalarında bir saptama yaptık. AKP ve MHP en sağdaki iki parti olarak gözüküyor seçmenin gözünde. Dolayısıyla iktidarda bulunan AKP-MHP ve belki BBP gibi partiler dışında kalan geniş bir parti yelpazesinin -ki bu solun tamamı, artı merkez, artı orta sağı içerecek durumda- tekrar demokrasiyi inşa etmek için bir araya gelip geniş bir yelpaze içinde çalışmaları lazım. Bu yelpazenin içinde beş benzemez var. Demokratik bir seçimde bunlar bir ittifak oluşturup bir arada hareket edemezler, gerek de yoktur. Herkes toplumdaki ağırlığı kadar oy alır.”

DEMOKRASİ CEPHESİ, OTORİTERLİK CEPHESİNE KARŞI

“Çeşitli ideolojik farklılıklar, seçmen farkları vardır ve dolayısıyla bunların bir araya getirilmesi de bir arada tutulması da pek zordur. Ama bugün Kılıçdaroğlu’nun son konuşmasında belirttiği gibi, Türkiye demokrasi cephesi ile otoriterlik cephesi arasında bir yarışa giriyor. Bir tür Türkiye’nin yeniden çok partili sisteme geçmesi referandumu yapılacak. Geniş bir kitleye gereksinim var ve bunun içinde yüzde 10 oyu aşan HDP’nin de bulunması gerekli. Aksi halde bu sonuca ulaşmanız mümkün belki ama çok zor. İktidarın gözünden bakıldığında “HDP ile diğer muhalefet partilerinin çalışmasını engellemek için ne yapmak gerekir” sorusu anlam kazanıyor. HDP’nin terör örgütünün vitrini olduğunu göstermek ve onunla birlikte bulunmanın meşruiyeti zedelediğini ortaya çıkarmak… Seçim araştırmalarında halka sormuştuk, “Hiç oy vermeyeceğiniz parti hangisi” diye… Neredeyse 3’te 1 HDP diyor. Onun için partilerin beraber çalışıyor izlenimi vermeleri, kendi seçmenlerine kolay anlatılamayacak bir durum. İktidar, muhalefet blokunu burada bir açmazla karşı karşıya bırakmak istiyor. Bu kadar çapraşık ilişki içinde bulunan bir bloku bir arada tutmak fevkalade zor. İktidar, kendilerinin iktidarını güçlendirmek için buradaki zorlukları artıracak politikalar izlemeye çalışıyor.”

İYİ PARTİ BLOKTAN ÇIKSIN, MHP İLE BİRLEŞSİN İSTİYORLAR

“(HDP’yi kapatma girişimi bekliyor musunuz?) Hiçbir önemi yok. Bu partiler çok kapatıldı, yenisi kuruldu. Orada bir seçmen kitlesi var. O seçmen kitlesinin belli duyarlılıkları var. Bu seçmen kitlesinin Türkiye’nin ulusal siyasetinin önemli bir parçası olarak demokraside var olup olmayacağı temel sorunumuz. Bu kitleyi demokrasiden dışlarsanız Türkiye’nin milli birliğini güçlendirmiş olmazsınız; çünkü demokrasi, siyasal katılma ve temsille ulusal birlik temin eden temel araçlardan birisidir. İYİ Parti bloktan çıksın, MHP ile birleşsin istiyorlar.”

‘SEÇTİĞİM ADAM CEBİMİ DOLDURUYOR MU?’

“2016’da doktora öğrencime bir tez yazdırdım. Dünyada “demokrasi” üzerine yapılmış araştırmalara ulaşıp, halkın demokrasiden ne anladığını saptamaya çalıştık. Çok ilginç bir manzara ortaya çıktı. Avrupa’ya yoğunlaştık. Kuzeybatıdan Türkiye’ye Güneydoğu’ya doğru bir eksen üzerinde verev bir hat çizerseniz, kuzeye çıktığınızda demokrasiden anlaşılan “özgürlüğümü garanti ediyor mu, haklarımı koruyor mu, hukukumu koruyor mu”, güneydoğuya indikçe “seçtiğim adam cebimi dolduruyor mu”; yani demokrasi “popülist patronaj” mekanizmasından ibaret büyük bir çoğunluğun gözünde…”

BU BİR YÖNETİM PROBLEMİ

“Bizde demokrasiden patronaj politikası anlaşılıyor. Özgürlükler konusunda da ilginç bir görüntü var. Türkiye’de çok yaygın anomi var. Kavram olarak Emile Durkheim’a ait. Grekçe nomos, kural demek. Anomi, kuralsızlık demek. Buna Türkiye’de büyük bir destek var. Kural, yasa, düzenleme dışında aklımıza estiği gibi ve başkalarının varlığını dikkate almadan davranmak anomik davranış. Apartmanıma iki kat fazladan çıkabilirim, trafikte ters yöne girebilir, kaldırımdan motosikletimle gidebilirim gibi. Dolayısıyla kural kabul etmiyor. Bu bir yönetim problemi.”

19.10.2020 [TR724]

Prof. Dr. Özgenç: Devlet krizi siyasetin eseri, çözüm hukukta aranmalı

Duayen ceza hukukçusu Prof. İzzet Özgenç, yerel mahkemenin AYM kararını tanımamasının ‘Anayasa Mahkemesi’ne isyan’ niteliğine dönüştüğünü belirtti. İstanbul 14. Ağır Ceza Başkanı Akın Gürlek hakkında soruşturma başlatılması gerekirken Yargıtay üyeliğine seçildiğine dikkat çeken Özgenç, “Berberoğlu olayında yaşadığımız sorun siyasetin açık veya kapalı müdahalesiyle bir devlet krizine dönüştü.” ifadelerini kullandı. Özgenç, siyasi baskı ve ‘sürgünler’ nedeniyle hakim ve savcıların hukuk ve vicdanına göre değil, siyasi iktidarın hassasiyetlerine göre karar aldığını anlattı: “Bu da toplumda yargıya olan güveni sarsmaktadır. Hakimler ve Savcılar Kurulu, ülkede “yargı siyaseti” belirleme mercii değildir. Yani bu Kurul, sahip bulunduğu yetkileri kullanırken, hakimlerin ne yönde karar vereceklerini belirlemeye çalışmamalıdır.”

Karar gazetesinden Taha Akyol’a konuşan Özgenç’in açıklamalarından satır başları şöyle: “Anayasa Mahkemesi’nin kararları … yasama, yürütme ve yargı organlarını … bağlar” (m. 153, f. 6) şeklindeki Anayasa hükmüne rağmen, adliye mahkemeleri Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını dinlemeyen, adeta Anayasa Mahkemesi’ne “başkaldırı”, “isyan” mahiyetinde kararlar verme cesaretini göstermeye başlamıştır. Bu gidişin, doğru bir gidiş olmadığı ortadadır.”

HAKİMLER NEDEN HUKUK DIŞINA ÇIKIYOR?

“Bir hakimin hukuk zemininde ve vicdanının sesini dinleyerek karar verebilmesi için, verdiği karar dolayısıyla başına herhangi bir iş geleceği konusunda endişesinin olmaması gerekir. Keza, hakim karar verirken, şahsıyla ilgili olarak herhangi bir beklenti içinde olmamalıdır. Bu iki koşulun da mevzuatımız ve özellikle hukuk uygulamamız bakımından gerçekleşmediği ortadadır. Bu koşullar gerçekleşmediği için, özellikle siyasetin ilgi alanına giren, duyarlı olduğu konularda, çok rahat hukuk dışına çıkılarak karar verilebilmektedir.”

SORUŞTURMALAR, CEZALANDIRMA ARACINA DÖNÜŞTÜ

“Sorun, kanuni düzenleme sorunu değil, salt uygulama sorunudur. Bir soruşturma düşünün, hakkında soruşturma yapılan, TBMM’de Bütçe ve Plan Komisyon Başkanlığı görevi ifa etmiş eski bir milletvekili olan kişi, 26 Ocak … tarihinde gözaltına alınır; suçun bir örgüt faaliyeti çerçevesinde işlendiği gerekçesiyle, dört gün süreyle gözaltında tutulur; ancak, tutuklamaya sevk edilmeden serbest bırakılır. Aynı kişi yine aynı soruşturma çerçevesinde bir ay içinde, 26 Şubat … tarihinde tekrar gözaltına alınır; yine suçun bir örgüt faaliyeti çerçevesinde işlendiği gerekçesiyle, dört gün süreyle gözaltında tutulur; bu defa da tutuklamaya sevk edilmeden serbest bırakılır. Bu soruşturma sonucunda kişiyle ilgili olarak kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısı hakkında bu hukuk dışı iş ve işlemleri dolayısıyla hiçbir işlem yapılmaz. Bu kararla, esasında bir cezalandırma yöntemine, aracına dönüştürülen soruşturmadan kurtulan kişi, buna da “şükrederek”, Devletten herhangi bir talepte bulunma yoluna gitmez.”

