Ahmet Altan'ın savunmasının tam metni şöyle:
Sayın Yargıç,
Ben bugün buraya yargılanmaya değil yargılamaya geldim.
Binlerce masum insanı hapse atmak için yargıyı soğukkanlılıkla öldürenlerin işledikleri cinayetleri yargılayacağım.
Bunu, hukuk tarihine bir “cinayet belgesi” olarak geçecek olan hakkımızdaki iddianame üstünden yapacağım.
Benim insanları cezalandıracak, hapse attıracak bir gücüm yok, öyle bir gücümün olmasını da istemem zaten.
Ama benim cinayeti ortaya çıkaracak, katillerin kimliklerini belirleyecek, kullanılan kanlı ve kalleş silahları sergileyecek, olanları dünyaya anlatacak ve işlenen suçları kayda geçirecek bir gücüm var.
Yargılamak, hapse atmak yetkisine sahip olmak değildir.
Yargılamak, gerçekleri kanıtlarıyla anlatmaktır.
Her dürüst insan bu hakka ve yetkiye sahiptir.
Bırakın darbe yapmayı, kendilerini hedef alan zulme itiraz etme imkânına bile sahip olmayan binlerce masum adına da konuşma hakkına sahibim çünkü onların uğradıkları haksızlıkları gördüm, taş duvarlar arasında onların kaderini paylaştım.
Cinayeti anlatmadan önce izninizle size cinayet mahallini gösterebilmek amacıyla hukuku, yargıyı, adaleti bir kez daha tarif edeyim.
Hukuk, insanlığın yaradılışından bu yana insanların birbirlerine çektirdikleri acıların demir gürzüyle biçimlenmiş bir değerler bütünüdür.
Savaşlarla, soykırımlarla, katliamlarla, cinayetlerle, ihanetlerle, zulümlerle, sömürülerle, haksızlıklarla yaralanan insanlığın, kendini kendisinden korumak için yarattığı ve gölgesine sığındığı bir yeryüzü tanrısıdır.
Yapılan her haksızlık bu tanrıyı biraz daha güçlendirip, biraz daha büyütür.
Her haksızlıkla hukukun önemi ve gerekliliği biraz daha iyi anlaşılır.
Her haksızlık çekicinin vuruşu hukuku biraz daha keskin ve belirgin çizgilerle biçimlendirir ama bu çekiç hukuku kıramaz, bozamaz, hiçbir parçasını koparamaz.
Hukuk, Olympos’ta yaşayan bir Zeus gibi dokunulmaz ve ulaşılmazdır.
Her zorba, her zalim, her diktatör hukuku öldürmek ister ama hiçbirinin gücü buna yetmez.
Hukuk ölümsüzdür.
İnsanlardan uzakta, kendisine ihtiyaç duyanların gelip kendisine sığınması için sabırla bekler.
Hukuku, bulunduğu yüce zirvelerden alıp topluma taşıyacak olan yargıdır.
Sağlam zırhlarla kuşanmış yargı, parlak ve güçlü kanatlarıyla hukuk tanrısını topluma ulaştırır.
Hukuk, toplumla buluştuğunda Adalet Tanrıçası ortaya çıkar.
Adalet Tanrıçasının emzirdiği toplumlar huzura, güvene, berekete kavuşur, haksızlıklar önlenir, soygunlar, zulümler sona erer.
Hukuk, yargı, adalet üçgeninde, bu kutsal zincirde vurulabilecek, yaralanabilecek, ölebilecek tek zayıf halka yargıdır.
Bu yüzden her zorbanın, her diktatörün ilk hedefi yargı olur.
Hukuku kanatlarında taşıyarak göklerde uçan bir yargı ne kadar ışıklı, ne kadar güçlü, ne kadar görkemli, ne kadar hayranlık uyandırıcı, ne kadar güven vericiyse, vurulan, yaralanan, ölen bir yargı da o kadar çirkin, o kadar iğrenç, o kadar iticidir.
Yargı vurulup düştüğü anda çürümeye başlar, kurtlanır, kokuşur. Damarlarından kan yerine irin akar.
Ölen ya da ölmekte olan bir yargı öyle korkunç kokar ki cehennem bile o kadar kötü kokmaz.
Bugün Türkiye’yi saran bu çürümüş ceset kokusu, ölmekte olan bir yargının bütün topluma yayılan, herkesi ürküten kokusudur.
Biz, bugün bu davada ölmekte olan bir yargının çürüyüp dağılmakta olan acınası bedenini teşrih masasına yatıracağız.
Hâlâ birkaç onurlu yargıcın çabalarıyla hayata dönmeye, yeniden hukuk tanrısının kanatlı ve kutsal taşıyıcısı olmaya uğraşan ve hepimize küçük de olsa bir ümit veren yargının, ölümü ve çürümeyi istekle kabullenmiş parçalarının ibret verici hâlini göreceğiz.
Robert Müsil, 11 Mart 1937’de, Hitler Avusturya’ya girmeden bir yıl önce Viyana’da yaptığı “Ahmaklık Üzerine” adlı konuşmasında şöyle der:
“Eskiden iyi bilinen bir psikiyatri ders kitabında, ‘adalet nedir’ sorusuna verilen ‘ötekinin cezalandırılması’ yanıtı ahmaklık örneği diye sunulmuştu. Oysa günümüzde bu soru ve bu yanıt üzerinde çok tartışılan bir hukuk anlayışının temelini oluşturur.”
Bugün yaşadıklarımızı bu kadar iyi anlatan bir örnek zor bulunur.
Türkiye’de artık adaleti “ötekinin cezalandırılması” olarak gören bir yargı ve medya var.
“Öteki” de biziz. AKP’nin bütün muhalifleri.
Bir zamanların “ahmaklığının” şimdi “adalet” sanıldığı bir ülkede yargılanıyoruz biz.
Hindistan’dan Norveç’e, Almanya’dan İngiltere’ye, Fransa’dan Brezilya’ya, İtalya’dan Amerika’ya dünyanın bütün büyük gazeteleri bu davaya geniş yer ayırıyorlarsa… Birleşmiş Milletler’den Avrupa Konseyi’ne, Avrupa Parlamentosu’ndan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na kadar birçok uluslararası kuruluş bu davayı yakından izliyorsa bunun nedeni, bu kokuşmuşluğun bütün insanlığın birikimlerine hakaret sayılabilecek bir pervasızlıkla bu davada sergilenmesidir.
Dünya, bu davayı, öldürülmüş bir yargının otopsisini izler gibi dehşetle izliyor.
Ben size bu cinayetin nasıl işlendiğini bütün safhalarıyla anlatacağım ama önce bir gerçeği anlamamız lazım.
Yargı, insanlığın parlak zırhlarla donatılmış bu büyük şövalyesi, kendi içinden birileri ihanet etmeden, hırsları yüzünden ruhunu ve aklını kaybetmiş zalimler vursun diye gizlice zırhını indirmeden vurulamaz.
Bir yargı vurulduysa mutlaka ihanete uğramıştır.
Hiçbir gerçek savcı, hiçbir gerçek yargıç, hiçbir gerçek hukukçu bu ihanete âlet olmaz.
Bu ihanete âlet olmayı reddeden, bütün baskılara rağmen hukukun gerçeklerini dile getiren, yılmadan ve korkmadan direnen onurlu hukukçularımız, yargının nasıl olması gerektiğini herkese gösteriyorlar.
Yargının vurulabilmesi için savcı ya da yargıç kılığına girmiş bazı görevlilerin, cübbelere bürünerek yargıya sızmış olması gerekir.
İhanetin bu cübbeli işbirlikçilerini nasıl tanıyacağız?
Onları tanımak sandığınızdan daha kolaydır.
Bizim gençliğimizde, solcuları düşman belleyen bu devlet, adamlarını çeşitli kılıklar altında solcuların arasına sokardı.
O zamanlar, gerçek kimliklerini saklayan kılık değiştirmiş bu adamları nasıl tanıyacağımızı babam bize öğretmişti.
“Bu adamların” demişti, “utanması yoktur. Her türlü aşağılanmayı, hakareti, istiskali sineye çekerler. Onların bir görevi vardır ve o görevi yerine getirmek için utanma duygusunu ruhlarından silip atarlar.”
Yargıdaki meslek hainlerini bulmak mı istiyorsunuz?
Kimin utanmadığına bakın.
Kim utanma duygusunu ruhundan silip attıysa yargının haini odur.
Ben size hemen iki örnek göstereceğim.
Bu davanın iki savcısı.
Hiçbir utanmaları yok. Açıkça yalan söylüyorlar.
Yazdıkları iddianamelerdeki hukukî çarpıtmaların bu ülkedeki ve dünyadaki meslektaşları tarafından nasıl küçümseneceği, kendilerinin bu hukukî zırvaları yazdıkları için nasıl aşağılanacakları umurlarında bile değil.
İsimlerinden ve meslekî onurlarından vazgeçmişler.
Yargının içine sızıp, yargıyı öldürenlere suç ortaklığı yapıyorlar.
Görevleri bu çünkü.
Yargıyı öldürsünler ki bu dava gibi davalarla siyasi iktidarın muhalifleri hapislere atılıp susturulabilsin.
Elbette bu onursuz görevde yalnız değiller. Bugün hapishaneleri dolduran binlerce masumu o hapishanelere gönderenler de aynı kirli görevin parçaları.
Peki, insanlığım en onurlu, en değerli mesleklerinden birine sahip olmuş bu insanlar neden böylesine yüce bir onurdan vazgeçerek yargıya ihanet ediyorlar?
Daha az sayıda olan bazıları, kötülüğü onurdan daha çok sevdikleri, kirli bir iktidarın eteklerinde dolaşarak insanlara haksızlık yapmanın o şeytanî zevkini tatmak istedikleri için bu ihanete talip oluyorlar.
Ama asıl büyük çoğunluk, bugün geldikleri görevlere mesleklerine ihanet etmeden gelemeyecek kadar yeteneksiz ve donanımsız oldukları için bir makam, bir mevkî kapabilmek arzusuyla kaygan karakterleriyle bu kötülük balçığının içine karışıyorlar.
Bu tür zorba iktidarların en büyük çıkmazı buradadır zaten, mesleklerine ihanet etmeye razı hainlerle çalışabilmek için sürekli olarak çevrelerindeki kadroları en değersizler arasından seçmek zorunda kalırlar.
Bu iktidarlar, beyinsel bir ışığı olmayan, yaratıcılıktan ve dürüstlükten yoksun bu kadrolarla karanlıklaşmaya, çekici bir pırıltıdan yoksunlaşmaya başlarlar.
Böyle siyasi iktidarlar, birlikte çalışmak için sürekli olarak daha değersiz, daha değersiz, daha değersiz insanlar buldukları için kendilerini de ölüm kokulu bir çürümüşlüğe mahkûm ederler.
Bir bu değersizleşmeyi, bu acıklı ölümü sadece yargıda görmüyoruz.
Yargının öldürüldüğü cinayette erkete görevini üstlenen medya da kendi içindeki yeteneksiz, yeteneksiz oldukları için de ihanetten başka hiçbir yolla bugün bulundukları yerlere gelemeyecek insanlarla dolu.
Siyasi iktidarın muhaliflerini susturabilmek için yalan söylüyor, iftira atıyor, gerçekleri çarpıtıyor, mesleklerini öldürüyorlar.
İhanetleri karşılığında ağızlarına burunlarına para tıkıştırılmış, gözümüzün önünde gerdanı göbeği katlanarak büyüyüp semirmiş, fikir kerhanesinin bu tombul sermayelerini iktidar medyasının çürümüş çamur kokan sayfalarında her gün görüyoruz.
Bunların kirli kalabalığı, bir kutup yıldızı gibi doğru yolu gösteren dürüst ve cesur gazetecilerin bütün ülkeye umut ve güç veren parıltısını örtmeye hiçbir zaman yetmiyor elbette.
Haksız bir gücü ele geçirmek ve toplumlarını korkuyla esir almak isteyen her iktidar gibi bugünkü siyasi iktidar da bütün kurumları kezzap banyolarında eriyip yok ediyor.
Bugün Türkiye’de Mezarlıklar Müdürlüğü dışında düzgün çalışan tek bir müessese bile kalmadı.
Yargı çöktü, medya çöktü, ordu çöktü, eğitim çöktü, sağlık çöktü, ekonomi çöktü, dış politika çöktü, asayiş çöktü, parlamento çöktü, siyaset çöktü, ahlak çöktü.
Çökmeyen hiçbir şey kalmadı.
Tek bir adam hak etmediği bir gücü ele geçirmek, mutlak iktidara sahip olmak istediğinde bu durum kaçınılmazdır.
Toplumun sağlığını bozmak, o toplumun düzenli çalışmasını sağlayacak bütün kurumlarını öldürmek, her yere değersiz hainler doldurmak zorundadır.
Bir adamın “mutlak iktidara” sahip olduğu her toplum eninde sonunda çöker, milyonlarca insanın ortaklaşa oluşturduğu iktidarı emerek tek bir noktada topladığınızda, ortak zemini eritir, bir girdap gibi tek bir noktadan hiçliğe akıtırsınız
O mutlak iktidar, toplumun içine akıp kaybolduğu bir kara deliğe dönüşür.
Bugün iktidarı mutlaklaştırıp tek bir noktada toplamak için atılan her adım o kara deliği büyütüp onun uğursuz çekimini artırıyor.
Bu ülkenin tek şansı, o kara delikte tümüyle kaybolmadan önce, o kara deliği oluşturan iktidarı seçim sandığında bitirmektir.
Ki bunun gerçekleşeceğini düşünüyorum.
Türkiye’nin her şeye rağmen yaşama içgüdüsünü kaybetmediğine güveniyorum.
Bu ülke bir mucizeler ülkesidir. Bu halk nice badireyi atlatmış, nice kara deliğin kenarından son anda gösterdiği refleksle sıyrılıp geçmiş, en zor zamanlarda mucizeler yaratmıştır.
Bu refleksi gösterebilmesi için “mutlak iktidar” olma ihtirasıyla yanan insanları iyi tanıması gerekir.
Bu insanlar, doğadaki kötülüğün insanlık âlemindeki yansımalarıdır.
Vahşi ve insafsızdırlar.
Merhamet duyguları yoktur.
Ve bu insanlar başına geçtikleri toplumlara daima ölümü getirmişlerdir.
Huzur, güven, rahatlık onların düşmanıdır.
Onlar kaosa ve savaşa muhtaçtırlar.
Böyle insanlardan birini başına geçirip de kaosu, savaşı, iç savaşı, ayaklanmayı, ölümü tatmamış bir toplum yoktur.
Bunlara iktidara geçmek yetmez.
İnsanların kendilerinden korkmalarını isterler. Çünkü bildikleri tek insanî duygu korkudur. Onun için sürekli korku yayarlar.
Onların en büyük gücü ve güçsüzlüğü yaydıkları bu korkudadır. Yaydıkları korku onların iktidarının besini ve zehiridir.
Korku bir süreliğine insanları büyüler ve onları kendi etrafında toplar, kitleler kendilerini korkutana karşı zavallıca bir hayranlık duyar, korkutan adamın korkutucu gücünü paylaşmak için ona doğru kayarlar.
Ama aynı zamanda bu korku onların ruhunu ezer, varlıklarını silikleştirir, kişiliklerini kemirir. Hayranlıklarının altına sakladıkları aşağılanmışlıkları gizli bir imbikten geçerek damla damla öfkeye ve düşmanlığa dönüşür.
Bu öfke bir yerde mutlaka ortaya çıkar.
