Alman Hükümeti hizmet hareketini böyle tanımladı [Ercan Karakoyun]

Almanya'da Sol Parti, Federal Hükümete AKP tezleri doğru kabul edilerek Hizmet hareketi ile ilgili soru önergesi verdi. Verilen resmi cevabı Ercan Karakoyun yazdı.

Federal hükümetten Sol partinin soru önergesine cevap: Hizmet Hareketinin temel taşları eğitim ve insan yetiştirmedir.

Şubat 2017’de gerçekleştirilen Münih Güvenlik Zirvesi kapsamında MİT Başkanı Hakan Fidan, Alman Dış İstihbaratı BND Başkanı Bruno Kahl’a Almanya’da Hizmet Hareketi taraftarları ve kurumları hakkında bir dosya verdi.  

Anlaşılan o ki, listeleri verirken Hakan Fidan Hizmet Hareketi’nin takibi için Alman güvenlik birimlerinden yardım umuyordu. Listede Almanya’da yaşayan yaklaşık 458 kişinin ikametgah adresleri, cep ve ev telefon numaraları ve birçok fotoğraf ve Hizmet Hareketi’ne yakın yaklaşık 202 dernek, okul ve kurum bulunuyordu. BND Başkanı Bruno Kahl, listeyi alır almaz federal hükümete ve iç istihbarat kurumu olan Anayasa Koruma Teşkilatı’na iletti. Federal Kriminal Dairesi ve Federal Başsavcılık, Eyalet Anayasa Koruma Teşkilatları ve eyalet polis teşkilatları da liste hakkında bilgilendirildi. Bazı eyaletlerde güvenlik birimleri listede ismi bulunan kişileri ve tehlike altında olanları Türkiye’ye ve Almanya’da Türk diplomatik kurumlarına gitmemeleri konusunda uyardı. Federal İçişleri Bakanı Thomas de Maiziere’nin görüşüne göre bu listeyle “bir provokasyon“ hedeflenmiş ve böyle Türkiye- Almanya ilişiklerinin gerilmesi öngörülmüş olabilir.

De Maiziere”nin açıklamasından sonra SPIEGEL’e konuşan Kahl, Türk Hükümetinin dile getirdiği Hizmet Hareketi’nin darbeden sorumlu olduğu tezine karşı açıklamalarda bulundu. Türk hükümeti, birçok düzlemde Hizmet Hareketi’nin darbedeki rolüne ikna etmek için uğraştı ve Kahl’e göre başarısız oldu. Kahl, Spiegel’e ‘Bu darbe memnuniyet verici bir bahane’ sözüyle yoğun şekilde tutuklama ve temizlik hareketine mazeret olduğunu söyledi. Kahl Hizmet Hareketini terörist veya islamcı-radikal bir grup olarak değil, tam aksine ‘seküler ve dini eğitim veren bir sivil toplum hareketi’ olarak tanımladı. Federal Hükümet adına Dış İşleri Devlet Bakanı Prof. Dr. Maria Böhmer cevap verdi. 

Kahl’ın açıklamaları Sol Partideki yetkilileri rahatsız etmiş olmalı ki, Hizmetteki insanların bunca mağduriyetine rağmen Federal Hükümete Erdoğan’ın söylemlerini temel alarak soru önergesi sundu. Federal Hükümetin cevabı gecikmedi. 

Federal hükümet adına Sol Partinin soru önergesine verilen cevapta hükümet hukuk devlet ilkesine vurgu yapmanın yanı sıra darbede Hizmet Hareketinin rolü konusundaki soruları 'devlet güvenliği ve çıkarları ile bilgi kaynaklarını korumayı’ gerekçe göstererek ayrıntılı cevap vermekten kaçındı. Soru önergesinin hedefi doğrudan Hizmet Hareketi ve Fethullah Gülen Hocaefendi'nin öğretileri olmadığından bu konular hakkında kanaat belirtilmiyor. Darbe bağlamında Hizmet Hareketinin rolü ve Almanya’ya etkilerinin merkezde olduğu soru önergesinin olumlu mesajı Hizmet Hareketinin ‘seküler ve dini eğitim veren bir sivil toplum hareketi olduğuna dair yapılan açıklamaya vurgu yapılmasıdır. 

Önergede Türk hükümetinin 2016 Temmuz’daki darbe girişimine yönelik kendi bakış açısını birçok defa Alman hükümeti temsilcileri ve Federal Güvenlik birimleri nezdinde ortaya koyduğu vurgulanıyor. Çok büyük bir oranda Türk kurum yetkilileri Alman meslektaşlarına yazılar göndererek bilgilendirme yapmış. 

Sol Parti’nin ‘Türkiye’de muhalefet partilerinin darbenin arkasında Gülen’i görüyor’ ifadesine ise ‘Muhalefet parti temsilcileri 16 Temmuz 2016’dan sonra Gülen Hareketi’nin darbe girişiminde yer aldığı iddiasını desteklediler. Fakat bu zamana kadar Hareket’in hangi ölçüde, bir kısmı mı yoksa sadece şahıs bazında mı darbeye katıldığı konusunda mutabakat bulunmuyor.’ şeklinde yorumlayarak bu konuda bir fikir birliğinin olmadığının altını çiziyor.

Hizmet gönüllüleri yüksek eğitime sahip ve akademik ve ticari faaliyetlerde bulunuyor

Cevapta Hizmet hakkında eğitim ve yetiştirme faaliyetlerinin Hizmet Hareketi’nin temel taşlarından olduğu vurgulanırken birçok Hizmet gönüllüsünün yüksek eğitime sahip ve büyük yoğunlukla akademik ve ticari faaliyetlerde bulunanların olduğunun altı çiziliyor. Ayrıca Hizmet Hareketinin Anayasa Koruma Teşkilatı tarafından takip edilmediği vurgulanıyor. 

Almanya’da sürekli artan bir ivme ile hem Türklerin hem de Almanların ilgisine mazhar olan Hizmet Hareketi, bu ilgiye paralel artan eleştiri ve ithamların da odağı olmaya devam ediyor.

Türkiye’den gelen bazı resmî ve sivil kişilerin Türkiye’deki malum tartışmaları Almanlara aktarması ve bazen bunların raporlarla desteklenmesi ise Hizmet Hareketi’ne yönelik eleştiri ve olumsuz bakışları arttıran bir sebep.

Almanya’da 16 eyalet var. Bu da 16 ayrı meclis demek. Federal meclisi de ilave ettiğimizde toplam sayı 17 oluyor. Bugüne kadar değişik eyaletlerde çok sayıda soru önergesi verildi. En son Federal Hükümete ve Başbakan Angela Merkel’e hitaben verilen soru önergesi ile sayı 20’yi geçti. 

Sol Parti adına verilen soru önergelerde öne çıkan isim, partinin iç politikalar sözcüsü Ulla Jelpke. Yaptığı basın açıklamasında cevap ile alakalı şaşkınlığını ifade eden Jelpke 'PKK ve DHKPC’lilere yapılanlara sessiz kalındığını ifade ederken neden Hizmet Hareketindekilere destek olunuyor' diye soruyor. Federal Hükümet PKK ve DHKPC’nin net olarak terör örgütü olduklarına vurgu yaparken Hizmet Hareketi için bunun söz konusu olmadığının tekrar altını çizdi. 

Ercan Karakoyun / Almanya
Diyalog ve Eğitim Vakfı Başkanı

3.6.2017 [Samanyolu Haber]

Pasaport, hukuk ve Müslümanlar! [Mahmut Akpınar]

Dün bir kebapçıdaydım, yardımcı oluyordum. Arap ülkelerinden birisinden Müslüman bir genç mutlu, biraz da şımarık bir tavırla arka cebinden İngiltere pasaportunu çıkardı ve küt diye tezgâhın üzerine koydu. Aksanlı İngilizcesiyle ukalaca: “Aldım. Artık pasaportum var!” dedi.

ABD veya Avrupa’da yaşayanların en önemli muhabbet konuları “vatandaş mısın?”, “vatandaşlık süreci ne durumda?” “indefinite (sınırsız), Green Card aldın mı?” gibi vatandaşlıkla ilgili olanlar. Çocuğu doğumla vatandaşlık alsın ve geleceğini kurtarsın diye sadece doğum için ABD’ye gelenler var. Bunu yapan meşhurlar ve zenginler de var. Meseleyi sadece ‘sonradan görmelik’le izah etmek kolaycılık olur. İnsanların en temel ihtiyaçlarından birisi kendini güvende hissetmek, tehditlere karşı korunma altında olduğunu bilmektir. Bunu ise ancak adaletli bir yönetim ve hukuk düzeni temin eder. İnsanların pek çoğunun bu ülkelerin pasaportunu almak istemelerinin temel nedeni ekonomik ve hukuki açıdan kendini güvene almak. Belirsizliklerden, her an yaşanabilecek istenmeyen sürprizlerden kurtulmak. Pek çok insan ülkesinde can güvenliği olmadığı için buralara geliyor. Aydınlar, yazarlar, akademisyenler, düşünürler düşünce ve ifade özgürlüğünden dolayı buraları tercih ediyor.

