AKP’ye genel başkan olduğu günden beri sürekli daha fazla yetki ve güç isteyen Erdoğan, nihayet fiili başkanlıktan ‘anayasal tek adam’ rejimine geçmek için harekete geçti. Artık tüm yetkileri kendisinde toplayacak, adı konulmamış ‘sultanlık’ tahtına oturabilmek için her yolu deneyeceğinden kuşku yok.
***
AKP iktidara yürürken Erdoğan’ın paradigmayı reddeden, özgürlükçü, demokrat söylemleri çoğu kişi gibi beni de heyecanlandırmıştı. Hukuk, insan hakları, demokrasi gibi evrensel değerlere sıkıca vurgu yaparak tek adam rejimini, partide liderlik sultasını, otokrasiyi şiddetle reddediyordu.
Çoğumuz gibi AB liderleri de buna inanmış olacak ki henüz çiçeği burnunda genel başkan olduğu dönemde bile devlet başkanı protokolüyle ağırlamaktan geri durmamışlardı. Önündeki tüm engelleri sihirli bir değnekle dokunmuşçasına aşarak Başbakanlık koltuğuna oturduğunda ülkenin makus talihini değiştireceğini ummuştuk. İktidarının birinci ve ikinci dönemlerinde her şey iyi gidiyordu. AB uyum yasaları, demokratikleşme paketleri, AB üyeliği için sarf edilen gayretler takdire şayandı doğrusu. Umutlanmakla haklı olduğumuzu düşünmeye başlamıştık. Yolsuzluk söylentileri, havuz doldurma gayretleri daha o dönemlerde fısıltı halinde konuşulmaya başlansa da; çoğumuz yakıştıramamış toz konduramamıştık.
İktidara geldiği andan itibaren yaşanan sürecin canlı tanığı olmasak yaşananlara inanmakta güçlük çekebilirdik. Eminim ki gelecek nesiller de bunu anlamakta çok zorlanacaklar.
İki ayrı adam iki ayrı kişilik mi yoksa mükemmel rol yapma kabiliyetine sahip oportünist bir siyasetçi profili miydi gördüklerimiz? Bazılarının iddia ettiği gibi Erdoğan Amok Koşucusu sendromuna mı yakalanmıştı? Ya da sınırsız gücün zehirlediği, tipik bir Ortadoğulu lider hastalığı mıydı?
GEÇMİŞİNDEN İŞARETLER BULMAK MÜMKÜN
Erdoğan’ın çelişkilerle dolu geçmişinde bunların hepsinden parçalar bulmak mümkün.
İmam hatip lisesi yıllarından itibaren siyasal İslamcı bir çevrenin içinde yetişmiş, dolayısıyla kişisel düşünce dünyası ve karakteri bu sosyal çevrenin dokusuna uygun olarak şekillenmiş.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıyken, 14 Temmuz 1996 günü Milliyet Gazetesi’nde ‘Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz’ demiş ve eklemişti: ‘Demokrasi amaç değil araçtır.’
O’nun Afganistanlı cihatçı Hizb-i İslami örgütü lideri Gulbeddin Hikmetyar’ın dizinin dibinde çektirdiği fotoğraf ise hiç unutulmadı. Daha sonra iktidara geldiği ilk yıllarda ise bu ilişkilerini tevil eden konuşmalar yaptı. Milli Görüş gömleğini çıkardığını iddia etti.
İktidarını güçlendirdikçe kendisine biat edecek bir nesil yetiştirme işini hiç ihmal etmedi. TÜRGEV, Ensar Vakfı gibi çok sayıda dernek ve vakıf ile gençler üzerinde örgütlenmesini hızlandırdı. Bu arada çok sayıda normal lise hızla imam hatip lisesine dönüştürüldü, vatandaş çocuğunu verecek lise bulamadı ve mecburen imam hatibe verdi.
Süreç içinde Osmanlı Ocakları, silahlı olarak kurulan SADAT gibi yapılarla kendisine bağlı paramiliter bir güç oluşturdu. İktidarı süresince Suriye’deki iç savaşı körüklemiş, IŞİD gibi çok sayıda radikal cihatçı grubu desteklemekten geri kalmamıştır. Muhafazakarlığın ağır bastığı Başkent Ankara’nın Hacı Bayram semti Adıyaman, Konya gibi yerler adeta cihatçıların açıktan devşirildiği yerler oldu.
IŞİD uzun süre terör örgütü olarak dahi görülmediği gibi, Suriye’de savaşan El-Nusra gibi bir çok örgüte lojistik destek sağlandı. Yaralı cihatçı militanlar Antakya, Kilis, Gaziantep gibi illerde resmen tedavi edildi. Radikal dinci terör örgütlerine silah sevkiyatını ortaya çıkaran, hakim, savcı ve askerler tutuklandı.
DEMOKRASİ TRAMVAYINA TAM DA DEDİĞİ GİBİ BİNMİŞ
Erdoğan’ın çocukluk ve gençlik yıllarında içinde bulunduğu çevre, demeçleri, iktidar süresince desteklediği yapılar ve oluşturmaya çalıştığı gençlik yapılanmasından çıkardığımız sonuç; Erdoğan en baştan itibaren siyasal İslamcı fikirleri iktidara taşıma modülüydü ve bu amaçlar için seçilmiş bir figür olarak sahneye sürülmüştü.
Ancak tam iktidarı ele geçireceği ana kadar demokrat kimliği ile bir çok kesim ile ittifaklar kurmuş, görünürde ciddi reformlar da yapmıştı. Demokratları, liberalleri, AB değerlerini adeta iktidarının yol emniyeti olarak kullanmıştı. Kendi tabiri ile demokrasi tramvayında ineceği durağa kadar tam uyum içinde olmuştu. Çıkardığı gömleği günü geldiğinde giymek üzere uygun bir zulada saklamıştı.
