Hasan'a değil Mehmed'e işaret [Abdullah Aymaz]

İzmir’in eski müftülerinden hocamız Celâl Yıldırım’ın “Tarihte Devlet Adamlarına ışık tutan İSLÂM BÜYÜKLERİ” isimli kitabının ikinci cildinde, Uzun Hasan ile Sultan Muhammed Fatih’in mücadelesi şöyle anlatılıyor:

Akkoyunlu Türk Devletinin ünlü hükümdarı Uzun Hasan, önüne gelenleri yenerek Osmanlı'nın kapısına dayandı. Rumeli askerlerimizin öncü kuvvetleriyle karşılaştı ve Turhanzade Ömer Bey gibi değerli kumandanı da esir ederek bu gücü bozguna uğrattı. Büsbütün şımardı. Onun mağrurane sözlerine karşı, Ömer Bey esir olmasına rağmen çevresindekilere de ders olsun diye şöyle konuştu: “Hey, Han! Denizden bir damla almakla deniz kurumaz. Güneşten biraz ışık almakla cihan karanlığa boğulmaz. Padişahım şanına kusur gelmez. Benim gibi yüz bin hayranı vardır. Bunlardan birkaç tane eksilmekle, gönül aynaları tozlanmaz. Onun namus şişesine mümkün müdür bir taş dokuna!.. Padişahımın bahtı hep dimdik ayakta duracak. Devleti günden güne büyüyecektir.”

Fatih Sultan Muhammed Han’ın güçlü bir orduyla geldiğini haber alınca Uzun Hasan onu alaya aldı ve “Artık Osmanlı’nın sonu geldi!” diyerek peşin hükümlerde bulundu. İş bununla da kalmayarak Acem padişahlarına, Şah Mirzâ’ya ve Sultan Ebu Said ve benzeri emirlere yazı göndererek Çarşamba günü büyük zaferinin kutlanması için şenlikler tertiplenmesini ve bu günün Akkoyunlu Devleti için mübarek bir gün olarak tarihe geçmesini emretti. Suyu görmeden paçaları sıvayan Uzun Hasan’ın, derin bir gaflet içinde basireti kapanmış bulunuyordu.

Henüz Otlukbeli Meydanına gelmeden Fatih Sultan bir rüya gördü: “Uzun Hasan pehlivanlara has bir elbise giyip meydana çıkarak kendisiyle güreşerek er istiyor ve naralar atıyor.  Kendisi onun bu davetine cevap vermek için derhal soyunup pehlivan elbisesi giyiniyor ve Uzun Hasan’ın karşısına çıkıyor. Meydan ortasında binlerce seyircinin gözleri önünde el ele verip görüşmeye başlıyorlar; ilk hamlede Uzun Hasan bütün gücünü kullanarak Fatih’i sarsıyor ve diz üzeri çöktürüyor. Padişah derhal kendini toparlayıp ayak üzeri kalkıyor ve Uzun Hasan’ın göğsüne şiddetli bir pençe vurarak ciğerinin bir parçasını koparıp yere atıyor…”

Fatih Sultan uyanınca bu rüyanın önce çok tesiri altında kaldı, ilk karşılaşmada mağlup olacağına yorumlayarak üzüldü. Rüyayı ilim adamlarına anlatıp onların yorumlamasını arzu etti. İlim adamlarından biri güzel bir yorumda bulundu. Sultan’ın mutlaka gâlip geleceğini söyledi. Uzun Hasan’ın ciğerinden bir parçanın koparılıp yere atılması, bu savaşta bir oğlunu kaybedeceğine ve kendisinin de mağlup olup bozguna uğratacağına işarettir, dedi. Şunu da ilave etti: “Sultanım! Bu tabirimin doğruluğunu, Kur’an okuduğumda, savaşın neticesinin ne olacağını düşünerek tefe’ül ettiğimde ‘Ve yensurakellâhü nasran aziza’ âyet-i kerimesi karşıma çıkması şâhittir. Aynı zamanda bu âyeti tarih düşürdüğünde içinde bulunduğumuz (Hicri) 878 tarihine uygun geldi.”

Bu yorum ve âyet ile yapılan tefe’ül, Fatih Sultan Muhammed’i üzüntüden kurtardı; bir anda neşesi yerine geldi. Ancak bu ilim adamını biraz daha konuşturmak isteyerek dedi ki:

“Hocam! Bu tefe’ül ile zaferin bize değil onlara yüz çevirmesi mümkün değil midir? Yani aksi bir durum ile karşılaşabiliriz.”

Hoca efendi cevap verdi:

“Hayır Sultanım! Tefe’ülü biz yaptığımıza ve kendi namımıza açtığımıza göre, Nusret (zafer) bizden yanadır. “Yansurake” (Sana yardım ve Nusret verecek) ifadesinin sonundaki “Ke” (Sana) zamiri Hz. Muhammed Aleyhisselam hitap etmektedir. Aynı zamanda Onun yolunda olup Onun sünnetiyle amel edenlere hitap etmektedir. İsminiz (Mehmed=Muhammed), Resûlullâh’ın ismini taşıdığından bu “Ke” bir bakıma size hitabı taşımaktadır.”

Bu cevap Fâtih’i doyurdu ve bir hutbe konusu edilerek okundu…  

[Abdullah Aymaz] 1.5.2017 [Samanyolu Haber] 
aaymaz@samanyoluhaber.com

Dünyanın Hizmet'e olan ihtiyacı artarken Ezher ulemasının tarihi şahitliği [Faruk Mercan]

Ezher Üniversitesi'nde yeni biten 500 sayfalık master tezinin ismi şöyle:

“Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Hizmet Modeli: Toplum ve Ümmetin Yeniden Dirilişinde Bir Model Analizi”

Tezin jüri üyelerinden Prof. Seyid Mustafa Ebul Cud şöyle diyor:

“Tezi satır, satır okudum. Benim için yepyeni bir keşif oldu. Fethullah Gülen'i ve Hizmet hareketini tanıdım... Bu düşünceyi bütün dünyaya anlatmamız lazım...”

Tezin danışmanı Prof. Mecdi Abdülgaffar'ın sözleri şöyle:

“Fethullah Gülen'i ve Hizmet hareketini yakından tanıma fırsatı buldum. Müslümanlar olarak ihmal ettiğimiz iki noktaya ciddi bir şekilde eğilmiş: Eğitim ve ilim... Böyle bir teze danışmanlık yaptığımdan dolayı çok mutluyum.”

Prof. Muhammed Abbas El Muğni ise, “Yeni nesillerin Gülen'i tanıması lazım. Güneş balçıkla sıvanmaz...” diyor.

İslam aleminde üç ülke sayarsanız bunlardan biri Mısır'dır. Aynı zamanda Afrika'nın kalbidir Mısır... Ezher Üniveristesi de hala İslam aleminin en eski, en köklü ve en önde gelen eğitim kurumlarından biri..

Mısır da Türkiye gibi siyasi çalkantılardan çok çekti. Büyük acılar yaşadı. Halen de yaşamaya devam ediyor. Hizmet felesefesinin İslam alemi ve Afrika için taşıdığı önemi görüyor Mısır ve Ezher uleması...

El Şebab, Boko Haram gibi din adına terör estiren örgütlerin hakim olmaya çalıştığı Afrika kıtasında, 49 ülkede, her dinden her etnik gruptan çocukların beraber eğitim gördüğü mekanlardır Hizmet okulları...

Asya'ya bakın, aynı çalkantılar...

İslam devleti kurmak iddiasıyla ortaya çıkanlar hiçbir İslam ülkesinde insanlara huzur getirmedi. Taliban da Afganistan'da İslam adına iktidara geldiğini söylüyordu. Perişan ettiler Afganistan'ı... Aynı radikal hareketler Irak ve Suriye'yi cehenneme çevirdiler.

İslam alemi radikal hareketlerden çok çekti. Batıya karşı cihad yaptıklarını iddia eden bu radikal hareketler, Batılılardan çok Müslümanları öldürdüler ve öldürmeye devam ediyorlar.

Bu radikal hareketler yüzünden bugün İslam aleminin her tarafında kaos var. Her gün canlı bombalar patlıyor. Allah'ın evi camiye ibadete giden bir Müslüman, bir canlı bombanın saldırısı ile hayatını kaybediyor.