ABD’den Kanada’ya, Avrupa ülkelerinden Avustralya’ya kadar pek çok ülkede göçmen ofisleri en yoğun, önemli kurumlar. Bu ülkeler bir miktar seçici davransalar da planlı ve hedefli şekilde göç kabul ediyorlar. Zira göçmenlerin katkısını biliyorlar. Özellikle nitelikli göçmenler beyin ve sermaye akışı sağlıyor. Ülkelerinde yetişmiş, bir seviyeye gelmiş ama siyasi sebeplerle tehdit gören beyinleri, bilim insanlarını, müteşebbisleri alıyorlar ve önlerini açıyorlar. Böylece:

Masraf etmeksizin yetişmiş, nitelikli insanları ülkelerine çekip onların birikiminden, teşebbüs gücünden, sermayesinden yararlanıyorlar.

Ülkelerinde kültürel, dini, etnik zenginlik ve çeşitlilik sağlıyorlar; bu da dinamizm, üretkenlik getiriyor.

PASAPORTUN DEĞERİ, ÜLKENİN ASIL DURUMUNU ANLATIR

Pasaport bir ülkenin vatandaşı olduğunuza, o ülkenin haklarına ve korumasına sahip olduğunuza dair bir dokümandır. Bazı ülkelerin pasaportları çok kıymetli iken bazı ülkelerin pasaportları başa bela olabiliyor. Terörle, şiddetle, diktatörlükle anılan bazı ülkeler vardır ki, devletler o ülkelerin vatandaşlarını kendi topraklarına almamak için defalarca elekten geçirirler. Bazı ülkelere bütün devletler vize uygularken bazılarına hiçbir devlet vize uygulamaz; hatta onları ülkelerine çekmek için promosyon yapar, özel çaba sarf ederler. Pasaportun değeri o ülkenin zenginliğiyle, hatta gücüyle alakalı değildir. Bazı zengin Arap ülkelerinin vatandaşları dünyada şüpheli, terörist gibi algılanıyor, uçaklara alınırken defalarca aranıyorlar. Çin, Rusya ülkeler güçlü ama pasaportları sahibine kolaylıktan çok sıkıntı doğuruyor. Bu ‘güçlü’ ve ‘zengin’ ülkelerin vatandaşları İsviçre gibi küçük bir ülkenin vatandaşı olmak için kuyruklar oluşturuyor, türlü çilelere katlanıyorlar.

Bir de Türkiye gibi ülkeler var ki dünyada kendi vatandaşının peşine düşüyor. Mafya yöntemleriyle, paralar ödeyerek kendi insanlarına yurt dışında dahi zulmetme derdinde. Şu sıralar milyonlar Türkiye pasaportuna sahip olmaktan dolayı zorluk çekiyor. Zira Türkiye’deki hukuk dışı, absürt uygulamalar nedeniyle insanlar pasaport süresini uzatamıyor. Bir kararla yüz binlerce insanın pasaportu iptal edilebiliyor ve insanlar kimliksiz, vatansız, çaresiz bırakılıyor.  Havaalanlarında hiç beklemediği bir anda pasaportunun geçersiz olduğunu öğrenip sıkıntılara maruz kalıyor. İnsanların pasaportuna sahip olmak için kuyruk olduğu, paralar emekler döktüğü gelişmiş demokratik ülkeler dünyanın bir ucundaki vatandaşının hakkını aramak, problemini çözmek için seferber olurken Türkiye şu sıralar devletin tüm imkânlarını hiçbir suç kaydı olmayan vatandaşlarını zora sokmak, derdest etmek için kullanıyor.

HUKUK VE ADALET İÇİN İSLAM ÜLKESİNE SIĞINAN VAR MI?

Yurt dışına ilk çıktığımda insanların vatandaşlık almak için canhıraş bir çaba içinde olduklarını görünce garipsemiştim hatta “Abartmayın, vatandaş olsanız ne olur, olmasanız ne olur” demiştim. Biraz da milliyetçi duygularla bu insanları ayıplamıştım. AKP iktidarı son birkaç yılda hukukun, demokrasinin, istikrarın, insan haklarının olduğu bir ülkenin pasaportuna sahip olmanın önemini bize etkili şekilde öğretti.

Yeryüzünde yüzden fazla İslam ülkesi var. Bunların içinde adı ‘İslam Cumhuriyeti’ olanlar, Şeriatla yönetilenler var. İslam, adı üstünde barış, huzur demek.

Siz dünyanın herhangi bir coğrafyasında mağdur olup da adalet, huzur, barış aramak için bir İslam ülkesine sığınan duydunuz mu?

Filistinlilerin Suriyelerin mecburiyet karşısında komşu ülkeye sığınıp sokaklarda, gayrı insani kamplarda yıllarca yaşama mecburiyetinde kalmasından bahsetmiyorum. Kaldı ki onlar da ilk fırsatta denizlerde boğulma pahasına batıya sığınma arayışındalar.

Siz hukuk adalet, insan hakları arayışında olan birilerinin bir İslam ülkesine yerleşmeye karar verdiğine şahit oldunuz mu?

Bizim medeniyetimize göre adalet mülkün temeli değil midir? Kur’an’daki dört temel kavramdan biri ADALET değil midir?

İnsanlar Müslüman coğrafyalara sığınmıyor ama sürekli oralardan kaçıyor. Çünkü bu coğrafyalarda adalet yok, zulüm, baskı, şiddet var. Can-mal güvenliği yok. Dünyadaki mülteci hareketliliği büyük oranda Müslümanlardan ve Müslüman ülkelerden kaçan insanlardan oluşuyor. Neden acaba? Müslümanlar geçmişle böbürlenmek, İslam’ın yaşanmayan faziletlerini hikâye etmek yerine bunu sorgulamalılar!

VATANDAŞLARINIZA HUKUK VE REFAH SAĞLAYABİLİYOR MUSUNUZ?

Bir ülkeye güç katan petrol, para, zenginlik, hatta ordu vs değildir. Bir ülkeyi güçlü, cazip, yaşanır kılan hukuktur. Hukuk ekmek kadar, su kadar önemlidir. Eğer hukuk yoksa devletin, ordunun gücü kendi halkını ezmek için kullanılır. Arap kardeşimizin yaptığı gibi, bir pasaportu ‘hava atılacak’ hale getiren onun kâğıdı, amblemi, kabı değildir. Onun size sağladıklarıdır!

Maalesef başta Türkiye olmak üzere bugün pek çok Müslüman ülke vatandaşları kendi pasaportundan kurtulmak için bir sürü riske giriyor, hayatını tehlikeye atıyor, botlarla denizler aşıyor, nehirler-dağlar geçiyor. Bu ülkelerin liderleri ise boş öğünmeler, mübalağalı gösterişler peşinde!

Liderine değil sıradan bir vatandaşına huzur, hukuk, refah sağlayabilen bir ülke güçlüdür. Ülkeleri pasaportları açısından sınıflandırmak etkili bir yöntemdir.

İmkân olsa herkes dilediği ülkenin vatandaşlığını alabilse hangi Müslüman ülkede ne kadar nüfus kalır?

Avrupa ülkelerinde yaşayıp her gün batıya sövenlere “Ya burası, ya Türkiye!” dense ne kadarı Türkiye’ye döner?

[Mahmut Akpınar] 3.6.2017 [TR724]

Hep havadan sudan konuşalım… (Ters Öğüt) [Bekir Salim – Babacanlar]

Rahmetli Rasim Köroğlu Ağabeyle sık sık bu düz ayakla atışırdık. Bugün de böyle doğaçlama bir şiir paylaşmak istedim…


Mühim meseleler varmış; bize ne?
Hep havadan sudan konuşalım biz.
Ne çomak sokalım çark-ı düzene,
Hep havadan sudan konuşalım biz. 

Ne diye sıkalım bu canımızı,
Gırgıra boğalım her anımızı.
Konuşmak faydasız noksanımızı,
Hep havadan sudan konuşalım biz. 

Gençlerin birçoğu keyfince yaşar.
Alkolün, afyonun peşinden koşar.
Her sokağa birkaç tinerci düşer,
Hep havadan sudan konuşalım biz. 

Adam esir düşmüş zaten içkiye,
Tutup, karısını dövüyor diye,
Kadın haklarından dem vurmak niye?
Hep havadan sudan konuşalım biz. 

Ne var ki, çocuklar olmuşsa gelin?
Siz yeter ki başlık parası alın.
Bunlar ufak şeyler akıllı olun,
Hep havadan sudan konuşalım biz. 

