Yakup abinin zahidane sekinesi… [Harun Odabaşı]

Ekrem Dumanlı’nın 2001’de Amerika’dan gelip mali kriz içindeki Zaman gazetesinde yayın yönetmeni koltuğuna oturduğu günler gazete çalışanları için de hareketli günlerdi.

Gazetenin o dönemki ‘ekonomisi’ Türkiye ekonomisinden farksızdı. Dumanlı bir ajanda ile gelmişti, hem yayın anlayışında köklü değişimler yapmayı hem de gazetenin mali yapısını düzeltmeyi kafasına koymuştu.

Tabi o dönemler çamuruyla meşhur Kalender Sokak günleriydi. Yeni binaya taşınmamıza 8 yıl vardı. İmkanlar kısıtlıydı ama yayın anlayışındaki değişimi hemen fark etmiştik, değişime ya ayak uyduracak ya da tası tarağı toplayıp gidecektik.

Dumanlı’nın söyledikleri makul şeylerdi ve yayın ekibinden büyük destek gördü. Gazetenin logosundan mizanpajına kadar bir dizi değişikliğe gidildi. Vefakar okuyucumuzda bu değişimi olumlu bulmuş olacak ki gazetenin tirajı hızla yükseliyordu.

Ekrem Dumanlı yurt dışı tecrübesinin de tesiriyle bir çıta koydu ve bu çıtanın altında kalanlar elenecekti. Nitekim öyle de oldu. Değişim rüzgarı hem yayından hem de mali işlerde pek çok ismin gazeteden yollarını ayrılması ile neticelendi. Birkaç sene sonra ‘Ekrem abi’nin yakınında, geldiğinde yönetime olan isimlerden çok az insan kalmıştı. İşte Yakup Şimşek o nadir isimlerden biriydi…

Reklam, müessesenin en önemli ikinci gelir kaynağı idi. Yeni yönetim reklam servisinin önemini fark etmiş ve yayındaki değişikliğe paralel olarak reklam gelirlerinin artmasını istiyordu.

Ve reklam biriminin önüne koyduğu hedefler çok yüksekti. Veterinerlik bölümü mezunu Yakup Şimşek, evet ‘yabancı dil bilmiyordu’, evet ‘reklamcılık mesleğinin alaylısı’ idi ve birçok ‘gözlemciye’ göre kısa sürede havlu atacaktı. Ama öyle olmadı. Reklam servisinin başında olduğu dönemde gazetenin reklam gelirleri koyulan hedeflerin çok çok üstünde gerçekleşti.

Şimşek, ekonomik ve siyasi konjonktürü çok iyi okumuştu. Teşkilatçı bir kafa yapısına sahipti. Kurduğu sistem tıkır tıkır işliyor ve reklam servisi altın çağını yaşıyordu. Zaman zaman ‘bu klasik adamlarla reklam bunu yaptı ise profesyoleller neler yapmaz’ denip dışarıdan isimler reklam servisine getirilse de bu süreç bile ‘Yenibosna’nın eski sakinleri’nin kıymetini daha iyi anlaşılmasına sebep oluyordu.

Yakup Şimşek anlatılıken belki biraz ilk dönem üzerinde fazla durmuş olabilirim. Ama bazı şeylerin daha iyi anlaşılması için arka plan bilgileri vermek zorundaydım.

Yakup abi bir saha adamıydı, masa başı işi yapacak biri değildi. Kendisi ile çalışan arkadaşların hiçbirinden hakkında kötü bir hatıra duymadım. Adalete ve şeffaflığa çok önem verirdi. Kurduğu prim sistemi zaman zaman eror verse de genel kabul görmüştü.

‘Hizmet hareketi’ içinde abi geleneğinin temsilcilerindendi. Yakup bey değil Yakup abiydi o. Hatta onu çok iyi tanıyan bir arkadaşın dediği gibi bazılarının ‘Yakup baba’sı idi. Başı sıkışan derdini çok rahat anlatırdı. İyi bir aile babası olmasının yanında hisleri ile değil mantığı ile hareket etmesinin bir sonucu olsa gerek, çalışanların ailevi meselelerine dahi bulduğu orijinal çözümleri vardı.

Elazığ Zaman temsilciliğinden gelen biri olması hasebi ile taşraya büyük önem verirdi. İnsan sarrafıydı. Sonradan reklam servisini emanet ettiği isimleri Samsun’dan Adana’dan merkeze çekmişti. Büyük şirketlerde sık görülen diskalifiye olma korkusu semtine uğramadı. Altında yetişen adamların kendisini geçeceği endişesi taşımazdı. Birikimlerini paylaşmaktan keyif alırdı. Kabiliyetleri sınırlamak istemez, önlerini açardı.

Hatta buraya ismini süreçten dolayı yazamayacağım hafız bir arkadaşımız vardı. Reklam görüşmelerine giderken fotoğraf için yanlarında giderdi. Bildiğim kadarı ile bu arkadaşımız için orası son şans olarak görünüyordu. Fakat Yakup abi bu sessiz sakin arkadaşta bir şeyler görmüş olacak ki ‘Sen bizim yanımızda pek çok reklam görüşmesine şahit oldun. Bu işi yapabilirsin’ deyip reklam kadrosuna aldı. Arkadaşımız zaman içerisinde reklam yönetiminin en üst noktalarına tırmandı ve en stratejik sektörlere baktı. Tam bir başarı hikayesi idi.

Yakup abinin en dikkate değer yönlerinden biri ‘Hizmet’ perspektifi ile ilk bakışta çok zıt gibi duran reklam birimini birlikte götürmesi oldu. Bu dinamik, onun olmazsa olmazıydı. Tabi kimseden zahid yaşantısı beklemiyordu ama ölçüleri çok iyi oturtmuştu diyebilirim. Oluşturduğu atmosferde dışarıdan gelen arkadaşlarda sıkıntı yaşamıyor, işini yapan ödüllendiriliyordu.

Yakup abi çizgisini değiştiren ya da ne oldum delisi olan biri hiç olmadı. Onca kariyerine rağmen tavır ve davranışında zerre değişiklik sezmedik. Herkesin şöhretten eteklerinin zil çaldığı, tuhaflaştığı dönemlerde o babacan ve mütevazi tavrını hiç bozmadı. Zordur böyle adam olmak, zannedildiğinden de zor.

Kendi doğruları vardı ve bu doğruları savunmaktan hiç çekinmezdi. Bu günlerde çok kullanılan bildik bir ifade ile istişarenin hakkını verirdi. Dobra kişiliğinden dolayı zaman zaman yönetim kurulu üyeleri ile çatıştığı anlaşmazlığa düştüğü olurdu.

Karadenizliydi, ülkücü kökenliydi. Bir abimizin benzetmesiyle Nurkücü idi. Hem ülkücülükten gelme bir millet sevgisine hem de ‘Hizmet Hareketi’nin ona kattığı bir vizyona sahipti. Filozof bir tarafı vardı, düşünmeyi sever, fikri konularda çıkarımları köşe yazılarını aratmazdı. Şimdi böyle bir millet ve devlet sevdalısı birinin terör örgütüne üye olmaktan iki yıldır hapiste olduğunu düşününce…

Reklamverenlerle kurduğu ilişki başlı başına doktoralık mevzudur. Dürüstlüğe çok önem verirdi. Reklam alırken vur kaç taktiği içinde hiç olmazdı. Kalıcı ilişkiler kurardı. Bazı şirketlere verdiği tavsiyeler alacağı reklamı azaltacak cinstendi. Bu açıdan birçok reklamverenin de ‘Yakup abi’siydi.

Ekrem Dumanlı reklam servisine yeni bir heyecan getirmek istemiş Yakup abiyi daha pasif bir göreve getirmişti. Yakup abi ile sohbetlerimizde bu konu birkaç defa gündeme gelmesine rağmen hiç serzenişte bulunmamıştı. Hatta bir ara ‘Ekrem beyi de anlamak lazım, zor bir yerde görev yapıyor. Bende yerinde olsam yaptığı pek çok şeyi yapardım’ dediğini hatırlıyorum.

Sonradan Marka Pazarlama biriminin başına gelmiş ve o dönemde hazırlanan sirenli reklam bahanesi ile tutuklanmıştı. 15 Temmuz’dan bir sene önce profesyonel reklamcılara hazırlatılan bir reklam filminde siren sesi ile darbe kastedildi denerek yapılan bir tutuklama. Ha bu arada fikrin sahibi olan reklamcıların hepsi serbest ama Yakup Şimşek ve Fevzi Yazıcı tutuklu.

Zannediyorum Yakup abiyi en son görmem Zaman gazetesine el konduğu akşam idi. Çoluk çocuğu oradaydı. Polislerin, eşinin ve çocuklarının yanında onu tartaklarkenki anı şimdi gözyaşları içeride hatırlıyorum. Diyebilirim ki o geceden aklımda kalan karelerin pek çoğunda Yakup abi vardı. Gazeteden ikimizi attıklarında bir telefon görüşmemiz olmuş, hal hatır sorup kapatmıştık. 15 Temmuz’dan sonrada ilk tutuklananlar arasında yer aldı. Eminim şu anda o dört duvar arasında yine tefekkür ediyor uzun zamandır özleyip yapamadığı zahidane yaşantının sekinesini yaşıyordur.

[Harun Odabaşı] 23.6.2018 [Kronos.news]

‘Oğlum Nail lösemi, artık Meriç’teki acıların sadece tanığı değiliz’ [Selahattin Sevi]

Cuma’ydı. Bayramın birinci günü insanların ailesi ve yakınlarıyla iyi dileklerini paylaştığı saatlerde Şaban Koçal’ın kulağı Yunanistan’dan, eşinden gelecek telefondaydı.

– Lösemi, oğlumuz lösemi!

Meriç’i geçerek sığındıkları Atina’dan sonra geldiği Almanya’da iltica başvurusu kabul edilen Şaban Koçal şaşkındı. “Eşim oğlumun vücudundaki morlukları farketmişti, telefonda benimle de paylaşıyordu.” diye anlatıyor. Sebebini anlayamamışlar. “Bir yere mi çarpıyor, kardeşiyle oynarken mi oluyor. Nail, ağabeyi Enes gibi esmer değil, beyaz tenli, sarışın bir çocuk, ondan olabilir.”

Fakat arefe gecesi ateşlenince anne Birgül Koçal sabaha kadar uyumuyor. Önce kendileri gibi mülteci olan tanıştıkları Türkiyeli bir doktora götürüyor Nail’i sabah erkenden. Doktor elini kulağının arkasına atınca farkediyor. Orada lenfler varmış. O eline gelince, doktor “Hemen hastaneye götürelim” diyor.

Hastanede sıra beklerken bir yandan da bilgi veriyorlar Almanya’daki babaya.

ARKA ARKAYA TESTLER

Seri şekilde testler başlıyor hastanede. Bırakmıyorlar bir türlü küçük Nail’i.

İlk bulgular kan testlerinin kötü çıktığı yönünde. “Hasta burada kalacak, kemik iliği de alınıp test yapılacak sözü” tedirginliklerini daha da artırıyor. “Eşim Nail’i yatırdıkları birime bakıp, bütün çocukların kanser ve saçlarının dökülmüş olduğunu görünce az çok durum belli oldu” diyor baba Şaban Koçal: “Anladık. Perşembe, yani arefe akşamı gece sularında durum belli oldu. Bayram günü öğleden sonra da her şey dedikleri gibi ve net olarak ortaya çıktı. Çocuğumuz lösemiydi. 100 hücreden 89’u negatifti.”

Demek ki, kemikten ilik örneği alınmadan önce “Kemoterapiyi burada mı, gittiğiniz yerde mi olmak istersiniz” sorusu boşuna değilmiş…

‘ARTIK DAYANAMIYORUM…’

Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletinin doğup büyüdüğü Rize’yi andıran küçük ve ormanlık bir kasabasında henüz oturma izni alan Şaban Koçal, “Bir an önce gitmek istedim” diyor. Dünyanın farklı yerlerinden arkadaşlarıyla konuştuğunda herkes itidal çağrısı yapmış. Fakat, eşi “Artık dayanamıyorum” diye feryad edince ikilemde kalmış. “Oğlun lösemi dediklerinde bile o kadar etkilenmemiştim. İpler koptu. Gidip resmi kurumlara talepte bulunacağım. Kabul ederse ederler, etmezlerse bir şekilde gideceğim diye düşündüm” diyor Koçal. “Sonunda kalmaya ve hasta olarak buraya getireceğim oğlum için bir ortam hazırlamaya karar verdim. Biliyorum ki, hastalık Allah’tan geldi, tedavisi de ondan gelecek.”

