Sivil toplum örgütlerinin Silivri Cezaevi’ne dair hazırladığı raporda, 7 Nolu L Tipi Cezaevi’nde 15 koğuşun karantinada olduğu ve 107 pozitif vakanın olduğu belirtildi.
İnsan Hakları Derneği (İHD), Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Med Tutuklu Ve Hükümlü Aileleri Hukuki Ve Dayanışma Dernekleri Federasyonu (MED TUHAD-FED) ve Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), Silivri Cezaevi’ne 22 Mayıs’ta yaptığı ziyareti raporlaştırdı.
Silivri 7 Nolu L Tipi Kapalı Cezaevi’nde 5 tutuklu ile yapılan görüşme yapıldığının belirtilen raporda, bir tutuklunun 38 kişinin bir koğuşta kaldığı ve hafif öksürük olduğu aktarımlarına yer verildi.
Raporda yer verilen tutuklunun aktarımları devamla şöyle:
“Kişisel temizlik malzemesi olarak son 2 ay içerisinde idare tarafından ücretsiz olarak koğuşa (38 kişilik) 1 litrelik sabunlardan 3 defa verildi. Sabun dışında herhangi bir temizlik malzemesi verilmezken, soğuk su düzenli olarak veriliyor, ancak sıcak su kotalı olduğundan problemler devam ediyor. Koğuşlarımız 2-3 defa dezenfekte edildi. Revire çıkmada sorunlar yaşanıyor, 2 aydır çıkarılmıyoruz. Kütüphane ve kargo kullanımının çok yetersiz, gazeteler 1 gün sonra veriliyor.
Yeni Asya, Karar ve Korkusuz gazeteleri verilmiyor. Telefon görüşmelerimiz haftalık 20 dakika, ancak karantina koğuşunda olanlarla aynı telefonları kullanıyoruz. Telefon ile görüşürken ve görüşlere çıkılırken maske ve eldivenin ücretsiz olarak veriliyor. Pandemi sürecinde cezaevi koşullarını içeren mektubum milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Cihangir İslam'a gönderilmesine izin verilmedi ve hakkımda disiplin soruşturması açıldı. İnfaz koruma memurlarının sabah akşam sayım için koğuşa giriyorlar ve sadece eldiven ve maske takıyorlar.”
Raporun devamında, ziyaret sırasında yapılan görüşmelerde elde edilen izlenimler şöyle sıralandı:
“* Silivri 7 Nolu hapishanesine giriş işlemlerinin yapıldığı binanın önünde kalkanlı ve joplu olan 5-6 jandarmanın beklediği gözlemlendi. Giriş işlemlerini yapan infaz memurlarının bazılarında koruyucu maske, maske ve eldiven yok iken bazılarında maske ve eldiven vardı.
* Bazı mahpuslar ile karantina koğuşunda olduklarından dolayı görüşemeyeceğimiz infaz memurları tarafından beyan edildi.
* Hapishane müdürü ile yapılan görüşmede 7 No’lu da toplamda 107 pozitif vakanın olduğunu, bazılarının son testlerinin ise negatif çıktığını belirtti. (Giriş işlemleri sırasında orda olması nedeni ile görüşme yapılmış olup görüşme taleplerine normalde olumsuz yanıtlar verilmektedir.) Yine bu hapishanede bazı koğuşların bir bütün olarak karantinaya alındığını ve bu koğuşlarda kalanlarla avukat görüşünün yapılamayacağını bildirmiştir. Bu koğuşların hangileri olduğunun söylenmemesine rağmen 15 koğuşun karantinada olduğu bilgisi hapishane personelleri tarafından verildi.
* Hapishane 3'er bloklu iki kısımdan (Bir kısımda örgütlü suçlar kalırken diğer bir kısımda ağırlıklı uyuşturucu suçları olmak üzere adli suçlar kalmaktadır.) oluşmakta olup, her iki kısımda da karantina koğuşları olduğu görüldü.
* İnfaz memurları ile görüşme sırasında yaklaşık 15 koğuşun karantina altına alındığı, görüşmek istediğimiz ve görüşemediğimiz kişilerin C8, B10, B12, C4, C3 koğuşlarında olduğu ifade etmişlerdir.
* İnfaz memurlarının özellikle içeride görev yapan arkadaşlarının 15 gün içeride, 15 gün dışarıda karantina altında olduğunu ve içeride dönüşümlü yaklaşık 50'ye yakın infaz memurunun görev yaptığını ve boşaltılan koğuşlarda barındırıldığını aktarıldı.
* Kantine ulaşmak konusunda zorluk yaşadıklarını, besleyici gıdalara ve temizlik malzemelerine ulaşılamadığı, kantinde ulaşılabilecek gıdanın az olması, bağışıklığı güçlendirecek yiyeceklerin bulunmaması ve fiyatlarının pahalılığı konusunda tüm mahpusların ortak şikayeti vardır.
* Sabuna ulaşmanın da zor olduğunu, idarenin kendilerine sabun vermediği ya da 2 ay içerisinde koğuşa (ortalama 40 kişi) verilen miktarın 2 ya da 3 litrelik sabun olduğunu, bir mahpusun bahsettiği gibi ‘eskiden 4 lira olan sabunun farklı marka sabun satıldığından 14 lira olması’ durumu görüşülen bütün kişilerce benzer ifadelerle doğrulandı.
* Koğuşlardaki temizliği, koğuşlardaki kişilerin yaptığı, ilaçlama ve dezenfektenin çok yüzeysel olarak yapıldığı aktarıldı.
* 1 hafta öncesine kadar infaz memurlarının yeterli dikkat ve özeni göstermediğini ancak 1 haftadan beri dikkat ve özen göstermeye çalışmalarına rağmen iş yükünün fazlalığından dolayı yeterli olmadıkları belirtildi.
* 2 görüşmeci tarafından Silivri 7 numaralı cezaevinde koronavirüsünün yayılmasının sebebinin infaz yasasından sonra koğuşların değiştirildiğinden kaynaklı olduğunu ve koğuş değişiminden sonra korona vakalarının ortaya çıktığını beyan edildi.
* Revire ve doktora ulaşmakta zorlanıldığı tespit edilmiştir. Görüşülen kişilere göre acil olmadığı sürece revire çıkartılmadıklarını, semptomlar olmasına rağmen revire ulaşamadıklarını, diğer hastalıkları olanların poliklinik e gidilmesinin gerekli ve aciliyeti olsa dahil gidemediklerini, revir ve hastane için verilen dilekçelerin cevap verilmediği ifade edildi.
* Memurlar da, dışarı çıkarıldığında karantinaya alınmasından dolayı çoğu kişinin hastaneye gitmeyi talep etmediğini beyan etmişlerdir.
* Mahpuslar, doktor ve revir imkanlarına ulaşılmasında zorlanılsa da ilaçlara ulaşabildiklerini ya da koğuşta ilaç imkanlarını paylaştıklarını ifade etmişlerdir.
* İçerideki İnfaz memurları her hangi bir koruyucu elbise giymediğini aktarmışlardır. Mahpuslar karantina koğuşuna verilen karavanadan kendilerine de yemek verildiği aktarmışlardır.
* İçerideki infaz memurlarının yetersizliği, gerekli dikkat ve özen gösterilmesini engellemekte ve işlemlerin çoğunu infaz memurlarının yaptığı düşünüldüğünde karantina altında olan ve olmayan koğuşlarda temasın memurlar tarafından yoğun bir şekilde sağlanmaktadır.
* Koğuş içerisinde çok kısıtlı imkanlarla sağlıklarını korumaya çalışıyorlar. Doktora ulaşılması çok zor ve revire çıkamıyorlar.
* M. F. Ç. ve A. K., tutuklandıkları günden bu yana 80 gündür tek kişilik hücrede kalmakta, aynı dosyadan yargılanmalarına ve gözaltı sürecinde birlikte olmalarına rağmen bir araya getirilmiyorlar. Bu konudaki 3 ayrı tarihteki taleplerine cevap verilmeyip izolasyon koşullarında tutulmaktadırlar. Kendilerine herhangi bir şekilde test yapılmamıştır.
* Az miktarda sıvı sabun haricinde ücretsiz hiçbir hijyen malzemesi verilmemiştir. Ayrıca görüşülen iki mahpusa da herhangi bir şekilde test yapılmamıştır. Kendi hücreleri dışına sadece haftada bir defa telefon görüşmesi için çıkmaktadırlar, tedbir adı altında yapılan uygulamaların kalıcı hale gelmesinden endişe edilmektedir.
* Bir kadın mahpus; yemeklerin çok sağlıksız geldiğini, yemeklerde yer alan yağların katılaşmış şeklinde geldiğini, bazen iki hafta boyunca aynı yemeğin getirildiğini belirtmiştir. Kendilerine sadece küçük deterjan ve sıvı sabun dağıtılmıştır.
* Avukat görüşleri çok sorunlu. Bir avukat müvekkilini görmek için saatlerce bekletilebiliyor, çok fazla kabin olmasına rağmen 6 kabin ile sınırlı tutulduğu için 4 buçuk saat bekledikten sonra müvekkiller ile görüşme yapılmıştır.
* Mahpuslar şimdiye kadar bir vakaya rastlanılmadığını veya bununla ilgili herhangi bir duyum almadıklarını aktarmışlardır.
* Sayım, arama, yemek dağıtımı sırasında personelin yaklaşımında olağanüstü bir durum olmadığı, özenli yaklaşıldığı ancak son zamanlarda sayım yapılırken personel sayısında artış olduğu; kalabalık bir şekilde arama yaptıklarını ve eski özenin gösterilmemeye başlandığı, revire tedbir amaçlı olabildiğince götürülmediklerini aktarmışlardır.
* Koronanın gündeme geldiği ilk zamanlarda hücrelerde, koğuşlarda yapılan dezenfekte, ilaçlama dışında başkaca önlem alınmadığı, hücrelerde, koğuşlarda temizlik ve içmek için ihtiyaç duyulan suya erişimin olduğu ancak son bir haftadadır sürekli kesinti olduğu ve kesintinin kampüsteki çalışmalardan kaynaklandığının açıklandığı aktarıldı.
* Kantinlerde stok durumun yeterli olmadığı; kötü vaziyette olduğu, listeye yazılan her şeye erişilmediği ve özellikle temizlik malzemelerine (çamaşır suyu, çamaşır tozu gibi) ulaşılamadığı ve ayrıca kantin fiyatlarının pahalı olduğu, yemeklerin üç öğün verildiği ancak son üç gündür sürekli aynı yemeklerin verildiği aktarıldı.
* Havalandırma saatlerinde bir değişiklik olmadığı; havalandırmaya çıktıkları bu son bir haftadır saatleri daha önceleri nazaran biraz daha esneklik sağladıkları aktarıldı. Ziyaretler ve telefon görüşlerinde iki haftadır eldiven ve maske verilmeye başlandığı, bunun dışında kendilerine eldiven ve maske verilmediği tarafımıza aktarılmıştır.”
Raporun son kısmında yer alan sonuç ve öneriler şöyle:
“* Hapishanelerde mahpusların sağlıklarının korunabilmesi, bulundukları alan ve kendi kişisel temizliklerini sağlayabilmeleri için, acilen temizlik malzemelerinin kendilerine ücretsiz verilmesi ve parası olmayan mahpusların da temizlik ürünlerine erişimi sağlanmalıdır.
* Hapishanelerdeki banyo, tuvalet gibi ortak alanların her gün dezenfekte edilmeli, yeterli, dengeli ve sağlıklı beslenmesinin sağlanması, vitamin takviyesi yapılmalıdır.
* Risk grubunda ve kişisel hijyenlerini sağlamakta yetersiz olan kronik hasta, engelli, yaşlı, çocuklu, hamile mahpusların adli kontrol yoluyla cezalarının ertelenmesi sağlanana kadar, kalabalık koğuşlar yerine kapasitesi ve hijyen koşulları uygun ortamlarda tutulmalıdır.
* Sağlık Bakanlığı ve Türk Tabipleri Birliği’nin önerileri ve uyarıları dikkate alınarak hapishanelerde görev yapan tüm personelin bilgilendirilmesi, atılması gerekli olan adımların ve uyulması gerekli olan kuralların belirlenmesi, mahpusların iletişim araçlarına erişimlerindeki kısıt dikkate alınarak ilgili personel tarafından bu bilgilerin paylaşılması, aynı zamanda bu bilgileri içeren broşürlerin hazırlanıp mahpuslarla paylaşılmalıdır.
* Hapishane içine girecek kişilerin salgını önlemek için uyması gereken hijyen kuralları ve alması gereken önlemler konusunda bilgilendirilmesi, mahpuslarla temasın söz konusu olduğu durumlarda bu önlemlerin yanı sıra uygun ortam ve koruyucu malzemeler sağlanmalıdır.
* Sağlık çalışanları başta olmak üzere mahpuslarla temas eden tüm çalışanlara koruyucu giysi ve malzeme temin edilmesi, özellikle risk grubunda olan çalışanlar başta olmak üzere tüm hapishane çalışanları için çalışma koşullarını da kapsayacak şekilde gerekli önlemlerin alınması, düzenli ve yeterli sayıda sağlık personelinin bulunması (sayının arttırılması), tüm mahpus, hapishane çalışanı ve mahpus yakınlarından olası belirtiler gösteren kişilerin testlerinin hızlı ve güvenilir şekilde yapılabilmesi için gerekli önlemlerin alınmalıdır.
* Sağlık gerekçesiyle alınacak önlemlerin mahpusların temel haklarını ihlal etmeyecek şekilde uygulanmasına özen gösterilmesi,
* Mahpuslar hapishanelerden tahliye edilinceye kadar; hapishanelerde koronavirüs salgını ile ilgili alınan/alınacak önlemler, karantina uygulamaları ile mahpusların sağlık durumları konusunda başta mahpusların aile ve avukatları olmak üzere kamuoyunun düzenli olarak bilgilendirilmesi zorunludur.”
[Samanyolu Haber] 29.5.2020
Fırat nehrinin zemininde hazine mi var? [Dr. Ali Demirel]
Soru: Bir hadiste, Fırat nehrinin dibinde hazineler olacağı ifade edildikten sonra, “Sizden her kim ona kavuşursa el uzatmasın, ondan bir şey almasın” deniliyor. Bu hadisi açıklar mısınız?” (Rumuz: Cevher)
Bahsini ettiğiniz hadis-i şerifte mealen şöyle buyruluyor: “İhtimal, Fırat’ın suları çekilecek, kuruyacak. Ortaya altından bir hazine çıkacak. Kim orada bulunursa hiç bir şey almasın.” (Buhari, Fiten, 24, Müslim, Fiten, 30.) Bu hadis, Efendimizin gaybî haberlerindendir.
Hadis alimleri, hadiste ifade edilen Fırat nehrinin suyunun çekilmesi hadisesini kıyamet alametlerinden birisi olarak sayarlar. Fırat nehrinin suyu çekilince dibinden bir kısım hazinelerin çıkacağını belirten bu hadisin manası, hem bu ifadelerin hakikatine hem de mecazına hamledilir. Hakikaten Fırat nehri çekildiği zaman onun dibinde bir kısım altın madenlerinin çıkması muhtemeldir. Bu düşünce, akıldan uzak değildir.
Bu itibarla her şeyden önce Fırat’ta olan böyle bir hazine insanımızın karşısına çıkabilir. O zaman hadis-i şerif açıktan açığa ne ifade ediyorsa ona hamledilir ve hiç bir tevil ve tefsire girmeye de gerek kalmaz.
Hadisi anlama adına şunu da bilmemizde fayda var: Bazen Efendimiz (s.a.s.) kıymetli bir meseleyi, yine kıymetli başka bir sembol ile anlatır. Mesela biz, altına altın dediğimiz gibi sarı madene de altın diyoruz. Bazıları da petrole siyah altın diyorlar.
Aynen bu nazarla bakıldığında ihtimal Fırat havzasında belki suyun çekilmesiyle, belki de suyun bir havuzda toplanıp bazı yerlere aktarılmasıyla Cenab-ı Hak oradaki mevcut petrol ve cevheri ortaya çıkaracaktır. Bugün bir kısım ilim adamlarının, sözünü ettiğimiz havzada petrol olabileceğini bildirmeleri de bunu teyid eder. Tabii orada bulunan değerli nesne petrolden veya altından başka bir şey de olabilir.
İhtimal hadiste Efendimiz’in, insanlık için uzun zaman yararlı olabilecek böyle bir meseleyi “altın” sözüyle ifade buyurmuş olabilir. Eğer bugün emareleri görülmüyorsa yarın görünebilir.
Bir diğer husus da şudur: Tarihî bir gerçektir ki Fırat üzerinde bir baraj kurulmuştur. Bundan sonra daha başka barajlar da kurulabilir. Netice itibariyle Efendimiz Fırat’tan bu ve benzeri şekilde elde edilecek semereyi altın olarak ifade etmiş olabilir. Çünkü bu da bir altındır ve Fırat bugün değeri açısından altın olarak akıyor dense doğrudur.
Hadis-i şerifin diğer rivayetlerinin sonunda Fırat’ın başında ciddi bir muharebeler olacağından ve o esnada tamah edip de el uzatmamak gerektiğinden bahsedilir. Efendimiz ümmetinden kendisine inanan bir cemaati, öyle bir mücadeleden el çekmeye ve müstağni davranmaya davet etmektedir.
Öyle anlaşılıyor ki, bu mücadele mümin iki topluluk arasında meydana gelecektir. Zira gayr-i müslim bir topluluk ile böyle bir kavganın olması düşünüldüğünde Efendimiz kendi ümmetini istiğnaya davet etmemesi gerekirdi. Çünkü malı, ırzı, nefsi ve dini uğrunda ölen şehit olur.
Bundan da oradaki kavganın iki mümin zümre arasında olacağı anlaşılmaktadır. Bu mücadele doğrudan doğruya suyun başında da olabilir. İşte Efendimiz böyle bir kavgada, kendine inananları istiğnaya davet etmekte ve bu kavganın bu suretle durdurulabileceğini bildirmektedir.
Nasıl ki Efendimiz Hz. Hasan’a, “Benim şu evladım var ya! İki zümre arasındaki kavga bununla sulha dönüşecektir” demiştir. Ve Hz. Hasan nasıl ki Hz. Muaviye devrinde hilafetten feragat etmek suretiyle iki mühim İslam cemaati arasında hakikaten sulh oluşmuştur ve o kendisine yakışır bir davranış içinde bulunmuştur, aynen öyle de Efendimiz, müminler arasındaki böyle bir kavgada, çok sevdiği kendi ümmetine istiğnayı tavsiye etmektedir.
Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.
[Dr. Ali Demirel] 29.5.2020 [Samanyolu Haber]
Bahsini ettiğiniz hadis-i şerifte mealen şöyle buyruluyor: “İhtimal, Fırat’ın suları çekilecek, kuruyacak. Ortaya altından bir hazine çıkacak. Kim orada bulunursa hiç bir şey almasın.” (Buhari, Fiten, 24, Müslim, Fiten, 30.) Bu hadis, Efendimizin gaybî haberlerindendir.
Hadis alimleri, hadiste ifade edilen Fırat nehrinin suyunun çekilmesi hadisesini kıyamet alametlerinden birisi olarak sayarlar. Fırat nehrinin suyu çekilince dibinden bir kısım hazinelerin çıkacağını belirten bu hadisin manası, hem bu ifadelerin hakikatine hem de mecazına hamledilir. Hakikaten Fırat nehri çekildiği zaman onun dibinde bir kısım altın madenlerinin çıkması muhtemeldir. Bu düşünce, akıldan uzak değildir.
Bu itibarla her şeyden önce Fırat’ta olan böyle bir hazine insanımızın karşısına çıkabilir. O zaman hadis-i şerif açıktan açığa ne ifade ediyorsa ona hamledilir ve hiç bir tevil ve tefsire girmeye de gerek kalmaz.
Hadisi anlama adına şunu da bilmemizde fayda var: Bazen Efendimiz (s.a.s.) kıymetli bir meseleyi, yine kıymetli başka bir sembol ile anlatır. Mesela biz, altına altın dediğimiz gibi sarı madene de altın diyoruz. Bazıları da petrole siyah altın diyorlar.
Aynen bu nazarla bakıldığında ihtimal Fırat havzasında belki suyun çekilmesiyle, belki de suyun bir havuzda toplanıp bazı yerlere aktarılmasıyla Cenab-ı Hak oradaki mevcut petrol ve cevheri ortaya çıkaracaktır. Bugün bir kısım ilim adamlarının, sözünü ettiğimiz havzada petrol olabileceğini bildirmeleri de bunu teyid eder. Tabii orada bulunan değerli nesne petrolden veya altından başka bir şey de olabilir.
İhtimal hadiste Efendimiz’in, insanlık için uzun zaman yararlı olabilecek böyle bir meseleyi “altın” sözüyle ifade buyurmuş olabilir. Eğer bugün emareleri görülmüyorsa yarın görünebilir.
Bir diğer husus da şudur: Tarihî bir gerçektir ki Fırat üzerinde bir baraj kurulmuştur. Bundan sonra daha başka barajlar da kurulabilir. Netice itibariyle Efendimiz Fırat’tan bu ve benzeri şekilde elde edilecek semereyi altın olarak ifade etmiş olabilir. Çünkü bu da bir altındır ve Fırat bugün değeri açısından altın olarak akıyor dense doğrudur.
Hadis-i şerifin diğer rivayetlerinin sonunda Fırat’ın başında ciddi bir muharebeler olacağından ve o esnada tamah edip de el uzatmamak gerektiğinden bahsedilir. Efendimiz ümmetinden kendisine inanan bir cemaati, öyle bir mücadeleden el çekmeye ve müstağni davranmaya davet etmektedir.
Öyle anlaşılıyor ki, bu mücadele mümin iki topluluk arasında meydana gelecektir. Zira gayr-i müslim bir topluluk ile böyle bir kavganın olması düşünüldüğünde Efendimiz kendi ümmetini istiğnaya davet etmemesi gerekirdi. Çünkü malı, ırzı, nefsi ve dini uğrunda ölen şehit olur.
Bundan da oradaki kavganın iki mümin zümre arasında olacağı anlaşılmaktadır. Bu mücadele doğrudan doğruya suyun başında da olabilir. İşte Efendimiz böyle bir kavgada, kendine inananları istiğnaya davet etmekte ve bu kavganın bu suretle durdurulabileceğini bildirmektedir.
Nasıl ki Efendimiz Hz. Hasan’a, “Benim şu evladım var ya! İki zümre arasındaki kavga bununla sulha dönüşecektir” demiştir. Ve Hz. Hasan nasıl ki Hz. Muaviye devrinde hilafetten feragat etmek suretiyle iki mühim İslam cemaati arasında hakikaten sulh oluşmuştur ve o kendisine yakışır bir davranış içinde bulunmuştur, aynen öyle de Efendimiz, müminler arasındaki böyle bir kavgada, çok sevdiği kendi ümmetine istiğnayı tavsiye etmektedir.
Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.
[Dr. Ali Demirel] 29.5.2020 [Samanyolu Haber]
Trump-Twitter savaşı kızışıyor: Sosyal medya kararnamesine Twitter’dan karşı hamle geldi
ABD Başkanı Trump, sosyal medya kararnamesini imzaladı. “Hukuki hakkım olsa Twitter’ı kapatırdım” dedi. Birkaç saat sonra Twitter, Trump’ın bir tweetine “şiddeti övüyor” diye etiketledi. Retweet edilmesine ve beğenilmesine izin vermedi.
BOLD – ABD Başkanı Donald Trump, sosyal medyaya ilişkin yeni düzenlemeler getiren kararnameye, Beyaz Saray’da Oval Ofis’te düzenlenen törenle imza attı.
Kararname sosyal medya şirketlerine yönelik yasal korumanın azaltılmasını ve bu şirketlerin daha sıkı denetlenmesini amaçlıyor.
Trump’ın son kararnamesinin ABD’de yargıya götürülmesi bekleniyor.
DAHA SIKI DENETİM
Kararname ABD’de denetleyici kurumlara, Facebook and Twitter gibi şirketlere karşı gerektiğinde yasal işlem başlatma yetkisi veriyor. ABD’de sosyal medya şirketlerinin platformlarındaki içeriği iyi denetlemedikleri sonucuna varılırsa, bu yola gidilecek.
Trump’ın imzaladığı kararname ayrıca federal yürütme kurumlarına, Federal İletişim Komisyonu ve Federal Ticaret Komisyonu’dan sosyal medya şirketlerine yönelik yeni kurallar getirilip getirilemeyeceğini inceleme talebinde bulunmaları talimatı veriyor.
Federal İletişim Komisyonu ve Federal Ticaret Komisyonu ise Amerikan Kongresi’ne bağlı olan daireler.
PAYLAŞILAN İÇERİKLERDEN SORUMLU OLACAKLAR
ABD’de yürürlükte olan İletişim Uygunluk Yasası’nın 230. maddesi kapsamında sosyal medya şirketleri yayımladıkları içerik sebebiyle haklarında dava açılabilen bir “yayıncı” değil “platform” olarak değerlendiriliyor. Yasa sosyal medya şirketlerine içerik konusunda sorumluluktan muafiyet sağlıyor.
Yeni kararname sosyal medya platformlarının paylaşımlardan hukuki olarak sorumlu tutulmasını öngörüyor.
İmza töreninde konuşan Trump, kararnamede, internet şirketlerini kullanıcılarının paylaştığı içeriklerden sorumlu tutmayan yasanın değiştirilmesinin öngörüldüğünü belirterek, sosyal medya platformlarının artık kullanıcılarına uyguladığı sansürden ve platformlarda yapılan paylaşımlardan sorumlu olması gerektiğinin altını çizdi.
Trump, “Amerika tarihinde, ifade özgürlüğünün karşılaştığı en büyük tehlikelerden birisini yenmek için bugün buradayız” ifadesini kullandı.
“KONTROLSÜZ GÜCE SAHİPLER”
ABD Başkanı Donald Trump kararnamenin imza töreninde yaptığı konuşmada sosyal medya platformlarını suçladı ve bu platformların “kontrolsüz güç sahibi” olduklarını söyledi.
“TWITTER HESABINI SİLECEK Mİ?”
Kararnameyi imzaladığı esnada Oval Ofis’teki bir gazetecinin “Twitter hesabınızı silecek misiniz?” şeklindeki sorusunu ise “Bu ülkede daha adil bir basın olsaydı bunu seve seve yapardım ancak basın adaletsiz olduğu için ben sosyal medya üzerinden birçok insana ulaşıyorum.” şeklinde yanıtladı.
“ELİMDEN GELSE TWITTER’I KAPATIRDIM”
Twitter’ın “bilgiyi doğrula” seçeneğini “siyasi aktivizm” olarak nitelendiren ve sosyal medya şirketlerinin “tekelcilik” yaptığını savunan Trump, “Twitter, saygın bir şirket olmasa ve hukuki hakkım olsa Twitter’ı da kapatırdım. Bu konuda avukatlar ile görüşüyoruz, hukuki bir süreç yürüteceğiz.” diye konuştu.
Twitter, son günlerde sosyal medya platformlarında dezenformasyonun yayılmasının önüne geçmek için bazı paylaşımlarının altına eklediği “bilgiyi doğrulama” etiketini, salı günü Trump’ın California eyaletindeki “uzaktan oylama” konusunda attığı tweetlere de uygulamıştı.
Platformda 80 milyondan fazla takipçisi olan Trump ise Twitter’ı ifade özgürlüğünü kısıtlamak ve seçimlere müdahale etmekle suçlamıştı.
Trump, çarşamba sabahı yaptığı Twitter paylaşımında ise “Bu platformlara ya güçlü düzenlemeler uygulayacağız ya da bunları kapatacağız” ifadesini kullanmıştı.
TWITTER, TRUMP’IN PAYLAŞIMINA “ŞİDDETİ ÖVÜCÜ” ETİKETİ KOYDU
Twitter, başkanlık kararnamesini imzalamasından saatler sonra Twitter’dan Trump’a karşı bir hamle daha geldi.
Minneapolis kentinde siyahi George Floyd’un polis şiddeti sonucu ölmesi konusunda bir paylaşımda bulunan Twrump’ın twitine Twitter “şiddeti övücü” etiketi koydu.
Minneapolis kentinde “lider eksikliği” olduğunu savunan Trump, “Ya çok zayıf radikal solcu Belediye Başkanı Jacob Frey, elini çabuk tutup şehri kontrol altına alır ya da ben Ulusal Muhafızları gönderip, işimi hallederim.” ifadesini kullandı.
