Bundan 30 yıl önce Liverpool üzerine bir yazı yazmak herhalde daha kolay olurdu. Kulüp henüz Amerikalı işadamlarına satılmamıştı ve futbolda savunulması gereken değerlerin çok daha güçlü bir simgesi sayılabilirdi. O kadar geriye gitmeye de gerek yok: 90’lı yılların sonunda Robbie Fowler henüz sahalardaydı. Liverpool’un unutulmaz golcüsü bir Arsenal maçında (üstelik Highbury’de) kaleci Seaman’ın üzerinden atlarken yere düşmüş, penaltı kararı verilince bunun haksızlık olduğunu söyleyip hakeme itiraz etmişti. Belleğimdeki bir başka sahne: Fowler gol attıktan sonra formasını kaldırıyor, göğsündeki grev yapan liman işçilerine destek yazısını kameralara gösteriyor. (Fowler’a bu sosyal dayanışma mesajından ötürü ceza verilmişti.)
O yıllarda futbolun bir haz oyunu olduğunu söylemek için daha çok sebep vardı ve ben 90’ların başında, henüz oyun kurallarını bile tam öğrenmemişken Liverpool taraftarı oldum. Belki de Kıbrıs’ta, hemen hepsi Londra takımlarını tutan sınıf arkadaşlarımdan farklı olmak istiyordum. Zaman içinde 70’li, 80’li yılları yaşamış spor tutkunlarının hatıralarını okuyup dinlerken, futbolu gerçekten anlamaya başladığımız o yılları bir gün özleyeceğimi bilmiyordum.
İlk kahramanım John Barnes (ırkçı Everton taraftarlarının sahaya muz atmasına neden olan siyah kaptanımız). Ian Rush’ın son günlerini de biraz hatırlıyorum. Liverpool o takım dağıldığından beri ligde şampiyon olamadı. Fowler-Collymore-McManaman üçlüsü futbolu öğrendiğimiz kuşaktı ve takımı iki kez şampiyonluğun eşiğine getirdiler. Durgunluğa Owen-Gerrard kuşağı 2001’de son verdi. UEFA Kupası tarihinin en sıra dışı maçında Alaves’i 5-4 yendiler. (Michael Owen ve Steven Gerrard adlarını Türkiye’de ilk duyanlardan biri olduğumu söyleyebilirim: Yatılı okulda Anfield’a mektuplar yazardım, Liverpool kulübü de meraklı taraftarlarına bülten yollardı. O bültenlerde neredeyse yaşıtım olan yeteneklerin altyapıdan parlayışlarını izlemiştim.)
Robbie Fowler ve Steve McManaman, Derby County deplasmanında (25 Ekim 1997).
Ve sonra Rafa Benitez geldi, 2005’teki ‘İstanbul mucizesi’ yaşandı. O günden bu yana Liverpool taraftarları her yıl mayıs ayını iple çekiyor. Çünkü Liverpool mayıs ayında Avrupa’da sahaya çıkıyorsa sıra dışı şeyler yaşanacak demektir. Aslında mayıs beklentisi yeni değil, Liverpool Şampiyonlar Ligi Kupası’nı (eski Şampiyon Kulüpler Kupası) en çok kazanan iki kulüpten biri.
Bu duyguyu iyi anlatan Here We Go Gathering Cups In May (Hadi Mayısta Kupaları Topluyoruz) adlı kitap, Liverpool’un beşini kazandığı yedi Avrupa kupası finalini, yedi unutulmaz mayısı farklı birer taraftarın gözünden aktarıyor. “Taraftar” dediysem, sıradan tribün müdavimleri değil: İçlerinde bir oyun yazarı, bir gazeteci ve yedi kitabı yayımlanmış bir romancı da var, bir taksi şoförüyle bir ‘tribün bestecisi’ de… Kitabın editörlüğünü, aynı zamanda 1978’de Londra’daki Şampiyon Kulüpler Kupası finalini (Liverpool:1- Bruges:0) kaleme alan Nicky Allt üstlenmiş.
Kitaptaki yazılardan bazıları Türkiye’de yaşayan bir futbol meraklısını ötekilerden daha çok ilgilendirebilir. Bunlardan biri, 1985’te Brüksel’de oynanan ve Heysel faciasıyla zihinlere kazınan final maçını anlatıyor. İngiltere’de çok satan romanlar yayımlamış Kevin Sampson, 29 Mayıs 1985 günü Heysel Stadı’ndaki trajediye tanık olanlardan biri. UEFA o yıl akıl almaz derecede köhne bir stadyumu Avrupa’nın en büyük kupasının final maçına uygun görmüştü. Ne yazık ki Heysel’in duvarı İngiliz taraftarların ‘koşmaca’ oyununa dayanacak kadar sağlam değildi. Maçı canlı yayında televizyondan izleyenler ezilen, can çekişen insanları görmüş, sahada oynanan futbola dönmeyi tercih etmişlerdi. İtalyan ya da İngiliz fark etmez—o gece hiç kimse televizyonunu kapatacak ya da stadyumu terk edecek kadar duyarlı olamadı. Maçı Platini’nin tartışmalı penaltı golüyle Juventus kazandı. Sampson, 6 bin kişilik tribüne 12 bin Liverpool taraftarını alan UEFA’yı suçladığı yazısında o kâbus gecesini betimliyor.
Kitapta beni en çok heyecanlandıran bölüm John Maguire’in ‘İstanbul mucizesi’ni anlattığı yazısı oldu. Liverpool 25 Mayıs 2005 akşamı belki de futbol tarihinin en sıra dışı finalini oynamıştı. AC Milan karşısında 3-0 yenilgiden taraftarının büyülü desteğiyle maçı çevirmişti. Maguire şöyle anlatıyor: “Bu kez söylediğimiz You Will Never Walk Alone (YNWA), bugüne kadar söylenen şarkıların hiçbiriyle kıyaslanamazdı. Baştan aşağı tutkuydu. Bütün YNWA’ların babasıydı ve işe yaradı!”
Bu aslında futbolseverleri değil, sadece Liverpool-severleri ilgilendiren bir kitap. Başka pek çok şey gibi, onunla daha mutlu olduğumuz futbol takımımızdan bahsetmek için sudan bir bahane.
Hangi takımı niçin tuttuğumuzun rasyonel bir açıklaması hiçbir zaman yoktur. Nick Hornby gibi eğlenceli bir yazar, Arsenal gibi sıkıcı bir takımı tutabilir örneğin. Olsa olsa niçin o takımın taraftarı olduğunuza ilişkin sebepler sıralayarak kendinizi kandırabilirsiniz: “YNWA gibi bir şarkısı olduğu için Liverpool’u seviyorum” dersiniz, ya da “kale arkasındaki Kop tribünü top çizgiyi geçmesin diye hep birlikte kaleye üflediği için…” Bu kitap da işte o sebeplerden biri. İçinde şimdilik yedi yazı var. Bir başka mayısta kitaba bir yazı daha eklenecek.
Bu yıl mesela, neden olmasın?
[Can Bahadır Yüce] 25.5.2018 [Kronos Haber]
Linç yetmedi; 116 harp okulu öğrencisine müebbet hapis cezası verildi
İstanbul Sultanbeyli’deki darbe girişi davasında eski Hava Harp Okulu öğrencisi 116 kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme “iyi hal” indirimi uyguladı ve cezayı müebbet hapis cezasına indirdi.
15 Temmuz darbe girişiminde Sultanbeyli ve Mehmetçik Vakfı mevkiinde meydana gelen olaylara ilişkin 119’u tutuklu 122 sanık hakkında açılan dava karara bağlandı. Mahkeme heyeti, “Anayasayı ihlal” suçundan 3 sanığı ağırlaştırılmış müebbet, 116 sanığı ise müebbet hapis cezasına çarptırdı.
İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesince, Silivri Cezaevi’nin karşısında bulunan binada yapılan karar duruşmasında sanıklar son sözlerini söyledi. Duruşmaya verilen aranın ardından mahkeme heyeti kararını açıkladı.
3 SANIK AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET HAPİS CEZASINA ÇARPTIRILDI
Mahkeme heyeti sanıklar eski Yüzbaşı Sinan Canlı, eski üsteğmenler Aydın Gülşan ve Ali Apaydın’ın “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni kaldırmaya teşebbüs etmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Sanıkların fiilden sonraki davranış biçimleri, yargılama sürecindeki pişmanlıklarının gözlemlenmemesi nedeniyle haklarında “iyi hal” indirimi uygulanmadı.
116 SANIK MÜEBBET HAPİS CEZASINA ÇARPTIRILDI
Eski Hava Harp Okulu öğrencisi olan 116 sanığı da aynı suçtan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptıran mahkeme heyeti, sanıkların yargılama esnasında gözlemlenen tutum ve davranışlarını göz önünde bulundurarak “iyi hal” indirimi uyguladı ve cezayı müebbet hapis cezasına indirdi.
3 SANIK BERAAT ETTİ
Mahkeme heyeti, tutuksuz sanık 3 şoför erin de yüklenen suçların sanıklar tarafından işlenmediğinin sabit olması nedeniyle tüm suçlardan ayrı ayrı beraatlerine hükmetti, haklarındaki adli kontrol hükümlerinin kaldırılmasına karar verdi. Mahkeme, 119 tutuklu sanığın tutukluluk hallerinin de devamına hükmetti. Karar oybirliğiyle alındı.
FARKLI SUÇLARDAN DA CEZA ALDILAR
Ayrıca sanıklar Sinan Canlı, Aydın Gülşan ve Ali Apaydın “Kasten yaralama” , “Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” ve “Kasten öldürmeye teşebbüs” suçlarından da değişik oranlarda hapis cezalarına çarptırıldı.
[TR724] 26.5.2018
15 Temmuz darbe girişiminde Sultanbeyli ve Mehmetçik Vakfı mevkiinde meydana gelen olaylara ilişkin 119’u tutuklu 122 sanık hakkında açılan dava karara bağlandı. Mahkeme heyeti, “Anayasayı ihlal” suçundan 3 sanığı ağırlaştırılmış müebbet, 116 sanığı ise müebbet hapis cezasına çarptırdı.
İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesince, Silivri Cezaevi’nin karşısında bulunan binada yapılan karar duruşmasında sanıklar son sözlerini söyledi. Duruşmaya verilen aranın ardından mahkeme heyeti kararını açıkladı.
3 SANIK AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET HAPİS CEZASINA ÇARPTIRILDI
Mahkeme heyeti sanıklar eski Yüzbaşı Sinan Canlı, eski üsteğmenler Aydın Gülşan ve Ali Apaydın’ın “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni kaldırmaya teşebbüs etmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Sanıkların fiilden sonraki davranış biçimleri, yargılama sürecindeki pişmanlıklarının gözlemlenmemesi nedeniyle haklarında “iyi hal” indirimi uygulanmadı.
116 SANIK MÜEBBET HAPİS CEZASINA ÇARPTIRILDI
Eski Hava Harp Okulu öğrencisi olan 116 sanığı da aynı suçtan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptıran mahkeme heyeti, sanıkların yargılama esnasında gözlemlenen tutum ve davranışlarını göz önünde bulundurarak “iyi hal” indirimi uyguladı ve cezayı müebbet hapis cezasına indirdi.
3 SANIK BERAAT ETTİ
Mahkeme heyeti, tutuksuz sanık 3 şoför erin de yüklenen suçların sanıklar tarafından işlenmediğinin sabit olması nedeniyle tüm suçlardan ayrı ayrı beraatlerine hükmetti, haklarındaki adli kontrol hükümlerinin kaldırılmasına karar verdi. Mahkeme, 119 tutuklu sanığın tutukluluk hallerinin de devamına hükmetti. Karar oybirliğiyle alındı.
FARKLI SUÇLARDAN DA CEZA ALDILAR
Ayrıca sanıklar Sinan Canlı, Aydın Gülşan ve Ali Apaydın “Kasten yaralama” , “Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” ve “Kasten öldürmeye teşebbüs” suçlarından da değişik oranlarda hapis cezalarına çarptırıldı.
[TR724] 26.5.2018
“Türkiye’nin iki baş aktörü arasındaki fark” [Türkmen Terzi]
Güney Afrika’nın tanınmış köşe yazarı ve siyasi yorumcusu Ranjeni Munusamy, Erdoğan’ı Mozambik’te görünce “Vızırtı Sultanı” yazısını kaleme almıştı. Amerika’ya giderek Fethullah Gülen ile görüşen Munusamy, “iki insan” arasındaki farkı ülkenin en çok satan gazetesi Sunday Times’da tam sayfada değerlendirdi.
Üst perdeden konuşan Erdoğan bakışları ile içime korku salmıştı diyen Munusamy, “Gülen’in manevi bir atmosferi var, usulünce konuşan Gülen’in gözlerinde farklı manalar var” dedi.
İşte Munusamy’nin, Türkiye’nin öcü adam bilmecesi başlıklı o yazısı:
Dünya çapında bir hareketin şimdilerde hasta ve gönüllü olarak sürgünde yaşayan lideriyle görüşmek için aldığım gizemli davet geri çevrilemezdi.
Ahşap köprünün üzeninden eğilip aşağıdaki berrak sudaki yansımama baktım. Güneş batıyor ve suyun yüzeyinden yansıyan kırık ışık tayfları havayı daha da ruhani yapıyor. Saatime bakıyorum – aksam üzeri 7:22. O gün sayısız defa kendi kendime, bu mülakat olamayacak diyorum. Belki de maksat sadece buraya gelmekti. Garip ve güzel bir mekan. Burası Pennsylvania’nın Poconos dağlarının derinliklerindeki kırsal Saylorsburg. 1999’dan beri burayı adeta bir sığınak edinmiş olan Türk alim ve manevi lider Fethullah Gülen ile Golden Generation Worship and Retreat Center’da (Altın Nesil İbadet ve Dinlenme Merkezi) görüşme şansına ulaşmış altı Güney Afrikalı gazeteciden biriyim.
Görüşme diyorum çünkü 16 saatlik bir uçuş ve New York’tan iki buçuk saatlik bir yoldan sonra gerçekten bir röportaj olacak mı yoksa 77 yaşındaki yaşlı din adamı ile sadece bir selamlaşma mı olacak emin değilim. Nereye gittiğimiz ya da dünyada bu münzevi İslam alimi ile yüz yüze mülakat yapmak isteyen gazeteciler arasından neden bizim seçildiğimiz konusunda çok fazla bilgimiz yoktu.
Gülen kendilerini eğitim, barış ve dinler arası diyaloğa adamış tasavvuf odaklı Türk Müslümanların oluşturduğu bir ağ olan Hizmet hareketinin lideri. Gülen hiç evlenmemiş ve çocuğu yok ama öğretileri dünya çapında milyonlardan oluşan bir gönüllüler inisiyatifini harekete geçirmiş.
Hizmetin sivil toplum kuruluşları ve yıllardır faaliyette olan okullarıyla Güney Afrika’da sağlam bir varlığı söz konusu. Güney yarımkürenin en büyük camisi olduğu söylenen Nizamiye Mescid’i, Gülen’in arkadaşı ve aynı zamanda Hizmette önemli bir kişi olan, halen Güney Afrika’da sürgünde yaşayan Ali Katırcıoğlu inşa etmiş.
Gülen ve Hareketi gayet zararsız görünse de Türk hükümeti onları terörist ilan etti ve 2016 Temmuz ayındaki darbe girişiminden sorumlu tuttu. Darbe girişiminden çok önce Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hizmet ile irtibatlı olan herkesi gözaltına alıp tutuklatmaya ve Hizmet hareketine çökmeye başlamıştı.
Darbe girişimi, Hizmet üyelerini mali olarak çökertmek maksadıyla topyekûn Hizmet üzerine çullanılmasını ve ayrım yapmadan önüne gelenin tutuklanmasını ve işten atılmasını netice verdi. Bu baskılar, gazetelerin, haber ajanslarının ve TV kanallarının kapanmasını da içine aldı.
Hakim, kamu çalışanı, akademisyen, öğretmen, doktor ve gazetecilerin arasında olduğu binlerce insan Türk hapishanelerinde. İlave binlercesi de Güney Afrika dahil dünyanın değişik yerlerine kaçtı.
Erdoğan, Gülen okulları, NGO’lar ve ticarethanelerin terörizm faaliyetleri için birer kamuflaj olduğuna hükümetleri ikna etmek için yoğun gayret sarf ediyor. En büyük arzusu, İslam aleminin lideri olmasının yanında, Gülen’i ABD’den iade ettirip terör suçlamasıyla mahkemeye çıkarmak.
Evine dönemiyor
Güney Afrika’da yaşayan ve ülkelerine gidemeyen iki rehberimiz, Gülen’in şeker hastalığı sebebiyle hasta olduğunu söylüyorlar.
Sabah saatlerinde vardığımızda bize Gülen’in sağlığının zayıf olduğunu ve dinlendiğini söylediler. Muhtemelen öğlen civarı görüşebileceğiz.
Yapraklarla kaplı bahçede dolaşmamıza müsaade ettiler ve özellikle alt tarafta bulunan gölü görmemizi tavsiye ettiler. Dini ya da manevi mekanlardan bekleneceği üzere oradakiler işlerini sükunet ile hallediyorlar. Oradaki sükunet son derece sarsıcı.
Hastalıklı sağlık durumuna rağmen, sohbet eden liderleri ile ibadet etmek ve ondan bir şeyler öğrenmek için dünyanın çeşitli yerlerinden Hizmet takipçileri buraya geliyor.
İnsanların bizi rahat ettirmek için koşuştuğu yemekhaneye öğlen yemeği için davet edildik. Oradaki önde gelenlerden birisi, sağlığının iyi olmadığını ve Gülen’i ancak akşam namazına çıktığında görebileceğimizi ifade etti.
Garip bir şekilde bize çay servisini yapan, fıstık, üzüm ve hurma tabaklarını getiren Gülenin doktoru.
‘Her gün altı çocuğum ölüyor’
Doktora Gülen’in sağlığını sormaya karar verdim. Tercümeye göre, şeker ve yüksek tansiyon, Gülen’i çok zayıflatıyor ve aşırı stres durumunu daha da kötü yapıyor.
Gülen ona Türkiye’deki takipçilerinin çektiği sıkıntıları dinlediğinde hissettiği travmayı ‘her gün altı çocuğunun ölmesi’ gibi olarak ifade etmiş.
Ve ben onu görmek için daha da sabırsızlanıyorum. Bir daha halka açık konuşma ihtimali olmayabilir.
Ama gün uzadıkça uzuyor.
Ziyaretçi bölümüne alındık. Ben öğleden sonramın çoğunun süet koltukta uzanıp dışarıdaki kalın ormana bakarak geçirdim.
İnternet bağlantısı olmadığından kafamdaki “David Koresh ve Waco showdown” ya da “CIA surveillance of Turkish cleric(Türk din adamının CIA tarafından izlenmesi)” gibi kafamdaki konuları Google’da arayamıyorum.
Bir taraftan, burada harika bir siyasi gerilim filmi çekilir diye aklımdan geçiriyorum. Özel kuvvetler ormandan alana giriyor, helikopterle havadan iniyorlar ve ana karakter izli bir tünelden kaçırılır.
Sonradan şok olarak birisinin helikopter kiralayıp buranın üzerinde uçarak çekim yaptığını ve bunların Türk devlet medyasında yayınlandığını öğrendim. Erdoğan’a sadık bazı Türk vatandaşları daha sonra kapıya dayanıp buraya zorla Gülen’i almak için girmeye çalışmışlar.
Ümitlerimiz tükeniyor.
Gün batarken akşam namazını izlemek üzere davet ediliyoruz. Gülen namaza gelemiyor ve bizim umutlarımız da yavaş yavaş eriyor.
Gülen’in yatsı namazı için gelme ve bizim de görüşmek için son bir şansımız olabileceği ihtimalimiz olduğunu duyduktan sonra akşam yemeğine geçiyoruz.
Yemek biterken yan kapı açılıyor ve iki kişi hızlı hızlı Türkçe konuşuyorlar. Biz hemen fırlıyoruz – herhâlde sonunda o an geldi.
Ama heyhat! Yine misafir odasına alınıyoruz ve doktor yine bize çay servisi yapıyor.
Ve sonra kapıda bir hareketlenme, insanlar sağa sola gidiyorlar.
Girebileceğimiz söyleniyor. Hızlı şekilde duvarında büyükçe bir İstanbul Boğazı resmi olan koridordan geçip her tarafında koltukların olduğu büyükçe bir salona geçiyoruz. Gülen’in yalnız oturduğunu görünce hızlı bir nefes alıyorum.
Bariz bir şekilde hasta, yorgun ve bitkin görünüyor. Gözlerinin altında şişmiş torbacıklar var ve yüzünde bir acı var. Biz girince zorlanarak ayağa kalktı ve yandaki koltuklardan birine geçti.
Gülen’in tam karşısına oturdum ve bir saat boyunca onu gözlemledim. Türkiye’nin iki baş aktörü arasında ancak bu kadar fark olabilirdi.
Geçen yıl Erdoğan’ı Mozambik ziyareti sırasında görme şansım oldu. Başkan Erdoğan ile göz göze geldiğimizde bana doğru korku dalgaları yağmıştı. Konuşması üst perdeden idi ve alt yapı yatırım sözleri ile Mozambikli siyasi ve iş dünyasını etkileyip Gülen okullarını kapattırmaya ve öğretmenleri sınırdışı ettirmeye çalışıyordu. Mozambik ona karşı soğuk davranmıştı.
Gülen’in ciddi bir atmosferi var, usulünce konuşuyor, dede terlikleri ve takkesi o andaki yorgun ve zayıf görünüşüne eşlik ediyor. Mülakat başladıktan sonra biraz daha güçlü görünüyor ve daha canlı konuşuyor.
Neden geldiğimizi merak ediyor ve görünüşe göre Güney Afrika’dan gelmemize şaşırıyor.
Ona bizim kanalımızda dünyaya nasıl bir mesaj vermek istediğini soruyorum. Tipik bir siyasiden bekleneceğinin tersine yemi yutmuyor.
Bana yumuşak bir bakışla, ‘ben size ne yapacağınızı ya da yapmayacağınızı söylememeliyim. Siz ne hissediyorsanız onu yazmalısınız’ diyor.
Grubumuzdan sorular geldikçe biraz daha konuşmaya başlıyor. Ülkesine dönmek isteyip istemediği sorulduğunda ülkesini her gün özlediğini söylüyor.
“Eğer Amerika bana çıkmamı ve Türkiye’ye gitmemi söylerse, kendi biletimi alır gider hapishanede ölürüm” diyor.
Terörist ilan edilmek!
Gülen, fikirlerinden bu şekilde devasa bir hareket çıkacağını beklememiş. Terörist ilan edilip iki defa Türk hükümetini şiddetle devirmeye teşebbüsle suçlanmasına daha da şaşırmış.
Bir taraftan pişmanlığının olmadığını söylerken, öbür taraftan bazen acaba muhalifleri yumuşatmak için bir şeyler yapılabilir miydi, mesela onları övseler ya da okul ve üniversitelere isimlerini verseler yumuşarlar mıydı diye de düşünüyor. Ama Türkiye’yi idare edenlerin hiçbir zaman tatmin olmayacaklarını ve hep daha fazla isteyeceklerini ifade ediyor.
Gülen, Başkan Erdoğan ile sadece iki buluşması olduğunu; birisinin AKP’yi kurmak istediği zaman, ötekinin de Bosnalı çocuklar yararına yapılan futbol maçında olduğunu söylüyor. Bu düşmanlığın nasıl ortaya çıkıp büyüdüğünü, Erdoğan’ın neden bu kadar hareketi bitirmeye çalıştığını, hatta ona göre, kendisinin öldürülmesini istediğini anlamakta zorlanıyor.
Erdoğan’ın Hizmetin kendi propagandasının parçası olmasını istediğini, reddedilince de etkisini kıskandığını söylüyor.
Gülen artık fazla ömrünün kalmamış olabileceğini kabullenmiş görünüyor. Hareketin kendisinden ibaret olmadığını ve insanların, hareketin üzerine bina edildiği düşünce ile Hizmetlerine devam etmesi gerektiğini söylüyor.
Hala etkili
Yanında oturan birisi, Gülen’in yorulduğunu düşünüp mülakatı bitirmek ister gibi yapınca yaşlı adam (Gülen) ona oturmasını işaret etti ve konuşmaya devam etti. Hasta ve zayıf ama odada oturup dinlemekte olan diğer ileri gelenler de olmasına rağmen, toplantıyı tamamen O kontrol ediyor.
Tercüman’ın her şeyi hatırlayabilmesinden endişe edip, “Kağıt kalem lazım mı?” diye soruyor. Ve bizim de ikram edilen baklava ve Türk lokumundan yememizi istiyor. Bir ara Gülen aniden kalkıp bana doğru geliyor. Ben onun canını sıkacak bir şey yaptığımı zannediyorum ama o sadece klimayı ayarlıyor.
Onu, insanlar tarafından nasıl bilinmek istediğine ve darbenin arkasında olduğu suçlamasına çekmeye çalışıyorum.
Gülen darbe ile ilgili çok söylenti olduğunu ve bazı insanların safça bunun gerçekten hükümeti devirmeye yönelik bir darbe girişimi olduğunun düşündüğünü ifade ediyor. Takipçilerinin çoğu bu darbenin tiyatro olduğunu düşünüyor.
Gülen “Eğer 15 Temmuz’un gerçekten bir darbe olup olmadığına dair uluslararası bir araştırma yapılsaydı ve benim bunun arkasında olduğum ortaya çıksaydı, Türkiye’ye gider sonuçlarını göğüslerdim” diyor ama Türk hükümetinin güvenilir hiçbir araştırmaya müsaade etmediğini ifade ediyor.
“Global siyasi durum sebebiyle birçok ülke insan hakları ihlalleri konusunda sessiz. Tarih Kanada ve Almanya gibi ülkeleri Türk insanıyla dayanışma içinde oldukları için ödüllendirecektir” diyor. Güney Afrika’da da insan hakları ihlalerine karşı ses çıkaranlara teşekkür etti.
Hizmet’ten, Erdoğan’ın zulmüne karşı herhangi bir strateji değişimi söz konusu olmadığı açık. Gülen darbeden bu yana, güç kullanarak direnişin kendi prensiplerine bir ihanet olacağını net şekilde ifade ediyor.
Mülakat bitince oradaki önde gelenler Gülen’in odasını görmeye davet ettiler. Yatağı yerde bir döşek ve yakında bir masa üzerinde büyük harflerle yazılı bir Kur’an duruyor. Odanın ön tarafında bir Türk bayrağı asılı.
Şartlar farklı olsa da aklıma Güney Afrika’nın özgürlük mücadelesindekilerin evlerinden uzak oluş ıstırapları geldi.
Geceye doğru ilerlerken Gülen’in bana söylediği sözleri düşünüyorum: “Ne hissediyorsan onları yazmalısın”.
Ama gözlerdi çok daha fazlasını söyleyen.
[Türkmen Terzi] 26.5.2018 [TR724]
Üst perdeden konuşan Erdoğan bakışları ile içime korku salmıştı diyen Munusamy, “Gülen’in manevi bir atmosferi var, usulünce konuşan Gülen’in gözlerinde farklı manalar var” dedi.