HAKİMLER SİYASETE BOYUN EĞMEK ZORUNDA KALIYOR

“Hakim güvencesinin mevzuat temeli yürürlükten kaldırılınca, bir hakim, verdiği karar nedeniyle, hukuken sorunlu olup olmadığına bakılmaksızın, sadece siyasetin duyarlılığı ile bağdaşmadığı için, hemen yer değiştirme işlemine tabi tutulabilmektedir. Hakimlerle ilgili yer değiştirme işleminin kolaylaştırılması, hakimden istenen kararın alınmasının yolunu açmış bulunmaktadır. Yer değiştirme işlemine tabi tutulma endişesi, hakimleri, siyasetin beklentileri doğrultusunda karar vermeye itmektedir. Vicdanının sesini dinleyerek karar vermekten uzaklaştırılan hakim, karakter olarak rahatlıkla satın alınabilir bir kişilik kazanmaktadır. Bu da toplumda yargıya olan güveni sarsmaktadır. Hakimler ve Savcılar Kurulu, ülkede “yargı siyaseti” belirleme mercii değildir. Yani bu Kurul, sahip bulunduğu yetkileri kullanırken, hakimlerin ne yönde karar vereceklerini belirlemeye çalışmamalıdır.”

GÜNÜ KURTARMAYA YÖNELİK ÇÖZÜMLER

“14 Nisan itibarıyla, 70 bin civarında hükümlü, devletin gözetim ve denetimi olmaksızın, infaz kurumlarından salıverildi. Bu hükümlülerden bugüne kadar kaç kişinin yeniden suça karıştığı için tekrar infaz kurumuna geri döndüğüne dair bir bilgiye sahip değiliz. Adalet Bakanlığı, bu bilgileri kamu ile paylaşmamaktadır. Bu hükümlülerin en geç 30 Kasım günü sonuna kadar ceza infaz kurumlarına dönmesi gerekmektedir. Bu hükümlülerin bu tarihe kadar ceza infaz kurumlarına kendiliğinden dönüşünü beklemek, gerçeklikle bağdaşmaz. Bu hükümlülerin kamu gücü kullanılarak yakalanıp ceza infaz kurumlarına dönüşünü sağlama bakımından da fiili imkansızlık mevcuttur. Bu hükümlülerden tekrar suça karışmayanların “izinli”lik durumlarının devamına imkan veren bir kanuni düzenleme yapılması, kaçınılmaz görünmektedir. Sorun, bir infaz sistemi sorunu olarak ele alınıp, bilimsel esaslara uyularak çözümler üretilemeyince, bürokrasinin ürettiği kısa süreli, günü kurtarmaya yönelik “çözümler” ile yetinilmektedir.”

YAŞANAN, DEVLET KRİZİDİR

“(Enis Berberoğlu davası) Burada bizim sorun gördüğümüz husus, adı geçen kişi hakkında ilk derece mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet hükmünün, bu kişinin yeniden milletvekili seçilmesine ve buna bağlı olarak tekrar dokunulmazlıktan yararlanması gerekmesine rağmen, dokunulmazlığı kaldırılmadan Yargıtay tarafından onanmış olması ve mahkum olduğu ceza miktar itibarıyla milletvekilliği yapmasına engel olmasına rağmen, iki yıl kadar bir süre milletvekili sıfatını taşıyarak Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmalarına katılmasına müsaade edildikten sonra milletvekilliğinin düşürülmesidir. Bu olay bağlamında bugün yaşadığımız sorun, siyasetin açık veya kapalı müdahalesiyle bir devlet krizine dönüşmüştür.”

HSK O HAKİM HAKKINDA SORUŞTURMA AÇMALIYDI

“Anayasa Mahkemesi’nin daha önce bir bireysel başvuru bağlamında verdiği hak ihlali kararının gereğini yerine getirmeyen ağır ceza mahkemesinin başkanı hakkında Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından adli ve idari soruşturma yapılması beklenirken, bu kişinin malum Kurul tarafından Yargıtay Üyesi seçilmesi, yukarıda ikinci sorunun cevabı bağlamında sözünü ettiğim beklentiyi yükseltmiştir. Hukuk sistemimiz bakımından yegane sorun, bir uygulama sorunudur, hakim ve Cumhuriyet savcısı kalitesi sorunudur.”

19.10.2020 [TR724]

Esnaf can, vali şan derdinde! [Yusuf Dereli]

Denizli Valisi Ali Fuat Atik’in büyük tepki çeken esnaf denetimi ziyaretleri sonuçları açısından son derece önemliydi. Söz konusu ziyaret, sadece devleti temsil eden valilerin, bürokratların ‘nobran, emredici, buyurgan, kibirli’ tavrını gözler önüne sermekle kalmadı, esnafın ne durumda olduğunu da gösterdi.

Vali Ali Fuat Atik, denetimler sırasında maske takmayan bir esnafa, “Neden maske takmıyorsun?” diye soruyor. Ancak bu soruyu sorduğuna pişman oluyor. Zira esnaf canından bezdiğini anlatıyor: “Canıma yetti. Gebermek istiyorum. Piyasanın haline bak. Salı gününü 15 lirayla kapattık, Çarşamba günü 100 lira. 100 liranın hepsi kar olsa ne olur?”

KOBİ’LERİN KREDİ BORCU 3 YILDA İKİYE KATLANDI

TESK verilerine göre haziran ayında 7 bin 222 esnaf kepenk kapattı. Ekonomik kriz nedeniyle 2019’da 114 bin 977 esnafın kapısına kilit vurduğu açıklanmıştı. Bu yıl bu rakamın çok daha fazla olması bekleniyor. KOBİ’lerin kredi borçları sadece 9 ayda, yüzde 33 artarak 820 milyara dayandı. Üç yıl önce bu rakam 430 milyar TL civarındaydı! Batık kredi oranı ise birkaç yıl içine yüzde 5’lerden yüzde 10’lara tırmandı. Esnaf tam anlamıyla ölüm kalım savaşı veriyor…

Denizli’de yaşanan ve sosyal medyaya yansıyan skandal, gözleri yeniden esnafların yaşadığı sıkıntılara çevirdi. Zira valinin, neden maske takmadığını sorduğu bir esnafın isyanı gündem oldu. Şöyle diyor esnaf: “Canıma yetti. Gebermek istiyorum. Piyasanın haline bak. Salı gününü 15 lirayla kapattık, Çarşamba günü 100 lira. 100 liranın hepsi kâr olsa ne olur?”

Vali Ali Fuat Atik, ‘sabır’ tavsiye ediyor esnafa. Tıpkı Erdoğan gibi…

AKP DÖNEMİNDE VATANDAŞIN BORCU 122 KAT ARTTI!

Zaten krizde olan Türkiye ekonomisi pandeminin de etkisiyle tamamen çökmüş durumda. İktidarın ‘faiz’ inadı, yanlış para ve ekonomi politikaları nedeniyle TL’nin itibarı 4 yılda sıfırlandı. Dolar 8 liraya dayandı. Geniş tanımlı işsiz sayısı TÜİK’e göre bile 9 milyon civarında. DİSK-AR’a göre ise rakam 10,4 milyon. Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu’nun yaptığı araştırmaya göre, vatandaşların bankalara olan borcu bu yılın ilk 9 ayında yüzde 36.5 oranında artarak 806 milyar liraya yükseldi… Bu borcun 674.2 milyar lirası tüketici kredilerinden, 132 milyar lirası da kredi kartlarından kaynaklanıyor. Söz konusu rakam AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 6,6 milyar TL’ydi… 18 yılda vatandaşın borcu 122 kat arttı.

KOBİ’LER BORÇ BATAĞINDA

Vatandaşın durumu vahim. Ancak KOBİ’lerin durumu onlardan da vahim! Bankaların KOBİ’lere kullandırdığı krediler 2017 Ocak ayı itibarıyla 430 milyar lira olarak açıklanmıştı. KOBİ’lerin batık kredi hacmi ise 22 milyar lirayı aşarak tarihindeki en yüksek seviyeye ulaşmıştı. Peki bugün durum ne? Küçük ve orta boy işletmelerin bankalara olan kredi borçları eylül itibariyle 842,7 milyar liraya çıktı. KOBİ kredilerinde yıl başından bu yana ise 204,4 milyar liralık (yüzde 33,2 oranında) büyüme yaşandı. KOBİ’lerin zamanında ödeyemediği kredi borçları 70 milyara dayandı. KOBİ kredilerine bakıldığında ise 2019 sonunda batık oranının yüzde 10.1 olarak gerçekleştiği görülüyor.