Şiddet olaylarına karışan göstericilere de yüklenen Trump, “Bu eşkıyalar, George Floyd’un anısını kirletiyor ve ben bunun olmasına izin vermem. Az önce Minnesota Valisi Tim Waltz ile konuştum ve ordunun her şekilde yanlarında olduğunu söyledi. Herhangi bir zorlukta biz kontrolü sağlayacağız ancak yağma başladığında silahlar ateşlenir. Teşekkür ederim” değerlendirmesinde bulundu.
TRUMP’IN PAYLAŞIMININ RETWEET VE BEĞENİLMESİNE İZİN VERİLMEDİ
Twitter, 2 parçadan oluşan paylaşımın ikinci kısmına şu uyarıyı yazdı: “Bu twit şiddeti överek Twitter Kuralları’nı ihlal ediyor. Ancak Twitter bu twitin ulaşılabilir olmasına kamu yararı olabileceği için izin veiyor” diye yazdı.
Twitter, ayrıca Twump’ın paylaşımının beğenilmesine (like) ve retweet edilmesine de izin vermedi. Sadece bir yorum ile retweet edilmesine izin verdi.
Twitter, Trump’ın paylaşımının retweet edilmesinin ve beğenilmesinin Twitter kurallarını ihlal edeceğini ancak buna bir yorumla paylaşılmasına izin verilebileceğini ifade etti.
[Bold Medya] 29.5.2020
BOLD – ABD Başkanı Donald Trump, sosyal medyaya ilişkin yeni düzenlemeler getiren kararnameye, Beyaz Saray’da Oval Ofis’te düzenlenen törenle imza attı.
Kararname sosyal medya şirketlerine yönelik yasal korumanın azaltılmasını ve bu şirketlerin daha sıkı denetlenmesini amaçlıyor.
Trump’ın son kararnamesinin ABD’de yargıya götürülmesi bekleniyor.
DAHA SIKI DENETİM
Kararname ABD’de denetleyici kurumlara, Facebook and Twitter gibi şirketlere karşı gerektiğinde yasal işlem başlatma yetkisi veriyor. ABD’de sosyal medya şirketlerinin platformlarındaki içeriği iyi denetlemedikleri sonucuna varılırsa, bu yola gidilecek.
Trump’ın imzaladığı kararname ayrıca federal yürütme kurumlarına, Federal İletişim Komisyonu ve Federal Ticaret Komisyonu’dan sosyal medya şirketlerine yönelik yeni kurallar getirilip getirilemeyeceğini inceleme talebinde bulunmaları talimatı veriyor.
Federal İletişim Komisyonu ve Federal Ticaret Komisyonu ise Amerikan Kongresi’ne bağlı olan daireler.
PAYLAŞILAN İÇERİKLERDEN SORUMLU OLACAKLAR
ABD’de yürürlükte olan İletişim Uygunluk Yasası’nın 230. maddesi kapsamında sosyal medya şirketleri yayımladıkları içerik sebebiyle haklarında dava açılabilen bir “yayıncı” değil “platform” olarak değerlendiriliyor. Yasa sosyal medya şirketlerine içerik konusunda sorumluluktan muafiyet sağlıyor.
Yeni kararname sosyal medya platformlarının paylaşımlardan hukuki olarak sorumlu tutulmasını öngörüyor.
İmza töreninde konuşan Trump, kararnamede, internet şirketlerini kullanıcılarının paylaştığı içeriklerden sorumlu tutmayan yasanın değiştirilmesinin öngörüldüğünü belirterek, sosyal medya platformlarının artık kullanıcılarına uyguladığı sansürden ve platformlarda yapılan paylaşımlardan sorumlu olması gerektiğinin altını çizdi.
Trump, “Amerika tarihinde, ifade özgürlüğünün karşılaştığı en büyük tehlikelerden birisini yenmek için bugün buradayız” ifadesini kullandı.
“KONTROLSÜZ GÜCE SAHİPLER”
ABD Başkanı Donald Trump kararnamenin imza töreninde yaptığı konuşmada sosyal medya platformlarını suçladı ve bu platformların “kontrolsüz güç sahibi” olduklarını söyledi.
“TWITTER HESABINI SİLECEK Mİ?”
Kararnameyi imzaladığı esnada Oval Ofis’teki bir gazetecinin “Twitter hesabınızı silecek misiniz?” şeklindeki sorusunu ise “Bu ülkede daha adil bir basın olsaydı bunu seve seve yapardım ancak basın adaletsiz olduğu için ben sosyal medya üzerinden birçok insana ulaşıyorum.” şeklinde yanıtladı.
“ELİMDEN GELSE TWITTER’I KAPATIRDIM”
Twitter’ın “bilgiyi doğrula” seçeneğini “siyasi aktivizm” olarak nitelendiren ve sosyal medya şirketlerinin “tekelcilik” yaptığını savunan Trump, “Twitter, saygın bir şirket olmasa ve hukuki hakkım olsa Twitter’ı da kapatırdım. Bu konuda avukatlar ile görüşüyoruz, hukuki bir süreç yürüteceğiz.” diye konuştu.
Twitter, son günlerde sosyal medya platformlarında dezenformasyonun yayılmasının önüne geçmek için bazı paylaşımlarının altına eklediği “bilgiyi doğrulama” etiketini, salı günü Trump’ın California eyaletindeki “uzaktan oylama” konusunda attığı tweetlere de uygulamıştı.
Platformda 80 milyondan fazla takipçisi olan Trump ise Twitter’ı ifade özgürlüğünü kısıtlamak ve seçimlere müdahale etmekle suçlamıştı.
Trump, çarşamba sabahı yaptığı Twitter paylaşımında ise “Bu platformlara ya güçlü düzenlemeler uygulayacağız ya da bunları kapatacağız” ifadesini kullanmıştı.
TWITTER, TRUMP’IN PAYLAŞIMINA “ŞİDDETİ ÖVÜCÜ” ETİKETİ KOYDU
Twitter, başkanlık kararnamesini imzalamasından saatler sonra Twitter’dan Trump’a karşı bir hamle daha geldi.
Minneapolis kentinde siyahi George Floyd’un polis şiddeti sonucu ölmesi konusunda bir paylaşımda bulunan Twrump’ın twitine Twitter “şiddeti övücü” etiketi koydu.
Minneapolis kentinde “lider eksikliği” olduğunu savunan Trump, “Ya çok zayıf radikal solcu Belediye Başkanı Jacob Frey, elini çabuk tutup şehri kontrol altına alır ya da ben Ulusal Muhafızları gönderip, işimi hallederim.” ifadesini kullandı.
Şiddet olaylarına karışan göstericilere de yüklenen Trump, “Bu eşkıyalar, George Floyd’un anısını kirletiyor ve ben bunun olmasına izin vermem. Az önce Minnesota Valisi Tim Waltz ile konuştum ve ordunun her şekilde yanlarında olduğunu söyledi. Herhangi bir zorlukta biz kontrolü sağlayacağız ancak yağma başladığında silahlar ateşlenir. Teşekkür ederim” değerlendirmesinde bulundu.
TRUMP’IN PAYLAŞIMININ RETWEET VE BEĞENİLMESİNE İZİN VERİLMEDİ
Twitter, 2 parçadan oluşan paylaşımın ikinci kısmına şu uyarıyı yazdı: “Bu twit şiddeti överek Twitter Kuralları’nı ihlal ediyor. Ancak Twitter bu twitin ulaşılabilir olmasına kamu yararı olabileceği için izin veiyor” diye yazdı.
Twitter, ayrıca Twump’ın paylaşımının beğenilmesine (like) ve retweet edilmesine de izin vermedi. Sadece bir yorum ile retweet edilmesine izin verdi.
Twitter, Trump’ın paylaşımının retweet edilmesinin ve beğenilmesinin Twitter kurallarını ihlal edeceğini ancak buna bir yorumla paylaşılmasına izin verilebileceğini ifade etti.
[Bold Medya] 29.5.2020
Saray’a rağmen işe çağırdılar
Koronavirüsle mücadele kapsamında Cumhurbaşkanlığının yayımladığı genelge ile hamile, engelli, kronik hastalığı bulunan ve 60 yaş üzerinde olan personel idari izinli sayılacak. Ancak bazı SGK il müdürlükleri bu genelgeyi umursamayarak izinli personellerini göreve çağırdı.
BOLD – SGK’de bazı il müdürlükleri Cumhurbaşkanlığı genelgesine karşın hamile, engelli, kronik hastalığı bulunan, 60 yaş üzerinde olan personeli de göreve çağırdı. Sendikalar, il müdürlüklerinin bu kararına tepki gösterdi.
“İDARİ İŞLEM YAPILACAK” TEHDİDİ
Bu müdürlüklerden biri olan Kayseri Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü gerekçe olarak da dönüşümlü çalışma programı kapsamında yeterli personelin gelmediğini savundu. Müdürlük işe gelmeyenlerin tespit edileceğini ve haklarında idari işlem uygulanacağını duyurdu. Cumhuriyet’ten Mustafa Çakır’ın haberine göre Hazine ve Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü ise esnek çalışmayı sonlandırdı. Müdürlükte Cumhurbaşkanlığı kararı kapsamında idari izinli olanlar istisna tutuldu.
CUMHURBAŞKANLIĞI KARARI OLMADAN GÖREVE ÇAĞIRAMAZLAR
Birleşik Kamu-İş’e bağlı Büro-İş Sendikası Genel Başkanı Alay Hamzaçebi, Kayseri’nin yanı sıra SGK’ye bağlı başka il müdürlüklerinin de benzer uygulamalar yaptığına dair duyumlar aldıklarını belirterek, “Yeni bir Cumhurbaşkanlığı kararı olmadan göreve çağrılamazlar. Bu kabul edilemez. Muhasebat Genel Müdürlüğü’nün yaptığı gibi dezavantajlı grupları hariç tutarak esnek çalışmayı kaldırabilir” dedi.
[Bold Medya] 29.5.2020
BOLD – SGK’de bazı il müdürlükleri Cumhurbaşkanlığı genelgesine karşın hamile, engelli, kronik hastalığı bulunan, 60 yaş üzerinde olan personeli de göreve çağırdı. Sendikalar, il müdürlüklerinin bu kararına tepki gösterdi.
“İDARİ İŞLEM YAPILACAK” TEHDİDİ
Bu müdürlüklerden biri olan Kayseri Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü gerekçe olarak da dönüşümlü çalışma programı kapsamında yeterli personelin gelmediğini savundu. Müdürlük işe gelmeyenlerin tespit edileceğini ve haklarında idari işlem uygulanacağını duyurdu. Cumhuriyet’ten Mustafa Çakır’ın haberine göre Hazine ve Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürlüğü ise esnek çalışmayı sonlandırdı. Müdürlükte Cumhurbaşkanlığı kararı kapsamında idari izinli olanlar istisna tutuldu.
CUMHURBAŞKANLIĞI KARARI OLMADAN GÖREVE ÇAĞIRAMAZLAR
Birleşik Kamu-İş’e bağlı Büro-İş Sendikası Genel Başkanı Alay Hamzaçebi, Kayseri’nin yanı sıra SGK’ye bağlı başka il müdürlüklerinin de benzer uygulamalar yaptığına dair duyumlar aldıklarını belirterek, “Yeni bir Cumhurbaşkanlığı kararı olmadan göreve çağrılamazlar. Bu kabul edilemez. Muhasebat Genel Müdürlüğü’nün yaptığı gibi dezavantajlı grupları hariç tutarak esnek çalışmayı kaldırabilir” dedi.
[Bold Medya] 29.5.2020
Polis 10 bin TL’ye kadar ceza kesebiliyor
Denetimleri sıklaştıran trafik polisleri artık araç sürücülerine 9 bin 888 TL’ye kadar ceza kesebiliyor.
BOLD – Trafik cezalarını artıran yasa kısa süre önce yürürlüğe girerken; denetimler de tam gaz devam ediyor. Yapılan düzenleme sonrası denetimlerin sıkılaşmasıyla kesilen cezalar büyük seviyede artış gösterdi.
ŞEHİR İÇİNDE AŞIRI HIZA 5 BİN LİRA CEZA
Değişikliğin ardından araç sahipleri, kırmızı ışıkta geçme cezası, seyir halinde telefon kullanma cezası, abartı egzoz cezası, hız sınırı cezası başta olmak üzere trafik kurallarının ihlali halinde uygulanan cezalar arttı. İşte yeni tarife:
Şehir içi hız 50 km
● 55 km-65 km arası 535 TL ceza
● 65 km-75 km arası 988 TL ceza
● 75 km ve yukarısı 5002 TL ceza
120 KM İLE GİDENE 4 BİN TL CEZA
Hız limiti 80 km istenen yerde
● 88 km-104 km arası 935 TL ceza
● 104 km-120 km arası 2488 TL ceza
● 120 km ve yukarısı 4002 TL ceza
Şehir dışı iki yönlü yol= 90 km
● 99 km-117 km arası 935 TL ceza
● 117 km-135 km arası 2488 TL ceza
● 135 km ve yukarısı 4002 TL ceza
EHLİYETSİZ ARAÇ KULLANIMI 9.918 TL
Şehir dışı bölünmüş yol= 110 km
● 121 km-143 km arası 335 TL ceza
● 143 km-165 km arası 988 TL ceza
● 165 km ve yukarısı 4002 TL ceza
Otoban hız 120 km ise
● 132 km-156 km arası 535 TL ceza
● 156 km-180 km arası 608 TL ceza
● 180 km ve yukarısı 4002 TL ceza
Ehliyetsiz araç kullananlar 9.918 TL,
Emniyet kemeri takmayanlar 1008 TL
ALKOLMETREYENE ÜFLEMEYENE 9.869 TL CEZA
Trafik işaret ve levhalarına zarar vermek, yola çöp atmak ve trafiği engellemek gibi düzeni bozan ihlaller, 488 TL
Alkollü araç kullanmanın
1. seferinde 1.002 TL
2. seferinde .3256 TL
3. seferinde 4.018 TL
Alkolmetreye üflemeyi reddetme 9.869 TL,
Yaya geçidinde yayaya yol vermemek 678 TL
Sigortasız araç kullanmak 1008 TL +
Sigorta poliçesinde yıllık indirim kalkıyor.
Her ay için yüzde 5 gecikme alınır.
YAYA GEÇİDİNDE YAVAŞLAMAYANA 9 BİN 888 TL PARA CEZASI
Trafik polisi çekici ile otoparka çeker arabayı,
Çekici ve otopark ücretlerini de alırlar.
Muayenesiz araç kullanmak : 935 TL
Ceza kullanan şoföre verilir.
Ayrıca ehliyete 10 ceza puanı
Araç trafikten men edilerek ek33 düzenlenip çekici ile götürmek şartıyla 7 gün süre verilir.
Bu 7 gün içinde muayene yatırmazsa
Ters yönde araç kullanmak 2000 TL
Kırmızıda geçmek 936 TL
3 kez geçince 15 gün ehliyete el konur.
6 kez geçince 30 gün ehliyete el konur.
7 kez geçince 45 gün ehliyete el konur.
Cep telefonu ile konuşmak 535 TL
Yaya ve okul geçidine, kavşaklara giriş ve çıkışta yavaşlamayana 9 bin 888 TL
Park yasağını ihlal etmek 709 TL
[Bold Medya] 29.5.2020
BOLD – Trafik cezalarını artıran yasa kısa süre önce yürürlüğe girerken; denetimler de tam gaz devam ediyor. Yapılan düzenleme sonrası denetimlerin sıkılaşmasıyla kesilen cezalar büyük seviyede artış gösterdi.
ŞEHİR İÇİNDE AŞIRI HIZA 5 BİN LİRA CEZA
Değişikliğin ardından araç sahipleri, kırmızı ışıkta geçme cezası, seyir halinde telefon kullanma cezası, abartı egzoz cezası, hız sınırı cezası başta olmak üzere trafik kurallarının ihlali halinde uygulanan cezalar arttı. İşte yeni tarife:
Şehir içi hız 50 km
● 55 km-65 km arası 535 TL ceza
● 65 km-75 km arası 988 TL ceza
● 75 km ve yukarısı 5002 TL ceza
120 KM İLE GİDENE 4 BİN TL CEZA
Hız limiti 80 km istenen yerde
● 88 km-104 km arası 935 TL ceza
● 104 km-120 km arası 2488 TL ceza
● 120 km ve yukarısı 4002 TL ceza
Şehir dışı iki yönlü yol= 90 km
● 99 km-117 km arası 935 TL ceza
● 117 km-135 km arası 2488 TL ceza
● 135 km ve yukarısı 4002 TL ceza
EHLİYETSİZ ARAÇ KULLANIMI 9.918 TL
Şehir dışı bölünmüş yol= 110 km
● 121 km-143 km arası 335 TL ceza
● 143 km-165 km arası 988 TL ceza
● 165 km ve yukarısı 4002 TL ceza
Otoban hız 120 km ise
● 132 km-156 km arası 535 TL ceza
● 156 km-180 km arası 608 TL ceza
● 180 km ve yukarısı 4002 TL ceza
Ehliyetsiz araç kullananlar 9.918 TL,
Emniyet kemeri takmayanlar 1008 TL
ALKOLMETREYENE ÜFLEMEYENE 9.869 TL CEZA
Trafik işaret ve levhalarına zarar vermek, yola çöp atmak ve trafiği engellemek gibi düzeni bozan ihlaller, 488 TL
Alkollü araç kullanmanın
1. seferinde 1.002 TL
2. seferinde .3256 TL
3. seferinde 4.018 TL
Alkolmetreye üflemeyi reddetme 9.869 TL,
Yaya geçidinde yayaya yol vermemek 678 TL
Sigortasız araç kullanmak 1008 TL +
Sigorta poliçesinde yıllık indirim kalkıyor.
Her ay için yüzde 5 gecikme alınır.
YAYA GEÇİDİNDE YAVAŞLAMAYANA 9 BİN 888 TL PARA CEZASI
Trafik polisi çekici ile otoparka çeker arabayı,
Çekici ve otopark ücretlerini de alırlar.
Muayenesiz araç kullanmak : 935 TL
Ceza kullanan şoföre verilir.
Ayrıca ehliyete 10 ceza puanı
Araç trafikten men edilerek ek33 düzenlenip çekici ile götürmek şartıyla 7 gün süre verilir.
Bu 7 gün içinde muayene yatırmazsa
Ters yönde araç kullanmak 2000 TL
Kırmızıda geçmek 936 TL
3 kez geçince 15 gün ehliyete el konur.
6 kez geçince 30 gün ehliyete el konur.
7 kez geçince 45 gün ehliyete el konur.
Cep telefonu ile konuşmak 535 TL
Yaya ve okul geçidine, kavşaklara giriş ve çıkışta yavaşlamayana 9 bin 888 TL
Park yasağını ihlal etmek 709 TL
[Bold Medya] 29.5.2020
10’lu vaka sayısı için 4-6 hafta, maskeyi bırakmak için 4-6 ay var
Koronavirüs vaka sayısındaki azalmayı değerlendiren Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ceyhan’ın tahminine göre, 10’lu rakamların altına 4-6 haftada inilecek. Maske ve mesafeyi bırakma 4-6 aydan sonra olacak.
BOLD – Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı ve Koronavirüs Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, son günlerde düşüşe geçen vaka sayılarına dair görüşlerini açıkladı. “Bizde birkaç gündür vaka sayısı 900, bin civarı. Bu son derece olumlu azalma şekli. 10’lu rakamların altına 4-6 haftada ineceğimizi, maskeyi ve mesafeyi bırakmanın 4-6 aydan daha sonraki dönemde olacağını tahmin ediyorum” yorumunu yaptı.
DİRENÇ SALGININ DOĞASINDA OLAN BİR ŞEY
Vaka sayısındaki düşüşün yavaşlığını “Her zaman daha güvenli ortamdır” şeklinde değerlendiren Prof. Dr. Ceyhan, “Bu vakaları yeteri kadar etkinlikle taradığınızı ve tespit ettiğinizi gösterir. Bir, iki haftada 10’un altında sayılara inerseniz bazı vakaları atlıyorsunuz anlamına gelir. Direnç salgının doğasında olan bir şey” ifadelerini kullandı.
[Bold Medya] 29.5.2020
BOLD – Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı ve Koronavirüs Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, son günlerde düşüşe geçen vaka sayılarına dair görüşlerini açıkladı. “Bizde birkaç gündür vaka sayısı 900, bin civarı. Bu son derece olumlu azalma şekli. 10’lu rakamların altına 4-6 haftada ineceğimizi, maskeyi ve mesafeyi bırakmanın 4-6 aydan daha sonraki dönemde olacağını tahmin ediyorum” yorumunu yaptı.
DİRENÇ SALGININ DOĞASINDA OLAN BİR ŞEY
Vaka sayısındaki düşüşün yavaşlığını “Her zaman daha güvenli ortamdır” şeklinde değerlendiren Prof. Dr. Ceyhan, “Bu vakaları yeteri kadar etkinlikle taradığınızı ve tespit ettiğinizi gösterir. Bir, iki haftada 10’un altında sayılara inerseniz bazı vakaları atlıyorsunuz anlamına gelir. Direnç salgının doğasında olan bir şey” ifadelerini kullandı.
[Bold Medya] 29.5.2020
Ekonomiyi canlandırmak için halkı borçlandırma paketi geliyor
Koronavirüs salgınının ardından ekonomiyi canlandırmak için hükumet yeni bir adım daha attı. Daha önce İstikrar Kalkanı Paketi’ni devreye sokan hükumet şimdi de kamu bankaları kanalıyla vatandaşlara kredi verecek. Kredi paketi bugün açıklanacak.
BOLD – Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın açıkladığı normalleşme adımlarından ilki devreye giriyor ve bu kapsamda yeni bir finansman paketi geliyor. Kamu bankalarını bugün açıklaması beklenen kredi paketi; sosyal ihtiyaç, tatil-seyahat ve konut olmak üzere 3 ayaktan oluşuyor. Yeni finans paketiyle vatandaşlara uygun kredi imkanı sağlanacak.
KREDİYİ KAMU BANKALARI VERECEK
Hürriyet’ten Neşe Karanfil’in haberine göre, normalleşme ve ekonomiyi canlandırmak için yeni bir paket devreye giriyor. Vatandaşlar elektronik ürün, mobilya alımı ve konut alımına kadar birçok alanda daha uygun imkânlarla kredi kullanabilecek. Vatandaşın ihtiyaç duyacağı finansmanı kamu bankaları sağlayacak.
HEDEF SEKTÖRLERİ CANLANDIRMAK
Sosyal ihtiyaç paketi kapsamında vatandaşların sosyal ihtiyaçlarının finansmanının karşılanması hedefleniyor. Bu paketle yerli üretim yapan mobilya, elektronik, beyaz eşya, bisiklet-motosiklet, ev tekstil, çeyiz gibi sektörler desteklenecek. Tatil-seyahat paketi ile normalleşme sonrasında emekli ve çalışan kesimlerin tatil ve seyahat giderlerinin finansman ihtiyacının uygun şartlarda sağlanmanın yanı sıra turizm sektörünü desteklenmesi planlanıyor. Konut paketi ile de orta gelir grubunun konut kredisi taleplerinin 180 aya kadar uzun vadede ve tarihi düşük maliyetlerle karşılanması hedefleniyor.
[Bold Medya] 29.5.2020
BOLD – Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın açıkladığı normalleşme adımlarından ilki devreye giriyor ve bu kapsamda yeni bir finansman paketi geliyor. Kamu bankalarını bugün açıklaması beklenen kredi paketi; sosyal ihtiyaç, tatil-seyahat ve konut olmak üzere 3 ayaktan oluşuyor. Yeni finans paketiyle vatandaşlara uygun kredi imkanı sağlanacak.
KREDİYİ KAMU BANKALARI VERECEK
Hürriyet’ten Neşe Karanfil’in haberine göre, normalleşme ve ekonomiyi canlandırmak için yeni bir paket devreye giriyor. Vatandaşlar elektronik ürün, mobilya alımı ve konut alımına kadar birçok alanda daha uygun imkânlarla kredi kullanabilecek. Vatandaşın ihtiyaç duyacağı finansmanı kamu bankaları sağlayacak.
HEDEF SEKTÖRLERİ CANLANDIRMAK
Sosyal ihtiyaç paketi kapsamında vatandaşların sosyal ihtiyaçlarının finansmanının karşılanması hedefleniyor. Bu paketle yerli üretim yapan mobilya, elektronik, beyaz eşya, bisiklet-motosiklet, ev tekstil, çeyiz gibi sektörler desteklenecek. Tatil-seyahat paketi ile normalleşme sonrasında emekli ve çalışan kesimlerin tatil ve seyahat giderlerinin finansman ihtiyacının uygun şartlarda sağlanmanın yanı sıra turizm sektörünü desteklenmesi planlanıyor. Konut paketi ile de orta gelir grubunun konut kredisi taleplerinin 180 aya kadar uzun vadede ve tarihi düşük maliyetlerle karşılanması hedefleniyor.
[Bold Medya] 29.5.2020
Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesinin en fazla ziyaret ettiği ülke Türkiye
Avrupa İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesinin (CPT), kuruluşundan bu yana yaklaşık 30 yıldır en fazla ziyaret ettiği üye ülkelerin başında Türkiye geliyor. Komitenin hazırladığı 29 rapordan 4’ü Türkiye izin vermediği için açıklanmadı.
BOLD – Avrupa Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren ve bağımsız uzmanlardan oluşan komite, üye ülkelerdeki cezaevi, karakol, akıl ve ruh hastaneleriyle, göçmenlerin tutulduğu gözaltı merkezlerine haber vermeden ve yetkililerden izin almadan teftiş yapma imkanına sahip tek uluslararası kuruluş.
31 ZİYARET 29 RAPOR
Türkiye, Avrupa İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Sözleşmesine 1988 yılında resmen taraf olduğu için İmralı’da Abdullah Öcalan’ı son yıllarda ziyaret edip koşullarını inceleyen tek uluslararası heyet, bu komitenin üyeleri oldu.
Komitenin bugün yayımlanan yıllık raporuna göre, Türkiye’deki karakol, cezaevlerine şu ana kadar 7’si düzenli, 24’ü özel amaçlı toplam 31 ziyaret gerçekleştirildi.
Komite, şu ana kadar bu ziyaretlerle ilgili 29 rapor hazırlarken bunlardan 25’i kamuoyuna açıklandı.
4 RAPORA İZİN ÇIKMADI
Komitenin hazırladığı 29 rapordan 4’ü Türkiye izin vermediği kamuoyuna açıklanmadı. Bu raporlar 15 Temmuz sonrası Türkiye’de işkence ve kötü muamelenin zirveye çıktığı 2016, 2017, 2018 ve 2019 yıllarına ait.
Türkiye, 4 raporla Rusya’nın ardından raporların en çok engel olan ikinci ülke konumunda. Rusya, 21 raporun yayınlanmasına izin vermedi.
Komite, bu ülkeye 7’si düzenli, 22’si özel amaçlı ziyaret gerçekleştirirdi. Bu ziyaretlerin ardından 25 rapor hazırlanırken, bunlardan sadece 4’ü kamuoyuna açıklandı, diğer 21 rapor Rusya izin vermediği için açıklanmadı. Rusya, 1998 yılında sözleşmeye taraf olmuştu.
1987 yılında üye ülkelerin imzasına açılan sözleşme, 47 üye ülkedeki 1,5 milyona yakın mahkum ve tutuklunun inan haklarının korunması açısından önem taşıyor.
[Bold Medya] 29.5.2020
BOLD – Avrupa Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren ve bağımsız uzmanlardan oluşan komite, üye ülkelerdeki cezaevi, karakol, akıl ve ruh hastaneleriyle, göçmenlerin tutulduğu gözaltı merkezlerine haber vermeden ve yetkililerden izin almadan teftiş yapma imkanına sahip tek uluslararası kuruluş.
31 ZİYARET 29 RAPOR
Türkiye, Avrupa İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Sözleşmesine 1988 yılında resmen taraf olduğu için İmralı’da Abdullah Öcalan’ı son yıllarda ziyaret edip koşullarını inceleyen tek uluslararası heyet, bu komitenin üyeleri oldu.
Komitenin bugün yayımlanan yıllık raporuna göre, Türkiye’deki karakol, cezaevlerine şu ana kadar 7’si düzenli, 24’ü özel amaçlı toplam 31 ziyaret gerçekleştirildi.
Komite, şu ana kadar bu ziyaretlerle ilgili 29 rapor hazırlarken bunlardan 25’i kamuoyuna açıklandı.
