Dokuz ay on gün [Abdullah Aymaz]

İnebolu Kahramanlarından Selahaddin Çelebi Ağabey'in hatıralarından bazı bölümleri aktarmaya devam edelim:

“İnebolu Cezaevinden, Denizli’ye sevk edildik. Denizli’de trenden çıktığımız zaman bizi karşılayan halk teessür içinde, sâkin bir halde selamladılar. Etrafımızı saranlardan bazıları, ‘Sizin başınızda öyle bir Hocaefendi var ki, sorgu hakimi sual sormadan sorularına cevap verdi. Sizlerin hiçbir kabahatiniz yoktur, merak etmeyin. Beraat edeceksiniz’ diyorlardı. 

Denizli Cezaevi yeni yapılmıştı. Malta zindanına benzeyen, rutubetli bir bina idi. Bir gün sonra Ağır Ceza koğuşunun bir odasını İnebolu, Kastamonu ve İstanbul’dan  gelen Nur Talebelerine tahsis ettiler. Üstad, kibrit kutusu içinde bir kağıda ‘Hoş geldiniz’ diye bir pusula yazarak mahkûmlardan meydancı Adem Ağa ile göndermişti.

Kısa zamanda cezaevindeki bütün ağır cezalılar yaptıklarına nedamet ederek, tevbe istiğfar ettiler. Üstadın girdiği günden itibaren guslederek, beş vakit namazı muntazam kılmaya başlamışlardı. Hapisanenin elebaşısı (cezaevi tabiriyle dayısı) olan Beylerbeyli Süleyman Hünkâr, Üstad’a çok saygı gösteriyor, fırsat buldukça elini öpmeye çalışıyordu. 

Bizim koğuş komşuları olan ağır cezaların hepsi, Nur Talebeleri'nden elif cüzünden başlayarak Kur’an’ı hatmetmişlerdir. Mehmed ismindeki dört adam katili, Kur’an’ı hatmetmiş ve ‘Vedduhâ’dan aşağısına kadar ezberleyerek, imtihanı kazanmış olduğundan mahkûmlara imamlık yaptığını gözümüz ile gördük. Çok geçmeden bütün kâtiller rüyalarını anlatmaya başlamışlardı. Göz yaşları dökerek, yaptıklarına bin pişman olduklarını söylemişlerdi. ‘Biz Allah ve Peygamberi bilmiyorduk. Bize yol gösterdiği için, başta Hoca Efendiye ve sizlere binlerce teşekkür ederiz’ diyorlardı. Biz beraat edip çıkarken çok acı göz yaşları dökmüşlerdi. Üstad Hazretleri kendilerine hitaben: ‘Merak etmeyin, bundan sonra Yeni Bir Hükümet iş başına gelecek ve af ilan edecek, o zaman çıkacaksınız’ demiş. 

Son mahkemede merhum Hâkim Ali Rıza Bey (Balaban) ve diğer hâkimler olayda suç unsuru olmadığını, kararın okunacağını ve ayağa kalkmamızı söylediler. Başta Üstad olmak üzere hepimizin beraatine oy birliği ile karar verilmişti. Daha önceleri Gönenli Mehmed Efendi ile İzzet Turgut, biri rüyasında beraatimizi, diğeri murakabede DOKUZ AY ON GÜN hitamında beraatimizi müjdelemişlerdi.

Mahkemeden çıkınca halkın tezahüratları ‘Yaşasın adâlet!..’  nidaları ve alkışları ile cezaevine geldik. Eşyalarımızı dışarıya çıkardık. Denklerin üzerinde İbrahim Fakazlı oturuyordu. Çarşıdan faytonlar geliyor, sıraya giriyorlardı. Birinci faytona Üstad, İkinci faytona Mehmed Feyzi Efendi binmişti. Bu esnada Doğu tarafından ağaçlar arasından bir süvari geliyordu ki, ağaçlar arasından süratle geçmek akıl almadığından şaşkına döndük. Süvari, tam Üstad’ın faytonunun sol arkasında aniden durdu. Atından indi, Üstadımızın karşısında askerce sert bir selam verdi. Birkaç kelime söyledi, elini öptü ve yine sert bir selamla mahmuzlarını şaklattı ve atına binerek aynı istikamette, aynı şekilde süratle uzaklaştı. İbrahim Fakazlı ile bu hadiseyi hiçbir zaman çözemedik. Üstad’a sormaya da cesaret edemedik.

Üstad, Delikli Çınar namıyla anılan semtte bir otele yerleşti. Otelde Üstad’ın hizmetinde iki gün kaldım. Her gün beş yüzün üzerinde ziyaretçi geliyordu. Rusya’da esir iken arkadaşı olan emekli bir subay da gelmişti. Yaşlı gözlerle Üstad’la kucaklaştılar, esaret günlerini yâdettiler. 

Denizli Hapishanesi'nin sıkıntı, meşakkat, rutubet ve betonun insan kanını bir sünger gibi emmesine dayanamayan İslâmköylü Hafız Ali (Ergün) hastalandı ve vefat etti. Hapisaneden beraat edip tahliyemizde, Üstadımızın ilk işi, Denizli’nin yeşillikler içerisindeki kabristanına gitmek oldu. Hafız Ali’nin kabri başında Kur’an okundu. Üstad, hazin bir dua yaptı. Elini semaya kaldırdı: ‘Bu şehid, bir yıldızdır’ dedi. O sırada gayr-i ihtiyarî başımızı kaldırdığımızda, semada ışıl ışıl bir yıldız parladığını gördük.

Eğer hakkaniyetli bir değerlendirme ile o günlere bakılacak olursa: 

“Milli Mücadeleyi başaran kudsî ruh ve mânaya ihanet edilmişti. Bunun neticesi Anadolu’da din ve maneviyat buhranı başlamıştı. Yazdığı İstiklal Marşını ayakta söylediğimiz Mehmet Akif gibi bir çok mümtaz şahsiyetler vatanı terketmişlerdi. Ahmed Hamdi Yazır gibi bir müfessir 25 yıl, tâ vefatına kadar evinden dışarı çıkmamıştı... Bu hengâme ve atmosferden yıkılmayan, devrilmeyen, çökmeyen kalmamıştı. Ama birisi vardı ki: ‘İki hayatım var, biri dünyevî, biri uhrevî... Her ikisini de elime almışım. İcap ettiğinde her ikisini de fedâ etmeye hazırım. Tek hayatlı olanlar meydanıma çıkmasın!..’ diyordu. O da Bediüzzaman Said Nursi idi... Onun Hizmeti kıyamete ayarlı... O elhamdülillah yoluna devam ediyor."

