Amerika’da dananın kuyruğu kopuyor [Adem Yavuz Arslan]

Amerika’da Demokrat Parti’nin başkan adayını belirlemek için yapılan ön seçimlerde kritik viraja girildi. 3 Mart Salı günü yapılacak olan ve 14 eyalette aynı anda yapılmasından dolayı ‘Süper Salı’ olarak adlandırılan ön seçimlerde Başkan Trump’ın muhtemel rakibi netleşecek.

Peki ABD’de yapılan ön seçimler nasıl işliyor, şu ana kadar neler oldu ve ‘Süper Salı’ neden önemli?

Öncelikle ABD seçim sistemini özetlemekte fayda var. Çünkü ABD başkanlık sistemi ile yönetiliyor ve bu sistemde önemli olan seçmen. Türkiye gibi ülkelerde adayları halk değil parti yönetimi yada doğrudan lider seçer. O yüzden milletvekilleri halkı değil başkanı referans alır. ABD ise durum tamamen farklı. Başkan adaylarını partilerin yönetimi belirlemiyor. Anayasaya göre doğuştan ABD vatandaşı olan, 35 yaşını aşmış ve son 14 yıldır ABD’de yaşayan herkes başkan adayı olabiliyor.

Aday adayları diğer aday adayları ile kıran kırana bir yarışa giriyor. Şubat ayında başlayıp Haziran’da biten ön seçimlerde en fazla delege sayısına ulaşan isim partinin başkan adayı oluyor. Yani genel merkeze rağmen ipi göğüslemek mümkün. Haziran ayında yapılan kurultay ile aday resmiyet kazanıyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



Ön seçimler ise iki türlü yapılıyor. ‘Primary’ denen sistemde seçmenler sandığa gidip aday adayı için oy kullanıyor. Hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar ağırlıklı olarak Primary yöntemini tercih ediyor. Bir de ‘Caucus’ denilen yöntem var. Burada sandığa gitmek yerine parti kongrelerinde toplanılıyor ve açık oylama yapılıyor. Sistem bize çok karmaşık gelebilir ancak özünde seçmen tercihinin en sağlıklı şekilde sandığa yansıması esasına dayanıyor.

SALI SALLANACAK

Bilindiği gibi Demokrat Parti’de başkan adayları bugüne kadar Iowa, New Hampshire, Nevada ve Güney Carolina’da önseçime gitti. Iowa’yı Pete Buttigieg kazanırken Vermont Senatörü Bernie Sanders New Hampshire ve Nevada’da ipi göğüsledi. Ancak haftasonu yapılan Güney Carolina ön seçimlerinde ise Obama döneminin başkan yardımcısı Joe Biden açık ara seçimi kazandı. Böylece salı günü yapılacak olan seçimler daha da heyecanlı hale geldi.

Süper Salı’da aynı anda 14 eyalette ön seçimler yapılıyor ki bu eyaletlerin arasında California ve Florida gibi başkanlık seçimlerinin kilit eyaletleri de var. Bir adayın Süper Salı’da galip gelmesi o ismin Demokrat Parti’nin başkan adaylığını garantiye almıyor ancak önemli bir avantaj sağladığı kesin. Toplam 4 bin delegenin çoğunluğunu kazanan aday başkan adaylığı yarışını kazanmış oluyor. Süper Salı’da 1357 delegenin dağılımı belli olacak.

Şu anda en çok delegeye sahip aday adayı Bernie Sanders. Ancak Joe Biden’in Güney Carolina’da açık ara seçimi kazanması hesapları karıştırdı.  Özellikle siyahi seçmenin Biden’den yana ağırlığını koyması belirleyici oldu. Yarın yapılacak ön seçimlerde California ve Texas’ta Demokrat seçmenin tercihleri yarışın rengini de gösterecek. Her ne kadar yarış Biden ve Sanders arasında geçiyormuş gibi gözükse de milyarder iş adamı Michael Bloomberg ilk kez oy pusulasında yer alacak. Bloomberg şu ana kadar ön seçimlere katılmamıştı.

Milyarder iş adamı seçimlerde şu ana kadar 500 milyon dolar harcadı. Diğer adaylar bağış toplamak için kampanyalar yaparken Bloomberg tamamen kendi cebinden para harcıyor ve anketler de sürekli yükseliyor.

Öte yandan Güney Carolina’daki sonuçlardan sonra Tom Steyer ve Pete Buttigieg kampanyasını sonlandırdı. Yarın yapılacak ön seçimlerden sonra başka aday adaylarının da yarıştan çekilmesi bekleniyor.

ANKETLER NE DİYOR?

Obama döneminin başkan yardımcısı Joe Biden Güney eyaletlerde güçlü ancak rakibi Sanders’in latin seçmen üzerinde büyük popülaritesi var. Özellikle Texas ve California’da Sanders favori gözüküyor. Yarın yapılacak ön seçimlerde Biden’in güçlü olduğu 6 Güney eyalet var ancak Bloomberg tam anlamıyla muamma. Çünkü korkunç bir reklam kampanyası yürüten Bloomberg anketlerde sürekli yükseliyor. Kulislere göre Biden’in kampanyası ciddi para sıkıntısı çektiği için Bloomberg karşısında dezavantajlı hale geldi. Florida ve Pensilvanya gibi ‘swing state-değişken eyaletler’ çok kritik hale geldi. Bu iki eyalette ipi göğüslemek bir düzine eyaleti kazanmaktan daha önemli.

[Adem Yavuz Arslan] 2.3.2020 [TR724]

Ahmet Burhan göz göre göre öldürülüyor; Yasak yok, engel keyfi [İlker Doğan]

Kanser hastası 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç, ‘keyfi’ kararlarla adım adım ölüme gönderiliyor. Oğlunun tedavisi için Almanya’ya gitmeye hazırlanan anne Zekiye Ataç, dün İstanbul Havalimanı’nda ‘yurt dışı yasağı olduğu’ gerekçesiyle bir kez daha durduruldu. Sedye üzerindeki Ahmet havalimanındaki revire alındı. Biletler yandı. Yapılan araştırmalar sonrası anne Ataç’ın ‘mahkeme kararı olmaksızın’, ‘idari/keyfi’ olarak düşülen bir ‘şerh’ nedeniyle yurt dışına çıkmasına izin verilmediği ortaya çıktı.

Duruma tepki gösteren Anne Zekiye Ataç, “Oğlumun durumu iyi değil. pazartesi günü Köln’de olması gerekiyordu. Oğlumu el birliğiyle öldürüyorsunuz.” ifadelerini kullandı. Zekiye Ataç’ın yurt dışı yasağı daha önce de kaldırılmış ve ardından yeniden yasak getirilmişti.

Babası cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklu olan Ahmet, yaklaşık 1 yıldır boyundan büyük dertlerle de uğraşıyor. O ağır bir kemik kanseri hastası… Türkiye’de tedavi şansını denedi ancak sonuç alamadı. Bu arada tümör bütün vücuduna yayıldı. Tam umutlar tükenmişken Almanya’da yeni bir yöntemle tedavi umudu doğdu. 50 bin Euro gerekliydi ve sosyal medyada sadece 2 günde gerekli para toplandı. Ancak tedavi bu kez de annesi Zekiye Ataç’ın pasaport sorununa takıldı.

