Efendimiz (sav) olmasaydı, insan olduğumuzu bilemeyecek; yaratılış muammasını, hayatın gayesini, etrafımızda olup biten olayların dilini çözemeyecektik. Maksad-ı ilahi O'nunla anlaşılmış; eşyanın hakikatı O'nunla bilinmiştir. Merhum Necip Fazıl'ın dediği gibi "O ki her şey o yüzden var" olmuş, O’nunla alemlere rahmet dolmuştur.
O ne Arap'ın ne Acem'indir. O ne garbındır ne de şarkın... O her yerin ve herkesindir. Yani hem Amerika'nın, hem Asya'nın... Hem Avrupa'nın hem Afrika'nındır O...
O sadece şu cemaatin ya da filan tarikatın da değil, O herkesin ve her kesimindir. Tıpkı ay gibi, güneş gibi, atmosferdeki oksijen gibi, yağmur gibi, bahar gibi, yaz gibi... O sadece coğrafi bir bölgenin de değil, her yere ve herkese merhamettir O...
O, herkese can, her derde dermandır. Hiç kimse sadece bizimdir, diyemez. Sadece Müslümanların da değil, O tüm insanlığındır. Hatta tüm varlığın, hayvanâtın, cemadâtındır. İnsu cinnu meleğindir O.
Kimse bizim O’na ihtiyacımız yoktur da diyemez. Güneşe, yağmura, bahara ve yaza diyemeyeceği ve demeyeceği gibi...
Dünya neye sahipse, O’nun vergisidir hep;
Medyun ona cemiyeti, medyun Ona ferdi.
Medyundur O Masuma bütün bir beşeriyet..
Ya Rab! Bizi mahşerde bu ikrar ile haşret!.
Bugünlerde bizler yine O'nunla doğduk. Ayırdılar ülkemizden bizi... Küçük bir beldeye göre belki öldük, yok olduk... Ama yeni ve büyük bir dünyada dirildik var olduk.
Belki köyden şehre; belki tüm dünyaya açıldık, saçıldık...
Kader bize geniş bir dünya gösterdi. Tüm tanıdıklarımız eski dünyamızda kaldı. Yeni dünyada; yeni tanıdıklarımız oldu. Farklı renklerden amcalar, dayılar, dedeler, neneler oldu... Farklı farklı desenlerden; akrabalarımız, komşularımız ve arkadaşlarımız oldu ya da olacaktır inşaallah!
Kaderin bu tecellisini ibret ve hayretle seyrediyoruz. Şimdilerde bu sırrı hala anlamayanlar olabilir. Ama tabiattaki musikiye, renk cümbüşüne ve armoniye, nurlu yola devam ediyoruz... Bak urbalarımız da değişti ve değişecek... Kültürel dokularımız da zenginleşiyor, yenileniyor. Üstadımızın dediği gibi ‘Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal’
Eskiye ait neyimiz varsa, kader aldı elimizden.
Malımız, mülkümüz, anamız babamız, kardeş ve bacımız..
Yenilerini edinelim diye...
Süreç, bize dünyanın faniliğini, kararsızlığını da hatırlattı.
Ebedi olanın kabrin arka tarafında olduğunu belletti bize...
Peki neydi bu tipi, neydi bu poyraz?
Neydi bu kar kış, neydi bu ayaz?
Bir anlamda meğer Üstadımızın yaşadığı kışın; baharını yaşamış biz. O, “acele ettim kışta geldim. Sizler cennet asa bir baharda geleceksiniz" dememiş miydi bize?
Bir iki sert poyraz esip; bazılarımızın çatısı uçup, camı kırılınca, damı akıtıp su alınca, karda buzda kayıp eli kolu, başımız kırılınca... Veya üşütüp ateşimiz çıkınca... ''Ne güzel mevsim bahardı. Nereden çıktı bu kış ve fırtına? Neden yazdan sonra sonbaharın ve kışın geleceğini söylemediniz?'' demeye başladık. Halbuki adetullah böyle cereyan etmekteydi...
''Bahardan yazdan ne varsa hepsi gitti. Yapraklar döküldü. Dallar kurudu... Buz tuttu her şey, bitti yok oldu. Bir daha nasıl bahar gelir? Kim bir daha baharı getirir? Bu hizmet de bitti artık. Her şey yok oldu, dağıldı'' diyenlerimiz ve söylenenlerimiz oldu. Halbuki her kıştan sonra bahar vardı... Herkes böyle biliyordu. İnanıyor olmalıydı. Kimsenin bundan şüphesi de olmamalıydı...
Meğer yıl dört mevsimmiş...
Meğer her bahar ve yazın kışı ve güzü de varmış ve olurmuş...
İşte biz de, böyle bir rüyadan bir fırtınayla uyandık.
Kendi güz ve kışımızla, yolumuzun kaderiyle karşılaştık...
Menzili çok derin sular varmış...
Meğer her hak ehlinin yolunu gulyabaniler kesermiş...
Evet baharın geleceğini müjdeleyen zat bizi bekliyor. ”O bahar hediyelerinden bir deste derleyin kemiklerimizi misafir eden HORHOR medresesine gelin... Bizden hoş geldiniz sadasını işiteceksiniz.” buyurmuş ve vasiyet etmişti...
Evet hangi zalim nemrut ve firavun daimî kalmıştır?
Hangi tiran ebedi saltanat sürmüştür?
Mezarlıklardan sormalı kimler, kimler yatıyor?
Ölmemeye çare mi var?
İşte şimdilerde; geçmişten ödünç aldığımız bahar ve yazın borcunu ödeme; gelecek kuşaklara yeni baharlar hazırlama seferberliğimiz başladı.
Unutmayalım ki baharın da yazın da sahibi Allah'tır... Getiren de götüren de O’dur... Bu işlerin sahibi biz değiliz ki aciz kalıp tekrarına gücümüz yetmesin, yeni baharlar, yeni çiçeklerle gelmesin...
Şimdi gül yetiştirme ve derme zamanı...
Şimdi hadiseleri hikmetle okuyup dersler çıkarma zamanı...
Şimdi yeni hale adapte olup hemen yangınları söndürmeye seferber olma zamanı...
Evet tam şimdi işte; çay koy keçeli, çay içme zamanı!
[Bahattin Karataş] 16.1.2019 [Samanyolu Haber]
Gül yetiştirme ve derme zamanı [Bahattin Karataş]
Genç ve dinç ruhların kıyamı [Safvet Senih]
Şirke, zalimliğe meydan okuyan Ashab-ı Kehf ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de, “Gerçekten onlar Rab’lerine tam iman etmiş gençlerdi. Biz de onların hidayetlerini ve imanlarını artırdık. Kalblerine kuvvet ve metanet veridk de onlar kıyam edip ‘Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir, O’ndan başka hiçbir ilaha yönelmeyiz’ dediler. (Kehf Suresi, 18/13-14)
Fütüvvet ruhunu kavrayan ve şirke Firavun’un zalim baskılarına karşı kıyam edip başkaldıran Hz. Musa’ya iman etmiş sihirbazlar Firavun’un işkence ve idam tehditlerine karşı şöyle diyorlardı: ‘Hiç önemi yok, istediğini yap. Biz zaten Rabbimize döneceğiz.’ dediler. (Şuara Suresi, 26/50)
Onun için M. Fethullah Gülen Hocaefendi fütüvveti şöyle tarif ediyor: “Fütüvvet, tarihi seyri içinde nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, o, has mânâsıyla, Allah’tan başka ilâh tanımamanın; dînî duygu, dînî düşünce ve dînî hayat için her türlü fedakârlığa katlanmanın; bâtıl inanç, bâtıl anlayış ve bâtıl davranışlara karşı baş kaldırmanın; her yerde ve her zaman Hak’la sımsıkı irtibatta bulunup hep O’nu haykırmamız ünvanı olagelmiştir.
“İradesiyle şahlanıp nefanî arzularını gemleyebilen, her gün birkaç defa kendi kendini hesaba çekerek davranışlarını kontrol altına alabilen, silkinip gönül dünyasında dirilerek gerçekten var olduğunu gösterebilen ve ruhunu en ulvî hislerle coşturup fizik ötesi âlemlerde gezdiren fütüvvet ruhunun temsilcisi bu yüksek ruhlar, içinde yaşadıkları toplumun kılcallarında cereyan eden en temiz kan gibidirler. Bu hayat usaresine sahip toplumlar bahtiyar sayılır; bunu kaybedenlerse, damarları kesilip kan kaybeden bir insan gibi yavaş yavaş hayatiyetini yitirir ve ölür giderler.
“Fütüvvet ruhu, bir toplumun varlık ve bekasının en sağlam teminatıdır. Bu ruhu temsil eden yiğitlerse, onun yüksek burçlarında dalgalanan bayraklar, serhad boylarında uyumayan gözler ve her türlü düşmanca ses ve soluklara karşı hassas kulaklar gibidirler. Görür, duyar, gerilime geçer ve gerekirse tereddüt etmeden kendilerini en korkunç ölüm girdablarının içine atabilirler.
“Bunların dimağlarında, ızıdırap dalgaları birbirini kovalamakta, ruhlarında ümit ve hüzün esintileri arka arkaya esip durmakta; saatlerin akrep ve yelkovanlarına bağlı olmayan zaman üstü yaşayışları, bu esintilere göre bölünüp parçalanmakta ve nihayet, gönül mızraplarında duyulan her türlü sevinç-keder nağmeleri de yine hep bu esintilerle çevrelerinde yankılanmakta.
“Evet bunlar, ufuklarında beliren her şafağı, temcidler gibi en yüksek yerlerden, en gür sadâlarla ilan eder ve etrafı velveleye verirler; cephelerindeki bir gedik ve talih bayraklarının hüzünle dalgalanışı karşısında ise iki büklüm olur inlerler. (…) Evet onları endişelere sevk edip ızdırapla kıvrandıran yegane şey, kendi cephelerinin sarsılması, kendi tabyelerindeki handikaplar ve kendi mevzilerindeki menfi ve hesapsız davranışlardır. Cephe sağlam, tabye mazbut ve yürekler de toplu çarptıktan sonra, her şeyin üstesinden gelip her zorluğu yeneceklerine inanırlar.
“Mukaddes düşünceler uğruna en korkunç ateşler içine atılmaya, en amansız belâları göğüslemeye, en ifrit düşmanlarla hesaplaşmaya hazır bu yiğitler, ne pahasına olursa olsun, başlattıkları işi sona erdirme ve milletlerine karşı verdikleri sözü yerine getirme kararındadırlar. Bu çetinlerden çetin yolda yürürken de, ne halkın alâkasına aldırış eder, ne de her köşe başında yollarını kesip onları tehdit eden tehlikelerden çekinirler. Alkışları duymaz; haksız tenkitlere kulak asmaz ne bir ömür boyu durup dinlenme bilmeden tıpkı küheylanlar gibi hep yüksek hedeflere doğru koşarlar.
“Nefislerine karşı fevkalâde disiplinli ve sertlerden sert; arkadaşlarımın eksik ve kusurları karşısında ise alabildiğine müsamahakârdırlar. Kimseyi tenkit etmez… hakikat namına olmayan tenkitleri umursamaz… yaptıkları şeyleri sessiz ve gösterişsiz yapar… dostu, düşmanı tahrik edip kıskançlığa sevk etmeme hususunda alabildiğine titiz davranırlar.
“İçinde bulundukları toplumu aydınlatıp insanlığa yükseltme uğrunda onlarla bütünleşir, onlarla içli dışlı olur, onların keder ve sevinçlerini paylaşır; ruhlarının ilhamlarını onların sinelerine boşaltmak için durmadan yollar araştırır ve ızdırapla kıvranırlar.
“Hâsılı; dün, bugün ve yarınki destanlarımızın kahramanları bu yiğitler, verdikleri mücadelenin şuuru içinde ve fevkalade sabırlı, Hızır’la arkadaş olup ‘âb-ı hayat’ arama idraki içinde ve alabildiğine azimli, dünyanın her türlü ziynet ve debdebesi karşısında da yol-yön değiştirmeyecek kadar inançlı ve iradelidirler.”
Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi bu gençlik ruhuna sahip rehberlere misal sadedinde ta yazısının başında şöyle diyor: “Fütüvvet derken, tepeden tırnağa, alabildiğine genç, dinç, gözü pek ve inançla gerilmiş yiğitleri hatırlarız: Ali’ler, Hamza’lar, Alparslanlar, Fatihler ve Ulubatlı Hasanlar gibi yiğitleri…”
İnşaallah bu muhteva ve örneklere göre kendimizi bir gözden geçiririz ve almamız gereken dersi de alırız.
[Safvet Senih] 16.1.2019 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Fütüvvet ruhunu kavrayan ve şirke Firavun’un zalim baskılarına karşı kıyam edip başkaldıran Hz. Musa’ya iman etmiş sihirbazlar Firavun’un işkence ve idam tehditlerine karşı şöyle diyorlardı: ‘Hiç önemi yok, istediğini yap. Biz zaten Rabbimize döneceğiz.’ dediler. (Şuara Suresi, 26/50)
Onun için M. Fethullah Gülen Hocaefendi fütüvveti şöyle tarif ediyor: “Fütüvvet, tarihi seyri içinde nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, o, has mânâsıyla, Allah’tan başka ilâh tanımamanın; dînî duygu, dînî düşünce ve dînî hayat için her türlü fedakârlığa katlanmanın; bâtıl inanç, bâtıl anlayış ve bâtıl davranışlara karşı baş kaldırmanın; her yerde ve her zaman Hak’la sımsıkı irtibatta bulunup hep O’nu haykırmamız ünvanı olagelmiştir.
“İradesiyle şahlanıp nefanî arzularını gemleyebilen, her gün birkaç defa kendi kendini hesaba çekerek davranışlarını kontrol altına alabilen, silkinip gönül dünyasında dirilerek gerçekten var olduğunu gösterebilen ve ruhunu en ulvî hislerle coşturup fizik ötesi âlemlerde gezdiren fütüvvet ruhunun temsilcisi bu yüksek ruhlar, içinde yaşadıkları toplumun kılcallarında cereyan eden en temiz kan gibidirler. Bu hayat usaresine sahip toplumlar bahtiyar sayılır; bunu kaybedenlerse, damarları kesilip kan kaybeden bir insan gibi yavaş yavaş hayatiyetini yitirir ve ölür giderler.
“Fütüvvet ruhu, bir toplumun varlık ve bekasının en sağlam teminatıdır. Bu ruhu temsil eden yiğitlerse, onun yüksek burçlarında dalgalanan bayraklar, serhad boylarında uyumayan gözler ve her türlü düşmanca ses ve soluklara karşı hassas kulaklar gibidirler. Görür, duyar, gerilime geçer ve gerekirse tereddüt etmeden kendilerini en korkunç ölüm girdablarının içine atabilirler.
“Bunların dimağlarında, ızıdırap dalgaları birbirini kovalamakta, ruhlarında ümit ve hüzün esintileri arka arkaya esip durmakta; saatlerin akrep ve yelkovanlarına bağlı olmayan zaman üstü yaşayışları, bu esintilere göre bölünüp parçalanmakta ve nihayet, gönül mızraplarında duyulan her türlü sevinç-keder nağmeleri de yine hep bu esintilerle çevrelerinde yankılanmakta.
“Evet bunlar, ufuklarında beliren her şafağı, temcidler gibi en yüksek yerlerden, en gür sadâlarla ilan eder ve etrafı velveleye verirler; cephelerindeki bir gedik ve talih bayraklarının hüzünle dalgalanışı karşısında ise iki büklüm olur inlerler. (…) Evet onları endişelere sevk edip ızdırapla kıvrandıran yegane şey, kendi cephelerinin sarsılması, kendi tabyelerindeki handikaplar ve kendi mevzilerindeki menfi ve hesapsız davranışlardır. Cephe sağlam, tabye mazbut ve yürekler de toplu çarptıktan sonra, her şeyin üstesinden gelip her zorluğu yeneceklerine inanırlar.
“Mukaddes düşünceler uğruna en korkunç ateşler içine atılmaya, en amansız belâları göğüslemeye, en ifrit düşmanlarla hesaplaşmaya hazır bu yiğitler, ne pahasına olursa olsun, başlattıkları işi sona erdirme ve milletlerine karşı verdikleri sözü yerine getirme kararındadırlar. Bu çetinlerden çetin yolda yürürken de, ne halkın alâkasına aldırış eder, ne de her köşe başında yollarını kesip onları tehdit eden tehlikelerden çekinirler. Alkışları duymaz; haksız tenkitlere kulak asmaz ne bir ömür boyu durup dinlenme bilmeden tıpkı küheylanlar gibi hep yüksek hedeflere doğru koşarlar.
“Nefislerine karşı fevkalâde disiplinli ve sertlerden sert; arkadaşlarımın eksik ve kusurları karşısında ise alabildiğine müsamahakârdırlar. Kimseyi tenkit etmez… hakikat namına olmayan tenkitleri umursamaz… yaptıkları şeyleri sessiz ve gösterişsiz yapar… dostu, düşmanı tahrik edip kıskançlığa sevk etmeme hususunda alabildiğine titiz davranırlar.
“İçinde bulundukları toplumu aydınlatıp insanlığa yükseltme uğrunda onlarla bütünleşir, onlarla içli dışlı olur, onların keder ve sevinçlerini paylaşır; ruhlarının ilhamlarını onların sinelerine boşaltmak için durmadan yollar araştırır ve ızdırapla kıvranırlar.
“Hâsılı; dün, bugün ve yarınki destanlarımızın kahramanları bu yiğitler, verdikleri mücadelenin şuuru içinde ve fevkalade sabırlı, Hızır’la arkadaş olup ‘âb-ı hayat’ arama idraki içinde ve alabildiğine azimli, dünyanın her türlü ziynet ve debdebesi karşısında da yol-yön değiştirmeyecek kadar inançlı ve iradelidirler.”
Muhammed Fethullah Gülen Hocaefendi bu gençlik ruhuna sahip rehberlere misal sadedinde ta yazısının başında şöyle diyor: “Fütüvvet derken, tepeden tırnağa, alabildiğine genç, dinç, gözü pek ve inançla gerilmiş yiğitleri hatırlarız: Ali’ler, Hamza’lar, Alparslanlar, Fatihler ve Ulubatlı Hasanlar gibi yiğitleri…”
İnşaallah bu muhteva ve örneklere göre kendimizi bir gözden geçiririz ve almamız gereken dersi de alırız.
[Safvet Senih] 16.1.2019 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Zambiya acı ve başarıyı Gabon’da yaşadı [Hasan Cücük]
Afrika ve dünya futbolunda esamesi pek okunmayan bir ülke olan Zambiya’nın futbol tarihinde Gabon’un ayrı bir yeri var. 1993’te milli futbolcularını Gabon’un başkenti Libreville yakınlarında düşen uçakta kaybeden Zambiya, 19 yıl sonra 2012’de aynı yerde oynanan 28. Afrika Uluslar Kupası finalinde Fildişi’ni saf dışı bırakarak mutlu sona ulaştı.
Tarih, 28 Nisan 1993… Afrika futbolunun yükselen yıldızı olma yolunda ilerleyen Zambiya, 1994 Dünya Kupası elemelerindeki rakibi Senegal ile karşılaşmak için başkent Dakar’a doğru havalanıyordu. Zambiya Millî Takımı’nı taşıyan uçağın uçuş planında Kongo ve Gabon’da yakıt ikmali vardı. De Havilland firması tarafından 1975’te üretilen DHC-5 Buffalo model askerî uçakta metal yorgunluğu had safhada. Öyle ki uçak 1992 sonlarından Nisan 1993’e kadar hiç kullanılmamış. Bakımları tamamlanıp iki deneme uçuşu yapan uçak, artık yolcularıyla havada.
Kongo durağı zor da olsa atlatılıyordu. Milli takım kafilesini taşıyan uçak, Dakar öncesi son durağı olan Gabon’un başkenti Libreville’ye ikinci yakıt ikmali için iniyordu. Kalkıştan bir süre sonra uçağın metal yorgunluğuna pilotun yorgunluğu da ekleniyordu. Denize çakılan uçaktaki 5’i mürettebat 30 kişi hayatını kaybediyordu. Ölenler arasında Zambiya’nın 18 millî futbolcusu da bulunuyordu. Kazadan kurtulan tek isim ise Hollanda’nın PSV Eindhoven takımında oynadığı için kafileye Dakar’da katılacak olan Kalusha Bwalya oldu. Kazadan sonra Zambiya Millî Takımı, Bwalya etrafında tekrar oluşturuldu. Bwalya, futbolu bıraktıktan sonra 2003-2006 yılları arasında Zambiya’nın teknik direktörlüğü ve 2008 -16 arasında ise Zambiya Futbol Federasyonu başkanlığını yaptı.
Tarih bu kez 12 Şubat 2012… Gabon ve Ekvator Ginesi’nin ev sahipliği yaptığı 28. Afrika Uluslar Kupası, Zambiya’nın şampiyonluğuyla sona eriyor. Aslında hiçbir ülke kupayı Zambiya kadar istemiyordu. Sebebi, girişte anlattığımız uçak kazasıydı. Kupanın en büyük favorisi Fildişi Sahilleri gösterilirken Gana, Mali ve Senegal de finale yakın diğer takımlar olarak zikrediliyordu. Zambiya’nın bırakın kupayı kazanmasını, çeyrek finale kadar yükselmesini bile kimse beklemiyordu. Finalin Gabon’un başkenti Libreville’de oynanacak olması, Zambiyalı oyuncuların en büyük motivasyonuydu.
A Grubu’nda Senegal, Libya ve Ekvator Ginesi ile mücadele eden Zambiya, topladığı 7 puanla gruptan çıkmayı başarırken Türk futbolseverlerin yakından tanıdığı Sow’lu, Niang’lı, Dia’lı Senegal sıfır puanla grupta sonuncu olarak hayal kırıklığı yaşatıyordu. Zambiya, çeyrek finalde rakibi Sudan’ı 3-0’lık net bir skorla geçip adını yarı finale yazdırırken rakibin adı güçlü Gana oluyordu. Muntari, Ayew, Gyan gibi kalburüstü yıldızları kadrosunda bulunduran Gana, Zambiya için güçlü bir rakipti. Artık herkes Zambiya için peri masalının sonunun geldiğine inanıyordu. Finalin adını Gana-Fildişi koyanlar haklı çıkmanın gururunu yaşamaya hazırlanırken Zambiya’nın ‘takım ruhu’ devreye girip finale adını yazdırıyordu. Zambiya, Mayaku’nun attığı golle rakibini 1-0 yenerek kupanın tartışmasız bir numaralı favorisi Fildişi’nin rakibi oluyordu.
Kupanın finaline Gabon’un başkenti Libreville ev sahipliği yapıyordu. Zambiyalı oyuncular, final için geldikleri Libreville’de önce millî oyuncuların hayatını kaybettiği deniz kıyısına gitti. Duygusal anlar yaşandı. 2016’ya kadar Zambia Futbol Federasyonu başkanlığını yapan 18 arkadaşını kaybeden Kalusha Bwalya etrafında toplanan oyuncular, arkadaşlarının aziz hatırası için kupayı kazanma sözü veriyordu. Kazanılacak sadece bir kupa değildi onlar için. Bir kazada yok olan bir millî takımın 19 yıl sonra yıkıldığı yerden kalkması demekti. Rakip ise hiç de kolay lokma değildi. Zambiya takım ruhuna güvenirken son 3 Afrika Uluslar Kupası’nı kazanan Mısır’ı örnek alıyordu. Mısır, yıldız oyunculardan oluşmuyordu. Ama takım ruhu ve dayanışma ile yıldızlar topluluğu ülkeleri geride bırakmayı başararak kupanın sahibi olmasını biliyordu.
Artık söz bitmişti. Her şey sahada belli olacaktı. 21 Ocak’ta başlayan kupa serüvenine son nokta 12 Şubat’ta konacaktı. Bir tarafta değeri 8,5 milyon Euro olan Zambiya, diğer tarafta 168 milyon Euroluk Fildişi vardı. Zambiya’nın tek yıldız ismi İsviçre’nin Young Boys takımında top koşturan Emmanuel Mayuka olurken Drogba, Solomon Kalou, Yaya ve Kolo Toure kardeşler, Gervinho, Tiote, Fildişi’nin dünya çapındaki yıldızlarıydı.
Senegalli hakem Badara Diatta’nın düdüğüyle final maçı başlıyordu. Fildişi dalga dalga Zambiya kalesine yüklenirken karşısında aşılmaz bir savunma buluyordu. 69. dakikada kazanılan penaltı için topun başına Drogba geçince herkes Zambiya için ‘Buraya kadarmış’ diyordu. Drogba, kalitesini tekzip edercesine topu kale yerine tribünlere gönderince Zambiya’nın kupa ümidi yeniden yeşeriyordu. Golsüz biten normal süre ve uzatma süresinden sonra, kupayı kazananı seri penaltı atışları belirleyecekti. İlk 5 penaltıyı iki takım da gole çeviriyordu. Atılan dokuzar penaltıda Zambiya adına Kalaba başarısız olurken Fildişi’nin usta ayakları Kolo Toure ve Gervinho’nun kaçırdığı vuruşlar kupanın sahibinin Zambiya olduğunu ilan ediyordu. Libreville’de bir tarih yazılıyordu. Zambiya, 19 yıl önce yıkıldığı şehirden, kupayı kazanmanın mutluluğu ile dönüyordu.
Zambiya’nın kupayı kazandığı finale Fransız teknik adam Herve Renard’nin davranışı damga vuruyordu. Şampiyonluğun ardından bütün Zambiyalı futbolcular kutlamaya başlarken maçın 11. dakikasında sakatlanarak oyunu terk etmek zorunda kalan Joseph Musonda arkadaşlarına katılamıyordu. Ancak bu noktada devreye Renard girdi. Musonda’yı kucağına alan 43 yaşındaki teknik adam, öğrencisini kutlama yapan arkadaşlarının yanına kadar taşıdı. Fransız teknik adamın bu davranışı, kupayı neden Zambiya’nın kazandığını anlatmaya yetiyordu. Zambiya hükümeti ise ülkeye tarihi başarıyı kazandıran oyunculara 59 biner dolarlık pirimi uygun görüyordu. Kişi başına yıllık 1500 doların düştüğü ülkede bu pirim hatırı sayılır bir rakam anlamına geliyordu.
Zambiya’nın futbol tarihine Gabon; acı ve başarının yaşandığı yer olarak geçiyordu. 2012’de kazanılan Afrika Uluslar Kupası sonrası Zambiya futbolu yeniden sessizliğe büründü. Ama önemi yoktu. Onlar en büyük hedeflerine 2012’de ulaşıp, 1993’te kaybettikleri oyuncularına vefa borçlarını ödemişti.
[Hasan Cücük] 16.1.2019 [TR724]
Tarih, 28 Nisan 1993… Afrika futbolunun yükselen yıldızı olma yolunda ilerleyen Zambiya, 1994 Dünya Kupası elemelerindeki rakibi Senegal ile karşılaşmak için başkent Dakar’a doğru havalanıyordu. Zambiya Millî Takımı’nı taşıyan uçağın uçuş planında Kongo ve Gabon’da yakıt ikmali vardı. De Havilland firması tarafından 1975’te üretilen DHC-5 Buffalo model askerî uçakta metal yorgunluğu had safhada. Öyle ki uçak 1992 sonlarından Nisan 1993’e kadar hiç kullanılmamış. Bakımları tamamlanıp iki deneme uçuşu yapan uçak, artık yolcularıyla havada.