[Abdullah Aymaz] 21.2.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Bir daha asla!.. Olmuşla ölmüşten çıkarılacak dersler [Akif Umut Avaz]

Türkçe’de “olmuş ile ölmüşe çare bulunmaz” şeklinde mağduru veya yas tutanı teselli etmekte kullanılan bir deyim vardır. Yerinde ve zamanında kullanıldığında anlamlı ve yararlı bir deyimdir. Ama Türkçe’de “olmuşla ölmüşten ders çıkarılmaz” şeklinde ahmakça bir söze rastlayamazsınız.

Geçmişte yaşananlardan ders çıkarmayan milletlerin başına ne tür felaketlerin gelebileceğine kederlenerek, hayıflanarak şahit olan merhum Mehmet Akif, bu ahmakça tavra olan isyanını “Kıssadan Hisse” isimli dörtlüğünde, “Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! / Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? / ‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar; / Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” şeklinde dile getirmişti.

TARİH İBRETLERLE DOLU BÜYÜK BİR HAZİNE

Hakikaten tarih, ibretlerle dolu büyük bir hazine. Kıymeti pek bilinmez o ayrı bir konu. Geçmiş nesillerin doğrularını örnek almak, yanlışlarını tekrarlamamak için bedeli ödenmiş ağır maliyetlerle tarihin önümüze serdiği tecrübelere şöyle bir göz atıp yaşananlardan ibret almamak, ne büyük bir ahmaklık…

Kendi kendime hep sormuşumdur; “Çok büyük filozofların, aydınların, sanatçıların, âlimlerin, kaşiflerin çıktığı, eğitim seviyesi dönemine göre oldukça yüksek Alman halkının önünde, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanmış Hitler’in yaşattıklarına benzer bir tecrübe olsaydı, sadece kendilerini değil dünyayı da yıkıma sürükleyen Hitler’in peşine yine de takılırlar mıydı acaba?”

Olmuş ile ölmüşe çare olmadığı gibi, geçmişte olmuşlara bugünden bakıp varsayımlarla yaşanmışa dair çıkarımlarda bulunmak da pek akıllıca bir tavır olmayabilir. İnsan yapımı felaketlerin tekrar etmesini önlemek için yaşananlardan ibret almakta ise elbette ki fayda var. Belki Almanların önünde çok ağır bedeller ödeten o acı tecrübeye benzer ibret alacakları bir tecrübe yoktu. Ama Almanların ulusal akıl tutulmasının, kitlesel çıldırmışlığının yol açtığı yıkım sayesinde bugün bizim bu şansımız var. İki toplumun kendine has sosyolojik özellikleri ve konjonktürel dengelerin yol açtığı nüanslar dışında bugün bizim ülkemizde yaşananlar şayet 1930’larda o ülkede yaşananlarla tıpa tıp benzeşiyorsa, tarihin bize bahşettiği ibret alma şansını göz göre göre geri tepmek ahmaklığın dik âlâsı olur.

HİTLER TECRÜBESİ DİKTATÖRLERE DAİR ÇOK ŞEY ANLATIR

Çünkü, kahredici Hitler tecrübesi sadece tarihi bir gerçekliğe değil, inşa sürecindeki Hitler tipi diktatörlere dair de çok şeyler anlatır. Yeter ki tarihin yüksek bedeller neticesinde bize anlattıklarından gerekli dersleri çıkaralım. O dersleri çıkarmakla kalmayıp, tarihin yeni bir kırılma noktasında tek tek her birimizin üzerine yüklediği sorumluluğun gereğini yapabilelim.

Bu yazının buradan itibaren ki devamında benim cümlelerimi değil, 1977 Batı Almanya yapımı, Joachim Fest ile Christian Herrendoerfer tarafından yönetilen “Hitler – Eine Karriere (Hitler – Bir Kariyer) isimli 2,5 saatlik belgesel sinema filminden yaptığım alıntıları okuyacaksınız. Filmin tamamının değil tabii, Hitler’i diktatörlüğe götüren şartlara ve sonuçlarına dair olan ilk 15 dakikası ve son 4 dakikasındaki anlatımları… Parantez içindeki ifadeler ise bana ait. İsterseniz es geçebilirsiniz.

“-Almanya uyan… Kulaklara kurtuluş için bir nida. Kıyametin eşiğinde kaybedilen savaştan (Birinci Dünya Savaşı) sonra kimliği sarsılan bir ülke için bu çağrı yeni bir dönemi vaat ediyordu. Bir tek adamın ve bir tek sembolün yönetimi altında birleşerek.

HALKIN ARASINA KARIŞMIŞ GÖKLERDEN İNEN ADAM

Bu çağrı basit bir düşün sihirli gücünü kavrayan bir adam tarafından yapıldı. Halkın arasına karışmak için göklerden inen bir adam tarafından (Taraftarları tarafından görüldüğü haliyle tıpkı Erdoğan gibi). Tıpkı bir tanrı gibi. Milyonlar, kendilerine ihtiyaç duydukları şeyleri vaat edecek herhangi birisine sorgusuz sualsiz bağlanmaya hazırdı: Kanun ve nizam, bir amaç ve hepsinden öte kendilerine inanmak.

Adolf Hitler, milyonlarca Alman’a bunları bahşedebilecek kişi izlenimi uyandırmayı başardı. Onda tarihin akışının bir adamın kaderiyle kesişebileceğinin canlı kanıtını gördüler. Propaganda Bakanı Joseph Goebbels, bu durumu şöyle ifade ediyordu: ‘Silah zoruyla güç elde etmek iyi olabilir, ancak bir milletin kalbini kazanmak çok daha iyi olacaktır.’ (Yolsuzluğu, hırsızlığı hatırlatıldıkça taraftarları ‘evet o bir hırsız, çünkü kalbimizi çaldı’ dediklerine göre Erdoğan, Goebbels’in yüzünü kara çıkarmamış.)

BU BİR İSTİKLAL VE İSTİKBAL SAVAŞI MIDIR SAHİ?

Hitler, kendisini felaketlerin eşiğindeki bir dünyanın kurtarıcısı olarak gördü (Gel de daha fazla ikbal için çırpınan muhteris adamın sürekli ‘bu bir istiklal ve istikbal savaşıdır’ demesini hatırlama).  Elde etmeye çalıştığı imaj da buydu. Etrafında daima kamera sürüleri bulunurdu. Fotoğraflarda Hitler hep stilize ve muazzam bir şahıs olarak gösterilirdi. İmajını (1000 yıl sürecek Reich’ta) gelecek nesiller için donatıyordu: Sevgi dolu kalabalıkları kendisine çeken yüce bir ortamdaki görkemli anıt… (Hep aynı taktikler. Bizimki de hık demiş burnundan düşmüş.)