İLK KÜR İÇİN BABAANNESİYLE GİTTİ

AKP rejimi, tedavi için oğluyla Almanya’ya gitmesi gereken anne Zekiye Ataç’a pasaportunu iade etmedi. Günlerce süren kampanyalar da kar etmedi ve Ahmet babaannesiyle Almanya’ya gitmek zorunda kaldı. İlk kür tedavisi yapıldı ve Ahmet yeniden Türkiye’ye döndü.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


ANNESİNE İHTİYACI VAR

Ahmet’in ikinci kür tedavisine bugün başlanması gerekiyordu. Annesine ihtiyacı vardı ve geçtiğimiz haftalarda yoğun kampanyalar sonrası anne Zekiye Ataç’ın ‘yurt dışına çıkış yasağı’ Mersin 7. Ağız Ceza Mahkemesi tarafından 7 Şubat’ta kaldırıldı. Adana Cumhuriyet Başsavcılığı da bir başka soruşturma kapsamındaki ‘çıkış yasağını’ kaldırdı. Ancak bir kaç gün sonra Mersin mahkemesinin ‘yasağı kaldırma kararını’ iptal ettiği ortaya çıktı.

YASAK İKİNCİ KEZ KALDIRILDI

Kamuoyunda oluşan tepkiler sonrası ‘yasak’ kararı ikinci kez kaldırıldı. Zekiye Ataç, pasaportunu alabilmek için günlerce uğraştı. Her gittiği kurumda zorluk çıkarıldı. Ancak uzun uğraşlar sonucu 24 Şubat’ta pasaportunu alabildi. Vize işlemleri de 3-4 gün içerisinde Almanya’nın da yardımıyla çözüldü.

THY ZORLUK ÇIKARIYOR

THY’den Cumartesi gününe biletler alındı zira ikinci kür tedavi bugün başlayacaktı. Ancak THY zorluk çıkardı. Önce rapor istendi ardından çocuğun sedye olmadan uçağa alınmayacağı açıklandı aileye. Bu arada uçak kaçtı, biletler yandı. Pazartesiye yeniden bilet alındı.

UÇUŞA 1 SAAT KALA PASAPORTA EL KONULDU

Zekiye Ataç, dün büyük bir umutla Adana’dan İstanbul Havalimanı’na geldi. Bu kez raporlar da yanındaydı. Ahmet de sedyedeydi. Zaten vücudundaki kırıklar nedeniyle ayakta duramıyordu. Ancak bu kez de pasaport kontrol noktasında ‘yurt dışına çıkış yasağı’ olduğu ileri sürülerek pasaportuna el konuldu. Ahmet ve annesi revire alındı. Uçak yine kaçtı. Biletler yine yandı!

MAHKEME KARARI BİLE YOK!

Yapılan incelemeler sonrası aslında Zekiye Ataç’la ilgili bir yurt dışı çıkış yasağının olmadığı öğrenildi. Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ‘yasağı kaldırmasının’ ardından Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir dava açılmıştı sadece. Ve engel, sırf karara düşülen bir ‘şerh’ nedeniyle çıkarılmıştı. HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun açıklamasına göre bu dava, İçişleri Bakanlığı’nın kayıtlarında yurt dışına çıkışının engellenmesi gerektiğine dair bir işaret olarak düşülmüştü. Bir anne ve kanser hastası bir çocuk, mahkeme kararı bile olmaksızın, tamamen idari-keyfi bir kararla engellenmişti.

ANNE ATAÇ: LÜTFEN ARTIK BU İŞİ ÇÖZÜN!

Anne Zekiye Ataç, alındıkları revirden görüntülü bir mesaj yayınladı. Şu ifadeleri kullandı: “Sabah Adana’dan geldik. Pasaport ve vize verilmişti. Bu çocuğun yarın (bugün) Köln’de olması gerekiyor. Tedavisine yetişmesi gerekiyor. Durumu hiç iyi değil. Lütfen artık bu işin çözülmesi gerekiyor.”

AhmetiYaşat Türkiye

Ölümün kıyısındaki bir çocuk ve annesinin yurt dışına çıkışına izin verilmemesi sosyal medyada büyük tepki çekti. Akşam saatlerinde açılan ‘AhmetiYaşat Türkiye’ etiketi kısa sürede 40 binden fazla paylaşıldı.

[İlker Doğan] 3.3.2020 [TR724]

Tr724 insanlık dramının yaşandığı sınırda: ‘Biz ne yapalım?’ [Ali Mirza Yazar]

İdlib’te TSK taburuna yönelik hava saldırısında resmi açıklamaya göre 36 askerin şehit edilmesi üzerine, AKP hükümetinin mültecilerin Avrupa’ya geçişi için sınırları açması yeni bir kriz doğurdu.

Kara ya da deniz yolarında mültecilerin Avrupa’ya geçişlerini durdurmama kararının ardından kamplarda kalan binlerce göçmen Türkiye’nin dört bir yanından sınır kapılarına taşınıyor. Kendi imkanlarıyla gelenlerin yanısıra büyük çoğunluğu AKP’li belediye ve devlet kurumlarına ait araçlarla ücretsiz olarak sınırlara naklediliyor.

Çocuk, kadın, erkek, yaşlı binlerce göçmen Yunanistan’ın kapıları açmaması sebebiyle ara bölgede sıkışıp kaldı. Tr724, çaresizlik içinde sınırda bekleyen mültecilerin mücadelesini görüntüledi. İki çocuğu ile sınıra gelen bir baba iu ifadeleri kullanıyor: ”Gidin dediler, geldik… Şimdi burada sıkışıp kaldık. Yunanistan içeri almıyor. Hava soğuk. Bebekler, çocuklar var. Bizim suçumuz ne? Sadece yaşamak istiyoruz.”


BİR MÜLTECİ VURULARAK HAYATINI KAYBETTİ

Edirne’de geçişlere açılan Pazarkule ve Kapıkule Sınır Kapıları’ndan jandarmanın desteğiyle geçen milteciler, Yunanistan’ın çektiği telörgülerin arkasında bekliyor. Zaman zaman bu bariyeri aşmaya çalışanlar ise Yunan polisinin sert müdahalesi ve biber gazlı müdahalesine maruz kalıyor. Gazdan etkilenen bebekler hayati tehlike atlatırken, bugün bir göçmen Kapıkule sınırında Yunan tarafınan açıkaln ateş sonucu boğazından vurularak öldü.

İnsanlık dramının yaşandığı bölge sadece kara sınırı değil. Meriç Nehri ve Ege Denizi’nden karşı kıyıya geçmek için binlerce insan sıra bekliyor. Büyük risklere rağmen şişme botlarla  denize açılanlara, Yunan Sahil Güvenlik Kuvvetleri müdahalede bulunuyor ve botları Türkiye Kara Sularına geri gönderiyor. Meriç’ten geçenler de geri itiliyor.

‘YENİ BİR HAYAT KURMAK İSTİYORUZ’

Soğuk hava sebebiyle açık alanlarda sabahlayan göçmenler ateş yakarak ve yanlarına alabildikleri battaniyelerle soğuktan korunmaya çalışıyor. Cuma gününden bu yana sınırda bekleyenlerin yanlarındaki yiyecekler de tükenmiş durumda. Yaşananlar sebebiyle mağduriyetlerinin katlandığına işaret eden göçmenleri tek bir dileği var: ‘Avrupa’da bir ülkeye geçip yeni bir hayat kurmak.’

