Yasin Ugan 7 ay boyunca gördüğü işkenceleri mahkemede anlattı avukatını da azletti

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından kaçırılan ve Ankara Emniyet Müdürlüğünde ortaya çıktıktan sonra konuşmaması için baskı yapılan Yasin Ugan, gördüğü işkenceleri mahkemede anlattı.

BOLD – Şubat 2019’da kaçırılıp 7 ay sonra Ankara Emniyet Müdürlüğünde ortaya çıkan Yasin Ugan, gördüğü işkenceleri dün çıkarıldığı Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesinde anlattı. 6 ay boyunca kafasında poşetle yaşadığını söyleyen Ugan, ağır işkence gördüğünü, mosmor bırakıldığını ve sadece 3 kez banyo yapabildiğini söyledi. Mahkemede avukatını da azleden Yasin Ugan, 58 sayfalık ifadesini de görmeden imzaladığını belirtti.

Yasin Ugan’a yapılan işkenceleri Twitter hesabından duyuran HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Ve sonunda Yasin Ugan konuştu! Dün 34. Ağır Ceza’da 13 Şubat’ta polis tarafından götürülüp 6 ay boyunca başından poşet çıkmayacak şekilde ağır işkenceye uğradığını söyledi. Mosmor bırakıldığını, 6 ayda 3 kez banyo yapabildiğini söylediği ve ‘tuttuğu’ avukatı azletti!” dedi.

HAKİM SUÇ DUYURUSUNDA BULUNACAK

Hakimin, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunacağını ifade eden Gergerlioğlu, Şubat 2019’da art arda kaçırılan 6 kişiden Gökhan Türkmen’in de işkence gördüğünü ve aynı şekilde avukatını da azlettiğini hatırlattı.

[Bold Medya] 24.6.2020

Tutuklu yönetmen Terzioğlu yürüyemiyor, konuşamıyor ve kafasını tutamıyor [Sevinç Özarslan]

“Onu görünce şok oldum” diyen Esra Terzioğlu eşinin son durumunu anlattı: “Tekerlekli sandalyedeydi, karşımda gözlerini açamıyor, konuşamıyordu. Acilen hastaneye sevk edilmeli.”

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – 21 aydır Silivri 7 Nolu L Tipi Cezaevinde bulunan yönetmen Fatih Terzioğlu’nun sağlık durumu gün geçtikçe kötüleşiyor. Eşi Esra Terzioğlu, bir aydır sürekli kusan eşinin son halini görünce çok kötü olduğunu söyledi. Terzioğlu, “Berbat bir haldeydi. Dehşet derecede çok kilo vermişti. Konuşamıyordu. Benimle konuşurken gözleri kapanıyordu.” dedi.

15 dua mesajı gerekçe gösterilerek tutuklanan ve 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Fatih Terzioğlu, Ramazan Bayramı’ndan sonra hastalandı ve sürekli kusmaya başladı. Bir ay içinde iki kez cezaevi kampüsü içindeki hastaneye götürülen Terzioğlu serum verildikten sonra tekrar hapse gönderildi. Kanındaki iltihap oranı bir haftada 19’dan 38’e çıkan Terzioğlu’na henüz bir teşhis konulmadı. Ailesinin dışarıda tam teşekküllü bir hastaneye götürülmesi taleplerine cevap verilmedi. Cezaevi hastanesine götürüldüğü için de şu anda tek başına karantinada. Sürekli kustuğu için ilaç içemiyor. Zayıflıktan dişleri dışarıya çıkmış durumda.

“DOĞRU DÜZGÜN MÜDAHALE YAPILMIYOR”

Hastalandığını öğrendikten sonra eşini ilk kez 22 Haziran 2020’da, kapalı görüşte gören Esra Terzioğlu, karşılaştığı manzara karşısında şok olduğunu, eşini tanıyamadığını söyledi. Video mesaj yayınlayarak sesini duyurmaya çalışan Terzioğlu, eşinin halini anlatırken gözyaşlarını tutamadı:

“Dün görüşe gittim. Berbat bir haldeydi. Dehşet derecede çok kilo vermişti. Camın önüne kafasını dayadı. Benimle konuşurken gözleri kapanıyordu. Cama tıkladım, ‘Fatih kendini bırakma, beni dinle’ dedim. Onu mutlu edecek şeyler anlatıyorum, gülemiyor. Konuşamıyor, kendini ifade edemiyor, işaretle bir şeyler gösteriyor. Sadece herkesin ona dua ettiğini, neler yaptığını duyunca ağladı ağladı, gözlerinden ip gibi yaş akıyor.”

“MR ÇEKİLMEDİ, KORONA TESTİ YAPILMADI”

Cezaevi yönetiminin kendisine verdiği bilgilerin doğru olmadığını da belirten Terzioğlu şöyle devam etti: “Çünkü e-Nabız’dan ne yapılıp ne yapılmadığını görüyorum. Eşime de sordum yapılmamış, MR’ı çekildi diyorlar, çekilmemiş. Korona testi negatif çıktı diyorlar, test yapılmamış. Dünden beri bir şey yapmaya çalışıyoruz. Ama ben sesimi daha fazla duyurmak istiyorum.”

ACİLEN HASTANEYE SEVK EDİLMELİ

Eşinin hastalığına henüz teşhis bile konulmadığını anlatan Esra Terzioğlu, bir an önce tam teşekküllü bir hastaneye sevkedilerek teşhis ardından da tedavinin başlatılması çağrısı yaptı.

Cezası Yargıtay tarafından onaylanan Fatih Terzioğlu (40), en son STV’de yayınlanan Sungurlar dizisinin ikinci yönetmeni olarak çalışıyordu.

[Sevinç Özarslan] 24.6.2020 [Bold Medya]

Ve sonunda Yasin Ugan konuştu..!

Ankara'da kaçırıldıktan 6 ay sonra emniyet müdürlüğünde bulunan Yasin Ugan başına gelenlerle ilgili ilk kez konuştu

2019'da Ankara'da Siyah transporterların kaçırdığı Yasin Ugan diğer kayıp 4 kişi ile birlikte Emniyette bulunmuştu. 6 aydır kendilerine işkence edildiği öğrenilen ugan tutuklandığı Ağustos ayından bu yana ailesi ile dahi konuşmuyor, kendisine emniyetin bulduğu avukat Neslihan Koçer ile temas kuruyordu. Ankara'da oluşturulan özel mahkemede yargılanan Ugan bugün başına gelenleri mahkeme ilk defa anlattı.

Ankara 34. Ağır ceza mahkemesindeki duruşmanın detaylarını Kocaeli Milletvekili Ömer Gergerlioğlu paylaştı

Dün görülen duruşmada Ugan 6 ay boyunca başından poşet çıkmayacak şekilde ağır işkenceye uğradığını söyledi.

Mosmor bırakıldığını, 6 ayda 3 kez banyo yapabildiğini söyleyen Yasin Ugan kendisine emniyette ayarlanan avukatı Neslihan Koçer'i azletti.Yasin Ugan, ayrıca 58 sayfalık ifadesini de görmeden imzaladığını belirtti.

Mahkeme Ugan'ın iddialarıyla ilgili suç duyurusunda bulunmaya karar verip duruşmayı erteledi
Gökhan TÜRKMEN'de anlatmıştı

Yaklaşık 9 ay kendisinden haber alınamayan, 6 Kasım 2019 tarihinde emniyette ortaya çıkan ve halen Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunan Gökhan Türkmen geçtiğimiz şubat ayındaki duruşmada başına gelenleri anlatmıştı

 Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada Türkmen, 7 Şubat’ta Antalya’da polis yelekli 3 kişi tarafından kaçırıldığını aylarca (271 gün) ağır tehdit, işkence ve taciz altında kaldığını belirtti.

Kaçırılma olayının ardından 4-5 saatlik bir araç yolculuğu ile bir yere getirildiğini anlatan Türkmen daha sonra aylar süren bir işkence sürecinin başladığını söyledi. En sonunda da yine Antalya’ya getirildiğini belirten Türkmen, sanki Antalya’da bulunmuş gibi işlem yapıldığını öne sürdü. Gözaltında avukat istememesi yönünde baskı yapıldığını belirten Türkmen, düzgün bir avukatlık hizmeti alamadığını bir takım ifadelerin kendisine yazdırılıp imzalatıldığını iddia etti.

Türkmen, avukatı olarak salonda bulunan Ayşegül Güney’i ise azlettiğini söyledi. Türkmen, mahkemede eşi, kendisi ve ailesi için itiraflara da zorlandığını belirtti.

[Samanyolu Haber] 24.6.2020

Dönemin Ankara başsavcısından 15 Temmuz itirafı: O geceye kadar belge bulamadık!

15 Temmuz sürecinde Ankara Cumhuriyet Başsavcısı olan Yargıtay Üyesi Harun Kodalak’ın, ‘sözde darbenin neden yapıldığına yönelik’ yaptığı itiraf gibi açıklama dikkat çekiyor.
Dönemin Ankara Başsavcısından 15 Temmuz itirafı

15 Temmuz’dan kısa bir süre önce yayınlanan Hizmet Hareketi’ne yönelik ‘Çatı İddianamesi’nde, silaha yönelik bir delil bulamadıklarını itiraf eden Kodalak, “Bu argümanları doyurucu çok belge ve bilgi bulamadık. Ama 15 Temmuz gecesi bizim kamuoyuna çok inandıramadığımız silahlı terör örgütü unsurunu kendi kendilerine deşifre ettiler.” diyerek sözde darbenin ne amaçla yapıldığını açıkladı.

Sosyal medyada tekrar gündeme gelen ve 2017’deki 15 Temmuz’un yıl dönümünde, Habertürk’te yayınlanan röportajında Kodalak şunları söylemişti:

“15 Temmuz’dan birkaç gün önce biz ‘Çatı İddianamesini yayımladık. Bizim teknik olarak bir sıkıntımız vardı. Biz birçok kesimi bunların silahlı bir terör örgütü olduğunu inandıramıyorduk. İddianamemizde de bu argümanları doyurucu çok belge ve bilgi bulamadık. Ama 15 Temmuz gecesi bizim kamuoyuna çok inandıramadığımız silahlı terör örgütü unsurunu kendi kendilerine deşifre ettiler.”

[Samanyolu Haber] 24.6.2020

"28 Şubat hakikaten bin yılmış"

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu kendisine ait Youtube kanalı ÖFG TV’de yayınlanan programda gündemdeki konulara ilişkin değerlendirmelerde bulundu.


Gergerlioğlu, Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yapılan operasyonda polis tarafından ‘ele geçirilen’ başta Kur’an meali olmak üzere, hadis ve fıkıh kitaplarının sergilenmesini “28 Şubat devam ediyor” sözleriyle yorumladı. O görüntü için konuşan Gergerlioğlu, “Eski cemaat mensuplarına yönelik bir operasyondu bu ve onların zor durumda kalan arkadaşlarına yardım ettiği iddiası vardı. Hani işte insanlar zor durumda olan cezaevindeki insanlara yardımcı olmaya çalışıyormuş, suç buymuş ve evlerine baskın yapılmıştı. O evlerden toplanan kitaplar sergilendi daha sonra emniyette. Ne var bu kitaplarda? Kur’an-ı Kerim vardı, meal vardı, Tefsir vardı, Hadis kitapları vardı ve bunlar suç örgütünün işte kitapları olarak sergilendi, düşünün” dedi.

Kitapların suç unsuru olarak sergilendiğini kaydeden HDP’li Gergerlioğlu, “Allah’ın kitabı, Kur’an-ı Kerim, tefsirler, hadisler suç unsuru olan kitaplar olarak sergilendi. Bunları biz 28 Şubat günlerinde de görüyorduk, gene 28 Şubat hakikaten bin yıl sürmüş devam ediyor. Hakkı, hukuku, adaleti isteyen insanlar üzerinde devam ediyor, şekil değiştirdi sadece. 28 Şubat’ın bir iktidar zulmü ile devlet dayatmasıyla, zorbalığı ile devam ettiğini şuanda çok net bir şekilde görüyoruz” ifadelerini kullandı.

Gergerlioğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Öylesine azgın bir durum aldı ki bu evden yasal kitapları, Kur’an-ı Kerim’leri toplayıp yasa dışı kitaplar olarak işte Terörle Mücadele Şubesi’nde, Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şube Müdürlüğü’nde sergilemeye kadar vardı. Bunlar da yine iktidarı ne kadar şaşkın, ne kadar hak, hukuk olduğunu gösteren son bulgular maalesef.”

