Ayşe Öğretmen: 700’ü aşkın bebek anneleriyle beraber hür olduğunda özgür olacağım

2015 yılında telefonla bağlandığı Beyaz Show adlı programda “Çocuklar ölmesin” dediği için hakkında verilen hapis cezası nedeniyle Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklu bulunan öğretmen Ayşe Çelik önceki gün Anayasa Mahkemesi’nin verdiği ihlal kararının ardından 1,5 yasındaki kızı Deran bebeğe ve özgürlüğüne kavuştu.

22 gün tutuklu kaldıktan sonra tahliye olduğu gecenin kendisi için çok zor geçtiğini belirten Ayşe Öğretmen, kendisini halen özgür hissetmediğini belirterek “Düşündüğünü yazan ve söyleyen tüm yazarların, aydınların, avukatların, gazetecilerin, akademisyenlerin, öğrencilerin, siyasetçilerin, annelerin özgürlüklerine kavuşmalarını diliyorum” dedi.

12 KİŞİLİK KOĞUŞTA 51 KİŞİ

Cumhuriyet’e konuşan Ayşe Öğretmen, 22 gün kaldığı Diyarbakır Cezaevini anlattı. 17 Nisan günü hakkında verilen 1 yıl 3 ay hapis cezasının infazı için teslim olduğunu vurgulayan Ayşe çelik, girdiği 12 kişilik koğuşta 51 kişinin zor şartlar altında yaşadığını ifade etti.

Koğuşta 43 yetişkin 8 çocuk olduğunu belirten Ayşe Öğretmen, 6 çocuğun henüz yeni doğmuş 0-1 yaş aralığında olduğuna dikkat çekti. “Onları görünce canımdan can gitti.” diyen Ayşe çelik, “Kızımı unutup, cezaevindeki bebeklere kahroldum. Hiçbir çocuğun yeri cezaevi olmamalı. 12 kişilik koğuşta 51 can ne demek…” ifadeleri ile karşılaştığı tabloya isyan ettiğini vurguluyor.

“TUVALET, BANYONUN OLDUĞU YERDE UYUMAK ZORUNDAYDIK”

“Her ranzayı iki kişi kullanıyorlardı. Geride kalanlar ise çoluk çocuk yerde yatıyorduk.” sözleri ile cezaevi şartlarının ne kadar kötü olduğunu belirten Ayşe Öğretmen, “Hijyenden uzak tuvaletin, banyonun olduğu yerde uyumak zorundaydık. Tuvalete giderken insanların yataklarına basmak zorundaydık. Özellikle karanlıkta bir bebeğe zarar vermemek adına yataktan çıkmıyordum. İlk gece kadınların hayat hikâyelerini dinledim etkisinden günlerce çıkamadım.” diyor.

“O TRAVMAYI YAŞAMAK İSTEMEDİM”

Cezaevinde olduğum süre içerisinde kızı Deran’ı hiç görmediğini anlatan Ayşe Çelik, “Yanıma getirilmesini ben istemedim. Bir sürü arama ve eziyetten sonra onu camların ardından görmeyi göze alamadım. Düşününki canınızın diğer yarısını camın öteki tarafından göreceksin. Dokunup, öpüp, koklayamayacaksın. Buna dayanacak gücüm olmadığını biliyordum. Beni gördükten sonra ağlayarak, yanıma gelmek istemesini ve yanıma gelmesinin mümkün olmamasını düşündüm. Bu durum cezaevini çekilmez hale getirecekti. Yavruma da bu travmayı yaşatmak istemedim.” dedi.

“Özgürlüğümün ilk gününde hem çok mutluyum hem de bir o kadar da üzgün.” olduğunu ifade eden Ayşe Öğretmen, “Kızım beni tanımadı. Kollarımı açmış bana koşmasını beklerken, ağlayarak kaçması canımdan can aldı. Oysa ben böyle hayal etmemiştim. Kollarıma koşup gelmesinin hayaliyle dik durmaya çalıştım. Birkaç saat sonra bana bakmaya başladı. Benim için zor bir geceydi. Anneannesi onu yatırdı çünkü beni istemiyordu. Uyuduktan sonra kızıma sokulup bol bol kokladım.” Şeklinde ifade etti.

700’Ü AŞKIN BEBEĞİN ANNESİ İLE BİRLİKTE HÜR OLDUĞUNDA ÖZGÜR OLACAĞIM

“Bu acıyı, hasreti ve zulmü hiçbir annenin yaşamamasını diliyorum.” diyen Ayşe çelik, “Özgürlüğümün tadını ancak 700’ü aşkın kimsenin bilmediği zindanda olan Deran bebeklerin ve annelerinin özgürlüklerine kavuşmasını öğrendiğimde yaşayacağım. Cezaevi koşulları, bebekler çocuklar için ciddi yaşamlar riskler taşıyorken, tek bir nefesin bile orada kalmamasını umut ediyorum. Hiçbir çocuğun yeri cezaevi olmamalı. Yani kendimi hala özgür hissetmiyorum. Sadece şanslı görüyorum…” dedi.

Cezaevindeki “tüm tutsakların özgürlüğüne kavuşmasını diliyorum” diyen Ayşe Öğretmen “Benim serbest bırakılmamın haberini alıp sevinen değerli insanlara saygılarımı sunuyorum. Artık bende sevinebileceğim haberler duymak istiyorum. Düşündüğünü yazan ve söyleyen tüm yazarların, aydınların, avukatların, gazetecilerin, akademisyenlerin, öğrencilerin, siyasetçilerin ve annelerin özgürlüklerine kavuşmalarını diliyorum. Bu bağlamda aldığımız her haber beni çok mutlu edecektir. Yoksulluk bir toplumun çok zor dönemler geçirmesine sebep olur, ancak ifade hürriyetinin kısıtlanması ise toplumu tamamen yok edebilir.” şeklinde konuştu.

[MedyaBold.Com] 11.5.2019

Almanya’dan Türkiye’ye çağrı: İşkence sözleşmesine sadık kalın

Almanya Dışişleri Bakanlığı gazeteci Deniz Yücel’in Türkiye’de cezaevinde işkence gördüğüne ilişkin iddiaları üzerine Türkiye’yi uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmeye çağırdı.

Die Welt gazetesi muhabiri Deniz Yücel’in Türkiye’deki tutukluluğu sırasında işkenceye maruz kaldığı yönündeki ifadeleriyle ilgili Almanya Dışişleri Bakanlığı Ankara’yı Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Sözleşme’ye sadık kalmaya çağırdı.

DW’nin haberine göre Almanya Dışişleri Bakanlığı’ndan bir sözcü Alman haber ajansı dpa’ya yaptığı açıklamada, “Her türlü işkence ve kötü muameleyi kınıyoruz. Bu tür muameleler hukuk dışıdır” ifadelerine yer verdi.

Deniz Yücel’in cuma günü Berlin Tiergarten Asliye Mahkemesi’nde verdiği ifadesindeki işkence iddialarına doğrudan değinmeyen sözcü, Türk hükümetini uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerini hassasiyetle yerine getirmeye çağırdı.

TÜRKİYE’NİN DE İMZASI VAR

Dışişleri Bakanlığı olarak tutukluluğu sırasında Deniz Yücel’e konsolosluk tarafından erişimin sağlanması, adil tutukluluk koşullarının temin edilmesi, hukuk devleti kurallarına göre yargılanması ve serbest bırakılması için yoğun girişimlerde bulunduklarını kaydeden sözcü, Türkiye’nin işkence ve kötü muameleyi önlemeye yönelik uluslararası anlaşmalarda imzasının bulunduğunu hatırlattı.

Türkiye, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 10 Aralık 1984 tarihinde kabul edilen BM İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Küçültücü Muamele ve Cezaya Karşı Sözleşme’yi 25 Ocak 1988’de imzaladı. Sözleşme, 3441 sayılı kanunla kabul edilerek, resmi gazete yayınlandı ve yürürlüğe girdi. Ancak Türk hükümeti, taraf devletler arasında bir ihtilafın oluşması durumunda Uluslararası Adalet Divanı’nın yetkili kılınması yönündeki seçeneği kabul etmedi.

ALMAN SİYASİLERİN TEPKİLERİ SÜRÜYOR

Öte yandan Yücel’in Türkiye’de işkence gördüğüne dair iddialarına yönelik Alman siyasilerin tepkileri sürüyor. Sosyal Demokrat Parti (SPD) dış politika sözcüsü Nils Schmid, Sol Parti Federal Meclis Grubu Başkan Vekili Sevim Dağdelen ve Yeşiller dış politika sözcüsü Omid Nouripour’un ardından iktidardaki Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinin insan hakları ihlalleri komisyonu sözcüsü Michael Brand ile Yeşiller Eşbaşkanı Annalena Baerbock tepkilerini dile getirdi.

CDU’lu Brand yaptığı açıklamada, Birleşmiş Milletler’in Türkiye’deki cezaevleriyle ilgili kapsamlı bir inceleme yapması gerektiğini savundu. “İşkence ve ağır insan hakları ihlalleri sözkonusu olunca dostluk biter” diyen Brand, Tükiye’deki cezaevi koşullarının ve “sistematik işkence” iddialarının bizzat BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet tarafından incelenmesi gerektiğini vurguladı.

Eski Şili Devlet Başkanı olan kadın siyasetçi Verónica Michelle Bachelet, ülkesindeki askeri dikta rejimi sırasında işkenceye maruz kalmıştı.

Gazeteci Deniz Yücel, Türkiye’de yargılandığı davada savunmasını Almanya’da yaptı. Yücel tutuklu kaldığı sürede yaşadıklarını anlattığı savunmada, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sorumluluğunda işkence gördüğünü” söyledi.

Yeşiller Eşbaşkanı Annalena Baerbock ise Türkiye’ye yönelik baskıların artırılmasını istedi. Haftalık Spiegel dergisine konuşan Baerbock, “Federal hükümet Tükiye’ye artık insan hakları ve demokrasi konusunda açık seçik müdahale etmek zorunda” dedi. Türkiye’nin ekonomik olarak AB’ye bağımlı olduğunu ifade eden Baerbock, bu durumun ülkenin daha fazla otokrasiye kaymasına engel olmak için bir avantaj oluşturduğuna dikkat çekti.

NE OLMUŞTU?

Türkiye’de “terör örgütü propagandası” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamalarıyla tutuksuz yargılanan Alman ve Türk vatandaşı gazeteci Deniz Yücel, yargılandığı dava kapsamındaki savunmasını cuma günü Berlin Tiergarten Asliye Mahkemesi’nde yapmış ve savunmasında “Silivri 9 No’lu cezaevinde üç gün boyunca işkenceye maruz kaldım. Belki Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ya da yakın çevresinin talimatıyla, ama her hâlükârda onun tarafından hedef gösterilerek, onun sorumluluğunda işkence gördüm. Öyle ya da böyle yaşadıklarımın bir numaralı sorumlusu, Recep Tayyip Erdoğan’dır” ifadelerine yer vermişti.

[MedyaBold.Com] 11.5.2019

Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-13 [Tarık Burak]

‘Gözlerime Başka Bir Hayal Girmesin!’

Fethullah Gülen Hocaefendi, Edirne’de irşad ve tebliğ adına çok büyük gayretler ortaya koyuyordu. Muhatabının içtimaî seviyesi ne olursa olsun, rahatlıkla gidip onunla görüşüyor, konuşuyordu. Zira çocukluğundan beri birçok alimin yanında bulunmuş ve onlarla sohbet etmişti. Bu da diğer insanlarla rahat diyalog kurmasına yardımcı oluyordu. Bu durumu şöyle anlatıyor Hocaefendi: 

“Kendimden yaşça çok büyük olanlara da edep dairesinde bir şeyler anlatmam ve onlarla uzun süre beraber olmam mümkün oluyordu. Denebilir ki, Edirne'nin kalburüstü bütün büyükleriyle muarefem vardı.

Cenabı Hakk'ın lütfettiği ölçüde his potansiyelimi müspet yolda kullanmaya çalışırdım. Kahvede oturur büyüklerle beraber çay içer ve onlara bir şeyler anlatmaya gayret gösterirdim.

Edirne'de ilk tanıdığım insanlardan biri İsmail Gönülalan'dır. Çok temiz ve nezih bir insandı. Beni, Devlet Su İşlerinde çok kimseyle tanıştırdı.

Ve yine o sırada bir lise talebesi olan Ahmed vardı. Ben ona çok gayret ettiğinden dolayı Mus'ab diyordum. Esasen bugünlere kıyas edildiğinde, temas ettiğimiz insan sayısı çok azdır. Ancak o günün zor şartlarında ve Trakya gibi bir yerde bu rakam azımsanamaz. Hatta hiç unutmam: Diyarbakır'dan bir zat gelmişti. Bir gün bana: Bütün Trakya'yı dolaştım, bu havalide Müslümanlığı yaşayan iki genç gördüm. Biri sen, diğeri de Kırklareli'nde bir imam dedi. Demek ona da aynı şeyleri söylemiş ki, bir gün o imam beni ziyarete gelmişti. Daha sonra da ben ona gidip geldim. O dönem öyleydi. Halleşecek bir insan bulmak için dahi bir iki saatlik yol gitmeniz gerekiyordu.