Daha önce burada sözünü etmiştim. Harvard Üniversitesi'nden Noah Feldman, 2012 yılında yayınlanan “İslam Devleti'nin Yükselişi ve Çöküşü” kitabında, siyasi emelleri için alimler sınıfını tahakküm altına alan İslamcıların çöküş hikayelerini anlatıyor.

Usame Bin Ladin'den Ebubekir Bağdadi'ye, bütün radikal hareketlerin liderlerine bakın, geleneksel İslami eğitim ve bilgiden mahrum olduklarını görürsünüz.

İslamda ulema sınıfı bilgiyi ve hikmeti temsil eder. O yüzden bütün radikaller alimleri önlerinde engel görürler. Suriye'nin selamete ermesi için gayret sarf eden Ramazan El Buti'nin Şam'da camide öldürülmesinin sebebi de buydu.

Bugün Türkiye'nin radikal islamcılarının Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet hareketine yaptıkları tam da budur.

Geçtiğimiz günlerde bir haber vardı. Haberde, Almanya'da radikallerin yüzde otuzunun Türkiye kökenli oldukları ifade ediliyordu. Türkiye'nin radikal İslamcıları maalesef, Avrupa'daki Türkleri de radikalleştirdiler. Halbuki, daha bir kaç yıl öncesine kadar bir “Avrupa İslamı”nın doğuşundan söz ediliyordu.

Geçtiğimiz yılın eylül ayında Alman devlet televizyonu ZDF için Fethullah Gülen Hocaefendi ile röportaj yapan Kamran Sarfiarian, bir soruda, “Hizmet'in Almanya'da 300'den fazla okulu ve derneği var” diyordu.

Sadece Almanya'da bu kadar kurumla “Hizmet” üreten bir hareket...
“Hizmet” kadar bu hareketi ve bu faaliyetleri anlatacak orijinal ve güzel başka bir ifade yok... İslam'a ve insanlığa hizmet...

Bir de Türkiye'nin radikal İslamcılarına bakın... İslam alemine ve dünyaya ne vaat ediyorlar Allah aşkına?..

Turgut Özal'ın liderliğindeki Türkiye, İslam ve demokrasinin bir arada yaşadığı bir model ülkeydi. Yıllarca yönetim sistemleriyle büyük acılar yaşamış İslam coğrafyasında Türkiye, imrenen ve örnek alınan bir ülke olma yolundaydı.

Ama bir de şimdiki Türkiye'ye bakın... Sadece içeride büyük çalkantı yaşayan bir ülke değil, etrafındaki ülkelere de istikrarsızlık ihraç ediyor.

Daha da vahimi, Türkiye artık radikal hareketlerin beslendiği, kolayca eleman devşirdiği bir ülke haline geldi. İslam ve demokrasinin model ülkesinden, dünyaya terörist ihraç eden ülkeye... İşte yeni Türkiye bu.

Türkiye'nin radikal İslamcılarının ülkeye verdiği zarar, yarım yüzyılda ancak telafi edilebilir.

Bu yazıyı yazarken haberlere bakıyordum. Romanya'daki Hizmet okullarının Romanya bilim olimpiyatlarında tam 70 madalya kazandıklarını anlatıyordu bir haber...

Dünyanın her tarafından Hizmet okulları bu başarıları ürettiler.

Türkiye'deki okulları, üniversiteleri ve kurumları tahrip ettiler Türkiye'nin radikalleri... Ama dünyanın 170 ülkesinde Hizmet kervanı yoluna devam ediyor.

Afrika'da, Asya'da, Avrupa'da, Amerika'da, Avustralya'da...

Geçtiğimiz yıl Afganistan'a gitmiştim. Başkent Kabil, Kandahar, Herat, Mezar-ı Şerif bölgelerindeki Hizmet okullarını ziyaret ettim. 2015'te Afganistan'daki okullardan mezun 455 öğrencinin 454'ü üniversitelere yerleşti. Afganistan’daki okullar, 2003-2007 arasında olimpiyatlarda Afganistan'a 717 madalya kazandırdılar.

Hatırlayın, Taliban Afganistan'da iktidara geldiğinde, yaptığı ilk işlerden biri Hizmet okullarını kapatmak olmuştu. Aynı zihniyet... Türkiye'nin Talibanları bugün aynı şeyi yapıyorlar. Yarım asırda inşa edilmiş eğitim kurumlarını tek tek yıkıyorlar.

Ama bir de 7 milyarlık bir dünya var. Ve bu dünyada Hizmet felsefesine olan ihtiyacın her geçen gün daha da arttığını gören bir insanlık alemi...

Ezher ulemasının sözleri işte bu tarihi gidişata şahitlik yapıyor.

[Faruk Mercan] 1.5.2017 [Samanyolu Haber]

İdamla fikirler yok edilebilir mi? [Ali Emir Pakkan]

Her darbe aynı zamanda idamlarla da anılır! 27 Mayıs'ın kurbanları Menderes ve iki bakan, 12 Mart'ın Deniz Gezmiş ve arkadaşları, 12 Eylül'ün ise bir sağdan bir soldan gençleridir! Uzun bir süredir, Evren'in ruhu aramızda, yine idam sehpaları kurmak istemektedir!

Olağanüstü şartlarda, olağanüstü mahkemelerdeki, olağanüstü yargılamalar hep kanayan yaralar açmıştır! Menderes'in idamı baştan sona bir cinayet öyküsüdür. Çukurlar idam kararları verilmeden açılmış ve gündüz vakti infaz gerçekleştirilmiştir! Cellatlar sarhoştur! İpin parası da aileden istenmiştir! 

Deniz Gezmiş, sehpaya yürürken 25 yaşındadır! İbret olsun diye kurban seçilmiştir! Mustafa Pehlivanoğlu'nun ifadesi işkence ile alınmış, idamından 3 gün sonra ailesinin haberi olmuştur! Erdal Eren'in yaşı kağıt üzerinde büyütülmüştür! Kenan Evren, "Asmayıp besleyelim mi?' sözünü Eren için söylemiştir!  

17 yaşında bir gencin hapishaneden ailesine yazdığı son mektubundaki şu satırlara hangi vicdan dayanabilir? 

"Cezaevinde yapılan (Neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. İşte bu durumda Ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi içten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi kullanarak, ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. Hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile.
Sizlere bunları anlatmamın nedeni yaşamaktan bıktığım yada meselenin önemini, ciddiyetini kavramadığım gibi yanlış bir düşünceye kapılmamanız içindir."

Kin ve nefretle oturup kalkanlar şimdilerde ülkeyi yine Kerbela'ya çevirdiler, yeni yaralar açma hedefindeler! Cezaevlerinde işkenceden her gün insanlar ölürken bir de idam sehpalarını kuracaklar!  
Zulüm dönemlerinden eksik kalan parçayı da tamamlayacaklar!  

Peki ne elde edecekler? İnançları, düşünceleri yok edebilecekler mi? Asla!.. İbret olsun diye asılan Mustafa Pehlivanoğlu'nun son mektubundaki satırlar, bugünkü zalimlere cevaptır...

Allah'tan bulsunlar...

''Sevgili anneciğim ve babacığım, 
Benim sizlere karşı işlemiş olduğum hataları ve suçlarımı affedin. Hakkınızı helal edin. Ben sizlerin bir evladınız olarak, bugüne kadar Cenab-ı Hakk'ın ve Onun Resulünün, Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmadım. Alın yazımız böyle yazılmış. Kader ne ise onu çekeceğiz. Ben de kardeşim Haydar gibi bir an önce Allah'ın huzuruna çıkacağım. Eğer benim günahım varsa Cenab-ı Allah'ın huzurunda çekmeye hazırım. Yok, bir yanlışlık sonucu ölümüme karar verenler, idam edenler Allah'tan bulsunlar. Şunu hiç bir zaman unutmasınlar ki, Mustafa'lar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakındır. Zafer her zaman Allah'a inananlarındır.
Bunun için hiç üzülmeyin. Cenazemin arkasından ağlamayın, günahtır. Anne, sizlerle helalleşmek isterdim, fakat olmadı. Hakkım varsa, hepinize helal olsun, siz de helal edin. Son olarak, abime, yengeme, yeğenime, bacıma selam eder, haklarını helal etmelerini dilerim. Nişanlıma da selam eder, Cenab-ı Allah'ın mutlu bir yuva kurması için ona yardımcı olun. Oğlunuz Mustafa''

Arkamdan ağlamayın

Ve şu satırlar da  Erdal Eren'in mektubundan: "Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar. Sizlerden istediğim bunu böyle bilmeniz, daha iyi kavramaya çaba göstermenizdir. Zavallı ve çaresiz biriymiş gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar. Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur olursanız, beni o kadar mutlu edersiniz. Hepinize özgür ve mutlu yaşam dilerim."