[Ali Mirza Yazar] 3.3.2020 [TR724]

Galatasaray’ın bu filmini görmüştük! [Hasan Cücük]

Süper Lig’in ilk devresi sonunda şampiyonluk yarışında geriye düşenlerden biri de Galatasaray’dı. Terim’in öğrencileri 17 maçlık yarım devre maratonu sonunda liderin 10 puan gerisinde kaldı. 17 maçta alınan 7 galibiyet, 6 beraberlik ve 4 yenilgi, ligin tek dört yıldızlı takımı için başarısızlıktı. Ancak ikinci devre ile birlikte farklı bir Galatasaray çıktı karşımıza. İkinci devrenin 7 haftası geride kalırken, tüm maçlarını kazanan Galatasaray sadece Süper Lig de değil Avrupa’da da 2020’nin kralı oldu.

Galatasaray adeta geçen yılın tekrarını yaşadığı bir sezon geçiriyor. Fatih Terim yönetiminde 2017-18 sezonunu şampiyon olarak tamamlayan sarı-kırmızılı ekip, 2018-19 sezonuna fırtına gibi bir başlangıç yapmıştı. Ancak sezonun 4. haftasında Trabzonspor deplasmanında alınan 4-0’lık yenilgi, son yıllarda bir türlü aşamadığı deplasman fobisini tetiklemişti. Devre sona ererken 4 maçta sahadan mağlup ayrılan bir Galatasaray vardı. 17 maçta toplanan 29 puan sarı-kırmızılı ekip için oldukça düşüktü. Şampiyonluk yarışında Fenerbahçe daha sezon başında havlu atmıştı ama Başakşehir, Trabzonspor ve Beşiktaş gibi dişli rakipler yarıştaydı. Özellikle Abdullah Avcı’nın Başakşehir’i şampiyonluk yarışında bir numara favoriydi. İkinci devre rakipleri puan kaybetmeye başlarken, Galatasaray kayıpsız yoluna devam etti. İlk devrenin tersi vardı. Deplasman fobisi bile bitmişti. Son gülen yine Galatasaray olup, sezonu şampiyon olarak tamamladı.

Bu sezonun ilk devresi neredeyse geçen sezonun aynısıydı. Tek fark geçen yıla göre 2 puan daha az toplanmıştı. Fatih Terim, Süper Lig’in şifrelerini çözmüş bir teknik adam olarak stratejik hamleler yaptı. Tıpkı geçen yılın ara transfer döneminde olduğu gibi takıma direk katkı yapacak oyuncular transfer etti. Devre arasında eski oyuncusu Henry Onyekuru’nun yanı sıra Marcelo Saracchi ve Jesse Sekidika, kadroya katıldı. Formu düşüklüğü yaşayan Nagatomo kadro dışı bırakılırken, Ryan Babel, Emre Mor, Steven Nzonzi gibi isimlerle yollar ayrıldı. Galatasaray’ın görünmeyen transferleri Radamel Falcao ve Emre Akbaba oldu. İlk yarıda sakatlığından dolayı takıma fazla katkı yapmayan Falcao ikinci devre farklı bir kimliğe büründü. Geçen sezon ayağı kırılan Emre Akbaba’nın yeniden forma giymeye başlaması, Adem Büyük’ün parmak ısırtan performansı Galatasaray’ın hanesine artı olarak yazıldı.



Yenilenmiş olarak ikinci devreye başlayan Galatasaray, ilk devre 17 maç sonunda ulaştığı galibiyet sayısına ikinci devrenin 7 haftasında ulaştı. 7 maçta alınan 21 puanla zirve ile arasındaki farkı kapatan sarı-kırmızılılar, yeniden şampiyonluğun favorileri arasına girdi. Fenerbahçe’nin havlu attığı, Beşiktaş’ın geriye düştüğü şampiyonluk yarışında Trabzonspor, Sivasspor, Başakşehir ve Galatasaray arasında kıyasıya bir rekabet yaşanıyor.

Galatasaray, Süper Lig, İngiltere Premier Lig, İspanya La Liga, Almanya Bundesliga, İtalya Serie A, Fransa Ligue 1, Hollanda Eredivisie, Belçika Pro League, Portekiz Primeira Liga dikkate alındığında 2020’de yoluna puan kaybı yaşamadan devam eden tek ekip olarak dikkati çekiyor. Sarı-kırmızılı ekip, 2020’de Süper Lig’de çıktığı 7 maçın tamamından galibiyetle ayrıldı. Sezonun ikinci yarısında vites artıran Galatasaray, bu yıl yaptığı müsabakalarda sırasıyla Denizlispor, Konyaspor, Kayserispor, Kasımpaşa, Yeni Malatyaspor, Fenerbahçe ve Gençlerbirliği’ni mağlup etti. Bu galibiyetlerden en anlamlısı ezeli rakibi Fenerbahçe’yi Kadıköy’de yenmesi oldu. 22 Aralık 1999’dan bu yana Kadıköy’de lig maçlarında Fenerbahçe’yi yenemeyen Galatasaray, bu kez sahadan 3-1 galip ayrılarak yılların hasretine son vermekle kalmadı, şampiyonluk yarışında rakibini kulvar dışına itti.

2020’de ligde oynadığı tüm maçları kazanan bir başka ekip Premier Lig’in lideri Liverpool’du. Jürgen Klopp’un öğrencileri üst üste 18 maçını kazanmıştı. 2020’de oynadığı maçların tamamını kazanan Liverpool’un galibiyet ve puan kaybetmeme serisine son veren ekip Watford oldu. Ligde üst üste 18 maç kazanarak rakiplerine ciddi bir puan farkı atan Liverpool, sahadan 3-0’lık mağlubiyetle ayrıldı.

Sezonun ikinci devresinde şampiyonluk yarışının daha heyecanlı geçecek. İlerleyen haftalarda telafisi mümkün olamayan puan kayıpları muhakkak yarıştaki takımlarda görülecek. Galatasaray, ilk devre kayıplarını daha ikinci devrenin yarısı dolmadan telafi etti. Bakalım Galatasaray için geçen sezon tekrar edilecek mi?

[Hasan Cücük] 3.3.2020 [TR724]

Hüzünbaz bir temenna! [M.Nedim Hazar]

“Usul usul insanlığımızdan geçiyoruz” diyor şair.

Çok değil, daha dün gibiydi ağaçların alev almış gibi kızıl kızıl tepeleri. Şimdi bir kürek mahkumu gibi, bitkin ve zayıflar. Mevsimdir, geçer elbette. Bu nedenle renklerin hepsini koparırız bağırlarından. Buz gibi beyaz bir mevsim yaşıyoruz şimdilerde. Hayatı anlamak için ağaca bakmak lazım. Ağaçlar saklamaz gerçekleri. Hakikatin türlü türlü aynası vardır, en sahicisi ise ağacınki. Zemheri bir ihanet bizimkisi…

Usulü usul geçer mevsimler ve biz ağaçlara bakarak anlarız ne kadar değiştiğimizi.

Ağaçtır, hafife almayın. Yontulur masa olur, sıra olur. Kâğıt olur üzerine yazılır tarih. Beşik olur insanlığa, sehpa olur idamlığa. Ağaçtır; yüzlerce kolları vardır hakikat gibi. Yüklenir meyveleri, yapraklar; fedakâr askerleri.

Güncel bir masal bu aslında. Her an yazılan ve yaşanan. Bu nedenle ‘bir zamanlar’ değil, ‘bu zamanlar’ diye başlıyoruz artık sözlere.

Garip bir tecelli; herkesin aklını topladığımızda bir çocuk aklı ediyor ve inanmasak da dinlemeyi seviyoruz masalları.  Pirelerin berberlik döneminden geçmiş çocuklarız biz, kimlerin tellallık yapabileceğine dair develerimiz var ağaç kovuklarında. Kapı var ağaçtan, aralanmış usulca. Yaklaş, bak aralığından neler söylüyor sana!