24.6.2020 [Samanyolu Haber]

İnayet - Riayet, İradenin Hakkı ve Sebepler [Safvet Senih]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi Hizmetimiz hakkında diyor ki:  “Bizim Hizmetimiz, İNÂYET  eksenli fakat İMAN  hedefli bir hizmettir. Bundan dolayı da Cenab-ı Hak, sebeplerin çok fevkinde BAŞARILAR  ihsan etmektedir. Bütün bu lütuf ve ihsanlara baktığımızda, görünen odur ki, her mesele tam bir İNAYET  üzerinde cereyan etmektedir.

“Bizler yapılan Hizmetlerde İNAYETİN  yanında  RİÂYETİN  (Yani Görme ve Gözetmenin)  de bulunduğunu, bizim dışımızda onları idare ve kontrol eden birinin var olduğunu anlıyoruz. Mesela, bu yol, ‘Kandan irinden deryaların, menzilinin çok, geçidinin yok’ olduğu bir yoldur. Peygamberler başta olmak üzere, bu yolun yolcuları, yollarında ilerlerken bir çeşit olumsuzluklarla karşılaşmışlardı. Ancak bize gelince, karşımıza çıkan bunca husumete rağmen gösterilen cehd ve gayretin neticesiz kalmadığı da bir gerçektir. Bu ise apaçık bizim bir İLÂHΠ İNAYET  ve  RİÂYET  altında bulunduğumuzu ve Hasbünallahü ve ni’me’l-Vekil, La havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-Aliyyi’l-Azîm’ sırrını tecellisine mazhar olduğumuzu göstermektedir.

“Ancak, böyle bir İNÂYET  ve RİÂYETE  mazhariyetin  de, şart-ı âdî planında bir kısım sebeplerinin olması lâzımdır. Çünkü Zülkarneyn bile, harikulâdeler kuşağında FÜTUHÂT DANTELÂSI  ÖRERKEN, sebeplerini elden bırakmamıştır. ‘Fe etbaa sebeben, sümme etbea sebeben…’  (Kehf Suresi, 18/ 84-85-89-92)  yani ‘Zülkarneyn, bir sebepten diğer bir sebebe sıçrayarak sebebler devr-i dâimi veya sebeplerin doğurganlığını değerlendirmiştir.’ ferman-ı Sübhanî’si, Zülkarneyn’in bu anlayışını anlatmaktadır. Şimdi eğer bir Nebi için sebepler söz konusu ise, bizlerin sebeplerden bağımsız hareket etmemiz herhalde düşünülmemelidir.

“Sebepler, maddî veya mânevî olabilir. Maddî sebepleri eksiksiz yerine getirdikten sonra, İlâhî İNÂYET  EKSENLİ  HİZMETİMİZİN  devam ve temâdisi için mânevî sebepler adına bu İNAYETLERİ  bizlere lütfeden Allah’la münasebetimizi devam ettirmemiz ve O’na yönelmemiz gerekmektedir.

“Evet, her şeyden evvel O’na yönelmek çok önemlidir. Zira büyük problemler ve yapılmaz gibi görülen büyük işler, ancak O’na teveccüh ile gerçekleştirebilmek için, Kudreti Sonsuz’a teveccüh edip yönelmemiz gerekmektedir. İşte bu teveccüh de, bir yönüyle sabır ve namazla olmaktadır. Esasen bu ikisi arasında bir TELÂZUM (birbirine lüzumlu) vardır. Yani bunlar birbirinden ayrılmaz iki parça gibidir. Çünkü NAMAZ, Allah’a imandan sonra KULLUK  adına yapılabilecek en büyük bir iştir. Evet NAMAZ; mâlî, bedenî bütün İBADETLERİ  içinde toplayan  ibadettir… Hac, oruç ve zekât gibi ibadetlerin nüvelerini de onda görmek mümkündür. Yalnız bu, kâmil mânâda elde edilen NAMAZ  için geçerlidir. Dolayısıyla  her insan namazını kılarken Kâmil MÂNÂDA  EDA   ETMEYE ÇALIŞMALIDIR. Namaz, herşeyi ile hâlis bir ibadet ve miraç için yeğane vesile, sonra da Allah Resulüne (S.A.S.), gökler ötesi seyahatinin en son noktasında tevdi edilen İlâhî bir armağanıdır.

“Nebiler Serveri (S.A.S.), Miraca KÂB-I  KAVSEYN  ruhuyla yönelmişti. O, sebepler üstü yaşadığı o noktada, namazla müşerref oldu ve onu hayatı boyunca da En Kâmil Mânâda Edâ etti. O noktada başka bir şey değil de (sadece)  BEŞ  VAKİT  NAMAZIN  HEDİYE  OLARAK  VERİLMESİ,  dikkate şâyandır. Zira Namaz Tamamen Allah Resulünün Misyonu ile  Alâkalıdır. Evet, Resulullah’ın Misyonu, insanların ulaşamadığı noktalara ulaşmak, kurbetin (Allah’a yakınlığın) hazzını tadıp geriye gelmek; sonra da duyup tattığı hakikatleri başkalarına anlatmak ve o ZÜMRÜT  TEPELERE  ONLARI  DA  GÖTÜRMEKTİR. Öyleyse, miracın esas armağanı namazdır ve bu aynı zamanda her müminin miracı olarak, onları da miraca götürecek NURDAN  BİR  HELEZONDUR. Bundan dolayı Allah Resulüne (S.A.S.)  BİR  MİLYON  CENNET  BAHŞEDİLMİŞ  olsaydı, belki de başkalarının ayağının altına uzatılacak böyle nurdan bir HELEZONUN VERİLMESİ  kadar Onu sevindirmeyecekti.

“Evet, namaz öylesine büyük bir ARMAĞANDIR ki, bu armağan içinde, herkese kılacağı NAMAZI  ÖLÇÜSÜNDE  BİR  MİRAC  Mukadderdir. Öyleyse, O İNAYET  ve RİÂYETE  mazhar olmak için böylesine büyük bir ibadete talip olunmalıdır. Şayet hedefimizde mükemmel mânâda bir namaz olursa; gerçek mânâsıyla edasına niyetlendiğimiz namazı yakalayacağımız ana kadar kıldığımız namazlar da –inşaallah-  hüsn-ü kabul görür. Zira müminin niyeti, amelinden hayırlıdır.

“Allah’ın inayetine talip olmada ikinci esas SABIR’dır. Esasen, böyle bir inayet yolundan birinci esas olarak arz ettiğimiz namaz için de maddî sebepler dünyasında koşmak için de hep SABRA  ihtiyaç vardır.

“Evet, bu yol SABIR  ister. İbadetü tâata karşı SABIR  Şartların bütün bütün ağırlığına rağmen kulluğun devam ettirilmesine SABIR… Allah’ın  seni mükafatlandıracağı günü beklerken zamanın çıldırtıcılığına karşı SABIR…

“İşte NAMAZ  ve  SABIR,  bir yerde böylesine özdeşleşmektedir. Allah’ın inayetine tâlip olmanın yolu ve yöntemi, sabırlar hizmetlerinin arkasını takip etmek; namazla sürekli KONSANTRASYON  aramak; Mahbûb-u Hakîkî olarak her lâhza Allah’ı (c.c.) düşünmek ve O’nu herşeye tercih etmektir.” (Prizma-2)

M. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bu tesbitlerinin ışığı altında yolumuza devam etmemiz mutlaka en isabetli davranış olacaktır…
Safvet Senih

[Safvet Senih] 24.6.2020 [Samanyolu Haber]

Gıda enflasyonu dünyada düşerken Türkiye’de artıyor

Yeni tip Koronavirüs (Kovid-19) salgınının olumsuz etkileri nedeniyle dünya geneli gıda fiyatlarındaki gerileme eğilimi hızlanırken, Türkiye’de bunun tersi bir tablo söz konusu.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün gıda fiyatları endeksi Mayıs ayında bir önceki aya göre 3,1 puan gerileme kaydederek, Aralık 2018’den bu yana en düşük aylık ortalamaya işaret etti. Yıllık değişime bakıldığında ise küresel gıda enflasyonunun ekside olduğu görülüyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü verilerine göre Mayıs ayında geçen yılın aynı dönemine göre gıda enflasyonu yüzde 6,5 gerileme kaydetti.

Türkiye’de ise resmi istatistik kurumunun verileri Mayıs’ta gıda enflasyonunun sürdüğünü gösterdi. Buna göre Mayıs’ta gıda fiyatları yıllık olarak yüzde 12,9 arttı. Böylelikle Türkiye’de yıllık gıda enflasyonu dokuz ayın en yüksek seviyesini gördü.

Salgın süresince gıda fiyatlarında makas daha da açıldı

DW Türkçe’nin aktardığı haberde, müresel gıda fiyatları ile Türkiye gıda fiyatları arasındaki makas, koronavirüs salgını süresince daha da açıldı. Küresel olarak koronavirüsün talep üzerinde oluşturdğu baskı fiyatların yönünü aşağıya çevirmesine neden olurken, Türkiye’de birçok ürün grubunda talep düşerken, gıdada talebin seyrini koruması fiyatların yukarı gitmesine neden oldu.

Verilere göre 2019 yılının sonunda küresel gıda enflasyonu ile Türkiye gıda enflasyonu arasındaki makas tamamen kapanırken salgının küresel olarak etkilerinin güçlü şekilde hissedildiği Şubat ayında bu fark üç puan oldu. Söz konusu makas Nisan ayında 14 puana, Mayıs ayında ise 19 puana çıktı.

Türkiye’de bu dönemde özellikle işlenmemiş gıdada fiyatların yükseldiği görüldü. Türkiye’de ilk vakanın açıklandığı Mart ayından sonra sebze ve meyve fiyatlarında artış dikkat çekti. Mayıs ayında fiyatları en çok artış kaydeden ürünler çilek, havuç ve elma oldu.

Maliyetlerin artması ve ithalat fiyatları yukarı çekiyor

Uzmanların değerlendirmelerine göre Türkiye’de gıda fiyatlarını yukarı çeken unsurların başında üretim ve lojistik maliyetlerinin artması geliyor. Koronavirüs süresince üretimin bazı süreçlerindeki kalemlerde yaşanan artış, tarladan sofraya uzanan zincirde fiyatların artmasına da neden oldu.

Tarım uzmanı gazeteci Ali Ekber Yıldırım’a göre bu süreçte Türkiye’nin gıda ithalatına devam etmesi de fiyatların yukarı çıkmasına yol açtı. Türkiye’nin birçok ürün grubunda net ithalatçı olduğunu söyleyen Yıldırım, Türkiye’de gıda ithalatında bir miktar azalma olsa da ithalatın daha pahalı bir hale geldiğini açıkladı.

Doların Türk Lirası karşısında salgın süresince hızla artış kaydetmesi ve rekor seviyelerini görmesi ithalat tarafındaki maliyetlerin yükselmesine neden olmuştu.

Halcilere göre sebze-meyve fiyatlarında makas açılmıyor

Türkiye’de yaş meyve sebze ticaretinin önemli aktörlerinden biri olan halciler ise Türkiye’de sebze ve meyve fiyatlarının dünyadaki ortalamalara kıyasla yüksek olmadığını savunuyor.

Gıda fiyatlarındaki son tabloyu değerlendiren Türkiye Halciler Federasyonu Başkanı Yüksel Tavşan son dönemde özellikle yaş meyve ve sebze tarafında fiyatlarda gerileme eğiliminin söz konusu olduğunu belirtti.

Tavşan, “Gıda, üretimini tümüyle kontrol edemediğiniz bir emtia. Zaman zaman hava koşulları dolayısıyla bazı ürünlerin üretiminde ve dolayısıyla arzında sıkıntılar olabiliyor. Bu da fiyatlara yansıyor. Örneğin son dönemde Akdeniz Çanağı dediğimiz bölgedeki hava koşulları dolayısıyla narenciyede önümüzdeki günlerde bazı sıkıntılar yaşayabiliriz. Fakat geneli itibarıyla baktığımızda meyve-sebze tarafında dünyadaki fiyatlarla Türkiye’deki fiyatlar arasında bir makas görmüyoruz” ifadelerini kullandı.

Gıda ihracatçıları da Türkiye’den ihraç edilen gıdaların dünya ortalamalarında olduğuna işaret ediyor. Ege Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği Başkanı Hayrettin Uçak, Türkiye’nin ihraç fiyatlarının özellikle gelişmiş ülkelere kıyasla ucuz olduğunu belirtti. Uçak, “ABD’de yetişen kirazın kilosu dünya pazarlarında 9-10 dolarlar seviyesine çıkarken, bizim ihraç ettiğimiz ürünün kilosu 5-6 dolarları buluyor. Tabii daha az gelişmiş olan ülkelerde yetişen ürünler fiyat kırdıkları için bize göre daha ucuz. Ama bizim ürünlerimiz dünya ortalamaları seviyesinde” diye konuştu.