İşte Munusamy’nin, Türkiye’nin öcü adam bilmecesi başlıklı o yazısı:
Dünya çapında bir hareketin şimdilerde hasta ve gönüllü olarak sürgünde yaşayan lideriyle görüşmek için aldığım gizemli davet geri çevrilemezdi.
Ahşap köprünün üzeninden eğilip aşağıdaki berrak sudaki yansımama baktım. Güneş batıyor ve suyun yüzeyinden yansıyan kırık ışık tayfları havayı daha da ruhani yapıyor. Saatime bakıyorum – aksam üzeri 7:22. O gün sayısız defa kendi kendime, bu mülakat olamayacak diyorum. Belki de maksat sadece buraya gelmekti. Garip ve güzel bir mekan. Burası Pennsylvania’nın Poconos dağlarının derinliklerindeki kırsal Saylorsburg. 1999’dan beri burayı adeta bir sığınak edinmiş olan Türk alim ve manevi lider Fethullah Gülen ile Golden Generation Worship and Retreat Center’da (Altın Nesil İbadet ve Dinlenme Merkezi) görüşme şansına ulaşmış altı Güney Afrikalı gazeteciden biriyim.
Görüşme diyorum çünkü 16 saatlik bir uçuş ve New York’tan iki buçuk saatlik bir yoldan sonra gerçekten bir röportaj olacak mı yoksa 77 yaşındaki yaşlı din adamı ile sadece bir selamlaşma mı olacak emin değilim. Nereye gittiğimiz ya da dünyada bu münzevi İslam alimi ile yüz yüze mülakat yapmak isteyen gazeteciler arasından neden bizim seçildiğimiz konusunda çok fazla bilgimiz yoktu.
Gülen kendilerini eğitim, barış ve dinler arası diyaloğa adamış tasavvuf odaklı Türk Müslümanların oluşturduğu bir ağ olan Hizmet hareketinin lideri. Gülen hiç evlenmemiş ve çocuğu yok ama öğretileri dünya çapında milyonlardan oluşan bir gönüllüler inisiyatifini harekete geçirmiş.
Hizmetin sivil toplum kuruluşları ve yıllardır faaliyette olan okullarıyla Güney Afrika’da sağlam bir varlığı söz konusu. Güney yarımkürenin en büyük camisi olduğu söylenen Nizamiye Mescid’i, Gülen’in arkadaşı ve aynı zamanda Hizmette önemli bir kişi olan, halen Güney Afrika’da sürgünde yaşayan Ali Katırcıoğlu inşa etmiş.
Gülen ve Hareketi gayet zararsız görünse de Türk hükümeti onları terörist ilan etti ve 2016 Temmuz ayındaki darbe girişiminden sorumlu tuttu. Darbe girişiminden çok önce Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hizmet ile irtibatlı olan herkesi gözaltına alıp tutuklatmaya ve Hizmet hareketine çökmeye başlamıştı.
Darbe girişimi, Hizmet üyelerini mali olarak çökertmek maksadıyla topyekûn Hizmet üzerine çullanılmasını ve ayrım yapmadan önüne gelenin tutuklanmasını ve işten atılmasını netice verdi. Bu baskılar, gazetelerin, haber ajanslarının ve TV kanallarının kapanmasını da içine aldı.
Hakim, kamu çalışanı, akademisyen, öğretmen, doktor ve gazetecilerin arasında olduğu binlerce insan Türk hapishanelerinde. İlave binlercesi de Güney Afrika dahil dünyanın değişik yerlerine kaçtı.
Erdoğan, Gülen okulları, NGO’lar ve ticarethanelerin terörizm faaliyetleri için birer kamuflaj olduğuna hükümetleri ikna etmek için yoğun gayret sarf ediyor. En büyük arzusu, İslam aleminin lideri olmasının yanında, Gülen’i ABD’den iade ettirip terör suçlamasıyla mahkemeye çıkarmak.
Evine dönemiyor
Güney Afrika’da yaşayan ve ülkelerine gidemeyen iki rehberimiz, Gülen’in şeker hastalığı sebebiyle hasta olduğunu söylüyorlar.
Sabah saatlerinde vardığımızda bize Gülen’in sağlığının zayıf olduğunu ve dinlendiğini söylediler. Muhtemelen öğlen civarı görüşebileceğiz.
Yapraklarla kaplı bahçede dolaşmamıza müsaade ettiler ve özellikle alt tarafta bulunan gölü görmemizi tavsiye ettiler. Dini ya da manevi mekanlardan bekleneceği üzere oradakiler işlerini sükunet ile hallediyorlar. Oradaki sükunet son derece sarsıcı.
Hastalıklı sağlık durumuna rağmen, sohbet eden liderleri ile ibadet etmek ve ondan bir şeyler öğrenmek için dünyanın çeşitli yerlerinden Hizmet takipçileri buraya geliyor.
İnsanların bizi rahat ettirmek için koşuştuğu yemekhaneye öğlen yemeği için davet edildik. Oradaki önde gelenlerden birisi, sağlığının iyi olmadığını ve Gülen’i ancak akşam namazına çıktığında görebileceğimizi ifade etti.
Garip bir şekilde bize çay servisini yapan, fıstık, üzüm ve hurma tabaklarını getiren Gülenin doktoru.
‘Her gün altı çocuğum ölüyor’
Doktora Gülen’in sağlığını sormaya karar verdim. Tercümeye göre, şeker ve yüksek tansiyon, Gülen’i çok zayıflatıyor ve aşırı stres durumunu daha da kötü yapıyor.
Gülen ona Türkiye’deki takipçilerinin çektiği sıkıntıları dinlediğinde hissettiği travmayı ‘her gün altı çocuğunun ölmesi’ gibi olarak ifade etmiş.
Ve ben onu görmek için daha da sabırsızlanıyorum. Bir daha halka açık konuşma ihtimali olmayabilir.
Ama gün uzadıkça uzuyor.
Ziyaretçi bölümüne alındık. Ben öğleden sonramın çoğunun süet koltukta uzanıp dışarıdaki kalın ormana bakarak geçirdim.
İnternet bağlantısı olmadığından kafamdaki “David Koresh ve Waco showdown” ya da “CIA surveillance of Turkish cleric(Türk din adamının CIA tarafından izlenmesi)” gibi kafamdaki konuları Google’da arayamıyorum.
Bir taraftan, burada harika bir siyasi gerilim filmi çekilir diye aklımdan geçiriyorum. Özel kuvvetler ormandan alana giriyor, helikopterle havadan iniyorlar ve ana karakter izli bir tünelden kaçırılır.
Sonradan şok olarak birisinin helikopter kiralayıp buranın üzerinde uçarak çekim yaptığını ve bunların Türk devlet medyasında yayınlandığını öğrendim. Erdoğan’a sadık bazı Türk vatandaşları daha sonra kapıya dayanıp buraya zorla Gülen’i almak için girmeye çalışmışlar.
Ümitlerimiz tükeniyor.
Gün batarken akşam namazını izlemek üzere davet ediliyoruz. Gülen namaza gelemiyor ve bizim umutlarımız da yavaş yavaş eriyor.
Gülen’in yatsı namazı için gelme ve bizim de görüşmek için son bir şansımız olabileceği ihtimalimiz olduğunu duyduktan sonra akşam yemeğine geçiyoruz.
Yemek biterken yan kapı açılıyor ve iki kişi hızlı hızlı Türkçe konuşuyorlar. Biz hemen fırlıyoruz – herhâlde sonunda o an geldi.
Ama heyhat! Yine misafir odasına alınıyoruz ve doktor yine bize çay servisi yapıyor.
Ve sonra kapıda bir hareketlenme, insanlar sağa sola gidiyorlar.
Girebileceğimiz söyleniyor. Hızlı şekilde duvarında büyükçe bir İstanbul Boğazı resmi olan koridordan geçip her tarafında koltukların olduğu büyükçe bir salona geçiyoruz. Gülen’in yalnız oturduğunu görünce hızlı bir nefes alıyorum.
Bariz bir şekilde hasta, yorgun ve bitkin görünüyor. Gözlerinin altında şişmiş torbacıklar var ve yüzünde bir acı var. Biz girince zorlanarak ayağa kalktı ve yandaki koltuklardan birine geçti.
Gülen’in tam karşısına oturdum ve bir saat boyunca onu gözlemledim. Türkiye’nin iki baş aktörü arasında ancak bu kadar fark olabilirdi.
Geçen yıl Erdoğan’ı Mozambik ziyareti sırasında görme şansım oldu. Başkan Erdoğan ile göz göze geldiğimizde bana doğru korku dalgaları yağmıştı. Konuşması üst perdeden idi ve alt yapı yatırım sözleri ile Mozambikli siyasi ve iş dünyasını etkileyip Gülen okullarını kapattırmaya ve öğretmenleri sınırdışı ettirmeye çalışıyordu. Mozambik ona karşı soğuk davranmıştı.
Gülen’in ciddi bir atmosferi var, usulünce konuşuyor, dede terlikleri ve takkesi o andaki yorgun ve zayıf görünüşüne eşlik ediyor. Mülakat başladıktan sonra biraz daha güçlü görünüyor ve daha canlı konuşuyor.
Neden geldiğimizi merak ediyor ve görünüşe göre Güney Afrika’dan gelmemize şaşırıyor.
Ona bizim kanalımızda dünyaya nasıl bir mesaj vermek istediğini soruyorum. Tipik bir siyasiden bekleneceğinin tersine yemi yutmuyor.
Bana yumuşak bir bakışla, ‘ben size ne yapacağınızı ya da yapmayacağınızı söylememeliyim. Siz ne hissediyorsanız onu yazmalısınız’ diyor.
Grubumuzdan sorular geldikçe biraz daha konuşmaya başlıyor. Ülkesine dönmek isteyip istemediği sorulduğunda ülkesini her gün özlediğini söylüyor.
“Eğer Amerika bana çıkmamı ve Türkiye’ye gitmemi söylerse, kendi biletimi alır gider hapishanede ölürüm” diyor.
Terörist ilan edilmek!
Gülen, fikirlerinden bu şekilde devasa bir hareket çıkacağını beklememiş. Terörist ilan edilip iki defa Türk hükümetini şiddetle devirmeye teşebbüsle suçlanmasına daha da şaşırmış.
Bir taraftan pişmanlığının olmadığını söylerken, öbür taraftan bazen acaba muhalifleri yumuşatmak için bir şeyler yapılabilir miydi, mesela onları övseler ya da okul ve üniversitelere isimlerini verseler yumuşarlar mıydı diye de düşünüyor. Ama Türkiye’yi idare edenlerin hiçbir zaman tatmin olmayacaklarını ve hep daha fazla isteyeceklerini ifade ediyor.
Gülen, Başkan Erdoğan ile sadece iki buluşması olduğunu; birisinin AKP’yi kurmak istediği zaman, ötekinin de Bosnalı çocuklar yararına yapılan futbol maçında olduğunu söylüyor. Bu düşmanlığın nasıl ortaya çıkıp büyüdüğünü, Erdoğan’ın neden bu kadar hareketi bitirmeye çalıştığını, hatta ona göre, kendisinin öldürülmesini istediğini anlamakta zorlanıyor.
Erdoğan’ın Hizmetin kendi propagandasının parçası olmasını istediğini, reddedilince de etkisini kıskandığını söylüyor.
Gülen artık fazla ömrünün kalmamış olabileceğini kabullenmiş görünüyor. Hareketin kendisinden ibaret olmadığını ve insanların, hareketin üzerine bina edildiği düşünce ile Hizmetlerine devam etmesi gerektiğini söylüyor.
Hala etkili
Yanında oturan birisi, Gülen’in yorulduğunu düşünüp mülakatı bitirmek ister gibi yapınca yaşlı adam (Gülen) ona oturmasını işaret etti ve konuşmaya devam etti. Hasta ve zayıf ama odada oturup dinlemekte olan diğer ileri gelenler de olmasına rağmen, toplantıyı tamamen O kontrol ediyor.
Tercüman’ın her şeyi hatırlayabilmesinden endişe edip, “Kağıt kalem lazım mı?” diye soruyor. Ve bizim de ikram edilen baklava ve Türk lokumundan yememizi istiyor. Bir ara Gülen aniden kalkıp bana doğru geliyor. Ben onun canını sıkacak bir şey yaptığımı zannediyorum ama o sadece klimayı ayarlıyor.
Onu, insanlar tarafından nasıl bilinmek istediğine ve darbenin arkasında olduğu suçlamasına çekmeye çalışıyorum.
Gülen darbe ile ilgili çok söylenti olduğunu ve bazı insanların safça bunun gerçekten hükümeti devirmeye yönelik bir darbe girişimi olduğunun düşündüğünü ifade ediyor. Takipçilerinin çoğu bu darbenin tiyatro olduğunu düşünüyor.
Gülen “Eğer 15 Temmuz’un gerçekten bir darbe olup olmadığına dair uluslararası bir araştırma yapılsaydı ve benim bunun arkasında olduğum ortaya çıksaydı, Türkiye’ye gider sonuçlarını göğüslerdim” diyor ama Türk hükümetinin güvenilir hiçbir araştırmaya müsaade etmediğini ifade ediyor.
“Global siyasi durum sebebiyle birçok ülke insan hakları ihlalleri konusunda sessiz. Tarih Kanada ve Almanya gibi ülkeleri Türk insanıyla dayanışma içinde oldukları için ödüllendirecektir” diyor. Güney Afrika’da da insan hakları ihlalerine karşı ses çıkaranlara teşekkür etti.
Hizmet’ten, Erdoğan’ın zulmüne karşı herhangi bir strateji değişimi söz konusu olmadığı açık. Gülen darbeden bu yana, güç kullanarak direnişin kendi prensiplerine bir ihanet olacağını net şekilde ifade ediyor.
Mülakat bitince oradaki önde gelenler Gülen’in odasını görmeye davet ettiler. Yatağı yerde bir döşek ve yakında bir masa üzerinde büyük harflerle yazılı bir Kur’an duruyor. Odanın ön tarafında bir Türk bayrağı asılı.
Şartlar farklı olsa da aklıma Güney Afrika’nın özgürlük mücadelesindekilerin evlerinden uzak oluş ıstırapları geldi.
Geceye doğru ilerlerken Gülen’in bana söylediği sözleri düşünüyorum: “Ne hissediyorsan onları yazmalısın”.
Ama gözlerdi çok daha fazlasını söyleyen.
[Türkmen Terzi] 26.5.2018 [TR724]
Muhalefet, kazanacağı bir seçimin sonrasına hazır mı? [Bülent Keneş]
Türkiye’deki siyasi partilerin ve grupların eskiden üstesinden gelmeleri gereken sadece seçimler vardı. Partiler güçleri, kabiliyetleri, halka erişimleri oranında propaganda yapar, onlarda bir etki yaratır ve sonuçlarını sandıkta almayı umarlardı. Adaletsizlikler, eşitsizlikler o zamanlar da vardı var olmasına ama tek bir partinin ve liderinin seferber ettiği devlet ve kamu imkanlarına açıktan sırtını dayadığına pek şahit olunmazdı. Böyle bir şeye tevessül etmek her şeyden önce ayıp sayılırdı. Hele hele TRT ve Anadolu Ajansı gibi halkın vergileriyle beslenen yayın organlarının yarışan herkese eşit mesafede kalmasına, en azından şeklen, bir nezaket gösterilirdi o zamanlar.
Özellikle, mahalli husumetlerin etkili olduğu muhtarlık seçimlerini de kapsayan yerel seçimlerde sandık başlarına üşüşen karşıt gruplar arasında ufak tefek hır gürler o günlerde de yok değildi. Hatta bazen kan bile dökülürdü. Ama, o zamanlar hiç kimsenin aklına ülke genelinde seçimlerin üzerine şaibe düşürecek örgütlü hile yapılması ya da sistematik oy çalınması gelmezdi. Kimsenin böyle bir şeyden endişesi de olmazdı. Şu tuhaflığa bakın ki, o günlerde kimsenin aklına gelmeyen ne varsa bugün İslamofaşist Erdoğan sayesinde ülkenin başına gelmiş durumda.
İKTİDARDA ASGARİ CENTİLMENLİĞİN DAHİ ESAMİSİ OKUNMUYOR
Asgari centilmenlik gereği kamu imkanlarını, sadece şeklen dahi olsa, adil ve eşit kullandırmak şöyle dursun, seçimlerin özgür ve adil şartlarda yapılmasına mani olacak ne varsa açıktan yapmaktan çekinmeyen bir pervasızlık, gözü karalık ve utanmazlıkla karşı karşıyayız bugün. Devlet imkanlarını kendisi için seferber eden Erdoğan’ın, seçimlerdeki en önemli rakiplerinden biri olan HDP adayı Selahattin Demirtaş’ı uyduruk sebeplerle cezaevinde tutmayı sürdürmesi bile seçimler hakkındaki şaibeler için yeterliyken, türlü adaletsizliklerin, haksızlıkların bini bir para. O kadar ki, rakip partiden aday olmak tutuklanma endişesi taşımak için yeterli bir gerekçe. Böyle bir seçim atmosferi şu anki Türkiye dışında herhalde dünyanın hiçbir yerinde vaki değildir.
En son 16 Nisan 2017 referandumunda olduğu gibi son yıllarda aşağı yukarı benzer şartlar altında yapılan tüm seçimlerin özgür ve adil bir ortamda yapılmadığını zehir zemberek ifadelerle kayıtlara geçiren Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 24 Haziran seçimlerinde daha büyük ve sistematik hile ve şaibelerin yaşanmasından endişe duyuyor olmalı ki, görevlendireceği gözlemci sayısını kat be kat artırma kararı aldı. Sadece AGİT mi, Türkiye’de mevcut iktidara muhalif olup da oyların çalınacağı endişesi taşımayan tek kişiye rastlayamazsınız. Çünkü, şuyu vukundan beter bu fecaat, Erdoğan AKP ve yandaşlarının sadece Türkiye’de değil tüm dünyada bir alamet-i farikası oldu. Aslında şaşıracak bir şey yok ortada. Neticede, tam anlamıyla Erdoğan ve haramilerine yakışan bir durum söz konusu.
Dediğim gibi, eskiden ülkeye iyi kötü bir güven hakimdi ve siyasi partilerin ve adayların tüm kaygıları seçim sandıklarından çıkacak sonuçların açıklandığı ana kadardı. Şimdi ise hem sandıklara dair endişeler tavan yaptı, hem de asıl kaygılar seçim sonuçlarının açıklanmasının sonrasına uzandı. Çünkü herkes, ulusal ve uluslararası vahim suçlara, hırsızlıklara, yolsuzluklara, rüşvete, insan hakları ihlallerine, savaş suçlarına, işkence skandallarına, hukuksuzluklara, keyfiliklere gırtlağına kadar batmış bir ekibin iktidarı asla terk etmeyeceğinden endişe duyuyor.
Erdoğan ve avenelerinin seçim sonuçlarını ne pahasına olursa olsun lehlerine döndürmek için ellerinden gelen her türlü hırsızlığı ve hileyi artlarına koymayacaklarından kimse şüphe duymuyor. Dahası tüm bu ahlaksız çabalarına rağmen, seçimleri kaybetmeleri durumunda iktidarı terk etmemek için akıllara geldiğinde tüyleri diken diken eden en kanlı yöntemlere bile başvurmaktan geri durmayacaklarını herkes biliyor.
MUHALEFETİN SEÇİMLERDEN ZAFERLE ÇIKMASI ARTIK YETMİYOR
İktidarın el değiştirmesi için sandık elbette ki çok önemli. Ama muhalefet partilerinin ve muhalif kitlelerin seçimlere olabildiğince hazırlıklı olması, sandıktan arzu ettikleri sonuçları almak için canla başla çalışmaları ve hatta sandıkta o sonuçları almaları artık yetmiyor. Türkiye artık bildiğimiz anlamda oturmuş kuralları olan bir demokrasi olmadığı için seçimin ardından muhtemelen yaşanacaklara da hazırlıklı olmaları gerekiyor. Muhalefetin böyle bir hazırlığının olmaması durumunda ise, 16 Nisan 2017 gecesi CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “atı alan Üsküdar’ı geçti” yazıklanmasından başka bir şey elden gelmiyor.
Bu seçimler öncesinde nispeten daha derli toplu olmakla birlikte hala kırk yamalı bir bohçaya benzeyen muhalefetin bunları başarabilmek için, yek vücut ve tek yumruk gibi hareket edebilen Erdoğan ve yandaşları karşısında ne kadar şansı bulunuyor? Erdoğan ve adamlarının silahlanarak örgütlendiklerini ve kendileri için en kötüye göre hazırlık yaptıklarını akılda tutarsak bu sorunun cevabının kolay olmayacağını söyleyebiliriz. Ancak işin çok zor olacağını kanlı kalkışmalar ve karşılaşmalar için Erdoğan’ın fanatik militanlarının çok önceden silahlı eğitim aldıklarına, talimler yaptıklarına ve seçim sonuçlarına her şekilde hazırlıklı olduklarına dair artık açıktan beyanda bulunmaları bir fikir veriyor.
İslamofaşist Erdoğan ve şürekası, şimdiden altyapısını hazırladıkları tüm hile ve hırsızlıklarıyla garantilemeye çalıştıkları doğrultuda seçimleri kazanırlarsa ne ala. Yok olur da kaybederlerse, korkarım ki asıl gümbürtü o zaman kopacak. Böyle bir durumda muhalefet, 16 Nisan 2017 gecesi hileli seçimlerle kılpayı zafer ilan eden Erdoğan karşısında Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi hak etmediği zaferi yine iktidara altın tepsi içinde mi sunacak? Yoksa, hezimete uğrayacakları seçim sonrası Erdoğan ve milisleriyle karşı karşıya gelmeye bu sefer cesaret mi edecekler?
Sahi muhalifler seçim sonrası senaryolarına ne kadar hazırlıklı? Tüm çalıp çırpmalarına, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ve neredeyse tamamını kontrol ettiği medya üzerinden girişeceği manüplasyonlara rağmen, suçlarını örtmek için mecbur olduğu iktidarını sandıkta kaybetse bile terk etmeyeceğinden emin olunan bir Erdoğan’a muhalefet ne kadar hazır? Sandığın sonuçlarını hayata geçirmek için ne tür çareler düşünüyor?
Erdoğan ve haramilerinin 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarından kendilerine dersler çıkardığından ve bu derslerin gereğinden çok daha fazlasını yapacaklarından kimsenin şüphesi yok herhalde. Erdoğan’ın muhtemel sandık hezimeti sonrasında yaşanacaklara peki muhalefet ne tür hazırlıklar yapıyor? Yoksa seçim sonuçlarına saygı gösterilmesinin temininde Erdoğan’ın emir erinden bile öte bir şeye dönüşen Hulusi Akar’ın komutasındaki orduya mı güveniliyor hala? Hani şu onlarca generali içeri tıkılan, her gün yüzlerce subayı gözaltına alınarak paçavraya çevrilen orduya… Güldürmeyin adamı…
HIRPALANMIŞ TSK SEÇİM SONUÇLARININ GARANTÖRÜ OLABİLİR Mİ?
Velev ki, kendisini çok feci hallere düşüren ordu hepimizi şaşırtsın ve bu umulan rolü oynasın… Hikayenin o noktada biteceğinin de yine hiçbir garantisi yok. Muhalefet, Suriye’den tasfiye edilen IŞİD ve el-Kaide’nin Türkiye’de barındırılan binlerce militanlarını ve hatta Özgür Suriye Ordusu militanları, SADAT, Halk Özel Hareket, Osmanlı Ocakları, Sedat Peker çetesi, İBDA-C vb gibi afişe olanların yanı sıra afişe olmayan belki onlarca silahlı çete, mafya, radikal dinci örgütler ve milis yapılanmalarının yol açacağı kaosa karşı ne yapmayı düşünüyor? Yoksa, Gezi Protestoları sırasında bile “yüzde 50’yi evlerinde zor tutuyorum” diyebilen Erdoğan’ın, muhtemel bir seçim hezimeti sonrasında ortalığı kan gölüne çevirmek için bir işaretine bakan bu silahlı yapıları devreye sokmaya tenezzül etmeyeceği mi sanılıyor?
Tıpkı Haydar Baş gibi malum yöntemlerle Azerbaycan’dan aldığı akademik unvanları istismar ederek uyduruk ilaç piyasaya sürüp hastaların umutlarıyla oynadığı için hakkında onlarca dava açılmış olan Ahmet Maranki’nin geçtiğimiz günlerde Akit TV’de yaptığı açıklamaları sanırım duymuşsunuzdur. Ünvanı her ne kadar şaibeli de olsa, bir ‘profesör’ün bile açıktan Erdoğan’ın seçimleri kaybetmesi durumunda soka çıkmaktan, askeri talimlerden, gömülen silahlardan bahsettiği bir ortamda siyasal İslamcı militan yuvalarına dönen AKP teşkilatlarının ve yedeklerine aldıkları üniformalı ya da üniformasız milis unsurların neler yapabileceğini varın siz hesap edin.
İsterseniz seçim sonrasına dair en iyi senaryoyu ele alalım. Perinçek’in ifadesiyle “iktidarın köpeğine” dönen yargıdan ve kolluk kuvvetlerinden geriye hiç bir umut kalmadığına göre, en tepe komutanının adaylığı konuşulan Abdullah Gül’e yaptığı “uzak dur” ziyaretini de bir kenara not ederek, durumunun yargıdan çok da farklı olmadığını rahatlıkla söyleyebileceğimiz Türk Silahlı Kuvveleri’nin (TSK) hepimizi şaşırtarak sandıktan çıkacak sonuçların garantörlüğü rolünü üstleneceğini varsayalım. Bu durumda bile, sandıkta kaybetmiş ama iktidarı terketmek istemeyen, daha doğrusu terketme lüksü olmayan bir Erdoğan’ın ordu içerisindeki uzantılarını, ülke genelinde örgütlediği silahlı unsurları ve kolayca mobilize edeceği yandaş kitleleri durdurmak kolay mı olacak sanıyorsunuz.
ERDOĞAN, NE PAHASINA OLURSA OLSUN İKTİDARDA KALMAYA MAHKUM
Bu vesileyle İslamofaşist Erdoğan’ın, Türkiye’yi mahkum ettiği ‘şeklen demokrasi’ cesedini sürükleme anomalisinden tamamen çıkıp bilindik anlamda tam teşekkülü bir diktatörlüğe geçmeyi denemeyeceğinin garantisi nedir? Hem Ayetullah Humeyni iktidara seçimle mi gelmişti ki, Erdoğan da iktidardan seçimle gitsin! Humeyni’yi iktidara taşıyan halk ihtilalinin tersine “halk ihtilali” havasına sokacağı bir kaosla iktidara ömür boyu tutunmaktan Erdoğan’ı kim ya da ne alıkoyabilir? Kaldı ki bu saatten ve bunca yaşananlardan sonra böyle bir şeye girişeceğinden kim şüphe duyabilir? Gırtlağına kadar harama batmış, boğazına kadar kana bulaşmış Erdoğan ve çevresindekilerin ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmaktan başka çareleri mi var sanki?