Bir kere de ziyaretime kardeşim Sıbğatullah gelmişti. Bir gece kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum. Çünkü yatıracak yerim yoktu. Ertesi gün, zorlanarak bir yetmiş lira buldum ve trenle geriye ancak öyle gönderebildim. Hatta bana bir cüzdan vermişti. O cüzdanı otuz sene taşıdıktan sonra, oğlu Mazhar'a verdim. Babanın hatırasını sakla, dedim..

Edirne'de ziyaretime gelenlerden biri de Osman Kara'ydı. Osman Kara, Bediüzzaman Hazretleriyle görüşmüş ve onun iltifatlarına mazhar olmuş bir insandı. Yedek subaylık yapıyordu ve onu Salih Özcan getirmişti.

Salih Özcan, saygı duyduğum bir insandır. Seyyid'lerden olması da onu sevip saymama ayrıca tesir eden hususlardandır. Birkaç defa ziyaretime geldi. Hatta bir gece onu pencerede misafir ettim. Ben gidip dışarıda bir yerde yattım. Otobüse binerken bana sarılıp 'Sen bir kahramansın' demesini unutamam. Onun bu sözü, ister bendeki bir boşluk olarak değerlendirilsin, isterse Salih Özcan'ın iltifatı sevmesine verilsin; fakat bana büyük bir moral vermişti.”

Hocaefendi bu arada hiç ara vermeden nefsini terbiye etme metoduna devam ediyor ve o günlerde yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Riyazat yaptığım devrede, önce nefsimi bir kedi gibi gördüm ve onu kovaladım. Riyazata devam ettim. Bütün bu riyazatlara rağmen anladım ki nefsim beni sağ tarafımdan vuruyor. Çünkü o devrelerde başkalarını ve bilhassa oburca yemek yiyenleri hep başka türlü görüyordum ve yer yer onlara kızıyordum. Ve anladım ki, nefis ile mücadelede insanlardan bir insan olarak hareket etmelidir. İlahi davaya omuz verme, ayağımız kaymadan yaşayabilmemizin en büyük teminatıdır. Mücadele ruhu varsa bu bir fa'li hayırdır..”

İki idam

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Edirne'de yaşadığı önemli hadiselerden birisi de iki idamda ruhanî reislik yapmış olmasıydı.

“Bunlardan ilki 1959 senesinde oldu. Benim Edirne'de ilk senemdi. Üç Şerefeli Camii’nde imamlık yapıyordum. Bir gün biri geldi ve 'Gani Bey seni istiyor' dedi. Gani Bey hâkimdi. Ben kendisine bazı kitaplar vermiştim. İlk önce endişe ettim. Ve yanına bu endişe ile gittim. Bana: 'Bir idamlık var. Seni Ruhani Reis olarak bulundurmaya karar verdik.' dedi. Esasen hassas bir insanım. Böyle bir teklife 'Evet' demem mümkün değil. Beni tanıyıp itimat ettikleri için çağırdıklarını söylediler.

Eskiden idamlar millete ibret olsun diye açıkta yapılırdı. İhtilalden sonra açıkta idamı kaldırdılar. Gece beni gelip aldılar. Arabaya binip hapishaneye gittik. İdamlığın adı Rasim Dik'di. Hücreye girdik. Elleri bağlıydı. Herhalde saldırmasın diye bağlamışlar.

'Atatürk Gelecek'

İdam kararının Mecliste tasdik edildiğini daha önce gazeteden öğrenmiş ve şoke olmuş. Konuştukları hep hezeyan.. Ne anlattıysam dinlemedi. Devamlı olarak: 'Atatürk gelecek ve eve gideceğiz.' diyordu.
Biraz sonra gelip beyaz gömleği giydirdiler. Boynuna da işlediği suçu bildiren bir yafta astılar. İdam sehpası Üç Şerefeli'nin önüne, şimdi park olan yere kurulmuştu. Halk etrafı doldurmuş. Ortalık panayıra dönmüş. Kimisi kuru yemiş, kimi şerbet satıyor. Kimsede ibret almaya niyet yoktu. Sadece Kuşcudoğan Camii’nde müezzinlik ve aynı zamanda Kur'an kursu öğretmenliği yapan, o gün elli yaşlarında bir İbrahim Efendi vardı. Üzüntü içinde olan bir onu gördüm. Hatta bir hafta kadar da idam yapılan bu yerden geçmemişti.

Son Telkin

Ruhani Reis olarak son telkinimi yaptım. Ve sehpanın üzerine çıkardılar. Yakından görmek, o ruh halini yaşamak, şimdi canlı olan bu insanın birkaç saniye sonra ölü olacağını düşünmek ve bunu bizzat müşahede etmek, dinlemekten çok farklıdır. Anlatan kim olursa olsun, bu manzaranın dehşetini dile getiremez... Gani Bey Rasim'e yaklaşarak: Son bir arzun var mı? dedi. O yine 'Atatürk gelecek, eve gideceğiz' diye karşılık verdi. Bir cellat getirmişler, adam körkütük sarhoş. Zaten adet böyleymiş. Rasim'i kıbleye çevirdi. Zorla ipi boynuna taktı. Fakat ceset tam kıblenin tersi istikamete döndü. Simsiyah kesilmişti. Rasim'in dili bir karış dışarıya sarktı. Ertesi gün öğle vaktine kadar da ceset orada asılı kaldı.. Ancak yine kimsenin ders aldığı kanaatında değilim. Sonra ipi koparıp cesedi alıp götürdüler. Nasıl gömdüklerini bilmiyorum...

Artık meşhur olduğumdan ikinci idama yine beni çağırdılar. O zaman dışarıda asmak yasaklanmıştı. Herhalde teşhirin faydasız olduğunu onlar da görmüşlerdi. İkinci idamlığın adı Mehmed'di. Ona Memo diyorlardı.

Hükümet tabibi Sofyalıydı. Ben iç avluda oturuyordum. Biraz önümde de hâkim, savcı ve jandarma komutanı oturuyor. Daha sonra hükümet tabibi geldi. 'Papaz geldi mi?' dedi. İşte öyle birisiydi. Beraberce hapishaneye gittik. Benim üzerimde yine cübbe var.

Mehmed çok temiz çehreli bir gençti. Katil olacağına ihtimal vermiyorum. Bizi görür görmez ayaklarının bağı çözüldü. Felç olmuştu. Bir kanepeye oturduk. Anlatmaya başladım:
- Mehmed, işte durum bu. Meclis tasdik etmiş. Bundan sonra başka çare yok. Allah'a giden bir yoldasın ve başka yollar da kapalı..

Abdest almak ister misin? diye sordum. İsterim dedi. Ayaklarına gelince takati kesildi., Bugünkü gibi hatırımda. Ve bunları ben vicdanımda yaşadım. Yıkayamadı ayaklarını...

Amentü'yü okutmaya başladım. Biraz okuyor; fakat gerisini getiremiyordu. Kelimeler aklından siliniyordu. Arada da 'Beni bir daha adlî tıpa verseniz' diyordu. Halbuki adlî tıpa verilse ne olacak. Yaşayacağı bir iki hafta daha. İşte orada hayatın kıymetini daha iyi anladım. Sanki idama götürülecek olan o değil de bendim. Aradan seneler geçmesine rağmen hatırladıkça bu hicranı yaşarım. Mehmed'e çok acımıştım. Bir çoban öldürmüş dediler ve onun boynuna da böyle bir yafta astılar..

Cellat sarhoştu. Ayakta duramadı ve yıkıldı. O hükümet tabibi hemen sehpaya sıçradı ve cellatlığı o yaptı. Mehmed etrafına küskün küskün baktı. Sitemkâr bakışları ciğerime işlemişti. Sonra da sehpanın itilmesine yardım eder gibi ayaklarını oynattı. Bir iki sallandı ve hemen ruhunu teslim etti.”

Darwinizm ve Hocaefendi

Bazı zatlarda vesvese dönemi olur. Bu aslında bir billurlaşma dönemidir. Hocaefendi de hayatında iki defa çok şiddetli vesvese geçirdiğini aktarıyor. Birincisinin ise Edirne'de ilk kaldığı yıllarda olduğunu ifade ediyor.

Bu idamların yapıldığı günlerde Hocaefendi, bir roman okuyordu. Bu Türk romancı, kitabında yer yer Darwinizm'den de bahsediyor, hatta bu teoriyi varoluşun niceliğini ve niteliğini açıklayan tek bilimsel gerçekmiş gibi sunuyordu. Fethullah Gülen Hocaefendi, çobanlık yaptığı günlerden biliyordu Darwinizmi. Fakat romandaki anlatım ustalığı bir başkaydı. Belki peş peşe yaptığı iki ruhani reislik görevi onu çok sarsmıştı.

‘Acaba Darwinizm'le anlatılmak istenen ne?’ diye içinden geçiriyordu. Aynı dönemde Hamdi Yazır bu görüşe yumuşak bir tarzda yaklaşıyor, Hüseyin Cisri isimli İslam bilgini ise 'Bu, bir ilmi teoridir. Eğer ilmen ispat edilirse, ayetlerle telif ederiz' diyordu! Halbuki, evrim meselesi tarihte İslam âlimlerince birçok kereler ele alınmıştı. Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetnâme isimli eserinde, Allah'ın yarattığı varlıkların 'cemadat' (cansızlar), 'nebatat' (bitkiler) 'hayvanat' ve 'insan' hiyerarşisine sahip olduğunu yazıyordu ki, bu hiyerarşide, birbirinden türemek yoktu. 'İlmen ispatlanırsa, ayetlerle telif etmek' de ne demekti. Hocaefendi’nin içini bir kurt kemirip durmaya başladı.. Bir müddet Darwinizm ile uğraştı, okudu, yazdı çizdi. Bu konuyu ileride konferans konusu yapacak derecede inceledi. Neticede ilmi bir değer taşımadığı kanaatına vardı ve böylece fikri rahatsızlığını atlatmış oldu.

Fethullah Gülen Hocaefendi, Edirne’deyken dönemin başbakanı Adnan Menderes, her yıl 25 Kasım günü yapılan Edirne’nin kurtuluş yıldönümü kutlamaları için üç defa bu şehre geldi. Yanında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun vardı. Ama Menderes, yanı başında olan ihtilali göremiyordu.

Bu tarihlerde, Üstad Bediüzzaman Hazretleri Emirdağ, Ankara, Konya, İstanbul ve Isparta’yı kapsayan bir dizi geziye çıktı. Sanki son günlerinde talebeleriyle vedalaşmak istiyordu. Yirmi sekiz sene gurbetlerde, hapis ve mahkemelerde çileli bir hayat geçiren Bediüzzaman’ın son günlerdeki bu ‘veda’ yolculuklarını bir kısım gazeteler mesele hâline getirdiler. Yalan ve iftiralarla ona saldırdılar. Bundan dolayı, 11 Ocak 1960 günü öğleden sonra Ankara’ya gelen Said Nursî’ye hitaben, hükümet bildirisi olarak radyodan Emirdağ’da ikamet etmesi tavsiye ediliyordu.

Bediüzzaman, bir zaman sonra Menderes için: 'Menderes bizi anlamadı. Ben yakında gideceğim, onlar -ellerini ters çevirerek- tepetaklak olacaklar' dedi.

Üstad Bediüzzaman, 19 Mart 1960 Cumartesi günü, ikindi namazından sonra Isparta’ya geldi. 20 Mart 1960’ta da Urfa’ya hareket etti. Ve 23 Mart 1960 günü sabaha karşı Urfa'daki İpek Palas Oteli’nin 27 numaralı odasında vefat etti. Asrımızın bu büyük dava adamı, dünya adına arkasında hiçbir şey bırakmadan bir otel odasında göçüp gitti ahiret yurduna.

Hocaefendi’nin Emniyetteki İlk Hadisesi

Bu dönemde, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin insanlar üzerinde müspet etki yapan yaşayışı, bir kısım insanları rahatsız ediyordu. Gizli gizli başlayan bu rahatsızlık giderek büyümeye başladı. Kendinden memnun olmayanlar bir araya gelip fısıltı halinde, 'bu adamın hakkından nasıl geleceklerini' konuşmaya başlamışlardı. Gerisini Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hatıralarından takip edelim:

“Galiba mahalli bir seçim vardı. Seçim yasakları çerçevesinde belli bir saatten sonra konuşma yasaktır. Caminin tam karşısında kavun karpuz satan birisi vardı. Kahvehanede oturmuş birkaç kişiyle sohbet ediyordum. Hemen gidip, 'Seçim yasağını ihlal ediyor' diye şikayet etmiş. Ben, başimam Salim Arıcı Bey ile kahvede bir çay içip pencereme dönmüştüm. Birden bir patırtı koptu. Hiç görülmedik şey camiyi basmışlardı! Işıkları yaktılar ama pencerenin içi karanlık olduğu için kitapları göremediler.