Türkiye’de gıda fiyatları üzerinde maliyetler ve ithalat konusu tartışma yaratmaya devam ederken, gıda enflasyonunda dünya ile Türkiye arasındaki makas bir süre daha gündemdeki yerini koruyacak gibi görünüyor.

[TR724] 24.6.2020

Yasin Ugan işkenceyi anlattı: Başımdan poşet çıkmadı, mosmor bırakıldım; 6 ayda 3 kere banyo yapabildim!

Polis tarafından Ankara’daki evinde gözaltına alınan ve 6 ay haber alınamayan Yasin Ugan yargılandığı mahkemede kendisine yapılan işkenceleri ilk kez anlattı.

Dün Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkan Ugan, 13 Şubat’ta polis tarafından götürülüp 6 ay boyunca başından poşet çıkmayacak şekilde ağır işkenceye uğradığını söyledi. Bu süreçte mosmor bırakıldığını, 6 ayda 3 kez banyo yapabildiğini ifade eden Ugan, ‘tuttuğu’ avukatı azletti. Ağustos ayından bu yana ailesi ile dahi konuşmayan Ugan, kendisine emniyetin bulduğu avukat Neslihan Koçer ile temas kuruyordu.

Ugan, ayrıca 58 sayfalık ifadesini de görmeden imzaladığını belirtti. Mahkeme Ugan’ın iddialarıyla ilgili suç duyurusunda bulunmaya karar verip duruşmayı erteledi.

Bu durumu sosyal medya hesabı Twitter’dan duyuran HDP’li vekil Ömer Faruk Gergerlioğlu şunları söyledi:

“…Ve sonunda Yasin Ugan konuştu..!Dün 34. ağır cezada 13 Şubat’ta polis tarafından götürülüp 6 ay boyunca başından poşet çıkmayacak şekilde ağır işkenceye uğradığını söyledi.Mosmor bırakıldığını, 6 ayda 3 kez banyo yapabildiğini söylediği ve ‘tuttuğu’ avukatı azletti..!”

“Hakim Ankara başsavcılığına suç duyurusunda bulunacağını söyledi. 2019 Şubat ayında 6 kişi ard arda ortadan kaybolmuştu. Onlardan Gökhan Türkmen de işkenceye uğradığını aynı mahkemede anlatıp, ‘avukatını’ azletmişti. Yasin Ugan 58 sflık ifadesini görmeden imzaladığını söyledi”

‘Emniyet bizde yok’ demişti; savcılık dosya numarası vermişti!’
Ankara’daki evinde 13 Şubat 2019’da başına siyah poşet geçirerek polis tarafından götürülen Yasin Ugan için emniyet “bizde yok” cevabı vermişti, Yasin Ugan’la ilgili polisin evde tutanak tuttuğu ve dosya numarası verdiği ortaya çıkmıştı. Dosya numarasını veren ismin ise Ankara Savcısı Selçuk Güntaş olduğu doğrulanmıştı.

[TR724] 24.6.2020

Gülen sadece bir gün hayatta kalabilirdi! [Selçuk Gültaşlı]

ABD eski Milli Güvenlik Danışmanı John Bolton, yayınladığı hatıratında Amerika’da sürgünde yaşayan Fethullah Gülen’den de bahsediyor. Bolton, Gülen konusunun, Erdoğan için fikr-i sabite dönüştüğünü vurguluyor.

Cumhuriyetçi yönetimlerde üst düzey görevler alan Bolton en son 2018-2019 arasında ABD Başkanı Donald Trump’ın Milli Güvenlik Danışmanlığını yaptı. Bolton Trump tarafından kovulduktan sonra ‘Her şey bu odada oldu’ başlığıyla ABD’yi karıştıran hatıratını yazdı.

Türkler, Gülen’i isterken gülüyorlardı

Erdoğan’ın Trump’la görüşmelerinde sık sık Gülen’in iadesini talep ettiğini belirten Bolton, Trump’ın ise Gülen’i iade etmesi durumunda sadece bir gün yaşayabileceğini düşündüğünü ifade ediyor. Gülen’in iadesini isteyen Türklerin gülerek Gülen’in endişelenmemesi gerektiğini zira ölüm cezasının kaldırıldığını aktaran Bolton, Erdoğan’ı sert ifadelerle eleştiriyor.

Trump’ın Erdoğan’ın radikal bir İslamcı olduğunu hiç anlamadığını vurgulayan Bolton, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Atatürk’ün laik cumhuriyetini İslamcı bir devlete dönüştürmeue çalıştığını iddia ediyor.

Bolton, Trump-Erdoğan ikili görüşmelerinde Halkbank ve Mehmet Atilla’nın da sık sık gündeme geldiğini kaydediyor. G20 Zirvesi için Buenos Aires’te bulunan iki liderin Halkbank’ı müzakere ettikleri, Trump’ın Halkbank’ın İran konusunda tamamen masum olduğunu söylediğini kaydeden Bolton, Trump’ın Halkbank davasına bakan savcıların Obama’nın adamları olduğunu iddia ettiğini belirtiyor. Erdoğan ise Halkbank davasının Gülencilerin işi olduğunu savunuyor.

Mussolini gibi

Trump ile Erdoğan’ın bir telefon görüşmesini aktaran Bolton, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ‘balkondaki Mussolini gibi’ kendilerine ders vermeye çalıştığını aktarıyor.

Türkiye’de Gülen cemaatiyle ilişkisi olduğu gerekçesiyle tutuklanan rahip Brunson’a da değinen Bolton, Erdoğan’ın Brunson’ı ‘sinsice’ Gülen’e karşı pazarlık yapmak için kullandığını söylüyor. Trump’ın Brunson’ın hapiste olmasının bütün Amerika’yı çileden çıkardığını yazan Bolton, Erdoğan’ın karşılık olarak Gülen’in de ABD’de olmasının bütün Türkleri çileden çıkardığı cevabını veriyor.

[Selçuk Gültaşlı] [TR724] 24.6.2020

Bir tür aile federasyonu: Wushu! | FOTO-6

-Ben ilk kez duydum; Wushu diye bir spor dalı var döğüş sporu…
Türkiyenin her alanında yaşanan aile yapılanması bu alanda da yaşanıyor. Öyle acayip ki, başkanın karısı hakem, yeğenleri yarışmacı.. Bir tür aile federasyonu…

-Sağlam aldılar, hasta verdiler
Gazeteci Mevlüt Öztaş, cezaevinde pankreas kanseri oldu. Kemoterapi gören Öztaş, dün ailesine kavuştu.

-Yandaş medyanın başına taş yağdı!

-Bu sene hacc kurbana denk gelmeyecek!

Siyasal İslamcılar Ayasofya üzerinden rant devşirmeye çasalarken bu sene hacc kurbana denk gelmeyecek ne yazık ki!

M. Nedim Hazar ile FOTO-6’DA


[TR724] 24.6.2020

Prof. Dr. Yamanel’den ‘dondurulmuş gıda’ uyarısı!

Koronavirüsün dondurulmuş gıdalarda potansiyel olarak yaşayabileceği uyarısında bulunan Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Levent Yamanel, ayrıca virüsün mutasyona uğrayıp daha ölümcül bir hale gelebileceğine işaret etti.

Virüsün eksi 20 derecede uzun süre hayatta kalabildiğini belirten Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Levent Yamanel, “Dondurulmuş gıdalarda virüs potansiyel olarak yaşayabilir. Vatandaşlar, dondurulmuş gıdaları çözdükten sonra iyice pişirip daha sonra tüketmeleri gerekiyor.” dedi.

Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yoğun Bakım ve İç Hastalıkları Uzmanı ve Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Levent Yamanel, koronavirüsün çok bulaşıcı bir özelliğinin olduğunu vurgulayarak, “Kişiden kişiye damlacık yoluyla bulaşabilen virüs. İlk günden itibaren söylediğimiz gibi de damlacık yoluyla çok hızlı yayılan bir virüs olduğu için vaka sayıları artıyor. Bu nedenle de çok dikkat edip yeni normale çok iyi uyum sağlamamız gerekiyor. Yeni normalin kurallarını hiçbir yerde unutmamamız gerekiyor. Eğer bunlara uygulayabilirsek ancak virüsün bulaşıcılığını azaltabiliriz. Bu nedenle bu kuralları unutmayıp her yerde dikkatli olmamız lazım.” dedi.

Dr. Yamanel, Çinli uzmanların koronavirüsün eksi 20 derecede 20 yıl yaşayabileceğine dair görüşüyle ilgili ise “Virüs eksi 20 derecede uzun süre hayatta kalabiliyor. Bu nedenle dondurulmuş gıdalara çok dikkat etmemiz gerekiyor. Özellikle dondurulmuş gıdaları çözdükten sonra iyi pişirip daha sonra tüketmemiz gerekiyor. Dondurulmuş gıdalarda virüs potansiyel olarak yaşayabilir. Vatandaşlar aldıkları dondurulmuş gıdaları çözdükten sonra iyice pişirip daha sonra tüketmeleri gerekiyor. Bu nedenle dondurulmuş gıdalara dikkat etmek lazım.” ifadelerini kullandı.

‘KORONAVİRÜS DAHA ÖLÜMCÜL HALE GELEBİLİR’

Prof. Dr. Yamanel, virüsün mutasyona uğradığı görüşleriyle ilgili ise “Ülkemizde ölüm sayısının azaldığını biliyoruz. Bu nedenle virüs mutasyona uğrayıp etkisini yitirmiş olabilir; ancak virüsler çok hareketli, değişebilen mikroorganizmalar. Bu nedenle yeniden mutasyona uğrayıp daha ölümcül hale gelebilir. Virüsler çok hızlı mutasyona uğrayabildikleri için nasıl şu an ölümcül etkisi azaldıysa koronavirüsün daha ölümcül hale gelmesi mümkün. Bu nedenle buna çok dikkat etmemiz gerekiyor.” diye konuştu.

‘‘YOĞUN BAKIMDA YATAN VE ENTÜBE HASTA SAYISINDA ARTIŞ OLDU’’

Prof. Dr. Yamanel, virüse karşı alınan tedbirlerin elden bırakılmaması gerektiğini bildirerek, “Bizde virüsün hasta edici özelliğinin biraz azaldığını gözlemliyoruz; ama son zamanlarda yoğun bakıma yatan ve entübe olan hasta sayılarımızda bir miktar artış oldu. O nedenle çok dikkat etmemiz gerekiyor. Virüsün hareketini tam olarak bilemiyoruz. Mutasyona uğrayıp daha ciddi hastalık oluşturabilecek duruma da geçebilir. Bu nedenle maskeyi, sosyal mesafeyi ve el hijyenini mutlaka uygulamamız gerekiyor. Çünkü virüsün bulaşıcılığı devam ediyor. Ama virüsün hasta edici özelliğinde belirli bir azalma var” değerlendirmesinde bulundu.

VAKA SAYILARI

Prof. Dr. Yamanel, günlük vaka sayılarına ilişkin de “Yeni normale alışma sürecinde bu tip yükselmeler olabilir. Makul yükselmeler bunlar. Ama bin 500’lerden bin 200’lere doğru iniş var. Bu güzel bir gelişme. Buna daha da dikkat edersek daha da düştüğünü ve düşeceğini görürüz. Yeni normalin olmazsa olmaz kuralı maske ve sosyal mesafe. Bu nedenle maskeyi usulüne uygun bir şekilde kullanmamız gerekiyor.” diye konuştu.

[TR724] 24.6.2020

John Bolton o odadaki herşeyi yazmış!

Trump’ın eski Milli Güvenlik Danışmanı Bolton’ın kitabı ABD başkanını sarsıyor. Kitapta Erdoğan ve Halkbank davası da var.

Fethullah Gülen’le ilgili detay…

Trump’ın sağ kolu Bolton’ın kitabı, 5 ay sonraki başkanlık yarışını etkileyecek mi?

Trump’ın en önemli adamları hakkında soruşturmalara bakan Savcı Berman, nasıl görevden alındı? Amerika Türkiyeleşiyor mu?

Kanserle mücadele eden Gazeteci Mevlüt Öztaş, nihayet tahliye edildi… Başka hangi hasta tutuklular var?

Baro başkanları niçin yürüyor? Eykemleri sonucu değiştirecek mi?