4 RAPORA İZİN ÇIKMADI
Komitenin hazırladığı 29 rapordan 4’ü Türkiye izin vermediği kamuoyuna açıklanmadı. Bu raporlar 15 Temmuz sonrası Türkiye’de işkence ve kötü muamelenin zirveye çıktığı 2016, 2017, 2018 ve 2019 yıllarına ait.
Türkiye, 4 raporla Rusya’nın ardından raporların en çok engel olan ikinci ülke konumunda. Rusya, 21 raporun yayınlanmasına izin vermedi.
Komite, bu ülkeye 7’si düzenli, 22’si özel amaçlı ziyaret gerçekleştirirdi. Bu ziyaretlerin ardından 25 rapor hazırlanırken, bunlardan sadece 4’ü kamuoyuna açıklandı, diğer 21 rapor Rusya izin vermediği için açıklanmadı. Rusya, 1998 yılında sözleşmeye taraf olmuştu.
1987 yılında üye ülkelerin imzasına açılan sözleşme, 47 üye ülkedeki 1,5 milyona yakın mahkum ve tutuklunun inan haklarının korunması açısından önem taşıyor.
[Bold Medya] 29.5.2020
'Virüsün hasta etme özelliği azaldı, gelen vak'aların seyrinden anlıyoruz'
Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü, hasta yoğunluğunda yaşanan azalmaya bakıldığı zaman şu anki virüsün daha önceden piyasada dolaşan virüsten daha az hasta etme etkisi olduğunu söyleyerek "Ama bu bizde gevşemeye yol açmamalı. Elimizden geleni yapmalıyız" dedi.
Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü, bir televizyon kanalında Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından son açıklanan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) vakalarıyla ilgili rakamları ve 1 Haziran'da kalkacak olan kısıtlamaları değerlendirdi.
Sözcü'den İsmail Akduman'ın haberine göre Özlü, 1 Haziran’da kalkacak olan kısıtlamaları ve başlayacak olan normalleşme süreci için vatandaşları uyaran Özlü, son açıklamalara göre 30 kişinin hayatını kaybettiğini hatırlatarak, şunları söyledi:
"Bu bize şunu gösteriyor. Virüs duruyor. Bir yere gitmiş değil. Ortalık süt liman değil. Tehlike geçmiş değil. Virüs bekliyor. Virüs fırsat kolluyor. Bizi hastalandırmak için, öldürmek için fırsat kolluyor. Yokmuş gibi farz edemeyiz. ‘Tehlike bitti, her şey normale döndü’ diyemeyiz. Elbette sosyal hayat tekrar başladı. Ama bunu yaparken virüse fırsat vermeyecek bir şekilde, kontrollü bir şekilde bunu yapmak zorundayız."
'Virüsün varlığını unutmamalıyız'
1 Haziran’dan itibaren insanların büyük ölçüde normal hayatlarına başlayacaklarını dile getiren Özlü, "Ne olur bunu yaparken virüsün var olduğunu unutmayalım. Tedbirlerimizi almalıyız. Maske, sosyal mesafe ve temizlik. Mümkün olduğu kadar kapalı ve kalabalık alanlara girmeyeceğiz" diye konuştu.
Özlü, bayramda alınan 4 günlük sokağa çıkma yasağı verilerinin de pazartesi alınacağını ve rakamların daha da düşeceğini ifade etti.
'Virüsün hasta yapma etkisi azaldı'
Yoğun bakım ünitesinde bulunan hasta sayısında yaşanan azalma hakkında görüşlerini açıklayan Özlü, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Virüsün hastalık yapma gücü. Biz buna virülans diyoruz. Şu an dolaşan virüsün, daha önceden piyasada dolaşan virüse göre hastalık yapma oranı belki azalmış olabilir. Bununla ilgili yapılmış çalışma yok. Ama bazı mutasyonların geçirdiğine dair çalışmalar var. Hastanelerdeki hasta yoğunluğuna baktığınız zaman hasta yoğunluğunun azaldığını, hastaların daha hafif seyirle bize başvurduklarını görüyoruz."
"Bütün bunlar virüsün hastalık yapma potansiyelinin azaldığını bize düşündürüyor. Bir mutasyonda olabilir. Ama mutasyon olmasa bile bu konuda alınan tedbirlerin işe yaradığını ve tedavilerin daha güçlü, müdahalelerin işe yaradığını gösteriyor" diyen Özlü, "O açıdan artık bu virüs önceki virüse göre daha az hastalık yapıcı gücüne sahip. Ama bu bizde gevşemeye yol açmamalı. Elimizden geleni yapmalıyız" şeklinde konuştu.
'Maske, mesafe ve hijyen yaşamımızda olacak'
Sosyal medya hesabından da değerlendirme yapan Özlü, "Maske, mesafe ve hijyen bundan sonraki yaşamımızda daha uzun bir süre hep bizimle olacak. Bunları geçici birer tedbir gibi görmeyip; alışkanlık haline getirmeli, yaşam biçimine dönüştürmeliyiz" dedi.
Özlü, şöyle devam etti:
"Dünya değişti. 31 Aralık 2019'da yatıp, 1 Ocak 2020 çok farklı bir dünyaya uyandık. Virüse fırsat tanımadan, dikkatli ve kontrollü bir hayat sürdüreceğiz. Bir taziyede 128; bir bayram ziyaretinde 18 kişiye virüs bulaşıyor. Virüs tedbirsizliği, dikkatsizliği affetmiyor. Bir kişinin hatasıyla onlarca kişi hastalanıyor, yüzlerce kişi karantinaya alınıyor. Virüse kaptırdığımız hayatımızı geri alıyoruz. Tekrar evlerimize hapsolmamamız için maske, mesafe ve hijyenden ödün veremeyiz. Virüsle beraber yaşarken herkes için, her zaman, her yerde ve her koşulda bu üç tedbir vazgeçilmez."
Maske, mesafe ve hijyen bundan sonraki yaşamımızda daha uzun bir süre hep bizimle olacak. Bunları geçici birer tedbir gibi görmeyip; alışkanlık haline getirmeli, yaşam biçimine dönüştürmeliyiz. Dünya değişti. 31 Aralık 2019’da yatıp, 1 Ocak 2020 çok farklı bir dünyaya uyandık.
[Samanyolu Haber] 29.5.2020
Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Tevfik Özlü, bir televizyon kanalında Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından son açıklanan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) vakalarıyla ilgili rakamları ve 1 Haziran'da kalkacak olan kısıtlamaları değerlendirdi.
Sözcü'den İsmail Akduman'ın haberine göre Özlü, 1 Haziran’da kalkacak olan kısıtlamaları ve başlayacak olan normalleşme süreci için vatandaşları uyaran Özlü, son açıklamalara göre 30 kişinin hayatını kaybettiğini hatırlatarak, şunları söyledi:
"Bu bize şunu gösteriyor. Virüs duruyor. Bir yere gitmiş değil. Ortalık süt liman değil. Tehlike geçmiş değil. Virüs bekliyor. Virüs fırsat kolluyor. Bizi hastalandırmak için, öldürmek için fırsat kolluyor. Yokmuş gibi farz edemeyiz. ‘Tehlike bitti, her şey normale döndü’ diyemeyiz. Elbette sosyal hayat tekrar başladı. Ama bunu yaparken virüse fırsat vermeyecek bir şekilde, kontrollü bir şekilde bunu yapmak zorundayız."
'Virüsün varlığını unutmamalıyız'
1 Haziran’dan itibaren insanların büyük ölçüde normal hayatlarına başlayacaklarını dile getiren Özlü, "Ne olur bunu yaparken virüsün var olduğunu unutmayalım. Tedbirlerimizi almalıyız. Maske, sosyal mesafe ve temizlik. Mümkün olduğu kadar kapalı ve kalabalık alanlara girmeyeceğiz" diye konuştu.
Özlü, bayramda alınan 4 günlük sokağa çıkma yasağı verilerinin de pazartesi alınacağını ve rakamların daha da düşeceğini ifade etti.
'Virüsün hasta yapma etkisi azaldı'
Yoğun bakım ünitesinde bulunan hasta sayısında yaşanan azalma hakkında görüşlerini açıklayan Özlü, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Virüsün hastalık yapma gücü. Biz buna virülans diyoruz. Şu an dolaşan virüsün, daha önceden piyasada dolaşan virüse göre hastalık yapma oranı belki azalmış olabilir. Bununla ilgili yapılmış çalışma yok. Ama bazı mutasyonların geçirdiğine dair çalışmalar var. Hastanelerdeki hasta yoğunluğuna baktığınız zaman hasta yoğunluğunun azaldığını, hastaların daha hafif seyirle bize başvurduklarını görüyoruz."
"Bütün bunlar virüsün hastalık yapma potansiyelinin azaldığını bize düşündürüyor. Bir mutasyonda olabilir. Ama mutasyon olmasa bile bu konuda alınan tedbirlerin işe yaradığını ve tedavilerin daha güçlü, müdahalelerin işe yaradığını gösteriyor" diyen Özlü, "O açıdan artık bu virüs önceki virüse göre daha az hastalık yapıcı gücüne sahip. Ama bu bizde gevşemeye yol açmamalı. Elimizden geleni yapmalıyız" şeklinde konuştu.
'Maske, mesafe ve hijyen yaşamımızda olacak'
Sosyal medya hesabından da değerlendirme yapan Özlü, "Maske, mesafe ve hijyen bundan sonraki yaşamımızda daha uzun bir süre hep bizimle olacak. Bunları geçici birer tedbir gibi görmeyip; alışkanlık haline getirmeli, yaşam biçimine dönüştürmeliyiz" dedi.
Özlü, şöyle devam etti:
"Dünya değişti. 31 Aralık 2019'da yatıp, 1 Ocak 2020 çok farklı bir dünyaya uyandık. Virüse fırsat tanımadan, dikkatli ve kontrollü bir hayat sürdüreceğiz. Bir taziyede 128; bir bayram ziyaretinde 18 kişiye virüs bulaşıyor. Virüs tedbirsizliği, dikkatsizliği affetmiyor. Bir kişinin hatasıyla onlarca kişi hastalanıyor, yüzlerce kişi karantinaya alınıyor. Virüse kaptırdığımız hayatımızı geri alıyoruz. Tekrar evlerimize hapsolmamamız için maske, mesafe ve hijyenden ödün veremeyiz. Virüsle beraber yaşarken herkes için, her zaman, her yerde ve her koşulda bu üç tedbir vazgeçilmez."
Maske, mesafe ve hijyen bundan sonraki yaşamımızda daha uzun bir süre hep bizimle olacak. Bunları geçici birer tedbir gibi görmeyip; alışkanlık haline getirmeli, yaşam biçimine dönüştürmeliyiz. Dünya değişti. 31 Aralık 2019’da yatıp, 1 Ocak 2020 çok farklı bir dünyaya uyandık.
[Samanyolu Haber] 29.5.2020
Başsavcıya "güvendiğin Saray'dan büyük Allah var" dedi, terör soruşturması açıldı
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Selahattin Demirtaş'ın savunmada 'Benimle ilgili operasyonun yürütücüsü Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı' demişti. Başsavcılık bu sözleri 'terör suçu' saydı.
HDP'nin önceki Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'a mahkemede savunma yaparken söylediği "Yargı önünde hesap vereceksiniz" sözlerinden dolayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından "terör" soruşturması açıldı.
Demirtaş, savunmasında "Benimle ilgili operasyonun yürütücüsü Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı. İki tutuklamayı bizzat örgütleyerek. İkinci tutuklamamın nasıl yapıldığının bütün detaylarını biliyorum. Başsavcı Yüksel Kocaman ve yardımcısı. Haklarında suç duyurusu yaptık. Senin o güvendiğin Saray'dan büyük Allah var Yüksel Kocaman. Devran dönüyor, halk var. Sandık kurulduğunda güvendiğin dağlara kar yağacak. Bunların hepsinin hesabını yargı önünde vereceksiniz" demişti.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bu sözleri "suç" sayarak "terör" soruşturması açtı.
Haberi, Demirtaş'ın avukatı Mahsuni Karaman sosyal medya hesabından duyurdu.
Karaman "Yargı önünde hesap vereceksiniz beyanına "terör" soruşturması açıldığını da gördük, şükür! Tekrar edelim o vakit bu soruşturma için de yargı önünde hesap verecekler" ifadelerini kullandı.
Edirne Yüksek Güvenlikli F Tipi Cezaevi'nde tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş, kendisine suçlamaların isnat edildiği dosyalar kapsamında yargılandığı Ankara 19'uncu Ağır Ceza Mahkemesi'nde kapsamlı savunmalar yapmıştı.
[Samanyolu Haber] 29.5.2020
HDP'nin önceki Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'a mahkemede savunma yaparken söylediği "Yargı önünde hesap vereceksiniz" sözlerinden dolayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından "terör" soruşturması açıldı.
Demirtaş, savunmasında "Benimle ilgili operasyonun yürütücüsü Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı. İki tutuklamayı bizzat örgütleyerek. İkinci tutuklamamın nasıl yapıldığının bütün detaylarını biliyorum. Başsavcı Yüksel Kocaman ve yardımcısı. Haklarında suç duyurusu yaptık. Senin o güvendiğin Saray'dan büyük Allah var Yüksel Kocaman. Devran dönüyor, halk var. Sandık kurulduğunda güvendiğin dağlara kar yağacak. Bunların hepsinin hesabını yargı önünde vereceksiniz" demişti.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bu sözleri "suç" sayarak "terör" soruşturması açtı.
Haberi, Demirtaş'ın avukatı Mahsuni Karaman sosyal medya hesabından duyurdu.
Karaman "Yargı önünde hesap vereceksiniz beyanına "terör" soruşturması açıldığını da gördük, şükür! Tekrar edelim o vakit bu soruşturma için de yargı önünde hesap verecekler" ifadelerini kullandı.
Edirne Yüksek Güvenlikli F Tipi Cezaevi'nde tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş, kendisine suçlamaların isnat edildiği dosyalar kapsamında yargılandığı Ankara 19'uncu Ağır Ceza Mahkemesi'nde kapsamlı savunmalar yapmıştı.
[Samanyolu Haber] 29.5.2020
300 bin esnaf hapse girebilir
Çeke hapis cezası kaldırılmazsa yüz binlerce esnafa 26 Haziran’dan sonra hapis yolu açılmış olacak.
Ülkenin son iki yıldır içinde bulunduğu ekonomik krizden dolayı işleri bozulan, alacaklarını tahsil edemeyen ve çekin karşılıksız çıkması gibi nedenlerle yaklaşık 300 bin esnaf, 26 Haziran’dan sonra hapse girme tehlikesiyle karşı karşıya.
Çoğu kendi işinin patronu olan bu insanlar ya 2018 Ağustos’ta yaşanan kur krizinden sonra dolar borcu katlandığı, ya kamu hizmeti yaptığı halde kamudan ödeme alamadığı ya da alacaklısı olduğu şirket konkordato ilan ettiği için bir kuruş dahi tahsilat yapamadığından dolayı zora düştü. Ekonomik kriz koşulları içinde iş yapamaması da eklenince işletmesini daha fazla döndüremedi ve iflas etti. İçlerinde, yakın dönemde fabrika sahibi olup da şimdi asgari ücretle çalışmaya mecbur kalanlar var.
Cumhuriyet’in haberine göre kamuoyunda “çek mağdurları” olarak bilinen iş insanları, 24 Mart’ta çıkarılan torba yasayla “üç ay içinde borcunun yüzde 10’unu ödemek” şartıyla tahliye edilmişti. Haziran sonunda bu süre dolacak ve yaklaşık 300 bin kişinin 150-200 binine yeniden cezaevi yolu açılacak.
Bu sürenin uzatılacağı konuşuluyor ancak bunun mağduriyeti ortadan kaldırmayacağı, hapsin tamamen kaldırılması talep ediliyor.
‘BORÇLU OLMAMIZIN SEBEBİ EKONOMİK KRİZ’
2018’de karşılıksız çek sebebiyle 58 bin kişinin hapis yattığı tahmin ediliyor. Şu an yüzde 40’ı kadın olmak üzere yaklaşık 300 bin kişi zorda. Mağduriyetlerini duyurmak için sosyal medyada örgütlenen çek mağdurlarının temsilcisi Haydar Zirek, “24 Mart’ta çıkan torba yasaya göre, ödenmeyen çek tutarının yüzde 90’ı her 2 ayda bir eşit taksitlerle olmak kaydıyla 15 taksitte ödenecek. Zaten ödeme şansı olsa hapse girmezdi. Borçlarının yüzde 1’ini bile ödeyemeyecek haldeler” dedi.
Borçlu olmalarının ana sebebinin ekonomik kriz olduğunun altını çizen Zirek, “Karşımıza sürekli ‘alacaklıların hakkı’ çıkarılıyor ama biz de alacaklıydık ve tahsil edemediğimiz için bu haldeyiz” diye konuştu.
İnfaz Yasası ile mağduriyetlerinin daha da derinleştiğini kaydeden Zirek’in talepleri şöyle: “Dolandırıcılara bile af var. Bizim suçumuz ne? Vergi levhamızın olması ve istihdam sağlamamız mı? Çeke hapis cezası kaldırılsın. İş insanlarına tekrar kazanıp, borçlarını ödeyebilmeleri için fırsat verilsin.”
[Samanyolu Haber] 29.5.2020
Ülkenin son iki yıldır içinde bulunduğu ekonomik krizden dolayı işleri bozulan, alacaklarını tahsil edemeyen ve çekin karşılıksız çıkması gibi nedenlerle yaklaşık 300 bin esnaf, 26 Haziran’dan sonra hapse girme tehlikesiyle karşı karşıya.
Çoğu kendi işinin patronu olan bu insanlar ya 2018 Ağustos’ta yaşanan kur krizinden sonra dolar borcu katlandığı, ya kamu hizmeti yaptığı halde kamudan ödeme alamadığı ya da alacaklısı olduğu şirket konkordato ilan ettiği için bir kuruş dahi tahsilat yapamadığından dolayı zora düştü. Ekonomik kriz koşulları içinde iş yapamaması da eklenince işletmesini daha fazla döndüremedi ve iflas etti. İçlerinde, yakın dönemde fabrika sahibi olup da şimdi asgari ücretle çalışmaya mecbur kalanlar var.
Cumhuriyet’in haberine göre kamuoyunda “çek mağdurları” olarak bilinen iş insanları, 24 Mart’ta çıkarılan torba yasayla “üç ay içinde borcunun yüzde 10’unu ödemek” şartıyla tahliye edilmişti. Haziran sonunda bu süre dolacak ve yaklaşık 300 bin kişinin 150-200 binine yeniden cezaevi yolu açılacak.
Bu sürenin uzatılacağı konuşuluyor ancak bunun mağduriyeti ortadan kaldırmayacağı, hapsin tamamen kaldırılması talep ediliyor.
‘BORÇLU OLMAMIZIN SEBEBİ EKONOMİK KRİZ’
2018’de karşılıksız çek sebebiyle 58 bin kişinin hapis yattığı tahmin ediliyor. Şu an yüzde 40’ı kadın olmak üzere yaklaşık 300 bin kişi zorda. Mağduriyetlerini duyurmak için sosyal medyada örgütlenen çek mağdurlarının temsilcisi Haydar Zirek, “24 Mart’ta çıkan torba yasaya göre, ödenmeyen çek tutarının yüzde 90’ı her 2 ayda bir eşit taksitlerle olmak kaydıyla 15 taksitte ödenecek. Zaten ödeme şansı olsa hapse girmezdi. Borçlarının yüzde 1’ini bile ödeyemeyecek haldeler” dedi.
Borçlu olmalarının ana sebebinin ekonomik kriz olduğunun altını çizen Zirek, “Karşımıza sürekli ‘alacaklıların hakkı’ çıkarılıyor ama biz de alacaklıydık ve tahsil edemediğimiz için bu haldeyiz” diye konuştu.
İnfaz Yasası ile mağduriyetlerinin daha da derinleştiğini kaydeden Zirek’in talepleri şöyle: “Dolandırıcılara bile af var. Bizim suçumuz ne? Vergi levhamızın olması ve istihdam sağlamamız mı? Çeke hapis cezası kaldırılsın. İş insanlarına tekrar kazanıp, borçlarını ödeyebilmeleri için fırsat verilsin.”
[Samanyolu Haber] 29.5.2020
Babam cezaevinde ölüyor; sesimi duyan yok mu? [İlker Doğan]
Tutuklu gazetecilerden Mevlüt Öztaş’ın 9 yıl 3 aylık hapis cezası İstinaf Mahkemesi tarafından onandı. Ancak mahkeme, kanser olmasına ve ağır rahatsızlıklarına ilişkin onlarca rapora rağmen Öztaş’ı tahliye etmedi.
Babasının tahliyesi için aylardır çırpınan kızı Büşra Öztaş, mahkemenin kararına tepkisini sosyal medya üzerinden gösterdi. “O kadar dilekçe yazmamız, her yere başvuru yapmamız, buradan sesimizi duyurmaya çalışmamıza rağmen kararda babamın sağlık durumuna değinmemişler bile.” diyen Öztaş, “El birliğiyle babamı öldürecekler, sesimi duyan yok mu? ifadelerini kullandı.
BABADAN KIZINA: SİZE YÜK OLDUM!
Büşra Öztaş babasıyla dün yaptıkları son telefon görüşmesinde yaşadıklarını ise şu cümlelerle paylaştı: “Bugünkü telefonda, ‘baba uğraşlarımız sonuç verdi, tahliye oldun. Seni almaya geliyoruz’ demeyi çok isterdim. Ama yalnızca ‘moralini bozma, kendine iyi bak’ diyebildim. ‘Size yük oldum, benimle ilgilenmekten kendinize bakamadınız’ diye ağladı.”
Türkiye’deki cezaevlerinde insan hakları ihlalleri her zaman vardı. Ancak özellikle AKP rejimi döneminde hukuksuzluklar, işkence ve kötü muamele ayyuka çıktı. AKP iktidara geldiğinde 55 bin seviyelerinde olan cezaevlerinin nüfusu bugün son af düzenlemesiyle hırsızların, katillerin, gaspçıların ve suç örgütü mensuplarının tahliyesine rağmen 210 bin civarında. 7 kişilik koğuşlarda 35-40 kişi kalıyor. Yemekler yenmeyecek kadar kötü ve yetersiz, sağlık hizmetlerine ulaşmak ise neredeyse imkansız.
HASTA TUTUKLU SAYISI 1.400’E DAYANDI
Koronavirüs salgınının tehdit ettiği en riskli grupların başında hasta tutuklular geliyor. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 2019 raporuna göre cezaevlerinde 458’i ağır olmak üzere 1.334 hasta tutuklu var. Hak İnisiyatifi’nin rakamlarına göre ise cezaevinde anneleriyle kalan çocukların sayısı ise 800’e yaklaştı.
ÖLMESİ Mİ İSTENİYOR?
Cezaevlerindeki ağır hastalardan biri de gazeteci Mevlüt Öztaş. Şubat 2018’den bu yana tutuklu. İlk olarak Uşak E Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderildi. Orada kasık fıtığı ortaya çıktı. Ailesine haber bile verilmeden ameliyat edildi. Ardından cezaevi şartlarından dolayı böbrek yetmezliği ortaya çıktı. Bu arada astım rahatsızlığı ilerledi. Hastalıklarından dolayı defalarca tahliye talep etti. Ancak bütün talepleri reddedildi. Hipertansiyon rahatsızlığı olduğu tespit edildi. Aylarca diyet yaptı. Yargılama sonucu mahkeme 9 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırdı. Delil olarak yazdığı birkaç haber ve Cihan Haber Ajansı’nda çalışmış olması gösterildi. Tahliye de edilmedi.
AİLESİNE HABER BİLE VERİLMİYOR
Kendi talebiyle Afyon Cezaevine nakledildi. Burada ise kendisine sakalı uzun olduğu gerekçesiyle hücre cezası verildi. 3 Nisan’daki görüşmede ailesine acilen hastaneye kaldırıldığını, safra kesesi ameliyatı olduğunu anlattı. Hastane yönetimi, Öztaş’ın ailesine haber bile verilmemişti. Rahatsızlanması üzerine 8 Nisan 2020 Ankara’ya sevk edildi. Kanser olmuştu.
BABAMI KAYBETMEKTEN KORKUYORUM, LÜTFEN SESİMİZİ DUYUN
Mevlüt Öztaş’ın acilen tahliye edilmesi gerekiyor. İstinaf Mahkemesi, önceki gün Öztaş’ın kararını onadı. Ancak ailenin yukarıda sayılan bütün rahatsızlıklara ilişkin mahkemeye sunduğu rapora rağmen tahliye kararı çıkmadı. Kızı Büşra Öztaş, karara tepkisini şu sözlerle dile getirdi: “O kadar dilekçe yazmamız, her yere başvuru yapmamız, buradan sesimizi duyurmaya çalışmamıza rağmen kararda babamın sağlık durumuna değinmemişler bile. El birliğiyle babamı öldürecekler, sesimi duyan yok mu?”
Büşra Öztaş babasıyla dün yaptıkları son telefon görüşmesinde yaşadıklarını ise şu cümlelerle paylaştı: “Bugünkü telefonda, ‘baba uğraşlarımız sonuç verdi, tahliye oldun. Seni almaya geliyoruz’ demeyi çok isterdim. Ama yalnızca ‘moralini bozma, kendine iyi bak’ diyebildim. ‘Size yük oldum, benimle ilgilenmekten kendinize bakamadınız’ diye ağladı.”
Cezaevlerinde can pazarı! Yüzlerce tutuklu ölümü bekliyor!
Kanser hastası Mevlüt Öztaş yalnız değil. Cezaevlerinde onun durumunda yüzlerce hasta var ancak hayati tehlikeye rağmen tahliye edilmiyor. Bunlardan biri Osmaniye Cezaevi’ndeki Sabri Kaya’ydı. Kalbinin yüzde 25’i çalışıyordu. İki kez bağırsak kanaması geçirdi. Onlarca kez tahliye talebinde bulundu ancak nafile. Hasta tutuklu Kaya, son ana kadar tahliye edilmedi. Öleceğinin anlaşılması üzerine tahliye kararı verildi. Aynı gün hayatını kaybetti.
Hasta tutuklu Elif Şahin’in 2011’den beri böbrek yetmezliği sorunu var. Tutuklu bulunduğu dönemde hastalığı daha da ilerledi. Panik atak, yüksek tansiyon ve kalp sorunları var. Ancak o da tahliye edilmiyor.
KEMOTERAPİ BİLE ALAMIYORLAR
3 yıldır Cezaevinde tutuklu bulunan Ümit Gökhasan (46) da tıpkı Mevlüt Öztaş gibi kanser hastası. Ailesinin verdiği bilgilere göre aylardır kemoterapi de alamıyor. O da tahliye edilmiyor.
Hasta tutuklulardan biri de Lütfi Koç. Menemen Cezaevi’nde tutulan Koç, son görüşmesinde eşine, “Benim acil hastaneye çıkmam gerekiyor. Durumum iyi değil. Karnımın sol tarafı şiş. Doktor kanserden şüphelenmişti. Tetkiklerim bekliyor. Beni burada öldürmek istiyorlar.” diyordu.
BÖBREKLERİNİ KAYBEDİYOR
Erzurum cezaevinde tutuklu bulunan öğretmen Birgül Bulut, ileri derecede böbrek rahatsızlığı var. Hipertansiyon, astım, kan pıhtılaşma bozukluğu, hemoroid, kalp ritim bozukluğu hastalıkları için günde 20 adet ilaç kullanıyor. Gözaltında iki kez astım krizi geçirdi. Böbreklerini kaybetme riski var ancak o da tıpkı diğerleri gibi tahliye edilmiyor.
Hasta tutuklu Şadi Şakacı, cezaevinde makineye bağlı yaşıyor. Daha önce zatürre geçiren, uyku apnesi ve astım hastası olan Şadi Şakacı, korona salgınında en riskli gruplarda bulunuyor. Ancak o da tahliye edilmiyor.
[İlker Doğan] 29.5.2020 [TR724]
Babasının tahliyesi için aylardır çırpınan kızı Büşra Öztaş, mahkemenin kararına tepkisini sosyal medya üzerinden gösterdi. “O kadar dilekçe yazmamız, her yere başvuru yapmamız, buradan sesimizi duyurmaya çalışmamıza rağmen kararda babamın sağlık durumuna değinmemişler bile.” diyen Öztaş, “El birliğiyle babamı öldürecekler, sesimi duyan yok mu? ifadelerini kullandı.
BABADAN KIZINA: SİZE YÜK OLDUM!