Bu kararnameler çok güzel fikir.
Dalga geçiyorsam yüzüme tükür.
Başkanlık işi de halloldu şükür,
Hep havadan sudan konuşalım biz. 

Birçok Sayın kişi yoruldu madem,
İstenilen dostluk kuruldu madem,
Hem Güneydoğu da duruldu(!) madem,
Hep havadan sudan konuşalım biz. 

Mafyalık yaparsa koskoca sefir,
Hiç kafaya takma, yaradan gafur,
Bütün ülkelerle problem sıfır!
Hep havadan sudan konuşalım biz. 

Nerelere geldik ah nerelerden,
Kopacaksa kopsun en ince yerden.
Bahsedip durmayın ihanetlerden,
Hep havadan sudan konuşalım biz. 

Salim, doğru yolda yürümeyelim.
Hak gücündür, ayak sürümeyelim,
Gidip zindanlarda çürümeyelim,
Hep havadan sudan konuşalım biz.


MUAMMAYA CEVAP GELDİ…

Beş dörtlüklü muammaya beş dörtlükle cevap… İsmini yazmamış bir hanımefendiden hakikaten harika dörtlükler… Normal yazılar benim sorularım, koyu yazılar verilen cevaplar: 

Hanımlarındandır Efendimizin,
Yesrib sarayını bilirsen söyle.
Adı Zeynep olan o annemizin,
Sonraki ismini bulursan söyle. 

Cömertlikte onun hiç eşi yoktur.
Zeynep bint-i Cahş’ın gözü pek toktur.
Allah’ın katında değeri çoktur.
Nikahı nasıldı duymayan mı var? 

Aslında yanına köle gelmişti,
Efendimiz onu hep dost bilmişti.
Taif’de taşlara kalkan olmuştu,
Ondan azıcık feyz alırsan söyle, 

‘Zeyd‘i sorarsanız Hakk’ı seçmişti.
Susuzken kaynağı bulup içmişti.
Nebi dostluğuna candan geçmişti;
Yoluna canını koymayan mı var? 

Yatakta ölmeye O günah dedi.
Şehit olamadım diye Ah! Dedi,
Efendimiz kime Seyfullah dedi.
Sen O’nun izinden gelirsen söyle. 

‘Halid‘im nasıl da muhtacız sana,
Gülmedi yüzümüz şafaktan yana,
Nazar etsek artık huzurlu ana,
Adını kahraman saymayan mı var? 

Mekkeli bir yiğit, tam Yusuf yüzlü,
Ücrette gönülsüz, hizmette hızlı…
Kırk yerden budandı, olmadı nazlı,
Maşuka uğrunda ölürsen söyle. 

Dilim lâl kesilir Mus’ab deyince,
Onun gibisini göz görmeyince,
Günah uzak olur kul dileyince,
Yoksa ayakları kaymayan mı var? 

Salim sen düşünme asla kârını,
Nefsine tercih et başkalarını,
Kendin aç kalsan da dağıt varını,
Bu hâlden haberdar olursan söyle 

Hangi birisini size söylesem?
‘Îsâr‘ın örneği Talha‘dır desem,
Ücreti nefsime haram eylesem,
Bu dersi alıp da uymayan mı var?

[Bekir Salim] 3.6.2017 [TR724]

Prensiplerimizi çiğnemek neden çok kolay? [Kemal Ay]

RAMAZAN NOTLARI -1

Meşhur Baba (The Godfather) serisinin üçüncü filminde, Al Pacino’nun canlandırdığı İtalyan mafyası Michael Corleone, Vatikan’da bir kardinalle görüşmeye gider. Maksadı Vatikan Bankası’yla yapacağı iş anlaşması için gelecekte Papa olabilecek Kardinal Lamberto’yu ikna etmektir. Kilisenin avlusunda ikili gezintiye çıkmışken Lamberto ortadaki küçük fıskiyenin içinden bir taş alır, kırar ve içindeki kuruluğu gösterir:

“Şu taşa bak, çok uzun süredir suyun içinde yatıyor ancak su içine işleyememiş bile. Bak, tamamen kuru. Pırıl pırıl su içeri sızamamış. Aynı şey Avrupa’daki insanlara da oldu. Asırlardır çevrelerinde hep Hıristiyanlık vardı fakat İsa içlerine işleyemedi. İsa onların içinde yaşamıyor.”

Don Corleone bu samimi sohbet üzerine geçmişte yaptıklarını düşünür, çektiği acıyı hisseder ve Kardinal Lamberto’ya günah çıkarmak ister. Çok sarsıcı bir şekilde günahlarını anlatır. Ancak Lamberto – tıpkı Michael Corleone gibi – ‘gerçekçi’ bir adamdır. Karşısında bir çocuk gibi ağlayan bu ‘güçlü adamı’ görünce şunları söyler:

“Günahların korkunç. Bu yüzden acı çekiyorsun. Hayatın geri kazanılabilir ama biliyorum ki buna inanmıyorsun. Değişmeyeceksin.”

TAHKİKÎ İMANDAN, TAKLİDÎ İMANA NASIL ‘DÜŞÜLÜR’?

Yirminci yüzyılın başlarında Bediüzzaman Said Nursî de kendisine ‘Müslüman’ diyen bu toplumdaki temel problemlerden birinin çözümünü şu formülle ortaya koymuştu: Taklidî imandan tahkikî imana geçmek. Bu, kendisine ‘Müslüman’ diyen toplumun aslında Müslümanlığı sadece ‘taklit’ ettiği, bir nevi dedelerinden gördükleri biçimde onu gelenek olarak sürdürmeye çalıştığı anlamına geliyordu.

Peki, toplumlar buraya nasıl varıyor?

İncil’de meşhur bir sahne vardır. Hz. İsa’nın havarilerinden birisi onu vergi toplayıcılar ve bir takım günahkâr kimselerle bir yemeğe davet eder. Maksadı, İsa’nın (as) öğretilerinden o insanların da faydalanmasıdır. Bu arada şehirdeki Yahudi âlimler “Neden öğretmeniniz günahkârlarla oturup kalkıyor?” diyerek söylenirler. Buna karşılık İsa (as), ancak hasta insanların doktora ihtiyacı olduğunu, ‘kendinden emin’ Yahudi âlimlerle değil inanmaya ihtiyaç duyan günahkârlarla oturup kalkmanın daha ‘faydalı’ olduğunu savunur.

Gerçekten de İsa’nın (as) merhametinden etkilenen o ‘günahkârlar’ (İncil’de Roma İmparatorluğu’nun görevlendirdiği ‘vergi toplayıcılar’ genelde ‘günahkâr’ olarak resmedilmiş zira ‘efendilerinin’ talebiyle yerel halka çoğu zaman zulmetmişler) günahlarına ağlamaya başlar.

Bu sahnede de görülebileceği gibi Hz. İsa (as) bilhassa İncil’de Yahudi âlimlerle ‘sert tartışmalar’ yaşar. Bütün insanlara şefkat ve merhametle yaklaştığı bilinen İsa Mesih’in, din âlimlerine karşı bu sert tutumu ilginç bir konu. Nitekim yukarıdaki sahneyi örnek veren bir Hıristiyan tanıdığım, bunu şöyle açıklamıştı: Çünkü din adına, Allah adına konuşanların, o otoriteyi elinde tutanların yaptıkları yanlışlar bütün toplumu etkiler, gayrimeşru işleri meşru kılmaya başlar ve nihayet toplumun dinî (vicdanî) anlamda ölümüne yol açar.

Bu sebeple ‘bir yanağına tokat yediğinde diğer yanağını çevir’ kaidesiyle meşhur olmuş İsa Mesih (as) mevzu din adamlarının ‘günahlarına’ geldiğinde çok daha sert bir tutum takınıyor.

‘EHLİ KİTAP’ İÇİMİZDE

Benzer bir tutumu Kur’an’da da bulmak mümkün. Ehli Kitaptan bilhassa âlimlere ‘bazı ayetleri (bilhassa son peygamberin gelişiyle ilgili) bilerek saklamaları’, ‘yapmadıkları şeyleri emretmeleri’, ‘çıkarları için Allah’ın ayetlerini eğip bükmeleri’, hatta ‘Allah adına yalan konuşmaları ve Allah’a ait olmayan sözleri ayet gibi göstermeleri’ gibi gerekçelerle ağır ithamlar var. Hatta bazı yorumculara göre Ehli Kitap’la ilgili ayetlerde kitap, mektep ilişkisi nazara alınarak aslında ‘ilim sahipleri’ kastedilmektedir. Yani daha çok Allah’a, ahrete, hesap gününe, kul hakkına dair bilgi sahibi olup hayatını ona göre yaşamayanlar, toplumu da bu sebeple ifsat edenler. Bu yüzden de Ehli Kitap’a dair ayetlerin Müslümanlara da mühim bir hatırlatma olduğu, Fatiha Suresi’ndeki “Bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet, yoldan çıkmışlar ve delalette olanların (yani bir yoruma göre Ehli Kitap’ın) değil” duasının fiilî kısmı olarak sakınılması gerekli hususların başında geldiği düşünülür.