Bavyera’dan (bizim örneğimizde Kasımpaşa’dan) gelen taşralı bir ajitatör, eylemleri dünyayı yerinden oynatacak bir devlet adamı mertebesine erişecekti. Onunki tarihteki en korkunç mesleki kariyerlerden birisiydi.

Halkın gözünde çok az politikacının elde edebildiği bir konuma geldi. Herkesten çok daha fazla korku saldı ve kimsesizlerin (bizim örneğimizde eziklerin) manevi ihtiyaçlarını giderdi. Omuzlarındaki yük yücelikti (Neticede, ‘göklerden gelen bir karar vardır’). Haddi zatında onunki bir Alman kariyeriydi. Yalnızca Alman tarihinin köklerinden doğabilecek bir kariyer (bundan o kadar emin olmamak lazım). Ancak çağının meşrebini çoğu kişiden daha fazla yansıtırdı. Milyonlar, onun sancağının altına akın etmişti.

Kurtaracağını iddia ettiği eski Avrupa (örneğimizde Ortadoğu ve İslam dünyası) çoktan kaderine terk edilmişti. Nihayetinde bunu yok eden kişi de kendisinden başkası değildi. Onu iktidara taşıyan bu özgün ateş ayrıca eşi benzeri görülmemiş bir enerjinin yıkıcı gücünü oluşturuyordu.

‘DÜŞÜP ÖLENLER OLDU DÜŞTÜ ÖLDÜLER’

İnsanların hayatının onun için hiçbir değeri yoktu (Bizim örneğimizin ülke içinde sebep olduğu kaos yetmezmiş gibi başka ülkelerin içişlerine karışıp ürettiği kaos ve terör sonucu ölenleri ve şehit olanları, bir şairin ‘Düştüler karanlıkta aralık aralık / Düşüp ölenler oldu düştü öldüler’ dizeleriyle yad etmiş olalım.) Tarihin akışını değiştirmek (Bizimkinin halifelik ihtirası da cabası) istedi ve ona sonuna kadar körü körüne inanan destekçileri bunu başarabileceğine de inandı. Kurbanları (farklı ideolojilerden, aşağı ırk gördükleri Yahudiler, Romanlar ve diğer ırklardan öldürülen milyonlarca insanı) gözardı ettiler. Onun yüzünden Almanya ve eski Avrupa feci ve haysiyetsiz bir şekilde son buldu.

(Tıpkı bizim örneğimizde olduğu gibi) Başarısı hitabet üzerine kuruluydu. Etkili konuşma gücü büyük bir destekçi kitlesini cezbetti. Konuşmak için çıktığı kürsülerin çevresi (hep) kalabalıklarla çevriliydi ve adeta yüceltilmiş gibiydi. (Ama) yüreğinin derinliklerinde bir yerde taşralılığından (bizim örneğimizde varoşluluğundan, yontulmamış kabadayılığından) hiç ödün vermemişti. Sıradan özelliklere sahip acınası bir adam, böyle bir zamanda gerçek bir demagogun kudretli karizmasına büründü (Bir farkları var mı?).

Hitler bir konuşmasında ‘Partimizde sadece yedi kişi (bizim örneğimizde Ali Bulaç’ın bahsettiği ‘yeminliler grubu’) varken bile, biz ilkelerimizi (hedeflerimizi) çoktan belirlemiştik. Öncelikle ideolojisi olan bir parti olmak, sonrasında Almanya’daki tek iktidar (bizim örneğimizde tek adam) olmak istedik,’ diyordu.

Bavyera’da aşırılıklarından dolayı kötü bir şöhret edinmişti. Toplantılarını Münih’in bira mahzenlerinde düzenleyen siyasi bir gruba dahil oldu. Ağzı laf yapan bir aktivist her zaman işlerine yarayabilirdi.

Hitler, tutkulu ve öfkeliydi (Aynı bizimki gibi). Kalabalıklar da buna kayıtsız kalmadı. Bir günde 10’a varan konuşma yapabiliyordu (açılışlar, mitingler, söyleşiler, muhtar toplantıları vs ile hık demiş burnundan düşmüş adeta).

ANKET FETİŞİZMİ DE DİKTATÖRLÜĞÜN MEŞREBİ GEREĞİYMİŞ

Her zaman halkın üzerinde oluşturduğu etkiyi ölçüyor (fetiş derecesindeki anketçiliği demek ki boşuna değil), inceliyor ve geliştiriyordu. Fotoğrafçısı Heinrich Hoffman tarafından çekilen fotoğraflarını inceliyor, duruşunu ve mimiklerini kusursuz kılmak için kullanıyordu. Manik şiddet ve kusursuz hesaplamalar daha o zamandan gün gibi ortadaydı. ‘Konuşmalarımı (hep) defalarca tekrardan sonra yaptım,’ diyordu.

Halkın önüne çıkışı dikkatli bir şekilde organize ediliyordu. Mitingin büyüklüğü ve zamanlamasından tutun da (salon ya da meydana) girişin etrafındaki ritüele kadar hiçbir şey şansa bırakılmıyordu.

Konuşmasına başlamadan önce kalabalığı bekletirdi. Gerilimi kasten had safhaya çıkartırdı. Konuşmasını tereddütlü (bir edayla) başlardı… (Bir keresinde Hitler) ‘Büyük bir miting, düşünme sürecini engellemek üzere düzenlenir,’ demişti. ‘Ancak o zaman halk, tüm direnci bölük pörçük olmadan büyüleyici sadeleştirmeleri sorgusuz kabul etmeye hazır olabilir.’

İzlediği taktik hep aynıydı… Heyecan doruğa çıktıkça ruhu adeta dile gelmiş gibi olurdu. Şovunu inandırıcı kılan düşünceleri değil, enerjisiydi. Konuşmaları sona ererken, bitkin ve kendinden geçmiş bir şekilde dikilir sonra da gülünç hicivlerle dolu temennilere geçerdi…

(Ve peşine taktığı milyonlarla birlikte kendisini bekleyen akıbet…) 50 civarında ülke kendisine karşı savaşa katılmıştı. Sonuç Almanlar için sadece rezillik, çaresizlik ve yenilgiydi. Onlar da kurtarılmıştı ama ülkeleri yerle bir olmuştu. İnsanlık dışı bir sistem olan Reich yıkılmıştı. Terör sona ermişti. Her yer yıkıntılara dönüşmüştü.

BİR HASTALIĞIN PENÇESİNDEKİ MİLLET

50 milyon insan öldü. Galipler, Almanları olup bitenlerle yüzleştirdi. Katliamların hepsi onların adına (İleride yaşanacakların bir öncülü olarak bugün Türkiye’de özellikle Hizmet Hareketi’ne ve Kürtlere yapılanlarda olduğu gibi halkın açıktan ya da zımni onaylarıyla) yapılmıştı. (Büyük bir) kâbustan uyanmış gibiydiler. Tüm bu dehşetin karşısında olan biteni idrak etmek güçtü.