Erdoğan, seçimlerden dilediği sonucu çıkarmak için her düzeyde hazır olduğu gibi, istemediği bir sonuç çıkması durumuna da her düzey ve düzlemde hazırlıklarını tamamlamış durumda. Bir aralar İYİ Parti lideri Meral Akşener’in de gündeme getirdiği ülkenin orasındaki burasındaki kamplarda silahlı eğitim alan milisler, bahsini ettiğimiz terör örgütleri ve SADAT benzeri silahlı profesyonel yapılar, ellerinin altında onbinlerce silahlı insan bulunan güvenlik şirketleri, partizan milislere çevrilen polis teşkilatı ve yeni sistemle yetiştirilen ordu mensupları bir yana, hani Erdoğan’ın “evlerinde zor tutuyorum” dediği o “yüzde 50” var ya, işte onların önemlice bir kısmını da kendisi için en kötü duruma hazırladığından emin olabilirsiniz. Yani Erdoğan bugün yıllar önce söylediği gibi “minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamız, müminler asker…” modunda.
Bu konuyu biraz daha açıp izah etmeye çalışalım. Şurası bir gerçek ki, çok fonksiyonlu 15 Temmuz darbe komplosunun işlevlerinden biri de Erdoğan’ın kendi yandaşlarına cesaret aşılamasıydı. Bu çakma ve şikeli darbe girişimi sayesinde Erdoğan, ülkenin sıradan insanını taşla uçak düşürebileceğine, egzozuna tişört tıkayarak tankları durdurabileceğine, çıplak elle NATO’nun en büyük 2. ordusunu durdurabileceğine inandırdı bir kere. Ajite ederek bilediği kitleleri, çoğu tuzağa çekilmiş, ne yaptıklarının, neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisindeki askerlerin üzerine sürmekten çekinmeyen Erdoğan’ın seçimleri kaybetmesi durumunda aşırı güven ve cesaret patlaması yaşayan bu kitlelerin hayatını sahaya sürmeyeceğini kim iddia edebilir?
VAZİYET, ‘REİS, KAYBEDECEĞİ SEÇİMİ YAPMAZ!’DAN DAHİ FECİ
Erdoğan’ın iktidarı bırakma lüksü olmadığında mutabıksak, bir şekilde kaybedeceği seçimlerden sonra yapacakları konusunda da mutabık olabiliriz. Bir yandaş yazarın “Reis kaybedeceği seçimi yapmaz,” diye övdüğü Erdoğan, o yandaşın düşündüğünden bile iktidara daha bağımlı. Yandaşın bahsettiği gibi hesaplarını, her yolu deneyerek garantiye alacağı sandıkla sınırlı tutacak kadar bile rahat değil. Erdoğan ve adamları tüm hazırlıklarını, sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın, iktidarda kalmanın gereklerine göre yapmış durumda. Kendilerini iktidardan etme potansiyeli olan her durum için farklı bir hazırlıkları olduğunu söylersek abartmış olmayız.
Sürgünde tanıştığım bir dostum, 15 Temmuz’un yukarıda birazcık bahsettiğim kitleleri normalde yapamayacakları bir şeylere cesaretlendirme fonksiyonuna dair enteresan bir tecrübesini anlatmıştı. Mağdur edilmiş tecrübeli bir kamu görevlisi olan bu arkadaşım Doğu Anadolu’da bir köy ziyareti sırasında ilginç bir eğitim yöntemiyle karşılaşmış. Köylüler, yaratılışları gereği kurtlardan korkan çoban köpeği yapmayı planladıkları köpeklerini kurtlara karşı cesaretlendirmek için ilginç bir yöntem kullanıyorlarmış.
Arkadaşımın anlattığına göre, köylüler yakaladıkları bir kurdu bir kazığa önce sıkıca bağlamışlar. Arkadaşım ve yanındakilerin yapmayın etmeyin itirazları arasında sopalarla vura vura kurdu ayakta duramayacak hale getirinceye kadar dövmüşler. Kan revan, kırık çıkık içerisinde zavallı kurt iyice bitap düştükten sonra köylüler, çoban köpeği yapacakları genç köpekleri getirip “bakın işte korktuğunuz kurt eni topu bu işte” dercesine o kurda saldırtmışlar. Bu yöntem sayesinde, saldırıları karşısında zavallı kurttan acizlikten başka bir karşılık göremeyen köpeklerin bilinçaltına kurtların o kadar da korkulacak yaratıklar olmadığını kazımışlar.
GÜNÜN SONUNDA KURTLAR MI AYAKTA KALIR, KÖPEKLER Mİ?
Köylüler, çoban köpeklerinin aldıkları bu vahşi eğitimden sonra, sürüye ilişen gücü kuvveti yerinde kurtlara saldırmakta bir an bile tereddüt etmediklerini söylüyorlarmış. Çakma bir düzenek üzerinden aldıkları talim sayesinde elde ettikleri aşırı cesaret ve psikolojik üstünlükle çoğu zaman kurtları püskürtmekte başarılı da oluyorlarmış. Ancak, tabiatı gereği bütün kurtlar bitap düşmüş o zavallı kurt gibi olmadığından, kendilerine pompalanan aşırı cesaretle kurtlara saldıran bazı çoban köpeklerinin akıbeti maalesef vahşi kurtların dişleri arasında parçalanmak oluyormuş.
Tıpkı o köylüler gibi Erdoğan da, çakma 15 Temmuz darbe girişimi sırasında yaptırdığı bir çeşit talimle kendi kitlesine en cevval kurtları bile parçalamayı gözüne kestirecek kadar cesaret pompalamış durumda. Yarın ihtiyaç duyduğunda o kitleyi karşı karşıya getireceği dinamikler karşısında da aynı cesareti göstermelerini beklememesi için hiçbir sebep yok.
Tabii, 15 Temmuz’daki çakma düzenek yerine gerçek silahlı unsurlarla karşılaşmalarının sonucunun ne olacağını bugünden tahmin etmek kolay değil. Kim kimi ne kadar parçalar, günün sonunda kurt mu ayakta kalır köpek mi, şimdiden kimse bilemez. Bildiğimiz bir şey varsa o da, tıpkı iktidarın bağımlı hale geldiği olağanüstü hal altında yapılan anti-demokratik seçim süreci gibi seçim sonrasının da pek normal olmayacağı…
[Bülent Keneş] 26.5.2018 [TR724]
Özellikle, mahalli husumetlerin etkili olduğu muhtarlık seçimlerini de kapsayan yerel seçimlerde sandık başlarına üşüşen karşıt gruplar arasında ufak tefek hır gürler o günlerde de yok değildi. Hatta bazen kan bile dökülürdü. Ama, o zamanlar hiç kimsenin aklına ülke genelinde seçimlerin üzerine şaibe düşürecek örgütlü hile yapılması ya da sistematik oy çalınması gelmezdi. Kimsenin böyle bir şeyden endişesi de olmazdı. Şu tuhaflığa bakın ki, o günlerde kimsenin aklına gelmeyen ne varsa bugün İslamofaşist Erdoğan sayesinde ülkenin başına gelmiş durumda.
İKTİDARDA ASGARİ CENTİLMENLİĞİN DAHİ ESAMİSİ OKUNMUYOR
Asgari centilmenlik gereği kamu imkanlarını, sadece şeklen dahi olsa, adil ve eşit kullandırmak şöyle dursun, seçimlerin özgür ve adil şartlarda yapılmasına mani olacak ne varsa açıktan yapmaktan çekinmeyen bir pervasızlık, gözü karalık ve utanmazlıkla karşı karşıyayız bugün. Devlet imkanlarını kendisi için seferber eden Erdoğan’ın, seçimlerdeki en önemli rakiplerinden biri olan HDP adayı Selahattin Demirtaş’ı uyduruk sebeplerle cezaevinde tutmayı sürdürmesi bile seçimler hakkındaki şaibeler için yeterliyken, türlü adaletsizliklerin, haksızlıkların bini bir para. O kadar ki, rakip partiden aday olmak tutuklanma endişesi taşımak için yeterli bir gerekçe. Böyle bir seçim atmosferi şu anki Türkiye dışında herhalde dünyanın hiçbir yerinde vaki değildir.
En son 16 Nisan 2017 referandumunda olduğu gibi son yıllarda aşağı yukarı benzer şartlar altında yapılan tüm seçimlerin özgür ve adil bir ortamda yapılmadığını zehir zemberek ifadelerle kayıtlara geçiren Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 24 Haziran seçimlerinde daha büyük ve sistematik hile ve şaibelerin yaşanmasından endişe duyuyor olmalı ki, görevlendireceği gözlemci sayısını kat be kat artırma kararı aldı. Sadece AGİT mi, Türkiye’de mevcut iktidara muhalif olup da oyların çalınacağı endişesi taşımayan tek kişiye rastlayamazsınız. Çünkü, şuyu vukundan beter bu fecaat, Erdoğan AKP ve yandaşlarının sadece Türkiye’de değil tüm dünyada bir alamet-i farikası oldu. Aslında şaşıracak bir şey yok ortada. Neticede, tam anlamıyla Erdoğan ve haramilerine yakışan bir durum söz konusu.
Dediğim gibi, eskiden ülkeye iyi kötü bir güven hakimdi ve siyasi partilerin ve adayların tüm kaygıları seçim sandıklarından çıkacak sonuçların açıklandığı ana kadardı. Şimdi ise hem sandıklara dair endişeler tavan yaptı, hem de asıl kaygılar seçim sonuçlarının açıklanmasının sonrasına uzandı. Çünkü herkes, ulusal ve uluslararası vahim suçlara, hırsızlıklara, yolsuzluklara, rüşvete, insan hakları ihlallerine, savaş suçlarına, işkence skandallarına, hukuksuzluklara, keyfiliklere gırtlağına kadar batmış bir ekibin iktidarı asla terk etmeyeceğinden endişe duyuyor.
Erdoğan ve avenelerinin seçim sonuçlarını ne pahasına olursa olsun lehlerine döndürmek için ellerinden gelen her türlü hırsızlığı ve hileyi artlarına koymayacaklarından kimse şüphe duymuyor. Dahası tüm bu ahlaksız çabalarına rağmen, seçimleri kaybetmeleri durumunda iktidarı terk etmemek için akıllara geldiğinde tüyleri diken diken eden en kanlı yöntemlere bile başvurmaktan geri durmayacaklarını herkes biliyor.
MUHALEFETİN SEÇİMLERDEN ZAFERLE ÇIKMASI ARTIK YETMİYOR
İktidarın el değiştirmesi için sandık elbette ki çok önemli. Ama muhalefet partilerinin ve muhalif kitlelerin seçimlere olabildiğince hazırlıklı olması, sandıktan arzu ettikleri sonuçları almak için canla başla çalışmaları ve hatta sandıkta o sonuçları almaları artık yetmiyor. Türkiye artık bildiğimiz anlamda oturmuş kuralları olan bir demokrasi olmadığı için seçimin ardından muhtemelen yaşanacaklara da hazırlıklı olmaları gerekiyor. Muhalefetin böyle bir hazırlığının olmaması durumunda ise, 16 Nisan 2017 gecesi CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “atı alan Üsküdar’ı geçti” yazıklanmasından başka bir şey elden gelmiyor.
Bu seçimler öncesinde nispeten daha derli toplu olmakla birlikte hala kırk yamalı bir bohçaya benzeyen muhalefetin bunları başarabilmek için, yek vücut ve tek yumruk gibi hareket edebilen Erdoğan ve yandaşları karşısında ne kadar şansı bulunuyor? Erdoğan ve adamlarının silahlanarak örgütlendiklerini ve kendileri için en kötüye göre hazırlık yaptıklarını akılda tutarsak bu sorunun cevabının kolay olmayacağını söyleyebiliriz. Ancak işin çok zor olacağını kanlı kalkışmalar ve karşılaşmalar için Erdoğan’ın fanatik militanlarının çok önceden silahlı eğitim aldıklarına, talimler yaptıklarına ve seçim sonuçlarına her şekilde hazırlıklı olduklarına dair artık açıktan beyanda bulunmaları bir fikir veriyor.
İslamofaşist Erdoğan ve şürekası, şimdiden altyapısını hazırladıkları tüm hile ve hırsızlıklarıyla garantilemeye çalıştıkları doğrultuda seçimleri kazanırlarsa ne ala. Yok olur da kaybederlerse, korkarım ki asıl gümbürtü o zaman kopacak. Böyle bir durumda muhalefet, 16 Nisan 2017 gecesi hileli seçimlerle kılpayı zafer ilan eden Erdoğan karşısında Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi hak etmediği zaferi yine iktidara altın tepsi içinde mi sunacak? Yoksa, hezimete uğrayacakları seçim sonrası Erdoğan ve milisleriyle karşı karşıya gelmeye bu sefer cesaret mi edecekler?
Sahi muhalifler seçim sonrası senaryolarına ne kadar hazırlıklı? Tüm çalıp çırpmalarına, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ve neredeyse tamamını kontrol ettiği medya üzerinden girişeceği manüplasyonlara rağmen, suçlarını örtmek için mecbur olduğu iktidarını sandıkta kaybetse bile terk etmeyeceğinden emin olunan bir Erdoğan’a muhalefet ne kadar hazır? Sandığın sonuçlarını hayata geçirmek için ne tür çareler düşünüyor?
Erdoğan ve haramilerinin 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarından kendilerine dersler çıkardığından ve bu derslerin gereğinden çok daha fazlasını yapacaklarından kimsenin şüphesi yok herhalde. Erdoğan’ın muhtemel sandık hezimeti sonrasında yaşanacaklara peki muhalefet ne tür hazırlıklar yapıyor? Yoksa seçim sonuçlarına saygı gösterilmesinin temininde Erdoğan’ın emir erinden bile öte bir şeye dönüşen Hulusi Akar’ın komutasındaki orduya mı güveniliyor hala? Hani şu onlarca generali içeri tıkılan, her gün yüzlerce subayı gözaltına alınarak paçavraya çevrilen orduya… Güldürmeyin adamı…
HIRPALANMIŞ TSK SEÇİM SONUÇLARININ GARANTÖRÜ OLABİLİR Mİ?
Velev ki, kendisini çok feci hallere düşüren ordu hepimizi şaşırtsın ve bu umulan rolü oynasın… Hikayenin o noktada biteceğinin de yine hiçbir garantisi yok. Muhalefet, Suriye’den tasfiye edilen IŞİD ve el-Kaide’nin Türkiye’de barındırılan binlerce militanlarını ve hatta Özgür Suriye Ordusu militanları, SADAT, Halk Özel Hareket, Osmanlı Ocakları, Sedat Peker çetesi, İBDA-C vb gibi afişe olanların yanı sıra afişe olmayan belki onlarca silahlı çete, mafya, radikal dinci örgütler ve milis yapılanmalarının yol açacağı kaosa karşı ne yapmayı düşünüyor? Yoksa, Gezi Protestoları sırasında bile “yüzde 50’yi evlerinde zor tutuyorum” diyebilen Erdoğan’ın, muhtemel bir seçim hezimeti sonrasında ortalığı kan gölüne çevirmek için bir işaretine bakan bu silahlı yapıları devreye sokmaya tenezzül etmeyeceği mi sanılıyor?
Tıpkı Haydar Baş gibi malum yöntemlerle Azerbaycan’dan aldığı akademik unvanları istismar ederek uyduruk ilaç piyasaya sürüp hastaların umutlarıyla oynadığı için hakkında onlarca dava açılmış olan Ahmet Maranki’nin geçtiğimiz günlerde Akit TV’de yaptığı açıklamaları sanırım duymuşsunuzdur. Ünvanı her ne kadar şaibeli de olsa, bir ‘profesör’ün bile açıktan Erdoğan’ın seçimleri kaybetmesi durumunda soka çıkmaktan, askeri talimlerden, gömülen silahlardan bahsettiği bir ortamda siyasal İslamcı militan yuvalarına dönen AKP teşkilatlarının ve yedeklerine aldıkları üniformalı ya da üniformasız milis unsurların neler yapabileceğini varın siz hesap edin.
İsterseniz seçim sonrasına dair en iyi senaryoyu ele alalım. Perinçek’in ifadesiyle “iktidarın köpeğine” dönen yargıdan ve kolluk kuvvetlerinden geriye hiç bir umut kalmadığına göre, en tepe komutanının adaylığı konuşulan Abdullah Gül’e yaptığı “uzak dur” ziyaretini de bir kenara not ederek, durumunun yargıdan çok da farklı olmadığını rahatlıkla söyleyebileceğimiz Türk Silahlı Kuvveleri’nin (TSK) hepimizi şaşırtarak sandıktan çıkacak sonuçların garantörlüğü rolünü üstleneceğini varsayalım. Bu durumda bile, sandıkta kaybetmiş ama iktidarı terketmek istemeyen, daha doğrusu terketme lüksü olmayan bir Erdoğan’ın ordu içerisindeki uzantılarını, ülke genelinde örgütlediği silahlı unsurları ve kolayca mobilize edeceği yandaş kitleleri durdurmak kolay mı olacak sanıyorsunuz.
ERDOĞAN, NE PAHASINA OLURSA OLSUN İKTİDARDA KALMAYA MAHKUM
Bu vesileyle İslamofaşist Erdoğan’ın, Türkiye’yi mahkum ettiği ‘şeklen demokrasi’ cesedini sürükleme anomalisinden tamamen çıkıp bilindik anlamda tam teşekkülü bir diktatörlüğe geçmeyi denemeyeceğinin garantisi nedir? Hem Ayetullah Humeyni iktidara seçimle mi gelmişti ki, Erdoğan da iktidardan seçimle gitsin! Humeyni’yi iktidara taşıyan halk ihtilalinin tersine “halk ihtilali” havasına sokacağı bir kaosla iktidara ömür boyu tutunmaktan Erdoğan’ı kim ya da ne alıkoyabilir? Kaldı ki bu saatten ve bunca yaşananlardan sonra böyle bir şeye girişeceğinden kim şüphe duyabilir? Gırtlağına kadar harama batmış, boğazına kadar kana bulaşmış Erdoğan ve çevresindekilerin ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmaktan başka çareleri mi var sanki?
Erdoğan, seçimlerden dilediği sonucu çıkarmak için her düzeyde hazır olduğu gibi, istemediği bir sonuç çıkması durumuna da her düzey ve düzlemde hazırlıklarını tamamlamış durumda. Bir aralar İYİ Parti lideri Meral Akşener’in de gündeme getirdiği ülkenin orasındaki burasındaki kamplarda silahlı eğitim alan milisler, bahsini ettiğimiz terör örgütleri ve SADAT benzeri silahlı profesyonel yapılar, ellerinin altında onbinlerce silahlı insan bulunan güvenlik şirketleri, partizan milislere çevrilen polis teşkilatı ve yeni sistemle yetiştirilen ordu mensupları bir yana, hani Erdoğan’ın “evlerinde zor tutuyorum” dediği o “yüzde 50” var ya, işte onların önemlice bir kısmını da kendisi için en kötü duruma hazırladığından emin olabilirsiniz. Yani Erdoğan bugün yıllar önce söylediği gibi “minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamız, müminler asker…” modunda.
Bu konuyu biraz daha açıp izah etmeye çalışalım. Şurası bir gerçek ki, çok fonksiyonlu 15 Temmuz darbe komplosunun işlevlerinden biri de Erdoğan’ın kendi yandaşlarına cesaret aşılamasıydı. Bu çakma ve şikeli darbe girişimi sayesinde Erdoğan, ülkenin sıradan insanını taşla uçak düşürebileceğine, egzozuna tişört tıkayarak tankları durdurabileceğine, çıplak elle NATO’nun en büyük 2. ordusunu durdurabileceğine inandırdı bir kere. Ajite ederek bilediği kitleleri, çoğu tuzağa çekilmiş, ne yaptıklarının, neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisindeki askerlerin üzerine sürmekten çekinmeyen Erdoğan’ın seçimleri kaybetmesi durumunda aşırı güven ve cesaret patlaması yaşayan bu kitlelerin hayatını sahaya sürmeyeceğini kim iddia edebilir?
VAZİYET, ‘REİS, KAYBEDECEĞİ SEÇİMİ YAPMAZ!’DAN DAHİ FECİ
Erdoğan’ın iktidarı bırakma lüksü olmadığında mutabıksak, bir şekilde kaybedeceği seçimlerden sonra yapacakları konusunda da mutabık olabiliriz. Bir yandaş yazarın “Reis kaybedeceği seçimi yapmaz,” diye övdüğü Erdoğan, o yandaşın düşündüğünden bile iktidara daha bağımlı. Yandaşın bahsettiği gibi hesaplarını, her yolu deneyerek garantiye alacağı sandıkla sınırlı tutacak kadar bile rahat değil. Erdoğan ve adamları tüm hazırlıklarını, sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın, iktidarda kalmanın gereklerine göre yapmış durumda. Kendilerini iktidardan etme potansiyeli olan her durum için farklı bir hazırlıkları olduğunu söylersek abartmış olmayız.
Sürgünde tanıştığım bir dostum, 15 Temmuz’un yukarıda birazcık bahsettiğim kitleleri normalde yapamayacakları bir şeylere cesaretlendirme fonksiyonuna dair enteresan bir tecrübesini anlatmıştı. Mağdur edilmiş tecrübeli bir kamu görevlisi olan bu arkadaşım Doğu Anadolu’da bir köy ziyareti sırasında ilginç bir eğitim yöntemiyle karşılaşmış. Köylüler, yaratılışları gereği kurtlardan korkan çoban köpeği yapmayı planladıkları köpeklerini kurtlara karşı cesaretlendirmek için ilginç bir yöntem kullanıyorlarmış.
Arkadaşımın anlattığına göre, köylüler yakaladıkları bir kurdu bir kazığa önce sıkıca bağlamışlar. Arkadaşım ve yanındakilerin yapmayın etmeyin itirazları arasında sopalarla vura vura kurdu ayakta duramayacak hale getirinceye kadar dövmüşler. Kan revan, kırık çıkık içerisinde zavallı kurt iyice bitap düştükten sonra köylüler, çoban köpeği yapacakları genç köpekleri getirip “bakın işte korktuğunuz kurt eni topu bu işte” dercesine o kurda saldırtmışlar. Bu yöntem sayesinde, saldırıları karşısında zavallı kurttan acizlikten başka bir karşılık göremeyen köpeklerin bilinçaltına kurtların o kadar da korkulacak yaratıklar olmadığını kazımışlar.
GÜNÜN SONUNDA KURTLAR MI AYAKTA KALIR, KÖPEKLER Mİ?
Köylüler, çoban köpeklerinin aldıkları bu vahşi eğitimden sonra, sürüye ilişen gücü kuvveti yerinde kurtlara saldırmakta bir an bile tereddüt etmediklerini söylüyorlarmış. Çakma bir düzenek üzerinden aldıkları talim sayesinde elde ettikleri aşırı cesaret ve psikolojik üstünlükle çoğu zaman kurtları püskürtmekte başarılı da oluyorlarmış. Ancak, tabiatı gereği bütün kurtlar bitap düşmüş o zavallı kurt gibi olmadığından, kendilerine pompalanan aşırı cesaretle kurtlara saldıran bazı çoban köpeklerinin akıbeti maalesef vahşi kurtların dişleri arasında parçalanmak oluyormuş.
Tıpkı o köylüler gibi Erdoğan da, çakma 15 Temmuz darbe girişimi sırasında yaptırdığı bir çeşit talimle kendi kitlesine en cevval kurtları bile parçalamayı gözüne kestirecek kadar cesaret pompalamış durumda. Yarın ihtiyaç duyduğunda o kitleyi karşı karşıya getireceği dinamikler karşısında da aynı cesareti göstermelerini beklememesi için hiçbir sebep yok.
Tabii, 15 Temmuz’daki çakma düzenek yerine gerçek silahlı unsurlarla karşılaşmalarının sonucunun ne olacağını bugünden tahmin etmek kolay değil. Kim kimi ne kadar parçalar, günün sonunda kurt mu ayakta kalır köpek mi, şimdiden kimse bilemez. Bildiğimiz bir şey varsa o da, tıpkı iktidarın bağımlı hale geldiği olağanüstü hal altında yapılan anti-demokratik seçim süreci gibi seçim sonrasının da pek normal olmayacağı…
[Bülent Keneş] 26.5.2018 [TR724]
Mümtaz’er Türköne… Küskün demokrat! [Sefer Can]
Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne (62) bir siyaset bilimci, köşe yazarı ve siyasi aktivist. Bugünlerde sadece duruşmalardaki savunmalarıyla gündeme gelebiliyor. Çünkü o da diğer Zaman Gazetesi yazarlarıyla birlikte 15 Temmuz’da AKP Hükümete darbe yapmak suçlamasıyla yargılanıyor. 4 Ağustos 2016’dan beri tutuklu olarak İstanbul Silivri Cezaevinde. Makalelerinden dolayı hakkında ağırlaştırılmış müebbet cezası ve 15 yıl hapis isteniyor. Bu arada cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ve tehdit iddiasıyla açılmış çok sayıda davadan da yargılanıyor. Mesela “Arınç, Saray’ı Sur’daki tünellere sokuyor” başlıklı yazısında Cumhurbaşkanına yönelik tehdit suçunu işlediği gerekçesiyle 4 yıl iki ay hapis cezası aldı. Aynı yazı darbe davasının delillerinden biri olarak iddianamede yer alıyor. Oysa yürürlükteki kanunlara göre; aynı konuda birden fazla yargılama yapmak yasak.
Türköne, savunmalarından arta kalan zamanlarında apolitik romanını tamamlamaya çalışıyor. O artık siyasete küsmüş, üniversite yıllarından beri hem teorisyen hem de eylemci olarak yer aldığı siyasi hayattan tamamen çekilmiş durumda. ‘Öldü’ diye yazdığı siyasal İslamcılığın hortlamasını ve toplumu kasıp kavurmasını hücresinden seyrediyor.
Prof. Türköne, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra da anayasal düzeni ortadan kaldırma suçlamasıyla yargılanıp beraat etmiş; Milliyetçi Hareket Partisi’nin gençlik liderlerinden biri. Darbe yıllarının işkencelerle anılan Mamak Cezaevinde iki yıl tutuklu kalmış. Darbenin ne demek olduğunu o günlerde anladığını ve darbe karşıtı duruşunu bu tecrübelerle geliştirdiğini anlatıyor.
12 Eylül döneminde Mamak’ta tutukluyken yaşadığı bir sahneyle darbelerle olan problemini mahkeme heyetine şöyle anlatıyor: “Görüş günü annem gelmiş ilk defa. Dış kafeste bir yüzbaşı beni tam 2 saat dövdü tahta bir copla; koğuşa gittiğimde bir hafta yerimden kalkamadım. Korkunç bir vahşet. Ve annemin karşısında annem karşıdan bakarken dayak yedim. ‘Bir evlat annesine bunu yaşatmamalı’ diye ahdettim.”