Bugünkü rejimi ayakta tutan bu korku, o iktidarın da sonu olacak.
Bu kadar korkuya hiçbir toplum dayanamaz çünkü.
Hiçbir iktidar korku ve şiddetle uzun süre ayakta kalamaz.
Napolyon Bonaparte’ın dışişleri bakanı Talleyrand’ın dediği gibi “süngüyle her şeyi yapabilirsiniz ama üstüne oturamazsınız.”
Bugünkü siyasi iktidar süngünün üstüne oturmaya çalışıyor. Onun için de eninde sonunda seçimleri kaybedecek ve iktidardan devrilecek.
Zaten bugünkü iktidar bu ihtimali gördüğü için 15 Temmuz darbesini alabildiğine kullanarak muhalefeti susturmaya, herkesi darbecilikle ve teröristlikle suçlamaya çalışıyor.
Biz de bu sindirme kampanyasının sonucunda bugün hapisteyiz ve müebbetle yargılanıyoruz.
Bu devlet bizi 15 Temmuz darbesini yapmakla suçluyor.
Açık bir yalan bu.
Bunun yalan olduğunu, bizim darbeyle hiçbir ilgimiz olmadığını yıllarca bizi izlemiş olan istihbarat teşkilatı da, polis de, bu iddianameleri yazan savcılar da biliyorlar.
Zaten o yüzden ortaya tek bir kanıt bile koyamıyorlar. Darbeciliğin kanıtı dedikleri üç yazıyla bir televizyon konuşması işte o yüzden.
Bu nedenle Anayasa Mahkemesi, birkaç yazıyla bir konuşmayı delil diye gösterip insanları tutuklamanın anayasaya göre açık bir hak ihlali olduğuna karar verdi.
İktidar yalanlara dayalı bu “darbecilik” suçlamasını sürdürdükçe benim de 15 Temmuz’la ilgili kuşkularım artıyor.
15 Temmuz’u bahane ederek benim hakkımda böyle fütursuzca yalan söyleyen bir güç neden başka konularda da yalan söylemesin?
Bugün oturduğum hapishane hücresinde 15 Temmuz’dan en fazla kuşku duyma hakkına sahip insanlardan biri benim.
Ve çok açık kuşkularım var.
Nedir bu yüzlerce insanın ölümüne, binlerce insanın yaralanmasına yol açan, Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu” olarak değerlendirdiği ve sonunda onu mutlak iktidara getiren yeryüzünün en ahmakça darbesi?
Tarihte bu kadar alçakça ve bu kadar ahmakça yapılmış, bu kadar esrarengiz başka bir darbe girişimi var mı?
Var.
Hem de bizim tarihimizde 15 Temmuz’a çok benzeyen uğursuz bir örnek bulunuyor.
Yüz yıl önceki 31 Mart askerî ayaklanması.
Ben şimdi size benzerlikleri anlatacağım ve çok şaşıracaksınız.
1909’daki 31 Mart ayaklanmasını aynı 15 Temmuz gibi dindar olduğu söylenen askerler yaptı.
31 Mart ayaklanmasına katılan asker sayısı üç bin civarındaydı.
Resmî açıklamalara göre 15 Temmuz’a katılan asker sayısı beş bin civarında.
İkisinde de ayaklananlar çok küçük bir sayı.
İkisinde de ordunun ana gücüne karşı direnecek bir isyancı güç yok.
31 Mart’tan önce din kisvesi giymiş adamlar kışlalara gidip askerleri kışkırtıyordu. İttihatçıların istihbaratı bunu farkındaydı ama ses çıkarmadı.
15 Temmuz’dan önce darbe olacağını devlet ve siyasi iktidar biliyordu. Hattâ iktidara yakın bir gazeteci daha Nisan ayında darbe olacağını ve darbeyi kimin yapacağını açıkça yazdı. Ayrıca 15 Temmuz günü, darbeden saatler önce bir subay MİT’e giderek askerî hareketin başlayacağını bildirdi.
31 Mart ayaklanması başladığında İstanbul’daki Birinci Ordu bu ayaklanmayı rahatça bastırabilirdi. Harekete geçmemesi emredildi.
15 Temmuz’da, bugün Genelkurmay İkinci Başkanı olan generalin açıklamasına göre ‘’birlikler kışladan çıkmasın’’ emri verilseydi darbe önlenecekti. O emir verilmedi.
31 Mart ayaklanmasının askerî komutanı kimdi bugün hâlâ bilinmiyor.
15 Temmuz darbesinin askerî komutanı kim bilinmiyor.
İkisinde de askerî harekat var ama kimliği açık, net bilinen bir askerî komutan yok.
31 Mart’ta isyancılar hunharca cinayetler işlediler.
15 Temmuz’da darbeciler hunharca cinayetler işlediler. Ellerindeki silahlar daha gelişmiş olduğu için kurbanlarının sayısı da çok daha fazla oldu.
31 Mart’ta isyancılar Harekât Ordusu İstanbul’a girince ciddi bir direniş göstermeden bir günde teslim oldular.
15 Temmuz darbecileri halk ve ordu harekete geçince ciddi bir direniş gösteremeden üç saatte teslim oldular.
31 Mart, İttihatçılara karşı yapıldı ama ayaklanma İttihatçıların kesin ve mutlak iktidarı ele geçirmesini sağladı.
15 Temmuz, AKP’ye ve Erdoğan’a karşı yapıldı ama darbe sonucunda Erdoğan kesin ve mutlak iktidarı ele geçirdi.
31 Mart’tan sonra İttihatçılar daha önceden fişledikleri binlerce muhalifi tutukladı.
15 Temmuz’dan sonra AKP daha önceden fişlediği binlerce muhalifi tutuklattı.
31 Mart’tan sonra tutuklanan siyasi muhalifler o kadar kalabalıktı ki hapishanelere sığmadıkları için hapisteki âdi suçlular serbest bırakıldı.
15 Temmuz’dan sonra tutuklanan siyasi muhalifler o kadar kalabalıktı ki hapisteki âdi suçlular serbest bırakıldı.
31 Mart’tan sonra İttihatçılar büyük bir baskı ve korku rejimi kurdu.
15 Temmuz’dan sonra AKP büyük bir baskı ve korku rejimi kurdu.
Şimdi biri bana bu iki uğursuz ve lanetli olay arasındaki benzerlikleri açıklasın.
Nasıl oldu da İttihatçılara karşı olan bir askerî kalkışma İttihatçıların, Erdoğan’a karşı olan bir askerî kalkışma Erdoğan’ın mutlak iktidarına yol açtı.
Niye bu iki kalkışma da daha önceden bilindiği hâlde önlenmedi?
‘’15 Temmuz’u sen yaptın’’ diye yalan söyleyip beni hapse atmak kolay ama bu sorulara cevap vermek o kadar kolay değil.
Zaten o yüzden AKP, 15 Temmuz’un sırlarının açıklanmasını değil, üstünün kapatılmasını tercih ediyor.
‘’Neydi bu 31 Mart’’ diye soranların ‘’hain’’ ilan edilmesi gibi ‘’neydi bu 15 Temmuz’’ diye soranlar da ‘’hain’’ ilan ediliyor.
31 Mart’ın içyüzünün araştırılması bizzat İttihatçılar tarafından önlendi.
Askerî bir başarıya ulaşma şansı asla bulunmayan bu ayaklanmanın esrarı hiçbir zaman çözülmedi.
Ama ‘’devletin tehlikede’’ olduğu iddiasının ve olağanüstü baskıların mazeretinin ateşini her zaman taze tutan bir yağlı çıra olarak kullanıldı.
15 Temmuz darbe girişiminin hiçbir askerî başarı şansı yoktu.
Beş bin kişilik bir güçle 500 bin kişilik bir ordunun yenilgiye uğratılamayacağını anlamak için askerî deha olmak gerekmez, sayı saymayı bilmek yeter.
15 Temmuz’un toplumun tabanında da bir karşılığı yoktu.
Darbeye karşı yiğitçe sokağa çıkan kitleler bunu kanıtladı zaten. Toplumun bütün kesimleri bu kanlı ve kalleş girişime karşı çıktı. Toplum bir bütün hâlinde bu ahlaksız vahşeti lanetledi.
Peki, akıldan ve insaftan yoksun bu kanlı girişim nasıl gerçekleşti?
Daha darbeden dört ay önce darbenin yapılacağı gazetelerde yazıldığı, bu konuda ihbarlar geldiği hâlde darbe neden önlenmedi?
Bu hayatî sorulardan hiçbirine açık ve net bir cevap verilmedi.
Onun yerine köy imamlarından, öğretmenlerden, pastacılardan, işadamlarından, gazetecilerden, öğrencilerden, akademisyenlerden oluşan bir kalabalık ‘’bunlar darbeci’’ denilerek alelacele toplanıp hapishanelere atıldı.
31 Mart’tan sonra her İttihatçı muhalifine ‘’mürteci’’ yaftası yapıştırıldığı gibi 15 Temmuz’dan sonra tutuklanan binlerce insana da ‘’FETÖ’cü’’ damgası vuruldu. ‘’Fetullahçı Terör Örgütü’’ üyesi oldu hepsi.
‘’FETÖ’cü’’ kavramı asla tarif edilmeyerek, özellikle muğlak bırakılarak, AKP’nin bütün muhaliflerini içinde toplayacak lanetli bir balık ağı gibi toplumun üstüne atıldı.
Bütün muhalifler bu ağın içine sokuldu.
Şimdi ben soruyorum.
Nedir bu FETÖ’cü denilen insanın tanımı?
Darbeyle en küçük bir bağı, bağlantısı olmayan insanlar neden hapiste?
Hangi hukukî kıstasa dayanılarak, iktidarı eleştiren herkes bu kızgın damgayla damgalanıyor?
Bir de ‘’FETÖ’cü olmadığı hâlde FETÖ’ye yardım edenler’’ diye yeni bir insan türü çıktı.
Bu adamlar kim?
Neden FETÖ’cü olmadıkları hâlde bir din ayaklanmasına yardım ediyorlar?
‘’FETÖ’ye yardım etmenin’’ kıstasları neler?
İktidara muhalif olmak bu suçla suçlanmak için yeterli mi?
Bunların açık ve net cevapları asla ama asla verilmedi.
Hiçbir zaman da verilmeyecek.
Çünkü ancak bu kavramları bir belirsizlik bulamacı olarak tuttuğunuzda AKP’nin bütün muhaliflerini içine tıkabileceğiniz genişlikte bir hapishane oluşturabiliyorsunuz.
Ben FETÖ’nün darbesine katılıyorum, Mehmet Altan katılıyor, Cumhuriyet Gazetesi’nin yazarları katılıyor, Nazlı Ilıcak katılıyor, Osman Kavala katılıyor, insan hakları savunucuları katılıyor... Ya da “FETÖ’cü olmadıkları hâlde” FETÖ’ye yardım ediyorlar.
Bunlar yetmiyor, Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Meral Akşener’in, hattâ Abdullah Gül’ün de bu tarif edilmeyen suçun kapsamına alınabileceğine dair tehditkâr imalar yapılıyor.
Bütün bu insanlara baktığınızda aslında tarif edilmeyen o tuhaf kavramların açık tanımını buluyorsunuz.
Erdoğan’a muhalefet ediyorsan ya FETÖ’cüsün, ya FETÖ’cü olmadığın hâlde FETÖ’ye yardım ediyorsun ya da her an bu yaftalardan biri alnına yapıştırılabilir.
Üstelik bu kadar da değil.
Bugün AKP’li olup da Erdoğan’a itiraz edecek herhangi biri de bu tanımlardan birinin içine sokulabilir.
Türkiye’de Erdoğan’dan başka FETÖ’cülükle ya da FETÖ’ye yardım etmekle suçlanmayacak herhangi biri var mı?
Genelkurmay Başkanı da, burada bizi yargılayan yargıçlar da, muhalefet liderleri de, işadamları da her an bu suçlamanın muhatabı olabilirler.
Tek suçlama biçimi de bu değil.
FETÖ’cü grubuna sokulmayanlar için ayrı bir kategori daha var.
‘’PKK terör örgütüne yardım edenler’’ kategorisi.
Başta Selahattin Demirtaş olmak üzere HDP milletvekilleri ve Kürt muhalifler de bu kategoriden hapse atılıyor.
Bir de, ‘’suçluların crème de la crème’’i diyebileceğimiz, benim de aralarında bulunduğum üçüncü bir kategori bulunuyor.
Bunlar hem FETÖ’ye hem de PKK’ya yardım ediyorlar.
15 Temmuz’da darbeyi yapıyorlar, Güneydoğu’da PKK’yla birlikte dövüşüyorlar.
Benim de aralarında bulunduğum bu ‘’elit’’ suçlular artık nasıl bir manyaklarsa nerede silah görseler oraya koşuyorlar.
Görüldüğü gibi Erdoğan’a muhalefet eden, tek adam rejimine karşı çıkan herkes için kullanılacak bir suç el altında bekliyor.
Türkiye için bir trajedi, dışardan seyredenler için bir komedi olan bu tuhaflıkların iki önemli amacı bulunuyor.
Birincisi, toplumda büyük bir şiddet ve korku yaratarak Erdoğan’a muhalefet etmeyi engellemek.
İkincisi de 15 Temmuz’la ilgili ciddi soruların sorulmasını, kavram kargaşasıyla yaratılan bir sis perdesiyle önlemek.
Peki, bu amaçlara ulaşılabildi mi?
Hayır.
Ardı ardına yaptığı hatalar sonunda Erdoğan bugün AKP tabanında bile eleştiriliyor ve yayınladığı Kanun Hükmünde Kararnameler taraftarlarınca bile kuşkuyla karşılanıyor.
15 Temmuz muamması toplumun zihninde her gün biraz daha büyüyen bir soru işareti olarak duruyor.
Bütün bu şiddetin, baskının sonucunda ne oldu?
Devletin bütün kurumlarıyla birlikte yargı da vurulup komaya sokuldu.
Yargı vurulmadan bu kaos yaratılamazdı çünkü.
Diri bir yargı bu kaosu, bu suç ve kavram anarşisini önlerdi. Toplumun ve devletin düzenini korurdu.
Erdoğan’ın kızdıklarını tutuklayıp, Erdoğan’ın yabancı devlet görevlileriyle yaptıkları pazarlıklar sonucunda bırakılmasını istediklerini bırakmazdı.
Tutuklamaları da bırakmaları da yasa ve düzen içinde gerçekleştirirdi.
O zaman da zaten binlerce masum hapse atılmaz, mahkemelerde kanıtsız iddianamelerle gülünç duruşmalar gerçekleşmezdi.
15 Temmuz darbesini bizzat gerçekleştirirken suçüstü yakalananlarla, bu darbede onlarla işbirliği yaptıkları somut belgelerle kanıtlananlar yargılanırdı.
Eğer bu yapılsaydı, işte o zaman 15 Temmuz ahmaklığının iç yüzünü, hangi hesaplarla gerçekleştirildiğini hep birlikte öğrenirdik.
Ama bunun istenmediği, 15 Temmuz gerçeklerini sulandırıp saklamak için binlerce insanın hapishanelere doldurulduğu anlaşılıyor.
Bu nedenle Anayasa’nın açık hükmüne rağmen Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına mahkemeler uymuyor, yargıçlar anayasa suçu işliyor.
Suçlular suçsuzları yargılıyor.
Şimdi gelelim bugünkü iktidarın asla yapmadığı ve yapamayacağı bir işi yapmaya, söylediklerimizi somut verilerle kanıtlamaya, yargının nasıl vurulduğunu belgeleriyle ortaya koymaya.