Galiplerin gözünde Almanlar bir hastalığın pençesindeydi (Bizim örneğimizdeki hazin durumu da bundan başka hangi kelimelerle ifade edebiliriz ki?) Kendilerini Hitler’e adayanlar bu etkileri doğruladı. Düzenin işaretini taşıyan SS askerleri bile yardakçılıklarını inkâr etti. Amblemleri yerle bir edildi. Sembolleri yakıldı. Rejim ve tüm gücü sonsuza dek yok olmuştu. Hiçbir şey kalmadı.”

Şimdi yeniden baştaki sorumuza dönelim: “…Alman halkının önünde dünyanın herhangi bir yerinde Hitler’in yaptıklarına benzer geçmişte yaşanmış bir tecrübe olsaydı, sadece kendilerini değil dünyayı da yıkıma sürükleyen Hitler’in peşine yine de takılırlar mıydı?” Yoksa aklını yitirmemiş her sağlıklı toplumun yapması gerektiği gibi mi yaparlardı?

Yani yaşananlardan ibret alıp mevcut zulüm ve katliamlarıyla bile Hitler’in yaşattıklarını çağrıştırdığı halde daha fazlasını talep ederek ‘Bütün gücü tek kişide (yani kendisinde) topluyoruz” diyen diktatör bozuntusuna “Bir daha asla!” der ve ülkenin başından bir an önce defetmeyi mi seçerlerdi?

Ne diyordu Akif: “‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar; / Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”

[Akif Umut Avaz] 21.2.2017 [TR724]

Merkez Bankası faizi yüzde 10,4’e çıkardı: Aman Saray duymasın! [Analiz: Semih Ardıç]

ABD Doları, Türk Lirası’na mukabil alıp başını gittiğinde Merkez Bankası’nın (TCMB) sahaya inip oyuna dahil olması icap ettiğini dilimiz döndüğünce ifade ettik. Dolar talebi artmışsa ya döviz satacaksınız ya da TL’nin maliyetini artıracaksınız. Güç zehirlenmesinin birebir tarifi sanki. Merkez Bankası’na ‘inadına indirim yapması talimatı verildi. Oysa üçüncü bir şık olmadığı esefle müşahede edildi. Bedava çorba kampanyalarının işe yaramayacağı görüldü.

MİT bavulları ile gelen 11 milyar dolara, TCMB rezervlerinden giden 10 milyar dolara rağmen geçen sene şubatta 2,90 TL civarında olan dolar bugün 3,62 TL. Döviz talebindeki canlılığı buradan hesap edin. Yüzde 20’den fazla devalüasyona dayanmak için ciddi bir öz kaynak ya da dış kaynak (borç) lazım. İkisi de mümkün değilse bu fark batırır. Böylesine istikrarsız bir para birimi ile ticaret yapmak ve batmamak için Nobel ödülü alacak kadar dehaya ihtiyaç var.

BANKALARI ARKA KAPIDAN İÇERİ ALDILAR

Merkez Bankası’ın piyasa için Deniz Feneri niteliğindeki duruşunda kararsızlık, tereddüt ya da tutukluluk asla olmamalıydı. Maalesef hepsi oldu. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın bin küsur odalı Saray’da, mutat Muhtarlar Meclisi’nde sarf ettiği ‘faizlerin inmesi lazım’ sözlerinin tesiri altında kalan TCMB Başkanı Murat Çetinkaya bankacılara arka kapıdan girmelerini işaret etti.

‘Geç Likidite Penceresi (GLP)’ ismini verdikleri model esasında haftalık repo ihalesi yapmadan faizi artırmaktan başka bir netice vermeyecekti. Nitekim öyle oldu. Repo pazarı kapalı tutulduğunda bankalar nakit ihtiyacını daha yüksek maliyetle arka kapıdan temin ediyor. TCMB ekranında ‘borç verme faizi’ için yüzde 8,00 ibaresi var. Kurda hareketin hızlandığı kasım ayında toplanan Para Politikası Kurulu faizi yüzde 0,50 artırmış ve oranı yüzde 7,50’den yüzde 8’e çıkarmıştı.

O gün bu karar dövizin ateşini kısmen söndürebildi. Oysa gelen dalga çok büyüktü. En isabetli karar faizin yüzde 2-2,5 yükseltilmesi olurdu. Zaten Merkez’in ürkek tavrından cesaret alan büyük yatırımcı dediğimiz banka, şirket ve fonlar döviz satın almayı hızlandırdı. 3,30 seviyelerinden evvela 3,50’ye, oradan da 3,87’lere kadar afaki hareketler görüldü. TL’nin dolara mukabil birkaç ayda yüzde 25 erimesine göz yumuldu. TL, ‘dünyada en fazla eriyen para birimi’ unvanını Merkez’in ürkek kurmay heyetine borçlu. ABD’de faizlerin artmasının TL’nin maruz kaldığı şokta elbette payı var. Amma velakin bu kadar fazla kayıp sadece okyanus ötesi sebeplere hamledilemez.

FAİZİ ARTIRMADAN FAİZİ ARTIRMAK… NASIL YANİ?

Merkez Bankası’nın A Takımı, baktı ki doların duracağı yok ilginç bir hamle yaptı. ‘Faizi artırmadan artırmak’ politikasını literatüre geçirdiler. Piyasaya verilen malumat ve internet sitesindeki beyanlarda katiyen ‘faiz artırımı’ ibaresi geçmedi, geçmiyor. Diğer taraftan arka kapıdan verilen paraların karşılığında istenen oran yüzde 10,4’ü buldu. 2016’nın Kasım ve Aralık aylarında yüzde 2-2,5 artırılması elzem hale gelen politika faizi fiilen başka bir kılıkta cari hale geldi. Güya faiz artmadı.

Bu arada dolar 50 kuruştan fazla arttı. Vadesi o tarihlere tekabül eden dolar borçları yüksek kurdan ödendi. Mesela 15 Ocak 2017’de 1 milyon dolar borç ödeyen X şirketi dövizi 3,80 TL’den temin ettiğinden 3 milyon 800 bin liralık maliyete katlandı. Merkez Bankası tutuk davranmayıp faizi artırsaydı kur 3,40 civarında seyredecekti. Bu parite ile 1 milyon doları ödeyen X şirketinin finansman maliyeti 400 bin lira daha az olacaktı. Türkiye’nin o dönemde ödediği toplam dış borç rakamlarının 10 milyar dolara yakın olduğu dikkate alındığında sadece kur seviyesinin yüksekliğinin ekonomiye faturası en an az 4-5 milyar TL’dir.