İCRA DOSYA SAYISI 31 MİLYONU AŞTI

AKP iktidarı, salgın döneminde esnafın yükünü hafifletecek önlemler almak yerine, kredilerle daha da borçlandırdı. Karşılıksız hiçbir yardımda bulunulmadı. Kira desteği sağlanmadığı gibi, su, elektrik ya da doğalgaz gibi faturalar konusunda da kolaylık getirilmedi. Sadece borç ötelendi. 2019’da kepenk kapatan esnaf sayısı yaklaşık 115 bin olarak kayıtlara geçti. CHP’nin resmi verilere dayanarak hazırladığı rapora göre icra dosyalarının sayısı, son yedi yılda 21 milyondan yaklaşık yüzde 50 artarak 31,5 milyona çıktı.

İLK ALTI AYDA 36 BİN İŞYERİ PES ETTİ

TESK verilerine göre, Türkiye’de bu yılın ilk 6 ayı itibarıyla 3 binden fazla esnaf odasına kayıtlı 1 milyon 906 bin esnaf ve 2 milyon 58 bin adet işyeri bulunuyor. Yine bu yılın ilk 6 ayında kapanan işyeri sayısı 35 bin 965 olarak gerçekleşti. Söz konusu rakam haziran ayında ise 7 bin 222 adet oldu. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında kaç esnafın kepenk kapattığı konusunda net bir açıklama yok. Ancak son 5 yılda iflas eden esnaf sayısı 600 bini aştı.

NAKİT DESTEĞİ ŞART

2.5 milyon esnafın temsilcisi olan Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu (TESK) Başkanı Bendevi Palandöken, geçtiğimiz haftalarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir mektup göndererek, esnafın durumunu anlatmıştı. “Esnaf darda, ayakta zor duruyor,” diyen Palandöken, kredi borçlarının 3 ay ertelenmesini, esnaf ile yanlarında çalışan personelin prim borçlarının da yıl sonuna kadar devlet tarafından ödenmesini istiyordu: “Son 3 yıl içinde işyeri açık olan esnaf ve sanatkârlara doğrudan nakit desteği sağlanmalı.”

[Yusuf Dereli] 19.10.2020 [TR724]

‘Başkanın’ valileri! [İlker Doğan]

Anayasa ve hukukun tamamen askıya alındığı Türkiye’de dükkanlar da bir valinin talimatıyla mühürlenip açılmaya başlandı. Skandal ve ibretlik olay Denizli’de yaşandı. Vali Ali Fuat Atik, kentte Kovid-19 denetimi için dolaşırken kendisiyle ‘hoşbeş’ etmeyip dönerini kesmeye devam eden ustaya sinirlendi ve yanındakilere ‘burayı kapatın’ talimatı verdi.

Olaya ilişkin görüntüler sosyal medyada gündem olunca Vali, geri adım attı. Bir açıklamayla ‘özür’ diledi ve işletmenin ‘faaliyetlerine devam edeceğini’ belirtti. AKP rejiminin yönettiği Türkiye’de işyerleri, valinin bir emriyle kapatılıp başka bir emriyle açılabiliyor!

Ali Fuat Atik yalnız değil. Onun gibi vatandaşa tepeden bakan, kibirli onlarca vali ve kaymakam var. AKP’li Şamil Tayyar bile dünkü paylaşımında sorunun şahsi değil, ‘sistemsel’ olduğunu itiraf ediyor. Haklı… Kızdığı vatandaşa, ‘gavat’ diyen de bir valiydi, sosyal mesafe kuralına uymadıkları için sokak ortasında insanları azarlayan da…

Sağlıkçıların devlete yük olduğunu da yine bir başka vali söylemişti. O da tepkiler üzerine özür diledi. Kızdığı bir vatandaşa “Terbiyesizlik yapma lan,” diye bağıran da bu devletin bir kaymakamından başkası değildi.

Denizli’de yaşanan olay Türkiye’nin demokrasi ve hukuk konusunda nereye savrulduğunu göstermesi bakımından son derece önemli. Vatandaşa hizmetle mükellef olan Denizli Valisi Ali Fuat Atik, kendisiyle ‘hoşbeş’ etmediği için bir esnafın dükkanına kilit vurabiliyor. Olay sosyal medyada gündeme gelince Vali, açıklama yapmak zorunda kaldı. Özür diledi. Söz konusu işyerinin faaliyetlerine devam edeceğini söyledi. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da yaptığı açıklamayla valinin özrünün yerinde olduğunu belirtti.

KEYFİLİĞİN SON ÖRNEĞİ

Yaşanan Türkiye’deki keyfiliğin geldiği noktayı da gösteriyor. Kendisini tanımadığı ya da ‘sohbet’ etmediği için esnafa kızan Vali, ‘eldiven takmadığı’ gerekçesiyle işyerinin kapatılmasını emrediyor. Valinin üslubu ve tavrı sosyal medyada tepki çekince bu kez özür diliyor ve işyerinin faaliyetlerine devam edeceğini açıklıyor. Yani bir işletmenin çalışıp çalışmayacağına hukuk ya da yönetmelikler değil, tek başına bir vali karar verebiliyor. Peki bu kararları neye göre veriyor? O işletmenin kapatılmasına ya da yeniden açılmasına karar verirken hangi yönetmeliğe, hangi kanuna dayanıyor?

GETİRİN O GAVATI BANA!

Valinin ‘nobran’ tavrı kamuoyunda büyük tepki çekti. Ancak Ali Fuat Atik bu konuda yalnız değil! Daha önce de devletin valileri benzer davranışları nedeniyle vatandaşların tepkisine neden olmuştu. Kendisini koruyamayan sağlıkçıların devlete yük olduğunu söyleyen Zonguldak Valisi Erdoğan Bektaş’ı hatırlarsınız. O da tıpkı Atik gibi özür dilemişti. Yine bir resmi törende kızdığı bir vatandaşa, “O gavatı getirin bana.” diyen kişi Adana Valisi Hüseyin Avni Coş’tan başkası değildi. Ancak o özür dilemedi.

TERBİYESİZLİK YAPMA LAN!

Uşak Valisi Funda Kocabıyık’ın sosyal mesafe kuralına uymadıkları gerekçesiyle sokaktaki vatandaşları azarladığı görüntüler de hafızalardaki tazeliğini koruyor. “Sosyal mesafeyi ayarlayın, düzeltin orayı. Düzelt! Hadi!!!” diye bağırıyordu Kocabıyık. Antalya Valisi Münir Karaloğlu’nun bir vatandaşa sosyal medyadan verdiği cevap da unutulmadı. Vatandaşın, ‘Mahşer var!” hatırlatmasına kızan Vali, “Seni kimliksiz yumurta kafa.” diyordu mesajında. Konya’da topraklarının kamulaştırılmasına karşı çıkan vatandaşa “Terbiyesizlik yapma lan.” diye bağıran Ilgın Kaymakamı Yunus Fatih Kadiroğlu, Bilecik Vali Yardımcılığına atanmıştı! Ödül olarak…

ANANI DA AL GİT!

Valilerin, bürokratların kibirli tavrı sürpriz değil. Onlar da bağlı oldukları ‘tek adam’a bakarak vatandaşa nasıl davranmaları gerektiğine karar veriyor. Ekonomiden şikayet eden bir çiftçiye, “Artistlik yapma lan. Ananı da al git.” demişti Erdoğan. Yine aynı Erdoğan, Soma faciası sonrası gittiği kentte bir vatandaşı markette sıkıştırarak dövmüş ve iddiaya göre, “Yahudi dölü.” diyerek hakaret etmişti. Mitingde kadro isteyen taşeron işçilere, “Nankörlük yapmayın. Bir yerde çalışıyorsunuz nankörlük yapmayın.” diyen de oydu. Yani sözün özü; balık baştan kokuyor…

[İlker Doğan] 19.10.2020 [TR724]

Cezaevinde hayatını kaybeden ihraç albay, ‘Çatı’yı çökertmiş [İlker Doğan]

Tr724 ÖZEL HABER | İLKER DOĞAN 

İhraç Kurmay Albay Mustafa Barış Avıalan da AKP rejiminin cezaevinde ölüme terk ettiği isimler arasına eklendi. 2016’dan bu yana Sincan Cezaevi’nde tutukluydu. Kalbinin yüzde 15’i çalışıyordu. Ağır hastalıkları vardı. Akciğerleri su doluydu. Böbrek ve pankreasta kist oluşumu vardı. KOAH, Siroz C seviyedeydi.

