En şaibeli referandum! [Ali Emir Pakkan]

16 Nisan'daki referandum, her açıdan 1946 seçimlerine benziyor! Türk siyasi tarihinin en şaibeli referandumuna gidiyoruz!

1946'da açık oy gizli tasnif sistemi vardı! Yani herkes oyunu göstererek kullanıyor, buna mukabil sayım gizli, kapalı kapılar ardında yapılıyordu! Sandıklar ve sayım, memurlara emanetti! 

Bir yanda tek parti iktidarı (devlet), diğer yanda muhalefet partileri bulunuyordu. Bütün kaymakamlar CHP ilçe başkanı, bütün valiler il başkanıydı! Polatlı Kaymakamı, muhtarları toplayarak, seçimleri CHP’ye kazandıracaklarına dair Kur’an ve tabanca üzerine zorla yemin ettirmişti. (Benzer ne kadar haber okuduk!)

Seçmenler, tehdit edildiler, dövüldüler, hatta hapsedildiler. Mersin Aslanköy'de bütün oylar CHP'ye çıkınca, köylüler itiraz etti; bunun üzerine devlete karşı gelmekten tutuklandılar! DP'liler salon kiralayamadı. Toplantıları dağıtıldı. Köylere gitmek izne bağlandı!

Seçim kurullarında sadece CHP’li üyeler görev alıyordu! DP’nin temsilcileri sayım başladıktan çok sonra kurula kabul edildiler. Bazı yerlerde kamu görevlileri seçmen listesinde bulunmayanlara oy kullandırdı. Sonuçların yazıldığı mazbatalar boş olarak sandık kurullarına imzalattırıldı. 

Mazbatalar değiştirildi ve bunlar seçim kuruluna verilmesi gerekirken nahiye müdürlerine, kaymakamlara ve memurlara teslim edildi. DP'ye oy verilen pusulalar çöplerde bulundu!

CHP’nin adaylarına kazandırabilmek için İstanbul’un seçim sonuçları 3 gün geç açıklandı. İstanbul sıkıyönetim komutanlığı, seçim sonuçlarının eleştirilmesini yasakladı. Basın susturuldu! Ahmet Emin Yalman hatıralarında: “İstanbul’da Demokrat Parti seçimi kesin bir şekilde kazandı. Fakat buradan Kazım Karabekir, Hamdullah Suphi Tanrıöver, General Cahit Toydemir, General Refet Bele ve Hüseyin Cahit Yalçın’ın çıkarılması ve Demokrat Parti’ye ancak 18 kişilik bir yer bırakılması hakkında sıkı bir emir alınmıştı.” diye yazacaktı! (Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim (1922–1971)

Hileli 1946 Seçimleri ile CHP, 4 yıl daha iktidarda kaldı. Mevcut şartlar devam etse Halk Parti'nin kaybetmesi imkansızdı! 1946-1950 arası DP'nin en büyük mücadelesi seçim sisteminin değişmesi üzerine oldu! Meclis oturumlarına katılmayarak tepki gösterdiler. Sine-i millete dönmeyi gündeme getirince CHP, geri adım atmak zorunda kaldı. İsmet İnönü ve Celal Bayar, "gizli oy, açık tasnif'e geçilmesinde anlaştı! Yargı güvencesi geldi. Adil ve yargı denetimindeki ilk seçimde ( 14 Mayıs 1950) milli irade tecelli etti; 27 yıllık tek parti iktidarı sona erdi.

Geçtiğimiz iki seçimde de sandık hileleri günlerce konuşulmuştu. AKP, devletin bütün imkanlarını kullandı. Bakan, milletvekili ve başkanlar gece yarısı seçim kurullarına giderek sonuçlara müdahale ettiler! Ankara'da AKP'ye kazandırıldı! 

CHP,  adil seçim ve sandık güvenliğini sağlamada DP gibi bir mücadele verebilirdi! Ancak bunu yapmadılar! OHAL'de gidilen referandumda, 1946'nın tekrarı yaşanacak ! Sandıklar korunamazsa, ikinci "tek parti dönemi" başlayacak! 16 Nisan, tarihe yeni 'seçim faciası' diye geçecek! Bu şartlarda 100 defa seçim yapılsa iktidarın istediği sonuç çıkar! Nereden bakılsa herkes için utanç verici! 

[Ali Emir Pakkan] 13.4.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan           

Harun Hoca [Ercümend Perver]

Görgüsüzlüğü, doyma bilmeyen açlığı, yedikçe azmışlığıyla; insafın semtine uğramadığı, iflah olmaz kin dolu beyniyle, tımarhanelik ruh haliyle, peşinden giden sürüleri yalan ve hurafelerle yallalayan, attığı iftiralara, anlattığı masallara, yaptığı şirretliklere birkaç paket makarna birkaç yüz kilo kömüre oleyy çektiren, rakiplerine kurduğu gayrıahlaki tuzaklara; “Efendim kanunları zorluyoruz sıkıntı olmasın” diye uyaranlara çemkirip, kimseye aldırış etmeyen, cirmine rağmen kirlettiği alan haddi aşan Yezit soylunun biri tarafından aşığı olduğu meslekten, bir zamanlar kendisinin de selam ve hürmetlerini televizyon ekranlarından dillendirdiği, dünyanın hürmet ettiği bir insanın onlarca kitabından birinin haysiyet fukarası bir meslektaşının evinde görüp ihbar etmesi sonucu mesleğinden ihraç edilip, açlığa terkedilen Harun öğretmenle pazarda pazarcılık yaparken karşılaştık.

Yıllardır dişinden tırnağından artırarak aldığı arabasını aşık olduğu meslekten ihraç edilince ailesinin rızkını temin etmek için satıp pazarcılığa başlayan Harun öğretmen o gün ilk defa pazara çıkıyordu. 

Yine kendisi gibi mesleğinden ihraç edilmiş bir arkadaşının uzun zamandır ısrarlı  tavsiyesiyle bu işe başlamıştı. Pazara çıkacağı günün gecesi heyecan ve endişeden sabaha kadar uyku girmemişti gözüne. Kendisi gibi öğretmen olup yine kendisi gibi mesleğinden ihraç edilen eşi Sûzan Hanım ne kadar cesaretlendirip yarınki pazar için Harun Hocayı psikolojik olarak hazırlamaya çalışsa da Harun Hocanın endişeleri vardı. 

Ömründe ilk defa ve daha önce hiç yapmadığı bir işi yapacaktı. Hem pazardan yer de kiralamamıştı. Gerçi kiralamak istese de vermezlerdi. Malum, başına “F” harfi koyarak terörle suçladıkları bir gerekçeyle. Zira daha evvel mesleğinden ihraç edenlerin partisine mensup bir şom ağızlı yetkili, ihraç edilenleri kastederek; “Ağaç kökü yesin kabuk kemirsinler” demişti. Bu herzeleri yiyenler Harun Hoca gibilere hiç pazarda yer verirler miydi. İşte bu yüzden daha önce televizyonlardan gördüğü zabıta pazarcı tartışmalarını şimdi kendisinin yaşama ihtimali çok yüksekti. Tezgahına el koyarlar veya tezgahını devirirlerse emekleri de boşa gidecek belki şevki kırılıp bir daha pazara çıkmaya cesaret de edemeyecekti. Bunu bilen eşi Sûzan Hanım Harun Hocaya moral vermeye çalışıyordu ama nafile. Harun Hocanın uykusu kaçmıştı bir defa. O gece sabaha kadar uyuyamadı. Dile kolay, tam yirmi bir yıldır bu milletin evladına erdemli insan olmayı öğreten haya abidesi bir “edebiyat” öğretmeniydi. Şimdi ise ondan “Domates biber patlıcaan” diye bağırması isteniyordu.

Sabaha kadar yatakta bir o yana bir bu yana dönüp duran Harun Hoca sabah ezanları okunurken iki üç gündür stresini yaşadığı bu ana gözleri kızarmış olarak başlıyordu. Sûzan Hanım sabah namazından sonra hem okula gidecek çocukların hem pazara gidecek eşi Harun Hocanın kahvaltısını hazırlayıp sofraya davet etti. Kahvaltıdan sonra çocuklar babaları Harun Hocaya bol kazanç dileyip sonra okulun yolunu tuttular. 

Vakit gelmişti. Harun Hoca sebze kasalarını daha önceden ayarladığı seyyar tablaya yerleştirip pazarın yolunu tuttu. Niyeti pazarın girişinde veya çıkışında bir yer belirleyip orada rızkını arayacaktı. Pazara yaklaşırken heyecandan elinde olmadan kalbinin ritimleri yükselmişti. Bu heyecanı yıllar evvel ilk derse girdiği anda da yaşamıştı. O zaman sevdiği mesleğe başlamanın verdiği heyecandı şimdi ise mecburiyetten, utangaçlıktan ve zabıta korkusundan yaşıyordu bu heyecanlı hali.

Önce pazarın girişine doğru yöneldi. Ama girişte zabıtayı görünce ilk sokaktan yolunu pazarın çıkışına çevirdi. Arka sokaklardan içinde bin bir endişeyle pazarın çıkışına geldi. Önce pazarın biraz uzağına park etti seyyar tablasını. Bir müddet orada oyalandı. Gelen giden yoktu. Karar verdi pazara biraz daha yaklaşacaktı. Ürkek adımlarla ilerlerken adeta ayakları hep geri geri gidiyordu. Pazara yaklaşırken bir iki kişi fiyat sorunca sebzelerin üzerine fiyat yazmadığını fark etti. Ama yanında sebzelerin üzerine fiyatını yazacağı karton veya biraz kalınca kağıt da yoktu. Sorduklarında ise utana sıkıla cevap veriyordu. “Hay aksi” diyordu “İlk günden hata ettik.” Oysa Harun Hocanın hiç konuşmaya niyeti yoktu. İnsanlar sebzelerin üzerinde fiyatını görecek “Ver şundan iki kilo” diyecekler Harun Hoca da tartıp verecekti. Kendi kendine “Yahu Harun hoca böyle pazarcılık mı olur? Elbette, konuşacaksın insanlar pazarlık yapacak. Onları ikna edip mal satacaksın sende amma beleşçisin” diye kendi kendini eleştirmeye başladı. Biraz cesaret gelmişti.

Pazarın çıkışına biraz yaklaştığında saatler epey ilerlemişti ve görünürlerde de zabıta filan yoktu. Pazarda curcuna vardı. Bağırtılardan kimin ne dediği ve kimin ne sattığı anlaşılmıyordu. Harun Hocaya biraz daha cesaret gelmiş kısık sesiyle o da “Domatees” diye utana sıkıla ancak yanındakinin duyacağı kadar bağırmaya başlamıştı. 

Bu arada eşi Sûzan hanım evdeki işleri bitirmiş Harun Hocaya yardımcı olmak için pazara gelmişti. Sûzan Hanımın da tahmin ettiği gibi Harun Hoca pazarın çıkışına tablasını park etmişti. Sûzan Hanımın Harun Hocayı pazarcılık yaparken görmesi içini burkmuştu. Harun Hocaya belli etmemeye çalışsa da Harun Hoca Sûzan Hanımın hüzünlendiğini fark etti. Eşini hüzünlü görünce onu neşelendirmek için yüksek sesle “Domatees” diye bağırmaya başladı. Ve arkasından “Nasıl hayatım becerebiliyor muyum” diye espri yaparak Sûzan Hanıma tebessüm ettirmeyi başarmıştı. Suzan Hanımın tebessümüyle dünyalar Harun Hocanın olmuştu. Bir anda gam ve gaseveti dağılmış içini bir neşe kaplamıştı.

Sûzan Hanım tebessüm etmişti etmesine de ardından bu manzara karşısında kendini tutamamış gözyaşlarına hakim olamamıştı. Ama kendini salmak istemiyordu. Tezgahın arkasına Harun Hocanın yanına sokuldu. Eşinin elini sıkı sıkı tutup “Sana güveniyorum hayatım. Eğilmeyeceğiz” dedi ve arkasından o da önünden geçenlere “Hanımefendi çok güzel biberlerimiz var almak ister misiniz” diye Harun Hocaya yardımcı olmaya başladı. 

Saatler öğle vaktini gösteriyordu. O ana kadar beş kilo domates, iki kilo biber, bir kilo patlıcan satabilmişlerdi. Daha günün bitmesine çoktu “İnşallah daha fazla satış yapıp tablayı boşaltacağız” diyordu Sûzan Hanım. Ama bilmiyordu ki pazarda Harun Hoca gibilerin korkulu rüyası zabıta hemen yanı başlarında idi. Arkadan “Ulan siz de nereden çıktınız” diye soğuk ve ürkütücü o sesi duymalarıyla tablalarının devrilip üzerindeki sebzelerin ortaya saçılması bir oldu. 