Kongo durağı zor da olsa atlatılıyordu. Milli takım kafilesini taşıyan uçak, Dakar öncesi son durağı olan Gabon’un başkenti Libreville’ye ikinci yakıt ikmali için iniyordu. Kalkıştan bir süre sonra uçağın metal yorgunluğuna pilotun yorgunluğu da ekleniyordu. Denize çakılan uçaktaki 5’i mürettebat 30 kişi hayatını kaybediyordu. Ölenler arasında Zambiya’nın 18 millî futbolcusu da bulunuyordu. Kazadan kurtulan tek isim ise Hollanda’nın PSV Eindhoven takımında oynadığı için kafileye Dakar’da katılacak olan Kalusha Bwalya oldu. Kazadan sonra Zambiya Millî Takımı, Bwalya etrafında tekrar oluşturuldu. Bwalya, futbolu bıraktıktan sonra 2003-2006 yılları arasında Zambiya’nın teknik direktörlüğü ve 2008 -16 arasında ise Zambiya Futbol Federasyonu başkanlığını yaptı.
Tarih bu kez 12 Şubat 2012… Gabon ve Ekvator Ginesi’nin ev sahipliği yaptığı 28. Afrika Uluslar Kupası, Zambiya’nın şampiyonluğuyla sona eriyor. Aslında hiçbir ülke kupayı Zambiya kadar istemiyordu. Sebebi, girişte anlattığımız uçak kazasıydı. Kupanın en büyük favorisi Fildişi Sahilleri gösterilirken Gana, Mali ve Senegal de finale yakın diğer takımlar olarak zikrediliyordu. Zambiya’nın bırakın kupayı kazanmasını, çeyrek finale kadar yükselmesini bile kimse beklemiyordu. Finalin Gabon’un başkenti Libreville’de oynanacak olması, Zambiyalı oyuncuların en büyük motivasyonuydu.
A Grubu’nda Senegal, Libya ve Ekvator Ginesi ile mücadele eden Zambiya, topladığı 7 puanla gruptan çıkmayı başarırken Türk futbolseverlerin yakından tanıdığı Sow’lu, Niang’lı, Dia’lı Senegal sıfır puanla grupta sonuncu olarak hayal kırıklığı yaşatıyordu. Zambiya, çeyrek finalde rakibi Sudan’ı 3-0’lık net bir skorla geçip adını yarı finale yazdırırken rakibin adı güçlü Gana oluyordu. Muntari, Ayew, Gyan gibi kalburüstü yıldızları kadrosunda bulunduran Gana, Zambiya için güçlü bir rakipti. Artık herkes Zambiya için peri masalının sonunun geldiğine inanıyordu. Finalin adını Gana-Fildişi koyanlar haklı çıkmanın gururunu yaşamaya hazırlanırken Zambiya’nın ‘takım ruhu’ devreye girip finale adını yazdırıyordu. Zambiya, Mayaku’nun attığı golle rakibini 1-0 yenerek kupanın tartışmasız bir numaralı favorisi Fildişi’nin rakibi oluyordu.
Kupanın finaline Gabon’un başkenti Libreville ev sahipliği yapıyordu. Zambiyalı oyuncular, final için geldikleri Libreville’de önce millî oyuncuların hayatını kaybettiği deniz kıyısına gitti. Duygusal anlar yaşandı. 2016’ya kadar Zambia Futbol Federasyonu başkanlığını yapan 18 arkadaşını kaybeden Kalusha Bwalya etrafında toplanan oyuncular, arkadaşlarının aziz hatırası için kupayı kazanma sözü veriyordu. Kazanılacak sadece bir kupa değildi onlar için. Bir kazada yok olan bir millî takımın 19 yıl sonra yıkıldığı yerden kalkması demekti. Rakip ise hiç de kolay lokma değildi. Zambiya takım ruhuna güvenirken son 3 Afrika Uluslar Kupası’nı kazanan Mısır’ı örnek alıyordu. Mısır, yıldız oyunculardan oluşmuyordu. Ama takım ruhu ve dayanışma ile yıldızlar topluluğu ülkeleri geride bırakmayı başararak kupanın sahibi olmasını biliyordu.
Artık söz bitmişti. Her şey sahada belli olacaktı. 21 Ocak’ta başlayan kupa serüvenine son nokta 12 Şubat’ta konacaktı. Bir tarafta değeri 8,5 milyon Euro olan Zambiya, diğer tarafta 168 milyon Euroluk Fildişi vardı. Zambiya’nın tek yıldız ismi İsviçre’nin Young Boys takımında top koşturan Emmanuel Mayuka olurken Drogba, Solomon Kalou, Yaya ve Kolo Toure kardeşler, Gervinho, Tiote, Fildişi’nin dünya çapındaki yıldızlarıydı.
Senegalli hakem Badara Diatta’nın düdüğüyle final maçı başlıyordu. Fildişi dalga dalga Zambiya kalesine yüklenirken karşısında aşılmaz bir savunma buluyordu. 69. dakikada kazanılan penaltı için topun başına Drogba geçince herkes Zambiya için ‘Buraya kadarmış’ diyordu. Drogba, kalitesini tekzip edercesine topu kale yerine tribünlere gönderince Zambiya’nın kupa ümidi yeniden yeşeriyordu. Golsüz biten normal süre ve uzatma süresinden sonra, kupayı kazananı seri penaltı atışları belirleyecekti. İlk 5 penaltıyı iki takım da gole çeviriyordu. Atılan dokuzar penaltıda Zambiya adına Kalaba başarısız olurken Fildişi’nin usta ayakları Kolo Toure ve Gervinho’nun kaçırdığı vuruşlar kupanın sahibinin Zambiya olduğunu ilan ediyordu. Libreville’de bir tarih yazılıyordu. Zambiya, 19 yıl önce yıkıldığı şehirden, kupayı kazanmanın mutluluğu ile dönüyordu.
Zambiya’nın kupayı kazandığı finale Fransız teknik adam Herve Renard’nin davranışı damga vuruyordu. Şampiyonluğun ardından bütün Zambiyalı futbolcular kutlamaya başlarken maçın 11. dakikasında sakatlanarak oyunu terk etmek zorunda kalan Joseph Musonda arkadaşlarına katılamıyordu. Ancak bu noktada devreye Renard girdi. Musonda’yı kucağına alan 43 yaşındaki teknik adam, öğrencisini kutlama yapan arkadaşlarının yanına kadar taşıdı. Fransız teknik adamın bu davranışı, kupayı neden Zambiya’nın kazandığını anlatmaya yetiyordu. Zambiya hükümeti ise ülkeye tarihi başarıyı kazandıran oyunculara 59 biner dolarlık pirimi uygun görüyordu. Kişi başına yıllık 1500 doların düştüğü ülkede bu pirim hatırı sayılır bir rakam anlamına geliyordu.
Zambiya’nın futbol tarihine Gabon; acı ve başarının yaşandığı yer olarak geçiyordu. 2012’de kazanılan Afrika Uluslar Kupası sonrası Zambiya futbolu yeniden sessizliğe büründü. Ama önemi yoktu. Onlar en büyük hedeflerine 2012’de ulaşıp, 1993’te kaybettikleri oyuncularına vefa borçlarını ödemişti.
[Hasan Cücük] 16.1.2019 [TR724]
‘İnsandışılaştırma’nın yaşandığı Türkiye’de Leyla Şahin’in sözlerini anlamak [Ramazan Faruk Güzel]
Geçtiğimiz hafta, AKP Genel Başkan yardımcısı Leyla Şahin, çok tepki çeken hassas sözler söylemişti. Söylediklerine tepki verenler, onu “anlayışsızlıkla, olayları görememekle” vs itham etmişlerdi. Üzerinde çok durulmayan vahim bir durum vardı ki bu; üzerinde sadece böyle bir makele yazmakla geçiştirilmeyecek, doktora konusu olacak bir mevzu idi… Sözlerin araştırılması gereken siyaset bilimine dair kısmına geçmeden önce Şahin’in sözlerine tekrar bakalım…
Gazetecilerin “Muhalefet, özellikle insan haklarının ihlal edildiği yönünde açıklamalar yapıyor. Türkiye’de insan hakları ihlal ediliyor mu?” şeklindeki sorusuna Leyla Şahin aynen şu cevabı vermişti:
“İnsan hakları ihlali denilince aslında somut bir iki tane olay bile gündeme getiremiyorlar.”
AKP’li Şahin “bir iki deyince herkes “hangi o bir iki?” diye sormuştu haliyle. Evet, hangi o ‘bir iki’yi insan hakkı ihlali sayar acaba, merak konusu.
Haliyle herkes hemen cezaevlerindeki 743 bebeği, 17 bin kadını, binlerce öğrenciyi, uygulanmayan yüksek yargı kararlarını, coplanan Cumartesi annelerini, ülkede yaşanan cadı avını vs hatırlatmıştı. Türkiye’de yaşanan, yaşanmakta olan insan hakkı ihlalleri dünya genelinde haber konusu oluyor, uluslararası araştırmalarda bu ihlaller ele alınıyor, her yıl yapılan istatistiklerde Türkiye’deki insan hakları durumu her geçen gün aşağılara iniyor… Ve şu an Türkiye Kuzey Kore, İran ve Afrika’nın bazı anti demokratik ülkeleri ile anılır vaziyette…
Bütün dünyaya malum olan bu ihlallere rağmen Leyla Şahin Usta, sözlerinin devamında şunları söylüyordu:
“Türkiye, insan hakları noktasında pek çok Avrupa ülkesinin, Amerika’nın, kendini özgürlükler ve insan hakları noktasında sözde ileri olarak niteleyen pek çok ülkenin standartlarının üzerindedir. O yüzden insan hakları ihlalinin olduğunu söylemek aslında Türkiye’yi farklı ülkelerle kıyasladığınız zaman mümkün değil. Ama burada şuna dikkat etmek lazım. Bütün dünyada, uluslararası platformlarda, devletlerin güvenlik politikalarıyla birlikte insan hakları politikalarının artık tartışıldığı bir dönemdeyiz.”
AİHM’LİK BAŞÖRTÜLÜ MAĞDURİYETİNDEN…
AKP’li Şahin’in bu sözleri, onun geçmişini çok iyi bilenler için de şok etkisi yapmıştı. Zira Leyla Şahin Usta, 28 Şubat sürecinde İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde okurken, okula alınmayan başörtülü öğrencilerden birisi olarak o dönem ‘insan hakları ihlal ediliyor’ diye konuyu AİHM’e taşımış kimsedir!
AİHM ise ‘Leyla Şahin kararı’ olarak kayıtlara giren kararında Türkiye’deki kanunlara uyulması yönünde görüş belirtmişti. O mağduriyet rüzgarı ile bugün siyasette üst noktalara gelen Şahin’in o dönem böylesine zayıf bir dosya ile AİHM’e gitmekte ısrar etmiş olması şimdi tartışma konusu. Zira 28 Şubat’ta yaşanan başörtüsü zulmünün yerleşik hale gelmesinde, onun dosyası üzerinde böyle olumsuz bir kararın çıkmış olmasının payı var…
AKP’li Leyla Şahin, başörtüsü nedeniyle Türkiye’yi AİHM’e şikayet edeli 14 yıl, AKP’den vekil seçildikten sonra ‘’Türkiye’de bir tane bile insan hakları ihlali yok.’’ diyeli birkaç gün olmuşken, akla şu soru geliyordu:
Bir zamanlarının mağdurları, nasıl oluyor da gücü ele geçirince bütün herşeyi unutup kendilerine yaşatıldığı söylenen zulümlerin binlerce katının yapılmasına ön ayak oluyorlar ve hatta dönüp mağduriyetleri bile göremiyorlar?
Aslında siyasal İslamcılığın doğasında olan bir şeydir bu;
Güç elinde değilken mağduru oynama, ne zaman ki kendisini güçlü hissetsin/ gücü ele geçirdiğini görsün, bundan önce yakındığı hata ve baskıların mislini çekinmeden yapabilme.. İran’da, Mısır’da, Pakistan’da bunların örnekleri acı bir şekilde yaşanmıştı.
Türkiye’de yıllarca devlete, Türkiye Cumhuriyeti’ne “Tağut düzeni” diyen, “adil düzen” getirme vadinde olan, Parti isimlerinin başına Adalet ismini koyan bu Politik İslamcılar, kendilerini devlet görmeye başlayınca şimdi devleti “Tağut” değil “Tabu” ve hatta “Mabut” olarak görmeye başladılar. Bu noktada da Bekir Bozdağ’ın da dediği gibi, “Şirk koşmadan” ona inanıyorlar. Bu mabut kurban istediğinde de vecd ile kurbanlar vermekten çekinmiyorlar.
DAHA FECİSİ
Bunlar yaşanırken, şimdi AKP’li Şahin çıkıp dese ki: “Ben yalan söylemiyorum, gerçekten de bir insan hakları olduğuna inanmıyorum” dese bu konuda samimi olduğunu düşünürüm.
Çünkü bu tarih boyunca yaşanmış, görülmüş bir psikoloji.
Kendilerine ve binlerce inançlı insana, başörtülü bayanlara “Karafatmalar” diyen katı laikler de öyle düşünüyordu çünkü. O dönemin zalimleri, Leyla Şahin gibi kimseleri insandan kabul etmiyordu, onları adeta bir böcek gibi görüyordu. Onları adeta bir virüs adderek devletten, toplumdan arındırmak istiyordu. Dolayısıyla da ortada hiç bir insan hakkı ihlali görmüyorlardı. Hatta onları temsil eden partileri kapatmak isteyen o dönemin Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, onlar için “Habis ur, kanser, metastas” gibi ifadeler kullanmıştı.
Aradan geçen 14 yılın ardından, gücü ele geçirmiş olan “dünün mağdurları (?)” şimdi çok daha ağır zulümleri işlerken, bir çoğunun hata yaptıklarını düşünmediklerini, yapılanlarda bir ihlal görmediklerine inanıyorum. Çünkü aşamalı olarak hazırlanmış bir süreç ile, yok edilmek istenen muhalif kesimler soyutlanmış, insan olma olgusundan uzaklaştırılmış, yok edilmesi gereken haşareler noktasına getirilmişti. Bunun zihni alt yapısını hazırlayanlar, bu yapılanların bilincinde, kastında.. Fakat aşağıya doğru inildikçe bilincin körü körüne lidere itaat noktasına indirgendiğini düşünüyorum.
“İNSANDIŞILAŞTIRMA”
Şu an Türkiye’de yaşanan bu süreç, dünya tarihinde yeni bir olgu değildir. Muhalif gördüklerini sistematik olarak yok etmek isteyen faşist, totaliter rejimlerin, diktatörlüklerin sıkça başvurduğu bir yoldur bu.. Sonu da bunun soykırımdır, yakın tarihte de bunun çok acı örnekleri vardır.
Sosyoloji ve siyaset biliminde buna bir isim de vermişlerdir: “Dehumanisation” yani “İnsandışılaştırma”, sıradan ve normal insanların kötülüğe duyarsız ve hatta kötülük yapmaya hevesli kimseler haline getirilişin adıdır bu…
“İnsandışılaştırma”, Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” tezini çağrıştırır.
Arendt bu kavramı, milyonlarca insanın ölümünden sorumlu Nazi Adolf Eichmann’ın yargılanması üzerine yazdığı makalede kullanmış ve o dönemdeki koca bir halkın yaşanmış bu zulme sessiz kalarak da olsa ortak kalışını tanımlamada kullanmıştı. Arendt’in bu görüşlerini test etme bağlamında 1950’lerde Stanley Milgram’ın itaat deneyleri ve Phil Zimbardo’nun Stanford Üniversitesi’nde yine aynı tarihlerde cezaevi deneyleri benzer sonuçlar vermişti.
New Yorker’de yazan Paul Bloom, Melbourne Üniversitesi’nde Nick Haslam ile Edinburg Üniversitesi’nden Steve Loughnan’ın bir araştırmasına yer veriyor: “Öfkeli halk mensupları cinsel suçlulara hayvan der. Psikopatlar kurbanlara yalnızca kötü emellerine giden bir araç muamelesi yapar. Yoksullar şehvet düşkünü ahmaklar denilerek alaya alınır. Gelen geçenler evsizlere sanki saydam engellermiş gibi bakar. Demans hastaları medyada ayaklarını sürüyen zombiler şeklinde temsil edilir.”
“İNSANDIŞILAŞTIRMA”NIN TÜRKİYE UYGULAMASI
Fakat sosyolojik olaylar, bir “körü körüne itaat” ile böyle bir kırımın olmadığını, toplum belleğinin, bilinçaltının bu insandışılaştırmaya hazırlandıktan sonra gerisinin kendiliğinden geldiğini gösteriyordu.
Türkiye tarihi bunun çok acı örnekleri ile doludur. “Azınlık” denilen Ermeniler, Rumlar, Yahudiler “İnsandışılaştırma”nın çok feci uygulamalarını gördüler. Aleviler ve özellikle de Kürtler her dönem bu “Dehumanisation”a sıklıkla maruz kaldılar. Maraş katliamında, Sivas katliamında yöre halkının nasıl bir anda acımasız katillere döndüğünü gördük.
Amerika’nın ilk istila yıllarında beyazların Kızılderiler için söylediği “En iyi Kızılderili, ölü Kızılderilidir” sözü Türkiye’de, “En iyi Kürt, ölü Kürttür” şeklinde yansımasını bulmuştur. Bu sözü kendi kulaklarımla da kaç kere şahitlik etmişliğim vardır. “Kürt meselesi de nedir ya, bütün Kürtleri öldürürseniz, Kürt meselesi de kalmaz” ifadelerini çoğunuz sağda solda duymuşsunuzdur!
Zira “Dehumanisation”ın kavramının yerleştirildiği halkların başında Kürtler gelir ve şu son dönemde yaşanan olaylar da bunun işaretçisidir. (“Kürt müsün, Suriyeli misiniz?” diye sorduğu bir baba- oğlu, Kürt olduklarını öğrenince gözünü kırpmadan öldüren cani örneğindeki gibi…) Toplum genlerinin bu kadar hastalıklı hale gelmesinde 1952’de kurulan Seferberlik Tetkik Kurulu’nun payı büyüktür. Sonradan Özel Harp Dairesi adını alan bu gizli kuruluş önceleri Nato bünyesinde “Kızıl tehlikeye karşı ülkeyi korumak” iddiasıyla yola çıkmışken zamanla toplumu tamamen manüpile edip her alanda yönlendirmeye, güdülemeye kadar varmıştır. Her darbe öncesinde de toplumu buna hazırlamada başat rol oynamasını bilmiştir.
“DEHUMANISATION”UN SON KURBANI CEMAAT
Devletimiz ve iktidarlarımız her zaman bir düşmana ihtiyaç duymuşlardı. Yoksa da icat etmesini bilmişlerdir. Böylece bu “ortak düşman”a karşı halkı “tek lider” etrafında birleştirme imkanı bulmuşlardır. Bu bayat taktik de Hitler Almanyasından aparma bir icraattır. Bir avuç savunmasız Yahudi’ye karşı bütün Almanları “Führer” (Reis) etrafında toplayan güç, “Bu Yahudi belasını bertaraf ediyoruz” derken, önce Yahudileri, sonra bütün dünyayı, en son olarak da kendilerini/ ülkelerini yakmışlardır.
Şu an da Türkiye adım adım o noktaya doğru giderken, “İnsandışılaştırma” konusunda yerleşik uygulamaları ve alt belleği oluşmuş olan devletimiz ve halkımız, şimdilerde FETÖ dedikleri Gülen Cemaati üyeleri için de aynı yaklaşıma ve kıvama ulaşmış durumda.
“İnsandışılaştırılan, adeta böcek yerine konulan yüzbinlerce insan bütün toplumdan ve devletten tecrit edilmiş, “ağaç kabuğu yemeye mahkum”, “bir yudum su bile çok görülen” insanlar haline getirilmeye başlanmıştır.
Bu ortamda Türkiye’nin tanınmış mafya liderlerinden Sedat Peker, basın önünde açık açık bu insanlara karşı katliam çağrıları yapmakta, hiç bir kesim ya da adli merci bu konuda kılını bile kıpırdatmamaktadır. En ufak bir kritik getiren akademisyenin başına olmadık işler açılırken, böyle bir mafya liderinin söylediklerine kayıtsızlık, bu sürecin geldiği noktayı göstermesi babından önemlidir.
Bu bağlamda Prof. Dr Ahmet Akgündüz isimli bir Nurcu akademisyen de Hucurat Suresi’ne atıf yaparak bu FETÖ dedikleri insanların katline fetva getirmeye çalışırken, devlet içinden, yargıdan hiç bir tepki gelmemektedir. Halbuki ortada en salt anlamıyla bir “nefret suçu”, “insanlığa karşı suç” işlenmektedir.
Bütün bu gelişmeler ışığında Leyla Şahin’ın sözlerini çok önemsiyorum ve bu yaklaşımın partisinde ve tabanında geniş bir karşılığının olduğunu düşünüyorum. Liderine tam itaat içinde olan bu kitleler, Reislerinin 2012’lerde “Beni kızdırmasınlar, 2 polis ve 1 savcı ile hepsini terörist ilan ederim” dediği bu Cemaat üyelerini tedrici olarak düşman ilan etmesini sükunetle izleyip bu noktaya kadar geldiler.
HALKIMIZ NE DER?
Sansasyonel televizyon dizisi “Black Mirror”ın bir bölümü, yaşananları çok çarpıcı şekilde özetlemektedir. Beynine bir implant yerleştirilmiş bir asker, hamam böcekleri denilen son derece çirkin insansıların (humanoid) peşine düşer, onları öldürmeye başlar. Beyni normalleşmeye başladığında ise kendisinin bir kahraman değil, masum insanları öldüren bir insanlık düşmanı katil olduğunu anlar.
Hitler’in yıkılışından yıllar sonra halk, yıkımın ve katliamların farkına varmışlardı. Aradan geçen yüz yıla yakın zamandır Türk halkı hemen hiç bir zaman yaşanmışlar üzerinde bir özeleştiri yapmaya, yüzleşmeye yanaşmamıştı. Sürekli olarak bir savunma güdüsü ile “ama” ile başlayan argümanlar geliştirmeye çalışmıştı. Türkiye’de yine bir uğursuz döngü yaşanıyor, bazı insanlara aşamalı olarak soykırım uygulanıyor, bunun nerelere varacağı ise kestirilemiyor.
İnsanımız, bu yaşananlara bir yerde dur diyebilecek mi? Herşey olup bittikten sonra bari bunun muhasebesini yapabilecek mi? Uygulamada örneği yok.
Bu topraklar, “Yaratılanı hoş gör, Yaratan’dan ötürü” demiş, bu sözü bayraklaştırmış Yunus Emre gibi birisini çıkarabilmiştir. Ama bu sözün arkasında durabilecek günümüzde ne kadar insan çıkabilecek..? Bekleyip göreceğiz.
[Ramazan Faruk Güzel] 15.1.2019 [TR/24]
Gazetecilerin “Muhalefet, özellikle insan haklarının ihlal edildiği yönünde açıklamalar yapıyor. Türkiye’de insan hakları ihlal ediliyor mu?” şeklindeki sorusuna Leyla Şahin aynen şu cevabı vermişti:
“İnsan hakları ihlali denilince aslında somut bir iki tane olay bile gündeme getiremiyorlar.”
AKP’li Şahin “bir iki deyince herkes “hangi o bir iki?” diye sormuştu haliyle. Evet, hangi o ‘bir iki’yi insan hakkı ihlali sayar acaba, merak konusu.
Haliyle herkes hemen cezaevlerindeki 743 bebeği, 17 bin kadını, binlerce öğrenciyi, uygulanmayan yüksek yargı kararlarını, coplanan Cumartesi annelerini, ülkede yaşanan cadı avını vs hatırlatmıştı. Türkiye’de yaşanan, yaşanmakta olan insan hakkı ihlalleri dünya genelinde haber konusu oluyor, uluslararası araştırmalarda bu ihlaller ele alınıyor, her yıl yapılan istatistiklerde Türkiye’deki insan hakları durumu her geçen gün aşağılara iniyor… Ve şu an Türkiye Kuzey Kore, İran ve Afrika’nın bazı anti demokratik ülkeleri ile anılır vaziyette…
Bütün dünyaya malum olan bu ihlallere rağmen Leyla Şahin Usta, sözlerinin devamında şunları söylüyordu:
“Türkiye, insan hakları noktasında pek çok Avrupa ülkesinin, Amerika’nın, kendini özgürlükler ve insan hakları noktasında sözde ileri olarak niteleyen pek çok ülkenin standartlarının üzerindedir. O yüzden insan hakları ihlalinin olduğunu söylemek aslında Türkiye’yi farklı ülkelerle kıyasladığınız zaman mümkün değil. Ama burada şuna dikkat etmek lazım. Bütün dünyada, uluslararası platformlarda, devletlerin güvenlik politikalarıyla birlikte insan hakları politikalarının artık tartışıldığı bir dönemdeyiz.”
AİHM’LİK BAŞÖRTÜLÜ MAĞDURİYETİNDEN…
AKP’li Şahin’in bu sözleri, onun geçmişini çok iyi bilenler için de şok etkisi yapmıştı. Zira Leyla Şahin Usta, 28 Şubat sürecinde İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde okurken, okula alınmayan başörtülü öğrencilerden birisi olarak o dönem ‘insan hakları ihlal ediliyor’ diye konuyu AİHM’e taşımış kimsedir!
AİHM ise ‘Leyla Şahin kararı’ olarak kayıtlara giren kararında Türkiye’deki kanunlara uyulması yönünde görüş belirtmişti. O mağduriyet rüzgarı ile bugün siyasette üst noktalara gelen Şahin’in o dönem böylesine zayıf bir dosya ile AİHM’e gitmekte ısrar etmiş olması şimdi tartışma konusu. Zira 28 Şubat’ta yaşanan başörtüsü zulmünün yerleşik hale gelmesinde, onun dosyası üzerinde böyle olumsuz bir kararın çıkmış olmasının payı var…
AKP’li Leyla Şahin, başörtüsü nedeniyle Türkiye’yi AİHM’e şikayet edeli 14 yıl, AKP’den vekil seçildikten sonra ‘’Türkiye’de bir tane bile insan hakları ihlali yok.’’ diyeli birkaç gün olmuşken, akla şu soru geliyordu:
Bir zamanlarının mağdurları, nasıl oluyor da gücü ele geçirince bütün herşeyi unutup kendilerine yaşatıldığı söylenen zulümlerin binlerce katının yapılmasına ön ayak oluyorlar ve hatta dönüp mağduriyetleri bile göremiyorlar?
Aslında siyasal İslamcılığın doğasında olan bir şeydir bu;
Güç elinde değilken mağduru oynama, ne zaman ki kendisini güçlü hissetsin/ gücü ele geçirdiğini görsün, bundan önce yakındığı hata ve baskıların mislini çekinmeden yapabilme.. İran’da, Mısır’da, Pakistan’da bunların örnekleri acı bir şekilde yaşanmıştı.