Adli Tıp ‘infaz erteleme’ kararı vermişti ancak mahkeme tahliye etmemekte direndi. Yoğun bakımda olması gereken Avıalan, bu kadar ciddi rahatsızlıklarına rağmen tek kişilik hücrede ölüme terk edildi. Ailesine son çektiği faksta, “Durumum çok kötü. Çok acı çekiyorum. Hayatımı zorlaştırmak için her şeyi yapıyorlar. Doktorlar ilgilenmiyorlar. Belki de elveda…” diyordu. Ve önceki gün hayatını kaybetti.

15 TEMMUZ KUMPASINI DEŞİFRE ETTİ

Avıalan’ın ölümünün ardından, 15 Temmuz’da Genelkurmay Başkanı olan Hulusi Akar’la ilgili sözleri yeniden gündeme geldi. Kendisinin örgüt üyesi olarak suçlanmasına neden olan atamaların tamamının Hulusi Akar ve sıralı komutanlarının emriyle yapıldığını anlatmış, “Hodri meydan, bütün atamalar araştırılsın,” demişti. 15 Temmuz’dan hemen önce Akıncı Üssü’nde yapıldığı ortaya çıkan Akar, Hakan Fidan ve Zekai Aksakallı ‘zirvesini’ sorguluyordu. Üçlü zirvede ne konuşulmuştu? 

Mustafa Barış Avıalan, Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 20 Haziran 2019’da karara bağlanan Genelkurmay Çatı davasında, “anayasayı ihlal” ve “Cumhurbaşkanına suikast” suçlarından birer, “kasten öldürme” suçundan da 139 kez olmak üzere 141 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.

DARBE GÜNÜ DERS ÇALIŞIYORDU

Ancak Avıalan’ın savunması Akar’la sınırlı değil. 15 Temmuz’da Genelkurmay Başkanlığı Personel Dairesinde Proje Şube Müdürü olarak görev yapan Avıalan, savunmasında ‘Akıncı Üssü ve çatı davası’ olarak adlandırılan iddianameleri tamamen çürütmüştü. Yurtta Sulh Konseyi üyesi olmakla suçlanıyordu, ancak ortada ‘konsey’ yoktu! Ayrıca 15 Temmuz günü izinliydi. 18 Temmuz’da gireceği doktora mülakatı için ders çalışıyordu. Nasıl bir konsey üyesiydi ki darbeden haberi bile yoktu!

15 Temmuz döneminde Genelkurmay Personel Dairesinde Proje Şube Müdürü olarak görev yapan ihraç Kurmay Albay Mustafa Barış Avıalan, darbe girişiminden üç gün  sonra tutuklandı. Zaten varolan sağlık sorunlarına cezaevinde yenileri eklendi.

Kalbinde sorun vardı. Nefes almakta zorlanıyordu. Daha önce bir kaç kez fenalaşmış ve hastaneye kaldırılmıştı. Hastalıkları ilerledi. Defalarca ‘infaz erteleme’ istedi ancak mahkeme oralı olmadı. Adli Tıp’ın ‘infaz erteleme’ kararı bile yeterli olmadı tahliye için.

Önceki gün Sincan Cezaevi’nde durumu ağırlaşan Avıalan kurtarılamadı. Ve bir kişi daha cezaevinde ölüme terk edilenler arasına girdi.

GERGERLİOĞLU: ELBİRLİĞİYLE ÖLDÜRDÜNÜZ

İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, tepkiliydi. Zira Avıalan için 3 kez soru önergesi vermiş ancak cevap bile alamamıştı: “Ölüyorum dedi kalbi yüzde 15 çalışan insan, umursamadınız!! Yine ölüm sonrası 2 müfettiş göndererek mi suçu gidereceksiniz.!? Hiç mi vicdanınız sızlamıyor ihlal dolu mahpus ölümleri için. Akciğerleri su dolu, böbrek ve pankreastta kist oluşumu, KOAH, Siroz C-seviyede idi ve bu insan rapora rağmen tek kişilik hücredeydi!!! Yoğun bakımda olmalıydı! Hasta binlerce mahpus böyle zalimlikle teker teker mi ölecek? Adli Tıp infaz erteleme vermiş, mahkeme karar vermemekte ısrar ediyordu, el birliğiyle hücrede öldürülen bir mahpus daha!!!”

OLMAYAN KONSEYİN ÜYESİ

Mustafa Barış Avıalan’ın ölümü savunmasında Hulusi Akar’a yönelik suçlamaları getirdi akılları. Ancak Hulusi Akar detayı Avıalan’ın savunmasının küçük bir bölümünü oluşturuyor. Avıalan, yaptığı savunmalarda 15 Temmuz’a dair hazırlanan ve kendisinin de aralarında bulunduğu komutan ve askerleri ‘darbecilikle, terör örgütü üyeliğiyle suçlayan’ iddianameleri paçavraya çevirmişti.

Yurtta Sulh Konseyi’nin üyesi olmakla suçlanıyordu. Ancak savcılık ve mahkeme ifadelerine göre 15 Temmuz’dan haberi bile yoktu. Genelkurmay’dan askeri hattına gelen bir telefonla Akıncı Üssü’ndeki toplantıya çağırıldığı sabitti. Bu maddi gerçeğin araştırılmasını talep etti mahkemeden ancak hakim oralı bile olmadı. Savunmasında, “Konseyin varlığına, üyelerine, işleyiş şekline, yaptığı iddia edilen planlara ve çalışmalara veya bunun gibi daha bir çok konuya yönelik başkaca hiçbir somut husus yok,” demişti. 

ATAMALAR KASITLI OLARAK ERTELENDİ

Mustafa Barış Avıalan’a göre asıl darbe 16 Temmuz sabahı yaşanmıştı. 15 Temmuz birileri tarafından kurgulanmış ve 16 Temmuz’da gerçek plan devreye sokulmuş, vatansever bütün komutan ve askerler TSK’dan ihraç edilmişti.

Çok önemli bir detay veriyordu savunmasında:

“Bulundukları görevlerin stratejik öneminden dolayı Konsey üyesi olduğu iddia edilen ve benim tanıdığım karacı subaylara bakıyorum ben de dahil olmak üzere; özellikle 2015-2016 dönemi itibariyle bu insanların atandıkları veya ayrılması gerektiği halde ayrılmayıp göreve devam ettirildikleri kadro görev yerleri yani 15 Temmuz 2016’da görev yaptıkları yerler tesadüf olamaz. Bir irade bu kişileri 2015-2016 döneminde buralarda tutmuş veya buralara atamış. Örneğin ben Kara Kuvvetleri Karargahında görev yaparken Mayıs 2015 atama döneminde kati olarak doğu hizmet sıram gelmesi nedeniyle mutlaka bu bölgeye tayin olmam gerekirken atama yönetmeliğinde bulunmayan bir yetki kullanılarak yani mevzuatta olmayan bir idari işlem sonucunda şark hizmetine gidişim ertelendi ve müteaddit defalar ben şark hizmetine gitmek istiyorum diye başvurmama rağmen bu taleplerim reddedildi. Kara Kuvvetleri Karargahındaki görev yerimde kalmam gerekirken de bu kurala da uyulmayarak Ağustos 2015 tarihinde Genelkurmay Karargahındaki şube müdürlüğü görevine atandım. Ve sonra başıma bu işler geldi.”

HODRİ MEYDAN, EMRİ KİM VERMİŞ ARAŞTIRILSIN

“Hodri meydan tarafsız birileri araştırsın ben ve benim gibilerin 2015 ve 2016’da yaşadığı bu atamaya ilişkin hayatın olağan akışına uygun olmayan işlemler kimlerin doğrudan emir ve talimatları ile yapılmış sonucu hep birlikte görelim. Bu nasıl bir Konsey ki son planlama sevk ve idarenin yapıldığı gün ve gecesinde iddia edilen üyelerden kimisi Diyarbakır’da, kimisi Şırnak’ta, kimisi İstanbul’da, kimisi Polatlı’da, kimisi Akıncı Üssünde, kimisi Genelkurmay Karargahında, kimisi 28. Mekanize Tugayında, kimisi Zırhlı Birlikler Okulunda, kimisi Kara Havacılık Okulunda ve daha başka 10-12 yerdeler. Bunlar nasıl karar aldı? Harekatı nasıl yönettiler? Askeri olarak mantıklı bir açıklaması olamaz. Genelkurmay Karargahındaki üyelerin bile birbirlerinden haberi yok.

TAMAMEN ALDATMACA 

“Üyesi olduğum iddia edilen Yurtta Sulh Konseyi sadece ismi olan ama cismi olmayan ve sahne gerisindeki birileri belki de sahne gerisindeki gerçek bir başka Konsey tarafından piyasaya sürülmüş bir aldatmacadır. Konseyin varlığına ilişkin olarak hiçbir somut ve mantıklı kanıt da bulunmamaktadır. Konsey faturanın kesileceği bir adres zorunluluğundan doğmuş bir zorlama ile yaratılmıştır. Yani aslında olmayan bir Konseyin olmayan üyelerinden birisi olduğum iddia edilmektedir.”