Bugün 1 Mayıs İşçi Bayramı. Bütün emekçilerin bayramını kutlarım. 1977'de Taksim'de üzerlerine ateş açılarak katledilen vatandaşlarımızı rahmetle anıyorum. Mazlumların gözyaşının dineceği, zalimlerin adalet karşısına çıkarılacağı 1 Mayıslara ulaşmak dileğiyle... Gerçek bayram o zamandır...

[Ali Emir Pakkan] 1.5.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Gurbet [Taşkın Deryadil]

Çok sevdiği vatanından ayrılıp her şeye başka bir ülkede sıfırdan başlamak çok zormuş. 

Eşi ve üç çocuklarıyla sığındıkları bir oda bir salonlu evde yabancı bir dünyaya yürümek, çok zormuş.

Dilini doğru düzgün konuşamadığın, neyin nerede olduğunu bilemediğin, tabir yerindeyse el yordamıyla yaşamaya çalıştığın bir diyarda ayakta kalmak, çok zormuş.

Ama “zor” olan, “imkansız” demek olmadığı için her güne, “gayret bizden, bereket Allah’tan” deyip başlamak gerekmiş.

Ülkedeki kötü gidişatı gördükten sonra “artık burada durulmaz” deyip çıkmışlardı doldurdukları 4-5 valizle. 

En küçükleri nasıl da heyecanlıydı uçağa bindiklerinde. Koltuğun arkasında seyredecekleri onlarca çizgi filmin heyecanını yaşıyordu. Ondan büyükler de farklı değildi en küçüklerinden…

Ama annede ve babada hüzün, endişe, korku ve ızdırap vardı. Belli ki, “ne olacak” sorusu henüz cevabını bulamamıştı yüreklerinde.

Oturdukları çift katlı, 5 odalı kiralık apartman dairesi geride kalmıştı. Taksit taksit aldıkları eşyaları geride kalmıştı.

İyi bir işleri, iyi bir sosyal çevreleri vardı. Ortalama bir aileden biraz daha iyi bir gelirle yaşıyorlardı. Bir tane arabaları vardı ama hem kadına hem adama yetiyordu. Çocukları okuldan bazen hanım, bazen adam alıyordu. 

Çarşıya pazara çıktıklarında saygı hürmet görüyorlardı. 

Aynı apartmanda oturdukları komşularıyla bir araya geldiklerinde çay içer, kitap okur, muhabbet ederlerdi. 

Yani sevilen kimselerdi.

Ama geride kalmıştı her şey.

...

Kıyıda köşede biriktirdikleri parayı ceplerine koyup gurbet ele çıktıklarında, her şeyin bu kadar zor olacağını tahmin edememişlerdi. 

Ama şükrediyorlar hallerine.

Kadın, 19 senelik öğretmenliğin ardından bir pizzacıda çalışıyor..

İki üniversite bitirmiş adamsa, 21 sene boyunca yaptığı mesleğinin ardından, bir alışveriş merkezinde ayakkabı satıyor.. Hem de günde 11 saat çalışarak.

Çocuklar mı? Perişan desek.. Ayıp olur. Ama kimsesizliğin içinde bilgisayar oyunlarıyla, dilini bilmedikleri ülkenin tv kanallarında yayınlanan çizgi filmlerle zaman geçiriyorlar. Zaman zaman da evin önüne çıkıp sadece oturup oturup içeri giriyorlar. Onlar da yalnızlar.

Anne günde sadece 5-6 saat çalıştığı için daha erken geliyor.. Ama baba geldiğinde çocuklar genelde uyumuş oluyorlar.

Hem kadın hem adam..

Gizli gizli ağlıyorlar. 

Kadın adamını beklerken ağlıyor.. Adam da zaman zaman ayakkabı sattığı tezgahının başında..

Ay sonunun nasıl getireceklerini hesap ediyorlar..

Mutfak alışverişi yaparken bile çok ince hesaplar yapıyorlar.

Çünkü bir yandan geçinip, bir yandan da geride bıraktıkları vatanlarında kalan bir ailenin yarasına merhem olmaya çalışıyorlar.

Ve hallerine şükrediyorlar..

Gece her an kapılarını birinin çalacağı beklentisiyle yatağa girmenin ne demek olduğunu..

Her an saçma sapan gerekçelerle gözaltına alınma korkusunun ne demek olduğunu... İyi biliyorlar.

Gözaltına alınan ve önce nezarethanelerde sonra da atıldıkları hapishanelerde işkence görmenin ne demek olduğunu.. Arkadaşlarından, dostlarından dolayı iyi biliyorlar.

Yıllarca miletin evlatlarına sahip çıkma gayretinin ardından, bizzat çocukların anaları-babaları tarafından “hain” ilan edilmenin ne demek olduğunu..

Ellerinden, dillerinden zarar görmedikleri halde, bir anda o insanlar tarafından vatan haini ilan edilmenin ne demek olduğunu iyi biliyorlar.

Dün alkışlanırlarken, hürmet görürlerken, sevgi sözcüklerine muhatap olurlarken.. Yine aynı insanlar tarafından hakarete, küfre, saldırıya maruz kalmanın ne demek olduğunu iyi biliyorlar.

Bu yüzden, geride kalanlar için endişe ediyor ve dua ediyorlar…

Ama bildikleri başka bir şey daha var; 
Allah’ın hoşnutluğu.. 
Allah’ın rızası..
ve Allah davasının yolcusu olmak..
Dünden beri hedefledikleri hep buydu. 
Şimdi “kul”lar kötülük ediyormuş.. sevmiyormuş.. hoşlanmıyormuş.. desteklemiyormuş.. ne ehemmiyeti var.
“Dün”ü yaşatan Allah.. “bugün”ü yaşatan Allah.. ve inşaallah “yarın”ı yaşatacak da Allah.
En çok ettikleri dualardan biri;
“...
Gelse celâlinden cefâ
Yahut cemâlinden vefâ,
İkisi de cana safâ:
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş…
Rabbim, Sen bizi sırat-ı mustakimden ayırma.. Sen bizi salih, saliha kullarının arasına dahil eyle.. Rabbim, n’olur bizlerden razı ol…”

[Taşkın Deryadil] 1.5.2017 [Samanyolu Haber]

Survivor Borsa! [Analiz: Semih Ardıç]

Borsa İstanbul (BIST) için sarf ettiğim ‘sun’i işlemler ve algoritma oyunları ile şişiriliyor’ minvalindeki tespitimde ısrarlıyım. Bu kadar mübalağa ettiklerine bakmayın, BIST Endeksi, Hintli Herif’in hünerli parmakları sayesinde TL nevinden 2013 senesinin mayıs ayındaki seviyelere yeni gelebildi. Hal-i hazırda ekranlara aksettiği gibi yatırımcıların hücum ettiği bir Borsamız olsaydı şirketler, halk arz için Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) kapısında sabahlardı. Yeni şirketlerden vazgeçtik 2013’ten bu yana 30’a yakın şirket Borsa’ya veda etti. Borsa’da istikbal görselerdi bizzat tecrübe edenler böyle bir karar vermezdi.

Hisseleri Borsa’da alınıp satılan şirket sayısı artmadığı gibi 2017’de vedaya hazırlananlar olduğu konuşuluyor. Vedanın mânâsı şu: Şirketin iflası yüzünden tahta mecburen kapatılabilir ya da ortaklar hisseleri halka kapatma kararı alabilir. Böyle bir belirsizlik ikliminde Acun Ilıcalı’nın Survivor programı kıymete bindi. BIST Başkanı Himmet Karadağ’ın, “Ben Survivor’ı bile borsada satacağım, Survivor’ı yatırımcıya açmak, borsada satmak için Acun Bey ile görüşeceğim, randevu istedik.” sözleri Borsa’nın ahvalini gayet berrak biçimde tarif ediyor. Başkan demek istiyor ki son üç senede Borsa’daki şirket sayısı azaldı, ayrılanlar oldu. Yeni halk arza kimseler ikna olmadı. Farklı bir başlıkla dikkat çekebilme ümidi ile Acun Ilıcalı’dan destek alınacak.