Gelgelelim, günümüz toplumlarında ‘ilim sahibi’ olmanın yolları bir hayli kolaylaştığından, bütün sorumluluğu ‘ilim sahibi’ olarak kodlanan, dinî figürlere atmak da zorlaşmıştır muhtemelen. Mesela Twitter’da, bir gazete köşesinde (bu yazının yazarının yaptığı gibi), bir TV programında ‘din adına konuşan kişi’ de ‘Ehli Kitap’ sayılabilir. Böylece gerek İncil’de, gerek Kur’an’da yanlışta ısrar eden, taşıdığı sorumluluğun bilincinde olmayan, Allah’ın hükümleri, ayetleri hakkında tabiri caizse ‘atıp tutan’ kimselere yönelik sert ithamları nefsine yöneltebilir. (Nitekim İslam toplumu geliştikçe, bazı meseleler oturaklaştıkça ‘tasavvuf’ ekolü revaç bulmuş ve Kur’anî hükümler, sadece toplumsal olarak değil bireyin kendi içindeki kavgalarının sembolleri olarak da okunmaya başlamış.)

İLKELER NEDEN ÇABUCAK ÇİĞNENİYOR?

Ama daha önemli bir problemimiz var, o da şu: Müslüman olduğunu söyleyen her ferdi tek tek inandığı gibi yaşamamaya, basit çıkarlar uğruna ilke ve prensipleri çiğnemeye, böylece çağıldayan İslam ırmağının içinde hiç ıslanmadan öylece yaşayıp gitmeye iten nedir?

Muhtemelen bunun tek bir sebebi yok. Toplumsal bazı sebepler sıralanabilir: Ailede başlayan çarpıklıklar; eğitim hayatındaki yanlışlar; mahallede veya arkadaş çevresinde görülen kabullenilmişlikler; iş ortamında, toplumsal ilişkilerde, medya aracılığı ile yansıyan değerlerde görülen problemler… Bunların her biri, ilkeli ve prensiplere dayalı yaşamayı ‘önemsiz’ hâle getirebilen unsurlar. Kişisel çıkarlar için prensiplerin ikinci, üçüncü plana atıldığı aile, okul, iş ya da arkadaş ortamları, zamanla bireysel tercihleri de etkiliyor. İnsanlar, ilkeli yaşamanın bir ‘değer’ olarak algılanmadığı, kurnazlığın yüceltildiği, ‘yolunu bulmanın’ bir maharet sayıldığı toplumlarda kolaylıkla inandıkları değerlerden vazgeçebiliyor. ‘Kavgada yumruk sayılmaz’ deyip bazen meşru mücadelelerde bile araya ‘gayrimeşru’ usuller, üsluplar sıkıştırabiliyor.

Mesele tamamen ‘hatasız’, tabiri caizse ‘robot gibi’ bireyler yetiştirmek değil. Ancak hatalarının farkında olan, yanlışlarıyla yüzleşebilen, mümkün mertebe inandığı değerlere uygun yaşamaya çalışan bir nesil yetiştirmek için toplumsal dokuyu tamir etmeye çalışmak mümkün.

‘BAĞNAZLIK’TAN ÇIKMAK

Günümüz şartlarında bireylerin kendi aileleri, okulları, büyük manada toplumları ile yetinmeleri, dünyanın çeşitli yerlerindeki anlayışları, değerleri araştırmadan, merak etmeden yaşamaları biraz ‘bağnazlık’ olarak algılanabilir. Dini yalnızca etrafındaki insanların yaşayışına bakarak anlamaya çalışma, bir çeşit tembellik olmalıdır. İnsan, inandığı değerlere göre yaşayabilmek için her şeyden evvel, inancının ‘kaynaklarını’ araştırıp öğrenmek ve içselleştirmek mecburiyetinde. Bunun yolu da, tekrar ber tekrar o kaynaklara dönmek, onları merak ederek, arka planını kurcalayarak, hikmetleri araştırarak ve bugünle kıyaslayarak okumak.

Kolay olan, ‘günü kurtarmaya yarayan’ elbette etrafa uygun şekilde, ‘ataların dini üzere’ yaşamak. Zor olansa, toplumun hatta bazen ailenin rağmına ilke ve prensiplere uygun şekilde bir hayat ikâme etmek. Zira ancak o zaman insan hakiki manada ‘özgürlüğü’ elde edip, İslam ırmağının çağıltısını ruhunda duyabilecektir.

Taklidî olanın kabuğunu kırıp tahkikî olana ulaşmak, bir anda, basitçe bir bakış açısı değişikliğiyle mümkün değil. Nasıl ki bir kitabı her okuduğumuzda, o anki ruh halimize göre yeni anlamlar düşebiliyor zihnimize, hakiki özgürlüğe yol aldığımızda ve tamamen inancımıza göre yaşamaya ikna olduğumuzda da, bütün fakülteleriyle hayat bize ‘yeni’ görünecek ve her defasında su içtiğimiz kaynaklar, bize yeni ilhamlar fısıldayacak. Bireysel planda bu, ciddi üzerine düşmeyle, on yıllar sürebilecek bir ‘açılma’. Toplumsal plandaysa birkaç neslin geçmesini gerektirebilecek bir dönüşüm.

İnşallah, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, ‘harikalar asrında’ oluşumuzun bir faydasını görürüz…

[Kemal Ay] 3.6.2017 [TR724]

Erdoğan diktasından kurtulmanın iki yolu: Demokratik Sağ ve Demokratik Sol [Erman Yalaz]

Üniversite hayatımın ilk yıllarında elime geçen iki kitaptan çok etkilenmiştim. İlki Ali Fuat Başgil’in Demokrasi Yolunda, diğeri Ferruh Bozbeyli’nin Demokratik Sağ isimli kitaplarıydı. Başgil, Demokrasi Yolunda kitabında, Cumhuriyet tarihinin en önemli kazanımı demokrasinin nasıl işletileceğinin yol haritasını elimize vermişti.

Kavramlarıyla, eylemleriyle neler yapılması gerektiğini anlatıyordu. Başgil, Yunan Site devleti uygulamalarındaki demokrasiyi ‘elitler demokrasisi’ diye tanımlarken, Fransız ihtilali ile dünyaya kazandırılan hürriyet, eşitlik ve adalet kavramlarını demokrasilerin olmazsa olmazı olarak tarif eder. Bunu bir adım öteye taşıyıp ‘demokrasi terbiyesi’ kavramıyla uygulamacıların ve demokrasiyi yaşatacak bireylerin eğitim ve terbiyesine dikkat çeker. Aslolan rejimlerin isimlerinin demokrasi olması değil, bunu yaşatacak bireylerin yetişmesidir, demokrasi iklimidir. Bu bir kimlik inşasıdır.

Bugün siyaset yapan, siyaset okuyan çevrelerin tavsiye ettiği eserlerden biridir Başgil’in kitabı. 27 Mayıs cuntacılarının tehditleriyle belki de ülkenin Başbakanı, Cumhurbaşkanı olacak bir isim olmasına karşın, siyasetten uzaklaştırılmıştı Başgil. Bıraktığı eser ile bütün bunları aşıp gerçek bir demokratlık yapmıştı.

SAĞ SİYASET VE ÖZELEŞTİRİ

Ferruh Bozbeyli ise aynı yıllara rastlayan siyasi kariyerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin en genç başkanı olarak seçilmiş uzun dönem bu göreve tekrar seçilme başarısı göstermişti. Adalet Partisi’nin askeri vesayetle danışıklı ‘demokrasi oyunu’nu bozan; o günlerde 1.2 milyonun üzerinde oy potansiyeline kavuşup 45 milletvekili çıkarmış Demokratik Parti’nin kurucusuydu Bozbeyli. Demokratik Sağ kavramından muradı, merkez sağ olarak adlandırılan ve Türkiye siyasi tarihinin neredeyse yüzde 70’lere tekabül eden muhafazakar, sağ, dindar seçmen tabanından güç alan siyasi anlayışı özeleştiriye davetti. Ötekileştirme siyaseti yerine, gerçek hukuk devleti ve demokratik cumhuriyeti, serbest piyasayı, fikir hürriyetini, sosyal devleti savunuyordu. CHP’nin tek parti uygulamaları kadar, askeri vesayet sonrası merkez sağ partilerin ‘demokrasi duruşunun’ eksikliğinden dem vuruyordu Bozbeyli. Asıl problem bu diyordu.