Harun Hoca ve Suzan Hanım bir anda ne yapacaklarını şaşırmış Sûzan Hanım elini ağzına götürmüş “Olamaz” diyebilmişti sadece. Harun Hocanın eli ayağı boşalmış oracığa çöküvermişti. Nereden çıktığını anlayamadıkları sonradan isminin “Feridun” olduğunu öğrendikleri bir beyefendi zabıtalara engel olmaya çalışıp yere dökülen sebzeleri toplamaya başladı. Ve bir taraftan da şiddetle zabıtaları eleştiriyordu.

“Arkadaş, sizde hiç mi Allah korkusu yok! İlla tezgahı devirmek zorunda mısın? Kibarca uyaramaz mısın? Hem bu insanlar ne yapacak. Gidip hırsızlık mı yapsın. Baksana şu insanların haline, buna mecbur olmasa gelip de senin ağzının kokusunu çeker mi? Demek ki bu işe mecbur olmuşlar. Siz hiç halden anlamaz mısınız” ve daha bir çok sözün ardından Harun Hocaya döndü “Hadi kardeşim topla şunları. Durma öyle. Pes etmek yok” deyince Harun Hoca ve eşi gözyaşları içinde etrafa saçılmış sebzeleri toplayıp tablanın üzerine dizmeye başladılar. Bunu görüp rahatsız olan zabıta ağzını köpürte köpürte bağırıyordu Harun Hocaya. “Hemen burayı terk et yoksa mallarına el koyarım seni de nezarete attırırım” diye tehdit eti. 

Harun Hoca susmuş ağzından tek kelime çıkmıyordu. Etrafa saçılan sebzeleri toplamaya yardımcı olan Feridun Bey Harun Hoca ve Sûzan Hanıma teselli vermeye çalışıyordu. Dökülen sebzeleri topladıktan sonra Feridun bey Harun Hocaya dönüp “Şimdi söyle bakalım bunları kaç paraya satıyordun” dedi. Harun Hoca susmuş hala konuşmuyordu. Sûzan Hanım ise sessiz sessiz ağlayarak tablayı evlerine doğru sürmeye çalışıyordu. Feridun bey tablanın önüne geçti sorusunu bir kez daha tekrarladı. “Kardeşim bu sebzelere ne istiyorsun. Tart şunları da alayım” dedi. Harun Hoca “Abi ne önemi var al hepsi senin olsun” dedi.

Feridun Bey Harun Hocanın bu halini hiç beğenmedi. Pazardan tablasını uzaklaştırmaya çalışan Harun Hocanın yanına sokuldu 

- Hele sen bana bir ismini bağışla kardeşim.
- Harun.
- Benimki de Feridun. Harun kardeşim belli ki sen pazarcı değilsin.
- Evet, abi.
- Ne iş yapıyordun?
- 7 ay evveline kadar öğretmendim
- Ha anlaşıldı. İhraç ettiler, sen de bu işi yapmak zorunda kaldın, öyle mi?
- Evet abi
- Bak sana ne söyleyeceğim. Ben de bugün senin gibi ihraç edilip bir de üstüne hapsedilen kardeşlerimizin ailelerine pazar alışverişine çıkmıştım. Uzaktan seni gördüm, uzun uzun süzdüm. Senin her halinden süreç mağduru olduğun anlaşılıyordu. Tam senden alışveriş yapacaktım ki zabıta ortalığı karıştırdı. 
- Abi nereden anladın benim süreç mağduru olduğumu?
- Be mübarek sen kendine hiç aynada bakmadın mı? Taşıdığın değer, haline yansımış.
- Estağfurullah 
- Sonra senin gibi bir çok arkadaş var bu işi yapan. Ama sen çabuk pes ediyorsun,
- Ne yapalım abi, aylardır perişanız. Yirmi bir yıldır öğretmenlik yapıyorum. Bir anda sudan çıkmış balığa döndüm. İlk günde böyle bir manzarayla karşılaşınca yıkıldım adeta
-Yook! Öyle pes etmek yok. Bak, sen dışardasın ve bir şeyler yapabiliyorsun. Haline şükret. Bak, sebzeleri kurtardık. Biz de zabıtanın olamadığı yerde satarız.
- Abi onların olmadığı yer mi var ki?
-Var Hocam, var. Bak, mesela ben şimdi bunları alıyorum sen gidip tezgahını yeniden doldurup başka yerde satmaya devam ediyorsun. 
- Abi olmaz, bunların bir çoğu ezildi.
 -Mübarek, ben razıyım. Götürdüğüm insanlara da izah ederim. Onlar da dünden razı olurlar. Hem senin işin görülür hem o mağdur ailelerin.
- O zaman fiyatını düşürelim abi.
- Çok da düşürüp sen de mağdur olma.
- Sıkıntı yok abi ben hakkımı helal ediyorum. Allah sizden razı olsun. Bana müthiş bir moral verdiniz. Şimdi kendimi daha güçlü hissediyorum.

Feridun Bey Harun Hocanın tablasını arabasına kadar yaklaştırıp tablanın üzerindeki sebzeleri arabanın bagajına yerleştirdiler. Harun Hoca ve eşi Sûzan Hanım Feridun Beye teşekkürlerini arz edip dualarla uğurladılar. Tablayı beraber evlerine doğru sürerken herşeyi görüp bilen Rezzak-ı Kerim’i yad edip dillerinde dualarla evlerine döndüler. 

[Ercümend Perver] 13.4.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

Erdoğan nereye koşuyor? (1) (2) (3) (4) [Göksel İlhan]

AKP’ye genel başkan olduğu günden beri sürekli daha fazla yetki ve güç isteyen Erdoğan, nihayet fiili başkanlıktan ‘anayasal tek adam’ rejimine geçmek için harekete geçti. Artık tüm yetkileri kendisinde toplayacak, adı konulmamış ‘sultanlık’ tahtına oturabilmek için her yolu deneyeceğinden kuşku yok.

***

AKP iktidara yürürken Erdoğan’ın paradigmayı reddeden, özgürlükçü, demokrat söylemleri çoğu kişi gibi beni de heyecanlandırmıştı. Hukuk, insan hakları, demokrasi gibi evrensel değerlere sıkıca vurgu yaparak tek adam rejimini, partide liderlik sultasını, otokrasiyi şiddetle reddediyordu.

Çoğumuz gibi AB liderleri de buna inanmış olacak ki henüz çiçeği burnunda genel başkan olduğu dönemde bile devlet başkanı protokolüyle ağırlamaktan geri durmamışlardı. Önündeki tüm engelleri sihirli bir değnekle dokunmuşçasına aşarak Başbakanlık koltuğuna oturduğunda ülkenin makus talihini değiştireceğini ummuştuk. İktidarının birinci ve ikinci dönemlerinde her şey iyi gidiyordu. AB uyum yasaları, demokratikleşme paketleri, AB üyeliği için sarf edilen gayretler takdire şayandı doğrusu. Umutlanmakla haklı olduğumuzu düşünmeye başlamıştık. Yolsuzluk söylentileri, havuz doldurma gayretleri daha o dönemlerde fısıltı halinde konuşulmaya başlansa da; çoğumuz yakıştıramamış toz konduramamıştık.

İktidara geldiği andan itibaren yaşanan sürecin canlı tanığı olmasak yaşananlara inanmakta güçlük çekebilirdik. Eminim ki gelecek nesiller de bunu anlamakta çok zorlanacaklar.

İki ayrı adam iki ayrı kişilik mi yoksa mükemmel rol yapma kabiliyetine sahip oportünist bir siyasetçi profili miydi gördüklerimiz? Bazılarının iddia ettiği gibi Erdoğan Amok Koşucusu sendromuna mı yakalanmıştı? Ya da sınırsız gücün zehirlediği, tipik bir Ortadoğulu lider hastalığı mıydı?

GEÇMİŞİNDEN İŞARETLER BULMAK MÜMKÜN

Erdoğan’ın çelişkilerle dolu geçmişinde bunların hepsinden parçalar bulmak mümkün.

İmam hatip lisesi yıllarından itibaren siyasal İslamcı bir çevrenin içinde yetişmiş, dolayısıyla kişisel düşünce dünyası ve karakteri bu sosyal çevrenin dokusuna uygun olarak şekillenmiş.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıyken, 14 Temmuz 1996 günü Milliyet Gazetesi’nde ‘Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz’ demiş ve eklemişti: ‘Demokrasi amaç değil araçtır.’

O’nun Afganistanlı cihatçı Hizb-i İslami örgütü lideri Gulbeddin Hikmetyar’ın dizinin dibinde çektirdiği fotoğraf ise hiç unutulmadı. Daha sonra iktidara geldiği ilk yıllarda ise bu ilişkilerini tevil eden konuşmalar yaptı. Milli Görüş gömleğini çıkardığını iddia etti.

İktidarını güçlendirdikçe kendisine biat edecek bir nesil yetiştirme işini hiç ihmal etmedi. TÜRGEV, Ensar Vakfı gibi çok sayıda dernek ve vakıf ile gençler üzerinde örgütlenmesini hızlandırdı. Bu arada çok sayıda normal lise hızla imam hatip lisesine dönüştürüldü, vatandaş çocuğunu verecek lise bulamadı ve mecburen imam hatibe verdi.

Süreç içinde Osmanlı Ocakları, silahlı olarak kurulan SADAT gibi yapılarla kendisine bağlı paramiliter bir güç oluşturdu. İktidarı süresince Suriye’deki iç savaşı körüklemiş, IŞİD gibi çok sayıda radikal cihatçı grubu desteklemekten geri kalmamıştır. Muhafazakarlığın ağır bastığı Başkent Ankara’nın Hacı Bayram semti  Adıyaman, Konya gibi yerler adeta cihatçıların açıktan devşirildiği yerler oldu.

IŞİD uzun süre terör örgütü olarak dahi görülmediği gibi, Suriye’de savaşan El-Nusra gibi bir çok örgüte lojistik destek sağlandı. Yaralı cihatçı militanlar Antakya, Kilis, Gaziantep gibi illerde resmen tedavi edildi. Radikal dinci terör örgütlerine silah sevkiyatını ortaya çıkaran, hakim, savcı ve askerler tutuklandı.

DEMOKRASİ TRAMVAYINA TAM DA DEDİĞİ GİBİ BİNMİŞ

Erdoğan’ın çocukluk ve gençlik yıllarında içinde bulunduğu çevre, demeçleri, iktidar süresince desteklediği yapılar ve oluşturmaya çalıştığı gençlik yapılanmasından çıkardığımız sonuç; Erdoğan en baştan itibaren siyasal İslamcı fikirleri iktidara taşıma modülüydü ve bu amaçlar için seçilmiş bir figür olarak sahneye sürülmüştü.

Ancak tam iktidarı ele geçireceği ana kadar demokrat kimliği ile bir çok kesim ile ittifaklar kurmuş, görünürde ciddi reformlar da yapmıştı. Demokratları, liberalleri, AB değerlerini adeta iktidarının yol emniyeti olarak kullanmıştı. Kendi tabiri ile demokrasi tramvayında ineceği durağa kadar tam uyum içinde olmuştu. Çıkardığı gömleği günü geldiğinde giymek üzere uygun bir zulada saklamıştı.

İktidar olduktan sonra ise  sürekli daha çok güç ve otorite peşinde koşmuştur. Siyasal İslamcı ideolojisini daha çok iktidar ve gücün aracı  olarak kullanmaya devam etmiştir. Erdoğan tam iktidarı ele geçirdikten sonra yaşadıklarımız George Orwell’in 1984 adlı kitabını ve orada geçen şu cümleyi hatırlatıyor. “Devrim için iktidar olunmaz, iktidar için devrim yapılır”

Demokratik değerleri bekleyen asıl tehlike ise hiç kuşkusuz Anayasa değişiklik paketidir.

Erdoğan mutlak ve sınırsız bir iktidarın açlığı içinde bulunmaktadır. Onun istediği bugüne kadar hiçbir kula nasip olmamış sınırsız ve ebedi iktidardır. Bu uğurda her şeyi yapmaya hazır görünmektedir. Bunun için birinci önceliği tüm yetkileri kendisinde toplayan Anayasa değişiklik paketini referandumdan geçirmektir.

ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGELİ BERTARAF ETTİ

15 Temmuz darbe tiyatrosunun en temel nedenlerinden birisi de bu iktidar hırsıdır. Kendi deyimi ile “Allah’ın lütfu” bu darbe kurgusu ile önündeki tek engel olan ordu darmadağın edilmiş, özellikle Batı değerlerini benimsemiş tüm subaylar bertaraf edilmiştir. NATO’nun ikinci büyük ordusu artık aşiret devletlerine dahi söz geçiremeyecek derecede zayıflatılmıştır. Ordunun adeta omurgası kırılmış tüm NATO subayları terörist ilan edilmiştir. Karşı durabilecek diğer tüm muhalif basın ve diğer sivil unsurlar tasfiye edilmiş sayıları yüzbinleri bulan ihraçlar ve tutuklamalar gerçekleştirilmiştir.

Anayasa değişiklik paketinin kabul edilmesi halinde bu hamlenin ikinci aşaması gelecektir. Bu da NATO’dan tamamen ayrılmak olacaktır. Hükümete yakın kaynakların ABD ve NATO aleyhine konuşmaları, İncirlik’i terör üssü olarak nitelemeleri gelecek günlerin habercisi gibidir. Öncelikle İncirlik üssünün kapatılması, arkasından NATO’dan ayrılmak blöften öteye seçenek olarak masaya sürülecektir. Anayasa değişikliği sonrası ABD, AB ve NATO ile yollarını ayırmak zorunda kalan Erdoğan, Rusya ile flörtünü muhtemelen bir nikahla sonlandıracak; içeride sonsuz bir krallığa karşı yeni bloğun bir uydusu olarak yoluna devam edecektir.

Erdoğan’ın amacı teokratik bir sultanlık ya da diğer adıyla halifeliktir. Bu istekleri ile AB değerlerinin uyuşması mümkün değildir. Her ikisinin bir arada olması paradoksal bir sorundur. İkisinden birinden vazgeçilmesi gerekecektir. Erdoğan’ın tercihi halifelik olduğuna göre geriye AB sürecinin tamamen sonlanması seçeneği kalmaktadır.

Tüm bu seçeneklerin olması belki zor gibi görünmektedir. Ancak Erdoğan’ın istediği iktidar bunu zorunlu kılmaktadır. Erdoğan’ın önlenemeyen mutlak iktidar hevesi, demokratik değerlere bağlı Türk halkının batı ve  dünyasının öncelikli sorunu olmalıdır. Erdoğan sınırsız bir iktidara mı kendi sonuna mı koşuyor? Erdoğan gerçekten nereye koşuyor, hep birlikte izleyip göreceğiz.

[Göksel İlhan] 23.1.2017 [TR724]

***

Erdoğan’ın sürekli daha çok güç ve iktidar isteyen açlığının doyum noktası, marazi hırsının bir tatmin sınırı var mı?

Geçmiş hayatına ve iktidar serüvenine baktığımızda bunun cevabı kesinlikle ‘hayır’dır. Erdoğan hastalık derecesinde bir güç ve iktidar zehirlenmesi yaşamaktadır. Korkarım ki kendi istek ve iradesiyle duracağı bir sınır da yoktur.

Dünyevi tüm makamları teslim etseniz bile yetinmeyecek, belki kutsanmak isteyecektir. Konuşmalarının satır aralarında bunları görmek mümkündür. Geçmiş konuşmalarında ‘Allah lütfetti, lütfedecek’ tarzı beyanları ile ilahi bir kabule mazhar olduğunu vurgulamaktan geri durmamaktadır. Gerek çevresinin gerekse kendisinin beyan ve demeçleri bu yönüyle bir inceleme ve araştırmaya tabi tutulsa bu tespitimizde haksız olmadığımız anlaşılacaktır.

Kendisini Kasımpaşalı delikanlısı olarak sakladı

Erdoğan fakir sofralarından bin yüz odalı saraylara kadar geçen süreçte; şatafat düşkünlüğünü ve iktidar hırsını ustalıkla saklamayı başarmıştır. Mütevazi Kasımpaşa delikanlısı görüntüsünün altına saklanmış acımasızlığını ve öfkesini görmemiz için 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturması gibi bir kırılmayı beklememiz gerekecekmiş meğer. Fotoğrafın bütününü ise ‘Allah’ın lütfu’ 15 Temmuz darbe tiyatrosundan sonra görecektik.

17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, Erdoğan’ın iktidarını devam ettirmek için gayrimeşru yöntemlerle para havuzları oluşturduğunu gözler önüne sermişti. Suç üzerine bina edilmiş iktidarı ilk defa bu soruşturmalarla açıkça deşifre edilmiştir. Bu süreç Erdoğan’ın maskesinin kısmen düştüğü, derinlerde saklı öfke ve kininin magma gibi sağa sola saçılmaya başladığı dönemdir.

15 Temmuz darbe tiyatrosu ise Erdoğan’ın içinin dışa döndüğü, tüm bastırılmış nefretinin ayan beyan ortaya saçıldığı tarihi sürecin başlangıcıdır. 15 Temmuz; kadın, çocuk, yaşlı, hasta, özürlü hiç kimsenin masumiyetine saygı duyulmadan kin ve nefretle ezildiği dönemin adıdır…

Erdoğan’ın tutarsız, çelişkiler yumağı politik söylemlerini, babacan tavırla başlayıp, daha sonra nasıl acımasız bir figüre dönüştüğünü anlamak için iktidar serüvenini üç dönem halinde inceleyelim.

– Birinci Dönem: İlk seçimlerin yapıldığı Kasım 2002 den Anayasa referandumunun kabul edildiği Eylül 2010 yılına kadar olan süreyi bu dönem içinde değerlendirebiliriz.

Laik ve güçlü Türk ordusu karşısında meşruiyet aradığı, darbe senaryolarının havada uçuştuğu, Cumhuriyet mitingleri ile köşeye sıkıştığı, e-muhtıraların verildiği birinci ve ikinci iktidar dönemlerini kapsar.

Meşruiyetinin her platformda sorgulandığı bu dönemde, başta liberaller ve diğer demokrat gruplar olmak üzere her kesimden toplum bileşenleriyle daha çok demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi evrensel değerlere dönüş vaatleri ile güçlü ittifaklar kurmuştur.

AB üyeliği yolunda harcanan çaba, demokratikleşme paketleri bu döneme önemli çalışmalarıdır. Bu dönemde gerçekleştirdiği icraatlarıyla bir çok kesimi gerçekten değiştiğine inandırmış, oyunu artırarak iktidarda kalmayı sürdürmüştür.

– İkinci Dönem: Bu dönemi Anayasa değişiklik paketinin referandumla kabul edildiği 12 Eylül 2010’dan 15 Temmuz 2016’ya kadar sürdürebiliriz.

Vesayetten kurtulup demokratik bir düzene kavuşacağını uman kitlelerin büyük desteği ile Anayasa değişiklik paketi 12 Eylül 2010 tarihinde kabul edildi. Bu tarih Erdoğan’ın yeniden bilinç altı müktesebatı olan siyasal İslamcı kimliğine dönüşün başlangıcı gibidir.

Kendini Ortadoğu’nun kralı, bir anlamda dünya lideri olarak görmeye başlamıştır. Demokratik reformları sonlandırmış, komşu ülkelerin başkentlerinde muzaffer bir komutan olarak cuma namazı kılma hayalleri kurmuş, mitinglerde kitlesine hamasi nutuklarla vaatlerde bulunmuştur.

Suriye’deki iç karışıklıkları körüklemiş rejim muhalifi hareketi silahlı bir isyana dönüştürmeyi başarmıştır. Radikal İslamcı grupları doğrudan desteklemiş, Ülkemizi tüm dünyadan radikal silahlı militanların Suriye’ye geçiş güzergahı yapmıştır.

Bu dönemde; Erdoğan bilinç altı kodlarına, derinlerde saklı siyasal İslamcı kişiliğine kesin bir dönüş yapmıştır.

17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarını kendisine karşı bir darbe girişimi olarak nitelemiş, kurguladığı bürokratik tasfiyeyi bu vesile ile hızlandırmıştır. Her şeye rağmen yürürlükteki hukuk düzenini aşmakta zaman zaman zorlandığı için tasfiyeler, sürgünler Erdoğan için yeterince tatmin edici olmamıştır.

Bu dönemi bir anlamda bir sonraki büyük tasfiyenin hazırlık aşaması olarak kullanmıştır.

– Üçüncü dönem: Bu dönem 15 Temmuz darbe tiyatrosu ile başlamıştır.

Tüm devletin sıfırlandığı, TBMM’ninkiler dahil tüm yetkilerin Erdoğan’da toplandığı dönemdir. Erdoğan’ın hüviyeti asliyesini, birikmiş tüm kinini ve nefretini ortaya koyduğu, intikam sürecidir bu dönem…

Darbe tiyatrosundan hemen sonra sayıları on binleri bulan ihraç ve tutuklamalara baktığımızda Erdoğan’ın en az üç yıllık bir hazırlık yaptığını söyleyebiliriz.

Mutlak iktidarına engel gördüğü ordudaki tüm subaylar tasfiye edilmiştir. Bunların büyük çoğunluğunun batı değerleriyle yetişmiş NATO subayı olması ayrıca dikkat çekicidir.

İçinde adeta bir yara olarak tutuğu 17/25 Aralık soruşturmasının intikamını ise tüm yargı camiasından acımasızca almıştır. Mevcut hakim ve savcıların yüzde 40’ına yakınını ihraç ettirmiş, büyük çoğunluğunu tutuklatmıştır. Erdoğan’ın özel ilgisine mazhar yargıçlar ise ayrıca hücrelerde sistematik işkenceye maruz kalmıştır.

İnsanlık tarihinde belki de ilk defa kadın ve çocuklar acımasızca ve hiç bir delil gösterilemeden cezalandırılmıştır. 20. yüzyılın ortalarında deli teke diye nitelendirilen Hitler zulmünden sonra, 21. yüzyılın başlarında tekrar benzer bir kitlesel imha ve trajediyi yaşamak ülkemiz adına utanç verici olmuştur.

15 Temmuz, Erdoğan ve temsil ettiği siyasal İslamcı geleneğin gücü elde edince ne kadar acımasız olabileceğini bir kez daha göstermiştir.15 Temmuz ve sonrasında yaşananlar ciltler dolusu kitaplara sığamayacak boyuttadır. 15 Temmuz, Erdoğan’ın mutlak iktidarının nelere mal olabileceğini göstermesi açısından ibretlik bir süreçtir.

Erdoğan’ın her gün daha çok güç ve iktidar isteyen çılgınca koşusu nereye kadar devam edecek? Başkanlık sistemi gelebilir mi? Erdoğan’ın mutlak iktidar istediği dördüncü bir dönemi olur mu, bunu zaman gösterecektir.

Anayasa değişikliği sonrası Erdoğan’ın başkan olması halinde Türkiye’nin özgürlükler sorununun daha da derinleşeceğini bilmek için kahin olmaya gerek yok. Her şey George Orwell’in ‘Hayvan Çiftliği’ndeki gibi başladı. Final ondan da kötüye doğru gidiyor. Şimdi ise George Orwell’in ‘1984’ adlı romanındaki Okyanusya’sında gibiyiz. Düşünce polisinin kapımıza dayanması, çocuklarımızın muhbirliğe zorlanmasına, çift düşün tekniği ile beyinlerin yıkanmasına ramak kaldı.

Aklı başında tüm vatandaşlarımız, aydınlarımız, demokratik değerleri benimsemiş dostlarımız bu çılgınca koşuyu durdurmak zorundadır. Şayet durdurulamazsa çok yakın bir gelecekte parçası olduğumuz NATO ve AB gibi kurumlar birer terör organizasyonu olarak Okyanusya (Türk) toplumuna kabul ettirilecek, aykırı düşünen tüm bireyler yüce lidere ihanet etmekle suçlanıp ve muhtemelen zindanlara atılacaktır. Erdoğan’ın yaptıkları yapacaklarının garantisidir.

[Göksel İlhan] 31.1.2017 [TR724]

***

Erdoğan hayatının herhangi biri döneminde gerçekten demokrasiye inanmış mıdır? Geçmişte oynadığı demokrat siyasetçi rolünü bir anlık da olsa içselleştirmiş midir?

İktidar serüveni ve geçmiş söylemlerine baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Erdoğan demokrasi yoluyla demokrasiyi askıya almak üzere yola çıkmıştır. Politik söylemlerinde hiç bir zaman çoğulcu demokrasi anlayışına yer vermemiştir. Geçmiş beyan ve uygulamalarına baktığımızda çoğulcu demokrasi anlayışını hiç bir zaman kabullenmediğini açıkça anlayabiliriz. Muhtemelen çoğulcu demokrasinin temel değerlerini de hiç bir zaman anlayamamıştır. Kutsadığı halk onu iktidara taşıyacak olan yığınlardır aslında.