Büşra Öztaş babasıyla dün yaptıkları son telefon görüşmesinde yaşadıklarını ise şu cümlelerle paylaştı: “Bugünkü telefonda, ‘baba uğraşlarımız sonuç verdi, tahliye oldun. Seni almaya geliyoruz’ demeyi çok isterdim. Ama yalnızca ‘moralini bozma, kendine iyi bak’ diyebildim. ‘Size yük oldum, benimle ilgilenmekten kendinize bakamadınız’ diye ağladı.”
Türkiye’deki cezaevlerinde insan hakları ihlalleri her zaman vardı. Ancak özellikle AKP rejimi döneminde hukuksuzluklar, işkence ve kötü muamele ayyuka çıktı. AKP iktidara geldiğinde 55 bin seviyelerinde olan cezaevlerinin nüfusu bugün son af düzenlemesiyle hırsızların, katillerin, gaspçıların ve suç örgütü mensuplarının tahliyesine rağmen 210 bin civarında. 7 kişilik koğuşlarda 35-40 kişi kalıyor. Yemekler yenmeyecek kadar kötü ve yetersiz, sağlık hizmetlerine ulaşmak ise neredeyse imkansız.
HASTA TUTUKLU SAYISI 1.400’E DAYANDI
Koronavirüs salgınının tehdit ettiği en riskli grupların başında hasta tutuklular geliyor. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 2019 raporuna göre cezaevlerinde 458’i ağır olmak üzere 1.334 hasta tutuklu var. Hak İnisiyatifi’nin rakamlarına göre ise cezaevinde anneleriyle kalan çocukların sayısı ise 800’e yaklaştı.
ÖLMESİ Mİ İSTENİYOR?
Cezaevlerindeki ağır hastalardan biri de gazeteci Mevlüt Öztaş. Şubat 2018’den bu yana tutuklu. İlk olarak Uşak E Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderildi. Orada kasık fıtığı ortaya çıktı. Ailesine haber bile verilmeden ameliyat edildi. Ardından cezaevi şartlarından dolayı böbrek yetmezliği ortaya çıktı. Bu arada astım rahatsızlığı ilerledi. Hastalıklarından dolayı defalarca tahliye talep etti. Ancak bütün talepleri reddedildi. Hipertansiyon rahatsızlığı olduğu tespit edildi. Aylarca diyet yaptı. Yargılama sonucu mahkeme 9 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırdı. Delil olarak yazdığı birkaç haber ve Cihan Haber Ajansı’nda çalışmış olması gösterildi. Tahliye de edilmedi.
AİLESİNE HABER BİLE VERİLMİYOR
Kendi talebiyle Afyon Cezaevine nakledildi. Burada ise kendisine sakalı uzun olduğu gerekçesiyle hücre cezası verildi. 3 Nisan’daki görüşmede ailesine acilen hastaneye kaldırıldığını, safra kesesi ameliyatı olduğunu anlattı. Hastane yönetimi, Öztaş’ın ailesine haber bile verilmemişti. Rahatsızlanması üzerine 8 Nisan 2020 Ankara’ya sevk edildi. Kanser olmuştu.
BABAMI KAYBETMEKTEN KORKUYORUM, LÜTFEN SESİMİZİ DUYUN
Mevlüt Öztaş’ın acilen tahliye edilmesi gerekiyor. İstinaf Mahkemesi, önceki gün Öztaş’ın kararını onadı. Ancak ailenin yukarıda sayılan bütün rahatsızlıklara ilişkin mahkemeye sunduğu rapora rağmen tahliye kararı çıkmadı. Kızı Büşra Öztaş, karara tepkisini şu sözlerle dile getirdi: “O kadar dilekçe yazmamız, her yere başvuru yapmamız, buradan sesimizi duyurmaya çalışmamıza rağmen kararda babamın sağlık durumuna değinmemişler bile. El birliğiyle babamı öldürecekler, sesimi duyan yok mu?”
Büşra Öztaş babasıyla dün yaptıkları son telefon görüşmesinde yaşadıklarını ise şu cümlelerle paylaştı: “Bugünkü telefonda, ‘baba uğraşlarımız sonuç verdi, tahliye oldun. Seni almaya geliyoruz’ demeyi çok isterdim. Ama yalnızca ‘moralini bozma, kendine iyi bak’ diyebildim. ‘Size yük oldum, benimle ilgilenmekten kendinize bakamadınız’ diye ağladı.”
Cezaevlerinde can pazarı! Yüzlerce tutuklu ölümü bekliyor!
Kanser hastası Mevlüt Öztaş yalnız değil. Cezaevlerinde onun durumunda yüzlerce hasta var ancak hayati tehlikeye rağmen tahliye edilmiyor. Bunlardan biri Osmaniye Cezaevi’ndeki Sabri Kaya’ydı. Kalbinin yüzde 25’i çalışıyordu. İki kez bağırsak kanaması geçirdi. Onlarca kez tahliye talebinde bulundu ancak nafile. Hasta tutuklu Kaya, son ana kadar tahliye edilmedi. Öleceğinin anlaşılması üzerine tahliye kararı verildi. Aynı gün hayatını kaybetti.
Hasta tutuklu Elif Şahin’in 2011’den beri böbrek yetmezliği sorunu var. Tutuklu bulunduğu dönemde hastalığı daha da ilerledi. Panik atak, yüksek tansiyon ve kalp sorunları var. Ancak o da tahliye edilmiyor.
KEMOTERAPİ BİLE ALAMIYORLAR
3 yıldır Cezaevinde tutuklu bulunan Ümit Gökhasan (46) da tıpkı Mevlüt Öztaş gibi kanser hastası. Ailesinin verdiği bilgilere göre aylardır kemoterapi de alamıyor. O da tahliye edilmiyor.
Hasta tutuklulardan biri de Lütfi Koç. Menemen Cezaevi’nde tutulan Koç, son görüşmesinde eşine, “Benim acil hastaneye çıkmam gerekiyor. Durumum iyi değil. Karnımın sol tarafı şiş. Doktor kanserden şüphelenmişti. Tetkiklerim bekliyor. Beni burada öldürmek istiyorlar.” diyordu.
BÖBREKLERİNİ KAYBEDİYOR
Erzurum cezaevinde tutuklu bulunan öğretmen Birgül Bulut, ileri derecede böbrek rahatsızlığı var. Hipertansiyon, astım, kan pıhtılaşma bozukluğu, hemoroid, kalp ritim bozukluğu hastalıkları için günde 20 adet ilaç kullanıyor. Gözaltında iki kez astım krizi geçirdi. Böbreklerini kaybetme riski var ancak o da tıpkı diğerleri gibi tahliye edilmiyor.
Hasta tutuklu Şadi Şakacı, cezaevinde makineye bağlı yaşıyor. Daha önce zatürre geçiren, uyku apnesi ve astım hastası olan Şadi Şakacı, korona salgınında en riskli gruplarda bulunuyor. Ancak o da tahliye edilmiyor.
[İlker Doğan] 29.5.2020 [TR724]
Seni hizmetinden uzaklaştıran arkadaşın değildir! [Prof. Dr. Osman Şahin]
Muhasibi Hazretleri “Er Riaye/Kalp Hayatı” adlı eserinde insanı Allah’tan (CC) uzaklaştıran arkadaşlıklar ve arkadaşlar konusunu ele almaktadırlar. Hayır ve zikir için bir araya gelindiği zamanlar bazı hoş olmayan şeyler de konuşuluyorsa ve bu daha önce de tecrübe edilmiş ise ne yapmak gerekir sorusuna şöyle cevap verirler: “Meclislerini ve beraberliklerini terk etmelidir. Çünkü salim kalmayacağını tecrübe etmiştir. Ayrıca, nafile bir İş, günahla yerine getirilmiştir.”
“Ama onlar Allah için kardeştirler?” diyerek yapılan itiraza cevaben çok önemli açıklamalarda bulunmaktadırlar: “Yalancılar bu adı, davaları için, gerçek değil, istiare olarak kullanırlar… Onunla salim kalmadığın kişiye, Allah için kardeş, arkadaş ve dost desen bile, o senin din düşmanındır. Onun beraberliği ile, Allah’ın gazabına maruz kaldığın kişi, nasıl Allah için kardeş ve arkadaş oluyor ki? Hz. Bilal’in rivayet ettiği şu hadisi duymuşsundur: ”Adam öyle bir kelime ile konuşur ki, Allah’ın gazabını zirve seviyede hak eder. Kıyamete kadar üzerine gazap yazılır.” Konuşmasıyla seni Allah’ın gazabına maruz bırakandan daha düşman, kim vardır?..
Muhammed b. Nasr el-Harisi’nin hadisini duymadın mı? Orada ifade edildiğine göre Cenab-ı Hak, Hz. Musa’ya şunu vahyetmiştir: ”Ya Musa, kendine dost ararken dikkatli ol. Benim sevincim üzerine sana yardımcı olmayanla arkadaş olma. Çünkü o senin düşmanındır, kalbini katılaştırır.” İşte böyle olan, senin düşmanındır. Allah için arkadaş, kardeş vb. isimler verirsen, hak etmediğin şeyi vermiş olursun. Onun zıddını hak etmiş ki, o da düşman kelimesidir. Onunla Allah’a isyan edilen kişi nasıl Allah için dost olabilir? Günah İşlemene neden olandan daha zararlı, kim vardır? Ebu Musa’nın hadisini duymadın mı? Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: “Kötü arkadaş, körüğe üfüren kişi gibidir. Körüğün kıvılcımlarıyla seni yakmasa bile, kötü kokusu ile seni rahatsız eder. ” Bu da öyledir. Onlarla beraber Allah’a isyan etmesen bile, kalbinin katılaşmasına, meşgul olmasına ve oyuna dalmasına engel olamazsın. Bu türlüsü kardeş değildir, düşmandır, hatta düşmandan da zararlıdır.”
Gökteki kuş yerdeki benzerinin yanına konar…
Konunun devamında, insanın tanımadığı insanlardan daha ziyade arkadaş olarak tanıdıkları ile etkileşim halinde oldukları ve onlardan gelen şeylere itibar etmeye yatkın olduklarını ve bu durumun yol açabileceği tehlikelere dikkat çekmektedirler: “Asıl tehlike, senin şeklinde, senin gibi olan, dostluk kurduğun, kalbinin ısındığı kişilerden gelir. Beraber gaflete dalarsın, Allah’ı hatırlamayacak şekilde O’na isyan edersin. Veya hatırlarsın da, gaflet perdesinin kalınlığı ve konuşma dalgınlığından ötürü, önem vermezsin. Bunlar, şeytanın oyunu ve ağlarıdır. Onlarla seni uyutur, neticede ağa düşürür. En yumuşak avcıdan daha yumuşak davranır.
Zaten avcılar da karga avlamak için oyunlar yaparlar. Serçeleri avlamak için ağlar kurarlar. Serçe avlamak için kargayı ağa yatırmazlar. Her kuşu avlamak için, kendi cinsinden bir kuş dikerler. Çünkü kuş benzeriyle uyuşur, ünsiyet kurar, yanına konar ve neticede avlanır. Hz. Ebu Derda’nın, Hz. Selman’a yazdığı şu mektubu duymadın mı? “Beden bedenden uzak olur, ama ruh ruha yakındır. Gökteki kuş yerdeki benzerinin yanına konar.” Ne güzel söylemiş. Biz de bunu tecrübelerimizle görüyoruz. Avcı, benzeri bir şekildeki kuşla kuşları avladığı gibi, şeytan da, aynı şeyi yapar. Çünkü senin bid’atçıdan, fasıktan ve avamla ünsiyetten nefret ettiğini bilmektedir. Kalbini, aynı tipte kişilerle arkadaşlığa, ülfete ve konuşmayı sevmeye davet etmektedir. Ülfet ve sevgi içinde onlarla karşılaştığın zaman, bid’atçı ve fasıktan çekindiğin gibi, onlardan çekinmez ve endişe etmezsin. Kalbin hemen ünsiyet kurar, rahatlar, yaklaşır ve konuşmalarına ortak oluncaya kadar sözlerini süsler.”
Muhasibi Hazretleri, bir araya geldiklerinde, yerine getirilmesi gereken dini bir vazife veya başka yollardan elde edilemeyecek bir geçim vesilesi ortada olmadığı halde arkadaş olmanın verdiği yakınlıkla yapılan sohbetler eğer onları Allah’ın (CC) hoşuna gitmeyen zeminlere doğru kaydırmışsa bu insanların kendilerini tehlikeye atmış ve Allah’ın (CC) emrini hafife almış olacaklarını ifade etmektedir.
Aynı eserde, Şeytanın tuzaklarından birisi de şöyle anlatılmaktadır; Şeytan muttaki ve dindar birisinin gıybet, yalan ve benzeri şeylerden nefret ettiğini bildiği için, onu, kendisi ile itaati altına alacak biriyle (ki bu daha çok Allah için kardeş bildiği birisidir) karşılaştırır. Bu arkadaşına başta bu tarzda şeyleri söyletmez. Beraber yapılan zikirlerle (ibadetlerle) arada ünsiyet kurulmasını bekler. Sonra fuzuli sözler, gıybetler ve dünyevi şeyleri hoş göstererek, gıybet ve yalan olabilecek şeyleri süsleyerek arkadaşı vesilesiyle onu tuzağa çekmeye çalışır.
Aklının yarısı arkadaşındadır…
Muhasibi Hazretleri burada yapılan işin doğrulunu test etme adına bazı kriterler vermekte ve büyüklerin yaptıkları önemli tavsiyeleri hatırlatmaktadırlar: “Eğer ikiniz de çoğu işinizde havf sahibi kişiler iseniz, gıybet yapmayı, Allah adına gazaplanma, hayret etme, reddetme veya söz konusu kişiye acıma şeklinde yaptırır. Eğer ikiniz de bu makamda havf sahibi değilseniz, gıybeti, ikinizin zikrettiği veya birinizin zikredip diğerinin razı olduğu, o kişiye gazaplanma, kinlenme, öç alma vb. şekillerde yaptırır. Ya da halkın noksanlıklarını anlatıp rahatlama yoluyla gıybet yaptırır. Yalan ve alay da böyledir… Sonra ayrılmayacak şekilde konuşmaya dalarlar. Neticede, ikisine de lanet edilir.
Onun için Hz. Ömer şöyle demiştir: “İnsanlardan emin olanların dışında, arkadaşlarından çekin. Allah’tan korkmayandan da emin olunmaz. Çünkü o arkadaşın, gaflete düştüğün zaman, seni uyarır.” İmam Şafii de şöyle diyor: “Aklının yarısı arkadaşındadır.” Ne güzel söylemiş! Çünkü, gafil olduğun konuda aklını uyarınca, sanki aklın yarısı ondaydı da sana iade etti gibi olur. Veya bütün aklın ondaydı da, bir anda onu sana iade etti. Bütün işlerinizde aklınızın yarısı birbirinizdedir. Çünkü, arkadaşının gafil olduğu konuyu sen fark ediyor ve onu ikaz ediyorsun. Sen gafil olunca, o seni uyarıyor. Bir araya geldiğinizde, iki akılla Allah’a kulluk yapmış oluyor, nefsinizin kusurlarını iki akılla görmüş oluyorsunuz.”
Bu arada beraber yapılmış olan zikirler, ibadetler ve diğer güzel şeyler Allah’ın hoşuna gitmeyen şeyleri konuşma kötülüğünü ortadan kaldırmamakta ve onu karşılamaya yetmemektedir. Çünkü bu yapılanlarla bir nafile üzerinde yardımlaşırken, bir farza uymayarak büyük bir hüsrana düşülmektedir.
Muhasibi Hazretleri, bu zararlı arkadaşlardan korunabilmek için yapılması gerekeni ise şöyle ifade etmektedirler: “Onunla ilişkini kesersen, nefsine karşı güçlü olursun. Çünkü güçlü olan kişi fitneci sebeplerle karşılaşınca, zayıftan da daha zayıf olabiliyor. Zira, zayıf olan fitne veren sebeplerden kaçmaktadır. Ayırıcı sebepler zayıf olanı arkadaşlarından ayırınca, günahları terk etme konusunda, daha güçlü hale gelmektedir.”
Tabi ki, eğer böyle insanlara nasihat tesir edecekse, ya da bazı hakikatlerin anlatılması veya bazı hizmetlerin götürülmesi gerekiyorsa ve bu imkân dahilinde ise bunlarla bir araya gelmek ve görüşmek bir ihtiyaç olabilir. Böyle durumlarda da bazı tedbirlerin alınmasında fayda olabilir. Bu konularda yardımcı olabilecek birileri ile beraber gitmek, menfiliklerin konuşulmasına ortam bırakmamak ve bir araya gelindiğinde dedikodu ve gıybet gibi mevzulara girildiğinde bunlardan duyulan rahatsızlığın izhar edilmesi bu tedbirlere örnek olarak verilebilir. Muhasibi Hazretleri bu gibi durumlarda nasıl bir yol takip edilmesi gerektiği ile ilgili bahse geçen eserde çok detaylı bilgiler vermektedirler.
İfritten bir surecin yaşandığı günümüze bakan yönleriyle mesele ele alındığında şu neticeyi çıkarabiliriz.
Bizi Allah’tan (CC) uzaklaştıran, hizmet aşk ve şevkimizi kıran, ümitsizlik aşılayan, uhuvvetimize zarar veren, gıybet ve dedikodu gibi çirkin işlere bizi çeken, hizmete harcamamız gereken mesaimizi, enerjimizi, mücadele azmimizi, aşk ve şevkimizi tüketen, aramızdaki güven ve yardımlaşma duygusuna zarar veren, hizmete faydası olmayan, yapıcı olmayan, hizmete zarar verecek tarzda yıkıcı eleştiriler yapan, meselelerin çözümünde Kur’an’i ve Nebev-i olmayan yollara başvurmaya bizi teşvik eden ve kendileri de öyle davranan, davranışlarında istikamet bulunmayan, yaşantısında Sünnet-i Seniyye’ye uygun hareket etmeyen, beklentisiz olamadıklarından dolayı sürekli hep hesap sormanın peşinde olan ama hizmet etme adına bir gayret içerisinde olmayan, kırma, parçalama, dağıtma, intikam alma söylemleri olan ve Hizmet’in başında bulunan Zât ‘a tâbi ve bağlı olduklarını söylemelerine rağmen, O’nun Kur’an ve Sünnet eksenli ortaya koyduğu prensip ve ilkelere uygun davranmayan, süreç boyunca Bamteller’inde ve Kırık Testi’lerde yaptıkları tavsiyelerine ve uyarılarına kulak vermeyen ve Hizmetlerin bugünlere gelmesinde çilesi, emeği, gayreti ve fedakarlıkları bulunmayanların, işin pratiğinden çok edebiyatını yapan insanların peşinden gidilmemeli ve bu insanlarla olan ilişkilerimizde temkinli olunmalıdır.
Bu hususlar birebir / yüz yüze olan birlikteliklerde böyle olduğu gibi bu insanların zarar vermesi mümkün olan mecralardan ve düşünce dünyalarından uzak durmak da hizmet ve manevi hayatımızın selameti açısından büyük öneme sahiptir.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 29.5.2020 [TR724]
“Ama onlar Allah için kardeştirler?” diyerek yapılan itiraza cevaben çok önemli açıklamalarda bulunmaktadırlar: “Yalancılar bu adı, davaları için, gerçek değil, istiare olarak kullanırlar… Onunla salim kalmadığın kişiye, Allah için kardeş, arkadaş ve dost desen bile, o senin din düşmanındır. Onun beraberliği ile, Allah’ın gazabına maruz kaldığın kişi, nasıl Allah için kardeş ve arkadaş oluyor ki? Hz. Bilal’in rivayet ettiği şu hadisi duymuşsundur: ”Adam öyle bir kelime ile konuşur ki, Allah’ın gazabını zirve seviyede hak eder. Kıyamete kadar üzerine gazap yazılır.” Konuşmasıyla seni Allah’ın gazabına maruz bırakandan daha düşman, kim vardır?..
Muhammed b. Nasr el-Harisi’nin hadisini duymadın mı? Orada ifade edildiğine göre Cenab-ı Hak, Hz. Musa’ya şunu vahyetmiştir: ”Ya Musa, kendine dost ararken dikkatli ol. Benim sevincim üzerine sana yardımcı olmayanla arkadaş olma. Çünkü o senin düşmanındır, kalbini katılaştırır.” İşte böyle olan, senin düşmanındır. Allah için arkadaş, kardeş vb. isimler verirsen, hak etmediğin şeyi vermiş olursun. Onun zıddını hak etmiş ki, o da düşman kelimesidir. Onunla Allah’a isyan edilen kişi nasıl Allah için dost olabilir? Günah İşlemene neden olandan daha zararlı, kim vardır? Ebu Musa’nın hadisini duymadın mı? Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: “Kötü arkadaş, körüğe üfüren kişi gibidir. Körüğün kıvılcımlarıyla seni yakmasa bile, kötü kokusu ile seni rahatsız eder. ” Bu da öyledir. Onlarla beraber Allah’a isyan etmesen bile, kalbinin katılaşmasına, meşgul olmasına ve oyuna dalmasına engel olamazsın. Bu türlüsü kardeş değildir, düşmandır, hatta düşmandan da zararlıdır.”
Gökteki kuş yerdeki benzerinin yanına konar…
Konunun devamında, insanın tanımadığı insanlardan daha ziyade arkadaş olarak tanıdıkları ile etkileşim halinde oldukları ve onlardan gelen şeylere itibar etmeye yatkın olduklarını ve bu durumun yol açabileceği tehlikelere dikkat çekmektedirler: “Asıl tehlike, senin şeklinde, senin gibi olan, dostluk kurduğun, kalbinin ısındığı kişilerden gelir. Beraber gaflete dalarsın, Allah’ı hatırlamayacak şekilde O’na isyan edersin. Veya hatırlarsın da, gaflet perdesinin kalınlığı ve konuşma dalgınlığından ötürü, önem vermezsin. Bunlar, şeytanın oyunu ve ağlarıdır. Onlarla seni uyutur, neticede ağa düşürür. En yumuşak avcıdan daha yumuşak davranır.
Zaten avcılar da karga avlamak için oyunlar yaparlar. Serçeleri avlamak için ağlar kurarlar. Serçe avlamak için kargayı ağa yatırmazlar. Her kuşu avlamak için, kendi cinsinden bir kuş dikerler. Çünkü kuş benzeriyle uyuşur, ünsiyet kurar, yanına konar ve neticede avlanır. Hz. Ebu Derda’nın, Hz. Selman’a yazdığı şu mektubu duymadın mı? “Beden bedenden uzak olur, ama ruh ruha yakındır. Gökteki kuş yerdeki benzerinin yanına konar.” Ne güzel söylemiş. Biz de bunu tecrübelerimizle görüyoruz. Avcı, benzeri bir şekildeki kuşla kuşları avladığı gibi, şeytan da, aynı şeyi yapar. Çünkü senin bid’atçıdan, fasıktan ve avamla ünsiyetten nefret ettiğini bilmektedir. Kalbini, aynı tipte kişilerle arkadaşlığa, ülfete ve konuşmayı sevmeye davet etmektedir. Ülfet ve sevgi içinde onlarla karşılaştığın zaman, bid’atçı ve fasıktan çekindiğin gibi, onlardan çekinmez ve endişe etmezsin. Kalbin hemen ünsiyet kurar, rahatlar, yaklaşır ve konuşmalarına ortak oluncaya kadar sözlerini süsler.”
Muhasibi Hazretleri, bir araya geldiklerinde, yerine getirilmesi gereken dini bir vazife veya başka yollardan elde edilemeyecek bir geçim vesilesi ortada olmadığı halde arkadaş olmanın verdiği yakınlıkla yapılan sohbetler eğer onları Allah’ın (CC) hoşuna gitmeyen zeminlere doğru kaydırmışsa bu insanların kendilerini tehlikeye atmış ve Allah’ın (CC) emrini hafife almış olacaklarını ifade etmektedir.
Aynı eserde, Şeytanın tuzaklarından birisi de şöyle anlatılmaktadır; Şeytan muttaki ve dindar birisinin gıybet, yalan ve benzeri şeylerden nefret ettiğini bildiği için, onu, kendisi ile itaati altına alacak biriyle (ki bu daha çok Allah için kardeş bildiği birisidir) karşılaştırır. Bu arkadaşına başta bu tarzda şeyleri söyletmez. Beraber yapılan zikirlerle (ibadetlerle) arada ünsiyet kurulmasını bekler. Sonra fuzuli sözler, gıybetler ve dünyevi şeyleri hoş göstererek, gıybet ve yalan olabilecek şeyleri süsleyerek arkadaşı vesilesiyle onu tuzağa çekmeye çalışır.
Aklının yarısı arkadaşındadır…
Muhasibi Hazretleri burada yapılan işin doğrulunu test etme adına bazı kriterler vermekte ve büyüklerin yaptıkları önemli tavsiyeleri hatırlatmaktadırlar: “Eğer ikiniz de çoğu işinizde havf sahibi kişiler iseniz, gıybet yapmayı, Allah adına gazaplanma, hayret etme, reddetme veya söz konusu kişiye acıma şeklinde yaptırır. Eğer ikiniz de bu makamda havf sahibi değilseniz, gıybeti, ikinizin zikrettiği veya birinizin zikredip diğerinin razı olduğu, o kişiye gazaplanma, kinlenme, öç alma vb. şekillerde yaptırır. Ya da halkın noksanlıklarını anlatıp rahatlama yoluyla gıybet yaptırır. Yalan ve alay da böyledir… Sonra ayrılmayacak şekilde konuşmaya dalarlar. Neticede, ikisine de lanet edilir.
Onun için Hz. Ömer şöyle demiştir: “İnsanlardan emin olanların dışında, arkadaşlarından çekin. Allah’tan korkmayandan da emin olunmaz. Çünkü o arkadaşın, gaflete düştüğün zaman, seni uyarır.” İmam Şafii de şöyle diyor: “Aklının yarısı arkadaşındadır.” Ne güzel söylemiş! Çünkü, gafil olduğun konuda aklını uyarınca, sanki aklın yarısı ondaydı da sana iade etti gibi olur. Veya bütün aklın ondaydı da, bir anda onu sana iade etti. Bütün işlerinizde aklınızın yarısı birbirinizdedir. Çünkü, arkadaşının gafil olduğu konuyu sen fark ediyor ve onu ikaz ediyorsun. Sen gafil olunca, o seni uyarıyor. Bir araya geldiğinizde, iki akılla Allah’a kulluk yapmış oluyor, nefsinizin kusurlarını iki akılla görmüş oluyorsunuz.”
Bu arada beraber yapılmış olan zikirler, ibadetler ve diğer güzel şeyler Allah’ın hoşuna gitmeyen şeyleri konuşma kötülüğünü ortadan kaldırmamakta ve onu karşılamaya yetmemektedir. Çünkü bu yapılanlarla bir nafile üzerinde yardımlaşırken, bir farza uymayarak büyük bir hüsrana düşülmektedir.
Muhasibi Hazretleri, bu zararlı arkadaşlardan korunabilmek için yapılması gerekeni ise şöyle ifade etmektedirler: “Onunla ilişkini kesersen, nefsine karşı güçlü olursun. Çünkü güçlü olan kişi fitneci sebeplerle karşılaşınca, zayıftan da daha zayıf olabiliyor. Zira, zayıf olan fitne veren sebeplerden kaçmaktadır. Ayırıcı sebepler zayıf olanı arkadaşlarından ayırınca, günahları terk etme konusunda, daha güçlü hale gelmektedir.”
Tabi ki, eğer böyle insanlara nasihat tesir edecekse, ya da bazı hakikatlerin anlatılması veya bazı hizmetlerin götürülmesi gerekiyorsa ve bu imkân dahilinde ise bunlarla bir araya gelmek ve görüşmek bir ihtiyaç olabilir. Böyle durumlarda da bazı tedbirlerin alınmasında fayda olabilir. Bu konularda yardımcı olabilecek birileri ile beraber gitmek, menfiliklerin konuşulmasına ortam bırakmamak ve bir araya gelindiğinde dedikodu ve gıybet gibi mevzulara girildiğinde bunlardan duyulan rahatsızlığın izhar edilmesi bu tedbirlere örnek olarak verilebilir. Muhasibi Hazretleri bu gibi durumlarda nasıl bir yol takip edilmesi gerektiği ile ilgili bahse geçen eserde çok detaylı bilgiler vermektedirler.
İfritten bir surecin yaşandığı günümüze bakan yönleriyle mesele ele alındığında şu neticeyi çıkarabiliriz.