İktidar olduktan sonra ise sürekli daha çok güç ve otorite peşinde koşmuştur. Siyasal İslamcı ideolojisini daha çok iktidar ve gücün aracı olarak kullanmaya devam etmiştir. Erdoğan tam iktidarı ele geçirdikten sonra yaşadıklarımız George Orwell’in 1984 adlı kitabını ve orada geçen şu cümleyi hatırlatıyor. “Devrim için iktidar olunmaz, iktidar için devrim yapılır”
Demokratik değerleri bekleyen asıl tehlike ise hiç kuşkusuz Anayasa değişiklik paketidir.
Erdoğan mutlak ve sınırsız bir iktidarın açlığı içinde bulunmaktadır. Onun istediği bugüne kadar hiçbir kula nasip olmamış sınırsız ve ebedi iktidardır. Bu uğurda her şeyi yapmaya hazır görünmektedir. Bunun için birinci önceliği tüm yetkileri kendisinde toplayan Anayasa değişiklik paketini referandumdan geçirmektir.
ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGELİ BERTARAF ETTİ
15 Temmuz darbe tiyatrosunun en temel nedenlerinden birisi de bu iktidar hırsıdır. Kendi deyimi ile “Allah’ın lütfu” bu darbe kurgusu ile önündeki tek engel olan ordu darmadağın edilmiş, özellikle Batı değerlerini benimsemiş tüm subaylar bertaraf edilmiştir. NATO’nun ikinci büyük ordusu artık aşiret devletlerine dahi söz geçiremeyecek derecede zayıflatılmıştır. Ordunun adeta omurgası kırılmış tüm NATO subayları terörist ilan edilmiştir. Karşı durabilecek diğer tüm muhalif basın ve diğer sivil unsurlar tasfiye edilmiş sayıları yüzbinleri bulan ihraçlar ve tutuklamalar gerçekleştirilmiştir.
Anayasa değişiklik paketinin kabul edilmesi halinde bu hamlenin ikinci aşaması gelecektir. Bu da NATO’dan tamamen ayrılmak olacaktır. Hükümete yakın kaynakların ABD ve NATO aleyhine konuşmaları, İncirlik’i terör üssü olarak nitelemeleri gelecek günlerin habercisi gibidir. Öncelikle İncirlik üssünün kapatılması, arkasından NATO’dan ayrılmak blöften öteye seçenek olarak masaya sürülecektir. Anayasa değişikliği sonrası ABD, AB ve NATO ile yollarını ayırmak zorunda kalan Erdoğan, Rusya ile flörtünü muhtemelen bir nikahla sonlandıracak; içeride sonsuz bir krallığa karşı yeni bloğun bir uydusu olarak yoluna devam edecektir.
Erdoğan’ın amacı teokratik bir sultanlık ya da diğer adıyla halifeliktir. Bu istekleri ile AB değerlerinin uyuşması mümkün değildir. Her ikisinin bir arada olması paradoksal bir sorundur. İkisinden birinden vazgeçilmesi gerekecektir. Erdoğan’ın tercihi halifelik olduğuna göre geriye AB sürecinin tamamen sonlanması seçeneği kalmaktadır.
Tüm bu seçeneklerin olması belki zor gibi görünmektedir. Ancak Erdoğan’ın istediği iktidar bunu zorunlu kılmaktadır. Erdoğan’ın önlenemeyen mutlak iktidar hevesi, demokratik değerlere bağlı Türk halkının batı ve dünyasının öncelikli sorunu olmalıdır. Erdoğan sınırsız bir iktidara mı kendi sonuna mı koşuyor? Erdoğan gerçekten nereye koşuyor, hep birlikte izleyip göreceğiz.
[Göksel İlhan] 23.1.2017 [TR724]
***
Erdoğan’ın sürekli daha çok güç ve iktidar isteyen açlığının doyum noktası, marazi hırsının bir tatmin sınırı var mı?
Geçmiş hayatına ve iktidar serüvenine baktığımızda bunun cevabı kesinlikle ‘hayır’dır. Erdoğan hastalık derecesinde bir güç ve iktidar zehirlenmesi yaşamaktadır. Korkarım ki kendi istek ve iradesiyle duracağı bir sınır da yoktur.
Dünyevi tüm makamları teslim etseniz bile yetinmeyecek, belki kutsanmak isteyecektir. Konuşmalarının satır aralarında bunları görmek mümkündür. Geçmiş konuşmalarında ‘Allah lütfetti, lütfedecek’ tarzı beyanları ile ilahi bir kabule mazhar olduğunu vurgulamaktan geri durmamaktadır. Gerek çevresinin gerekse kendisinin beyan ve demeçleri bu yönüyle bir inceleme ve araştırmaya tabi tutulsa bu tespitimizde haksız olmadığımız anlaşılacaktır.
Kendisini Kasımpaşalı delikanlısı olarak sakladı
Erdoğan fakir sofralarından bin yüz odalı saraylara kadar geçen süreçte; şatafat düşkünlüğünü ve iktidar hırsını ustalıkla saklamayı başarmıştır. Mütevazi Kasımpaşa delikanlısı görüntüsünün altına saklanmış acımasızlığını ve öfkesini görmemiz için 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturması gibi bir kırılmayı beklememiz gerekecekmiş meğer. Fotoğrafın bütününü ise ‘Allah’ın lütfu’ 15 Temmuz darbe tiyatrosundan sonra görecektik.