O milletim derken iktidarım demiştir aslında. Milleti bu kadar kutsamasının arka planında kendi iktidarını onaylama ve yüceltme bilinci vardır. O demokrasiyi savunduğu geçmiş yıllarında dahi demokrasinin ilkel şekli olan çoğunlukçu anlayışa vurgu yapmıştır. Derdini anlatan muhalif çiftçiye ‘ananı da al git!’ derken de, katıldığı televizyon programında ‘af edersiniz Ermeni dediler!’ gafını yaparken de bilinçaltında hep aynı anlayış vardır.

Erdoğan’a göre çoğunluğu elde eden her şeyi yapma imtiyazına sahiptir. Azınlık haklarına, muhalif kesimlere hiç bir zaman saygı duymamıştır. Kendisine oy veren çoğunluk dışındaki iradeyi görmezlikten gelmiş, yok saymıştır. Hiçbir zaman hukuk devleti ilkelerine inanmamıştır. Hatta hukuk devleti ile kanun devleti arasındaki önemli farkları bildiğini dahi sanmıyorum… Bugüne kadar verdiği demeçleri ve uygulamalarından bu sonuç çıkmaktadır.

Eğer kutsadığı halka zerre değer verseydi, 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarını kabullenirdi. Oysa ki o kendi iktidarını sınırlayacak hiç bir koalisyon ve oluşuma izin vermemişti. 5 ay sonra tekrarlanan 1 Kasım seçimlerinde, toplumda oluşturduğu baskı ve korku politikasıyla iktidarını pekiştirerek korumuştur.

***

Erdoğan’ın rol modelleri

Erdoğan’ın çelişkilerle dolu politik söylemlerini, yol arkadaşlarını harcamakta gösterdiği acımasızlığını anlamak için rol modellerini bilmek ve incelemek durumundayız.

Ülke olarak sürüklendiğimiz kaos ve karanlıkla mücadele edebilmek için Erdoğanizm’i tüm yönleriyle ortaya koymak zorundayız. Onun iktidar serüvenini ve kurmak istediği rejimin tomografisini çekmeli, hastalıklı ruh halini anlamak için benzer rol modellerini incelemeli adata gen haritalarına ulaşmalıyız. Patolojik ruh ikizlerinin yanında, bilinc altında hayranlık duyduğu rejim modelini de tespit edip analiz etmek durumundayız. Bu nedenle yazılarımızla Erdoğan’ın iktidar serüvenin belgesel analizini ortaya koymaya çalışacağız.

Erdoğan’ın iktidara gelince ve tüm gücü uhdesinde toplayıncaya kadar seçtiği rol model ve taktiklerini ayrı, mutlak iktidardan sonra kurmak istediği sistemi ise ayrı birer bölüm halinde inceleyeceğiz.

Kasım 2002 den bu yana yaşadıklarımız, Erdoğan’ın iktidara gelme ve mutlak güce ulaşma serüvenidir. Erdoğan’ın kafasındaki rejim tasavvuru ve icraatları ise iktidarını devam ettirmesi halinde bundan sonra başlayacaktır. Belki de karanlık tünele henüz girmedik…

Diktatör, despot ve tiran arasında iktidara geliş şekilleri arasında farklar bulunmaktadır. Ancak biz burada bu farklara girmeden zalimlikten, eziyet çektirmekten zevk alan, hastalık derecesindeki saldırganlıktan beslenen her türlü gaddar yönetimi tiranizm olarak vasıflandıracağız.

Tiran kendi mutlak iktidarına tapar, tüm kutsal değerleri iktidarının aracı olarak kullanmaktan asla çekinmez. Din, ahlak gibi değerler, halk, seçimler onun mutlak iktidarını korumak için kullandığı araçlardır. Bazen bir ihtilalle zorla iktidarı ele geçirir, bazen toplumsal bir kaosun sonunda ele geçirdiği iktidarı bir daha terk etmemek üzere sahiplenir.

Hiç bir fren ve eleştiri kabul etmez. Onun dostları ve düşmanları vardır. En yakın çevresinden başlayarak yakınlık derecesine göre dostlarını zenginleştirir, çeşitli imkanlar sunar. Düşman bildiklerine karşı ise alabildiğine acımasız ve gaddardır. Düşmanlarına hiç bir alanda hayat hakkı tanımaz. Kendi iktidarı dışında hiç bir ölçüsü ve ilkesi yoktur.

Tiran özünde kendisine ve iktidarına tapan ıslah olmaz, şifası mümkün olmayan zavallı bir ruh hastasıdır. Bu anlamda 20.yüz yılın en acımasız tiranı şüphesiz ki milyonlarca insanın katili deli teke Adolf Hitler’dir. Kendisinden sonrakilerin tamamına yakını onun kötü birer kopyasıdır. İktidara geliş şekli ve zulmüyle adeta bir rol model olmuştur.

Bir diktatör prototipi olarak Adolf Hitler’in iktidar serüveni

Adolf Hitler’in mutlu bir çocukluk hayatı olmadı. Erken yaşta babasını kaybetmesi nedeniyle geçinebilmek için çalışmak zorunda kaldı, bu nedenle eğitimini tamamlayamadı. Çok istediği Viyana Güzel Sanatlar Akademisine 1907 yılında yaptığı başvuru reddedildi. Daha sonra Viyana’yı işgal ettiğinde bu akademiyi yakmak suretiyle intikamını alacaktı. Henüz çocukluk yıllarında ikna kabiliyeti ve hitabetiyle dikkat çekti. Bavyera eyaleti adına birinci dünya savaşına asker olarak katıldı. Almanya’nın masa başında yenildiğine inandı. Bundan sonra hayatının amacının Almanya’nın kurtarılması olduğuna inandı. Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan büyük buhran ve kaostan güç kazandı.

Önce Alman İşçi Partisine sonra ise Thule Cemiyetine kaydoldu. Bu Nazizm’in doğduğu cemiyettir. Partinin 1920 yılında başlangıçta propagandasını eline aldı. Daha sonra partinin adı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi olarak değiştirildi. Komünistler ve sosyal demokratlar tarafından küçümsenmek maksadıyla bunlara kısaca ‘Nazi’ ismi verildi. 1921 de partinin liderliğini devraldı.

Paramiliter güç kurmaktan Bavyera’da yargılandı, önce mahkum oldu, sonra araya girilmesi ile serbest bırakıldı. Cezaevinde Kavgam isimli eserini yazdı.

1925 te Avusturya vatandaşlığından isteği ile ayrıldı. Seçimlerde aday ve başkan olabilmesi Alman vatandaşı olması gerekiyordu.1933’te ateşe olarak memuriyet görevine atanmak suretiyle otomatik olarak Alman vatandaşı yapıldı. Adeta sihirli bir el önündeki tüm engelleri kaldırıyor gibiydi.

İlk katıldığı cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalmayı başardı. İkinci turda % 37 civarında oy almayı başardı. Cumhurbaşkanlığı seçiminden bir kaç ay sonra yapılan seçimde Hitlerin partisi tek başına iktidar olamasa da % 37’lik oy oranıyla parlamentoda en fazla sandalye sahibi olan parti oldu.

Komünizm tehlikesi nedeniyle Cumhurbaşkanı tarafından Hitler koalisyon hükümeti kurmak üzere şansölye olarak atandı.5 mart 1933 tarihinde tekrar seçim yapılmak üzere karar alındı.

Meclis yangını ve kanun yapma yetkisi

Seçim süreci devam ederken 27 Şubat 1933 yılında Reicstag’ta yangın çıktı. Tüm şüpheler partinin polis teşkilatı olan Gestapo’yu göstermesine rağmen soruşturma komünistler üzerinde yoğunlaştırıldı. Hitler meclis yangını bahanesi ile olaydan bir gün sonra bir kararname ile koalisyon ortağı milliyetçi parti dışındaki tüm partilerin yayınları ve seçim çalışmalarını yasaklayan bir kararname imzaladı. 5 mart 1933 te yapılan seçim ile oyların %44’ünü aldı. Seçimlerden hemen sonra baskı ve sindirme sonucu parlamentodan geçirmeyi başardığı bir yetki kanunu ile meclisin tüm yetkileri dört yıl süre ile kabineye devredildi.23 Mart 1933 te parlamentoda kabul edilen ‘Halk ve İmparatorluk Sıkıntısının Kaldırılmasına dair Yasa’ adındaki yetki tasarısı kabul edildi. Hitler bu yetki yasasına dayanarak parlamenter demokrasiyi sona erdirdi. Hitler parlamentodan aldığı kendisine geniş inisiyatif sunan yetki yasası ile yürütme ve yasama gücünü elde etti. Bu şekilde Cumhurbaşkanlığı makamını etkisizleştirdi. Bu yetkiye dayanarak çıkardığı yasalar ile diğer partileri yasakladı. Yoğun propaganda faaliyeti ile kendisinin Alman halkının yanılmaz lideri olduğunu ilan etti ve halkın büyük çoğunluğunu buna inandırdı. İşsizliği önleyecek faaliyetlere girişti bu anlamda büyük otobanlar inşa etti.

İki makamı birleştirip Führer (lider) unvanı alması

2 Ağus1934’te Cumhurbaşkanın ölümü üzerine bu makamında üstlenerek Führer makamı ihdas etti ve bunu referanduma götürdü. Yaklaşık % 90’lık bir oy oranı ile halk hem şansölyelik hem de Cumhurbaşkanlığı makamını üstlenmesine onay verdi. O artık halkını ölümüne peşinden sürükleyen Führer’di.

Uzun bıçaklar gecesi ve rakipsiz iktidar: Hitler ordu üzerinde tam bir hakimiyet ve güven kazanmak üzere iktidar yürüyüşünde kendisinin en büyük destekçisi olan SA’ya bir gece baskın yaptı. SA’nın 85 üst düzey elemanı SS ler tarafından öldürüldü. Bu şekilde hem ordu üzerinde mutlak hakimiyet kurdu hem de Nazilerin kim olursa olsun rakiplerini acımasızca harcayacakları mesajı verildi.

Kullandığı sloganlar ve propaganda yöntemi

İyi bir hatipti, karizmatik bir liderliği vardı. Toplumun alt ve orta gruplarının ekonomik beklentilerine umut vaat etti.

Kendisine devredilen milliyetçi gazeteyi J. Goebbels kısa sürede parti bülteni haline getirmeyi başardı. Milliyetçilik ve sosyalizmi savunuyor. Yahudi, komünist ve kapitalizm karşıtı fikirlerin ateşli bir savunucusuydu. Alman halkının özgürlüğünü savunduğunu, Alman milliyetçisi olduğunu, Alman imparatorluğunun yükselmesi için çalıştığını anlatarak gerekli yerlerden finans dahil her türlü destek almayı başardı.

Doğrudan toplumun bilinç altına ve duygularına sesleniyor, muhaliflerine karşı nefret söylemini ön plana çıkarıyordu. Basit, akılda kalabilen unutulmaz sloganlar kullanıyordu. ‘Tek halk, tek devlet tek lider’, ‘Tek millet, tek lider, tek evet’, ‘Tek millet, tek devlet, tek lider, büyük Almanya’ benzeri Hitlerin rakipsiz liderliğini, Alman halkının kurtarıcısı rolünü bilinç altına işleyen, milliyetçiliği ön plana çıkaran basit etkili sloganlar sıkça kullanılıyordu.

Hayatında iyi ya da kötü vardı. Yandaşları iyi, kötü olan muhaliflerinin ise yaşamaya bile hakkı yoktu. Hitler çocukluğunda ve cephede yaşadığı bir kısım olaylar nedeniyle kendisinin seçilmiş bir kişi olduğuna inandı. İnsanları kolayca etkileyebiliyordu. Yoğun propaganda faaliyeti, ustaca kullandığı vücut dili, etkileyici hitabeti ile halkta Hitler’in üstün liderliği ve kutsal bir kişiliği olduğuna inandırıldı.

Alman halkı dışında olan Yahudi, Çingene ve benzeri azınlıkları küçümsedi, şeytanlaştırdı.

Özellikle Yahudilere yönelik J. Goebbels’in geliştirdiği propaganda faaliyetleri ve gayri insanileştirme yöntemleri sayesinde halktan hiç bir tepki almadan vahşice muameleler yaptı.