Bizi Allah’tan (CC) uzaklaştıran, hizmet aşk ve şevkimizi kıran, ümitsizlik aşılayan, uhuvvetimize zarar veren, gıybet ve dedikodu gibi çirkin işlere bizi çeken, hizmete harcamamız gereken mesaimizi, enerjimizi, mücadele azmimizi, aşk ve şevkimizi tüketen, aramızdaki güven ve yardımlaşma duygusuna zarar veren, hizmete faydası olmayan, yapıcı olmayan, hizmete zarar verecek tarzda yıkıcı eleştiriler yapan, meselelerin çözümünde Kur’an’i ve Nebev-i olmayan yollara başvurmaya bizi teşvik eden ve kendileri de öyle davranan, davranışlarında istikamet bulunmayan, yaşantısında Sünnet-i Seniyye’ye uygun hareket etmeyen, beklentisiz olamadıklarından dolayı sürekli hep hesap sormanın peşinde olan ama hizmet etme adına bir gayret içerisinde olmayan, kırma, parçalama, dağıtma, intikam alma söylemleri olan ve Hizmet’in başında bulunan Zât ‘a tâbi ve bağlı olduklarını söylemelerine rağmen, O’nun Kur’an ve Sünnet eksenli ortaya koyduğu prensip ve ilkelere uygun davranmayan, süreç boyunca Bamteller’inde ve Kırık Testi’lerde yaptıkları tavsiyelerine ve uyarılarına kulak vermeyen ve Hizmetlerin bugünlere gelmesinde çilesi, emeği, gayreti ve fedakarlıkları bulunmayanların, işin pratiğinden çok edebiyatını yapan insanların peşinden gidilmemeli ve bu insanlarla olan ilişkilerimizde temkinli olunmalıdır.
Bu hususlar birebir / yüz yüze olan birlikteliklerde böyle olduğu gibi bu insanların zarar vermesi mümkün olan mecralardan ve düşünce dünyalarından uzak durmak da hizmet ve manevi hayatımızın selameti açısından büyük öneme sahiptir.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 29.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Su üzerindeki kent: Stockholm [Hasan Cücük]
İskandinavya’nın nüfus olarak en büyük ülkesi olan İsveç’in görsel bir şölen sunan başkenti Stockholm, sadece bu ülkenin değil İskandinavya’nın en güzel kenti olarak öne çıkar. Kopenhag’da yaşayıpta Stockholm’e bu ünvanı vermek kolay olmasa da İsveç’in başkenti farklı coğrafi görünümüyle görülmesi gereken yerler arasında bulunuyor.
Yazılı literatürde Stockholm ismine ilk kez 1252 yılında rastlanır. Eric Tarihçesi adlı 1320’li yıllarda yazılan esere göre şehir Birger Karl tarafından İsveç’i yabancı gemici akımlarından ve o tarihin en büyük şehri Sigtuna üzerinden yapılan baskınlardan korumak için kurulmuştur. Yapılan ilk bina Baltık deniziyle Mälaren gölü arasındaki deniz trafiğini kontrol amacıyla yapılmış olan kaledir. Takip eden 20 yılda Magnus Ladulås tarafından geliştirilen kent, 1270 yılında kitaplara önemli bir ticaret şehri, 1289 yılında ise İsveç’in en kalabalık şehri olarak girmiştir. Günümüzde İsveçlilerce İskandinavya’nın başkenti olarak kabul edilen Stockholm, etimolojik olarak holm = kütük ve stock = adacık yani kütükadası anlamına gelmektedir.
15. yüzyılda ilk nüfus sayımı yapılmış ve şehrin 1100 ev ve 6 bin nüfustan mürekkep olduğu anlaşılmıştır. Bu yüzyılda bölge Danimarka idaresindeydi. Stockholm’ün ticari ve stratejik önemi, Danimarka Krallığının Kalmar Birliği ile ulusal bağımsızlık çatışmaları çıkmasına sebebiyet verdi. İsveçli Sten Sture, Stockholm halkının desteğiyle Danimarka Kralı I. Christian’a karşı büyük bir zafer kazandı. Torunu 2. Christian Stockholm’ü geri almak için 1518’den 1520’ye kadar uğraştı ve başarılı oldu. 8 Kasım 1520 günü tarihe Stockholm Kan Banyosu adıyla geçti. Ancak bu kanlı çatışma daha büyük ayaklanmalara ve sonunda da Kalmar Birliği’nın yıkılmasına neden oldu. Bu hadiseden sonra ülkeye esas monarşiyi getiren Gustav Vasa kral oldu ve Stockholm’ü başkent olarak ilan etti. Ancak şehir başkent resmi ünvanını 1634’te aldı. Bu dönemde soyluların oturduğu Şövalyeler Sarayı başta olmak üzere en güzel saraylar inşa edildi.
Günümüzde Stockholm, 14 ada üzerinde kuruludur. Kent sınırları içerisinde yer alan toprakların yüzde 40’ı park ve yeşil alanlardan oluşmaktadır. Kuzeyin Venedik’i adlandırmasına da sahip olan kent, dünyanın tabiat güzellikleriyle ön plana çıkan en harika başkentlerinden biridir. Adacıklar, kayalar ve 24 bin adadan meydana gelen Stockholm takımadaları, dünyadaki benzerlerinden daha güzeldir. Kentte ağır sanayinin olmayışı, Stockholm’ün tabii güzelliklerinin korunmasında önemli bir rol oynamıştır. Ülkenin nüfusu en yüksek kenti Stockholm, aynı zamanda İsveç’in politika, finans ve ekonomi merkezidir.
Stockholm, Ortaçağ’dan kalma Gamla Stan yerleşim yeri, tarihi ve kültürel eserleri, sayısız müzeleri, yeşil ve su alanları, adaları, takımadaları, su kanalları, parkları ve müthiş kent manzarasıyla tam bir turistik kenttir. Kentin sizleri hayretler içinde bırakacak yönleri suyla kaplı alanları ve özgün semtleridir.
Stadsholmen Adası’nda bulunan Gamla Stan, kentin en eski bölümüdür. Burada, kentin benzersiz mimarilerini ve yapılarını bulursunuz. Şehrin en önemli sembollerinden Belediye Binası (Stadshuset) ülkenin en mükemmel yapılarındandır. Bina 8 milyon kırmızı tuğladan oluşur ve 106 metre yüksekliğinde bir kuleye sahiptir.. Bu yegane yapı, sanat hazineleri ve şölenleriyle bilinir. Nobel ödülleri burada takdim edilir.
Gamla Stan’da yer alan Kraliyet Sarayı (Kungliga Slottet) 608 odayı bünyesinde barındırır, yapımı 1750’lerde tamamlanmıştır. Stockholm’deki saraylardan biri ise Drottningholm’dur. Burası halihazırda ülkenin kralının ikamet yeridir. Kral ve ailesi orada bulunduğunda bile ziyarete açıktır. Sarayın salonlarından birinde bulunan ve 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’yı yöneten kişileri gösteren portrelerden biri Sultan Abdülmecid’e aittir. Saray bünyesinde 1766 yılında yapılan tiyatro ise halen kullanılıyor ve dönemin müzik aletlerini çalan orkestra elemanları sizi zaman makinesinde bir yolculuğa götürür. Stockholm’de yer alan Globe Arena, dünyanın küre biçimindeki büyük yapılarındandır. Bu spor ve kültür arenası, 16 bin kişilik bir kapasiteye sahiptir.
Stockholm tam bir müzeler şehridir. Milli Müzede tablolar, el sanatları, çizimler, grafikler ve heykellerden oluşan çok zengin bir koleksiyon vardır. İsveç Doğa Tarihi Müzesi, doğa ve kentin tabii çevresiyle ilgili her şeyi öğrenmek için mükemmel bir yerdir. Adını İsveç donanmasının gururu olması için yapılan ama denize indirildikten birkaç dakika sonra 450 mürettebatıyla birlikte 1628 yılında batan Vasa’dan alan Vasa müzesi, 333 yılını Stockholm Limanı’nın derinliklerinde geçirdikten sonra, çok büyük paralar harcanarak denizden çıkarılıp restore edilmiş ve şu anda da tek parça halinde bulunan tarihi gemiye ev sahipliği yapar.
İskandinavya’nın kültür başkenti olarak takdir toplayan Stockholm, 1998 yılında Avrupa’nın Kültür Başkenti olarak adlandırılmıştır. Kentte bulunan 70’in üzerinde müze, 57 tiyatro, iki dans tiyatrosu, 96 sinema tiyatrosu, çok sayıda konser salonu, Kraliyet Operası ve Balesi, 129 sanat galerisi, Stockholm’ün kültürel birikimini anlatmak açısından önemli ipuçlarıdır. Kentin İsveç stili ile süslenmiş yeraltı metrosu, bir tür sanat galerisi olarak değerlendirilebilir.
Stockholm’ün kültürel varlığından söz ederken, Stockholm doğumlu Alfred Nobel’den bahsetmeden geçmek mümkün değil. Dinamitin mucidi olarak tarihe geçen Nobel, dünyanın en prestijli ödüllerinden biri olarak kabul gören Nobel Ödülleri Yarışmasının hayat geçirilmesini vasiyet eden kişidir.
[Hasan Cücük] 29.5.2020 [TR724]
Yazılı literatürde Stockholm ismine ilk kez 1252 yılında rastlanır. Eric Tarihçesi adlı 1320’li yıllarda yazılan esere göre şehir Birger Karl tarafından İsveç’i yabancı gemici akımlarından ve o tarihin en büyük şehri Sigtuna üzerinden yapılan baskınlardan korumak için kurulmuştur. Yapılan ilk bina Baltık deniziyle Mälaren gölü arasındaki deniz trafiğini kontrol amacıyla yapılmış olan kaledir. Takip eden 20 yılda Magnus Ladulås tarafından geliştirilen kent, 1270 yılında kitaplara önemli bir ticaret şehri, 1289 yılında ise İsveç’in en kalabalık şehri olarak girmiştir. Günümüzde İsveçlilerce İskandinavya’nın başkenti olarak kabul edilen Stockholm, etimolojik olarak holm = kütük ve stock = adacık yani kütükadası anlamına gelmektedir.
15. yüzyılda ilk nüfus sayımı yapılmış ve şehrin 1100 ev ve 6 bin nüfustan mürekkep olduğu anlaşılmıştır. Bu yüzyılda bölge Danimarka idaresindeydi. Stockholm’ün ticari ve stratejik önemi, Danimarka Krallığının Kalmar Birliği ile ulusal bağımsızlık çatışmaları çıkmasına sebebiyet verdi. İsveçli Sten Sture, Stockholm halkının desteğiyle Danimarka Kralı I. Christian’a karşı büyük bir zafer kazandı. Torunu 2. Christian Stockholm’ü geri almak için 1518’den 1520’ye kadar uğraştı ve başarılı oldu. 8 Kasım 1520 günü tarihe Stockholm Kan Banyosu adıyla geçti. Ancak bu kanlı çatışma daha büyük ayaklanmalara ve sonunda da Kalmar Birliği’nın yıkılmasına neden oldu. Bu hadiseden sonra ülkeye esas monarşiyi getiren Gustav Vasa kral oldu ve Stockholm’ü başkent olarak ilan etti. Ancak şehir başkent resmi ünvanını 1634’te aldı. Bu dönemde soyluların oturduğu Şövalyeler Sarayı başta olmak üzere en güzel saraylar inşa edildi.
Günümüzde Stockholm, 14 ada üzerinde kuruludur. Kent sınırları içerisinde yer alan toprakların yüzde 40’ı park ve yeşil alanlardan oluşmaktadır. Kuzeyin Venedik’i adlandırmasına da sahip olan kent, dünyanın tabiat güzellikleriyle ön plana çıkan en harika başkentlerinden biridir. Adacıklar, kayalar ve 24 bin adadan meydana gelen Stockholm takımadaları, dünyadaki benzerlerinden daha güzeldir. Kentte ağır sanayinin olmayışı, Stockholm’ün tabii güzelliklerinin korunmasında önemli bir rol oynamıştır. Ülkenin nüfusu en yüksek kenti Stockholm, aynı zamanda İsveç’in politika, finans ve ekonomi merkezidir.
Stockholm, Ortaçağ’dan kalma Gamla Stan yerleşim yeri, tarihi ve kültürel eserleri, sayısız müzeleri, yeşil ve su alanları, adaları, takımadaları, su kanalları, parkları ve müthiş kent manzarasıyla tam bir turistik kenttir. Kentin sizleri hayretler içinde bırakacak yönleri suyla kaplı alanları ve özgün semtleridir.
Stadsholmen Adası’nda bulunan Gamla Stan, kentin en eski bölümüdür. Burada, kentin benzersiz mimarilerini ve yapılarını bulursunuz. Şehrin en önemli sembollerinden Belediye Binası (Stadshuset) ülkenin en mükemmel yapılarındandır. Bina 8 milyon kırmızı tuğladan oluşur ve 106 metre yüksekliğinde bir kuleye sahiptir.. Bu yegane yapı, sanat hazineleri ve şölenleriyle bilinir. Nobel ödülleri burada takdim edilir.
Gamla Stan’da yer alan Kraliyet Sarayı (Kungliga Slottet) 608 odayı bünyesinde barındırır, yapımı 1750’lerde tamamlanmıştır. Stockholm’deki saraylardan biri ise Drottningholm’dur. Burası halihazırda ülkenin kralının ikamet yeridir. Kral ve ailesi orada bulunduğunda bile ziyarete açıktır. Sarayın salonlarından birinde bulunan ve 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’yı yöneten kişileri gösteren portrelerden biri Sultan Abdülmecid’e aittir. Saray bünyesinde 1766 yılında yapılan tiyatro ise halen kullanılıyor ve dönemin müzik aletlerini çalan orkestra elemanları sizi zaman makinesinde bir yolculuğa götürür. Stockholm’de yer alan Globe Arena, dünyanın küre biçimindeki büyük yapılarındandır. Bu spor ve kültür arenası, 16 bin kişilik bir kapasiteye sahiptir.
Stockholm tam bir müzeler şehridir. Milli Müzede tablolar, el sanatları, çizimler, grafikler ve heykellerden oluşan çok zengin bir koleksiyon vardır. İsveç Doğa Tarihi Müzesi, doğa ve kentin tabii çevresiyle ilgili her şeyi öğrenmek için mükemmel bir yerdir. Adını İsveç donanmasının gururu olması için yapılan ama denize indirildikten birkaç dakika sonra 450 mürettebatıyla birlikte 1628 yılında batan Vasa’dan alan Vasa müzesi, 333 yılını Stockholm Limanı’nın derinliklerinde geçirdikten sonra, çok büyük paralar harcanarak denizden çıkarılıp restore edilmiş ve şu anda da tek parça halinde bulunan tarihi gemiye ev sahipliği yapar.
İskandinavya’nın kültür başkenti olarak takdir toplayan Stockholm, 1998 yılında Avrupa’nın Kültür Başkenti olarak adlandırılmıştır. Kentte bulunan 70’in üzerinde müze, 57 tiyatro, iki dans tiyatrosu, 96 sinema tiyatrosu, çok sayıda konser salonu, Kraliyet Operası ve Balesi, 129 sanat galerisi, Stockholm’ün kültürel birikimini anlatmak açısından önemli ipuçlarıdır. Kentin İsveç stili ile süslenmiş yeraltı metrosu, bir tür sanat galerisi olarak değerlendirilebilir.
Stockholm’ün kültürel varlığından söz ederken, Stockholm doğumlu Alfred Nobel’den bahsetmeden geçmek mümkün değil. Dinamitin mucidi olarak tarihe geçen Nobel, dünyanın en prestijli ödüllerinden biri olarak kabul gören Nobel Ödülleri Yarışmasının hayat geçirilmesini vasiyet eden kişidir.
[Hasan Cücük] 29.5.2020 [TR724]
Hocaefendi’yi (neden) yalnız bırakamam? [Uğur Tezcan]
Bazı yazılar vardır; yazması çok zordur. Yazıya harç olacak duyguları ifade etmekte zorlanacağınızı çok iyi bilirsiniz daha yazıya başlamadan. Kelimeler boğazınızda düğümlenir adeta. Bazı yazılar da vardır; doğaları itibarıyla ifade etme kabiliyetinizin sınırlarının da ötesinde birtakım girdapların içine sürüklerler sizi. Yazmakla yazmamak arasında duygusal bir uçurumun kenarına getirip bırakırlar sizi; sanki A’raf’ta imiş gibi hissettirirler kendinizi!
Yukarıdaki başlığa sebep olan bu yazı, önceleri beni bu tarz çelişkilerin içine çeken bir yazı kapsamında idi. Aslında yaklaşık dört yıl önce yani 15 Temmuz 2016 darbe tiyatrosundan birkaç gün sonra yazılmıştı zihnimde. Hepiniz gibi benim hayatımda da dönüm noktası olan o çalkantılı günlerde bir mecliste ağzımdan dökülüvermişti başlıktaki ifade: ‘’Hocaefendi’yi yalnız bırakamam’’ demiştim o (dost) meclisinde! Yine başlıkta gördüğünüz ‘neden’ ifadesini şimdi ekledim ki sizlere o zamanki duygularımı aktarmama vesile olabilsin.
Başlıkta bana ait olan sözü hiçbir yazımda kullanmayı düşünmüyordum bu nedenlerden ötürü. Bir mecliste dudaklarımdan dökülen o ifadeyi içimde tutmaya çalıştım dört yıl boyunca. Geçenlerde Ahmet Kurucan Bey, ’’hangi saftayım’’ başlıklı bir yazı yazınca açıkça itiraf etmeliyim ki kendimde hem bir cesaret buldum hem de bir sorumluluk yükü hissettim omuzlarımda. Belki de yaşanmış bazı gerçekleri, söylenmiş bazı sözleri ifadelere döküp sonra da onları zamanın akıntılarına bırakmak gerekiyordu, kim bilir!
Hissettiğim bir sorumluluk da çocuklarıma karşıydı. Benim 15 Temmuz’dan itibaren hak ve adaletin savunulması yönünde yaptığım önemli seçim, onların da hayatlarını etkilemişti nihayetinde. Sadece benim ve eşimin etrafımızdaki ‘dost’ sandığımız insanlar değil, çocuklarımın arkadaşları da silinip gitmişti hayatımızdan aniden. Ne olduğuna, önceden çok sevdikleri ve Amerika’nın hala aynı küçük kasabasında birlikte yaşadıkları arkadaşlarını neden göremediklerini hiç doğru dürüst anlatamamıştım onlara; anlamazlardı da zaten! Babalarının, başlıktaki söz ile yaptığı bir seçimin kurbanları olmuştu onlar da ve bir gün büyüdüklerinde bunu okuma imkanı vermeliydim onlara; benzer yaş ve konumdaki yarının büyükleri olacak diğer çocuklarla birlikte.
Evet! Bu söz benim ağzımdan çıkmıştı hem de hiç beklemediğim bir anda. Planlanmış bir söz değildi. Erdoğan’ın derin devlet uzantısı olan suç örgütleri ile el birliği ederek uzun süredir fırında pişirdikleri fitne kazanları 2012 yılında başlayan (Erdoğan’ın) yolsuzluk davaları zamanından itibaren çevremdeki bazı insanları etkilemeye başlamıştı. 15 Temmuz 2016’ya geldiğimiz güne kadar da özellikle Yenişafak ve benzeri gazetelerde çıkan haber ve köşe yazılarında imtina ile işlenen istihbarat kaynaklı yazılar vasıtasıyla da onların algı dünyaları çoktan zarar görmeye başlamıştı. Ta o zamanlardan bunları farkettiğim için; o insanların yanında bu noktalara özellikle dikkat çeker; çaktırmadan, o art niyetleri dikkatlerine sunmaya çalışırdım. Ancak herkesin bildiği üç-beş Hizmet terminolojisi ve sistemik bilgilerin arasında fitne odaklı bazı bilgiler de işlendiği için onlar bunlardan çok etkileniyorlar ve Hizmeti iyi bildikleri halde bu algı operasyonlarından kendilerini koruyamıyorlardı. O yazılanları baz alarak ‘kanaat’ belirliyorlardı. Erdoğan’ın dindar kişiliği konusunda ettikleri hüsnü zannı yaklaşık 20-25 yıldır çok daha yakından tanıdıkları insanlar hakkında artık yap(a)mıyorlar ve bunu yaparken de, çoğu zaman farketmeden, o Havuz medyası operasyonlarının dil ve argümanlarını kullanıyorlardı.
İçlerinde 15 yıldan fazla bir süredir tanıdığım, sevdiğim, dost bildiğim insanlar da vardı. Darbe’den henüz birkaç gün geçmemişti ki beni ve eşimi sosyal medya dahil her türlü ortamdan dışladılar. Zaten aralarında lider tipli birkaç kişi öyle davranınca daha zayıf karakterli olan diğerleri de grup psikolojisi ile hareket ederek ilişkilerini anında kesivermişlerdi. Bu konudaki bazı hislerimi daha önce ‘Süreç ve Allah için sevmek’ ve ‘Hocaefendi, yalnızlık, AKP zulmü ve ben’ başlıklı yazılarda ifadeye çalışmıştım. Bu ikincisinde anlattığım bir örnekte de göreceğiniz gibi, bu ‘dost’ sandığım insanlardan bir tanesi yaptığım tercihten çok rahatsız olmuş olacak ki etrafımdan sonradan çekilen bazı insanlara ‘’Uğur hocayı yalnızlığa terk edin ki hatasını anlasın’’ demiş. İşte böyle günlerdi! Darbeden sadece birkaç gün sonra dostluk kıyılarına bir tsunami gibi çarpacak olan bu yeni fitne döneminin ilk günlerinden birinde işte o eski dost bildiğim insanların meclisinde bir araya gelmiştik.
Gruba liderlik eden ve herkesin sayıp değer verdiği kişi 2012 yılından itibaren biriktirdiği tüm önyargıları oracıkta boşaltıvermişti ve Hizmetten ayrıldığını ilan etmişti. Diğerleri de ya açıktan ya da halleri ile aynı durumda olduklarını ifade ve beyan ettiler. Erdoğan’ın son derece saldırgan ve tehditkar ifadelerle Hizmet insanlarını darbeden sorumlu tutmuş olmasının kalplerde yarattığı büyük korku ve endişe onları böyle bir konuma itmiş, son birkaç yıldır zemini hazırlanan fitne ateşleri, bir yanardağ gibi o gün patlayıvermişti. ‘Önyargı’ lavları öfke ateşleri saçarak vicdan ve idrak tarlalarını yakıp geçiyordu gözlerimin önünde.
Odanın köşesinde şaşırmış bir halde bekliyordum. Herkes konuşuyor ben susuyordum. Oysa içlerinde en hararetli karakter bendim. Havuz medyası misali içlerinde birikmiş olan o tüm öfke, önyargı, düşünce ve itham lavlarını odanın ortasına döküveriyorlar ve birbirlerinin korku ve endişeyle rüzgarlarıyla dalgalanan fikir ve vicdan tarlalarını karşılıklı tutuşturuyorlardı. Hayretle izliyordum! Bu bir süre böyle devam etti. Oysa yıllardır hep ‘mülayim’ ve ‘uyumlu’ karakterli olanlar onlardı. Yıllar sonra böyle bir olay olsa aranızdan ilk kim ayrılır diye sorsanız muhtemelen hepsi beni işaret ederlerdi. Zira kabına sığmayan karakterim gereği, yanlış yapıldığını düşündüğüm her konuda fikrimi beyan etmekten ve eleştirmekten asla çekinmeyen bir insan olduğumu, bazen yetkili kişilerin dinlemediğini düşünürsem daha üstlere bile çekinmeden çıkan bir kişiliğe sahip olduğumu, hatta doğru bildiği değer ve prensipleri savunduğu için makamı bile düşürülmüş, hep köşede tutulmaya ve görmezden gelinmeye çalışılmış bir insan olduğumu hepsi bilirlerdi.
Oysa o gün öyle olmadı; olamazdı da! Neredeyse hepsi ayrıldılar; ama ben kaldım. O güne kadar hakkında ‘’ama o zaten körü körüne bağlı’’, ‘’tarafgir, o yüzden göremiyor’’, ‘’kutsuyor’’ vs. diyemeyecekleri belki de en net insan olarak karşılarında bulunuyordum ve bunu da iyi biliyor olmalıydılar.
Gündemi değişik kaynaklardan çok iyi takip etmeye çalışan, olaylara mümkün mertebe sosyoloji ve psikoloji dürbünüyle bakmaya çalışan birisi olduğumu biliyor olmalıydılar. Hiçbir düşüncenin bağnaz bir sacunucusu olmayacağımı, hele hiçbir insana ve fikre kayıtsız bir bağlılık sağlamayacağımı da bildiklerini düşünürdüm hep. Hizmet ile olan ilişkisi yönüyle hepsinden daha kenarda olan, belki de en objektif olduğunu düşünmeleri gereken kişi bendim aralarında. Algı operasyonlarından etkilenmesi gereken ilk insanlardan olmam gerekirdi.
Onların o an için inanmak istedikleri şekilde değil; yani ’sevdiği insanlara toz konduramayan saf bir tarafgir’ olarak değil, gündemi, sosyolojiyi, tarihi ve psikolojiyi bir pusula gibi kullanarak kendime bir yön çizmeye çalışıyor ve mevcut prensip ve kabiliyetlerimi o yönde bilemeye gayret ediyordum. İçine düştükleri panik hali ve acizlik beni çok üzmüş ve kalbimi sıkıştırıvermişti. İşte tam da öyle bir anda dudaklarımdan başlıktaki söz dökülüverdi: ‘’Böyle bir dönemde Hocaefendi’yi yalnız bırakamam!’’ ve ekleyerek devam ettim. ‘’Kendilerini çok iyi tanıdığım yüzlerce abi dediğim insanı ve arkadaşımı böyle bir dönemde yalnız bırakamam!’’ Erdoğan’ın ne tür bir yalancı olduğunu ve hangi tezviratlarla ne tür amaçlar peşinde olduğunu, bu uğurda kimlerle iş birlikleri yaptığını çok iyi bildiğimi tekrar hatırlattım. ‘’Böyle bir fitne ve zulüm döneminde ben bu insanları yalnız bırakamam’’ dedim. ‘’Çünkü karşı tarafı ve motivasyonlarını çok iyi tanıyorum’’ diye de ilave ettim. Zaten daha önceki yazılarımda da anlattığım bazı rüyalarım vardı ve Erdoğan kaynaklı çok büyük bir fitne ateşinin Hizmet insanlarına da Türkiye’ye de büyük sıkıntılar yaşatacağına, ama bunların bir gün Gayretullah’a dokunacağına (rüyalarımda net gördüğüm şekliyle) inanıyordum.
Dudaklarımdan o sözlerin döküldüğü o anda benim için Hocaefendi’nin de yanındaki insanların da kimlikleri hiç önemli değildi. Şuur dünyamdan geçirmeden kalbime hiçbir his akıtmamaya gayret ediyordum. Nettim! Tıpkı Ahmet Kurucan’ın yazısında ifade ettiği gibi bu, kişilerle, bir tarafgirlikle alakalı değil; bir zulümle, bir haksızlıkla alakalı idi ve ben planlamamış olsam da şuurumdan bir anda dökülüveren ifade bu olmuştu. Kurucan gibi bir ilmim olmadığı için benim zihnimden belki Habiller’den, Nuhlar’tan ve İbrahimler’den başlayan bir hak ve adalet savunuculuğunun günümüzdeki temsilcilerine kadar uzanan bir silsile akmamış olabilirdi; fakat benim küçük hayat penceremden, o cılız kalbimden yansıyan tercih bu olmuştu. Ben Kurucan’ın ifade ettiği İbrahim’lerin safında olmaya bile layık olmayan küçük biriydim belki ama, onun hikayesinde geçen ve ateşi söndürmek için küçük gagası ile su taşıyan o minik kuştum. Benim gibi küçük bir insanın yaptığı seçim, olmak istediği taraf işte buydu! O kuş misali, ‘’tarafımız belli olsun!’’ demenin bencesiydi!
Zira küçüklüğümden beri hep fitnelerin, itilmişliklerin, yalancı, hayat karartan, haksızlıklar yapan ve düşene vuran insanların arasında geçmişti ömrüm. O yüzden benzer fitnelere karşı son derece hassas, temkinli ve hazırdım. Yalancı bir insanın tezviratları ile kesin hüküm ve kanaatler geliştirerek haksızlığa maruz bırakılmış insanları yalnız bırakamazdım. Onlar zulüm görürken vicdanımı aklayacak bazı mazeretlerin ve düşünce kırıntılarının ardına saklanarak korku ve endişe ile hareket edemezdim. Fırtına döneminde iyi niyetli insanların ellerini bırakmak, zalimin küfürleri hala etrafta yankılanırken dostları yalnız koymak bana yakışmazdı. Zaman; birlikte, hukuksuzluğa, adaletsizliğe ve hırsız bir düzene karşı mücadele etme zamanıydı bana göre.