Söylediklerimi kanıtlayacak belge elinizde.
O belge bu mahkemeye verilen iddianame.
Bu iddianameyi tek tek maddeler hâlinde incelediğimizde hem hukukî bir kaosun nasıl yaratıldığını, hem gerçeklerin nasıl çarpıtıldığını, hem amacın nasıl muhalifleri susturmak olduğunu, hem de yargının nasıl ihanete uğradığını hep birlikte göreceğiz.
İlk önce bütün dünyaya ‘’aaa’’ dedirtecek, duyan herkesi şaşırtacak bir örnekle başlamak istiyorum.
Hem soruşturma savcısının hem de son mütalaayı yazan savcının önümüze koyduğu şaşırtıcı bir çelişkiyi birlikte göreceğiz.
Benimle ilgili iddiaların başında yer alan bölüm bu.
Bu savcılara göre, kolorduları, tümenleri, tugayları, zırhlı birlikleri, topları, tankları, binlerce askerleri olan İstanbul’daki Birinci Ordu’nun generallerinin emirlerine kar gelerek toplanıp, ‘’bütün siyasi parti liderlerini tutuklamak’’ için hazırlık yapmaları bir ‘’darbe girişimi’’ değil.
Ben bu askerî hazırlığın haberini 2010 yılında yayımladığım için iddianameye buradan başlıyorlar.
Ve diyorlar ki ‘’o darbe girişimi sayılmaz.’’
Şimdi işin en hoş yanına geliyoruz.
Generallerin bu hazırlıklarının ‘’darbe girişimi olmadığını’’ söyleyen savcılara göre ‘’asıl’’ darbe girişimi ne?
Topu, tüfeği, silahı, askerlerle en küçük bir ilişkisi olmayan üç yazarın bir televizyon programında Erdoğan’ı eleştirmesi ‘’asıl’’ darbe girişimi.
Erdoğan’ın mutlak iktidarında ‘’darbe’’ tanımının nasıl değiştiğini görüyor musunuz?
Artık generaller değil, yazarlar darbeci.
Niye böyle?
Çünkü artık siyasi iktidar generallerden korkmuyor, askerî vesayet döneminin generallerinin bütün özlemlerini yerine getiren politikalarıyla generallerden korkacakları bir şey yok.
Ama yazarlardan korkuyorlar.
Silahlar değil kalemler korkutuyor onları.
Çünkü kalem, silahın ulaşamayacağı bir yere, toplumun vicdanına ulaşıyor.
İktidarı da en çok toplumun vicdanı dehşete düşürüyor çünkü o vicdanı pâre pâre edecek, kan içinde bırakacak işler yaptıklarını biliyorlar.
Bütün toplumu saran yolsuzluk ve rüşvet ağının ortaya çıkması fikrinden ödleri patlıyor.
Onun için toplumun vicdanına ulaşacak her kalemi, her sesi, öldürdükleri yargının altına hapsetmeye uğraşıyorlar.
Bunda o kadar ısrarlılar ki görevlendirdikleri savcı sanki hiçbir duruşma yapılmamış, biz bu garip iddiaları açıkça çürütmemişiz gibi aynı temelsiz iddiaları yeniden yazıyor.
Savcının o ‘’darbe girişimi değildi’’ dediği generallerin Balyoz Semineri ile ilgili haberi yayınlayan Taraf Gazetesi’nin genel yayın müdürü bendim.
Bu iddianamede sözü edilen Birinci Ordu’daki semineri generaller Genelkurmay’ın emirlerine açıkça karşı gelerek düzenlediler.
Konuşmaları kendileri kayda aldılar ve o kayıtlar bugün devletin arşivinde duruyor.
O seminerde açıkça ‘’politik liderleri tutuklamak,’’ ‘’halkı yanlarına çekmek için Yunanistan’la savaş çıkarmak,’’ isim isim açıkladıkları listedeki belediye başkanlarını zorla değiştirmek, askerî vesayetin 200 bin muhalifini gözaltına alıp stadyumlara doldurmak için hazırlık yaptılar.
Savcıya göre bu darbe girişimi değildi.
Bizim üç yazar televizyonda yaptığımız konuşma darbe girişimiydi.
Generallerin konuşmaları da, bizim televizyondaki konuşmamız da devletin arşivinde.
Getirip iki konuşmayı da burada dinleyelim.
Bu ülke halkı, ölmüş bir yargının ‘’darbe’’ anlayışını açıkça görsün.
Generallerin düzenlediği bu Balyoz seminerinden söz ediyoruz çünkü savcı 2016’da yapılan 15 Temmuz darbe girişiminde benim rol aldığımın ilk kanıtı olarak 2010 tarihinde yayımladığım bu haberi gösteriyor.
Altını çizerek bir daha söyleyeyim ki iyice anlaşılsın.
İddianamede benim 2016’da yapılan 15 Temmuz darbesine katıldığımın ilk ‘’kanıtı’’ olarak 2010’da yani 15 Temmuz’dan altı yıl önce yayımladığım bir haber gösteriliyor.
Altı yıl önce yayımladığım haberle altı yıl sonraki darbeye nasıl katılmışım?
Savcı, bunu nasıl yaptığımı, gazetedeki çeşitli başlıkları sıraladıktan sonra aynen şöyle anlatıyor:
‘’Sanığın Balyoz darbe planı konusunu işlediği, bu şekilde Balyoz soruşturması başlatılarak Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki terör örgütü mensubu olmayan tasfiye edilerek yerlerine örgüt mensubu subayların getirildiği ve devam eden süreçte örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bu sözde soruşturmalarla kritik öneme sahip yerlere kendi mensuplarını yerleştirdiği...’’
Bu karmakarışık cümleyi sizin için tercüme edeyim.
Ben 2010’da bu haberi yayınlayarak ordudaki örgüt mensubu olmayan yani FETÖ’cü olmayan subayları tasfiye etmişim, yerlerine örgüt mensubu subayları getirmişim ve TSK içindeki soruşturmalarla kritik yerlere örgüt mensuplarını yerleştirmişim.
Ben nasıl bir güce sahipsem subayları tasfiye ediyorum, yerine örgüt mensuplarını atıyorum, kritik pozisyonlara örgüt mensuplarını getiriyorum.
Bunların hepsini ben yapıyorum.
Sanki yazar değil de TSK Personel Dairesi Başkanıyım.
Ne Yüksek Askerî Şûra var, ne hükümet var, ne başbakan var, ne cumhurbaşkanı var.
Bir tek ben varım.
Altı yıl boyunca ordunun içinde her istediğimi her istediğim yere yerleştiriyorum.
Böylesine gayrı ciddi bir suçlamayla ben müebbet hapisle yargılanıyorum.
Savcı, daha önceki duruşmalarda bu suçlamalara verdiğim cevapları okumadığı gibi Anayasa Mahkemesi’nin ‘’haberin’’ suç sayılmayacağını belirten kararını da okumamış.
Ya da okumuş ama ne benim açıklamalarıma ne de Anayasa Mahkemesi’nin kararına aldırıyor.
Onun bir görevi var: Erdoğan’ın muhaliflerini hapsetmek.
Bunun için de utanmayı bir kenara bırakıp bu tür gülünç saçmalıkları kanıt diye yazmak zorunda.
Siyasi iktidar, 15 Temmuz’u yargıyı kullanarak sulandırmak ve gerçekleri saklamak istiyor, uydurma suçlamalarla şiddet ve korku yaymaya çalışıyor derken tam da bunu söylüyordum işte.
Savcının bu çaresiz çırpınışları yargının can çekiştiğinin açık kanıtı.
15 Temmuz darbesinin sorumluları, ordu içinde tasfiye ve tayinleri yapanlarsa savcının o tayin ve tasfiye kararnamelerinin altındaki imzaların sahiplerini yargılaması gerekir.
Onlardan hiçbirini görüyor musunuz bu salonda?
O kararnamelerin hepsinin altında imzası bulunan Tayyip Erdoğan sanık sandalyesinde oturanlar arasında var mı?
Yok.
Çünkü savcı için önemli olan gerçek sorumluları bulmak değil.
Onun görevi gerçek sorumluları koruyup sorumlu olmayanları suçlayarak gerçekleri gözlerden saklamak.
‘’Kanıta ihtiyaç yoktur, biz her istediğimizi müebbetle yargılayıp hapsederiz’’ algısını topluma yayarak korkunun köklerini sulamak, dehşeti beslemek, Erdoğan’ın istediği baskı yönetiminin yolunu açmak.
Savcının bu acayip iddiaları benim suçlu olduğumu kanıtlamaz ama yargının can çekiştiğini kanıtlar.
Benim ‘’darbeci’’ olduğumun ikinci ‘’kanıtı’’ da birincisi kadar acayip.
Savcı belli ki hem tembel hem kötü niyetli.
Bizim savunmalarımızı hiç okumamış.
Yalan söylediğini daha önce kanıtladığım açıkça sahtekârlık yapan bir yalancı tanığın ifadesine göre Alaattin Kaya, Fetullah Gülen’le benim ve Mehmet Altan’ın arasındaki ilişkileri sağlıyormuş ve biz Kaya’yla ‘’sık sık’’ görüşüyormuşuz.
Bu davanın dosyasında bizim on yıllık telefon kayıtlarımızın dökümü var.
‘’Sık sık’’ görüştüğümüz Kaya ile biz on yılda kaç kere konuşmuşuz?
Ben 10 yılda Alaattin Kaya ile iki kere konuşmuşum, Mehmet Altan da bir kere konuşmuş.
Savcı buna ‘’sık sık’’ diyor.
Ve bu iddiayı bizim 15 Temmuz darbesini yaptığımızın kanıtı olarak iddianameye yazıyor.
Müebbet hapsimizi isteyen dosyada bu da ‘’kanıt’’ diye yer alıyor.
Bu iddianame, Norveçli bir gazetecinin yazdığı gibi bu dönemin tarihî belgelerinden biri olacak gerçekten.
Başka bir tanığın ifadesine göre de Kaya, 17-25 Aralık 2013 tarihine kadar Taraf Gazetesine gelerek bana belgeler getirmiş.
Savcı aynı iddianamede benim 2012’de Taraf Gazetesi’nden ayrıldığımı da yazıyor.
Kendi yazdığını bile okumuyor bu savcı.
2012’de gazeteden ayrılan adama 2013’te belge nasıl gelebiliyor?
Mantıklı bir açıklaması var mı?
Yok.
Savcının bizi suçlarken mantıklı olmak gibi bir derdi var mı?
Yok.
Böyle saçmalıklarla yargı olur mu?
Olmaz.
Ama bizde oluyor mu?
Oluyor.
Niye oluyor?
Çünkü iktidarın vurduğu yargı can çekişiyor.
Savcının iddiasına göre Kaya beni ziyarete geliyormuş, o ziyarete geldikten sonra da ben AKP’yi eleştiriyormuşum.
İşte benim söylediklerimi en net kanıtlayan cümlelerden biri bu.
Savcı, AKP’yi eleştirmeyi ‘’bir darbecilik kanıtı’’ olarak görüyor ve bunu yaptığım için hapishanede ölmem gerektiğini söylüyor.
Savcının bu iddiası 15 Temmuz’dan sonra bu ülkede yaşananların berrak bir özeti.
AKP’yi eleştiriyorsan darbecilikten yargılanırsın.
AKP’yi eleştirmek darbe sayılır.
Bu kadar açık.
Bunların ardından ‘’darbeye katılmamın kanıtları’’ olarak üç yazım geliyor.
‘’Mutlak Korku’’ başlıklı bir yazı yazmışım ve ‘’sanırım kötü bir piyesin son perdesini seyrediyoruz. Bedeli biraz ağır oluyor ama biteceğini bilmek gene de iyi’’ demişim.
Daha önceki ifademde de söylemiştim:
Bugün de aynen böyle düşünüyorum.
Bu AKP iktidarı gidecek.
Yargının ve adaletin çökertildiği bu düzen sürgit devam etmez.
Darbeci olduğumun ‘’kanıtı’’ olan ikinci yazı ‘’Ezip Geçmek’’ başlığını taşıyor.
Önce bu yazıyla ilgili hukuk tarihine geçeceğini düşündüğüm bir gerçeği açıklayayım.
Bu mahkeme beni bu yazıdan dolayı iki ayrı davada yargılıyor. Aynı yazı için iki ayrı dava açılıyor aynı mahkemede ve aynı yazı iki kere yargılanıyor.
Bu davada bu yazı benim FETÖ destekçisi bir ‘’darbeci’’ olduğumun kanıtı, ikinci davada ‘’PKK destekçisi’’ olduğumun kanıtı.
Aynı yazıyla hem FETÖ’cü darbeciyim hem PKK’lı teröristim.
Bu siyasi iktidardaki ve bu savcılardaki ‘’yazı’’ korkusu nasıl bir korkudur?
Bir yazıda hem darbeciliği hem teröristliği, hem dinciliği hem Marksistliği görmek için bir insanın nasıl bir ruh hâline sahip olması, nasıl bir paranoyaya esir düşmesi gerekir?
Ben bu yazıyı Erdoğan’ın ‘’iç savaş çıkarsa çıksın, ezip geçeriz’’ sözleri üzerine yazdım ve iç savaşın korkunç bir şey olduğunu, istenecek bir şey olmadığını söyleyerek, iç savaşın nasıl bir dehşet olduğunu anlattım.
Savcının bu yazıyı suçlama biçimine, kullandığı sözcüklere bayıldığımı söylemeliyim.
Ben bu yazıda darbe girişimini ‘’çağrıştırıcı,’’ kelime bu, ‘’çağrıştırıcı’’ bir ifade kullanmışım.
Darbe girişimini ‘’çağrıştırıcı’’ ifade ne demek?
Ne tür bir suç bu?
Savcı burada durmuyor, devam ediyor.
Bu yazıyı yazdığıma göre ben ‘’Cumhurbaşkanlığı Külliyesinin hedef alınması eylem planını’’ önceden biliyormuşum ve bu eylemi kast ederek cumhurbaşkanını tehdit etmişim.
Bir savcı ‘’darbeyi biliyordun’’ dediği zaman benim bu bilgiyi kimden, ne zaman, nasıl, nerede aldığımı kanıtlarıyla ortaya koyması gerekir.
Kim, ne zaman, nerede, niye bana gelip ‘’biz sarayı bombalayacağız, sen bir yazı yazıp bunu açıkla’’ demiş?
Hangi çatlak bir yazara gidip nereleri bombalayacağını anlatır?
Savcı bunların cevabını veriyor mu?
Elbette vermiyor.
Böyle bir cevaba gerek olduğunu bile düşünmüyor.
‘’Darbe girişimini çağrıştırıcı’’ bir ifade kullandığımı söylemek savcıya göre ‘’kanıt’’ yerine geçiyor.
‘’Sizin darbeyi çağrıştırdığınızı düşünüyorum Ahmet Bey, hadi gidip hapishanede ölün şimdi.’’
Savcı bunu söylüyor.
‘’Yargı çürüdü’’ derken bu ciddiyetsiz düşmanlığı söylüyorum işte.
Darbeciliğime kanıt olarak gösterilen üçüncü yazı da ‘’Montezuma’’ başlıklı yazı.
Bu yazıda nasıl darbecilik yapmışım?
Erdoğan’a diktatör diyerek, yönetimden gideceğini söyleyerek toplumu darbe girişimine hazırlamışım.
İşte bu sözler, bugün yargının ne durumda olduğunu gösteriyor.
Savcıya göre Erdoğan’ı eleştirmek, ona ‘’diktatör’’ demek, iktidardan gideceğini söylemek ‘’darbe yapmak’’ demek.