O da hukuk devletine veriyordu önceliği. Onun için hukuk devleti, hukuku yapanların da hukuka uymaya mecbur olmaları demekti. Bu hukuka bağlı demokratik devletin inşasında çok kritik bir noktaya parmak basıyordu; ‘şahsa bağlı devlet’ anlayışından vazgeçilmesi. Bozbeyli bunun için çok keskin örnekler sıralıyordu. Cumhuriyet ile birlikte kurulan yeni devletin adı Babür Devleti, Timur Devleti, Selçuklu Devleti, Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi ‘Mustafa Devleti, Kemal Devleti’ değil, Türkiye Cumhuriyeti olmuştu. Bugün gelinen noktada Bozbeyli’nin neredeyse yarım asır önce yaptığı tespitler ne kadar haklıymış diyor insan. Anayasayı delik deşik etmiş, kanunsuzluğu kural haline getirip, devleti çeteye çevirmiş  bir sağ siyasi anlayış bugün iktidarını zulme devşirip diktaya dönüştü maalesef.

YALNIZ BİR ‘SAĞCI’

Bozbeyli, 1977 seçimlerindeki seçim başarısızlığını sorumluluğunu  göğüsleyip siyasetten tamam çekilmeye seçecek kadar derin ve yalnız bir demokrattı. Talihsizliği sağ siyasetin içindeki politikacılardı, arkadaşlarıydı belki. Onun sosyal barış üzerine kurduğu demokratik sağ anlayışının haklılığının en önemli göstergesi merhum Başbakan Bülent Ecevit’in iktidar olduğu dönemler olsa gerek. Ecevit ve arkadaşlarınca Demokratik Sol ya da Ortanın Solu kavramlarıyla inşa edilmeye çalışılan şey, Bozbeyli’nin, Başgil’in anlattıklarından farklı değildi. Halk için iktidar, fikir hürriyeti, inançlara saygılı laiklik gibi, seçmeni ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını ayrıştırmak yerine birleştiren, empati kapılarını açan, gerçek demokrasi özlemine yaklaştıran siyasi yaklaşımlardı. Sağ da da solda da sağduyulu seçmenin ortak talebiydi bunlar. Oy da aldı, hizmet de etti.

2002’den sonra ekonomik krizlerin ve 28 Şubat vesayet rejiminin bitişini isteyen bu taleple gelen destek AK Parti’yi iktidara taşıdı. Sağcı, solcu, liberal, dindar-laik; Türk, Kürt, Alevi herkesin oyları bu yüzden AK Parti’ye gitmişti. Halkın üst üste verdiği bu destek 14 yıl boyunca AKP iktidarını getirdi. Ne yazık ki, Gezi olayları, 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalı, ardından tek parti uygulamaları ve en son 16 Nisan hileli referandum sonuçlarıyla, AK Parti’ye verilen bu destek çarçur edildi. AK Parti, AKP’lileşti. 15 Temmuz kontrollü darbe girişimi (oyunu) ile şahsa bağlı bir devlet kuruldu. Yasama, yürütme, yargı tek adama bağlandı. Sonra? Sonra AKP ve devlet Erdoğanlaştı.

‘ERDOĞAN DEVLETİ’NİN SONU

Son fotoğraflara bakalım. Cumhurbaşkanlığı forslu Türk bayrağı ile AK Parti Merkez Karar Yürütme  Kurulu’nda oturan, Tayyip Erdoğan’ın kendisine oy vermeyen diğer kesimlerin cumhurbaşkanı olmadığı açık değil mi? İki gün önce AA’nın eski genel müdürü Yeni Şafak Yazarı Kemal Öztürk, oyun değişti artık ‘Tehlike büyük Erdoğan yargılanabilir’ diye yazmış. Yeni sistemde artık “istikrar için oylar bölünmesin”, “koalisyon olmasın, bir partiye oy verelim” tezlerinin tamamen ortadan kalktığını kaleme almış.

İl, ilçe teşkilatlarının hatta seçilmiş belediye başkanlarının, seçimsiz değiştirileceği; kapsamlı ya da kısmi kabine değişiklikleriyle hep Erdoğan’ın iktidarının ve destekçilerinin büyüyeceği bir siyaset zemini var, bu doğru, Ancak bir fark daha var. Tam da Öztürk’ün yazdığı gibi artık siyaset zemini seçme seçilme alışkanlıkları açısında yüzde 50’ye 50 denklemine çekildi. Sağcı ve solcu ayrımı yapmaksızın Erdoğan gibi düşünmeyen bir kitle birleşti. Demokratik tercihini bu yönde kullandı.

Kazanmak için her türlü hileyi yapan bu anlayış, işte tam da bu yüzden hala demokratik bir seçimden korkuyor. Bir de çalınan oylar gerçeği ile halkın artık tam manada desteğini alamadıklarını biliyorlar. Zaman çarkı, zülümleri ve antidemokratik sistemleriyle aleyhlerine işliyor.

BAŞGİL, BOZBEYLİ VE ECEVİT HAKLIYDI

Adı cumhuriyet olsa da gerçek demokrasi ve cumhuriyetten fersah fersah uzak bir devlet var karşımızda; çete gibi davranan, tek adamın istediklerini yapan… Sadece adı ‘Erdoğan Devleti’ olarak değişmedi.  Yine de muhaliflerin unutmaması gerekiyor ki, Başgil, Bozbeyli ve Ecevit’in tarif ettiği demokrasi ve oy aldığı halk kitlesi var. Hileli 16 Nisan referandumuna rağmen hala ayakta. Zulüm makinesine dönüşen Erdoğan Devleti’nin alternatifi işte buradan çıkacak.

Bu nedenle, siyaset dahil, hiçbir alanda umutsuz olmamak gerekir. Bir de bu kitlenin yeni taleplerine karşı duyarlı olunması şarttır. Herşey demokrasi kültürünü işletecek, cumhuriyet geleneğini sindirmiş insanların elindedir. Aydınlıkçıların Meral Akşener korkusu, Akitçilerin Kemal Kılıçdaroğlu sevdası (!) bu yüzdendir…

[Erman Yalaz] 3.6.2017 [TR724]

Bundan daha önemli ne işiniz var? [Barbaros J. Kartal]

Böyle olacağı zaten belliydi. İşkence altında insanları öldüresiye döverek aldıkları ifadelerin mahkeme aşamasında bir bir yalanlanacağı ve darbe ile suçlanan askerlerin gerçek ifadelerini verecekleri ve o güne dair bilinmeyen bazı ayrıntıların ortaya çıkacağı… Bu durum neden şaşırtıyor anlamak mümkün değil.

Darbe ile suçlanan askerlerin savunmalarının ortak özelliği yapılan askeri faaliyetin emir komuta zinciri çerçevesinde olduğunu söylemeleri ve meslekleri gereği verilen emirleri yerine getirdiklerini iddia etmeleri. Kanunsuz emir yerine getirilmez ilkesi ile komutanlarından dahi böyle emir gelse dahi darbecilik suçu ortadan kalkmaz. Bu ilkenin darbenin başarısız olduğu şartlarda uygulandığını unutmamak lazım. Eyvallah, peki bu emirleri alanları yakalamışsınız da peki emir verenler nerede? 250’ye yakın insanın öldüğü ve sonrasında yüz binlerce insanın hayatının mahvedildiği bir organizasyonu düzenleyen üst aklın ortaya çıkması, darbeye katılan teğmen yüzbaşı vesaireden çok daha önemli olması gerekir.

Bir kere bunu herkesin bilmesi gerekiyor ki iddia edildiği gibi Cemaat darbe yapmaya kalksa bu şekilde asla bir müsamere gerçekleşmezdi. Müsamere, tiyatro denince kızıyorlar ölen insanlara saygısızlık yapıldığı söylüyorlar. Kontrollü darbe, senaryo derken ölen kimseye saygısızlık yok. Ölümlerin gerçek olması darbenin de gerçek olduğunu anlamına gelmiyor. Burada tartıştığımız darbe ve darbenin oluş şeklidir. İnsanların hayatını nasıl kaybettiğidir. Siz darbede öldüğünü iddia edersiniz bir başkası da başarısız olmaya planlanmış bir kumpas planında öldüklerini söyler. Ben ailelerini yerinde olsam, yakınlarının birilerinin iktidarı uğruna alçak bir kumpasta ölmelerini bir sözde ‘Fetö’ darbesinde ölme ihtimalinden çok daha fazla önemserdim.

Şimdi havuzun bütününde mahkemelerdeki savunmaları karartma, askerlerin şov yaptıklarını iddia ederek savunma haklarını kısıtlama kampanyaları var. En son ailemizin yalancı ve bir o kadar da itici bakanı önderliğinde Silivri’ye çıkartma yaptılar. Belli ki acılı aileleri daha fazla istismar etmeye devam ederek mahkemelerdeki ifadeleri bastırmak istiyorlar.

Peki mahkemelerde anlatılanlardan neden endişe ediliyor. Çünkü emir alanlar konuştukça emir verenler ortaya çıkacak ve bu işte onun üstü, onun da üstü, onun da üstü derken adres bir anda karargah ve Yeni Mahalle çıkacak. Sonrası malum….