Abdülhamit Bilici, Adem Yavuz Arslan ve Metin Yıkar ile #ArtıEksi’de


[TR724] 24.6.2020

Harun Kodalak’tan 15 Temmuz tiyatrosu itirafı: O geceye kadar belge bulamadık!

15 Temmuz sürecinde Ankara Cumhuriyet Başsavcısı olan Yargıtay Üyesi Harun Kodalak’ın, ‘sözde darbenin neden yapıldığına yönelik’ yaptığı itiraf gibi açıklama dikkat çekiyor.

15 Temmuz’dan kısa bir süre önce yayınlanan Hizmet Hareketi’ne yönelik ‘Çatı İddianamesi’nde, silaha yönelik bir delil bulamadıklarını itiraf eden Kodalak, “Bu argümanları doyurucu çok belge ve bilgi bulamadık. Ama 15 Temmuz gecesi bizim kamuoyuna çok inandıramadığımız silahlı terör örgütü unsurunu kendi kendilerine deşifre ettiler.” diyerek sözde darbenin ne amaçla yapıldığını açıkladı.

2017’deki 15 Temmuz’un yıl dönümünde, Habertürk’te yayınlanan röportajında Kodalak şunları söyledi:

“15 Temmuz’dan birkaç gün önce biz ‘Çatı İddianamesini yayımladık. Bizim teknik olarak bir sıkıntımız vardı. Biz birçok kesimi bunların silahlı bir terör örgütü olduğunu inandıramıyorduk. İddianamemizde de bu argümanları doyurucu çok belge ve bilgi bulamadık. Ama 15 Temmuz gecesi bizim kamuoyuna çok inandıramadığımız silahlı terör örgütü unsurunu kendi kendilerine deşifre ettiler.”

[TR724] 24.6.2020

Yeni adres cezaevleri! İşkence ikiye katlandı! [İlker Doğan]

İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi’nin, 10 yıllık işkence raporu açıklandı.  2010-2015 yılları arasında yapılan başvurular ortalama 55 iken, 2015-2019 yılları arasında yıllık ortalama başvuru sayısı 90’a çıktı!

İşkencenin her geçen yıl daha da arttığının belirtildiği raporda, bu artışın temel sebebinin, kamu personelinin ‘cezasızlık’tan güç alması olduğu vurgulanıyor. Sanıkların yargılamalar sonucunda çoğunlukla beraat ettirildiği aktarılan raporda, işkence ve kötü muamelenin en çok gerçekleştiği yerlerin cezaevleri, en çok işkence yapanların ise gardiyanlar olduğu belirtiliyor. Rapora göre, fiziksel şiddeti yaygın kullanan kamu görevlilerinin başında 324 olayla gardiyanlar geliyor. Polislerle ilgili 280, askerlerle ilgili 71 ve korucularla ilgili 9 işkence ve kötü muamele iddiası var.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️



2010-2019 yılları arasında kolluk görevlileri başta olmak üzere kamu görevlilerinden fiziksel şiddet gördüklerini iddiasıyla 689 kişinin İHD Diyarbakır Şubesine başvuruda bulunduğunu anlatan İHD Diyarbakır Şube Başkanı Abdullah Zeytun,  “Raporda, işkence faili gerçekleştiren kamu personellerinin nasıl fütursuzca hareket ettiklerini ve uyguladığı şiddetin cezasızlıkla ödüllendirilmesinden nasıl güç aldığını da ayrıntılı olarak göreceksiniz. Bu şiddetin herhangi kanuni bir müeyyidesinin uygulanmaması, sınırsız gerçekleşmesi nedeniyle bu durumdan güç alan kolluk kuvvetinin, kamu görevlilerinin işkenceyi her alanda gerçekleştirdiğini göreceksiniz.” diyor.

İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi, 2010 – 2019 yılları arasında yapılan başvuruların derlenmesi ile 10 yılı kapsayan İşkence ve Kötü Muamele Raporu’nu kamuoyuna açıkladı. Rapor, 10 yılda İHD Diyarbakır Şubesi’ne yapılan 3 bin 569 hak ihlali başvurusundan, kamu görevlilerince ‘fiziksel şiddet’ uygulanıp yaralanmaya sebep olan eylemlere ilişkin 690 başvurunun incelenmesi ile hazırlandı.

İŞKENCE SON 4 YILDA PATLADI

Rapora göre son 10 yılda işkence ve kötü muamele iddiasıyla yapılan 689 başvurunun 97’si kadınlardan, 592’si ise erkeklerden geldi. 2010-2015 yıllarını kapsayan 6 yıllık dönemde ortalama başvuru sayısı 55 olarak kayıtlara geçmiş. Ancak işkence ve kötü muamele son 4 yılda fırlıyor. 2016-2019 yıllarına kapsayan 4 yılda tam 360 başvuru yapılmış. Son dört yılda yıllık ortalama 90 kişi ‘işkence’ iddiasıyla İHD’nin kapısını çalmış. Tabi bunlar başvuruda bulunanlar. İşkenceye maruz kalıp, İHD’ye başvurmayanlar bu raporun dışında!

GARDİYANLAR ZİRVEDE!

İşkence ve kötü muamele ile ilgili başvuruların 2017 ve 2018 yıllarında arttığı tespitine yer verilen raporda, fiziksel şiddeti yaygın kullanan kamu görevlilerinin başında 324 olayla gardiyanların geldiği belirtildi. Raporda, polislerle ilgili 280, askerlerle ilgili 71 ve korucularla ilgili 9 işkence ve kötü muamele iddiası yer aldı.

İŞKENCENİN MERKEZİ; CEZAEVLERİ VE KARAROLLAR!

İşkence ve kötü muamele yapılan yerler arasında ilk sırada ise 335 olayla cezaevleri geliyor. Ayrıca sokakta 168, gözaltına alınırken 81, gözaltında 80, zırhlı araç içinde 24, kırsal bölgede 12, diğer kamu kurumlarında 11 ve askeriyede 9 olay yaşandığı belirtiliyor. Raporda, işkence ve kötü muamele olaylarının yüzde 45’inin gardiyanlar tarafından, yüzde 47’sinin ise cezaevlerinde yapıldığına dikkat çekiliyor.

CEZASIZLIK, İŞKENCEYİ ARTIRIYOR

İHD Diyarbakır Şube Başkanı Abdullah Zeytun, işkence ve kötü muamelenin artmasının temel sebebinin ‘cezasızlık’ olduğunu anlatıyor. Zeytun, “İşkence faili gerçekleştiren kamu personellerinin nasıl futursuzca hareket ettiklerini ve uyguladığı şiddetin cezasızlıkla ödüllendirilmesinden nasıl güç aldığını da ayrıntılı olarak göreceksiniz. Bu şiddetin herhangi kanuni bir müeyyidesinin uygulanmaması, sınırsız gerçekleşmesi nedeniyle bu durumdan güç alan kolluk kuvvetinin, kamu görevlilerinin işkenceyi her alanda gerçekleştirdiğini göreceksiniz.” ifadelerini kullanıyor.

EN AZ BAŞVURU 2010’DA

Rapora göre, 2010 yılı cezaevlerindeki şiddet içerikli başvuruların en az olduğu yıl olarak kayıtlara geçmiş. Söz konusu yılda 34 kişi işkence ve kötü muamele iddiasıyla İHD’ye başvurmuş. 2018 yılı ise 100 kişiyle en yoğun dönem oldu. Raporda ayrıca başvuruculardan 168’inin sokakta güvenlik görevlilerince darp, kaba dayak ve fiziksel şiddete maruz kaldığı belirtiliyor.

EN FAZLA İŞKENCE SİYASİ TUTUKLULARA

Rapora göre, mağdurların büyük çoğunluğu siyasi sebeplerle gözaltına alınan veya cezaevlerinde bulunan kişilerden oluşuyor. İşkence faillerinin cezasız bırakıldığı ve işkenceye göz yumulduğuna dikkat çekilen raporda, işkencenin Türkiye’de farklı düşünce, ses ve dinamikler üzerinde bir yıldırma aracı olarak kullanıldığı aktarılıyor. Açılan davaların işkencecilerin yargı kararıyla korunması ile kapandığı ifade edilen raporda şu ifadelere yer verildi: “Birçok dosyada takipsizlik kararı verilmiş, açılan davalarda sanıklar beraat ettirilmiştir. Ancak işkence eylemine maruz kalan mağdurlara karşı davalar açılmış ve cezalandırılmışlardır. Adli mercilerin toleranslı ve keyfi tavırları, işkence ve kötü muamele suçlarına davetiye çıkarmakta, failleri cesaretlendirmekte, mağdurların ise hak arama konusunda çekinmesine sebep olmaktadır.”

 [İlker Doğan] 24.6.2020 [TR724]

İslamcı aydınlar ve İttihat ve Terakkî [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Geçen haftaki yazımızda Abdülhamit’in “İttihad-ı İslam” politikasını değerlendirmiş ve ölümünden yıllar sonra “Ulu Hakan” olarak değerlendirilen padişaha, o dönemde birçok İslamcı aydının muhalefet ettiğini ifade etmiştik. Bu yazımızda da İslamcı aydınların, Osmanlı Devleti’nin son dönemine damgasına vuran İttihat ve Terakki’yle olan ilişkilerini değerlendireceğiz.

Abdülhamit’e Tepki

Rus nihilistlerinin ve Carbonari cemiyetinin örgütlenmesini örnek alan İttihatçılara, ilk dönemlerinde Mizancı Murat ve Said Halim gibi İslamcı aydınlar destek verdiler.

Abdülhamit karşıtlığının iyice artmasına paralel bir şekilde İslamcı aydınlar da eleştirilerini artırdıkları gibi Elmalılı Hamdi, Musa Kâzım gibi bazıları İttihat ve Terakki’ye (İTC-cemiyet) üye oldular. 1908’de Meşrutiyetin yeniden ilanı, Abdülhamit’in “istibdat” rejimine karşı büyük bir zafer olarak değerlendirildiğinden İslamcı aydınların birçoğu İTC’yi destekleyen yazılar kaleme aldılar.

İttihatçılar yaptıkları yenilikleri halka kabul ettirmek için İslamcı aydınların desteğine ihtiyaç duyuyor, bu durum ilişkilerin olumlu bir şekilde seyretmesini sağlıyordu. Nitekim İslamcılardan Musa Kazım Efendi 1910-1917 arasında Şeyhülislam olarak görev yaptığı gibi Said Halim Paşa da 1913-1917 arasında sadrazamlık görevini üstlendi.

31 Mart Olayı iki taraf ilişkilerinde bir soru işareti oluşturduğu gibi İttihatçıların Türkçülüğü öne çıkarmaları özellikle M. Akif ve Bediüzzaman tarafından ağır tenkitlere uğradı. Birinci Dünya Savaşı ile birlikte, İTC “İslamcılık” politikasına sarılırken İslamcı aydınlar da kendilerini “vatan görevine” adayarak iş birliğini devam ettirdiler.

Neden Desteklediler?

Abdülhamit’in Saray merkezli rejimine karşı İttihatçıların bazı söylemleri bu yakınlaşmada etkili oldu. Bu durum bir kısmı sonradan yollarını ayırsa da Sait Halim Paşa, Seyit Bey, Elmalılı Hamdi ve Musa Kazım gibi İslamcıların İTC’ye üye olmalarıyla sonuçlandı.

İTC her yıl İstanbul’da bir kongre toplayarak Müslümanların sorunlarının görüşüleceğini, Rusya Müslümanlarının Rus askeri arasında propaganda için yönlendirileceğini, Bulgaristan’daki Türklerin eğitileceğini, Pomaklara Türkçe öğretileceğini, Sünni-Şii ayrımını kaldırmak için İran’la yakınlaşılacağını, Müslümanların birleşmesi için çeşitli cemiyetler vasıtasıyla çalışmalar yapılacağını vaat etmekteydi. Bu tür söylemler, İslamcı aydınların İTC’ye sempatiyle yaklaşmalarında etkili oldu.

Yine de İkinci Meşrutiyet sonrasında bazı İslamcıların “dinsiz ve mason” olmakla suçlanan İttihat ve Terakki’yle (İTC-Cemiyet) ilgili ifadeleri şaşırtıcıdır. Bu yazarlara göre İTC, “mübarek ve mukaddes cemiyet, fırka-i muhtereme” olup İttihatçılar da Müslümanları zilletten kurtaracak “erbab-ı fetih, ashab-ı celâdet, zamanın Halid bin Velid’leri”, yaptıkları çalışmalar da “cihad-ı mukaddesti”.