Erdoğan’ı eleştiriyorsan darbecisin.
Erdoğan eleştirilemez.
Yasak.
Eleştiren hapse atılır.
Peki, ne tür yöneticileri eleştirmek hapisle cezalandırılır?
Fransa Cumhurbaşkanını, İngiltere Kraliçesini, Almanya Başbakanını eleştirdiği için darbecilikle suçlanıp hapse atılan kimse var mı?
Yok.
Zaten bu kadarcık bir kıyaslama bile durumu açıklamaya yetiyor.
Şimdi utanmazlığın zirvelerinden birine geliyoruz.
FETÖ’cü olduğu söylenen iki kişi kendi aralarında mesajlaşıyorlar.
Kendilerine yönelik insan hakları ihlalleri olduğunu ve bunu topluma nasıl duyuracaklarını konuşuyorlar.
Biri diyor ki ‘’bu ihlalleri biz açıklamayalım, üst kesime verelim, onlar açıklasın.’’
Öbürü anlamıyor, ‘’üst kesim ne?’’ diye soruyor.
Diğeri ‘’Altanlar, Taha Akyollar, milletvekilleri, hukukçu akademisyenler’’ diyor.
Başka isimler de sıralıyor ama bu belgeyi dosyaya koyan savcı o isimleri silip saklıyor.
Böylece, bütün demokrat aydınlara raporu iletmek istemelerini sanki özel birilerine bu raporu vereceklermiş gibi göstermeye uğraşıyor.
Şimdi iki kişi kendi aralarında konuştuklarında, bu konuşmada adı geçenler müebbetlik darbeci mi oluyor?
Ve geliyoruz Can Erzincan TV’de Nazlı Ilıcak’ın Mehmet Altan’ın ev sahipliği yaptığı ve benim konuk olarak katıldığım konuşmaya.
Önce şunu söylemek istiyorum.
O programda konuşmanın neredeyse yüzde 95’ini ben yaptım. Ilıcak’la Mehmet Altan birkaç cümle söylediler.
Suçlayacaksanız beni suçlayacaksınız.
Ilıcak’la Mehmet Altan’ı niye suçluyorsunuz?
Suçluyorsunuz çünkü onlar da muhalif, ne söyledikleri önemli değil.
Şimdi size bu konuşmayı suçlayan savcının suçlamak için kullandığı kelimeleri sıralayayım:
‘’Söylemlerde bulunarak,’’ ‘’yorumlarda bulunarak,’’ ‘’bu söylemlerle...’’
Yani ben ‘’darbecilik’’ suçunu ‘’söylemlerde’’ ve ‘’yorumlarda’’ bulunarak gerçekleştiriyorum.
Bu savcı darbeyi ne sanıyor?
Darbe ‘’yorumlarla’’ yapılmıyor, silahlarla yapılıyor.
Sadece diktatörlüklerde, toplumun korku ve şiddetle yönetildiği ülkelerde ‘’yorum’’ silah olarak görülüyor.
Türkiye de ne yazık ki böyle bir ülke oldu işte.
Ben o konuşmadaki bütün ‘’söylem’’ ve ‘’yorumlarımı’’ bugün de aynen düşünüyorum.
Peki, bu korkunç ‘’darbeci’’ söylem ve yorumlar neymiş?
Birinci Ordu’daki Balyoz seminerinin ‘’darbe girişimi’’ olduğunu söylemişim.
Evet, bugün de öyle düşünüyorum.
Ayrıca Başbakan’la Yargıtay Başsavcısı da benim gibi düşünüyor.
Onları da müebbetle yargılayacak mısınız?
Türkiye’de ‘’ifade özgürlüğü olmadığını’’ söylemişim.
Aman Allah’ım, ne korkunç bir darbecilik!
Bu ülkede ifade özgürlüğünün kırıntısı yok.
İfade özgürlüğü olsa biz niye ‘’söylem’’ ve ‘’yorumlarımız’’ nedeniyle yargılanalım?
Erdoğan için ‘’hakaretvâri’’ söylemlerde bulunmuşum.
Daha önce de söyledim, “hakaretvâri” diye bir suç yok.
“Hakaretvâri” söylemlerden dolayı bir insan darbeci olabilir mi?
Bu program 14 Temmuz gecesi gerçekleşti.
Savcının söylediğine göre ben bu programda darbe olacağını beyan etmişim.
Savcının sözleri aynen şöyle:
“Darbenin gerçekleşeceğini beyan etti.”
Bu cümle bu genç savcının boynunda bir ömür lanetli bir çan gibi asılı kalacak.
Başka hiçbir şeyden yargılanmasa bile bu cümleden dolayı yargılanacak.
Çünkü bu çok açık bir yalan.
Benim konuşmamda öyle bir cümle yok.
Olamaz da zaten.
Savcı orada oturuyor, göstersin bakayım “darbenin olacağını beyan ettiğim” cümleyi.
Gösteremez.
Yok çünkü.
Zavallı biçâre suç bulmak için kıvranmış, hiçbir şey bulamayınca da “uydurayım bari” demiş ve uydurmuş.
Öyle temelsiz bir yalan söylüyor ki yalan olduğu bir dakikada ortaya çıkıyor.
Ona sormayacaklar mı “nerede o cümle” diye?
Bir gün soracaklar.
Bu yalanı söylüyor, sonra kendi söylediği yalanın üstüne bir mantık inşa ediyor.
“Darbe olacağını beyan etti, darbenin olacağını darbecilerle işbirliği olmadan bilemez, demek ki darbeci” diyor.
Olmayan bir cümleyi var gibi gösteriyor, sonra da bu yalana dayanarak bir suçlama uyduruyor.
Ve zavallı yargı yerlerde kıvranarak can çekişiyor.
Zıpkını ciğerlerine saplayan da kendi savcısı.
Ben o programda yıllardan beri söylediğimi söyleyerek “eğer askeriyeyi sivillerin denetiminden çıkarırsanız darbenin yolunu açarsınız” dedim.
Otuz yıldan beri söylüyorum ben bunu.
Bugün de aynen böyle düşünüyorum.
Bunu söylemek suç mu?
Koyduğum ölçü yanlış mı?
Ben bunu yıllarca söylememiş miydim?
Biz o programda “iki yıl sonra seçim olacağını” söyleyerek o seçimle ilgili yorumlarda bulunduk.
Bu dava, dava dosyasına göre ismi belirtilmeyen birinin ihbarıyla başladı.
İhbarcı, ihbar mektubunda “iki yıl sonra Erdoğan’ın gideceğini söylüyorlar, nereden biliyorlar” diyor.
İhbar mektubu dosyada duruyor.
İhbarcı doğru söylüyor, ben Erdoğan’ın iki yıl sonra seçimlerde gideceğini söyledim.
İhbarcı bunu söylemenin suç olmadığını bilmiyor.
Savcı bunu söylemenin suç olmadığını bildiğinden yalan söylüyor.
Şimdi biz bu yalanlara dayalı davaya âdil yargılama mı diyeceğiz?
Bu davanın ne kadar boş olduğu savcının yalan söylemek zorunda kalmasından belli zaten.
Siz bize karşı “15 Temmuz darbesini siz yaptınız,” “anayasayı şiddet ve cebirle değiştirmek istediniz” diye dava açarsanız yalan söylemekten başka çareniz kalmaz.
Aslında çok ilginç bir durum var karşımızda.
O kadar açık bir şekilde suçsuzuz ki savcının bizi suçlamak için söylediği yalan doğru olsa bile suçlanamayız.
Öyle sağlam bir yerde duruyoruz ki yalanlarınızla bile bize ulaşamıyorsunuz.
Hakkımızda “suç” diye uydurduğunuz söz bile suç değil.
Yargıtay’ın açık kararı var çünkü.
“Darbeyi önceden bilmek suç değil” diyor.
Zaten böyle bir suç olsa, herkesten evvel darbeden dört ay önce darbenin olacağını yazan gazetecinin yargılanması gerekirdi.
Ama o yargılanmıyor, biz yargılanıyoruz.
Niye?
Çünkü darbeyi dört ay önce yazan adam Erdoğan’ın dalkavuğu, biz muhalifiz.
Bugün Türkiye’de “suçu” ve “suçsuzluğu” belirleyen tek bir kriter var.
Erdoğan yandaşıysan ne yaparsan yap suçsuzsun, istersen adam vur.
Erdoğan muhalifiysen ne yaparsan yap suçlusun, istediğin kadar hukuku savun.
Bu davaya Birleşmiş Milletler “tiyatro” diyor.
Haksız da değiller.
Bu dava, “ifade özgürlüğünü” güvenceye alan Anayasa’ya aykırı.
“Anayasayı zorla değiştirme” suçunda cebir ve şiddet arayan yasaya aykırı.
Bu yasa maddesinin, “cebir unsuru bu maddeye fikir özgürlüğünü korumak için konmuştur” denilen gerekçesine aykırı.
Yargıtay’ın “cebir ve şiddet bu suçun unsurunu oluşturmaktadır. Bu nedenle anayasal düzenin değiştirilmesine yönelik teşebbüsün ancak cebir ve şiddet kullanılarak yani bireylerin iradeleri zorlanmak sûretiyle ifsat edilerek gerçekleştirilmesi gerekir” diyen kararına aykırı.
Kısacası, bu dava Anayasa’ya, yasaya ve Yargıtay kararına aykırı olarak sürdürülen bir dava.
Herhangi birinin bu suçtan yargılanabilmesi için ya “cebir ve şiddet” uygulaması ya “cebir ve şiddet uygulayan” birine emir vermesi ya da böyle birinden emir alması gerekir.
Cebir ve şiddet uygulamış mıyız?
Hayır.
15 Temmuz’da “cebir ve şiddet” uygulayan birine emir vermiş miyiz?
Hayır.
15 Temmuz’da herhangi bir eyleme katılmak için “cebir ve şiddet” uygulayan birinden emir almış mıyız?
Hayır.
O zaman bu dava zaten daha baştan açılamaz. Suçun hiçbir unsuru oluşmamış.
Ama bizim için tehlikeli olan da bu.
Hukuken asla olmaması gereken bir davada “müebbetle” yargılanıyoruz.
Bu durum, ortada “yargının” olmadığını, yargının komada olduğunu gösteriyor.
Yargının olmadığı bir yerde âdil biçimde yargılanmak da pek mümkün değil.
Anayasayı ve yasaları dinlemeyen bir grubun esiriyiz biz.
Bu mahkemede kimse Anayasa’yı, yasaları, Yargıtay’ı ciddiye almıyor.
Söylediklerimiz, açıklamalarımız, kanıtlarımız bu mahkemede oturanların kulaklarına ulaşmıyor.
Bu gerçeğin biz de farkındayız, dünya da farkında.
Bu davayı izleyen herkes bugünkü Türkiye’nin röntgenini görüyor.
“Yargının ölümünü” bütün dünyaya açıklayan, bütün dünyayı Türk yargısının cenaze törenine davet eden bu dava bile tek başına bir dikta rejimi oluşturmak için 15 Temmuz’un nasıl bir manivela gibi kullanıldığını kanıtlıyor.
İttihatçıların 31 Mart’ı sonuna kadar sömürmesi ve asla o ayaklanmayı sorgulatmaması gibi bugünkü iktidar da 15 Temmuz’u sonuna kadar sömürüyor ve darbenin gerçeklerini asla sorgulatmıyor.
Peki, 15 Temmuz’dan sonra fragmanlarını izlediğimiz dikta rejimi bu davalar aracılığıyla kurulabilir mi?
Bu davaların yarattığı korku dalgası iktidarın kayığını dikta kıyılarına ulaştırır mı?
Ulaştırmaz.
Faşizm pahalı bir iştir çünkü.
Şiddet ve korku yönetimi parasız sürmez.
Şiddet ve korkunun patronu olmak istiyorsanız, ezdiğiniz insanlara para vermek, onlara korkaklıklarını sineye çekmelerini sağlayacak bir refah bağışlamak zorundasınız.
Erdoğan devleti ve ekonomiyi batırdığı için elinde para kalmadı.
Zaten o yüzden devletin malını, mülkünü, toprağını, vakıfını haraç mezat satıp, ona istediği diktatörlüğü vereceğini düşündüğü seçimlere kadar kendisini taşıyacak parayı bulmaya uğraşıyor.
80 Günde Devriâlem romanının kahramanı Phileas Fogg gibi kömürü biten gemisini son limana ulaştırmak için geminin bütün kaplamalarını söktürüp yaktırıyor.
Son limana varırsa elinde bir devlet gemisi değil, suyun üzerinde duramayan bir iskelet kalacak.
Amacına ulaşmak için devleti yakıyor.
Ama bu para da yetmiyor.
Halk gittikçe fakirleşiyor, Türk parasının değeri düştükçe düşüyor, pahalılık alabildiğine artıyor.
O zaman Erdoğan bütün yetersiz politikacıların sarıldığı son silaha sarılıyor, milliyetçiliğe.
İnsanlığın ortak budalalığı olan milliyetçilik, siyasetin bedava yakıtıdır.
İnsanlar, hiçbir çaba sarf etmeden, hiçbir şey yaratmadan, daha doğuştan sahip oldukları kimliklerle “değerli” sayılmaktan hoşlanırlar.
Yönetimler hukuktan, adaletten, refahtan uzaklaştıkça da milliyetçilik haykırışları artar.
Ama Erdoğan’ın bu “bedava” yakıtı kullanması da çok kolay değil.
Milliyetçiliği coşturmak ve bunun üzerinden destek sağlamak için bütün ülkelerle kavga ediyor, hepsine hakaretler yağdırıyor.
Tabii, burada da bir çıkmazla karşılaşıyor.
Türkiye’nin sadece varlığını sürdürebilmek için bile her yıl dışardan gelecek yüz milyarlarca dolara ihtiyacı var.
Bu parayı sürekli kavga ettiği, hakaretlere boğduğu ülkelerden nasıl alacak?
Şiddeti, korkuyu ve milliyetçiliği sürdürmek istediği sürece Türkiye’nin ihtiyacı olan parayı bulamayacak.
Ve milliyetçilikle pansuman yapamayacağı kadar derin fakirlik yaraları açılacak.
Faşist bir diktatörlüğe giden bütün yollar kesik.
Bu gerçekleri AKP’nin yöneticileri de görüyorlar, iktidarlarını kaybetmeye yaklaştıklarını anlıyorlar.
İttihatçıların da kullandığı “son çareyi” tedavüle sokmayı, şiddeti sokak cinayetleri boyutuna yükseltmeyi düşünmeye başlıyorlar.
Son çıkarttıkları ve değiştirmeyi inatla reddettikleri Kanun Hükmünde Kararname ile muhaliflerin “sokaklarda öldürülmesini suç olmaktan çıkarmanın” yolunu bunun için açıyorlar.
Bu çıldırmışlığın ürkütücü belirtileri bütün ülkeyi sarsan bir top mermisi gibi patladı insanların zihninde.
Bu hamle, sadece muhalifleri değil, AKP’nin aklı başındaki seçmenini de ürküttü.
Çünkü bu, bir iç savaş ihtimalini bu toplumun geleceğine yazmak demek.
O nedenle AKP’nin desteği azalıyor.
Oyları düşüyor.
Her geçen gün bu nedenle toplumun aklı başındaki kesimlerinden uzaklaşıp, daha kolay kandırıp kışkırtabileceklerini düşündükleri lumpen kesimden kendilerine bir taban oluşturmaya çalışıyorlar.
Hem üslupları hem kadroları lumpenleşiyor.