Ordudaki Cemaat sempatizanlarından kurtulmak ve ülkeyi tamamen ele geçirmek için yapılan kontrollü bir darbe, senaryo ve kumpas ile karşı karşıyayız. Belli ki çok önceden MİT’in yapmış olduğu isim isim çalışmalar ile beraber bazı Cemaat kökenli işbirlikçiler sayesinde  bazı askerler emir komuta maskesi altında bir askeri faaliyet tuzağına düşürülmüşler. Hadisenin ve sonra yaşanacakların etkili olması için de mutlaka kan dökülmesi ihmal edilmemiş.

Aslında başlayan darbe 2-3 saat içerisinde bitmişti. Sabaha karşı her şey bittikten sonra yapılan bombalamaların anlamı nedir? Bunların emrini kim vermiştir?

Sadece şunun ortaya çıkarılması bile yeterlidir: Erdoğan’ı Marmaris’e almaya giden askerler neden Erdoğan ayrıldıktan tam 2 saat sonra Marmaris’e varmışlardır. Saatlerce karada bekletilip Erdoğan İstanbul için yola çıktıktan sonra tamam gidin diyen ‘üst akıl’ kimdir?

İlk Yavuz Baydar’ın yazdığını görmüştüm. Muhalefet milletvekilleri yani CHP ve HDP’li vekiller neden mahkemelere gitmez? Bundan daha önemli bir gündemleri olabilir mi? Kamuoyu baskısını bir kenara bırakıp ülkenin kaderinde çok önemli bir yere sahip 15 Temmuz’da aslında ne olduğunun anlaşılması için muhalefet vekilleri davaları takip etmeli ve duruşma notlarını kamuoyu ile paylaşmalı. Yoksa içeride neler oluyor öğrenme şansımız olmayacak.

[Barbaros J. Kartal] 3.6.2017 [TR724]

Evdeki bulgurdan olabilirsiniz! [Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının referandumu kazanmak için 16 Nisan’dan evvel saçtığı paraları yerine koyamıyor. Bırakın açıkları kapatmayı başkanlık seçimine kadar el kesesinden cömertlik yapmaya devam edilecek. Sadece mart ayında 2016’nın toplam bütçe açığına yakın tutarda (19,5 milyar TL) açık verildi. Hazine’nin kefaleti ile 5 ayda 160 milyar lira kredi tahsis edildi. Bankalar 100 liralık mevduata mukabil 147 lira kredi kullandırmış oldu. Kredi/mevduat makasının bu kadar açılmasının sebebi sır değil: Batık vaziyetteki firmalara hükümet talimatı ile kredi tahsis edildi. Mevduat yerinde sayarken kredi musluğu sonuna kadar açıldı.

İktisadî faaliyetin ilave gelir tesis edebildiği devirlerde kredilerin artmasında mahsur yoktur. Bilakis krediler kapasite artırmak için kullanıldığında büyümenin dinamik ve istikrarlı seyretmesini sağlar. Türkiye’de bugün kredilerdeki artışın temelinde ekonomiyi canlandırma gayretinden ziyade batık firmaları biraz daha yüzdürme telaşı yatıyor. Havalimanı, köprü, termik santral ve toplu konut projeleri ile ihya edilen belli başlı firmalar ne dahilden ne de hariçten kredi temin edebiliyor. Zira hepsi bankaların kara listesinde. Bahse konu firmalara değil milyon liralık kredi banka kartı bile verilmez.

İDARE EDELİMİN YENİ BAHANESİ: BAŞKANLIK SEÇİMİ

Taşeron işçilerin maaşlarını geriden ödeyebilen bu firmaların battığının ilan edilmesi halinde hükümetin o çok iftihar ettiği yap-işlet-devret projelerinden geriye enkaz kalacaktır. Bu kâbusu yaşamak istemeyen AKP hükümeti, başkanlık seçimine kadar batık gemileri yüzdürmek için Hazine, Kredi Garanti Fonu, Merkez Bankası, İşsizlik Fonu ve (yetişirse) Kıdem Tazminatı Fonu’nu seferber edecek.

‘İdare edelim, halının altına süpürelim’ eyyamcılığının yeni bahanesi başkanlık seçimi. AKP’nin büyük bir ustalıkla tatbik ettiği ‘seçim ekonomisi’ önümüzdeki günlerde en iştah açıcı haliyle seçmene rüşvet olarak takdim edilecek.

ERDOĞAN’IN 6 AY SIRRI, ERKEN SEÇİM Mİ?

Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın 6 aylık planı telaffuz etmesi dikkatten kaçırılmamalı. Takvim telaffuz edilmesi seçimin erkene alınabileceğine dair kuvvetli bir emare. AKP’nin kurucu isimlerinden (hal-i hazırda HDP Mersin Milletvekili) Dengir Mir Mehmet Fırat’ın ‘sonbaharda erken seçim olabilir’ kanaatine ben de iştirak ediyorum. Erdoğan, ‘metal eskimesi’ derken hükümete ve AKP teşkilatlarına, “Ekim ya da kasımda yapılacak erken seçim için kesenin ağzını niye açmıyorsunuz? Elinizi çabuk tutun.” mesajı veriyor.

OHAL devam ederken, şaibeli referandum CHP sayesinde hazır unutulmuşken MHP takviyeli bir koalisyon hükümeti erken seçime kadar işe yarayabilir. Zaman geçtikçe muhakeme ve muhasebe imkânları artıyor. Darbe davalarında mahkeme ifadeleri, 15 Temmuz 2016 tiyatrosunun iç yüzünü açığa çıkaracak. O karanlık senaryo ile sivil bir darbe yapan, şirketleri gasp eden ve yüz binlerce insanı açlığa mahkum eden Saray’ın mevcudiyeti de sigaya çekilecektir.

SARAY YENİDEN RUSYA İLE YAKINLAŞIYOR

Bu arada ABD ve Avrupa Birliği’nden umduğu desteği bulamayan Erdoğan, Rus mevkidaşı Vladimir Putin’e karşı kazandığı brokoli zaferi ile teselli olacak. Dümeni yeniden Rusya ve Çin eksenine kıracak. Erdoğan’ın sadece kendisi namına istediği pragmatizm, popülist siyaset ve günü kurtarma hamleleri ekonominin yarasına merhem olmayacak.

Savrulmanın neticesi ortada: O kadar zeytin dalı uzatılmasına ve alttan alınmasına rağmen Rusya en fazla ihracat geliri elde edilen domates başta olmak üzere önemli ziraî mamullerde Türkiye’ye yüz vermiyor. Buna mukabil milyarlarca dolarlık Rus buğdayı ithal etmeye devam edilecek. Ne kadar dostça ve candan bir işbirliği!

DOLAR NİYE DÜŞMESİN Kİ FAİZ BU KADAR ARTMIŞSA

Başkanlık rüşvetlerine rağmen işsizlik artacak, enflasyon çift haneye demirleyecek. Doların düşmesinde faizin yüzde 15’lere tırmanmasının rolünü kimse temas etmese de Türkiye’de paranın maliyeti arttı. Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) mesajlarını hafife alanların vana kısılırken yeni döneme nasıl hazırlıksız yakalandığını ibretle müşahade edeceğiz. FED fırtınası eserken en zayıf halka maalesef Türkiye. Mamafih iktidar bunu zerre kadar kale almıyor. Bütçe açığını artıracak düzenlemelerde ısrar ediliyor ve bankalar üzerinden piyasa suni biçimde fonlanıyor, OHAL’in lütfu icraatlara sarılıp hukuk devletinden uzaklaşılıyor.

Böyle bir atmosferde ekonominin iyiye gittiğini söyleyenler aklımızla, vicdanımızla alay ediyor. Türkiye’nin ince bir buz tabakası üzerinde tehlikeli hareketler yaptığına işaret eden onlarca rapor yayımlandı. İçi boş sözlerle motoru hariç Altay tankı imal edenler için bunların kıymeti yok! En son JP Morgan’ın ikazı arada kaynadı gitti.

EKONOMİDE ZAYIFLAMA ENDİŞE VERİCİ

Yatırımcıların akıl hocası JP Morgan, “Bize göre zayıflama endişe verici, ekonomik ve siyasi yönden bu politika sürdürülebilir görünmüyor.” diyor. JP Morgan, erken seçimin bu temayülü kalıcı hale getirmesinden endişe ediyor: “Gevşek politikaların sadece erken seçime gidilecek olması durumunda (şu anda pek mümkün görnmüyor) sürmesini bekliyoruz.”

Raporda, harcamaların bu şekilde devam etmesinden ürken yatırımcıların Türkiye’ye yatırıma mesafeli yaklaştığının altı çiziliyor. Nazik bir dille hükümete, ‘gittiğiniz yol çıkmaz sokak’ demek isteniyor. JP Morgan raporunun diplomatik dille ifade edemediği acı hakikatler var ki sayıları her geçen gün artıyor.