Diğer 15 Temmuz medya davalarında olduğu gibi, Türköne, Şahin Alpay ve Ali Bulaç’ın dahil olduğu grupla ilgili de bütün aşamalarda hukuksuzluklar gözden kaçmıyor. Polis sorgusu, iddianame ve savcı mütalaası mantık hataları ve hukuk skandallarıyla dolu. Savcılara göre, AKP hükümetini eleştirmek suç, hukuk önünde hesap sorulacağını söylemek ise tehdit. Daha kötüsü savcılar yazılarda olmayan cümleleri yazarlara isnat ediyor, ya da mantıksız/hukuksuz çıkarımlar yapıyor. Türköne mahkemede bu duruma şöyle itiraz ediyor: “Yeni Türkiye’nin aktörleri diye bir yazıdan kişisel karizmalara kapalı gücünü hukuktan ve akli gereklerden alan bir devlet iktidarı oluşacak, siyaset tekelci yapısını kaybedecek meşru sınırlarına çekilecek; ortaya çoğulcu rızaya ve katılıma dayanan bir iktidar denklemi çıkacak” diye bir yazı yazmışım. İktibas bu kadar; iddianamede şöyle devam ediyor. ‘demokrasi içerisinde bir arayış gibi görünse de özünde askeri darbeyi davet edici mahiyet taşımaktadır’” Savcı demokrasi talebi içerikli darbe talebi gibi absürt suçlamaları pek çok yerde yapıyor. Mesela ona göre Zaman Gazetesi’nin sosyal medya hesaplarını takip etmek, gazetenin yazarlarının işlediği suçlardan biri. Yanlış hatırlamıyorsam bir milyondan fazla takipçisi olan hesaplardı. Savcının, hukuk önünde eşitlik gereği bu insanların tamamına dava açması gerekirdi. AKP’li vekil ve yöneticilerin de bu kitleye dahil olduğunu da kayda geçirelim.
Mütalaaya imza atan Savcı Cem Üstündağ bir bölümü Yüce Divan’da devam eden Ergenekon ve Balyoz davaları için ‘sözde darbe soruşturmaları’ ifadesini kullanmış. Zaman Gazetesi, Aksiyon Dergisi, Cihan Haber Ajansı, Cihan Radyo ve Irmak Televizyonu’nun “Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik Ergenekon, Balyoz gibi sözde darbe soruşturmalarını haklı göstermeye çalışan bir yayın politikası izlediği,” ileri sürüyor. Oysa bahsi geçen davalar devam ediyor. Yargıtay’ın bozma kararından sonra yeniden yargılama yapan İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi, Ergenekon davasında eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve bağlantılı suçu işledikleri iddia edilen 18 kişinin dosyasını ayırarak Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi’ne gönderdi. Diğer sanıklar bakımından karar duruşması yapılacak. Balyoz’da ise Çetin Doğan’ın aralarında bulunduğu yedi sanık hakkında verilen beraat kararının bozulması için Başsavcılık, Yargıtay’a temyiz başvurusu yaptı. Yargıtay henüz son sözü söylemiş, hükmü kesmiş değil. Yani savcı AYM, Yargıtay ve yerel mahkemenin kararını beklemeden hükmü vererek hem hukuku katlediyor hem de suç işliyor. Sanıklar hakkında suç uyduruyor. Ya da son zamanlarda örneklerine fazlasıyla rastladığımız üzre yüksek mahkemelere meydan okuyor.
Türköne ve diğer yazarlarla ilgili yandaş gazetelerden yapılan kupür arşivinin daha gözaltı sırasında, emniyet sorgusunda soruya dönüştürülmesi hazırlığın çok öncelere dayandığını gösteriyor. “Fethullahçı terör örgütü lideri Fethullah Gülen’in 4 Temmuz 2016 tarihinde İstanbul 18. Asliye Ceza Mahkemesi hakimi İlhan Karagöz tarafından verilen mahkeme kararıyla “mehdi” ilan edildiği…” iddiası da sorular arasında. Türköne bu absürt soruya şu karşılığı veriyor: “Bu ifadeleri bana yöneltmiş olduğunuz soruda öğrendim. Bu karara yer veren hakimin yargılanmak yerine deli gömleği giydirilip bir tımarhaneye tıkılması gerekir. Benim düşüncem budur.” Yandaş medya kupürlerinden suç üretme çabası Mümtaz’er Hoca’nın zekice cevaplara toslamış ama nafile.
Türköne ise bütün savunmalarında hükümeti eleştirmenin demokratik hak olduğunu ve meşru muhalefet kanallarının açıkça kullanılmasının darbelere kapıyı kapatacağını dile getiriyor. “Bana gösterdiğiniz yazıların tamamı Demokratik alternatifleri iktidar karşısında savunmaktadır. Mesela bana gösterilen 13. Sayfa da yer alan “Arınç Sarayı surdaki tünellere sokuyor” yazısı Bülent Arınç’ın çözüm sürecine ilişkin eleştirilerini yorumlamaktadır. Bir Türk milliyetçisi olarak bu yazıdaki ifadelerim muhalefet partilerinin de iktidarı eleştirirken kullandığı argümanlara dayanmaktadır. Bu sözlerden daha şiddetlisini MHP lideri Bahçeli grup toplantılarında dile getirmiştir.”
“Darbeye karşı oldum ama hükümete muhalifim. Benim hükümete muhalif yazılarım 1 7/2 5 Aralık’tan çok önce başlamıştır. Bu arada gazetenin yayın politikasına aykırı olarak hükümete yönelik bazı suçlamalara karşı hükümetin haklı olduğunu savunan yazılarda kaleme aldım. Nisan 2004 te Milli Güvenlik Kurulunda “İrticayla Mücadele Eylem Planı” ve bu konu da Gülen Cemaatine karşı Erdoğan’ın dönemin başbakanı olarak askerlerle işbirliği yaptığına ve askerle mutabakat sağladığına dair Zaman Gazetesinde yer alan manşetlere karşı Erdoğanı savunan yazılar kaleme aldım. Bu yazılarıma da müdahale edilmedi.” Bu örnek bile Zaman yazarlarına bir diktenin söz konusu olmadığını göstermeye yeter aslında. Gazetenin hayat memat gibi gördüğü bir konuda Türköne tam aksini yazabilmiş.
“İktidara karşı muhalefet edebilmek ancak vicdan ve demokratik ahlak sahibi olanların işidir. Ben bu işi herkesin önünde açık olarak Zaman Gazetesi’nde yaptım.”
“Bir darbe engelleyecekseniz yapacağınız şey demokratik alternatifi canlı tutmaktır. Eğer toplum demokratik olarak mevcut iktidara alternatif bir iktidar göremezse ve bir umudu olmazsa darbecilerin önünü açar. Eğer ben 2011’e kadar iktidara destek vermiş biri olarak savcılığın iddianameye aldığı yazıları yazmamış olsaydım, bu muhalefeti yapmamış olsaydım işte o zaman darbe şartlarını kolaylaştırmak suçunu işlemiş olurdum. Bir darbenin panzehiri her zaman sandıktan bir alternatif çıkma ihtimalinin canlı tutulmasıdır.”
Mafya liderlerinin kan banyosu fantezilerini görmezden gelen yargı, Türköne gibi yazarların hukuk önünde hesap verme çağrısını darbe olarak niteliyor! En tehlikeli yazısında şöyle demiş: “Sanığın 17/12/2014 tarihinde yayınlanan yazısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ı kastederek “bize düşen sadece başkalarından esirgediği hukuku ondan esirgememek, kamudan aldığın gücü kullanarak yolsuzluk yaptıysan yargılanırsın, bunu örtmek için suç işlediysen ayrıca yargılanırsın…”
Türköne, Fethullah Gülen’le ilişkilerine dair soruları ise şöyle cevaplandırıyor: “Her iki seyahatimde de bugün AKP de görev alan politikacılar, akademisyenler ve bürokratlar vardı. Ama kendisinden saygı ve aşırı nezaket dışında hiçbir tavsiye telkin almadım. O şartlarda benim gibi bir adama talimat vermesi zaten düşünülemezdi.”
Türköne’yi talimatla yazı yazmakla suçlayan savcı baltayı bir kez daha taşa vurmuş. “Bana göstermiş olduğunuz tutanak metninde yer alan Fetullah Gülen’ e ait video metini ile benim yazım arasında ilişki zaman itibari ile uyumsuzdur. Benim yazım bahsedilen videonun yayınlanma tarihinden önce kaleme alınmıştır. Bu durumda zamanlama itibari ile benim yazım videodan önce olduğu için telkin ve talimat almış olmam mümkün değildir.”
Türköne, AKP hakkında 2008’de açılan kapatma davasında kamuoyu önünde en cesur desteği veren aydınlardan biridir. Bununla kalmamış Anayasa Mahkemesi’nde gerçekleşen savunmanın önemli bir kısmını kaleme almıştır. Ama bunu ispatlamak için kendi kitabını bile mahkemeye getirememiştir: “Size takdim etmek üzere avukatıma aldırmıştım; kendi kitabım, ‘Sözde askerler’ diye bir kitap. 2010 yılında yayınlanmış bir kitap fakat cezaevinden izin vermediler buraya getirilmesine.”
Yargılamanın esasını teşkil eden makalelerin 17-25 Aralık Yolsuzluk soruşturmaları sırasında kaleme alınmış olması dikkat çekici. Türköne, mahkemede bu konuyu şöyle vurgulamıştır: “ Bu iddianame bir 15 Temmuz iddianamesi değil, bu iddianame bir 17-25 Aralık iddianamesi. 29 Mart 2014’te sona eren yazılardan yargılanıyoruz. Ve iddianamenin sonunda da zaten belirtiliyor bu. Savcılık, 3. Sulh ceza hakimliği bizi tutukladığında zaten bu suçlama ile bizi tutuklattı. 17-25 Aralıktan sonra Zaman gazetesinde yazmaya devam etmekle suçladı bizi ve tutukladı. 15 Temmuzla ilgili hiç birşey sormadı. Zaten iddianamede de yok. 17-25 Aralık darbe iddiası ile yapılan tek yargılama bu şu anda. Mustafa Ünal oturup 17-25 Aralıkla ilgili kendisini savunmak zorunda hissetti. Bir 17-25 yargılaması başlıyor yeniden ve bu iktidarın pek hoşuna gitmeyen, pek istemediği bir şey. Ben bunu dikkatinize arz etmek istiyorum çünkü böyle bir yargılamanın yapılması böyle bir muhakemenin görülmesi hükümete komplo olarak anlaşılabilir. Hükümetin zaten bu konuda çok ciddi sıkıntıları var bunların üzerine tuz biber ekebilir.”
Türköne, son savunmasında savcı hakkında suç duyurusunda bulundu. “Savcının mütalaaya iddianamede olmayan, mahkemeye sunulmamış belgeleri katması CMK’ya aykırıdır. “Mutfakta biri mi var” kuşkusu yaratmıştır.” diyen Türköne, savcının anayasaya meydan okuduğunu öne sürdü: “Bu uygulama, Şahin Alpay hakkındaki AYM ve AİHM kararlarının benzerinin diğer sanıklar için de çıkabileceği ve tahliye sonucunu vereceği endişesiyle yapılmış izlenimi veriyor. AYM ve AİHM’in gazete yazılarının suç delili olarak yer aldığı durumlarda yazıların tam metninin verilmesi kararı burada da uygulanmalı. Duruşma savcısı ise yazılardan kısa alıntılarla yetinmiş ya da sadece yazı tarihlerini vermiştir.” Türköne’nin isyanı çık haklı. Savcı, yazıların tamamının okunmasını ısrarla istememektedir. Yaptığı kumdan kalenin, hayali suç isnatlarının bu şekilde ayakta kalacağını düşürüyor olmalı. İfade özgürlüğünün suç olarak nitelenmesi zaten garabet ama savcı bunu bile başaracak malzeme bulamamış. El çabukluğu ile sonuca gitmeye çalışıyor.
Mümtazer Hoca’nın şu tespiti aslında savcıların ve özel kurulan mahkemelerin durumunu özetliyor: “Şahin Alpay’ın AYM ve AİHM kararlarında yer alan beş köşe yazısı tarihleriyle mütalaada yer almaktadır. Duruşma savcısı suç unsuru olmayan delilleri tekrar kullanarak Anayasa’ya meydan okumuştur. Artık her yerde referans gösterilecek AİHM’in Şahin Alpay kararı bu anlamda bir delil teşkil etmektedir.” Türköne’nin tespiti onikiden vuruyor; bahane uydurarak kararları uygulamamanın bir adım ötesine geçmiş savcı.
Türköne, 15 Temmuz gecesi darbe karşıtı göstericilerle birlikte Boğaz köprüsüne yürüyenler arasında yer aldığına dair tanık da göstermektedir. Buna rağmen darbe gerekçesiyle yargılanıyor. Bu gerçek bile tek başına davaların hukuki olmaktan ziyade 17-25 Aralık operasyonlarının intikamı olduğunu gösteriyor.
[Sefer Can] 26.5.2018 [TR724]
Türköne, savunmalarından arta kalan zamanlarında apolitik romanını tamamlamaya çalışıyor. O artık siyasete küsmüş, üniversite yıllarından beri hem teorisyen hem de eylemci olarak yer aldığı siyasi hayattan tamamen çekilmiş durumda. ‘Öldü’ diye yazdığı siyasal İslamcılığın hortlamasını ve toplumu kasıp kavurmasını hücresinden seyrediyor.
Prof. Türköne, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra da anayasal düzeni ortadan kaldırma suçlamasıyla yargılanıp beraat etmiş; Milliyetçi Hareket Partisi’nin gençlik liderlerinden biri. Darbe yıllarının işkencelerle anılan Mamak Cezaevinde iki yıl tutuklu kalmış. Darbenin ne demek olduğunu o günlerde anladığını ve darbe karşıtı duruşunu bu tecrübelerle geliştirdiğini anlatıyor.
12 Eylül döneminde Mamak’ta tutukluyken yaşadığı bir sahneyle darbelerle olan problemini mahkeme heyetine şöyle anlatıyor: “Görüş günü annem gelmiş ilk defa. Dış kafeste bir yüzbaşı beni tam 2 saat dövdü tahta bir copla; koğuşa gittiğimde bir hafta yerimden kalkamadım. Korkunç bir vahşet. Ve annemin karşısında annem karşıdan bakarken dayak yedim. ‘Bir evlat annesine bunu yaşatmamalı’ diye ahdettim.”
Diğer 15 Temmuz medya davalarında olduğu gibi, Türköne, Şahin Alpay ve Ali Bulaç’ın dahil olduğu grupla ilgili de bütün aşamalarda hukuksuzluklar gözden kaçmıyor. Polis sorgusu, iddianame ve savcı mütalaası mantık hataları ve hukuk skandallarıyla dolu. Savcılara göre, AKP hükümetini eleştirmek suç, hukuk önünde hesap sorulacağını söylemek ise tehdit. Daha kötüsü savcılar yazılarda olmayan cümleleri yazarlara isnat ediyor, ya da mantıksız/hukuksuz çıkarımlar yapıyor. Türköne mahkemede bu duruma şöyle itiraz ediyor: “Yeni Türkiye’nin aktörleri diye bir yazıdan kişisel karizmalara kapalı gücünü hukuktan ve akli gereklerden alan bir devlet iktidarı oluşacak, siyaset tekelci yapısını kaybedecek meşru sınırlarına çekilecek; ortaya çoğulcu rızaya ve katılıma dayanan bir iktidar denklemi çıkacak” diye bir yazı yazmışım. İktibas bu kadar; iddianamede şöyle devam ediyor. ‘demokrasi içerisinde bir arayış gibi görünse de özünde askeri darbeyi davet edici mahiyet taşımaktadır’” Savcı demokrasi talebi içerikli darbe talebi gibi absürt suçlamaları pek çok yerde yapıyor. Mesela ona göre Zaman Gazetesi’nin sosyal medya hesaplarını takip etmek, gazetenin yazarlarının işlediği suçlardan biri. Yanlış hatırlamıyorsam bir milyondan fazla takipçisi olan hesaplardı. Savcının, hukuk önünde eşitlik gereği bu insanların tamamına dava açması gerekirdi. AKP’li vekil ve yöneticilerin de bu kitleye dahil olduğunu da kayda geçirelim.
Mütalaaya imza atan Savcı Cem Üstündağ bir bölümü Yüce Divan’da devam eden Ergenekon ve Balyoz davaları için ‘sözde darbe soruşturmaları’ ifadesini kullanmış. Zaman Gazetesi, Aksiyon Dergisi, Cihan Haber Ajansı, Cihan Radyo ve Irmak Televizyonu’nun “Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik Ergenekon, Balyoz gibi sözde darbe soruşturmalarını haklı göstermeye çalışan bir yayın politikası izlediği,” ileri sürüyor. Oysa bahsi geçen davalar devam ediyor. Yargıtay’ın bozma kararından sonra yeniden yargılama yapan İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi, Ergenekon davasında eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve bağlantılı suçu işledikleri iddia edilen 18 kişinin dosyasını ayırarak Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi’ne gönderdi. Diğer sanıklar bakımından karar duruşması yapılacak. Balyoz’da ise Çetin Doğan’ın aralarında bulunduğu yedi sanık hakkında verilen beraat kararının bozulması için Başsavcılık, Yargıtay’a temyiz başvurusu yaptı. Yargıtay henüz son sözü söylemiş, hükmü kesmiş değil. Yani savcı AYM, Yargıtay ve yerel mahkemenin kararını beklemeden hükmü vererek hem hukuku katlediyor hem de suç işliyor. Sanıklar hakkında suç uyduruyor. Ya da son zamanlarda örneklerine fazlasıyla rastladığımız üzre yüksek mahkemelere meydan okuyor.
Türköne ve diğer yazarlarla ilgili yandaş gazetelerden yapılan kupür arşivinin daha gözaltı sırasında, emniyet sorgusunda soruya dönüştürülmesi hazırlığın çok öncelere dayandığını gösteriyor. “Fethullahçı terör örgütü lideri Fethullah Gülen’in 4 Temmuz 2016 tarihinde İstanbul 18. Asliye Ceza Mahkemesi hakimi İlhan Karagöz tarafından verilen mahkeme kararıyla “mehdi” ilan edildiği…” iddiası da sorular arasında. Türköne bu absürt soruya şu karşılığı veriyor: “Bu ifadeleri bana yöneltmiş olduğunuz soruda öğrendim. Bu karara yer veren hakimin yargılanmak yerine deli gömleği giydirilip bir tımarhaneye tıkılması gerekir. Benim düşüncem budur.” Yandaş medya kupürlerinden suç üretme çabası Mümtaz’er Hoca’nın zekice cevaplara toslamış ama nafile.
Türköne ise bütün savunmalarında hükümeti eleştirmenin demokratik hak olduğunu ve meşru muhalefet kanallarının açıkça kullanılmasının darbelere kapıyı kapatacağını dile getiriyor. “Bana gösterdiğiniz yazıların tamamı Demokratik alternatifleri iktidar karşısında savunmaktadır. Mesela bana gösterilen 13. Sayfa da yer alan “Arınç Sarayı surdaki tünellere sokuyor” yazısı Bülent Arınç’ın çözüm sürecine ilişkin eleştirilerini yorumlamaktadır. Bir Türk milliyetçisi olarak bu yazıdaki ifadelerim muhalefet partilerinin de iktidarı eleştirirken kullandığı argümanlara dayanmaktadır. Bu sözlerden daha şiddetlisini MHP lideri Bahçeli grup toplantılarında dile getirmiştir.”
“Darbeye karşı oldum ama hükümete muhalifim. Benim hükümete muhalif yazılarım 1 7/2 5 Aralık’tan çok önce başlamıştır. Bu arada gazetenin yayın politikasına aykırı olarak hükümete yönelik bazı suçlamalara karşı hükümetin haklı olduğunu savunan yazılarda kaleme aldım. Nisan 2004 te Milli Güvenlik Kurulunda “İrticayla Mücadele Eylem Planı” ve bu konu da Gülen Cemaatine karşı Erdoğan’ın dönemin başbakanı olarak askerlerle işbirliği yaptığına ve askerle mutabakat sağladığına dair Zaman Gazetesinde yer alan manşetlere karşı Erdoğanı savunan yazılar kaleme aldım. Bu yazılarıma da müdahale edilmedi.” Bu örnek bile Zaman yazarlarına bir diktenin söz konusu olmadığını göstermeye yeter aslında. Gazetenin hayat memat gibi gördüğü bir konuda Türköne tam aksini yazabilmiş.
“İktidara karşı muhalefet edebilmek ancak vicdan ve demokratik ahlak sahibi olanların işidir. Ben bu işi herkesin önünde açık olarak Zaman Gazetesi’nde yaptım.”
“Bir darbe engelleyecekseniz yapacağınız şey demokratik alternatifi canlı tutmaktır. Eğer toplum demokratik olarak mevcut iktidara alternatif bir iktidar göremezse ve bir umudu olmazsa darbecilerin önünü açar. Eğer ben 2011’e kadar iktidara destek vermiş biri olarak savcılığın iddianameye aldığı yazıları yazmamış olsaydım, bu muhalefeti yapmamış olsaydım işte o zaman darbe şartlarını kolaylaştırmak suçunu işlemiş olurdum. Bir darbenin panzehiri her zaman sandıktan bir alternatif çıkma ihtimalinin canlı tutulmasıdır.”
Mafya liderlerinin kan banyosu fantezilerini görmezden gelen yargı, Türköne gibi yazarların hukuk önünde hesap verme çağrısını darbe olarak niteliyor! En tehlikeli yazısında şöyle demiş: “Sanığın 17/12/2014 tarihinde yayınlanan yazısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ı kastederek “bize düşen sadece başkalarından esirgediği hukuku ondan esirgememek, kamudan aldığın gücü kullanarak yolsuzluk yaptıysan yargılanırsın, bunu örtmek için suç işlediysen ayrıca yargılanırsın…”
Türköne, Fethullah Gülen’le ilişkilerine dair soruları ise şöyle cevaplandırıyor: “Her iki seyahatimde de bugün AKP de görev alan politikacılar, akademisyenler ve bürokratlar vardı. Ama kendisinden saygı ve aşırı nezaket dışında hiçbir tavsiye telkin almadım. O şartlarda benim gibi bir adama talimat vermesi zaten düşünülemezdi.”
Türköne’yi talimatla yazı yazmakla suçlayan savcı baltayı bir kez daha taşa vurmuş. “Bana göstermiş olduğunuz tutanak metninde yer alan Fetullah Gülen’ e ait video metini ile benim yazım arasında ilişki zaman itibari ile uyumsuzdur. Benim yazım bahsedilen videonun yayınlanma tarihinden önce kaleme alınmıştır. Bu durumda zamanlama itibari ile benim yazım videodan önce olduğu için telkin ve talimat almış olmam mümkün değildir.”
Türköne, AKP hakkında 2008’de açılan kapatma davasında kamuoyu önünde en cesur desteği veren aydınlardan biridir. Bununla kalmamış Anayasa Mahkemesi’nde gerçekleşen savunmanın önemli bir kısmını kaleme almıştır. Ama bunu ispatlamak için kendi kitabını bile mahkemeye getirememiştir: “Size takdim etmek üzere avukatıma aldırmıştım; kendi kitabım, ‘Sözde askerler’ diye bir kitap. 2010 yılında yayınlanmış bir kitap fakat cezaevinden izin vermediler buraya getirilmesine.”
Yargılamanın esasını teşkil eden makalelerin 17-25 Aralık Yolsuzluk soruşturmaları sırasında kaleme alınmış olması dikkat çekici. Türköne, mahkemede bu konuyu şöyle vurgulamıştır: “ Bu iddianame bir 15 Temmuz iddianamesi değil, bu iddianame bir 17-25 Aralık iddianamesi. 29 Mart 2014’te sona eren yazılardan yargılanıyoruz. Ve iddianamenin sonunda da zaten belirtiliyor bu. Savcılık, 3. Sulh ceza hakimliği bizi tutukladığında zaten bu suçlama ile bizi tutuklattı. 17-25 Aralıktan sonra Zaman gazetesinde yazmaya devam etmekle suçladı bizi ve tutukladı. 15 Temmuzla ilgili hiç birşey sormadı. Zaten iddianamede de yok. 17-25 Aralık darbe iddiası ile yapılan tek yargılama bu şu anda. Mustafa Ünal oturup 17-25 Aralıkla ilgili kendisini savunmak zorunda hissetti. Bir 17-25 yargılaması başlıyor yeniden ve bu iktidarın pek hoşuna gitmeyen, pek istemediği bir şey. Ben bunu dikkatinize arz etmek istiyorum çünkü böyle bir yargılamanın yapılması böyle bir muhakemenin görülmesi hükümete komplo olarak anlaşılabilir. Hükümetin zaten bu konuda çok ciddi sıkıntıları var bunların üzerine tuz biber ekebilir.”
Türköne, son savunmasında savcı hakkında suç duyurusunda bulundu. “Savcının mütalaaya iddianamede olmayan, mahkemeye sunulmamış belgeleri katması CMK’ya aykırıdır. “Mutfakta biri mi var” kuşkusu yaratmıştır.” diyen Türköne, savcının anayasaya meydan okuduğunu öne sürdü: “Bu uygulama, Şahin Alpay hakkındaki AYM ve AİHM kararlarının benzerinin diğer sanıklar için de çıkabileceği ve tahliye sonucunu vereceği endişesiyle yapılmış izlenimi veriyor. AYM ve AİHM’in gazete yazılarının suç delili olarak yer aldığı durumlarda yazıların tam metninin verilmesi kararı burada da uygulanmalı. Duruşma savcısı ise yazılardan kısa alıntılarla yetinmiş ya da sadece yazı tarihlerini vermiştir.” Türköne’nin isyanı çık haklı. Savcı, yazıların tamamının okunmasını ısrarla istememektedir. Yaptığı kumdan kalenin, hayali suç isnatlarının bu şekilde ayakta kalacağını düşürüyor olmalı. İfade özgürlüğünün suç olarak nitelenmesi zaten garabet ama savcı bunu bile başaracak malzeme bulamamış. El çabukluğu ile sonuca gitmeye çalışıyor.
Mümtazer Hoca’nın şu tespiti aslında savcıların ve özel kurulan mahkemelerin durumunu özetliyor: “Şahin Alpay’ın AYM ve AİHM kararlarında yer alan beş köşe yazısı tarihleriyle mütalaada yer almaktadır. Duruşma savcısı suç unsuru olmayan delilleri tekrar kullanarak Anayasa’ya meydan okumuştur. Artık her yerde referans gösterilecek AİHM’in Şahin Alpay kararı bu anlamda bir delil teşkil etmektedir.” Türköne’nin tespiti onikiden vuruyor; bahane uydurarak kararları uygulamamanın bir adım ötesine geçmiş savcı.
Türköne, 15 Temmuz gecesi darbe karşıtı göstericilerle birlikte Boğaz köprüsüne yürüyenler arasında yer aldığına dair tanık da göstermektedir. Buna rağmen darbe gerekçesiyle yargılanıyor. Bu gerçek bile tek başına davaların hukuki olmaktan ziyade 17-25 Aralık operasyonlarının intikamı olduğunu gösteriyor.
[Sefer Can] 26.5.2018 [TR724]
Doların artışı telsizden gelen son ikaz [Semih Ardıç]
Türkiye’nin borç krizinden mütevellit döviz şokundan kurtulması için mevcut zihniyetten kurtulması şart. Yalancı çobanın getireceği habere ne kadar itimat edilirse mevcut iktidarın ekonomiyi düzlüğe çıkaracağına dair beyanlarına da o kadar itimad edilecektir.
Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya’nın yüzde 3 faiz artış kararını açıklayamaması üzerine Başbakan Binali Yıldırım’ın devreye girdiği bir memlekette hangi bağımsızlıktan, hangi özerklikten bahsedilebilir.
MERKEZ BANKASI, ERDOĞAN’DAN ONAY ALMADAN FAİZİ ARTIRAMADI
Reuters’in haberine göre Başbakan Yıldırım, Saray’a gidip Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ı ikna etmese tansiyonu muvakkaten düşüren son hamle de gelmeyecekti.