Beni tartaklayarak, kötü sözler söyleyerek emniyete götürdüler. Ben de lafların altında kalmadım. Merdivenlerden çıkarken beni boşluğa atacaklardı ki Emniyet Amiri Resul Bey aniden ortaya çıktı. Beni severdi. Bolu'lu Topal Hafiye, tam merdiven boşluğunun hizasında bana laf atıp karşılığını almış ve beni aşağıya itecekti ki, Resul Bey birden bağırdı:

- Durun!

Karpuzcu da oradaydı. Hepsi donup kaldı. Bana hitaben Resul Bey:

- Sen burada ne arıyorsun? diye sordu.
- Beni alıp getirdiler. Seçim yasağını ihlal etmişim. Hepsi iftira, diye cevap verdim. Resul Bey yine aynı sertlikle bana bağırdı:

 -Çabuk buradan defol!

Bu Emniyetle alakalı ilk hadisem oldu. Bayağı içerlemiştim. Üzüntü ile pencereme döndüm. Hakkımdaki şikayetlerin ardı arkası kesilmiyordu.”

Hocaefendi, bu kötü hadiseden sonra tekrar penceresine döndü. Fakat artık kötü günlerin ilk işareti verilmişti. Buna rağmen o Edirne'yi çok seviyordu. Çünkü hayatında büyük etkileri olan ailesi ve aile yakınlarından uzakta kendi kişiliğini bulmaya başladığı şehir Edirne'ydi. Burada yeni yeni ilişkiler kuruyordu. Kimi zaman düşmanlık şeklinde gelişen ilişkiler, kimi zaman sevgi etrafında filizlenip büyüyen dostluklar... Mesela bir Süreyya Bey vardı. PTT müdürlüğü yapmış, sözü sohbeti, ahbabı seven bir insandı. Prof. Badi Efendi'den nakiller yapardı. Bir başka camide vaaz eden Burhanettin Babayakalı, gelir Üç Şerefeli'de namaz kılardı. Sigarayı bırakmasına vesile olduğu Halil amca vardı...

“Edirne'yi çok sevmiş ve Edirne ile iyice bütünleşmiştim. Münzevi bir hayat yaşıyordum; benim inziva anlayışım değişikti. Onun için içtimai yönümü kesintiye uğratmıyordu. Edirne ileri gelenleriyle diyalog içindeydim.

Alışkanlıklarımı burada kazandım. Bu beldeyi çok beğenmiştim. O yüzden Trakya'yı özellikle Edirne'yi Anadolu'dan ayıran Boğaz’a bile canım sıkılır. O kadar Anadolu ile müşterek mütalaa ediyordum. Orada eskiyi iyi bilen dostlar da vardı. Balkan Harbi'ni görmüş, Osmanlı'yı idrak etmiş yaşlı kimselerdi bunlar.

O zamanlar orada kahvede oturan insanlarla ahbaplık kurar, onları camiye çekmeye çalışırdım. Hatta sigarayı bırakan insanlar oldu. Bunlardan biri de Halil Amca’dır. Bir gün canına tak dedi, bıçakla paketi kesti attı bir daha da sigara içmedi.”

Yaşar Kemal’in Kahraman Kaymakamı

Romancı Yaşar Kemal’in Teneke romanında, toprak ağalarına karşı Çukurova’da köylüyü koruyan Kaymakam Fikret Irmaklı, Aydın Bolak’tı. Köylünün ezildiğini görünce toprak ağalarıyla savaşmış, kaymakam olarak çeltik tarlalarına kadar giderek halkın arasına girmişti. Onun bu mücadelesi birilerinin dikkatini çekmişti. Hocaefendi’nin Edirne’de olduğu 1960’lı yıllarda, Türkiye’de filizlenen devrimci sol hareketin karargâhlarından biri olan Doğan Avcıoğlu’nun Yön grubu, Bolak’ı içlerinde görmek istiyordu. Ancak Bolak, Avcıoğlu’nun girişimlerine cevap vermedi. Bunun üzerine Yön dergisi “Teneke’nin Kaymakamı Teneke Çıktı” biçiminde bir yazı yayımladı. Fakat, Aydın Bolak ileride, aradığı ufku Fethullah Gülen Hocaefendi’de yakalayacak ve insanlık için çok büyük hizmetlere vesile olacaktı.

27 Mayıs 1960 İhtilali

'DP hükümetinin faaliyetlerinden ve Adnan Menderes'in askere yönelik söylediği iddia edilen sözlerden' rahatsızlık duyan bazı general ve subayların oluşturduğu 38 kişilik komite, 26 Mayıs’ı 27 Mayıs’a bağlayan gece Harp Akademisi’nde bir toplantı yaptı ve 27 Mayıs'ın ilk saatlerinde tanklar hareket etti. Albay Alparslan Türkeş tarafından radyoda okunan ilk bildiri ile ''ihtilal'' bütün dünyaya duyuruluyordu. Böylece, Bediüzzaman’ın ikaz ettiği ve Kurmay Binbaşı Samet Kuşçu’nun 1957'de bizzat Menderes’e ihbar ettiği 27 Mayıs 1960 darbesi yapıldı.

İhtilalin havası Türkiye genelinde hissediliyordu. Bazı müftüler, ihtilalcilere yakın görünüp sürgünden kurtulmak için sakal ve bıyıklarını kesiyorlardı. Baskı havasının sürdüğü o günlerde Hocaefendi de dikkatliydi. Okuduğu kitabı ve gazeteyi gömleğinin içinde taşıyordu.

Yaşar Tunagür Hoca’nın Edirne'ye Müftü Olarak Gelmesi

Yaşar Tunagür, Balıkesir'de müftü iken 27 Mayıs 1960 İhtilali oldu ve askerler onu nezarete aldılar. Ardından 1960 yılının Ekim ayında hemen tayinini çıkarıp Edirne'ye müftü olarak sürgün ettiler. 
Yaşar Tunagür Hoca müftülüğe gelince etrafı şöyle bir kolaçan etti, daireyi gözden geçirdi. Etraf dağınık ve metruk vaziyetteydi. Müftülüğün odacısına 'burada ne kadar eski eşya varsa hepsini bahçenin bir kenarına atacaksın' diye emir verdi. Bir iki ay geçince de yavaş yavaş etrafı tanımaya ve camileri dolaşmaya başladı.

Bir gün Üç Şerefeli Cami'ye gitti. Fethullah Gülen Hocaefendi yine her zaman yaptığı gibi namazdan sonra bir sayfa Kur'an okuyup, meal ve tefsirini yapıyordu. Yaşar Hoca bu genç hocayı habersizce dinledi. Sohbetine ve ilmine hayran kaldı.

Hocaefendi ile tanıştığı günlerdeki bir hatırasını şöyle anlatıyor Yaşar Hoca: “Müftülüğe ilk gittiğimde hoşgeldine geliyor hocalar. Orada baktım bir genç, çok nurani bir hali var, sordum, 'Üç Şerefeli Cami ikinci imamı Fethullah Gülen' dediler. Bir gün gideyim dinleyeyim, dedim. Ve bir vakit namazında camiye gittim. Baktım özel bir cemaati var hocanın, namaz kıldırıyor, kıldırdıktan sonra bir aşr-i şerif okuyor ve okuduğunu da tercüme ediyor. Bu gençte çok cevher var dedim. Başka bir gözle bakmaya başladık hocaya. Sonra birkaç üniversiteli gençle tanıştık, siz ne okuyorsunuz diye sordum onlara. Arapça metinler söylediler. Siz nasıl okuyorsunuz falan derken 'Biz Üç Şerefeli Cami'deki hocayla ders yapıyoruz' dediler. Kendi kendime, bu gençte daha başka iş var dedim."

Yaşar Tunagür’ün Edirne'ye gelmesi ile birlikte Fethullah Gülen Hocaefendi yeni bir dost kazandı. Hocaefendi, hayatının ilkbaharında hem kişiliğini geliştirdi, hem insanlarla ilişkilerini. Bundan sonraki hayatı Edirne'de geçirdiği iki buçuk senelik zamanın üstüne bina edilecekti.

“Yaşar Hoca geldikten sonradır ki, himaye gördüm. O bir parça hakkımdaki menfi düşünceleri tadil etti. Yaşar Hoca valiyle ve diğer üst seviyedeki bürokratlarla iyi görüşürdü. Onlarla hemen kaynaşmasını bildi. Selimiye'de yaptığı vaazlarda etkili oluyordu. Kısa zamanda büyük bir cemaat topladı. Edirne'nin İslam'a karşı yumuşamasında onun hizmetleri inkar edilemez. İhtilal'den sonra sürgün olarak gelmişti. Fakat halk Yaşar Hoca'ya fevkalade rağbet ediyordu. Ben Üç Şerefeli'de vaaz eder, hutbe dinlemeye Selimiye'ye giderdim.

Onun yaptığı o coşkun konuşmalar, o güne kadar duyduğum en içten ve en samimi konuşmalardı. Hutbelerinde muhakkak sahabeden örnekler verirdi. Ben zaten sahabe aşığı idim. Bu da beni onu dinlemeye koşturan sebeplerden biriydi.

Yaşar Hoca, Edirne'ye Diyanet adına itibar da getirdi. Personelde de bir canlılık oldu. Vali ile benim hakkımda aralarında geçen bir konuşmayı sonra bana şöyle anlatmıştı:

Vali ona beni nasıl tanıdığını sorar. O sırada Rakım Efendi de oradadır. Halbuki beni şikayet edenlerden birisi de odur. Yaşar Hoca Vali'ye: 'Efendim, der, onu benden evvel Rakım Efendi tanır. Onun nasıl fazilet abidesi bir genç olduğunu size o anlatsın.' Rakım Efendi bu emri vaki karşısında ne yapacağını, ne diyeceğini bilemez. Mecburen müsbet şeyler söyler. Bu da valiye tesir eder. Zaten vali de yumuşak bir insandı. Asker kökenliydi. Adı Sabri Sarptır.”

İhtilalden sonra Edirne’ye vali olarak gelen emekli Albay Sadri Sarptır görev yaptığı dört yıl boyunca Edirne’de dindar insanlara hiçbir rahatsızlık vermedi. Kimseyi tutuklamadı, zulümlere maruz bırakmadı. Vali Sarptır, Hocaefendi hakkında bir araştırma yapmış ve olumlu kanaatlere sahip olmuştu. Hocaefendi, henüz 22 yaşındaydı ve bu valinin ihtilal ortamından kaynaklanan ihbarlara yüz vermeyip, dindar insanlara sıkıntı vermemesini takdirle izledi. Oysa ondan sonra Edirne’ye atanan Vali Ferit Kubat ise sivil olmasına rağmen Hocaefendi’ye çok ciddi sorunlar yaşatacaktı.

Bu arada Yaşar Hoca, Fethullah Gülen Hocaefendi’yi evlendirmeye kesin kararlıydı. Bir ailenin kızını beğenmişti. Durumu anlattı ona fakat Hocaefendi kesin bir dille reddetti:

- Ben bu meseleyi artık kafamdan sildim, boşuna ısrar etmeyin, dedi.

Hizmetin dışında gözlerinin içine başka bir hayalin girmesini istemiyordu. Teşebbüslerin ardı arkası böylece kesildi. Bundan sonra aracılar çekildi ama bir başka seferinde, bir başka ailenin tek kızı, Hocaefendi müezzin mahfilinde otururken camiye geldi. Camide başka kimse yoktu. Yanına doğru bir kızın geldiğini görür görmez, Hocaefendi, kendini penceresine zor attı. Genç kız dondu kaldı. Biraz sonra öfkeden kızarmış yüzüyle ona:

- Cami pencerelerinde gebereceksin, dedi ve hızla uzaklaştı.

“Vazife yaptığım caminin arka maksurelerinden birinde otururken, tıpkı Hz. Yusuf'a (as) olduğu gibi, birileri tarafından taarruza uğradığımı ve Rabbimin inayetiyle kendimi pencereden içeri attığımı ve mütearrizenin arzusunu yüzüne çarptığım için, pencerenin dışında "burada öyle perişaniyetinle kal, geber!" diyen birisini de hayal meyal hatırlıyorum.

Esasen bu ailelerin hepsi de iyi ve mazbut insanlardı. Ne var ki ben daha birinci teşebbüste kararımı vermiştim. Kendimi İslamî hizmetlere vakfedecek ve evlenmeyecektim.” diyor Hocaefendi.