Bir çok mültecinin aksine dil problemi yokken, çalışma izni çıktığında hemen iş bulabilecekken önlerine beklenmedik bir engel çıkıyor. Bir saatte, bir trenin geçtiği istasyonun Araplar tarafından işletilen dükkanının önündeki masada otururken, “Bilemiyorum. Tam düzlüğe çıkacağız derken yeni bir imtihan geliyor. Biri bitmeden biri başlıyor. Allah’tan gelene razıyız” diyor tevekkülle Şaban Koçal.

OKULSUZ BİR YIL

2017 yılının Kasım ayında Meriç üzerinden Yunanistan’a geçen Koçal ailesi Gümülcine ve Selanik üzerinden Atina’ya ulaştı. 9 yaşındaki Enes ve 5 yaşındaki Nail uzun süre okuldan mahrum kaldı. İleride yerleşmeyi düşündükleri ülkenin dilini, Almanca’yı temel seviyede öğrenmeye çalıştılar. İki kardeşten Enes bir yandan da internetten Morpa Kampüs sitesi üzerinden Türkiye müfredatındaki derslere yoğunlaştı. “Atina’da okula gidenleri biliyoruz, pek bir faydası olmuyor. Çocuklar için aktivite oluyor” diyen Şaban Koçal, “Kısa süre kiralanabilen evlerde kalıyorduk zaten.

‘TÜRKİYE’DE DIŞLANDIK, BURADA KAPIDA KALDIK’

Çok ev değiştirdik Atina’da.” diyerek anlatmaya başlıyor:”Hatta eşimin bir ağlama duvarı vardır Atina’da. Şöyle ki, geçen yılın Kasım ayında Selanik’e ulaştık, birkaç gün sonra Atina’ya geçtik. Otobüste internet üzerinden Airbnb’den ev kiralamaya çalışıyorum. Rezervasyon yapamıyorum. Parola, yüz fotoğrafı istiyor, kimlik bilgilerini kabul etmiyor. Meğer bir Facebook hesabıyla kolayca hallediliyormuş. O da bizde yok. Türkiye’deki bir yakınımızın kredi kartıyla zor zahmet rezervasyon yaptırdık. Atina’ya varınca bir arkadaşımızla buluşarak taksiyle evin kapısına geldik. Ev sahibi, “Ben sizi beklemiyordum, rezervasyon var ama ayrıca aramanız lazımdı. Benimle konuşmadan gelmemeliydiniz. Şimdi müsait değilim” diyor ve telefonu yüzlerine kapatıyor. Şaban Koçal, “Kaldık kapıda. Biraz yürüdük. Orada bir taş var parkın kenarında. Eşim orada hüngür hüngür ağladı, ‘Türkiye’den dışlandık. Burada kapıda kaldık.’ diye. Daha sonra oradan geçtikçe fotoğrafını çekip gönderirdim eşime, ‘Bak senin ağlama taşın burada’ mesajıyla.”

ATİNA’DA YENİ ÇEVRE, YENİ DOSTLAR

Koçal ailesi bir süreliğine biri arkadaşlarının yanında kalsa da uzun sürmemiş. Ardından Atina’nın dağa yakın Physico semtinde bir ay kalabilecekleri bir eve taşınmışlar. Ev sahipileri 70’lerinde, yürüme zorluğu çeken bir kadın. Eşinin, Madam Sandra diye hitap ettiği kadın üst kattan bile elektirikli sandalye ile inebilen biri. Fakat pazara, kuaföre birlikte gidiyorlar. Hatta bir süre sonra ‘inanılmaz iyi insan’ Sandra Hanım kiracısı olan Koçal ailesine ev hediyesi bile takdim ediyor.

YUNAN POLİS MEMURUNDAN NEZARETTE NEZAKET

Şaban Koçal, süreç boyunca yaşadıkları zorluklar için, “Belki de bazı iyi insanları” tanımamız için bütün bunlar başımıza geldi diyor:

“Almanya’ya uçmak için Girit’e gittik. Tabi başarılı olamadık ve yakalandık. Nezarette polis memuru bir kadın vardı. Ben erkekler tarafında, eşim çocuklarla kadınlar bölümünde kalıyor. Kadın polis koğuşa giriyor, eşimin ellerini tutuyor. Eşim Türkiye’yi ve yaşadıklarını anlatıyor. Karşılıklı ağlaşıyorlar. ‘Bizim için aile çok önemlidir’ diyor, beni alıp öyle bir uygulama olmamasına rağmen kadınlar koğuşu tarafına geçiriyor. ‘Biliyorum ailece akşam yemeği yemek sizin için de, bizim için de çok önemli. Birlikte aynı sofrada olun’ diyor. ‘Ama böyle bir uygulama yok, size yarım saat mühlet’ diye eklemeyi de ihmal etmiyor. Fakat, yarım saat geçiyor, bir saat geçiyor. Polis memuru nezaretteki aileyi rahatsız etmiyor. Ben kilitli kapıya vuruyorum, artık çıkmak istiyorum diye. Ona bir zarar gelmesiniden korkuyorum.”

EV SAHİBİMİZ ŞİMDİ DOSTUMUZ OLDU

Atina’ya dönen aile daha sonra eşinden ayrılmış bir sinema-tiyatro sanatçısının evini kiralıyor. Atina’nın merkezindeki Metaxourgeio metro istasyonu yakınlarındaki eve bir gün ev sahipleri Anna’yı da davet ediyorlar. “Kahvaltıda konuşma imkanı oldu” diyen Şaban Koçal, “Daha önce herkese söylediğimiz gibi iş için geldik demiştik. Durumu anlattık, Türkiye’de başımıza gelenleri açıkladık. Daha sonra evden ayrılsak da eşimle dostlukları devam etti. İki haftada bir görüşüyorlardı. Hatta bir gün, ayrıldıkları eşiyle konuştuğunu, geniş bir çevresi olduğunu, kendileri yararına bir kermes düzenlemek istediklerini söyledi. Şaşırıp kaldık. Teşekkür ettik” diyor.

Anna Nail’in durumunu öğrenir öğrenmez hastaneye koşmuş. Eşi Birgül Hanım’a sarılmış. Ağlaşmışlar. Giderken de, “Varlıklı bir arkadaşım var, merak etmeyin, bütün hastane masraflarını karşılayacak” demiş.

Mülteci statülerinden dolayı hastane ücret talep etmese de özel testler ve ilaçlar için yapılan harcamaları Atina’da evlerini kiraladıkları Anna karşılayacak şimdi.

DENEMELER BAŞARISIZ OLDU

Şaban Koçal’ın “Dördümüz denedik olmadı, iki iki denedik olmadı” sözleriyle tarif ettiği Atina’dan yasa dışı yollardan çıkma çabaları sonuç vermese de kalıcı dostluklara kapı aralamış. Koçal, “Benim 16 günlük gözaltım vardı, eşim yaklaşık 9 ay tutuklu kaldı, dosyası daha kabarıktı. Onun geçmesinin Batı’da işlerimizi daha da kolaylaştıracağını ve hızlı oturum alabileceğini düşündük” derken, “O geçmiş olsaydı çocuklala ben kalacaktım. Hastanede ben olacaktım. Ben onu bekleyecektim” sözleriyle yaşadıklarını gözlerinde canlandırıyor.

Sonunda, “garantici” dedikleri, geçme işlemi başarılı olunca ödemenin yapıldığı ve kendisine 2 bin 500 euro’ya malolan yöntemle Almanya’ya ulaşma imkanı olmuş. 26 Ocak 2017’de Almanya’ya gelmiş, 23 Nisan’da oturumu çıkmış, 7 Mayıs’ta da kabul mektubu kendisine ulaşmış.

BU SEFER YASAL ÇIKACAĞIZ

Koçal, “Eşim 8 buçuk ay kadar bu olayı bekledi. Legal bir şekilde gelebilmeyi çok arzu ediyordu. Hep şakasını yapıyordu. Arabayla gelip alayım diyordum. ‘Havalimanında defalarca yakalandık, eziklendik, küçük düştük.’ sözlerinden sonra polislere havalimanında, ‘bakın, bir daha bakın, bir daha kontrol edin’ demek istiyordu şakayla. Arefe günü konsolosluktan ‘gelin, fotoğraflarınızı verin’ diye haber gelmişti. 15 gün içinde gelebileceklerdi. Fakat Nail’in ateşlenmesi ve hastaneye kaldırılmasıyla başlayan süreç bütün planlarımızı bozdu.

YENİ BİR ZORLU SÜREÇ…

Baba Koçal, “İlk baştaki ‘dayanamıyorum’ sürecinden itidal noktasına geldik” diyerek bütün planları yeniden yapıyor, çocuklarına ve eşine kavuşacağı günleri heyecanla bekliyor. “Eşimin yanında yakınları var. Oğlumuzun hastalığının kemoterapi kısmı çok zor bir süreç. Eşimin bir arkadaşının çocuğunda beyin tümörü vardı. Aşağı yukarı neler olabileceğini kestirebiliyoruz. Eşim kemoterapi anında, saçlarının döküldüğü, benzinin attığı anlarda yanında olmamın daha uygun olacağını söylüyor. Bir aylık sürecin ilk haftasında kortizon tedavisi var. Ardından kemoterapi. O zaman yanlarında olacağım. Çünkü şimdi orada olması gerekiyor ve seyahat etmesi çok riskli. Eşimin sesinin güzel geliyor olması güç veriyor.”

Baba Koçal şimdi başka şeylere odaklanmış durumda. Ailesi Almanya’ya geldiklerinde bir evlerinin olması lazım, küçük Nail için de bir hastane ile konuşulması gerekiyor.

‘DOSTLARA ÜZÜLÜRKEN BUNLAR BAŞIMIZA GELDİ’

Meriç’i geçerken hayatını kaybeden Abdürrezzak ailesiyle tatile gidecek kadar dostlarmış. Şaban Koçal’ın eşi Birgül Koçal Yunan gazeteleri için Ayşe Abdürrezzak’ı, oğlunun adaşı Enes’i anlatmış iki harfli bir rumuzla. Koçal, “Orada tanıkken şimdi olayın objesiyiz” diyor.

‘NEDEN TÜRKİYE’DEN AYRILDIK’

Bilgisayar mühendisi Şaban Koçal Türkiye’dan ayrılmaya karar verme sürecinden önce yaşadıkları cadı avını anlatıyor:

“Darbe girişiminden iki ay önce, 2016 Mayıs’ında işten atıldım. TÜBİTAK’ta uzman araştırmacı olarak çalışıyordum.

Bütün notlarım A seviyesinde, en üst seviyede yani. Müdür yanına çağırdı. ‘Senin cemaat üyesi olduğunu biliyoruz, bu bizim burada çalışanlarda istemediğimiz bir şey.’ dedi. Ona, kurumda bin 500 ile 2 bin kişinin mühendis olarak çalıştığını, bazıların yazılım, bazılarının donanımda iyi olduğunu, kendimin ise ikisinde de iyi olduğunu anlattım. Benim yaptığım işi bu kadar mühendis arasında sadece 3 kişinin yapabileceğini söyledim.

17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra bir kalemde 250 kişi atıldı. Onlar 4 aylık deneme süresi dolmamış kişiler olduğu için kolay oldu. Daha sonra kanunen o kadar izin verildiği için her ay 30 kişi atıldı. Mayıs ayının talihlisi 30 kişi arasında ben de vardım.

Müdür odasında farklı konuşsa da atılırken, “Hizmetinize ihtiyaç kalmadığından yasal haklarınız ve tazminatlarınız ödenerek iş aktiniz tek taraflı feshedildi” deniyor. Yani, ortada suç veya suçlama falan yok. Ama devletin imkanları bende, paranı veririm, seni atarım demekti bu.

Darbe girişimi olayına kadar da zaten daha önce atılan bir çok mühendis geri dönüş davalarını kazandı. TÜBİTAK kabul etmediği için 8 maaş tazminat aldılar. Çok sivrildiği için Hasan Palaz istisna… Ben de aynı yoldan gidiyordum ama bu olay oldu.