Saray ve hükümet cenahı faizden müşteki olduğu kadar kamuda israfa, Hazine’nin dolayısı ile vatandaşın belini büken garantili ihalelere, yatırımcıyı ürküten hukuksuzluklara son verebilseydi ne kur ne de faiz bu kadar hızlı tırmanışa geçerdi.

BİRİLERİ BATTI, BİRİLERİ İHYA OLDU

Merkez Bankası, Saray’ın hışmına uğramamak adına birilerinin dolar ve Euro üzerinden milyarlarca lira kazanmasına göz yumdu. Vazifesini yapmayarak birilerinin de dolar şokunda iflas etmesine sebebiyet verdi. Faiz dolaylı yoldan artırınca tansiyon biraz düştü. Faiz artışının getirdiği diğer maliyetler ayrı bir yazı konusu olsa da kurda bu kadar iniş-çıkışa müsaade etmek işletmelerin elini koluna kelepçe vurmaktan farksızdır. Vücudu kaybetmemek için kangren olmuş parmağı kesmek mecburiyetinde kalan hekim misali döviz talebini frenlemek icap ettiğinde Merkez Bankası’nın faiz silahını çekmesi şart.

TCMB web sitesinde borç verme faizinin karşısında hâlâ yüzde 8 yazıyor. Saray ve müşavirleri duymasın, amma velakin faiz yüzde 10’u çoktan aştı. Aynı taktik, ABD Merkez Bankası Mart’tan itibaren faizleri yükselttiğinde tutar mı? Tutar tutmasına da dolar yine hızlı yükselir. Bu arada birileri batar, Merkez Bankası’nın Saray korkusunu dövizde alım fırsatına çeviren birileri de kasalarını doldurur.

Zaten Türkiye son 3 senedir bu şekilde, alıştıra alıştıra devalüasyonla fakirleşmiyor mu?

Aman Saray duymasın!

  ***

[Semih Ardıç] 21.2.2017 [TR724]

Almanya, ‘casus imamlar’, Diyanet ve yetki aşımı [Abdullah Salih Güven]

Konu, Almanya’da görev yapan 13 cami imamının TC lehine casuslukla suçlanması. Almanların ‘casusluk’ dediği şey, imamların Gülen cemaatine mensup insanları Türkiye’ye ihbar etmesi. Reuters Haber Ajansının haberine göre Diyanet İşleri Başkanlığı bu görevlileri geri çağırmış. Haberde Ankara Diyanet Merkezinden yapılan herhangi bir açıklamaya yer verilmiyor. Açıklamayı DİTİB yapıyor.

Okuyucuların bilmesi açısından Wikipedia’dan bir alıntı yapayım DİTİB ile alakalı olarak:

“Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) Almanya’da yaşayan Müslüman Türklerin dinî, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılamak, ibadethaneleri yönetmek üzere faaliyet gösteren ve Almanya’da resmî olarak ‘Türkisch-İslamische Union der Anstalt für Religion e. V.’ adıyla kayıtlı dernek statüsünde faaliyet gösteren kuruluştur. DİTİB Almanya genelinde kendisine bağlı cami derneklerinin bu alandaki faaliyetlerini koordine etmek amacıyla 05.07.1984 tarihinde kuruldu. Merkezi Köln’de bulunan DİTİB, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Almanya şubesi olarak faaliyet göstermektedir. DİTİB başkanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin din ataşesi olarak da görev yapmakta ve Ankara’dan tayin edilmektedir. DİTİB bünyesinde görev yapan imam ve müezzinler, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından kendi kadrosundan seçilmekte, Ankara’dan 5 yıllığına Almanya’da görev yapmak üzere tayin edilmekte ve maaşlarını Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan almaktadır. Dernek, 1984’te 230 dernekle kurulmuş, günümüzde 900’un üzerinde cami derneğinin idâri örgütlenmelerini düzenleyen bir çatı teşkilatı niteliğini almıştır.”

Anlaşıldığı kadarıyla DİTİB demek Diyanet demek. Dolayısıyla haberdeki açıklamanın DİTİB tarafından yapılması gayet makul.

DİTİB yine Wikipedia’nın verdiği malumata göre ”Almanya Federal Cumhuriyeti dernekler yasasına bağlı olarak faaliyet” gösteriyor. Bu yasaya göre, dernek mensubu birisinin başka bir devlet lehine casusluk faaliyetinde bulunması suç.

Pekâlâ, Gülen cemaatine mensup insanların tespitini yapıp listeler halinde Türkiye Devleti yetkililerine verme casusluk faaliyeti içine girer mi?

Üzerinde anlaşılamayan nokta burası zaten. İmamlara göre -emir de Diyanet’ten geldiğine göre- suç değil. Türkiye’de özellikle 15 Temmuz sonrası herkesin yaptığı bu işi, Almanya’da imamlar yapmış çok mu Allah aşkına?

Ama insanları hukuken suç olmayan bireysel tercihlerinden dolayı kategorilendirmek, fişlemek ve vatandaşlık bağının olduğu ülkeye bildirmek Alman devlet yetkililerine göre toplumsal huzura vurulmuş bir darbe ve suç.

tahkikat onun için yapılıyor zaten.

Habere dönelim; DİTİB yetkilisi ne diyor o haberde?

Şunu diyor: “Diyanet İşleri Başkanlığı gerekli inceleme ve değerlendirmeleri yapmış ve ‘Esasen Avrupa ülkelerini ilgilendirmeyen bir yazı bağlamında bazı din görevlilerinin yetki aşımında bulunduğunun tespit edildiğini, Alman kamuoyunda Başkanlık ve din görevlilerine yönelik olumsuz algı oluşturulması ve kırk yıldır devam eden güven ve samimiyete dayalı ilişkilerin zedelenmemesi için bu din görevlilerinin Almanya’daki görevlerine son verilmesini’ uygun görmüştür.”

Bu kısa açıklamada üzerinde durulacak çok nokta var.

En önemlisi bu kararın cezai yaptırımlardan kurtulmak için yapıldığı aşikâr. Deniz Feneri’nde de biliyoruz; işi kitabına uydurarak cezai yaptırımlardan kurtulmak mümkün. İhtimal imamlar da bu kararla Türkiye’ye kapağı atınca cezai yaptırımlardan kurtulacaklar.

Şimdi muhatabım, Alman devletinin ‘casus’ dediği imam efendiler ve onların anladığı hem de çok iyi anladıkları dilden konuşacağım.