[Tarık Burak] 11.5.2019 [Samanyolu Haber]

Erdoğan Gitse Hizmet Kurtulur Mu? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Erdoğan’n gitmesini en çok isteyen kesimlerden birisi de bu dönemde ağır baskıya, zulme, dışlanmaya maruz kalan, adeta soykırıma uğrayan Hizmet hareketi mensupları. Bazıları “üzerimizdeki baskı kalksın, insanca ve özgür yaşayalım yeter” darken, bazı arkadaşlar Erdoğan’ın yıkılması, itibardan düşmesi Hizmet Hareketinin yeniden itibar kazanması olacak, dünya ve Türkiye Hizmetin kadrini anlayacak diye düşünüyor.

Bu beklenti gerçekçi mi? Ve mümkün mü?

İstanbul seçimlerini keyfi bir şekilde iptal etmesi “daha da otoriterleşiyoruz!” diye pek çok insanı endişelendirdi. Ben seçimi bir şekilde alsa dahi bu olayın Erdoğan'ın erime ve sorgulanma sürecini artıracağını düşünüyorum. Ülke her halükarda dibi görecek, fatura Erdoğan'a yıkılacak, iç ve dış dengelerin etkisiyle Allah’ın izniyle er-geç Erdoğan kaybedecek! Kaçınılmaz ekonomik çöküşle Erdoğan ya etkisizleştirilecek veya kulvar dışına itilecektir. Bunu müteakip bir geçiş dönemi yaşanacağını, belki geçiş hükumetleri kurulacağını öngörüyorum. Nerden baksanız bu geçiş süreci 2-3 yıl alır. Ondan sonra yeni aktörler veya yenilenmiş eski yüzler(?) çıkacak ve Türkiye bu yeni aktörlerle normalleşecektir. Global ve yerel güç odaklarının Türkiye'de kalıcı bir diktatörlük kurulmasını istemeyeceklerini, ülkenin şartlarının buna müsait olmadığını düşünüyorum. Demokrasiyi tanımış toplum da buna rıza göstermeyecektir. Refah dağıtan bir diktatörlük olsa razı olabilirdi ama ekonomi olarak çökmüş bir diktatörlüğe halk “evet” demez. Erdoğan'ın bir misyonu vardı onu yaptı ve bence misyonu bitti. Bundan sonra istemese de gidişi hızlanacaktır. Kalmak da ısrar etmesi sadece kendisini bitirmez, ülkeyi de kaosa sokar.

Geçiş dönemini müteakip hukuk, demokrasi, insan hakları tedricen rayına oturacaktır. Bu süreçte elbette mağduriyet yaşayan Hizmet insanları da ortamdan istifade edecektir. Öğretmenler, esnaflar, ev hanımları vd. hapisten çıkacak, haklarına kavuşacaktır. KHK ile işinden olan sivil memurlar işine dönecek, belki tazminatlarını alacaktır. Malına-mülküne el konan esnaflar mülklerini geri alacaktır. Ancak halkın nezdinde Hizmetin ve Hizmet mensuplarının “kahraman” olacağı kanaatinde değilim. Yapılan haksızlıklar ve zulümler açığa çıksa ve medyada çarşaf çarşaf yer alsa dahi Hizmete tahammülü olmayan, haset, rekabet hissiyle hazzetmeyen çok kesim var. Kemalist, laik kesimler, derin odakların himaye ettiği toplumsal kesimler Hizmetten hiçbir dönem hazzetmedi, hazzetmiyor. Dindar kesimlerde, cemaatlerde ciddi karın ağrısı vardı, ama dile getiremiyorlardı. Bu dönem, içlerindekilerini kusma fırsatı verdi. Ülke normalleşirse kanaatimce pek azı hariç insanlar: “kadrini bilememişiz, çok şey kaybettik” demez. Ama Normalleşme ile Hizmet ve Hizmet insanları yavaş yavaş “terörist” görülmemeye başlanır. “Hak etmişlerdi, ama galiba bazı haksızlıklar yapmışız” derler. Ülkede “onlar için de yaşama imkanı olmalı, onlar da insan” derler. Ama Hizmeti ve Hizmet insanlarını “kurtarıcı” görmelerini beklemek hayal! En azından kısa ve orta vadede ve Türkiye içinde bu pek mümkün görünmüyor. Bu tür söylemlere fazlaca prim vermek ve inanmak bizi yeni inkisarlara uğratabilir.

Türkiye’de Hizmetin tasfiyesi Erdoğan’ın projesi değildi. AKP’nin de değildi. İçte dışta pek çok odak milletin evlatlarına imkanlar hazırlayan, Anadolu insanının ufkunu açan bu Hareketin tasfiyesini arzu ediyordu. İçte her tondan derin odak, dışta NATO’dan Rusya’ya, Çin’den İran’a kadar bu tasfiyeden memnun olmayan yoktur. Gelecekte de Türkiye elbette Hizmet için önemli bir ülke olmaya devam edecek! Zira kitlesinin çok büyük kısmı hala orada. Ama kendini yenileyebilir, demokratik dünyayla uyumlu hale gelebilirse, Hizmet, dünyada daha etkili olabilir. Global problemlerin çözüm arayışına ortak olabilir. Türkiye’deki hukuk ve demokrasi anlayışı, insan hakları düzeyi Hizmet insanlarını taşıyabilecek durumda değil. Bir ülkeye odaklanmak yerine kanaatimce insanlığı hedefleyip, insanlığn problemlerine yoğunlaşmak, onlara çözümler üretmek lazım.

Türkiye’deki normalleşme Hizmet insanları üzerindeki baskıyı kaldıracak, zihinlerin oraya takılı kalmasına engel olacaktır. Ama dünyada tutunmak için hedeflerimizi revize etmeli, yöntemlerimizi yenilemeli ve güncellemeliyiz.

Hizmetin sağlam ilkeleri esasları var. İslam dünyasında pek az hareket günümüz Müslümanlarının, modern dünyanın sorunlarına çözüm üretebilecek ufka ve potansiyele sahip. Müslümanların demokrasi, insan hakları, çoğulcu yaşam ve evrensel hukukla uyumlu olmasına katkı verecek sınırlı sayıda cemaat/hareket var. Hizmet ufkuyla, insan potansiyeliyle, kurumsal tecrübesiyle, farklılıklara yaklaşımıyla dünyaya renk katabilecek az sayıdaki hareketten birisi.

Ancak 15 Temmuz depremiyle açıkça ortaya çıktı ki yapısal sıkıntılarımız var. Önceleri de dile getirilen ama yok sayılan, üstü örtülen problemler yaşanılan krizle birlikte iyice görünür hale geldi. Hala yok sayma, öteleme eğilimi görülse de problemlerimiz kapsamlı ele almayı, derinlemesine irdelemeyi, incelemeyi gerektiriyor. Hizmet Türkiye mantığından, yaklaşımından uzaklaşıp, batı dünyasına göre yeniden yapılanmak, işleyişini, organizazyon yapısını yenilemek durumunda. Önemli oranda hala cari olan eski yaklaşımın, işleyişin iyiniyet, güven, hüsnüzan esaslarına göre yürüdüğü, ama suistimala, istismara ve maniplasyona açık olduğu herkesin malumu.

Sistemde merkeze yakın az sayıdaki insan milyonların hayatını etkileyecek, sağlaması yapılmamış kararlar alabiliyor. Kapalı devre çalışan bir yapıda art niyetli birisi büyük hasarlara sebep olabiliyor. Kaynaklarım Mabeyni Humayun (Bakınız: Mabeyni Humayun I-II) konusunun çözülmediğini, aksine güçlendiğini söylüyor. Çok az sayıda ama yakın halede ve sıkı örgütlü bazı kişiler yaşını başını almış, ömrünü bu işe vermis abiler dahil insanları kırıp geçirebiliyor. Farklı düşünen kişileri, kesimleri teslime veya susmaya zorlayanlar var. Problemleri gören, üzülen ve çözülmesini isteyen pek çok kimse bazı kaygılarla susmayı tercih ediyor. Problemleree vakıf olduğu, gelebilecek zararı bildiği halde polyannacılık oynayarak kendisini ve çevresini kandıran çok kimse var. Sanırım bu dönemin öne çıkan özelliklerinden birisi de pek çoğumuzu gerçeklikten koparması. Eskinin özlemiyle yaşayarak bugünün problemlerine göz kapıyor, arızalarla yüzleşmekten korkuyor ve çözüm arama cesareti gösteremiyoruz. Çoğumuz ümit-hayal karışımı bir alemde yaşamayı daha konforlu görüyor, acı verecek sorgulamalara, yüzleşmelere girişmek istemiyoruz.

Hizmet çağımızda zamanın ruhunu yakalayabilmiş nadir hareketlerden. Çok sayıda ve yetişmiş insanı var, insanlığa verebileceği şeyler var. Ortaya koydukları yapabilecekleri hakkında ümit vaad ediyor. Hizmetin Erdoğan’dan bağımsız yapabileceği/yapması gereken çok ey var. Ancak bu dönemde bir miktar Erdoğan’a takılıp kaldık. O takıntıyı aşıp, travmadan kurtulup yeni yollar bulamadık, yeni hedefler koyamadık.

Erdoğan’ın gitmesi mağduriyetlerin bitmesi, baskının azalması, hayatın yeniden normalleşmesi için önemli. Ama kanaatimce Hizmet olarak bizim Erdoğandan bağımsız çözmemiz gereken problemlerimiz var. Kafa yormamız, değiştirmemiz, daha sağlam formlara bağlamamız gereken yapısal ve işlevsel sıkıntılarımız var. Bu problemlere sebepler çerçevesinde odaklanmak, imkanlar nispetinde çözümler üretmek yerine onları yok saymak, ötelemek, eylemsiz ama mucizevi şekilde çözüleceğini ummak sanırım daha büyük problemimiz.

Bir muhasebeye, yenilenmeye ihtiyaç var! Ama şimdilik kulağımızın üzerine yatmayı ve bu ifritten dönemin bir mucizeyle bitmesini umuyoruz, tekrar kaldığımız yerden devam etmeyi bekliyoruz!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 11.5.2019 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]

Nisan, Mart’tan daha kötü! [Yusuf Dereli]

Mart ayı şubattan, nisan ise marttan daha iyi olacaktı; ama olmadı! Otomobil ve hafif ticari araç satışları resmen çakıldı. Mart ayında 49.221 olan otomobil ve hafif ticari araç satışı, nisanda  30 bin 971’e geriledi. Pazar yüzde 56 düştü. İlk 4 ayda daralma ise yüzde 48 olarak kayıtlara girdi.

14 Nisan’daki haber incelemede otomotiv sektörünün geçtiğimiz yılı mumla arayacağını söylemiş ve bunun nedenlerini sıralamıştık. Pazara ilişkin son veriler de haklı olduğumuzu ortaya koydu. Otomotiv Distribütörleri Derneği (ODD) verilerine göre, Nisan ayında otomobil ve hafif ticari araç pazarı yüzde 56 düşüşle 30 bin 971 adet oldu.

HAFİF TİCARİ ARAÇ SATIŞLARI YÜZDE 59 AZALDI

Otomobil satışları yüzde 55.7 azalarak 24 bin 416 adet, hafif ticari araç satışları da yüzde 59,08 gerileyerek 6 bin 555 adet olarak gerçekleşti. ODD verilerine göre, otomobil ve hafif ticari araç pazarı, 10 yıllık Nisan ayı ortalama satışlarına göre ise yüzde 55,6 azaldı.

İLK DÖRT AYDA DARALMA YÜZDE 48

Ocak-nisan döneminde ise otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı yüzde 47,9 azalarak 119 bin 440 adet olarak kayıtlara geçti. Buna göre ilk dört ayda otomobil satışları yüzde 47,4 azalarak 93 bin 228; hafif ticari araç pazarı da yüzde 49,73 düşüşle 26 bin 212 adet oldu.

PAZAR GİDEREK DARALIYOR

Otomotiv pazarı geçtiğimiz yılı yüzde 35 daralarak geçirmişti. Bu yılın ilk çeyreğinde ise daralma yüzde 44 olarak gerçekleşti. İlk dört ayın sonunda ise oran yüzde 48’e kadar çıktı. Mart ayında yaklaşık 49 bin olan satış, nisanda 31 bine geriledi.

‘Güvenlik’te zirvenin sahibi: Subaru!
Japon Subaru, İngiltere’nin bir numaralı otomobil sahipliği anketi olan 2019 Driver Power Survey’de (2019 Sürücü Gücü Anketi) ‘En İyi Güvenlik Özellikleri Üreticisi’ seçildi. Ankette 29 otomobil üreticisi yer aldı.

Auto Express Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Steve Fowler, “Yakın bir zamanda Subaru, insan gözünden esinlenilerek tasarlanmış çift kamerası sayesinde son derece etkili güvenlik sağlayan Önleyici Güvenlik Sistemi EyeSight’ı model serisinin kalbine yerleştirdi. Subaru kullanıcılarının markanın sunduğu güvenlik özelliklerinden duyduğu memnuniyeti aktarması Subaru’nun bu yıl Driver Power anketinde en üst sırada yer almasında büyük rol oynadı.” dedi. Subaru, ilk olarak yeni XV ve Impreza’da kullanılmaya başlanan yeni “Subaru Global Platform” ile birlikte “Dünyanın En Güvenli Otomobil Markası” olmayı hedefliyor.