Özetle; Hitler seçilmiş, kutsal bir lider olduğuna hem kendisini hem de Alman halkını inandırdı. Meclis yangını kumpası ile tüm rakiplerini ekarte etti; yasama ve yürütme yetkisini eline geçirerek parlamenter demokrasiye son verdi. Kendi partisi dışındaki tüm siyasi oluşumları hainlikle itham etti ve yasa dışı ilan etti. Şansölyelik ve Cumhurbaşkanlığı makamının tüm yetkilerini Führer unvanı ile kendinde birleştirdi, yoğun propaganda faaliyeti ile halkın ezici çoğunluğunu buna ikna etti. Kendisini Alman halkının kurtarıcısı olarak kabul etti halkı ve takipçilerini buna ustalıkla inandırdı.

Propaganda yönteminden, mutlak iktidarı ele geçirme şekline kadar Erdoğan tamamen Hitler’i örnek almıştır. Geçmişte Hitler ve propaganda bakanı Goebbels tarafından denenmiş başarıya ulaşmış tüm metotları aynen kopyalayarak icra etmiştir. Erdoğan’ın hareket tarzında bir orijinalite yoktur. Denenmiş, başarıya ulaşmış tüm kirli taktikleri aynen alıp zahmetsizce uygulamıştır. Erdoğan’ın iktidar serüveninde rol modelinin Adolf Hitler olduğu konusunda hiç kuşku yoktur. Erdoğan’ın mutlak güce ulaşmadaki yolculuğu referandumun kabulü halinde son bulacaktır.

Ülkemiz ve halkımız için asıl mesele ise ondan sonra başlayacaktır.

Referandumda Erdoğan istediği sonucu alırsa hayalindeki rejimin inşa sürecini başlatacaktır.

Erdoğan tüm engelleri aşıp mutlak güce ulaştıktan sonra nasıl bir rejim kuracaktır?

Kafasındaki rol model kimdir, hangi ülkedir?

[Göksel İlhan] 16.2.2017 [TR724]

***

Ünlü Reichstag Yangını oyunuyla muhalefeti sindirip, parlamentodan geçirdiği yetki kararnamesi ile yürütmenin yanında yasamayı da ele geçiren Adolf Hitler, buna rağmen tatmin olmamıştı. O tüm yetkilerin kendisinde toplandığı sınırsız iktidar sahibi,mutlak ve tartışmasız lider olmak istiyordu.

Beklediği fırsatı mevcut cumhurbaşkanın ölümü sunacaktı. 2 Ağustos 1934’te Cumhurbaşkanı Hindenburg’un ölümü üzerine Hitler, şansölyelik ve cumhurbaşkanlığı makamlarını birleştirerek Führer (lider) makamını ihdas edip referanduma götürdü. Meclis yangını sonrası elde ettiği yetkiler ile tüm muhaliflerini zaten sindirmiş olan Hitler hiçbir pürüzle karşılaşmadan etkili bir propaganda yürüttü.

“Tek millet, tek devlet, tek lider, büyük Almanya” sloganları eşliğinde narkozlanan Alman halkı, yüzde doksan gibi yüksek bir oranla Hitler’in Führer olmasına onay verdi.

Alman halkı tüm yetkileri Hitler’e devrederken mutlu, müreffeh bir Almanya hayaline inanmıştı… Oysa asıl kabus ondan sonra başladı… 1945’te II. Dünya Savaşı Almanya’nın hezimeti ile bittiğinde geriye milyonlarca can kaybı ve harap olmuş bir ülkenin enkazından tüten siyah, acı bir duman kalacaktı..

Diktatör ve ona destek veren halkların kaderi önce coşku ve ümitle başlar, sonra tükenmişlik, acı, keder ve gözyaşı ile film biter…

***

Bu filmi daha önce seyrettik

Erdoğan cumhurbaşkanlığı makamına çıkarken farklı olacağını köşke kapanmayacağını defaatle deklare etmişti. Fakat kimse seçilmiş bir başbakanı rencide ederek makamından alaşağı edeceğini hayal edememişti. Mayıs 2016’da düşük profilli bir başbakan atayarak yürütmeyi tamamen kendi kontrolüne alan Erdoğan, bununla da tatmin olmadı. “Allahın lutfu” 15 Temmuz darbe tiyatrosundan hemen sonra Meclis’ten geçirdiği OHAL yasası ile yasama yetkisini de tamamen ele geçirdi. Artık istediği kişinin görevine son veriyor, istediği şirkete el koyuyor, istediği devlet kuruluşunu fona devredebiliyor.

Dörtte biri ihraç edilmiş yargının geriye kalanı adeta emirber nefer olmuş. Hitler’in yargıçları gibi “Reis” olsa bu konuda ne karar verirdi kıvamında bir yargı düzeni.

Yasama, yargı ve yürütmeyi tamamen kontrolu altına alan Erdoğan daha ne isteyebilir ki? O eşsiz lider olmak istiyor. Reis’liğine anayasal güvence istiyor. Belki de yapmak istediği rejim değişikliğinin zamanın geldiğine inanıyor, onu yapmak istiyor…

30 Ocak 2014 tarihindeki ziyaretinde Erdoğan ve heyetinin İran’ın dini lideri Hamaney karşısında ki tek sıra, süklüm püklüm, kemal-i edep ile oturuşunu görünce; İran İslam Devrimi günleri aklıma geldi ve hiç şaşırmadım…

1979 yılındaki İran İslam devriminin, siyasal İslamcı komşu ve akrabalarımda nasıl bir heyecan dalgası oluşturduğunu dün gibi hatırlıyorum. Humeyni hayranlığı tavan yapmıştı. O adeta yenilmezleri yenen bir Herkül, İslam’ın temel rükunlarını vaz eden kutsal bir kişilik, ulaşılmaz bir efsane gibiydi İslamcıların gözünde. Şah’a karşı birlikte yola çıktığı devrimin diğer bileşenleri solcu ve liberalleri ekarte edişi bile onun ulaşılmaz siyasi dehasına bağlanıyordu.

“Allahu Ekber Humeyni Rehber” İran’daki devrimcilerle birlikte bizdeki siyasal İslamcıların da yeni sloganı olmuştu. Kitapları ücretsiz olarak elden ele dolaşıyor. Kendilerine hakikatı anlatmaya çalışan olursa Amerikancı olmakla, büyük şeytanı desteklenmekle suçlanıyordu. Humeyni’nin İran islam devrimi o dönem gençlerimizi adeta büyülemiş gibiydi…

Bu heyecanlı gençlerin kimisi zamanla bu hayranlığını kısmen realize etti, kimisi tüm kalbiyle bağlılığını devam ettirirken yeni rejimden öğrendiği takiye anlayışı sayesinde duygularını saklamayı başardı.

O günün siyasal İslamcı, Humeyni hayranı, İran meftunu gençleri gün geldi iktidar oldu. Önemli mevkilerde söz sahibi oldu, kritik bürokrasinin zirvelerine kadar çıktı. Erdoğan’ın taktisyen ekibinde yerini almayı başardı. Kum şehrini; öldüğünde oraya gömülmeyi vasiyet edecek kadar kutsayan,Tebriz’i Mekke-Medine ile eşdeğer tutanlar elbetteki dini lider Hamaney’in huzurunda heyecanlanacak, kemal-i edeple süklüm püklüm oturacaklardı…

***
Erdoğan’ın iktidarı boyunca yaptığı icraatları Humeyni devriminin zamana yayılmış ağır çekim hali gibi, toplumu yavaşça, uyuşturarak esir almaya devam ediyor. Erdoğan ile Humeyni arasındaki tek fark, zaman aralığı ve giydikleri kıyafettir. Dikkatli bir şekilde incelendiğinde; Erdoğan ve ekibinin İran İslam devrimini zamana yayarak birebir kopyalayıp, aynı paralelde hareket ettiği açıkça görülecektir.

Erdoğan’ın getirmek istediği sistemi anlamak için İran devrimini hatırlamakta yarar var.

Şah döneminde İran Ortadoğu’nun süper gücüydü. Büyük bir uçak filosu ve dışarıda özel eğitilmiş pilotlarıyla hava kuvvetlerinin gücü dünyada 5. sıradaydı.

Fakat toplumun değişik kesimleri farklı nedenlerle Şah’a karşı ciddi tepki içindeydi. Mollalar ve etkisindeki geniş halk yığınları modernleşme hareketlerine tepkiliydi. Solcu kesim Amerikan yanlısı politikalarına, orta ölçekteki esnaf ülkenin büyük şirketlere açılmasına ve kazanç kaybından dolayı Şah’a karşıydı. Devrim yaklaştığında, Amerika’nın CIA eliyle yoğun şekilde desteklediği Şah, halk desteğini tamamen kaybetmişti.

İran Devrimi Humeyni’nin etkisindeki mollaların öncülüğündeki, solcular ve liberallerin birlikte hareket etmesiyle gerçekleşmiştir. Devrimden hemen sonra gücü eline geçiren Humeyni ve mollaları devrimde ortak hareket ettikleri solcu ve liberalleri acımasızca saf dışı bıraktılar. Devrimden hemen sonra Devrim muhafızları ordusunu kuran Humeyni kendisine tam biat etmeyecek herkesi ihanetle, Allah’a karşı savaşmakla suçladı. Ordunun içini tamamen boşaltarak gücü devrim muhafızlarında topladı.

Devrimin başarıya ulaşmasında silah depolarını halka açarak önemli katkı sağlayan çoğu solcu pilotların tamamına yakını ya idam edildi ya da tutuklandı.

Solcu ve liberallerden kaçamayanlar göstermelik mahkemelerde tek celsede idama mahkum edildi.

Devrimden hemen sonra eski başbakan ve hava kuvvetleri komutanı da dahil çok sayıda üst düzey gödevli avukat dahi atanmadan tek celsede idama mahkum edilerek kısa süre içerisinde infaz edildiler. Binlerce idamda imzası bulunan Humeyni’nin yakın talebesi Sadık Halhali hem hakim, hem savcı hem cellatlık yapmaktan zevk alıyordu. “Sorun değil hata yaptıysak cennete giderler”sözleriyle hastalıklı ruh halini itiraf etmişti. Halhali’nin kararlarında ve pervasızlığında hastalıklı ruh halinin yanında Humeyni’nin sonsuz desteği ve korumasının etkisi vardı.

Bir yandan cinayetler işlenirken diğer yandan kültür devrimi bahanesiyle tüm üniversiteler tasfiye edildi, binlerce öğretim görevlisi ve kamu çalışanı işinden atılarak saf dışı bırakıldı. İdamdan ve tutuklanmaktan kurtulanların kendini şanslı saydığı bir atmosfer içinde tüm kurumların içi boşaltıldı. Boşalan yerlere mollalar ve ve devrime bağlı milisler yerleştirildi.

İmkanı olan ve fırsatını bulan yetişmiş tüm elit kadrolar ve sermaye sahipleri yurt dışına kaçtı. Geriye kalanlar ya idam edildi ya da tutuklandı. Halkın büyük desteğini alarak Cumhurbaşkanı seçilen liberal Beni Sadr Fransa’ya kaçarak canın zor kurtardı.

İran-Irak savaşının hemen bitiminde 1988 tarihinde bizzat Humeyni’nin emri ile çoğu solcu binlerce tutuklu ve hükümlü infaz edildi.

Yurt dışına kaçabilen önder seviyesindeki muhaliflerin bir kısmı gittikleri Avrupa ülkelerinde İran’ın diplomatik pasaportlu ölüm komandolarının hedefi olmaktan kurtulamadı.

İran devrimi ve cinayetleri uzun bir konu olduğundan çok ayrıntısına girmeyeceğim.

İran’da yoğun baskıyla ve kısa sürede devrim gerçekleştiği için tüm bunlar kısa bir zaman diliminde gerçekleşmişti.

AKP’nin iktidara gelişinden itibaren ittifaklarını ve icraatlarını bir bütünlük içinde düşününce İran İslam devrimini ağır çekim yaşadığımızı çok daha iyi anlıyoruz…

İlk iktidar yıllarında kabinedeki sol kökenli ve liberal bakanlar aklıma geliyor mesela.

Ak silahlanma, Ak milisler, silahlı SADAT’ı düşünmeden edemiyorum.

15 Temmuz kontrollü darbe girişiminde öldürülen vatandaşların ne cins silahla ve kim tarafından vurulduğunun, neden otopsi raporlarıyla ortaya konulamadığını sorguluyorum.

Darbeyle ilgisi olmayan binlerce yetenekli pilot ve subayın tasfiyesi, tutuklanması, şüpheli ölümleri geliyor aklıma.

Üniversitelerden ve kamu görevinden ihraç edilen yüz binlerce çalışan var. Hepsinin ortak paydası Erdoğan’a biat etmeme ihtimali.