Güldüğümüz kendi öykülerimiz amenna, başkasının acısına ağlamak daha cakalı gibi. Hani, ıstırap ruhun fiyakası ya, bu nedenle adım başı hüzünbaz bir temenna. Hakikat derin bir dille konuşur, karanlığın dili ürpertici.

Gecesi bile aydınlıktır bizim masallarımızın, bu nedenle ilk tanıştığımız hissiyattır ürperme. Korku değil bu, ürperti; farkı bilmez künhü bilmeyenler. Çığlık İsrafil’in dili.

Sessizliğin parıldayan bir kudreti vardır bilir misiniz?

Bu yüzden korkutur antagonistleri. Belki fantazmografik bir milat bu bahsettiğim ama kederli bir akıbet nihayetinde. ‘Usul usul geçiyoruz insanlığımızdan’ demiş ya şair, yolun cemaziyülevvelini bilmeli. Yumruk en sevdiği uzvudur zalimin, ancak ezemedi tarih boyunca göğe açılan elleri. Kadim bir skor anlayacağınız…

Güçlü kanat ince olur, kalınlık ahşap için bir kıymet mihengi. Pervaz deyip geçemeyiz elbette, iki yana açılır gösterir gerçeği. Ama ötelere pervaz çok daha kıymetli. Rumi’nin de, Şirazi’nin de kastını bilmeli. Unutulmaya bırakılan bir nefretin anlamı idrak edilmeden, kaderin hükmünü görmek ne mümkün. Perdenin sathında yaşanan masaldır elbet ama arkadaki esas ‘lüb’ ve ‘kışr’ kavgasının kadimliğini de bilmeli. Ağacın derdi çekirdek, kabuk bunu nereden bilecek?

El kalkmaz, kol kalkar ve açılan eldir en güçlü silah.

Hiçbir masal bilmiyorum ki, kocaman elli devlerin yere serilmediği. Masallar dudaklara emanet, dudaklar dualara. Fısıltıyla kudretini gösteren bir yürektir, yamacına iliştiğimiz buruşuk derili nineler, dedeler. Bir köstekli saat dakikliğiyle deveran eder mevsimler. Bahar olur, sonra yaz, ardından hazan ve kara bir kış. Her mevsim diğerini özletir, her giden daha değerlidir gelene nankörlük edercesine.

Unuturuz cehennemî sıcağı, hatırlamayız solgun renkli hazanı… Soyunup tüm ümitlerinden memnuniyetsizlik derisini giyiniriz kara kışlarda. Gayr-ı memnunlar için kış mı yok Allah aşkına! Geçen sadece günler, haftalar, aylar ya da mevsimler değildir. İnsanlığımızdır belki de. Kader, kendi rengindeki bir tonla kaplar geçmişi. Köksüzlüğün yarın kaygısı olmaz bunu çok iyi bilmeli. Tek boyutlu, tek –ve ahşap- kanatlı bir tasavvur ile bir yere de varılmaz.

Geçiyoruz yine bildik mevsimlerin eşiğinden sessizce, Russel’in o müthiş lafı hep zihinlerimizde; “İnsan olduğunuzu hatırlayın. Geriye kalan her şeyi unutsanız da olur!”

Masal işte…

[M.Nedim Hazar] 3.3.2020 [TR724]

Şehitler tepesi değil, diplomasi cephesi boş kalmamalı… [Erhan Başyurt]

Türkiye’nin Suriye’de verdiği şehit sayısı toplamda 200’ün üzerinde.

Sadece İdlib’te son bir ayda verdiğimiz şehit sayısı 60’a yaklaştı.

Tüm bu rakamlar, resmi olarak açıklanan şehit sayıları…

Türkiye’nin orada birlikte savaştığı veya ‘vekaleten savaştırdığı’ yerel gruplar ve radikal örgütlerin kayıplarının ne olduğu ise bilinmiyor.

***

Suriye’de iç savaş ve dış müdahaleler nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalanların sayısı 8 milyon.

500 bin insan hayatını kaybetti. Aralarında bebekler de var.

Ülke içinde milyonlarca insan da yer değiştirmek zorunda kaldı.

Esed güçlerinin, silahlı muhalifleri yok etmek için yaptığı bombardımanlar ve sonrasında IŞİD’i bitirmek için yapılan havadan müdahaleler, bir çok Suriye şehrini şu an neredeyse yerle bir etmiş durumda…

***

Tüm bunları herkes az çok biliyor.

Gözlerimizin önünde yaşandı.

Peki, Türkiye’nin tam bu olayların göbeğinde ne işi var?

Türkiye, yıllarca silahlı muhalifler, yabancı cihatçılar, radikal örgütlerin lojistik üssü ve insan kaynağı limanı gibi hareket etti.

Muhalifleri eğitti. Muhalif gruplara silah sevkıyatı yaptı.

Ünlü MİT TIR’ları vakası bu yasadışı sevkıyatlardan birine suçüstü yapılmasıdır.

Körfez ülkelerinden gelen silah ve mühimmatın, muhaliflere Türkiye üzerinden ulaşmasını sağladı.

Hedef belliydi: Diktatör Esed rejimi devrilerek yerine daha demokratik ve özgür bir Suriye yönetiminin gelmesi sağlanacaktı…

***

Hesaplar tutmadı.

Esed’in ülke içinden sağladığı destek doğru tahmin edilemedi.

İran ve Rusya’nın milis ve silah desteği, muhalifleri besleyen ülkelerin kendi aralarında ters düşmesi, iç savaşta oluşan boşlukta İŞID ve El Kaide’nin avantaj elde etmesi her şeyi ters yüz etti.

Şam’ın bir bölümü ve Lazkiye’ye sıkışan Esed, yeniden yüzde 60’a varan oranda hakimiyeti elde etti.

8 yıldır yok yere verilen bir savaş, kaybedilen hayatlar, yıkılan bir Suriye var yani…

Tüm bunların ortasında Türkiye ve Erdoğan iktidarı oturuyor.

Akan kan eline bulaştı, dökülen gözyaşlarından, mahvolan hayatlardan sorumluluk payı var…

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Bu şartlar altında, Türkiye neden halen Suriye’de?

İdlib’te kalmak Türkiye’ye ne sağlıyor?

Türkiye’nin Suriye’de çekilmesi bir hezimet midir?

***

Gelinen noktada Türkiye’nin, Suriye’de kalmasını gerektiren hiçbir fayda yok.

Türkiye’nin Suriye topraklarında hiçbir işi yok.

Türkiye, İdlib ve Afrin’de güvenlik kuşağı kurarak, buralara mültecileri yerleştirmek ve ülke topraklarına yönelik saldırılara güvenlik şemsiyesi kurmayı hedefliyordu.

Bırakın mültecilerin buraya geri dönmesini, 1 milyon yeni mülteci akımı ile karşı karşıyayız.

İdlib’te bulunmanın Türkiye’ye güvenlik sağlamadığı da son bir ayda verilen, resmi rakamlara göre, 60’a yakın şehit gösteriyor.

Türkiye’nin İdlib’te varlığının sadece radikal örgütlerin ve yabancı savaşçıların işini kolaylaştırıyor.

Türkiye’nin zırhlı araçlarında bile İŞID bandı takan savaşçıların görüntülerini devlet kurumu olan Anadolu Ajansı yayınladı.