İçimden bir yandan bu tarz duygula akarken diğer yandan da aslında kendimin ne kadar küçük ve aciz bir insan olduğum hakikati da kendi varlığını hep hissettiriyordu bana. Yoksa benim gibi bir insanın Hocaefendi gibi bir insanı yalnız bırakması da bırakmaması da hiç bir değer ifade etmezdi. Benim açık desteğim ne bir salih kula herhangi bir fayda getirebilirdi, ne de bir zalime zarar verebilirdi; minik bir kuşun gagasında taşıdığı bir damla suyun ne bir insanın susuzluğunu bastırmaya, ne de bir ateşi söndürmeye yetmeyeceği gibi…
Dudaklarımdan dökülen o söz; Hocaefendi’nin şahsına karşı duyduğum vefa duygusundan çok öte bir duyguydu benim için o an adını koyamadığım. Belki de Kurucan’ın o yazısında resmedilen kutsi mücadele silsilesinin, o düşünce örgüsünün, o hak ve adalet hassasiyetinin ve zulme ve haksızlığa karşı taraf belirlemenin temsil ettiği hakikat denizinden gönlüme düşen bir damlacık idi o kadar! Gagamda da onu taşıyordum ve sıkıntı anında ağzımdan dökülen de o bir damla hakikat kırıntısı olmuştu!
[Uğur Tezcan] 29.5.2020 [TR724]
Yukarıdaki başlığa sebep olan bu yazı, önceleri beni bu tarz çelişkilerin içine çeken bir yazı kapsamında idi. Aslında yaklaşık dört yıl önce yani 15 Temmuz 2016 darbe tiyatrosundan birkaç gün sonra yazılmıştı zihnimde. Hepiniz gibi benim hayatımda da dönüm noktası olan o çalkantılı günlerde bir mecliste ağzımdan dökülüvermişti başlıktaki ifade: ‘’Hocaefendi’yi yalnız bırakamam’’ demiştim o (dost) meclisinde! Yine başlıkta gördüğünüz ‘neden’ ifadesini şimdi ekledim ki sizlere o zamanki duygularımı aktarmama vesile olabilsin.
Başlıkta bana ait olan sözü hiçbir yazımda kullanmayı düşünmüyordum bu nedenlerden ötürü. Bir mecliste dudaklarımdan dökülen o ifadeyi içimde tutmaya çalıştım dört yıl boyunca. Geçenlerde Ahmet Kurucan Bey, ’’hangi saftayım’’ başlıklı bir yazı yazınca açıkça itiraf etmeliyim ki kendimde hem bir cesaret buldum hem de bir sorumluluk yükü hissettim omuzlarımda. Belki de yaşanmış bazı gerçekleri, söylenmiş bazı sözleri ifadelere döküp sonra da onları zamanın akıntılarına bırakmak gerekiyordu, kim bilir!
Hissettiğim bir sorumluluk da çocuklarıma karşıydı. Benim 15 Temmuz’dan itibaren hak ve adaletin savunulması yönünde yaptığım önemli seçim, onların da hayatlarını etkilemişti nihayetinde. Sadece benim ve eşimin etrafımızdaki ‘dost’ sandığımız insanlar değil, çocuklarımın arkadaşları da silinip gitmişti hayatımızdan aniden. Ne olduğuna, önceden çok sevdikleri ve Amerika’nın hala aynı küçük kasabasında birlikte yaşadıkları arkadaşlarını neden göremediklerini hiç doğru dürüst anlatamamıştım onlara; anlamazlardı da zaten! Babalarının, başlıktaki söz ile yaptığı bir seçimin kurbanları olmuştu onlar da ve bir gün büyüdüklerinde bunu okuma imkanı vermeliydim onlara; benzer yaş ve konumdaki yarının büyükleri olacak diğer çocuklarla birlikte.
Evet! Bu söz benim ağzımdan çıkmıştı hem de hiç beklemediğim bir anda. Planlanmış bir söz değildi. Erdoğan’ın derin devlet uzantısı olan suç örgütleri ile el birliği ederek uzun süredir fırında pişirdikleri fitne kazanları 2012 yılında başlayan (Erdoğan’ın) yolsuzluk davaları zamanından itibaren çevremdeki bazı insanları etkilemeye başlamıştı. 15 Temmuz 2016’ya geldiğimiz güne kadar da özellikle Yenişafak ve benzeri gazetelerde çıkan haber ve köşe yazılarında imtina ile işlenen istihbarat kaynaklı yazılar vasıtasıyla da onların algı dünyaları çoktan zarar görmeye başlamıştı. Ta o zamanlardan bunları farkettiğim için; o insanların yanında bu noktalara özellikle dikkat çeker; çaktırmadan, o art niyetleri dikkatlerine sunmaya çalışırdım. Ancak herkesin bildiği üç-beş Hizmet terminolojisi ve sistemik bilgilerin arasında fitne odaklı bazı bilgiler de işlendiği için onlar bunlardan çok etkileniyorlar ve Hizmeti iyi bildikleri halde bu algı operasyonlarından kendilerini koruyamıyorlardı. O yazılanları baz alarak ‘kanaat’ belirliyorlardı. Erdoğan’ın dindar kişiliği konusunda ettikleri hüsnü zannı yaklaşık 20-25 yıldır çok daha yakından tanıdıkları insanlar hakkında artık yap(a)mıyorlar ve bunu yaparken de, çoğu zaman farketmeden, o Havuz medyası operasyonlarının dil ve argümanlarını kullanıyorlardı.
İçlerinde 15 yıldan fazla bir süredir tanıdığım, sevdiğim, dost bildiğim insanlar da vardı. Darbe’den henüz birkaç gün geçmemişti ki beni ve eşimi sosyal medya dahil her türlü ortamdan dışladılar. Zaten aralarında lider tipli birkaç kişi öyle davranınca daha zayıf karakterli olan diğerleri de grup psikolojisi ile hareket ederek ilişkilerini anında kesivermişlerdi. Bu konudaki bazı hislerimi daha önce ‘Süreç ve Allah için sevmek’ ve ‘Hocaefendi, yalnızlık, AKP zulmü ve ben’ başlıklı yazılarda ifadeye çalışmıştım. Bu ikincisinde anlattığım bir örnekte de göreceğiniz gibi, bu ‘dost’ sandığım insanlardan bir tanesi yaptığım tercihten çok rahatsız olmuş olacak ki etrafımdan sonradan çekilen bazı insanlara ‘’Uğur hocayı yalnızlığa terk edin ki hatasını anlasın’’ demiş. İşte böyle günlerdi! Darbeden sadece birkaç gün sonra dostluk kıyılarına bir tsunami gibi çarpacak olan bu yeni fitne döneminin ilk günlerinden birinde işte o eski dost bildiğim insanların meclisinde bir araya gelmiştik.
Gruba liderlik eden ve herkesin sayıp değer verdiği kişi 2012 yılından itibaren biriktirdiği tüm önyargıları oracıkta boşaltıvermişti ve Hizmetten ayrıldığını ilan etmişti. Diğerleri de ya açıktan ya da halleri ile aynı durumda olduklarını ifade ve beyan ettiler. Erdoğan’ın son derece saldırgan ve tehditkar ifadelerle Hizmet insanlarını darbeden sorumlu tutmuş olmasının kalplerde yarattığı büyük korku ve endişe onları böyle bir konuma itmiş, son birkaç yıldır zemini hazırlanan fitne ateşleri, bir yanardağ gibi o gün patlayıvermişti. ‘Önyargı’ lavları öfke ateşleri saçarak vicdan ve idrak tarlalarını yakıp geçiyordu gözlerimin önünde.
Odanın köşesinde şaşırmış bir halde bekliyordum. Herkes konuşuyor ben susuyordum. Oysa içlerinde en hararetli karakter bendim. Havuz medyası misali içlerinde birikmiş olan o tüm öfke, önyargı, düşünce ve itham lavlarını odanın ortasına döküveriyorlar ve birbirlerinin korku ve endişeyle rüzgarlarıyla dalgalanan fikir ve vicdan tarlalarını karşılıklı tutuşturuyorlardı. Hayretle izliyordum! Bu bir süre böyle devam etti. Oysa yıllardır hep ‘mülayim’ ve ‘uyumlu’ karakterli olanlar onlardı. Yıllar sonra böyle bir olay olsa aranızdan ilk kim ayrılır diye sorsanız muhtemelen hepsi beni işaret ederlerdi. Zira kabına sığmayan karakterim gereği, yanlış yapıldığını düşündüğüm her konuda fikrimi beyan etmekten ve eleştirmekten asla çekinmeyen bir insan olduğumu, bazen yetkili kişilerin dinlemediğini düşünürsem daha üstlere bile çekinmeden çıkan bir kişiliğe sahip olduğumu, hatta doğru bildiği değer ve prensipleri savunduğu için makamı bile düşürülmüş, hep köşede tutulmaya ve görmezden gelinmeye çalışılmış bir insan olduğumu hepsi bilirlerdi.
Oysa o gün öyle olmadı; olamazdı da! Neredeyse hepsi ayrıldılar; ama ben kaldım. O güne kadar hakkında ‘’ama o zaten körü körüne bağlı’’, ‘’tarafgir, o yüzden göremiyor’’, ‘’kutsuyor’’ vs. diyemeyecekleri belki de en net insan olarak karşılarında bulunuyordum ve bunu da iyi biliyor olmalıydılar.
Gündemi değişik kaynaklardan çok iyi takip etmeye çalışan, olaylara mümkün mertebe sosyoloji ve psikoloji dürbünüyle bakmaya çalışan birisi olduğumu biliyor olmalıydılar. Hiçbir düşüncenin bağnaz bir sacunucusu olmayacağımı, hele hiçbir insana ve fikre kayıtsız bir bağlılık sağlamayacağımı da bildiklerini düşünürdüm hep. Hizmet ile olan ilişkisi yönüyle hepsinden daha kenarda olan, belki de en objektif olduğunu düşünmeleri gereken kişi bendim aralarında. Algı operasyonlarından etkilenmesi gereken ilk insanlardan olmam gerekirdi.
Onların o an için inanmak istedikleri şekilde değil; yani ’sevdiği insanlara toz konduramayan saf bir tarafgir’ olarak değil, gündemi, sosyolojiyi, tarihi ve psikolojiyi bir pusula gibi kullanarak kendime bir yön çizmeye çalışıyor ve mevcut prensip ve kabiliyetlerimi o yönde bilemeye gayret ediyordum. İçine düştükleri panik hali ve acizlik beni çok üzmüş ve kalbimi sıkıştırıvermişti. İşte tam da öyle bir anda dudaklarımdan başlıktaki söz dökülüverdi: ‘’Böyle bir dönemde Hocaefendi’yi yalnız bırakamam!’’ ve ekleyerek devam ettim. ‘’Kendilerini çok iyi tanıdığım yüzlerce abi dediğim insanı ve arkadaşımı böyle bir dönemde yalnız bırakamam!’’ Erdoğan’ın ne tür bir yalancı olduğunu ve hangi tezviratlarla ne tür amaçlar peşinde olduğunu, bu uğurda kimlerle iş birlikleri yaptığını çok iyi bildiğimi tekrar hatırlattım. ‘’Böyle bir fitne ve zulüm döneminde ben bu insanları yalnız bırakamam’’ dedim. ‘’Çünkü karşı tarafı ve motivasyonlarını çok iyi tanıyorum’’ diye de ilave ettim. Zaten daha önceki yazılarımda da anlattığım bazı rüyalarım vardı ve Erdoğan kaynaklı çok büyük bir fitne ateşinin Hizmet insanlarına da Türkiye’ye de büyük sıkıntılar yaşatacağına, ama bunların bir gün Gayretullah’a dokunacağına (rüyalarımda net gördüğüm şekliyle) inanıyordum.
Dudaklarımdan o sözlerin döküldüğü o anda benim için Hocaefendi’nin de yanındaki insanların da kimlikleri hiç önemli değildi. Şuur dünyamdan geçirmeden kalbime hiçbir his akıtmamaya gayret ediyordum. Nettim! Tıpkı Ahmet Kurucan’ın yazısında ifade ettiği gibi bu, kişilerle, bir tarafgirlikle alakalı değil; bir zulümle, bir haksızlıkla alakalı idi ve ben planlamamış olsam da şuurumdan bir anda dökülüveren ifade bu olmuştu. Kurucan gibi bir ilmim olmadığı için benim zihnimden belki Habiller’den, Nuhlar’tan ve İbrahimler’den başlayan bir hak ve adalet savunuculuğunun günümüzdeki temsilcilerine kadar uzanan bir silsile akmamış olabilirdi; fakat benim küçük hayat penceremden, o cılız kalbimden yansıyan tercih bu olmuştu. Ben Kurucan’ın ifade ettiği İbrahim’lerin safında olmaya bile layık olmayan küçük biriydim belki ama, onun hikayesinde geçen ve ateşi söndürmek için küçük gagası ile su taşıyan o minik kuştum. Benim gibi küçük bir insanın yaptığı seçim, olmak istediği taraf işte buydu! O kuş misali, ‘’tarafımız belli olsun!’’ demenin bencesiydi!
Zira küçüklüğümden beri hep fitnelerin, itilmişliklerin, yalancı, hayat karartan, haksızlıklar yapan ve düşene vuran insanların arasında geçmişti ömrüm. O yüzden benzer fitnelere karşı son derece hassas, temkinli ve hazırdım. Yalancı bir insanın tezviratları ile kesin hüküm ve kanaatler geliştirerek haksızlığa maruz bırakılmış insanları yalnız bırakamazdım. Onlar zulüm görürken vicdanımı aklayacak bazı mazeretlerin ve düşünce kırıntılarının ardına saklanarak korku ve endişe ile hareket edemezdim. Fırtına döneminde iyi niyetli insanların ellerini bırakmak, zalimin küfürleri hala etrafta yankılanırken dostları yalnız koymak bana yakışmazdı. Zaman; birlikte, hukuksuzluğa, adaletsizliğe ve hırsız bir düzene karşı mücadele etme zamanıydı bana göre.
İçimden bir yandan bu tarz duygula akarken diğer yandan da aslında kendimin ne kadar küçük ve aciz bir insan olduğum hakikati da kendi varlığını hep hissettiriyordu bana. Yoksa benim gibi bir insanın Hocaefendi gibi bir insanı yalnız bırakması da bırakmaması da hiç bir değer ifade etmezdi. Benim açık desteğim ne bir salih kula herhangi bir fayda getirebilirdi, ne de bir zalime zarar verebilirdi; minik bir kuşun gagasında taşıdığı bir damla suyun ne bir insanın susuzluğunu bastırmaya, ne de bir ateşi söndürmeye yetmeyeceği gibi…
Dudaklarımdan dökülen o söz; Hocaefendi’nin şahsına karşı duyduğum vefa duygusundan çok öte bir duyguydu benim için o an adını koyamadığım. Belki de Kurucan’ın o yazısında resmedilen kutsi mücadele silsilesinin, o düşünce örgüsünün, o hak ve adalet hassasiyetinin ve zulme ve haksızlığa karşı taraf belirlemenin temsil ettiği hakikat denizinden gönlüme düşen bir damlacık idi o kadar! Gagamda da onu taşıyordum ve sıkıntı anında ağzımdan dökülen de o bir damla hakikat kırıntısı olmuştu!
[Uğur Tezcan] 29.5.2020 [TR724]
“Kardeşlerim olsaydı hapis cennete dönerdi” [Cemil Tokpınar]
Yaklaşık 25 yıl önceydi. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Hey gidi günler” adıyla meşhur olan vaazını izlemiş, hıçkırıklara boğulmuştum. Bir hafta sonra tekrar izlerken, bizim “Hey gidi günler” diyeceğimiz anıların çok az ya da genelde tatlı hizmetler olduğunu düşünmüş, keşke Hak yolunda bizler de daha çok fedakârlık yapabilseydik diye içimden geçirmiştim.
O zamanki tahminlerime göre artık her şey hep iyiye gidecekti ve biz çileli günlerde bedel ödeyen büyüklerimizin yaşadığı fedakârlıkları sergileyecek fırsatları hiç bulamayacaktık. Nereden bilebilirdim ifritten bir sürecin bütün bağları bahçeleri yerle bir edip hazana, hatta zemheriye döndüreceğini… Dahası hayatlarıyla farklı kahramanlık destanları yazmak isteyenlerin sonsuz fırsatlar denizinde sayısız acıyla boğuşacağını…
Son imtihanda bizim de payımıza iftira, kovuşturma, hicret, mahrumiyet düştü. Başta validem olmak üzere üç yakınım rahmetlik oldu. İki yıl önce kızımı kendisi gibi bir muhacirle gurbette evlendirdik. Oğlumu ise henüz hiç kavuşamadığı gelinimle Ocak ayında ancak WhatsApp ile nişanladık ve nikâhladık.
Gelinim üniversiteyi bitirdikten sonra terör iftirasıyla 11 ay medrese-i Yusufiye’de kalmış, 6 yıl 3 ay ceza aldıktan sonra tahliye edilmiş, bir yıl sonra babası vefat etmiş ve artık hicretten başka seçenek kalmadığı için dualarla yollara düşmüştü. Bir kere daha anladık ki, imtihandan kaçılmaz ve kaderin takdiri mutlaka başa gelir. Çok kolay olacak şekilde plânladığımız hicret yolu tam bir problemler yumağına dönüştü. Mülteci krizinden koronavirüs imtihanına kadar her şey aleyhine çalıştı.
Üç günlük nezarethanede üçüncü ayına girdi. Mübarek Ramazan ayı ve bayram, çok olumsuz şartları olan ve hapishaneye dönüşen bir mülteci nezarethanesinde geçti. Bayramda bana her satırı ibretli olay ve duygularla örülmüş bir mektup gönderdi.
Mektubu, ibret, ümit ve duaya vesile olması arzusuyla yayınlıyorum:
Üst üste yaşadığım imtihanlar
Selâmün aleyküm muhterem babacığım,
Nasılsınız? Hâliniz ve sıhhatiniz inşallah iyidir. Afiyette olduğunuzu umuyor ve daim olması için dualar ediyorum. Bir süredir hasbihal nev’inden size yazmak istiyordum. İftardan sonra bu niyetle kendi köşeme çekildim. Ancak ortam şartları ve gürültüsü, kâğıda değil birkaç kelime dökmek, iç sesimi dahi duymaya imkân vermiyordu. Bu sebeple iftar sonrası yazmaya niyetlendiğim mektubumu sahur sonrası sessizliğinde, sabahın ilk ışıklarına eşlik eden kuşların cıvıltısıyla yazıyorum.
Ne mutlu ki böylesi huzurlu bir ortamı burada yakalayabildiğim nadir zamanlardan birinde size yazmak nasip oldu. Nereden, nasıl başlayacağımı bilemez bir halde başlıyorum yazmaya. Üst üste yaşanılan imtihanların zihnimde oluşturdukları karmaşa, içimden geçenleri belli bir sıraya koyup anlamlı bir bütün olarak çıkarmama engel oluyor. Bu yazdıklarımı bir kızın babasına içini dökmesi gibi kabul edin. Hatam, kusurum olursa affedin lütfen.
Bugün hicret yolundaki 68.günüm. 22 günlük uzun soluklu karakol maceramın ardından hâlâ içinde bulunduğum mülteci kampı görünümlü hapishaneye getirildim. İlk 22 günüm, dondurucu soğukluktaki pis bir karakolda farklı milletlerden 14 erkekle yaşamaya çalışan tek başına mümine bir hanım olarak geçti. Şartlar zordu; ama Rabbimiz her zorlukla beraber gönderilen bir kolaylığı müjdelemişti. Burada en çok şükrettiğim şey, daha sonraları beni diğerlerinden ayırıp tek başıma bir odaya kilitlemeleri ve orada kendime namaz kılabileceğim temiz bir yer ayarlayabilmem oldu. Bir hücrede yaşamaya şükredebileceğim hiç aklıma gelmezdi. Hamd olsun Rabbime, bunu da gösterdi.
Ashabın izinden gitmek
Soğuktan birbirini kırarcasına çarpan dişlerimin çıkardığı sese engel olamazken “Yine de Afyon Hapishanesi kadar soğuk değil” diyerek Üstad Hazretleri gibi “Hasbünallah…” zikrinin sıcaklığına sarılmak… Karanlığın içleri ürperten o en koyu anında “Yine de balığın karnı kadar karanlık değil” diyerek Yunus (a.s.) peygamberin münacatına sığınmak… Üstadın, “Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.” sözünü en derinlerinde hissederek yaşamak… Huzur-u İlâhîyi koklamak… Bu defa ruhunda duyduğun tarifi mümkün olmayan lütf-u Rabbanînin ikramı için gönlünün kuytularında büyüttüğün şükür incilerini bir bir göz limanından huzur kıyılarına bırakmak… Sair zamanda belki de hiçbir vakit tadamayacağın bu eşsiz manevî lezzet için bulunduğun dar mekâna hamd etmek… Hiç layık olmadığın halde Rabbinin gönderdiği ikramlara, zerreciklerine kadar hissettirdiği şefkati, merhameti ve himayesi için şükretmek… Zahmette saklı rahmete muhatap olmak, o gizli hazineyi keşfetmek, imtihanın hakkını vererek o rahmete gark olmak, elbet kolay değil.
Rabbim bu imtihanı kazanan kardeşlerimle beraber beni de o rahmete mazhar olan bahtiyar kullarından eylesin. Mevlâ önden gidenlerimizi, yolda olanlarımızı, arkadan gelenlerimizi ashabın izinden gidenler olarak kabul buyursun. Efendimizin (s.a.v.) “Kardeşlerim” hitabının muhatabı olma şerefine layık olan salihlerden, sadıklardan, sıddıklardan eylesin.
Babacığım, bir süredir misafiri olduğum mekândan bahsedecek olursam burada günlerimiz dizi film tadında geçiyor. Kadın, erkek ve çocuklardan oluşan 50 kişilik karma bir koğuştayım. Yüzde 90’ını savaştan kaçmış, bir süre Türkiye’de yaşamış Suriyeli Kürtler oluşturuyor. Onlardan bahsedeyim, vaziyetlerini tasvire çalışayım diyorum, boğazıma bir şeyler takılıyor. Sanki kelimeler düğümleniyor. Müslümanların şu içler acısı hâli yüreğimi kanatıyor. Şahit olduklarım, insanların temel insanî değerlerle insan gibi yetiştirilmeye, terbiye edilmeye ne kadar çok ihtiyaç olduğunu ve insan olmanın, kul olmanın ne sorumluluklar yüklediğini ve bu şuurda yaşamanın ne kadar elzem olduğunu anlamamı sağladı. Aksi olduğunda insan, cehalet bataklığına gömülmüş, insanlıktan bihaber yaratılmış diğer mahlûklar gibi, belki daha da fena bir vaziyette oluyor.
Ah seccadem, nelere şahit oldun!
Bir kez daha anladım ki insanlığın Hizmete çok ihtiyacı var. Ve bizim, Rabbimizin lütfuyla içinde bulunduğumuz topluluğun adeta şükrünü ifa edercesine kendi yaşadığımız imtihanın, sürecin enkazından sıyrılıp yeniden taptaze hislerle yorulmadan koşmamız lazım. Bu gerçekle yüzleştiğimde dört yıldır kalbimde yanıp duran kor yeniden harlanıyor. Sanki alevler hücrelerime sıçrıyor. Yangın bütün ruhumu sarıyor. Beni huzur köşeme sürüklüyor ve kendimi setretmek için ranzamın etrafına ördüğüm battaniyeden perdenin arkasına geçiyorum. İçimin yangınını söndürmeye yetişen hüzün yağmurlarımı seccademin şefkatli kucağına emanet ediyorum.
Ah seccadem, benimle neler yaşadın, nelere şahit oldun. Yıllardır yanımdan ayırmadığım arkadaşım, sırdaşım, derttaşım. Kocaman bir dünya saklıyorum perdenin ardında. Dışarıda dünya için, dünyalık için kopan kıyametleri bırakıp içimde kopan fırtınalarla Rabbime yöneliyorum. Necip Fazıl’ın dediği gibi burası “dünyaya kapalı, Allah’a açık.” Şu daracık mekân sınırlarını aşıp bambaşka mekânlara dönüşüyor. Küçücük bir yatak bazen gönül semanı kaplayan kara bulutları dağıtan bir Hira, bazen huzuru solukladığın bir mescid, bazen şefkati bulduğun sıcacık anne kucağı, bazen Üstadın çınar ağacındaki menzili, bazen nefis muhasebesi yaptığın bir çilehane ve bazen de Risale okumaları yaptığın bir dershane, bir medrese oluyor.
Dualar yaralarıma merhem oldu
İnsanların uhuvvetten uzaklaştığı, hasımane duygularla birbirine hücum ettiği bu yerde bazen kendimi çok yalnız hissediyorum. Türkiye’deki 11 aylık medrese-i Yusufiye günlerimi hatırlıyorum. Kulağımda büyüğümüzün sesini duyuyorum. “Hey gidi günler, meğer ne tatlı günlermiş” diyorum. “Şu mekânda hizmetteki kardeşlerimle olsaydık burası yine cennet bahçesine dönerdi, Ramazanın tadı bir başka olurdu” diyerek hüzünlenirken, başımı çevirdiğim duvarda benden önce bu huzur köşesinin misafiri olmuş bir kardeşimin, mahzunluğumu hissetmiş gibi beni teselli edercesine yazdığı “La tahzen…” ayetini ve bana hediye ettiği “Ferdun Hayyun…” zikrini gördüm. Maddeten yanımda olmasa da manen varlığını hissettiğim bütün kardeşlerimden Allah razı olsun. Bu süreçte sizin vesilenizle garipliğimin yaralarına Nihal Abla gibi nice güzel insanın duaları merhem oldu. Rabbim onların da sıkıntılarını gidersin. Allah şu kutlu zaman dilimleri hürmetine küllî bir ferah, ferec ve mahreç versin. Hayır kapılarını ardına kadar açsın.
Babacığım, burada yaşadığım beni etkileyen birkaç güzelliği sizinle paylaşmak istiyorum. Buraya geldiğim ilk gün kıbleyi sorduğum Müslümanlar şaşırmışlardı. Ben de onların şaşırmasına şaşırmıştım. Meğer Afgan bir amcadan başka namaz kılan yokmuş. Çok üzülmüştüm. Sebebini sorduğumda burada namaz kılmanın zor olduğunu, çıkınca kaza edeceklerini söylediler. Ben de, “Ya ömrümüz yetmezse?” dedim. Bunun üzerine namazın önemi ve vazgeçilmezliği üzerine biraz konuştuk hanımlarla. Ertesi gün elhamdülillah namaz kılan beş kişi olduk. Onları sabah namazına kaldırmamı istediler. Ramazan’la sayımız biraz daha arttı. Hatta bazı vakitler cemaat oluyorlar, teravih namazı kılıyorlar.
Risale-i Nur derslerine başladık
Bir diğer nimet de Ramazan’la birlikte beş vakit ezan-ı Muhammedî okunması oldu, binlerce şükür. Burada bana can yoldaşı olan Fidan adında Suriyeli bir kız var. Anneannesi Türk’müş, kendisi de çok iyi Türkçe konuşuyor. Geldiğim ilk günlerde diğer kızlarla beraber bana “İyi ki geldin, bize sevinç getirdin.” demişlerdi.
Bir gün Risale-i Nur okurken Fidan yanıma geldi. “Ne okuyorsun?” dedi. Nurlar üzerine yaklaşık iki saat konuştuk. Birlikte Risale okuduk. Çok sevdi. Kendi de okumak istedi çıkınca. O günden sonra beraber Risale okumaya başladık. Hatta bilmediğim bazı Arapça kelimeleri bana o açıkladı. Bugün de benimle ilgili düşündüklerini yazmış kısa bir mektup gibi. Orada “Senden her gün yeni şeyler öğreniyorum, teşekkür ederim. Küçük büyük herkese mutluluk veriyorsun” demiş. Bu yazdıkları beni çok mutlu etti. Rabbim her şartta, her yerde ve her zaman gönül insanı olmayı nasip etsin. Her daim Allah’ın kullarının kalplerine iman, sevgi, sevinç, huzur katreleri serpmek nasip olsun.