Türkiye’de yıllarca devlete, Türkiye Cumhuriyeti’ne “Tağut düzeni” diyen, “adil düzen” getirme vadinde olan, Parti isimlerinin başına Adalet ismini koyan bu Politik İslamcılar, kendilerini devlet görmeye başlayınca şimdi devleti “Tağut” değil “Tabu” ve hatta “Mabut” olarak görmeye başladılar. Bu noktada da Bekir Bozdağ’ın da dediği gibi, “Şirk koşmadan” ona inanıyorlar. Bu mabut kurban istediğinde de vecd ile kurbanlar vermekten çekinmiyorlar.
DAHA FECİSİ
Bunlar yaşanırken, şimdi AKP’li Şahin çıkıp dese ki: “Ben yalan söylemiyorum, gerçekten de bir insan hakları olduğuna inanmıyorum” dese bu konuda samimi olduğunu düşünürüm.
Çünkü bu tarih boyunca yaşanmış, görülmüş bir psikoloji.
Kendilerine ve binlerce inançlı insana, başörtülü bayanlara “Karafatmalar” diyen katı laikler de öyle düşünüyordu çünkü. O dönemin zalimleri, Leyla Şahin gibi kimseleri insandan kabul etmiyordu, onları adeta bir böcek gibi görüyordu. Onları adeta bir virüs adderek devletten, toplumdan arındırmak istiyordu. Dolayısıyla da ortada hiç bir insan hakkı ihlali görmüyorlardı. Hatta onları temsil eden partileri kapatmak isteyen o dönemin Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, onlar için “Habis ur, kanser, metastas” gibi ifadeler kullanmıştı.
Aradan geçen 14 yılın ardından, gücü ele geçirmiş olan “dünün mağdurları (?)” şimdi çok daha ağır zulümleri işlerken, bir çoğunun hata yaptıklarını düşünmediklerini, yapılanlarda bir ihlal görmediklerine inanıyorum. Çünkü aşamalı olarak hazırlanmış bir süreç ile, yok edilmek istenen muhalif kesimler soyutlanmış, insan olma olgusundan uzaklaştırılmış, yok edilmesi gereken haşareler noktasına getirilmişti. Bunun zihni alt yapısını hazırlayanlar, bu yapılanların bilincinde, kastında.. Fakat aşağıya doğru inildikçe bilincin körü körüne lidere itaat noktasına indirgendiğini düşünüyorum.
“İNSANDIŞILAŞTIRMA”
Şu an Türkiye’de yaşanan bu süreç, dünya tarihinde yeni bir olgu değildir. Muhalif gördüklerini sistematik olarak yok etmek isteyen faşist, totaliter rejimlerin, diktatörlüklerin sıkça başvurduğu bir yoldur bu.. Sonu da bunun soykırımdır, yakın tarihte de bunun çok acı örnekleri vardır.
Sosyoloji ve siyaset biliminde buna bir isim de vermişlerdir: “Dehumanisation” yani “İnsandışılaştırma”, sıradan ve normal insanların kötülüğe duyarsız ve hatta kötülük yapmaya hevesli kimseler haline getirilişin adıdır bu…
“İnsandışılaştırma”, Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” tezini çağrıştırır.
Arendt bu kavramı, milyonlarca insanın ölümünden sorumlu Nazi Adolf Eichmann’ın yargılanması üzerine yazdığı makalede kullanmış ve o dönemdeki koca bir halkın yaşanmış bu zulme sessiz kalarak da olsa ortak kalışını tanımlamada kullanmıştı. Arendt’in bu görüşlerini test etme bağlamında 1950’lerde Stanley Milgram’ın itaat deneyleri ve Phil Zimbardo’nun Stanford Üniversitesi’nde yine aynı tarihlerde cezaevi deneyleri benzer sonuçlar vermişti.
New Yorker’de yazan Paul Bloom, Melbourne Üniversitesi’nde Nick Haslam ile Edinburg Üniversitesi’nden Steve Loughnan’ın bir araştırmasına yer veriyor: “Öfkeli halk mensupları cinsel suçlulara hayvan der. Psikopatlar kurbanlara yalnızca kötü emellerine giden bir araç muamelesi yapar. Yoksullar şehvet düşkünü ahmaklar denilerek alaya alınır. Gelen geçenler evsizlere sanki saydam engellermiş gibi bakar. Demans hastaları medyada ayaklarını sürüyen zombiler şeklinde temsil edilir.”
“İNSANDIŞILAŞTIRMA”NIN TÜRKİYE UYGULAMASI
Fakat sosyolojik olaylar, bir “körü körüne itaat” ile böyle bir kırımın olmadığını, toplum belleğinin, bilinçaltının bu insandışılaştırmaya hazırlandıktan sonra gerisinin kendiliğinden geldiğini gösteriyordu.
Türkiye tarihi bunun çok acı örnekleri ile doludur. “Azınlık” denilen Ermeniler, Rumlar, Yahudiler “İnsandışılaştırma”nın çok feci uygulamalarını gördüler. Aleviler ve özellikle de Kürtler her dönem bu “Dehumanisation”a sıklıkla maruz kaldılar. Maraş katliamında, Sivas katliamında yöre halkının nasıl bir anda acımasız katillere döndüğünü gördük.
Amerika’nın ilk istila yıllarında beyazların Kızılderiler için söylediği “En iyi Kızılderili, ölü Kızılderilidir” sözü Türkiye’de, “En iyi Kürt, ölü Kürttür” şeklinde yansımasını bulmuştur. Bu sözü kendi kulaklarımla da kaç kere şahitlik etmişliğim vardır. “Kürt meselesi de nedir ya, bütün Kürtleri öldürürseniz, Kürt meselesi de kalmaz” ifadelerini çoğunuz sağda solda duymuşsunuzdur!
Zira “Dehumanisation”ın kavramının yerleştirildiği halkların başında Kürtler gelir ve şu son dönemde yaşanan olaylar da bunun işaretçisidir. (“Kürt müsün, Suriyeli misiniz?” diye sorduğu bir baba- oğlu, Kürt olduklarını öğrenince gözünü kırpmadan öldüren cani örneğindeki gibi…) Toplum genlerinin bu kadar hastalıklı hale gelmesinde 1952’de kurulan Seferberlik Tetkik Kurulu’nun payı büyüktür. Sonradan Özel Harp Dairesi adını alan bu gizli kuruluş önceleri Nato bünyesinde “Kızıl tehlikeye karşı ülkeyi korumak” iddiasıyla yola çıkmışken zamanla toplumu tamamen manüpile edip her alanda yönlendirmeye, güdülemeye kadar varmıştır. Her darbe öncesinde de toplumu buna hazırlamada başat rol oynamasını bilmiştir.
“DEHUMANISATION”UN SON KURBANI CEMAAT
Devletimiz ve iktidarlarımız her zaman bir düşmana ihtiyaç duymuşlardı. Yoksa da icat etmesini bilmişlerdir. Böylece bu “ortak düşman”a karşı halkı “tek lider” etrafında birleştirme imkanı bulmuşlardır. Bu bayat taktik de Hitler Almanyasından aparma bir icraattır. Bir avuç savunmasız Yahudi’ye karşı bütün Almanları “Führer” (Reis) etrafında toplayan güç, “Bu Yahudi belasını bertaraf ediyoruz” derken, önce Yahudileri, sonra bütün dünyayı, en son olarak da kendilerini/ ülkelerini yakmışlardır.
Şu an da Türkiye adım adım o noktaya doğru giderken, “İnsandışılaştırma” konusunda yerleşik uygulamaları ve alt belleği oluşmuş olan devletimiz ve halkımız, şimdilerde FETÖ dedikleri Gülen Cemaati üyeleri için de aynı yaklaşıma ve kıvama ulaşmış durumda.
“İnsandışılaştırılan, adeta böcek yerine konulan yüzbinlerce insan bütün toplumdan ve devletten tecrit edilmiş, “ağaç kabuğu yemeye mahkum”, “bir yudum su bile çok görülen” insanlar haline getirilmeye başlanmıştır.
Bu ortamda Türkiye’nin tanınmış mafya liderlerinden Sedat Peker, basın önünde açık açık bu insanlara karşı katliam çağrıları yapmakta, hiç bir kesim ya da adli merci bu konuda kılını bile kıpırdatmamaktadır. En ufak bir kritik getiren akademisyenin başına olmadık işler açılırken, böyle bir mafya liderinin söylediklerine kayıtsızlık, bu sürecin geldiği noktayı göstermesi babından önemlidir.
Bu bağlamda Prof. Dr Ahmet Akgündüz isimli bir Nurcu akademisyen de Hucurat Suresi’ne atıf yaparak bu FETÖ dedikleri insanların katline fetva getirmeye çalışırken, devlet içinden, yargıdan hiç bir tepki gelmemektedir. Halbuki ortada en salt anlamıyla bir “nefret suçu”, “insanlığa karşı suç” işlenmektedir.
Bütün bu gelişmeler ışığında Leyla Şahin’ın sözlerini çok önemsiyorum ve bu yaklaşımın partisinde ve tabanında geniş bir karşılığının olduğunu düşünüyorum. Liderine tam itaat içinde olan bu kitleler, Reislerinin 2012’lerde “Beni kızdırmasınlar, 2 polis ve 1 savcı ile hepsini terörist ilan ederim” dediği bu Cemaat üyelerini tedrici olarak düşman ilan etmesini sükunetle izleyip bu noktaya kadar geldiler.
HALKIMIZ NE DER?
Sansasyonel televizyon dizisi “Black Mirror”ın bir bölümü, yaşananları çok çarpıcı şekilde özetlemektedir. Beynine bir implant yerleştirilmiş bir asker, hamam böcekleri denilen son derece çirkin insansıların (humanoid) peşine düşer, onları öldürmeye başlar. Beyni normalleşmeye başladığında ise kendisinin bir kahraman değil, masum insanları öldüren bir insanlık düşmanı katil olduğunu anlar.
Hitler’in yıkılışından yıllar sonra halk, yıkımın ve katliamların farkına varmışlardı. Aradan geçen yüz yıla yakın zamandır Türk halkı hemen hiç bir zaman yaşanmışlar üzerinde bir özeleştiri yapmaya, yüzleşmeye yanaşmamıştı. Sürekli olarak bir savunma güdüsü ile “ama” ile başlayan argümanlar geliştirmeye çalışmıştı. Türkiye’de yine bir uğursuz döngü yaşanıyor, bazı insanlara aşamalı olarak soykırım uygulanıyor, bunun nerelere varacağı ise kestirilemiyor.
İnsanımız, bu yaşananlara bir yerde dur diyebilecek mi? Herşey olup bittikten sonra bari bunun muhasebesini yapabilecek mi? Uygulamada örneği yok.
Bu topraklar, “Yaratılanı hoş gör, Yaratan’dan ötürü” demiş, bu sözü bayraklaştırmış Yunus Emre gibi birisini çıkarabilmiştir. Ama bu sözün arkasında durabilecek günümüzde ne kadar insan çıkabilecek..? Bekleyip göreceğiz.
[Ramazan Faruk Güzel] 15.1.2019 [TR/24]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Nazım’ın 117. yaş gününde: ‘Hain’likmi, ‘kötü’lük mü?!.. [Ramazan Faruk Güzel]
15 Ocak 1902 tarihinde Selanik’te dünyaya gelen, 3 Haziran 1963’te Moskova’da yaşamını yitiren Nazım Hikmet, bugün yaşasaydı 117 yaşında olacaktı.
Hayatının bir kısmını hapishanelerde ve sürgünlerde geçiren ve nihayetinde 61 yaşında iken sürgünde olduğu Moskova’da hayatını kaybeden Nazım Hikmet Ran’ın mezarı da orada bulunuyor. Geride şu özlemi ile:
“…Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
– öyle gibi de görünüyor –
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani…” (Vasiyet– 1953, 27 Nisan -Barviha Sanatoryumu)
…
Evet, Nazım öldüğünde 61 yaşındaydı… Ölümünün ardından 56 yıl geçmiş olmasına rağmen birilerince o hala vatan haini. Şimdilerde gücü elinde bulunduranlar için o da, onun gibi düzene karşı olanlar vatan hainliğine devam ediyor!
“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla…”
Ne için:
“Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi” diye “Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
“Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
VATAN HAİNLİĞİ ELDEN ELE
Nazım Hikmet ile Necip Fazıl aynı dönemin zıt kutup iki büyük şairi… İkisi de farklı cephelerin sembol şairi. Ben, N. Fazıl okuyarak, dinleyerek ve hatta onun gibi şiirler yamaya öykünerek büyüdüm, geliştim.
Nazım’dan da haberdar idim, onun sanatına kayıtsız da değildim. Ama sağ cenahın “O bir vatan haini, Sovyetlere kaçtı” söylemlerinden etkilendiğim gençlik yıllarımda… Fakat şu yıllarımda herkese olduğu kadar bana da “vatan haini” denilmeye başlandığında, Nazım’ı daha dikkatli okuma ihtiyacı hissetmiş, onun şiirlerini ve yazılarını okudukça da şöyle demeye başlamıştım:
“Nazım bunları demekle vatan haini ise
Evet, ben de vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.”
Zaten o noktadan sonra süreç başlamış, ben de kendimi yurt dışında bulmuş oldum. Ve bana basında, sosyal medya üzerinden “hain, vatan haini” diyenlerin yazılarını okuyorum. Diyenler de, şimdilerinin yeni fenomenlerinden “Kürtaj Dedesi” gibi, kendisine karşı gelen, işine gelmeyen herkese “Hain, 15 Temmuz hainleri” diyen tipler.
HAİNLİĞE GİDEN SÜREÇ…
Hain, sözlüklere göre; kutsal sayılan şeylere, kavramlara kötülük eden, hıyanet eden kimse demek.
Ve hain kavramı, gücü ele geçirenlere göre anlam değiştirdiği gibi, hainler de muktedirlere muhalif düşen kimselerin durumlarına göre farklılık arz eder.
Nazım, 1 Ocak 1921’de Mustafa Kemal’e silah ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımıyla Anadolu’ya geçen dört şairden birisi (Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin.) Nazım ki, Kuva-i Milliye”nin destanını yazmış kimsedir.
Ama 17 Ocak 1938 tarihine gelindiğinde “Harp Okulu Olayı”ndan gözaltına alındı ve hayatının en zorlu, “Hain” sayıldığı sancılı dönemi başlamıştı. Atatürk’ün son yıllarında başlayan bu süreç Demokrat Parti’li yıllarda da devam etmişti.. 12 yıl 7 aylık hapisten sonra yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, 20 Haziran 1951’de Romanya’ya varmış, oradan Moskova’ya geçen Nâzım Hikmet, 25 Temmuz 1951’de, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarılmıştı. Böylece gurbetli, hasretli yılları başlamıştı Nazım’ın, 3 Haziran 1963 sabahı bir kalp krizi sonucu Moskova’daki evinde gözlerini hayata kapayasıya kadar. “Anadolu’da bir köy mezarlığında, tepesinde bir de çınar olan mezara gömülmek” istese de kısmet olmamış, Yazarlar Birliği’nin düzenlediği bir törenle Novodeviçiy Mezarlığı’na gömülmüştü.
Şimdi ben de doğruduğum yerlerden binlerce kilometre uzaktayım. O, fikirlerini daha rahat yaşayabilme adına Rusya’ya geçmişti, ben ise daha demokratik bir ortamda hayatta kalma umuduyla bir Avrupa ülkesine gelmiştim. Yaşım elliye yaklaşırken, herkes için mukadder olan ölüm vaki olduğunda cesedimin nereye gömüleceği konusunda mütereddit bir halde, Nazım’ın buruk gidişini iliklerime kadar hissediyorum!
ASIL HAİN KİM?
Dedik, hain: hıyanet eden kimse demek. Hainlik ile kahramanlık arasında ince bir çizgi var. Kahramanca şeyler yapmak isterken bir anda hain konumuna gelmiş olabilirsiniz. Ülkenin, bir insanın şahsına indirgendiği yerde eğer siz o insana ters düşmüşseniz en büyük hain sizsiniz!
Ama asıl hain; “emanete hıyanet eden”dir, “iyiliğe karşı kötülük eden”dir. Sözlükler de böyle söyler. Ülkesinin, vatanının değerlerini başkalarına peşkeş çekenler, sırlarını ve kaynaklarını satanlardır asıl hainler.
Ülkesinin daha itibarlı olması, vatanının demokratik bir hukuk devleti olması için konulmuş ilkelerine ihanet edenlere belki hain denir. Sırf birilerine şirin görünmek için evrensel ilkeleri çiğneyip ülkeyi dünya nezdinde mahçup bırakanlardır gerçek hainler.
Hain ilan edilen Nazım Hikmet, ülkesinin evrensel değerine ihanet etmiş midir, bilemiyorum. Ama şahsen ülkede bulurken de, çıktıktan sonra da hiç bir şekilde evrensel değerine ihanet etmediğime herşeyin üzerine yemin edebilirim! (Bazı kararlarımın yurtdışında “ülkemizin demokratik, adil kararlarından” diye sunulduğunu duydukça da, sözümün yerinde olduğunu hissetmenin huzurunu yaşıyorum.)
Fakat şu an vatan “çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan” ve Tek Lider’in keyfine göre karar vermekse, onun kurduğu kullanışlı yargı sistemine uymaksa vatan,
“Evet, ben de vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.”
NECİP FAZIL’DAN NAZIM HİKMET’E…
Ve evet, yetiştiğim muhit itibariyle N. Fazıl şiirine yakın oldum. Şimdi ise iliklerime kadar N. Hikmet ile empati içindeyim.
1904 yılında doğan, 1934 yılına kadar bohem bir hayat yaşayan, o tarihten sonra bir Nakşi Şeyhi olan Abdülhakim Arvasi’yi tanıdıktan sonra hayatı değişip dine yönelen N. Fazıl, 1943 yılında yayınlamaya başladığı Büyük Doğu Dergisi ile bir mücadele içine girişmiş, yer yer dergisi kapanmış, bazı koğuşturmalara maruz kalmıştı. Fakat 1950’de sağcı DP’nin iktidara gelmesi ile birlikte rahat yüzü görmüş, her sıkıştığında dönemin başbakanı Adnan Menderes’ten maddi yardım istemiş, bunda da netice almasını bilmişti. 25 Mayıs 1983 yılına kadar da –yer yer bazı dalgalanmalar yaşasa da- ödüllerle, etkin faaliyetlerle günlerini geçirmiş, Nazım’ın “Vatan haini” bellendiği yerde o “Şairler Sultanı” olarak anılmıştı.
Bugün olsa, bu neo-tek parti döneminde N.Hikmet de, N.Fazıl da yaşasalardı politik duruşları nasıl olurdu, mevcut iktidar ile münasebetleri nasıl olurdu acaba?..
Basın yayını domine eden, satın alan, yazarını, akademisyenini bir şekilde biat ettiren şu anki mevcut iktidar ile N. Fazıl’ın –yaşasaydı- ters düşmeyeceğini tahmin ediyorum. Zaten iktidardaki Siyasal İslamcı kadro, çoğunluk itibariyle onun şiirleri ve kitapları ile büyümüş ve onun ideolojisini yaşattıklarını iddia eden kimselerden oluşuyor.
Nazım yaşasaydı da “Vatan haini” sayılmaya devam edeceğini söylemek kehanet olmasa gerek!..
“HAİN”LİK Mİ, “KÖTÜ”LÜK MÜ?..
Hitler dönemini irdeleyen Hannah Arendt, “Kötülüğün Sıradanlığı”ndan bahseder. Sıradan insanların bile nasıl da kötülüğün bir parçası haline getirildiğini, faşizan bir yönetimin nasıl da halkı kötülüğün merkezi haline getirildiğini anlatır Arendt ve bu düzende “hain” denilerek yok edilen milyonlarca muhalif insanın trajedisini ortaya koyar eserinde.
Şu an Türkiye’de bu bahsedilenlerin misli yaşanıyor. Her gün yeni bir grup için “hain” damgaları üretiliyor ve bu topraklarda “kötülük” hiç bu kadar sıradanlaşmamıştı.
Böyle bir düzlemde “Kötü olmayı mı, yoksa hain olmayı mı seçerdin?” diye sorulacak olunsa, hiç tereddütsüz “HAİN olmayı” derdim. Ortaokul yıllarımdayken bir hadis okumuştum: “Allah’ım! İçimi dışımdan güzel eyle, dışımı da ıslah eyle!”
O günden beridir de 40 yıla yakın zamandır Yaratıcımın beni iyi birisi yapması, “kötü”lükten uzak etmesi için her gün dua etmeye çalışıyorum.
Nazım Hikmet’in vefatının 117. yılında, insanlar için “Hain” yaftaları havada uçurken, iyilerin ve iyiliklerin yanında beni sabit kılması için duacıyım. Bunun karşısında hain addedileceksem Nazım gibi sesleniyorum yine son söz olarak:
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Ben vatan hainliğine devam ediyorum hâlâ.”
[Ramazan Faruk Güzel] 16.1.2019 [TR724]
Hayatının bir kısmını hapishanelerde ve sürgünlerde geçiren ve nihayetinde 61 yaşında iken sürgünde olduğu Moskova’da hayatını kaybeden Nazım Hikmet Ran’ın mezarı da orada bulunuyor. Geride şu özlemi ile:
“…Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
– öyle gibi de görünüyor –
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani…” (Vasiyet– 1953, 27 Nisan -Barviha Sanatoryumu)
…
Evet, Nazım öldüğünde 61 yaşındaydı… Ölümünün ardından 56 yıl geçmiş olmasına rağmen birilerince o hala vatan haini. Şimdilerde gücü elinde bulunduranlar için o da, onun gibi düzene karşı olanlar vatan hainliğine devam ediyor!
“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla…”
Ne için:
“Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi” diye “Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
“Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
VATAN HAİNLİĞİ ELDEN ELE
Nazım Hikmet ile Necip Fazıl aynı dönemin zıt kutup iki büyük şairi… İkisi de farklı cephelerin sembol şairi. Ben, N. Fazıl okuyarak, dinleyerek ve hatta onun gibi şiirler yamaya öykünerek büyüdüm, geliştim.
Nazım’dan da haberdar idim, onun sanatına kayıtsız da değildim. Ama sağ cenahın “O bir vatan haini, Sovyetlere kaçtı” söylemlerinden etkilendiğim gençlik yıllarımda… Fakat şu yıllarımda herkese olduğu kadar bana da “vatan haini” denilmeye başlandığında, Nazım’ı daha dikkatli okuma ihtiyacı hissetmiş, onun şiirlerini ve yazılarını okudukça da şöyle demeye başlamıştım:
“Nazım bunları demekle vatan haini ise
Evet, ben de vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.”
Zaten o noktadan sonra süreç başlamış, ben de kendimi yurt dışında bulmuş oldum. Ve bana basında, sosyal medya üzerinden “hain, vatan haini” diyenlerin yazılarını okuyorum. Diyenler de, şimdilerinin yeni fenomenlerinden “Kürtaj Dedesi” gibi, kendisine karşı gelen, işine gelmeyen herkese “Hain, 15 Temmuz hainleri” diyen tipler.
HAİNLİĞE GİDEN SÜREÇ…
Hain, sözlüklere göre; kutsal sayılan şeylere, kavramlara kötülük eden, hıyanet eden kimse demek.
Ve hain kavramı, gücü ele geçirenlere göre anlam değiştirdiği gibi, hainler de muktedirlere muhalif düşen kimselerin durumlarına göre farklılık arz eder.
Nazım, 1 Ocak 1921’de Mustafa Kemal’e silah ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımıyla Anadolu’ya geçen dört şairden birisi (Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin.) Nazım ki, Kuva-i Milliye”nin destanını yazmış kimsedir.
Ama 17 Ocak 1938 tarihine gelindiğinde “Harp Okulu Olayı”ndan gözaltına alındı ve hayatının en zorlu, “Hain” sayıldığı sancılı dönemi başlamıştı. Atatürk’ün son yıllarında başlayan bu süreç Demokrat Parti’li yıllarda da devam etmişti.. 12 yıl 7 aylık hapisten sonra yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, 20 Haziran 1951’de Romanya’ya varmış, oradan Moskova’ya geçen Nâzım Hikmet, 25 Temmuz 1951’de, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarılmıştı. Böylece gurbetli, hasretli yılları başlamıştı Nazım’ın, 3 Haziran 1963 sabahı bir kalp krizi sonucu Moskova’daki evinde gözlerini hayata kapayasıya kadar. “Anadolu’da bir köy mezarlığında, tepesinde bir de çınar olan mezara gömülmek” istese de kısmet olmamış, Yazarlar Birliği’nin düzenlediği bir törenle Novodeviçiy Mezarlığı’na gömülmüştü.
Şimdi ben de doğruduğum yerlerden binlerce kilometre uzaktayım. O, fikirlerini daha rahat yaşayabilme adına Rusya’ya geçmişti, ben ise daha demokratik bir ortamda hayatta kalma umuduyla bir Avrupa ülkesine gelmiştim. Yaşım elliye yaklaşırken, herkes için mukadder olan ölüm vaki olduğunda cesedimin nereye gömüleceği konusunda mütereddit bir halde, Nazım’ın buruk gidişini iliklerime kadar hissediyorum!
ASIL HAİN KİM?
Dedik, hain: hıyanet eden kimse demek. Hainlik ile kahramanlık arasında ince bir çizgi var. Kahramanca şeyler yapmak isterken bir anda hain konumuna gelmiş olabilirsiniz. Ülkenin, bir insanın şahsına indirgendiği yerde eğer siz o insana ters düşmüşseniz en büyük hain sizsiniz!
Ama asıl hain; “emanete hıyanet eden”dir, “iyiliğe karşı kötülük eden”dir. Sözlükler de böyle söyler. Ülkesinin, vatanının değerlerini başkalarına peşkeş çekenler, sırlarını ve kaynaklarını satanlardır asıl hainler.
Ülkesinin daha itibarlı olması, vatanının demokratik bir hukuk devleti olması için konulmuş ilkelerine ihanet edenlere belki hain denir. Sırf birilerine şirin görünmek için evrensel ilkeleri çiğneyip ülkeyi dünya nezdinde mahçup bırakanlardır gerçek hainler.
Hain ilan edilen Nazım Hikmet, ülkesinin evrensel değerine ihanet etmiş midir, bilemiyorum. Ama şahsen ülkede bulurken de, çıktıktan sonra da hiç bir şekilde evrensel değerine ihanet etmediğime herşeyin üzerine yemin edebilirim! (Bazı kararlarımın yurtdışında “ülkemizin demokratik, adil kararlarından” diye sunulduğunu duydukça da, sözümün yerinde olduğunu hissetmenin huzurunu yaşıyorum.)
Fakat şu an vatan “çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan” ve Tek Lider’in keyfine göre karar vermekse, onun kurduğu kullanışlı yargı sistemine uymaksa vatan,
“Evet, ben de vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.”
NECİP FAZIL’DAN NAZIM HİKMET’E…
Ve evet, yetiştiğim muhit itibariyle N. Fazıl şiirine yakın oldum. Şimdi ise iliklerime kadar N. Hikmet ile empati içindeyim.