İŞID lideri Bağdadi de, Türkiye sınırına sadece 10 km uzaklıkta, Türkiye’nin ‘güvenli bölgesi’nde ABD tarafından öldürüldü… Meğer yıllarca orada yaşamış… ABD, operasyonun hedefini ve detaylarını Türkiye’den gizleyerek Bağdadi’yi etkisiz hale getirdi…

***

Türkiye, Suriye’de en son golü kendi kalesine attı.

ABD’yi Fırat’ın doğusundan çıkarayım ve Kürtler’in devlet olmasını önleyeyim derken, Rusya’ya ve Esed’e müthiş bir fırsat daha sağladı.

Rusya da hem PYD ve Kürtler ile anlaştı, hem de Türkiye’ye hava sahasını kapattı.

Türkiye, artık Rusya’nın izni olmadan İdlib’te yaralılarını getirmek üzere ambulans helikopter bile gönderemiyor.

İdlib’te 34 şehit verdiğimiz son saldırının, öğlen saat 13.25’te başlayıp 13.40’ta bittiği, 150 havan topu atılıp uçaklarla askerlerimizin vurulduğu, ancak Türkiye’nin koruma amaçlı uçak desteği vermek bir yana kurtarma amaçlı ambulans bile gönderemediği için yaralı ve şehitlerin yerel halk tarafından sınırımıza taşındığı ortaya çıktı.

Şehitlerimiz, gece yarısı duyuruldu. Yani tam 12 saat sonra…

Türkiye, İdlib’te askerlerinin konumlarını Rusya’ya bildiriyor. 34 asker şehit verdiğimizde, bu koordinatı gizlemişler. Rusya da bu nedenle sorumluluk kabul etmiyor. BM Güvenlik Konseyi’nde Türkiye, Rusya’ya bundan böyle Gözlem noktalarını terk etmeyecekleri ve konumlarını bildirmeye devam edecekleri sözü verdi…

İdlib’te, konumunuzu ve hareketinizi Esed’e bildirip sonra da Esed ile savaşamazsınız…

O halde ne işimiz var?

***

Türkiye’nin İdlib ve Suriye’nin diğer bölgelerinde kalmasının artık makul hiçbir gerekçesi yok.

Mülteciler, Esed ülkede hakimiyet sağlayana kadar dönemez.

Suriye’nin toprak bütünlüğü, rejim ancak tüm bölgelerde kontrolü ele geçirirse mümkün…

Hava gücünüz olmadan, Suriye’de düzenli ordu bulundurmak, İdlib’te son saldırıda olduğu gibi genç vatan evladlarını Esed’e hedef yapmak ve yok yere feda etmektir.

Bu kararı veren sivil ve asker herkes bu ihmal ve hatanın sorumlusudur…

***

Uluslararası hukukta, koşullar değişince sözleşme hükümlerinin de değişebileceğini özetleyen Latince “clausula rebus sic stantibus” vardır.

Dış politikalar da böyledir. Askeri savaş stratejileri de…

Satrançta olduğu gibi, siz bir oyun kurarsınız, hamleler yaparsınız. Rakibiniz de, hem sizin hamlenizi hesap eder hem de kendi oyununu kurar.

Rakibiniz avantaj sağlamak üzereyse, şah çekip sizi mat etmesi sizin oyun planınızdaki hamlelerden önce gerçekleşecekse, “ben oyun planımı değiştirmem” demek akıllılık değil ahmaklıktır.

Sizin kurduğunuz oyun planı, şartlar değiştiğine göre değişmek ve yenilenmek zorundadır. Gerekiyorsa, şahı bile geri çekersiniz… Rakibin oyun planını bozmanız yeni bir hamle ile yeniden üstünlük sağlamanız, en azından öncelikle tehlikeyi savuşturmanız gerekir.

Türkiye’nin koyduğu hedeflerin hiçbiri artık gerçekçi değil.

Hatta, Esed ve Kürtler Rusya’nın arabulucu olması ile anlaşsa ve kendilerine özerklik verilse, Türkiye müdahale edemez.

Dahası, özerk Kürt bölgeleri ile Esed ‘kadife ayrılık’ yani anlaşma olarak ayrılsalar, Rusya’nın gözetiminde bağımsız olsalar Türkiye bunu da engelleyemez…

Türkiye’nin savunması İdlib’ten, Şam’dan, Bağdat’tan başlar filan hepsi hayal ürünü…

Türkiye’nin güvenliği halen NATO’da kalmaktır. Savunması da kendi sınırlarında başlar.

Hayal satarak, milleti aldatarak varılacak nokta, Hitler’in Almanya’ya, Saddam’ın Irak’a yaşattığı felakettir…

Şartlara göre, Suriye politikası Esed ile yüz yüze görüşme de dahil yenilenmelidir.

Türk askerini hava saldırısı ile öldüren Putin’in ayağına gitmekle, Esed ile görüşme arasında ne fark var?

***

Askeri olarak şartlar aleyhte geliştiğinde bir yurt dışı operasyonunda çekilmek, hezimet değildir.

Başarısızlıktır doğru ancak zararın neresinden dönülürse, ne kadar etken dönülürse o kadar kardır.

İnatla kalıp, ‘şehitler tepesi boş kalmayacak’ diye atılacak boş adımlar, hem vatan evlatlarını kurban vermek hem de ülke kaynaklarını yok yere heba etmektir.

ABD, Vietnam’dan çekilmedi mi? SSCB, Afganistan’dan çekilmedi mi?

ABD, yıllardır savaştığı Taliban ile daha geçen hafta Doha’da anlaşma imzaladı. O da Afganistan’dan çekiliyor…

Vatan evlatlarını gerçekleri gizleyip hayal satarak Suriye batağında tutmaya devam etmek, mevcut şartlarda Türkiye için olsa olsa yaşadığı ve yaşayacağı kayıpları büyütmek anlamına gelir.

Öyle bir an gelir ki, inat ve hayallerinizin altında boğulursunuz ve ülkeyi yaşanması yüksek ihtimal felaketten koruyamazsınız, felaketin büyüklüğünü bile siz tayin edemezsiniz…

***

Türkiye, ‘onurlu’ bir geri çekilmeyi Soçi Mutabakatı kapsamında rahatlıkla gerçekleştirebilir.

Anlaşmanın birinci maddesinde Türkiye “Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğünün muhafazasına…” bağlılığını teyid etmektedir.

Mutabakatın 8’nci maddesi; “Mültecilerin güvenli ve gönüllü şekilde geri dönüşlerini kolaylaştırmak maksadıyla ortak çalışma yapılacaktır…” demektedir.

10’ncu maddesi de; “Taraflar Astana Mekanizması çerçevesinde Suriye ihtilafına kalıcı bir siyasi çözüm bulunması amacıyla çalışmalarını sürdürecek ve Anayasa Komitesi’nin faaliyetlerini destekleyecektir…” şeklindedir.

Türkiye, BM Gözetimi’nde çalışan Anayasa Komitesi’nin çalışmalarını tamamlaması, mültecilerin güvenli şekilde geri dönmeye başlaması şartıyla, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı çerçevesinde tamamen çekileceğini beyan etmeli.

Öncelikle bir ateşkes ilan edilip, Anayasa Komisyonu ve mültecilerin geri dönüşlerinde sağlanan gelişmelere paralel geri çekilme bir takvime bağlanabilir.

Böylece, Türkiye hiç bir hedefi olmadan Suriye topraklarında kalmak yerine, Suriye ve Suriye halkının da faydasını sağlayarak, ‘onurlu’ bir eve dönüş gerçekleştirebilir.