İDDİANAME ÇELİŞKİLERLE DOLU

Mustafa Barış Avıalan, iddianamedeki çelişkilere de dikkat çekiyor savunmasında. İddianameye göre, Nisan ve Temmuz 2016 arasında ‘yaşanması düşünülen’ gelişmeler örgüt üyelerine ‘darbeden başka çare bırakmamış. Ancak aynı iddianamede darbeye kesin karar verildiği tarihler ise 27 Aralık 2015 ve 17 Mart 2016! Avıalan bu çelişkiyi şöyle anlatıyor: “Bir örgüt var artık darbe yapılsın diye karar alıyorlar. Ne zaman 27 Aralık 2015’de ilk kararı alıyorlar. 17 Mart 2016’da da artık kesin karar alıyorlar. Ama aynı örgüte mensup olduğu iddia edilen askerleri yüreklendirecek, teşvik edecek ve artık bu son çaremiz dedirtecek gelişmeler bu tarihlerden sonraki tarihlerde hayata geçmeye başlıyor.” 

MEVZUATI BİLMEYEN ÇOĞUNLUĞU KANDIRABİLİRSİZ!

“Mesela Haziran sonu ve Temmuz ayı başlarında dışarıya sızdırıldığını tahmin ettiğim ve bazı tanık ifadelerinde de yer alan FETÖ ile iltisaklı personelin Ağustos 2016 şur’asında ilişiğinin kesileceği iddiası da içerik açısından gerçeği yansıtmıyor. Çünkü mevzuata göre Yüksek Askeri Şur’a da ilişik kesme veya ihraç ile ilgili bir karar alınması mümkün değildir. Şur’a da sadece bekleme süresini doldurmuş olan General ve Amiralleri emekliye sevk edebilirsiniz. Bekleme süresini doldurmamış General ve Amiralleri bile emekli edemezsiniz. Yaş toplantısında FETÖ ile iltisaklı personelin ilişiğinin kesileceği bilgisi gerçek dışıdır. Ama mevzuatı bilmeyen çoğunluğu kandırabilirsiniz.” 

COPY-PASTE DEŞİFRE OLDU; İDDİANAMEYİ KİM HAZIRLADI?

“İddianamenin 419’uncu sayfasında, güyâ tek tek anlatılacak konuların başlıkları yazılmış. Buradaki 7’ncibaşlık çok enteresandı. Şöyle yazıyordu: “Müteakip dönemde alınacak tedbirler”. Ama metnin devamında hiçbir yerde bu başlığa ve bu başlık altındaki tedbirlere yer verilmemiş. Savcılık, kahkemeye hangi tedbirleri teklif edecek acaba diye bu bölümü iddianamede çok aradım ama bulamadım. Nedir bu tedbirler? Mesela, 15 Temmuz’dan sonra insanların ihraç edilmelerine yol açan fetömatik programları, satın alınmış iftiracılar, ankesörlü telefonlar, nasıl hazırlandığı belli olmayan MİT belgeleri, cennet listeleri falan gibi şeyler mi? Bilmek istiyoruz ki, ona göre savunmamızı yapalım. Yok, copy-paste yaparken yanlışlıkla kalmış diyorsanız da, o zaman kimlerin yazdığı hangi belgeden copy-paste yaptığınızı açıklayınız, biz de aynı soruyu onlara soralım. Böylelikle belki de sanıkların bir çoğunun iddiası olan “kumpas ve proje” planının deşifresine katkı sağlayacak başka ipuçlarına erişmiş oluruz.”

ATAMALAR AMİRLERİMİN EMRİ VE BİLGİSİYLE YAPILDI

Mustafa Avıalan, kendisinin örgüt üyesi olarak suçlanmasına neden olan atamaların tamamının Hulusi Akar’ın emriyle yapıldığını anlatıyor: “Her türlü sıkıntılı işte personelciler birinci hatta sürüldü. Başkalarının işini de bize yaptırdılar. Ve bütün tepkiyi bize yönelttiler. İddianamede ikinci bölüm içinde yaklaşık 30 sayfa yer ayrılarak terör örgütü faaliyetinin delilleri diye sunulan ve ağırlıklı olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinin personel konularında yapılmış değişiklikler aslında tüm sıralı komutanların hatta bir çoğu siyasi irade ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgisi, katkısı, teklifi, onayı dahilinde gerçekleştirilmiştir. Ben bu görevlerim sırasında tüm yaptıklarımı en üst seviyedeki amirlerden yani Genelkurmay Başkanları, 2. Başkanı veya Kuvvet Komutanlarından aldığım emir ve talimatlara istinaden yaptım. Bu söylediklerimin hepsi imha etmedilerse arşivlerde kayıtlıdır. Ayrıntılı olarak hepsini ispat etmeye hazırım. İddianamede söylendiği gibi dışarıdan hiç kimsenin hele bir örgütün talimatı ile iş yapmadım. Ben bunlardan dolayı terör örgütü üyesi ve yöneticisi olacak isem bana bu işlerle ilgili emir ve talimat veren amirlerde öyledir.” 

KURMAYSAN FETÖCÜSÜN, DEĞİLSEN KRİPTO FETÖCÜSÜN! 

İddianamede FETÖ/PDY silahlı terör örgütü yönetici olmakla da suçlanıyorum. Savunma yapmakta zorlanıyorum; zorlanmamın nedeni söyleyecek bir şeyimin olmaması değil iddianamede söylenecek bir şeyin olmaması. İddianamedeki ifadelere göre söylüyorum; Ben şimdi burada FETÖ’cü olmadığıma inandırmak için robot olmadığımı, günahkar olmadığımı, namaz kıldığımı, oruç tuttuğumu mu ispatlayayım. Bunları ispatlarsam örgüt üyeliği suçlaması düşecek mi? Bir insanın ben oruç tutarım, mesaimi aksatmayacak şekilde namazımı kılarım, ben aile çevremden evlendim gibi insanlık onurunu kıracak şeylerle savunma yapmak zorunda bırakılmasını reddediyorum. İddia makamına ve kendini iddia makamı yerine koyanlara göre Personel, İstihbarat gibi kritik kadrolarda çalışıyor isen FETÖ’cüsün. Kurmay isen FETÖ’cüsün. 100 tam sicilin varsa çok başarılı isen FETÖ’cüsün. Yurt dışında doktora yaptınsaFETÖ’cüsün. Eşinin başı açık ve mayo giyiyorsa FETÖ’cüsün. İş yerinde değilde evde kimseye göstermeden namaz kılıyorsan da FETÖ’cüsün. Devletin tüm resmi istihbarat kurumları araştırıp da senin hakkında en ufak bir şey bulamamış ise kendini çok iyi gizlemiş bir FETÖ’cüsün. İyi savunma yaptınsa FETÖ’cüsün. Kimin hazırladığı belli olmayan bir atama listesinde adın varsa FETÖ’cüsün. Zekai Aksakallı’nın aleyhinde konuşuyorsan FETÖ’cüsün. Zekai Aksakallı’nın lehinde konuşuyorsan da FETÖ’cüsün. Maalesef ifade ettiğim bu ve bunun gibi cadı avı benzeri gerekçelerle binlerce asker özgürlüğünden oldu. Onbinlerce askerde tasfiye edildi. O yüzden savunmamın bu bölümünde kısaca diyorum ki ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın iftira atılmadıkça benden FETÖ’cü çıkmaz çıkaramazsınız. Ne zaman ki önüme gerçek ve hukuka uygun bir delil listesi konursa o zaman getirilen her delile karşı on delille karşılık vererek savunmamı yaparım. Bu aşamada öncelikle müddei iddiasını ispat etsin diyor ve herhangi bir terör örgütü üyeliği veya yöneticiliği iddialarının hiç birisini kabul etmediğimi net olarak ifade ediyorum.”

[İlker Doğan] 19.10.2020 [TR724]

Anılarla tedavi… [Yusuf Ziya Ünal]

Cahit Sıtkı gibi sorasım geliyor, “Bilmem ki hâtıralar,/ Ne istersiniz benden,/ Gelir gelmez sonbahar?” Yılın özellikle bu mevsiminde ben de bir hatırlama sağanağına tutuluyorum kaç senedir.