SURVIVOR MARKASI, ACUN ILICALI’NIN MI?

Borsa Başkanı’nın maksadı gündem değiştirmek. Survivor da bunun için biçilmiş kaftan. Amma velakin bir mesele var! Acun Ilıcalı’nın mezun olmadığı bir bahiste Ilıcalı’dan randevu talep etmek sadece vakit kaybettirir. BIST Başkanı, Survivor’ın Ilıcalı’ya ait olmadığını bilmeyecek kadar mevzuya yabancı kaldığını izhar etmeseydi keşke.

Acun Ilıcalı istese de marka ve formatın asıl sahibi İngiliz Televizyon Yapımcısı Charlie Parsons’ın muvafakatini almadan adım atamaz. Zira Survivor’ın fikrî mülkiyet hakları Parsons’a ait. Survivor, onlarca farklı memlekette yayınlanırken kimse yapımcının hazırladığı formatın haricine çıkamıyor. TV programında bile bu kadar katı kaideler cari iken malî ve hukukî tarafları olan halk arz işlemine sadece Ilıcalı’nın karar vermesi mümkün mü?

Diğer taraftan madem BIST rekorlar kırıyorsa sanayiciler, turizmciler, KOBİ’ler ve teknoloji şirketleri fırsattan niye istifade etmiyor? 2016 başında ilan edilen takvimde 10’dan fazla şirketin Borsa’ya adım atacağı belirtilmişti. Nerede o şirketler? 2017 senesinde de ilk 4 ay geride kaldı. Hâlâ halk arz yok. Türkiye, Survivor’ın himmetine mi muhtaç kaldı? Ekonominin hal-i pür melalini anlatmak isteyenlerin eline bundan daha sansasyonel bir mevzu verilemezdi.

GÜNDEM DEĞİŞTİRMEK İÇİN BİREBİR

Survivor’ın, Türkiye’de bütün dertleri, zulümleri ve aksayan bilumum işleri perdeleyecek kadar çok seyredilmesi, bir nevi afyona dönüşmesi BIST’i idare edenlere de ilham vermiş anlaşılan. Borsa’daki sun’i yükseliş kıyısından köşesinden tenkit edilmeye başlayınca BIST Başkanı Karadağ, dikkatleri dağıtacak en cazip başlık olarak Survivor’ı seçti herhalde. Tebrik etmek lazım. Muhtemelen en ciddi mevzuyu bile iki gün üst üste müzakere etmekten aciz gazetecilerin mevcudiyetinden şevk almıştır. Magazin başlıkların peşinde haftalarca koşan papağan medyası, Survivor’da bütün marifetleri ile arz-ı endam edecektir.

THY’NİN BORAJET’İN ZARARINI ÜSTLENDİĞİNİ KİM FARK EDECEK?

Bu esnada Türk Hava Yolları’nın üst üste iki senedir 60 milyon Euro’ya yakın zarar eden Borajet’in borçlarını nasıl üstlendiği, kriz sebebiyle pilot sayısını azalttığı halde Borajet’in kabin ekibini hangi saikle transfer ettiği, buradan mütevellit zararın THY hissesi bulunun yatırımcıdan çıkarılmasına niye müsaade edildiği hiç konuşulmayacak tabiî… THY’nin küçük yatırımcıya izahat yapma lüzumu görmeden böyle bir işleme imza atmasının ciddi müeyyideler icap ettirdiği hakikati de unutup gidecek.

Borsa’nın daha mühim işleri var! Acun Ilıcalı’dan randevu alınacak… Kendisine Takasbank üzerinden ciddi paralar aktarılacağı vaat edilecek… Ne yapıp edip Survivor rüzgârıyla Borsa’nın yelkenlerini şişirmek için imkânlar seferber edilecek…


SURVİVOR TÜRKİYE HAYALDİ, HAKİKAT OLDU


Borsa Başkanı belki de bu hamlesiyle sokağa ayna tutuyor. Tek adam rejimine giden Türkiye’de ikamet eden insanlar; demokratik memleketler, dünyanın önde gelen yatırımcıları ve tarafsız müşahitler için ıssız bir adada mahsur kalanları tedai ettirmiyor mu? Türkiye medya hürriyetinde 161. sıraya gerilemedi mi? İnsanımız için ıssızlığın ortasında tek adamın tanzim ettiği kaidelerle hayatta kalmaya çalışmaktan başka bir şık kaldı mı? Türkiye’de insan olmak Survivor kadar tehlikeli ve meşakkatli değil mi?

Borsa İstanbul, Survivor hayaline kavuştuğunda hisselerin fiyatı adada olup bitenlere göre yükselecek ya da gerileyecek. Survivor Türkiye yeni başlıyor. Kademeli eleme sistemi kullanılan Survivor’da yarışmacılar, sadece bir yarışmacı kalana kadar diğer takım arkadaşlarını kapalı oylama ile elenecek. Yarışmayı kazanan ‘Sole Survivor-Hayatta kalan tek kişi’ unvanı ile para ödülünü alacak.

Sizce, Türkiye’de ‘Sole Survivor’ unvanını kim kazanacak?

[Semih Ardıç] 1.5.2017 [TR724]

Fişleme itirafı ve kaybolan ülkenin itibarı [Haber-İnceleme: Hasan Cücük]

Danimarka’nın etkili gazetelerinden Politiken, 1 Nisan’da ‘Danimarka’daki sistematik fişlemenin ardında Türkiye var’ manşetiyle çıktı. Gazeteye ulaşan 3 sayfalık dokümanda, Danimarka’daki Türk Büyükelçiliği yetkililerinin bu ülkede bulunan Hizmet Haraketi’ne yakın kuruluşları ve isimleri fişlediğini yazıyordu. Listede medya, eğitim, kültür hizmetleri yapan dernek ve kuruluşlar bulunuyordu. Gazete, belgenin 9. Avrasya İslam Şurası’na sunulmak için hazırlandığını, Danimarka ile birlikte 38 ülkeden benzer bilgilerin istendiğini vurgılanıyordu.

Fişleme iddiası Danimarka kamuoyunda büyük tepki çekti. Özellikle siyasi partiler, Dışişleri Bakanı Anders Samuelsen’in devreye girmesini istedi. Dışişleri bakanlığına çağrılan Kopenhag Büyükelçiliği müsteşarı Bora Kerimoğlu, fişleme iddialarını reddetti.

KONUYU YENİDEN GÜNDEME TAŞIYAN RÖPORTAJ

Konu gündemden düşmek üzereydi. Ta ki 28 Nisan’a kadar. Kristeligt Dagbladet gazetesi Kopenhag Din Hizmetleri Müşaviri Adnan Bülent Baloğlu ile yaptığı röportaj kamuoyunda bomba etkisi yapacaktı. Müşavir Baloğlu, din hizmetleri müşavirliğinin ve imamların kesinlikle fişleme listesi yapmadığını ancak böyle bir listenin büyükelçilik tarafından yapıldığını söylüyordu. İmamları ve müşavirliği temize çıkarmaya çalışırken, büyükelçiliği ateşe atıyordu yani. Fişlemeyi normal gibi göstermişti. ‘15 Temmuz sonrası bunu bir devlet refleksi olarak görmek lazım’ diyen Baloğlu, ‘Bunu yapanlar aramızda ise bilinmesi gerekir’ sözleriyle ‘kontrollü darbe’yle uzaktan yakından ilgisi olmayan, Türkiye’den binlerce km uzakta bulunan kişi ve kurumları zan altında bırakıp, mesnetsiz suçlamalarda bulunmuştu.

Bülent Baloğlu’nun açıklamaları adeta özrü kabahatinden büyüktü. Hizmet Haraketi’ne mensup insanların fişlenmediğini iddia ediyordu ama ‘Kaldı ki, bahsettiğiniz bu bilgiler yüzünden zarar gören var mı? Herkes işine ve alışverişine devam ediyor’ diyerek kendi kendini yalanladı. Sahi Baloğlu ne olmasını bekliyordu? Sokakta dövülmeleri, işyerlerinin yağmalanması mı gerekiyordu başlarına bir şey gelmesi için? Fişledikleri için konsolosluklarda işlem yaptırmamak, camiye gittiğinde sözlü ve fiziki tacize uğramak, Türkiye’ye gidince gözaltına alınmak veya sınır dışı edilmek, sosyal medyadan ‘terörist’ ve ‘vatan haini’ yaftası yemek demek ki Baloğlu’na göre ‘bir şey’ olmamış haliydi!