Türkiye’nin ‘’şehitler tepesini boş bırakmamaya’’ değil, diplomasi cephesini takviye etmeye ve akl-ı selime dönmeye ihtiyacı var. Üstelik olabilecek en hızlı şekilde…

[Erhan Başyurt] 3.3.2020 [TR724]

AİHM 'delilsiz' tutuklanan hakimi haklı buldu: Tazminat verilecek

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’de darbe girişiminin ardından tutuklanan hakim Hakan Baş’ın yaptığı başvuruyla ilgili olarak insan hakları ihlalinde bulunulduğuna hükmetti.

Baş’ın, 2017 yılında yaptığı başvuruyu inceleyen AİHM, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinin 1. ve 4. maddelerini ihlal ettiğine hükmetti.

Euronews'te yer alan habere göre AİHM, Türkiye’nin mahkeme masrafları da içinde olmak üzere 10 bin euro maddi tazminat cezası ödemesine hükmetti.

Gerekçeli kararda, başvuru sahibinin mahkeme öncesi tutukluluk süresinin uzun olması, hakim önüne makul bir süre içinde çıkartılmaması ve tutukluluk için makul deliller ortaya koyulamaması, insan hakları ihlali için gerekçe gösterildi.

Baş’ın, 2018 yılında 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmış ve içeride yattığı süre dikkate alınarak serbest bırakılması kararlaştırılmıştı. İstinaf mahkemesinin bu kararı onamasının ardından, başvuru şu anda Yargıtay’da görüşülüyor.

[Samanyolu Haber] 3.3.2020

Rusya’dan komşuya var bize yok: Doğalgazda Bulgaristan’a yüzde 40 indirim

Bulgaristan, Rusya'dan aldığı doğal gazda yüzde 40 indirim aldı. Reuters'a göre, bu indirimde Bulgaristan'ın TürkAkım projesine katılma niyeti de etkili oldu. TürkAkım projesi için kara sularını ve topraklarını kullandıran Türkiye ise Avrupa ülkelerine göre Rus gazını yaklaşık iki kat fiyatla ithal etmeye devam ediyor.

Doğalgaz gereksiniminin yüzde 80’inden fazlasını Rusya’dan karşılayan Bulgaristan, satın aldığı gazın fiyatını yüzde 40 düşürmek için anlaşma sağladı.

Avrupa Komisyonu ile Rus doğalgaz ihracat tekeli Gazprom’un 2018 yılında yaptığı antitröst anlaşmasının ardından, Bulgaristan ithalat fiyatını düşüren sekiz Doğu Avrupa ülkesinden sonuncusu oldu.

Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov, sekiz ülke arasında en yüksek indirimi aldıklarını iddia ederek, “Bu sabah Gazprom bize imzalı sözleşmeyi gönderdi, bu sözleşmede kontratlarını yenileyen ülkeler arasında en büyük indirimi biz aldık. Fiyatlar yüzde 40 düştü” dedi.

Bulgaristan 2022 yılına kadar devam eden uzun vadeli ithalat anlaşması kapsamında Rusya’dan her yıl 2.9 milyar metkeküp doğal gaz ithal ediyor.

Kamu doğal gaz dağıtıcısı Bulgargaz’ın başında bulunan Nikolai Pavlov, Rusya ile uzun süren ve zorlu müzakerelerde Avrupa Komisyonu’nun kendilerine destek olduğunu söyledi.

TÜRKAKIM VE LNG ETKİLİ OLDU

Anlaşma Bulgaristan’ın tarihinde ilk defa 0.5 milyar metreküp LNG ithal etmesinin ardından gerçekleşti.

Sektör yetkilileri, anlaşmanın yapılmasında Bulgaristan’ın Türkakım doğalgaz boru hattının ülkeden geçen kısmının inşaatını hızlandırmak için niyet göstermesinin de etkili olduğunu söyledi.

TÜRKİYE’YE YÜKSEK FATURA ÇIKMIŞTI

Türkiye, Rus doğalgazını Avrupa ülkelerine göre yaklaşık iki katı fiyatla satın alıyor.

2019’da Türkiye’nin toplam doğalgaz ithalatı yüzde 10.6 azaldı ancak Rusya’ya taahhüt ettiğimiz asgari alım garanti miktarının 8,5 milyar metreküp altında kaldığımız için BOTAŞ ve özel sektör için toplamda yaklaşık 2.6 milyar dolarlık fatura çıktı.

Türkiye, 2021 yılında bitecek uzun vadeli gaz sözleşmelerinde Rusya’dan indirim istiyor.

[Samanyolu Haber] 3.3.2020

Her Şeyi Hep Başkasından Bekleme [Abdullah Aymaz]

“Faaliyetin her nevi, cüz’î olsun, küllî olsun bir LEZZET  verir. Belki her faaliyette bir LEZZET  var. Belki faaliyet LEZZET’in tâ kendisidir. Belki faaliyet, ayn-ı LEZZET  olan vücudun tezahürüdür ve elemin ta kendisi olan yokluktan uzaklaşmakla silkinmesidir. Evet, her kabiliyet sahibi, bir FAALİYET ile kabiliyetinin inkişafını LEZZET ile takip eder. Her bir istidadın FAALİYET ile tezahür etmesi, bir LEZZET’ten gelir ve bir LEZZET’i netice verir. Her bir kemâl sahibi, FAALİYET ile kemâlâtının tezahürünü LEZZET ile takip eder. (Otuzuncu Lem’a, Kayyum İsmi, Üçüncü Şua)

“İşte kainatta cereyan eden bu sırlı uzun düsturdandır ki, işsiz, tembel, istirahatla yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar ekseriyetle sıkıntı çekerler. Çünkü daima işsizler ömründe şikayet eder, eğlence ile çabuk geçmesini ister. Çalışanlar ise hamd ve şükrederler ve ömürlerinin geçmesini istemezler. Hem o sır iledir ki, ‘Rahat, zahmette; zahmet rahattadır’  cümlesi darb-ı mesel olmuştur.”
On Yedinci Lem’a, Sekizinci Nota:
“Hayat bir bakıma, baştan başa çalışma, gayret ve mücadele demektir. Çalışmak için ümide ve mücadeleye için de maddî-manevî  hazırlıklı olmaya ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı hesaba katmadan, hayatın çok çetin zikzaklı labirentlerinden geçmeye kalkanlar, ya dökülür yollarda kalırlar veya bir gölge gibi hep başkalarını takip edip dururlar. Her iki halde de zelil, derbeder ve tutarsızdırlar. Ara sıra yalancı bir saadet elde edip onunla aydınlığa ermiş görünseler bile, hemen her zaman zillet ve sefalet içindedirler…”

Anlatılır: Kaynar bir süt kabının içine iki KURBAĞA  atıldı. Birisi hemen ümitsizliğe kapılıp kendisini salıverdi ve öldü. Öbür kurbağa direndi ve çırpınmaya başladı… Böylece yavaş yavaş sütün üstüne çıktı. Süt, yoğurt ve kaymak tutarken o da boğulup ölmekten kurtulmuş oldu.