TÜBİTAK’TAN ATILINCA

12 sene iş tecrübem vardı, 3 buçuk yıl TÜBİTAK’ta çalıştım. Ayrılınca bildiğim işlere yoğunlaştım. Önemli bir proje almıştım. 31 Temmuz günü gece yarısına kadar çalışıp uyudum. Sabah 6’da polisler kapımızdaydı.

Evin altını üstüne getirdiler. 1 dolar dahi bulamadılar, mutlu olamadılar yani. Ben sakindim, eşim ağlıyordu. Sürpriz değildi benim için, TÜBİTAK’tan atıldıysak, fişlenmiştik. Geleceklerdi. Evimden çıkarken bana kelepçe taktılar. Amir gördü, ters kelepçe takın talimatı verdi. Çocuklarımın ve eşimin yanında bana suçlu muamelesi yapıldı. Eşim ağlıyor durmadan. ‘Takip edeceğim sizi’ dedi arkamdan. Polis, ‘Hızlı gideceğiz, takip edemezsiniz’ diye uyardı.

‘KIRMIZILAR BANA YEŞİLDİ’

Polisin Kartal yan yoldan ana yola bir çıkışı vardı ki, az daha bariyerlere çarpıyorduk. Eşim peşimizde. Gayrettepe’ye kadar geldik. Hastane kapısında eşimle göz göze geldik, ‘Ne yaptın, bütün kırmızı ışıkları geçtin’ dedim. ‘Baktım bana hepsi yeşildi’ dedi.

Gayrettepe Emniyet’in içi boşaltılmıştı. Sadece cemaat suçlamasıyla getirilenler vardı. Sonra beni İzmit’e götürdüler. Orada bana değil ama arkadaşlarıma çok işkence oldu. Emniyet müdürü ve terörle mücadele şube müdürü bizzat gelip bize karşı işkence gören arkadaşı göstererek, ‘Arkadaşların anlattı mı sana konuşmazsa neler yapacağımızı’ dedi. Düşünün, İzmit Emniyet Terörle Mücadele Şube Müdürü, il emniyet müdür yardımcısı…

Meğer bir kişi 16 kişinin ismini vermiş, benim gibi 3 kişi için ‘Bunlar da olabilir, TÜBİTAK’tan atıldı’ demiş. TÜBİTAK’tan neden atıldığımızı bilmiyoruz ama TÜBİTAK’tan atıldığımız için cemaatçi olabilirmişiz!

İKİ KİŞİLİK KOĞUŞTA 11 KİŞİ

İki kişilik koğuşta, 11 kişi yattık. Ağustos sıcağı, kokuyor. Banyo yok, sabun yok, şampuan yok, diş macunu yok! Polisler burnunu tıkayarak gezmek zorunda kaldılar. Kendi aralarında ‘Burası ahır gibi kokuyor, biz de kokacağız şunlara bir sabun falan verelim’ diye konuşuyorlar.

Beş günde bir dönerli olarak banyo izni verildi. Tamamen kendilerini düşündükleri için. Bir hafta kelepçeli uyuduk, kelepçeli yemek yedik, kelepçeli namaz kıldık. Güzel anılardı geriye dönüp baktığımda.

Hakime, ‘Ne ben onları tanırım. Ne onlar beni. Gelsinler evimi tarif etsin şikayet edenler’ dedim. Gazetelerde okuduk, insanlar çırılçıplak soyuluyor, kulağı burnu kanayıncaya kadar dövülüyor, biri kendini kurtarmak için ismimi verebilirdi.

Hakim beni haklı buldu, insaflı biriymiş. ‘Serbestsin’ dedi.

‘ÇIKACAĞIM GÜN EŞİMİ ALMIŞLAR’

Ben İzmit’te nezaretteyken eşim geliyordu. Kirlileri alıyor, temizleri getiriyordu. Fanila markalarının içine küçük notlar yazarak bana güç veriyordu.

Fakat tahliye olduğumda kapıda yoktu. Ablası ve erkek kardeşi vardı. İkisi de ağlıyordu. Neden ağlıyorsunuz diye sorduğumda, ‘Sen çıktın ya’ diyorlardı. Tabi orada öğrendim, benim çıkacağım gün Birgül’ü almışlardı bir sabah vakti. Sanki bu ailede anne babadan biri olmaması lazım.

Eşim benim için gelmişti, bu sefer ben onun için Gayrettepe’ye gittim. Haber alamıyorduk. Bir gece içinde kadınların da olduğu 35 kişi ile Çağlayan Adliyesi’ne çıkarıldı. Çok yağmurlu bir geceydi. Saat 4 gibi 33’ü tutuklanmıştı ve eşim de onların arasındaydı.

ANNESİNİ HAPİSTE YALNIZ BIRAKMADI

Eşim Bakırköy Kadın Cezaevi’ne gönderildi. Çocuğumuzu içeri vermeye çalıştık. Lösemili Nail o zaman 3 yaşındaydı. İstiyordum ki, yanında bizden biri olsun, çocuk da annesiyle vakit geçirsin. Ama içerisinin berbat olduğunu, kadınların ve çocukların pislikten dolayı tuvaletlerde yıkandığını bilmiyorduk. Oyuncak yoktu, kreş yoktu cemaatten gelenlerin çocukları için.

Nail daha önce ateşli bir hastalık geçirmişti. Bir gece tekrar etti. 23 kişi birlikte ağlamış koğuşta. Acil butonu var, basıyorsun gelmiyor, ilaç vermiyorlar. Eşim kendi imkanlarıyla tuzlu su hazırlayıp burnuna sıkıyor, fayda etmiyor. Sinir, sinir… Dişini sıka sıka önce biri sonra diğer yanındaki dişleri kırıldı. Acısını gidermek için pamuk basıyor oyuk dişlerine. O kadar yani…

‘EŞİMİN ANNESİ 45 KİLOYA DÜŞTÜ’

Bilişimici olduğum için mahkemeye birlikte hazırlandık. Ama eşimi çıkaramadık. Bu arada eşimin annesi üzüntüden hastalandı. Bağırsakları patladı karnında.Teşhis konulması zaman aldı. Her gün, ‘tahliye var mı’ diye bana cezaevini aratıyordu.

Eşim hakkındaki suçlama ByLock kullanımıydı. Raporda 1 saniyede 300 kez girildiği yazıyordu. Hakim dinlemiyor bile, ‘Anlat, anlat…’ diyor, geçiyordu. Avukatları bile şaşırtacak kadar savcının suçlamalarını çürüttük. Ama neye yarar. Hakim, tutuksuz yargılananlara bile tutuklama verdi.

Aslında suçlanan bizdik ama hayatı mahvolan bütün aileydi. Kadıncağız daha sonra 11 gün yoğun bakımda kaldı. Eşim 2017 Mayıs’ında çıktığında annesi 45 kilo kalmıştı. Hala rahatsızlığı devam ediyor.

İLK DENEMEDE GERİ DÖNDÜK

Eşim çıktıktan sonra ayrılmaya karar verdik. Bunun için dalgıçlık eğitimi almayı bile düşündüm, Yunan adalarına geçerim diye. Meriç’ten ilk denememiz başarısız oldu. Botumuz sürüklendi, geri döndük. İstanbul’da kaçakçının evinde kaldık. Kapıda kamera olduğu için pencereden girmiştik, hiç unutmuyorum.

İkinci seferde çocuksuz bir aile ve 3 gençle birlikte Meriç’i geçtik.

Şimdi kendime muhacir demekten hicap duyuyorum. Ama yaptıklarımdan pişman değilim. Hayatta yaptığım yanlışlar var ama hepsi nefsimle alakalı. Devlete ve başka insanlara zarar vermedim. Günahlarım var, onlar da benimle Allah arasında.

Oğlum Enes legolarla çok oynardı, birşeyler yapardı, kardeşi Nail gelip bozardı. Bizimki de o hesap: TÜBİTAK’ta bir düzenimiz vardı birileri bozdu, şirket kurduk birileri gelip oyunu bozdu. Buraya geldik plan kurduk, o da bir şekilde bozuldu. Yeni oyunlar kurabiliriz, yeni yollar bulabiliriz diye düşünüyorum.

YENİ BİR HAYATIN EŞİĞİNDE…

Şimdi küçük Nail için herkes seferber. Gelince Münster’deki veya Essen’deki tam teşekküllü bir hastaneye yatırılabilmesi için resmi prosedürler tamamlanıyor. Sigorta şirketleri ve devlet kurumları arasında mekik diplomasisi sürüyor.

Nail Atina’da hastaneye kaldırıldığında 57 bin olan kötü kan hücresi dün 6 bin seviyesine düştü. Yine çok düşük seviyede olan trombosit seviyesi gayet iyi. Doktorların önerileriyle bir an önce Almanya’ya naklini bekliyor.

[Selahattin Sevi] 23.6.2018 [Kronos.news]

Yargıtay’dan emsal ByLock kararı: USER ID tespit edilemeyene ceza verilemez

ByLock muammasında Yargıtay, kritik ve emsal bir karar aldı.  USER ID’si yani kimliği tespit edilmemiş ve ispatlanmamış kişilerin sadece CGNAT kayıtlarıyla ceza verilemeyeceğine hükmeden Yargıtay,  bu kararla binlerce insanın,  91 bin Bylock kişilik listesinden çıkarılmasını gerektiren bir karar aldı. Kararın Ankara Cumhuriyet Savcılığı, MİT ve BTK üçgeninde hazırlanan listelerden yapılan tutulukları ortadan kaldırdığına dikkat çeken Avukat Murat Akkoç, “Yargıtay’ın son kararına göre, yargılaması devam eden ancak ByLock USER ID yani elektronik kimlik doğrulaması yapılamayan binlerce insanın beraat etmesini gerektiriyor. Yanlıştan adım adım dönülüyor” dedi.

Yargıtay, Erzurum Bölge Adliye Mahkemesi aracılığıyla temyiz edilen Cemal Sertkaya’nın müracatanı sanık lehine bozdu. CGNAT kayıtlarıyla ceza verilemeyeceğini kişinin elektronik kimliğinin mutlaka tespit edilmesi gerektiğine ilişkin emsal bir karar almış oldu. Avukat Akkoç, kararın sadece Morbeyin isimli uygulamadan dolayı ByLock listelerinde yer alanlara değil, CGNAT kaydı esas alınarak hukuki işlem tesis edilen herkesi kapsadığına dikkat çekti.

Avukat Akkoç’un paylaşımları ve Yargıtay kararı şöyle:


[TR724] 23.6.2018

Erken bir 25 Haziran yazısı [Ahmet Dönmez]

NOT: 24 Haziran akşamı bu yazıyı çöp edecek bir netice çıkarsa şu aşamada hiç bir şey beni bundan daha mutlu edemez. Ve bu yazıyı çöp edecek tek şey, muhalefetin 24 Haziran akşamı hırsızlıkları ve hileleri boşa çıkarıp çıkaramayacağıdır.

En baştan beri ben pek bu seçimle ilgili olmadım. Merakım, bu seçime yönelik değildi.

Daha çok seçim sonrasını düşünüyor ve merak ediyordum.

Seçim kararı alındığında Erdoğan’ın kaybedeceğine dair bir düşünce içine girmedim. Sonrasında da ‘acaba’larıma rağmen yine olmadı.

Çünkü onun bu seçimi de alacağı fikrini daha en baştan satın almıştım.

****

Muhalefetin bu seçimde yaşadığı coşkulu ama biraz çocuksu, naif heyecanı daha önce yaşayıp tüketeli çok olmuştu.

Hakikaten eğlenceli, renkli, zamane, zeki kampanyaları ilgi ve tebessümle takip ettim. Hoş birer 24 Haziran anısı olarak hafızalarımızdaki yerlerini aldılar.

Özellikle Muharrem İnce’nin eğlenceli ve mücadeleci performansı, seçim sürecine heyecan kattı. Kendi kitlesini alabildiğine motive etti. Uzun süredir hasret kalınan, özlenen duyguları yaşattı onlara. Umut oldu, umut verdi. Ama o kadardı. O da son virajdaki iyi niyetli ve cüretkar çıkışları ile anılarımızda güzel bir yere sahip olacak. “Vay be, o zamanlar rakipler meydanlarda bunları söyleyebiliyormuş. Ne güzel günlermiş.” diye hatırlayacağız konuşmalarını.

****

Türkiye’nin bir kaderi var ve onu yaşayacak.

Erdoğan bu seçimi de alacaktı ve aldı.