MAYISTA 7 BİN 565 ESNAF İFLAS ETTİ

Birkaç misal vereyim: Mayıs ayında Türkiye genelinde toplam 7 bin 565 işyeri kapandı. 1,3 milyar liralık çek karşılıksız çıktı. Devasa rezidanslar inşa eden ve hükümete yakınlığı ile bilinen Varyap İnşaat, piyasadan bono mukabili aldığı 30 milyon lirayı vadesinde ödeyemedi. 50 senelik mazisi olan Mensa Tekstil’in iflası talep edildi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 70 seviyesinden 63’e geriledi.

Türk Telekom’un sahibi Saudi Oger, 4,5 milyar dolar kredinin son iki taksitini hâlâ ödeyemedi. Oger’in bankalara sunduğu yeni teklif kabul edilmeyecek kadar mesnetsiz. Mamafih hükümetin hışmına uğramaktan endişe eden Garanti Bankası ve Akbank başta olmak üzere bankalar alacağını tahsil etmek için sözleşmeye göre en tabii hakları olan Telekom hisselerine el koyma işlemini tesis ettiremiyor.

Ekonomi bu vaziyette iken ‘Bundan iyisi Şam’da kayısı’ diyen ehl-i hamasete, JP Morgan’ın ima ettiği tehlikeyi hatırlatmakta fayda var.

Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayın da!

[Semih Ardıç] 3.6.2017 [TR724]

Bir Milli İstihbarat Teşkilatı filmi [Ahmet Dönmez]

MİT’in 15 Temmuz’daki ihmalleri, teşkilatın eski daire başkanlarından Mehmet Eymür’ün çarpıcı iddiasıyla farklı bir boyut kazandı. Eymür, “15 Temmuz, raydan çıkmış bir MİT çalışmasıdır.” diyor. Bu değerlendirme, haliyle ‘kontrollü darbe’ tezlerine de güç kazandırdı.

Peki MİT, 15 Temmuz’un neresinde var? Aslında önlenmesi hariç her yerinde.

Bir askeri darbe girişimiyle alakalı olarak istihbarat teşkilatının öncelikli görevi nedir? Hiç şüphe yok ki, cunta hazırlığının önceden haber alınması ve zamanında müdahale ile hain girişimin önlenmesidir.

Öncesinde doğrudan ve dolaylı olarak haber alınmış mı? Alınmış. Gereği yapılmış mı? ‘Gereğinin’ ne olduğuna bağlı. Eğer gereği, darbenin kontrollü bir şekilde icra edilmesi ve sonuçlarının siyasi iktidarın lehine dizayn edilmesi ise; evet bunda oldukça başarılı bir rol oynamış. Yok eğer, tek bir vatandaşın burnu dahi kanamadan askeri kalkışmanın bastırılması ise; hayır, müthiş bir başarısızlık söz konusu.

MİT’in perde arkasında asıl oyun kurucu ya da organizatör olduğu net bir şekilde görülüyor.

Perde önünde ise MİT daha çok darbenin önlenmesinde değil, sonrasında kamuoyu algısının belli bir istikamete yönlendirilmesi ve halkla ilişkiler çalışmalarında göze batıyor.


KRONOLOJİYİ 14 TEMMUZ’DAKİ FİDAN-AKAR GÖRÜŞMESİ İLE BAŞLATMAK GEREK

15 Temmuz’un kronolojisi genellikle ihbarcı binbaşının saat 14.20’de teşkilata gitmesiyle başlatılıyor.

Hayır, aslında 14 Temmuz günü gayet olağandışı bir şekilde Hulusi Akar-Hakan Fidan ikilisinin Özel Kuvvetler ihtisas kursu mezuniyet törenine katılmasıyla başlatmak gerek.

Genelkurmay Başkanı ile MİT Müsteşarı, teamüllerde hiç olmadığı halde bu törene katılıyor ve sonrasında 6 saatlik bir görüşme yapıyor. Ardından gecenin bir yarısı Fidan ile ÖKK Komutanı Zekai Aksakallı başbaşa bir görüşme daha yapıyor.

Bu iki özel görüşmede neler konuşulduğu bilinmeden 15 Temmuz gerçeği yazılamaz.


MİT, KOMUTANLARI TV’LERE ÇIKARMAKLA MEŞGUL

15 Temmuz günü ise binbaşının ihbarının ne manaya geldiğini anlamaya çalışmakla meşgul olan teşkilatın, asıl darbe girişimi başladıktan sonra sahaya çıktığı gözleniyor.

O gece MİT nasıl bir faaliyet yürütüyor?

Teşkilatın TBMM 15 Temmuz Komisyonu’na gönderdiği 22 Mayıs tarihli raporda bundan uzun uzadıya bahsediliyor. Bakın o gece MİT neler yapmış:

– Teşkilat personeli tarafından gerekli teçhizat ve donanımla birlikte, ‘etkili silahlarla’ caydırıcı atışlar yapılmış. Böylece Cumhurbaşkanlığı Sarayı, Çankaya Köşkü, Erdoğan’ın Kısıklı’daki konutu ve Huber Köşkü korunmuş.

– Teşkilat personeline ‘hava savunma unsuru içeren yeni silah kombinasyonu ile sahada bulunması/görev yapması’ talimatı verilmiş. Bu sayede de Gölbaşı’ndaki Emniyet Havacılık Daire Başkanlığı, Özel Harekât Daire Başkanlığı ve     TÜRKSAT tesisleri savunulmuş.

– MİT Müsteşarı tarafından, karadan havaya etkili hava savunma sistemlerinin kullanılması amacıyla Sn. Başbakan’dan onay alınmış.

– Hava savunma füzeleri, teşkilat personeli tarafından, MİT Müsteşarlığı ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde ateşlenerek kullanılmış.

– Teşkilat personeli hava savunma silahlarıyla birlikte, 16 Temmuz sabahı, helikopter hareketliliğinin olduğu Güvercinlik’teki Kara Havacılık Okulu ve Akıncılar Üssü çevresinde  konuşlanmış.

– Hava savunma füzeleri, anti-tank silahları ve uçaksavarlar ile birlikte 24 saat esasına göre tertibat alınmış.

– Darbecilerin işgal ettiği Gölbaşı’ndaki Özel Kuvvetler Komutanlığının kurtarılması amacıyla, ÖKK Komutanı Zekai Aksakallı ve yakın ekibine, iki adet zırhlı araç teslim edilmiş.

– Genelkurmay Başkanlığı ile Özel Kuvvetler Komutanlığı arasında emir komuta bağının kopmuş olması nedeniyle, üst makamların talimatlarının Özel Kuvvetler Komutanı’na iletilmesine yardım edilmiş.

– MİT Müsteşarı, İçişleri Bakanı, Emniyet Genel Müdürü ve Özel Kuvvetler Komutanı ile telefonla sürekli temas kurmak suretiyle darbenin bastırılmasına yönelik faaliyetlerin koordinesine destek vermiş.

– İllerde bulunan bölge başkanlıkları da yerel makamlarla darbe gecesi boyunca koordinasyonda bulunmuşlar.

– Darbe girişiminin akamete uğratılması amacıyla darbe karşıtı üst düzey TSK mensupları tarafından medyada açıklama yapılması, basın-yayın organlarının sürekli bilgilendirilerek darbe karşıtı tutumlarının sürdürülmesi ve darbeci unsurların demoralize edilmesine matuf mesajların medya organlarında yer alması sağlanmış.

– MİT’in teyakkuz durumu, ülke çapındaki demokrasi nöbetlerinin sona erdiği 10 Ağustos 2016’ya kadar devam etmiş.

MİT’ÇİLER O GECE SİLAHLARIYLA ALANLARDAYDI

Görüldüğü gibi darbenin önlenmesinde hemen hiç katkısı olmayan istihbarat teşkilatı, o gece ağırlıklı olarak üç ana başlıkta faal bir çalışma yürütmüş: Bir; Yeni silah kombinasyonunu içeren etkili silahlar, füzeler ve uçak savarlarla bir tür ‘savaş’ verilmiş. Yani MİT’çiler o gece silahlarıyla alanlardaymış. İki; kurumlar arası koordinasyonu sağlamış. Üç; komutanların canlı yayınlara çıkarılarak mesaj vermesi organize edilmiş.

Birbiriyle bağlantısı kopan kurumlar arası koordinasyonu kim sağlıyor? O gece Cumhurbaşkanı’na bile ulaşamayan, gelen ihbarın ne manaya geldiğini anlamaktan aciz, Genelkurmay’la senkronize bir önleyici faaliyet yürütemeyen MİT!

BUNLAR ÖKK’DAKİ SIR GÖRÜŞMEDE KONUŞULDU MU?