Vatandaşın cebindeki TL yanıp tutuşurken Merkez Bankası kanunun kendisine verdiği imtiyazı kullanmakta tereddüt ediyor. Niçin? Erdoğan’ın hışmına uğramaktan korktuğu için TCMB Başkanı Çetinkaya vazifesini ihmal kusuru işlemeyi göze alabiliyor.
TL sene başından beri yüzde 22 erimiş, fiyat istikrarından mesul müessesemiz Erdoğan’ın gözlerinin içine bakıyor. Bir umut ışığı göremeyince de kendi kararını yiyip yutmaya kalkıyor. Ne âlâ!
YATIRIMCI BU YÜZDEN TASI TARAĞI TOPLUYOR
İktidara yakın kimseler dolar ya da faizin yükselmesinin sebebini niye hariçte, şer odaklarında arıyor ki! Hem kifâyetsiz hem korkak bir Merkez Bankası’nın mevcudiyeti yatırımcının tası tarağı toplaması için yeter de artar.
TCMB Başkanı toplantıyı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) binasında yapıyorsa yerli ya da yabancı yatırımcıların bundan nasıl bir mânâ çıkarması bekleniyor ki!
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve TCMB Başkanı Çetinkaya’nın iki hafta geçmeden yeniden İngiltere’nin yolunu tutması da gösteriyor ki Erdoğan’ın son Londra seferi ile murad edilen malî destek gelmedi.
ERDOĞAN’DAN İNGİLTERE’YE İMA YOLLU SİTEM
Erdoğan geçen gün Saray’da verdiği iftar yemeğinde, “Son kur artışında yalnız bırakıldık.” diyerek destek gelmediğini ağzından kaçırdı zaten.
Son iki haftada Merkez Bankası’nın ‘özerkliğini’ dinamitle havaya uçurmaktan beter beyanlar verildikten sonra Şimşek ve Çetinkaya, Londra’da ne bulmayı umuyor ki!
Türkiye’yi para yatıracak kadar güvenli buluyorlarsa Şimşek’in gelmesini beklemezler zaten. Kimsenin bundan tereddüdü olmasın.
Bu hususu en iyi bilen parti AKP’dir. ‘Dış mihrak’ diye hakaret ettikleri yabancı yatırımcı 2002 senesinden 2018’e kadar Türkiye’ye 305 milyar dolar borç verdi. Özelleştirmeler ve diğer yatırımlar ilave edildiğinde hariçten gelen el parası 450 milyar doları buluyor.
NE KADAR HUKUK VE DEMOKRASİ O KADAR PARA
Türkiye’yi sevdikleri ya da sevmedikleri için vermediler o paraları. Hukuk, demokrasi, kalkınma ve istikbal gördüler, nihayetinde Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu kaynağı altın tepside takdim ettiler.
Hukuk devletinin himayesi altındayken onlar da kazandı Türkiye de.
Her fırsatta anlatılan altyapı yatırımların kredileri bu şekilde gelmeseydi dahildeki kaynaklarla ne yol ne köprü inşa edilebilirdi. Bütçe açığı 50 milyar TL’yi aşmış, cari açığı 60 milyar dolara koşan bir ekonominin ne kadar sermayeye ihtiyaç duyduğunu ayrıca ispata lüzum var mıdır?
RUSYA VE KÖRFEZ’İN SADECE İSMİ VAR, PARA BATIDAN GELİYOR
Türkiye sermaye kıtlığından her daim batının yardımı ile çıkmıştır. Ankara’nın savruk ve reel siyasetten kopuk adımları yüzünden siyasî münasebetlerin en vasat seviyeye indiği son senelerde bile bu destek devam etti.
Her ne kadar vanaları kapatma temayülü baş gösterse de paranın azı da çoğu da batıdan geliyor. Körfez, Rusya ve Çin’in sadece ismi var.
Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarından ihracat gelirlerine kadar bütün veriler bu hakikati haykırıyor.
Sadece bir misal: Türkiye’nin 165 milyar dolar ihracatının içinde 16 milyar dolar payı olan Almanya birinci sıradadır.
Alman vatandaşlarının Türkiye’de keyfî gerekçelerle hapse atılmasına Berlin’in malî müeyyide ile cevap verdiği 2017 senesinde Almanya’nın Türkiye ekonomisinde ne kadar vazgeçilmez bir ticarî ortak olduğu bir kere daha görüldü.
Erdoğan’ın ‘nazi artığı’ hakaretinin sebep olduğu kayıplar da iktidara ‘akıl parası’ oldu.
AKP’NİN 3Y’DEN ANLADIĞI BAŞKAYMIŞ
Yatırımcılar bugün gidiyorlar zira yasak, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele için 3Y formülü ile yola çıkan AKP siyasi çizgisi itibarıyla artık medeni dünyada bahsi geçen üç kavramın fâili olarak zikrediliyor.
Nitekim dünyanın en büyük kütüphanesi Wikipedia’ya Türkiye’den erişmek 2 Mayıs 2017’den beri yasak.
ABD ve Avrupa Birliği (AB) ile rutin ve sıhhatli bir münasebet kuramayacak kadar batıdan uzaklaşmış bir Türkiye’nin hem siyasî hem de iktisadî kayıpları alt alta yazılsa İstanbul Boğazı’nın üzerine dördüncü bir köprü inşa edecek yekûna ulaşılır.
S-400 FÜZELERİNE İLK MİSİLLEME F-35 SAVAŞ UÇAĞI OLDU
ABD Temsilciler Meclisi’nden 25 Mayıs’ta bir karar çıktı: F-35 savaş uçaklarının teslimatı askıya alındı.
Türkiye’nin imalatında vazife aldığı ilk uçağı Haziran’da teslim alması beklenirken alınan karardaki mesaj gayet berrrak: “NATO üyesi olduğunuz halde Rusya ile S-400 anlaşması yapıyorsanız bizden bu uçakları alamazsınız.”
Aynı gün Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Christina Lagarde da Bloomberg TV’ye mülakat verdi. Mülakatın öznesi Türkiye’deki borç krizi ve doların yükselişiydi.
Lagarde, “Türkiye hakkında endişeli misiniz?” suâline, “Gerekli tedbirleri almayan bazı gelişmekte olan ekonomilerde düzen bozulacak.” cevabını verdi.
Maalesef Türkiye o tedbirleri hâlâ almadı. Zira Erdoğan’ın başkanlık ihtirası hepsinden elzem! Seçime kadar reform, tedbir, ıslahat her ne varsa unutacağız.
IMF BAŞKANI: HERKES İYİ OLDUĞU İŞ YAPMALI
Amma velakin IMF Başkanı Lagarde, gidilen yolun yol olmadığını nazik bir dille aktardı.
Merkez Bankası’na müdahale edildiği yönündeki iddialara dair IMF Başkanı, “Herkes iyi olduğu işi yapmalı. Para politikası anlamında bütün siyasi liderler Merkez Bankası’nı yapmak zorunda olduğu işleri yapması anlamında serbest bırakmak zorunda. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı sağlanmalıdır.” ifadelerini kullandı.
Lagarde bu sözlerle Erdoğan’a o veciz atasözünü hatırlattı. “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!”
IMF Başkanı, Erdoğan’ın aklı başında herkesi dehşete düşüren son beyan ve icraatına mukabil dünya çapında yatırımcıların hissiyatının ne olduğunu da anlattı.
Lagarde umumî hissiyatı ve dahi endişeyi şu sözlerle aktardı: “Yapılan bazı yorumlar uluslararası kamuoyunu ve yatırımcıları alarm haline geçirdi. Merkez Bankası hakkında yapılan bazı yorumlar bankanın talimat altında olduğu, yönlendirildiği veya etkilendiği hususunda uluslararası kamuoyunu endişelendirdi. Bu durum belirsizlik ve güvensizliğe sebep oluyor.”
‘DOLAR GÜÇLENİYOR, BAZI EKONOMİLERDE DÜZEN BOZULACAK’
IMF Başkanı Lagarde, piyasanın seyrini de şu sözlerle hülâsa etti: “Dolar güçleniyor. ABD’de para politikası sıkılaşıyor. Gelişmekte olan ülkelerden para geri gidiyor. Gördüğümüz bu. Gerekli tedbirleri almayan bazı gelişmekte olan ekonomilerde düzen bozulacak. Bu bekleniyordu.”
Düzenin bozulacağını bir kişi hariç herkes bekliyordu. O büyük dalganın geminin üzerine doğru geldiğini görmek istemeyen kaptan 24 Haziran 2018 Pazar günü bütün yolcuların hayatını tehlikeye atacak manevrayı yapmak için gün sayıyor.
O vakte kadar kaptan ikazları sadece dinliyormuş gibi yapacak. Hatta yolcuların gönlünü hoş edecek bir iki taviz de verecek.
TL’deki kademeli düşüş gemi tamamen batmadan intibaha gelmemiz için telsizden yapılan son bir ikaz. Havacılık gibi denizciliğin iletişim lisanı İngilizce tabiî… Mesajın hedefine ulaşması kaptanın lisan bilgisi ile de birebir irtibatlı.
Kaptanda ve onun çizdiği hatalı rotada ısrar edilirse geminin karaya oturması bile talihlilik olacaktır.
[Semih Ardıç] 26.5.2018 [TR724]
Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Çetinkaya’nın yüzde 3 faiz artış kararını açıklayamaması üzerine Başbakan Binali Yıldırım’ın devreye girdiği bir memlekette hangi bağımsızlıktan, hangi özerklikten bahsedilebilir.
MERKEZ BANKASI, ERDOĞAN’DAN ONAY ALMADAN FAİZİ ARTIRAMADI
Reuters’in haberine göre Başbakan Yıldırım, Saray’a gidip Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ı ikna etmese tansiyonu muvakkaten düşüren son hamle de gelmeyecekti.
Vatandaşın cebindeki TL yanıp tutuşurken Merkez Bankası kanunun kendisine verdiği imtiyazı kullanmakta tereddüt ediyor. Niçin? Erdoğan’ın hışmına uğramaktan korktuğu için TCMB Başkanı Çetinkaya vazifesini ihmal kusuru işlemeyi göze alabiliyor.
TL sene başından beri yüzde 22 erimiş, fiyat istikrarından mesul müessesemiz Erdoğan’ın gözlerinin içine bakıyor. Bir umut ışığı göremeyince de kendi kararını yiyip yutmaya kalkıyor. Ne âlâ!
YATIRIMCI BU YÜZDEN TASI TARAĞI TOPLUYOR
İktidara yakın kimseler dolar ya da faizin yükselmesinin sebebini niye hariçte, şer odaklarında arıyor ki! Hem kifâyetsiz hem korkak bir Merkez Bankası’nın mevcudiyeti yatırımcının tası tarağı toplaması için yeter de artar.
TCMB Başkanı toplantıyı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) binasında yapıyorsa yerli ya da yabancı yatırımcıların bundan nasıl bir mânâ çıkarması bekleniyor ki!
Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve TCMB Başkanı Çetinkaya’nın iki hafta geçmeden yeniden İngiltere’nin yolunu tutması da gösteriyor ki Erdoğan’ın son Londra seferi ile murad edilen malî destek gelmedi.
ERDOĞAN’DAN İNGİLTERE’YE İMA YOLLU SİTEM
Erdoğan geçen gün Saray’da verdiği iftar yemeğinde, “Son kur artışında yalnız bırakıldık.” diyerek destek gelmediğini ağzından kaçırdı zaten.
Son iki haftada Merkez Bankası’nın ‘özerkliğini’ dinamitle havaya uçurmaktan beter beyanlar verildikten sonra Şimşek ve Çetinkaya, Londra’da ne bulmayı umuyor ki!
Türkiye’yi para yatıracak kadar güvenli buluyorlarsa Şimşek’in gelmesini beklemezler zaten. Kimsenin bundan tereddüdü olmasın.
Bu hususu en iyi bilen parti AKP’dir. ‘Dış mihrak’ diye hakaret ettikleri yabancı yatırımcı 2002 senesinden 2018’e kadar Türkiye’ye 305 milyar dolar borç verdi. Özelleştirmeler ve diğer yatırımlar ilave edildiğinde hariçten gelen el parası 450 milyar doları buluyor.
NE KADAR HUKUK VE DEMOKRASİ O KADAR PARA
Türkiye’yi sevdikleri ya da sevmedikleri için vermediler o paraları. Hukuk, demokrasi, kalkınma ve istikbal gördüler, nihayetinde Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu kaynağı altın tepside takdim ettiler.
Hukuk devletinin himayesi altındayken onlar da kazandı Türkiye de.
Her fırsatta anlatılan altyapı yatırımların kredileri bu şekilde gelmeseydi dahildeki kaynaklarla ne yol ne köprü inşa edilebilirdi. Bütçe açığı 50 milyar TL’yi aşmış, cari açığı 60 milyar dolara koşan bir ekonominin ne kadar sermayeye ihtiyaç duyduğunu ayrıca ispata lüzum var mıdır?
RUSYA VE KÖRFEZ’İN SADECE İSMİ VAR, PARA BATIDAN GELİYOR
Türkiye sermaye kıtlığından her daim batının yardımı ile çıkmıştır. Ankara’nın savruk ve reel siyasetten kopuk adımları yüzünden siyasî münasebetlerin en vasat seviyeye indiği son senelerde bile bu destek devam etti.
Her ne kadar vanaları kapatma temayülü baş gösterse de paranın azı da çoğu da batıdan geliyor. Körfez, Rusya ve Çin’in sadece ismi var.
Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarından ihracat gelirlerine kadar bütün veriler bu hakikati haykırıyor.
Sadece bir misal: Türkiye’nin 165 milyar dolar ihracatının içinde 16 milyar dolar payı olan Almanya birinci sıradadır.
Alman vatandaşlarının Türkiye’de keyfî gerekçelerle hapse atılmasına Berlin’in malî müeyyide ile cevap verdiği 2017 senesinde Almanya’nın Türkiye ekonomisinde ne kadar vazgeçilmez bir ticarî ortak olduğu bir kere daha görüldü.
Erdoğan’ın ‘nazi artığı’ hakaretinin sebep olduğu kayıplar da iktidara ‘akıl parası’ oldu.
AKP’NİN 3Y’DEN ANLADIĞI BAŞKAYMIŞ
Yatırımcılar bugün gidiyorlar zira yasak, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele için 3Y formülü ile yola çıkan AKP siyasi çizgisi itibarıyla artık medeni dünyada bahsi geçen üç kavramın fâili olarak zikrediliyor.
Nitekim dünyanın en büyük kütüphanesi Wikipedia’ya Türkiye’den erişmek 2 Mayıs 2017’den beri yasak.
ABD ve Avrupa Birliği (AB) ile rutin ve sıhhatli bir münasebet kuramayacak kadar batıdan uzaklaşmış bir Türkiye’nin hem siyasî hem de iktisadî kayıpları alt alta yazılsa İstanbul Boğazı’nın üzerine dördüncü bir köprü inşa edecek yekûna ulaşılır.
S-400 FÜZELERİNE İLK MİSİLLEME F-35 SAVAŞ UÇAĞI OLDU
ABD Temsilciler Meclisi’nden 25 Mayıs’ta bir karar çıktı: F-35 savaş uçaklarının teslimatı askıya alındı.
Türkiye’nin imalatında vazife aldığı ilk uçağı Haziran’da teslim alması beklenirken alınan karardaki mesaj gayet berrrak: “NATO üyesi olduğunuz halde Rusya ile S-400 anlaşması yapıyorsanız bizden bu uçakları alamazsınız.”
Aynı gün Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Christina Lagarde da Bloomberg TV’ye mülakat verdi. Mülakatın öznesi Türkiye’deki borç krizi ve doların yükselişiydi.
Lagarde, “Türkiye hakkında endişeli misiniz?” suâline, “Gerekli tedbirleri almayan bazı gelişmekte olan ekonomilerde düzen bozulacak.” cevabını verdi.
Maalesef Türkiye o tedbirleri hâlâ almadı. Zira Erdoğan’ın başkanlık ihtirası hepsinden elzem! Seçime kadar reform, tedbir, ıslahat her ne varsa unutacağız.
IMF BAŞKANI: HERKES İYİ OLDUĞU İŞ YAPMALI
Amma velakin IMF Başkanı Lagarde, gidilen yolun yol olmadığını nazik bir dille aktardı.
Merkez Bankası’na müdahale edildiği yönündeki iddialara dair IMF Başkanı, “Herkes iyi olduğu işi yapmalı. Para politikası anlamında bütün siyasi liderler Merkez Bankası’nı yapmak zorunda olduğu işleri yapması anlamında serbest bırakmak zorunda. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı sağlanmalıdır.” ifadelerini kullandı.
Lagarde bu sözlerle Erdoğan’a o veciz atasözünü hatırlattı. “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!”
IMF Başkanı, Erdoğan’ın aklı başında herkesi dehşete düşüren son beyan ve icraatına mukabil dünya çapında yatırımcıların hissiyatının ne olduğunu da anlattı.
Lagarde umumî hissiyatı ve dahi endişeyi şu sözlerle aktardı: “Yapılan bazı yorumlar uluslararası kamuoyunu ve yatırımcıları alarm haline geçirdi. Merkez Bankası hakkında yapılan bazı yorumlar bankanın talimat altında olduğu, yönlendirildiği veya etkilendiği hususunda uluslararası kamuoyunu endişelendirdi. Bu durum belirsizlik ve güvensizliğe sebep oluyor.”
‘DOLAR GÜÇLENİYOR, BAZI EKONOMİLERDE DÜZEN BOZULACAK’
IMF Başkanı Lagarde, piyasanın seyrini de şu sözlerle hülâsa etti: “Dolar güçleniyor. ABD’de para politikası sıkılaşıyor. Gelişmekte olan ülkelerden para geri gidiyor. Gördüğümüz bu. Gerekli tedbirleri almayan bazı gelişmekte olan ekonomilerde düzen bozulacak. Bu bekleniyordu.”
Düzenin bozulacağını bir kişi hariç herkes bekliyordu. O büyük dalganın geminin üzerine doğru geldiğini görmek istemeyen kaptan 24 Haziran 2018 Pazar günü bütün yolcuların hayatını tehlikeye atacak manevrayı yapmak için gün sayıyor.
O vakte kadar kaptan ikazları sadece dinliyormuş gibi yapacak. Hatta yolcuların gönlünü hoş edecek bir iki taviz de verecek.
TL’deki kademeli düşüş gemi tamamen batmadan intibaha gelmemiz için telsizden yapılan son bir ikaz. Havacılık gibi denizciliğin iletişim lisanı İngilizce tabiî… Mesajın hedefine ulaşması kaptanın lisan bilgisi ile de birebir irtibatlı.
Kaptanda ve onun çizdiği hatalı rotada ısrar edilirse geminin karaya oturması bile talihlilik olacaktır.
[Semih Ardıç] 26.5.2018 [TR724]
Dış mihraklar ve Egokrat [Ahmet Dönmez]
“Dış mihraklar”, Egokrat’ın en sevdiği sözdür.
Bir illüzyonist için çubuğu, şapkası, tavşanı ne ise Egokrat için de ‘dış mihraklar’ odur.
“Bütün dünya kendisini devirmek için bir araya gelmiştir. Herkesin bir numaralı hedefi, en önemli gündem maddesi, en güçlü düşmanı, yenilmez rakibi odur. Bunun için sık sık bir araya gelir, karanlık kurullarda kararlar alır ve ‘içerideki işbirlikçileri’ sayesinde uygulamaya koyarlar. Ama elbette başaramazlar.”
Hiç değişmeyen senaryo budur.
Geçmişte bütün diktatörler bununla vurdu demir yumruğunu. Halen işe yarıyor.
Afrika’dan Latin Amerika’ya, Uzak Doğu’dan Orta Doğu’ya bütün diktatörlerin azığı, bu ‘dış mihraklar’dır.
****
Biliyorsunuz Türkiye’den de hiç bir zaman eksik olmadılar. Ama bilhassa son 6-7 yıldır ekstra mesai yapıyorlar. Çünkü Türkler bu kez asrın liderini çıkardılar. Gerçi hep asrın liderleri buradan çıkıyor ama bu seferki öyle böyle değil. Dışarıda ne kadar mihrak varsa hepsi onun için toplandı, seferberlik ilan ettiler.
Bu kez doların düğmesine bastılar.
Ekonomik savaş ilan ettiler.
Geliyorlar!..
****
Egokrat ve tebaası için vaziyet hep budur. Dünkü yazıda da bahsettiğim gibi,
aslında o, toplumun kendi bünyesinde görünür halidir. People-as-One; yani toplumun bir kişide vücut bulması ve tek bir kişi gibi görünmesi, bütün insanların onun varlığı için yaşaması durumudur.
Bu vücudun dışında kalanlar, bu bünyeye uymayanlar, ‘halk düşmanı’ olarak nitelenir. O toplumun bir parçası, o ülkenin bir vatandaşı olsa bile aslında o bir teröristtir, darbecidir, dış mihrakların maşasıdır. Çünkü ‘people-as-one’, bölünme kabul etmez. Ya bendensindir ya ‘onlardan’.
****
Sen ta İngiltere’ye gidip finans devlerinin önünde taammüden “Binecem ekonominin sırtına; vuracam kırbacı, vuracam kırbacı” dersin, dolar yükselir ama sorumlusu dış mihraklar olur.
Bloomberg Televizyonu’na çıkar, “Hele bi seçimler geçsin, para ve ekonomi politikası üzerinde daha fazla kontrol sahibi olacam” dersin, bütün finans çevreleri afallar, TL çakılır ama sorumlusu ‘dış mihraklar’ olur. Bilinen bütün ekonomi teorilerini çöpe atıp kerameti kendinden menkul faraziyelerle meydan okursun, piyasaları allak bullak edersin ama sorumlusu ‘dış mihraklar’ olur.
Zaten “hukuku al ayaklarının altına, bi güzel çiğne” diyen de hep bu dış güçlerdi.
“Kanun, hak, hukuk tanımadan insanların şirketlerine çök” diyen de onlardı.
“Kimse ülkeye güvenemesin, kimse önünü göremesin, yatırımcılar bir bir kaçsın” diye zemin hazırlayan da bu şer ittifakıydı.
“Aman ha, sakın OHAL’i kaldırma” diye dayatan da dış mihraklar.
***
Yani kinayesi bir tarafa, bu manzaranın asıl sorumlusu bizatihi Zihniyet-i Şerriyye-i Şahaneleri’dir ama tebaası öyle düşünmez. Çünkü o Egokrat’tır. “Dış mihraklar” demişse dış mihraklardır.
Egokrat’ın toplumdan en büyük beklentisi, düşünmeyi bırakmasıdır. Birey düşünmeye devam ederse, Egokrat’ın ‘mutlakiyeti’ sarsılır. Oysa kitle, militanlaşmalı, ‘lider’ için ölmeye hazır birer fedaiye dönüşmelidir.
Kendisine sürekli bu fikri yansıtan ve egosunu bu yönde besleyen insanlarla çevirir etrafını. Onun için eleştiri ve yenilik çağrısı ihanetle eşanlamlıdır.
En önemli gücü ise manüplasyondur. Yalandır. Totaliter yalanlardır. Dolayısıyla daima çanağını yalayan bir medyaya ihtiyaç duyar. Sadece kendi borazanlığını yapacak bir yandaş medya ordusu olmalıdır. Devamlı korkutmalı, ülkemizin dört bir yanını dış mihraklarla donatmalıdır.
****
Aynı filmi yakın tarihin bütün olaylarında görmedik mi?
İstese Gezi olaylarını başlamadan bitirebilecekken hunharca bir inat ve ısrarla olayları tırmandıran kendisi değil miydi? Ama fail bir anda dış mihraklar olmuştu.
Belki unutulmuştur; Haziran 2011’de yine bir “Türkiye Hazır… Hedef 2023” toplantısında konuşuyordu. Peşpeşe çılgın projeler açıklıyor, Gezi Parkı’nın yerine AVM, otopark, rezidans yapma ‘müjdesi’ veriyordu.
İtirazlar yükseliyor, Anıtlar Kurulu projeyi reddediyor ama Beyefendi, “Biz de reddi reddedeceğiz” diye rest çekiyordu. Kimseyi dinlemedi. “Ne yaparsanız yapın, biz kararı verdik. Olacak dedik, şimdi oluyor” diyerek herkesi tahrik etti. Bölge İdare Mahkemesi projeyi durdurmasına rağmen çıktı dedi ki “Kusura bakmayın, o kışla oraya yapılacak”
Olaylar patlayınca da polise orantısız şiddet emrini verdi. Kendi İçişleri Bakanı bile telefonda yandaş işadamına, “Başbakan’a yalvardım, yakardım. Nuh diyor peygamber demiyor. Vallahi etme, eyleme dedik. Eylemciler ‘Açıklama yapıp çıkacağız’ diyor, ama yok abi, Nuh diyor peygamber demiyor ya!” diye dert yanıyordu.
Sonra ne oldu? İnsanlar öldü. Onlarca yaralı… Milyarlarca zarar…
Peki sorumlusu kim? Tabi ki dış mihraklar.
****
17 Aralık’ta da aynısı olmadı mı?
Halkını soyarken, ihalelerden pay alırken, devlet imkanlarını kullanıp köşeyi dönerken yakalanan ilk ve tek siyasetçi o muydu ki?
Türdeşleri bütün dünyada nasıl hesap veriyorsa o da verecekti.
Peki o ne yaptı?
Ar-haya edip hukuka saygı duymak yerine bütün memleketi ateşe verdi. Çünkü Egokrat olmak böyle bir şeydir. Bütün mahlukat, canlı-cansız bütün varidat onun içindir. Onun rahatı, refahı ve hükümranlığına kurbandır. Herkes ve herşey onun için feda edilebilir.
****
Oysa her şey aleni, açık-seçik ortadadır.
Ortada belgeler vardır.
Tapeler vardır.
Fiziki takipler vardır.
Her para teslimatın ayrı ayrı kaydı vardır.
Banka hesaplarındaki hareketler vardır.
Rüşvetin excel tablosu vardır.
Operasyonda ele geçen deste deste paralar vardır.
Para kasaları vardır.
Para sayma makineleri vardır.
Banyo liflerinde paralar vardır.
Sonrasında faiziyle de geri alınmıştır…
Peki bir suç daha nasıl ispatlanır ki?
Hayır; ‘onlar imam-hatip parasıdır!’
‘Hakan Şükür koymuştur.’
‘Dış mihraklar’dır.
İspatlayamazsın. Onun hırsızlık yaptığını ispatlayamazsın. Ama onun ağzından çıkan en uç, en üfürükten, en temelsiz, en endazesiz, en ölçüsüz yalanların tamamı doğrudur.
****
Bakın rüşveti veren adamın itirafları var. Evet verdim diyor, ben verdim diyor. Ateşleme yaptım diyor. Mamalama yaptım diyor. Mama olmadan bu işler olmaz diyor. Bunlar çöpe giden paralar değil, hepsini önümüze yatıracağız diyor… Yatırıyor da…
Peki ne oluyor?
‘Hepsi yalan’…
‘Hepsi dış mihrakların oyunu’…
Dünyada delil diye anılan, delil kategorisinde sayılan, delil kabul edilen ne varsa hepsini ortaya koyuyorsun, gözlerinin önüne seriyorsun… Ama olmuyor. Bunlar iftira diyor. Montaj diyor. Sizin uydurmalarınız diyor.