Böylesi bir süreçte sürprizlere yer olmayacaktı. Olmadı.

Belliydi.

Erdoğan, basit oynayan ama yine de bütün rakiplerinin her defasında aynı ölümcül hatayı yaptığı sıradan bir diktatör aslında. Bir ‘Egokrat’ olarak milleti çok iyi çözmüş ve kendisine bağlamış bir siyasetçi. Halkına en çok benzeyen lider olma özelliğine tek başına sahip. Bütün bir Türk milletini bir kapta eritip tek bir surete dönüştürsen, çok büyük oranda bugünkü Tayyip Erdoğan’ı elde edebiliriz.

Buradaki ölümcül hata ise Erdoğan’ı daima hafife almak ve AKP kitlesini tanıyamamak oldu. Cemaat de bu ölümcül hatanın kurbanı olarak bugün bir kenarda can çekişmekte.

****

Erdoğan’ın kazanmasını elbette sadece bu faktöre bağlamıyorum.

26 Nisan’daki ‘İlklerin Seçimi’ ve “Bir hikayesi kalmamış” başlıklı yazılarımda altını çizdiğim tespitlerin arkasındayım.

Evet, doğru.

Hikayesi kalmamıştı.

Korkuyordu.

Endişeliydi.

Rakipleri hiç olmadığı kadar organize, akıllı, hamleli, sıradışı ve güçlüydü.

Yüzde 50,1 almasına imkan-ihtimal yoktu.

Hepsi doğru.

Buna rağmen neden Erdoğan’ın kazanacağını düşündüm?

Çok basit. Her defasında atı alıp Üsküdar’ı geçebilme kabiliyetinin farkındaydım.

Yukarıda sözünü ettiğim yazıda, şöyle demiştim:

“Peki bu şartlarda gidilen bir seçimde ne olur?

Baştan söyleyeyim; ben bir şekilde Erdoğan’ın kazanacağını düşünenlerdenim.

Fakat 16 Nisan’da bile bariz oy çalarak, mühürsüz oylarla kazanabilen Erdoğan, bu kez şapkadan nasıl tavşan çıkaracak, merak ediyorum. Çok daha fazlasını çalmak zorunda. Yapabilir mi? Yaptıkları yapacaklarının teminatı. Onda o potansiyel fazlasıyla var.”

****

Keza 25 Mayıs’taki ‘Dolar ve Egokrat’ başlıklı yazıda da şöyle demişim:

“Dolar su sayacı gibi hareket ederken gidilen bu seçimde bir kez daha göreceğiz bunu…

Neyi mi?

Egokrat’ı…

‘Toplumu kendi vücudunda temsil eden, topyekün bir halkın kendisinde cisim bulduğu diktatör şahsiyet’…

(…)

Şimdi siz böyle bir şahsiyetin kendini ‘seçime’ soktuğunu tahayyül edebilir misiniz? Yani demokratik, serbest, adil bir seçim olacak ve bizim Egokrat kendini ‘diğerleri’ ile eşit bir rekabete sokacak, öyle mi?

İşte biz bu 24 Haziran seçiminde totalitarizme ne kadar yaklaştığımızı bu yönüyle bir daha test edeceğiz. Diktatörün kendini belli bir halk kesimiyle ne derece özdeşleştirdiğini, bir ‘önder’, bir ‘Reis’ haline gelip gelmediğini göreceğiz. Bakalım ekonomi onu yıkabiliyor mu yoksa halkı onun etrafında daha da kenetliyor mu?

(…)

Erdoğan bir ‘Egokrat’ olarak toplumla örtüşmeye devam ettiği müddetçe, ‘göklerden’ bir türlü yere inmediği müddetçe, bir Alpaslan bir Kılıçaslan bir Abdülhamit değil de sadece ve sadece bir Recep Tayyip Erdoğan olarak görülmediği müddetçe bu değişmeyecek.

Ne zaman üzerindeki bu görünmez yaldızlar, apoletler dökülür; kralın gerçekten de çırılçıplak olduğu anlaşılırsa ancak o zaman kaybedebilir.”

***

Bir gün sonraki, ‘Dış mihraklar ve Egokrat’ başlıklı yazıyı bitirirken de Fatih Terim’in popülerleşen sözlerini kendisine uyarlamıştım:

“Ama o hep kazandı mı? Kazandı.

Maçın hakkını verdi mi? Verdi.

Diktatörlüğün hakkını verdi mi? Verdi.

Duaları kabul oldu mu? Oldu.

Hak etti mi? Sonuna kadar hak etti.

Çünkü üzerinde egosunu yükselttiği toplum, böyle bir toplumdu. Kendisine en çok benzeyeni en çok sevmişti.

Şimdi dolar 10 lira da olsa ağlamayacak, ülke batsa da…

Beraber yürüyecekler bu yolda, beraber ıslanacaklar.”

****

Evet, diyorduk ki;

Bu ülkenin bir kaderi var ve onu yaşayacak.

Yine ‘İlklerin Seçimi’ndeki şu bölümü de tekrar paylaşmak isterim:

“Neticede Erdoğan bu seçimi kazansa bile bu nihai bir zafer olmayacak. Huninin daralmakta olduğunu görmemek için kör olmak gerekir. Zulmünü artırsa, acımasızlığını katlasa bile bundan sonra daha çok Beyefendi’nin çırpınmalarına şahit olacağız.”

****

Bu ülkenin bir kaderi var ve onu yaşayacak.

Böylesi bir bilinçli kötülük, taammüden cinayet, işkence, tecavüz, tasallut, ihbar, iftira topluluğu bir sandıkla yok olup gidemez.

Tereyağından kıl çekme kolaylığında kurtulamayacak Türkiye bu adamdan.

O yüzden ben hiç bu seçimin kendisi ile ilgili olmadım. Hep 24 Haziran sonrasına baktım.

İşte şimdi asıl o süreç başlıyor.

Yönetemeyecek Türkiye’yi…

Küçültecek…

Fakirleştirecek…

Zayıflatacak…

Ayrıştıracak…

Dövüştürecek…

Çatıştıracak…

Batıracak…

Yok edecek…

***

Peki hiç gitmeyecek mi?

Gidecek elbette.

Ama bu ülkenin bir kaderi var ve onu yaşatmadan gitmeyecek.

Bugün ona oy vermeyi cihat, milli mücadele gibi gören insanlar bile ona lanet okumadan, sövmeden, gitsin diye dua etmeden gitmeyecek.

18 Haziran 2016 tarihinde, şöyle bir tweet atmıştım: “Yandaşlarının bile ondan nefret edeceği, yaka silkeceği ve gitsin diye dua edecekleri sürecin başlayacağı yeni bir faza giriyoruz”

O faza girilmişti. 1 ay sonra o lanet olası 15 Temmuz sahnelendi. Ve bu süreç ertelendi.

Şimdi yine böyle bir kalleşlik yapılmazsa, 24 Haziran, bugün itibariyle o süreç yeniden başlamış durumda.

[Ahmet Dönmez] 23.6.2018 [TR724]

Taşları bağlayıp köpekleri salan yargı [Alper Ender Fırat]

Ülkede yediden yetmişe herkesin suç örgütü lideri olarak bildiği Sedat Peker bütün  muhalefeti alenen ölümle tehdit edip ‘Dışarıda yakaladıklarımızın hepsini ağaçlara, bayrak direklerine astıktan sonra o cezaevlerine de gireceğiz. Onları cezaevlerinde de asacağız. Boyunlarından asacağız bayrak direklerine’ dediği konuşmasında dolayı yargılandığı davadan beraat etti. Mahkeme heyeti bu tehditte hiçbir suç unsuru bulamamış olacak, Sedat Peker’i elini kolunu sallayarak geldiği adliye koridorlarından yine elini kolunu sallayarak gönderdiler.

Bu kararın verildiği gün, aynı adliyede Uluslararası Af Örgütü Türkiye Onursal Başkanı ve insan hakları savunucusu Av. Taner Kılıç; hakkındaki en salak suçlamaların bile yalan olduğu ortaya çıkmasına rağmen tahliye edilmedi.

Av. Taner Kılıç 6 Haziran 2017 tarihinde cep telefonunda Bylock yüklü olduğu gerekçesiyle evinde gözaltına alınmış ve 9 Haziran’da da tutuklanmıştı. Daha sonra yapılan bilirkişi incelemelerinde ve polis raporlarında Taner Kılıç’ın hiçbir zaman Bylock kullanmadığı ve telefonuna kesinlikle yüklemediği ispatlandı. Ama bu gerekçeyle gözaltına alınan Kılıç yine serbest bırakılmadı. Bu seferde akrabalık ilişkileri suçlanması için gerekçe olarak gösterildi.

Böyle bir hukuk, böyle bir yargılama, bu yargılamayı yapan böyle bir devlet olabilir mi? Yargılama makamı Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre suç sayılan hiç bir şey gösteremiyor, bylock gibi olağanüstü hal suçunu da işlemediği ortaya çıkıyor. Hiçbir suç isnat edememelerine rağmen tahliye etmiyorlar. Altı ay önce tahliye kararı verilmesine rağmen serbest bırakılmayan ve bir sonraki duruşması 7 Kasıma ertelenen Taner Kılıç hiçbir şeyle suçlanmamasına rağmen esaretten kurtulamıyor. Aynı gün alenen muhalif olan herkesi katletmekle tehdit eden Sedat Peker, yargılandığı davadan beraat ediyor.

Böylesine ahlaksız bir yargılama dönemi yaşanmadı

Katliam yapacağını alenen söyleyen suç örgütü lideri adliyeye salına salına gelip salına salına beraatin alıp çıkıyor, diğer yanda bir insan hakları savunucusu kendi hukuklarında bile hiçbir suçlama gösteremiyor olmalarına rağmen rehin tutuluyor. Bu durumu hiçbir

şart açıklayamaz, hiçbir mazeret böyle bir kepazeliği açıklamaya yetmez. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiçbir olağanüstü döneminde böylesine ahlaksız bir yargılama örnekleri yaşanmadı. Hem devleti hem adaleti böylesine paçavraya çevirenleri tarih 1000 yıl geçse unutmaz.

Bu izansızlık, bu insafsızlık, bu ahlaksızlık en zalim yönetimler için bile çok fazla. Dünyanın neresinde, hangi ceberrut yönetimde, hangi zalim hukuk sisteminde hiçbir suç işlememiş bir kişi, akrabasından dolayı suçlu olarak kabul edilip, hapiste tutulabilir? Abdullah Öcalan gibi terörü alenen kabul eden, binlerce kişinin ölmesine neden olan tescilli bir teröristin bile herhangi bir akrabası, sırf akrabalık bağı yüzünden tutuklanmış mıdır?

Her tanıyan bilir ki Taner Kılıç öğrencilik yıllarından beri iflah olmaz bir hak savunucusudur. İnsan hakları ihlalleri ve mülteciler konusunda dünyanın saygı duyduğu bir hukukçudur. Ama derin bağlantıları olmadığı için Almanya Dışişleri Bakanı, İngiltere Başbakanı onun için devreye girmez ve hukuk işlemez.

Yargı hiçbir zaman bu kadar pespaye bir hal almamış, hiçbir zaman, zalim bir yönetimin böylesine kırbacı haline gelmemişti. Sarayı’ın kırbacı olmaktan başka hiçbir görev ifa etmeyen hakim ve savcılara soruyorum çocuklarınızın yüzüne nasıl bakacaksınız ve onlara nasıl bir utanç miras bırakıyorsunuz farkında mısınız?

[Alper Ender Fırat] 23.6.2018 [TR724]

Uyanmak istediğimiz 25 Haziran [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Çok şey yazıldı, çok yorum yapıldı. Tüm kısıtlamalara, sınırlamalara, engellemelere ve adaletsizliğe karşın, sanki ülke normalmiş gibi, bol nutuklu, mantıklı-mantıksız vaatlerle dolu, retorik cambazlıklar ve potansiyel seçmen kitlesini kendine bağlayıcı kimliksel stratejiler üzerinden gerçekleşen bir seçim ortamıydı. Bu ortamın en bariz kazananı Erdoğan ve rejimi oldu. Çünkü dünyaya “Türkiye’de demokrasi var” mesajı vermeyi başardı. Dünyanın algısını demokrasisi tümüyle çökmüş, anayasal olmayan bir rejim ve katledilerek ortadan kaldırılan hukuk devletinden, bir tür hibrit rejime doğru çekmeyi başardılar. Aynı zamanda iç siyasette “gaz alarak”, dikkatleri örneğin ABD’li rahipten, Mehmet-Ahmet Altan kardeşlerin ve diğer gazeteci-yazarların dramından veya Meriç’i geçmek isterken ölen zavallı kurbanlardan çekip, “işte umut var, çünkü sistem işlemekte” mesajı verdiler. Bu, Erdoğan rejimi için önemli bir soluk alma fırsatıydı.