Yavaş yavaş ağır adımlarla, narkozlana narkozlana bir devrim sürecinden geçiyoruz. Görüntüde takım elbiseli Erdoğan, gerçekte ise cübbesi, keskin, haşin sert bakışlarıyla Humeyni’nin rehberliğinde İran olmaya doğru yol alıyoruz.

[Göksel İlhan] 13.4.2017 [TR724]

Gardiyan: "Bunlar yalan söylemez!" [Ebu Abdurrahman]

Bir mağdur anlatıyor: “Eylülde gözaltına alındım. Üç gün tutuldum. Üçüncü gün rüyamda, bir mancınıkla ateşe atıldığımı gördüm. Bir selenin içine düşmüştüm. Ateşe yaklaşıyordum; ama sonra yukarı çıkıyordum. Sabahleyin bir şehre gideceğimi söylediler. Uçakla götürdüler. Uçakta rüyanın tesiriyle sıkıntılı bir yere atılacağımı hissettim. Orada 19 gün göz altında kaldım. ‘Ödenek yok’, diye iki gün yemek vermediler. 

Oradan şehrin cezaevine gönderildim. 10 kişilik koğuşta, 25 kişi kalıyorduk. Koğuştaki arkadaşlar Türkiye’nin değişik yerlerinden toplanmış değerli insanlardı. Sahurla cezaevi günlerim başlamış oldu. En az namaz kılanımız 200-250 rekat kılıyor Kur’an okumaya âzamî gayret gösteriyorduk. Arkadaşlarla mânevî yönden keyfiyet geliştirme üzerinde istişare ederken bir karara bağlamadan namaza durduk. Salât-ı Vitir’den önce kıldığımız Hâcet Namazından sonra bir arkadaşımız vitr-i vacip kılmak için için kalkarken Efendimiz (S.A.S.) elinde Kur’an-ı Kerimle temessül etti ve ‘Bol bol Kur’an okuyun!’ buyurdu. Artık herkes Efendimizi  (S.A.S.) rüyasında görmeye başladı. Göremeyenler de gül kokusunu duyuyordu… 

Bir gün nöbetçi (konumu yüksek) bir arkadaşımız, verilen  kumanyayı alırken köfteleri sayıp on köftenin eksik olduğunu, tesbit ediyor.  Aşçı da “Hayır, olmaz öyle şey! Ben tam veriyorum!” diye itiraz ediyor. Arkadaşımız “On köfte eksik” diye ısrar ediyor. Bunun üzerine gardiyan müdahale ediyor. Meseleyi dinleyip anladıktan sonra gardiyan: ‘Ver on köfteyi, bu adamlar yalan söylemez!’ diyor. Yani saymayı bile lüzumsuz görüyor.”

“İkindi namazını kılıp tesbihatımızı yapıyorduk. Hiç açılmayan kapılar açıldı. Her zaman gördüğümüz iki gardiyan el pençe divan durmuşçasına kenara çekildiler. ‘Çıkın!  Çıkın!’ sözünden sonra bizim koğuştan 4 kişi tahliye oldu.

***

Bir öğretmen arkadaşımız, mağdur aileler için birşeyler yapabilme niyetiyle, kendi arabasını satmış. İktisatlı yaşama kararı alarak, 5 bin lirasını kendisine ayırıp kalanını mağdur ailelere paylaştırmış. O para ile 5 aileye yardım edebileceğini hesaplarken, teklif ettiği her ailenin yardım almak istememesi veya ‘Bize şu kadar yeter. Bizden daha fazla ihtiyaç sahibi olabilir, siz onlara ulaştırın’ demesiyle, 20 kadar ailenin kapısına gitmiş. Akşam evine döndüğünde elinde hâlâ parasının kaldığını görünce Sahabe Efendilerimize mahsus, kendisi muhtaç iken başkalarını düşünme duygusu “îsar” ruhu ve hasleti karşısında hıçkıra hıçkıra ağlamış…

***

Başka bir okula giden bizim okulun öğrencileri sınıfta oynarken bir dolabın kapağını kırmışlar. Aralarında para toplayıp Müdür Beye giderek: “Bu dolabı biz kırdık. Özür dileriz. Bu para ile yaptırırsınız.” demişler. Müdür Bey çok şaşırmış. “Siz nereden geldiniz? Nasıl yetiştiniz?” diyerek hayretle arkalarından bakmış. Bir veli toplantısında velilere Müdür Yardımcısı “Ben araştırdım Denizli’de ‘Teog’ da full yapanlar Servergazi’den gelen öğrenciler.” demiş. Allah’a binlerce şükürler olsun…

***

Kendisi hapiste, çocuğu kanser tedavisi gören, işkence altında ifadesi alınan bir ağabeyimizle ilgili bir e-mail geldi. 

Gönderen, içeridekilerden aldığı bilgiyi şöyle aktarıyor. (Diyor ki:)  

“Dertler hadden aşınca ağabeyimiz: ‘Niye biz? Biz yanlış mı yaptık?’ diyerek hıçkırıklarını içine çekti. Gece böyle dertli  ayrıldık. Sabah namazı, tesbihatı ve gözyaşlarıyla dualardan sonra, akşamdan daha dertli gördüğümüz Ağabeyimize döndük. Gördüğü rüyanın tesirindeydi. Hıçkırıklarla anlatmaya başladı: ‘Rüyamda büyük bir meydan… Mahşer meydanı gibi… Herkes başındaki Reisin peşinde… Ben de sizleri arıyorum, kan ter içinde buluyorum fakat sâhibimiz yok… Akşam sinir ve dert ile ağzımdan çıkan sözler geldi aklıma. Acaba onlar yüzünden mi başsız, sahipsiz kaldık diye kendimi sokaklara vurdum. Delirmiş gibi sağa sola koştum. En son kalabalık yarılmaya başladı; Nil nehrinin yarılması gibi… Birden başımızın tacı Peygamber Efendimiz (S.A.S.) ve sağ yanında asrın yiğitleri… Diğer yanında Hocamız…  Efendimiz (S.A.S.) onun elini tutup yukarıya kaldırıyor ve ‘Ben ondanım; o da Benden!.” Beni seven onu yalnız bırakmasın!” diyor. Yataktan fırladım. Söylediklerime tevbe ettim, aklımdan geçenlerden  de… Hem de gözyaşları içinde…”

İşimizin kıymetini bilelim… Geçici sıkıntılara sabredip önümüze bakalım… 

[Ebu Abdurrahman] 13.4.2017 [Samanyolu Haber]
eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Erdoğan nereye koşuyor? (4) [Göksel İlhan]

Ünlü Reichstag Yangını oyunuyla muhalefeti sindirip, parlamentodan geçirdiği yetki kararnamesi ile yürütmenin yanında yasamayı da ele geçiren Adolf Hitler, buna rağmen tatmin olmamıştı. O tüm yetkilerin kendisinde toplandığı sınırsız iktidar sahibi,mutlak ve tartışmasız lider olmak istiyordu.

Beklediği fırsatı mevcut cumhurbaşkanın ölümü sunacaktı. 2 Ağustos 1934’te Cumhurbaşkanı Hindenburg’un ölümü üzerine Hitler, şansölyelik ve cumhurbaşkanlığı makamlarını birleştirerek Führer (lider) makamını ihdas edip referanduma götürdü. Meclis yangını sonrası elde ettiği yetkiler ile tüm muhaliflerini zaten sindirmiş olan Hitler hiçbir pürüzle karşılaşmadan etkili bir propaganda yürüttü.

“Tek millet, tek devlet, tek lider, büyük Almanya” sloganları eşliğinde narkozlanan Alman halkı, yüzde doksan gibi yüksek bir oranla Hitler’in Führer olmasına onay verdi.

Alman halkı tüm yetkileri Hitler’e devrederken mutlu, müreffeh bir Almanya hayaline inanmıştı… Oysa asıl kabus ondan sonra başladı… 1945’te II. Dünya Savaşı Almanya’nın hezimeti ile bittiğinde geriye milyonlarca can kaybı ve harap olmuş bir ülkenin enkazından tüten siyah, acı bir duman kalacaktı..

Diktatör ve ona destek veren halkların kaderi önce coşku ve ümitle başlar, sonra tükenmişlik, acı, keder ve gözyaşı ile film biter…

***

Bu filmi daha önce seyrettik

Erdoğan cumhurbaşkanlığı makamına çıkarken farklı olacağını köşke kapanmayacağını defaatle deklare etmişti. Fakat kimse seçilmiş bir başbakanı rencide ederek makamından alaşağı edeceğini hayal edememişti. Mayıs 2016’da düşük profilli bir başbakan atayarak yürütmeyi tamamen kendi kontrolüne alan Erdoğan, bununla da tatmin olmadı. “Allahın lutfu” 15 Temmuz darbe tiyatrosundan hemen sonra Meclis’ten geçirdiği OHAL yasası ile yasama yetkisini de tamamen ele geçirdi. Artık istediği kişinin görevine son veriyor, istediği şirkete el koyuyor, istediği devlet kuruluşunu fona devredebiliyor.

Dörtte biri ihraç edilmiş yargının geriye kalanı adeta emirber nefer olmuş. Hitler’in yargıçları gibi “Reis” olsa bu konuda ne karar verirdi kıvamında bir yargı düzeni.

Yasama, yargı ve yürütmeyi tamamen kontrolu altına alan Erdoğan daha ne isteyebilir ki? O eşsiz lider olmak istiyor. Reis’liğine anayasal güvence istiyor. Belki de yapmak istediği rejim değişikliğinin zamanın geldiğine inanıyor, onu yapmak istiyor…

30 Ocak 2014 tarihindeki ziyaretinde Erdoğan ve heyetinin İran’ın dini lideri Hamaney karşısında ki tek sıra, süklüm püklüm, kemal-i edep ile oturuşunu görünce; İran İslam Devrimi günleri aklıma geldi ve hiç şaşırmadım…

1979 yılındaki İran İslam devriminin, siyasal İslamcı komşu ve akrabalarımda nasıl bir heyecan dalgası oluşturduğunu dün gibi hatırlıyorum. Humeyni hayranlığı tavan yapmıştı. O adeta yenilmezleri yenen bir Herkül, İslam’ın temel rükunlarını vaz eden kutsal bir kişilik, ulaşılmaz bir efsane gibiydi İslamcıların gözünde. Şah’a karşı birlikte yola çıktığı devrimin diğer bileşenleri solcu ve liberalleri ekarte edişi bile onun ulaşılmaz siyasi dehasına bağlanıyordu.

“Allahu Ekber Humeyni Rehber” İran’daki devrimcilerle birlikte bizdeki siyasal İslamcıların da yeni sloganı olmuştu. Kitapları ücretsiz olarak elden ele dolaşıyor. Kendilerine hakikatı anlatmaya çalışan olursa Amerikancı olmakla, büyük şeytanı desteklenmekle suçlanıyordu. Humeyni’nin İran islam devrimi o dönem gençlerimizi adeta büyülemiş gibiydi…

Bu heyecanlı gençlerin kimisi zamanla bu hayranlığını kısmen realize etti, kimisi tüm kalbiyle bağlılığını devam ettirirken yeni rejimden öğrendiği takiye anlayışı sayesinde duygularını saklamayı başardı.

O günün siyasal İslamcı, Humeyni hayranı, İran meftunu gençleri gün geldi iktidar oldu. Önemli mevkilerde söz sahibi oldu, kritik bürokrasinin zirvelerine kadar çıktı. Erdoğan’ın taktisyen ekibinde yerini almayı başardı. Kum şehrini; öldüğünde oraya gömülmeyi vasiyet edecek kadar kutsayan,Tebriz’i Mekke-Medine ile eşdeğer tutanlar elbetteki dini lider Hamaney’in huzurunda heyecanlanacak, kemal-i edeple süklüm püklüm oturacaklardı…

***
Erdoğan’ın iktidarı boyunca yaptığı icraatları Humeyni devriminin zamana yayılmış ağır çekim hali gibi, toplumu yavaşça, uyuşturarak esir almaya devam ediyor. Erdoğan ile Humeyni arasındaki tek fark, zaman aralığı ve giydikleri kıyafettir. Dikkatli bir şekilde incelendiğinde; Erdoğan ve ekibinin İran İslam devrimini zamana yayarak birebir kopyalayıp, aynı paralelde hareket ettiği açıkça görülecektir.

Erdoğan’ın getirmek istediği sistemi anlamak için İran devrimini hatırlamakta yarar var.

Şah döneminde İran Ortadoğu’nun süper gücüydü. Büyük bir uçak filosu ve dışarıda özel eğitilmiş pilotlarıyla hava kuvvetlerinin gücü dünyada 5. sıradaydı.