1904 yılında doğan, 1934 yılına kadar bohem bir hayat yaşayan, o tarihten sonra bir Nakşi Şeyhi olan Abdülhakim Arvasi’yi tanıdıktan sonra hayatı değişip dine yönelen N. Fazıl, 1943 yılında yayınlamaya başladığı Büyük Doğu Dergisi ile bir mücadele içine girişmiş, yer yer dergisi kapanmış, bazı koğuşturmalara maruz kalmıştı. Fakat 1950’de sağcı DP’nin iktidara gelmesi ile birlikte rahat yüzü görmüş, her sıkıştığında dönemin başbakanı Adnan Menderes’ten maddi yardım istemiş, bunda da netice almasını bilmişti. 25 Mayıs 1983 yılına kadar da –yer yer bazı dalgalanmalar yaşasa da- ödüllerle, etkin faaliyetlerle günlerini geçirmiş, Nazım’ın “Vatan haini” bellendiği yerde o “Şairler Sultanı” olarak anılmıştı.
Bugün olsa, bu neo-tek parti döneminde N.Hikmet de, N.Fazıl da yaşasalardı politik duruşları nasıl olurdu, mevcut iktidar ile münasebetleri nasıl olurdu acaba?..
Basın yayını domine eden, satın alan, yazarını, akademisyenini bir şekilde biat ettiren şu anki mevcut iktidar ile N. Fazıl’ın –yaşasaydı- ters düşmeyeceğini tahmin ediyorum. Zaten iktidardaki Siyasal İslamcı kadro, çoğunluk itibariyle onun şiirleri ve kitapları ile büyümüş ve onun ideolojisini yaşattıklarını iddia eden kimselerden oluşuyor.
Nazım yaşasaydı da “Vatan haini” sayılmaya devam edeceğini söylemek kehanet olmasa gerek!..
“HAİN”LİK Mİ, “KÖTÜ”LÜK MÜ?..
Hitler dönemini irdeleyen Hannah Arendt, “Kötülüğün Sıradanlığı”ndan bahseder. Sıradan insanların bile nasıl da kötülüğün bir parçası haline getirildiğini, faşizan bir yönetimin nasıl da halkı kötülüğün merkezi haline getirildiğini anlatır Arendt ve bu düzende “hain” denilerek yok edilen milyonlarca muhalif insanın trajedisini ortaya koyar eserinde.
Şu an Türkiye’de bu bahsedilenlerin misli yaşanıyor. Her gün yeni bir grup için “hain” damgaları üretiliyor ve bu topraklarda “kötülük” hiç bu kadar sıradanlaşmamıştı.
Böyle bir düzlemde “Kötü olmayı mı, yoksa hain olmayı mı seçerdin?” diye sorulacak olunsa, hiç tereddütsüz “HAİN olmayı” derdim. Ortaokul yıllarımdayken bir hadis okumuştum: “Allah’ım! İçimi dışımdan güzel eyle, dışımı da ıslah eyle!”
O günden beridir de 40 yıla yakın zamandır Yaratıcımın beni iyi birisi yapması, “kötü”lükten uzak etmesi için her gün dua etmeye çalışıyorum.
Nazım Hikmet’in vefatının 117. yılında, insanlar için “Hain” yaftaları havada uçurken, iyilerin ve iyiliklerin yanında beni sabit kılması için duacıyım. Bunun karşısında hain addedileceksem Nazım gibi sesleniyorum yine son söz olarak:
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Ben vatan hainliğine devam ediyorum hâlâ.”
[Ramazan Faruk Güzel] 16.1.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
M.Akif ve Bediüzzaman’ın Abdülhamit’e muhalefetini anlamak (2) [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Geçen hafta yaşadıkları dönemde “İslam Şairi” olarak bilinen M. Akif ve “Bediüzzaman” olarak tanınan Said Nursi’nin Abdülhamit ve rejimiyle ilgili eleştirilerinin nedenlerini anlamak için giriş mahiyetinde bir yazı kaleme almıştık.
Akif ve Bediüzzaman’ın eserlerinde Abdülhamit’e, Abdülhamit rejimine yönelik eleştirilerinin anlaşılabilmesi için de dönemin öne çıkan yönlerini özetlemeye çalışmıştık.
Eleştirilerin odak noktasında Abdülhamit’in ülke yönetimini Yıldız Sarayı’nda toplayarak halktan uzak bir “tek adam rejimi” kurması, yaşadığı olayların etkisiyle gittikçe artan vehminin sonucunda “hafiye teşkilatının giderek güçlenmesi” yer almaktaydı. Ayrıca jurnalciliğin inanılmaz boyutlara ulaşması da bir diğer eleştiri konusuydu.
En büyük eleştiri ise baskıcı rejimin “dini bir görünümle” uygulanması ve halk tarafından dinin bir gereğiymiş gibi algılanmasıydı.
Bu yazımızda ise M. Akif’in şiir ve yazılarından hareketle Abdülhamit’e muhalefetinin gerekçelerini ortaya koymaya çalışacak, sonraki yazımızda da Bediüzzaman’ın yaklaşımına yer vereceğiz.
M.AKİF VE BEDİÜZZAMAN
M.Akif ve Bediüzzaman’ın birçok ortak noktası bulunmaktadır. İkisi de Abdülhamit rejimini eleştirmiş, Meşrutiyeti büyük bir sevinçle karşılamışlardı. M. Akif, “hürriyet” için şiir yazarken Bediüzzaman da Selanik’te Meşrutiyeti öven bir konuşma yapmış ve Şark aşiretlerine Meşrutiyetin “dinsizlik” olmadığını anlatmaya çalışmıştı.
Akif, İttihat ve Terakki’ye de dâhil olmuş; Bediüzzaman da başlangıçta İttihatçıların politikalarına destek vermişti. Ancak önce Said Nursi 31 Mart Olayı sonrasında İttihatçılar tarafından yargılanacak, Akif de Cemiyetin yanlış yönlerini tenkit ederek muhalefet edecektir.
Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da hem Akif, hem de Said Nursi vatan savunmasında görev almışlardır. Akif, Enver Paşa’nın isteğiyle Almanya’ya giderek burada bulunan Müslüman esirlere “propaganda” görevini üstlenmiş sonra da Hicaz’da ve Necid’de Arap isyanını engellemeye çalışmıştı.
Bediüzzaman ise savaşla birlikte gönüllü alay kumandanlığı göreviyle Rus işgaline karşı savaşmış ve esir düşerek Kosturma’ya götürülmüştür. Esaretten dönüşte de İstanbul’da M. Akif’le birlikte Dar-ül Hikmet-ül İslamiye’de görev yapmıştır.
M.Akif TBMM’nin açılmasıyla Ankara’ya giderek milletvekili olmuş, verdiği vaazlarla ve Sebilürreşad mecmuasıyla Milli Mücadele’nin kazanılmasında önemli bir rol üstlenmiş, İstiklal Marşı ile de bu desteklerini taçlandırmıştı.
Bediüzzaman ise 1922’de Ankara’ya gelmiş ancak yeni rejimin gidişatından memnun olmadığından Van’a dönmüştü. Şeyh Sait isyanı sonrasında da yurt içinde vefatına kadar devam edecek bir “takip ve sürgün dönemi” yaşayacaktır.
Akif de 1923’de memuriyet verilmeden ve emekli olmadan tasfiye edilecek ve Sebillüreşad’ın kapatılması, Eşref Edip’in İstiklal Mahkemelerinde yargılanması ve kendisinin de polis tarafından “bir suçlu gibi takip edilmesi” sonrasında 1925’de Mısır’a gidecek ve ancak 1936’da dönecektir.
Görüldüğü gibi hem Akif, hem de Bediüzzaman üç dönemi de yaşamış, son dönemlerinde birisi “dışarıda sürgün”, diğeri de “içeride sürgün” olmuştur.
AKİF’İN YETİŞTİĞİ ORTAM
1873’de Fatih Sarıgüzel’de doğan M. Akif, baba tarafından Arnavut olup anne tarafı ise Buhara’dan Tokat’a gelmiştir. Babası müderris olan Akif, Fatih’te ilkokul ve rüşdiyeyi bitirmiştir. Rüşdiye eğitimi sırasında da üzerinde büyük etkisi olacak Hoca Kadri Efendi derslerine girmiştir.
Abdülhamit devrinin önemli bir muhalifi olan Hoca Kadri, “hürriyetperver” fikirlerinden dolayı Mısır’a kaçmak zorunda kalmış ve Jön Türk hareketine ilk katılanlardan birisi olarak orada “Kanun-i Esasi” gazetesini çıkarmıştı. Hoca Kadri daha sonra ölümüne kadar oturacağı Paris’e geçmiş ve sonra da İttihat ve Terakki karşıtı olmuştur.
Akif, o dönemin modern okullarında okuyarak Fransızcayı öğrenmiş ve birçok Fransız yazarı okumuştur. Diğer taraftan da medrese derslerini babasından okuyarak dini ilimlere ve Arapçaya vakıf olmuş, Farsçasını da geliştirmiştir. Bu yönüyle Akif, hem Batı hem de Doğu kültürünü öğrenmiştir.
Mülkiye mektebinde okurken önce babasının vefatı sonra da evlerinin yanması üzerine kısa yoldan hayata atılmak düşüncesiyle Mülkiye’nin Baytar Mektebi’nde okuyarak buradan mezun olmuştur. Bu eğitimi sırasında da hocalarının Abdülhamit karşıtı fikirlerinden etkilenmiş olmalıdır.
Mezuniyeti sonrasında İstanbul’da memurluğa başlayan Akif, görevi dolayısıyla Rumeli ve Anadolu’da birçok yere gitmiş ve halkın yaşadığı sıkıntıları yakından görmüştür.
AKİF VE SİYASET
Akif’in 1908’de Meşrutiyetin ilanı sonrasında yayınladığı şiirlerde bir taraftan “istibdat” dediği Abdülhamit rejimini tenkit ederken, diğer taraftan “hürriyet ortamını getireceği” düşüncesiyle Meşrutiyeti alkışladığı görülmektedir.
Bu sırada Fatin Gökmen Hoca vasıtasıyla İttihat ve Terakki’ye üye olduğu anlaşılan Akif, Cemiyete girerken yapması gereken yemin merasiminde “üyelerin cemiyetin bütün kararlarına kayıtsız şartsız uyacakları” maddesine karşı çıkmış ve kısa bir süre sonra da Cemiyete muhalefete başlamıştır.
Balkan Harbinde yaşanan mağlubiyetler üzerine İttihatçı liderleri “üç beyinsiz kafa” olarak nitelendiren M. Akif, Birinci Dünya Savaşı’nda İttihat ve Terakki hükümetinin verdiği görevleri yerine getirirken de yanlış gördüğü uygulamaları tenkitten geri durmamıştır. Bu durum başyazarı olduğu Sebillüreşad’ın kapatılmasına neden olmuştur.
Milli Mücadele döneminde de her türlü fedakârlığı yapmasına rağmen 1925’de en yakın arkadaşı Eşref Edip “rejim muhalifi” olarak yargılanmış ve Sebilürreşad mecmuası kapatılmıştır. Görüldüğü gibi Akif’in üç dönemdeki muhalefetini de “yanlışları göstermek ve doğruları söylemek” olarak değerlendirmek daha doğrudur.
ABDÜLHAMİT KARŞITLIĞI
Akif eleştirilerinde sadece rejimi değil Abdülhamit’in şahsını da hedef almış ve “korkak ödlek”, “baykuş” gibi ifadeler kullanmıştır.
Mithat Cemal, Akif’in devirlerinde yaşadığı üç padişahtan “Abdülhamit’ten iğrendiğini, Mehmet Reşad’a kızdığını, Vahdettin’e de hem kızdığını hem de nefret ettiğini” belirtmektedir. Akif’in Abdülhamit’e kızgınlığı o derecededir ki 1908’de Meclis-i Mebusan’ın açılış töreninde Padişahı görünce fenalaşarak oradan kaçmıştır.
Akif, Abdülhamit muhalifliğinin öne çıktığı bir şiirinde şöyle diyordu:
“Kafes arkasında hanımlar gibi saklıydı Hamîd
Koca şevketli! Hakikat bunu etmezdim ümîd.
Belki kırk elli bin askerle sarılmış Yıldız;
O silahşörler, o al fesli herifler sayısız.
Neye mal olmada seyret, herifin bir namazı:
Sade altmış bin adam kaldı namazsız en azı!
Hele tebziri aşan masrafı, dersen, sorma”.
Görüldüğü gibi Akif’in buradaki en büyük tenkidi Abdülhamit’in binlerce kişinin yaşadığı Yıldız’da halktan uzak bir şekilde bulunmasıdır. Şiirin devamında da “şatafatlı” Cuma selamlığını gündeme getirmekte ve “Abdülhamit’in Cuma namazı kılabilmesi için altmış bin kişinin namazını kılamamasını” eleştirmektedir.
Mehmet Akif halkın böyle bir kişiyi otuz üç yıldır alkışlamasından yakındığı gibi devrin devlet adamlarına ve ulemaya da tepki göstermekte ve özellikle “Abdülhamit’e İslamiyet’in altıncı şartı gibi tapan şeyhülislam kapısındaki hocalardan nefret ettiğini” ifade etmektedir.
Akif’in Abdülhamit’i eleştirdiği bir şiir de “Acem Şahı” adını taşıyan ama gerçekte Abdülhamit’i eleştirdiği şiirdir. Bu şiirinde de adalet isteyen insanlara “hain” damgası vurularak susturulmalarına, zalim yöneticilerin memleketi harap etmek pahasına keyif içinde yaşamalarına ve İslam’ın asıl şiarı “hürriyet” iken ülkenin istibdatla yönetilmesine tepki göstermektedir.
İSTİBDAT KARŞITLIĞI
M.Akif çocukluk ve gençlik dönemini yaşadığı Abdülhamit rejimine karşı çok ağır ifadeler kullandığı gibi bu dönemi de “istibdat” olarak isimlendirmiştir. Akif Sebilürreşad’daki bir yazısında da istibdat rejimini iktidarın aczinin bir göstergesi olarak değerlendirmekte ve insan haysiyetine uygun olmadığını söylemektedir.
“Yıkıldın, gittin amma ey mülevves devr-i istibdâd
Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yâd! …”
“İstibdat” İslami terminolojide; “yöneticinin iktidarı ehl-i hall ve akdin kararı olmadan ve biat gerçekleşmeden güçle zor kullanarak ele geçirmesi ve ülkeyi İslamiyet’in öngördüğü meşveret ve nasihate yer vermeden yönetmesidir”.
Bu ifadeyle Akif ve Bediüzzaman’ın da dâhil olduğu “İslamcı muhalefet” olarak adlandırılan aydınlar, bu rejimin dini görünümüne karşılık dinle ilgisi olmayan bir baskı rejimi olduğunu ifade etmişlerdir.
Akif “İstibdad” şiirinin devamında bir hikâyeye yer verir. Buna göre başlarında “Padişahın biricik bendesi” olan zalim bir paşanın bulunduğu bir grup inzibat mahalleye baskın yapar. Baskın öncesinde çok neşeli ve canlı olan mahallede bir anda ışıklar söner, ortama korku ve sessizlik hâkim olur.
Kadın kocasının suçsuz olduğunu haykırmasına rağmen kocası yaka paça götürülür. Bir oğlu askerde şehit düşmüş, diğer oğlu ise Yemen’de sürgünde olan kadının feryatları bir işe yaramaz. Kadın torunlarının aç kalacağını düşünerek feryat etmekte ve mahalleliden bir ses çıkmamasına, kimsenin bir tepki vermemesine şaşırmaktadır.
Bu şiirde Akif’in tepkisi hafiye teşkilatına, jurnalcilik sonucunda suçlu suçsuz demeden ortaya çıkan yanlış uygulamalara yöneliktir. Diğer tepkisi de kadının feryatlarına kulak asmayan mahalleliye yani baskı rejimi karşısında sessiz kalan halkadır.
M.Akif’in yakın dostu Mithat Cemal Kuntay benzer bir hadiseyi Abdülhamit devrinde kendisinin yaşadığını ve Akif’in başka hadiseleri de ilave ederek bu olayı anlattığını ifade etmektedir.
Akif’in istibdadın sona ermesine ve Meşrutiyetin ilanına sevindiği “Hürriyet” şiiri de önceki şiirin devamı mahiyetindedir. Akif bu şiirinde de Meşrutiyetin ilanıyla istibdadın bittiğine sevinen halkın sokaklara dökülerek bir bayram havası yaşadığını, bir önceki şiirde anlattığı babası Yemen’de sürgünde olan çocuğun da bu bayramı kutladığını aktarmaktadır. Oğlu sürgünde olan ve yaka paça götürülen adam da oğlunun bu sevinci görmesini arzulamaktadır.
“Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek,
Otuz üç yıl bizi korkuttu “Şeriat!” diyerek”…
Akif’in bu mısralarında Abdülhamit’in baskıcı rejimini “dini bir görünüm” altında sürdürmesine açık bir tepki vardır. Akif’e göre Abdülhamit dini kullanmış ve “güzel dinimizi umacı şekline sokmuştur”. Benzer tepkiler dini hassasiyeti olan başka aydınlar tarafından da yapılmıştır.
Akif’in keyfi yönetime ve bunun dini görünümlü devam ettirilmesine tepkisi şu şiirinde de çok net görülmektedir:
“Saltanat nâmına, din nâmına bin maskaralık…
Ne felâket, ne rezâletti o devrin hâli!
Başta bir kukla, bütün milletin istikbâli,
İki üç kuklacının keyfine mahkûm olmuş:
Bir siyâset ki didiklerdi, emînim, Karakuş!”
FİKİRLERİNDEN VAZGEÇTİ Mİ?
M.Akif, Abdülhamit eleştirilerini bir menfaat veya siyasi beklentiyle yapmamıştır. Ancak bazı kişilerin yıllar sonra Abdülhamit’le Akif’i barıştırmaya kalkıştıkları veya en azından böyle bir beklentileri olduğu anlaşılmaktadır.
Nitekim Akif’in İttihat Terakki ve Cumhuriyet devirlerinde yaşadıklarından sonra Mısır’daki sürgün döneminde Abdülhamit’le ilgili şiirlerinden dolayı pişmanlık duyarak Safahat’tan çıkarmayı düşündüğü ifade edilmiştir. Hâlbuki Akif, “Tarih-i Kadim” hakkındaki tartışmalar sırasında kaleme aldığı şiirindeki Tevfik Fikret’le ilgili kısmı onun ölümünden sonra çıkarmışsa da Abdülhamit için böyle bir yola başvurmamıştır.
Yine “Kur’an Meali” konusundaki hassasiyetinden dolayı mealinin yakılmasını istediği dikkate alındığında Safahat’ta yer alan bu şiirlerin çıkarılmasını isteyebileceği veya vasiyet edebileceği muhakkaktır. Akif’in bunların hiçbirisini yapmaması, eleştirilerinde yumuşama olsa da öz itibarıyla aynı kaldığını göstermektedir.
Kaynaklar: O. Okay, E. Düzdağ, “M. Akif Ersoy”, C. 28, DİA; H. Kaya, M. Akif Ersoy’un Siyasi ve Dini Fikirleri, FÜ SBE yüksek lisans tezi, 2009; N. Karaer, “Mehmet Akif ve Sultan II. Abdülhamit”, SÜEFD, S. 26, 2011; İ. H. Ozan, “II. Abdülhamit Döneminde İslamcı Muhalefet ve Mehmet Akif”, YYÜİFD, S. 4-5, 2016.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 16.1.2019 [TR/24]
Akif ve Bediüzzaman’ın eserlerinde Abdülhamit’e, Abdülhamit rejimine yönelik eleştirilerinin anlaşılabilmesi için de dönemin öne çıkan yönlerini özetlemeye çalışmıştık.
Eleştirilerin odak noktasında Abdülhamit’in ülke yönetimini Yıldız Sarayı’nda toplayarak halktan uzak bir “tek adam rejimi” kurması, yaşadığı olayların etkisiyle gittikçe artan vehminin sonucunda “hafiye teşkilatının giderek güçlenmesi” yer almaktaydı. Ayrıca jurnalciliğin inanılmaz boyutlara ulaşması da bir diğer eleştiri konusuydu.
En büyük eleştiri ise baskıcı rejimin “dini bir görünümle” uygulanması ve halk tarafından dinin bir gereğiymiş gibi algılanmasıydı.
Bu yazımızda ise M. Akif’in şiir ve yazılarından hareketle Abdülhamit’e muhalefetinin gerekçelerini ortaya koymaya çalışacak, sonraki yazımızda da Bediüzzaman’ın yaklaşımına yer vereceğiz.
M.AKİF VE BEDİÜZZAMAN
M.Akif ve Bediüzzaman’ın birçok ortak noktası bulunmaktadır. İkisi de Abdülhamit rejimini eleştirmiş, Meşrutiyeti büyük bir sevinçle karşılamışlardı. M. Akif, “hürriyet” için şiir yazarken Bediüzzaman da Selanik’te Meşrutiyeti öven bir konuşma yapmış ve Şark aşiretlerine Meşrutiyetin “dinsizlik” olmadığını anlatmaya çalışmıştı.
Akif, İttihat ve Terakki’ye de dâhil olmuş; Bediüzzaman da başlangıçta İttihatçıların politikalarına destek vermişti. Ancak önce Said Nursi 31 Mart Olayı sonrasında İttihatçılar tarafından yargılanacak, Akif de Cemiyetin yanlış yönlerini tenkit ederek muhalefet edecektir.
Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da hem Akif, hem de Said Nursi vatan savunmasında görev almışlardır. Akif, Enver Paşa’nın isteğiyle Almanya’ya giderek burada bulunan Müslüman esirlere “propaganda” görevini üstlenmiş sonra da Hicaz’da ve Necid’de Arap isyanını engellemeye çalışmıştı.
Bediüzzaman ise savaşla birlikte gönüllü alay kumandanlığı göreviyle Rus işgaline karşı savaşmış ve esir düşerek Kosturma’ya götürülmüştür. Esaretten dönüşte de İstanbul’da M. Akif’le birlikte Dar-ül Hikmet-ül İslamiye’de görev yapmıştır.
M.Akif TBMM’nin açılmasıyla Ankara’ya giderek milletvekili olmuş, verdiği vaazlarla ve Sebilürreşad mecmuasıyla Milli Mücadele’nin kazanılmasında önemli bir rol üstlenmiş, İstiklal Marşı ile de bu desteklerini taçlandırmıştı.
Bediüzzaman ise 1922’de Ankara’ya gelmiş ancak yeni rejimin gidişatından memnun olmadığından Van’a dönmüştü. Şeyh Sait isyanı sonrasında da yurt içinde vefatına kadar devam edecek bir “takip ve sürgün dönemi” yaşayacaktır.
Akif de 1923’de memuriyet verilmeden ve emekli olmadan tasfiye edilecek ve Sebillüreşad’ın kapatılması, Eşref Edip’in İstiklal Mahkemelerinde yargılanması ve kendisinin de polis tarafından “bir suçlu gibi takip edilmesi” sonrasında 1925’de Mısır’a gidecek ve ancak 1936’da dönecektir.
Görüldüğü gibi hem Akif, hem de Bediüzzaman üç dönemi de yaşamış, son dönemlerinde birisi “dışarıda sürgün”, diğeri de “içeride sürgün” olmuştur.
AKİF’İN YETİŞTİĞİ ORTAM
1873’de Fatih Sarıgüzel’de doğan M. Akif, baba tarafından Arnavut olup anne tarafı ise Buhara’dan Tokat’a gelmiştir. Babası müderris olan Akif, Fatih’te ilkokul ve rüşdiyeyi bitirmiştir. Rüşdiye eğitimi sırasında da üzerinde büyük etkisi olacak Hoca Kadri Efendi derslerine girmiştir.
Abdülhamit devrinin önemli bir muhalifi olan Hoca Kadri, “hürriyetperver” fikirlerinden dolayı Mısır’a kaçmak zorunda kalmış ve Jön Türk hareketine ilk katılanlardan birisi olarak orada “Kanun-i Esasi” gazetesini çıkarmıştı. Hoca Kadri daha sonra ölümüne kadar oturacağı Paris’e geçmiş ve sonra da İttihat ve Terakki karşıtı olmuştur.
Akif, o dönemin modern okullarında okuyarak Fransızcayı öğrenmiş ve birçok Fransız yazarı okumuştur. Diğer taraftan da medrese derslerini babasından okuyarak dini ilimlere ve Arapçaya vakıf olmuş, Farsçasını da geliştirmiştir. Bu yönüyle Akif, hem Batı hem de Doğu kültürünü öğrenmiştir.
Mülkiye mektebinde okurken önce babasının vefatı sonra da evlerinin yanması üzerine kısa yoldan hayata atılmak düşüncesiyle Mülkiye’nin Baytar Mektebi’nde okuyarak buradan mezun olmuştur. Bu eğitimi sırasında da hocalarının Abdülhamit karşıtı fikirlerinden etkilenmiş olmalıdır.
Mezuniyeti sonrasında İstanbul’da memurluğa başlayan Akif, görevi dolayısıyla Rumeli ve Anadolu’da birçok yere gitmiş ve halkın yaşadığı sıkıntıları yakından görmüştür.
AKİF VE SİYASET
Akif’in 1908’de Meşrutiyetin ilanı sonrasında yayınladığı şiirlerde bir taraftan “istibdat” dediği Abdülhamit rejimini tenkit ederken, diğer taraftan “hürriyet ortamını getireceği” düşüncesiyle Meşrutiyeti alkışladığı görülmektedir.
Bu sırada Fatin Gökmen Hoca vasıtasıyla İttihat ve Terakki’ye üye olduğu anlaşılan Akif, Cemiyete girerken yapması gereken yemin merasiminde “üyelerin cemiyetin bütün kararlarına kayıtsız şartsız uyacakları” maddesine karşı çıkmış ve kısa bir süre sonra da Cemiyete muhalefete başlamıştır.
Balkan Harbinde yaşanan mağlubiyetler üzerine İttihatçı liderleri “üç beyinsiz kafa” olarak nitelendiren M. Akif, Birinci Dünya Savaşı’nda İttihat ve Terakki hükümetinin verdiği görevleri yerine getirirken de yanlış gördüğü uygulamaları tenkitten geri durmamıştır. Bu durum başyazarı olduğu Sebillüreşad’ın kapatılmasına neden olmuştur.
Milli Mücadele döneminde de her türlü fedakârlığı yapmasına rağmen 1925’de en yakın arkadaşı Eşref Edip “rejim muhalifi” olarak yargılanmış ve Sebilürreşad mecmuası kapatılmıştır. Görüldüğü gibi Akif’in üç dönemdeki muhalefetini de “yanlışları göstermek ve doğruları söylemek” olarak değerlendirmek daha doğrudur.
ABDÜLHAMİT KARŞITLIĞI
Akif eleştirilerinde sadece rejimi değil Abdülhamit’in şahsını da hedef almış ve “korkak ödlek”, “baykuş” gibi ifadeler kullanmıştır.
Mithat Cemal, Akif’in devirlerinde yaşadığı üç padişahtan “Abdülhamit’ten iğrendiğini, Mehmet Reşad’a kızdığını, Vahdettin’e de hem kızdığını hem de nefret ettiğini” belirtmektedir. Akif’in Abdülhamit’e kızgınlığı o derecededir ki 1908’de Meclis-i Mebusan’ın açılış töreninde Padişahı görünce fenalaşarak oradan kaçmıştır.