Ben başından beri bu seçimlere inanmadım. Rejimin yargıyı parmağında oynattığı, anayasal devlet mimarisinin ortadan kalktığı, güçler ayrılığı ve hukuk devletinin olmadığı keyfi bir yönetimin OHAL ortamında adil ve özgür bir seçim yapılamayacağını ben söylemiyorum, tüm siyaset bilimi literatürü söylüyor. Dolayısıyla, Türkiye’de yaşanan anomalinin, seçimler vasıtasıyla düzelmeyeceği konusundaki kanaatim, bu işin teorisine ve ampirik gözlemlerine dayanıyor.

Epey bir sayıda yazı yazdım ve düşüncelerimi okurlarla paylaşmaya çabaladım. Elbette ki amacım insanların umudunu kırmak ve “boş verin, oy kullansanız da bir şey değişmeyecek” mesajı vermek değildi. Yaşanan “demokrasi oyunu” vodviline rağmen, seçimlerin yine de olumlu olduğunu düşünüyordum, hala da öyle düşünüyorum. En azından muhalefetin algılarını görme şansımız oldu. Bu arada, Muharrem İnce’nin çok başarılı bir performans verdiğini gözlemledim. Elbette İnce “çivi çiviyi söker” prensibine uygun, belagati ve hazırcevaplığı ile Erdoğan’ın çok üzerinde olan siyasi zekasıyla, profil kazandı ve sanırım oylarını yüzde 25-30 bandı arasında bir yerlere (belki de biraz daha fazlası bile olabilir) yükseltti. Akşener de merkez sağ ve milliyetçi oyları sanırım bir yüzde 8-11 bandına kadar ilerletti. Demirtaş’ın da yüzde 10-11 civarı bir oy alma potansiyeli var. HDP’ye gidecek oylar CHP’nin izlediği strateji göz önünde bulundurulursa, bu orandan biraz daha yüksek olabilir ve HDP meclise girmeyi başarabilir. Ancak artık TBMM’nin fiilen işlevsiz bir göstermelik meclise indirgeneceği hesaba katılmalı. Ama ben zaten milletvekilliği seçimleriyle ilgilenmiyorum. Çünkü yeni sistem başkanlık sistemidir ve hem de bu, güçler birliğine dayanan, neredeyse monarşik bir mutlak gücü çağrıştıran asimetrik bir yürütme erkinin cumhurbaşkanlığı makamı altında toplandığı garip bir alaturka yapıdır. Yukarıdaki oy oranları bazında baktığımızda, Millet ittifakı artı Demirtaş oyları toplamının yüzde 50’yi geçme olasılığı – kıl payı da olsa – vardır. Bu, normal koşullarda Erdoğan’a gidecek oylar toplamının da tabiatıyla yüzde 50’nin altında olacağı sonucunu beraberinde getiriyor.

Yukarıdaki paragrafın sonuç cümlesi olan son cümlede en kritik kavram, “normal koşullarda” ifadesidir. Hemen taşı gediğine koyalım ve sorumuzu soralım o halde: bu seçimler “normal koşullarda” mı gerçekleşti? Ekleyelim hatta: “medya özgürlüğü, finansal olanaklar bazındaki oran, hapisteki muhalifler, gazeteciler, üniversite hocaları, adaylardan biri olan Selahattin Demirtaş’ın cezaevindeki siyasi tutukluluğu vs.” gibi faktörler çerçevesinde ele aldığımızda, “normal koşulların” varlığından ne kadar söz edebiliriz? Daha da önemlisi “OHAL” rejimi” ile “normal koşullar” ifadesi yan yana aynı cümlede kullanılabilir mi? Türkiye’deki siyasi ortama pek çok isim verebilir, onun için pek çok sıfat kullanabiliriz. Ama sanırım kullanmamızın en zor olacak olanı, “normal koşullar” ifadesidir.

Rejimin dilini reddetmeyen hiçbir yapı rejimden ayrılamaz

Birbirimizi kandırmayalım. Dahası, kendimizi kandırmayalım. Türkiye’deki seçimler, rejimi değiştirmeyecek. Çünkü var olan rejim, sadece Erdoğan ve AKP’nin rejimi değil! Zaten MHP bu rejime Erdoğan’a destek olma bağlamında AKP’den farksız olarak destek veriyor. Ama Akşener partisi ve CHP ve onun adayı İnce de dâhil olmak üzere, muhalefet de rejimin değirmenine su taşıyor! Rejimin diskuru, yani kullanılan söylem ve dil, daha önce tarafımdan başka yazılarda ayrıntılı olarak ele alınmıştı. Hep şunu söyledim o yazılarda özetle: Rejimin dilini reddetmeyen hiçbir yapı, iktidardan (rejimden) ayrılamaz. Dolayısıyla 15 Temmuz meselesi, “FETÖ” söylemi, Kürt meselesi gibi temel politik mevzularda Erdoğan ve AKP-MHP ile Millet İttifakı (CHP, İyi Parti ve diğer ufak paydaş kısım) aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor. Kimin daha fazla “FETÖ’cü” olduğu üzerinden yürütülen çekişmede, Erdoğan kadar İnce ve Akşener’in de ne kadar “demokrat” ve “hukuka bağlı” söylemleri tercih ettiklerini hepimiz gördük! Yani, mesele Erdoğan’ın gitmesi değil. Bu görüşlerimi bir önceki yazımda senaryolar çerçevesinde incelemeye çalışmıştım. Yani 25 Haziran’da uyanacağımız Türkiye’de – olasılık çok az olmakla birlikte – mucize kabilinden bir cumhurbaşkanı değişimi gerçekleşse bile, bu Türkiye’nin – en azından seri adımlarla – demokratikleşmesine kapıyı aralayamayacak. Erdoğan’ın gitmesi iyi olur mu? Tebessüm ediyorum sadece! Elbette iyi olur! Çünkü Erdoğan, çevresi ile beraberce, yolsuzluklar ve adaletsizlikler rejiminin baş müsebbibidir. Elbette iktidardan düşmesi, mağdurlar bakımından – bu satırların KHK ile hain ilan edilmiş, türlü mezalime uğratılmış yazarı da dâhil – son derece sevindirici olur. Çünkü Erdoğan ve taifesi için – ve onlarla beraber anayasaya ihanet eden kamu görevlileri için – iktidardan düşmek, yargılanmak anlamına gelecek! Onları yargılayacak mahkemeler de yürütme güdümünde olan mahkemeler olacağından, Erdoğan mağdurlarına rüsva görülen muamele, Erdoğan ve ekibine de yapılacak. Bunu Erdoğan ve çevresinin kuzu-kuzu kabulleneceğini beklemek ve demokrasicilik oyunu oynayarak kafayı kuma gömmek, sanırım çok naif bir tutum olurdu. Fakat bu ikincil bir konu. Birincil önemi haiz olan, kadrosal değişikliklerin kısa vadede rejimsel değişiklikleri sağlamayacağı gerçeği. İnce gelse de, Akşener gelse de, kendilerinin Erdoğan’dan daha “anti-FETÖ’cü” olduğunu ispat etmek durumunda kalacaklar. Derin devlet gerçeği bunu gerektiriyor.

Cumartesi annelerinin kayıp evlatlarını bulun!

Derin devlet için ampirik kanıt arayanlar, Cumartesi annelerinin kayıp evlatlarını bulsun! Onsan sonra kanıt sorsunlar! Ya da Çözüm Süreci’nden vazgeçen ve şahinleşen Erdoğan’ın bu kararı almasındaki etkenleri, rasyonel-ampirik metotlarla açıklasınlar! Ya da, Ergenekon ve diğer darbe davalarının sanıklarının nasıl olup da içerden çıkarıldıklarını, o da yetmiyorsa 28 Şubat’tan mahkûm olanların ceza kararlarına karşın neden cezaevine girmekten muaf tutulduklarını izah etsinler! Başka bir değişle, derin devlet bir vakadır. Erdoğan’ın arkasında o yapı olmasa, Erdoğan ve taifesi iktidarda beş dakika duramazlardı! Meral Akşener’in partisinde olan kilit isimler, CHP’deki ulusalcılar, MHP’nin katıksız Erdoğan desteği, derin yapıdan bağımsız sadece anlamsız tesadüfler olarak izah edilebiliyor mu? Bu soruya ediliyor diyenler, bu yazıyı da okumaya devam etmesin! Çünkü boşa zaman kaybı olduğu aşikârdır! Ama Türkiye siyasetini takip edenler – bunu karşılaştırmalı olarak yapanlar – Türkiye’de satıh altı iktidar mücadelelerinin, özellikle ordu dâhilinde ve ordu-siyaset ilişkileri dinamikleri içinde her zaman belirleyici bir etkiye sahip ola geldiklerini görecek, itiraf edecektir.

Bu seçimlerde Erdoğan, ancak bu derin yapı gitmesinde fayda görüyorsa gider. Gördüğüm kadarıyla, Erdoğan ve derin yapı ittifakı gayet güzel yürüyor. Çünkü Erdoğan Türkiye’yi NATO’dan ve Batı’dan gayet seri adımlarla koparıyor. Hatta ekonomik kriz ve sonucu olacak yakıcı fakirleşme de bir tür Batı düşmanlığına ve Türkiye’nin Rusyacı Avrasya jeopolitiğine kaymasına bir tür manivela teşkil edebilir. Ez cümle, Erdoğan hala işlevlerini fevkalade yerine getirmekte. Denileni yapan, bunu da kitlelere çok güzel lanse eden bir tür Pinokyo. Kaldı ki, Erdoğan da sanırım pazarlıklarını ona göre yapmış olacak, sistemi kontrol edebilme bakımından etkin görünüyor. YSK ve yüksek yargı, yargı, polis, istihbarat, kısmen de askeriyede etkin denebilir. Yani derin yapı ile bir simbiyoz var. Karşılıklı bağımlılık da denebilir. Eğer bu karşılıklı bağımlılık sürmekteyse, Erdoğan galip ilan edilir zaten. Yok, Erdoğan miadını doldurdu kanaati söz konusuysa, derin yapı kendine yeni bir partner bulabilir. Bu bağlamda İnce de Akşener de son derece uygun profiller.

Demirtaş’a gelince…

İkinci tura kalınırsa, Erdoğan dışındaki adaya destek olunması ifadesine ben inanmıyorum. Kürtler, bir merkezden aldıkları direktifle mesela Akşener’e oy atmayacak kadar siyasileşmiş bir millet çünkü. Sonuçta onların ağzı, bugün bizim ağzımızı yakan çorbadan çok daha önce yandı. Dolayısıyla yoğurdu üfleyerek yemeye alışkınlar. Kendilerine öteki diye bakan ya da bayramda boncuk dağıtan türden siyasilere/ideolojilere pabuç bırakmazlar.

Bu bağlamda, gelelim esas tahmine: Erdoğan için ikinci tur diye bir şey olamaz. İkinci tur kaybetme riski demek. Yani oy olarak. Ama bunun yanında, derin yapının “bunun miadı dolmuş, desteği eriyor” algısı bağlamında da! Yani Erdoğan numarasını birinci turda yapacak. Sihirbaz tavşanı şapkadan birinci turda çıkartmak zorunda. Alışık olduğumuz sözleri söyledikten sonra tabi: “abrakadabra!”. Bu söz, son yıllarda Türkiye’de olan her şeyden önce kulaklarımızda çınlayan ünlü söz değil mi zaten!