Biraz da buradaki en güzel şeyden, minik mi minik, tatlı mı tatlı melek Raşit’ten bahsetmek istiyorum. Beş aylık, boncuk boncuk bakan, sevimli bir bebek. Ranzama kurduğum iki metrekarelik küçük dünyamdan ayrılıp insanların arasına karıştığım zamanların büyük çoğunluğunu onunla geçiriyorum. Annesinin iki küçük çocuğu daha var. Ben de ona yardım ediyor ve Raşit’le ilgileniyorum. Onun masumluğuna dalıp gidiyorum. Günden güne nasıl değiştiğini gözlemliyorum tefekkür kaynağımın.
Ağlayan bebeği esma zikri susturdu
Raşit’le sayısız anımız oldu. Bunlardan beni en çok etkileyeni şuydu: Bir gün yine çığlık çığlığa ağlıyordu. Polisler maması için sıcak su getirmemişlerdi. Annesi kıyamam ne yaptıysa susmadı. Bir de ben denesem dedim, gittim kucağıma aldım. Onunla konuştum, başını okşayıp kulağına tesbihatta okuduğumuz İsm-i Azam duasını okumaya başladım. “Ya Cemîlü ya Allah…” diyerek isimler okunurken biraz sakinleşti, nefes alışverişi değişti, sanki her Allah deyişime eşlik etti. Öylece uyuyuverdi. Normalde azıcık acıkınca susmayan bebeği Rabbimizin güzel isimleri sakinleştirdi, avuttu, uyuttu. Namaz kılanlara bakıp kahkahalarla gülmesi, ben onu okurken parmaklarıyla ağzıma dokunup gözlerimin içine derin derin bakması, minik Raşit’le yaşadığımız tatlı anılardan birkaçı.
Burada beni mutlu eden bir diğer güzellik de altı yaşında iki tane öğrencimin olması. Hizmet erleri bütün dünyada eğitim seferberliğine koyulmuşken bize durmak yakışır mıydı? Bu iki çocuk birbirleriyle kavga ediyorlardı sürekli. Ben de dedim: “İster misiniz sizinle bir şeyler öğrenelim?” Onlar da maşallah beklediğimden çok büyük bir istekle karşılık verdiler. Heyecanla, “Öğretmenim, öğretmenim” diye etrafımda dönmeleri, birkaç harf öğrenip yazdıklarında yüzlerinde gördüğüm mutluluk bir kere daha mesleğim için şükür vesilesi oldu.
Yaşadığımız imtihanlar da bizim için bir rızık, bir nimet. Nasıl ki yiyeceklerden aldığımız tatlar çeşit çeşit. Kimi tatlı, kimi ekşi, kimi de acı. İmtihanlarımız da öyle. Yaşadığım sabır imtihanını reyhana benzetiyorum. Tadı acı olsa da kokusu güzel. Acısı geçtiğinde güzel kokusu hep benimle kalacak inşallah. Peki ya acıyı sevmek olur mu? Cevaben İbrahim Hakkı Hazretleri diyor:
“Gelse celâlinden cefa,
Yahut cemalinden vefa,
İkisi de cana sefa,
Kahrın da hoş lütfun da hoş.”
Bayram, babamın vefat yıldönümüydü
Bugünler de geçecek biliyorum. Neler neler geçmedi ki, bu da geçer elbet. Ama hasret! Hasretin verdiği acı geçmiyor baba. Bir vuslat muştusu bekliyor mahzun gönlüm. Sizleri de çok özledim. Ailemin hasretinin üzerine bir de bayram burukluğu eklenince içimde hüzün rüzgârları esiyor. Bayramın, geçen yıl canım babacığımı ahirete uğurladığımız güne tevafuk etmesi, rüzgârın şiddetini arttırsa da, kendimi bu firak günlerinin kazasını yapacağımız gelecek vuslat günlerinin hayaliyle teselli ediyorum. Diyorum “Demek ki Rabbim bir bayramı daha medrese-i Yusufiye’de geçirmemi istemiş. Üstelik bu defa gurbet içinde gurbet. Bunda benden muradı ne ise onu gerçekleştirmeyi, imtihanı okumayı ve neticesinde Onun rızasını kazanmayı nasip etsin.
Burada dün geceden bu yana bir matem havası hâkim. Hanımlar çok ağlıyor. Ben de kendi hüznümü küçük menzilciğime saklayıp yanlarına gittim. Onları teselli etmeye çalıştım. “Şükredecek ne çok nimet var. Sevdiklerimizle daha nice bayramlar göreceğiz inşallah, Rabbimiz yaşattığı sürece. Düşünsenize, hayatta kaç kere hapiste bayram kutlayabilirsiniz? Buradaki insanlarla ve benimle bir daha hangi bayramda beraber olacaksınız? Tadını çıkarın” dedim. Kısa süre de olsa yüzleri güldü.
Sabah bayram namazı kılındı, toplu bayramlaşma oldu. Farklı, buruk, ama güzeldi. Çocuklar elimi öptüler. Anladım ki, ben de artık eli öpülecek yaşlara gelmişim. Bu satırları yazarken sabahkinin aksine bir düğün havası hâkim koğuşta. Müzik sesi, alkışlar, bağırışlar… Her zamanki gibi bir anları bir anlarını tutmuyor!
Bayramımız mübarek olsun babacığım. Hayırlara vesile olsun. Canım ailemin bütün fertleriyle beraber bütün güzel insanların bayramlarını tebrik ediyorum. İçerideki, dışarıdaki, hicretteki… Bütün kardeşlerimizin sevdiklerinden ayrı geçirdiği son bayram olsun. Dünyadaki zulüm son bulsun, mağdurlar kurtulsun. Sevgi, muhabbet ve en içten dualarımla selamlıyor, hürmet ediyorum. Rabbime emanet olun.
Lütfen, tüm mağdurlara dua edelim
Bu süreçte genç yaşta nice imtihanlara muhatap olan kardeşlerimiz gibi üniversiteyi bitirir bitirmez peş peşe acılar yaşayan gelinimin mektubu burada bitiyor. Hepinizden ona da, diğer mağdur kardeşlerimize de dua istirham ediyorum. Rabbim bir an önce mazlumları felaha erdirsin.
[Cemil Tokpınar] 29.5.2020 [TR724]
O zamanki tahminlerime göre artık her şey hep iyiye gidecekti ve biz çileli günlerde bedel ödeyen büyüklerimizin yaşadığı fedakârlıkları sergileyecek fırsatları hiç bulamayacaktık. Nereden bilebilirdim ifritten bir sürecin bütün bağları bahçeleri yerle bir edip hazana, hatta zemheriye döndüreceğini… Dahası hayatlarıyla farklı kahramanlık destanları yazmak isteyenlerin sonsuz fırsatlar denizinde sayısız acıyla boğuşacağını…
Son imtihanda bizim de payımıza iftira, kovuşturma, hicret, mahrumiyet düştü. Başta validem olmak üzere üç yakınım rahmetlik oldu. İki yıl önce kızımı kendisi gibi bir muhacirle gurbette evlendirdik. Oğlumu ise henüz hiç kavuşamadığı gelinimle Ocak ayında ancak WhatsApp ile nişanladık ve nikâhladık.
Gelinim üniversiteyi bitirdikten sonra terör iftirasıyla 11 ay medrese-i Yusufiye’de kalmış, 6 yıl 3 ay ceza aldıktan sonra tahliye edilmiş, bir yıl sonra babası vefat etmiş ve artık hicretten başka seçenek kalmadığı için dualarla yollara düşmüştü. Bir kere daha anladık ki, imtihandan kaçılmaz ve kaderin takdiri mutlaka başa gelir. Çok kolay olacak şekilde plânladığımız hicret yolu tam bir problemler yumağına dönüştü. Mülteci krizinden koronavirüs imtihanına kadar her şey aleyhine çalıştı.
Üç günlük nezarethanede üçüncü ayına girdi. Mübarek Ramazan ayı ve bayram, çok olumsuz şartları olan ve hapishaneye dönüşen bir mülteci nezarethanesinde geçti. Bayramda bana her satırı ibretli olay ve duygularla örülmüş bir mektup gönderdi.
Mektubu, ibret, ümit ve duaya vesile olması arzusuyla yayınlıyorum:
Üst üste yaşadığım imtihanlar
Selâmün aleyküm muhterem babacığım,
Nasılsınız? Hâliniz ve sıhhatiniz inşallah iyidir. Afiyette olduğunuzu umuyor ve daim olması için dualar ediyorum. Bir süredir hasbihal nev’inden size yazmak istiyordum. İftardan sonra bu niyetle kendi köşeme çekildim. Ancak ortam şartları ve gürültüsü, kâğıda değil birkaç kelime dökmek, iç sesimi dahi duymaya imkân vermiyordu. Bu sebeple iftar sonrası yazmaya niyetlendiğim mektubumu sahur sonrası sessizliğinde, sabahın ilk ışıklarına eşlik eden kuşların cıvıltısıyla yazıyorum.
Ne mutlu ki böylesi huzurlu bir ortamı burada yakalayabildiğim nadir zamanlardan birinde size yazmak nasip oldu. Nereden, nasıl başlayacağımı bilemez bir halde başlıyorum yazmaya. Üst üste yaşanılan imtihanların zihnimde oluşturdukları karmaşa, içimden geçenleri belli bir sıraya koyup anlamlı bir bütün olarak çıkarmama engel oluyor. Bu yazdıklarımı bir kızın babasına içini dökmesi gibi kabul edin. Hatam, kusurum olursa affedin lütfen.
Bugün hicret yolundaki 68.günüm. 22 günlük uzun soluklu karakol maceramın ardından hâlâ içinde bulunduğum mülteci kampı görünümlü hapishaneye getirildim. İlk 22 günüm, dondurucu soğukluktaki pis bir karakolda farklı milletlerden 14 erkekle yaşamaya çalışan tek başına mümine bir hanım olarak geçti. Şartlar zordu; ama Rabbimiz her zorlukla beraber gönderilen bir kolaylığı müjdelemişti. Burada en çok şükrettiğim şey, daha sonraları beni diğerlerinden ayırıp tek başıma bir odaya kilitlemeleri ve orada kendime namaz kılabileceğim temiz bir yer ayarlayabilmem oldu. Bir hücrede yaşamaya şükredebileceğim hiç aklıma gelmezdi. Hamd olsun Rabbime, bunu da gösterdi.
Ashabın izinden gitmek
Soğuktan birbirini kırarcasına çarpan dişlerimin çıkardığı sese engel olamazken “Yine de Afyon Hapishanesi kadar soğuk değil” diyerek Üstad Hazretleri gibi “Hasbünallah…” zikrinin sıcaklığına sarılmak… Karanlığın içleri ürperten o en koyu anında “Yine de balığın karnı kadar karanlık değil” diyerek Yunus (a.s.) peygamberin münacatına sığınmak… Üstadın, “Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.” sözünü en derinlerinde hissederek yaşamak… Huzur-u İlâhîyi koklamak… Bu defa ruhunda duyduğun tarifi mümkün olmayan lütf-u Rabbanînin ikramı için gönlünün kuytularında büyüttüğün şükür incilerini bir bir göz limanından huzur kıyılarına bırakmak… Sair zamanda belki de hiçbir vakit tadamayacağın bu eşsiz manevî lezzet için bulunduğun dar mekâna hamd etmek… Hiç layık olmadığın halde Rabbinin gönderdiği ikramlara, zerreciklerine kadar hissettirdiği şefkati, merhameti ve himayesi için şükretmek… Zahmette saklı rahmete muhatap olmak, o gizli hazineyi keşfetmek, imtihanın hakkını vererek o rahmete gark olmak, elbet kolay değil.
Rabbim bu imtihanı kazanan kardeşlerimle beraber beni de o rahmete mazhar olan bahtiyar kullarından eylesin. Mevlâ önden gidenlerimizi, yolda olanlarımızı, arkadan gelenlerimizi ashabın izinden gidenler olarak kabul buyursun. Efendimizin (s.a.v.) “Kardeşlerim” hitabının muhatabı olma şerefine layık olan salihlerden, sadıklardan, sıddıklardan eylesin.
Babacığım, bir süredir misafiri olduğum mekândan bahsedecek olursam burada günlerimiz dizi film tadında geçiyor. Kadın, erkek ve çocuklardan oluşan 50 kişilik karma bir koğuştayım. Yüzde 90’ını savaştan kaçmış, bir süre Türkiye’de yaşamış Suriyeli Kürtler oluşturuyor. Onlardan bahsedeyim, vaziyetlerini tasvire çalışayım diyorum, boğazıma bir şeyler takılıyor. Sanki kelimeler düğümleniyor. Müslümanların şu içler acısı hâli yüreğimi kanatıyor. Şahit olduklarım, insanların temel insanî değerlerle insan gibi yetiştirilmeye, terbiye edilmeye ne kadar çok ihtiyaç olduğunu ve insan olmanın, kul olmanın ne sorumluluklar yüklediğini ve bu şuurda yaşamanın ne kadar elzem olduğunu anlamamı sağladı. Aksi olduğunda insan, cehalet bataklığına gömülmüş, insanlıktan bihaber yaratılmış diğer mahlûklar gibi, belki daha da fena bir vaziyette oluyor.
Ah seccadem, nelere şahit oldun!
Bir kez daha anladım ki insanlığın Hizmete çok ihtiyacı var. Ve bizim, Rabbimizin lütfuyla içinde bulunduğumuz topluluğun adeta şükrünü ifa edercesine kendi yaşadığımız imtihanın, sürecin enkazından sıyrılıp yeniden taptaze hislerle yorulmadan koşmamız lazım. Bu gerçekle yüzleştiğimde dört yıldır kalbimde yanıp duran kor yeniden harlanıyor. Sanki alevler hücrelerime sıçrıyor. Yangın bütün ruhumu sarıyor. Beni huzur köşeme sürüklüyor ve kendimi setretmek için ranzamın etrafına ördüğüm battaniyeden perdenin arkasına geçiyorum. İçimin yangınını söndürmeye yetişen hüzün yağmurlarımı seccademin şefkatli kucağına emanet ediyorum.
Ah seccadem, benimle neler yaşadın, nelere şahit oldun. Yıllardır yanımdan ayırmadığım arkadaşım, sırdaşım, derttaşım. Kocaman bir dünya saklıyorum perdenin ardında. Dışarıda dünya için, dünyalık için kopan kıyametleri bırakıp içimde kopan fırtınalarla Rabbime yöneliyorum. Necip Fazıl’ın dediği gibi burası “dünyaya kapalı, Allah’a açık.” Şu daracık mekân sınırlarını aşıp bambaşka mekânlara dönüşüyor. Küçücük bir yatak bazen gönül semanı kaplayan kara bulutları dağıtan bir Hira, bazen huzuru solukladığın bir mescid, bazen şefkati bulduğun sıcacık anne kucağı, bazen Üstadın çınar ağacındaki menzili, bazen nefis muhasebesi yaptığın bir çilehane ve bazen de Risale okumaları yaptığın bir dershane, bir medrese oluyor.
Dualar yaralarıma merhem oldu
İnsanların uhuvvetten uzaklaştığı, hasımane duygularla birbirine hücum ettiği bu yerde bazen kendimi çok yalnız hissediyorum. Türkiye’deki 11 aylık medrese-i Yusufiye günlerimi hatırlıyorum. Kulağımda büyüğümüzün sesini duyuyorum. “Hey gidi günler, meğer ne tatlı günlermiş” diyorum. “Şu mekânda hizmetteki kardeşlerimle olsaydık burası yine cennet bahçesine dönerdi, Ramazanın tadı bir başka olurdu” diyerek hüzünlenirken, başımı çevirdiğim duvarda benden önce bu huzur köşesinin misafiri olmuş bir kardeşimin, mahzunluğumu hissetmiş gibi beni teselli edercesine yazdığı “La tahzen…” ayetini ve bana hediye ettiği “Ferdun Hayyun…” zikrini gördüm. Maddeten yanımda olmasa da manen varlığını hissettiğim bütün kardeşlerimden Allah razı olsun. Bu süreçte sizin vesilenizle garipliğimin yaralarına Nihal Abla gibi nice güzel insanın duaları merhem oldu. Rabbim onların da sıkıntılarını gidersin. Allah şu kutlu zaman dilimleri hürmetine küllî bir ferah, ferec ve mahreç versin. Hayır kapılarını ardına kadar açsın.
Babacığım, burada yaşadığım beni etkileyen birkaç güzelliği sizinle paylaşmak istiyorum. Buraya geldiğim ilk gün kıbleyi sorduğum Müslümanlar şaşırmışlardı. Ben de onların şaşırmasına şaşırmıştım. Meğer Afgan bir amcadan başka namaz kılan yokmuş. Çok üzülmüştüm. Sebebini sorduğumda burada namaz kılmanın zor olduğunu, çıkınca kaza edeceklerini söylediler. Ben de, “Ya ömrümüz yetmezse?” dedim. Bunun üzerine namazın önemi ve vazgeçilmezliği üzerine biraz konuştuk hanımlarla. Ertesi gün elhamdülillah namaz kılan beş kişi olduk. Onları sabah namazına kaldırmamı istediler. Ramazan’la sayımız biraz daha arttı. Hatta bazı vakitler cemaat oluyorlar, teravih namazı kılıyorlar.
Risale-i Nur derslerine başladık
Bir diğer nimet de Ramazan’la birlikte beş vakit ezan-ı Muhammedî okunması oldu, binlerce şükür. Burada bana can yoldaşı olan Fidan adında Suriyeli bir kız var. Anneannesi Türk’müş, kendisi de çok iyi Türkçe konuşuyor. Geldiğim ilk günlerde diğer kızlarla beraber bana “İyi ki geldin, bize sevinç getirdin.” demişlerdi.
Bir gün Risale-i Nur okurken Fidan yanıma geldi. “Ne okuyorsun?” dedi. Nurlar üzerine yaklaşık iki saat konuştuk. Birlikte Risale okuduk. Çok sevdi. Kendi de okumak istedi çıkınca. O günden sonra beraber Risale okumaya başladık. Hatta bilmediğim bazı Arapça kelimeleri bana o açıkladı. Bugün de benimle ilgili düşündüklerini yazmış kısa bir mektup gibi. Orada “Senden her gün yeni şeyler öğreniyorum, teşekkür ederim. Küçük büyük herkese mutluluk veriyorsun” demiş. Bu yazdıkları beni çok mutlu etti. Rabbim her şartta, her yerde ve her zaman gönül insanı olmayı nasip etsin. Her daim Allah’ın kullarının kalplerine iman, sevgi, sevinç, huzur katreleri serpmek nasip olsun.
Biraz da buradaki en güzel şeyden, minik mi minik, tatlı mı tatlı melek Raşit’ten bahsetmek istiyorum. Beş aylık, boncuk boncuk bakan, sevimli bir bebek. Ranzama kurduğum iki metrekarelik küçük dünyamdan ayrılıp insanların arasına karıştığım zamanların büyük çoğunluğunu onunla geçiriyorum. Annesinin iki küçük çocuğu daha var. Ben de ona yardım ediyor ve Raşit’le ilgileniyorum. Onun masumluğuna dalıp gidiyorum. Günden güne nasıl değiştiğini gözlemliyorum tefekkür kaynağımın.
Ağlayan bebeği esma zikri susturdu
Raşit’le sayısız anımız oldu. Bunlardan beni en çok etkileyeni şuydu: Bir gün yine çığlık çığlığa ağlıyordu. Polisler maması için sıcak su getirmemişlerdi. Annesi kıyamam ne yaptıysa susmadı. Bir de ben denesem dedim, gittim kucağıma aldım. Onunla konuştum, başını okşayıp kulağına tesbihatta okuduğumuz İsm-i Azam duasını okumaya başladım. “Ya Cemîlü ya Allah…” diyerek isimler okunurken biraz sakinleşti, nefes alışverişi değişti, sanki her Allah deyişime eşlik etti. Öylece uyuyuverdi. Normalde azıcık acıkınca susmayan bebeği Rabbimizin güzel isimleri sakinleştirdi, avuttu, uyuttu. Namaz kılanlara bakıp kahkahalarla gülmesi, ben onu okurken parmaklarıyla ağzıma dokunup gözlerimin içine derin derin bakması, minik Raşit’le yaşadığımız tatlı anılardan birkaçı.
Burada beni mutlu eden bir diğer güzellik de altı yaşında iki tane öğrencimin olması. Hizmet erleri bütün dünyada eğitim seferberliğine koyulmuşken bize durmak yakışır mıydı? Bu iki çocuk birbirleriyle kavga ediyorlardı sürekli. Ben de dedim: “İster misiniz sizinle bir şeyler öğrenelim?” Onlar da maşallah beklediğimden çok büyük bir istekle karşılık verdiler. Heyecanla, “Öğretmenim, öğretmenim” diye etrafımda dönmeleri, birkaç harf öğrenip yazdıklarında yüzlerinde gördüğüm mutluluk bir kere daha mesleğim için şükür vesilesi oldu.
Yaşadığımız imtihanlar da bizim için bir rızık, bir nimet. Nasıl ki yiyeceklerden aldığımız tatlar çeşit çeşit. Kimi tatlı, kimi ekşi, kimi de acı. İmtihanlarımız da öyle. Yaşadığım sabır imtihanını reyhana benzetiyorum. Tadı acı olsa da kokusu güzel. Acısı geçtiğinde güzel kokusu hep benimle kalacak inşallah. Peki ya acıyı sevmek olur mu? Cevaben İbrahim Hakkı Hazretleri diyor:
“Gelse celâlinden cefa,
Yahut cemalinden vefa,
İkisi de cana sefa,
Kahrın da hoş lütfun da hoş.”
Bayram, babamın vefat yıldönümüydü
Bugünler de geçecek biliyorum. Neler neler geçmedi ki, bu da geçer elbet. Ama hasret! Hasretin verdiği acı geçmiyor baba. Bir vuslat muştusu bekliyor mahzun gönlüm. Sizleri de çok özledim. Ailemin hasretinin üzerine bir de bayram burukluğu eklenince içimde hüzün rüzgârları esiyor. Bayramın, geçen yıl canım babacığımı ahirete uğurladığımız güne tevafuk etmesi, rüzgârın şiddetini arttırsa da, kendimi bu firak günlerinin kazasını yapacağımız gelecek vuslat günlerinin hayaliyle teselli ediyorum. Diyorum “Demek ki Rabbim bir bayramı daha medrese-i Yusufiye’de geçirmemi istemiş. Üstelik bu defa gurbet içinde gurbet. Bunda benden muradı ne ise onu gerçekleştirmeyi, imtihanı okumayı ve neticesinde Onun rızasını kazanmayı nasip etsin.
Burada dün geceden bu yana bir matem havası hâkim. Hanımlar çok ağlıyor. Ben de kendi hüznümü küçük menzilciğime saklayıp yanlarına gittim. Onları teselli etmeye çalıştım. “Şükredecek ne çok nimet var. Sevdiklerimizle daha nice bayramlar göreceğiz inşallah, Rabbimiz yaşattığı sürece. Düşünsenize, hayatta kaç kere hapiste bayram kutlayabilirsiniz? Buradaki insanlarla ve benimle bir daha hangi bayramda beraber olacaksınız? Tadını çıkarın” dedim. Kısa süre de olsa yüzleri güldü.
Sabah bayram namazı kılındı, toplu bayramlaşma oldu. Farklı, buruk, ama güzeldi. Çocuklar elimi öptüler. Anladım ki, ben de artık eli öpülecek yaşlara gelmişim. Bu satırları yazarken sabahkinin aksine bir düğün havası hâkim koğuşta. Müzik sesi, alkışlar, bağırışlar… Her zamanki gibi bir anları bir anlarını tutmuyor!
Bayramımız mübarek olsun babacığım. Hayırlara vesile olsun. Canım ailemin bütün fertleriyle beraber bütün güzel insanların bayramlarını tebrik ediyorum. İçerideki, dışarıdaki, hicretteki… Bütün kardeşlerimizin sevdiklerinden ayrı geçirdiği son bayram olsun. Dünyadaki zulüm son bulsun, mağdurlar kurtulsun. Sevgi, muhabbet ve en içten dualarımla selamlıyor, hürmet ediyorum. Rabbime emanet olun.
Lütfen, tüm mağdurlara dua edelim
Bu süreçte genç yaşta nice imtihanlara muhatap olan kardeşlerimiz gibi üniversiteyi bitirir bitirmez peş peşe acılar yaşayan gelinimin mektubu burada bitiyor. Hepinizden ona da, diğer mağdur kardeşlerimize de dua istirham ediyorum. Rabbim bir an önce mazlumları felaha erdirsin.
[Cemil Tokpınar] 29.5.2020 [TR724]
28 Şubat’ta Siyasal İslamcı utanmazlığı [Alper Ender Fırat]
İsmail Hakkı Karadayı ölünce, bütün klavye mücahitleri, riski olmayan duyar kasıcıları açıklamalar yapıyor; vay efendim Müslümanlara verdiğin zararı ümmeti Muhammet unutmayacak da ateşin bol olsun da bilmem ne. Bazı hükümet görevlisi de ‘Türkiye tarihinin en büyük kötülük hareketlerinden biri olan 28 Şubat’ın hüküm giymiş ancak bir gün bile cezaevinde yatmamış faillerinden İsmail Hakkı Karadayı yaratıcısına kavuşmuş’ diyerek güya ‘ahirete hesap vermeye gitti’ demeye getirmiş. Nasıl bir utanmazlık, nasıl bir yüzsüzlüktür.
Sırrı Süreyya Önder’in fıkraya dönüşen bir konuşması vardır ya hani AKP yöneticilerinin utanma duygusunun kalmadığını anlattığı konuşmasından bahsediyorum. ‘AKP yöneticileri bir zamanlar her konuşmayı sonra ‘Allah utandırmasın’ diye bitirirlerdi. Allah onların bu duasını kabul etti ve bunlardan utanma duygusunu aldı’ diye anlatmıştı. Bu fıkrayı İsmail Karadayı’nın ölümünden sonra bir kere daha yaşadık. Allah bu adamların utanma duygusunu gerçekten aldığı için hiç utanmadan yazdılar, çizdiler, konuştular.
Bir gün bile hapis yatırmayan kim? İsmail Hakkı Karadayı’yı, her gün gazete sütunlarından açık açık tehdit eden, dönemin başbakanına ağza alınmayacak küfürler eden Çevik Bir’i, Çetin Doğan’ı, Çetin Saner’i, üniversite öğrencilerini kapılardan içeri sokmayan YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ü ve 28 Şubat’ın diğer sabıkalılarını hapisten kim kurtardı?
Lohusa kadınların zincirini çözmeyen, burs verdi diye seksenlik dedeleri tutuklayanlar bu adamları yaşlı diye hapsetmedi.
Açılan davaları örtbas edip uyduruk gerekçelerle bunları hapisten kim kurtardı? Tabi ki 28 Şubat’ın etinden, kemiğinden, yününden, suyundan tepe tepe faydalanan utanmaz siyasal İslamcılar kurtardı. Yani bu ‘yavuz hırsız’ kelimesi bile bu arsızlar yüzünden kendinden utanır hale geldi.
28 Şubat’ın hesap vermesine AKP müsaade etmedi. Etmemekle de kalmadı, ne pahasına olursa olsun bu ülkeye 28 Şubat’ı yaşatanlara, dava açıp hesap sormak isteyen hakim ve savcıları da meslekten uzaklaştırıp, tutukladılar.
Asıl alçaklığı 28 Şubatçıların en büyük hayallerini gerçekleştirmekle yaptılar. Neler yaptıklarını isterseniz Doğu Perinçek’in ağzından bir kere daha dinleyin.
‘Fetö ismini bunlara biz verdik. Fetöyle mücadele, bugün irticayla mücadelenin odağıdır, esasıdır, merkezidir. Yakın tarihte irticaya karşı hiç bu kadar kapsamlı bir başarı sağlanmamıştır. TSK’dan 30 bin kişi tasfiye edildi, emniyetten 14 bin, Yargıdan 4 bin, Çeşitli kamu kuruluşlarından da 120 bin kişi tasfiye edildi. Bu Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı irtica tasfiyesidir. Türkiye 28 Şubat’ı devam ettiriyor. Türkiye 28 Şubat çizgisine geldi, zaten 28 Şubat’ın asıl hedefi Fetöydü.
Doğu Perinçek tam bir şecaat arz eden merd-i kıpti. Kendi mahallesine ‘AKP’nin yanında niye yer alıyorum’ diye yaptığı açıklamalarla, AKP mahallesinin sahtekarlıklarını çatır çatır ifşa ediyor.
28 Şubat’ın yapmaya cesaret edemediği her şeyi hatta çok daha fazlasını yaptılar. Yeşil bir urba giyerek bu ülkenin evlatlarını gözlerini kırpmadan devletten attılar.