17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, Erdoğan’ın iktidarını devam ettirmek için gayrimeşru yöntemlerle para havuzları oluşturduğunu gözler önüne sermişti. Suç üzerine bina edilmiş iktidarı ilk defa bu soruşturmalarla açıkça deşifre edilmiştir. Bu süreç Erdoğan’ın maskesinin kısmen düştüğü, derinlerde saklı öfke ve kininin magma gibi sağa sola saçılmaya başladığı dönemdir.
15 Temmuz darbe tiyatrosu ise Erdoğan’ın içinin dışa döndüğü, tüm bastırılmış nefretinin ayan beyan ortaya saçıldığı tarihi sürecin başlangıcıdır. 15 Temmuz; kadın, çocuk, yaşlı, hasta, özürlü hiç kimsenin masumiyetine saygı duyulmadan kin ve nefretle ezildiği dönemin adıdır…
Erdoğan’ın tutarsız, çelişkiler yumağı politik söylemlerini, babacan tavırla başlayıp, daha sonra nasıl acımasız bir figüre dönüştüğünü anlamak için iktidar serüvenini üç dönem halinde inceleyelim.
– Birinci Dönem: İlk seçimlerin yapıldığı Kasım 2002 den Anayasa referandumunun kabul edildiği Eylül 2010 yılına kadar olan süreyi bu dönem içinde değerlendirebiliriz.
Laik ve güçlü Türk ordusu karşısında meşruiyet aradığı, darbe senaryolarının havada uçuştuğu, Cumhuriyet mitingleri ile köşeye sıkıştığı, e-muhtıraların verildiği birinci ve ikinci iktidar dönemlerini kapsar.
Meşruiyetinin her platformda sorgulandığı bu dönemde, başta liberaller ve diğer demokrat gruplar olmak üzere her kesimden toplum bileşenleriyle daha çok demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi evrensel değerlere dönüş vaatleri ile güçlü ittifaklar kurmuştur.
AB üyeliği yolunda harcanan çaba, demokratikleşme paketleri bu döneme önemli çalışmalarıdır. Bu dönemde gerçekleştirdiği icraatlarıyla bir çok kesimi gerçekten değiştiğine inandırmış, oyunu artırarak iktidarda kalmayı sürdürmüştür.
– İkinci Dönem: Bu dönemi Anayasa değişiklik paketinin referandumla kabul edildiği 12 Eylül 2010’dan 15 Temmuz 2016’ya kadar sürdürebiliriz.
Vesayetten kurtulup demokratik bir düzene kavuşacağını uman kitlelerin büyük desteği ile Anayasa değişiklik paketi 12 Eylül 2010 tarihinde kabul edildi. Bu tarih Erdoğan’ın yeniden bilinç altı müktesebatı olan siyasal İslamcı kimliğine dönüşün başlangıcı gibidir.
Kendini Ortadoğu’nun kralı, bir anlamda dünya lideri olarak görmeye başlamıştır. Demokratik reformları sonlandırmış, komşu ülkelerin başkentlerinde muzaffer bir komutan olarak cuma namazı kılma hayalleri kurmuş, mitinglerde kitlesine hamasi nutuklarla vaatlerde bulunmuştur.
Suriye’deki iç karışıklıkları körüklemiş rejim muhalifi hareketi silahlı bir isyana dönüştürmeyi başarmıştır. Radikal İslamcı grupları doğrudan desteklemiş, Ülkemizi tüm dünyadan radikal silahlı militanların Suriye’ye geçiş güzergahı yapmıştır.
Bu dönemde; Erdoğan bilinç altı kodlarına, derinlerde saklı siyasal İslamcı kişiliğine kesin bir dönüş yapmıştır.
17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarını kendisine karşı bir darbe girişimi olarak nitelemiş, kurguladığı bürokratik tasfiyeyi bu vesile ile hızlandırmıştır. Her şeye rağmen yürürlükteki hukuk düzenini aşmakta zaman zaman zorlandığı için tasfiyeler, sürgünler Erdoğan için yeterince tatmin edici olmamıştır.
Bu dönemi bir anlamda bir sonraki büyük tasfiyenin hazırlık aşaması olarak kullanmıştır.
– Üçüncü dönem: Bu dönem 15 Temmuz darbe tiyatrosu ile başlamıştır.
Tüm devletin sıfırlandığı, TBMM’ninkiler dahil tüm yetkilerin Erdoğan’da toplandığı dönemdir. Erdoğan’ın hüviyeti asliyesini, birikmiş tüm kinini ve nefretini ortaya koyduğu, intikam sürecidir bu dönem…
Darbe tiyatrosundan hemen sonra sayıları on binleri bulan ihraç ve tutuklamalara baktığımızda Erdoğan’ın en az üç yıllık bir hazırlık yaptığını söyleyebiliriz.
Mutlak iktidarına engel gördüğü ordudaki tüm subaylar tasfiye edilmiştir. Bunların büyük çoğunluğunun batı değerleriyle yetişmiş NATO subayı olması ayrıca dikkat çekicidir.
İçinde adeta bir yara olarak tutuğu 17/25 Aralık soruşturmasının intikamını ise tüm yargı camiasından acımasızca almıştır. Mevcut hakim ve savcıların yüzde 40’ına yakınını ihraç ettirmiş, büyük çoğunluğunu tutuklatmıştır. Erdoğan’ın özel ilgisine mazhar yargıçlar ise ayrıca hücrelerde sistematik işkenceye maruz kalmıştır.
İnsanlık tarihinde belki de ilk defa kadın ve çocuklar acımasızca ve hiç bir delil gösterilemeden cezalandırılmıştır. 20. yüzyılın ortalarında deli teke diye nitelendirilen Hitler zulmünden sonra, 21. yüzyılın başlarında tekrar benzer bir kitlesel imha ve trajediyi yaşamak ülkemiz adına utanç verici olmuştur.