Son not: Tüm kalbimle, bu yazıda yazılan tüm analizlerin yanlış çıkmasını, seçimlerin gerçektende zulmün bitmesiyle, demokrasi ve hukuka dönüşle sonuçlanmasını, barış-hoşgörü-adalet içinde bir seçim gerçekleşmesini diliyorum.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 23.6.2018 [TR724]

Son vurgun! [Naci Karadağ]

Dalton kardeşleri bilirsiniz… Her macerada bir şekilde yenilmeye mahkum olan, ellerini attığı her işi yüzüne gözüne bulaştıran kurnaz ama vasat zekalı çete… Bizim iktidar çetesinden tek farkları onların hep komik olması. Boy boy Burhan Kuzu’dan oluşan bir çete hayal edin, yanına bir de Melih Başgan ekleştirin öyle bir şey. Bu Daltonların bir macerasını hatırlıyorum. Bazı kardeşler artık soygun yapmaktan yorulmuştur. Ağabeylerine emekli olmanın vaktinin geldiğini söylerler.

Holivut filmi klişesidir aynı zamanda; soygun çetesinin acımasız liderinin gözü bir türlü doymaz. Oysa ekibi artık yorgun düşmüştür. Üstelik çaldıkları ömür boyu kendilerine yetecektir aslında. Manzara böyleyken daha ne diye yeni maceralara kalkışsınlar ki?

Ancak hırs böyle bir şey sanırım sevgili seyirciler.

Bize, hatta pek çok çete üyesine, yancısına, yardakçısına, destekçisine gereksiz ve saçma gelen bir şey uğruna hayatını perişan ettirebilen bir şey hırs. Hele ki dünya hırsı, hele ki dünya!

Neyse konumuza dönelim.

Dalton Kardeşlerin üçü artık yasadışı işlere son vermek ister ancak çete reisi hepsini ikna etmek için kullanır o sihirli cümleyi; son bir vurgun sadece, bu son!

Evet, soymak, çalmak, yağmalamak artık yaşam tarzı olmuş bu kanun dışı çetenin iştahını tekrar geri getirmek için kullanılmış en motive edici cümledir bu.

Son kez maskelerini takıp iş başı yapıp ve belki de meslek hayatlarının en büyük vurgununu yapacaklardır.

Sizi bilmem ama ben 24 Haziran seçimlerini böyle görüyorum.

İktidarı elinde tutan güç artık ülkeyi yönetemiyor.

Saçmalıyor, komik duruma düşüyor, kıvrandıkça batıyor, çırpındıkça sağa sola kendi necasetinden fırlatıyor…

Rakip partinin yoluna gübre döktürüyor, çöp kamyonu çıkartıyor olmuyor.

Elindeki yüzlerce medya ile hapisteki Demirtaş’la bile baş edemiyor.

Kendi mitingine kime gelmeyince rakip partinin mitinginde elektrikleri kesiyor, interneti kapatıyor yine olmuyor.

Bütün bunlar “Artık Tamam” mesajı olarak algılanmıyor muktedir için, tam tersi daha çok hırs yapıyor, gözünü kazanma hırsı bürüdükçe bürüyor.

Aday olarak gösterdiği tefeci vatandaşın dükkânını basıyor, kurşun yağdırıyor.

Önce “terörist adayımıza saldırdı, abisini öldürdü” diye dezenformasyon yapıyor. Görüntüler ortaya çıkınca, hemen kısıtlama yasağı getiriyor ve olayı olmamış sayıyor! Bakın bakalım havuza, son birkaç gündür bıçak gibi kesilen Suruç haberi var mı, yok mu?

Önceki gün, “Oluk oluk kan akıtacağız, bayrak direklerine leşlerini asacağız” diye açık açık şiddet çağrısı yapan, iç savaşa meyyal, çeteci Sedat Peker elini kolunu sallayarak çıktı adliyeden. Aynı adliye Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi kurucularından biri ve 2014 yılından bu yana Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı Taner Kılıç’ı (buraya dikkat) “Zaman gazetesi genel yayın yönetmenin kız kardeşinin eşi olup, akrabalık durumu” gerekçesiyle (Evet evet böyle bir ifade girdi resmi tutanaklara) hapiste tutmaya devam etti.

Kendi taraftarlarını motive edebilmek adına da ‘Son Vurgun’ motivasyonu yapıyor çetenin reisi.

Önceki gün Panama ile ilgili yeni belgeler çıktı, muhtemelen Havuz bataklığında yer almadığı için haberiniz olmamıştır. Yeni belgelerde devletten (tabii milletin cebinden) 14 milyar dolarlık ihale alan Mehmet Cengiz de var. Erişim yasağı gelmeden bakmak isterseniz buyurun ve  buyurun.

Kurdukları bu harami, kirli, kanlı düzenin bozulmaması için ellerinden geleni elbette yapacaklar. Ve bunu “Son Vurgun” motivasyonuyla eda edecekler emin olun.

Evet  belki de son kez seçim yapılacak. Artık bundan sonra seçime bile gerek kalmayabilir.

Belki son kez oylar çalınacak.

Bu sebeple damat devlet ajansını arıyor ve “Yüzde 52’ye fiksleyin oylarımızı” diye emir veriyor.

Bu son vurgunları çünkü.

Halka da aynı mesajı veriyorlar içten içe: Son bir kez daha bize oyunuzu verin bakın nasıl şahlanıyoruz, uçuyoruz… Dünya birincisi oluyoruz…

Onlar da biliyor, her şey daha kötü olacak. İyi olacak olan tek şey kendilerinin hayat konforları ve önlerine atılan kırıntılarla geçinen yandaşlarının durumu.

Emin olun hiç olmadıkları kadar ince hesap kitap yaptılar. Planlar üzerinde çalıştılar, ki kan akıtmak, iç savaş çıkarmak da bu opsiyonlardan bir kaçı. Suruç’ta bunu test ettiler. 1 Kasım öncesinde Ankara’nın göbeğinde test ettikleri gibi. Bilgisayarcıları, YSK personelleri, parti militanları, medya elemanları tam tekmil olarak Hırsızlar Çetesi seçime, yani “Son Vurgun”a hazırlandı.

Sizin, benim ya da başkası için alelade bir seçim olabilir 24 Haziran. Ama bu çete için Son Vurgun tarihidir emin olun.

Nasıl yapacaklar, ne kadar ileri gidebilecekler tam olarak bilemiyoruz. Tek şansımız vurgunun tarihini ve aşağı yukarı hedefini biliyor olmamız. Pazar günü sandık başında bekleyin gelecektir Dalton Çetesi… Operasyonun adı ‘Son Vurgun’ çünkü!

Unutmayın bu kasabada Daltonlar nicedir Şerif yıldızının koruması altındalar ve Redkitler de hapiste ama Allah büyük ve kerimdir…

[Naci Karadağ] 23.6.2018 [TR724]

Messi, bir Maradona değil! [Hasan Cücük]

Futbol dünyası yıllarca Pele – Maradona kıyasına sahne olmuştu. Futbolun iki rakip ülkesinin çıkardığı iki ünlü yıldızın kıyasında Pele hep bir adım önde olmuştu. ‘Siyah İnci’ kaldırdığı 3 Dünya Kupası ile Maradona’ya fark atınca, Tangocu için ikincilik kaçınılmaz oluyordu. Son dönemin moda kıyası ise Maradona – Messi olmuştu. Aynı ülkenin yetiştirdiği iki ünlünün kıyasını bitiren Rusya 2018 oldu.

Maradona için 1986 Dünya Kupası ve Napoli yıllarının ayrı bir önemi var. 1978 Dünya Kupası’nı kazanan Arjantin, 8 yıl sonra yeniden Meksika’da zirveye çıkarken bunu bir isme, Maradona’ya borçluydu. Arjantin kadrosunda Maradona dışında kalbur üstü sayılacak sadece iki isim vardı. Biri Real Madrid’in forveti Jorge Valdano diğeri FC Nantes’in orta saha oyuncusu Jorge Burruchaga’ydı. Çoğunluğu Arjantin liginden kurulu oyunculardan oluşan takımı Maradoma adeta tek başına kupaya taşıdı. İngiltere’ye kendi sahasından alıp, 6 kişiyi çalımlayıp attığı gol Dünya Kupası tarihinin en iyi golü olarak kabul gördü. Yine Maradona tek başına Belçika’yı yıkan oyuncuydu. Ama asıl liderliğini finalde görüyorduk.

Almanya karşısında 2-0 öne geçen Arjantin, Völler ve Rumenigge’nin gollerine engel olmayınca skor 2-2’ye gelmişti. İşte o noktada devreye Maradona giriyordu. Önce moralmen çöken arkadaşlarını motive ediyor, sonra Burruchaga’ya verdiği pasla skor üstünlüğünün yeniden ülkesine geçmesini sağlıyordu. Kupa Maradona’nın ellerinde yükselirken, tek kişilik takım olduğunu tüm dünyaya gösteriyordu. Maradona, Arjantin’i 1990 Dünya Kupası’nda finale taşıyordu ama bu kez Almanya engelini geçemeyip ikinci oluyordu.


Maradona, 1984-91 arasında formasını giydiği Napoli’yi yeniden İtalya ve Avrupa futbol sahnesine taşıyordu. 1926’da kurulan Napoli şampiyonluk görmesi için Maradona’nın gelmesini bekleyecekti. Tarihinde iki kez İtalya şampiyonu olan Napoli bunu Maradona’ya borçluydu. 1987 ve 90’da gelen iki lig şampiyonluğu başarısı 1989’da kazanılan UEFA Kupası ile Avrupa’ya taşınmıştı. Napoli, Maradona sayesinde sıradanlıktan kurtulmuş oluyordu.

Arjantin’in dahi çocuğu…

Messi, Arjantin’in yetiştirdiği futbolun bir başka dahi çocuğu. 2004’ten bu yana Barcelona formasını giyen Messi, kulüp bazında kazanmadık kupa bırakmadı. La Liga, İspanya Kupası ve Şampiyonlar Ligi başta olmak üzere 32 kupa sevinci yaşadı. Messi sürekli Maradona ile kıyaslandı. Kulüp bazında başarı ibresi Messi’den yanaydı. Ancak top koşturduğu Barcelona için şampiyonluk sıradan bir durumdu. Messi Barcelona’da, Puyol, Xavi, İniesta, Bosquets, Eto’o, Henry, Zlatan İbrahimovic ve Ronaldinho gibi yıldızlarla beraber top koşturmuştu.

Asıl kıyasın yapıldığı yer milli takımdı. Messi’li Arjantin 2014’te finale kadar gelmiş ancak Almanya’ya yenilmişti. 1986 Arjantin kadrosuyla kıyasladığımızda 2014’te çok daha kaliteli bir kadroya sahiptiler. Farkı oluşturan isim Maradona oluyordu. Messi için belkide son şans Rusya 2018’di. İzlanda maçında kaçırdığı penaltıyla dikkat çekti. 330 binlik ada ülkesi karşısında alınan beraberlik veya daha doğru ifadeyle kaçan galibiyetin sorumlusu Messi gösterildi. Gruptaki Hırvatistan maçı Messi için ayağa kalkma maçı olması beklenirken tam tersi yıkım oldu. Modric – Rakitic ikilisinin yönetimindeki Hırvatlar, adeta Arjantin’e futbol dersi verdi. Sahada çaresiz kalan bir Arjantin ve Messi vardı. Skor tabelasında yazan 3-0 Hırvat üstünlüğü bir döneminde sonu anlamını taşıyordu. Messi’li Arjantin henüz kupadan elenmedi. Ancak Messi’nin yanı sıra Agüero, Di Maria, Dybala ve Higuian gibi yıldızların varlığına rağmen Arjantin oldukça kötü bir performans ortaya koydu.

2018 Dünya Kupası’yla artık Maradona – Messi kıyası resmen tarih oldu. Messi için ‘Bir Maradona değil’ yorumu yapılacak.

[Hasan Cücük] 23.6.2018 [TR724]

Hep kahır, hep kahır!.. [Bülent Keneş]

Pek çok mutluluk tanımı arasında en çok hoşuma gideni “Mutluluk, insanın kendisi için dilediğini Allah’ın murat etmesidir,” der. Bu tanımın anahtar kelimesini oluşturan ‘dileği’ tekillikten çıkarıp çoğullaştırdığımız, kapsamını genişlettiğimiz ya da daha genele teşmil ettiğimiz ölçüde doğal olarak mutlu olabilme, mutlu kalabilme ihtimalimiz azalır. Bu yüzden, birçok köşesinde her gün büyük dramların yaşandığı küçülen günümüz dünyasında insanların, tabii hala insan kalabilmişlerse şayet, mutlu olabilmeleri, mutlu kalabilmeleri imkansız olmasa bile mucize kabilinden bir şeydir.