FİŞLEME AÇIĞA ÇIKINCA TEPKİLER ÇIĞ GİBİ BÜYÜDÜ

Kristeligt Dagbladet gazetesinde Cuma günü çıkan Baloğlu röportajı kısa sürede dalga dalga tüm basının konusu oldu. Ülkenin neredeyse tüm gazeteleri ve televizyonları konuyu gündemine aldı. Sadece 4 hafta önce Türk büyükelçiliğinin Danimarka makamlarına ‘asla fişleme yok’ demesini bu kez büyükelçilik nezdinde görev yapan bir bürokrat yalanlamıştı. Konunun haber değeri yüksek olduğu gibi Türkiye içinde skandal bir durumdu. Şu ana kadar dile getirilen tüm tezler çöpe atılmıştı. Artık ayyuka çıkan 15 Temmuz sonrası fişlenme iddiaları, bu kez resmi ağızlardan teyit ediliyordu.

Danimarka’da siyasi partilerin temsilcileri peş peşe açıklamalar yaptı. Bazı partiler Bülent Baloğlu’nun sınır dışı edilmesini istedi. Malta’da yapılan Avrupa Birliği dışişleri bakanları toplantısına katılan Anders Samuelsen, konuyu gündeme getirip, mevkidaşlarına Türkiye’nin Danimarka’da bulunan Türk vatandaşlarını izleyip, fişlediğini anlatacaktı. Samuelsen, başka ülkelerde de benzer durumların sözkonusu olduğunu belirtip, bu konunun sürekli olarak ortaya çıkmasının herkesi baskı altında bıraktığını, Türkiye’nin yeniden doğru yola girmesi için baskısının arttırılması gerektirdiğini vurguluyordu.

Tepki sadece siyasilerden ve basından gelmedi. Danimarkalılar da fişlemenin resmen teyidine isyan etti. Kısa sürede organize olup, sosyal medyada Türkiye’ye karşı turizm boykotu yapılmasını istediler. Konuyla ilgili haberlerin altına yüzlerce yorum yapıldı.

‘ANKARA GERİ ÇAĞIRDI’

Baloğlu, el bombasının pimini çekip ortaya bırakmıştı. Cuma sabahı başlayan tartışma Cumartesi öğleden sonra Bülent Baloğlu’nun görevden alınmasıyla sonuçlandı. Pazar sabahı ilk uçakla Danimarka’dan ayrılan Din Hizmetleri Müşaviri Bülent Baloğlu, ‘Ankara geri çağırdı’ demekle yetinirken, nasıl bir fırtınanın koptuğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Kendi devletinin resmi söylemini yalanlayan bir din hizmetleri müşaviriydi neticede.

Bülent Baloğlu’nun ifşaatları artık Türkiye’nin verdiği teminatlara itibar edilmemesine yol açacak. Fişlemeler artık bir iddia olmaktan çıkmış, resmen teyit edilmiş oldu. Bülent Baloğlu, her ne kadar ‘bu bilgiler herkesin bildiği’ dese de adı geçen kurum ve kişilerin ‘terör örgütü mensubu’ olmakla suçlanması kabul edilir gibi değil. Bu ifşaatın mutlaka yansımaları olacaktır. Ama en önemlisi yukarda ifade ettiğim gibi, artık Türkiye verdiği bilgi ve teminatların doğru olmadığı bir ülke olarak kayıtlara geçecek.

Aslında olan ülkenin itibarına oldu. Türkiye’ye en büyük zararı da işte bu zihniyet veriyor. Ülkenin itibarını ayaklar altına alıp, sonra kalkıp vatanperverlik yapıyorlar. Yazık çok yazık.

[Hasan Cücük] 1.5.2017 [TR724]

Erdoğan’ın bağımsız yargı korkusu (3) [Mehmet Yıldız]

Anayasa Mahkemesi ne kadar bağımsız? AİHM’den neden korkuyor?

Anayasa’ya göre ‘Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar.’ Bu evrensel hukuk kuralı en üst yargı mercii olan Anayasa Mahkemesi için de geçerli, Cumhurbaşkanı için de, Başbakan için de, Adalet Bakanı için de…

Bizde durum biraz daha farklı. Anayasa’ya uygun davranmaya yemin etmiş bir Cumhurbaşkanı, Başbakan veya Adalet Bakanı, neredeyse her olayda gözümüzün içine baka baka yargıya talimat yağdırıyorlar. Kazara bir hakim iktidarın düşman ilan ettiği birisi lehine karar verecek olsa, verdiği karar kanuna ve hukuka uygun olsa bile vay haline! ‘Fetö’ üyeliği ve darbecilik suçlamasıyla karşı karşıya kalacak, alacağı cezanın en hafifi sürgün edilmek ya da açığa alınmak, meslekten atılmak ve tutuklanmak olacaktır.

‘AYM’nin kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum’

Sözgelimi MİT tırları haberini yapan Can Dündar ve Erdem Gül için ‘yanına bırakmam’ dedikten kısa bir süre sonra haklarında soruşturma açıldı ve tutuklandı. Benzer başvurulara uzun süre cevap vermeyip ölü taklidi yapan Anayasa Mahkemesi, nasıl olduysa Can Dündar ve Erdem Gül için yapılan bireysel başvuru üzerine hak ihlali kararı vererek tahliyelerini sağladı. AYM’nin bu kararı üzerine Erdoğan, “Karara sadece sessiz kalırım ama onu kabul etmek durumunda değilim. Verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” diyerek tepkisini gösterdi.

Ardından AYM’nin Anayasa’yı ihlal ettiğini ileri sürdü. “Evet ortada bir Anayasa ihlali vardır. Ama Anayasa’yı ihlal eden ben değilim. Bu Anayasa Mahkemesi’nin karar merciinde olanlardır. Bu ihlali maalesef göz göre göre yapmışlardır.”

Yediği bu zılgıt üzerine derin bir sessizliğe gömülen AYM o gün bugündür kayıp. Hele ki 15 Temmuz’dan sonra haklarında soruşturma dahi yapılmadan iki üyesini cezaevine gönderdikten sonra Erdoğan’a karşı durabilmesi imkansız hale geldi. İktidarın taleplerini kayıtsız şartsız yerine getirirken, iktidara muhalif gördüklerinin adalet taleplerine kulak tıkamakta.

Başkan Zühtü Arslan, arada bir resmi törenlerde görünüp kendini hatırlatmasa ne işe yaradığını anlayabilmek zor. İki gün önce Anayasa Mahkemesi’nin 55’inci kuruluş yıl dönümünde konuşan Başkan Arslan, “Mahkememiz, OHAL KHK’larını denetleme yetkisine sahip olmadığına karar vermiştir.” diyerek Anayasa’yı işaret etmiş. Ama aynı Anayasa hükmü gereği çıkarılan KHK’ların süresi içinde meclis onayına neden sunulmadığına hiç temas etmemiş.

Erdoğan, Türkiye sınırları içinde kendisi ve yakınları için yargıyı dikensiz bir gülbahçesi haline getirmeyi başardı. Ancak HSYK tarafından atanmamış yurtdışındaki hakim ve savcılar bütün planlarını bozuyor. Şimdilik bunlardan birincisi Zarrab’ı yargılayan ABD yargısı, diğeri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi.

AİHM’e başvurmak suç mudur?

AİHM’in web sitesinde yer alan istatistiklere bakılırsa Türkiye AİHM’deki en kötü sicile sahip ülkelerden biri.

Ne ile suçlandığını bilmeden aylardır cezaevinde bulunan çok sayıda tutuklunun mağduriyetlerinin giderilmesi için önce AYM sonra da AİHM’e gittikleri biliniyor. AİHM başvurusu yaptığı bilinen pek çok tutukluya sırf bu yüzden kötü muamele yapıldığı haberleri geliyor. En bilinen yöntem de başka cezaevine nakletmek. Böylece zaten özgürlüğü ellerinden alınmış on binlerce kişinin aileleri de cezalandırılıyor. AİHM’e başvurmak için hazırlanan dosyalara havalimanında el konularak yandaş medyaya, bakın ülkemizi yabancılara şikayet ediyorlar bunlar vatan haini diyerek koli koli ihanet diye haber yaptıran da aynı zihniyet.