Örneğin Nakşilerin Halidiye kolunun Bekir Paşa Medresesi müderrislerinin çıkardığı Anadolu gazetesinin yazarı müderris Ahmet Ziya; Enver, Niyazi gibi fedailerin yer aldığı İTC’yi bir “cemiyet-i mukaddese” olarak adlandırmıştı.

Mevlevilerin yayın organı Şems Konya gazetesi de Abdülhamit’e “çok abartılı” tenkitler yöneltmekteydi. Gazeteye göre Abdülhamit devrinde birçok felaket yaşanmış, ocaklar söndürülmüş hatta çok sayıda genç öldürülüp cesetleri Marmara’ya atıldığından denizdeki balıklar yenmez olmuştu. Gazete bir kıyaslama yapmakta ve Abdülhamit’in, icraatlarıyla Haccac’ları, Cengiz ve Timur’ları geride bıraktığını yazmaktaydı.

İslamcı yazarların İTC’ye destekleri sınırsız değildi. İttihatçıların otoriterleşmeye başlaması tepkiyle karşılanmış ve milletin “esir-i istibdattan” sonra bu sefer de “esir-i cemiyet” olduğu yorumu yapılmıştı. Hatta bazıları araya mesafe koymayı bazıları da cemiyetle bağlarını koparmayı tercih etmişlerdi. Örneğin Meşrutiyet öncesinde İttihatçılarla birlikte hareket eden Derviş Vahdeti tenkitlerinin dozajını artırmış ve sonrasında 31 Mart Olayını kışkırtmakla itham edilmiştir. Bu sırada İslamcı kadronun sadece on gün yaşasa da “İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti” adıyla bir parti kurduğu da görülmektedir.

İslamcı aydınların birçok eleştirilerine rağmen Birinci Dünya Savaşı ile birlikte yeniden İTC ile birlikte hareket ettikleri görülmektedir. İttihatçılarla İslamcı aydınların yakınlığının son örneği ise 1918 yılında oluşturulan ve üyeleri arasında Bediüzzaman ve Elmalılı Hamdi (Yazır)’nin de yer aldığı ve başkatipliğini M. Akif’in yaptığı Darülhikmetül İslamiye’dir.

Elmalılı Hamdi Efendi (Yazır)

Elmalılı Hamdi Efendi, Mekteb-i Nüvvab’ı birincilikle bitirmiş ve kendi gayretleriyle edebiyat, felsefe ve musiki öğrenmişti. Hamdi Efendi Abdülhamit’in tek adam rejimine karşı meşrutiyeti savunan İTC’ye üye oldu ve meşrutiyetin ilanı sonrasında İTC listesinden Antalya mebusu seçilerek meclise girdi.

31 Mart Olayı sonrasında Abdülhamit’in tahttan indirilmesine dair fetvayı dönemin Fetva Emini Hacı Nuri Efendi yazmak istemeyince kendisi kaleme aldı ve bu metni mecliste de okuyarak bu süreçte önemli bir rol üstlendi.

Fetvada Abdülhamit bazı önemli konuları şeriat kitaplarından çıkartmak, bazı dini kitapları yasaklamak, devlet hazinesini israf etmek, bazı kişileri sebepsiz yere öldürtmek, hapsetmek, sürgüne göndermek ve Müslümanlar arasında fitne çıkarıp onları birbirine öldürtmekle suçlanmaktaydı.

Elmalılı sadece İTC’ye destek vermekle kalmamış, aynı zamanda meşrutiyet yönetimini güçlendirecek yorumlar yapmış, meşrutiyetin şeriata uygun bir rejim olması için teklifler getirmişti. Hatta Hilafetin “Peygambere vekil” değil “Millete vekâlet” anlamına geldiğini söyleyerek milli egemenliği öne çıkarmış, Kanun-i Esasi ve Meclis-i Mebusan gibi kurumları güçlendiren görüşler ileri sürmüştür. Elmalılı bu görüşleriyle 1876 Anayasası’nı tadil ederek padişahın yetkilerini kısıtlayan 1909 değişikliklerinde etkili olmuştur.

Mehmet Akif

Abdülhamit rejimine çok ağır eleştiriler yapan İslamcıların başında M. Akif gelmektedir. Yazdığı şiirlerde Abdülhamit rejimini “devr-i istibdat”, Abdülhamit’i de “korkak ödlek, baykuş” olarak nitelemiş, buna karşılık hürriyetin ilanını da övmüştür. Abdülhamit’in “dindarane” davranışlarını samimi bulmayan Akif, onu “Buharileri (Sahih-i Buhari) cayır cayır yaktırmakla” itham etmiştir.

Akif, Eşref Edip’e göre Fatin Gökmen Hoca vasıtasıyla “bütün prensiplerine uyacağına dair yemin etmemek şartıyla” İTC’ye katılmış ve bu tavrıyla cemiyetin bütün görüşlerine iştirak etmediğini göstermek istemişti.

Nitekim Akif özellikle “kavmiyetçilik” nedeniyle cemiyete ağır eleştiriler yönelttiği şiirler kaleme almış hatta 1913’de İTC’nin baskısıyla Darülfünun’daki görevinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Buna karşılık Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Enver Paşa’nın isteğiyle Teşkilat-ı Mahsusa adına bazı görevler üstlenmiştir.

Akif’in ilk görevi Şeyh Salih El-Tunusî ile birlikte Almanya’ya giderek Müslüman esirler arasında Panislamizm propagandası yapmak olmuş, bu amaçla Müslüman esirlerin kaldığı kampları ziyaret etmiştir.

Akif’in ikinci görevi de Eşref Sencer’le (Kuşçubaşı) Hicaz’a gitmek oldu. Seyahatin amacı muhtemel bir Arap isyanını önlemekti ve bu nedenle Mekke Emiri Şerif Hüseyin, Şammar aşireti şeyhi İbnürreşid ve Vehhabilerin lideri İbnüssuud ziyaret edildiyse de Hüseyin’in isyanına engel olunamadı.

Bediüzzaman Said Nursi

Bediüzzaman’ın önemli bir özelliği bazı İslamcılar gibi doğrudan Abdülhamit’in yanlış uygulamalarına muhatap olmasıdır. O, Meşrutiyet öncesinde İstanbul’a gelerek “Şark Darülfünunu” projesini “vehimli” Padişah’a sunmak istemiş ve kendini önce akıl hastanesinde sonra da hapishanede bulmuştu.

Said Nursi’nin Abdülhamit ve rejimine karşı eleştirilerine bakıldığında istibdadı çok ağır bir dille eleştirdiği görülmektedir. Ona göre istibdat; suiistimale açık bir rejim olup tahakküm, keyfi muamele, zorbalık, tek kişinin kanaati, zulmün temeli, İslam’ı zehirleyip zillet ve sefalete düşüren, garaz ve düşmanlığın sebebi, kuvvete dayanarak insanlığı mahveden bir yönetim tarzıdır ve düşünce hayatını zehirlediğinden birçok baskıcı düşüncelerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.

Bediüzzaman meşrutiyetin ilanı sonrasında İttihat ve Terakki’nin organize ettiği etkinliklere iştirak etmiş ve “İstibdadın, zulüm ve tahakküm, meşrutiyetin adalet ve şeriat” olduğunu anlatmıştı. Selanik’te de meşhur “Hürriyete Hitap” başlıklı konuşmasını yapmıştı.

Yine Münazarat’tan anlaşıldığına göre meşrutiyet rejiminin şeriata aykırı olduğu iddiaları karşısında da İTC’nin isteğiyle olduğu tahmin edilen bir seyahate çıkarak Şark vilayetlerini dolaşmış ve Kürt aşiretlerine meşrutiyeti anlatmıştır.

Cemiyetle ilişkileri inişli çıkışlı olan Bediüzzaman, İTC’ye bir tepki olarak kurulan İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almış, 31 Mart Olayında asilere destek vermekle itham edilerek yargılanmıştır. Buna rağmen 1911’de İttihatçıların Arnavutluk olayları nedeniyle organize ettikleri Sultan Reşad’ın Rumeli gezisine iştirak etmiş, Birinci Dünya Savaşı’nda da Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın isteğiyle Ruslara karşı Kürt aşiret birliklerinin başında alay kumandanı olarak Köprüköy ve Bitlis civarındaki muharebelerde bulunmuş ve esir düşmüştür.

Bediüzzaman’ın birçok eleştirilerine rağmen “ben ayrılmadım, onların bazıları ayrıldılar” ve “Vakıa onlarda birtakım edepsiz, çok sefih masonlar dahi bulunur; lâkin yüzde ondur. Yüzde doksanı sizin gibi mu’tekid Müslimlerdir” dediği İTC ile münasebetinin Enver Paşa üzerinden devam ettiği anlaşılmaktadır. Rusya esareti dönüşünde Darülhikmetül İslamiye azalığına Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın isteğiyle “Ordu-yı Hümayun” adına seçilmesi de bunu doğrulamaktadır.

Said Halim Paşa

Mehmet Ali Paşa’nın torunu olan Said Halim, Şura-yı Devlet üyeliğine tayin edilip Mısır’dan İstanbul’a gelmiş ve Abdülhamit tarafından “sivil paşa” yapılmıştı. Ancak dönemin bir özelliği olarak hakkında jurnaller verilince memuriyete ilgisini azalttı. Daha sonra da Jön Türklerle bağlantısı olduğu gerekçesiyle İstanbul’dan uzaklaştırıldı.

Önce Mısır’a ardından da Avrupa’ya giden Said Halim, orada Jön Türklere hem maddi hem de fikir yönüyle destek verdi ve İTC’nin müfettişliğine getirildi.

İkinci Meşrutiyetin ilanı sonrasında İstanbul’a dönünce de Ayan Meclisi üyesi seçildi. 1912’de İTC’nin umumi kâtibi olan Said Halim, 1913 Haziran’ında sadrazam oldu ve bu görevi 1917’ye kadar devam etti.

İTC için Paşa’nın Mısır hanedanı soyundan olması yanında İslamcı kimliği de önemli bir figürdü. İslamcılığın en önemli ideologlarından olan Paşa, bu yönüne rağmen İTC’nin başbakanı olarak beş yıl görev yapmıştır.

İslamcı aydınlarla İTC’nin ilişkilerinin son örneği olarak Darülhikmetül İslamiye gösterilebilir. Birçok yönden “seküler” olarak görülen İTC, savaşın son yılında dini konularda bir üst kurul oluşturmak istemiş ve “pozitivist” Ahmet Rıza Bey’in muhalefetine rağmen aralarında Bediüzzaman’ın da bulunduğu ve Akif’in başkatipliğini yaptığı Darülhikmetül İslamiye’yi kurmuştur.

Bütün bu örnekler devrin şartlarının bir sonucu olarak bazı İslamcı aydınların İttihat ve Terakki ile birlikte hareket ettiklerini, bazılarının da mesafeli de olsa İttihatçılarla iyi ilişkiler kurduklarını göstermektedir.

Kaynaklar

G. Geçer, “M. Akif Ersoy’un Siyasal Kimliği ve İttihat ve Terakki’yle Olan İlişkisi”, MAEÜ SBE Dergisi, S. 19, 2017; A. Ağcakulu, Meşrutiyetten Cumhuriyete Said Nursi’de Din-Siyaset İlişkisi, YTÜ SBE Doktora Tezi, 2016; M. Tekin, “Dönemin İslamcılarının Abdülhamit’e Bakışı”, Birey ve Toplum, 2011,S. 1; A. Kozan, “Elmalılı Hamdi Yazır ve Siyaset Düşüncesi”, Elmalılı Hamdi Yazır Sempozyumu, Antalya, 2012; C. Arabacı, “Abdülhamit’e Karşı İslamcı Muhalefet”, Sultan II. Abdülhamit Dönemi, İstanbul, İZÜ Yayınları, 2019; A. Özcan, “İslamcılık”, C. 23; H. Bostan, “Said Halim Paşa”, C. 35; Y. Ş. Yavuz, “Elmalılı Hamdi Yazır” C. 11; E. Düzdağ, O. Okay, “Mehmet Akif Ersoy”, C. 28, TDV İA.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 24.6.2020 [TR724]

Barolar da uyandı, hadi balığa gidelim [Alper Ender Fırat]

Elle tutulamayan, gözle görülemeyen varlığı ispat edilmeyen, edilemeyen, edilmesi gerekmeyen, edilmeye ihtiyaç duyulmayan, zaman ve mekanla kayıt altına alınmayan fetöcülük, yargının tabutuna son çiviyi çakacak olan çoklu baro projesini için düğmeye bastı(!) Düğmeye basmakla da kalmadı, protesto için Ankara’ya yürüyen baro yöneticilerini Ankara girişinde hırpaladı, tartakladı, şehre sokmamaya çalıştı.