Hüseyin Rahmi’nin anlattığına göre, büyük zooloji bahçesinde iki keçi getirilip birisi bir boa yılanının ağzına atılır. O hiçbir gayret direnç göstermez ve yılanın ağzından karnına gider. Öbür keçi önüne atılan boa yılanına şiddetle direnir ve boynuzları ile kendisini müdafaa eder. Hatta yılanı yaralar. Yılan onu yutmaktan vazgeçmek zorunda kalır. Bunu seyreden görevliler:  “Bu keçi yaşamaya hak etti” derler…

“Ümitsizlik kanser gibi bir hastalıktır.” (Bediüzzaman)

Musa Aleyhisselam, kavmini Firavun’dan kurtarmış. Kızıl Deniz’den çıkarmış. Çölde Cenab-ı Hak onları bıldırcın kuşu ve kudret helvasıyla beslemiş. Susuz kalmışlar. Musa Aleyhisselam Cenab-ı Haktan su istemiş. Hz. Musa’ya “Asânı taşa vur!” buyurulmuş. Vurunca kayadan on iki pınar çıkmış… Bir müddet sonra Hz. Musa’ya “Biz sadece bıldırcın kuşu ve kudret helvası ile değil de, soğan, sarımsak ve mercimek gibi yiyecekler istiyoruz!” diye kazan kaldırmışlar…

“Bir vakit de Musa, kavmine şöyle demişti: ‘Ey kavmim! Allah’ın size lütfettiği nimetlerini bir düşünün; zira O, içinizden peygamberler çıkarttı, sizi hür insanlar yaptı ve devrinizde, hiç kimseye vermediğini size verdi. Ey kavmim!  Haydi Allah’ın size nasip ettiği mukaddes ülkeye girin, sakın geri dönüp kaçmayın. Yoksa hüsrana düşerek perişan olursunuz. Onlar ‘Yâ Musa, dediler, orada zorba ve güçlü bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça biz asla giremeyiz. Eğer çıkarlarsa, ancak o zaman gireriz.’  (…)  Yine dediler ki: ‘Yâ Musa!  O zorbalar orada oldukları müddetçe biz asla giremeyiz. Haydi sen, Rabbinle git, ikiniz onlarla savaşın biz işte burada oturuyoruz.’ Musa: ‘Yâ Rabbi, dedi, ben kendi nefsimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu itaatsiz, bu yoldan çıkmış topluluk arasında ‘Sen hükmünü ver!’  buyurdu ki: ‘O  mukaddes yer, onlara kırk yıl boyunca haram kılındı. Oldukları yerde, sersem sersem dolaşacaklardır. Sen artık o yoldan çıkmış kimseler için kendini üzme.” (Mâide Suresi, 5/20-26)

Biz iradenin hakkını vermek, hak yolda yürümek, hak üzere direnmek ve asla ümitsizliğe kapılmadan dimdik durmak zorundayız. Dik duranları Cenab-ı Hak yalnız bırakmaz. Aktif sabrın gereklerini yerine getirerek fitne-fesat üfleyen şeytanî vesveselere önem vermeden ışığa doğru ilerlememize devam edelim. 

[Abdullah Aymaz] 3.3.2020 [Samanyolu Haber]

Bediüzzaman’ın Vefası ve Son Günleri - 1 [Fikret Kaplan]

Gönülleri büyük insanlar hep vefalıdır. Merhamet ve sadakatlerine had yoktur bu kalplerin… Sonbaharda sararıp solan yaprakların dallarından kopup düşmeleri dahi hüzünlendirir onları… Başlarına gölge yapan bir ağacın dalını bilmeden kırsalar, müteessir olurlar…

İşte o vefalı… büyük bir gönlün sahibi de Bediüzzaman Hazretleridir.
Ankara davasının çok ağır, şiddetli geçtiği bir dönemde, Barla'da dağın başında o kurumuş ağacın dibinde otururken:

"Bana deseler ki, Ankara'da sizi beraat ettireceğim, fakat şu ağacı kesmek istiyoruz. Ben beraat istemiyorum, yeter ki ağacıma dokunmasınlar derim." diyecek kadar vefalı...

‘Bir zaman, elim bir esaretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylasında, Çam Dağı’nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç dört gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti.’ diyerek bahsettiği çam ağacı…   Biri kuru bir ağaç, öbürü de hayatı!.. Vefası her şeyin ötesinde…

Yine bir defasında yemek yediği tahta kaşığı kırılınca, onu çiviyle raptederler. Sonra birisi, onu atıp yerine bir başka kaşık koyar. Fakat tahta kaşığına bile vefalıdır o… Eski kaşığını göremeyince:
"Nerede benim 30 senelik kaşığım?" der ve rahatsızlığını ortaya koyar... ta ki kaşığı bulunup getirilinceye kadar…

İşte bu gönül insanı, ömrünün son günlerinde vefası gereği bazı yerleri ziyaret etme arzusundaydı… Uzun sürgün hayatı yaşadığı ve hayatı boyunca unutamadığı yerleri... 

İstanbul’dan hareket ederek Emirdağ’a, oradan da Eskişehir’e gitti. Eskişehir Yıldız Oteli’nde de bir süre kaldıktan sonra Isparta’ya döndü. Bir hafta kadar kaldı orada.
Isparta’dan da nur hizmetlerinin medresesi olan Barla’yı talebeleriyle birlikte ziyaret etti.

Bu hatıralar şehrinin Bediüzzaman’ın gözünde çok kıymetli bir yeri vardı. Risale-i Nur burada telif edilmeye başlamıştı. Kur’ân-ı Hakîm’in hidayet nurlarını temsil eden Sözler ve Mektubat ve Lemeat-ı Nuriye buradan etrafa yayılmıştı. Bu itibarla Barla, Risale-i Nur dershanesinin ilk merkezi idi.

Üstad, buradan on dokuz sene evvel ayrılmıştı. Art arda gelen sürgünler, mahkemeler ve mecburi ikametler nedeniyle o zamana kadar Barla’ya bir daha gidememişti. Güzel bir bahar günü Barla’ya geldi. Barla’daki talebelerinin mühim bir kısmı Üstad’ı karşıladılar.

Bu esnada yediden yetmişe Barlalılar bayram sevinci içinde “Hocaefendi gelmiş.” diye onu görmek için toplandılar. Nahiyenin üst tarafında dokuz sene kaldığı ilk Nur Dersanesi’ne inerken, yolda 1939 Şubat’ında vefat eden, eski talebesi ve hizmetkârı Marangoz Mustafa Çavuş’un kapısının üzerindeki büyük kilidi görünce dayanamadı. Mübarek gözlerinden damla damla yaşlar boşandı.

Zübeyir Gündüzalp ve Tahiri Mutlu’nun kollarında dershanesine geldi. Kendini yalnız bırakmalarını istedi. Dokuz yıl, üzerinde ibadet ve tefekkür ettiği çınar ağacına sarıldı; hüngür hüngür ağladı.

“Nasıl ki Resulullah (sav) hutbe okurken dayandığı kuru direğe Cennette baki kalması için dua etmiş, ben de bu çınar ağacının bir numunesinin Cennette halkı için dua ettim.” dediği biricik dostu Çınar Ağacı… 

Bu ağaç onun ibadetinin ve tefekkürünün rasathanesiydi. Kaç geceler dalları arasında sabahlamış, Allah’ı zikretmiş ve Risaleleri yazmıştı. Bu gurbet diyarda uzun yıllar yalnızlığını paylaştığı arkadaşına sıkı sıkı sarıldı, hıçkırıklarla ağladı vefalı insan.

Ardından, hüzünlerine ortak olan odasına girdi ve iki saat kadar orada kaldı. Hazin ağlayışı dışarıdan işitenlerin yüreklerini dağlıyordu.

Ama sevgiye adanmış bu gönül insanını anlamıyordu pek çok kimse… ne iktidar ne muhalefet ne de medya... Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin vedalaşmak ister gibi bir dizi geziye çıkması bile onları rahatsız ediyordu.