15 Temmuz, Erdoğan ve temsil ettiği siyasal İslamcı geleneğin gücü elde edince ne kadar acımasız olabileceğini bir kez daha göstermiştir.15 Temmuz ve sonrasında yaşananlar ciltler dolusu kitaplara sığamayacak boyuttadır. 15 Temmuz, Erdoğan’ın mutlak iktidarının nelere mal olabileceğini göstermesi açısından ibretlik bir süreçtir.
Erdoğan’ın her gün daha çok güç ve iktidar isteyen çılgınca koşusu nereye kadar devam edecek? Başkanlık sistemi gelebilir mi? Erdoğan’ın mutlak iktidar istediği dördüncü bir dönemi olur mu, bunu zaman gösterecektir.
Anayasa değişikliği sonrası Erdoğan’ın başkan olması halinde Türkiye’nin özgürlükler sorununun daha da derinleşeceğini bilmek için kahin olmaya gerek yok. Her şey George Orwell’in ‘Hayvan Çiftliği’ndeki gibi başladı. Final ondan da kötüye doğru gidiyor. Şimdi ise George Orwell’in ‘1984’ adlı romanındaki Okyanusya’sında gibiyiz. Düşünce polisinin kapımıza dayanması, çocuklarımızın muhbirliğe zorlanmasına, çift düşün tekniği ile beyinlerin yıkanmasına ramak kaldı.
Aklı başında tüm vatandaşlarımız, aydınlarımız, demokratik değerleri benimsemiş dostlarımız bu çılgınca koşuyu durdurmak zorundadır. Şayet durdurulamazsa çok yakın bir gelecekte parçası olduğumuz NATO ve AB gibi kurumlar birer terör organizasyonu olarak Okyanusya (Türk) toplumuna kabul ettirilecek, aykırı düşünen tüm bireyler yüce lidere ihanet etmekle suçlanıp ve muhtemelen zindanlara atılacaktır. Erdoğan’ın yaptıkları yapacaklarının garantisidir.
[Göksel İlhan] 31.1.2017 [TR724]
***
Erdoğan hayatının herhangi biri döneminde gerçekten demokrasiye inanmış mıdır? Geçmişte oynadığı demokrat siyasetçi rolünü bir anlık da olsa içselleştirmiş midir?
İktidar serüveni ve geçmiş söylemlerine baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Erdoğan demokrasi yoluyla demokrasiyi askıya almak üzere yola çıkmıştır. Politik söylemlerinde hiç bir zaman çoğulcu demokrasi anlayışına yer vermemiştir. Geçmiş beyan ve uygulamalarına baktığımızda çoğulcu demokrasi anlayışını hiç bir zaman kabullenmediğini açıkça anlayabiliriz. Muhtemelen çoğulcu demokrasinin temel değerlerini de hiç bir zaman anlayamamıştır. Kutsadığı halk onu iktidara taşıyacak olan yığınlardır aslında.
O milletim derken iktidarım demiştir aslında. Milleti bu kadar kutsamasının arka planında kendi iktidarını onaylama ve yüceltme bilinci vardır. O demokrasiyi savunduğu geçmiş yıllarında dahi demokrasinin ilkel şekli olan çoğunlukçu anlayışa vurgu yapmıştır. Derdini anlatan muhalif çiftçiye ‘ananı da al git!’ derken de, katıldığı televizyon programında ‘af edersiniz Ermeni dediler!’ gafını yaparken de bilinçaltında hep aynı anlayış vardır.
Erdoğan’a göre çoğunluğu elde eden her şeyi yapma imtiyazına sahiptir. Azınlık haklarına, muhalif kesimlere hiç bir zaman saygı duymamıştır. Kendisine oy veren çoğunluk dışındaki iradeyi görmezlikten gelmiş, yok saymıştır. Hiçbir zaman hukuk devleti ilkelerine inanmamıştır. Hatta hukuk devleti ile kanun devleti arasındaki önemli farkları bildiğini dahi sanmıyorum… Bugüne kadar verdiği demeçleri ve uygulamalarından bu sonuç çıkmaktadır.
Eğer kutsadığı halka zerre değer verseydi, 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarını kabullenirdi. Oysa ki o kendi iktidarını sınırlayacak hiç bir koalisyon ve oluşuma izin vermemişti. 5 ay sonra tekrarlanan 1 Kasım seçimlerinde, toplumda oluşturduğu baskı ve korku politikasıyla iktidarını pekiştirerek korumuştur.
***
Erdoğan’ın rol modelleri
Erdoğan’ın çelişkilerle dolu politik söylemlerini, yol arkadaşlarını harcamakta gösterdiği acımasızlığını anlamak için rol modellerini bilmek ve incelemek durumundayız.
Ülke olarak sürüklendiğimiz kaos ve karanlıkla mücadele edebilmek için Erdoğanizm’i tüm yönleriyle ortaya koymak zorundayız. Onun iktidar serüvenini ve kurmak istediği rejimin tomografisini çekmeli, hastalıklı ruh halini anlamak için benzer rol modellerini incelemeli adata gen haritalarına ulaşmalıyız. Patolojik ruh ikizlerinin yanında, bilinc altında hayranlık duyduğu rejim modelini de tespit edip analiz etmek durumundayız. Bu nedenle yazılarımızla Erdoğan’ın iktidar serüvenin belgesel analizini ortaya koymaya çalışacağız.
Erdoğan’ın iktidara gelince ve tüm gücü uhdesinde toplayıncaya kadar seçtiği rol model ve taktiklerini ayrı, mutlak iktidardan sonra kurmak istediği sistemi ise ayrı birer bölüm halinde inceleyeceğiz.