Fakat toplumun değişik kesimleri farklı nedenlerle Şah’a karşı ciddi tepki içindeydi. Mollalar ve etkisindeki geniş halk yığınları modernleşme hareketlerine tepkiliydi. Solcu kesim Amerikan yanlısı politikalarına, orta ölçekteki esnaf ülkenin büyük şirketlere açılmasına ve kazanç kaybından dolayı Şah’a karşıydı. Devrim yaklaştığında, Amerika’nın CIA eliyle yoğun şekilde desteklediği Şah, halk desteğini tamamen kaybetmişti.

İran Devrimi Humeyni’nin etkisindeki mollaların öncülüğündeki, solcular ve liberallerin birlikte hareket etmesiyle gerçekleşmiştir. Devrimden hemen sonra gücü eline geçiren Humeyni ve mollaları devrimde ortak hareket ettikleri solcu ve liberalleri acımasızca saf dışı bıraktılar. Devrimden hemen sonra Devrim muhafızları ordusunu kuran Humeyni kendisine tam biat etmeyecek herkesi ihanetle, Allah’a karşı savaşmakla suçladı. Ordunun içini tamamen boşaltarak gücü devrim muhafızlarında topladı.

Devrimin başarıya ulaşmasında silah depolarını halka açarak önemli katkı sağlayan çoğu solcu pilotların tamamına yakını ya idam edildi ya da tutuklandı.

Solcu ve liberallerden kaçamayanlar göstermelik mahkemelerde tek celsede idama mahkum edildi.

Devrimden hemen sonra eski başbakan ve hava kuvvetleri komutanı da dahil çok sayıda üst düzey gödevli avukat dahi atanmadan tek celsede idama mahkum edilerek kısa süre içerisinde infaz edildiler. Binlerce idamda imzası bulunan Humeyni’nin yakın talebesi Sadık Halhali hem hakim, hem savcı hem cellatlık yapmaktan zevk alıyordu. “Sorun değil hata yaptıysak cennete giderler”sözleriyle hastalıklı ruh halini itiraf etmişti. Halhali’nin kararlarında ve pervasızlığında hastalıklı ruh halinin yanında Humeyni’nin sonsuz desteği ve korumasının etkisi vardı.

Bir yandan cinayetler işlenirken diğer yandan kültür devrimi bahanesiyle tüm üniversiteler tasfiye edildi, binlerce öğretim görevlisi ve kamu çalışanı işinden atılarak saf dışı bırakıldı. İdamdan ve tutuklanmaktan kurtulanların kendini şanslı saydığı bir atmosfer içinde tüm kurumların içi boşaltıldı. Boşalan yerlere mollalar ve ve devrime bağlı milisler yerleştirildi.

İmkanı olan ve fırsatını bulan yetişmiş tüm elit kadrolar ve sermaye sahipleri yurt dışına kaçtı. Geriye kalanlar ya idam edildi ya da tutuklandı. Halkın büyük desteğini alarak Cumhurbaşkanı seçilen liberal Beni Sadr Fransa’ya kaçarak canın zor kurtardı.

İran-Irak savaşının hemen bitiminde 1988 tarihinde bizzat Humeyni’nin emri ile çoğu solcu binlerce tutuklu ve hükümlü infaz edildi.

Yurt dışına kaçabilen önder seviyesindeki muhaliflerin bir kısmı gittikleri Avrupa ülkelerinde İran’ın diplomatik pasaportlu ölüm komandolarının hedefi olmaktan kurtulamadı.

İran devrimi ve cinayetleri uzun bir konu olduğundan çok ayrıntısına girmeyeceğim.

İran’da yoğun baskıyla ve kısa sürede devrim gerçekleştiği için tüm bunlar kısa bir zaman diliminde gerçekleşmişti.

AKP’nin iktidara gelişinden itibaren ittifaklarını ve icraatlarını bir bütünlük içinde düşününce İran İslam devrimini ağır çekim yaşadığımızı çok daha iyi anlıyoruz…

İlk iktidar yıllarında kabinedeki sol kökenli ve liberal bakanlar aklıma geliyor mesela.

Ak silahlanma, Ak milisler, silahlı SADAT’ı düşünmeden edemiyorum.

15 Temmuz kontrollü darbe girişiminde öldürülen vatandaşların ne cins silahla ve kim tarafından vurulduğunun, neden otopsi raporlarıyla ortaya konulamadığını sorguluyorum.

Darbeyle ilgisi olmayan binlerce yetenekli pilot ve subayın tasfiyesi, tutuklanması, şüpheli ölümleri geliyor aklıma.

Üniversitelerden ve kamu görevinden ihraç edilen yüz binlerce çalışan var. Hepsinin ortak paydası Erdoğan’a biat etmeme ihtimali.

Yavaş yavaş ağır adımlarla, narkozlana narkozlana bir devrim sürecinden geçiyoruz. Görüntüde takım elbiseli Erdoğan, gerçekte ise cübbesi, keskin, haşin sert bakışlarıyla Humeyni’nin rehberliğinde İran olmaya doğru yol alıyoruz.


[Göksel İlhan] 13.4.2017 [TR724]

Saray savcıları ve tavuk fıkrası [Veysel Ayhan]

Daha önce de yazmıştım. Erdoğan’ın savcı ve yargıçları iddianame yazarken, suç icat ederken çok zorlanıyor. Savcı İsmet Bozkurt ve emsalinin zihin kapasiteleri belki o kadar düşük değil ama yazdıkları metinlere bakınca başka türlü düşünmek mümkün değil. O nedenle iddianame falan yazmasınlar. Gerekçe gösterip komik olmasınlar.

Şöyle yazsınlar: “… falan Kanun hükmünde kararname ile … falanlar müebbet hapis cezasına / idama mahkum olmuşlardır.”

Çünkü iktidar yargıçlığının tarihsel geleneği bu. İstiklal Mahkemeleri hakimleri şöyle yazardı kararlarına: “sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine”

Nasılsa itiraz edecek kimse yok. Sanıklar hapiste. Sanıkların avukatları hapiste. Haber yapacak gazeteciler hapiste. Gazete ve TV’lerin kumandası Saray’da…

Konumuz dünkü Zaman yazarları iddianamesi. 64 sayfa olduğu söylenen iddianamenin tamamı ortaya çıkmadı. Ama medyaya servis edilen kısımlar tel tel dökülüyor. O kadar ki yandaş medya dünkü 1. Sayfalarında “itham ve gerekçe” vermekten kaçınmış. Haberi çok küçük görmüşler. Yani tüm yandaşlıklarına rağmen onlar bile “aptalca ithamları” yazmaya çekinmişler.

BU METİNLERİ YAZANLAR SAVCI MI?

Bir kaç örnek vereyim.

“ilk darbe mesajını Zaman gazetesinin 2013 yılı Kasım ayında ‘Kardeşlik Zamanı’ başlıklı sloganıyla bir reklam afişi hazırlatarak tabanına verdiği; afişte bir vatandaş ile bir polisin Zaman Gazetesi’ni birlikte tuttuğu; polisin tuttuğu kısımda, ‘Ne Gerek Var Kavgaya?’ yazısının yer aldığı vatandaşın tuttuğu kısımda ise, ‘Bir İhtimal Daha Var’ yazdığı; bu ifade ile darbe ihtimalinin tabana iletildiği…”

ilk okul, orta okul, lise bitirmiş. Sonra 4 yıl hukuk okumuş bir savcı böyle bir cümle yazabilir mi? Yazıyor. O nedenle bu savcılara cumhuriyet savcısı diyemiyorum. Cumhuriyet’e hakaret olur. Bunlara dense dense Saray kumandalı AKP yargıcı denir.

Yapacağı darbeyi 2 yıl önceden TV reklamıyla davul zurna ilan eden darbecilerden söz ediyor. Einstein çok haklı: “Dehanın bir sınırı vardır ama aptallığın asla.”

Peki, pek çok akıllı savcılarımız televizyon reklamlarıyla ilan edilen ve “taban”a iletilen bu darbe “ihtimalini”ne karşı niye bir şeyler yapmamış? Bütün Zaman okurları bu müthiş darbe mesajını almış ama AKP savcıları niçin 2 yıl uyumuş?

Niye daha o tarihte soruşturma başlatmamışlar?

“Müflis bakkal eski defterlere sarılır” derler. “Müflis” savcı o nedenle gerekçe bulmak için 1979’a yani 40 yıl öncesine gitmiş. Ve çok müthiş bir delil bulmuş. Buyrun okuyalım:

“Örgütün medyaya ilk olarak, siyasi ve iktisadi sıkıntıların baş gösterdiği 1979 yılında ‘Sızıntı Dergisi’yle giriş yaptığı, ilk kapak fotoğrafının ise ağlayan çocuk fotoğrafı olduğu belirtildi. Derginin ilk sayısında yer alan ‘Eğitim, bilim, iman, sevgi, barış ve hoşgörü sayesinde ülke sorunları çözülecek’ ifadesinin de, bundan böyle FETÖ-PDY’nin gizli ajandasındaki faaliyetlerini gizleyen bir paravan olarak kullanılacağı ifade edildi.”

Bu cümleden suç çıkarmak savcı İsmet Bozkurt’a nasip olmuş!

NE DİYELİM… AKIL BÜYÜK NİMET!  

Ali Bulaç’ın ‘darbe telkin ettiği’(!) metin şuymuş:

“Öncelikle istenmediği halde savaş vuku bulursa, mesela Çanakkale’de olduğu gibi, sabredip kılıcın hakkını vermek lazımdır. Öyle bir şeyle karşı karşıya kaldığı zaman, hakkını veren mü’min hayatta kalırsa gazi olur, Cennet’e liyakat kazanır; şehit olursa da inşaallah doğrudan Cennet’e gider. Diğer taraftan, bu sayede düşman vesayet altına alınırsa ve onlar da karşılaştıkları mü’minlerden şöyle böyle alacaklarını alırlarsa, Cennet kapıları onlar için de aralanmış olur…” şeklindeki ifadeleri ve ‘mazlumun kılıç kullanma hakkı yok mudur’şeklindeki sözleri ile örgüt tabanına ve topluma askeri darbeyi telkin ettiği görülmektedir.”

Savcının Mümtaz’er Türköne’den yaptığı alıntı şu:

“…Türkiye’nin yeni iktidar düzeninin Erdoğan otokrasisinin anti-tezi olarak şekillenmesi kesin görünüyor. Ustalık döneminde kaybettiğimiz demokrasi fırsatı, bu şekilde yeniden yakalanabilir. Demek ki, kişisel karizmalara kapalı, gücünü hukuktan ve akli gereklerden alan bir devlet iktidarı oluşacak. Siyaset tekelci yapısını kaybedecek, meşru sınırlarına çekilecek ortaya çoğulcu, rızaya ve katılıma dayanan bir iktidar denklemi çıkacak”

Savcının bu alıntıdan çıkardığı sonuç ise şu: “…şeklindeki sözleri ile demokrasi içerisinde bir arayış gibi görünse de özünde askeri darbeyi davet edici bir mahiyet taşımaktadır. Türköne, Türkiye’de askeri darbeyi davet etmek suç olduğu için düşüncelerini bu biçimde sunmayı tercih etmiştir.”

Savcının mantığı klasik ve modern mantıkçıları mezarlarında hoplatacak gibi: Savcıya göre Türköne, suç olduğu için darbeyi davet etmiyor ama aklında darbe var!

Ali Ünal’dan şuna almış: “…Öyle görünüyor ki, Erdoğan, Hizmet’le savaşını sürdüredursun, ama kendisini hep devirme planları yapmış çevrelerin planları içinde boğulurken, elini kurtuluş adına Hizmet’e uzatacak ama, kaderin hikmet ve adaleti, o eli geri itecek…”

Ünal’ın paragrafında tehdit değil bilakis Erdoğan’ı kurtarma çabası var. Halen geçerli olan bir tehdide karşı uyarı. “Sırtını Ergenekon ve Perinçek’e dayama!… Sonra hizmete muhtaç olursun” ikazı var.

Ama savcı Ahmet Turan Alkan ve Şahin Alpay’dan darbe üretecek malzeme bulamamış.

Peki pek sayın savcılar bu yazılar yayınlandığında, yani suçu “sıcağı sıcağına” niye tespit edip dava açmamışlar?