Sihirli bir kelime ‘FETÖ’ baro meselesinde de işe yarıyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Çeşitli şehirlerdeki baro yöneticileri yürüye yürüye geldikleri Ankara’ya bütün fetöcü engellemeleri aşarak, hallerini, umutlarını, istek ve dileklerini Anıtkabir’e ulaştırmayı başardı. Hatta fetö’yü de Ata’ya şikayet bile ettiler. 

İçişleri Bakanı pek muhterem sayın Süleyman Soylu ile görüşme lütfuna erip, yürümeye devam edebilme iznini de, Metin Feyzioğlu’nu yürüyüşe sokmama yetkisini de aldılar.

Yürürken, konuşurken, dertlerini dillendirirken, bağırıp çağırırken 18 yıldır ülkeyi yöneten sütten çıkmış ak kaşık kadar masum, mazlum ve mağdur olan Recep T. Erdoğan’ı neredeyse hiç anmadılar. Bir fetöye bir de Metin Feyzioğlu’na öfkelendiler, onun aslında kripto bir fetöcü olduğuyla ilgili araştırma ve ispat çabaları bu yazı hazırlandığı sırada devam ediyordu. 

Erdoğan’a muhalifmiş gibi rol yapanların onu bütün kötülüklerden arındırmak, hiçbir meseleyi ona dayandırmamak, her kabahati başka bir günah keçisine havale politikası, sadece korkuyla açıklanır bir ahmaklık gibi gelmiyor bana. Kanaatimce bunların hepsi yeni rejimin muvazaalı muhaliflerinden başkası değil.

15 Temmuz’u perde yaparak kurulan, her şeyin izne tabi olduğu ve devletin ‘her şey’ olduğu rejimi kurmayı derin devlet uzun zamandır istiyordu. Muhalif gibi görünenlerin şu andaki duruma sahici bir şekilde itiraz ettikleri yok zaten. Bütün mesele ceberrut devlet arabasını kimin süreceği noktasında düğümleniyor.

Baro Başkanlarının son durak olarak Anıtkabir’de toplanmaları bile taleplerinin özünde hukuk, adalet olmadığını göstermeye yetiyor. Zaten evrensel hukuk, demokrasi, adalet gibi kelimeler gürültüde kaybolacak kadar az. Kimsenin rejimle problemi yok, sadece suyun başında oturan değişsin, yeter. Senin değil benim yönettiğim, senin değil benim ihale dağıttığım, senden değil benden izin aldıkları bir devlet…

Ve bilindiği gibi bu rejimi kurarken kullandıkların en önemli araç fetö aparatı. Belirsiz, ispatsız, delilsiz, itiraz eden herkesin üzerine yapışan bir gulyabani ithamı! Kolay kullanılan, muhtemel bütün riskleri önlediği düşünülen ama ahlaksızca, ama sahtekarca olduğu her şeyiyle bilinen bir aparat…

Günün sonunda bugün baro başkanları İçişleri Bakanı ile görüşmeyi ve yürüyebilme izni almayı bir başarı olarak görüyorlar. Bir süre sonra payanda oldukları yeni rejimde nefes alabilme, su içebilme özgürlüğüne sevinir hale gelecekler. Hâlâ gerçek failleri örtbas etmeye, her şeyi ‘fetö’ye bağlamaya devam etsinler.

Ama kendi başlarına kaldıklarında hizmet hareketi bu konularda bizi yıllar öncesinden ikaz etmişti, bugün olan her şeyi beş sene altı sene önceden yazmışlardı diye itirafta bulunsunlar. Başlarına gelen her şeyde, önceden ikaz edenlerden en azından iç dünyalarında özür dilesinler. Hakikate bir özür borcunuz var.. 

[Alper Ender Fırat] 24.6.2020 [TR724]

‘Evet, Türkiye’de ırkçılık var’ [Hasan Cücük]

Danimarka Parlamentosu’nda yasama yılının açılış ve kapanış toplantıları oldukça dikkat çeker. Yasama yılı açılışında başbakanın konuşması ilgiyle takip edilir. Kapanışta ise tüm partilerin lider veya sözcüleri söz alıp, genel bir değerlendirme yapar. Genel değerlendirmelerde tartışma çıkaracak bir çok konuya değinildiği için, kapanışta görüşmeler ortalama 12-15 saat sürer. Sonrasında ise ekim ayına kadar meclis tatil olur. Tabi, komisyonlar tatile rağmen çalışmaya devam eder.

Bu yıl yasama yılı kapanış görüşmelerinde manşeti Birlik Listesi sözcüsü Pernille Skipper verdi. Yeşiller ile koministlerin ittifakı olan Birlik Listesi’ni diğer partilerden en bariz özelliği, parti başkanlığının olmamasıdır. Oldukça özgürlükçü olan Birlik Listesi, göçmenler ve mülteciler konusunda çoğu zaman aşırı sağın sinir uçlarına dokunur. Parti başkanının olmadığı Birlik Listesi, haziran 2019’da yapılan seçimlerde aldığı yüzde 6,9’lük oy oranıyla 13 sandalye ile parlamentoda temsil ediliyor.

Başkanlığın olmadığı Birlik Listesi’nin bir numaralı koltuğunda politik sözcü oturuyor. Partinin politik sözcüsü Pernille Skippper, Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada ‘Danimarka’da ırkçılık var mı?’ diye sorup kendi cevapladı ‘Evet, Danimarka’da ırkçılık var.’ Konuşmasında, ülkede bulunan yabancılara ayrımcılık yapılıp, eşit davranılmadığına dikkat çekip, ‘Bu kürsüde söylenmesi gereken bazı şeyleri ifade etmek gerekir’ dedi.

Skipper’in konuşmasından doğal olarak sağın en ucunda bulunan Danimarka Halk Partisi (DF) ve Yeni Burjuva tepki gösterdi. Aşırı sağa Danimarka’da taban kazandıran isim olan DF’in eski lideri Pia Kjaersgaard’un, meclis kürsüsünden ‘İsmi Ayşe olan birisi iş başvurusu yaptığında işveren belki ‘Çalıştığı dönemde radikalleşirse ne olacak?’ diye düşünecektir. Bu ırkçılık mı? Bence değil.’ sözlerine tepki gösteren Skipper, ’Bu ne demek oluyor? İsminiz Ayşe olduğu için radikalleşmiş mi oluyorsunuz? Bu, yalnızca ismi Arapçayı andırdığı için, günlük hayatta işe alınmayanlara yönelik ırkçılığı yasallaştırmaktır.’

Pernille Skipper’in, ’Evet Danimarka’da ırkçılık var’ sözlerine sadece aşırı sağ tepki gösterdi. Ülke basını ’Meclis kürsüsünden küstah sözler’ manşeti atmadı. Savcılar harekete geçip, ’Danimarkalılığa hakaretten’ dava açmadı. Skipper’in sözleri ülkede yaşayan göçmenler ve demokrasi yolunda daha alınacak çok mesafesi olan ülkeler tarafından memnuniyetle karşılandı. Bu ülkelerden biri de doğal olarak Türkiye oldu. AKP rejimine göre, İslam ve göçmen karşıtlığının bayraktarlığını(!) yapan batıda bir milletvekili çıkıp, ırkçı olduklarını dile getiriyordu. Biz demiyoruz, siz diyorsunuz moduydu.

Yazının burasında rolleri değiştirip, Danimarka yerine Türkiye yazalım. Bir vekil çıkıp – partisi önemli değil- TBMM kürsüsünden, ’Türkiye’de ırkçılık var mı?’ diye sorup ’Evet, Türkiye’de ırkçılık var’ diye cevapladığını düşünün. Muhtemelen vekil sözlerini tamamlamadan meclis boks ringine dönerdi. Yumruklar ve hakaretler havada uçuşur. Partiler bir bir kınama açıklamaları yapar. Basının atacağı en hafıf manşet ’küstah’ ile başlayan kelimeler olur. Şanlı savcılarımız derhal harekete geçip, ’Türklüğe hakaretten’ dava açar. TBMM başkanlığına Cumhurbaşkanlığı ’talimatıyla gelen’ dokunulmazlığının kaldırılması jet hızıyla işleme konur. Sonrası malum.

Danimarka’da insanların renk, ülke ve inancından dolayı göçmenlerin ayrımcılığa uğradığını neredeyse küçük bir azınlık dışında herkes kabul ediyor. Ülkenin başbakanları zaman zaman çıkıp, ’İsminden dolayı insanların ayrımcılığa tutulması utanç verici’ açıklamalarını yapıyor. Ayrımcılıkla mücadele partilerin vaatleri arasında bulunuyor. Kimse var olan sorunu halının altına süpürmüyor veya yok saymıyor.

Batıda kimse sistemin mükemmel olduğunu ve toplumda ırkçılık – ayrımcılık olmadığını savunanlar azınlıktadır. Sisteme yeri gelip en sert eleştiriler yine kendi içinden geliyor. Basın özgürce yazıyor. İşte bu noktada mide bulandıran gelişme, demokrasiyi katleden ülkelerden gelen tepkiler oluyor. Batı kendi evinin önünü süpürmeye devam ediyor. Boşver batıyı sen evinin önüne bak ki, söylediğin sözlerin bir değeri olup, ciddiye alınsın.

[Hasan Cücük] 24.6.2020 [TR724]

Feyzioğlu’nun koltuğunu hak eden tek üye var [Tarık Toros]

Kürt siyasal hareketi Türk TV’lerinde yasaklı.

5 yıldır bu böyle.

Özellikle “Türk TV’leri” ifadesini kullandım.

Öyleler çünkü.

Türkiye TV’si bile değiller.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


HDP neden yasaklı?

Açıklamış bir aklıevvel:

-Terörle arasına mesafe koymadığı için.

Mesafe koyanları da çıkarmıyorsunuz, diye soran yok tabi.

**

Geçen başka bir aklıevvel, çok izlenen YouTube kanalına, HDP’li bir vekil çıkarmış…

Israrla, “PKK terör örgütü mü, değil mi” söyletmeye çalışıyor.

Hiç unutmam, yıllar yıllar önce…

Hulki Cevizoğlu, parti kurmaya soyunan Ali Müfit Gürtuna’ya, “Atatürkçü müsünüz” diye sormuş, 10-15 dakika boyunca da sorusunda ısrar etmişti.

Sonunda yarım ağızla “Atatürkçüyüm” cevabını alabilmişti.

Halbuki Gürtuna,

“Şucu bucu değilim beyefendi, demokratik değerleri savunuyorum” diyebilirdi.

Bana soran olursa, “Tarık Toros, gazeteciyim” diyorum.

Bitti, o kadar.

**

Kaldı ki…

HDP’lilere “PKK terör örgütü müdür” diye sorulması ve ısrarla bu soruya cevap almaya çalışmak gazetecilik değildir.

İnsanlar, iğneyi kendine batırmadan anlamıyor.

Batıralım o halde:

Cemaatle meselesi olmayan birine durup dururken “Sizce Gülen grubu terör örgütü mü” diye sorulsa mesela…

Düşünürsünüz değil mi?

-Eeee, soru Avrupa’daki birine soruluyorsa mesele yok. Türkiye’de soruluyorsa, canlı yayın filansa, öyle demek icap eder, çünkü resmen kabul edilmiş bir hal var. Karşı çıkarsak bizi de aynı örgütten alırlar, hafazanallah!

**

Türk TV’lerinin hali bu…

“Terör örgütü dersen bize çıkabilirsin, demezsen kapıdan giremezsin.”

**

Ekranlara çıkmanın besmelesi yoktur.

İnsana bir şey söyletmeye çalışmak da abestir.

Soru gibi sorularını sorar, cevabını alırsın.

Bırakın insanlar, “şucu bucu” olmadan önce insan olsun.