Bunun sonucunda ülkede mafyalaşma ve ideolojisiz lumpen bir anarşi artıyor, ülkenin her yanında gruplar arasındaki lumpen çatışmaların, mafya baskınlarının, cinayetlerin çoğaldığını görüyoruz.
Türkiye’nin siyasi iktidarın bu yolda yürümesine, bütün ülkeyi de kendisiyle birlikte sürüklemesine izin vereceğini sanmıyorum.
AKP’nin kurucularından olan eski cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de son kararnameye karşı çıkması ve geri adım atmaması tehlikeyi gören ve huzursuzlaşan AKP tabanının genişlediğini kanıtlıyor.
Siyasi iktidar üstünde durduğu toprağı korkuyla suluyor ama bu korku onun üstünde durduğu zemini gevşetiyor, kımıldayan, kayganlaşan bir kumula çeviriyor.
Yargıyı öldürdüğü için de toprağın gevşemesini önleyecek, bir anlamda Türkiye ile birlikte kendilerini de kurtaracak bir imkân ortadan kayboluyor.
Beni suçladıkları yazımda söylediklerimi bir daha söyleyeceğim:
Kötü bir piyesin sonuna geliyoruz.
Ne olduğu belirsiz alçakça ve ahmakça bir darbenin açtığı yoldan, muhalifleri hedef alan muğlak suçlamalarla ve öldürülmüş bir yargıyla gidilebilecek yolun sonu yaklaşıyor.
Siyasi iktidar ya bu yoldan geri döner…
Ya da muhaliflerinden önce korkuyla ruhlarını çürüttüğü kendi tabanı, daha fazla çürümenin yok olmak anlamına geldiğini anlayarak onu iktidardan indirir.
Siyasi iktidar, muhalefeti sindirip susturmaya uğraşıyor, muhaliflerini hapse attırıyor ama onun iktidarını bitirecek olan, o korkuyu muhalefetten daha fazla hisseden, üstelik bu korkuyu dışarı vuramayan AKP tabanı olacak.
AKP tabanının sessizliği içinde ne tür bir pişmanlığın, korkunun, endişenin, öfkenin, hayal kırıklığının biriktiğini hiç kimse görmüyor.
Erdoğan için asıl büyük tehlike muhaliflerinin sesleri değil, kendi taraftarlarının sessizliği.
Shakespeare’yen bir üslupla söylersek:
-- O sessizlikten kork Erdoğan.
O sessizliğin içinde aç çocukların gözleri var.
Mum gibi beyazlaşmış işsizlerin solgun yüzleri var.
Çocuklarından utanan başı öne eğik babaların kederli bakışları var.
Mutsuz annelerin bastırılmış hıçkırıkları var.
Sesleri susturmanın bir yolu bulunur belki.
Sessizliği nasıl susturacaksın?
Bütün toplum mutsuz.
Türkiye, çıldırmış bir iktidarı, bir uçurumun kenarında sallanan bir adam gibi ürpertiyle izliyor.
Bu gerçekleri endişeli gözlerden saklamak için de bu dava gibi davalar açılıyor.
Anayasa, yasa, Yargıtay dinlemeyen bir yargı siyasi iktidarın emirlerine uyarak bizi “hapishanede öldürmek” için yargılıyor.
Müebbet demek hapishanede ölmek demek.
Bizim için istenen de hapishanede ölüm.
Tarihin bize gösterdiği bir gerçek var.
Hangi zorba haksız uygulamalarla muhaliflerini cezalandırdıysa, aynı cezalarla kendisi de karşılaşmıştır.
Giyotine gönderen giyotine gitmiş, hapseden hapsedilmiş, sürgüne yollayan sürülmüştür.
Zorbaların verdikleri cezalar, kendi kader haritalarında da ulaşılacak bir menzil olarak işaretlenmiştir.
Şimdi siz beni hapiste öldürmek istiyorsunuz.
Bütün bu gerçekleri anlattıktan sonra ben size diyorum ki:
Ben hapishanede ölmeye hazırım.
Ve size soruyorum:
Ya siz?
Siz de hapishanede ölmeye hazır mısınız?
Çünkü vereceğiniz ceza sizin kader haritanıza da aynen kaydedilecek.
[Ahmet Altan] 13.2.2018 []
Nurhayat Yıldız’a verilen ceza [Cevheri Güven]
Nurhayat Yıldız 28 yaşında, ev hanımı, genç bir kadın. 29 Ağustos 2016’da Cemaat üyesi olmak suçlamasıyla tutuklandığında ilk kez anne olmaya hazırlanıyordu. Üç yıllık evliydi ve ikiz bekliyorlardı.
Bileklerine kelepçe takıldığında bebekleri 14 haftalıktı. Çetin gözaltı süreci sonrası Sinop Kapalı Cezaevi’ndeki 25 kişilik koğuşa konulduğunun 40. günü, hamileliğinin 19. haftasında bebeklerini kaybetti.
İki günlük hastane safhasının ardından, tahliye edilmeyerek tekrar cezaevine gönderildi. Bebeklerin bedenlerinin defin için aileye verilmesi uygun bulunmadı.
Nurhayat Yıldız, 1.5 yıllık tutukluluğunun ardından geçtiğimiz günlerde karar duruşması için hakim karşısındaydı.
Sinop Ağır Ceza Reisi, 7 yıl 6 ay hapis kararı verdi ve mahkemeyi bitirdi.
Nurhayat Yıldız’ın hikayesi Türkiye Cezaevleri’nde kalan yüzlerce anne ve hamile kadının yaşadıklarının sembolü.
Tutuklanma gerekçesi Bylock kullanıcısı olduğu iddiasıydı.
Ancak 1.5 yıllık tutukluluk sürecinde Bylock’la ilgili talep edilen kanıtlar bir türlü ilgili kurumlardan gelmedi. Mahkeme kanıtları beklemeye gerek görmeden 7 yıl 6 ay hapis cezasını açıkladı.
Bylock kullanmışsa dahi 28 yaşında Sinop’ta yaşayan bir ev hanımı ne yazmış olabilir 7.5 yıl hapis cezası alacak?
Yargılamaların listeler üzeriden yapıldığı bir av sezonunda bu sorunun anlamı yok elbette.
Hamile bir kadını tutuklamak, bebeklerini kaybettiği halde tutukluluğunu sürdürmek, bunda 1.5 yıl ısrar etmek ve delil olmadan 7.5 yıl hapis cezası vermek…
Nurhayat Yıldız sessizce tüm bu olanlara katlanıyor.
Cezaevlerinde dağ gibi kadınlar var.
Kendi yaşamları dışında bebeklerinin, çocuklarının yaşamlarıyla da sınanan.
Bir kadın için bundan daha çetin bir sınanma olamaz sanırım.
Bebekleriyle zindanlara atılan, bebeklerini zindanlarda büyüten, bebeklerini zindanlarda kaybeden, bebeklerini gömmesine fırsat verilmeyen kadınlarla hatırlanacak bu devir.
Dayananlar ve direnenlerin destanlarında Nurhayat Yıldız unutamayacağımız bir anıttır…
[Cevheri Güven] 12.2.2018 [Kronos.News]
Bileklerine kelepçe takıldığında bebekleri 14 haftalıktı. Çetin gözaltı süreci sonrası Sinop Kapalı Cezaevi’ndeki 25 kişilik koğuşa konulduğunun 40. günü, hamileliğinin 19. haftasında bebeklerini kaybetti.
İki günlük hastane safhasının ardından, tahliye edilmeyerek tekrar cezaevine gönderildi. Bebeklerin bedenlerinin defin için aileye verilmesi uygun bulunmadı.
Nurhayat Yıldız, 1.5 yıllık tutukluluğunun ardından geçtiğimiz günlerde karar duruşması için hakim karşısındaydı.
Sinop Ağır Ceza Reisi, 7 yıl 6 ay hapis kararı verdi ve mahkemeyi bitirdi.
Nurhayat Yıldız’ın hikayesi Türkiye Cezaevleri’nde kalan yüzlerce anne ve hamile kadının yaşadıklarının sembolü.
Tutuklanma gerekçesi Bylock kullanıcısı olduğu iddiasıydı.
Ancak 1.5 yıllık tutukluluk sürecinde Bylock’la ilgili talep edilen kanıtlar bir türlü ilgili kurumlardan gelmedi. Mahkeme kanıtları beklemeye gerek görmeden 7 yıl 6 ay hapis cezasını açıkladı.
Bylock kullanmışsa dahi 28 yaşında Sinop’ta yaşayan bir ev hanımı ne yazmış olabilir 7.5 yıl hapis cezası alacak?
Yargılamaların listeler üzeriden yapıldığı bir av sezonunda bu sorunun anlamı yok elbette.
Hamile bir kadını tutuklamak, bebeklerini kaybettiği halde tutukluluğunu sürdürmek, bunda 1.5 yıl ısrar etmek ve delil olmadan 7.5 yıl hapis cezası vermek…
Nurhayat Yıldız sessizce tüm bu olanlara katlanıyor.
Cezaevlerinde dağ gibi kadınlar var.
Kendi yaşamları dışında bebeklerinin, çocuklarının yaşamlarıyla da sınanan.
Bir kadın için bundan daha çetin bir sınanma olamaz sanırım.
Bebekleriyle zindanlara atılan, bebeklerini zindanlarda büyüten, bebeklerini zindanlarda kaybeden, bebeklerini gömmesine fırsat verilmeyen kadınlarla hatırlanacak bu devir.
Dayananlar ve direnenlerin destanlarında Nurhayat Yıldız unutamayacağımız bir anıttır…
[Cevheri Güven] 12.2.2018 [Kronos.News]
İlmin izzetini koruyamayanlar [Abdullah Aymaz]
“Nur Yolu” isimli kitapta anlatılıyor:
Sultan V. Mehmed Reşad’la Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, “II. Meşrutiyetin örfileşmesi için tertip edilen bir merasimde tanıştılar.
Meşrutiyetin, Şeyhülislam ve ulema tarafından imzalanması dolayısıyla Saray’da merasim tertiplenmişti. Bu merasimlere devrin âlimleriyle birlikte Bediüzzaman Said Nursî de davet edilmişti. Bediüzzaman, mahalli kıyafetiyle bu davete icabet edecekti. Ayağında çizme, belinde kuşağı ve hançeri, başında taylasanî sarığı vardı. Ona hiç olmazsa Saraya kadar ilmine ve irfanına münasip bir cübbe giymesini teklif etmişlerdi. Yapılan ısrar üzerine, Said Nursî de bir cübbe giymiş öylece saraya gitmişti.
Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendi, âlimler, nâzırlar, devletin ileri gelen görevlileri, yüksek rütbeli kumandanlar, âyân ve memurlar, Padişah'ın resmi merasimlerde, gelenlerin öpmesi için tahtının münasip bir yerinden sarkıtılan sırmalı bir saçağını öpeceklerdi. Merasime katılanlar, gelip bu saçağı öptükten sonra gerisin geriye yerlerine çekiliyorlardı. Kimisi saçak, kimi etek öpüyor, kimi de baş eğip geçiyordu. Bu esnada Bediüzzaman ise, dik ve vakur adımlarla yürüyerek, eli göğsünde tam Padişah'ın önüne gelince, “Esselâmü Aleyküm” diye Sultan Reşad’ı selamladı. Bu durum Padişah’ın dikkatini çekmişti. Yanındaki bir paşaya: “Kim bu adam acaba? Beni mahalle muhtarı mı zannetti? Niçin böyle selam etti?” diye sormuştu. Paşa da: “Efendim, bu zât feleğe baş eğmeyen bir zattır. Lâkabı Bediüzzaman, ismi Said’dir.” demişti.
Dindar ve Mevlevî-meşrep bir zât olan Sultan Mehmed Reşad’ın ulemaya hürmet ve sevgisi vardı. Paşaya ve oradakilere şöyle dedi: “Ben şimdiye kadar İLMİN İZZETİNİ MUHAFAZA EDEN pek az insan gördüm. Hakikî âlim, işte böyle izzet-i ilmiyeyi muhafaza edenlerdir.”
Bu hadiseden sonra, imza merasimi başlamıştı. Sıra Bediüzzaman’a gelince, o üç defa “Meşrûtiyet-i şer’iyye (şeriata uygun meşru meşrutiyet) olmak üzere imza ediyorum.” diye tekrarlayarak “SAÎD” diye imzasını attı.
Sultan Reşad çok mütehassis oldu ve Bediüzzaman’a iltifat etti. Bediüzzaman’la Sultan Reşad’ın dostluğu işte bu merasimden sonra başlamıştı.
Şeyhülislam Mehmed Ziyâeddin Efendi, diğer bazı âlimler ve Bediüzzaman Said Nursî derin bir mübaheseye girişmişlerdi. Ziyaeddin Efendi yeni icadlara, fennî buluşlara pek taraftar görünmüyordu. Said Nursî ona “Peki efendim elektrik bid’at da, gaz lâmbası asıl ve esas mıdır?” diye sorunca, Şeyhülislam, “Siz saded haricine çıktınız.” der. Tabii vakit gece imiş, vakit de hayli ilerlemiş durumda. Ayağa kalkan Bediüzzaman, elektriğin düğmesini çevirerek lâmbayı söndürdükten sonra “Şimdi sadede geldik, bahse devam edebiliriz.” diye lâtife yapmıştır.
Bediüzzaman Hazretleri Birinci Dünya Savaşında ağır şekilde yaralanıp Ruslara esir düştüğünde bir gün Rus Başkumandanı esirleri teftişe gelir. Teftiş esnasında, Bediüzzaman, yerinden kalkmaz. Kumandan kızar, belki tanımamıştır, diyerek tekrar önünden geçtiği zaman yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercüman vasıtasıyla der:,
-Beni herhalde tanımadılar?
Bediüzzaman:
-Tanıyorum, Nikola Nikolaviç’tir.
Kumandan:
-Şu halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorlar.
Bediüzzaman:
-Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman âlimiyim. İmanlı bir kimse, Cenab-ı Hakkı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh ben sana kıyam edip ayağa kalkmam’ der.
Bunun üzerine Bediüzzaman divan-ı harbe verilir. Birkaç zabit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahim neticenin önlenmesine çalışmasını istirham ederler.
Fakat Bediüzzaman:
“Bunların idam kararı, benim ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir, deyip, kemal-i izzet ve şecaatle hiç ehemmiyet vermez.”
Nihayet idamına karar verilir. Hüküm infaz edileceği vakit, namaz kılmak için müsaade ister; dînî vazifesini îfadan sonra, atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder. Tam bu esnada, namazını eda ederken, Rus kumandanı gelerek, Bediüzzamandan özür dileyip:
“O hareketinizin, mukaddesatınıza bağlılıktan ileri geldiğine kanaat getirdim, rica ederim, beni affediniz” diyerek verilen idam hükmünü geri aldırır.
Kur’an-ı Kerim, “Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyip onu birkaç paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmazlar. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlara son derece acı bir azap vardır. İşte onlar hidayeti bırakıp azabı satın almışlardır. Bunlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklı imişler!’ İşte onlar hidayeti bırakıp dalaleti ve azabı satın almışlardır.” (Bakara Suresi, 2/174-175)
Üstad Hazretlerinin Everest Tepesi gibi izzet-i ilmiye ile dimdik durmasına karşı, makam, şöhret ve para karşılığında Guam Çukuru’ndan daha alçak vaziyete düşenlere ne demeli?
[Abdullah Aymaz] 13.2.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Sultan V. Mehmed Reşad’la Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, “II. Meşrutiyetin örfileşmesi için tertip edilen bir merasimde tanıştılar.