Mesela Kılıçdaroğlu, Man Adası belgelerini açıkladı.
“İspat et, cumhurbaşkanlığını bırakırım” dedi.
İspat etti.
Savcılık da “Evet, bunlar gerçek” dedi.
Ama Kılıçdaroğlu, yediği bir araba küfür, hakaretle kaldı.
****
Ama o hep kazandı mı? Kazandı.
Maçın hakkını verdi mi? Verdi.
Diktatörlüğün hakkını verdi mi? Verdi.
Duaları kabul oldu mu? Oldu.
Hak etti mi? Sonuna kadar hak etti.
Çünkü üzerinde egosunu yükselttiği toplum, böyle bir toplumdu. Kendisine en çok benzeyeni en çok sevmişti.
Şimdi dolar 10 lira da olsa ağlamayacak, ülke batsa da…
Beraber yürüyecekler bu yolda, beraber ıslanacaklar.
[Ahmet Dönmez] 26.5.2018 [TR724]
Bir illüzyonist için çubuğu, şapkası, tavşanı ne ise Egokrat için de ‘dış mihraklar’ odur.
“Bütün dünya kendisini devirmek için bir araya gelmiştir. Herkesin bir numaralı hedefi, en önemli gündem maddesi, en güçlü düşmanı, yenilmez rakibi odur. Bunun için sık sık bir araya gelir, karanlık kurullarda kararlar alır ve ‘içerideki işbirlikçileri’ sayesinde uygulamaya koyarlar. Ama elbette başaramazlar.”
Hiç değişmeyen senaryo budur.
Geçmişte bütün diktatörler bununla vurdu demir yumruğunu. Halen işe yarıyor.
Afrika’dan Latin Amerika’ya, Uzak Doğu’dan Orta Doğu’ya bütün diktatörlerin azığı, bu ‘dış mihraklar’dır.
****
Biliyorsunuz Türkiye’den de hiç bir zaman eksik olmadılar. Ama bilhassa son 6-7 yıldır ekstra mesai yapıyorlar. Çünkü Türkler bu kez asrın liderini çıkardılar. Gerçi hep asrın liderleri buradan çıkıyor ama bu seferki öyle böyle değil. Dışarıda ne kadar mihrak varsa hepsi onun için toplandı, seferberlik ilan ettiler.
Bu kez doların düğmesine bastılar.
Ekonomik savaş ilan ettiler.
Geliyorlar!..
****
Egokrat ve tebaası için vaziyet hep budur. Dünkü yazıda da bahsettiğim gibi,
aslında o, toplumun kendi bünyesinde görünür halidir. People-as-One; yani toplumun bir kişide vücut bulması ve tek bir kişi gibi görünmesi, bütün insanların onun varlığı için yaşaması durumudur.
Bu vücudun dışında kalanlar, bu bünyeye uymayanlar, ‘halk düşmanı’ olarak nitelenir. O toplumun bir parçası, o ülkenin bir vatandaşı olsa bile aslında o bir teröristtir, darbecidir, dış mihrakların maşasıdır. Çünkü ‘people-as-one’, bölünme kabul etmez. Ya bendensindir ya ‘onlardan’.
****
Sen ta İngiltere’ye gidip finans devlerinin önünde taammüden “Binecem ekonominin sırtına; vuracam kırbacı, vuracam kırbacı” dersin, dolar yükselir ama sorumlusu dış mihraklar olur.
Bloomberg Televizyonu’na çıkar, “Hele bi seçimler geçsin, para ve ekonomi politikası üzerinde daha fazla kontrol sahibi olacam” dersin, bütün finans çevreleri afallar, TL çakılır ama sorumlusu ‘dış mihraklar’ olur. Bilinen bütün ekonomi teorilerini çöpe atıp kerameti kendinden menkul faraziyelerle meydan okursun, piyasaları allak bullak edersin ama sorumlusu ‘dış mihraklar’ olur.
Zaten “hukuku al ayaklarının altına, bi güzel çiğne” diyen de hep bu dış güçlerdi.
“Kanun, hak, hukuk tanımadan insanların şirketlerine çök” diyen de onlardı.
“Kimse ülkeye güvenemesin, kimse önünü göremesin, yatırımcılar bir bir kaçsın” diye zemin hazırlayan da bu şer ittifakıydı.
“Aman ha, sakın OHAL’i kaldırma” diye dayatan da dış mihraklar.
***
Yani kinayesi bir tarafa, bu manzaranın asıl sorumlusu bizatihi Zihniyet-i Şerriyye-i Şahaneleri’dir ama tebaası öyle düşünmez. Çünkü o Egokrat’tır. “Dış mihraklar” demişse dış mihraklardır.
Egokrat’ın toplumdan en büyük beklentisi, düşünmeyi bırakmasıdır. Birey düşünmeye devam ederse, Egokrat’ın ‘mutlakiyeti’ sarsılır. Oysa kitle, militanlaşmalı, ‘lider’ için ölmeye hazır birer fedaiye dönüşmelidir.
Kendisine sürekli bu fikri yansıtan ve egosunu bu yönde besleyen insanlarla çevirir etrafını. Onun için eleştiri ve yenilik çağrısı ihanetle eşanlamlıdır.
En önemli gücü ise manüplasyondur. Yalandır. Totaliter yalanlardır. Dolayısıyla daima çanağını yalayan bir medyaya ihtiyaç duyar. Sadece kendi borazanlığını yapacak bir yandaş medya ordusu olmalıdır. Devamlı korkutmalı, ülkemizin dört bir yanını dış mihraklarla donatmalıdır.
****
Aynı filmi yakın tarihin bütün olaylarında görmedik mi?
İstese Gezi olaylarını başlamadan bitirebilecekken hunharca bir inat ve ısrarla olayları tırmandıran kendisi değil miydi? Ama fail bir anda dış mihraklar olmuştu.
Belki unutulmuştur; Haziran 2011’de yine bir “Türkiye Hazır… Hedef 2023” toplantısında konuşuyordu. Peşpeşe çılgın projeler açıklıyor, Gezi Parkı’nın yerine AVM, otopark, rezidans yapma ‘müjdesi’ veriyordu.
İtirazlar yükseliyor, Anıtlar Kurulu projeyi reddediyor ama Beyefendi, “Biz de reddi reddedeceğiz” diye rest çekiyordu. Kimseyi dinlemedi. “Ne yaparsanız yapın, biz kararı verdik. Olacak dedik, şimdi oluyor” diyerek herkesi tahrik etti. Bölge İdare Mahkemesi projeyi durdurmasına rağmen çıktı dedi ki “Kusura bakmayın, o kışla oraya yapılacak”
Olaylar patlayınca da polise orantısız şiddet emrini verdi. Kendi İçişleri Bakanı bile telefonda yandaş işadamına, “Başbakan’a yalvardım, yakardım. Nuh diyor peygamber demiyor. Vallahi etme, eyleme dedik. Eylemciler ‘Açıklama yapıp çıkacağız’ diyor, ama yok abi, Nuh diyor peygamber demiyor ya!” diye dert yanıyordu.
Sonra ne oldu? İnsanlar öldü. Onlarca yaralı… Milyarlarca zarar…
Peki sorumlusu kim? Tabi ki dış mihraklar.
****
17 Aralık’ta da aynısı olmadı mı?
Halkını soyarken, ihalelerden pay alırken, devlet imkanlarını kullanıp köşeyi dönerken yakalanan ilk ve tek siyasetçi o muydu ki?
Türdeşleri bütün dünyada nasıl hesap veriyorsa o da verecekti.
Peki o ne yaptı?
Ar-haya edip hukuka saygı duymak yerine bütün memleketi ateşe verdi. Çünkü Egokrat olmak böyle bir şeydir. Bütün mahlukat, canlı-cansız bütün varidat onun içindir. Onun rahatı, refahı ve hükümranlığına kurbandır. Herkes ve herşey onun için feda edilebilir.
****
Oysa her şey aleni, açık-seçik ortadadır.
Ortada belgeler vardır.
Tapeler vardır.
Fiziki takipler vardır.
Her para teslimatın ayrı ayrı kaydı vardır.
Banka hesaplarındaki hareketler vardır.
Rüşvetin excel tablosu vardır.
Operasyonda ele geçen deste deste paralar vardır.
Para kasaları vardır.
Para sayma makineleri vardır.
Banyo liflerinde paralar vardır.
Sonrasında faiziyle de geri alınmıştır…
Peki bir suç daha nasıl ispatlanır ki?
Hayır; ‘onlar imam-hatip parasıdır!’
‘Hakan Şükür koymuştur.’
‘Dış mihraklar’dır.
İspatlayamazsın. Onun hırsızlık yaptığını ispatlayamazsın. Ama onun ağzından çıkan en uç, en üfürükten, en temelsiz, en endazesiz, en ölçüsüz yalanların tamamı doğrudur.
****
Bakın rüşveti veren adamın itirafları var. Evet verdim diyor, ben verdim diyor. Ateşleme yaptım diyor. Mamalama yaptım diyor. Mama olmadan bu işler olmaz diyor. Bunlar çöpe giden paralar değil, hepsini önümüze yatıracağız diyor… Yatırıyor da…
Peki ne oluyor?
‘Hepsi yalan’…
‘Hepsi dış mihrakların oyunu’…
Dünyada delil diye anılan, delil kategorisinde sayılan, delil kabul edilen ne varsa hepsini ortaya koyuyorsun, gözlerinin önüne seriyorsun… Ama olmuyor. Bunlar iftira diyor. Montaj diyor. Sizin uydurmalarınız diyor.
Mesela Kılıçdaroğlu, Man Adası belgelerini açıkladı.
“İspat et, cumhurbaşkanlığını bırakırım” dedi.
İspat etti.
Savcılık da “Evet, bunlar gerçek” dedi.
Ama Kılıçdaroğlu, yediği bir araba küfür, hakaretle kaldı.
****
Ama o hep kazandı mı? Kazandı.
Maçın hakkını verdi mi? Verdi.
Diktatörlüğün hakkını verdi mi? Verdi.
Duaları kabul oldu mu? Oldu.
Hak etti mi? Sonuna kadar hak etti.
Çünkü üzerinde egosunu yükselttiği toplum, böyle bir toplumdu. Kendisine en çok benzeyeni en çok sevmişti.
Şimdi dolar 10 lira da olsa ağlamayacak, ülke batsa da…
Beraber yürüyecekler bu yolda, beraber ıslanacaklar.
[Ahmet Dönmez] 26.5.2018 [TR724]
Bunlar hep terör işte! [Naci Karadağ]
Bugün size totaliter rejimlerde sivil kurum anlayışı nasıl bükümlenip, ağzı gözü yamultulur, zorbalığa teslim olan bilim kendini nasıl kepaze eder onu anlatacağım ve akabinde trajikomedi bağlamında da üstüne biraz mizah sosu ekleyeceğim. Elbette güleceğiz ama aslında eğlenceli değil olan bitenler!
Nasrettin Hoca saz çalarken, bir eli sabit tutuyormuş. “Hoca” demişler, “Başkaları saz çalarken o sabit tuttuğunuz eli gezdiriyor yukarı aşağı” Hoca bozulmuş ama yapıştırmış da cevabı; “Onlar benim tuttuğum yeri arıyorlar!”
Tayyip Erdoğan ve avenesinin şahane bir buluşları var, işlerine gelmeyen her şeyi terörist ve hainlikle itham etmeleri.
İsterseniz çok fazla, meselenin “Big Bang”ına girmeden azıcık daha geniş bir çerçeveyle başlayalım ki tablo daha net ortaya çıksın.
Dün (yani 25 Mayıs 2018) Berlin’de enteresan bir toplantı gerçekleştirildi. Markgrafenstrasse 67, Vicom Festsaal’de yapılan toplantının ana başlığı: “24 Haziran Seçimleri ve Türkiye’nin Geleceği”ydi. Geçen seçimler öncesi Tayyip Erdoğan ve iktidar çevrelerinin karıştırdığı Avrupa bu seçimlerde ihtiyatı elden bırakmadığı için, özellikle AKP’lilere karşı çok dikkatli. Erdoğan ve görevlendirdiği siyasilerin Avrupa’ya gelip “Alçak batı ülkemizde oyun oynuyor” içerikli gösteri yapmasına izin vermiyorlar bu seçimde. Metin Külünk gibi isimler de çete ve kriminal meselelerden dolayı zaten sadece Avrupa değil, belki Türkiye dışına bile çıkamaz sanırım.
Geriye yukarıdaki toplantılar gibi örtülü propaganda organizasyonları yapılıyor. Bu toplantı, seçimlere kadar yapılacak olan bir dizi toplantının ilkiydi. Bundan sonra sadece Almanya’da 9 tane daha böyle toplantı adına AKP propagandası yapacak organizasyon tertip edilmiş.
Tabii ki bu toplantıların bütün bütçe, masraflar ve konuşmacılar iktidar tarafından sağlanıyor.
Nitekim dünkü toplantıyı da SETA isimli kuruluş gerçekleştirdi.
Bu ismi daha önce duymuşsunuzdur şüphesiz. Bilmiyorsanız yukarıda linkini verdim girip inceleyebilirsiniz. Ama şunu söyleyeyim, tıpkı İstanbul binası gibi son derece gizemli bir yapı olan SETA hakkında kurumsal çok fazla bir şey öğrenme şansınız yok.
Neden İstanbul binasının önemini vurguladım?
İstanbul – Edirnekapı sırtlarında adeta bir kale gibi yükselen SETA mimari açısından Saray’ı andırsa da bir araştırma merkezinden ziyade istihbarat merkezi gizemine sahip. Mezarlıktaki mezarların nakliyle oluşturulan alan, yandaki garajla birleştirilip elde edilmiş. Bir otelciden dinlemiştim; ruhsat alabilmek için tek şart koşmuş belediye; bu alanı alıp, projesi kendilerine verilecek olan binayı yapıp bitirdikten sonra otellerine ruhsat verilebileceğini söylemiş en üst belediye yetkilisi. Yazık şimdi kendisi siyasette değil artık!
Konumuz bu olmadığı için başka zaman yeri gelirse bu meseleyi derinlemesine ele alırız. Örtülü ödenek milyar dolarlarının nerelere harcandığının konuşulacağı günler de gelecektir elbet!
İbrahim Kalın tarafından kurulan ve ondan sonraki yapılanmasında bir parti için bile değil sadece bir kişi için; Recep Tayyip Erdoğan için çalışan bir sivil görünümlü devlet-şahıs kurumundan bahsediyoruz. Ki bu tür yapılarda genellikle tek adam rejimlerinde rastlamak mümkündür.
Bu sebeple AKP’liler de çok bilmez bu SETA nedir, ne iş yapar, değirmenin suyu nereden gelir, diye. Sadece arada bir yaptıkları seminer, sempozyum ve hazırladıkları manipülatif raporlar ile “Reis” iktidarını inşa etmek için çaba harcadığını bilirler. Türkiye’de artık hiçbir şey şeffaf olmadığı için bu kuruluşun bütçesini, personel sayısını filan bilemiyoruz. Günahı kaynağımın boynuna, SETA’nın alt kadrosu belki çok mütevazı şartlarda çalışıyor ama yönetim kadrosunun maaşlarını yazsam kimse inanmaz. Şu kadarını söyleyeyim, yıllık gideri milyar dolara ulaşmış durumda. Ancak dediğim gibi bu rakamı teyit edebilme şansımız yok, çünkü merak ettiğimiz anda hain ilan edilmemiz an meselesi olur!
Bu kuruluş (artık ne kadar kuruluş denilebilir, kamuoyunun takdirine şey ediyoruz) 2012 yılında “Türkiye’nin gençlik profili” başlıklı bir anket – araştırma arası tuhaf bir “şey” yayınladı. Baştan sona çarpıtılmış, belli bir amaca hizmet eden, bilimsellikten ve gerçeklikten uzak bu çalışmaya bakılırsa 15-29 yaş aralığını kapsayan anketlerinde hayranlık duyulan lider sorusunda ilk sırada % 22 ile Recep Tayyip Erdoğan olarak açıkladı. Hadi diyelim bunda gerçeklik payı vardı. İlginç olan gençlerin yüzde 4’lük bir kısmı Atatürk hayranıydı! En beğenilen dizinin de Kurtlar Vadisi olduğunu hatırlatalım. Daha sonra kitaba dönüştürdükleri bu ucube şey bir anda kayıplara karıştı nedense.
Ancak esas mesele bu da değildi. SETA, kısa süre içinde cemaate yapılması planlanan operasyonların işaret fişeğini çakıyordu. Nitekim bu konuda haber yapan Todays Zaman (Bu gazetenin arşivlerini imha ettikleri için link veremiyorum) gazetesine adeta ateş püskürdüler. (Yaptıkları basın açıklaması şurada) Önce dershaneleri kapatma çalışmaları, ardından cemaate bağlı olan eğitim kurumlarına çökeceklerini bu araştırma vesilesiyle açık etmişlerdi. Nitekim bir süre sonra bu araştırma kitabı bir anda buhar oluverdi (Link burda ama sayfayı göremeyeceksiniz maalesef) Onun yerine amaçlamayı elde ettikleri kısımları özet olarak kullanmaya devam ettiler. (şuraya bakınız)
Bu çalışmadan geriye sadece şu minik foto kaldığı için bununla idare edeceğiz.
Baştan sona manipülasyon ve algı mühendisliği yapan bu tür çalışmaların giderek sıklaşan bir periyotla devam ettiğini söylemek şaşırtıcı olmayacaktır. Toplumdan ziyade tek adam rejimi için arzu edilen sonuca göre araştırmalar yaptığını iddia eden garip bir kuruluş SETA. Bağımlı bu tür organların şöyle bir durumu vardır; önce netice yazılır ve o neticeyi dolduracak araştırmalar, tahliller alt kısma ekleştirilir.
İşte bu SETA, artık Erdoğan ve AKP’nin giremediği yerlere sivil organizasyon adına girip algı oluşturmaya çalışıyor. Sadece AKP ile ilgili de değil, Erdoğan’ın arzu ettiği herhangi bir ülkede (Mısır, Suriye, İran, balkan ülkeleri, Kıbrıs vs…) faaliyet göstermeyi sürekli olarak deniyor. SETA’nın yaptığı tüm araştırmaların ya doğrudan ya da dolaylı olarak Recep Tayyip Erdoğan ile ilişkili olması sanırım Dünya araştırma tarihin en büyük tesadüflerinden biri olarak açıklanabilir!
Geçiyoruz…
SETA’nın son araştırma şahikasına geliyoruz…
Türk Medyasında Terörün Ele Alınışı isimli yine dünya bilimsel araştırma tarihine utançla geçebilmeye aday bir çalışma. Baştan sona devlete eklemlenmiş medya anlayışı öven, en minik eleştiri ihanet ve terörizmle ilintilendiren bir anlayışın elinden çıkan ve elbette havuz medyasını kutsayan bir içeriğe sahip bu saçmalık topağını aslında vakti olan biri yabancı dillere çevirip bu iktidarın medya, terör ve özgürlük anlayışı olarak dünya kamuoyuna sunsa Türkiye’de niye bu kadar gazeteci hapiste sorusunu kimse sormayacaktır emin olunuz.
Bilimsellikten ziyade “Reis’in hoşuna gidecek bir şeyler yazalım da” mantığıyla boca edilmiş bilimsel ve etik seviyesi yerlerde sürünen bir utanç belgesi olarak halen SETA’nın arşivinde bulunan bu çalışma ve hazırlayanların bir süre sonra okullarda “yengeç eğitim modeli” olarak okutulacağından eminim.
Baştan sona Milli Güç faşizan zihniyetinin yansıması olarak medyayı araçsallaştıran ve iktidarın, siyasi erkin “başarısız” olarak nitelendirilmesinin bile terörist olmaya yetebileceğini vurgulayan, iktidarı övmemenin bir habercilik eksikliği olduğunu savunan, en önemlisi de sansürü kutsayıp tavsiye eden bir bilimsel araştırma ile karşı karşıyayız! (Buradan PDF indirebilirsiniz)
Bu tür bilimsel ve sivil (!) kuruluşların böylesine çalışmalarından sonra, ülkeyi yöneten zihniyette oluşan, “kımıldayan her şey haindir!” zihniyeti çok sürpriz olmayacaktı elbette.
Gezi parkı olaylarından başlayarak giderek yükselen bir ivme ile günde on-on beş çeşit terörist ve hain üretebilme kapasitesine ulaşmış durumda mevcut iktidar cenahı.
Gezi’cileri biliyorsunuz; çapulculuktan çok kısa sürede terörist ve vatan hainliğine terfi etmişlerdi.
Yazı teröristleri geldi sonra. Yüzlerce yazar, çizer, gazeteci yazarak terör yapmak gibi bir tuhaf suç ile tutuklandı. Kaç bini işsiz kaldı bilen yok. Yazmak bir terör eylemiydi SETA’nın ambalajladığı zihniyete göre!
Şarkı söyleyerek terör yapanı mı ararsınız, oy vererek terörizmi tırmandıran mı?
Hepsini bu iktidar döneminde gördük.
“Sen önce dişlerini fırçala” dedikten sonra bir dakikada vatandaşlıktan teröristliğe geçen ablayı izlemediniz mi?
‘Kürtaj Dede’nin tehdit ettiği hani!
Twit atarak terör eylemi gerçekleştirme iddiası bir şekilde anlaşılabilir ama içli köfte yaparak, kermes düzenleyerek terör yapan insanların varlığını keşfetmek bu iktidara nasip oldu yine!
50 yaşındaki teyzeye vurmuşlar kelepçeyi götürüyorlar. Balkondan bakan vatandaşlar konuşuyor:
-Hatçe teyze değil mi o, suçu neymiş?
-Sarma sarmış terörist!
Ertesi gün havuzun manşeti:
“Sarma yaparak terörü destekleyen hainler yakalandı, 6 kilo sarmaya devlet el koydu!”
Madenci tekmeleyen danışmanın ceza almasını beklerken “dayak yiyerek terör yapan madenci” de görmüş olduk!
Bugünlerde en kolay şey iktidar ve yandaşlarının beğenmediklerini terörle suçlaması.
Dolar terörü, ekonomik terör, kur terörü, doviz hainliği, borsa anarşistliği ve daha neler neler!
Vicdanlı mısın?
Ahan da terörist…
Çalmıyor musun?
İşte vatan ha(y)ini!
Reis’i yağlayıp yıkamıyor musun?
Terör destekçisi…
Yaşanan aptallıklara, saçmalıklara, vicdansızlıklara “bir dakika” diyecek gibi mi oluyorsun?
İşte bunlar hep terör, hep vatan hainliği…
[Naci Karadağ] 26.5.2018 [TR724]
Erdoğan rejiminin sosyo-ekonomik temelleri [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Diktatörler aslında en geniş tabanlı koalisyonların liderleridir. Ülkesinin ve halkının çıkarlarının, “ortak iyinin” ve asgari müştereklerin karşısına kişisel çıkarlarını koyacak kadar şahsiyetsizleşmiş ve düşmüş kim varsa, diktatörün koalisyon ortağıdır. “Benden sonra tufan!” diyen, “devlet malı deniz, yemeyen domuz” diye bir ilkel talan güdüsünün esiri olan, “bal tutan parmağını yalar” diye yaptığı ahlaksızlıkları mazur göstermeye çabaladıkça batan, para, güç, makam-mevki gibi ihtirasların esiri ve müptelası bu koalisyon ortakları, diktatörün yegâne güç dayanağıdır.
Makyol, Cengiz İnşaat, Kalyon ve Kolin adlı inşaat şirketleri, devlet ihaleleri sayesinde palazlanan ve siyaset-ticaret ilişkisinin bir tür kazan-kazan karşılıklı bağımlılığı olarak geliştiği yolsuzluk düzenlerine çok iyi bir örnek. Kim söylüyor bunu? Dünya Bankası! Bu şirketlerin Birleşmiş Milletler bünyesinde bulunan uluslararası saygın bir teşkilat tarafından hazırlanan ve yolsuzluklar bakımından önemli bir nesnel kaynak olduğu şüphe götürmeyen bir listeye en üst sıralardan girmiş olması, Türkiye Cumhuriyeti’nin düştüğü kepazeliği gözler önüne seriyor. Bu şirketler devletten 150 milyar dolarlık ihale almışlar bugüne kadar!
Makyol, Cengiz İnşaat, Kalyon ve Kolin; Kim ki bunlar?
Ana gelir kapısı havaalanı projeleri, elektrik santrali projeleri, yol yapımı. Rant buralarda çünkü! İhale süreçleri neden – yani hangi koşullarda – bu şirketlere verilmiş, mevcut koşullarda bunu tahmin etmek zor değil. Zaten eşyanın tabiatına aykırı devletin her mega ihalesini bu şirketlerin kazanması. Kim ki bunlar? 2000’lerin başına kadar küçük ve orta büyüklükte işler peşinde piyasayı tırmalayan bir çok yandaş grupla benzer bir trend içerisinde olmuş, köyden kente göçmesini müteakip daha birinci nesilde milyarlık cirolara ulaşmış şirketler. Sistem esasında gerçekten ikili ortak çıkara dayanıyor. Yani partiler arasında yapılan koalisyonlardan çok daha sağlam bir malzemeden üretilmiş bir ortaklıktan söz ediyoruz!
Devletin yolsuzluk ilişkilerinde kullanılan betondan daha sağlam birleştirici element para – bu anlaşılıyor! İhaleleri servis edersiniz, fahiş kara komisyonla ortak olursunuz. Dahası kendinize bağımlı medyayı finanse edebilmek için astronomik rakamlarda gelire sahip bir fon oluşturur ve bu finansal kaynağı kurduğunuz yolsuzluklar rejiminin promosyonuna harcarsınız. Rakiplerinizin rüyalarında göremeyeceği bir basın-yayın desteği sayesinde, seçmen algısını bilinçaltı seviyesinden etki altına alır, istediğinizi “demokrasi kahramanı”, istediğinizi “reis” ilan eder, topluma kabul ettirirsiniz. İstediğinizin ipini çeker, istediğinize “terörist” veya ocu-bucu dersiniz.