YOLSUZLUĞU MANŞET YAPMAK SUÇ

AKP’li üç bakanın medyaya dökülen skandallar sonrası istifa ettiği süreçte bu haberleri yayınlamak suçmuş! Komik ithamlar sürüyor:

“Operasyonun ardından da Zaman’ın ‘Ayakkabı kutularında 4.5 milyon dolar, evde yedi çelik kasa’, ‘Rüşvet ve örgütten tutuklandılar’ manşetleri attığı”

“basın ve ifade özgürlüğünün sınırlarını aşarak devlet sırlarını ifşa etmiş, meşru hükümetleri çalışamaz hale getirmeyi hedeflemiş”

“1 Aralık – 15 Eylül tarihleri arasında yapılan haberlerin atılan manşetlerin neredeyse tamamında hükümet aleyhine yazılar yazılması ise ‘karalama kampanyası’ olarak nitelendirildi”

Savcılara göre yandaş yayın yapmayan, Erdoğan yandaşlığı yapmayan manşetler suç içeriyor.

İDDİANAMENİN KAYNAĞI: ODATV

Savcı ne varsa copy-paste ile iddianameye koymuş. Ama en önemli kaynağı ODATV sitesi haberleri. 2016 yılı içindeki OdaTV haberlerini toplayıp iddianame yapmış.

Mesela “Gülen’in, Amerikan gizli servisi CIA Başkanlığına getirilen Morton Abromowitz ile 1983 ve 1990 yılları arasında görüşerek dostluk kurduğu” yazmış. Gülen’in Abramowitz ile herhangi bir görüşmesi yok. Ayrıca savcının soyadını yanlış yazdığı Morton Abramowitz hiç bir zaman CIA başkanlığı yapmamış bir isim. 28 yıl önce 1989-90’da Türkiye’de ABD büyükelçiliği yapmış, sonra da emekli olmuş bir diplomat. Hatta bırakın dostluğu Wikileaks belgelerine göre Abramowitz, Gülen için “Nihai niyeti kuşkulu” diyor.

Ve savcı İsmet Bozkurt tüm bu akla ziyan suçlamalarla 21’si tutuklu 30 kişi hakkında “Darbeye teşebbüs” suçundan 3’er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ve “Silahı terör örgütüne üye olmak” suçundan da 15’er yıla kadar hapis cezası istiyor.

TAVUK FIKRASI

Savcılar başta dediğim gibi kendilerini boşuna harap ediyor. Saray bu savcıların kıymetini bilip yormamalı. Kendini, hukuku, kariyerini yerle bir etmek ucuza gelmemeli!

Neyse bir fıkrayla noktalayayım:

Köylü tavuk Ankara’ya şehirli tavuğu ziyarete gelir. Çukurambar’da gezerken, bir vitrinde iri ve beyaz yumurtalar görürler. Ankara’lı tavuk, köylü tavuğa döner:

– Görüyor musun; bunları ben yumurtladım, tanesi 75 kuruşa satılıyor. Az ilerde vitrinde daha büyük ve sarı kabuklu yumurtalar görünce köylü tavuk arkadaşını dürter:
– Bak bunlar da benim yumurtalarım; 1 liraya satılıyor!

Ankaralı tavuk altta kalmaz:
– Valla şekerim istesem ben de böyle büyük yumurtlayabilirim ama bizim horoz bey, “25 kuruş için bir tarafını yırtmaya değmez” diyor.

Savcılara fıkradan hisse: Saray’dan talimat geldi diye bir yanınızı yırtmayın. Kendinizi harap etmeyin. Direkt idam verin. Gerisini horoz düşünsün.

[Veysel Ayhan] 13.4.2017 [TR724]

Ivanka’ya karşı Bilal [Vehbi Şahin]

“Dün gerçekleştirilen vahşi kimyasal saldırıdan sonra Suriye’den gelen fotoğraflar karşısında tarifsiz acı içerisindeyim ve çok öfkeliyim.”

Bu ifadeler ABD Başkanı Donald Trump’ın kızı Ivanka Trump’a ait.

İdlib’te kimyasal saldırıya maruz kalan çocukların fotoğraflarını görünce duyduğu üzüntüyü Twitter hesabından böyle paylaşmıştı.

Ne var bunda denilebilir.

Tabii ki garipsenecek bir şey yok…

Ancak sonrası ilginç…

ABD Başkanı Donald Trump, kimyasal saldırıdan sonra “sürpriz” bir kararla Suriye’ye hava saldırısı düzenlenmesi talimatı veriyor.

Amerikan askerleri de Akdeniz’deki iki destroyerden 59 Tomahawk füzesi fırlatıyor Suriye rejimine ait Şayrat Hava Üssü’ne…

Ivanka Trump bu operasyondan çok memnun kalıyor.

Hissiyatını yine Twitter aracılığıyla paylaşıyor.

-İçerisinde bulunduğumuz dönem, zor kararlar almayı gerektiriyor.

-İnsanlığa karşı işlenen bu korkunç suçları kabul etmeyi reddettiği için babamla gurur duyuyorum.


KIZI İSTEDİ BABASI VURDU

Ortada iki eylem ve iki Tweet var.

Aralarında bir sebep-sonuç ilişkisi kurmak komplo teorisi kapsamına girebilir.

Neden?

Uzun yıllar birlikte yaşa>ış ve birbirlerine çok bağlı olan baba ile kızı arasındaki duygusal ilişkiyi gösteriyor bu paylaşımlar…

Dolayısıyla üzerinde durmaya değecek bir konu değil aslında.

Ancak İngiliz Independent gazetesi birkaç gün önce çok önemli bir ‘iddia’ attı ortaya.

Habere göre Ivanka Trump’ın kimyasal saldırı haberleri karşısındaki tepkisi, Oval Ofis üzerinde önemli bir etki yaptı.

Yani…

Babası, kızının bu halinden çok etkilendi ve aniden Suriye’yi cezalandırmak için askeri harekât kararı aldı.

Hadi canım olur mu öyle şey?

Koskoca Amerika, bir Başkan kızının duygusal refleksiyle mi hareket edecek?

İnanmadım ve biraz da abartılı buldum bu haberi…


BAŞKAN’IN KULAĞINA SUFLE

Meğer Başkan Trump, 1981 doğumlu kızından etkilenmiş.

Neden böyle bir kanaate vardım?

Başkanın oğlu Eric Trump da aynı iddiayı dile getirdi çünkü…

The Daily Telegraph’a konuşan Eric Trump, ABD’nin Suriye’ye düzenlediği saldırıda Ivanka Trump’ın rolünün büyük olduğunu söylüyor.

“Ivanka üç çocuk annesi ve etkisi var. Ivanka’nın şunu söylediğine eminim: Dinle, bu korkunç bir olay.” diyor.

Daha vahim olan ise Eric Trump’ın şu sözlerinde gizli:

-Babam bu gibi zamanlarda harekete geçer.

-Suriye’ye müdahaleye iki yıl önce karşıydı.

Nasıl okumak lâzım bu cümleleri?

Eric Trump bir gerçeği faş ediyor aslında…

Baba Trump, aile bireylerinden gelen telkinlere çok açık…

Özellikle kızı Ivanka’nın ricalarını geri çeviremiyor.


EŞİ İÇİN DİNİNİ DEĞİŞTİRDİ

Başkan Trump’ın özgeçmişine bakıldığında kızının özel bir yeri olduğu anlaşılıyor.

Ticari hayatında da özel yaşamında da Ivanka’yı eşinden ve diğer çocuklarından ayrı tuttuğu çok belli oluyor.

Bu zaafiyeti seçim kampanyası sırasında ve sonrasında ortaya çıktı zaten.

Başkanlığa giden yolda Ivanka ve 2009’da evlendiği Musevi işadamı Jared Kushner’in oynadığı rolün farkında Başkan Trump…

Kızı ve damadını yakın danışman kadrosuna alması ve onlara Beyaz Saray’da çalışma ofisi tahsis etmesi boşuna değil.

Her ikisine de çok güveniyor.

Damat da kızı da işbitirici…

Hatta kızı Ivanka eşinden bir adım önde…

Jared Kushner’le evlenmeden önce Hıristiyanlığı bırakıp Museviliğe geçmesi Ivanka’nın pragmatik yönünü gözler önüne seriyor.

Milyar dolarlık serveti olan işadamı Donald Trump için kızının bu özelliği kendisi için bir avantaj…


ÖNCE EŞ SONRA ANNE

Peki devleti yönetirken?

İşte burası hayli sıkıntılı…

Hukukun ve teamüllerin geçerli olduğu Washington’da Ivanka Trump, Beyaz Saray’da bir “Gölge Başkan” olarak uzun süre görev alabilir mi?

Bunu zaman içinde öğreneceğiz.

Ancak…

Hayat hikayesine bakıldığında çok da hafife alınacak bir kadın imajı çizmiyor Ivanka Trump…

Şartlara çok çabuk uyum sağlama yeteneğine sahip.

Bunu Twitter hesabındaki değişimden bile gözlemlemek mümkün…

Önceleri sadece şirket ve tasarım işleriyle ilgili paylaşımlar yaparken, babasının başkan olmasıyla birlikte iyi bir eş ve iyi bir anne imajını ön plana çıkarıyor şimdi…

“Aile önemli bir şey değildir, aile her şeydir” diyen Ivanka’nın kendini tanımlarken ilk sıraya eş, ikinci sıraya da annelik vasfını koyması muhafazakâr kitleye hitap etmesi açısından çok önemli…

Babasının kızı olma özelliğini üçüncü sıraya, kız kardeş vasfını da bunun arkasına koyması oldukça manidar…


BARBIE Mİ DEMİR LEYDİ Mİ?

Tüm bunlar ne anlama geliyor?

Bana göre Ivanka Trump’ın uzun vadeli planları olduğunu gösteriyor.

Nitekim kendisi de gözlerin üzerinde olduğunun farkında…

Üvey annesinden daha fazla ön plana çıkmaktan da babasının sağ kolu olarak ‘de facto first leydi’ olarak anılmaktan da pek rahatsız değil.

“Asla siyasete girmek istemiyorum, sadece babamın kızı olmaya konsantre olacağım” dese de ilm-i siyasetle hareket ettiği belli oluyor.

İsmini ABD tarihine ilk kadın Amerikan Başkanı yazdırmak için daha şimdiden birer birer taşları döşüyor.

New York Times’ın, Ivanka Trump’tan bahsederken “O, tarihin gördüğü en kuvvetli başkan çocuğu olabilir” cümlesini bu açıdan bir yerlere not etmekte fayda var.

Beyaz Saray’da babasının kulağına sürekli bir şeyler fısıldayan Ivanka Trump hedefine ulaşır mı?

Bilmiyoruz…

Bildiğimiz tek şey “Bu hayatta edindiğim en büyük tecrübe ‘asla, asla deme…’ Bu çok kısıtlayıcı… Her türlü tecrübeye açığım” diyen biri, ABD’ye başkan olmak için her fırsatı muhakkak değerlendirecektir.

Son Suriye olayındaki rolü de gösteriyor ki Amerika ve dünya kamuoyu, “dışı Barbie, içi Demir Leydi” ile olan hırslı bir lider adayıyla karşı karşıya…


ERDOĞAN’IN VELİAHTI

Yazıyı buraya kadar okuyanların zihninde şunlar canlanabilir:

16 Nisan’da sandıktan “evet” çıkarsa Türkiye de başkanlık sistemine geçecek.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da “ilk başkan” olarak tarihe ismini yazdıracak.

Onun kulağına fısıldayan kim olur?

Peki ondan sonra ne olacak?

Yerine kim gelir?

AKP’den bir dava arkadaşı mı yoksa aileden bir evlat mı?

Aileden olursa veliaht kim olur?

Oğulları Bilal ya da Burak mı?

Kızları Sümeyye veya Esra mı?

Yoksa…

Damatları Berat Albayrak ile Selçuk Bayraktar mı?

Bu soruların cevabını bilmiyoruz…

Ama iki isim referandum kampanyasında ön plana çıkıyor.

Bilal Erdoğan ile Berat Albayrak…

Tıpkı Ivanka Trump gibi bu iki isim kendilerini Erdoğan sonrasına hazırlıyorlar.

“Bu değişikliği babam varken yaptık yaptık, sonra biraz sıkar” diyen Bilal Erdoğan, bu çıkışıyla şimdilik veliaht olma yarışında burun farkıyla damadın önünde görünüyor.

Peki millet “hayır” derse ne olur?

Değişen bir şey olmaz…

Sandıktan “evet” de “hayır” da çıksa kısa vadede Erdoğan ve AKP yine kazançlı çıkar.

Ama uzun vadede 16 Nisan 2017 Erdoğan ve peşinden sürüklediği AKP için sonun başlangıcı olur.

İktidarda kaldıkları yıllar itibariyle de bir “reklam arası” olarak zulümleriyle birlikte tarihe geçerler vesselam…

[Vehbi Şahin] 13.4.2017 [TR724]