Hayırlı olsun İmam Efendiler. Dünyevi bir felaha kavuştunuz bundan böyle. Nasıl olsa Alman devleti izinizi sürmez. Türkiye devleti ise ceza vermek bir yana, maddi kayıplarınızdan dolayı sizi belki de mükâfatlandırır.

Çarşaf çarşaf listelere terör örgütü mensubu diyerek isim isim yazdığınız kişiler de size bir şey yapmaz. Eğer vicdanınız yaptığınız işten dolayı rahatsa, dünyada maddi-manevi bir probleminiz yok demektir. Fakat ya ahiret?

İşte burada bir dakika durun.

Adı-sanı bilinmeyen üçüncü şahıslar üzerinden mücerred konuşmak yerine benim üzerimden müşahhas konuşalım.

Aynı akıbete maruz kalmış, benzeri listelerde ismi geçen bir insan olarak ben, yarın Hakkın huzuruna vardığımda sizlerden davacı olacağım. Mürafaa olacağız sizinle. Adaletinden zerre kadar şüphemiz olmayan Allah’ın hâkim olduğu Mahkeme-i Kübra’da ben davacı, siz davalı olarak yüz yüze geleceğiz.

Tersi de olabilir. Siz davacı ben davalı olabilirim. Benim için değişen hiçbir şey olmaz.

“Terörist’ti Allah’ım bu!” diye davacı olur beni Allah’a şikâyet edebilir ya da aynı cümlelerle kendinizi müdafaa edebilirsiniz. “250 insanın şehit olduğu, meclisin bombalandığı 15 Temmuz darbesini yapmıştı” diyebilirsiniz.

Ben de davanızı ispat edecek delil isterim sizlerden. Nasıl olsa şundan eminim, Adil-i Mutlak olan Allah’ım, bana şu anda TC mahkemelerinin dediği gibi suçsuzluğunu ispat et demeyecek. Delili iddia makamı olan sizlerden isteyecek. İddianızı ispat edememeniz durumunda -ki edemeyeceksiniz- o zaman iş tersine dönecek.

Delil gösteremediğiniz, ispat edemediğiniz halde iddianızda ısrarcı olursanız, o zaman gelsin Kiramen Katibîn’in video kayıtlarını izleyelim Allah’ım diyeceğim.

17/25 2013 Aralık değil, 15 Temmuz 2016 da değil annemden doğduğum günden bana bu iftirayı attığınız zamana kadarki hayat serüvenim saniye saniye ekrana gelsin talebini de ilave edeceğim.

Ey imam Efendiler!

Yetki aşımı mazereti dünyada hukuki yaptırımlardan kurtulmaya yetti; bakalım ahirette işinize yarayacak mı? Sizler bilirsiniz; ‘küllü âtin karîb’ diye bir deyim vardır Arapçada; ‘her gelecek yakındır’ demek. Evet her gelecek yakındır.

Ahirette, Allah’ın huzurunda sizlerle görüşecek ve hesaplaşacağız.

NOT: Bu yazıyı yazıp bir kenarda bekletirken ‘casus imamlar’ hadisesinde gelişmeler oldu. Türkiye’ye geri dönen 4 imamın evinde polisler arama yaptı, Görmez başkan açıklama yaptı. Onları da bir başka yazı konusu yaparız inşallah.

[Abdullah Salih Güven] 21.2.2017 [TR724]

Takla atacak otobüse biner misin? [Tarık Toros]

Hayır demenin terörize edildiği şu günlerde, yüksek kürsüden “gafiller” diye kükrenirse, aşağıyı siz hesap edin; küfür kıyamet! Sadece o mu; tutuklama, gözaltı, işten çıkarma, tehdit, şantaj, almış başını gidiyor. Twitter açık ama yazan yok, yurt dışından binlerce hesap bloklu (dünyaca ünlü karikatüristler dahil), yurt içinden tweet akışı ise adeta durma noktasında. Kurumsal hesaplar ve müzmin muhalifler dışında, kabak tatlısı tarifi veren bile yok. “Neme lazım, buna da bir bahane bulur, başımı belaya sokarlar” diye atmıyordur, tatlı tarifini. O derece!

EVET’ÇİLER BİLE ‘FİŞLENİRİM’ DİYOR

Evrensel gazetesi sahanın nabzını tutmuş. Kahvehaneleri dolaşmış, duraklarda bekleşen işçilerle konuşmuş. Hangi taraftan olursa olsun, mutsuzluk hakim. Dikkat çeken ise, zihinlerdeki korku dağları. Misal, AKP’nin 1 Kasım’da yüzde 46 oy aldığı İstanbul Esenyurt’ta, görüş belirtenlerin tamamı isimlerini vermediği gibi, “Aman fotoğrafımı çekip beni fişleme” diyor, buna evet’çiler dahil:

-CHP ve HDP hayır diyorsa, ben evet derim arkadaş… Zaten hayırcılar terörist…

-Hayır diyeni tutukluyorlar, kaç gazeteci cezaevinde şimdi biliyor musun?

-Ses kaydı yapmadınız değil mi? Haa yoksa 15 dakika sonra polis gelir hoop gözaltı!

KORKU KORKU KORKU…

‘Evet’ cephesinin propaganda yöntemi hemen belli oldu: “Yönetimde istikrar, hayırcılar terörist, koalisyonlar ülkeye kaybettirdi.” Bu, halkta da yankı bulmuş. Değişecek anayasa maddeleri hakkında hiçbir fikri olmayanlar, ekranlardan zihnine kazınan “Güçlü Türkiye” mesajını tekrarlayıp duruyor. “Koalisyonlar ülkeye kaybettirdi” söylemi etkili mi, değil mi bilmem. 7 Haziran öncesinin seçim sloganıydı, AKP 10 puan geriledi. 1 Kasım’da ise “terör korkusu”, oyları tekrar konsolide etti.

SEDAT PEKER ‘EVET’ DİYORSA..

“Hayırcılar terörist” konusu, tabanda işe yaramışa benziyor. Saray, geniş bir “terör” kokteyli ile “Bunlar HAYIR diyorsa EVET” kampanyası yürütüyor, yürütecek. Bu mantığın iler tutar tarafı yok ama işe yarıyor işte. Hayır oyu verecek kaç kişi, “Sedat Peker de evet oyu verecek, onun evet dediği yerde ben yokum” diye düşünüyor? Okuyor, anayasa maddelerine bakıyor, bütün güçlerin bir kişiye devredildiğine kanaat getiriyor ve “HAYIR” diyor. Ülkenin kaza rekortmeni Metro Turizm, “Evetçileri bedava taşıyacağız” diye reklam yapmış. Otobüsün takla atması pahasına binecek miyiz buna?

LAKABI NİHATAR!