Honda Jazz, ‘hibrit’le geliyor!

Japon otomotiv devi Honda, ‘Elektrikli Vizyon’ stratejisiyle 2025 yılına kadar Avrupa satışlarının yüzde 100’ünün elektrikli araçlardan oluşması için çalışıyor.

Yeni elektrikli şehir otomobilinin ismini ‘Honda-e’ olarak lanse eden Honda, yeni nesil Jazz modelini ise gelişmiş i-MMD teknolojisine sahip hibrit güç ve aktarma organı ile satışa sunacak. Jazz’ın yeni neslinde kullanıma sunulacak olan i-MMD hibrit sistemi, yeni CR-V’nin hibrit versiyonunda da bulunuyor. Sürüş koşullarındaki yüksek verimlilik seviyesi ile Avrupa genelinde başarısını kanıtlayan i-MMD hibrit sistemi, Honda’nın 2025 yılı ‘Elektrikli Vizyon’ stratejisi kapsamında Jazz modelinin yeni neslinde yer alacak.

Fiat Egea’ya 225 milyon dolarlık makyaj!

Üretildiği ilk yıldan beri Türkiye’nin en çok satan otomobili olan Fiat Egea, makyajlanıyor. Makyajlı Egea’nın 2020 yılının sonunda yollara çıkacağı tahmin ediliyor.

Tofaş, 2015 yılında 1 milyar dolarlık yatırımla hayata geçirdiği Egea model ailesi için 225 milyon dolarlık makyaj yatırım kararı aldı.

Yatırım sonucu 2023 olarak belirlenen Egea’nın üretim süresi bir yıl uzatıldı. Bu tarihe kadar toplam üretim hedefi 150,000 adet artırılarak 1.45 milyon adete çıkarıldı. Tofaş CEO’su Cengiz Eroldu, “Fiat Egea, son 3 yıldır ülkemizin en çok tercih edilen otomobili oldu; 2016 yılında AutoBest ‘Avrupa’da Yılın Otomobili’ seçilen Egea, EMEA Bölgesi’nde de pazar başarısını sürdürüyor.” dedi.

[Yusuf Dereli] 11.5.2019 [TR724]

Elektrik direkleri reklamları, kimin cebine giriyor? [İlker Doğan]

Elektrik dağıtım şirketleri, direklere aldıkları reklamlardan yıllık milyonlarca lira gelir elde ediyor. En küçük ilanın bedeli aylık 4 bin 700 lira. Polebanner olarak adlandırılan uzun ve direklere paralel reklamlar için ise 7 bin lira ödemek zorundasınız. Trafolara giydirilen reklamlarda ise ücret daha da artıyor. Bu reklam gelirlerinin bir kısmının tüketici lehine faturalara yansıtılacağı açıklanmıştı yıllar önce. Ancak dağıtım şirketlerinin yıllık reklamlardan ne kadar kazandığını, aldığı paranın ne kadarını tüketici lehine faturalara yansıttığını hiç kimse bilmiyor!

2015 yılının Eylül ayında yayınlanan haberlerde, ‘elektrik direklerinde reklam döneminin başladığı’ duyuruluyordu. Buna göre, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK),döviz kurunda yaşanan artış nedeniyle (3 liraya yükselmişti) mali açıdan zorlanan elektrik dağıtım şirketleri için harekete geçmişti. Haberlerde, “EPDK’nın bu adımı, hem tüketiciye hem de şirketlere yansıyacak. Reklam gelirinden sağlanacak gelirlerin bir bölümü, dağıtım şirketlerinin kasasında kalacak. Bir bölümü de tüketici lehine tarifeye yansıtılacak. Böylece elektrik faturalarında indirim sağlanabilecek.” ifadelerine yer veriliyordu. Aradan 4 yıl geçti. Ancak faturalarda zerre kadar düşme olmadığı gibi aksine zam üstüne zam geldi.

36 LİRALIK FATURA 140 LİRAYA DAYANDI!

Araştırma raporlarına göre, konutlarda aylık ortalama tüketim 230 Kw/saat. 2007 yılında söz konusu tüketim için ödenen bedel 36 liraydı. Geçtiğimiz yıl eylül ayına kadar bu rakam 103 TL yükseldi. Ancak Ekim ayında yaşanan zamlardan sonra bugün aylık 230 Kw/h için tüketicinin ödeyeceği para fon ve vergi kesintileri dahil yaklaşık 138 lirayı buldu. TMMOB Makina Mühendisleri Odası’nın raporuna göre asgari yaşam standardında dört kişilik bir ailenin aylık doğal gaz ve elektrik faturası toplamı 300 liraya dayandı!

KAMU BİNALARI ŞİRKETLERE GELİR KAPISI OLDU

2015 yılında doların 3 TL’ye doğru tırmanması sonra EPDK, elektrik dağıtım şirketlerine bir ‘kıyak’ yaptı! Ve elektirik direklerine reklam almalarına izin verdi. Buna göre Türkiye genelinde faaliyet gösteren 21 elektirik dağıtım şirketi, işlettikleri dağıtım şebekesi üzerinden reklam ve kira geliri elde edecekti.  Bu, şirketlerin, mülkiyeti TEDAŞ’a yani kamuya ait olan direk ve trafo gibi dağıtım altyapısına reklam alarak, kiraya vererek milyonlarca lira gelir sağlamaları demekti. Ve uygulama başladı.

HANİ FATURALARA YANSIYACAKTI!

Söz konusu dönemde yapılan haberlerde, elde edilen reklam gelirinin bir kısmının dağıtım şirketlerine aktarılacağı, bir kısmının Hazine’ye gelir kaydedileceği kalan bölümün ise tüketici lehine faturalara yansıtılacağı belirtiliyordu. Ancak 4 yıldır elektrik faturalarında zerre kadar düşüş olmadığı gibi, aksine 2015’de ortalama 85-90 lira ödeyen tüketicinin bugün cebinden çıkan para 140 lirayı buluyor.

TÜRKİYE’DE 14,7 MİLYON DİREK VAR

2019 yılı Mayıs ayı itibarıyla ülkede elektrik dağıtımda 21 şirket faaliyet gösteriyor. Sadece İstanbul’da yaklaşık 6 bin 500 trafo, 470 bin direk bulunuyor. Türkiye genelinde de 14.7 milyon direk, 400 bin trafo var. Elektrik direklerine posterpano (94*136 cm) ve polebanner (88*232cm) reklamlar alınıyor. Direklere asılan küçük levhalar şeklinde olan posterpanolar için istenen ücret KDV dahil aylık 4 bin 700 lira! Uzun şerit şeklinde olan polebannerlarda ise fiyat 7 bin lirayı buluyor. Trafo duvarlarına asılan reklamlarda ise trafonun büyüklüğüne göre rakam 15 bin liraya kadar çıkıyor.

MİLYONLARCA LİRA KİMİN CEBİNE GİDİYOR?

Elektrik dağıtım şirketlerinin, direklere ve trafo binalarına aldıkları reklamlardan yıllık ne kadar kazandıklarına dair elimizde net bir rakam yok; zira bu konuda çok ketumlar. Ancak reklam fiyatlarını ve direk sayısını biliyoruz. Basit bir hesap yapalım; İstanbul’daki dağıtım şirketlerinin 470 bin direkten sadece 50 binine, aylık ortalama 5 bin liradan reklam aldığını düşünün. Bu 250 milyon lira gelir anlamına geliyor. Yıllık 3 milyar TL! Bunun içerisinde trafo reklamlarından alınan para yok! Şimdi de, Türkiye genelinde elektrik dağıtım şirketlerinin, kamunun malını kullanarak reklamlardan kazandığı parayı düşünün!

[İlker Doğan] 11.5.2019 [TR724]

Arsenal’e final yolunu Siyah Panter açtı [Hasan Cücük]

UEFA Avrupa Ligi’nde de finalin adı İngilizler oldu. İki Londra ekibi Chelsea ve Arsenal, Kupa 2’yi kazanmak için 29 Mayıs’ta Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de ter dökecek. İlk maçta sahasında Valencia’yı 3-1 yenerek rövanş için avantaj sağlayan Arsenal, deplasmanda da rakibini bu kez 4-2 yenerek finale kaldı. Arsenal’in Valencia karşısında yıldızlaşan oyuncusu ise 3 gol atan Pierre-Emerick Aubameyang oldu. Nam-ı diğer Siyah Panter.

Afrika futbolunun yükselen yıldızlarından biri olan Pierre-Emerick Aubameyang adı başarılarıyla kadar disipsinsiz davranışlarıylada da manşetleri süsledi. Herşeye rağmen başarıları vukuatlarını geride bıraktı. 12 yıl aradan sonra Arsenal, Avrupa kupalarında finale kalırken Gabonlu yıldız başarının mimarlarından biri oldu.

Aubameyang’ın futbol yolculuğu 1995’te Fransa’nın küçük kulüplerinden ASL L’Huisserie Football ile başladı. Yolu daha sonra OGC Nice, Stade Lavallois, FC Rouen ve SC Bastia takımlarına uğrayan Aubameyang’ın kariyerindeki parlama noktası 2007’de Milan’ın genç takımına gelmesiyle başladı. Ağustos 2007’de Milan’ın genç takımı Malezya’da düzenlenen Champions Youth Cup’ta 4. olurken, dikkatlerin üzerine çevrildiği oyuncu Aubameyang oluyordu. Genç yıldız Milan’ın oynadığı 7 rakibine karşıda gol atmayı başarıyordu. 6 maçta bulduğu 7 gol kumaşındaki kaliteyi ortaya koyuyordu.

Profesyonel imzayı 2008’de atan Afrikalı yıldız, Milan’da forma şansı bulamayınca Fransa’nın Dijon FCO takımına kiralandı. Tecrübe kazanması için kiralanan Aubameyang, profesyonel kariyerinin ilk yılında 34 maçta sahaya çıkıp sezonu 8 gol ve 2 asistle kapattı. 18 yaşındaki Aubameyang, Dijon FCO’da ortaya koyduğu futbolla World Soccer dergisinin gelecek vaat eden yetenekleri arasında yer buldu. Sezonun bitimiyle Milan’a dönmeyen Aubameyang bu kez kiralık olarak Lille OSC ve Monaco takımlarının yolunu tuttu. Özellikle Monaco dönemi beklentilerin çok altında kalınca 6 ay sonra kendini Saint-Etienne’de buldu. Ocak 2011’de Saint-Etienne’de kiralık dönemi başlayan Aubameyang kısa sürede takımın değişmezlerinden biri oldu. Bu başarısının karşılığı olarak Aralık 2011’de Saint-Etienne’ye transfer olarak, kiralık dönemine son noktayı koydu. Takımın en skorer ismi olan Aubameyang, 2012-13 sezonunda Fransa Lig Kupası’nı takımına getiren oyuncu oldu.

Temmuz 2013’te Aubameyang’ın kariyerinde yeni bir serüven başlıyordu. Yeni takımının adı Borussia Dortmund’du. 13 milyon Euro bonservis bedeliyle Dortmund’da transfer olan Gabonlu oyuncusunun üzerine daha takıma katılmadan Polonyalı forvet Robert Lewandowski’nin gölgesi düşüyordu. Adeta bir gol makinesi olan Lewandowski sezonu gol kralı olarak tamamlarken, Aubameyang, Marco Reus’tan sonra takımın üçüncü en skorer ismi oldu. Sezonun bitimiyle Lewandowski, Bayern Münih yolunu tutarken artık Aubameyang için kendini ispatlayacaüı süreç başlıyordu. 2014-15 sezonunda attığı 16 golle Dortmund’un en skorer ismi oldu.

2015-16 sezonunu 25 golle tamamlayan Aubameyang, Robert Lewandowski’nin tahtını bir türlü sarsamıyordu. Sezonu Polonyalı forvet 30 golle kral olarak tamamlıyordu. Gabonlu yıldız nihayet 2016-17 sezonunda Lewandowski’yi geçmeyi başarıyordu. Sezonun son maçına çıkarken Aubameyang’ın 29, Lewandowski’nin 30 golü vardı. Dortmund son maçında Werder Bremen’i 4-3 yenerken, golün ikisinin altında Aubameyang’ın imzası vardı. Bayern Münih ise Augsburg’u 4-1 yenerken, Lewandowski gol atamıyordu. Son maçta iki gol bulan Aubameyang sezonu 31 golle, Polonyalı forvetin bir gol önünde kral olarak tamamladı.