Akif, Abdülhamit muhalifliğinin öne çıktığı bir şiirinde şöyle diyordu:
“Kafes arkasında hanımlar gibi saklıydı Hamîd
Koca şevketli! Hakikat bunu etmezdim ümîd.
Belki kırk elli bin askerle sarılmış Yıldız;
O silahşörler, o al fesli herifler sayısız.
Neye mal olmada seyret, herifin bir namazı:
Sade altmış bin adam kaldı namazsız en azı!
Hele tebziri aşan masrafı, dersen, sorma”.
Görüldüğü gibi Akif’in buradaki en büyük tenkidi Abdülhamit’in binlerce kişinin yaşadığı Yıldız’da halktan uzak bir şekilde bulunmasıdır. Şiirin devamında da “şatafatlı” Cuma selamlığını gündeme getirmekte ve “Abdülhamit’in Cuma namazı kılabilmesi için altmış bin kişinin namazını kılamamasını” eleştirmektedir.
Mehmet Akif halkın böyle bir kişiyi otuz üç yıldır alkışlamasından yakındığı gibi devrin devlet adamlarına ve ulemaya da tepki göstermekte ve özellikle “Abdülhamit’e İslamiyet’in altıncı şartı gibi tapan şeyhülislam kapısındaki hocalardan nefret ettiğini” ifade etmektedir.
Akif’in Abdülhamit’i eleştirdiği bir şiir de “Acem Şahı” adını taşıyan ama gerçekte Abdülhamit’i eleştirdiği şiirdir. Bu şiirinde de adalet isteyen insanlara “hain” damgası vurularak susturulmalarına, zalim yöneticilerin memleketi harap etmek pahasına keyif içinde yaşamalarına ve İslam’ın asıl şiarı “hürriyet” iken ülkenin istibdatla yönetilmesine tepki göstermektedir.
İSTİBDAT KARŞITLIĞI
M.Akif çocukluk ve gençlik dönemini yaşadığı Abdülhamit rejimine karşı çok ağır ifadeler kullandığı gibi bu dönemi de “istibdat” olarak isimlendirmiştir. Akif Sebilürreşad’daki bir yazısında da istibdat rejimini iktidarın aczinin bir göstergesi olarak değerlendirmekte ve insan haysiyetine uygun olmadığını söylemektedir.
“Yıkıldın, gittin amma ey mülevves devr-i istibdâd
Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yâd! …”
“İstibdat” İslami terminolojide; “yöneticinin iktidarı ehl-i hall ve akdin kararı olmadan ve biat gerçekleşmeden güçle zor kullanarak ele geçirmesi ve ülkeyi İslamiyet’in öngördüğü meşveret ve nasihate yer vermeden yönetmesidir”.
Bu ifadeyle Akif ve Bediüzzaman’ın da dâhil olduğu “İslamcı muhalefet” olarak adlandırılan aydınlar, bu rejimin dini görünümüne karşılık dinle ilgisi olmayan bir baskı rejimi olduğunu ifade etmişlerdir.
Akif “İstibdad” şiirinin devamında bir hikâyeye yer verir. Buna göre başlarında “Padişahın biricik bendesi” olan zalim bir paşanın bulunduğu bir grup inzibat mahalleye baskın yapar. Baskın öncesinde çok neşeli ve canlı olan mahallede bir anda ışıklar söner, ortama korku ve sessizlik hâkim olur.
Kadın kocasının suçsuz olduğunu haykırmasına rağmen kocası yaka paça götürülür. Bir oğlu askerde şehit düşmüş, diğer oğlu ise Yemen’de sürgünde olan kadının feryatları bir işe yaramaz. Kadın torunlarının aç kalacağını düşünerek feryat etmekte ve mahalleliden bir ses çıkmamasına, kimsenin bir tepki vermemesine şaşırmaktadır.
Bu şiirde Akif’in tepkisi hafiye teşkilatına, jurnalcilik sonucunda suçlu suçsuz demeden ortaya çıkan yanlış uygulamalara yöneliktir. Diğer tepkisi de kadının feryatlarına kulak asmayan mahalleliye yani baskı rejimi karşısında sessiz kalan halkadır.
M.Akif’in yakın dostu Mithat Cemal Kuntay benzer bir hadiseyi Abdülhamit devrinde kendisinin yaşadığını ve Akif’in başka hadiseleri de ilave ederek bu olayı anlattığını ifade etmektedir.
Akif’in istibdadın sona ermesine ve Meşrutiyetin ilanına sevindiği “Hürriyet” şiiri de önceki şiirin devamı mahiyetindedir. Akif bu şiirinde de Meşrutiyetin ilanıyla istibdadın bittiğine sevinen halkın sokaklara dökülerek bir bayram havası yaşadığını, bir önceki şiirde anlattığı babası Yemen’de sürgünde olan çocuğun da bu bayramı kutladığını aktarmaktadır. Oğlu sürgünde olan ve yaka paça götürülen adam da oğlunun bu sevinci görmesini arzulamaktadır.
“Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek,
Otuz üç yıl bizi korkuttu “Şeriat!” diyerek”…
Akif’in bu mısralarında Abdülhamit’in baskıcı rejimini “dini bir görünüm” altında sürdürmesine açık bir tepki vardır. Akif’e göre Abdülhamit dini kullanmış ve “güzel dinimizi umacı şekline sokmuştur”. Benzer tepkiler dini hassasiyeti olan başka aydınlar tarafından da yapılmıştır.
Akif’in keyfi yönetime ve bunun dini görünümlü devam ettirilmesine tepkisi şu şiirinde de çok net görülmektedir:
“Saltanat nâmına, din nâmına bin maskaralık…
Ne felâket, ne rezâletti o devrin hâli!
Başta bir kukla, bütün milletin istikbâli,
İki üç kuklacının keyfine mahkûm olmuş:
Bir siyâset ki didiklerdi, emînim, Karakuş!”
FİKİRLERİNDEN VAZGEÇTİ Mİ?
M.Akif, Abdülhamit eleştirilerini bir menfaat veya siyasi beklentiyle yapmamıştır. Ancak bazı kişilerin yıllar sonra Abdülhamit’le Akif’i barıştırmaya kalkıştıkları veya en azından böyle bir beklentileri olduğu anlaşılmaktadır.
Nitekim Akif’in İttihat Terakki ve Cumhuriyet devirlerinde yaşadıklarından sonra Mısır’daki sürgün döneminde Abdülhamit’le ilgili şiirlerinden dolayı pişmanlık duyarak Safahat’tan çıkarmayı düşündüğü ifade edilmiştir. Hâlbuki Akif, “Tarih-i Kadim” hakkındaki tartışmalar sırasında kaleme aldığı şiirindeki Tevfik Fikret’le ilgili kısmı onun ölümünden sonra çıkarmışsa da Abdülhamit için böyle bir yola başvurmamıştır.
Yine “Kur’an Meali” konusundaki hassasiyetinden dolayı mealinin yakılmasını istediği dikkate alındığında Safahat’ta yer alan bu şiirlerin çıkarılmasını isteyebileceği veya vasiyet edebileceği muhakkaktır. Akif’in bunların hiçbirisini yapmaması, eleştirilerinde yumuşama olsa da öz itibarıyla aynı kaldığını göstermektedir.
Kaynaklar: O. Okay, E. Düzdağ, “M. Akif Ersoy”, C. 28, DİA; H. Kaya, M. Akif Ersoy’un Siyasi ve Dini Fikirleri, FÜ SBE yüksek lisans tezi, 2009; N. Karaer, “Mehmet Akif ve Sultan II. Abdülhamit”, SÜEFD, S. 26, 2011; İ. H. Ozan, “II. Abdülhamit Döneminde İslamcı Muhalefet ve Mehmet Akif”, YYÜİFD, S. 4-5, 2016.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 16.1.2019 [TR/24]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
Suikastın konuşulmayan delilleri ve gizemli Ruslar [KARLOV SUİKASTİ GERÇEKLERİ-3] [Erman Yalaz]
Andrey Karlov, Rusya Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk Müdürü iken 2013’ün yaz aylarında Ankara’ya büyükelçi olarak atandı. 1992’de girdiği Rus hariciyesinde başarılı bir kariyer yapmıştı. Eşi Marina Mihaylovna Karlova ile mutlu bir evlilikleri, Andreeviç isimli bir oğulları vardı. 12 Temmuz 2013’te eşiyle birlikte Türkiye’ye gelerek yeni görevine başladı. Suriye’nin Türkmendağı yamaçlarında Türk jetleri tarafından bir Rus uçağının vurulmasıyla başlayan süreç en zor görev zamanlarından biri oldu. Eşi Marina’nın anlatımıyla iki ülkenin arasını düzeltmek ve gerilimi bitirmek adına yoğun mesai harcamıştı.
Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki fotoğraf sergisine eşi Marina Mihaylovna’yı da alarak gitmek istedi. Saat 18:00 gibi bunu eşine söyledi. Plana göre 18.30’da açılış yapılacaktı. Büyükelçi Karlov ve eşi elçiliğin aracına bindi, 18:10’da yola çıktı. Ankara trafiği büyükelçinin canını sıkmıştı, geç kalacağı endişesiyle telaşlandı, eşine de söyledi. Araçta Leşukov Aleksandr ve şoför Çistyakov Slavan da vardı. Nihayet 18:31’de büyükelçilik aracı sanat merkezinin önüne ulaştı. Basın ateşesi Kasımova kendilerini karşıladı. Kapıda x-ray’in yanında biri kadın diğeri erkek; iki polis vardı. Büyükelçi Karlov ve eşi ana kapıdan girerek ateşenin eşliğinde 2. kattaki sergi salonuna merdivenlerden yürüyerek çıktı.
Büyükelçinin eşi Marina Mihaylovna’nın anlatımıyla tedirgin edici hiçbir şey yoktu. İki kişinin konuşmasından sonra Karlov mikrofona davet edildi. Konuşması, ikinci dakikada Mevlüt Mert Altıntaş’ın silah atışlarıyla kesilecekti. Herkes panik içinde kaçışıyordu. Eşi Marina’da bir büyükelçilik çalışanının uyarı ve yardımıyla yere yatıp başını ellerinin arasına almıştı. Tetikçi Altıntaş’ın olası bir başka saldırısından korunmaya çalışıyordu. Gözleri eşini aradı. Yerde kanlar içinde yatan hayat arkadaşını gördü. Andrey Karlov ellerini yana salmış vaziyette nefessiz yerde uzanıyordu.
GÖKÇEK VE SAĞLIK BAKANI DA KATILACAKTI…
Marina Mihaylovna, büyükelçilikten Epifanova E.L.’nin yardımıyla salonu terketmişti. Asansöre bindi, doğru elçilik aracına gitti. Kendisi de hedefte olabilirdi. Şoför Vyaçeslev’a eşinin öldüğünü söyledi. Aracın içinde ağlarken ablası aradı, onlarda olayın şokuyla ne olduğunu soruyordu. Özbekistan Büyükelçisi, Marina Mihaylovna’ya arabada kalmasının tehlikeli olduğunu söyleyerek onu kendi elçilik aracına götürdü. Bir müddet sonra kendi araçlarına geçti. Önce Rusya Federasyonu Büyükelçiliğine gittiler, sonra hastanedeki eşinin yanına ulaştı. Hastane odasında dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek vardı. Doktorlar, eşi Karlov’un vurulduktan sonra olay yerinde öldüğünü anlattı. Bütün dünyası yıkılmıştı.
Karlov’un eşi Marina Mihaylovna’nın anlatımıyla olay böyle yaşanmıştı. Mihaylovna’nın iddianamede şikayetçi olarak alınan ifadelerinde başka ayrıntılar da vardı. Suikastçı Mevlüt Mert Altıntaş’ı eşinin ve kendisinin daha önce hiç görmediğini, fotoğraf ve resim sergilerine, sanat olaylarına ilgisi olduğu için büyükelçi Karlov’un rahat hareket ettiğini, bu sergiye Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı ve Sağlık Bakanı’nın da katılacağını kendisine aktardığını anlattı.
Rus uçağının düşürülmesinden sonraki krizde ve protestolar yaşandığında eşinin kendisine araçta güvenlik açısından ‘yat’ talimatı duyması halinde gerekeni yapmasını istediği bilgisini de paylaştı. İfadesinin son bölümünde Rusya’nın Ankara Büyükelçiliği ve İstanbul konsolosluğu önünde yapılan Suriye ve Halep protestolarından da söz etti.
MOSKOVA’DAN GELEN TELEFON….
Marina Mihaylovna, Halep prestosunu anlatırken ilginç bir bilgiyi de aktardı. Büyükelçilik önündeki protestolar sırasında aldığı esrarengiz bir telefondan bahsediyordu Büyükelçi Karlov’un eşi. Arayan bir kadındı. Kendisinin RF Soruşturma Savcılığı’ndan olduğunu söylemişti. Olup bitenlerle alakalı bilgi almaya ve eşinin koruması olup olmadığını öğrenmeye çalıştığını, haber yayınlarında kimseye birşey bildirmemesine rağmen röportaj alındığına ilişkin haberlerin çıktığını söylemişti telefondaki isim. Karlov’un eşi bu telefonu garipsemişti. Arayan numaranın kodunun 495’di. Moskova’dan aranmıştı.
Büyükelçiye yönelik bir saldırı ihbarı mı alınmıştı? Başkent Moskova’dan arayan bu kişi, bir istihbaratı mı araştırıyordu. Yoksa Karlov’un denetlenemesi için mi bu araştırma yapılıyordu? Konu açıklığa kavuşmadı. Suikast anından itibaren kendi bürokrat ve istihbaratı ile konuya yakın takibe alan Rusya’da Karlov’a yönelik girişimden haberdar olanlar mı vardı? İddianamede Rusya istihbarat ve dışişleri makamlarından geldiği belirtilen bilgi yer almıyor. Savcı Adem Akıncı, eşinin anlatımındaki bu ayrıntılardan yola çıkarak Karlov’a yönelik bir saldırı istihbaratı olup olmadığı hususunu araştırma gereği bile duymadı.
iPHONE’DAN ÇIKAN SOSYAL DOKU FOTOĞRAF VE MESAJLARI
Savcının iddianameye giren ancak araştırmadığı, üstünü örtüp yönlendirmeye çalıştığı başka delil ve ayrıntılarda vardı. Tetikçi Altıntaş’ın cep telefonu, bilgisayarları, usb’leri ve internet gezintilerindeki birçok delil görmezden gelindi. Altıntaş’ın biri Iphoe 4S, Turkcell T50 marka iki telefonu ele geçirilmişti. Polis, Altıntaş’ın sim kartını başka bir telefona takarak önce [email protected] hesabının şifresini ele geçirdi. Ardından Icloud hesabını ve şifrelerini. 19 Aralık tarihine ilişkin nöbet çizelgesi, 1034 adet fotoğraf, 36 imessage ve whatsapp mesajları.
Savcının ve emniyetin cemaatçi polis diye pazarladığı Altıntaş’ın telefonundan çıkan fotoğraflar arasında şunlar dikkati çekiyordu: “Sosyal Doku grubunun tarihi evler önünde çekilmiş fotoğrafları, Halep işgalini protesto eylemi ile ilgili olarak 10 Aralık 2016 İstanbul’da yapılan terör saldırısını lanetleyen Sosyal Doku Vakfı yazılı resim, cami içerisinde yemek yiyenlerin ve ibadet edenlerin olduğu fotoğraflar, bir dini grubun sohbet ve yemek gibi çeşitli faaliyetlerinin olduğu fotoğraflar, Halep’teki katliamı protesto etmek için yapılacak basın açıklamasına davet broşürü resmi, Halep’e yol açın başlıklı broşürün resmi, dini sohbetleri yapan bir grubun fotoğrafları, Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nurettin Yıldız’a ait kitap tanıtımı ve makalesinin olduğu fotoğraflar…”
BYLOCK ÇIKMADI AMA; IŞİD, EL KAİDE NE ARARSAN VAR!
Mesajlar da benzer şekilde vakıf merkezliydi. Ses dosyaları ve videolarda ağırlıklı olarak Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nurettin Yıldız’ın yaptığı konuşmalardı. Savcı Mevlüt Mert Altıntaş’ta Bylock bulamadı. Ancak bilirkişi raporlarına göre, Suriye’deki IŞİD, EL Nusra gibi grupların kullandığı bilinen Telegram yüklüydü.
Altıntaş’ın telefonundan çıkan 9 Aralık 2016 tarih ve 11:44 saatli mesajı dikkat çekiciydi. Yazışma IŞİD lideri Bağdadi ile ilgiliydi. Sosyal Doku grubuna düşen mesajın içeriğinde şöyle deniliyordu “Böyle bir yazı geldi. Doğrudur. Bu tarz yazılar hep gelir ama yazı gelmeden önce Adnaninin ölümünden sonra İŞİD’in yeni sözcüsü Hasan Mucahir ve örgütün lideri Bagdadiye ait olduğu söylenen ses kaydında Türkiye’deki tabanlarına eylem çağrısı yaptı. Türkiye’nin diğer ülkelerdeki temsilcilik, konsolosluklarına eylem yapmalarını söyledi. Adamlarla fiilen açık bir savaş halindeyiz. Böyle çağrılar yapmalarına şaşırmamalı. Allah müslümanları ve muharip olmayan sivilleri şerlerinden korusun”
Savcı iddianameye bunu alırken, ‘eylemi gerçekleştiren terörist Mevlüt Mert Altıntaş’ın polis memuru olmasına rağmen eylemin bir polisiye eylem olmadığı, istihbaratçı bakış açısıyla hazırlanan , istihbari açıdan sonuç almaya odaklı istihbarat eylemi tarzındaki bir terör eylemi olduğu belirlenmiştir’ ibarelerini kullanmıştı. Altıntaş ne kadar profesyonelse suçlarını ve eldeki delilleri gizleme konusunda savcının o kadar becereksiz olduğunun da ispatıydı bu.
NURETTİN YILDIZ VİDEOLARI, HAMAS VE ÇEÇEN MARŞLARI
Dijital deliller bununla sınırlı değildi elbette. Yine 26 Ocak 2018 tarihli Bilirkişi Kurulu Raporu içeriğine göre; Toshiba marka 1411143A840FARGO1S seri numaralı 8GB kapasiteli USB içinde çeşitli metin dosyaları, elektronik tablolar, Sercan Başar (eski ev arkadaşı) ve Mevlüt Mert Altıntaş’a ait resim dosyaları, Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nurettin Yıldız’a ait video görüntüleri (sohbet) ile Çeçen Marşı ile Hamas Marşı gibi ses dosyaları vardı. Altıntaş’ın ‘[email protected]’ isimli e-posta adresi üzerinde yapılan çalışmalar da başka neticeler elde edilmişti. Google Driver hesabına erişim gerçekleştirilen bu hesabın içeriğinde IŞİD terör örgütüne ait “Ebu Basir El Hindi’nin hikayesi.mp4” isimli video dosyasına, “sosyaldoku.rar” isimli dosyaya ve “kurtuba.apk” isimli androit işletim sistemine ait kurulum dosyasına rastlanılmıştı.
Altıntaş’ın bağış, kurban ve banka hesaplarından destek çıktığı, radikal örgütlerle el ele yürüyen bir yapı olan Kurtuba, Suriye’deki cihatçılara araç ve yardım götüren dernekti.
EL KAİDE’NİN CİHAT VİDEOSUNU SEYREDİP NEDEN SİLDİ?
Mevlüt Mert Altıntaş ile Serkan Özkan’ın Keçiören’deki evlerinde ortak kullandıkları bilgisayarın internet ve web taramaları da bir çok irtibatı açık ediyordu. En önemli delillerden biri Altıntaş’ın 14 Şubat 2016 tarihinde youtube’dan indirdiği “El Kaide — sen ancak kendinden sorumlusun” isimli cihat videosuydu. Şubatta indirilen o video suikastten bir gön önce silinmişti. Aynı gün Altıntaş’ın yazıştığı [email protected] isimli email adresine 15:57’de Arapça olarak “Selamün Aleyküm” ile başlayan bir mesaj gelmişti. Saat 15:57:39 sıralarında ise “Sırf Allah rızası için başka bir menfaat gözetmeden” mesaj başlığı ile mesaj gönderilmişti. Bu mesajlar 16:04:40 sıralarında ise Mevlüt Mert Altıntaş tarafından Arapça harflerle “Ve Aleyküm Selam” ile başlayan denerek cevaplanmıştı. Yazışmalar taslaklar kısmında yapılmıştı. Bilirkişi raporuna göre bu üç kayıtta görüntülenmişti.
Savcı iddianamenin bütününde olduğu gibi bu delillerde de Altıntaş’ın F…ö taktiği kullandığı iddiasını yazmıştı. Oysa olay daha vahim ve ciddiydi. Apaçık deliller görmezden geliniyordu. Suikaste giden ve muhtemelen öleceği bir cihat eylemi yaptığını düşünen/bilen Altıntaş neden izlediği videoyu silmişti? Taslaklar üzerinden Arapça yazıştığı kişi kimdi? Altıntaş’ı kim ya da kimler yönlendirmişti? Savcı Adem Akıncı, bu soruları araştırmak yerine, Altıntaş’ın İzmir’deki polis okulundaki arkadaşları ve Hizmet Hareketi ile olası irtibatları üzerinden farazi bir örgüt kurmayı seçti. Gerçek örgütü araştırmak istememişti.
RUS HAYAT KADINLARININ SIRRI
Nurettin Yıldız’ın Ankara’daki sohbet hocalarından İbrahim Yılmazoğlu, Karlov suikastçisi Altıntaş’ın aralık ayında son iki haftada sohbetlere katılmadığını savcıya anlatmıştı. Yılmazoğlu, çevresindekilere ‘grupta bulunan üyeleresahip çıkmaları talimatını verdim’ dediğini de aktarmıştı savcıya.
Endişeleri haksız değildi. Tetikçi polisin Sosyal Doku ve cihatçılar dışında da meşguliyeti vardı. Altıntaş, avukat arkadaşıyla kaldığı Keçirören’deki evine 26 Ekim 2016 tarihinde Rus uyruklu bir hayat kadını getirmişti. Adı Natalya Vladimirovna Loginova’ydı. Mevlüt Mert Altıntaş, 21 Kasım’da Hilton Otel’e bir başka rus kadına gidecekti. Bu kez telefonla yazıştığı isim Ekaterina Beshıbırlık diye kayıtlı bir isimdi. Rus kadınlarla Ankara, İstanbul ve İzmir’de fuhuş aracılığı yaptığını kabul eden o isim Mert Altıntaş’ın haberleştiği +796 031 20 389 abone numaralı telefon hattının Elena Andryevana Ahrem tarafından kullanıldığını söyledi. Hayat kadınlarının ifadeleri, kroki çizimleri, HTS’ler ilişkileri doğruluyordu. Büyükelçi Karlov’u suikastle katleden Altıntaş’ın savruluşu bununla sınırlı değildi. Ankara’da yaşayan A.K. isimli bir eşçinselle de fotoğraf paylaşımları ve yazışmaları delil dosyalarına girdi. Eşçinsellerin kaydolduğu bir siteye fotoğraflarını kaydettirmişti Altıntaş. Savcı o ismi tanık listesinin başına aldı. Ancak Rus hayat kadını Elena Andreyava Ahrem’in kim olduğunun peşine düşmemişti. Rus hayat kadınlarının İslamcı radikal yapılar etrafında gezinen bu tetikçi polisle iş ve ilişkilerinin başka boyutları var mıydı? Bu araştırılmadı.
Altıntaş’ın rehberinde bir başka Rus vatandaşı daha vardı. 0 545 44x 68 xx abone numaralı telefon sahibi Rus Kültür Derneği’nden İrina Korkut’tu o isim. Whatsaap’tan Altıntaş’ın bu kişiye 09 Aralık 2016 tarihinde saat 14:12:10 attığı “Merhaba” şeklindeki mesajı cevapsız kalmıştı. Altıntaş ya suikast öncesi bilgi almak istiyordu, ya da aldığı istihbaratı teyit edecek kaynaklar arıyordu. Ya da ortada kimsenin sorgulamadığı bir başka bağ ve ilişki daha vardı.
RUS HEYETİNİN ANKARA SORGULARI
İrina Korkut savcı ifadesinde telefon numarasının derneğin sosyal medya numarası olduğunu o gün kendisinde değil, Olena Güven isimli bir başka çalışanda bulunduğunu söylemişti. Ancak İrina Korkut, kreşten çocuğunu alarak 19 Aralık’ta sergiye katılmıştı. Savcılık ve Rus komisyona verdiği ifade de çocuğunun rahatsız olması nedeniyle sergiyi erken terk ettiğini, merdivenlerden inerken silah seslerini duyduğunu, panik ve korku ile hızla olay yerinden uzaklaştığını anlatmıştı. İrina Korkut, 7 Şubat 2017 günü yani suikastan iki buçuk ay sonra bir başka heyet tarafından sorgulanacaktı. Bu kez gelen Rusya Federasyonu Heyeti’nde kişiler gelmişti. Karlov suikastı ile ilgili sorular sordular, son olarak telefonunu alıp kayıtlı numaraları kontrol etmişlerdi. İrina Korkut’un Samsung marka telefonunda regrann isimli program bulunmuştu. Heyet kontrol yaptı. Korkut, bu programın kayıtlı olmayan yabancı numaraları göstermek için yüklediğini söylemişti. O programdaki aramaların arasında Mevlüt Mert Altıntaş’ın telefonu da vardı.
YARIN: TRT’NİN KAYITLARINA KİM MÜDAHALE ETTİ? KARLOV SUİKASTI İLE CEMAATİ KİM İLİŞKİLENDİRDİ?
[Erman Yalaz] 16.1.2019 [TR724]
Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki fotoğraf sergisine eşi Marina Mihaylovna’yı da alarak gitmek istedi. Saat 18:00 gibi bunu eşine söyledi. Plana göre 18.30’da açılış yapılacaktı. Büyükelçi Karlov ve eşi elçiliğin aracına bindi, 18:10’da yola çıktı. Ankara trafiği büyükelçinin canını sıkmıştı, geç kalacağı endişesiyle telaşlandı, eşine de söyledi. Araçta Leşukov Aleksandr ve şoför Çistyakov Slavan da vardı. Nihayet 18:31’de büyükelçilik aracı sanat merkezinin önüne ulaştı. Basın ateşesi Kasımova kendilerini karşıladı. Kapıda x-ray’in yanında biri kadın diğeri erkek; iki polis vardı. Büyükelçi Karlov ve eşi ana kapıdan girerek ateşenin eşliğinde 2. kattaki sergi salonuna merdivenlerden yürüyerek çıktı.
Büyükelçinin eşi Marina Mihaylovna’nın anlatımıyla tedirgin edici hiçbir şey yoktu. İki kişinin konuşmasından sonra Karlov mikrofona davet edildi. Konuşması, ikinci dakikada Mevlüt Mert Altıntaş’ın silah atışlarıyla kesilecekti. Herkes panik içinde kaçışıyordu. Eşi Marina’da bir büyükelçilik çalışanının uyarı ve yardımıyla yere yatıp başını ellerinin arasına almıştı. Tetikçi Altıntaş’ın olası bir başka saldırısından korunmaya çalışıyordu. Gözleri eşini aradı. Yerde kanlar içinde yatan hayat arkadaşını gördü. Andrey Karlov ellerini yana salmış vaziyette nefessiz yerde uzanıyordu.