Nihat Doğan “evet” şarkısı yapmış, ekran ekran dolaşıyor. Hayır cephesinin hiç ciddiye aldığını sanmıyorum, bilakis gülüp geçiyorlar. Hiçbiri “Nihat Doğan’ın evet dediği, hatta şarkısını yaptığı bir konuya ben şüpheyle yaklaşırım arkadaş” demiyor. Çünkü, üzerinde durulacak olan, kişi ya da grupların oylarının rengini açıklaması değil, bunu neden yaptığıdır. Düne kadar “Onu öyle bir yerde tutacağım ki, o tuttuğum yer ümüğü olacak, ümüğünü tutarak Yüce Divan’a göndereceğiz” diyen Bahçeli’nin, Cumhurbaşkanı ile anlaşıp aylar içinde nasıl “Kudursalar da evet diyeceğiz” noktasına evrildiğidir mühim olan…

AYDINLIK VE MİLLİ GÖRÜŞ?

CHP ve HDP aynı gerekçelerle hayır demiyor ki. Saadet Partisi de öyle, genel başkanı “kutuplaşmaya doğru gidiyoruz” diyor. Vatan Partisi ise “AKP iktidar olma yükünden kurtulacak” diye kampanya yapıyor. Şimdi, Temel Karamollaoğlu ile Doğu Perinçek’i yan yana düşünebilir misiniz? Gerekçeleri farklı. Yineleyelim: Kişi ya da grupların oylarının renginin aynı olması, ittifak içinde oldukları manasına gelmez. Önemli olan, evetçilerin neden evet dediği, hayırcıların neden hayır dediği, bunu neden yaptığıdır. 1987’de siyasi yasakların oylandığı referandumda, Ecevit, Demirel, Türkeş ve Erbakan “evet” dediler. “No no no” kampanyası yapan Özal kaybetti. Halkoylamasından sonra hepsi ayrı partilerde siyaset yaptılar. Hatta, on sene sonra Ecevit’in DSP’si, Özal’ın ANAP’ı ile koalisyon ortağı bile oldu.

GERÇEK BİBERDİR!

Elma yeşil, armut da, bezelye de, üzüm de… Hepsi yeşil. Renkleri aynı. Koy sepete! Meseleleri bu seviyede ele aldığımız için kimi zaman şaşırıyorum ama muhatapları öyle, katlanacaksınız. Bu defa hükümet cenahından örnek verelim; Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, İsrailli mevkidaşı selfie çekti! İsrailli bakan Tzipi Livni, Twitter’a koymasa haberimiz olmayacaktı. Buradan anlam çıkarıp, “Türkiye Dışişleri Bakanı, Gazze’deki katliamı onaylıyor” sonucuna mı varacağız? Böyle mi bakacağız her şeye?

Dedim ya, bu mantığın iler tutar yanı yok, lakin tabanda karşılık buluyor maalesef. Aynı taban, tercihlerinin sonucunu yaşayacak. Zarara rızasıyla girene merhamet edilmez, zulümle de karşılık verilmez elbette, acınır sadece. Bakmayın siz, ülke dara düştüğünde yine aynı gönüllüler koşacak yangını söndürmeye. Gün gelecek gerçeği çarpıtacak hiçbir hayal kalmayacak, emin olun buna.

[Tarık Toros] 21.2.2017 [TR724]

Sizi oyuna getiren kim? [Haber-Yorum: Ahmet Dönmez]

15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Marmaris’te kaldığı otele operasyon düzenleyen ekibin başındaki Tuğgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş’in mahkemedeki açıklamaları, kafaları karıştırdı. Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan davanın ilk duruşmasında söz alan Sönmezateş, “Oyuna getirildik. Bize emrin Genelkurmay’dan geldiği söylendi. Emir-komuta zinciri içinde yapıldığını düşündük.” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı alıp Akıncı Üssü’ne getirmekle görevlendirildiklerini belirten Sönmezateş, “Bütün dünya Cumhurbaşkanı’nın İstanbul’a gittiğini bilirken, biz tuzağa düşürülerek oraya gönderildik. Oyuna geldik. Çünkü 15 yaşındaki bir çocuk bile böyle bir plan yapmaz. Bu görevi ben yapmış olsaydım, ya görevi başarır ya da görevi kabul etmezdim. Şu andaki hesabım, ‘Bizi kim yanılttı ve (Marmaris’e kalkıştan önce) 4 saat bekletti?’ sorusunun cevabını bulabilmek.” sözlerini sarfetti.

Darbeci olduğunu kabul eden Sönmezateş, tutuklanmadan önce mahkemede verdiği ifadede, bu gecikme olmasaydı Erdoğan’ı otelden alabileceklerini belirterek, “Sanki bir üst akıl bunu engelledi” ifadesini kullanmıştı.

Gökhan Sönmezateş’in açıklamaları, 15 Temmuz’la ilgili ‘kumpas’ iddialarını güçlendirebilecek mahiyette. Aslında 15 Temmuz’da askeriye içerisinde “Darbe bütün Silahlı Kuvvetler’in ortak iradesi ile gerçekleşecek. Genelkurmay’ın bilgisi dahilinde ve emir-komuta zinciri içerisinde olacak. Ordu, Türkiye’yi uçuruma götüren AKP iktidarına karşı yönetime el koyacak” denildiği iddia ediliyordu. Bu tez, TSK içerisinde görev dağılımı yapıldığı ama aslında bunun bir tuzak olduğu, belli isimlerin darbeye katılmayıp bazılarının da o gece tabiri caizse ‘iyot’ gibi ortada bırakıldığı görüşüne dayanıyor.

SÖNMEZATEŞ SORU SORMAK YERİNE CEVAP VERMELİ

Ancak şu aşamada Sönmezateş, soru sormaktan ziyade cevap verme yükümlülüğü ile karşı karşıya. Eğer iddia ettiği gibi bir tuzak söz konusu ise kendilerini kimin oyuna getirdiğini, o 4 saat neler yaşandığını, kalkışı kimin oyaladığını detaylı bir şekilde anlatmak zorunda. Bu gecikme, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ele geçirilememesi ve daha fazla şehit verilmemesi açısından elbette hayırlı oldu. Fakat o geceye dair en fazla kafa karıştıran sorulardan birinin bu noktada düğümlenmesi nedeniyle Sönmezateş, bildiklerini açıklamalı.