‘İnsanlar,’ kendileri için dilediklerinin başlarına bir türlü gelmemesinden değil sadece, hem başkalarının kendileri için dilediklerini hem de kendilerinin başkaları için dilediklerini Allah’ın murat etmemesinden de mutsuz olabilirler. Belki tuhaf bir denklem bu, ama insan insan olabildiği, insan kalabildiği ölçüde mutsuzluğunun artma potansiyeli bulunuyor. Hatta olayların serencamesi içerisinde aranan huzur ve mutluluğun yerini zamanla sürekli kendisini tazeleyerek derinleşen kesif bir kahır bile alabiliyor.

Tam yirmiki aydır zindanda çile dolduran çok değerli fikir adamı, Zaman gazetesi yazarı Ahmet Turan Alkan’ın 8 Haziran günü mahkeme salonunda, kendisi gibi onbinlerce masumun karşı karşıya kaldığı gaddarlıklar ve hoyratlıklara dair yaptığı tarihi savunmanın her cümlesi, hiç şüphesiz ki, son derece kayda değerdi. Her kelimesi bu devrin devlet kılığına girmiş ahlaksız çetelerinin, din kisvesine bürünmüş dinbaz zalimlerinin alçaklıklarının hükmünü gelecek nesillere ve tarihin yargısına emanet eder nitelikteydi.

MUZDARİP OLDUĞUMUZ EN CİDDİ SORUN AÇIK YA DA GİZLİ KAHIR…

İçeriğini, hala Türkiye’de yaşıyor olup da haysiyetine, insanlığına ve mesleğine ihanet etmemiş bir avuç gazeteciden bazılarının sosyal medyada yaptığı paylaşımlarla ancak kırık dökük öğrenebildiğimiz bu tarihi savunmanın tamamı tabii ki çok etkiliyeciydi. Ama benim asıl dikkatimi çeken, daha doğrusu rikkatime dokunan, bu savunmadan ziyade avukatı Faruk Zorba’nın “Ahmet Turan Alkan cezaevinde yaklaşık 30 kilo kaybetti. Kendisi bahsetmedi ama sağlık sorunları var. En ciddisi de KAHIR,” sözleriydi.

Zorba’nın bahsini ettiği kahrın derinliğini ve yolaçtığı ruhsal ve fiziksel tahribatı ise ilerleyen saatlerde sosyal medyaya düşen bir fotoğraf karesi hepimize gösterdi. Sadece o eski Ahmet Turan Alkan’dan değil, o eski Mümtaz’er Hoca’dan, Mustafa Ünal’dan ve her daim gülümseyen yüzüyle hatırladığım sevgili İbrahim Karayeğen’den de eser kalmamıştı artık. Görünen oydu ki, uğradıkları haksızlıklar ve bu haksızlıklara karşı kimselerin tek kelime etmemesi sebebiyle yaşadıkları kahır hepsinden çok şeyler alıp götürmüştü.

Lanet olası bu kahrı, Hilmi Yavuz’un bir şiirinde “Hüzün ki en çok yakışandır bize / Belki de en çok anladığımız” şeklinde, yani tarifsiz bir çaresizlikle methettiği hüzünle karıştırmamak lazım. Kahır, elbette ki ağır bir hüzün içerir ama hüzünden çok öte bir şeydir. Hüzün gibi o da his dünyamıza aittir ama o kadar derin bir acıdır ki kahır, o derece derinden derine işleyen bir üzüntüdür ki insanı içten içe kemirir, yer bitirir ve apansız deviriverir.

Kadir kıymet bilmez bir yozluklar ve yobazlıklar ülkesinde değeri bilinmeyen Ahmet Turan Alkan’dan, daha nelerin nelerin yanında 30 kilosunu alıp götüren işte böyle bir kahırdır. Yine o kahırdır ki, bazılarının hayatlarına, bazılarının ruh ve akıl sağlıklarına, bazılarının en temel inançlarının sarsılmasına ve bazılarının darbe üzerine darbe indirilen yaşamla olan bağlarının kopmasına sebep oldu. Çevrelerine belli etseler de etmeseler de yine o kahırdandır ki, yüzlerce binlerce insan hastalandı. Yüzlerce insan hayatını kaybetti. Onbinlercesi ülkesine, milletine, ailesine, aralarına doğduğu insanlara, dünyaya küstü. Yerini yurdunu, evini barkını terketmesine yol açtı o kahır…

KİMİMİZ ESMA, GÜLSÜM VE UĞUR, HEPİMİZ FERİDUN OLMADIK MI?

Hakikaten de, insanların aymazlığını, umarsızlığını, umursamazlığını, duyarsızlığını, hoyratlığını, insanlıktan yoksunluklarını, semtlerine empati ve sempatinin zerresinin uğramadığını gördükçe düçar olduğumuz kahır kat be kat katlanmadı mı? Bazılarımızın kırgınlığı, küskünlüğü ve çaresizliği kendi ellerimizle hayatlarımıza son vermeye kadar dayanmadı mı? Kahır, bazılarımızın yaşama sevincini, bizi hayata bağlayan tüm bağları içten içe kemirmedi mi, yiyip bitirmedi mi? Kimimiz sırtladığımız çocuklarımızla hicret yollarındayken kahrımızdan yitivermedik mi?

Kimimiz huyunu suyunu bilmediğimiz bir ülkenin mülteci kamplarında yaşamak zorunda kalmanın kahrıyla yıkılıverdik mi? Kimimiz kendi başımıza gelenlerle, kimimiz iyiliklerini ve masumiyetlerini kendimizden iyi bildiğimiz insanlık numunesi insanların başlarına gelenlere şahit olup da elimizden bir şey gelmemenin verdiği çaresizliğin yol açtığı kahır yüzünden söz geçiremediğimiz kalbimizden vurulup yere yığılmadık mı?

Kimimiz ülkemizden olup yudum yudum yudumladığımız gariplik duygusuyla adımladığımız muhacirlik yollarında yitip gitmedik mi? Kimimiz son nefeslerimizi önümüzde büyüyüp geçit vermeyen o nehirlerin, bel bağladığımız o dalgalı denizlerin soğuk ve karanlık sularına emanet etmedik mi? Kimimiz hasbelkader sığındığımız bir ülkenin sesiz ve tenha bir parkında, köşesine ilişiverdiğimiz yapayalnız bir bankta devrilivermedik mi? Kimimiz Gülsüm, kimimiz Esma, kimimiz Uğur, hepimiz Feridun olmadık mı?..

ERDOĞAN ZULMÜ, ÇOCUKLARI ÇOCUKLUKLARINDA İHTİYARLATTI

Sayamadıklarımız, adını koyamadıklarımız belki kat be kat fazla ama, bu ifritten dönemde kahrından hayatını yitirenlerin sayısının yüzlerce olduğunu tahmin etmek güç değil. Stockholm Center for Freedom’ın (SCF) bazı nesnel sebeplere dayandırabildiği intihar ve şüpheli ölümlerin sayısının daha şimdiden 115 olduğunu düşünecek olursak diğer tüm alıp götürdüklerinin yanında, kahırdan hayatını yitirenlerin sayısına dair de bir fikir edinebiliriz belki. Ama unutmayalım ki, bu kahredici süreçte yitirilenler sadece yitip giden masum hayatlardan ibaret değil. Neticede, Üstad Bediüzzaman’ın “Harbi Umumiyi gören (çocuk bile olsa) ihtiyardır,” sözünü bugünlerde sıklıkla hatırlayıp aklımızda paslı bir mıh gibi tutmuyoruz boşuna…

Dinbaz mürai Erdoğan’ın liderliğinde, sarıklı/sarıksız şarlatanların desteğinde, on milyonların sessizlikleriyle verdikleri rıza sayesinde icra edilen alçakça zulümler yüzünden binlerce insan gencecik yaşlarında ve hatta aklı yeni yeni ermeye başlayan 3-5 yaşındaki çocuklar bile, şu son birkaç yılda yaşadıkları yüzünden gözlerimizin önünde adeta bir dünya savaşı görmüşcesine ihtiyarlayıverdi.

Nasıl ihtiyarlamasınlar ki? Kimileri zindanlarda dünyaya geldi. Kimileri süt kokulu nefesleriyle ana kucağında zindanlara düştü. Kimileri zindanlara atılan anne-babalarının şefkat dolu bağrından mahrum kalıp onların özlemiyle yanıp tutuştu. Kimileri hicret yollarında minik adımlarla ya da emekleyerek sınırlar aştı. Binlercesi bir bilinmeze yol aldı. Kimileri en güzel günlerini mülteci kamplarının soğukluğunda geçirmek zorunda kaldı. İlahi adalet tecelli ettiği gün herbirinin Cehennem’de sönmeyen birer kütük olacaklarından zerre şüphe duymadığımız aşağılık zalimlerin zulümleri yüzünden Furkanlar, Feridunlar gibi hep çocuk kalıp Cennet bahçelerinde koşturanlar da oldu bu süreçte… Sureten belki çocuk kalsalar da, içten içe çektikleri dilsiz acılar yüzünden sireten onlarca yıl ihtiyarlayan çocuklar da…

Tüm bu kahredeci dramlar arasında en kahredicisi, düne kadar şu ya da bu şekilde ama hemen hemen herkesin hayatına dokunan toplumun en güzide, en hayırhah insanlarının başına gelen  korkunç trajediler karşısında milyonların vurdumduymazlığıydı. En yakınlarının bile duyarsızlığı ve hatta yapılanlara destek olmaları, “oh olsun”culuklarıydı. Bir harami şarlatanın peşine takılan ruhu çekilmiş, insafını ve insanlığını yitirmiş milyonlarca kalpsiz cesedin, kendi öz çocuklarını kendi elleriyle boğazlamalarıydı. Suçsuz günahsız yere kendi öz evlatlarının kanlarına girmeleriydi. Kendi kanlarından, kendi canlarından bir can olanların başlarına musallat olan ahlaksız zalimlerin zulümlerini her kansıza nasip olmayacak bir kansızlıkla kana kana alkışlamalarıydı.

DOST BİLDİKLERİMİZ KENDİ İNSANLIKLARINA İHANET ETTİ

Yalan mı? En dost bildiklerimiz, zalimden korkuları yüzünden ya da menfaat beklentisiyle kendi insanlıklarına ihanet edip bizden yüz çevirdi. Kapıları suratlarımıza kapadı. Bugüne kadar bizden iyilikten başka bir şey görmeyen en yakınlarımız en adi iftiracılarımız oldu. Maruz kaldığımız en ahlaksız yalanlar, en şerefsiz iftiralar, en insanlık dışı muameleler ve işkenceler karşısında bile 80 milyonluk kalabalıktan “Yahu el insaf!” diyen hakkaniyetli tek bir ses duyamadık. Arkamıza önümüze, sağımıza solumuza bakındık. Diyojen’in gündüz gözüne elinde mumla aradığı gibi 80 milyon içerisinde insan kalabilen bir insan aradık. Ama heyhat!.. İşte asıl bu insafsızlık, bu vicdansızlık, bu vefasızlık, bu insansızlık kahretti o güzelim insanları…

Yüzbinlerce masum insan işlerinden aşlarından edildi. Onbinlerce masum kadına, elleri kelepçelenip atıldıkları nezarethanelerde günlerce işkence edildi. Binlercesi cezaevlerine tıkıldı. Yüzlercesinin zindan çilesine birkaç aylık bebekleri de eşlik etti. İnsanlık dışı onca zulüm ve işkence karşısında, ne tuhaftır ki, ne yer yerinden oynadı ne utançtan yer yarılıp da insanlar utançlarından yerin dibine girdi ne de gök kubbe yıkılıp da başlarına geçti… Kederle kahırla sınananlar bir kez de ilahi adaletin tecelli vakti ile sınanır oldu. İnsanlardan umut kesildikçe umutlar Gayretullah’a yöneldi. Beklendi… Beklendi… Beklendi… Hala bekleniyor…

Şurası muhakkak ki, insanlıktan bi-nasip ahlak ve vicdan yoksunu haysiyetsiz zalimlerin varlığı sadece bize özgü bir trajedi değil. Bizim hepimizi kahreden asıl trajedimiz, bu tür ahlaksız zalimlere dur diyebilecek asgari bir insanlıktan ülke ve millet olarak mahrumiyetimiz… Ne demek istediğimi somut bir örnekle anlamak isteyenler, son bir haftadır dünyayı sarsan ABD’deki göçmen çocukların ailelerinden ayrılması tartışmalarına şöyle bir bakıversin. ABD Başkanı Donald Trump’ın, Meksika’dan aileleriyle birlikte yasadışı yollardan ABD’ye geçen 2000 çocuğu anne-babalarından ayırma girişimi karşısında Amerikan ve dünya kamuoyunun nasıl ayağa kalktığını görüp insafsızlık karşısında gösterilmesi gereken insanlığın nasıl bir şey olduğunu görüversin.