**

Son not: HDP’nin Edirne ve Hakkari’den Ankara’ya yürüyüşü neyse ki büyük tatsızlık çıkmadan, hedefine ulaştı. Yine, avukatlık yasasına ve başkanları Metin Feyzioğlu’na karşı çıkan baro başkanlarının Ankara yürüyüşü, polisle küçük çaplı itişme dışında amacına ulaştı. 58-60 kadar ilin baro başkanı genel merkeze kafa tutmuş durumda. Feyzioğlu’na destek veren il sayısı taş çatlasa 15 kadar. Merak edip 3 sene önce, 13-14 Mayıs 2017’deki seçim sonuçlarına baktım, Feyzioğlu genel kurulda 420 oyun 419’unu alarak 4 yıllığına seçilmiş. Yürüyenleri bilmem ama, oy vermeyen hangi üyeyse başkanlığı asıl o hak ediyor 🙂

[Tarık Toros] 24.6.2020 [TR724]

Akar nereye koşuyor? [Adem Yavuz Arslan]

Bir önceki yazıda “Akar’ın çerezleri!” başlığı ile Irak’ın kuzeyine yapılan “Pençe-Kartal” harekatının komuta merkezinden yansıyan yumruklu fotoğraflardan hareketle operasyon imaj boyutunu irdelemiş ve o yazıyı “Acaba Akar 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde filtre kahvesini içip çerezini yerken Boğaz Köprüsü’nde boğazlanan Harbiyeli çocukları görünce de ‘zafer kazanmış komutan’ edasıyla yumruk hareketi yapmış mıdır?” diye bitirmiştim.

Bugün Akar analizine devam edeceğim.

Oldukça uzun bir yazı olacak ama anlatılması-hatırlatılması gereken çok olay var.

Daha önce defaatle yazdım ve anlattım; Akar olmasa Erdoğan ve Fidan ikilisi 15 Temmuz kumpasını gerçekleştiremezdi.

15 Temmuz olmasa Erdoğan rejimi değiştiremez, Cemaat ve az sayıdaki muhalifin nefesini kesemezdi. Erdoğan emniyetten yargıya, medyadan dış politikaya kendisi açısından herşeyi ‘dikensiz gül bahçesine’ çevirmişse bunda Akar’ın büyük katkısı oldu.

Yani Akar üzerine özel olarak eğilmek şart.

HERŞEY İMAJ İÇİN

Pençe-Kartal operasyonuna dair ‘imaj haberleri’ tam gaz devam ediyor.

Bir önceki yazıda askeri uzmanların değerlendirmelerinden örnekler vermiştim. Normal şartlarda bir tuggeneral seviyesinde yönetilmesi gereken operasyonu bizzat Akar koordine ediyor.

Gerçi bazı operasyon görüntülerinin eski, imha edilen bazı mağaraların zaten boş olduğu ortaya çıktı ama amaç reklam yapmak olunca işe yaradı.

Konuştuğum askeri uzmanların anlatımlarına göre yapılan operasyonun askeri hedefleriyle icrası uyumlu değil.

Sahadan gelen bilgilere göre daha ucuza daha iyisi üretilebilecek İHA/SİHA’lar, harbe hazırlık oranı bir türlü istenilen seviyeye getirilemeyen ATAK’lar ve nitelikli pilot kıtlığı çekilen F-16’larla dağ taş bombalanmış.

Yerel medyaya yansıyan görüntülere göre vurulan yerlerin PKK ile ilgisi yok.

Ancak Akar merkezli imaj çalışması tam gaz devam ediyor.

AKAR NE YAPMAK İSTİYOR?

Peki ama Akar ne yapmak istiyor, nereye koşuyor? MHP lideri Bahçeli’nin deyimiyle “Hulusi Akar ne yapmak, nereye varmak istemektedir”.

Bu soruya sağlıklı cevap verebilmek için takvimleri hayli geriye alalım ve Akar’ın kariyerine daha yakından bakalım.

Çünkü aradığımız cevaplar satır arasında gizli olabilir.

Öncelikle şunun altını çizelim. Akar’ı şahsen tanıyan, beraber mesai yapmış insanlara sorarsanız (mahkeme dosyalarında bu yönde hayli geniş bir arşiv var) size şöyle bir portre çiziyor; “ Çabuk öfkelenen, küfürbaz, içten pazarlıklı, tuttuğunu tam tutar, gömdüğünü tam gömer”

Emekli Koramiral Atilla Kıyat’la rakı-viski içen ama Milli Görüşçü isimlerle namaz kılan bir isim olarak anlatılan Akar için “Su uyur Hulusi Akar” da deniyor.

Akar ne kadar küfürbaz şahsen bilmiyorum ama Wikipedia’da yer alan bir detaya göre Abdullah Gül’le okul arkadaşı olduğu Kayseri Lisesi’nden öğretmene hakaret ettiği iddiasıyla uzaklaştırılmış.

Tam bu noktada ‘komplo teorisyenlerinin sevdiği’ bir detay var.

Normal şartlarda “Disiplin cezası almış olanlar Harp Okulları’na alınmaz” kuralı var ama bu madde Akar Kara Harp Okulu’na girerken işlemiyor.

Dahası emsalleri hal ve hareketlerine çok dikkat eder, siyasi görüntü vermezken Akar Necip Fazıl ve Abdullah Gül gibi isimlerle yakın temasta bulunuyor.

GÖRÜNMEZ BİR EL HEP ÖNÜNÜ AÇMIŞ

Yazımın ilerleyen bölümlerinde de göreceksiniz; Akar’ın bir şekilde işleri hep yaver gitmiş ve önü açılmış.

Somut örneklerle anlatmaya çalışayım;

Geçtiğimiz Mayıs ayında vefaat eden ve 28 Şubat’ın en önemli figürlerinden olan eski Genelkurmay Başkanı İ.Hakkı Karadayı’nın özel kalem müdürlüğünü de yapmış olan Akar, 1998 yılı YAŞ’ında birinci sıradan tuggeneralliğe terfi etti.

TSK teamüllerine göre birinci sıradan terfinin anlamı şudur; Şura’ya giren adaylar içinde en yüksek sicil+takdir puanı+albay ve generallerin verdiği puanlar+komuta kademesini puanı gibi kriterleri en yüksek subay demektir.

Akar ‘birinci sıradan terfi’ teamülünü 2002 YAŞ’ında da sürdürdü ve Kara Harp Okulu komutanlığına atandı.

Akar’ın burada en sevdiği ve güvendiği, Genelkurmay Başkanlığı’na kadar tabir-i caizse yanında taşıdığı, ‘kardeşi gibi’ sevdiği en yakın çalışma arkadaşı -AKP’li Şaban Dişli’nin kardeşi -Mehmet Dişli olacaktı.

Harp Okulu’ndan itibaren her işi rast giden, önü açılan Akar için Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na Org. Yaşar Büyükanıt’ın getirilmesiyle işler değişti. Çünkü Büyükanıt Akar’ı ve ‘onun gibileri’ sevmiyordu.

BÜYÜTANIT’A GÖRE AKAR İRTİCACI

Büyükanıt’a göre Akar ‘irticacı’ydı. Bu durum kulislere hakim gazetecilerin bildiği bir sırdı.

Hatta meslek hayatı boyunca TSK tarafından ‘sakıncalı’ bulunan, hiç bir zaman akredite edilmeyen bir gazeteci olarak ben bile Büyükanıt’ın Akar’la ilgili düşüncelerini meslektaşlarımdan dinlemiştim.

Akar’a bir virgül koyalım ve Büyakanıt’a parantez açalım.

Çünkü bugün yaşanan bir çok olayın uzantısı Büyükanıt’la doğrudan ilgili. Hilmi Özkök’ten sonra Genelkurmay Başkanlığı için en büyük aday olduğunu bilen Büyükanıt bu koltuğu devraldığında Ulusalcı-Ergenekoncu-Kemalist cephenin kendisinden beklentilerini biliyordu.

Bu yüzden iktidara yapacağı müdahalenin (!) hazırlıklarına bir an önce başlamak istiyordu ama bunun için bir ‘neden’ lazımdı.

O ‘neden’ bulunamazsa da ‘icat’ edilmeliydi.

Tıpkı halefi İlker Başbuğ’un FOX Tv ekranlarında “Kayseri’deki üç astsubaydan Gülen’e gidecektik. İktidar yasa değişikliği ile Gülen’i elimizden aldı” diye itiraf ettiği kumpasın benzerine ihtiyaç duyuluyordu.

Başbuğ’un canlı yayında ağzından kaçırdığı bu itiraf aslında siyasetin dizaynı konusunda ilk deneme değildi.

HARP OKULUNDAN TÜM TÜRKİYE’YE

Büyükanıt’ın ‘en has’ generallerinden olan Reha Taşkesen hızla kolları sıvadı. Kara Harp Okulu’nda başlatılacak bir ‘operasyon’ ve askeri mahkemeler marifetiyle büyük bir ihraç ve tutuklama furyası başlatılacaktı.

Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olmasıyla bu dalga diğer kuvvetlere de yayılacak ve sivilleri de kapsayan tutuklama furyaları hayata geçirilecekti.

Şimdi geriye dönüp bakıldığında bir dönem askerin planladıklarının AKP eliyle hayata geçirildiğini görebiliyoruz ama biz konumuza geri dönelim.

Bu plan aslında dönemin 1.Ordu Komutanı Çetin Doğan tarafından yapılan ‘Balyoz’ darbe planına göre daha profesyonel ve gayet hukuki (!)ydi.

Reha Taşkesen göreve hızlı başladı ancak bir türlü Büyükanıt’ın beklentisi gerçekleşmiyordu.

Reha Taşkesen kendisine hedef olarak o dönem Kurmay Binbaşı olan Mehmet Dişli’yi seçti.

Çünkü Dişli demek Akar demekti.

Taşkesen Harp Okulu öğrencileri arasında bir klik üzerinden fişleme yaptırdı. Bir yandan da Dişli üzerine operasyon yapmaya devam etti.

Bazı okurlarımız bu kadar detayı nereden bildiğimi merak edebilir. Hemen adresi söyleyeyim;  https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/darbeci-mehmet-disliyi-2006da-kimler-korudu-5583001/ 

Mahkeme savunmalarında herşey açık açık anlatılıyor.

GENELKURMAY’I KARIŞTIRAN İHBAR

Taşkesen’in planları adım adım uygulanırken üstü örtülemeyen bir takım ‘delilli ihbar ve şikayet mektupları’ Genelkurmay Başkanlığı’na ulaştı.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök ise ‘gereği için’ bu mektupları Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’a yolladı. Yenir yutulur iddiaların olmadığı ihbarlarla ilgili Yaşar Büyükanıt Reha Taşkesen’i çağırıp “gereğini yapmasını” istedi.

Taşkesen aslında Büyükanıt’ın gözdesiydi ama delillendirilen öyle iddialar vardı ki Büyükanıt ‘istifa et’ deyip tatile çıkmak durumunda kalmıştı.

Bugünün siyasi konjonktürü nedeniyle ‘milli orduya kumpas kuruldu’ denilerek üzeri kapatılan o iddialar doğru olmasa, deliller sağlam olmasa Büyükanıt en gözde generali Reha Taşkesen’i istifaya zorlar mıydı?

Kimbilir belki bugün emekli olmuş, kenara çekilmiş birileri o mektuplara konu olan olayları anlatır!

Konuyu dağıttık ama bugünkü olayların daha net anlaşılabilmesi için bu uzun parantezi açmam gerekiyordu.

Şimdi Akar’a geri dönelim.

2005 yılında Kara Harp Akademisi Komutanlığı’na atanan Akar, bir üst rütbeye terfi etmeyi umduğu 2006 YAŞ’ında büyük bir hayal kırıklığı yaşadı.

AKAR LASTİK PATLATIYOR

Rakibi İsmail Hakkı Pekin birinci sıradan Korgeneralliğe terfi etti ve kendisi Tümgenerallikte bir yıl uzatılanlar listesinde ikinci sırada kaldı.

TSK’da bilinen yaygın tabirle Akar ‘lastik patlatmıştı’

Bu ifade önü açık generallerin beklenmedik bir şekilde görev süreninin uzatılması veya emekli edilmesini tarif için kullanılıyor.

Bu noktada şunu hatırlatalım. Meslek duayenlerimizden Mehmet Ali Birand’ın meşhur ‘Emret Komutanım’ kitabında anlattığı gibi TSK’da terfiler albaylığa kadar rutin seyrinde gider fakat generallik özellikle de Orgenerallik tamamen siyasi süreçlerdir.

Akar için ‘görünmez bir el’ tam bu noktada devreye girdi ve emekli edilmesi engellendi. (https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/hilmi-ozkok-komisyonda-1456483/)

Askeri teamüllere göre Genelkurmay Başkanlığı için önü açılmak istenen generallerin bekleme süresi Korgeneral rütbesinde uzatılarak sağlanır.

Mesela 2001 yılında İlker Başbuğ’un rütbesi de bir yıl uzatıldı. Eğer o yıl Başbuğ terfi etseydi Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan emekliye ayrılacaktı.

Hep dört ayak üstüne düşen Akar için 2007 YAŞ’ı pek parlak geçmedi. Çünkü terfi eden beş tümgeneral içerisinde Galip Mendi’nin ardından dördüncü sıradaydı.