Yirmi sekiz sene gurbetlerde, hapis ve mahkemelerde çileli bir hayat geçiren Bediüzzaman’ın son günlerdeki bu ‘veda’ yolculuklarını hükümet, muhalefet ve gazeteler mesele hâline getirdiler. Bundan dolayı, 11 Ocak 1960 günü öğleden sonra Ankara’ya gelen Bediüzzaman Said Nursî’ye hitaben, hükümet bildirisi olarak radyodan Emirdağ’da ikamet etmesi bildiriliyordu.

Ankara'ya gitmeyi arzu ettiğinde emniyet haber almıştı. Bediüzzaman’ın Ankara'ya sokulmaması için emir vermişti İçişleri bakanlığı…

Üstad, Ankara Gölbaşı'ya geldiğinde arabası polisler tarafından çevrilerek İçişleri bakanlığının emri kendisine bildirildi. Polisler mahcup olarak:

'Biz emir kuluyuz, emri tatbik ediyoruz' diyerek mazeretlerini ifade ettiler.
Üstad da onlara:

'Ben suçlu değilim, aranmıyorum, o halde sizin kanunlarınıza göre her yere seyahat etme hürriyetim var. Sizin yaptığınız keyfî bir harekettir. Ben sizin kanunlarınızı dinlemiyorum. Yalnız benim altmış senedir tatbik ettiğim bir düsturum var: Asayiş bozmamak.’ dedi ve oradan geri döndü. Polatlı'ya kadar polisler kendisini takip ettiler.

Bediüzzaman, bir zaman sonra Menderes için: 'Menderes bizi anlamadı. Ben yakında gideceğim, onlar -ellerini ters çevirerek- tepetaklak olacaklar.' dedi.

Üstad, 20 Ocak 1960 günü gece geç vakit, Emirdağ’dan Isparta’ya geldi. Bey Mahallesindeki ikametgâhına yerleşti. Bir müddet kaldıktan sonra buradan Afyon’a geçti. Burada da bir gece kaldıktan sonra tekrar Emirdağ’a hareket etti. Bundan sonra Isparta’ya geçen Üstad, son günlerini genel olarak Isparta’da ikamet ederek geçirdi.

Bediüzzaman’ın Son Yolculuğu ve Vefatı

Bayram Yüksel Ağabey Anlatıyor:

“Hazreti Üstad, 19 Mart 1960 Cumartesi günü, ikindi namazından sonra Isparta’ya geldi, ikindiden evvel de bir polis gelmişti:

‘Hoca Emirdağ’dan hareket etmiş.’ dedi.

‘Gelmedi.’ dedik.

Hakikaten bir saat sonra geldi. Eve gelmeden korna çalardı. Üstad’ın arabasının kornasını bilirdik. Korna çaldı. Tahirî Ağabey ile beraber hemen aşağıya indik. Kapıyı açtık, araba içeri girdi.

Üstadımız arabanın arka koltuğunda yatıyordu, zorla kucağımıza aldık, arabadan çıkardık. Merdivenden çıkarken sırtımıza almak istedik, binmedi. Kollarına girdik. Tahirî Ağabey ile beraber yatağına yatırdık. Çok şiddetli ateşi vardı, yanından hiç ayrılmadık. Namazları da nöbetle kılıyorduk.

Üstadımızın hizmetinde o anda Tahirî Ağabey, Zübeyir Ağabey ve Hüsnü kardeşimizle dördümüz bulunuyorduk. 19 Mart 1960 gecesi saat iki veya iki buçuktu. Zübeyir Ağabey ile beraber Üstad’ın başında nöbet tutuyorduk. Zübeyir Ağabey kollarını ovuyor, ben de ayaklarını ovuyordum.
Üstadımız bana baktı:
‘Gideceğiz.’ dedi.
‘Üstadım, nereye gideceğiz?’ dediğimde,
‘Urfa.. Diyarbakır...’ dedi.
Tekrar, ‘Gideceğiz.’ dedi.
‘Nereye Üstadım?’ dediğimde,
‘Urfa’ya gideceğiz.’ diye söyleyince, Zübeyir Ağabey:
‘Çok ateşli de ondan öyle diyor.’ dedi.
Saat iki buçuk civarında, sık sık tekrarlamaya başladı:
‘Sabah olsun hemen Urfa’ya gideceğiz.’ diyordu.

Diyarbakır, bir sefer ağzından çıktı. Daima Urfa diyordu. Tahirî Ağabey’le Hüsnü kardeşimiz nöbete geldi. Biz Zübeyir Ağabey’le sahur yemeği yemeye gittik.

Üstadımız yine, ‘Urfa’ya gideceğiz hazırlanın.’ diyor, Hüsnü kardeşimize.
Hüsnü de:

‘Lastikler arızalı.’ diyor.
Üstad:
‘Urfa’ya gideceğiz, başka araba da olabilir ve iki yüz lira da olsa veririz. Hatta cübbemi bile satabilirim.’ diyordu.

Hüsnü geldi, hemen arabayı hazırlamaya başladık. Hakikaten lastikler patlaktı. O zaman yeni lastik bulmak zordu. O sırada Üstadımız, Tahirî Ağabey’i:
‘Git, sen de yardım et.’ diye birkaç sefer gönderdi. ‘Kardeşim, ben de yardım edeyim, Üstad acele ediyor, çabuk olun.’ dedi.
Arabayı hazırladık. Üstadımız da hazırlandı, Zübeyir Ağabey de akşamdan beri:
‘Keşke Bayram da beraber gitse bize çok yardım eder, yalnız başımıza çok zor oluyor.’ diyordu.
Çünkü Üstadımız Ankara veya İstanbul’a giderken kimseyi götürmüyordu. Yalnız Zübeyir Ağabey ile Hüsnü kardeşimiz gidiyorlardı. Zübeyir Ağabey de ‘Nazar-ı dikkati fazla celbetmesin diye, Üstadımız yanında fazla kimseyi götürmüyor.’ demişti. Üstadım da hazırlandı, kapıdan çıkacağı zaman, ‘Efendim Bayram da gidecek mi?’ diye Zübeyir Ağabey, Tahirî Ağabey’e sordurdu.
Üstadımız da:
‘Gidecek.’ dedi.
Zaten ben de hazırlanmıştım. Üstadımızı arabanın arkasına yatak koyarak yatırdık. Zübeyir Ağabeyle biz şoför mahalline oturduk.

20 Mart 1960 saat tam dokuzdu. Üstadımızın evinin önünde caddede iki polis bekliyordu. O zaman hükûmet bildirisi olarak radyoda ‘Said Nursî’nin Emirdağ veya Isparta’da oturması tavsiye olunur.’ diye okumuşlardı. Polisler, ekseri Ankara veya İstanbul’a gider diye çok korkuyorlardı. Onun için bilhassa o günlerde çift polis bekliyordu. Araba hareket etmeden, ev sahibi Fitnat Hanım, arabanın yanına geldi.
Üstadımız:
‘Hemşirem Allah’a ısmarladık, bana dua edin, çok rahatsızım.’ demişti.

Üstad çok hüzünlü ayrıldı. Fitnat Hanım’ın da gözleri yaşarmıştı. Biz ayrıldıktan sonra, Fitnat Hanım, Tahirî Ağabey’e:

‘Bu sefer Üstad’dan ben şüphelendim. Vallahi yerini aramaya gidiyor.’ demişti.

Devam edecek…

[Fikret Kaplan] 3.3.2020 [Samanyolu Haber]