Kasım 2002 den bu yana yaşadıklarımız, Erdoğan’ın iktidara gelme ve mutlak güce ulaşma serüvenidir. Erdoğan’ın kafasındaki rejim tasavvuru ve icraatları ise iktidarını devam ettirmesi halinde bundan sonra başlayacaktır. Belki de karanlık tünele henüz girmedik…
Diktatör, despot ve tiran arasında iktidara geliş şekilleri arasında farklar bulunmaktadır. Ancak biz burada bu farklara girmeden zalimlikten, eziyet çektirmekten zevk alan, hastalık derecesindeki saldırganlıktan beslenen her türlü gaddar yönetimi tiranizm olarak vasıflandıracağız.
Tiran kendi mutlak iktidarına tapar, tüm kutsal değerleri iktidarının aracı olarak kullanmaktan asla çekinmez. Din, ahlak gibi değerler, halk, seçimler onun mutlak iktidarını korumak için kullandığı araçlardır. Bazen bir ihtilalle zorla iktidarı ele geçirir, bazen toplumsal bir kaosun sonunda ele geçirdiği iktidarı bir daha terk etmemek üzere sahiplenir.
Hiç bir fren ve eleştiri kabul etmez. Onun dostları ve düşmanları vardır. En yakın çevresinden başlayarak yakınlık derecesine göre dostlarını zenginleştirir, çeşitli imkanlar sunar. Düşman bildiklerine karşı ise alabildiğine acımasız ve gaddardır. Düşmanlarına hiç bir alanda hayat hakkı tanımaz. Kendi iktidarı dışında hiç bir ölçüsü ve ilkesi yoktur.
Tiran özünde kendisine ve iktidarına tapan ıslah olmaz, şifası mümkün olmayan zavallı bir ruh hastasıdır. Bu anlamda 20.yüz yılın en acımasız tiranı şüphesiz ki milyonlarca insanın katili deli teke Adolf Hitler’dir. Kendisinden sonrakilerin tamamına yakını onun kötü birer kopyasıdır. İktidara geliş şekli ve zulmüyle adeta bir rol model olmuştur.
Bir diktatör prototipi olarak Adolf Hitler’in iktidar serüveni
Adolf Hitler’in mutlu bir çocukluk hayatı olmadı. Erken yaşta babasını kaybetmesi nedeniyle geçinebilmek için çalışmak zorunda kaldı, bu nedenle eğitimini tamamlayamadı. Çok istediği Viyana Güzel Sanatlar Akademisine 1907 yılında yaptığı başvuru reddedildi. Daha sonra Viyana’yı işgal ettiğinde bu akademiyi yakmak suretiyle intikamını alacaktı. Henüz çocukluk yıllarında ikna kabiliyeti ve hitabetiyle dikkat çekti. Bavyera eyaleti adına birinci dünya savaşına asker olarak katıldı. Almanya’nın masa başında yenildiğine inandı. Bundan sonra hayatının amacının Almanya’nın kurtarılması olduğuna inandı. Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan büyük buhran ve kaostan güç kazandı.
Önce Alman İşçi Partisine sonra ise Thule Cemiyetine kaydoldu. Bu Nazizm’in doğduğu cemiyettir. Partinin 1920 yılında başlangıçta propagandasını eline aldı. Daha sonra partinin adı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi olarak değiştirildi. Komünistler ve sosyal demokratlar tarafından küçümsenmek maksadıyla bunlara kısaca ‘Nazi’ ismi verildi. 1921 de partinin liderliğini devraldı.
Paramiliter güç kurmaktan Bavyera’da yargılandı, önce mahkum oldu, sonra araya girilmesi ile serbest bırakıldı. Cezaevinde Kavgam isimli eserini yazdı.
1925 te Avusturya vatandaşlığından isteği ile ayrıldı. Seçimlerde aday ve başkan olabilmesi Alman vatandaşı olması gerekiyordu.1933’te ateşe olarak memuriyet görevine atanmak suretiyle otomatik olarak Alman vatandaşı yapıldı. Adeta sihirli bir el önündeki tüm engelleri kaldırıyor gibiydi.
İlk katıldığı cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalmayı başardı. İkinci turda % 37 civarında oy almayı başardı. Cumhurbaşkanlığı seçiminden bir kaç ay sonra yapılan seçimde Hitlerin partisi tek başına iktidar olamasa da % 37’lik oy oranıyla parlamentoda en fazla sandalye sahibi olan parti oldu.
Komünizm tehlikesi nedeniyle Cumhurbaşkanı tarafından Hitler koalisyon hükümeti kurmak üzere şansölye olarak atandı.5 mart 1933 tarihinde tekrar seçim yapılmak üzere karar alındı.
Meclis yangını ve kanun yapma yetkisi
Seçim süreci devam ederken 27 Şubat 1933 yılında Reicstag’ta yangın çıktı. Tüm şüpheler partinin polis teşkilatı olan Gestapo’yu göstermesine rağmen soruşturma komünistler üzerinde yoğunlaştırıldı. Hitler meclis yangını bahanesi ile olaydan bir gün sonra bir kararname ile koalisyon ortağı milliyetçi parti dışındaki tüm partilerin yayınları ve seçim çalışmalarını yasaklayan bir kararname imzaladı. 5 mart 1933 te yapılan seçim ile oyların %44’ünü aldı. Seçimlerden hemen sonra baskı ve sindirme sonucu parlamentodan geçirmeyi başardığı bir yetki kanunu ile meclisin tüm yetkileri dört yıl süre ile kabineye devredildi.23 Mart 1933 te parlamentoda kabul edilen ‘Halk ve İmparatorluk Sıkıntısının Kaldırılmasına dair Yasa’ adındaki yetki tasarısı kabul edildi. Hitler bu yetki yasasına dayanarak parlamenter demokrasiyi sona erdirdi. Hitler parlamentodan aldığı kendisine geniş inisiyatif sunan yetki yasası ile yürütme ve yasama gücünü elde etti. Bu şekilde Cumhurbaşkanlığı makamını etkisizleştirdi. Bu yetkiye dayanarak çıkardığı yasalar ile diğer partileri yasakladı. Yoğun propaganda faaliyeti ile kendisinin Alman halkının yanılmaz lideri olduğunu ilan etti ve halkın büyük çoğunluğunu buna inandırdı. İşsizliği önleyecek faaliyetlere girişti bu anlamda büyük otobanlar inşa etti.