Meşrutiyetin, Şeyhülislam ve ulema tarafından imzalanması dolayısıyla Saray’da merasim tertiplenmişti. Bu merasimlere devrin âlimleriyle birlikte Bediüzzaman Said Nursî de davet edilmişti. Bediüzzaman, mahalli kıyafetiyle bu davete icabet edecekti. Ayağında çizme, belinde kuşağı ve hançeri, başında taylasanî sarığı vardı. Ona hiç olmazsa Saraya kadar ilmine ve irfanına münasip bir cübbe giymesini teklif etmişlerdi. Yapılan ısrar üzerine, Said Nursî de bir cübbe giymiş öylece saraya gitmişti.
Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendi, âlimler, nâzırlar, devletin ileri gelen görevlileri, yüksek rütbeli kumandanlar, âyân ve memurlar, Padişah'ın resmi merasimlerde, gelenlerin öpmesi için tahtının münasip bir yerinden sarkıtılan sırmalı bir saçağını öpeceklerdi. Merasime katılanlar, gelip bu saçağı öptükten sonra gerisin geriye yerlerine çekiliyorlardı. Kimisi saçak, kimi etek öpüyor, kimi de baş eğip geçiyordu. Bu esnada Bediüzzaman ise, dik ve vakur adımlarla yürüyerek, eli göğsünde tam Padişah'ın önüne gelince, “Esselâmü Aleyküm” diye Sultan Reşad’ı selamladı. Bu durum Padişah’ın dikkatini çekmişti. Yanındaki bir paşaya: “Kim bu adam acaba? Beni mahalle muhtarı mı zannetti? Niçin böyle selam etti?” diye sormuştu. Paşa da: “Efendim, bu zât feleğe baş eğmeyen bir zattır. Lâkabı Bediüzzaman, ismi Said’dir.” demişti.
Dindar ve Mevlevî-meşrep bir zât olan Sultan Mehmed Reşad’ın ulemaya hürmet ve sevgisi vardı. Paşaya ve oradakilere şöyle dedi: “Ben şimdiye kadar İLMİN İZZETİNİ MUHAFAZA EDEN pek az insan gördüm. Hakikî âlim, işte böyle izzet-i ilmiyeyi muhafaza edenlerdir.”
Bu hadiseden sonra, imza merasimi başlamıştı. Sıra Bediüzzaman’a gelince, o üç defa “Meşrûtiyet-i şer’iyye (şeriata uygun meşru meşrutiyet) olmak üzere imza ediyorum.” diye tekrarlayarak “SAÎD” diye imzasını attı.
Sultan Reşad çok mütehassis oldu ve Bediüzzaman’a iltifat etti. Bediüzzaman’la Sultan Reşad’ın dostluğu işte bu merasimden sonra başlamıştı.
Şeyhülislam Mehmed Ziyâeddin Efendi, diğer bazı âlimler ve Bediüzzaman Said Nursî derin bir mübaheseye girişmişlerdi. Ziyaeddin Efendi yeni icadlara, fennî buluşlara pek taraftar görünmüyordu. Said Nursî ona “Peki efendim elektrik bid’at da, gaz lâmbası asıl ve esas mıdır?” diye sorunca, Şeyhülislam, “Siz saded haricine çıktınız.” der. Tabii vakit gece imiş, vakit de hayli ilerlemiş durumda. Ayağa kalkan Bediüzzaman, elektriğin düğmesini çevirerek lâmbayı söndürdükten sonra “Şimdi sadede geldik, bahse devam edebiliriz.” diye lâtife yapmıştır.
Bediüzzaman Hazretleri Birinci Dünya Savaşında ağır şekilde yaralanıp Ruslara esir düştüğünde bir gün Rus Başkumandanı esirleri teftişe gelir. Teftiş esnasında, Bediüzzaman, yerinden kalkmaz. Kumandan kızar, belki tanımamıştır, diyerek tekrar önünden geçtiği zaman yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercüman vasıtasıyla der:,
-Beni herhalde tanımadılar?
Bediüzzaman:
-Tanıyorum, Nikola Nikolaviç’tir.
Kumandan:
-Şu halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorlar.
Bediüzzaman:
-Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman âlimiyim. İmanlı bir kimse, Cenab-ı Hakkı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh ben sana kıyam edip ayağa kalkmam’ der.
Bunun üzerine Bediüzzaman divan-ı harbe verilir. Birkaç zabit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahim neticenin önlenmesine çalışmasını istirham ederler.
Fakat Bediüzzaman:
“Bunların idam kararı, benim ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir, deyip, kemal-i izzet ve şecaatle hiç ehemmiyet vermez.”
Nihayet idamına karar verilir. Hüküm infaz edileceği vakit, namaz kılmak için müsaade ister; dînî vazifesini îfadan sonra, atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder. Tam bu esnada, namazını eda ederken, Rus kumandanı gelerek, Bediüzzamandan özür dileyip:
“O hareketinizin, mukaddesatınıza bağlılıktan ileri geldiğine kanaat getirdim, rica ederim, beni affediniz” diyerek verilen idam hükmünü geri aldırır.
Kur’an-ı Kerim, “Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şey gizleyip onu birkaç paraya satanlar var ya, işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmazlar. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmaz ve onları temize çıkarmaz. Onlara son derece acı bir azap vardır. İşte onlar hidayeti bırakıp azabı satın almışlardır. Bunlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklı imişler!’ İşte onlar hidayeti bırakıp dalaleti ve azabı satın almışlardır.” (Bakara Suresi, 2/174-175)
Üstad Hazretlerinin Everest Tepesi gibi izzet-i ilmiye ile dimdik durmasına karşı, makam, şöhret ve para karşılığında Guam Çukuru’ndan daha alçak vaziyete düşenlere ne demeli?
[Abdullah Aymaz] 13.2.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Afrin savaşı ne kadar adil? [Mehmet Efe Çaman]
Onlarca asker öldü, belki de yüzlerce. Gerçekte ne olup bittiğini kimse bilmiyor. Epeydir Türkiye’nin diktatörü veya otoriter lideri diye anılmaya başlayan cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “civarı” ibaresi kullanılarak sayısı verilen “şehitler” bir tarafta, diğer tarafta binli rakamlara dayanan “öldürülen” veya “etkisiz hale getirilen” ibaresi ardından eklenen “terörist” sayıları, en ince ayrıntısına kadar TSK sitesinde ilan ediliyor. Diğer bir ifadeyle, kendi “şehidini” takriben sayabilen Türkiye, karşı tarafta öldürülen “düşmanı” en ince ayrıntısına kadar sayıyor ve bu derin çelişki anlaşılan kimseyi ırgalamıyor.
Evet, askerler ölüyor. Ölenler bizim vatandaşlarımız, gençlerimiz, çocuklarımız. Neyin uğruna canlarını veriyorlar – sanırım vatan savunması belagatinin fazlasıyla sırıttığının hemen herkes farkında. Açıkça bir askeri operasyon Türkiye tarihinde ilk defa savaş olarak niteleniyor. Üstelik bu savaş, Türkiye’nin saldırıya uğraması üzerine çıkmış değil. Türkiye, Suriye devletinin sınırları içerisinde kendi topraklarını kontrol edememesini sağlayan baş aktör olarak Suriye’yi istikrarsızlaştırdı. Oluşan güç boşluğunu dış aktörler Rusya ve ABD doldururken, içerdeki aktörler Kürtler ve cihatçı İslamcı radikaller etkin oldular.
FRANKENSTEİN KİMİN CANINA MAL OLACAK?
Türkiye, tıpkı kendi canavarını yaratan Dr. Victor Frankenstein gibi, şimdi yarattığı canavarı yok etmeye çalışıyor. Mary Shelley tarafından yazılan başyapıtta anlatıldığı üzere, Türkiye’nin çabası da Dr. Frankenstein gibi büyük çelişkilerle dolu. Başından sonuna içinde benzer dramları barındırıyor. Etik sorunlarla dolu bir başlangıç, ihtiraslarla meşrulaştırılmaya çalışıldı. Victor Frankenstein önce ahlaken ve dinen önündeki tüm normatif sınırlamaları, dizginlenemez ihtirasına yenik düşüp çiğnerken, bunun bedelinin canından çok sevdiği sevgili eşinin yaşamı olacağını, sonrasında da aynı yanlışı bu kez onu hayata döndürmek için yapacağını düşünmüş müydü? Türkiye’yi yöneten karar alıcılar, başta Erdoğan olmak üzere, Suriye’yi istikrarsızlaştırırken ve iç savaşa iterken, yarattıkları “Frankenstein canavarının” kısa sürede Türkiye’yi kıskıvrak kendi kontrolüne alacağını, seri adımlarla bir tür Ortadoğu karadeliğine çekeceğini hesaplamışlar mıydı? Sünnilere liderlik etmek isteyen bir İslamcı muhterisin ve onun peşine takılan, aklı hülyalarının gerisinden gelen, hayatın gerçeklerini ders kitaplarındaki kuramsal modellemeler sanan eksik sosyal bilim eğitimi almış bir üniversite hocasının, pervasızca ülkelerini ateşe atmalarının, Dr. Frankenstein’ın dramından farkı var mı? Osmanlı’nın hinterlandı olarak algıladıkları bir coğrafyada (bu nedenle Lozan’la sorunlular), Türk dizilerinin aldığı reytingin sağladığı yumuşak gücün büyüsüne kapılan ve Dimyat’a pirince giden Türkiye’nin İslamcıları, derin devletle yaptıkları gayrı-ahlaki halvetin neticesi olan gayrimeşru (ve anayasaya aykırı) fiili rejim ile birlikte, içerideki korkunç hukuksuzluklarına, şimdi de adil olmayan bir savaşı ekliyorlar.
Yaratılan bu Frankenstein canavarı, bir kurgusal dram değil elbette. Keşke öyle olsaydı. Keşke bu senaryonun yazarları da tıpkı Mary Shelley gibi, bir roman yazarak kozlarını paylaştırsalardı, hayal güçleri ile realitenin. Oysa sırıtan, acı-acı tebessüm eden korkunç gerçek, Michael Walzer’in “adil savaş” kuramındaki koşullara pek uymuyor. Walzer’in Yahudi kökenli ABD’li bir profesör olması, biliyorum, İslamcı muhterislerin güdümüne kendisini teslim etmiş ideolojik yoldaşlarının şablonlarına pek güzel uyar. Öyle ya, şıracının şahidi bozacı der, çıkarlar işin içinden. Zaten tabanlarının böyle meselelerle yakından uzaktan alakası olmaz. Olmayan gücün şehvetiyle fetih edebiyatı yapan, Suriye’nin dağında-taşında masum Türkiye halkının fakir çocuklarının kanını akıtarak ideolojilerinin ve megali-ideaları olan “alalım düşmandan eski yerleri” faşizminin, “önleyici saldırı” denilen hukuksuzluk konusunu es geçmesine vesile oluşu vakadır nasılsa. Aquinalı Thomas’tan beri tartışıla duran adil savaş, 21. yüzyıl İslamcılarının es geçmek zorunda oldukları bir konsepttir. Teolojik nedenlerle, saldırı savaşını ideolojilerinden ve devlet kuramlarından çıkartamazlar. Dar-ül İslam ve Dar-ül Harp kavramları arasına sıkışan, cihat kavramı ile meşrulaştırılan, erken İslam devlet modeli ile tarihsel pratiğinde mebzul miktarda ampirik kanıt sunan bir konseptin, dinde reformasyon tartışmalarının tehlikeli ve bir o kadar da derin sularına girmeden değişmesi sanırım olanak dışı olacak, bir tür sosyal bilim-kurgu teması olmaya devam edecektir. Kendi dogmalarının değişemeyecek katılıkta olan yapısından dolayı, tüm diğer kültürleri de (başta Batı olmak üzere) antagonist bir güç mücadelesi penceresinden görüyorlar. Hele de dünyeviliğin akçalı işlerine bulaşmış, debelendikçe nasyonalizme, doyamayıp devam ettikçe derin devlete gebe kalan, ihtiras müptelası olmuş karar alıcıların, kendi günahlarının yıkanarak ak-pak edilmek istendiği bir tür “milli savaş”, bir tür çakma “kurtuluş mücadelesi” verilirken, bu tür tartışmalar yapılabilir mi? Afrin’de bombalanan siviller veya vurularak Suriye toprağını sulayan ve oraya düşen şehit askerlerin bedenleri, bir anlam ifade eder mi? Basitçe bir-iki kulaktan dolma slogana indirgenen anti-savaş lobisi veya Türkiye pasifizmi, Türk Tabipleri ile beraber eridi gitti zaten.
MEDYA YOK, KİMSE BEDELİNİ SORGULAMIYOR
Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, uluslararası toplum, aklıselim Türkiyeliler, okumuş-eli kalem tutan yazarı, hocası, gazetecisi – en ufak eleştiri yapan kimse, nasyonalist İslamcı bir tür mutant ideolojinin yargısız infazıyla cebelleşip, ya havlu atıyor, ya kodesi boyluyor. Anayasası olmayan, kanunsuzluğa övgünün 1930’lar kıta Avrupası seviyesine dayandığı bir cinnet ortamında, hak-hukuk mücadelesi veriyor, ilkelerden, kuramlardan, kavramlardan hareketle farklı bakış açıları sunmaya, insanlara yararlı olmaya çalışıyoruz, güruhlar bas-bas “vatan haini” diye bağırırken.
Ölen gençlerin sevdikleri, onların sıcak ellerini tutamayıp tahta tabutlarını görünce başlıyor feryada. O baba, oğlunun naşının taşındığı tabuta doğru istemsizce hamle yaparken, anlıyor övgüsü yapılan çakma “kurtuluş mücadelesinin” esasında ne olduğunu. Tıpkı bize allayıp pullayarak “Kuvva-yı Milliye” diye yutturmaya çalıştıkları İslamcı cihatçı fanatikler (ÖSO) kadar barizce sırıtıyor “haksız savaş”. Kurbanlarıyla sırıtıyor. Yoksa AKP tabanının “reis bizi Afrin’e götür” diye hezeyana gelen kitle psikolojisi içinde, sansür ve para arasına sıkışan Türk medyası sayesinde, kimse savaşın bedelini sormuyor, sorgulamıyor. Kimsenin Afrin’e gideceği de yok zaten, başta reis ve aile efradı olmak üzere. PYD PKK ise eğer, kimse o PYD’nin oraya yerleşmesine neden olan yanlış politikaları sorgulamıyor. O politikaların mimarı “düş-politika” kuramcısı Davutoğlu ve onun hayallerinin altına Türkiye adına imza atan karar alıcı Erdoğan, bugün yaptıkları hataların bedeli olan sonuçlara savaş açarak, ilk hatalarından daha büyüğünü yapıyorlar. Evet, bedelini oğlunu, eşini, babasını yitirenler ödüyor. Zavallı, fakir insanların oğulları.
Bu savaş, hangi etik kriter bazında haklı çıkartılabilir? Yaptığı hatanın sebep olduğu sorunu çözmek için başka ülkenin topraklarında savaşa giren bir yönetimi inandırıcı bulmak için inilmesi gereken asgari cehalet, aymazlık, basiretsizlik ve ferasetsizlik sınırı neresidir? Cicero, Hugo Grotius, Aquinalı Thomas, Michael Walzer bir tarafa, teorik sınırları Necip Fazıl’ın geç-İslamcılık ideolojisinden beslenen güçperest bir yarı cahil karar alıcı ekip ve danışmanlar ordusunun vizyonları, daha doğrusu halüsinasyonları, aynen morfin bağımlısı bir hastanın uyuşturucu sistemine girdiğinde duyumsadığı geçici mutluluk hali gibi, ilacın etkisi bittiği anda yaşanan kaçınılmaz depresyonla sonuçlanacak. Afrin’de en iyi ihtimalle Rus güdümündeki Esad’a bırakılacak bu toprak parçası uğruna feda edilen her bir canın sorumluluğu, anayasa gereği sorumsuz olan bir cumhurbaşkanının anayasasız düzeninde tek karar alıcı olarak vitrinde durduğu bir sistemde, kim tarafından sorulabilir?