İnsanlara bolca makarna ve kömür yağdıracak kaynak, mega fon içerisinde çerez parası
Makyol, Cengiz, Kalyon ve Kolin dışında belki binlerce irili-ufaklı firmalar var. Kamuya ait toprakları, taşınmazları, varlıkları çekirge sürüsü gibi yağmalayan, hepimizin, halkımızın, Türkiye insanının olan tüm varlıkları kendi menfaatinden başka bir derdi olmayan birkaç kulağı kesiğe peşkeş çeken bir iktidar, “deniz bitene kadar” neredeyse sınırsız bir gelir ve güç kapısına sahip olur! Böylece rejimin dinamiği üretilir, yeniden üretilir. Bu çember bu şekilde devam eder. Bu rant ve kirli iktidar (siyasal güç) düzeni içinde, zavallı alt gelirli ve eğitimsiz insanlara bolca makarna ve kömür yağdıracak kaynak da, esasında o mega fon içerisinde çerez parasıdır. Bir milyon dolarlık makam araçları veya sarayın Hindistan’dan ithal edilen mermerleri elbette size koymaz bu koşullarda! Danışmanlarınıza ve metin yazarlarınıza serpiştirdiğiniz yemlerin milyonlarca dolarlık bedeli de arada kaynar nasılsa, öyle ya! First Lady için alınan binlerce dolarlık çantalar, broşlar, türban ve başörtüleri, özel tasarım ve dikim elbiseler, daha bir nesil önce kırsal kesimden gelip metropolde dar gelirli olarak yaşam süren bir ailenin ulaştığı tasavvuru bile güç zenginlik, tüm bunlar bu sistemin içinde anlam kazanır. Ayakkabı kutuları içinde istiflenmiş yabancı mangırlar o kadar çoktur ki, saymak için para sayma makinesine ihtiyaç duyulmuştur. Dedim ya, diktatörler geniş tabanlı koalisyon liderleridir aslında. Bir ellerinde sopa olduğunu herkes bilir de, nedense diğer ellerindeki havucu birçoğu dikkate almaz! Oysa o havuç, dağıttığı rant ulufesidir. Malezya’da İslamcı lider Rezak da böyle bir sistem kurmuştu işte. Evinden 30 milyon dolara yakın nakit para çıktı! Enteresan bir şekilde paraların bir bölümü ayakkabı kutularına gizlenmişti! Şeffaflıktan uzaklaştıkça, mafyavari ve ne idüğü belirsiz, anayasa ve yasalara aykırı olduğu şüphe götürmeyen bu akçalı siyaset, nedense Müslüman toplumlarda çok yaygın. Acaba siyaset teriminin seyislik (at terbiyesi ve yönetimi) kavramı ile aynı kökten gelmesi ile bunun bir alakası olabilir mi? Oysa politika kavramı eski Yunanca “polis” kavramından türetilmiş – yani şehir veya kent manasına geliyor. Şehir yönetimine ilişkin işler ile at terbiyesi ve yönetimi arasındaki ince ve manidar farklılık, toplumsal düzeyde, toplumun sosyo-genetik seviyedeki kültürüyle ilgili olabilir mi? Bilmiyorum! Bildiğim, ahlaksızlığın, yozluğun, şahsiyetsizliğin, kötü yönetimin, yasa tanımazlığın, üçkâğıdın, kirli, vıcık-vıcık ilişkilerin Türkiye’de kurumsallaştığı. Bu şekilde, kalın bir sis perdesinin hırsızı gizleyen, hırsızlığı örtbas eden rutubetli ve daral getirici ortamında, Türkiye ekonomisinin batmakta olduğu gerçeğine tosluyoruz. Malezya’da en azından sistem işledi, son kertede hukuk siyasete baskın geldi, hastalıklı doku toplumdan ve devletten ayıklandı. Türkiye’de ise – çok daha köklü bir demokrasiye ve kadim devlet geleneğine sahip olunmasına karşın – fiili bir rejim uzunca bir süredir konsolide olmakta.
Bu kokuşmuşluk ve pislik, bugün rejimi taşıyan dinamiklerden biri!
Bu kokuşmuşluk ve pisliğin sadece siyaset ve ticaret ikilisinin tepesinde vuku bulduğunu, diğer toplum kesimlerin ise masum olduğunu düşünmek büyük yanılgı olur. Rüşvet alan memur, vergi kaçıran esnaf, UBER’ci döven taksici, 155’i aramakla tehdit eden “kürtajcı amca” zihniyeti, bedelli isterken “Reis bizi Afrin’e götür!” diye slogan atan gençler ve yüzlerce, binlerce benzeri olay ve olgular, kokan, kokuşmakta olan bir sosyolojinin çarpıcı yansımalarıdır. Sormayan, sorgulamayan, komşusunun ve dostunun derdine ortak olmayan, zulme ve baskıya gözlerini kapatan, hırsızlığı ve üçkâğıtçılığı sadece mazur görmekle kalmayıp, aynı zamanda her seçimde ödüllendiren kitleler de “hak ettikleri bir rejimce” yönetilmekteler. Barbaros Şansal’ı linç etmeye yeltenen, Can Dündar’ın eşinin pasaportunu iptal eden ve yurt dışına çıkışına engel olan, on binleri hukuki temeli olmayan yüz karası ve kara mizah iddianameler temelinde yıllardır zindanlarda çürüten, öğretmene, profesöre, doktora, haki-savcıya, askere, aydına, gazeteci ve yazara, kısaca düşünen herkese kompleksli bir şekilde nefret ve öfke kusan bir toplumun, bu ticaret-siyaset bataklığına karşı durmayışına şaşırmak mı lazım? Bu kokuşmuşluk ve pislik, bugün rejimi taşıyan dinamiklerden biri! Ortak iyinin değil, şahsi menfaatin geçer akça olduğu, ahlaken dibe vurmuş bur sosyolojik yapının habis patolojisini görmeden, hukuk devletinin sona ermesini, anayasal düzenin rafa kaldırılmasını, mevcut fiili rejimi anlamak mümkün müdür?
Rejimin ekonomik payandaları, sosyolojik dinamiklerin önemli bir parçası
Rejime karşı çıkarken rejimin nasıl finanse edildiğini dikkate almalı! “Milletin a…na koymaktan” bahsedenlerin siyasi kadrolarla al gülüm ver gülüm ilişkisinin Dünya Bankası raporlarına varıncaya kadar girmiş olması elbette ki çok önemli. Siyaset ve ticaret arasındaki karşılıklı bağımlılığın ve birbirini yeniden üretme gücünün mevcut olması kadar, bu rezil düzenin dayandığı “ahlaktan arındırılmış alanı” kabul eden sosyal yapıyı da analize dâhil ederek ama! Kolayına kaçmayıp, ama-fakat demeden, neden Müslüman toplumların bu türden berbat ve ahlaksız ilişkileri kabul etme potansiyelinin çok bariz şekilde yüksek olduğu gerçeğini es geçmeden, bunu da cesaretle sorgulayarak bunu yapmalı.
İslamofaşist diktatörlüğün başındaki İslamo- takısı gittikten sonra da geriye –faşist bir siyasi sistem kalmaması için, diktatörlüğün dayanak noktalarından biri olan karşılıklı bağımlılık ekonomisini gündeme getirmek istedim. Geçen yazımda da ekonomi politiği yorumlamaya çalışmıştım. Kanaatim odur ki rejimin ekonomik payandaları, sosyolojik dinamiklerin önemli bir parçası. Siyasal dinamiklerde nasıl ki derin yapının izlerini sürmeye çabalıyorsam, toplumsal ve ekonomik dinamiklerde etik sorunlar ve siyaset-ticaret arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisinin, mevcut rejimi anlamamıza ışık tutacağına inanıyorum. Bu çabalarımın ifade etmek istediği tek şey, Erdoğan’ın yalnız olmadığı! Mesele bir kişi değil! Mesele bir parti değil! Daha geniş ve kapsamlı bir sorunsalla karşı karşıyayız. Bu karmaşık dinamiklerin aralarındaki ilişkileri didik-didik etmeden, bünyeye yerleşmiş bulunan ve hızla yayılmakta olan habis yapıyı temizleyemeyiz. Şeffaf, demokratik ve seküler bir hukuk devleti için sorunların derinine inerek, kalıcı çözümler bulmaya gayret edilmeli. Üzerinde anlaşabileceğimiz ortak iyinin bu olmasını çok isterdim!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 26.5.2018 [TR724]
Makyol, Cengiz İnşaat, Kalyon ve Kolin adlı inşaat şirketleri, devlet ihaleleri sayesinde palazlanan ve siyaset-ticaret ilişkisinin bir tür kazan-kazan karşılıklı bağımlılığı olarak geliştiği yolsuzluk düzenlerine çok iyi bir örnek. Kim söylüyor bunu? Dünya Bankası! Bu şirketlerin Birleşmiş Milletler bünyesinde bulunan uluslararası saygın bir teşkilat tarafından hazırlanan ve yolsuzluklar bakımından önemli bir nesnel kaynak olduğu şüphe götürmeyen bir listeye en üst sıralardan girmiş olması, Türkiye Cumhuriyeti’nin düştüğü kepazeliği gözler önüne seriyor. Bu şirketler devletten 150 milyar dolarlık ihale almışlar bugüne kadar!
Makyol, Cengiz İnşaat, Kalyon ve Kolin; Kim ki bunlar?
Ana gelir kapısı havaalanı projeleri, elektrik santrali projeleri, yol yapımı. Rant buralarda çünkü! İhale süreçleri neden – yani hangi koşullarda – bu şirketlere verilmiş, mevcut koşullarda bunu tahmin etmek zor değil. Zaten eşyanın tabiatına aykırı devletin her mega ihalesini bu şirketlerin kazanması. Kim ki bunlar? 2000’lerin başına kadar küçük ve orta büyüklükte işler peşinde piyasayı tırmalayan bir çok yandaş grupla benzer bir trend içerisinde olmuş, köyden kente göçmesini müteakip daha birinci nesilde milyarlık cirolara ulaşmış şirketler. Sistem esasında gerçekten ikili ortak çıkara dayanıyor. Yani partiler arasında yapılan koalisyonlardan çok daha sağlam bir malzemeden üretilmiş bir ortaklıktan söz ediyoruz!
Devletin yolsuzluk ilişkilerinde kullanılan betondan daha sağlam birleştirici element para – bu anlaşılıyor! İhaleleri servis edersiniz, fahiş kara komisyonla ortak olursunuz. Dahası kendinize bağımlı medyayı finanse edebilmek için astronomik rakamlarda gelire sahip bir fon oluşturur ve bu finansal kaynağı kurduğunuz yolsuzluklar rejiminin promosyonuna harcarsınız. Rakiplerinizin rüyalarında göremeyeceği bir basın-yayın desteği sayesinde, seçmen algısını bilinçaltı seviyesinden etki altına alır, istediğinizi “demokrasi kahramanı”, istediğinizi “reis” ilan eder, topluma kabul ettirirsiniz. İstediğinizin ipini çeker, istediğinize “terörist” veya ocu-bucu dersiniz.
İnsanlara bolca makarna ve kömür yağdıracak kaynak, mega fon içerisinde çerez parası
Makyol, Cengiz, Kalyon ve Kolin dışında belki binlerce irili-ufaklı firmalar var. Kamuya ait toprakları, taşınmazları, varlıkları çekirge sürüsü gibi yağmalayan, hepimizin, halkımızın, Türkiye insanının olan tüm varlıkları kendi menfaatinden başka bir derdi olmayan birkaç kulağı kesiğe peşkeş çeken bir iktidar, “deniz bitene kadar” neredeyse sınırsız bir gelir ve güç kapısına sahip olur! Böylece rejimin dinamiği üretilir, yeniden üretilir. Bu çember bu şekilde devam eder. Bu rant ve kirli iktidar (siyasal güç) düzeni içinde, zavallı alt gelirli ve eğitimsiz insanlara bolca makarna ve kömür yağdıracak kaynak da, esasında o mega fon içerisinde çerez parasıdır. Bir milyon dolarlık makam araçları veya sarayın Hindistan’dan ithal edilen mermerleri elbette size koymaz bu koşullarda! Danışmanlarınıza ve metin yazarlarınıza serpiştirdiğiniz yemlerin milyonlarca dolarlık bedeli de arada kaynar nasılsa, öyle ya! First Lady için alınan binlerce dolarlık çantalar, broşlar, türban ve başörtüleri, özel tasarım ve dikim elbiseler, daha bir nesil önce kırsal kesimden gelip metropolde dar gelirli olarak yaşam süren bir ailenin ulaştığı tasavvuru bile güç zenginlik, tüm bunlar bu sistemin içinde anlam kazanır. Ayakkabı kutuları içinde istiflenmiş yabancı mangırlar o kadar çoktur ki, saymak için para sayma makinesine ihtiyaç duyulmuştur. Dedim ya, diktatörler geniş tabanlı koalisyon liderleridir aslında. Bir ellerinde sopa olduğunu herkes bilir de, nedense diğer ellerindeki havucu birçoğu dikkate almaz! Oysa o havuç, dağıttığı rant ulufesidir. Malezya’da İslamcı lider Rezak da böyle bir sistem kurmuştu işte. Evinden 30 milyon dolara yakın nakit para çıktı! Enteresan bir şekilde paraların bir bölümü ayakkabı kutularına gizlenmişti! Şeffaflıktan uzaklaştıkça, mafyavari ve ne idüğü belirsiz, anayasa ve yasalara aykırı olduğu şüphe götürmeyen bu akçalı siyaset, nedense Müslüman toplumlarda çok yaygın. Acaba siyaset teriminin seyislik (at terbiyesi ve yönetimi) kavramı ile aynı kökten gelmesi ile bunun bir alakası olabilir mi? Oysa politika kavramı eski Yunanca “polis” kavramından türetilmiş – yani şehir veya kent manasına geliyor. Şehir yönetimine ilişkin işler ile at terbiyesi ve yönetimi arasındaki ince ve manidar farklılık, toplumsal düzeyde, toplumun sosyo-genetik seviyedeki kültürüyle ilgili olabilir mi? Bilmiyorum! Bildiğim, ahlaksızlığın, yozluğun, şahsiyetsizliğin, kötü yönetimin, yasa tanımazlığın, üçkâğıdın, kirli, vıcık-vıcık ilişkilerin Türkiye’de kurumsallaştığı. Bu şekilde, kalın bir sis perdesinin hırsızı gizleyen, hırsızlığı örtbas eden rutubetli ve daral getirici ortamında, Türkiye ekonomisinin batmakta olduğu gerçeğine tosluyoruz. Malezya’da en azından sistem işledi, son kertede hukuk siyasete baskın geldi, hastalıklı doku toplumdan ve devletten ayıklandı. Türkiye’de ise – çok daha köklü bir demokrasiye ve kadim devlet geleneğine sahip olunmasına karşın – fiili bir rejim uzunca bir süredir konsolide olmakta.
Bu kokuşmuşluk ve pislik, bugün rejimi taşıyan dinamiklerden biri!
Bu kokuşmuşluk ve pisliğin sadece siyaset ve ticaret ikilisinin tepesinde vuku bulduğunu, diğer toplum kesimlerin ise masum olduğunu düşünmek büyük yanılgı olur. Rüşvet alan memur, vergi kaçıran esnaf, UBER’ci döven taksici, 155’i aramakla tehdit eden “kürtajcı amca” zihniyeti, bedelli isterken “Reis bizi Afrin’e götür!” diye slogan atan gençler ve yüzlerce, binlerce benzeri olay ve olgular, kokan, kokuşmakta olan bir sosyolojinin çarpıcı yansımalarıdır. Sormayan, sorgulamayan, komşusunun ve dostunun derdine ortak olmayan, zulme ve baskıya gözlerini kapatan, hırsızlığı ve üçkâğıtçılığı sadece mazur görmekle kalmayıp, aynı zamanda her seçimde ödüllendiren kitleler de “hak ettikleri bir rejimce” yönetilmekteler. Barbaros Şansal’ı linç etmeye yeltenen, Can Dündar’ın eşinin pasaportunu iptal eden ve yurt dışına çıkışına engel olan, on binleri hukuki temeli olmayan yüz karası ve kara mizah iddianameler temelinde yıllardır zindanlarda çürüten, öğretmene, profesöre, doktora, haki-savcıya, askere, aydına, gazeteci ve yazara, kısaca düşünen herkese kompleksli bir şekilde nefret ve öfke kusan bir toplumun, bu ticaret-siyaset bataklığına karşı durmayışına şaşırmak mı lazım? Bu kokuşmuşluk ve pislik, bugün rejimi taşıyan dinamiklerden biri! Ortak iyinin değil, şahsi menfaatin geçer akça olduğu, ahlaken dibe vurmuş bur sosyolojik yapının habis patolojisini görmeden, hukuk devletinin sona ermesini, anayasal düzenin rafa kaldırılmasını, mevcut fiili rejimi anlamak mümkün müdür?
Rejimin ekonomik payandaları, sosyolojik dinamiklerin önemli bir parçası
Rejime karşı çıkarken rejimin nasıl finanse edildiğini dikkate almalı! “Milletin a…na koymaktan” bahsedenlerin siyasi kadrolarla al gülüm ver gülüm ilişkisinin Dünya Bankası raporlarına varıncaya kadar girmiş olması elbette ki çok önemli. Siyaset ve ticaret arasındaki karşılıklı bağımlılığın ve birbirini yeniden üretme gücünün mevcut olması kadar, bu rezil düzenin dayandığı “ahlaktan arındırılmış alanı” kabul eden sosyal yapıyı da analize dâhil ederek ama! Kolayına kaçmayıp, ama-fakat demeden, neden Müslüman toplumların bu türden berbat ve ahlaksız ilişkileri kabul etme potansiyelinin çok bariz şekilde yüksek olduğu gerçeğini es geçmeden, bunu da cesaretle sorgulayarak bunu yapmalı.
İslamofaşist diktatörlüğün başındaki İslamo- takısı gittikten sonra da geriye –faşist bir siyasi sistem kalmaması için, diktatörlüğün dayanak noktalarından biri olan karşılıklı bağımlılık ekonomisini gündeme getirmek istedim. Geçen yazımda da ekonomi politiği yorumlamaya çalışmıştım. Kanaatim odur ki rejimin ekonomik payandaları, sosyolojik dinamiklerin önemli bir parçası. Siyasal dinamiklerde nasıl ki derin yapının izlerini sürmeye çabalıyorsam, toplumsal ve ekonomik dinamiklerde etik sorunlar ve siyaset-ticaret arasındaki karşılıklı bağımlılık ilişkisinin, mevcut rejimi anlamamıza ışık tutacağına inanıyorum. Bu çabalarımın ifade etmek istediği tek şey, Erdoğan’ın yalnız olmadığı! Mesele bir kişi değil! Mesele bir parti değil! Daha geniş ve kapsamlı bir sorunsalla karşı karşıyayız. Bu karmaşık dinamiklerin aralarındaki ilişkileri didik-didik etmeden, bünyeye yerleşmiş bulunan ve hızla yayılmakta olan habis yapıyı temizleyemeyiz. Şeffaf, demokratik ve seküler bir hukuk devleti için sorunların derinine inerek, kalıcı çözümler bulmaya gayret edilmeli. Üzerinde anlaşabileceğimiz ortak iyinin bu olmasını çok isterdim!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 26.5.2018 [TR724]
Vedaları hüzünlü oldu [Hasan Cücük]
Yıllarca top koşturdukları takıma vedaları zor oldu. Artık yaş kemale erince ya kramponlarını çıkarıp futbola veda ettiler ya da kariyerlerinin son yıllarını daha kolay liglerde tamamlamayı tercih edip yıllarca aşkla bağlı oldukları formalarına elveda dediler.
Son kez taraftarlarının önüne çıkarken hüzün ve gururu bir arada yaşadılar. Hüzün vardı; çünkü ayrılıyordu. Gurur vardı; çünkü yıllarca başarıyla formalarını terletmişlerdi. İşte sezon sonunda takımlarına veda eden efsanelerden öne çıkanlar.
Gianluigi Buffon (Juventus): Futbol tarihinin gördüğü en iyi kaleciler arasına adını başarıyla yazdırdı. İlerleyen yaşına rağmen formasını kimseye kaptırmadı. 17 yıl Juventus kalesini koruyan Buffon, futbola orta saha oyuncusu olarak başlayıp sonradan kaleye geçen bir isimdi. 1995’te Parma ile profesyonel kariyerine başlayan Buffon, 2001’de Juventus’a 50 milyon Euro’ya transfer olup, futbol tarihine en pahalı kaleci olarak geçti. 2006’da şikeden dolayı Juventus, Serie B’ye düşürülünce takımın yıldızları Zlatan Ibrahimovic, Emerson, Gianluca Zambrotta, Patrick Vieira, Fabio Cannavaro, Lilian Thuram gibi yıldızlar kulüpten ayrıldı ancak Buffon gemiyi terk etmedi. Yeniden Serie A yolunu açan isimlerden biri oldu. Son 7 yılda Juventus art arda Serie A şampiyonluğu yaşarken, kalede hep o vardı. Juventus ise 9 Serie A şampiyonluğu yaşadı. 640 maçta kalesini korudu. 40 yaşında Juventus’a veda ederken, gözyaşları sel oldu. Geride ulaşılmaz bir kariyer bıraktı.
Andres Iniesta (Barcelona): Henüz 12 yaşındayken kendini Barcelona’nın ünlü alt yapısı La Masia’da buldu. Kısa boyuna rağmen tekniği ve futbol zekasıyla dikkat çekti. 18 yaşından itibaren Barcelona A takım kadrosunda yer bulan Iniesta, La Masia’dan arkadaşı Xavi ile orta sahada müthiş bir ikili oluşturdu. Yıllar birbirini kovalarken Iniesta futbolunu daima geliştirdi. Barcelona ile 8 La Liga, 4 Şampiyonlar Ligi kupası kazandı. Toplam kariyeri boyunca 31 kupa kaldırdı. 22 yıllık Barcelona kariyerinde 669 maçta ter döktü. Vedası muhteşem oldu. Camp Nou tribünleri efsaneye yakışır bir şekilde veda etti. Göz yaşlarıyla sahada son kez taraftarını selamladı. Tribünler boşalınca yıllarca top koşturduğu sahaya son kez çıktı. Orta yuvarlakta saaatlerce oturup, anılarını tazeledi. Futbol yaşamında Barcelona’ya veda edip, Japonya istikametine yönünü çevirdi.
Yaya Toure (Manchester City): Monaco ve Barcelona’da ortaya koyduğu futbolla Avrupa’nın en iyi orta sahalarından biri olmuştu. Güçlü fiziğiyle rakip ataklarına karşı bir set görevi üsteniyordu. Sadece savunmada değil hücumda da etkiliydi. Serbest vuruşları efsaneydi. 40-50 metreye adrese teslim pasları vardı. 2010’da Barcelona’dan Manchester City’ye transfer olan Yaya Toure, takımın en önemli isimlerinden biri oldu. Kimi otoritelere göre, City’nin yükselişi Toure ile başladı. City’nin tarihindeki ilk şampiyonluğunda Toure’nin büyük katkısı vardı. 2013-14 sezonunda gelen ikinci şampiyonluğa attığı 20 golle katkı sağladı. Premier Lig tarihine bir sezonda en çok gol atan defansif orta saha oyuncusu olarak geçti. Bu sezon ilerlemiş yaşından dolayı Guardiola’nın yıldızlar topluluğu takımında sadece 10 maçta forma şansı buldu. Sezonun bitimiyle 35 yaşında City’ye veda ederken, geriye 230 maçta attığı 59 gol, 3 Premier Lig şampiyonluğu kaldı.
Michael Carrick (Manchester United): Kariyerine West Ham’da başlayan Michael Carrick, 2 yıl Tottenham formasını giydikten sonra 2006’da Manchester United’e transfer oldu. Alex Ferguson’un, efsane Roy Keane’den doğan boşluğu doldurmak için transfer ettiği Carrick, United formasını yıllarca başarıyla terletti. 12 yıllık United yıllarına 5 Premier Lig şampiyonluğu sığdırdı. Son yıllarda formasına uzak kaldı. Bu sezon sadece 2 maçta forma giydi. Sakatlığının yanında kalp rahatsızlığı da yaşadı. 36 yaşında sadece United’e değil futbola da veda etti. Manchester United formasını 464 maçta giyip, 23 gole imza attı. Adını kulübün efsaneleri arasına yazdırdı.
Thiago Motta (PSG): Brezilyalı olmasına rağmen biz onu İtalyan olarak tanıdık. Milli tercihini de İtalya’dan yana kullandı. Barcelona formasıyla adını duyuran Motta, sırasıyla Atletico Madrid, Genoa ve Inter formalarını giydikten sonra 2012’de PSG’ye transfer oldu. Barcelona ve İnter’le Şampiyonlar Ligi kupasını kaldıran Motta, İtalya ve İspanya’da lig şampiyonlukları yaşadı. PSG dönemi ise kariyerinin zirvesi oldu. 6 yıla 5 Fransa Ligue 1 şampiyonluğu, 5 Fransa Lig Kupası ve 4 Fransa Kupası sığdırdı. Katar sermayesini arkasına aldıktan sonra yükselişe geçen PSG’nin en önemli oyuncularından biri oldu. 36 yaşında hem PSG’ye hem de futbola veda ederken, başarılarla dolu bir kariyer bıraktı. PSG formasını 230 maçta giyip 12 gole imza attı.
[Hasan Cücük] 26.5.2018 [TR724]
Son kez taraftarlarının önüne çıkarken hüzün ve gururu bir arada yaşadılar. Hüzün vardı; çünkü ayrılıyordu. Gurur vardı; çünkü yıllarca başarıyla formalarını terletmişlerdi. İşte sezon sonunda takımlarına veda eden efsanelerden öne çıkanlar.
Gianluigi Buffon (Juventus): Futbol tarihinin gördüğü en iyi kaleciler arasına adını başarıyla yazdırdı. İlerleyen yaşına rağmen formasını kimseye kaptırmadı. 17 yıl Juventus kalesini koruyan Buffon, futbola orta saha oyuncusu olarak başlayıp sonradan kaleye geçen bir isimdi. 1995’te Parma ile profesyonel kariyerine başlayan Buffon, 2001’de Juventus’a 50 milyon Euro’ya transfer olup, futbol tarihine en pahalı kaleci olarak geçti. 2006’da şikeden dolayı Juventus, Serie B’ye düşürülünce takımın yıldızları Zlatan Ibrahimovic, Emerson, Gianluca Zambrotta, Patrick Vieira, Fabio Cannavaro, Lilian Thuram gibi yıldızlar kulüpten ayrıldı ancak Buffon gemiyi terk etmedi. Yeniden Serie A yolunu açan isimlerden biri oldu. Son 7 yılda Juventus art arda Serie A şampiyonluğu yaşarken, kalede hep o vardı. Juventus ise 9 Serie A şampiyonluğu yaşadı. 640 maçta kalesini korudu. 40 yaşında Juventus’a veda ederken, gözyaşları sel oldu. Geride ulaşılmaz bir kariyer bıraktı.
Andres Iniesta (Barcelona): Henüz 12 yaşındayken kendini Barcelona’nın ünlü alt yapısı La Masia’da buldu. Kısa boyuna rağmen tekniği ve futbol zekasıyla dikkat çekti. 18 yaşından itibaren Barcelona A takım kadrosunda yer bulan Iniesta, La Masia’dan arkadaşı Xavi ile orta sahada müthiş bir ikili oluşturdu. Yıllar birbirini kovalarken Iniesta futbolunu daima geliştirdi. Barcelona ile 8 La Liga, 4 Şampiyonlar Ligi kupası kazandı. Toplam kariyeri boyunca 31 kupa kaldırdı. 22 yıllık Barcelona kariyerinde 669 maçta ter döktü. Vedası muhteşem oldu. Camp Nou tribünleri efsaneye yakışır bir şekilde veda etti. Göz yaşlarıyla sahada son kez taraftarını selamladı. Tribünler boşalınca yıllarca top koşturduğu sahaya son kez çıktı. Orta yuvarlakta saaatlerce oturup, anılarını tazeledi. Futbol yaşamında Barcelona’ya veda edip, Japonya istikametine yönünü çevirdi.