GÖKÇEK VE SAĞLIK BAKANI DA KATILACAKTI…
Marina Mihaylovna, büyükelçilikten Epifanova E.L.’nin yardımıyla salonu terketmişti. Asansöre bindi, doğru elçilik aracına gitti. Kendisi de hedefte olabilirdi. Şoför Vyaçeslev’a eşinin öldüğünü söyledi. Aracın içinde ağlarken ablası aradı, onlarda olayın şokuyla ne olduğunu soruyordu. Özbekistan Büyükelçisi, Marina Mihaylovna’ya arabada kalmasının tehlikeli olduğunu söyleyerek onu kendi elçilik aracına götürdü. Bir müddet sonra kendi araçlarına geçti. Önce Rusya Federasyonu Büyükelçiliğine gittiler, sonra hastanedeki eşinin yanına ulaştı. Hastane odasında dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek vardı. Doktorlar, eşi Karlov’un vurulduktan sonra olay yerinde öldüğünü anlattı. Bütün dünyası yıkılmıştı.
Karlov’un eşi Marina Mihaylovna’nın anlatımıyla olay böyle yaşanmıştı. Mihaylovna’nın iddianamede şikayetçi olarak alınan ifadelerinde başka ayrıntılar da vardı. Suikastçı Mevlüt Mert Altıntaş’ı eşinin ve kendisinin daha önce hiç görmediğini, fotoğraf ve resim sergilerine, sanat olaylarına ilgisi olduğu için büyükelçi Karlov’un rahat hareket ettiğini, bu sergiye Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı ve Sağlık Bakanı’nın da katılacağını kendisine aktardığını anlattı.
Rus uçağının düşürülmesinden sonraki krizde ve protestolar yaşandığında eşinin kendisine araçta güvenlik açısından ‘yat’ talimatı duyması halinde gerekeni yapmasını istediği bilgisini de paylaştı. İfadesinin son bölümünde Rusya’nın Ankara Büyükelçiliği ve İstanbul konsolosluğu önünde yapılan Suriye ve Halep protestolarından da söz etti.
MOSKOVA’DAN GELEN TELEFON….
Marina Mihaylovna, Halep prestosunu anlatırken ilginç bir bilgiyi de aktardı. Büyükelçilik önündeki protestolar sırasında aldığı esrarengiz bir telefondan bahsediyordu Büyükelçi Karlov’un eşi. Arayan bir kadındı. Kendisinin RF Soruşturma Savcılığı’ndan olduğunu söylemişti. Olup bitenlerle alakalı bilgi almaya ve eşinin koruması olup olmadığını öğrenmeye çalıştığını, haber yayınlarında kimseye birşey bildirmemesine rağmen röportaj alındığına ilişkin haberlerin çıktığını söylemişti telefondaki isim. Karlov’un eşi bu telefonu garipsemişti. Arayan numaranın kodunun 495’di. Moskova’dan aranmıştı.
Büyükelçiye yönelik bir saldırı ihbarı mı alınmıştı? Başkent Moskova’dan arayan bu kişi, bir istihbaratı mı araştırıyordu. Yoksa Karlov’un denetlenemesi için mi bu araştırma yapılıyordu? Konu açıklığa kavuşmadı. Suikast anından itibaren kendi bürokrat ve istihbaratı ile konuya yakın takibe alan Rusya’da Karlov’a yönelik girişimden haberdar olanlar mı vardı? İddianamede Rusya istihbarat ve dışişleri makamlarından geldiği belirtilen bilgi yer almıyor. Savcı Adem Akıncı, eşinin anlatımındaki bu ayrıntılardan yola çıkarak Karlov’a yönelik bir saldırı istihbaratı olup olmadığı hususunu araştırma gereği bile duymadı.
iPHONE’DAN ÇIKAN SOSYAL DOKU FOTOĞRAF VE MESAJLARI
Savcının iddianameye giren ancak araştırmadığı, üstünü örtüp yönlendirmeye çalıştığı başka delil ve ayrıntılarda vardı. Tetikçi Altıntaş’ın cep telefonu, bilgisayarları, usb’leri ve internet gezintilerindeki birçok delil görmezden gelindi. Altıntaş’ın biri Iphoe 4S, Turkcell T50 marka iki telefonu ele geçirilmişti. Polis, Altıntaş’ın sim kartını başka bir telefona takarak önce [email protected] hesabının şifresini ele geçirdi. Ardından Icloud hesabını ve şifrelerini. 19 Aralık tarihine ilişkin nöbet çizelgesi, 1034 adet fotoğraf, 36 imessage ve whatsapp mesajları.
Savcının ve emniyetin cemaatçi polis diye pazarladığı Altıntaş’ın telefonundan çıkan fotoğraflar arasında şunlar dikkati çekiyordu: “Sosyal Doku grubunun tarihi evler önünde çekilmiş fotoğrafları, Halep işgalini protesto eylemi ile ilgili olarak 10 Aralık 2016 İstanbul’da yapılan terör saldırısını lanetleyen Sosyal Doku Vakfı yazılı resim, cami içerisinde yemek yiyenlerin ve ibadet edenlerin olduğu fotoğraflar, bir dini grubun sohbet ve yemek gibi çeşitli faaliyetlerinin olduğu fotoğraflar, Halep’teki katliamı protesto etmek için yapılacak basın açıklamasına davet broşürü resmi, Halep’e yol açın başlıklı broşürün resmi, dini sohbetleri yapan bir grubun fotoğrafları, Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nurettin Yıldız’a ait kitap tanıtımı ve makalesinin olduğu fotoğraflar…”
BYLOCK ÇIKMADI AMA; IŞİD, EL KAİDE NE ARARSAN VAR!
Mesajlar da benzer şekilde vakıf merkezliydi. Ses dosyaları ve videolarda ağırlıklı olarak Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nurettin Yıldız’ın yaptığı konuşmalardı. Savcı Mevlüt Mert Altıntaş’ta Bylock bulamadı. Ancak bilirkişi raporlarına göre, Suriye’deki IŞİD, EL Nusra gibi grupların kullandığı bilinen Telegram yüklüydü.
Altıntaş’ın telefonundan çıkan 9 Aralık 2016 tarih ve 11:44 saatli mesajı dikkat çekiciydi. Yazışma IŞİD lideri Bağdadi ile ilgiliydi. Sosyal Doku grubuna düşen mesajın içeriğinde şöyle deniliyordu “Böyle bir yazı geldi. Doğrudur. Bu tarz yazılar hep gelir ama yazı gelmeden önce Adnaninin ölümünden sonra İŞİD’in yeni sözcüsü Hasan Mucahir ve örgütün lideri Bagdadiye ait olduğu söylenen ses kaydında Türkiye’deki tabanlarına eylem çağrısı yaptı. Türkiye’nin diğer ülkelerdeki temsilcilik, konsolosluklarına eylem yapmalarını söyledi. Adamlarla fiilen açık bir savaş halindeyiz. Böyle çağrılar yapmalarına şaşırmamalı. Allah müslümanları ve muharip olmayan sivilleri şerlerinden korusun”
Savcı iddianameye bunu alırken, ‘eylemi gerçekleştiren terörist Mevlüt Mert Altıntaş’ın polis memuru olmasına rağmen eylemin bir polisiye eylem olmadığı, istihbaratçı bakış açısıyla hazırlanan , istihbari açıdan sonuç almaya odaklı istihbarat eylemi tarzındaki bir terör eylemi olduğu belirlenmiştir’ ibarelerini kullanmıştı. Altıntaş ne kadar profesyonelse suçlarını ve eldeki delilleri gizleme konusunda savcının o kadar becereksiz olduğunun da ispatıydı bu.
NURETTİN YILDIZ VİDEOLARI, HAMAS VE ÇEÇEN MARŞLARI
Dijital deliller bununla sınırlı değildi elbette. Yine 26 Ocak 2018 tarihli Bilirkişi Kurulu Raporu içeriğine göre; Toshiba marka 1411143A840FARGO1S seri numaralı 8GB kapasiteli USB içinde çeşitli metin dosyaları, elektronik tablolar, Sercan Başar (eski ev arkadaşı) ve Mevlüt Mert Altıntaş’a ait resim dosyaları, Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nurettin Yıldız’a ait video görüntüleri (sohbet) ile Çeçen Marşı ile Hamas Marşı gibi ses dosyaları vardı. Altıntaş’ın ‘[email protected]’ isimli e-posta adresi üzerinde yapılan çalışmalar da başka neticeler elde edilmişti. Google Driver hesabına erişim gerçekleştirilen bu hesabın içeriğinde IŞİD terör örgütüne ait “Ebu Basir El Hindi’nin hikayesi.mp4” isimli video dosyasına, “sosyaldoku.rar” isimli dosyaya ve “kurtuba.apk” isimli androit işletim sistemine ait kurulum dosyasına rastlanılmıştı.
Altıntaş’ın bağış, kurban ve banka hesaplarından destek çıktığı, radikal örgütlerle el ele yürüyen bir yapı olan Kurtuba, Suriye’deki cihatçılara araç ve yardım götüren dernekti.
EL KAİDE’NİN CİHAT VİDEOSUNU SEYREDİP NEDEN SİLDİ?
Mevlüt Mert Altıntaş ile Serkan Özkan’ın Keçiören’deki evlerinde ortak kullandıkları bilgisayarın internet ve web taramaları da bir çok irtibatı açık ediyordu. En önemli delillerden biri Altıntaş’ın 14 Şubat 2016 tarihinde youtube’dan indirdiği “El Kaide — sen ancak kendinden sorumlusun” isimli cihat videosuydu. Şubatta indirilen o video suikastten bir gön önce silinmişti. Aynı gün Altıntaş’ın yazıştığı [email protected] isimli email adresine 15:57’de Arapça olarak “Selamün Aleyküm” ile başlayan bir mesaj gelmişti. Saat 15:57:39 sıralarında ise “Sırf Allah rızası için başka bir menfaat gözetmeden” mesaj başlığı ile mesaj gönderilmişti. Bu mesajlar 16:04:40 sıralarında ise Mevlüt Mert Altıntaş tarafından Arapça harflerle “Ve Aleyküm Selam” ile başlayan denerek cevaplanmıştı. Yazışmalar taslaklar kısmında yapılmıştı. Bilirkişi raporuna göre bu üç kayıtta görüntülenmişti.
Savcı iddianamenin bütününde olduğu gibi bu delillerde de Altıntaş’ın F…ö taktiği kullandığı iddiasını yazmıştı. Oysa olay daha vahim ve ciddiydi. Apaçık deliller görmezden geliniyordu. Suikaste giden ve muhtemelen öleceği bir cihat eylemi yaptığını düşünen/bilen Altıntaş neden izlediği videoyu silmişti? Taslaklar üzerinden Arapça yazıştığı kişi kimdi? Altıntaş’ı kim ya da kimler yönlendirmişti? Savcı Adem Akıncı, bu soruları araştırmak yerine, Altıntaş’ın İzmir’deki polis okulundaki arkadaşları ve Hizmet Hareketi ile olası irtibatları üzerinden farazi bir örgüt kurmayı seçti. Gerçek örgütü araştırmak istememişti.
RUS HAYAT KADINLARININ SIRRI
Nurettin Yıldız’ın Ankara’daki sohbet hocalarından İbrahim Yılmazoğlu, Karlov suikastçisi Altıntaş’ın aralık ayında son iki haftada sohbetlere katılmadığını savcıya anlatmıştı. Yılmazoğlu, çevresindekilere ‘grupta bulunan üyeleresahip çıkmaları talimatını verdim’ dediğini de aktarmıştı savcıya.
Endişeleri haksız değildi. Tetikçi polisin Sosyal Doku ve cihatçılar dışında da meşguliyeti vardı. Altıntaş, avukat arkadaşıyla kaldığı Keçirören’deki evine 26 Ekim 2016 tarihinde Rus uyruklu bir hayat kadını getirmişti. Adı Natalya Vladimirovna Loginova’ydı. Mevlüt Mert Altıntaş, 21 Kasım’da Hilton Otel’e bir başka rus kadına gidecekti. Bu kez telefonla yazıştığı isim Ekaterina Beshıbırlık diye kayıtlı bir isimdi. Rus kadınlarla Ankara, İstanbul ve İzmir’de fuhuş aracılığı yaptığını kabul eden o isim Mert Altıntaş’ın haberleştiği +796 031 20 389 abone numaralı telefon hattının Elena Andryevana Ahrem tarafından kullanıldığını söyledi. Hayat kadınlarının ifadeleri, kroki çizimleri, HTS’ler ilişkileri doğruluyordu. Büyükelçi Karlov’u suikastle katleden Altıntaş’ın savruluşu bununla sınırlı değildi. Ankara’da yaşayan A.K. isimli bir eşçinselle de fotoğraf paylaşımları ve yazışmaları delil dosyalarına girdi. Eşçinsellerin kaydolduğu bir siteye fotoğraflarını kaydettirmişti Altıntaş. Savcı o ismi tanık listesinin başına aldı. Ancak Rus hayat kadını Elena Andreyava Ahrem’in kim olduğunun peşine düşmemişti. Rus hayat kadınlarının İslamcı radikal yapılar etrafında gezinen bu tetikçi polisle iş ve ilişkilerinin başka boyutları var mıydı? Bu araştırılmadı.
Altıntaş’ın rehberinde bir başka Rus vatandaşı daha vardı. 0 545 44x 68 xx abone numaralı telefon sahibi Rus Kültür Derneği’nden İrina Korkut’tu o isim. Whatsaap’tan Altıntaş’ın bu kişiye 09 Aralık 2016 tarihinde saat 14:12:10 attığı “Merhaba” şeklindeki mesajı cevapsız kalmıştı. Altıntaş ya suikast öncesi bilgi almak istiyordu, ya da aldığı istihbaratı teyit edecek kaynaklar arıyordu. Ya da ortada kimsenin sorgulamadığı bir başka bağ ve ilişki daha vardı.
RUS HEYETİNİN ANKARA SORGULARI
İrina Korkut savcı ifadesinde telefon numarasının derneğin sosyal medya numarası olduğunu o gün kendisinde değil, Olena Güven isimli bir başka çalışanda bulunduğunu söylemişti. Ancak İrina Korkut, kreşten çocuğunu alarak 19 Aralık’ta sergiye katılmıştı. Savcılık ve Rus komisyona verdiği ifade de çocuğunun rahatsız olması nedeniyle sergiyi erken terk ettiğini, merdivenlerden inerken silah seslerini duyduğunu, panik ve korku ile hızla olay yerinden uzaklaştığını anlatmıştı. İrina Korkut, 7 Şubat 2017 günü yani suikastan iki buçuk ay sonra bir başka heyet tarafından sorgulanacaktı. Bu kez gelen Rusya Federasyonu Heyeti’nde kişiler gelmişti. Karlov suikastı ile ilgili sorular sordular, son olarak telefonunu alıp kayıtlı numaraları kontrol etmişlerdi. İrina Korkut’un Samsung marka telefonunda regrann isimli program bulunmuştu. Heyet kontrol yaptı. Korkut, bu programın kayıtlı olmayan yabancı numaraları göstermek için yüklediğini söylemişti. O programdaki aramaların arasında Mevlüt Mert Altıntaş’ın telefonu da vardı.
YARIN: TRT’NİN KAYITLARINA KİM MÜDAHALE ETTİ? KARLOV SUİKASTI İLE CEMAATİ KİM İLİŞKİLENDİRDİ?
[Erman Yalaz] 16.1.2019 [TR724]
Kara parayı nasıl aklamışız? [Levent Kenez]
İktidar beslemesi İhlas Grubu ile iktidarı besleyen Sözcü Grubu bir süredir kavgalı. Manşetten birbirlerine saldırıp duruyorlar. İkisi de hayatta olduğu sürece kavga edebilirler beni pek ilgilendirmiyor. Kavgalarına her zamanki gibi yine hiç ilgisi olmayan insanları dahil ettiler. Bu kez Meydan Gazetesi’nin adı geçiyor. Cem Küçük denen devlet görevlisi dün yarısı copy-paste yarısı deli saçması bir yazı yazdı. Yazanın bir önemi olduğundan değil ama madem para tura işi, ne olduğunu açıklayalım. Meydan Gazetesi’nin baskılarının bir bölümünü Sözcü Grubu yapardı. Baskısı yapılan gazetenin kağıdını da Sözcü Grubu’ndan alırdık. Devlet görevlisinin yazısında geçen Sözcüye 10 ay içerisinde yapılan ödemeler baskı ve kağıt paraları. Ya ne yapsaydık senin patronların gibi dolandırıcılık yapıp, milletin parasının üzerine yatıp Sibel Can ve Seda Sayan’ı astronomik maaşlı köşe yazarı mı yapsaydık?
Baskı ve kağıt işleri haftalık ödemesi olan işlerdir. Bir hafta ödemezsen gazeteni bastıramazsın. Gazetenin diğer baskı ve kağıt işlerini de Doğan Grubu’ndan satın alırdık.
Ha basmazlarsa basmazlardı elbette onlar gibi değiliz bundan dolayı bir vefamız var, işin ticari yanı elbette önemli rol oynamıştır. Basmasalardı gider Berat’ın abisi Serhat’ta ya da Akit’te ya da adı Mücahit kendisi müflis adamın matbaasında bastırırdık. Para olunca bütün kutsallarını satmaya razı bu tiplerin bize hayır diyeceklerini sanmıyorum.
Şimdi Meydan’ı basmalarını da torbanın içine atıp Sözcü Grubu’nun başına bir şey gelmesini, yaptıkları iğrenç ve bıçak yalayan yayınlara rağmen istemem. Aynı şekilde Doğan Grubu masum insanlarla ilgili en iğrenç yalanları ayakta kalmak için hiç utanmadan bastı, yayınladı, yaydı, meşru gösterdi. Her ne kadar paralarının bir bölümünü kurtarıp defolup gitseler de onların da haketmedikleri iddialarla hedef olmalarını istemem. Ha insanın içinden “fetö fetö” diye böğürüyordunuz alın size fetö diyesi geliyor mu? Elbette geliyor ama ilkesel duruş adına duygulara yenilmemek geliyor. Allah hakettiklerini yaşatsın.
15 Temmuz’dan sonra, daha önce kapımızdan ayrılmayan bu iki korkak gruptan iri olanı, artık gazeteyi basmayacaklarını ve dağıtmayacaklarını diğeri de artık basmayacağını ilettiğini de kayda geçirelim. Zaten hükümet bunlardan önce bizi bastığı için bunlarla nasıl olur kavgasına vakit kalmadı. Ama Doğan’ın ikiyüzlü kızlarının ve saray casusu damatlarının medya özgürlüğü, demokrasi tekerlemelerinin ne kadar samimiyetsiz olduğunu unutturmamak gerekiyor. Medyadan defolup gitmeleri alınlarındaki kara lekeyi unutturmamalı. Yurtdışında ülkede özgürlük yok fiskos yaptıklarını, ülke içinde de Erdoğan için eğilebildikleri kadar eğildiklerini de.
Ben şahsen iktidarın Sözcü’yi kapatacağını sanmadığımı ısrarla söylüyorum. Sözcü başörtüsü, İHL düşmanlığı ve IQ’su düşük laikçiliği ve naftalin kokan Kemalizmi ile Erdoğan için güzel bir nimet. Erdoğan Sözcü’yü kişisel hırsından kapatır, MİT’e aynı çizgide başka bir gazete kurdurur. MİT’in bir gazetesi daha olur.
Cemaat’e yapılan insan hakları ihlalleri ve zulümler karşısında içten içe sevinen dine alerjik laikçi, ırkçı, bağnaz yapıların ülkedeki diktatörlük tarafından tarumar edilmesini; Erdoğan’ın nasıl olsa bir gün devrileceğinden hareketle en azından bu ikiyüzlü, ülkenin başına gelen bugünkü musibetlerin temeldeki sebebi ve her zaman derin yapılar tarafında iş tutmuşların da sırtını döndükleri şeylerle yüzleşmelerini istemek çok kötü olmasa gerek.
[Levent Kenez] 16.1.2019 [TR724]
Baskı ve kağıt işleri haftalık ödemesi olan işlerdir. Bir hafta ödemezsen gazeteni bastıramazsın. Gazetenin diğer baskı ve kağıt işlerini de Doğan Grubu’ndan satın alırdık.
Ha basmazlarsa basmazlardı elbette onlar gibi değiliz bundan dolayı bir vefamız var, işin ticari yanı elbette önemli rol oynamıştır. Basmasalardı gider Berat’ın abisi Serhat’ta ya da Akit’te ya da adı Mücahit kendisi müflis adamın matbaasında bastırırdık. Para olunca bütün kutsallarını satmaya razı bu tiplerin bize hayır diyeceklerini sanmıyorum.
Şimdi Meydan’ı basmalarını da torbanın içine atıp Sözcü Grubu’nun başına bir şey gelmesini, yaptıkları iğrenç ve bıçak yalayan yayınlara rağmen istemem. Aynı şekilde Doğan Grubu masum insanlarla ilgili en iğrenç yalanları ayakta kalmak için hiç utanmadan bastı, yayınladı, yaydı, meşru gösterdi. Her ne kadar paralarının bir bölümünü kurtarıp defolup gitseler de onların da haketmedikleri iddialarla hedef olmalarını istemem. Ha insanın içinden “fetö fetö” diye böğürüyordunuz alın size fetö diyesi geliyor mu? Elbette geliyor ama ilkesel duruş adına duygulara yenilmemek geliyor. Allah hakettiklerini yaşatsın.
15 Temmuz’dan sonra, daha önce kapımızdan ayrılmayan bu iki korkak gruptan iri olanı, artık gazeteyi basmayacaklarını ve dağıtmayacaklarını diğeri de artık basmayacağını ilettiğini de kayda geçirelim. Zaten hükümet bunlardan önce bizi bastığı için bunlarla nasıl olur kavgasına vakit kalmadı. Ama Doğan’ın ikiyüzlü kızlarının ve saray casusu damatlarının medya özgürlüğü, demokrasi tekerlemelerinin ne kadar samimiyetsiz olduğunu unutturmamak gerekiyor. Medyadan defolup gitmeleri alınlarındaki kara lekeyi unutturmamalı. Yurtdışında ülkede özgürlük yok fiskos yaptıklarını, ülke içinde de Erdoğan için eğilebildikleri kadar eğildiklerini de.
Ben şahsen iktidarın Sözcü’yi kapatacağını sanmadığımı ısrarla söylüyorum. Sözcü başörtüsü, İHL düşmanlığı ve IQ’su düşük laikçiliği ve naftalin kokan Kemalizmi ile Erdoğan için güzel bir nimet. Erdoğan Sözcü’yü kişisel hırsından kapatır, MİT’e aynı çizgide başka bir gazete kurdurur. MİT’in bir gazetesi daha olur.
Cemaat’e yapılan insan hakları ihlalleri ve zulümler karşısında içten içe sevinen dine alerjik laikçi, ırkçı, bağnaz yapıların ülkedeki diktatörlük tarafından tarumar edilmesini; Erdoğan’ın nasıl olsa bir gün devrileceğinden hareketle en azından bu ikiyüzlü, ülkenin başına gelen bugünkü musibetlerin temeldeki sebebi ve her zaman derin yapılar tarafında iş tutmuşların da sırtını döndükleri şeylerle yüzleşmelerini istemek çok kötü olmasa gerek.
[Levent Kenez] 16.1.2019 [TR724]
‘Tampon bölge’ fayda mı zarar mı getirir! [Erhan Başyurt]
ABD Başkanı Trump, Suriye’den tam olarak çekilmeye başladıklarını twitter’dan duyurdu.
Aynı tweetlerde dikkat çeken iki ayrıntı daha daha vardı.
***
Birincisi, Trump Türkiye’yi Kürtler’e saldırması halinde ‘ekonominiz çöker’ diye tehdit etti.
Bir NATO üyesi devlete ABD tarafından yöneltilmiş en ağır tehdit cümlesi bu…
ABD Dışişleri Bakanı Pompei, Trump’ın tehdidini tevil etmiş; ‘’Yaptırımları kastediyor olabilir…’’
***
İkincisi, Trump Kürtleri Türkiye’yi tahrik etmemeleri konusunda uyardı ve Türkiye-Suriye sınırında 32 kilometrelik bir tampon bölge kurulacağını açıkladı…
Sopa ve havuç bir arada… Hangisini yersen!
***
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Türkiye’de saat gece yarısını geçmiş 02.58 olmasına rağmen ‘tehdide’ tweet ile cevap verdi;
‘’Teröristler sizin ortağını olamaz. IŞİD, PKK, PYD ve YPG arasında fark yok. Hepsine karşı savaşmaya devam edeceğiz…’’
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu hava aydınlanınca ortaya çıktı: ‘’Tehditlere pabuç bırakmayız. Bu millet gerekirse ‘aç kalırım’ der…’’
***
İki yetkin ağızdan bu açıklamaları okuyunca ister istemez, herkes Trump’ın tehditlerine boyun eğilmeyeceğini ve Türkiye’nin kendi milli çıkarlarına uygun politikaları izleyeceğini düşünebilirsiniz…
Yok öyle değil… Daha doğrusu halka böyle söyleniyor ama Trump’a başka.
Türk halkına tavsiyem, ‘’Ainesi (aynası) iştir kişinin, lafa bakılmaz’’ sözünü, dış politikamızı okurken kendilerine rehber edinmeleridir.
Lafa değil, icraatlara göre değerlendirme yapılmalı.
Zira hükümet içeride ‘kurt’, dışarıda ‘kuzu’ kesiliyor…
***
Cumhurbaşkanı Erdoğan dün grup toplantısında Trump ile o tweetin ardından görüştüklerini belirtti ve şu çarpıcı sözlerle görüşmenin içeriği anlattı:
‘’Trump’ın twitter’daki bir takım mesajları beni ve arkadaşalarımı üzdü. Hemen harekete geçtik ve dün gece bu meseleleri telefonda konuştuk. Kendisi Amerikan askerlerinin Suriye’den çekilme kararını teyit etti. GAYET MÜSPET BİR GÖRÜŞME OLDU…
Türkiye’de Suriye sınırı boyunca oluşturulacak güvenli bölge konusu kendisi tarafından da ifade edildi. Ta Obama döneminden itibaren benim vurguladığım GÜVENLİ BÖLGE KONUSU 20 MİL OLARAK KENDİSİ TARAFINDAN İFADE EDİLDİ. Bu da, 30 kilometre derinliğinde bir güvenli bölge demek.
Gündemimizdeki tüm konularda görüşmeler arasındaki görüşmelerin devamına karar verdik. DEAŞ (IŞİD) ve diğer terör örgütleriyle MÜCADELE EDECEĞİMİZİ VURGULADIK. SURİYE’DE ETNİK VE DİNİ BİR AYRIM YAPMADAN herkese yardımcı olacağımızı söyledik…’’
***
Açıklamalarda çok dikkat çekici başlıklar bunlar…
Trump’ın ‘tampon bölge’ teklifi kabul ediliyor.
IŞİD ve El Kaide tarzı diğer terör örgütleriyle mücadele sözü veriliyor.