Bugün benim gibi olmayanlar da yaş aldıkça, hayatın sillesini yedikçe bana benzeyecekler. Onlar da dönüp dönüp geçmişlerine bakacak, şimdiki zamanlarını hatıraların kundağına sarmak isteyecekler. Hatırlamaktan zevk alacak ve bıktıracak kadar anlatacaklar anımsadıklarını. Süsleyecek, cilalayacak, eğip bükecek, yontacak, yeniden inşa edecek, tahrif edecek ve fakat hep anlatacaklar. Anlattıkça yitirdiklerini sandıkları şeyleri aslında yitirmediklerini, onların hafızasının kuytu bir köşesinde kendileri için muhafaza edildiğini görecek ve bir kayıplarını yahut eski bir tanıdıklarını bulmuş gibi olacaklar.

Bu böyledir, böyle karılmış insanın mayası. Ömrü acılarla dolu da olsa, başından kayda değer bir şeyler geçmese de; anılar bir tür sığınak, bir çeşit güvenli bölge olur insanoğluna. Bunun sebebi kişinin bildiği mekânlarda, tanıdığı kişilerle- hayalen bile olsa- beraber olunca kendisini güvende hissetme duygusu olmalı. Olacak olan olup bitmiş, tehlike geçmiştir zaten. Onların arasından bakarak mevcut acılar insana daha katlanılır gelebilir. Bir yere yaslanmak gibi, arkasını sağlama almak gibi… Andrey Tarkovsky’nin, “anılar bizi acı çekmeye hazırlar” derken söylemek istediği şey sanırım buydu.

Pek çok insan gibi haksız yere cezaevine giren bir arkadaşım anlattı. Kaldıkları koğuşun zemini mozaikmiş. Orayı yıkayınca içeriye yıkanmış mozaik kokusu dolarmış. Arkadaşım pek severmiş o tozla karışık kokuyu. Onu alıp dedesinin avlusuna götürürmüş, çocukluğuna. “Çünkü hatıralar kuşlar gibi/ Dal ister konacak.” O dalı buldu mu, başlar şakımaya. Avlu mozaik döşeliymiş. Yaz öğlelerinde yengelerinden biri su döküp şıpıdık terlikleriyle yerleri yıkamaya başlayınca koğuştaki kokunun benzeri yükselirmiş. Çocuklar bir oraya bir buraya koşuşurken köşedeki ocakta tencere kaynar, salata için bahçeden yeşillik toplanır, minareden ezan okunur, sokağa dondurmacı gelir, horoz sesleri köpek seslerine karışırmış…

Dürüst olmak gerekirse o ıslak kokunun götürdüğü atmosferi, o bu kadar ayrıntılı anlatmamıştı. Yazıya güzellik katacağını düşünerek boşlukları hayalimle ben doldurdum, kurguladım basbayağı. Hatta sonradan öğrendiğime göre dedesi müstakil bir evde değil, apartman dairesinde oturuyormuş. Arkadaşımın avlu dediği yer de apartmanın önüymüş aslında. Apartmanda yaşayan dede fikrini yadırgadığım için zihnim otomatik olarak yukarıdaki gibi inşa etti işittiklerini. Bunda yadırganacak bir durum olduğunu sanmıyorum. Hepimizin hatırlayışları bu şekildedir; boşlukları doldurur, çıkıntıları törpüler, işimize yarayacak şekilde geçmişi yeniden tanzim ederiz. Bu yüzden hatıralara ve hatırlamalara kuşkuyla bakanlar haksız sayılmazlar. Ancak ben burada mevzunun gerçeğe uygunluk kısmıyla değil, kişinin duygu ve düşünceleri üzerindeki tesiriyle ilgiliyim. O yüzden izninizle devam edeyim.

Şunu tastamam anımsıyorum, “O kokuyu alınca cezaevi hayatı nispeten katlanılır oldu benim için.” dedi arkadaşım. Temizlik zamanını iple çekmeye başlamış. Duru suyun mozaikle buluşmasıyla birlikte, Alice’in tavşan kovuğuna girmesi gibi, o da anılarının kovuğuna giriyormuş. Orada dedesi, ninesi, amcaları, yengeleri, halaları, enişteleri, kuzenleri.. hatmi çiçekleri, badem ağaçları, iğdeler, fesleğenler, kediler, serçeler, kırlangıçlar…

“Dalıp gidiyordum ve olduğum yeri unutuyor, ruhumu gezintiye çıkarıyordum.” diyor, “Ben böyle böyle dayanabildim dört duvara, akıl sağlığımı böyle böyle koruyabildim. Hatıralarımdan açtığım havalandırma delikleriyle…”

Karşılaştığım zorlu hengâmelerde benim yaptığım da bunun bir benzeridir. Yalnız hatırlamanın bir kaçış bir hasretlenme veya yazıklanma durağı olmamasına çalışıyorum. Bir çeşit yumuşatma hamlesi, belki ızdıraplara kendimi hazırlama biçimi…

“Düşünmekten kaçtığım şeyleri anılarla sarıp sarmalayınca üstüme bir iyimserlik damlıyor. Ardıma bakıp oralarda tutunacak bir dal aramak işe yarıyor.” Fakat öyle görüldüğü kadar kolay değil bu.  Çünkü “her seferinde anıları bohçaladığım bohça bir yerlerinden yırtılıp kaçtığım şeylerin içine döküyor beni” ve ben kendimi kaçtığım şeylerin ortasında buluyorum. Ama olsun, bu kadarı da iş görüyor ve ben böyle dayanabildiğimi sanıyorum “Dünya Ağrısı”na, “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” ne, “Tatar Çölü”ne… O ilk toslamanın hızı yavaşlamış oluyor bir defa, kendimi elemi gitmiş lezzetleri kalmış bir limana attığım hissine kapılıyorum. ‘Şimdi’ ile tek başıma mücadeleye gücüm yetmediği için, farkında olmadan ‘geçmiş’i yardıma çağırıyorum sanırım.

Yardıma çağırıyorum fakat bunu yapınca yalnızca mesut anıların çıkıp gelmeyeceğinin bilincinde olacak kadar temrinliyim. O yüzden bu çağrılarımın arabesk birer nostalji arayışı olmamasına, bilakis bir çeşit görev çağrısına dönüşmesine gayret ediyorum. ‘Gelecek’ dediğimiz şeyin, ‘geçmiş’le ‘şimdi’nin ektiği tohumun filizi olduğunun farkındayım. Fakat ‘geçmiş’i yanıma çekebilmem; ‘şimdi’ye dayanabilmek, ‘gelecek’i kurabilmek için ondan yararlanabilmem, onun bataklıklarına saplanıp kalmazsam olabilir. Mükemmel geçmiş olmaz, bunu biliyorum. Onunla anımsadığımız biçimiyle geçinmeyi öğrenirsek ondan istifade edebileceğimiz kanaatindeyim.

Halil Cibran “Hatırlama, bir buluşma biçimidir,” demiş. O bunu kast etmiş miydi bilemeyeceğim ama hatıraların ‘geçmiş’i, ‘şimdi’yi ve ‘gelecek’i buluşturduğunu biliyorum. Ben bu buluşmaları seviyorum, ruhumu gezintiye çıkarınca ferahlıyor ve hemen her seferinde, hatırlamak güzeldir diyorum: Hatırlamak güzeldir…

Denilecektir ki; Alice’in tavşan kovuğu gibi bizi harikalar diyarına taşıyan değil de Kibritçi Kız’ın ıslak kibritleri gibi uyuşturan, avutan, oyalayan anımsamalar da az değil… Doğrudur. Anıların uyuşturucu yanını dikkate almak lazım, ne diyebilirim ki buna…

Hatırlaması acı veren çok anı olduğunu hatırlatanlar da çıkacaktır. Unutmak istediğimiz, unutamadığımız için çıldıracak kerteye geldiğimiz şeyleri…

Ancak istemekle olmuyor onları unutmak, üstüne üstüne geliyorlar insanın. Yakamızı ellerinden kurtarabilmek için onlarla yüzleşmeye, barışmaya zorluyorlar bizi. Ve biliyoruz ki anımsamak, yüzleşmektir de…

Her düşme, her sürçme ve feleğin sillesini her yeme bizi kendimiz ve geçmişimiz üzerine düşünmeye zorlar. Düşünme ise hatırlayışlarla- hatırlayamazsa kurgulayışlarla- onlara tutuna tutuna ilerler. Bu açıdan bakınca başımıza gelen felaketler birer fırsata dönüşebilir.