İki makamı birleştirip Führer (lider) unvanı alması
2 Ağus1934’te Cumhurbaşkanın ölümü üzerine bu makamında üstlenerek Führer makamı ihdas etti ve bunu referanduma götürdü. Yaklaşık % 90’lık bir oy oranı ile halk hem şansölyelik hem de Cumhurbaşkanlığı makamını üstlenmesine onay verdi. O artık halkını ölümüne peşinden sürükleyen Führer’di.
Uzun bıçaklar gecesi ve rakipsiz iktidar: Hitler ordu üzerinde tam bir hakimiyet ve güven kazanmak üzere iktidar yürüyüşünde kendisinin en büyük destekçisi olan SA’ya bir gece baskın yaptı. SA’nın 85 üst düzey elemanı SS ler tarafından öldürüldü. Bu şekilde hem ordu üzerinde mutlak hakimiyet kurdu hem de Nazilerin kim olursa olsun rakiplerini acımasızca harcayacakları mesajı verildi.
Kullandığı sloganlar ve propaganda yöntemi
İyi bir hatipti, karizmatik bir liderliği vardı. Toplumun alt ve orta gruplarının ekonomik beklentilerine umut vaat etti.
Kendisine devredilen milliyetçi gazeteyi J. Goebbels kısa sürede parti bülteni haline getirmeyi başardı. Milliyetçilik ve sosyalizmi savunuyor. Yahudi, komünist ve kapitalizm karşıtı fikirlerin ateşli bir savunucusuydu. Alman halkının özgürlüğünü savunduğunu, Alman milliyetçisi olduğunu, Alman imparatorluğunun yükselmesi için çalıştığını anlatarak gerekli yerlerden finans dahil her türlü destek almayı başardı.
Doğrudan toplumun bilinç altına ve duygularına sesleniyor, muhaliflerine karşı nefret söylemini ön plana çıkarıyordu. Basit, akılda kalabilen unutulmaz sloganlar kullanıyordu. ‘Tek halk, tek devlet tek lider’, ‘Tek millet, tek lider, tek evet’, ‘Tek millet, tek devlet, tek lider, büyük Almanya’ benzeri Hitlerin rakipsiz liderliğini, Alman halkının kurtarıcısı rolünü bilinç altına işleyen, milliyetçiliği ön plana çıkaran basit etkili sloganlar sıkça kullanılıyordu.
Hayatında iyi ya da kötü vardı. Yandaşları iyi, kötü olan muhaliflerinin ise yaşamaya bile hakkı yoktu. Hitler çocukluğunda ve cephede yaşadığı bir kısım olaylar nedeniyle kendisinin seçilmiş bir kişi olduğuna inandı. İnsanları kolayca etkileyebiliyordu. Yoğun propaganda faaliyeti, ustaca kullandığı vücut dili, etkileyici hitabeti ile halkta Hitler’in üstün liderliği ve kutsal bir kişiliği olduğuna inandırıldı.
Alman halkı dışında olan Yahudi, Çingene ve benzeri azınlıkları küçümsedi, şeytanlaştırdı.
Özellikle Yahudilere yönelik J. Goebbels’in geliştirdiği propaganda faaliyetleri ve gayri insanileştirme yöntemleri sayesinde halktan hiç bir tepki almadan vahşice muameleler yaptı.
Özetle; Hitler seçilmiş, kutsal bir lider olduğuna hem kendisini hem de Alman halkını inandırdı. Meclis yangını kumpası ile tüm rakiplerini ekarte etti; yasama ve yürütme yetkisini eline geçirerek parlamenter demokrasiye son verdi. Kendi partisi dışındaki tüm siyasi oluşumları hainlikle itham etti ve yasa dışı ilan etti. Şansölyelik ve Cumhurbaşkanlığı makamının tüm yetkilerini Führer unvanı ile kendinde birleştirdi, yoğun propaganda faaliyeti ile halkın ezici çoğunluğunu buna ikna etti. Kendisini Alman halkının kurtarıcısı olarak kabul etti halkı ve takipçilerini buna ustalıkla inandırdı.
Propaganda yönteminden, mutlak iktidarı ele geçirme şekline kadar Erdoğan tamamen Hitler’i örnek almıştır. Geçmişte Hitler ve propaganda bakanı Goebbels tarafından denenmiş başarıya ulaşmış tüm metotları aynen kopyalayarak icra etmiştir. Erdoğan’ın hareket tarzında bir orijinalite yoktur. Denenmiş, başarıya ulaşmış tüm kirli taktikleri aynen alıp zahmetsizce uygulamıştır. Erdoğan’ın iktidar serüveninde rol modelinin Adolf Hitler olduğu konusunda hiç kuşku yoktur. Erdoğan’ın mutlak güce ulaşmadaki yolculuğu referandumun kabulü halinde son bulacaktır.
Ülkemiz ve halkımız için asıl mesele ise ondan sonra başlayacaktır.
Referandumda Erdoğan istediği sonucu alırsa hayalindeki rejimin inşa sürecini başlatacaktır.
Erdoğan tüm engelleri aşıp mutlak güce ulaştıktan sonra nasıl bir rejim kuracaktır?
Kafasındaki rol model kimdir, hangi ülkedir?