Medyayı etkili bir şekilde kullanmadaki mahareti de takdire şayan istihbarat teşkilatımızın. Cumhurbaşkanı’nın Facetime uygulaması üzerinden CNN Türk’e bağlanmasını MİT Basın Müşaviri Nuh Yılmaz’ın organize ettiği iddiası bir kenarda dursun.

Zekai Aksakallı, savcıya verdiği ifadede neler söylemişti: “MİT Müsteşarlığından Sadık Üstün Bey ile görüştük. Medya ile iletişime geçebilmeme yardımcı olabileceğini söyledi. Saat 01.11’de TGRT Televizyonuna, saat 01.47’de NTV Televizyonuna canlı yayın bağlantısına geçtim. Müteakiben Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı İsmail Metin Temel, 8. Kolordu Komutanı Yılmaz Uyar, 7. Kolordu Komutanı İbrahim Yılmaz, 6. Mekanize Tümen Komutanı Osman Erbaş’a NTV’nin telefon numaralarını vererek, darbeye karşı beyanda bulunmalarını talep ettim. Bu komutanların görev yerlerinin kritik olması sebebiyle bu şekilde hareket ettim.”

Aksakallı ifadesinde bir ayrıntı daha veriyor: “Gece (15 Temmuz gecesi) birçok kez MİT Müsteşarı Hakan Fidan Bey ile görüştük. Durumla ilgili bildiklerimi aktardım. Önceden tahmin ettiğim FETÖ’cü generallerin isimlerini paylaştım.”

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar da 16 Temmuz sabahı darbe bastırılıp Akıncı Üssü’nden ayrılmadan önce Başbakan Binali Yıldırım’ı aramış, sonra da MİT Müsteşarı Akar’ı arayıp bilgi vermişti. Bunu, 17 Temmuz tarihli savcılık ifadesinde anlatıyor. Başbakan’ı anladık da MİT Müsteşarı’nı niye arayıp bilgi veriyor ki?

1 gün önce Gölbaşı’ndaki mezuniyet törenindeki görüşmelerinde Akar, Aksakallı ve Fidan arasında bunlar konuşulmuş, planlanmış, görev dağılımı yapılmış mıydı, bilmiyoruz.

Yalnızca şunu biliyoruz: ÖKK’da bir mezuniyet töreni vardı. Fidan, teamüllerde hiç olmamasına rağmen o törene katıldı. Gecenin bir yarısına kadar orada kaldı ve Akar’ın ardından Aksakallı ile de özel bir görüşme yaptı. Ertesi gün bir ihbarcı binbaşı, Genelkurmay’a, savcılığa ya da Emniyet’e değil; darbeyi MİT’e gidip haber verdi. Akşam kalkışma başladığında ÖKK’da çatışmalar varken Zekai Aksakallı bir türlü kışlasına gidemedi. Onun yerine önce güvenli bir eve geçti. MİT’in yönlendirmesi ile oradan televizyona bağlandı ve arkadaşlarının ekrana çıkma işini organize etti. Bu sırada ÖKK’da neler oluyordu? Darbeci Semih Terzi, Aksakallı’nın 8 kere arayıp emir verdiği koruması Ömer Halisdemir tarafından vuruluyor, Halisdemir de Aksakallı’nın bir başka adamı Mihrali Atmaca tarafından şehit ediliyordu.

Aksakallı o gece, ‘15 Temmuz kahramanı’ ilan edildi. Televizyona çıkıp verdiği mesajdan dolayı. Tabii algıyı yönetme, kitleleri sevk etme, kişileri parlatma ve PR ayağı o gece MİT’te olduğu için kimin kahraman, kimin hain olduğuna da bu şekilde karar veriliyordu.

Hiçbir savcının Hakan Fidan’ın ifadesine başvurmadığını da unutmayalım.

[Ahmet Dönmez] 3.6.2017 [TR724]

Mercedes pıçaklayalım! [Mert Seyfi]

Düşmandım ben balkanlara. Henüz ne anlama geldiğini bilmediğim ve balkonlar gibi bir şey zannettiğimden değildi bu düşmanlık. Her şey televizyon denen aletin eve gelmesiyle başlamıştı üstelik. Ajans diyordu büyüklerimiz haber bültenlerine o zaman. Güleceğim diye ödü ağzına gelen TRT spikerleri hava durumuna geçince olmuştu olanlar. Yurdumuza tüm kötülükler Balkanlar’dan geliyordu bu bültenlere göre. Balkanlardan gelen soğuk hava, balkanlardan gelen yoğun kar yağışı filan.. Hele bir de yüksek basınç, ani hava değişimi filan gibi anlamadığım şeyler olmuyor muydu, “bu şeref ve haysiyet düşmanı Balkanlar bizden ne istiyor?” diye söyleniyordum. Niye yolluyorlardı soğuk havayı üzerimize? Daha önemlisi, niye bunu önlemek için kimsenin kılı kımıldamıyordu?  Balkonlardan sarkan çamaşırlar esprisi yapmayacağım merak etmeyin… 

Kimdi ya da neresiydi tam olarak bu Balkanlar bilmiyordum ama her türlü melanet bunlardan geliyor. Madem öyle neden önlem almıyor sadece vatandaşı uyarmakla yetiniyordu yetkililer: Balkanlardan gelen alçak basınç sebebiyle oluşacak tipiye karşı vatandaşları uyardı yetkililer!

Ne yapacaktık, elimize kap kacak, kepçe sopa, kazma kürek alıp köşe bucak Balkanları mı arayacaktık?

Kendi kendime söz vermiştim, bir gün güçlendiğimde Balkanlara haddini bildirecektim ve bir daha oradan yurduma soğuk hava, alçak basınç filan gelemeyecekti! Nedir ula, yolgeçen hanı mıdır canım memleketimiz?!

Bizzat genel kurmay başkanının kendi yazılı ifadesiyle, darbeyi bildiklerinin, öne aldıklarının, yönettiklerinin ifade edilmesinden sonra enişte baldız hikayelerinin tutulacak tarafı kalmayınca bizim balkanlardan gelen soğuğa benzer bir icraat başladı.

Ki  Allah var, haklarını teslim etmek lazım, düşman üretme ve anında tornistan etme konusunda yeryüzü tarihindeki hiçbir iktidar ve kitle AKP’liler ve tepesindekiler kadar maharetli ve hızlı değildir olamaz. 

Bir de protesto yöntemlerimiz var biliyorsunuz. 

Gofret reklamından darbe mesajı çıkaranların, dizi ile intikam almasına artık aşinayız. Koyuyoruz Diriliş Ertuğrul’a bir ‘hain Kostak’ karakteri, pıçakladıkça içimiz soğuyor millet olarak!

Ondan sonra portakal pıçaklamak kolaylaşıyor, gerçi bunu yaparken elini kolunu kesen vatan kahramanları da var ama bu gazilerimizi başka sefer kaleme alırız. Sarayda gücümüzü duşakabinoğulları tiyatro kostümüyle gösteren bir nesil, elbette bizi çıldırırcasına kıskan, alçak(!) Almanlardan intikamı elbette, Mercedes’e vergi ekleyerek alacaktı. Böylelikle hem de FEtö’ye ceza verilecekti. Bir taşla kuş sürüsü Maşallah!

Yanlış okumadınız Bakanlar Kurulu Karar aldı ve Resmi Gazete yayınladı, Afrika’dan gelen Mercedes CV serisine yüzde 10 TOKİ vergisi konmuş. Niye Afrika, neden TOKİ, niye yüzde 10 gibi saçma sorular aklınıza gelmesin lakin. Şu açıklamanın muhteşemliğinden sonra hangi hain bir tek soru sorabilir ki? 

“Böylelikle otogar yapmamızı kıskanan ve cemaate kucak açan Almanlar’a da ceza verilmiş olacak, böylelikle f.tö ile mücadele kararlılıkla sürdürülecek!”

Ben iktidar yandaşlarının yerine olsam cemaate haddini bildirmek için bi koşu gidip Mercedes C serisi alırdım. Görsünler günlerini alçak hain vatan düşmanları! Böylelikle içi yana yana Mercedes pıçaklamak isteyen yandaşlarımıza da kolaylık olmuş olur. 

Aslında bu zihniyete her şey şahane biliyor musunuz? Ne yaparlarsa bir şekilde terör ile mücadele edilmiş, ülkeyi kıskanan üst akıl ve dış mihraklar ile mücadele edilmiş olur. 

Af buyurun yarın bir partiliden ulu orta yerde gaz salınsa, hele bir sor niye yaptım’ dedikten sonra meseleyi F.tö’ye bağlar rahatlıkla emin olun. 

Buna yandaş medyanın çakalları da iştahla sarılırlar hadi hep beraber zortluyoruz F.tö ile mücadele ediyoruz. 

Sen söyle Ergüncüm haksız mıyım?

mseyfi@samanyoluhaber.com

[Mert Seyfi] 2.6.2017 [Samanyolu Haber]