Kürtlere ayrımcılık yapılmayacağı sözü veriliyor…
***
Konuyu ‘büyük resmi’ görerek kavramak isteyen okurlarıma, yine Tr724’te 11 Ocak 2019’da yayınlanan ‘Türkiye’nin Suriye’de gönüllü olduğu 10 görev’’ başlıklı son yazımın dikkatlice okumalarını tavsiye ediyorum…
Tampon Bölge’nin başka kimler tarafından ve hangi amaçla istendiğini, Türkiye’ye karada IŞİD’e karşı savaşma görevinin verilmesi, İran ve Rusya’yı dengelemek ve İsrail’in güvenliğini sağlamak için nasıl bir ‘taşeronluk’ öngörüldüğü kapsamlı şekilde izah edilmektedir.
Tampon Bölge, ABD’nin hava güvencesinde, Türkiye’nin önüne konulan ‘havuç’ niteliğindedir. 20 mil veya Erdoğan’ın istediği gibi 40 mile (60 km’ye) uzatılması, Çekiç Güç etkisi göstermesini engellemez…
Tampon bölgenin, Türkiye’ye göçün önünü kesme, Türkiye’deki mültecilerin bir kısmını o bölgelere yerleştirme ve Kürtler’in bağımsız devlet kurmalarını engelleme gibi kazanımları olacaktır.
Ancak, Türkiye’nin üstlenmek hatta ‘gönüllü’ olarak üstlendiği görevlerin riskleri yüksektir, İdlib’te olduğu gibi kontrolün kaybedilmesi ve Türkiye’nin dört yandan ateşin içine düşmesi riski de büyüktür…
***
Trump’ın önerdiği ‘tampon bölge’nin Türkiye’nin teklifi olduğunu vurgulayan Erdoğan, dünkü grup konuşmasında bu konudaki fikirlerine de açıklık getirdi:
‘’Amerika burada özellikle hava sahası vesaire bunların kontrolünü ele alırsa, ‘biz de bu noktada aradaki tüm güvenlikleri ele alabiliriz ve burada bu insanların yaşam koşullarını iyileştiririz’ demiştim. Ne yazık ki Obama bu konuda gerekli adımı atmadı. Olumlu baktı, ‘güzel bir teklif’ dedi ama adım atmadı. Şu anda Sayın Trump’ın bu yaklaşımı ki 30 km bir derinliktir. Üzerinde tüm arkadaşlarımızın konuşabileceği, benim de olumlu baktığım bir konudur. Bu konu üzerinde çalışılabilir hatta 20 mil daha da uzatılabilir.
Özellikle biz TOKİ olarak bu işin içerisine gireriz. Ama bu konuda koalisyon güçleri maddi destekleri de bize verirlerse bu insanların güvenliğini de korumak kaydıyla güvenli bölgeyi halletmiş oluruz. Bu göçü de tamamiyle engeller.
Benim planlamam şöyleydi, 500’er metrelik bahçesi olan, içinde iki kat zemin artı bir gibi konutlar yapılabilir. Etrafında da bahçesi olur, onlar için yeni bir hayat başlayabilir…’’
***
‘’TOKİ, 500’er metrekarelik bahçeli dubleks evleri önce Türkler’e inşa etsin, çirkin dikey binalarla şehirleri katledeceğine…’’ diyebilirsiniz. Ancak mesele bunun çok ötesinde…
Söz konusu konutların inşası için Erdoğan, koalisyon güçlerinin mali desteğini istiyor. Tıpkı, ABD hava desteği olmadan ‘tampon bölge’ olamayacağı gibi..
Her iki husus da, Türkiye’nin elini kolunu bağlıyor.
Yardım alan, emir de alır…
Türkiye’nin değil, başkalarının belirlediği bir misyon, Türkiye’nin milli çıkarlarından ziyade o ülkelerin milli çıkarlarına hizmet eder…
***
Türkiye, ABD’nin havadan koruma sağladığı güvenli bölgede, ABD’nin eğitip donattığı güçlerle savaşamaz. Buna izin vermezler.
Türkiye ABD’nin eğitip donattığı YPG ile savaşmaya yeltenirse, Trump baştan sopayı göstermiş durumda: Ekonominiz harap olur…
***
Her defasında yazdım ve söyledim; Hükümetin Suriye politikası, Türkiye tarihinin en büyük dış politika fiyaskosudur… Hatalar zinciri sürdükçe, büyüyerek felakete dönüşmeye devam edecektir…
[Erhan Başyurt] 16.1.2019 [TR724]
Aynı tweetlerde dikkat çeken iki ayrıntı daha daha vardı.
***
Birincisi, Trump Türkiye’yi Kürtler’e saldırması halinde ‘ekonominiz çöker’ diye tehdit etti.
Bir NATO üyesi devlete ABD tarafından yöneltilmiş en ağır tehdit cümlesi bu…
ABD Dışişleri Bakanı Pompei, Trump’ın tehdidini tevil etmiş; ‘’Yaptırımları kastediyor olabilir…’’
***
İkincisi, Trump Kürtleri Türkiye’yi tahrik etmemeleri konusunda uyardı ve Türkiye-Suriye sınırında 32 kilometrelik bir tampon bölge kurulacağını açıkladı…
Sopa ve havuç bir arada… Hangisini yersen!
***
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Türkiye’de saat gece yarısını geçmiş 02.58 olmasına rağmen ‘tehdide’ tweet ile cevap verdi;
‘’Teröristler sizin ortağını olamaz. IŞİD, PKK, PYD ve YPG arasında fark yok. Hepsine karşı savaşmaya devam edeceğiz…’’
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu hava aydınlanınca ortaya çıktı: ‘’Tehditlere pabuç bırakmayız. Bu millet gerekirse ‘aç kalırım’ der…’’
***
İki yetkin ağızdan bu açıklamaları okuyunca ister istemez, herkes Trump’ın tehditlerine boyun eğilmeyeceğini ve Türkiye’nin kendi milli çıkarlarına uygun politikaları izleyeceğini düşünebilirsiniz…
Yok öyle değil… Daha doğrusu halka böyle söyleniyor ama Trump’a başka.
Türk halkına tavsiyem, ‘’Ainesi (aynası) iştir kişinin, lafa bakılmaz’’ sözünü, dış politikamızı okurken kendilerine rehber edinmeleridir.
Lafa değil, icraatlara göre değerlendirme yapılmalı.
Zira hükümet içeride ‘kurt’, dışarıda ‘kuzu’ kesiliyor…
***
Cumhurbaşkanı Erdoğan dün grup toplantısında Trump ile o tweetin ardından görüştüklerini belirtti ve şu çarpıcı sözlerle görüşmenin içeriği anlattı:
‘’Trump’ın twitter’daki bir takım mesajları beni ve arkadaşalarımı üzdü. Hemen harekete geçtik ve dün gece bu meseleleri telefonda konuştuk. Kendisi Amerikan askerlerinin Suriye’den çekilme kararını teyit etti. GAYET MÜSPET BİR GÖRÜŞME OLDU…
Türkiye’de Suriye sınırı boyunca oluşturulacak güvenli bölge konusu kendisi tarafından da ifade edildi. Ta Obama döneminden itibaren benim vurguladığım GÜVENLİ BÖLGE KONUSU 20 MİL OLARAK KENDİSİ TARAFINDAN İFADE EDİLDİ. Bu da, 30 kilometre derinliğinde bir güvenli bölge demek.
Gündemimizdeki tüm konularda görüşmeler arasındaki görüşmelerin devamına karar verdik. DEAŞ (IŞİD) ve diğer terör örgütleriyle MÜCADELE EDECEĞİMİZİ VURGULADIK. SURİYE’DE ETNİK VE DİNİ BİR AYRIM YAPMADAN herkese yardımcı olacağımızı söyledik…’’
***
Açıklamalarda çok dikkat çekici başlıklar bunlar…
Trump’ın ‘tampon bölge’ teklifi kabul ediliyor.
IŞİD ve El Kaide tarzı diğer terör örgütleriyle mücadele sözü veriliyor.
Kürtlere ayrımcılık yapılmayacağı sözü veriliyor…
***
Konuyu ‘büyük resmi’ görerek kavramak isteyen okurlarıma, yine Tr724’te 11 Ocak 2019’da yayınlanan ‘Türkiye’nin Suriye’de gönüllü olduğu 10 görev’’ başlıklı son yazımın dikkatlice okumalarını tavsiye ediyorum…
Tampon Bölge’nin başka kimler tarafından ve hangi amaçla istendiğini, Türkiye’ye karada IŞİD’e karşı savaşma görevinin verilmesi, İran ve Rusya’yı dengelemek ve İsrail’in güvenliğini sağlamak için nasıl bir ‘taşeronluk’ öngörüldüğü kapsamlı şekilde izah edilmektedir.
Tampon Bölge, ABD’nin hava güvencesinde, Türkiye’nin önüne konulan ‘havuç’ niteliğindedir. 20 mil veya Erdoğan’ın istediği gibi 40 mile (60 km’ye) uzatılması, Çekiç Güç etkisi göstermesini engellemez…
Tampon bölgenin, Türkiye’ye göçün önünü kesme, Türkiye’deki mültecilerin bir kısmını o bölgelere yerleştirme ve Kürtler’in bağımsız devlet kurmalarını engelleme gibi kazanımları olacaktır.
Ancak, Türkiye’nin üstlenmek hatta ‘gönüllü’ olarak üstlendiği görevlerin riskleri yüksektir, İdlib’te olduğu gibi kontrolün kaybedilmesi ve Türkiye’nin dört yandan ateşin içine düşmesi riski de büyüktür…
***
Trump’ın önerdiği ‘tampon bölge’nin Türkiye’nin teklifi olduğunu vurgulayan Erdoğan, dünkü grup konuşmasında bu konudaki fikirlerine de açıklık getirdi:
‘’Amerika burada özellikle hava sahası vesaire bunların kontrolünü ele alırsa, ‘biz de bu noktada aradaki tüm güvenlikleri ele alabiliriz ve burada bu insanların yaşam koşullarını iyileştiririz’ demiştim. Ne yazık ki Obama bu konuda gerekli adımı atmadı. Olumlu baktı, ‘güzel bir teklif’ dedi ama adım atmadı. Şu anda Sayın Trump’ın bu yaklaşımı ki 30 km bir derinliktir. Üzerinde tüm arkadaşlarımızın konuşabileceği, benim de olumlu baktığım bir konudur. Bu konu üzerinde çalışılabilir hatta 20 mil daha da uzatılabilir.
Özellikle biz TOKİ olarak bu işin içerisine gireriz. Ama bu konuda koalisyon güçleri maddi destekleri de bize verirlerse bu insanların güvenliğini de korumak kaydıyla güvenli bölgeyi halletmiş oluruz. Bu göçü de tamamiyle engeller.
Benim planlamam şöyleydi, 500’er metrelik bahçesi olan, içinde iki kat zemin artı bir gibi konutlar yapılabilir. Etrafında da bahçesi olur, onlar için yeni bir hayat başlayabilir…’’
***
‘’TOKİ, 500’er metrekarelik bahçeli dubleks evleri önce Türkler’e inşa etsin, çirkin dikey binalarla şehirleri katledeceğine…’’ diyebilirsiniz. Ancak mesele bunun çok ötesinde…
Söz konusu konutların inşası için Erdoğan, koalisyon güçlerinin mali desteğini istiyor. Tıpkı, ABD hava desteği olmadan ‘tampon bölge’ olamayacağı gibi..
Her iki husus da, Türkiye’nin elini kolunu bağlıyor.
Yardım alan, emir de alır…
Türkiye’nin değil, başkalarının belirlediği bir misyon, Türkiye’nin milli çıkarlarından ziyade o ülkelerin milli çıkarlarına hizmet eder…
***
Türkiye, ABD’nin havadan koruma sağladığı güvenli bölgede, ABD’nin eğitip donattığı güçlerle savaşamaz. Buna izin vermezler.
Türkiye ABD’nin eğitip donattığı YPG ile savaşmaya yeltenirse, Trump baştan sopayı göstermiş durumda: Ekonominiz harap olur…
***
Her defasında yazdım ve söyledim; Hükümetin Suriye politikası, Türkiye tarihinin en büyük dış politika fiyaskosudur… Hatalar zinciri sürdükçe, büyüyerek felakete dönüşmeye devam edecektir…
[Erhan Başyurt] 16.1.2019 [TR724]
Mahkeme, kanunu unuttu; Bilirkişi raporuyla mahkumiyet! [İlker Doğan]
Türkiye’deki Cemaat yargılamalarında hukuk lime lime doğranıyor. Hiç bir suç bulamayan mahkemeler, savcılar ve bilirkişiler artık açık açık suç uyduruyor. İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesi, hakkında somut hiç birşey bulamadığı sanığı sadece ‘uyduruk’ bilirkişi raporuna dayanarak mahkum etti. Söz konusu bilirkişi raporunda Bank Asya’daki katılım hesabının vadesinin uzatılması ‘suç’ olarak gösteriliyor. Sanık hakkında başka hiç bir suçlama yok!
Hukukun tabutuna son çivi çoktan çakıldı Türkiye’de. Sözde ‘f.tö’ soruşturmalarında hakimler ve savcılar artık somut bir delil bulmak için çaba bile göstermiyor! Siparişle alınan sözde bilirkişi raporları insanları mahkum etmek için yeterli. Bunun son örneği İstanbul’da, 28. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yaşandı. Mahkeme, hakkında hiçbir somut suç bulamadığı ve sözde ‘terör örgütü’yle illiyet bağının olmadığını kabul ettiği KHK mağduru Ahmet T.’yi sadece bilirkişinin ‘kanaatini’ yazdığı rapora dayanarak, ‘örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek örgüte yardım etmek’ suçlamasıyla 3 yıl bir ay hapis cezasına çarptırdı.
SUÇLAMA: HESABINI KULLANMAYA DEVAM ETMİŞ!
İddiaya göre Fethullah Gülen, Bank Asya’ya ‘para yatırılması’ talimatını Aralık 2014’de vermiş. Ancak bilirkişi raporuna göre sanık Ahmet T.’nin hesabı 1998’de açılmış. Dolayısıyla talimatla hesap açılması söz konusu değil. Zaten mahkeme de kararında bunu kabul ediyor. Ancak sanığın hesabında ‘artışlar’ olduğu ve hesabını da aktif olarak kullanmaya devam ettiğini iddia ediyor. Ancak söz konusu ‘artış’ miktarının ne kadar olduğuna hiç değinilmiyor.
AYLIK BİN LİRA PARA AKIŞI!
Kayıtlara göre sanığın katılım hesabında 2014 yılının sonunda 5 bin lira para var. 2016 yılına kadar ise araba alabilmek için aylık 1.000-1.500 lira kadar parayı maaşının yattığı bankadan Bank Asya’daki katılım hesabına EFT yapıyor. Ve 2016’nın mart ayında da 30 bin liraya bir araba alıyor. Dolayısıyla savcılık makamının iddia ettiği gibi ‘bir bankayı kurturmak için’ değil, araba alabilmek için bankaya cüzi miktarlarda para yatırdığı da belgelerle sabit. Dosyada mevcut bilirkişi raporunda da 15 Ocak 2014 sonrasında ‘hayatın olağan akışına aykırı’ bir para artışı olmadığı belirtiliyor.
SUÇ UYDURULUYOR
Bütün bu nedenlerden dolayı mahkeme, mahkumiyet kararında hiç bir ayrıntıya girmiyor. Soyut ifadelerle suçlamalarda bulunarak, bilirkişi Hüseyin Mandacı tarafından düzenlenen rapora atıf yapıyor. Kararda, ‘Hüseyin Mandacı tarafından düzenlenen raporda, sanığın eyleminin örgüt liderinin çağrısı ile uyumluluk deşkil ettiğine dair tespitlerin yer aldığı’ denilerek, mahkumiyete gerekçe oluşturuluyor. Rapor gerekçe gösterilerek mahkumiyete hükmediliyor.
BİLİRKİŞİ SUÇ İŞLİYOR
Hüseyin Mandacı tarafından hazırlanan bilirkişi raporu skandallarla dolu. Mandacı resmen suç uydurarak suç işliyor. Bilirkişi, işini yapıp somut veriler ortaya koymak yerine soyut ifadeler kullanarak, kendine has ‘çıkarımlarda’ bulunuyor. Raporun bir yerinde, “daha önceki dönemde açılmış olan Katılım Hesabı’nın yeni dönemde de çok kez vade uzatma işlemi yapılması, ATM’den para yatırma, gelen EFT … şüpheli işlem olarak değerlendirilmiştir” deniliyor. Sanığın katılım hesabının vadesini uzatması, ATM’den hesabına 300-400 TL para yatırması ya da diğer bankadaki maaş hesabından Katılım Hesabı’na EFT yapması ‘suç’ gibi gösteriliyor. Ancak sözde bilirkişi, hesabın aylık ne kadar arttığına asla değinmiyor. Bunun yerine normal para hareketleri ‘suçmuş’ gibi yansıtılıyor.
[İlker Doğan] 16.1.2019 [TR724]
Hukukun tabutuna son çivi çoktan çakıldı Türkiye’de. Sözde ‘f.tö’ soruşturmalarında hakimler ve savcılar artık somut bir delil bulmak için çaba bile göstermiyor! Siparişle alınan sözde bilirkişi raporları insanları mahkum etmek için yeterli. Bunun son örneği İstanbul’da, 28. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yaşandı. Mahkeme, hakkında hiçbir somut suç bulamadığı ve sözde ‘terör örgütü’yle illiyet bağının olmadığını kabul ettiği KHK mağduru Ahmet T.’yi sadece bilirkişinin ‘kanaatini’ yazdığı rapora dayanarak, ‘örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek örgüte yardım etmek’ suçlamasıyla 3 yıl bir ay hapis cezasına çarptırdı.
SUÇLAMA: HESABINI KULLANMAYA DEVAM ETMİŞ!
İddiaya göre Fethullah Gülen, Bank Asya’ya ‘para yatırılması’ talimatını Aralık 2014’de vermiş. Ancak bilirkişi raporuna göre sanık Ahmet T.’nin hesabı 1998’de açılmış. Dolayısıyla talimatla hesap açılması söz konusu değil. Zaten mahkeme de kararında bunu kabul ediyor. Ancak sanığın hesabında ‘artışlar’ olduğu ve hesabını da aktif olarak kullanmaya devam ettiğini iddia ediyor. Ancak söz konusu ‘artış’ miktarının ne kadar olduğuna hiç değinilmiyor.
AYLIK BİN LİRA PARA AKIŞI!
Kayıtlara göre sanığın katılım hesabında 2014 yılının sonunda 5 bin lira para var. 2016 yılına kadar ise araba alabilmek için aylık 1.000-1.500 lira kadar parayı maaşının yattığı bankadan Bank Asya’daki katılım hesabına EFT yapıyor. Ve 2016’nın mart ayında da 30 bin liraya bir araba alıyor. Dolayısıyla savcılık makamının iddia ettiği gibi ‘bir bankayı kurturmak için’ değil, araba alabilmek için bankaya cüzi miktarlarda para yatırdığı da belgelerle sabit. Dosyada mevcut bilirkişi raporunda da 15 Ocak 2014 sonrasında ‘hayatın olağan akışına aykırı’ bir para artışı olmadığı belirtiliyor.
SUÇ UYDURULUYOR
Bütün bu nedenlerden dolayı mahkeme, mahkumiyet kararında hiç bir ayrıntıya girmiyor. Soyut ifadelerle suçlamalarda bulunarak, bilirkişi Hüseyin Mandacı tarafından düzenlenen rapora atıf yapıyor. Kararda, ‘Hüseyin Mandacı tarafından düzenlenen raporda, sanığın eyleminin örgüt liderinin çağrısı ile uyumluluk deşkil ettiğine dair tespitlerin yer aldığı’ denilerek, mahkumiyete gerekçe oluşturuluyor. Rapor gerekçe gösterilerek mahkumiyete hükmediliyor.
BİLİRKİŞİ SUÇ İŞLİYOR
Hüseyin Mandacı tarafından hazırlanan bilirkişi raporu skandallarla dolu. Mandacı resmen suç uydurarak suç işliyor. Bilirkişi, işini yapıp somut veriler ortaya koymak yerine soyut ifadeler kullanarak, kendine has ‘çıkarımlarda’ bulunuyor. Raporun bir yerinde, “daha önceki dönemde açılmış olan Katılım Hesabı’nın yeni dönemde de çok kez vade uzatma işlemi yapılması, ATM’den para yatırma, gelen EFT … şüpheli işlem olarak değerlendirilmiştir” deniliyor. Sanığın katılım hesabının vadesini uzatması, ATM’den hesabına 300-400 TL para yatırması ya da diğer bankadaki maaş hesabından Katılım Hesabı’na EFT yapması ‘suç’ gibi gösteriliyor. Ancak sözde bilirkişi, hesabın aylık ne kadar arttığına asla değinmiyor. Bunun yerine normal para hareketleri ‘suçmuş’ gibi yansıtılıyor.
[İlker Doğan] 16.1.2019 [TR724]
Türkiye’de olmayabilir ama dünyada gidecek çok mahkeme var [Adem Yavuz Arslan]
AKP Genel Başkan Yardımcısı Leyla Şahin Usta’nın sosyal medyada yoğun olarak paylaşılan “Türkiye’de insan hakları ihlalleri olduğunu söylemek abesle iştigaldir” açıklamasını okurken ünlü siyaset bilimci-yazar Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” kavramını bir kez daha andım. Zira Şahin’in bu açıklaması herhangi bir siyasetçinin ‘sıradan yalanları’nın çok ötesinde anlamlar içeriyor.
Alt başlıklar açmak mümkün fakat ne demek istediğimi 3 ana bölümde toparlamaya çalışacağım:
ÖNCE İMHA SONRA İNKAR
İlk olarak şu noktanın altını tekraren çizmek lazım; Leyla Şahin Usta’nın bu açıklaması planlı bir AKP politikası. Yani bireysel bir fikir beyanı değil.
Daha açık bir ifadeyle, başta Erdoğan olmak üzere tüm AKP kurmayları, hatta Anadolu’nun ücra bir köşesindeki ilçe başkanı dahil, sistemli ve istikrarlı bir şekilde ‘inkar’ ediyor. Yoksa ne Erdoğan ne de Leyla Şahin Usta haksız hukuksuz tutuklamalardan, işkence ile öldürülen öğretmenlerden, KHK ile sosyal ölüme terk edilen yüzbinlerden habersiz değil.
Dahası doğumhane kapılarında elleri kelepçelenen lohusa kadınları, hapisteki bir günlük bebekleri, fakir öğrenciler için burs vermekten başka bir ‘suç’u olmayan 70’lik nineleri yakinen biliyorlar. Çünkü emri veren kendileri.
Her demeçlerinde ‘Türkiye’de insan hakları ihlalleri yok’ demeleri ise bilinçli bir stratejinin parçası.
Bilindiği “Soykırımın 8 aşaması”nın son iki basamağı ‘imha’ ve ‘inkar’dır. Gregory Stanton ‘imha’ için “Katiller, kurbanlarının insan olduğuna inanmazlar” der. Bir sonraki aşama da ise “Failler, herhangi bir suç işlediklerini inkar ederler”.
Erdoğan ve AKP kurmayları bu stratejiyi takip ediyorlar.
Aynı zamanda şunu da biliyorlar; medya tamamen kontrollerinde olduğu için suçları gündeme gelmiyor. HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da olmasa TBMM gündemine hiç giremeyecek. Dahası bürokrasi tamamen AKP teşkilatlarının kontrolünde olduğu için ‘delil’ bırakmıyorlar.
Uzun lafın kısası şu; bir süre sonra yaptıkları tüm zulümleri unutturacak, inkar edecekler. Bu yüzden Leyla Şahin Usta’nın açıklamalarını bireysel bir çıkış olarak görmeyin.
MAĞDURLARA, MAZLUMLARA DÜŞEN TARİHİ GÖREV
İkinci olarak; bu dönemin mağdurlarına tarihi bir görev düşüyor.
Normal şartlarda ‘bu görev’ gazetecilerin, insan hakları savunucularının ve akademisyenlerin olmalıydı fakat Türkiye’de bu üç gruptan da pek kimse kalmadı. ‘Yandaş olmayan’ az sayıda isim ise söz konusu Cemaat olunca ‘AKP söylemlerini’ dillendirmekten geri durmuyor.
Bu yüzden Erdoğan rejiminin mağduru olan herkes, yaşadığı mağduriyeti kayıt altına almak zorunda.
İşini kaybetmekten, gözaltına alınmaya, yandaş medyada hedef gösterilmekten gözaltında kötü muameleye; cezaevinde işkenceden iş yerine el konulmaya kadar her şeyi ama kelimenin tam anlamıyla ‘her şeyi’ kayıt altına almalı, belgelemeli, delillendirmeli…
Aksi takdirde Leyla Şahin Kaya örneğinde olduğu gibi bugün bu zulme imza atanlar yarın ‘ne münasebet böyle şeyler yaşanmadı’ diyecekler.
Bu aşamada ‘evet ama…’ ile başlayan çok bahane sıralanabilir. Nitekim bu fikrimi ne zaman dile getirsem aynı türden cevaplar alıyorum. Bir şekilde Türkiye’den çıkabilmiş mağdurlar bile gördükleri işkenceyi, kötü muameleyi, uğradığı haksızlıkları anlatmaya çekiniyor.
Kimisi Türkiye’deki ailesini, akrabalarını, kimisi işini barkını gerekçe gösteriyor. Ama unuttukları ya da fark etmedikleri şey şu; hangi gerekçe ile olursa olsun ‘susayım, sesimi çıkarmayayım bir şekilde bu işler düzelir’ deyip susmak Erdoğan’ın iştahını kabartıyor.
ZALİMLERİN KAÇACAK YERİ YOK
Üçüncü nokta ise hukuki boyut.
Türkiye’de hukuk yok. Polis iktidarın sopası, yargı cezalandırma aracı oldu. Fakat “Mağduriyetimizi delillendirsek, anlatsak ne olur” demeyin çünkü hukuki süreçler Türkiye ile sınırlı değil.
Buradaki kastım AİHM değil. Evet AİHM bir seçenektir ama tek alternatif değil.
Ayrıca AİHM, son yıllarda politik davranıp hakkaniyetli kararlar vermiyor. Zaten Türk hükümeti de AİHM kararlarını bir şekilde by-pas ediyor.
Ne demek istediğimi daha iyi anlatmak için girişte atıf yaptığım Hannah Arendt’e “kötülüğün sıradanlığı” kavramını icat ettiren olaya gidelim. Adolf Eichmann ismini duymuşsunuzdur. En azından hayatını anlatan bir filme rastlamışsınızdır.
Yahudi Soykırımı sırasında bir Gestapo subayı olan Eichmann Avrupa’nın her yerinden getirilen Yahudileri toplama ve imha kamplarına nakletmekle görevliydi. Hitler sonrası Güney Amerika’ya kaçtı. Kimlik ve şekil değiştirip sıradan bir hayat yaşarken 1960’ta İsrail İstihbaratına yakalandı.
Hikayenin bu bölümü gerçekten film gibi ama ben daha çok mahkeme safahatı ve savunmasına dikkat çekeceğim.