Yaya Toure (Manchester City): Monaco ve Barcelona’da ortaya koyduğu futbolla Avrupa’nın en iyi orta sahalarından biri olmuştu. Güçlü fiziğiyle rakip ataklarına karşı bir set görevi üsteniyordu. Sadece savunmada değil hücumda da etkiliydi. Serbest vuruşları efsaneydi. 40-50 metreye adrese teslim pasları vardı. 2010’da Barcelona’dan Manchester City’ye transfer olan Yaya Toure, takımın en önemli isimlerinden biri oldu. Kimi otoritelere göre, City’nin yükselişi Toure ile başladı. City’nin tarihindeki ilk şampiyonluğunda Toure’nin büyük katkısı vardı. 2013-14 sezonunda gelen ikinci şampiyonluğa attığı 20 golle katkı sağladı. Premier Lig tarihine bir sezonda en çok gol atan defansif orta saha oyuncusu olarak geçti. Bu sezon ilerlemiş yaşından dolayı Guardiola’nın yıldızlar topluluğu takımında sadece 10 maçta forma şansı buldu. Sezonun bitimiyle 35 yaşında City’ye veda ederken, geriye 230 maçta attığı 59 gol, 3 Premier Lig şampiyonluğu kaldı.
Michael Carrick (Manchester United): Kariyerine West Ham’da başlayan Michael Carrick, 2 yıl Tottenham formasını giydikten sonra 2006’da Manchester United’e transfer oldu. Alex Ferguson’un, efsane Roy Keane’den doğan boşluğu doldurmak için transfer ettiği Carrick, United formasını yıllarca başarıyla terletti. 12 yıllık United yıllarına 5 Premier Lig şampiyonluğu sığdırdı. Son yıllarda formasına uzak kaldı. Bu sezon sadece 2 maçta forma giydi. Sakatlığının yanında kalp rahatsızlığı da yaşadı. 36 yaşında sadece United’e değil futbola da veda etti. Manchester United formasını 464 maçta giyip, 23 gole imza attı. Adını kulübün efsaneleri arasına yazdırdı.
Thiago Motta (PSG): Brezilyalı olmasına rağmen biz onu İtalyan olarak tanıdık. Milli tercihini de İtalya’dan yana kullandı. Barcelona formasıyla adını duyuran Motta, sırasıyla Atletico Madrid, Genoa ve Inter formalarını giydikten sonra 2012’de PSG’ye transfer oldu. Barcelona ve İnter’le Şampiyonlar Ligi kupasını kaldıran Motta, İtalya ve İspanya’da lig şampiyonlukları yaşadı. PSG dönemi ise kariyerinin zirvesi oldu. 6 yıla 5 Fransa Ligue 1 şampiyonluğu, 5 Fransa Lig Kupası ve 4 Fransa Kupası sığdırdı. Katar sermayesini arkasına aldıktan sonra yükselişe geçen PSG’nin en önemli oyuncularından biri oldu. 36 yaşında hem PSG’ye hem de futbola veda ederken, başarılarla dolu bir kariyer bıraktı. PSG formasını 230 maçta giyip 12 gole imza attı.
[Hasan Cücük] 26.5.2018 [TR724]
Bu besinler stresi alıyor mutluluk veriyor!
İş sıkıntısı, çevresel etkenlerin yol açtığı belirsizlik, gürültü ve daha pek çok stres kaynağı enerjinizi düşürüp sizi mutsuz edebilir. Ancak bazı yaşam tarzı değişiklikleri ve size mutluluk verecek besinlerden oluşan doğru bir beslenme programı, keyfinizi yerine getirebilir. Çünkü, sağlıklı beslenmenin özellikle de bazı besinlerin mutlulukla yakından ilgisi var. Beslenme ve Diyet Uzmanı Diyetisyen Aslıhan Altuntaş, bazı besinlerin daha göründüğü anda mutluluk hissi verdiğine dikkat çekiyor ve bu konuda önemli tavsiyelerde bulunuyor.
Kişinin yemek yediği zaman mutlu hissetmesi ya da sevdiği bir besini yediğinde mutlu olması bir tesadüf değildir. Bu besinler daha görüldüğü anda kişinin vücudunda birtakım kimyasal değişimler olmasını sağlar, fiziksel olarak bedeni ve beyni uyararak bireyi mutlu eder. Bunu da vücutta mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin ve dopaminin salgılanmasını sağlayarak yapar. Hemen herkesin yediğinde mutlu olduğunu ifade ettiği çikolata da bunlardan biridir.
Dengeli ve yeterli bir beslenme programı ile birlikte tüketildiğinde depresyona bile iyi gelen bu besinler nelerdir? İşte onlardan bazıları:
YUMURTA, LOR PEYNİRİ, YULAF EKMEĞİ: En değerli protein kaynaklarından biri olan yumurta aynı zamanda mutluluğunda kaynağı olarak da bilinir. Kişide herhangi bir sağlık problemi yoksa her gün 1 yumurta ile kahvaltı yapabilir ve güne mutlu başlayabilir. Ancak mutluluk etkisini daha da artırmak için yanında 3 yemek kaşığı lor peyniri ve 1 dilim yulaf veya çavdar ekmeği de tüketilebilir. Yumurta gün içinde seçilebilecek herhangi bir öğünde rahatlıkla kullanılabilecek çok değerli bir besindir.
KİNOA: Son dönemlerde adını sıkça duyuran bir tahıl olan kinoa serotoninin öncü maddesi olan triptofan aminoasidi yönünden zengin bir besindir. Akşam yemeklerinde salata ya da sebze yemekleri içerisinde tüketilen 3 yemek kaşığı kinoa günün stresinin atılmasına ve yemekten keyif almaya yardımcı olmaktadır. Kinoa beyaz, kırmızı, siyah renkteki seçenekleriyle kısır, salata, köfte, tahıllı kurabiye ve hafif tatlıların içinde değerlendirilebilir.
KABAK ÇEKİRDEĞİ: 20 gr kabak çekirdeğinde 120 mg triptofan bulunmaktadır. İçerdiği bu mutluluk öncüsü aminoasit sayesinde serotonin salgılanmasına yardımcı olur. Kabak çekirdeği stresi ve endişeleri önlerken kişinin rahatlayıp sakinleşmenize de yardımcı olur.
HOROZİBİĞİ: Halk arasında Horozibiği tohumu olarak da bilinen amaranth, protein değeri yüksek olması nedeni ile beslenme programlarında yer almaya başlayan bir besindir. Kinoa gibi triptofan içeriği yüksektir. İçerdiği protein sayesinde emilimi de arttığından mutluluk veren besinler arasındadır. Akşam yemeklerinde 3 yemek kaşığı amaranth tüketilebilir.
HİNDİ ETİ: Hindi eti yine triptofan açısından zengin bir besindir. Hem yüksek miktarda protein içermesi hem de selenyum ve B12 vitaminleri açısından zengindir. Öğle yemeklerinde tüketilecek bir hindi eti ile enerji düşüklüğünden kurtulmak mümkündür. Hindinin mutluluk veren etkisinden en iyi şekilde yararlanabilmek için yanında mutlaka bir karbonhidrat tüketilmelidir. Örneğin yulaf veya çavdar unundan yapılmış bir ekmek veya yulaflı, kinoalı salata, kinoa pilav gibi yiyecekler iyi birer seçenektir.
[TR724] 26.5.2018
Kişinin yemek yediği zaman mutlu hissetmesi ya da sevdiği bir besini yediğinde mutlu olması bir tesadüf değildir. Bu besinler daha görüldüğü anda kişinin vücudunda birtakım kimyasal değişimler olmasını sağlar, fiziksel olarak bedeni ve beyni uyararak bireyi mutlu eder. Bunu da vücutta mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin ve dopaminin salgılanmasını sağlayarak yapar. Hemen herkesin yediğinde mutlu olduğunu ifade ettiği çikolata da bunlardan biridir.
Dengeli ve yeterli bir beslenme programı ile birlikte tüketildiğinde depresyona bile iyi gelen bu besinler nelerdir? İşte onlardan bazıları:
YUMURTA, LOR PEYNİRİ, YULAF EKMEĞİ: En değerli protein kaynaklarından biri olan yumurta aynı zamanda mutluluğunda kaynağı olarak da bilinir. Kişide herhangi bir sağlık problemi yoksa her gün 1 yumurta ile kahvaltı yapabilir ve güne mutlu başlayabilir. Ancak mutluluk etkisini daha da artırmak için yanında 3 yemek kaşığı lor peyniri ve 1 dilim yulaf veya çavdar ekmeği de tüketilebilir. Yumurta gün içinde seçilebilecek herhangi bir öğünde rahatlıkla kullanılabilecek çok değerli bir besindir.
KİNOA: Son dönemlerde adını sıkça duyuran bir tahıl olan kinoa serotoninin öncü maddesi olan triptofan aminoasidi yönünden zengin bir besindir. Akşam yemeklerinde salata ya da sebze yemekleri içerisinde tüketilen 3 yemek kaşığı kinoa günün stresinin atılmasına ve yemekten keyif almaya yardımcı olmaktadır. Kinoa beyaz, kırmızı, siyah renkteki seçenekleriyle kısır, salata, köfte, tahıllı kurabiye ve hafif tatlıların içinde değerlendirilebilir.
KABAK ÇEKİRDEĞİ: 20 gr kabak çekirdeğinde 120 mg triptofan bulunmaktadır. İçerdiği bu mutluluk öncüsü aminoasit sayesinde serotonin salgılanmasına yardımcı olur. Kabak çekirdeği stresi ve endişeleri önlerken kişinin rahatlayıp sakinleşmenize de yardımcı olur.
HOROZİBİĞİ: Halk arasında Horozibiği tohumu olarak da bilinen amaranth, protein değeri yüksek olması nedeni ile beslenme programlarında yer almaya başlayan bir besindir. Kinoa gibi triptofan içeriği yüksektir. İçerdiği protein sayesinde emilimi de arttığından mutluluk veren besinler arasındadır. Akşam yemeklerinde 3 yemek kaşığı amaranth tüketilebilir.
HİNDİ ETİ: Hindi eti yine triptofan açısından zengin bir besindir. Hem yüksek miktarda protein içermesi hem de selenyum ve B12 vitaminleri açısından zengindir. Öğle yemeklerinde tüketilecek bir hindi eti ile enerji düşüklüğünden kurtulmak mümkündür. Hindinin mutluluk veren etkisinden en iyi şekilde yararlanabilmek için yanında mutlaka bir karbonhidrat tüketilmelidir. Örneğin yulaf veya çavdar unundan yapılmış bir ekmek veya yulaflı, kinoalı salata, kinoa pilav gibi yiyecekler iyi birer seçenektir.
[TR724] 26.5.2018
Astronomi, Fıkıh, ve Sorunlarımız – 2 [Ahmet Uysal]
Bir önceki yazımda kameri ayların başlangıcının tespiti ile ilgili tartışmalara farklı bir perspektiften yaklaşmaya çalışmış, ve bu konuyu İslam aleminin en çözülebilir meselelerinden birisi olarak gördüğümü söylemiştim. Geçtiğimiz hafta Ramazan Ayı’nın başlangıcında yaşanan tartışmalar bu görüşümü değiştirmedi. Ancak, en çözülebilir meselemizin haline bakarak, diğer meselelerimizin boyutu hakkında bir fikir sahibi olabiliriz deyip konuya geçeyim.
Meseleyi hepimiz biliyoruz. 2018 yılında Ramazan Ayı’na bazı müslümanlar 16 Mayıs’ta, bazıları da 17 Mayıs’ta başladılar. Bunun temelinde de çok basit bir ayrım var gibi görünüyor bazı müslümanlar astronomik hesaplara göre oruca başlanabilir derken, bazıları da hesap yetmez mutlaka hilali görmek gerekir diyorlar. Ancak bence esas ayrım noktası bu değil. Zira esas fark bu olsaydı, astronomik hesaplar A şehrinde hilal görünecek derken A şehrinde yaşayanların hilali görememesi gibi bir durum olurdu. Oysa çok ufak istisnalar dışında böyle birşey hiç yaşanmıyor. Astronomik hesaplar hangi şehirde hilal görünecek diyorsa orada görünüyor, görünmeyecek dediği yerlerde de görünmüyor. Mesela bu sene bütün hesaplar 16 Mayıs’ta sadece güney California, Meksika ve Güney Amerika’da hilalin görüneceğini, dünyanın geri kalanında ise 17 Mayıs’ta görüneceğini gösteriyordu. Nitekim de öyle oldu.
Aslında tartışmaların esas çıktığı nokta şu, bir beldede oruca başlamak için illa o beldede mi hilalin görülmesi lazım yoksa başka bir beldeden haber gelse de oruca başlanabilir mi? Daha önce de dediğim gibi ben fizikçiyim, fıkıh bilgim çok sınırlı. O yüzden ben fiziksel gerçekleri yazmakla mükellefim. Bu bilgilerin üzerinden fıkhi yorum çıkarmak uzmanlarının işi.
Değişik ihtimalleri incelemeye en dar çerçeveden başlayalım. A şehrinde oruca başlamak için A şehrinde hilalin görülmesi lazım diyelim. Buna lokal Ramazan görüşü diyeceğim. Bütün müslümanlar bu görüşe göre hareket etseydi bu sene Los Angeles, Meksika ve Güney Amerika’da yaşayan müslümanlar Çarşamba, diğerleri Perşembe günü oruca başlarlardı. Hilalin çıplak gözle mi, teleskopla mı görüldüğü kısmına şimdilik girmiyorum. O da ayrı bir tartışma konusu.
Diğer bir ihtimal hilalin görülmesi lazım ama B şehrinde hilalin görülmesiyle de A şehrinde oruca başlanabilir görüşüdür. Burada bir kaç mesele var. Birincisi B şehri daha batıdaysa (ki genelde öyle olmak zorunda) orada hilal göründüğünde A şehrinde vakit ilerlemiş olacaktır. Bu vakit bir kaç saatten fazlaysa A şehrindekiler teravih kılamazlar, sahur yapamazlar. Dolaysıyla bu aslında birinci görüşten çok farklı değil. Hilalin görülmesini şart koştuğunuzda lokal Ramazan başlangıcını kabul etmiş oluyorsunuz. Sadece lokal bölgenizin sınırlarını nasıl belirleyeceğiniz ayrı bir tartışma konusu oluyor.
Üçüncü bir görüş olarak global görüşten bahsedebiliriz. Bu görüşe göre dünyanın herhangi bir yerinde o akşam hilalin görülebileceği hesaplanmışsa o gün teravih kılınıp Ramazan’a başlanabilir. Hilal’in bizzat gözlenmesi beklenmez. Mesela bu sene Los Angeles’ta hilal gözlendiği anda İstanbul’da saat sabah 6 olmuştu bile. Ama bu görüşe göre o gözlem beklenmeden, öncesinde İstanbul’da teravih kılınıp sahur yapıldı.
Global görüşün bir alt kümesinde hilalin Mekke’de görülebilirliğinin hesaplanması ve ona göre Ramazan’a başlanması savunuluyor. Bu fikir genel global görüşten çok farklı olmasa da, mesela bu sene Ramazan’a başlangıç günü global görüşte Çarşamba iken, Mekke merkezli global görüşte Perşembe oldu.
Görüldüğü üzere yaşanan tartışmaların temelinde lokal-global farklılığı yatmakta. Ancak durumu daha da karmaşık hale getiren şeyler de yok değil. Özellikle batı ülkelerinde yaşayan müslüman göçmen topluluklar kendi anavatanlarının takvimini takip etme eğilimindeler. Mesela New York’taki bir Pakistan Camisi Pakistan’a, Mısır Camisi de Mısır’a göre Ramazan’a başlama kararı alabiliyor. Bu noktada takip edilen ülkenin lokal mi global mi karar verdiğine pek bakılmıyor. Yine benzer şekilde Hizmet hareketinin bazı mensuplarının Hocaefendi teravih kıldı mı kılmadı mı diye sorarak karar verdiğini görüyoruz.
Global ve lokal görüşlerden hangisinin daha doğru olduğu konusunda fikir beyan edecek yetkide değilim
Baştan dediğim gibi ben global ve lokal görüşlerden hangisinin daha doğru olduğu konusunda bir fikir beyan edecek yetkide değilim. Ancak, lokal görüşü benimseyen bir ülkeyi global olarak takip etmenin mantıklı olmadığını söyleyebilirim. Yani, mesela Mısır’daki alimler lokal görüşe göre Mısır’da hilalin görülmesini şart koşuyorlarsa, başka bir ülkede yaşayan bir Mısırlı, ben kendi ülkemi takip edeceğim dememeli bence. Zira bu yaptığı takip etmek istediği fıkhi görüşün aksine bir durum ortaya çıkarır. Tabi bahsettiğimiz kişi Mısır’ın batısındaki bir ülkede yaşıyorsa pratikte çok sorun çıkmayabilir ama aynı uygulamayı, mesela, Japonya’da yapamaz. Çünkü Mısır’da hilal gözlendiğinde Japonya’da sahur vakti çoktan geçmiş olur.
Bu konuyla biraz ilgili bir meseleyi de, Hakan Zafer Bey geçen gün Ramazan Güzeldir programında bahsedince hatırladım. Türkiye’de 1990’larda, arefeden önceki gün haber gelirdi, “Suudi Arabistan’da hilal görülmüş; yarın bayram. Oruç tutmayın.” Bu hatırayı şu anki bilgilerim ışığında düşününce anlamlandıramıyorum. Zira Türkiye’de bayram global görüşe göre belirleniyor. Genelde global görüşü benimseyenler lokal görüşe göre bir gün önce başlayabilir ama tersinin mümkün olması zor görünüyor. Şu an internetten 1994-96 arasının takvimlerine bakınca gördüm ki Türkiye bayramlara Suudi Arabistan’la ya aynı gün, ya da bir gün önce başlamış. Gerçekten ilginç bir durum. O gelen haberlerin yanlış olduğu nerdeyse kesin gibi. Ben o zamanlar çocuktum. Yaşı daha büyük olup da detayları hatırlayanlar varsa, ne diyeceklerini bilmek isterim.
Tartışmanın uzmanları ilgilendiren detaylarını düşünmeden, özet olarak belirtmek gerekirse hicri ayların başlangıcı konusunda yaşanan farklılıkların temelinde lokal-global görüş ayrılığının olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu tam olarak hesap ve gözlem ayrılığı değildir; ve Ramazan’dan bir gün önce internet üzerinde ya da whatsapp gruplarında tartışılmasına gerek yoktur. Zira global görüşü benimseyenler için tarihler zaten önceden bellidir. Onların tartışacağı birşey yoktur. Lokal görüşü benimseyenler için de hilalin görüleceği vakit gün batımından sonraki birkaç dakikadır. O süre içinde lokal bölgenizi neresi kabul ediyorsanız orada hilal görülmüşse görülmüştür görülmemişse tartışacak bir konu yoktur Ramazan bir sonraki gün başlayacaktır.
Yazımı Ramazan Bayramı konusunda çok tartışma yaşanmayacağı müjdesini vererek bitireyim. 14 Haziran akşamı bütün Amerika kıtası ve batı Afrika çok rahat bir şekilde hilali görebilecek. Türkiye, Avrupa, Suudi Arabistan ve Güney Doğu Asya da teleskop yardımıyla hilali görebilecek. Dolayısıyla Japonya ve civarında lokal olarak bayramı belirleyenler dışında bütün İslam Alemi’nin 15 Haziran’da bayram yapacağını söyleyebiliriz. Şimdiden kutlu olsun.
[Ahmet Uysal] 26.5.2018 [TR724]
Meseleyi hepimiz biliyoruz. 2018 yılında Ramazan Ayı’na bazı müslümanlar 16 Mayıs’ta, bazıları da 17 Mayıs’ta başladılar. Bunun temelinde de çok basit bir ayrım var gibi görünüyor bazı müslümanlar astronomik hesaplara göre oruca başlanabilir derken, bazıları da hesap yetmez mutlaka hilali görmek gerekir diyorlar. Ancak bence esas ayrım noktası bu değil. Zira esas fark bu olsaydı, astronomik hesaplar A şehrinde hilal görünecek derken A şehrinde yaşayanların hilali görememesi gibi bir durum olurdu. Oysa çok ufak istisnalar dışında böyle birşey hiç yaşanmıyor. Astronomik hesaplar hangi şehirde hilal görünecek diyorsa orada görünüyor, görünmeyecek dediği yerlerde de görünmüyor. Mesela bu sene bütün hesaplar 16 Mayıs’ta sadece güney California, Meksika ve Güney Amerika’da hilalin görüneceğini, dünyanın geri kalanında ise 17 Mayıs’ta görüneceğini gösteriyordu. Nitekim de öyle oldu.
Aslında tartışmaların esas çıktığı nokta şu, bir beldede oruca başlamak için illa o beldede mi hilalin görülmesi lazım yoksa başka bir beldeden haber gelse de oruca başlanabilir mi? Daha önce de dediğim gibi ben fizikçiyim, fıkıh bilgim çok sınırlı. O yüzden ben fiziksel gerçekleri yazmakla mükellefim. Bu bilgilerin üzerinden fıkhi yorum çıkarmak uzmanlarının işi.
Değişik ihtimalleri incelemeye en dar çerçeveden başlayalım. A şehrinde oruca başlamak için A şehrinde hilalin görülmesi lazım diyelim. Buna lokal Ramazan görüşü diyeceğim. Bütün müslümanlar bu görüşe göre hareket etseydi bu sene Los Angeles, Meksika ve Güney Amerika’da yaşayan müslümanlar Çarşamba, diğerleri Perşembe günü oruca başlarlardı. Hilalin çıplak gözle mi, teleskopla mı görüldüğü kısmına şimdilik girmiyorum. O da ayrı bir tartışma konusu.
Diğer bir ihtimal hilalin görülmesi lazım ama B şehrinde hilalin görülmesiyle de A şehrinde oruca başlanabilir görüşüdür. Burada bir kaç mesele var. Birincisi B şehri daha batıdaysa (ki genelde öyle olmak zorunda) orada hilal göründüğünde A şehrinde vakit ilerlemiş olacaktır. Bu vakit bir kaç saatten fazlaysa A şehrindekiler teravih kılamazlar, sahur yapamazlar. Dolaysıyla bu aslında birinci görüşten çok farklı değil. Hilalin görülmesini şart koştuğunuzda lokal Ramazan başlangıcını kabul etmiş oluyorsunuz. Sadece lokal bölgenizin sınırlarını nasıl belirleyeceğiniz ayrı bir tartışma konusu oluyor.
Üçüncü bir görüş olarak global görüşten bahsedebiliriz. Bu görüşe göre dünyanın herhangi bir yerinde o akşam hilalin görülebileceği hesaplanmışsa o gün teravih kılınıp Ramazan’a başlanabilir. Hilal’in bizzat gözlenmesi beklenmez. Mesela bu sene Los Angeles’ta hilal gözlendiği anda İstanbul’da saat sabah 6 olmuştu bile. Ama bu görüşe göre o gözlem beklenmeden, öncesinde İstanbul’da teravih kılınıp sahur yapıldı.
Global görüşün bir alt kümesinde hilalin Mekke’de görülebilirliğinin hesaplanması ve ona göre Ramazan’a başlanması savunuluyor. Bu fikir genel global görüşten çok farklı olmasa da, mesela bu sene Ramazan’a başlangıç günü global görüşte Çarşamba iken, Mekke merkezli global görüşte Perşembe oldu.
Görüldüğü üzere yaşanan tartışmaların temelinde lokal-global farklılığı yatmakta. Ancak durumu daha da karmaşık hale getiren şeyler de yok değil. Özellikle batı ülkelerinde yaşayan müslüman göçmen topluluklar kendi anavatanlarının takvimini takip etme eğilimindeler. Mesela New York’taki bir Pakistan Camisi Pakistan’a, Mısır Camisi de Mısır’a göre Ramazan’a başlama kararı alabiliyor. Bu noktada takip edilen ülkenin lokal mi global mi karar verdiğine pek bakılmıyor. Yine benzer şekilde Hizmet hareketinin bazı mensuplarının Hocaefendi teravih kıldı mı kılmadı mı diye sorarak karar verdiğini görüyoruz.
Global ve lokal görüşlerden hangisinin daha doğru olduğu konusunda fikir beyan edecek yetkide değilim
Baştan dediğim gibi ben global ve lokal görüşlerden hangisinin daha doğru olduğu konusunda bir fikir beyan edecek yetkide değilim. Ancak, lokal görüşü benimseyen bir ülkeyi global olarak takip etmenin mantıklı olmadığını söyleyebilirim. Yani, mesela Mısır’daki alimler lokal görüşe göre Mısır’da hilalin görülmesini şart koşuyorlarsa, başka bir ülkede yaşayan bir Mısırlı, ben kendi ülkemi takip edeceğim dememeli bence. Zira bu yaptığı takip etmek istediği fıkhi görüşün aksine bir durum ortaya çıkarır. Tabi bahsettiğimiz kişi Mısır’ın batısındaki bir ülkede yaşıyorsa pratikte çok sorun çıkmayabilir ama aynı uygulamayı, mesela, Japonya’da yapamaz. Çünkü Mısır’da hilal gözlendiğinde Japonya’da sahur vakti çoktan geçmiş olur.
Bu konuyla biraz ilgili bir meseleyi de, Hakan Zafer Bey geçen gün Ramazan Güzeldir programında bahsedince hatırladım. Türkiye’de 1990’larda, arefeden önceki gün haber gelirdi, “Suudi Arabistan’da hilal görülmüş; yarın bayram. Oruç tutmayın.” Bu hatırayı şu anki bilgilerim ışığında düşününce anlamlandıramıyorum. Zira Türkiye’de bayram global görüşe göre belirleniyor. Genelde global görüşü benimseyenler lokal görüşe göre bir gün önce başlayabilir ama tersinin mümkün olması zor görünüyor. Şu an internetten 1994-96 arasının takvimlerine bakınca gördüm ki Türkiye bayramlara Suudi Arabistan’la ya aynı gün, ya da bir gün önce başlamış. Gerçekten ilginç bir durum. O gelen haberlerin yanlış olduğu nerdeyse kesin gibi. Ben o zamanlar çocuktum. Yaşı daha büyük olup da detayları hatırlayanlar varsa, ne diyeceklerini bilmek isterim.
Tartışmanın uzmanları ilgilendiren detaylarını düşünmeden, özet olarak belirtmek gerekirse hicri ayların başlangıcı konusunda yaşanan farklılıkların temelinde lokal-global görüş ayrılığının olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu tam olarak hesap ve gözlem ayrılığı değildir; ve Ramazan’dan bir gün önce internet üzerinde ya da whatsapp gruplarında tartışılmasına gerek yoktur. Zira global görüşü benimseyenler için tarihler zaten önceden bellidir. Onların tartışacağı birşey yoktur. Lokal görüşü benimseyenler için de hilalin görüleceği vakit gün batımından sonraki birkaç dakikadır. O süre içinde lokal bölgenizi neresi kabul ediyorsanız orada hilal görülmüşse görülmüştür görülmemişse tartışacak bir konu yoktur Ramazan bir sonraki gün başlayacaktır.
Yazımı Ramazan Bayramı konusunda çok tartışma yaşanmayacağı müjdesini vererek bitireyim. 14 Haziran akşamı bütün Amerika kıtası ve batı Afrika çok rahat bir şekilde hilali görebilecek. Türkiye, Avrupa, Suudi Arabistan ve Güney Doğu Asya da teleskop yardımıyla hilali görebilecek. Dolayısıyla Japonya ve civarında lokal olarak bayramı belirleyenler dışında bütün İslam Alemi’nin 15 Haziran’da bayram yapacağını söyleyebiliriz. Şimdiden kutlu olsun.
[Ahmet Uysal] 26.5.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)