[Göksel İlhan] 16.2.2017 [TR724]
***
Ünlü Reichstag Yangını oyunuyla muhalefeti sindirip, parlamentodan geçirdiği yetki kararnamesi ile yürütmenin yanında yasamayı da ele geçiren Adolf Hitler, buna rağmen tatmin olmamıştı. O tüm yetkilerin kendisinde toplandığı sınırsız iktidar sahibi,mutlak ve tartışmasız lider olmak istiyordu.
Beklediği fırsatı mevcut cumhurbaşkanın ölümü sunacaktı. 2 Ağustos 1934’te Cumhurbaşkanı Hindenburg’un ölümü üzerine Hitler, şansölyelik ve cumhurbaşkanlığı makamlarını birleştirerek Führer (lider) makamını ihdas edip referanduma götürdü. Meclis yangını sonrası elde ettiği yetkiler ile tüm muhaliflerini zaten sindirmiş olan Hitler hiçbir pürüzle karşılaşmadan etkili bir propaganda yürüttü.
“Tek millet, tek devlet, tek lider, büyük Almanya” sloganları eşliğinde narkozlanan Alman halkı, yüzde doksan gibi yüksek bir oranla Hitler’in Führer olmasına onay verdi.
Alman halkı tüm yetkileri Hitler’e devrederken mutlu, müreffeh bir Almanya hayaline inanmıştı… Oysa asıl kabus ondan sonra başladı… 1945’te II. Dünya Savaşı Almanya’nın hezimeti ile bittiğinde geriye milyonlarca can kaybı ve harap olmuş bir ülkenin enkazından tüten siyah, acı bir duman kalacaktı..
Diktatör ve ona destek veren halkların kaderi önce coşku ve ümitle başlar, sonra tükenmişlik, acı, keder ve gözyaşı ile film biter…
***
Bu filmi daha önce seyrettik
Erdoğan cumhurbaşkanlığı makamına çıkarken farklı olacağını köşke kapanmayacağını defaatle deklare etmişti. Fakat kimse seçilmiş bir başbakanı rencide ederek makamından alaşağı edeceğini hayal edememişti. Mayıs 2016’da düşük profilli bir başbakan atayarak yürütmeyi tamamen kendi kontrolüne alan Erdoğan, bununla da tatmin olmadı. “Allahın lutfu” 15 Temmuz darbe tiyatrosundan hemen sonra Meclis’ten geçirdiği OHAL yasası ile yasama yetkisini de tamamen ele geçirdi. Artık istediği kişinin görevine son veriyor, istediği şirkete el koyuyor, istediği devlet kuruluşunu fona devredebiliyor.
Dörtte biri ihraç edilmiş yargının geriye kalanı adeta emirber nefer olmuş. Hitler’in yargıçları gibi “Reis” olsa bu konuda ne karar verirdi kıvamında bir yargı düzeni.
Yasama, yargı ve yürütmeyi tamamen kontrolu altına alan Erdoğan daha ne isteyebilir ki? O eşsiz lider olmak istiyor. Reis’liğine anayasal güvence istiyor. Belki de yapmak istediği rejim değişikliğinin zamanın geldiğine inanıyor, onu yapmak istiyor…
30 Ocak 2014 tarihindeki ziyaretinde Erdoğan ve heyetinin İran’ın dini lideri Hamaney karşısında ki tek sıra, süklüm püklüm, kemal-i edep ile oturuşunu görünce; İran İslam Devrimi günleri aklıma geldi ve hiç şaşırmadım…
1979 yılındaki İran İslam devriminin, siyasal İslamcı komşu ve akrabalarımda nasıl bir heyecan dalgası oluşturduğunu dün gibi hatırlıyorum. Humeyni hayranlığı tavan yapmıştı. O adeta yenilmezleri yenen bir Herkül, İslam’ın temel rükunlarını vaz eden kutsal bir kişilik, ulaşılmaz bir efsane gibiydi İslamcıların gözünde. Şah’a karşı birlikte yola çıktığı devrimin diğer bileşenleri solcu ve liberalleri ekarte edişi bile onun ulaşılmaz siyasi dehasına bağlanıyordu.
“Allahu Ekber Humeyni Rehber” İran’daki devrimcilerle birlikte bizdeki siyasal İslamcıların da yeni sloganı olmuştu. Kitapları ücretsiz olarak elden ele dolaşıyor. Kendilerine hakikatı anlatmaya çalışan olursa Amerikancı olmakla, büyük şeytanı desteklenmekle suçlanıyordu. Humeyni’nin İran islam devrimi o dönem gençlerimizi adeta büyülemiş gibiydi…
Bu heyecanlı gençlerin kimisi zamanla bu hayranlığını kısmen realize etti, kimisi tüm kalbiyle bağlılığını devam ettirirken yeni rejimden öğrendiği takiye anlayışı sayesinde duygularını saklamayı başardı.
O günün siyasal İslamcı, Humeyni hayranı, İran meftunu gençleri gün geldi iktidar oldu. Önemli mevkilerde söz sahibi oldu, kritik bürokrasinin zirvelerine kadar çıktı. Erdoğan’ın taktisyen ekibinde yerini almayı başardı. Kum şehrini; öldüğünde oraya gömülmeyi vasiyet edecek kadar kutsayan,Tebriz’i Mekke-Medine ile eşdeğer tutanlar elbetteki dini lider Hamaney’in huzurunda heyecanlanacak, kemal-i edeple süklüm püklüm oturacaklardı…
***
Erdoğan’ın iktidarı boyunca yaptığı icraatları Humeyni devriminin zamana yayılmış ağır çekim hali gibi, toplumu yavaşça, uyuşturarak esir almaya devam ediyor. Erdoğan ile Humeyni arasındaki tek fark, zaman aralığı ve giydikleri kıyafettir. Dikkatli bir şekilde incelendiğinde; Erdoğan ve ekibinin İran İslam devrimini zamana yayarak birebir kopyalayıp, aynı paralelde hareket ettiği açıkça görülecektir.