AİHM’den korkuyor

Çünkü AİHM’in bağımsız yargıçları Erdoğan tarafından atanmamış. Elbette yapılan hak ihlallerinin bağımsız yargı tarafından tespit edilmesinden korkuyor.

AİHM’den çıkmak istiyor. Çünkü gelecek muazzam dalgayı görüyor. Bugün binlerle ifade edilen AİHM’e yapılan başvuru sayısı yakında on binleri aşacak. Bunun sonucunda astronomik tazminatlarla karşı karşıya kalacak. Türkiye Cumhuriyeti’nin bunun altından kalkması çok zor görünüyor.

Parası neyse veririz

Geçen yıl gittiği Afrika ziyareti dönüşünde gazetecilerin sorularını yanıtlayan Erdoğan, mağdurların AİHM’e gidebileceğini, bunda da bir beis görmediğini ima ederek şöyle konuştu: “Bundan sonra isterlerse AİHM’ye gidebilirler. AİHM eğer Anayasa Mahkemesi’nin verdiği istikamette bir karar verirse, o da sadece tazminat bakımından bağlayıcıdır. Devlet de itirazlarını yapar veya o tazminatı öder.”

Para konusunda sorun yok. Nasılsa kendi cebinden çıkmıyor. Ayrıca AİHM’in verdiği tazminat kararları öyle çok yüksek miktarlarda da değil. AİHM hak ihlali olup olmadığını tespit ediyor. Ondan sonra kararın uygulaması gene iç hukukla ilgili.

Türkiye AİHM kararlarını uygulamazsa ne olur?

AİHM eski üyesi Rıza Türmen’e göre “AİHM kararı verir. Orada biter. Burada alınan kararlar Avrupa Konseyi’nin Bakanlar Komitesi’ne gider. AİHM kararlarının uygulamasından sorumlu organdır. Bakanlar Komitesi devam eden bir ihlal varsa, ilgili devlete bunu durdurmasını söyler. Ya da tekrar eden bir ihlal varsa, yani yasadan kaynaklanan; o zaman bu yasaların değiştirilmesini talep eder ilgili devletten. Giderek bu talebi sıklaştırır. Altı ay önce aldığı bir kararı sorar. Altı ayda ne yaptın? Hala bir şey yapılmadıysa, bir karar alır. Dışişleri bakanına mektup yazar. Bütün bunlardan bir sonuç çıkmazsa, o ülkenin üyelikten ihracı mümkündür! İş üyelikten ihraca kadar gider. Ama genel olarak ülkeler AİMH kararlarını uyguluyorlar.”

Peki AİHM cezaevlerinde tutuklu bulunanlarla veya el konulan şirketlerle ilgili bir karar verirse sonuç ne olur?

Doğrusu gözünü bu kadar karartan Erdoğan’dan işine gelmeyen hiçbir kararı uygulayacağını sanmıyorum. Hele artık değeri milyarlarca dolara ulaşmış el konulan şirketler, sayısı yüzbini geçmiş OHAL mağdurları için verilecek hak ihlali veya tazminat kararlarının her geçen gün uygulanabilirliği azalıyor. Maalesef ülke öyle bir yangına verildi ki, bunun sonunda hak sahibine iade edilecek bir hak kalmayabilir. İşte bu yüzden davaların AİHM’e gitmesini istemiyor Erdoğan.

Her vesileyle idam cezasını gündeme getirmesinin altında yatan asıl sebep de bu belki. Niyeti AB ile ilişkileri gerip hem AB sürecini sonlandırmak hem de AİHM sisteminden çıkmak görünüyor. Bu şekilde Türkiye aleyhine çıkabilecek kararları tanımayıp kendi kapalı rejimini bir süre daha sürdürmeyi düşünüyor.

[Mehmet Yıldız] 1.5.2017 [TR724]

Bir gece ansızın [Vehbi Şahin]

Cumhurbaşkanı Erdoğan yine esti gürledi.

Dedi ki…

  -Bu milletle oyun oynanmaz.

  -Vakti saati geldiğinde ne yapacağımızı biz gayet iyi biliriz.

  -Bir gece ansızın gelebiliriz.

Kime söylüyor bunları?

Ortaya…

Siz deyin Irak ve Suriye’ye…

Ben diyeyim ABD ve Rusya’ya…

Fark etmez ki kime söylediği…

15 yıldır bu tür hamasi nutukları tekrarlıyor çünkü…

Birkaçını hatırlatalım…


ABD İLE İNCİRLİK PAZARLIĞI

Tek başına iktidara geldiklerinde ABD, Irak’ı işgal etmeye hazırlanıyordu.

Washington’la at pazarlığı yaptı Erdoğan…

“İncirlik için izin vermem, veririm” dedi.

Sonra…

ABD, bir gece ansızın Irak’ı güneyden işgal etti.

Erdoğan sadece seyretti.


KIBRIS TÜRKLERİNE SOĞUK SU

Avrupa Birliği, Kıbrıs Rum Kesimi’ni üye yapmaya karar verdi.

Erdoğan esti gürledi.

“Rumlar AB’ye üye olursa biz de Kuzey Kıbrıs’ı Türkiye’ye bağlarız” dedi.

AB, bir gece ansızın Rum Kesimi’ni birliğe aldı.

Erdoğan, soğuk soğuk içmeleri için Kıbrıslı Türklere Anamur’dan su gönderdi.


EŞEK ADASI’NDA MANGAL

CHP’yi sürekli 12 Adaları Yunanistan’a vermekle suçladı.

Seçim meydanlarında İsmet Paşa’yı diline doladı.

AKP tabanına Ege’deki tüm adaları geri alacağına inandırdı.

Yunanistan Savunma Bakanı, yanındaki komutanlarla bir sabah ansızın Türkiye’ye ait Eşek Adası’na çıktı.

Bir güzel mangal partisi yaptı.

Erdoğan, onlar kızarmış etler eşliğinde uzo içerken sadece yutkundu.


AVRUPA’DA BİR İLK!

2004’te, İtalya’nın başkenti Roma’da Avrupa Birliği’nin ilk anayasası için imza töreni yapıldı.

Dönemin Başbakanı Erdoğan, Papa X. Innocenzo’nun heykeli altına yerleştirilen bir masada nihai senede imza attı.

Erdoğan için AB, henüz bir Hıristiyan Kulübü falan değildi o zaman…

Ardından Avrupa Birliği, üyelik için Türkiye ile müzakerelere başladı.

Sonra anladı ki…

Tek adam olma yolunda AB normları birer ayak bağı…

İlişkileri koparmak için AB’yi kendisine karşı Haçlı Seferi düzenlemekle suçladı.

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi bir sabah ansızın Türkiye’yi siyasi denetime aldı.

13 yıl sonra Türkiye, denetim sürecinden çıkartılıp yeniden alınan ilk Avrupa ülkesi olma payesine ulaştı.

Erdoğan, sadece kararı tanımıyoruz diyebildi.


GAZZE’YE GİDECEKTİ AMA…

Davos’ta, İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e “Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” dedi.

İsrail’e çektiği “One Minute” ayarı büyük ilgi uyandırınca ablukayı delmek için Gazze’ye Mavi Marmara gemisini gönderdi.

İsrail, bir gece ansızın 9 Türk’ü katletti.

Erdoğan, bu kez kendisi Gazze’ye gitmeye karar verdi ama 7 yıldır bir türlü gidemedi.

Onun yerine İsrail, Ankara’ya büyükelçi gönderdi.

Erdoğan, İsrail’le yapılan anlaşmaya muhalefet eden Mavi Marmara yolcularına ikinci bir One Minute çekti:

-Giderken bana mı sordunuz?


HİÇ “EY PUTİN” DEMEDİ

Erdoğan, Ukrayna ve Gürcistan’la ilişkileri geliştirmeye çalıştı.

Hatta bu ülkelerle ayrı ayrı ortak bakanlar kurulu toplantısı bile yaptı.

NATO, bu iki ülkeyi Atlantik kampına almak istedi.

Rusya, bir gece ansızın Gürcistan’a girdi.