28 Şubatçıların hepsi yaptıklarının hesabını vermeden ellerini kollarını sallayarak dışarı çıktılar. Bu duruma siyasal İslamcı mahalleden ve AKP’den hiç kimsenin gıkı çıkmamıştı. Şimdi ölen bir adam hakkında atarlanıyorlar, nasıl olsa bunun hiçbir riski yok.
[Alper Ender Fırat] 29.5.2020 [TR724]
Sırrı Süreyya Önder’in fıkraya dönüşen bir konuşması vardır ya hani AKP yöneticilerinin utanma duygusunun kalmadığını anlattığı konuşmasından bahsediyorum. ‘AKP yöneticileri bir zamanlar her konuşmayı sonra ‘Allah utandırmasın’ diye bitirirlerdi. Allah onların bu duasını kabul etti ve bunlardan utanma duygusunu aldı’ diye anlatmıştı. Bu fıkrayı İsmail Karadayı’nın ölümünden sonra bir kere daha yaşadık. Allah bu adamların utanma duygusunu gerçekten aldığı için hiç utanmadan yazdılar, çizdiler, konuştular.
Bir gün bile hapis yatırmayan kim? İsmail Hakkı Karadayı’yı, her gün gazete sütunlarından açık açık tehdit eden, dönemin başbakanına ağza alınmayacak küfürler eden Çevik Bir’i, Çetin Doğan’ı, Çetin Saner’i, üniversite öğrencilerini kapılardan içeri sokmayan YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ü ve 28 Şubat’ın diğer sabıkalılarını hapisten kim kurtardı?
Lohusa kadınların zincirini çözmeyen, burs verdi diye seksenlik dedeleri tutuklayanlar bu adamları yaşlı diye hapsetmedi.
Açılan davaları örtbas edip uyduruk gerekçelerle bunları hapisten kim kurtardı? Tabi ki 28 Şubat’ın etinden, kemiğinden, yününden, suyundan tepe tepe faydalanan utanmaz siyasal İslamcılar kurtardı. Yani bu ‘yavuz hırsız’ kelimesi bile bu arsızlar yüzünden kendinden utanır hale geldi.
28 Şubat’ın hesap vermesine AKP müsaade etmedi. Etmemekle de kalmadı, ne pahasına olursa olsun bu ülkeye 28 Şubat’ı yaşatanlara, dava açıp hesap sormak isteyen hakim ve savcıları da meslekten uzaklaştırıp, tutukladılar.
Asıl alçaklığı 28 Şubatçıların en büyük hayallerini gerçekleştirmekle yaptılar. Neler yaptıklarını isterseniz Doğu Perinçek’in ağzından bir kere daha dinleyin.
‘Fetö ismini bunlara biz verdik. Fetöyle mücadele, bugün irticayla mücadelenin odağıdır, esasıdır, merkezidir. Yakın tarihte irticaya karşı hiç bu kadar kapsamlı bir başarı sağlanmamıştır. TSK’dan 30 bin kişi tasfiye edildi, emniyetten 14 bin, Yargıdan 4 bin, Çeşitli kamu kuruluşlarından da 120 bin kişi tasfiye edildi. Bu Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı irtica tasfiyesidir. Türkiye 28 Şubat’ı devam ettiriyor. Türkiye 28 Şubat çizgisine geldi, zaten 28 Şubat’ın asıl hedefi Fetöydü.
Doğu Perinçek tam bir şecaat arz eden merd-i kıpti. Kendi mahallesine ‘AKP’nin yanında niye yer alıyorum’ diye yaptığı açıklamalarla, AKP mahallesinin sahtekarlıklarını çatır çatır ifşa ediyor.
28 Şubat’ın yapmaya cesaret edemediği her şeyi hatta çok daha fazlasını yaptılar. Yeşil bir urba giyerek bu ülkenin evlatlarını gözlerini kırpmadan devletten attılar.
28 Şubatçıların hepsi yaptıklarının hesabını vermeden ellerini kollarını sallayarak dışarı çıktılar. Bu duruma siyasal İslamcı mahalleden ve AKP’den hiç kimsenin gıkı çıkmamıştı. Şimdi ölen bir adam hakkında atarlanıyorlar, nasıl olsa bunun hiçbir riski yok.
[Alper Ender Fırat] 29.5.2020 [TR724]
Haç koparmak! [M.Nedim Hazar]
Ne şahane bir filmdir Cennet Krallığı. Ridley Scott’un yönettiği film her ne kadar Hristiyan perspektifinden Kudüs’ün düşüşünü aktarsa da, senarist ve yönetmen elinden geldiğince objektif bakışta bulunur bu büyük fethe. Final sahneleri acayip etkileyicidir.
Haçlı ordusu darmadağın olmuş, tapınak şövalyelerinden kalan birkaç kişiden bir olan kahramanımız Selahaddin’e sorar:
“Kudüs’ün değeri nedir?”
Tebessümle cevap verir büyük komutan:
“Hiç!” ve döner gider.
İhtimal ki şövalye tam aklından “Ne yani bu kadar insan bir hiç uğruna mı öldü?” sorusuyla uğraşırken Salahaddin durur, döner ve
“Ve her şey!” der…
Taşlar yerine oturmuştur.
Sonra Luis Delgado’nun o muhteşem parçası (Epitaph) eşliğinde fetih sonrası sekansı başlar.
Büyük komutan aynı büyüklükte bir tevazu ile Kudüs’e girer ve şükür secdesi yapar. (Bu sahne maalesef sadece genişletilmiş kopyada vardır) Yollarına güller serpilmektedir. Kilisenin içinden geçerken yerde devrilmiş duran bir haç görür, bir saniye bile duraksamadan eğilip haçı alır ve doğrultup yoluna devam eder.
Şuradan bakabilirsiniz o anlara:
Ecdat böyle idi. Gerçek Müslümanlar böyle idi.
Şimdi Selahaddin’in torunları balkonlardaki asılan ıslak havlulara bile tahammül edemeyen bir cahiller sürüsüne dönüştürülmüş durumda.
Sadece halk değil devlet ve devlet aklı da öyle maalesef.
Düşmanlık ve nefret üzerine kurulu bir cennet tasavvur edilemez.
Tüm sermayesi ve birikimi nefret ve kötülük olan kişiler ellerinde dünyanın en şahane iksiri bile olsa kimseye beş kuruş faydaları dokunmaz.
Türkiye maalesef böyle bir topluma ve devlete dönüştürüldü. Zannımca bu ülkeye yapılan en büyük kötülük de budur.
Şu görsel çok kaliteli değil ama durumun vahametini gösterebilecek kadar net.
Yer İstanbul Kuzguncuk Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi…
Kendini bilmezin biri diyeceğim ama öyle değil, havuz medyasının ürettiği aklı başka yerinde yandaşın biri kilisenin önüne geliyor. Bir süre bekliyor, kameraya poz verdikten sonra tırmanıp kapıdaki haça yükleniyor. Öylesine bir kin ile asılıyor ki, az daha kopan haç bir yerine saplanacak gibi oluyor.
Ve bu kadar net bir olaydan sonra ne iktidar cenahından, ne siyasal İslamcı medyadan tek satır eleştirel bir cümle çıkmıyor.
Selahaddin’in torunluğunu kimseye bırakmayan islamofaşistler belki de gizli bir gururla alkışlıyorlar bu eylemi!
Selahattin’in torunları haçlıların torunları gibi davranırken, Haçlı torunları ise sanki İslam ahlakıyla ahlaklanmış gibi bizi mahcup etmeye devam ediyorlar. Son örnek Berlin’de Kilise camilerin kapalı ya da sosyal mesafeden dolayı kapasitelerinin yetersiz oluşundan dolayı Müslümanlara çağrı yaparak, ibadetlerini bu mekanlarda yerine getirebileceklerini duyurdu.
Türkiye’de dini, Allah’ı ağzından düşürmeyen iktidar ve cuntacı ortakları muhalif olanlara sosyal mesafe kuralına uysalar bile namazı yasaklarken, Almanya’da büyük marketler parklarını bayram namazı için Müslümanların hizmetine sundular.
Şimdi sormak lazım, kim devrilmiş haçı yerinden doğrultan Müslüman ecdada daha layık bir ahlaka sahip?
Kilisenin kapısına tırmanıp haç parçalayan, balkondaki bayrağa benzeyen ıslak havludan dolayı öfkeden kuduran beyni uyuşturulmuş şuursuz kitleler mi, yoksa parkını, bahçesini, inançlı insanlara açan batı insanları mı?
[M.Nedim Hazar] 29.5.2020 [TR724]
Haçlı ordusu darmadağın olmuş, tapınak şövalyelerinden kalan birkaç kişiden bir olan kahramanımız Selahaddin’e sorar:
“Kudüs’ün değeri nedir?”
Tebessümle cevap verir büyük komutan:
“Hiç!” ve döner gider.
İhtimal ki şövalye tam aklından “Ne yani bu kadar insan bir hiç uğruna mı öldü?” sorusuyla uğraşırken Salahaddin durur, döner ve
“Ve her şey!” der…
Taşlar yerine oturmuştur.
Sonra Luis Delgado’nun o muhteşem parçası (Epitaph) eşliğinde fetih sonrası sekansı başlar.
Büyük komutan aynı büyüklükte bir tevazu ile Kudüs’e girer ve şükür secdesi yapar. (Bu sahne maalesef sadece genişletilmiş kopyada vardır) Yollarına güller serpilmektedir. Kilisenin içinden geçerken yerde devrilmiş duran bir haç görür, bir saniye bile duraksamadan eğilip haçı alır ve doğrultup yoluna devam eder.
Şuradan bakabilirsiniz o anlara:
Ecdat böyle idi. Gerçek Müslümanlar böyle idi.
Şimdi Selahaddin’in torunları balkonlardaki asılan ıslak havlulara bile tahammül edemeyen bir cahiller sürüsüne dönüştürülmüş durumda.
Sadece halk değil devlet ve devlet aklı da öyle maalesef.
Düşmanlık ve nefret üzerine kurulu bir cennet tasavvur edilemez.
Tüm sermayesi ve birikimi nefret ve kötülük olan kişiler ellerinde dünyanın en şahane iksiri bile olsa kimseye beş kuruş faydaları dokunmaz.
Türkiye maalesef böyle bir topluma ve devlete dönüştürüldü. Zannımca bu ülkeye yapılan en büyük kötülük de budur.
Şu görsel çok kaliteli değil ama durumun vahametini gösterebilecek kadar net.
Yer İstanbul Kuzguncuk Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi…
Kendini bilmezin biri diyeceğim ama öyle değil, havuz medyasının ürettiği aklı başka yerinde yandaşın biri kilisenin önüne geliyor. Bir süre bekliyor, kameraya poz verdikten sonra tırmanıp kapıdaki haça yükleniyor. Öylesine bir kin ile asılıyor ki, az daha kopan haç bir yerine saplanacak gibi oluyor.
Ve bu kadar net bir olaydan sonra ne iktidar cenahından, ne siyasal İslamcı medyadan tek satır eleştirel bir cümle çıkmıyor.
Selahaddin’in torunluğunu kimseye bırakmayan islamofaşistler belki de gizli bir gururla alkışlıyorlar bu eylemi!
Selahattin’in torunları haçlıların torunları gibi davranırken, Haçlı torunları ise sanki İslam ahlakıyla ahlaklanmış gibi bizi mahcup etmeye devam ediyorlar. Son örnek Berlin’de Kilise camilerin kapalı ya da sosyal mesafeden dolayı kapasitelerinin yetersiz oluşundan dolayı Müslümanlara çağrı yaparak, ibadetlerini bu mekanlarda yerine getirebileceklerini duyurdu.
Türkiye’de dini, Allah’ı ağzından düşürmeyen iktidar ve cuntacı ortakları muhalif olanlara sosyal mesafe kuralına uysalar bile namazı yasaklarken, Almanya’da büyük marketler parklarını bayram namazı için Müslümanların hizmetine sundular.
Şimdi sormak lazım, kim devrilmiş haçı yerinden doğrultan Müslüman ecdada daha layık bir ahlaka sahip?
Kilisenin kapısına tırmanıp haç parçalayan, balkondaki bayrağa benzeyen ıslak havludan dolayı öfkeden kuduran beyni uyuşturulmuş şuursuz kitleler mi, yoksa parkını, bahçesini, inançlı insanlara açan batı insanları mı?
[M.Nedim Hazar] 29.5.2020 [TR724]
Berat’ı gösterip Selçuk’a razı olmak [Levent Kenez]
Her Allah’ın günü biri ekranlarda propaganda savaşında, imaj parlatma sevdasında.
Biri bayram günü prime-time’da silah belgeseli yayınlatıyor, diğeri karşısına almış Saray katiplerini, canlı yayında asistleri gole çevirme derdinde.
Birinin gözünden samimiyetsiz yaşlar, diğeri gözlerini kırpa kırpa hasta ediyor insanı.
Biri sanki hakaret ediliyormuş gibi damat denince bozuluyor, diğeri sanki başka bir özelliği varmış gibi ‘Damat olmaktan onur duyuyorum’ diyor.
Biri sosyal medyada Soylu ile yan yana fotoğrafları yayınlanıp vatan evlatları diye gösterilirken diğeri Soylu ile mafyadan rant kavgasında.
Aslında ikisi de sırtını Saray’a dayamış millete artistlik yapıyor.
Berat’ın şu sıralar en sinir olduğu şey hiç tereddütünüz olmasın ne Soylu ne de ekonomideki gidişat. Selçuk’un parlayan imajından deli gibi rahatsız.
Öyle ya Selçuk’un uçan oyuncakları var, Berat’ın Amazon’dan aldığı titreşimli oyuncakları.
Selçuk, vatan-millet için ter döken çalışkan damat, Berat ekonominin canını okumuş müflis ve kifayetsiz bir mirasyedi. Biri mütevazi halk çocuğu, diğeri sevimsiz ve küstah.
Berat’tan bahsedilirken “kayınpederinden dolayı” deniyor, Selçuk için “alın teri”.
Sağdan soldan epey gaz yediği belli olan Selçuk, “Bu pistler bana artık dar geliyor” mesajı veredursun bakalım Berat’tan bir farkı var mı?
Selçuk, yakınlarda Ahmet Hakan’ın tek kale programına çıkmış ve özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile yaşadığı polemikle ilgili büyük büyük laflar etmişti. Malum Selçukların halkla ilişkiler için kurdukları bir vakfı var ve utanmadan sanki önceki belediye zamanında kendilerine hiç iltimas yapılmamış, hiç nüfuz kullanılmamış, belgeler sanki bunu doğrulamıyor gibi ukalalıklar yapıyorlar. İmamoğlu’na ‘ya sus ya da anlaşmayı ben kendim iptal edeceğim’ gibi komik laflar ediyor. Kendisine yapılanlara kirli siyaset adını veriyor.
Küçük damat bak kirli siyaset ne ben sana anlatayım:
‘Sümeyye’ye suikast’ gibi mide bulandırıcı bir iftira haber yapıp, o zaman Twitter’in bile karakter sayı limitini 3’e katlayacak şekilde masaüstünde hazırlanan yazışmaları sayfa sayfa basıp kendi kızını bu alçaklığa bulaştırmaktan hiç çekinmemektir kirli siyaset.
Yalan olduğunu çok iyi bildiği halde kendisi hakkında yapılan suikast haberine sesini çıkaramayan, masum insanların bu yüzden yargılanmalarını seyreden iftiracı bir zavallıyla evlenmektir kirli olan.
‘Sümeyye geldi mi?’ diye defalarca sorulup Ankara’dan İstanbul’a yollanan kurye eşinin Kısıklı’daki kasaları açıp milletten çalınan paraları senin kayınbiraderine teslim etmesidir kirli olan.
Kirli siyaset nedir biliyor musun, senin amcanı Sarıyer’e belediye başkanı yapmaya çalışmaktır. Piyasada adam kalmamış gibi senin ağabeyini Tübitak’a yönetim kurulu üyesi yapmaktır.
Kirli siyaset Korona günlerinde PR yapacağım, milletin gözüne gireceğim diye 2012 yılından beri solunum cihazı üreten firmanın ürününü sanki yeni icat edilmiş gibi gösterip yanında esas duruşta komik komik pozlar vermektir. Kirli siyaset trollerinize -ki eşin bunları çok iyi bilir hatırlamazsa Youtube’da da var- Koç grubu için sosyal medyada en ağır hakaretleri ettirip, bütün fertlerine ayrı ayrı sövdürüp Arçelik fabrikasında üretim yaptırmaktır.
Yine aynı trollere belgeselinin yayınlandığı akşam trend topik olmak için talimat vermek Varank’ın fikri olabilir mi?
Ama en kirli siyaset ne biliyor musun? Ülkede işler kötü gidince piyasayı toplamak, vatan-millet ayağına herkesi susturmak için ülkenin fakir çocuklarını Suriye’de savaşa sokmak. Onların analarını ağlatmak. Tabutlarına sehpa gibi el koymak… Rusların bombaları ile ölen zavallılar için iki kelime edememek ve soluğu Kremlin’de alıp kapıda onursuzca ayakta bekletilmeyi sindirmek. Kayınpederinin ihtirasları için sağa sola açtığı, benzin döktüğü savaşlarda silah tüccarı olmak çok kârlı bir iş değil mi?
Hele hele operasyon zamanında olukça gizli sanılan ve ayakaltı olmaması icap eden kumanda odasında Bilal ile sırıtarak pozlar vermek de neyin nesi? Bilal’in atari salonundaki ergen gibi “Verin oğlum iki turda ben oynayayım” diye bakışlarını görünce savaş sizin için sadece bir oyun öyle değil mi? Sahi Bilal hangi sıfatla askeri üstte teftişe gelmiş? Benimki de soru, sen hangi sıfatla oradaysan o da o yüzden aslında. Ama doğru sen konteynırda günlerce kalmıştın değil mi damat olduktan sonra.
Aile şirketi gibi senin aletleri satmak için seyahatlere çıkılması da kirli olabilir mi senin değerlerlerine göre. Suriye’de eliyle beslediği katilleri THY uçağı ile Libya’ya taşıyıp üstüne senin SİHA’ları İHA’ları okutmasına ne dersin? Her silah tüccarına böyle bir cumhurbaşkanı lazım. Libya’da savaşın kaderi senin aletler yüzünden değişti diye gaz haberlerine bizim millet inanır, gerçek şu ki senin İHA’lara Libya’da köylüler çiçek ekiyor.
Sahi senden önce bu ülkede İHA-SİHA yapılmıyordu öyle değil mi? TAI mai hepsini sen kurdun. Devletin peşkeş çekilen askeri şirketlerinin senin şirketlere yaptığı güzellikler de kirli olabilir mi acaba? Sana yapılan teşvikler, ayrıcalıklar senden önce İHA üreten şirketlere yapıldı mı? Mesela Vestel de Saray’a damat verseydi senin kadar başarılı olabilir miydi?
En son belgeseli yayınlanan aletinin motorunun Ukrayna’da üretildiğini bizim millet bilmez, optik sistemlerin yurtdışında geldiğini de. 64 ülkenin kendi İHA’sını ürettiğini de.
Şu muazzam havacılık bilginle yorumlayabilir misin, 15 Temmuz akşamı askerlerin darbe yaptığı o meş’um gecede askeri havaalanından kalkan uçağa binmek kolay mıdır? Ankara’daki havalimanında bir tek asker yokken ısrarla, jetlerin kalkıp indiği İstanbul’daki Hava Harp Okulu’nun yanındaki piste inmek çılgınca değil mi? Peki şuna ne dersin? İki adet F-16, kayınpederini taşıyan uçağın yanına kadar gelmiş ama Hira’da olduğu gibi uçağı görememişler. Kayınpederinin anlattığı bu hikaye sence bu mümkün mü?
15 Temmuz demişken yine aklıma geldi. Geçen yazıdan da hatırlarsın. Evlenmenize karşı çıkan baban nişan günü kalpten giderken Cemaat’in hastanesinden doktor getirtip ameliyat ettirmiştiniz değil mi? Allah var o doktora sahip çıktınız başına bir şey gelmedi ama utanmadan o hastanelere el koyup diğer doktorları hapse attırmıştınız. El konulan hastanelerden kaynanan yeni hastaneler eklediği mi filosuna?
Senin İHA’lar arıza veriyor diye askeri yazışmaların olduğu haberleri kayınpederinin avukatı ile ‘şahsıma hakaret var’ diye yasaklatman, sitelere engel koydurman da biraz ayıp değil mi?
Neyse sen daha çok gündem olacaksın belli. O tozu yutmuşsun sen.
[Levent Kenez] 29.5.2020 [TR724]
Biri bayram günü prime-time’da silah belgeseli yayınlatıyor, diğeri karşısına almış Saray katiplerini, canlı yayında asistleri gole çevirme derdinde.
Birinin gözünden samimiyetsiz yaşlar, diğeri gözlerini kırpa kırpa hasta ediyor insanı.
Biri sanki hakaret ediliyormuş gibi damat denince bozuluyor, diğeri sanki başka bir özelliği varmış gibi ‘Damat olmaktan onur duyuyorum’ diyor.
Biri sosyal medyada Soylu ile yan yana fotoğrafları yayınlanıp vatan evlatları diye gösterilirken diğeri Soylu ile mafyadan rant kavgasında.
Aslında ikisi de sırtını Saray’a dayamış millete artistlik yapıyor.
Berat’ın şu sıralar en sinir olduğu şey hiç tereddütünüz olmasın ne Soylu ne de ekonomideki gidişat. Selçuk’un parlayan imajından deli gibi rahatsız.
Öyle ya Selçuk’un uçan oyuncakları var, Berat’ın Amazon’dan aldığı titreşimli oyuncakları.
Selçuk, vatan-millet için ter döken çalışkan damat, Berat ekonominin canını okumuş müflis ve kifayetsiz bir mirasyedi. Biri mütevazi halk çocuğu, diğeri sevimsiz ve küstah.
Berat’tan bahsedilirken “kayınpederinden dolayı” deniyor, Selçuk için “alın teri”.
Sağdan soldan epey gaz yediği belli olan Selçuk, “Bu pistler bana artık dar geliyor” mesajı veredursun bakalım Berat’tan bir farkı var mı?
Selçuk, yakınlarda Ahmet Hakan’ın tek kale programına çıkmış ve özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile yaşadığı polemikle ilgili büyük büyük laflar etmişti. Malum Selçukların halkla ilişkiler için kurdukları bir vakfı var ve utanmadan sanki önceki belediye zamanında kendilerine hiç iltimas yapılmamış, hiç nüfuz kullanılmamış, belgeler sanki bunu doğrulamıyor gibi ukalalıklar yapıyorlar. İmamoğlu’na ‘ya sus ya da anlaşmayı ben kendim iptal edeceğim’ gibi komik laflar ediyor. Kendisine yapılanlara kirli siyaset adını veriyor.
Küçük damat bak kirli siyaset ne ben sana anlatayım:
‘Sümeyye’ye suikast’ gibi mide bulandırıcı bir iftira haber yapıp, o zaman Twitter’in bile karakter sayı limitini 3’e katlayacak şekilde masaüstünde hazırlanan yazışmaları sayfa sayfa basıp kendi kızını bu alçaklığa bulaştırmaktan hiç çekinmemektir kirli siyaset.
Yalan olduğunu çok iyi bildiği halde kendisi hakkında yapılan suikast haberine sesini çıkaramayan, masum insanların bu yüzden yargılanmalarını seyreden iftiracı bir zavallıyla evlenmektir kirli olan.
‘Sümeyye geldi mi?’ diye defalarca sorulup Ankara’dan İstanbul’a yollanan kurye eşinin Kısıklı’daki kasaları açıp milletten çalınan paraları senin kayınbiraderine teslim etmesidir kirli olan.
Kirli siyaset nedir biliyor musun, senin amcanı Sarıyer’e belediye başkanı yapmaya çalışmaktır. Piyasada adam kalmamış gibi senin ağabeyini Tübitak’a yönetim kurulu üyesi yapmaktır.
Kirli siyaset Korona günlerinde PR yapacağım, milletin gözüne gireceğim diye 2012 yılından beri solunum cihazı üreten firmanın ürününü sanki yeni icat edilmiş gibi gösterip yanında esas duruşta komik komik pozlar vermektir. Kirli siyaset trollerinize -ki eşin bunları çok iyi bilir hatırlamazsa Youtube’da da var- Koç grubu için sosyal medyada en ağır hakaretleri ettirip, bütün fertlerine ayrı ayrı sövdürüp Arçelik fabrikasında üretim yaptırmaktır.
Yine aynı trollere belgeselinin yayınlandığı akşam trend topik olmak için talimat vermek Varank’ın fikri olabilir mi?
Ama en kirli siyaset ne biliyor musun? Ülkede işler kötü gidince piyasayı toplamak, vatan-millet ayağına herkesi susturmak için ülkenin fakir çocuklarını Suriye’de savaşa sokmak. Onların analarını ağlatmak. Tabutlarına sehpa gibi el koymak… Rusların bombaları ile ölen zavallılar için iki kelime edememek ve soluğu Kremlin’de alıp kapıda onursuzca ayakta bekletilmeyi sindirmek. Kayınpederinin ihtirasları için sağa sola açtığı, benzin döktüğü savaşlarda silah tüccarı olmak çok kârlı bir iş değil mi?
Hele hele operasyon zamanında olukça gizli sanılan ve ayakaltı olmaması icap eden kumanda odasında Bilal ile sırıtarak pozlar vermek de neyin nesi? Bilal’in atari salonundaki ergen gibi “Verin oğlum iki turda ben oynayayım” diye bakışlarını görünce savaş sizin için sadece bir oyun öyle değil mi? Sahi Bilal hangi sıfatla askeri üstte teftişe gelmiş? Benimki de soru, sen hangi sıfatla oradaysan o da o yüzden aslında. Ama doğru sen konteynırda günlerce kalmıştın değil mi damat olduktan sonra.
Aile şirketi gibi senin aletleri satmak için seyahatlere çıkılması da kirli olabilir mi senin değerlerlerine göre. Suriye’de eliyle beslediği katilleri THY uçağı ile Libya’ya taşıyıp üstüne senin SİHA’ları İHA’ları okutmasına ne dersin? Her silah tüccarına böyle bir cumhurbaşkanı lazım. Libya’da savaşın kaderi senin aletler yüzünden değişti diye gaz haberlerine bizim millet inanır, gerçek şu ki senin İHA’lara Libya’da köylüler çiçek ekiyor.
Sahi senden önce bu ülkede İHA-SİHA yapılmıyordu öyle değil mi? TAI mai hepsini sen kurdun. Devletin peşkeş çekilen askeri şirketlerinin senin şirketlere yaptığı güzellikler de kirli olabilir mi acaba? Sana yapılan teşvikler, ayrıcalıklar senden önce İHA üreten şirketlere yapıldı mı? Mesela Vestel de Saray’a damat verseydi senin kadar başarılı olabilir miydi?
En son belgeseli yayınlanan aletinin motorunun Ukrayna’da üretildiğini bizim millet bilmez, optik sistemlerin yurtdışında geldiğini de. 64 ülkenin kendi İHA’sını ürettiğini de.
Şu muazzam havacılık bilginle yorumlayabilir misin, 15 Temmuz akşamı askerlerin darbe yaptığı o meş’um gecede askeri havaalanından kalkan uçağa binmek kolay mıdır? Ankara’daki havalimanında bir tek asker yokken ısrarla, jetlerin kalkıp indiği İstanbul’daki Hava Harp Okulu’nun yanındaki piste inmek çılgınca değil mi? Peki şuna ne dersin? İki adet F-16, kayınpederini taşıyan uçağın yanına kadar gelmiş ama Hira’da olduğu gibi uçağı görememişler. Kayınpederinin anlattığı bu hikaye sence bu mümkün mü?
15 Temmuz demişken yine aklıma geldi. Geçen yazıdan da hatırlarsın. Evlenmenize karşı çıkan baban nişan günü kalpten giderken Cemaat’in hastanesinden doktor getirtip ameliyat ettirmiştiniz değil mi? Allah var o doktora sahip çıktınız başına bir şey gelmedi ama utanmadan o hastanelere el koyup diğer doktorları hapse attırmıştınız. El konulan hastanelerden kaynanan yeni hastaneler eklediği mi filosuna?
Senin İHA’lar arıza veriyor diye askeri yazışmaların olduğu haberleri kayınpederinin avukatı ile ‘şahsıma hakaret var’ diye yasaklatman, sitelere engel koydurman da biraz ayıp değil mi?
Neyse sen daha çok gündem olacaksın belli. O tozu yutmuşsun sen.
[Levent Kenez] 29.5.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)