Attığı gol sonrası kafasına taktığı maskelerle ünlenen Aubameyang, ilk maskeyi ekim 2010’da Saint-Etienne ile Stade Rennais arasında oynanan maçtan sonra taktı. Dortmund döneminde ise kafasına Örümcek Adam maskesi takan Aubameyang’ın adı giderek maskeyle özdeşleşince Nike devreye girdi. Nike marka maskeyi takması ise kulübüyle arasını açtı. Dortmund’un forma sponsoru Puma olmasına karşılık Aubameyang’ın kafasına Nike marka maske takmasının bedeli 50 bin Euro ceza oldu. Golleri ve maskesiyle spor sayfalarını süsleyen Afrikalı oyuncu, hızlı araba kullanması, gece hayatıyla da magazin sayfalarının müdavimi oldu. Disipsinsiz davranışlarının bedeli kadro dışı bırakılmak oldu.

Ocak 2018’de 63 milyon Euro bedelle Arsenal’e transfer olan Aubameyang, bu sezon çıktığı 35 maçta 20 gole imza attı. Tüm kulvarlarda ise 29 gole imza attı. Örümcek Adam maskesini bırakıp, siyah panter maskesi takmaya başlayan Aubameyang’ın bu davranışı yeni bir lakap takılmasının yolunu açtı. UEFA Avrupa Ligi’nde ise 11 maçta 8 gol atarak, takımını finale taşıyan isimlerden biri oldu.

[Hasan Cücük] 11.5.2019 [TR724]

Anne ve Ramazan [M.Nedim Hazar]

Her çocuk için anne önemlidir, hele ki Ramazan geldi mi daha çok. Annesinin dizinin dibinde oturanlar çok fazla kavrayamayabilir ne demek istediğimi. Uzağında olanlar daha çok anlayacaktır eminim. Hele ki, ötelere gitmiş annelerin çocukları…

İş bu nedenle her Ramazan daha çok aklımıza düşer annemiz, daha hüzünleniriz bu sebepten. Bilirim ki, Ramazan ‘hüzün’ demektir bir yönüyle.

Kalkılan ilk sahur, oturulan ilk iftar, içilen her yudum, bir düğüm gibi çöker boğazımıza ve biz anneye duyduğumuz özlemi iliklerimize kadar yutkunarak hissederiz her Oruç ayında.

Özledikçe anneyi biz, onun öptüğü yerler sızlar için için. Gözbebeklerimiz sızlar, ellerimiz, yanaklarımız…

Bilir misiniz, en çok yanaklarımız hasret çeker anne avuçlarına! Her secdeye vardığımızda onun dudağının vuslatı vardır seccadeyle. Kim bilir kaç kere almıştır alnımızdaki ateşi dudaklarıyla!

Aç kaldıkça daha çok hatırlarız anneyi. Zira acizliğimizde ilk sığınağımız annedir. Bakın albümdeki resimlere, en çok annelerine sığınan çocuklar göreceksiniz! Anne merhameti bize Rahim-i Mutlak hakkında bir fikir verir ve deriz ki, ‘bu kadar merhametliyse anne, Rabbin merhameti nasıldır kim bilir?’

Anneli oruç hatıraları canlanır birden. İlk oruçlar mesela… Meseleye aşina herkesin de çok iyi bildiği gibi, anne çocuk ile beraber tutar orucunu. Çocuk tutar, anne aç kalır; çocuk ağlar, anne zamanı ileri alır! Saatleri çocuğu için ileri alabilen, akrebe, yelkovana güç yetiren tek canlıdır anne!

Sahur vakti, her şey sessizliğe, ıssızlığa teslim olmuşken, bir anneler, bir de melekler gezinir sofalarda. Annenin yediği bile görünmez doğru dürüst, bu vakitte kurulan sofralarda.

Anne adı katılmayan dua eksiktir bu yüzden, anne duasının katık yapılmadığı yemek ise tatsız. Annesiz iftar sofrası eksiktir be!

‘Daha çok hüzünleniriz’ dedim ya, tabii olarak daha çok ağlarız Ramazan’da yine annelerden gözyaşlarını ödünç alarak. Hasrete gözyaşını bulaştıran annedir çünkü. Hem kavuşurken ağlar anneler, hem ayrılırken ve biz iki gözyaşı arasında kalırız öyle sulu sepken.

Bu sebeple dökülen gözyaşı yabancı değildir bize. Hani yola değil, içimize dökmüştür bir tas suyu ardımızdan! Bir yağmuru bilirim, en az annelerinki kadar kutsal ve ıslak.

Zordur Ramazan aslında, her imtihan gibi. Ve huzur verir, mutluluk veriri, neş’e verir her gufran gibi. Anne kolaylaştırır zorlukları, anne ile dökülür takvim yaprakları. Dün ‘merhaba’ ile hoş gelişler ola yaptığımız bu kutsal sevgiliye bugün ‘elveda’ deriz buruk bir tatla. Annesiz Ramazan daha da zordur. Bu nedenle kıymeti bilinmelidir hem annenin hem oruç ayının. Vakt-i zamanı geldiğinde her ikisi de gidecektir çünkü…

Her veda bir hüzün, her hüzün sesli sessiz bir haykırışı saklıyor içerisinde. Bir gün son köşesini dönecek, son yokuşunu tırmanacak, son virajını alacak bu kutsal ay ve bizler ardından bakarken böyle boynu bükük, mahzun, sanki giden anneymiş gibi acıtacak içimizi.

Bir burukluk, bir hüzün ve ancak annenin anlayabileceği bir sükûnet… Veda vakti yaklaşmakta, gözyaşları selamlamak için bu vedayı hazırlıklarını tamamlamaktadır. Dudaklarımızda ‘Yasin’ler, ‘amin’ler ile özlleriz bu iki kutsal sevgiliyi.

Hani diyor ya şair,

“Beni de yanına al anneciğim…”

Anneler Günü vesilesiyle hasretle…

[M.Nedim Hazar] 11.5.2019 [TR724]

Bir hakikat bükücü: Sibel Eraslan [Bülent Korucu]

Sibel Eraslan, çözmekte zorlandığım portrelerden biri; ona dair tanıklıklarımı tasnif etmeye kalktığımda sanki iki ayrı kişiden söz ediyormuşum gibi hissediyorum. Kitaplarını, dikkatini çekip okusun diye kızımın görebileceği yerlere bıraktığım yazar ile bugün önüne gelene ‘hain’ ya da mankurt damgası vuran kadın aynı kişi olabilir mi? Gazete yazılarını Fatih Tezcan mı yazıyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu çoğul kişilik kanısını sadece kitaplarıyla yazıları arasındaki uçurum oluşturmuyor. Hukukçu ama hakkaniyetli değil; insan hakları aktivisti ama sadece kendi ölüsüne ağlıyor; kadın hakları savunucusu ama sadece kendi gibi olanlara… Yeni Türkiye’nin daha açıkçası Erdoğan diktasının inşasına başörtüsüyle harç taşımış bir isim; türdeşlerini temsil eden güçlü bir sembol.

Bugünlerde çok öfkeli Sibel Hanım, İstanbul seçimindeki yenilgi bütün fren-denge sistemlerini alt üst etmiş gibi. En az Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan kadar paniklemiş. Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu’na hain ve mankurt diyecek kadar ileri gidiyor. Erdoğan’ın, partisi kapatılmış, yasaklı lider Erbakan’a isyan edip partisini bölmesinde sakınca görmüyor, fakat Erdoğan’ı eleştirmek bile ihanet!

GÜL VE DAVUTOĞLU: HAİN VE MANKURT

“Biri eski Cumhurbaşkanımız: Abdullah Gül. Ötekisi eski Başbakanımız: Ahmet Davutoğlu. “Bizim” diyorum. Çünkü ikisi de içimizden en tepeye çıkmış/çıkartılmış isimler. Ne çektiysek ve ne çekiyorsak hep “bizden” diye bildiklerimizden çekmiyor muyuz? İhanet hep içerden gelir. …Düşman hep içinizden birilerini ayartarak gücünüzü kırmaya çalışır. “Kaleyi içerden fethetmek”, Mankurtlar marifetiyle mümkün olabilir… Bu süreçte Gül ve Davutoğlu gibi Mankurtların yanı sıra bir dönem itibarlı konuma oturttuğumuz medya, üniversite ve sanat camiasındaki kimi insanların gerçek yüzlerini görmek de az bir kazanım sayılmaz.”

Eraslan, 15 Temmuz’un arkasında da bu ikiliyi arıyor: “Yüce Divan oylamasında kendilerini ele verdiklerinde bağışladık da ne oldu? 15 Temmuz’da asker üniformasıyla darbeye kalkıştılar. İçimizdeki Mankurtlar bizi hep arkadan hançerlediler.” Ahmet Davutoğlu, Yüce Divan konusunda Erdoğan’la ters düşmüştü. “Anayasa Mahkemesi’nde aklanırlar nasılsa, yoksa bu lekeyi ömür boyu taşımak zorunda kalırız. Hep önümüze çıkarılır.” yaklaşımıyla parti grubunu da ikna etmişti. Komisyon toplantısında kabul çıkacağı beklenirken Erdoğan’dan gelen son dakika telefonuyla oylama ertelenmişti. Saraya çağırılan vekillerin görüşü tersine dönmüştü. Buraya kadarki kısım zaten biliniyor, ancak Eraslan başka bir şey ima ediyor: ‘Bağışladık da ne oldu? 15 Temmuz’da asker üniformasıyla darbeye kalkıştılar.’ Sözünü yabana atmayın. Erdoğan’ın taktiğidir bu; yapacaklarını önce yakın dairedeki isimlere yazdırıyor. Uygulama imkanını test ediyor, ardından gerekirse icra aşamasına geçiyor.

‘Cumhurbaşkanı çağrıda bulunsun, AK Parti’nin eski kurucu aktörleri bir araya gelir partiyi tekrar eskisinden daha güçlü hale getiririz!” deyip rol kapmaya çalışan zat..’ İsim vermeden çattığı ise Bülent Arınç. Her ne kadar ‘Kendini akıllı, cümlemizi de akılsız zanneden o zat hâlâ üst perdeden ve kendinde güç vehmederek konuşmaya devam ediyor.’ dese de diğerlerinin adlarını zikrederken Arınç’ı ima etmesine şaşırdım. Neden çekindi acaba? İzzet Özgenç ve Osman Can gibi geçmişte AKP’ye destek vermiş hukukçuları bile açıkça yazmışken hem de…

‘Hakikat bükücü’ tavrını Eraslan hemen her olayda değişen dozlarda kullanıyor. Neredeyse feminist diye nitelenecek kadar kadın hakları savunucusu görünüyor. Bilhassa ‘Kabataş’ta başörtülü kadını taciz edip üstüne işediler’ furyasında ön cephedeydi. Hatta kendini de işin içine katarak ‘tacizci Gezi’ algısına katkı sundu. “Omzumdan iteleyerek hepinizi Taksimde sallandıracağız diyen adamın çevre eylemcisi olduğuna inanmıyorum. Yeter artık!” paylaşımı sosyal medyada yankı bulmuştu. Kabataş yalanından dolayı özürünü duymadık. Tersine çifte standartlı tutumunu sürdürdü. Ankara’nın göbeğinde, kameralar önünde başörtülü bir genç kız, hem de bir polis tarafından açıkça taciz edildi. Sibel Eraslan’ın bir tepkisine rastlamadım. Suskunluğunu sorgulayan onlarca insanı bloklamakla yetindi. (Ben de bloklu olduğum için varsa bir tepkisini göremedim. Google ile de aradım bulamadım)

Tacizine tepki verilmesi gerekenler diye kadınları ayırdığı gibi başörtülüler arasında da çifte standartçı. Daha kötüsü ise tacizle suçlananlar arasındaki imtiyazlılar sınıfı. Bir AKP polisi ya da siyasal islamcı suçlanıyorsa muhakkak bir komplo vardır! Hüseyin Üzmez hadisesi onun kötü sınav verdiği yerlerdendi. “Derin donduruculardan çıkarılmış yatak odası manzaraları, İslamcı kesimin ümüğünü sıkmakta birebirdir ve bu en iş bitiriciliği defalarca denenmiş en atadan kalma servisçilik, yine iş başında… 28 Şubat’ta Müslüm Gündüz ve Fadime Şahin üzerinden toplumun inanç değerlerine çalınan kara damga, nasıl iyi bir kotarıcılık ve darbe örtücülüğü işlevi gördüyse diktatörlerin lehine… İşte yeni yeraltı servisleriyle bir kez daha burun burunayız. …78 yaşındaki birinin ayakta zor dururken nasıl tecavüz edeceği ayrı bir konu…14 yaşında olduğu söylenen tecavüz mağduru kızın Emniyette verdiği ifadenin tüm ayrıntılarıyla basının eline geçmesi ise ayrı bir konu.”

Kabataş yalanında gazetelerin çarşaf çarşaf yayınını eleştirmek şöyle dursun, söz konusu kişinin isminin Z.D diye kodlanmasına karşı çıkmış ve açıkça yazmıştı. Üzmez davasında mağdurenin beyanını küçümserken, Kabataş için  ‘Hani taciz ve tecavüzde mağdurun beyanı esastı?’ demekte beis görmemişti.