Özerk bölgeler Abhazya ve Osetya’yı himayesine aldı. Sonra Kırım’ı ilhak etti.

Erdoğan, Rus lidere “Ey Putin” bile demedi, diyemedi.


IŞİD ŞANTAJI TUTTU

Ne zaman Rusya, “Türkiye IŞİD’den petrol alıyor” dedi, işte o zaman Putin’e meydan okudu:

-İspat ederseniz ben bu makamı bırakırım, peki siz bırakabilir misiniz?

Bir gece ansızın ne oldu bilinmez.

Putin, strateji değişikliğine gitti.

Türkiye ile Batı ittifakı arasındaki çatlağı büyütecek hamleleri art arda yapmaya başladı.

Erdoğan’ı adeta esir aldı.

Katar Emiri’nden sonra Putin, Erdoğan’la en sık buluşan ikinci lider haline geldi.


SEN BENİM KALİTEMDE DEĞİLSİN

Başika’daki Türk askerleri, Ankara ile Bağdat arasında kriz çıkardı.

Erdoğan, Irak Başbakanı İbadi hakkında ağır sözler sarf etti:

“İbadi de kim oluyor. Sen, benim kalitemde değilsin” dedi.

ABD, bir gece ansızın devreye girdi.

Erdoğan’ın sesi kesildi.

Başbakan Yıldırım ve 6 Türk Bakan, Bağdat’a İbadi’nın ayağına gitmek zorunda kaldı.


MURSİ’Yİ YAKTI

Arap Baharı Tunus ve Libya’dan sonra Mısır’a sıçradı.

Erdoğan, Cumhurbaşkanı Mursi ve Müslüman Kardeşler’e akıl vermeye kalktı.

Onlar da Mısır’da kaynayan kazanı fark edemedi.

Halk günlerce sokaklarda protesto eylemi düzenledi.

Erdoğan da Türkiye’de Rabia işareti yaparak, Esma için gözyaşı dökerek oy devşirdi.

General Sisi bir gece ansızın darbe yaptı.

Mursi’yi hapse attı.

Müslüman Kardeşler’i terör örgütü ilan etti.

Erdoğan, Mursi ve Esma’yı anında unuttu.


EMEVİ CAMİİ’NDE CUMA NAMAZI

Suriye lideri Esed, Erdoğan’ın en yakın dostlarından biriydi.

Suriye’de karışıklık çıkınca bu dostluk bozuldu.

Erdoğan, tercihini Esed muhaliflerinden yana kullandı.

Suriye’deki rejim birkaç ayda yıkılır diye hesap etti.

Ne kadar muhalif varsa hepsinin yanında yer aldı.

Niyeti, bir Cuma namazını Şam’daki Emevi Camii’nde kılmaktı.

Rusya, bir gece ansızın Suriye’ye askeri müdahalede bulundu.

Savaşın seyrini değiştirdi.

Erdoğan, Cuma namazını henüz Emevi Camii’nde eda edemedi.

Ama olsun.

Suriye’deki Türk toprağı olan Süleyman Şah türbesini bir gece ansızın Türkiye’ye taşımak zorunda kaldı.


GÜCÜ CEMAATE YETİYOR

Daha başka örnekler vererek uzatmayalım.

Erdoğan, 15 yıldır içi boş kahramanlık hikâyeleriyle geniş bir kitleyi oyalıyor.

Ama dış dünyada realite çok farklı…

Ne kadar bağırırsa bağırsın gücü ne ABD ve Rusya’ya ne de AB ülkeleri ile İsrail’e yetiyor.

Hatta Irak ve Suriye bile kendisini dikkate almıyor artık…

Erdoğan da dışarıda başarısız oldukça öfkesini Türkiye’de Cemaat’i döverek çıkarıyor.

Hemen her gece ansızın Cemaat mensuplarının evlerine şafak baskınları yapıyor.

Yüz binlerce insana zulmediyor.

Masumları, elinde belge olmadan terör örgütü suçlamasıyla zindanlara atıyor.

Dışarıya bir gece ansızın gelebiliriz diye meydan okuyor.

Fakat sadece Cemaat evlerine bir gece ansızın baskın yapıyor.

Çünkü gücü ancak Cemaat’e yetiyor.

Ümidim odur ki Allah bir gece ansızın rahmetiyle muamelede bulunur da üzerimizdeki kara bulutları dağıtır.

[Vehbi Şahin] 1.5.2017 [TR724]

Ne çok düşmanınız var ! (1) [Veysel Ayhan]

Öyle diyorlar. “Hizmet’in çok düşmanı var”, “Ne çok kişi nefret ediyor!”, “Ne yaptılar  da bu kadar kin topladılar!”

Böyle sözler…

İnsan tanımanın iyi bir yolu da düşmanlarının kim olduğuna bakmaktır. Düşmanları kim, diye bakarsınız, dostları kim, diye gözden geçirirsiniz. Hükmünüzü verirsiniz.

Ama bizim düşman dediklerimizin gözünde biz de düşmanız.

Ortada birbirine düşman nazarıyla bakan iki kitle var. Hangi taraf iyi?

Burada işin içine evrensel hukuk normları ve ahlaki kriterleri girer.

Değerlendirmelerinizi buna göre yaparsanız yanılmazsınız.

Çoğunluğun “iyi” dediği “iyi” olmaz.

Çoğunluğun “kötü” dediği de “kötü” olmaz.

Yani düşmanların çokluğu veya dostların azlığı iyilik ve kötülüğe alamet olmaz.

İyi veya kötü olmayı yüz yıllardan süzülmüş gelmiş evrensel adalet ve ahlak kuralları belirler.

MÜSECCEL BİR HIRSIZ SİZE DÜŞMAN İSE…

Mesela müseccel bir hırsız, “A” ya düşman ise; “A” bunu kafasına takmamalı.

Rüşvet ve komisyona boğulmuş bir siyasetçi, “B”ye düşmansa; “B” bunu umursamamalı.

Milletin vergilerini çarçur eden, yetimin hakkıyla saltanat süren bir politikacı “C”ye düşman ise; “C” kazandığı bu düşmanlıkla gurur duyabilir.

Ahlaksız ilişkileriyle şöhret bulmuş bir bakan veya bürokrat “D” ye düşman ise; “D” muhtemelen iffetli ve ahlaklı bir insandır.

Günahın düşmanı sevaptır.

Sevabın can düşmanı günahtır.

O nedenle kimin “iyi” olduğuna, kimin “kötü” olduğuna kitlelerin şahitliğiyle değil evrensel kriterlerle karar verilir.

GELELİM HİZMET HAREKETİ’NE:

Tüm nefret ve düşmanlığın birkaç kılıfı ve gerekçesi var.

“Balyoz ve Ergenekon’da kumpas kurdular”

“KPSS sorularını çaldılar”

“Devlette kendilerinden başkasına makam imkanı vermediler”

“17 ve 25 Aralık’ta sonra 15 Temmuz’da darbe yaptılar”

Nefret ve düşmanlıkların / yapılan soykırımının / hayat hakkı tanımamanın meşruiyeti için bu gerekçeler kullanılıyor.

BU GEREKÇELER, MİLYONLARCA İNSANI LİNÇE KAFİ Mİ?

Bu ithamların her biri uzun uzun tartışılabilir. Cevaplanabilir. Şimdilik tartışmayalım. Karşı gerekçe söylemeyelim ve diyelim ki bunların hepsi yüzde yüz doğru. Velev ki öyle.

“Hizmet Hareketi” milyonları aşan bir kitleyi ifade ediyor.

Tüm bu gerekçeler, milyonlarca insanı linçe kafi mi? Bu ithamlardan kaç kişi sorumlu tutulabilir? Yüz, bin, on bin?

Milyonları aşkın bir Cemaati bu ithamların parantezine almak hangi hukuk kaidesiyle açıklanabilir?

Kapatılan ve devlet gücüyle talan edilen binlerce müessese oldu. Okullar, üniversiteler, Kimse Yok mu derneği ve benzeri yüzlerce vakıf, dernek… Hastaneler, Okuma salonları… Özel şirketler, fabrikalar, on binlerce iş yeri…

Meslekten atılan, ihraç edilen yüz binlerce masum. Hiçbir yasaya dayanmadan hapse tıkılan kadın erkek 50 bin kişi. Öğretmen, ev hanımı, hamile, emzikli, 80’lik dedeler, tekerlekli sandalyeli kadınlar…

HEPSİ YOK HÜKMÜNDE!