Hem jus ad bellum, hem de jus in bello (gerekçesi de yöntemi de) tartışmaya açık bir hukuksuz savaşa methiyeler düzen, cumhuriyetin kutsal mücadelesi Kurtuluş Savaşı’na denk kabul ederek hakaret eden, Erdoğan’a “gazi” unvanı verilmesini önerebilecek kadar şahsiyet sorunlusu goygoycu bir güruhun eski Yugoslavya türü bir tür saldırgan, yayılmacı, tehditkar ve bölgesel istikrarın altını oyan İslamo-nasyonalist faşizminin, Türkiye bakımından yakın gelecekte çok büyük badirelere gebe olduğunu, gidilen yolun çok ağır hasarları beraberinde getireceğini düşünüyorum. Türkiye’de her türlü meşru siyasi kanalı kapalı Kürt halkının, Ortadoğu’daki ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğinin ekseninde, kutuplaşan Türkiye sosyolojisinde, yeni bir Yugoslavyalaşma fenomenini beraberinde getirme tehlikesinin bulunduğunu görüp de söylememiş olmanın vebaline girmemek adına, buradan – yine yapabildiğim tek şeyi yaparak – tarihe not düşüyorum. Frankenstein’ın canavarı, bugünün Türkiye gerçeğidir.
[Mehmet Efe Çaman] 13.2.2018 [TR724]
Evet, askerler ölüyor. Ölenler bizim vatandaşlarımız, gençlerimiz, çocuklarımız. Neyin uğruna canlarını veriyorlar – sanırım vatan savunması belagatinin fazlasıyla sırıttığının hemen herkes farkında. Açıkça bir askeri operasyon Türkiye tarihinde ilk defa savaş olarak niteleniyor. Üstelik bu savaş, Türkiye’nin saldırıya uğraması üzerine çıkmış değil. Türkiye, Suriye devletinin sınırları içerisinde kendi topraklarını kontrol edememesini sağlayan baş aktör olarak Suriye’yi istikrarsızlaştırdı. Oluşan güç boşluğunu dış aktörler Rusya ve ABD doldururken, içerdeki aktörler Kürtler ve cihatçı İslamcı radikaller etkin oldular.
FRANKENSTEİN KİMİN CANINA MAL OLACAK?
Türkiye, tıpkı kendi canavarını yaratan Dr. Victor Frankenstein gibi, şimdi yarattığı canavarı yok etmeye çalışıyor. Mary Shelley tarafından yazılan başyapıtta anlatıldığı üzere, Türkiye’nin çabası da Dr. Frankenstein gibi büyük çelişkilerle dolu. Başından sonuna içinde benzer dramları barındırıyor. Etik sorunlarla dolu bir başlangıç, ihtiraslarla meşrulaştırılmaya çalışıldı. Victor Frankenstein önce ahlaken ve dinen önündeki tüm normatif sınırlamaları, dizginlenemez ihtirasına yenik düşüp çiğnerken, bunun bedelinin canından çok sevdiği sevgili eşinin yaşamı olacağını, sonrasında da aynı yanlışı bu kez onu hayata döndürmek için yapacağını düşünmüş müydü? Türkiye’yi yöneten karar alıcılar, başta Erdoğan olmak üzere, Suriye’yi istikrarsızlaştırırken ve iç savaşa iterken, yarattıkları “Frankenstein canavarının” kısa sürede Türkiye’yi kıskıvrak kendi kontrolüne alacağını, seri adımlarla bir tür Ortadoğu karadeliğine çekeceğini hesaplamışlar mıydı? Sünnilere liderlik etmek isteyen bir İslamcı muhterisin ve onun peşine takılan, aklı hülyalarının gerisinden gelen, hayatın gerçeklerini ders kitaplarındaki kuramsal modellemeler sanan eksik sosyal bilim eğitimi almış bir üniversite hocasının, pervasızca ülkelerini ateşe atmalarının, Dr. Frankenstein’ın dramından farkı var mı? Osmanlı’nın hinterlandı olarak algıladıkları bir coğrafyada (bu nedenle Lozan’la sorunlular), Türk dizilerinin aldığı reytingin sağladığı yumuşak gücün büyüsüne kapılan ve Dimyat’a pirince giden Türkiye’nin İslamcıları, derin devletle yaptıkları gayrı-ahlaki halvetin neticesi olan gayrimeşru (ve anayasaya aykırı) fiili rejim ile birlikte, içerideki korkunç hukuksuzluklarına, şimdi de adil olmayan bir savaşı ekliyorlar.
Yaratılan bu Frankenstein canavarı, bir kurgusal dram değil elbette. Keşke öyle olsaydı. Keşke bu senaryonun yazarları da tıpkı Mary Shelley gibi, bir roman yazarak kozlarını paylaştırsalardı, hayal güçleri ile realitenin. Oysa sırıtan, acı-acı tebessüm eden korkunç gerçek, Michael Walzer’in “adil savaş” kuramındaki koşullara pek uymuyor. Walzer’in Yahudi kökenli ABD’li bir profesör olması, biliyorum, İslamcı muhterislerin güdümüne kendisini teslim etmiş ideolojik yoldaşlarının şablonlarına pek güzel uyar. Öyle ya, şıracının şahidi bozacı der, çıkarlar işin içinden. Zaten tabanlarının böyle meselelerle yakından uzaktan alakası olmaz. Olmayan gücün şehvetiyle fetih edebiyatı yapan, Suriye’nin dağında-taşında masum Türkiye halkının fakir çocuklarının kanını akıtarak ideolojilerinin ve megali-ideaları olan “alalım düşmandan eski yerleri” faşizminin, “önleyici saldırı” denilen hukuksuzluk konusunu es geçmesine vesile oluşu vakadır nasılsa. Aquinalı Thomas’tan beri tartışıla duran adil savaş, 21. yüzyıl İslamcılarının es geçmek zorunda oldukları bir konsepttir. Teolojik nedenlerle, saldırı savaşını ideolojilerinden ve devlet kuramlarından çıkartamazlar. Dar-ül İslam ve Dar-ül Harp kavramları arasına sıkışan, cihat kavramı ile meşrulaştırılan, erken İslam devlet modeli ile tarihsel pratiğinde mebzul miktarda ampirik kanıt sunan bir konseptin, dinde reformasyon tartışmalarının tehlikeli ve bir o kadar da derin sularına girmeden değişmesi sanırım olanak dışı olacak, bir tür sosyal bilim-kurgu teması olmaya devam edecektir. Kendi dogmalarının değişemeyecek katılıkta olan yapısından dolayı, tüm diğer kültürleri de (başta Batı olmak üzere) antagonist bir güç mücadelesi penceresinden görüyorlar. Hele de dünyeviliğin akçalı işlerine bulaşmış, debelendikçe nasyonalizme, doyamayıp devam ettikçe derin devlete gebe kalan, ihtiras müptelası olmuş karar alıcıların, kendi günahlarının yıkanarak ak-pak edilmek istendiği bir tür “milli savaş”, bir tür çakma “kurtuluş mücadelesi” verilirken, bu tür tartışmalar yapılabilir mi? Afrin’de bombalanan siviller veya vurularak Suriye toprağını sulayan ve oraya düşen şehit askerlerin bedenleri, bir anlam ifade eder mi? Basitçe bir-iki kulaktan dolma slogana indirgenen anti-savaş lobisi veya Türkiye pasifizmi, Türk Tabipleri ile beraber eridi gitti zaten.
MEDYA YOK, KİMSE BEDELİNİ SORGULAMIYOR
Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, uluslararası toplum, aklıselim Türkiyeliler, okumuş-eli kalem tutan yazarı, hocası, gazetecisi – en ufak eleştiri yapan kimse, nasyonalist İslamcı bir tür mutant ideolojinin yargısız infazıyla cebelleşip, ya havlu atıyor, ya kodesi boyluyor. Anayasası olmayan, kanunsuzluğa övgünün 1930’lar kıta Avrupası seviyesine dayandığı bir cinnet ortamında, hak-hukuk mücadelesi veriyor, ilkelerden, kuramlardan, kavramlardan hareketle farklı bakış açıları sunmaya, insanlara yararlı olmaya çalışıyoruz, güruhlar bas-bas “vatan haini” diye bağırırken.
Ölen gençlerin sevdikleri, onların sıcak ellerini tutamayıp tahta tabutlarını görünce başlıyor feryada. O baba, oğlunun naşının taşındığı tabuta doğru istemsizce hamle yaparken, anlıyor övgüsü yapılan çakma “kurtuluş mücadelesinin” esasında ne olduğunu. Tıpkı bize allayıp pullayarak “Kuvva-yı Milliye” diye yutturmaya çalıştıkları İslamcı cihatçı fanatikler (ÖSO) kadar barizce sırıtıyor “haksız savaş”. Kurbanlarıyla sırıtıyor. Yoksa AKP tabanının “reis bizi Afrin’e götür” diye hezeyana gelen kitle psikolojisi içinde, sansür ve para arasına sıkışan Türk medyası sayesinde, kimse savaşın bedelini sormuyor, sorgulamıyor. Kimsenin Afrin’e gideceği de yok zaten, başta reis ve aile efradı olmak üzere. PYD PKK ise eğer, kimse o PYD’nin oraya yerleşmesine neden olan yanlış politikaları sorgulamıyor. O politikaların mimarı “düş-politika” kuramcısı Davutoğlu ve onun hayallerinin altına Türkiye adına imza atan karar alıcı Erdoğan, bugün yaptıkları hataların bedeli olan sonuçlara savaş açarak, ilk hatalarından daha büyüğünü yapıyorlar. Evet, bedelini oğlunu, eşini, babasını yitirenler ödüyor. Zavallı, fakir insanların oğulları.
Bu savaş, hangi etik kriter bazında haklı çıkartılabilir? Yaptığı hatanın sebep olduğu sorunu çözmek için başka ülkenin topraklarında savaşa giren bir yönetimi inandırıcı bulmak için inilmesi gereken asgari cehalet, aymazlık, basiretsizlik ve ferasetsizlik sınırı neresidir? Cicero, Hugo Grotius, Aquinalı Thomas, Michael Walzer bir tarafa, teorik sınırları Necip Fazıl’ın geç-İslamcılık ideolojisinden beslenen güçperest bir yarı cahil karar alıcı ekip ve danışmanlar ordusunun vizyonları, daha doğrusu halüsinasyonları, aynen morfin bağımlısı bir hastanın uyuşturucu sistemine girdiğinde duyumsadığı geçici mutluluk hali gibi, ilacın etkisi bittiği anda yaşanan kaçınılmaz depresyonla sonuçlanacak. Afrin’de en iyi ihtimalle Rus güdümündeki Esad’a bırakılacak bu toprak parçası uğruna feda edilen her bir canın sorumluluğu, anayasa gereği sorumsuz olan bir cumhurbaşkanının anayasasız düzeninde tek karar alıcı olarak vitrinde durduğu bir sistemde, kim tarafından sorulabilir?
Hem jus ad bellum, hem de jus in bello (gerekçesi de yöntemi de) tartışmaya açık bir hukuksuz savaşa methiyeler düzen, cumhuriyetin kutsal mücadelesi Kurtuluş Savaşı’na denk kabul ederek hakaret eden, Erdoğan’a “gazi” unvanı verilmesini önerebilecek kadar şahsiyet sorunlusu goygoycu bir güruhun eski Yugoslavya türü bir tür saldırgan, yayılmacı, tehditkar ve bölgesel istikrarın altını oyan İslamo-nasyonalist faşizminin, Türkiye bakımından yakın gelecekte çok büyük badirelere gebe olduğunu, gidilen yolun çok ağır hasarları beraberinde getireceğini düşünüyorum. Türkiye’de her türlü meşru siyasi kanalı kapalı Kürt halkının, Ortadoğu’daki ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğinin ekseninde, kutuplaşan Türkiye sosyolojisinde, yeni bir Yugoslavyalaşma fenomenini beraberinde getirme tehlikesinin bulunduğunu görüp de söylememiş olmanın vebaline girmemek adına, buradan – yine yapabildiğim tek şeyi yaparak – tarihe not düşüyorum. Frankenstein’ın canavarı, bugünün Türkiye gerçeğidir.
[Mehmet Efe Çaman] 13.2.2018 [TR724]
Reza Erdoğan’ın vatandaşı, Serkan ABD’nin [Ahmet Dönmez]
İkisinin hemen aynı günlerde yaşanmış olması kaderin bir cilvesi değil mi?
Elon Musk, Tesla’sını Mars’ın yörüngesine fırlatırken Türkiye NASA’nın Mars projesinde çalışan genç bir Türk’ü Hizmet Hareketi’nden olduğu gerekçesiyle 7 buçuk yıl hapse mahkum etti.
Yoğun gündem içerisinde boş verilemeyecek önemde bir hadise. Türkiye’nin yörüngesini, istikametini anlamak isteyenlere bu kararı gösterin yeter.
***
AKP Genel Başkanı Erdoğan her fırsatta Türkiye’nin bölgesel güç olduğunu, önümüzdeki 10 yıl içerisinde dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline geleceğini söyleyedursun, ancak bedevi toplumlarda görülebilecek böyle bir hukuk garabeti ile bunu nasıl başaracağı merak konusu. Malum; Türkiye hukukun üstünlüğü sıralamasında 113 ülke arasında 101’inci sıraya düştü. World Justice Project’in hukukun üstünlüğü 2017-2018 endeksine göre Türkiye ancak Venezuela ve Zimbabve gibi ülkelerle yarışıyor.
İşte NASA çalışanı Serkan Gölge kararı, Erdoğan Türkiye’sinin neden hukukun alt liglerine düştüğünün sadece yeni bir göstergesi.
Serkan Gölge, normal şartlarda Türkiye’nin medar-ı iftiharı olması gereken genç bir beyin. 37 yaşındaki Serkan, hem Türk hem Amerikan vatandaşı. Türkiye’de Fatih Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra ABD’ye gidip fizik doktorası yaptı. 2010 yılında ABD vatandaşlığına kabul edilen Gölge, 2013 yılında NASA’da işe alındı. Kıdemli araştırmacı olarak, Mars’a insanlı hava yolculuğu projesi üzerinde çalışıyordu.
***
Her yıl Türkiye’nin Hatay ilindeki ailesini ziyarete gelen Serkan Gölge, Temmuz 2016’da da eşi ve 2 çocuğuyla beraber memleketinde idi. 15 Temmuz askeri darbe girişimi olduğunda Hatay’da, ailesinin yanındaydı. Tam da Houston’a geri dönmeye hazırlandıkları günlerde, “CIA ajanı” olduğuna dair isimsiz bir ihbar üzerine 23 Temmuz’da gözaltına alındı. Daha sonra tutuklanarak İskenderun Cezaevi’ne kondu. Bu arada genç bilim adamının bir diğer tutuklanma gerekçesi ise kardeşinin odasında bulunan 1 dolardı.