Darbeci Tuğgeneral, 15 Temmuz’un hemen ardından yakalanıp mahkemeye çıkarıldığında bu konuya ilişkin şunları dile getirmişti: “Saat 22.00 civarında Özel Kuvvetler helikopterlerle İzmir’e indi. Operasyonun saat 01.00-01.30 civarında olduğu bilgisini Şükrü Binbaşı (Operasyona katılan Özel Kuvvetler timinin başındaki Binbaşı Şükrü Seymen) cep telefonundan aldı. Operasyon yeri ile ilgili iki alternatif vardı. Biri Okluk Koyu’ndaki yazlık, diğeri Grand Yazıcı Oteli idi. Cumhurbaşkanı’nın otelde olduğunu öğrenince Google üzerinden edindiğimiz hava haritası üzerinde çalışma yaptık. Helikopterler çalıştıktan sonra Şükrü binbaşı yanıma gelerek görevin iptal olduğunu söyledi. Yarım saat kadar sonra Şükrü binbaşı yeniden operasyona başlayacağımızı söyleyince havalandık. Şimdi düşündüğümde bir üst iradenin bizi orada kasıtlı olarak beklettiğini düşünüyorum. Zamanında yola çıksaydık hedefimizi bulacaktık. Bu sırada saat 02.15-02.30 civarı idi. 1 veya 1 saat 15 dakikalık uçuş süremiz oldu. 03.30-03.45 civarında otelin olduğu yere geldik.”

CEVAPLANMASI GEREKEN MARMARİS SORULARI

İddianameye göre baskın timi Marmaris’e geldiğinde Cumhurbaşkanı Erdoğan çoktan İstanbul’a varmıştı. O geceki hava trafiğine ayrıntılı olarak yer veren iddianameye göre Erdoğan’ın uçağı saat 01.43’te Dalaman’dan havalandı. Darbeciler ise Marmaris’teki otelin bulunduğu bölgeye saat 03.20 sıralarında ulaşabildi. Erdoğan o sırada İstanbul’daydı.

  • Cumhurbaşkanı Erdoğan, 15 Temmuz’a ilişkin ilk açıklamasında, darbe girişiminden öğle saatlerinde haberdar olduğunu söyledi. Daha sonra farklı saatler zikretti. Eğer öğlen haberi olduysa neden Marmaris’te kalmaya devam etti?
  • Daha sonra darbeyi alış zamanına ilişkin verdiği çelişkili bilgiler ile Marmaris’te yaşananların bir ilgisi var mı?
  • Aynı şekilde, İzmir Cumhuriyet Başsavcı Vekili Okan Batu’nun da 15 Temmuz günü saat 15.00 sularında darbe girişimini Marmaris’e bildirdiği ortaya çıkmıştı. Erdoğan’ın kastettiği bilgi bu muydu? Buna rağmen neden tedbir almadı?
  • Erdoğan, arada 2 saatlik fark olmasına rağmen neden, “Ben çıktıktan 10-15 dakika sonra kaldığım oteli bastılar” dedi?
  • Teamüllerin aksine yaveri Ali Yazıcı’yı neden Marmaris’e götürmemişti?
  • TBMM 15 Temmuz Komisyonu üyesi CHP Milletvekili Aytun Çıray, “Sayın Cumhurbaşkanı için o gün cuma namazına gitmesi konusunda Çamlı köyü camisinde hazırlık yapılıyor. Çamlı köyü camisine Sayın Cumhurbaşkanı –ki cuma namazlarını ihmal etmez birçok Müslüman gibi- cuma namazına gitmiyor.” bilgisini paylaşmıştı. Erdoğan 15 Temmuz günü neden cuma namazına gitmeme kararı aldı? Cuma saatinde neredeydi ve ne yapıyordu?
  • Yine Aytun Çıray, son komisyon toplantısında, “Okluk Koyu (Marmaris’te, Erdoğan’ın kaldığı otele yakın)10 Temmuz gecesi niçin tamamen boşaltılmış ve teknesi oraya gönderilmiş?” sorusunu ortaya atmıştı. Bu soru halen bir iddia olarak ortada duruyor.
  • Erdoğan’ın kaldığı otelin sahibi Serkan Yazıcı, TBMM Komisyonu’na verdiği ifadede, Erdoğan’ın darbeden bir gün önce Okluk’u kontrole gittiğini anlattı. Okluk Koyu’nda Cumhurbaşkanlığı konutu var, ancak Erdoğan orada kalmamıştı. Ayrıca 14 Temmuz’da oraya gidişinin sebebi de bu konut değildi. Serkan Yazıcı, “14 Temmuz günü Okluk’a gideceği söylendi. Bana tekrar ‘Helikopteri hazırla, Okluk’a bir gidilecek, Cumhurbaşkanı bir Okluk’u kontrol edecek’ diye söylediler. 14 Temmuzda biz Okluk’a gittik ve Okluk’ta bazı incelemeler oldu” dedi. Erdoğan, o gün Okluk’a neden gitti ve ne incelemesi yaptı?
  • Komisyon’a bilgi veren Pilot Albay Murat Bağ, “Operasyon esasen Okluk Koyu’na düzenlenmek üzere kurgulanmış” dedi. Darbecilere Erdoğan’ın Okluk’ta kaldığı bilgisini kim verdi? O gün öğle saatlerinde Sözcü gazetesi, internet sitesinden Erdoğan’ın Marmaris Grand Yazıcı Otel’de kaldığı haberini geçmesine rağmen darbeciler neden Okluk üzerine plan yaptı?
  • Sahil Güvenlik Komutanı Hakan Üstem, Erdoğan’ın Marmaris’teki Okluk Koyu’na geleceğini dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala’dan öğrendiğini iddia etmişti. Ala bunu yalanladı ama Üstem’in durup dururken neden böyle bir iddiada bulunduğu araştırılmadı. Ala’nın görevden alınması ile bu iddia arasında bağ var mı? Okluk Koyu’nun 15 Temmuz girişimindeki yeri nedir?
  • Tuğgeneral Sönmezateş, “Cumhurbaşkanı’nın otelde olduğunu öğrenince Google üzerinden edindiğimiz hava haritası üzerinde çalışma yaptık” dedi. Darbe yapan ve darbenin 1 numaralı hedefini yakalamaya giden timin başındaki generalin, Google üzerinden Erdoğan’ı bulmaya çalışması tuhaf değil mi?
  • Özel Kuvvetler timinin başındaki Binbaşı Şükrü Seymen de mahkeme ifadesinde, “Cumhurbaşkanı’nın yerini bilmiyorduk” dedi. Cumhurbaşkanı’nın nerede kaldığını dahi tespit edememiş bir cunta, nasıl olup da darbe girişiminde bulunabilmiş, anlamak zor.
  • Binbaşı Seymen, bir ara timine neden operasyondan vazgeçildiğini bildirdi? Ona operasyonu durduma emrini kim verdi? Daha sonra neden vazgeçildi ve yeniden operasyona devam denildi? Devam emrini Seymen’e kim iletti?
[Ahmet Dönmez] 21.2.2017 [TR724]