Türkiye’nin adını, dilini, bayrağını dünyaya taşımışsınız;

Yüz binlerce gence el uzatmışsınız, en çağdaş biçimde okuma imkanı vermişsiniz;

Üniversite hazırlıklarla anadolu gençlerine sınıf atlatmışsınız, en iyi üniversiteleri kazanmak için yol göstermişsiniz;

Esnaf ve iş adamlarının ufkunu açmışsınız, dünya vizyonu vermişsiniz;

Kimse Yok mu ve yüzlerce dernekle Türkiye’de ve dünyada milyonların yardımına koşmuşsunuz; Ama bunların bir hükmü yok. İftira ve yalanların hükmü var ama bunların bir hükmü yok.

İnsanların nazarında hükmün olmamasının da hükmü yok ama milletimizin kadirnâşinaslığını göstermesi bakımından çok önemli.

AKP’NİN HUKUK KİTABI VAR MI?

Yukarıdaki ithamlarla masum milyonların ne alakası var?

“Suçun şahsiliği”,

“Suçu sabit olana kadar suçsuzluk”,

“Beraat-ı zimmet asıldır”,

“Cezanın yasaya dayanması zorunludur. Yani Kanunilik”,

“Masumiyet karinesi”,

“Mülkiyetin kutsallığı”,

“Evrensel hukuk”… Hepsi boş! Kuzuyu gözüne kestirmiş kurda/haramiye bunlar bir şey ifade etmiyor.

AKP adaletinde “hukuk”un yeri yok. Peki yukarıdaki zulümler ve düşmanlıkların hangi kitapta yeri var? Müslüman geçiniyorlar ama Kur’an’da yok, Mecelle’de yazmıyor. İncil’de yok. Tevrat’ta yok ve Zebur’da yok.

Bu mezalim ve düşmanlıklar olsa olsa köprü altı mafya kırmalarının yazılmamış kitabında olabilir. Ki onun kitabını yazıyorlar.

Subjektif bir cümle ile bitireyim: Hizmet Hareketine saldırmayı kendine misyon edinmiş, sürekli ağız dolusu iftira atanların, kin ve nefret kusanların arasında ben henüz dürüst ve namuslu bir vatan evladına rastlamadım. Siz rastladıysanız beni tashih edin lütfen.


[Veysel Ayhan] 1.5.2017 [TR724]

KHK cumhuriyeti! [Analiz: Sefer Can]

15 Temmuz ‘Allah’ın lütfu’ kontrollü darbe girişiminden sonra bir KHK Cumhuriyeti’ne dönüştük. Hayatımızın her parçasını kararname görünümlü kanunlar dizayn ediyor. Meşhur şampuan reklamı gibi ‘yıkıyorum, çıkıyorum’. Eskiden neydi öyle? Önce tasarı ya da teklif hazırlanacak, gerekiyorsa uzman desteği alınacak. Meclis’e sunulacak; muhtevasına göre plan-bütçe, adalet ve/veya anayasa komisyonlarının süzgecinden geçecek. İlgilendirdiği alanın ihtisas komisyonuna gidecek. Diyelim ki Milli Eğitim Komisyonu… burada günlerce tartışılacak. Genel Kurul’a inecek, son hali orada verilecek. Bütün bu süreçlerden kamuoyu haberdar olduğu için sivil toplum gerektiğinde müdahil olacak. Bitmedi, kanun olsa Anayasa Mahkemesine gidilebiliyor, uğraş dur! Şimdi akşam yatıyoruz; sabah kucağımızda nur topu bir kanunla uyanıyoruz. Kış lastiği standartları hakkında da çıkıyor, evlendirme programlarını yasaklamak için de. İsviçre çakısı yanında halt etmiş, her işe yarıyor.

TBMM bütün yetki ve fonksiyonlarını Saray’a devretmiş durumda. O kadar vekili, danışmanı, yüzlerce yardımcı personeli vs niye besliyoruz. Başkanlarına oda ve makam arabası verilen onlarca komisyon israftan başka bir şey değil. Parlamentonun bir adı da ‘yasama organı’ ama yasayamıyor! İktidar partisi ve yeni ortak MHP neyse de CHP o koltuklarda oturmayı nasıl sindiriyor? Ülkenin bir meclisi varmış ve kendileri de parlamentermiş gibi rol yapmaya devam ediyorlar. Laf aramızda başarıyorlar da. İyi bir kurguyla kameraya alınsa Oscar’lık performans gösteren vekiller az değil. Bir kararnameyle Meclis’i kapatsalar fena olmayacak. Kim engel olabilir? ‘KHK’ların belli bir sürede TBMM’de onaylanması gerekir’ diyenlere gülün geçin. 22 KHK’dan sadece beşi onaya sunuldu, 17’sinin süresi içinde TBMM onayından geçmediği için hükümsüz hale gelmesi gerekiyor. Yürürlükten kalkmadığını göre parlamento etkisiz eleman demektir; matematikteki ‘sıfır’ yani.

Hakimler Savcılar Yüksek Kuruluna (HSYK) ne gerek var. O kadar zahmet edip, sınav mülakat- yapıyorlar, staj aşamasına gelmiş 200 hakim savcı adayı kararnameyle kendini kapının önünde buluyor. Bu HSYK’nın hem de 15 Temmuz’dan sonra 200 ‘FETÖ’cüyü gözden kaçırma ihtimali sıfır. Referandumdan önce söylediğim kehanet gerçekleşiyor. Ulusalcılarla yargı üzerinde kurdukları ortaklığa da artık güvenmiyorlar. Anayasa değişikliğinden sonra HSYK’yı yenilemek üzere süreç başlatıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP Grubu tamamını seçecek. Kamudan solcuların da kökünü kazıdılar, sıra kemküm eden İslamcılarla, kendilerini iktidarın asıl sahibi gören ulusalcılarda. İlk işaret stajyer hakimlerin KHK ile atılması, arkası gelecek.

Radyo Televizyon Üst Kurulu da anlamsız kurumlardan biri. Ulusal televizyonlardan yerel kanallara kadar açma kapatma yetkisi Saray’da. Evlilik programları da KHK ile kaldırıldı. RTÜK üyeleri ballı maaş ve son model makam arabalarından ayrılamıyor herhalde. Evlilik programlarını seyretmem, pek matah bir şey olmadıklarını da düşünüyorum. Ama bunu da kanunla yasaklamayın, orada durun. Yıllarca jakobenlikle eleştirdikleri insanların koltuğuna oturunca, halkın neyi seyredip neyi seyretmeyeceğine karar vermeye başladılar.

HSYK, Meclis, RTÜK dahil bütün kurumlar kapatılsın. Fiili durum hukuki hüviyete kavuşturulsun! (Devlet Bahçeli gibi konuştum…) Ciddiyim, Bin elli odalı Saray’a yeterince danışman alınsa devlet müthiş tasarruf eder. Biraz aceleciyim galiba, başkanlık tam yürürlüğe girdiğinde, kararname cumhuriyeti iyice keskinleşecek. O günlerde iki kurum ayakta kalacak, Saray ve istihbarat örgütü. Savunma Bakanlığındaki fırın işçisi ve TBMM’deki sıvacıyı bulan ama haber aldığı darbeyi önlemeyen istihbarat örgütü. Lütfun asıl kaynağı orası galiba.

Ha bir de güçlü bir psikiyatr kadrosu gerekecek. Hezeyan çizgisini aşmış paranoyayı tedavi etmek kolay olmayacak. Kırk elekten geçirilmiş 19 cumhurbaşkanlığı koruması açığa alındı. 10 bine yakın emniyet görevlisi aynı akıbeti paylaştı. Suç olmayan ‘suçların’ hiç birini işlememişler üstelik. Ne Bank Asya, ne okula çocuk, ne gazete aboneliği, hatta ByLock bile yok. Bir ‘imam’ın evinde hem de şifresiz karta yüklenmiş halde isimleri ele geçirilmiş. Bu kadar yaşanandan sonra inanılacak senaryo değil. Lakin akıl devreden çıkınca herşey serbest. Vicdan mı? İntihar eden polisin hesabı mı? O kavramlar ülkeyi terk edeli çok oldu…

[Sefer Can] 1.5.2017 [TR724]