Şayet insanlığını tamamen yitirmemiş olsaydı kendi çocuklarına yapılan ahlaksız zulümler karşısında Türkiye’de de böyle bir tavrın bir nebze esamesi okunabilirdi belki. Ama görüyorsunuz işte, ne esamesi ne de zerresi var… Çok tuhaf, çok acı ama gerçek…

SÖYLEYİN SÖYLEYİN, YALAN DA OLSA HOŞUMUZA GİDİYOR…

Yıllar önce tercihin insafsızlıktan yana yapıldığı ve iktidarından muhalefetine topyekün insanlığın yitirildiği işte bu ülkede bu Pazar bir seçim yapılacak. Sandıklar kurulacak… Bir heyecan bir heyecan insanlar oy sandıklarına koşacak… Önemlice bir kısmı, tarihi bir sorumluluk duygusuyla, oy kullanmakla kalmayacaklar sadece harami dinbaz zalimin oyları adi bir hırsız gibi çalmaması için ellerinden geldiğince tedbir de alacaklar.

Şu ya da bu sebeple İslamofaşist Erdoğan rejimine muhalif olanlar, ahlak yoksunu dinbaz haramilere karşı sandık başında her türlü tedbiri almakta haklılar tabii. Neticede Erdoğan ve yandaşlarının oy çalacağı, hile yapacağı, kirli iktidarlarından olmamak için ellerinden geleni artlarına bırakmayacakları, icap ederse ülkeyi yakıp yıkıp yangın yerine çevirecekleri daha şimdiden dünyanın dilinde. Ne diyelim, Allah fırsat vermesin…

Hepimizi kahreden o yukarıda anlattıklarım ışığında, hani şayet bir mucize olur da, sandık yoluyla ülke Erdoğan’dan kurtulursa bütün sorunlarımız sahiden hallolmuş mu olacak peki? Muktediriyle muhalefetiyle topyekün yitirdiğimiz insanlığımız ülkeye hemen dönüş mü yapacak?.. Yaşananların tek müsebbibi ahlak yoksunu Erdoğan ve yandaşları olsaydı şayet tabii ki böyle bir umudumuz olabilirdi. Ama vaziyet pek öyle değil. Burada insanlığın tamamen tefessüh ettiği bir ülkeden bahsediyoruz.

Seksen milyonun yarısı özellikle Hizmet Hareketi mensuplarına, Kürtlere ve sol hareketlere  yapılan alçakça zulümlere doğrudan ortaktı ortak olmasına ama bu zulümler yapılırken diğer yarısı neredeydi peki? Kayda değer hakkaniyetli bir duruşlarını göreniniz, çöldeki vaha şöyle dursun yalancı bir serap misali de olsa azıcık nefes aldırıp ferahlık veren bir seslerini duyanınız oldu mu? “Yahu bırakın bunları, alçakça zulümlere açıktan ya da gizli, doğrudan ya da dolaylı destek olmasalardı yine kafiydi,” deyişinizi duyar gibiyim…

Milyonlarca masum insanın yaşadığı kahır da işte bu yüzden değil mi zaten? Bu ülkede sorun olan sadece zalim muktedirlerin insafsızlığı değil, muhalif geçinenlerin insansızlığıdır da… Yine de de umarım muhalifler harami zalimin ahlaksız saltanatını alaşağı etmeyi başarır. Son dönemde gördüğümüz ibretlik örneklerin aksine, kim bilir belki bu sefer tac giyen baş akıllanır da… Belki ülke yeniden kaybettiği insanlığına kavuşma yolunda bir nebze yol alır…

Ne bileyim belki o zaman Nazım Hikmet’in aşağıdaki dizelerine ilham veren, ama maalesef ne kendisi ne de kendisiyle aynı kaderi paylaşan Ahmet Kaya, Yılmaz Güney ve niceleri için gerçekleşen o özlem, bugün gurbet ellerde ya da zindanlarda kahır çekenler için gerçek olur. Kimbilir?..

Böyle bir şey belki olur belki olmaz, ama olsun durmayın siz de söyleyin… Yalan da olsa hoşumuza gidiyor, söyleyin… Ne de olsa umut mazlumun ekmeği, ye Memet ye!..


Bana İstanbul’u anlat

Dur bırak,

kaynasın kahvenin suyu.

Bana İstanbul’u anlat nasıldı,

bana Boğaz’ı anlat nasıldı?

Haziran titreyişlerle, kaçak yağmurlarla,

yıkanmış kurumuş o yedi tepe

ana şefkati gibi sıcak güneşte

insanlar gülüyordu de

trende vapurda otobüste

yalan da olsa hoşuma gidiyor

söyle …


hep kahır, hep kahır, hep kahır

bıktım be!


dur bırak kalsın açma titreyişim,

bana İstanbul’u anlat nasıldı?

Şehirlerin şehrini anlat nasıldı?

Beyoğlu sırtlarından bir yasak

gözlerimle bakıp,

köprüler, Saray burnu, minareler ve Haliç’e

deyiverdim bir merhaba gizlice.

insanlar gülüyordu de,

trende vapurda otobüste,

yalan da olsa hoşuma gidiyor,

söyle …


hep kahır, hep kahır, hep kahır

bıktım be!


dur kıpırdama kal biraz öylece

ne olur

kokun İstanbul gibi,

gözlerin İstanbul gecesi gibi,

Şimdi gel sarıl bana kınalım,

gök kubbenin altında

orda da beraber

çok şükür diyerek,

yeniden başlamanın hayali

hasretimin köyünde sanki bir

pınar gibi

insanlar gülüyordu de

trende vapurda otobüste

yalan da olsa hoşuma gidiyor

söyle…


hep kahır, hep kahır, hep kahır

bıktım be!

[Bülent Keneş] 23.6.2018 [TR724]

Fenerbahçe’nin yüzü Hollandalılardan yana pek gülmedi! [Efe Yiğit]

Fenerbahçe’nin yeni teknik direktörü beklendiği gibi Phillip Cocu oldu. 2012’den bu yana PSV’yi çalıştıran Cocu, 5 yıla 6 kupa sığdırdı. Futbolculuk kariyeride oldukça başarılı olan Cocu’nun hayat hikayesine bakmadan önce Fenerbahçe’de görev yapmış Hollandalı teknik adamları kısaca hatırlayalım.

Phillip Cocu, Fenerbahçe’yi çalıştıran üçüncü Hollandalı olacak. Daha önce sarı-laciveryileri Guus Hiddink ve Dick advocaat görev yapmıştı. Hollanda futbolunun yetiştirdiği en önemli teknik adamlardan Guus Hiddink, 1987-90 arasında PSV’de muhteşem başarılara imza atmıştı. PSV’yi 3 yıl lig şampiyonu yapan Hiddink, 1988’de şimdinin Şampiyonlar Ligi olan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazandırmıştı.

Göz kamaştıran bir kariyerle Fenerbahçe’nin başına 1990’da geçen Hiddink’ten beklentiler çok yüksekti. Ancak daha sezonun ilk maçında sarı-lacivertliler tarihi bir hezimete imza atacaktı, hem de kendi sahasında. Ligin yeni takımlarından Aydınspor, Fenerbahçe’yi Kadıköy’de 6-1 yenerken, Hiddink’in Türkiye günleri kabus gibi başlıyordu. Hiddink yönetiminde 33 maça çıkan sarı-lacivertiler 11 galibiyet, 10 mağlubiyet ve 8 beraberlik aldı. Kalesinde 53 gol görerek bir sezonda en çok gol yeme rekorunu kırdı. Hiddink’in bileti sezonun bitimine bir hafta kala kesilerek gönderildi. Fenerbahçe sezonu 5. sırada tamamladı.

Fenerbahçe’nin ikinci Hollandalısı 2016-17 sezonunda görev yapan Dick Advocaat oldu. Sezonun başlamasına bir kaç gün kala Portekizli Vitor Pereira’nın biletini kesen Aziz Yıldırım takımı son 4 yılda 4 değişik takımda görev yapan Advocaat’a teslim etti. Advocaat yönetimindeki Fenerbahçe, sezonu üçüncü sırada tamamlarken, şampiyon Beşiktaş’ın 13, ikinci Başakşehir’in 9 puan gerisinde kaldı. Sahasında aldığı beraberlikler ve yenilgilerle dikkat çekti. Türkiye Kupası’nda yarı finalde elenen Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi ön eleme turunda Monaco engeline takıldı. Kısaca Advocaat dönemi boşa geçen bir sezon olarak tarihteki yerini aldı.

Ve şimdi sıra Plillip Cocu’da

1970 doğumlu Cocu futbol kariyerine 1988’de Hollanda’da AZ Alkmaar’da başlayan Cocu, burada 2 yıl profesyonel takımda oynadıktan sonra 5 sezon Vitesse’de, 3 sezon da PSV’de forma giydi. 1998 Dünya Kupası’nın ardından La Liga’nın dev ekibi Barcelona’ya transfer oldu. İspanya’daki ilk sezonunda 36 maçta forma giyip 12 gol atarken La Liga’daki ilk ve tek şampiyonluğunu yaşadı.  6 sezon Barcelona forması giyen Cocu, takımın değişmezlerinden olmayı başardı.

Lider karakteriyle Barcelona’da kaptanlığa kadar yükseldi.  Premier Lig’den önemli teklifler alsa da İspanya futbolunu sevdiğini bu yüzden başka ülkelere transfer olmayı düşünmediğini açıkladı. Barcelona’dan ayrıldıktan sonra tekrar PSV’nin yolunu tuttu. ‘Takımın abisi’ olarak görev yaptığı 3 sezonda 3 şampiyonluk gördü. Futbola veda etmeden 1 sezon Katar’da Al-Jazira forması giyen Cocu, aktif futbolculuk kariyerini bitirdiği gibi antrenörlüğe başladı.

Hollanda Milli Takımı’nda 101 kez oynayıp milli takımda en çok oynayan futbolcular arasına giren Cocu, antrenörlük kariyerine de burada start verdi. 4 yıldan fazla süre milli takımda antrenörlük yaptı, teknik direktör Bert van Marwijk’ın ekibinde yer aldı.

2008- 09 sezonunun başında PSV’nin 19 yaş altı takımına geçti, 2011- 12’de geçici olarak A Takımın teknik direktörlüğünü yaparak hocalık kariyerine başladı.  2012- 13 sezonu sonunda Dick Advocaat’ın PSV’den ayrılması üzerine takımın başına geçti. Sezonun ortasında omurga tümörü nedeniyle görevine ara verdi, bir süre tedavi gördü. Yerine geçici olarak Ernest Faber geldi. 2014- 15 sezonu başında tekrar PSV’nin teknik direktörü oldu. Geri dönüşü muhteşem oldu. 6 yıldır şampiyonluk görmeyen PSV’yi zirveye çıkarmayı başardı. PSV’de görev yaptığı süre boyunca 3 lig, 3 kupa sevinci yaşadı.

Cocu’nun PSV döneminde daha çok 20-26 yaş arasındaki oyunculara şans tanıdı. Bu sezon şampiyon olan PSV kadrosunda en yaşlı oyuncu 29 yaşındaydı. Golü düşünen ama savunmayı elden bırakmayan bir oyun anlayışını benimseyen Cocu’nun PSV’si son 4 yılın 3’ünde 85 golden fazla attı. Cocu’nun PSV’si son 4 sezonda kendi sahasında sadece 3 maçta mağlup oldu. Son dönemde Kadıköy’de puan kaybetmeye alışan Fenerbahçe için önemli bir detay olarak görünüyor.

Hiddink 44, Advocaat ise 69 yaşında Fenerbahçe’nin başına geçmişti. Cocu ise şuan 47 yaşında. Bakalım daha önce iki Hollandalı döneminde yüzü gülmeyen Fenerbahçe, Cocu ile bu talihsizliğini yenecek mi? Bekleyip göreceğiz.

[Efe Yiğit] 23.6.2018 [TR724]