Kendi tecrübelerimden, bana iyi gelmesinden hareketle hatırlamanın ruhsal bunalımlar ve zor zamanlar için bir kişisel tedavi yöntemi olabileceğini sanıyorum. O, benim kendimi akort etme biçimlerinden biri. Psikiyatri tedavilerinde anıların yeri malum. Ben ondan bağımsız, tamamen şahsi deneyimlerime dayanarak sözünü ettiğim durumdan “anılarla tedavi” diye bahsediyorum. Bilmem sizler ne düşünürsünüz…

[Yusuf Ziya Ünal] 19.10.2020 [TR724]

Kabakçıoğlu cinayeti sahtelik kokan tutanakla mı örtülecek? [Nevin Erdem]

4 yıldır cezaevinde bulunan 44 yaşındaki komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu, tahliyesine 4 ay kala hücresinde beyaz plastik bir sandalyenin üzerinde ölü bulundu.

Olayın ayrıntıları, iktidarın ‘istenmeyenler’e yönelik hukuksuzluklarının sadece gözaltına alırken, tutuklarken, yargılarken ve mahkum ederken değil, cezaevlerinde de ağır bir şekilde devam ettiğini bir kez daha gösterdi.

KHK ile ihraç edilen, geçmişi başarılarla dolu Kabakçıoğlu 15 Temmuz sonrası tutuklanıyor. Cezaevine girerken oldukça sağlıklı, 90 kilo. Şeker hastalığına yakalanıyor ve 50 kiloya kadar düşüyor.

Cezaevinde iki kez bayılıyor, düşerken kafası yere çarptığı için şuurunu kaybediyor, hastaneye kaldırılıyor, kronik rahatsızlıklarıyla mücadele ediyor. Normalde, böyle bir sağlık öyküsüne sahip bir hükümözlü veya tutuklu cezaevi yönetimi açısından dikkatle takip edilir, durumuna uygun tedbirler alınır.

Kabakçıoğlu ile ilgili normalde olması gerekenler olmuyor; yapılmaması gerekenler yapılıyor.

Gümüşhane Başsavcılığının olayla ilgili açıklamasına göre, Kabakçıoğlu “20.08.2020 tarihinde rahatsızlandığını bildirmesi üzerine 112 komuta kontrol birimi aranmış, ambulanstaki görevliler hükümlünün hastaneye gitmesi gerektiğini bildirmiş ancak kendisi iyi olduğunu beyan ederek hastaneye gitmeyi kabul etmemiş, kendisine oksijen verilmiştir.’

Bu durumdaki bir hükümlünün, hastaneye gitmeyi istememesindeki garipliği, kuvvetli şüpheyi şimdilik bir kenara koyup, devam edelim.

Başsavcılık diyor ki, “COVID 19 ile ilgili bugüne kadar alınan tedbirler kapsamında ceza infaz kurumumuzun rutin uygulaması olan dışarı ile hastane, duruşma veya ceza infaz kurumuna yeni girme şeklinde temas eden hükümlülerin 14 gün boyunca tekli odaya alınması uygulamasına istinaden hükümözlü oksijen verilme işlemi sonrası tüm ihtiyaçlarını karşılayabileceği bahçesi bulunan yaklaşık 50 m2’lik tekli odaya verilmiştir.” 

Hükümlü hastaneye gitmemiş ki, ‘dışarıyla temas’ olsun. Sağlık personelinin cezaevi içindeki müdahalesine ‘dışarıyla temas’ diyorsanız, cezaevi doktorunu her gün kurum içindeki muayenesinden sonra ne yapıyorsunuz? Cezaevi revirine çıkıp muayene edilen her bir hükümlü ve tutukluyu ayrı ayrı hücrelere mi koyuyorsunuz?

Ya da, cezaevi personelinin her gün dışarı çıkıp, hayatın içine karışıp ertesi gün tekrar cezaevinde hükümlü ve tutuklularla doğrudan temas kurmasını nasıl açıklıyorsunuz?

Kronik bir hastalığı olanların en ciddi risk grupları arasında yer aldığı Kovid 19 salgınında, Kabakçıoğlu’nun ciddi, kronik, belirgin sağlık sorunlarına rağmen öldüğünde dahi haberinizin olmayacağı bir hücreye hangi gerekçeyle koyabilirsiniz?

Başsavcılığın açıklaması Kabakçıoğlu’nun ölümüyle adeta alay eder bir dille yazılmış: 

“Tüm ihtiyaçlarını karşılayabileceği bahçesi bulunan yaklaşık 50 m2’lik tekli oda”

İnsan yazarken utanır biraz. Sanki yazlık bungalow satış ilanı!

Sayın Başsavcı’ya sormak lazım: Nedir Kabakçıoğlu’nun ‘tüm ihtiyaçları’ dediğiniz şey? ‘Ölüyorum’ çağrısını dahi duyuramadığı bir hücrede, karşılanan hangi ihtiyaçtan bahsediyorsunuz?

Ölmeden iki gün önceki dilekçesinde, “Sol ağzım, sol bacağımda aşırı ŞİŞME oldu. Yürüyüş ve konuşma sıkıntısı yaşıyorum. Bu dilekçeyi yazarken kolumda uyuşukluk yaşıyorum. Bel altı hareket özgürlüğümü sağlayamıyorum. Hiçbir işlemimi yapamıyorum,” diye yazan, yani ‘ölüyorum yardım edin’ diye bağıran birisinin ‘tüm ihtiyacı’ nedir?

Elbette hastanedir, doktordur, doğrudan birinin bakımıdır; bakımsız, sağlıksız, tek kişilik cezaevi hücresi değildir!

Eğer cezaevine aldığınız kişinin ölüm çığlığına duyarsız kalır, yaşam hakkını korumak için gerekli önlemleri almazsanız, bunun sonucunda da hükümlü ölürse, siz ihmal suretiyle kasten öldürmeden sorumlu olursunuz.

Yani cinayetten!

Dosyadan kamuoyuna yansıyan belgelere bakılırsa, sahtecilik kokusu gelen tutanaklarla elbirliğiyle bir cinayetin üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Şöyle ki:

Başsavcılığın açıklamasında, 20, 24 ve 27 Ağustos tarihlerinde hükümlünün rahatsızlığını cezaevi idaresine bildirdiği, Kabakçıoğlu’nun hastaneye sevk edildiği ancak her üç defasında da Kabakçıoğlu’nun hastaneye gitmeyi reddettiği uzun uzun anlatılıyor.

Bu tarihler ve içerik dosya içinde yer alan cezaevi doktoru dahil toplam 4 kişilik cezaevi personeli tarafından tutulduğu iddia edilen 27 Ağustos 2020 tarihli tutanaktan alınmış.

Uzun yıllar kamu görevlileri tarafından tutulan bu ve benzeri binlerce tutanak okumuş birisi olarak söyleyebilirim ki, bu tutanak normal değil!

Kabakçıoğlu 29 Ağustos’ta vefat ediyor. Tutanak 27 Ağustos tarihli. Ancak hem 20, hem 24 hem de 27 Ağustos’taki olaylar anlatıyor. Niçin?

Cezaevinde sağlıkla ilgili tutulan tutanaklarda, geçmişte yapılan tüm işlemlerin en son tutulan tutanağa tarihleriyle birlikte ayrıntılı yazılması gibi bir uygulama mı başladı? Diğer hükümlülere de bu şekilde tutanak tutuluyor mu? Yoksa Kabakçıoğlu’na özel bir uygulama mı bu? Öyleyse, Kabakçıoğlu’nun durumunu ‘özel’ kılan nedir? Ölmüş olması mı?

Bu tutanağın 27 Ağustos tarihindeki olayı anlatması normal olurdu. Ancak 3 ve 7 gün önce gerçekleşen iki olayın daha ayrıntılı bir şekilde bu tutanakta yer alması, akla bu tutanağın Kabakçıoğlu’nun ölümünden sonra tutulduğu kuvvetli şüphesini getiriyor.

27 Ağustos tarihli tutanak, bir taraftan Kabakçıoğlu’nun ölümüyle ilgili sorulara cevap, diğer yandan bir savunma mantığıyla yazılmış.

Tutanakta adeta, Kabakçıoğlu’nun kendi iradesiyle hastaneye gitmeyi reddettiği, ölümü seçtiği, yani bir nevi intihar ettiği, cezaevi idaresinin de bu ölümün engellenmesi için her türlü çabayı gösterdiği yazıyor.

Kamuoyunun da bu senaryoya inanması bekleniyor!

Kabakçıoğlu hücreye ilk konulduğu günden itibaren kamera kayıtları incelendi mi? Bu kayıtların çözümü yaptırılıp kayıtlarla birlikte dosyaya alındı mı? Kabakçıoğlu’nun kaldığı hücrenin yanındaki hücrelerde veya koğuşlarda kalan hükümlü ve tutuklular tanık olarak dinlendiler mi?

Yoksa sadece cezaevi personeli tanık olarak dinlenip, dosyaya konulan, ne zaman, kim tarafından tutulduğu belirsiz, gerçekliği şüpheli tutanaklarla mı soruşturma sonuçlandırılacak?