Erdoğan’ın getirmek istediği sistemi anlamak için İran devrimini hatırlamakta yarar var.
Şah döneminde İran Ortadoğu’nun süper gücüydü. Büyük bir uçak filosu ve dışarıda özel eğitilmiş pilotlarıyla hava kuvvetlerinin gücü dünyada 5. sıradaydı.
Fakat toplumun değişik kesimleri farklı nedenlerle Şah’a karşı ciddi tepki içindeydi. Mollalar ve etkisindeki geniş halk yığınları modernleşme hareketlerine tepkiliydi. Solcu kesim Amerikan yanlısı politikalarına, orta ölçekteki esnaf ülkenin büyük şirketlere açılmasına ve kazanç kaybından dolayı Şah’a karşıydı. Devrim yaklaştığında, Amerika’nın CIA eliyle yoğun şekilde desteklediği Şah, halk desteğini tamamen kaybetmişti.
İran Devrimi Humeyni’nin etkisindeki mollaların öncülüğündeki, solcular ve liberallerin birlikte hareket etmesiyle gerçekleşmiştir. Devrimden hemen sonra gücü eline geçiren Humeyni ve mollaları devrimde ortak hareket ettikleri solcu ve liberalleri acımasızca saf dışı bıraktılar. Devrimden hemen sonra Devrim muhafızları ordusunu kuran Humeyni kendisine tam biat etmeyecek herkesi ihanetle, Allah’a karşı savaşmakla suçladı. Ordunun içini tamamen boşaltarak gücü devrim muhafızlarında topladı.
Devrimin başarıya ulaşmasında silah depolarını halka açarak önemli katkı sağlayan çoğu solcu pilotların tamamına yakını ya idam edildi ya da tutuklandı.
Solcu ve liberallerden kaçamayanlar göstermelik mahkemelerde tek celsede idama mahkum edildi.
Devrimden hemen sonra eski başbakan ve hava kuvvetleri komutanı da dahil çok sayıda üst düzey gödevli avukat dahi atanmadan tek celsede idama mahkum edilerek kısa süre içerisinde infaz edildiler. Binlerce idamda imzası bulunan Humeyni’nin yakın talebesi Sadık Halhali hem hakim, hem savcı hem cellatlık yapmaktan zevk alıyordu. “Sorun değil hata yaptıysak cennete giderler”sözleriyle hastalıklı ruh halini itiraf etmişti. Halhali’nin kararlarında ve pervasızlığında hastalıklı ruh halinin yanında Humeyni’nin sonsuz desteği ve korumasının etkisi vardı.
Bir yandan cinayetler işlenirken diğer yandan kültür devrimi bahanesiyle tüm üniversiteler tasfiye edildi, binlerce öğretim görevlisi ve kamu çalışanı işinden atılarak saf dışı bırakıldı. İdamdan ve tutuklanmaktan kurtulanların kendini şanslı saydığı bir atmosfer içinde tüm kurumların içi boşaltıldı. Boşalan yerlere mollalar ve ve devrime bağlı milisler yerleştirildi.
İmkanı olan ve fırsatını bulan yetişmiş tüm elit kadrolar ve sermaye sahipleri yurt dışına kaçtı. Geriye kalanlar ya idam edildi ya da tutuklandı. Halkın büyük desteğini alarak Cumhurbaşkanı seçilen liberal Beni Sadr Fransa’ya kaçarak canın zor kurtardı.
İran-Irak savaşının hemen bitiminde 1988 tarihinde bizzat Humeyni’nin emri ile çoğu solcu binlerce tutuklu ve hükümlü infaz edildi.
Yurt dışına kaçabilen önder seviyesindeki muhaliflerin bir kısmı gittikleri Avrupa ülkelerinde İran’ın diplomatik pasaportlu ölüm komandolarının hedefi olmaktan kurtulamadı.
İran devrimi ve cinayetleri uzun bir konu olduğundan çok ayrıntısına girmeyeceğim.
İran’da yoğun baskıyla ve kısa sürede devrim gerçekleştiği için tüm bunlar kısa bir zaman diliminde gerçekleşmişti.
AKP’nin iktidara gelişinden itibaren ittifaklarını ve icraatlarını bir bütünlük içinde düşününce İran İslam devrimini ağır çekim yaşadığımızı çok daha iyi anlıyoruz…
İlk iktidar yıllarında kabinedeki sol kökenli ve liberal bakanlar aklıma geliyor mesela.
Ak silahlanma, Ak milisler, silahlı SADAT’ı düşünmeden edemiyorum.
15 Temmuz kontrollü darbe girişiminde öldürülen vatandaşların ne cins silahla ve kim tarafından vurulduğunun, neden otopsi raporlarıyla ortaya konulamadığını sorguluyorum.
Darbeyle ilgisi olmayan binlerce yetenekli pilot ve subayın tasfiyesi, tutuklanması, şüpheli ölümleri geliyor aklıma.
Üniversitelerden ve kamu görevinden ihraç edilen yüz binlerce çalışan var. Hepsinin ortak paydası Erdoğan’a biat etmeme ihtimali.
Yavaş yavaş ağır adımlarla, narkozlana narkozlana bir devrim sürecinden geçiyoruz. Görüntüde takım elbiseli Erdoğan, gerçekte ise cübbesi, keskin, haşin sert bakışlarıyla Humeyni’nin rehberliğinde İran olmaya doğru yol alıyoruz.
[Göksel İlhan] 13.4.2017 [TR724]