Milli Görüş partilerinde aktif olmuş ve sonunda AKP limanına demir atmıştı Eraslan. Numan Kurtulmuş tarafından Kültür Bakanlığı müşaviri yapıldığı için onunla ayrı bir hukuku var. Saadet Partisi’nin Erdoğan’a payanda olmak yerine kendi çizgisinde gitmesini de bazı gerçekleri saptırarak eleştiriyor. Fatih Erbakan’ın haciz göndermesini savunurken Kurtulmuş’u partiden ‘her türlü yenilikten rahatsızlık duyan duayenler’in uzaklaştırdığını öne sürüyor ve ekliyor “Numan Bey’i partiden çıkartanlar, Hoca’nın evlatlarına da rahat vermemişler.” Oysa Kurtulmuş’a karşı operasyonu Fatih Erbakan yönetmişti. “Muhterem babama ve Milli Görüş ilkelerine ihanet ettiler gereği yapılacak” diye gazetelere sayfa sayfa beyanat verdiğini unutmuş gibi yapıyor. Bilerek ve işine geldiği gibi gerçeği tahrif ediyor.

Hüda Kaya 28 Şubat’ta üç kızıyla birlikte idamla yargılanmış bir başörtüsü mağduru. HDP’den siyasete girinceye kadar Eraslan’la dostlukları devam etti. Eraslan şimdi onu da çarpıtılmış beyanlarla hedef göstermekten çekinmiyor.

“Hüda, birkaç yıl öncesine kadar bu tip incelikleri bilen bir kimseydi. Bu kadar mı kör ediyor insanı makam, mevki, şöhret. Eski dostum Hüda Kaya, Yasin Börü’nün parçalamış yüzü hiç giriyor mu düşlerine… Evladının yaralanmasına elbette üzüldüm bir anne olarak, ama ne olur bunu gariban insanların bir Kurban Bayramında yakılarak oyularak katledilen evlatlarının acısıyla yarıştırmasınlar… Eyne tezhebun….” Bu sözlerin hedefi milletvekili Kaya ise Meclis kürsüsünden şu şekilde seslenmişti: “Yasin Börü’ye bu vahşeti yapanlar da, diğer masum evlatlarımız, kadınlarımıza bu vahşeti uygulayanlar da beddua etmeyi hiç sevmem, Allah onları bildiği gibi yapsın. Siz iktidar parti milletvekilleri olarak madem Yasin Börü’yü düşünüyordunuz, neden gerçeklerin araştırılmasını reddettiniz?”

KLASİK SİYASAL İSLAMCI

“Sayın bakan, gündüz kuşağı programlarını seyrediyor mu hiç?” Bu klasik bir siyasal islamcı bakış açısı. Eraslan, bakanın televizyonlardaki sabah kuşağına müdahale etmesini istiyor. Evlilik proğramları için KHK çıkarılmıştı, herhalde yeterli görmüyor. Sosyal olaylara devlet topuzu ile çözüm bulacağını zanneden bir zihniyetin fotoğrafı. Ama aynı zamanda yine korumacı ve yine kurnaz. Bahsettiği program Atv’de yayınlanan Esra Erol kuşağı lakin yazıda isim geçmiyor.

Eraslan cezaevindeki binlerce kadın ve 743 bebek için de derin bir sessizlik içinde. 28 Şubat’ta sosyal medyada paylaşılan cezaevi karesi bunun son örneğiydi. Birisi kucağında bebeği ile 15 kadar her yaştan başörtülü kadının fotoğrafı, 28 Şubat’ın kılık değiştirerek devama şeklinde yorumlandı. Kendisine bu yönde yapılan hatırlatmalara kızana Eraslan, “Tankların ezdiği insanlar için niye sesin çıkmıyor sen önce onu söyle!” sözleri ile karşılık verdi. Sosyal medya kalemşörlerinin de hatırlattığı gibi o da biliyordu o kadınların tankla topla alakası olmadığını… Hatta belki oradakilerden biri Eraslan’ın şu satırlarda anlattığı öğretmendi: “Küçük oğlum bir gün sırtında epey büyük bir kazakla dönmüştü eve, dershanede çok terlemiş, öğretmeni kendi kazağını sırtından çıkartarak ona giydirmiş.” Eraslan, öğrencisinin terli sırtını düşünecek kadar hassas olan o öğretmenlerin canavara dönüştüğüne inanmamızı istiyor. Daha geçen hafta onlardan biri Muzaffer Özcengiz, tek kişilik hücresinde ölü bulundu.

Bu arada Eraslan’ın ikinci kimliği belirginleşince, o kitapları kızım görmesin diye arkalara saklamıştım; evimiz polis baskınlarından sonra darmadağın olmadan önce…

[Bülent Korucu] 11.5.2019 [TR724]

Vurulan Rus uçağı sonrasında neler oldu? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

24 Kasım 2015 tarihinde Türkiye’ye ait F-16 savaş uçağı, Rusya Federasyonu’na ait bir SU-24M saldırı uçağını Türkiye-Suriye sınırına yakın bölgede vurdu ve düşürdü. Türkiye, Rus uçağının hava sahasına girerek tecavüzde bulunduğunu ve birçok kereler uyarı yapılmasına karşın Türkiye hava sahasını terk etmediğini, bunun üzerine angajman kuralları gereğince iki Türk F16’sı tarafından yakın takibe alındığını ve vurulduğunu açıkladı. Rusya savunma bakanlığıysa uçaklarının Türkiye hava sahasına girmediğini ve Rusya tarafından kontrol edilen Suriye hava sahası dâhilinde Türk uçakları tarafından saldırıya uğradığını açıkladı.

Rus uçağı vurulduktan sonra, Bayırbucak Türkmenlerinden oluşan bir cihatçı grup tarafından kontrol edilen bölgeye düştü. Düşen uçaktan fırlatma mekanizmasıyla atlayan iki Rus pilotun üzerine, paraşütle yere iniş yaparken üzerlerine cihatçı Türkmen grup tarafından makineli tüfeklerle ateş açıldı. Pilotlardan biri havada öldü. Diğer Rus pilot kurtulmayı başardı ve Rus birliklerince güvenli bölgeye kaçırıldı.

Rusya, Türkiye’nin Suriye’de cihatçı teröristleri desteklediğini ve IŞİD’le petrol ticareti yaptığını, böylelikle IŞİD’in finansmanına olanak sağladığını duyurdu. Rusya devlet başkanı Putin, Türkiye’nin uçaklarını düşürmesini “sırtlarından bıçaklanma” olarak niteledi. Aynı gün Rusya dışişleri, Rus vatandaşlarına Türkiye’ye gitmeme yönünde uyarı yaptı. Rus turizm şirketleri birbiri ardına Türkiye tur rezervasyonlarını iptal etti. Rusya genelkurmay başkanlığı, Türkiye ile her türlü askeri diyaloğun kesildiğini açıkladı. Rusya, olayın gerçekleştiği Türk-Suriye sınırında Rus savunma sistemlerini takviye etti ve Rus devriye uçuşlarını 7/24’e çıkardı. Putin, açıkça Türkiye’yi tehdit ederek, uçak düşürülme olayında Türkiye’nin yanlış yaptığını ve hatasını kabul ederek özür dilemesi, Moskova’ya tazminat ödemesi ve bu tür bir saldırının bir daha tekrar etmeyeceğini garanti etmesini, aksi halde her türlü yaptırım haklarını saklı tuttuklarını deklare etti. Erdoğan ise, Putin’e yanıt olarak, “Özür dilemesi gereken bir taraf varsa, bu biz değiliz. Hava sahamızı ihlal edenler özür dilemeli!” şeklinde açıklama yaptı. IŞİD yardımı konusunda Putin’in suçlamalarını reddeden Erdoğan, “İddialarını kanıtlaması gerek. Kanıtlayabilirse, ben bu makamdan ayrılırım” diye konuştu. Rusya, resmi olarak tüm Rusya vatandaşlarının derhal Türkiye’den ayrılmaları uyarısı yaptı. Aynı zamanda yüzlerce Türkiye vatandaşı iş insanı Rusya’dan sınırdışı edildi. Buna ek olarak, Rusya sınırlarına giriş yapmak isteyen Türk tırlarını geri göndermeye başladı.

Rusya: Erdoğan ve ailesi, IŞİD’in Suriye’deki yasadışı petrol sevkiyatıyla doğrudan ilişkili


27 Kasım günü, Rusya’nın ciddiyetini anlayan Erdoğan Putin’i aradı. Ancak Putin’in yardımcısı Yuri Uşakov, Putin’in Türkiye resmen özür dileyene dek Erdoğan’la görüşmeme kararı aldığını duyurdu. Kriz kontrolden çıkmıştı ve Türkiye’de TSK içinde ciddi bir bunalım baş göstermişti. Aynı gün Rusya Türkiye üniversiteleriyle ilişkileri askıya aldığını açıkladı. Türkiye menşeli televizyon dizileri yayından kaldırıldı. 28 Kasım günü Erdoğan Türk basınına “Yaşanan hadiseden dolayı gerçekten üzgünüz. Biz böyle olmasını istemezdik. Temenni ederim ki bundan sonra böyle bir şey olmaz” açıklaması yaparak, Putin’i yatıştırmaya çalıştı. TSK’ya yakın kulislerde Rus uçaklarının Türkiye sınırına yakın uçtukları ve Türkiye’ye ait her tür hava unsurunun Suriye’ye geçmesi halinde düşürülmesi emrinin verildiğini konuşuyordu. Batılı başkentlerde panik havası esiyordu. NATO bir taraftan ittifak kuralları ve centilmenlik anlaşması gereği Ankara’ya destek açıklamaları yapıyor, diğer taraftan kapalı kapılar ardından Rus uçağının neden düşürüldüğünü, bu emri kimin verdiğini anlamaya gayret ediyordu.

“İşimizi yaptık ve özür dilemeyeceğiz!”

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Erdoğan’ın açıklamalarının aksine, geri adım atmayarak Rusya’dan gelen sert açıklamaların Ankara tarafından kabul edilecek gibi olmadığını söylüyor, her düzeyde görüşmeye hazır olduğunu, ama kesinlikle özür dileme diye bir şeyin söz konusu olmayacağını açıklayarak Moskova’ya meydan okuyordu. “Ordumuz sorumluluğunu yerine getirdi, işimizi yaptık ve özür dilemeyeceğiz!” diyerek Erdoğan’ın aksine bir tutum içine giriyordu. Putin, bu açıklamaların ardından, Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesinin nedeninin, IŞİD ile yapılan petrol ticaretini sürdürmek olarak açıkladı. Rusya tarafından IŞİD petrol konvoylarının Türkiye ile ilişkilerini belgelediği iddia edilen hava (muhtemelen uydu) görüntüleri basına sızdırıldı. Putin “elimizde ney istihbarat var” diyerek bu görsel kanıtlara atıfta bulundu.

Erdoğan Putin’in iddialarının kabul edilemez olduğunu ve iddia sahibinin (Putin’in) iddialarını ispatla mükellef olduğunu, aksi takdirde istifa etmesi gerektiğini söylerken, Rusya savunma bakan yardımcısı Anatoly Antonov Türkiye’nin “IŞİD petrolünün en büyük alcısı” olduğunu ve “haince bir savaş suçu işlediğini” açıkladı. Rusya savunma bakanlığı, uluslararası basına uydu fotoğraflarını dağıtarak, IŞİD petrol konvoyunun Türkiye yönünde seyir halinde net olarak görüldüğünü, Türkiye’nin IŞİD ile işbirliği yaptığını duyurdu. Artık Rusya aleni olarak Türkiye’yi savaş suçu işlemekle ve IŞİD’e hamilik etmekle suçluyordu. Bu açıklamanın yapıldığı tarihten bir gün sonra, 3 Aralık’ta Rusya tek taraflı olarak Türk Akımı projesini askıya aldı. Putin kararı duyurduğu basın toplantısında “Türkiye’yi pişman edeceğini” açıkladı ve ekledi: “Rusya’nın yanıtının sadece yaptırımlarla sınırlı kalacağını düşünenler yanılıyor!”.

İşte ne olduysa bu olaydan sonra oldu

Ergenekoncu çevrelerin bu aşamada devreye girdikleri görülüyor. Doğu Perinçek Rus uçağının düşürülmesinde ABD ve İsrail’in parmağı olduğunu öne sürüyor. Erdoğan ile Putin’in Rus uçağı düşürülmeden dört gün önce Türkiye’nin Cerablus bölgesine askeri operasyon düzenlemesi konusunu görüştüğünü, Putin’in bunu kabul ettiğini, Türk ordusunun kuzey Suriye’ye girmemesi için ABD ve İsrail tarafından uçak düşürülmesi olayının gerçekleştirildiğini iddia eden Perinçek çok enteresan bir şey söylüyor. Bağlamdan kopuk olmasına karşın “paralel yapı” ile ABD arasındaki ilişkiye değiniyor! “Türkiye-Rusya ilişkileri normalleşmezse AKP iktidarı devrilir!” diyor. Bu arada Ankara Rus pilotunu öldüren cihatçı Türk vatandaşı Alparslan Çelik’i apar topar tutukluyor. Cihatçının yeri Ankara tarafından biliniyor yani! Elleriyle koymuş gibi Alpaslan Çelik’i buluyorlar. Bu durum, Türk istihbaratı uçak düşürülmesi olayının neresinde sorusunu ister istemez akıllara getiriyor. Bayırbucak Türkmenleri kartının Türkiye’nin kuzey Suriye’ye yönelik askeri emelleri için en önemli meşruiyet zemini oluşturduğunu, Can Dündar’ın MİT Tırları haberinin bu nedenle Erdoğan’ın çok büyük tepkisini çektiğini de bu bağlamda hatırlatayım.