Akar için artık emeklilik gözükmüştü. Tam da buna uygun bir atama geldi; Kara Kuvvetleri Lojistik Komutanlığı. Bu ‘erken tebliğ edilen emeklilik’ sayılırdı.

Ancak Akar için aslolan 2007 YAŞ’ını atlatmaktı.

Çünkü Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi doluyor,yerine Kayseri’den arkadaşı Abdullah Gül oturuyorken, Yaşar Büyükanıt da Erdoğan’ın ‘başsavcısı olduğu’ soruşturmalar nedeniyle zor günler geçiriyordu.

2009 general/amiral atamalarında İstanbul üçüncü kolordu komutanlığına atanan Akar bu dönemde cezaevlerini ziyaret ediyor ve mesai arkadaşlarına pek de iyi anlatılmayan şekilde davranıyordu.

Buradaki amaç siyasi iktidara yakın görünme kaygısıydı.

Akar verdiği mesajların siyasi irade tarafından da görüldüğünü geç olmadan fark etti. Artık hedefine ulaşmak için takvim yapraklarının düşmesini beklemeye başladı.

2011 YAŞ’ına gelindiğinde ise  Akar için her şey çok daha parlak geçti. Kendisi ‘olağanüstü bir şekilde’ birinci sıradan Orgeneralliğe terfi ederken en güçlü rakipleri İsmail Hakkı Pekin ve Galip Mendi terfi edemeyip korgenerallikte kaldı.(https://www.milliyet.com.tr/siyaset/iste-yas-kararlari-tam-listesi-1422710)

Akar artık Genelkurmay İkinci Başkanıydı. (https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/08/20110804M1-2.htm)

Konumuz değil ama 2011 YAŞ’ı sıradışı olaylarla hafızalara kazınmıştı. Bu noktada geriye dönüp baktığımızda her şeyin ne kadar çabuk unutulduğunu bir kez daha görmüş oluyoruz.

O YAŞ’ın en tartışmalı ismi Org. Aslan Güner’di.

Hatırlanacağı gibi merhum Özal’ın başyaveri olan Albay Aslan Güner’in (Özal’ın GATA’ya götürülme sürecinde ihmali olduğu hep iddia edilmiştir) Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirilmesi bekleniyordu ancak Harp Akademileri Komutanlığı’na atandı.

Bu durum ulusalcı Ergenekoncu cephede infiale yol açtı.

Aslında mesele basitti. Aslan Güner Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşinin elini sıkmamak için protokolü terk etmişti. O günlerde çok tartışılan bu olayı unutmayan Abdullah Gül’ün Güner’in üstünü çizdiği o dönem başkent kulislerinde herkesin bildiği bir sır haline gelmişti. https://www.milliyet.com.tr/siyaset/selam-vermeyen-pasaya-kizak-gorev-1422072

ÜSTÜ ÇİZİLEN GENERALLER

Akar’ı anlatıyorum ama laf lafı açıyor.

Bugün kimse hatırlamıyor ama Türkiye öyle enteresan dönemler geçirmişti ki; dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer birinci sıradan orgeneral rütbesine terfi eden Edip Başer’in üstünü çizmişti.

Askeri teamüllere göre sürpriz sayılan bu karar Başer’in başörtüsü ile barışık olması nedeniyle alınmıştı. Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na Başer’in yerine yakın zamanda İran’da Korona virüsü kaptığı iddia edilen Aytaç Yalman getirilmişti.

Akar meselesine geri dönelim.

Genelkurmay Karargahı’nın iki numarası olan Akar, Org. Necdet Özel ile çalışacaktı. Özel ile Akar’ın ortak özelliği ise Ulusalcı-Ergenekoncu kadrolarca sevilmemeleriydi.

Hilmi Özkök gibi Necdet Özel’in de geçmişine dair en ufak bir leke, tereddüt dahi yoktu.

Özel’i istifa ettirmek için her türlü dolabı çeviren bu cephe son olarak ‘mahiyetine söz geçiremeyen komutan’ durumuna düşürmeye çalıştı.

Bugünden geriye bakıldığında emekli astsubay derneklerinin açıklamaları, Cüneyt Özdemir gibi bazı gazetecilerin yayınları ve astsubay aileleri üzerinden yayılan haberler ‘daha da anlamlı’ hale geliyor.

Necdet Özel çalkantılı bir dönemde TSK’yı bütün bu fırtınadan uzak tutmaya çalışırken Akar Genelkurmay Karargahı’nda filtre kahve eşliğinde çerezlerini atıştırıyordu.

Bu noktada önemli başka bir parantez açmak şart.

ÖZEL’İN AKAR UYARISI

Özel ve Akar yapı itibariyle Ulusalcı-Ergenekoncu kadro tarafından hedefe konuyordu ama siyaset konusunda Akar ve  Özel arasında derin görüş ayrılıkları vardı.

Akar’ın siyasetçilerle yakın temasta olması, bazı gazetecileri Karargah’a çağırıp onlar üzerinden imaj çalışmasına başlaması Özel’in tepkisini çekiyordu.

Özel bu düşüncesini “Hulusi’nin gelişi yanlış. Bu ordunun siyasallaşmasıdır. Üç gün sonra milleti parti binalarından toplarız” şeklinde dile getirecekti.

Hatta bir adım daha atıp Akar’ın Kara Kuvvetleri Komutanı olmasını engellemek için “ Kuvvet komutanlarının ordu komutanlığı yapmış olanlardan atanmasına ilişkin bir kanun teklifi hazırlanması” yönünde bir talimat dahi vermişti.

Teklif hazırlandı ancak Milli Savunma Bakanlığı’nda takılı kaldı.

Bu konuya dair Genelkurmay Çatı Davası’nda fazlasıyla detay mevcut. Mehmet Partigöç’ün ifadelerine bakılabilir. https://www.tr724.com/partigoc-hulusi-akari-darbeden-kurtarmislar-kim-kurtarmis-boyle-darbe-ekibi-mi-olur

Akar 2013 YAŞ’ında Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirildi. Akar’ın komutanlığı sırasında Türkiye tarihinin en tuhaf operasyonlarından Şah-Fırat operasyonu yapıldı. Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun karargahtan verdiği fotoğraf uzun süre tartışma konusu oldu. http://www.radikal.com.tr/fotogaleri/turkiye/ahmet-davutoglu-sah-firat-operasyonunu-karargahta-takip-etti-1298901-2/

AKAR’IN ‘ANLAŞILAMAYAN MESAJI’

Akar 2015 YAŞ’ı ile Genelkurmay Başkanlığı’na getirildi ve ilk açıklamasında “Ordumuzun teşkilat ve faaliyetlerinde hiyerarşi dışında hiçbir oluşum ve kişi söz sahibi olamaz” dedi.

O dönemin konjonktüründe kimse bu sözlerle ne demek istediğini anlamadı ve arada kaynadı.

Akar siyasetle çok yakın temasta bulunmaktan çekinmedi. Hatta 15 Temmuz’a giden süreçte Erdoğan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile alışılmışın dışında sıklıkla buluştu.

Ve 15 Temmuz kumpası yaşandı.

Aslında tiyatro diyecektim ama malum olduğu üzere 15 Temmuz’a tiyatro demek yasaklandı.

AKAR ORGANİZATÖR DEĞİLSE!

Şimdi herşeyi unutup sadece 15 Temmuz günü yaşananlar üzerinden Akar’ın durumuna bakalım.

Darbe yapılacağı yönünde kuvvetli bir istihbarat alınmış ve Akar konudan en üst düzeyde bilgilendiriliyor.

Ortada iki ihtimal var;

Birincisi; Akar istihbaratı gerektiği şekilde kıymetlendiremedi. İkinci bir emre kadar kimse kışlayı terk etmeyecek diye bir emir yayınlasa yüzlerce sivil ve askerin ölümüne engel olabilirdi.

Yani bir darbe girişimini engellemek iki dakikalık bir işti.

İkincisi; olan biten tüm hadiselerde Akar bizzat planlayıcı ve aktördü. Bu yüzden planın başarıya ulaşması yönünde oskarlık bir performans sergileyerek rolünü en iyi şekilde oynadı.

Ortada üçüncü bir ihtimal yok.

Şimdi ihtimallerin sonuçlarını değerlendirelim; eğer birinci ihtimal doğruysa Akar’ın derhal görevden alınıp görevi ihmal-vatana ihanetten yargılanması gerekirdi.

Böyle bir şey olmadığı gibi ödül olarak Genelkurmay Başkanı+ Milli Savunma Bakanı+ bu iki makamın 15 Temmuz öncesi sahip olmadığı -tek imza ile personel ihracı gibi- yetkilerle donatıldı.

Aslında tek başına bu olay bile Akar’ın 15 Temmuz tiyatrosunda başrol oyuncusu olduğunun ispatıdır.

Yazı çok uzadı farkındayım ama burada yine bir parantez açma ihtiyacı hasıl oldu.

Malum olduğu üzere 2007 Mayıs’ında Dolmabahçe’de yapılan Erdoğan-Büyükanıt görüşmesi hala büyük bir sır.

Hatta Erdoğan’la “Anılarınızı yazıyorsunuz, Dolmabahçe’yi orada okuyacak mıyız?” diye sorduğumda “Benimle mezara gidecek” cevabını vermişti.

Büyükanıt da aynı mihvalde cevap verdiği için görüşme hala muamma. Ancak bu görüşmede Büyükanıt’ın Erdoğan’a bazı listeler teslim ettiği, bu isimlerle mücadelede Erdoğan’a tam destek sağlayacağını taahhüt ettiği artık herkesin bildiği bir sır.

Erdoğan’ı yasadışı her türlü cebir, şiddet ve hile ile iktidardan indirmeye çalışanların suç üstü hali ile yargılanırken bir anda tahliye edilip beraat etmeleri, delillerin kalıcı olarak imha edilmeleri ve buna karşılık banka hesabı, gazete aboneliği gibi suç olmayan unsurlarla yüzbinlerce insan hakkında işlem yapılması gibi süreçlere baktığımızda Dolmabahçe görüşmesi daha anlamlı hale geliyor.

HEM AKAR HEM FİDAN’IN ‘KULLANIM SÜRELERİ’ DOLUYOR

Büyükanıt’ın Erdoğan’a verdiği listelerde hem Akar hem de Fidan’ın olduğunu varsaymak gerekiyor.

Kara Harp Okulu Komutanlığı yıllarından beri fişleme listelerinde adının olduğunu bilen Akar bir şekilde AKP’ye eklemlenerek bugünkü kariyerine ulaştı. (Bu konuda gizli tanık Abdullah’ın anlatımları dikkat çekici)

Başta 15 Temmuz olmak üzere kendisini tepe tepe kullandırttı.

‘Kardeşim, evladım gibi severim’ dediği bir çok silah arkadaşının öldürülmesine, ağır işkence görmesine, müebbet hapse mahkum edilmesine sebep olan 15 Temmuz kumpasındaki rolünü başarıyla oynadı.

Tüm bunlar olup biterken o kuru yemişlerini yiyip, filtre kahvesini içmeye devam etti.

Şimdi en başta sorduğumuz soruyu tekrar soralım ve cevap bulmaya çalışalım;

Hulusi Akar nereye koşuyor?

Eninde sonunda Erdoğan’ın “kullanıp atılmışlar” çöplüğünde yer alacağının farkında olan Akar, Pençe-Kartal harekâtını sevk ve idare ettiği harekât merkezinde tuhaf pozlar vererek PR çalışması yapıyor.

Bundan sonra da Akar’ın “Yeter artık popülariten benim önüme geçmesin” diye ikaz edilip kulağı çekilinceye kadar böyle devam edeceğini söylemek yanlış olmaz.

Bununla olası görevden alınma/istifaya zorlanma durumunda, Süleyman Soylu’nun istifa sürecinde yaşandığı gibi halkın sosyal medyayı sallamasını, sokaklara dökülmesini umuyor olabilir.

Yalnız hesap edemediği bir hakikat var, Soylu çekirdekten siyasetçi ve mutfaktan geliyor, İçişleri Bakanlığı gibi doğrudan halka temas eden bir makamı işgal ediyor.

Üstelik kendi ‘Fan kulübü’nü tesis etmiş durumda.

Soylu’ya verilen desteğin aynısının kendisine de verileceğini zanneden Akar, fena halde ayazda kalabilir.

Sonuç olarak Erdoğan’ın ajandasında; Akar’ın da, “Sır küpüm” dediği Fidan’ın da bir son kullanma tarihi var.

Bekleyip göreceğiz.

[Adem Yavuz Arslan] 24.6.2020 [TR724]