MOSSAD tarafından İsrail’e kaçırılan ve Kudüs’te mahkemeye çıkarılan Eichmann savunmasında kendisinin ‘sadece yasaları uygulayan, devletin verdiği görevi yerine getiren sıradan bir bürokrat olduğunu’ iddia etti. Eichmann’ın savunmasında kullandığı jargon sığ ve sıradandı. Basmakalıp-bürokratik bir dil kullandı. Eichmann sürekli ‘ben sadece üstlerimin bana verdiği görevleri yerine getirdim’ dese de idamdan kurtulamadı.
İsrail Yüksek Mahkemesi’nin gerekçeli kararı ise ‘Evrensel Yetki’ tartışmasında dönüm noktası oldu. Hatta evrensel yetki ilkesinin bir yüksek mahkeme tarafından kabul edildiği ilk karar olmuştur.
Hukuktaki ‘Evrensellik yetkisi’ne göre dünyanın bütün ülkelerinin insanlığa karşı işlenmiş suçların faillerini, suçla, suçluyla, mağdurla ya da olay mahalliyle hukuksal bir bağı olmasa da yargılama yetkisi vardır.
Amaç, insan hakları ihlalcilerinin herhangi bir coğrafyada hukuksal koruma bulmasını engellemektir. Bu yüzden evrensellik yetkisi adı insan hakları ihlallerine karışan, işkence eden, savaş suçlusu olan; her ideolojiden, her dinden, her ırktan politikacı, devlet adamı ya da bürokratın başının üzerinde sallanan demoklesin kılıcı olarak görülür.
Her hukuki konu gibi evrensellik yetkisi de karmaşık bir kavram. O yüzden kavramsal tartışmalara girmeyeceğim.
Fakat yargılamanın alanına giren suç tanımı çok net; bir eylemin insanlığa karşı suç oluşturması için; yaygın ve sistematik bir saldırı olması, sivillere yönelik olması, siyasal, ulusal, ırksal veya dini bir temele dayanıyor olması gerekiyor.
150’DEN FAZLA ÜLKEDE DAVA AÇMAK MÜMKÜN
Uluslararası hukuk uzmanlarına göre son yıllarda Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri (Mağdurun etnik ya da dini bir gruba dahil olması, kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine zarar verme, grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması vs) ile ilgili 150’den fazla ülkede dava konusu yapılabiliyor.
Özellikle Almanya, İngiltere, Avusturya, Belçika, Fransa, İspanya gibi ülkeler bugüne kadar bu kapsamda çok sayıda yargılamaya ev sahipliği yaptı.
En bilinen dava şüphesiz Şili lideri Pinochet’in yargılanması. Londra’ya bel fıtığı ameliyatı olmaya giden Pinochet, İspanyol yargıcın iade talebi sonrası tutuklanarak İspanya’ya gönderilmişti. Bir başka örnek dava Moritanyalı siyasiler için kasım 2016’da Paris’te açıldı.
Almanya’da ise Esad rejiminin istihbaratçılarından Jamil Hassan’a yönelik bir dosya açıldı. 16 Suriyeli işkenceye maruz kaldıkları iddiasıyla yerel bir insan hakları derneği aracılığı ile geçtiğimiz yılın mayıs ayında Avusturya’da bir dava açtı. Liberya Devlet Başkanının oğluna ve Pekin eski belediye başkanı Liu Qi’ye ABD’de, Guatemelalı ve El Salvadorlu siyasiler için İspanya’da dava açıldı. Başka çok sayıda örnek var.
Artık birçok ülke ‘failin ülke sınırları içinde bulunması’ şartını aramaksızın hukuki süreci başlatıyor.
Sonuç olarak; Erdoğan rejiminin zalimlerine dünyanın her yerinden dava açmak mümkün. Üstelik insanlığa karşı suçları takipte uzmanlaşmış çok sayıda sivil toplum örgütü de hazır. Bu yüzden kötü muamele yapan, hukuku çiğneyen herkesin bir kere daha düşünmesinde fayda var. Türkiye’de olmasa bile dünya da çok sayıda mahkeme var ve bu suçlarda zaman aşımı yok. Eninde sonunda hesap sorulur.
[Adem Yavuz Arslan] 16.1.2019 [TR724]
Alt başlıklar açmak mümkün fakat ne demek istediğimi 3 ana bölümde toparlamaya çalışacağım:
ÖNCE İMHA SONRA İNKAR
İlk olarak şu noktanın altını tekraren çizmek lazım; Leyla Şahin Usta’nın bu açıklaması planlı bir AKP politikası. Yani bireysel bir fikir beyanı değil.
Daha açık bir ifadeyle, başta Erdoğan olmak üzere tüm AKP kurmayları, hatta Anadolu’nun ücra bir köşesindeki ilçe başkanı dahil, sistemli ve istikrarlı bir şekilde ‘inkar’ ediyor. Yoksa ne Erdoğan ne de Leyla Şahin Usta haksız hukuksuz tutuklamalardan, işkence ile öldürülen öğretmenlerden, KHK ile sosyal ölüme terk edilen yüzbinlerden habersiz değil.
Dahası doğumhane kapılarında elleri kelepçelenen lohusa kadınları, hapisteki bir günlük bebekleri, fakir öğrenciler için burs vermekten başka bir ‘suç’u olmayan 70’lik nineleri yakinen biliyorlar. Çünkü emri veren kendileri.
Her demeçlerinde ‘Türkiye’de insan hakları ihlalleri yok’ demeleri ise bilinçli bir stratejinin parçası.
Bilindiği “Soykırımın 8 aşaması”nın son iki basamağı ‘imha’ ve ‘inkar’dır. Gregory Stanton ‘imha’ için “Katiller, kurbanlarının insan olduğuna inanmazlar” der. Bir sonraki aşama da ise “Failler, herhangi bir suç işlediklerini inkar ederler”.
Erdoğan ve AKP kurmayları bu stratejiyi takip ediyorlar.
Aynı zamanda şunu da biliyorlar; medya tamamen kontrollerinde olduğu için suçları gündeme gelmiyor. HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da olmasa TBMM gündemine hiç giremeyecek. Dahası bürokrasi tamamen AKP teşkilatlarının kontrolünde olduğu için ‘delil’ bırakmıyorlar.
Uzun lafın kısası şu; bir süre sonra yaptıkları tüm zulümleri unutturacak, inkar edecekler. Bu yüzden Leyla Şahin Usta’nın açıklamalarını bireysel bir çıkış olarak görmeyin.
MAĞDURLARA, MAZLUMLARA DÜŞEN TARİHİ GÖREV
İkinci olarak; bu dönemin mağdurlarına tarihi bir görev düşüyor.
Normal şartlarda ‘bu görev’ gazetecilerin, insan hakları savunucularının ve akademisyenlerin olmalıydı fakat Türkiye’de bu üç gruptan da pek kimse kalmadı. ‘Yandaş olmayan’ az sayıda isim ise söz konusu Cemaat olunca ‘AKP söylemlerini’ dillendirmekten geri durmuyor.
Bu yüzden Erdoğan rejiminin mağduru olan herkes, yaşadığı mağduriyeti kayıt altına almak zorunda.
İşini kaybetmekten, gözaltına alınmaya, yandaş medyada hedef gösterilmekten gözaltında kötü muameleye; cezaevinde işkenceden iş yerine el konulmaya kadar her şeyi ama kelimenin tam anlamıyla ‘her şeyi’ kayıt altına almalı, belgelemeli, delillendirmeli…
Aksi takdirde Leyla Şahin Kaya örneğinde olduğu gibi bugün bu zulme imza atanlar yarın ‘ne münasebet böyle şeyler yaşanmadı’ diyecekler.
Bu aşamada ‘evet ama…’ ile başlayan çok bahane sıralanabilir. Nitekim bu fikrimi ne zaman dile getirsem aynı türden cevaplar alıyorum. Bir şekilde Türkiye’den çıkabilmiş mağdurlar bile gördükleri işkenceyi, kötü muameleyi, uğradığı haksızlıkları anlatmaya çekiniyor.
Kimisi Türkiye’deki ailesini, akrabalarını, kimisi işini barkını gerekçe gösteriyor. Ama unuttukları ya da fark etmedikleri şey şu; hangi gerekçe ile olursa olsun ‘susayım, sesimi çıkarmayayım bir şekilde bu işler düzelir’ deyip susmak Erdoğan’ın iştahını kabartıyor.
ZALİMLERİN KAÇACAK YERİ YOK
Üçüncü nokta ise hukuki boyut.
Türkiye’de hukuk yok. Polis iktidarın sopası, yargı cezalandırma aracı oldu. Fakat “Mağduriyetimizi delillendirsek, anlatsak ne olur” demeyin çünkü hukuki süreçler Türkiye ile sınırlı değil.
Buradaki kastım AİHM değil. Evet AİHM bir seçenektir ama tek alternatif değil.
Ayrıca AİHM, son yıllarda politik davranıp hakkaniyetli kararlar vermiyor. Zaten Türk hükümeti de AİHM kararlarını bir şekilde by-pas ediyor.
Ne demek istediğimi daha iyi anlatmak için girişte atıf yaptığım Hannah Arendt’e “kötülüğün sıradanlığı” kavramını icat ettiren olaya gidelim. Adolf Eichmann ismini duymuşsunuzdur. En azından hayatını anlatan bir filme rastlamışsınızdır.
Yahudi Soykırımı sırasında bir Gestapo subayı olan Eichmann Avrupa’nın her yerinden getirilen Yahudileri toplama ve imha kamplarına nakletmekle görevliydi. Hitler sonrası Güney Amerika’ya kaçtı. Kimlik ve şekil değiştirip sıradan bir hayat yaşarken 1960’ta İsrail İstihbaratına yakalandı.
Hikayenin bu bölümü gerçekten film gibi ama ben daha çok mahkeme safahatı ve savunmasına dikkat çekeceğim.
MOSSAD tarafından İsrail’e kaçırılan ve Kudüs’te mahkemeye çıkarılan Eichmann savunmasında kendisinin ‘sadece yasaları uygulayan, devletin verdiği görevi yerine getiren sıradan bir bürokrat olduğunu’ iddia etti. Eichmann’ın savunmasında kullandığı jargon sığ ve sıradandı. Basmakalıp-bürokratik bir dil kullandı. Eichmann sürekli ‘ben sadece üstlerimin bana verdiği görevleri yerine getirdim’ dese de idamdan kurtulamadı.
İsrail Yüksek Mahkemesi’nin gerekçeli kararı ise ‘Evrensel Yetki’ tartışmasında dönüm noktası oldu. Hatta evrensel yetki ilkesinin bir yüksek mahkeme tarafından kabul edildiği ilk karar olmuştur.
Hukuktaki ‘Evrensellik yetkisi’ne göre dünyanın bütün ülkelerinin insanlığa karşı işlenmiş suçların faillerini, suçla, suçluyla, mağdurla ya da olay mahalliyle hukuksal bir bağı olmasa da yargılama yetkisi vardır.
Amaç, insan hakları ihlalcilerinin herhangi bir coğrafyada hukuksal koruma bulmasını engellemektir. Bu yüzden evrensellik yetkisi adı insan hakları ihlallerine karışan, işkence eden, savaş suçlusu olan; her ideolojiden, her dinden, her ırktan politikacı, devlet adamı ya da bürokratın başının üzerinde sallanan demoklesin kılıcı olarak görülür.
Her hukuki konu gibi evrensellik yetkisi de karmaşık bir kavram. O yüzden kavramsal tartışmalara girmeyeceğim.
Fakat yargılamanın alanına giren suç tanımı çok net; bir eylemin insanlığa karşı suç oluşturması için; yaygın ve sistematik bir saldırı olması, sivillere yönelik olması, siyasal, ulusal, ırksal veya dini bir temele dayanıyor olması gerekiyor.
150’DEN FAZLA ÜLKEDE DAVA AÇMAK MÜMKÜN
Uluslararası hukuk uzmanlarına göre son yıllarda Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri (Mağdurun etnik ya da dini bir gruba dahil olması, kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine zarar verme, grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması vs) ile ilgili 150’den fazla ülkede dava konusu yapılabiliyor.
Özellikle Almanya, İngiltere, Avusturya, Belçika, Fransa, İspanya gibi ülkeler bugüne kadar bu kapsamda çok sayıda yargılamaya ev sahipliği yaptı.
En bilinen dava şüphesiz Şili lideri Pinochet’in yargılanması. Londra’ya bel fıtığı ameliyatı olmaya giden Pinochet, İspanyol yargıcın iade talebi sonrası tutuklanarak İspanya’ya gönderilmişti. Bir başka örnek dava Moritanyalı siyasiler için kasım 2016’da Paris’te açıldı.
Almanya’da ise Esad rejiminin istihbaratçılarından Jamil Hassan’a yönelik bir dosya açıldı. 16 Suriyeli işkenceye maruz kaldıkları iddiasıyla yerel bir insan hakları derneği aracılığı ile geçtiğimiz yılın mayıs ayında Avusturya’da bir dava açtı. Liberya Devlet Başkanının oğluna ve Pekin eski belediye başkanı Liu Qi’ye ABD’de, Guatemelalı ve El Salvadorlu siyasiler için İspanya’da dava açıldı. Başka çok sayıda örnek var.
Artık birçok ülke ‘failin ülke sınırları içinde bulunması’ şartını aramaksızın hukuki süreci başlatıyor.
Sonuç olarak; Erdoğan rejiminin zalimlerine dünyanın her yerinden dava açmak mümkün. Üstelik insanlığa karşı suçları takipte uzmanlaşmış çok sayıda sivil toplum örgütü de hazır. Bu yüzden kötü muamele yapan, hukuku çiğneyen herkesin bir kere daha düşünmesinde fayda var. Türkiye’de olmasa bile dünya da çok sayıda mahkeme var ve bu suçlarda zaman aşımı yok. Eninde sonunda hesap sorulur.
[Adem Yavuz Arslan] 16.1.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Enes Kanter, Türkiye’deki insan hakları ihlallerini Washington Post’a yazdı
Amerikan Basketbol Ligi (NBA) New York Knicks’de oynayan milli oyuncu Enes Kanter, ABD’nin önde gelen gazetelerinden The Washington Post’a (WAPO) bir makale yazdı. Kanter takımının 17 Ocak’ta Londra’da Washington Wizards ile oynayacağı maça güvenlik gerekçesi ile neden gidemediğini ve aldığı ölüm tehditlerini anlattı.
Enes Kanter’in güvenlik gerekçesi ile Londra’ya gitmemesi ABD medyasında yankı uyandırmaya devam ediyor. Kanter son olarak Washington Post için kaleme aldığı bir makalede Türkiye’de binlerce insanın suçsuz yere hapse atıldığını ve hükümetin yurt dışında yaşayan cemaat mensuplarına karşı operasyon yapmaya devam ettiğine dikkat çekti.
Kanter yazısında sosyal eşitsizlikleri protesto etmek için diz çökme eylemeni başlatan Amerikan Futbol Ligi’nde (NFL) oynayan ünlü oyuncu Colin Kaepernick’in oynadığı reklam filminde “Her şeye feda etmek anlamına gelse bile bir şeye inanın.”mottosuna da atıfta bulundu.
Milli oyuncu makelenin girişinde ” ‘Sakin ol ve top oyna.’ NBA platformunu, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, büyüdüğüm ve ailemin hâlâ yaşadığı yerle konuşmak için kullandığımda bazılarının söylediği şey bu. Tercih ettiğim tavsiyeler ise Colin Kaepernick’in (NFL oyuncusu) Nike’ın reklam kampanyasından geliyor: Her şeye feda etmek anlamına gelse bile bir şeye inanın.” ifadelerine yer verdi.
“ERDOĞAN KENDİSİNİ ELEŞTİRENLERİ INTERPOL ARACILIĞIYLA TUTUKLATMAYA ÇALIŞIYOR”
Kanter, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın INTERPOL’ü kullanarak kendisini eleştiren insanları tutuklatmaya çalıştığını söyledi. Amerikan vatandaşı olmadığını hatırlatan Kanter, “Beni koruyacak olan ABD pasaportum yok. O yüzden yurtdışına seyahat etmeyi risk etmiyorum. Risk alsaydım bile Türk ajanlar tarafından çok rahat bir şekilde öldürülebileceğim veya rehin alınabileceğim İngiltere’ye gidemezdim. Erdoğan’ın kolları uzundur. Ona muhalif olan herkesi avlıyor. 2017’de korumaları Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nde barışçıl eylemcileri dövmüştü.”dedi.
Yazısında 2016’daki darbe girişimi sonrası Türkiye’de yaşanan gelişmeleri anlatan genç pivot “ 2016 darbe girişiminden sonra Türkiye’deki olaylar çok kötü oldu. Erdoğan geniş çaplı kıyıma başladı, kamuda çalışan 100 bin insanı işten attı ve bunların 50 binini tutuklattı. Bunlar suçlu insanlar değil.
Kanter, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın INTERPOL’ü kullanarak kendisini eleştiren insanları tutuklatmaya çalıştığını söyledi. Amerikan vatandaşı olmadığını hatırlatan Kanter, Beni koruyacak olan ABD pasaportum yok. O yüzden yurtdışına seyahat etmeyi risk etmiyorum. Risk alsaydım bile Türk ajanlar tarafından çok rahat bir şekilde öldürülebileceğim veya rehin alınabileceğim İngiltere’ye gidemezdim. Erdoğan’ın kolları uzundur. Ona muhalif olan herkesi avlıyor. 2017’de korumaları Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nde barışcıl eylemcileri dövmüştü.”dedi.
“DARBE GİRİŞİMİNDEN SONRA ERDOĞAN TEMİZLİĞE BAŞLADI”
Yazısında 2016’daki darbe girişimi sonrası Türkiye’de yaşanan gelişmeleri anlatan genç pivot “2016 darbe girişiminden sonra Türkiye’deki olaylar çok kötü oldu. Erdoğan geniş çaplı temizliğe başladı, kamuda çalışan 100 bin insanı işten attı ve bunların 50 binini tutuklattı. Bunlar suçlu insanlar değil. Bunlar arasında akademisyenler, gazeteciler ve hakimler var. Erdoğan konuşma özgürlüğünün tehlikeli olduğunu düşünüyor ve eleştirenleri terörist olmakla suçluyor. Ona karşı konuşan herkes bir hedeftir. Ben kesinlikle bir hedefim. Erdoğan, beni susturabileceği Türkiye’ye geri dönmemi istiyor. “ifadelerine yer verdi.
“ERDOĞAN TARAFINDAN AVLANDIĞIMI İLK ENDONEZYA’DA ÖĞRENDİM”
Kanter, 2017’de kendisine ait hayır kurumu için Endonezya’da çocuk basketbol kampına katıldığını hatırlatan Kanter “Erdoğan tarafından arandığını (avlanmak) fark ettiğim gündü. Gecenin bir yarısında uyandırıldım. Manejerim Türkiye’nin Endonezya polisine benim tehlikeli olduğumu ve arandığımı söylemiş. Bizde hemen havaalanına gittik ve ilk uçakla ülkeyi terk ettik.Endonezya’dan Singapur’a ordan da Romanya’ya geçtim. Romanya’da Türk hükümetinin hakkımda arama kararı çıkarttığını ve pasaportumu iptal ettiklerini öğrendim. ”ifadelerini kullandı.
Türk savcıların kendisini gözaltına alıp cezaevine göndermek istediklerini kaydeden Kanter ” Pennsylvania’da yaşayan barışçıl Türk din adamı Fethullah Gülen’i desteklediğim için ‘Silahlı terör örgütüne’ üye olduğumu iddia ettiler. Erdoğan, darbe girişimi için Gülen’i suçluyor ama o defalarca bunları şiddetle reddetti.”değerlendirmesinde bulundu.
“NEW YORK’TA TEK BAŞIMA GEZEMİYORUM”
Milli oyuncu New York’ta artık tek başına gezemediğini söyledi. Kanter “Erdoğan güçlü bir adam ve onun hakkında ve Türk hükümeti hakkında söylediklerim için bir ters tepki olacağını biliyordum, ama bu kadar olacağını bilmiyordum. Birçok ölüm tehdidi alıyorum. New York’ta yalnız dolaşmayı severdim ama bunu daha fazla yapamam. Türkiye’deki arkadaşlarım ve ailem sadece benimle konuştuğu için tutuklanabilir. Londra’ya gidemediğim gibi aynı sebepten dolayı, geçen yıl Norveç’teki İnsan Hakları Vakfı’nın Oslo Özgürlük Forumu’na katılamadım.”şeklinde düşüncelerini aktardı.
NBA yıldızı, yazısında Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın yaklaşık 4 ay önce “Hükümet, Gülen’in diğer ülkelerdeki taraftarlarına karşı operasyonlar yapmaya devam edecek.” açıklamasını da hatırlattı.
[TR724] 16.1.2019
Enes Kanter’in güvenlik gerekçesi ile Londra’ya gitmemesi ABD medyasında yankı uyandırmaya devam ediyor. Kanter son olarak Washington Post için kaleme aldığı bir makalede Türkiye’de binlerce insanın suçsuz yere hapse atıldığını ve hükümetin yurt dışında yaşayan cemaat mensuplarına karşı operasyon yapmaya devam ettiğine dikkat çekti.
Kanter yazısında sosyal eşitsizlikleri protesto etmek için diz çökme eylemeni başlatan Amerikan Futbol Ligi’nde (NFL) oynayan ünlü oyuncu Colin Kaepernick’in oynadığı reklam filminde “Her şeye feda etmek anlamına gelse bile bir şeye inanın.”mottosuna da atıfta bulundu.
Milli oyuncu makelenin girişinde ” ‘Sakin ol ve top oyna.’ NBA platformunu, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, büyüdüğüm ve ailemin hâlâ yaşadığı yerle konuşmak için kullandığımda bazılarının söylediği şey bu. Tercih ettiğim tavsiyeler ise Colin Kaepernick’in (NFL oyuncusu) Nike’ın reklam kampanyasından geliyor: Her şeye feda etmek anlamına gelse bile bir şeye inanın.” ifadelerine yer verdi.
Anyone who speaks out against Erdogan is a target. That includes me.— Enes Kanter (@Enes_Kanter) 15 Ocak 2019
@washingtonpost 🙏 https://t.co/oDqozAQ9pT
“ERDOĞAN KENDİSİNİ ELEŞTİRENLERİ INTERPOL ARACILIĞIYLA TUTUKLATMAYA ÇALIŞIYOR”
Kanter, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın INTERPOL’ü kullanarak kendisini eleştiren insanları tutuklatmaya çalıştığını söyledi. Amerikan vatandaşı olmadığını hatırlatan Kanter, “Beni koruyacak olan ABD pasaportum yok. O yüzden yurtdışına seyahat etmeyi risk etmiyorum. Risk alsaydım bile Türk ajanlar tarafından çok rahat bir şekilde öldürülebileceğim veya rehin alınabileceğim İngiltere’ye gidemezdim. Erdoğan’ın kolları uzundur. Ona muhalif olan herkesi avlıyor. 2017’de korumaları Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nde barışçıl eylemcileri dövmüştü.”dedi.
Yazısında 2016’daki darbe girişimi sonrası Türkiye’de yaşanan gelişmeleri anlatan genç pivot “ 2016 darbe girişiminden sonra Türkiye’deki olaylar çok kötü oldu. Erdoğan geniş çaplı kıyıma başladı, kamuda çalışan 100 bin insanı işten attı ve bunların 50 binini tutuklattı. Bunlar suçlu insanlar değil.
Kanter, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın INTERPOL’ü kullanarak kendisini eleştiren insanları tutuklatmaya çalıştığını söyledi. Amerikan vatandaşı olmadığını hatırlatan Kanter, Beni koruyacak olan ABD pasaportum yok. O yüzden yurtdışına seyahat etmeyi risk etmiyorum. Risk alsaydım bile Türk ajanlar tarafından çok rahat bir şekilde öldürülebileceğim veya rehin alınabileceğim İngiltere’ye gidemezdim. Erdoğan’ın kolları uzundur. Ona muhalif olan herkesi avlıyor. 2017’de korumaları Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nde barışcıl eylemcileri dövmüştü.”dedi.
“DARBE GİRİŞİMİNDEN SONRA ERDOĞAN TEMİZLİĞE BAŞLADI”
Yazısında 2016’daki darbe girişimi sonrası Türkiye’de yaşanan gelişmeleri anlatan genç pivot “2016 darbe girişiminden sonra Türkiye’deki olaylar çok kötü oldu. Erdoğan geniş çaplı temizliğe başladı, kamuda çalışan 100 bin insanı işten attı ve bunların 50 binini tutuklattı. Bunlar suçlu insanlar değil. Bunlar arasında akademisyenler, gazeteciler ve hakimler var. Erdoğan konuşma özgürlüğünün tehlikeli olduğunu düşünüyor ve eleştirenleri terörist olmakla suçluyor. Ona karşı konuşan herkes bir hedeftir. Ben kesinlikle bir hedefim. Erdoğan, beni susturabileceği Türkiye’ye geri dönmemi istiyor. “ifadelerine yer verdi.
“ERDOĞAN TARAFINDAN AVLANDIĞIMI İLK ENDONEZYA’DA ÖĞRENDİM”
Kanter, 2017’de kendisine ait hayır kurumu için Endonezya’da çocuk basketbol kampına katıldığını hatırlatan Kanter “Erdoğan tarafından arandığını (avlanmak) fark ettiğim gündü. Gecenin bir yarısında uyandırıldım. Manejerim Türkiye’nin Endonezya polisine benim tehlikeli olduğumu ve arandığımı söylemiş. Bizde hemen havaalanına gittik ve ilk uçakla ülkeyi terk ettik.Endonezya’dan Singapur’a ordan da Romanya’ya geçtim. Romanya’da Türk hükümetinin hakkımda arama kararı çıkarttığını ve pasaportumu iptal ettiklerini öğrendim. ”ifadelerini kullandı.
Türk savcıların kendisini gözaltına alıp cezaevine göndermek istediklerini kaydeden Kanter ” Pennsylvania’da yaşayan barışçıl Türk din adamı Fethullah Gülen’i desteklediğim için ‘Silahlı terör örgütüne’ üye olduğumu iddia ettiler. Erdoğan, darbe girişimi için Gülen’i suçluyor ama o defalarca bunları şiddetle reddetti.”değerlendirmesinde bulundu.
“NEW YORK’TA TEK BAŞIMA GEZEMİYORUM”
Milli oyuncu New York’ta artık tek başına gezemediğini söyledi. Kanter “Erdoğan güçlü bir adam ve onun hakkında ve Türk hükümeti hakkında söylediklerim için bir ters tepki olacağını biliyordum, ama bu kadar olacağını bilmiyordum. Birçok ölüm tehdidi alıyorum. New York’ta yalnız dolaşmayı severdim ama bunu daha fazla yapamam. Türkiye’deki arkadaşlarım ve ailem sadece benimle konuştuğu için tutuklanabilir. Londra’ya gidemediğim gibi aynı sebepten dolayı, geçen yıl Norveç’teki İnsan Hakları Vakfı’nın Oslo Özgürlük Forumu’na katılamadım.”şeklinde düşüncelerini aktardı.
NBA yıldızı, yazısında Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın yaklaşık 4 ay önce “Hükümet, Gülen’in diğer ülkelerdeki taraftarlarına karşı operasyonlar yapmaya devam edecek.” açıklamasını da hatırlattı.
[TR724] 16.1.2019
Kaydol:
Yorumlar (Atom)