İşin aslını araştırmakla görevli Gümüşhane Başsavcılığı’nın, dosya içindeki başka delillerden hiç bahsetmeksizin, bu tutanağı kopyalayıp yapıştırmak suretiyle yaptığı resmi açıklama, Başsavcılığın bu soruşturmayı takipsizlik kararıyla kapatmaya niyetli olduğunu açıkça göstermektedir.

Takipsizlik kararı çıktığında hep birlikte göreceğiz.

Umarım yanılırım.

[Nevin Erdem] 19.10.2020 [TR724]

Bir rüya için ağıt: Mesut Özil kadro dışı [Hasan Cücük]

Ajansların geçtiği tek cümlelik “Arsenal Teknik Direktörü Mikel Arteta, Mesut Özil ve Sokratis’i Premier Lig ve UEFA Avrupa Ligi kadrosuna almadı” haberi bir dönemin bittiğinin habercisi adeta. Mesut Özil’in Arsenal ile daha bir yıllık sözleşmesi var ama kadro dışı kaldığı için en az 3 ay takımının formasını giyemeyecek. Resmen olmasa da fillen Arsenal dönemi bitti. Özil’i bu hale getiren hatalar zincirinin merkezinde maalesef yine kendisi var.

EN PAHALI ALMAN FUTBOLCU

Schalke 04 ile Bundesliga’ya merhaba diyen, Werder Bremen’le yıldızını parlatan Mesut Özil, henüz 22 yaşındayken rüştünü ispat edip Real Madrid’e transfer oldu. Raket gibi kullandığı sol ayağı, ayaklarına hükmedebilen bir futbol zekası vardı. Eflatun-beyazlarda atakları yönlendirdi, forvete asistin kralını yaptı. Real Madrid, 2013’te transferin son dakikalarında kadrosuna kattığı rekor transfer Gareth Bale uğruna Mesut Özil’i elinden çıkardı. Hani elinden çıkardı dediysek, kelepir fiyata satmadı. 18 milyon Euro ödeyip renklerine bağladı, 50 milyon Euro’ya Arsenal’e gönderdi.

Arsenal’e gelirken, “en pahalı Alman futbolcu” unvanının sahibi oldu. Öz be öz Türk olmasına karşılık, anavatan dışında dünyaya gelmişti. Tercihini “yeni vatan” Almanya’dan yana kullanıp, Panzer formasını giymişti. Dolayısıyla yeşil sahalarda adı her ne kadar Mesut Özil olsa da Alman olarak arz-ı endam ediyordu. Ancak Mesut’un her attığı gol ve yaptığı asist aynı zamanda Avrupa’da yaşayan 5 milyon Türk’ün de hanesine yazılıyordu. Bir futbolcudan çok öte, bir rol modeldi.

Eylül 2013’te Arsenal kadrosuna katılan Mesut, İngiliz ekibinin en pahalı transferiydi aynı zamanda. Sadece bonservis ücretiyle değil, haftalık 350 bin Sterlin’lik maaşıyla kulübün en çok kazanan ismiydi. 2017 yılına kadar kulüp tarihinin en pahalısı olan Mesut’u önce Lacazette ardından Aubameyang ve Nicolas Pepe geçti. Mesut Özil, 1996’dan beri Arsenal’in başında bulunan Arsene Wenger’in gözdelerinden biriydi.

WENGER TAKIMDAN AYRILINCA

Özil’in düşüşü Arsene Wenger’in ayrılmasıyla aynı döneme rastladı. Bunda Mesut’un saha dışı tercihleri etkili oldu. 24 Mayıs 2018’de İngiltere’yi ziyaret eden AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la verdikleri poz olay oldu. Her zemin ve fırsatı değerlendiren Erdoğan, Londra’da Mesut Özil’le birlikte Everton formasını giyen Cenk Tosun ve City’den İlkay Gündoğan ile bir araya geldi. Basınla paylaşılan fotoğraf kısa sürede Almanya’da tepkilerin odağı oldu. Erdoğan, Avrupa’da tek adamlığı ve otoriter bir rejimi temsil ediyordu. Tepkiler karşısında Mesut Özil’in, “Cumhurbaşkanı ile buluşmamak, kökenime saygısızlık anlamına gelecekti. Benim için kimin cumhurbaşkanı olduğu değil, oradaki kişinin cumhurbaşkanı olması önemliydi,” açıklaması hala yaşadıklarından ders almadığını gösteriyordu.

ERDOĞAN’LA VERDİĞİ FOTOĞRAF

Dünya Kupası öncesi patlak veren fotoğraf skandalına, Almanya’nın Rusya’da yaşadığı tarihi hezimet eklenince Mesut Özil kartı bir kez daha çekmeden çıktı. Adeta hezimetin faturası Mesut’a çıkarıldı. Bunda güçlü Bayern Münih lobisinin etkisi vardı. Thomas Müller ve Manuel Neuer’in başarısızlığını gölgelemenin yolu Mesut’a saldırmaktan geçiyordu. Baskılar karşısında Mesut, 92 kez giydiği Alman milli formasına veda ettiğini açıkladı.

Arsenal’de bir devir bitmiş, Arsene Wenger dönemi son ermişti. Koltuğun yeni sahibi Unai Emery’nin planlarında Mesut yoktu. Emery, sezon boyunca 20’si ilk 11 olmak üzere 24 maçta Mesut’a şans verdi. Önceki sezondan iki maç daha az sahne aldı. Attığı 5 golle, bir önceki sezonu bir golle geride bıraktı ama asist sayısında büyük düşüş yaşadı. Sezonu sadece bir asistle tamamladı. Oysa Mesut’un İngiltere’de en çok asistleri konuşuluyordu. 2019-20 sezonu daha da kötü geçti. Bu kez 18 maçta forma buldu. Sezonu bir gol ve iki asistle kapattı. Kulübün en yüksek maaş ödediği oyuncunun bu performansı kimseyi tatmin etmedi.

31 YAŞINDA GÖZDEN DÜŞTÜ

Adı sürekli transfer haberlerinde geçti. Gelen teklifler daha çok Arap yarımadası takımlarındandı. Henüz 31 yaşındaydı. Daha önünde yıllar vardı. Real Madrid ve Arsenal’den sonra sıradan bir lige sadece para için gitmeyi gururuna yediremiyordu. Zaten oynamasa bile kulübün en çok kazanan ismiydi. Emery sonrası koltuğa oturan Mikel Arteta, daha ilk günden kafasındaki oyun şablonunda Mesut’a yer olmadığını gösterdi. Beklenen nihai karar birkaç gün önce geldi. 25 kişilik Premier Lig ve UEFA Avrupa Ligi kadrosunda Mesut’un adı yoktu. Bunun anlamı, Mesut Özil en az 3 ay Premier Lig’de Arsenal formasını giyemeyecek.

Arteta “Bu oyuncuları (Mesut ve Sokratis) motive etmenin bir yolunu bulmamız gerekiyor. Onlara bu kararın arkasında yatan sebepleri söyledim. Benim için zor bir karar olsa da, saygı göstermek zorundalar ve Aralık ayına kadar en iyi şekilde çalışıp, takıma yardım etmeye devam etmeliler,” ifadelerini kullandı. Arsene Wenger ise, Mesut’a sahip çıkıp yeniden takıma kazandırılmasını şu cümlelerle savundu: “Mesut, geçtiğimiz yıllarda ne kadar kaliteli bir oyuncu olduğunu ve sadece teknik bir oyuncu olmadığını gösterdi.”

AVRUPA’DAKİ TÜRK GENÇLERİ ÜZDÜ

Mesut Özil’in Eylül 2013’te başlayan Arsenal döneminde, rüzgar hem de karşıdan ve sert esiyor. Takımın en pahalı ismi olarak kadro dışı kalmanın şokunu yaşıyor. Mayıs 2018’de Erdoğan’la verdiği poz ve Dünya Kupası’ndaki başarısızlığın üstesinden gelemedi. Geri adım atmadı. Haklı olacakken haksız duruma düştü. Milliyetçi duygularıyla hareket eden Türklere yarandı ama saha içinde kaybetti. Avrupa’da rol model olduğu Türk gençlerini üzdü. Arsenal taraftarına hayal kırıklığı yaşattı. Muhtemel sezon sonunu beklemeden ara transferde Arsenal defterini kapatacaktır. Oynamadığı sürede değerinde düşüş yaşayacak. Elbette futbolunda da. Geriye Arsenal formasıyla çıktığı 244 maçta attığı 44 gol ve 77 asist kalacak. Milli forma gibi Arsenal dönemi de olaylı bitmiş olacak.

[Hasan Cücük] 19.10.2020 [TR724]