Cerablus’ta ne oldu?

Erdoğan orada ne yaptı veya yaptırttı? IŞİD petrolünde Erdoğan ve onun kontrolündeki Ankara ne gibi bir işlev üstlenmişti? Suriye’de neler dönüyordu? Bu işlerden Ankara’da kimler rahatsızdı? NATO bu olayları kontrol edebilmek ve Ankara’yı “normalleştirebilmek” için neler yaptı veya yapamadı? TSK içinde Rus uçağını düşürten, o emri veren hizip hangisiydi? Avrasyacılar Türkiye’yi Rus etkisine açabilmek için mi bunu yaptılar? Yoksa NATO’cu kanat Rusya ile ilişkileri kökten kopartmak için mi bu hamleyi yaptı? Davutoğlu ve Erdoğan’ın vur emrini verenler olmadığını biliyoruz! Bu işin kontrolü kimdeydi peki? MİT bu işin neresindeydi? Ankara’da Erdoğan ve çevresine “lades” yaptıran ve başladıkları işbirliğinde üstün taraf konumuna geçmeyi başaran Avrasyacı Ergenekoncular, bunu yaparken Rus uçağının düşürülmesi konusunu mu kullandılar? Emri kim vermişse vermiş, bunun önemi olsa da, olayın neticesi daha önemli: bu olay sonrasında Türkiye üzerinde artan bir Rus etkisi gözlemleniyor. Ve bu etki, 15 Temmuz’a kadar devam ediyor.

15 Temmuz gecesi Putin’in danışmanı ve Rus Avrasyacılığının babası Profesör Aleksandr Dugin Ankara’da ne yapıyordu? Neden “darbe istihbaratını Türk hükümetiyle paylaştığını” söyledi? Bu bilginin üzerine Türkiye’de neden kimse gitmedi? Bu iddia Ankara tarafından asla yalanlanmadı! Neden? Perinçek’in dediği gibi, Rusya’yı karşıya almanın bedeli iktidarın devrilmesi miydi? Eğer öyleyse, 15 Temmuz ve sonrasında tasfiye edilen NATO’cu subayları nasıl değerlendirmek gerekiyor? Bunlar Rusya’ya yanaşmayı reddeden ve maceracı bulan NATO’cu kanat olduklarına göre, 15 Temmuz öncesi fişlemeler konusunu bu bağlamda değerlendirmeyelim mi? Rusya 15 Temmuz’un planlanması ve icrası konusunda salt istihbari bir işbirliğinde mi bulundu? Acaba başka “daha aktif” bir misyon üstlendi mi? Neden Ergenekoncu Avrasya kanadı, 15 Temmuz sonrasında Perinçek ağzından İran’da yaptığı bir konuşmada İranlılara Türk ordusundan NATO’yu tasfiye ettiklerini söyledi? Neden CHP ve İYİ Parti gibi “muhalifler” NATO’dan uzaklaşan Türkiye meselesini hiç ama hiç gündemlerine al(a)mıyor? Türkiye’deki 15 Temmuz sonrası güç dengelerini incelerken neden karşımıza hep Rusya ve Avrasyacılar çıkıyor?

Bu soruların üzerine gittiğimiz sürece, 15 Temmuz’da ne oldu sorusuna daha tatmin edici yanıtlar verebileceğiz sanırım.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.5.2019 [TR724]

İstanbul’da yapılan gizli toplantı…“Hasta adam” bu sefer Türkiye [Semih Ardıç]

Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminde Batı’da en fazla kullanılan tabirlerden biriydi “hasta adam”.

Hazine’de para kalmadığı halde Galata bankerlerinden alınan borçlar İstanbul Boğazı’na inşâ edilen lüks sarayların temsil ettiği sefahat için harcanmıştı.

OSMANLI’NIN ALDIĞI BORÇLAR SONUNU GETİRDİ

Gemi batıyordu, amma velâkin hanedan ve mabeyni şahsi ikbal peşinde vergileri çarçur ediyordu.

Gösteriş için hiçbir masraftan imtina edilmiyordu. Sadece Dolmabahçe Sarayı’na neredeyse devletin o günkü senelik toplam vergi gelirinin yarısı kadar para harcanmıştı.

Galata bankerlerinin de boyunu aşan rakamlar için bu defa Fransa, Almanya ve İngiltere’de bankaların kapısı önünde el açılmıştı.

Dış borçlanma devrin idarecilerine kolay geldiği için kısa zamanda alışkanlık halini aldı. 1854’ten 1874’e kadar on beş dış borç anlaşması imzalandı.

Devlet dışarıya ana para olarak 238 milyon 773 bin 272 Osmanlı Lirası borçlandığı halde tahvillerin düşük fiyattan satılması ve komisyon masrafları yüzünden Hazine’ye giren net tutar 127 milyon 120 bin 220 Osmanlı Lirası olarak tahakkuk etti.

100 LİRALIK BORCUN SADECE 8 LİRASI DEMİRYOLUNA HARCANDI

Aynı dönemde alınan dış borçların sadece yüzde 7,8’i Rumeli Demiryolu’na tahsis edilmişti.

Büyük kısmı ise bütçe açığının kapatılması, iç ve dış borç taksitlerinin ödenmesi, değerini yitiren kâğıt ve bakır paraların tedavülden kaldırılması gibi cârî harcamalar için kullanılmıştı.

Her borç alışta devlet gelir kaynaklarının teminat olarak gösterilmesi ise ülkeyi ipotek altına sokuyordu.

Borçlar ödenemeyince alacaklı bankalar İstanbul’a kadar geldi ve Sirkeci’ye demir attı.

Halihazırda İstanbul Erkek Lisesi’nin kullandığı binada maaşlarını Osmanlı’nın ödediği Duyûn-ı Umûmiyye’nin icra memurları ve tahsildarları Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar vazife yaptı.

138 SENE SONRA YENİDEN DUYÛN-I UMÛMİYYE

Osmanlı’nın Düyûn-ı Umumîyye Meclisi tarafından rehin alındığı devrin üzerinden 138 sene geçti. Bugün de benzer bir yolda ilerleniyor. Bu sefer devlet yerine şirketlerin dış borcu fazla.

Özel sektör döviz bol ve ucuzken aldığı 220 milyar dolar borcu, döviz kurlarının her sene yüzde 30-40 yükselmesi sebebiyle artık ödeyemiyor.

Bankaların “takipteki alacak” diye tanımladığı batık kredi tutarı 110 milyar TL’nin eşiğine geldi. Senelik artış yüzde 60.

Bir de ağır aksak tahsil edilebilen ve “Grup 2” diye tasnif edilen krediler var ki mevcut krizde o krediler arasından batık havuzuna dahil edilen kredi tutarı her geçen hafta artıyor. Onlarla beraber 200 milyar TL’yi bulan bir batık var.

Hâl böyle olunca sermaye ihtiyacı katlanan bankaların genel müdürleri batıkları elden çıkarmak için kapı kapı dolaşıyor.

Borsa İstanbul’da hisse fiyatlarının paraşütsüz düşüşü de işin cabası.

İSTANBUL’DA YAPILAN GİZLİ TOPLANTI

Artık alacaklıların sabrı da tükendi. 9 Mayıs’ta İstanbul’da batık kredilere çare bulmak için bir toplantı tertip edildi. Alman PricewaterhouseCoopers (PwC) tarafından koordine edilen toplantıya taraflar büyük bir gizlilik içinde katıldı.

PwC bu toplantı ile yüksek borcu olan firmalarla yabancı bankaları buluşturdu.

İstanbul’da bir otelde yapılan toplantıya bankaların genel müdürleri, yabancı fonlar, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), Uluslararası Finans Kurumu (IFC), Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD) Goldman Sachs, Deutsche Bank, Cerberus ve Bain Capital’in yanı sıra varlık yönetim şirketleri ve portföy idarecileri katıldı.

Akbank, İş Bankası, Garanti Bankası, Finansbank, Alternatifbank ve Kuveyt Türk’ün yanı sıra bazı varlık yönetim ve portföy yönetim şirketleri de toplantıda hazır bulundu.

DÜNYA TÜRKİYE’NİN BATIK KREDİLERİNİ KONUŞUYOR

Mart ve nisan aylarında Goldman Sachs’ın Türkiye’de yapılandırılan büyük kurumsal kredileri almak için bankalarla görüşmeler yürüttüğü ve ABD’li Bain Capital’in de bu kredilerden pay almak için görüşmeler yürüttüğü ifade edilmişti.

Neticede para onların ve meblağ üzerine çizgi çekemeyecekleri kadar yüksek. Batı’da bugünlerde “hasta adam” Türkiye ve onun batırdığı krediler konuşuluyor.

Bankaların batık kredi oranı yüzde 4,04’e ulaşırken, yıl sonunda yüzde 6’ya kadar çıkabileceği belirtiliyor.

Batık kredilerin satılmasına matuf toplantıya Türkiye’den katılan bankalar

batık kredilerin bilançodan nasıl çıkarılacağı konusunda batılı muhataplarından yardım talep etti.

BANKALAR BDDK’DAN İMTİYAZ TALEP ETTİ


Investing.com’da yer alan bir haberde, “Bankalar varlık yönetim şirketlerinin harç ve vergi istisnalarının aynısına sahip olabilmek için Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’na müracaat etti. Çünkü daha çok kredi yapılandıracaklar.” deniliyordu. Ancak Maliye’nin bu teklifi kabul etme ihtimali yok.

Bütçe 4 ayda 52,5 milyar TL açık verdi. Bu şartlarda bankalara vergi imtiyazı sağlanamaz.

EBRD’nin geri dönmeyen krediler veya ağır aksak tahsil edilen kredilere farklı yatırım metotları üzerinde çalıştığı belirtiliyor.

Ancak toplantıya katılan bir kaynağım EBRD idarecilerinin, “Temel mesele bu varlıklar hakkında sağlanan çok az bilgi var ve ihtiyaç tam olarak nerede belirlenemiyor.” dediğini aktardı.

Şeffaf değilseniz şeffaf çalışanlardan yardım istemeyeceksiniz.

ŞİRKETLER UCUZA GİDECEK

Yabancı yatırımcılar zor durumdaki krediler arasında “en az kılçıklı” olanlarının peşinde.

Turizmci ve ihracatçılar gibi döviz geliri olan, fakat mali darboğaza girmiş şirketleri daha cazip görüyorlar.

Bu sektörlerde faaliyet gösteren zor durumdaki şirketlere ihtiyaç duydukları yeni mali kaynağı sağlayıp şirketleri düze çıkarmayı hedefliyorlar. Daha ziyade ortak oldukları şirketleri kriz geçince kârlı bir şekilde elden çıkaracaklar.

Tabiî bunun bir bedeli var. O da şu: Borsa İstanbul dolar üzerinden 2016 fiyatlarının bile üçte biri etmiyor.

Yabancıları batık kredileri alırken değerlemeyi düşen fiyatlara göre yapacak. Bir başka ifade ile elde avuçta kalmış şirketlerimiz krizden evvelki fiyatların yarısına hatta yüzde 60 daha ucuzuna el değiştirecek.

İLAÇ ÇOK PAHALI

Tıpkı Osmanlı’nın bütün gelirlerine el koyan Duyûn-ı Umûmiyye gibi bugün de alacakları için gelen büyük malî kuruluşlar şirketlerin bütün varlıklarına el koyacak.

El kesesinden hovardalık yapanların zerre kadar umurunda değil bu hazin tablo.

Türkiye artık bir hasta adam. Hasta adamın ihtiyaç duyduğu ilacı almanın bedeli çok ağır. Hasta sırtındaki gömleğe kadar vermek mecburiyetinde.

Maalesef Türkiye “tefecinin eline düşmek” deyiminin biraz daha kurumsallaşmış hâli ile karşı karşıya.

Artık “şu şirket falan banka tarafından satın alındı”, “Goldman Sachs x enerji santraline y hastane zincirine ortak oldu” nevinden haberleri daha fazla okuyacağız. Hasta ve müflis adamın malları haraç mezat el değiştirecek.

Bütün bunların müsebbibi de Saray’da miadı dolmuş liderliğinin uzatma dakikalarının keyfini sürecek.

[Semih Ardıç] 11.5.2019 [TR724]