Kendisine ‘CIA ajanı’ diyen meçhul ihbarcının kim olduğu da mahkeme safahatında anlaşıldı. Hayatında Gölge’yi sadece bir iki defa görmüş olan ihbarcı, ikinci duruşmaya tanık olarak katıldı. Bu kişi, Hatay’ın Aktepe beldesinde yaşayan, Gölge’nin eniştesinin kardeşi idi.
Mahkeme heyetinin sorusu üzerine, herhangi bir delili olmadığını, sadece şüphelerini dile getirdiğini söyledi. Peki neye dayanarak şüphelenmişti? Bunu da şöyle açıkladı: “Televizyonda, eskiden Gülen cemaatinde yer alan Nurettin Veren’in ‘Biz adamlarımızı CIA’ye yerleştirdik’ sözlerini duydum. Sanığın yurtdışına çıkması, ABD’de çalışması nedeniyle, yine tahmine dayanarak CIA’de çalışabilir diyerek ihbarda bulundum.”
İşte bu kadar basit.
Yıllarca okuyup NASA’ya giriyorsunuz. Mars’a insanlı yolculuk projeleri üzerine kafa yoruyorsunuz. Fakat bir gün Türkiye’nin Hatay ilinin Aktepe beldesinde yaşayan ve bilgisi, görgüsü, vizyonu, çapı bu kadar dar olan bir şahsın şüphelerine dayanarak tutuklanıyorsunuz.
Bütün dünyanın kıskandığı, bölgesel güç Türkiye’den sıradan bir ‘hukuk’ manzarası.
***
Serkan Gölge aylarca tek kişilik bir hücrede tutuldu. Hatay 2. Ağır Ceza Mahkemesi ilk duruşmada Hatay Emniyet Müdürlüğü’nden Gölge’nin Bylock uygulamasını kullanıp kullanmadığına dair bilgi istedi. Cevap sanığın lehineydi. Bylock kullanmamıştı. Ama önemli miydi? Aktepe beldesindeki falanca hısıma göre o bir CIA ajanıydı. Çünkü ABD’ye gitmişti, NASA’da çalışıyordu; olsa olsa CIA ajanı olabilirdi.
Neticede Emniyet’ten gelen bu cevaba rağmen genç bilim adamı tahliye edilmedi. Hücrede tutulmaya da devam etti. Sonrasında hazırlanan iddianamede ise 4 Ocak 2014 ve sonrasında aktif olarak Bank Asya hesabını kullandığı belirtilerek, Cemaat üyeliği “suçunu” işlediği öne sürüldü. Mahkeme, geçtiğimiz 8 Şubat’ta kararını açıkladı ve Gölge’yi ‘terör örgütüne üyelik’ suçundan 7 yıl 6 ay hapse mahkum etti.
***
Bunun üzerine ABD Dışişleri Bakanı Sözcüsü Heather Nauert bir açıklama yaparak aynı zamanda Amerikan vatandaşı olan Serkan Gölge’ye sahip çıktı. Filanca uzaktan akraba muhbir, “Hah işte bak, ben bu bizim enişteye CIA ajanı dediydim, haklı çıktım” diye şişinebilir. Hakkı var, büyük iş başardı.
Nauert, bu karardan dolayı derin kaygı duyduğunu söyledi. Sözcü, “Bu davayı ve OHAL altında yargı süreci devam eden diğer Amerikan vatandaşlarına ilişkin, yargı bağımsızlığı, kişinin adil yargılanma hakkı da dahil olmak üzere Türk anayasasıyla teminat altına alınmış haklarla ilgili ciddi kaygılara yol açan diğer davaları yakından takip etmeyi sürdüreceğiz. Türkiye’ye seyahat eden ya da Türkiye’de yaşayan Amerikan vatandaşlarının güvenliği, bizim için bir endişe kaynağı olmayı sürdürmektedir” dedi.
Yani Türkiye, NASA’da görev yapan kendi vatandaşını terörist diye mahkum ederken Amerika da kendi vatandaşı olan Gölge’ye sahip çıkıyordu.
***
Bu durum benim aklıma Tayyip Erdoğan’ın “Vatandaşım Reza” açıklamasını getirdi. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Eylül 2016’da New York dönüşü uçakta verdiği röportajda, “Bu kişi (Reza Zarrab) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Eşi ve çocuğu ile birlikte ABD’ye giriş yaptığı anda kendisi tutuklandı, eşi ve çocuğu da hemen Türkiye’ye gönderildi. Bu tutuklama hangi kurala göre yapıldı?’ diye sordum. Neticede bizim vatandaşımız olduğu için, hukukunu aramak zorundayız. Bu Rıza Sarraf değil de bir başka vatandaş da olabilirdi. ABD, Türkiye’de bir vatandaşının tutuklanmasına nasıl duyarsız kalamıyorsa, biz de herhangi bir vatandaşımızın bir başka ülkede tutuklanmasına duyarsız kalamayız. Kaldı ki gerek Adalet gerek Ekonomi Bakanlığımız’ın yaptıkları çalışmalara göre, bu kişinin bir suçu da bulunmuyor. İran da aynı şeyi söylüyor. Ancak buna rağmen bu kişi 6 aydır ABD’de tutuklu durumda” diye konuşmuştu.
Aynı Erdoğan, Nisan 2017’de de Reuters’e, “Zarrab babamın oğlu değil ama benim bir vatandaşım. Eğer varsa bir suçu Adalet Bakanlığı’na dosyası iletilir, yoksa hemen bazı şeyler uydurularak tutuklanırsa, vatandaşına sahip çıkamayan ülke konumuna düşeriz” sözlerini sarfetmişti.
Zarrab, New York’taki davada bütün suçlarını itiraf ederek “Sadece dönemin Ekonomi Bakanı’na 50 milyon Euro’ya yakın rüşvet verdim” dedi. Her şeyi Erdoğan’ın talimatları ile yaptıklarını anlattı.
Söz konusu Reza Zarrab olunca ‘vatandaşına’ sahip çıkmayı hatırlayan Erdoğan, binlerce vatandaşını hiçbir hukuk kuralı tanımaksızın zindanlara tıktı. Düşünce özgürlüğünü, basın hürriyetini, hukukun üstünlüğünü, yargı bağımsızlığını ayaklar altında çiğneyerek en masum insanları, en parlak beyinleri hücrelere attı.
Aynı günlerde Elon Musk, ABD’de bir ilke imza atarak kendi markası olan Tesla otomobili uzaya fırlattı. Otomobil Mars’ın yörüngesine doğru yola çıkarken Erdoğan’ın yörüngesinde meçhule doğru sürüklenen Türkiye’de bir başka Mars uzmanı fizikçi Serkan Gölge, rejimin yargısı tarafından ‘terörist’ diye karanlığa mahkum edildi.
Aslında karanlıkta kalan kimdi, cevabı hepimiz biliyoruz. Mars’tan bile görünüyor…
[Ahmet Dönmez] 13.2.2018 [TR724]
Elon Musk, Tesla’sını Mars’ın yörüngesine fırlatırken Türkiye NASA’nın Mars projesinde çalışan genç bir Türk’ü Hizmet Hareketi’nden olduğu gerekçesiyle 7 buçuk yıl hapse mahkum etti.
Yoğun gündem içerisinde boş verilemeyecek önemde bir hadise. Türkiye’nin yörüngesini, istikametini anlamak isteyenlere bu kararı gösterin yeter.
***
AKP Genel Başkanı Erdoğan her fırsatta Türkiye’nin bölgesel güç olduğunu, önümüzdeki 10 yıl içerisinde dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline geleceğini söyleyedursun, ancak bedevi toplumlarda görülebilecek böyle bir hukuk garabeti ile bunu nasıl başaracağı merak konusu. Malum; Türkiye hukukun üstünlüğü sıralamasında 113 ülke arasında 101’inci sıraya düştü. World Justice Project’in hukukun üstünlüğü 2017-2018 endeksine göre Türkiye ancak Venezuela ve Zimbabve gibi ülkelerle yarışıyor.
İşte NASA çalışanı Serkan Gölge kararı, Erdoğan Türkiye’sinin neden hukukun alt liglerine düştüğünün sadece yeni bir göstergesi.
Serkan Gölge, normal şartlarda Türkiye’nin medar-ı iftiharı olması gereken genç bir beyin. 37 yaşındaki Serkan, hem Türk hem Amerikan vatandaşı. Türkiye’de Fatih Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra ABD’ye gidip fizik doktorası yaptı. 2010 yılında ABD vatandaşlığına kabul edilen Gölge, 2013 yılında NASA’da işe alındı. Kıdemli araştırmacı olarak, Mars’a insanlı hava yolculuğu projesi üzerinde çalışıyordu.
***
Her yıl Türkiye’nin Hatay ilindeki ailesini ziyarete gelen Serkan Gölge, Temmuz 2016’da da eşi ve 2 çocuğuyla beraber memleketinde idi. 15 Temmuz askeri darbe girişimi olduğunda Hatay’da, ailesinin yanındaydı. Tam da Houston’a geri dönmeye hazırlandıkları günlerde, “CIA ajanı” olduğuna dair isimsiz bir ihbar üzerine 23 Temmuz’da gözaltına alındı. Daha sonra tutuklanarak İskenderun Cezaevi’ne kondu. Bu arada genç bilim adamının bir diğer tutuklanma gerekçesi ise kardeşinin odasında bulunan 1 dolardı.
Kendisine ‘CIA ajanı’ diyen meçhul ihbarcının kim olduğu da mahkeme safahatında anlaşıldı. Hayatında Gölge’yi sadece bir iki defa görmüş olan ihbarcı, ikinci duruşmaya tanık olarak katıldı. Bu kişi, Hatay’ın Aktepe beldesinde yaşayan, Gölge’nin eniştesinin kardeşi idi.
Mahkeme heyetinin sorusu üzerine, herhangi bir delili olmadığını, sadece şüphelerini dile getirdiğini söyledi. Peki neye dayanarak şüphelenmişti? Bunu da şöyle açıkladı: “Televizyonda, eskiden Gülen cemaatinde yer alan Nurettin Veren’in ‘Biz adamlarımızı CIA’ye yerleştirdik’ sözlerini duydum. Sanığın yurtdışına çıkması, ABD’de çalışması nedeniyle, yine tahmine dayanarak CIA’de çalışabilir diyerek ihbarda bulundum.”
İşte bu kadar basit.
Yıllarca okuyup NASA’ya giriyorsunuz. Mars’a insanlı yolculuk projeleri üzerine kafa yoruyorsunuz. Fakat bir gün Türkiye’nin Hatay ilinin Aktepe beldesinde yaşayan ve bilgisi, görgüsü, vizyonu, çapı bu kadar dar olan bir şahsın şüphelerine dayanarak tutuklanıyorsunuz.
Bütün dünyanın kıskandığı, bölgesel güç Türkiye’den sıradan bir ‘hukuk’ manzarası.
***
Serkan Gölge aylarca tek kişilik bir hücrede tutuldu. Hatay 2. Ağır Ceza Mahkemesi ilk duruşmada Hatay Emniyet Müdürlüğü’nden Gölge’nin Bylock uygulamasını kullanıp kullanmadığına dair bilgi istedi. Cevap sanığın lehineydi. Bylock kullanmamıştı. Ama önemli miydi? Aktepe beldesindeki falanca hısıma göre o bir CIA ajanıydı. Çünkü ABD’ye gitmişti, NASA’da çalışıyordu; olsa olsa CIA ajanı olabilirdi.
Neticede Emniyet’ten gelen bu cevaba rağmen genç bilim adamı tahliye edilmedi. Hücrede tutulmaya da devam etti. Sonrasında hazırlanan iddianamede ise 4 Ocak 2014 ve sonrasında aktif olarak Bank Asya hesabını kullandığı belirtilerek, Cemaat üyeliği “suçunu” işlediği öne sürüldü. Mahkeme, geçtiğimiz 8 Şubat’ta kararını açıkladı ve Gölge’yi ‘terör örgütüne üyelik’ suçundan 7 yıl 6 ay hapse mahkum etti.
***
Bunun üzerine ABD Dışişleri Bakanı Sözcüsü Heather Nauert bir açıklama yaparak aynı zamanda Amerikan vatandaşı olan Serkan Gölge’ye sahip çıktı. Filanca uzaktan akraba muhbir, “Hah işte bak, ben bu bizim enişteye CIA ajanı dediydim, haklı çıktım” diye şişinebilir. Hakkı var, büyük iş başardı.
Nauert, bu karardan dolayı derin kaygı duyduğunu söyledi. Sözcü, “Bu davayı ve OHAL altında yargı süreci devam eden diğer Amerikan vatandaşlarına ilişkin, yargı bağımsızlığı, kişinin adil yargılanma hakkı da dahil olmak üzere Türk anayasasıyla teminat altına alınmış haklarla ilgili ciddi kaygılara yol açan diğer davaları yakından takip etmeyi sürdüreceğiz. Türkiye’ye seyahat eden ya da Türkiye’de yaşayan Amerikan vatandaşlarının güvenliği, bizim için bir endişe kaynağı olmayı sürdürmektedir” dedi.
Yani Türkiye, NASA’da görev yapan kendi vatandaşını terörist diye mahkum ederken Amerika da kendi vatandaşı olan Gölge’ye sahip çıkıyordu.
***
Bu durum benim aklıma Tayyip Erdoğan’ın “Vatandaşım Reza” açıklamasını getirdi. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Eylül 2016’da New York dönüşü uçakta verdiği röportajda, “Bu kişi (Reza Zarrab) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Eşi ve çocuğu ile birlikte ABD’ye giriş yaptığı anda kendisi tutuklandı, eşi ve çocuğu da hemen Türkiye’ye gönderildi. Bu tutuklama hangi kurala göre yapıldı?’ diye sordum. Neticede bizim vatandaşımız olduğu için, hukukunu aramak zorundayız. Bu Rıza Sarraf değil de bir başka vatandaş da olabilirdi. ABD, Türkiye’de bir vatandaşının tutuklanmasına nasıl duyarsız kalamıyorsa, biz de herhangi bir vatandaşımızın bir başka ülkede tutuklanmasına duyarsız kalamayız. Kaldı ki gerek Adalet gerek Ekonomi Bakanlığımız’ın yaptıkları çalışmalara göre, bu kişinin bir suçu da bulunmuyor. İran da aynı şeyi söylüyor. Ancak buna rağmen bu kişi 6 aydır ABD’de tutuklu durumda” diye konuşmuştu.
Aynı Erdoğan, Nisan 2017’de de Reuters’e, “Zarrab babamın oğlu değil ama benim bir vatandaşım. Eğer varsa bir suçu Adalet Bakanlığı’na dosyası iletilir, yoksa hemen bazı şeyler uydurularak tutuklanırsa, vatandaşına sahip çıkamayan ülke konumuna düşeriz” sözlerini sarfetmişti.
Zarrab, New York’taki davada bütün suçlarını itiraf ederek “Sadece dönemin Ekonomi Bakanı’na 50 milyon Euro’ya yakın rüşvet verdim” dedi. Her şeyi Erdoğan’ın talimatları ile yaptıklarını anlattı.
Söz konusu Reza Zarrab olunca ‘vatandaşına’ sahip çıkmayı hatırlayan Erdoğan, binlerce vatandaşını hiçbir hukuk kuralı tanımaksızın zindanlara tıktı. Düşünce özgürlüğünü, basın hürriyetini, hukukun üstünlüğünü, yargı bağımsızlığını ayaklar altında çiğneyerek en masum insanları, en parlak beyinleri hücrelere attı.
Aynı günlerde Elon Musk, ABD’de bir ilke imza atarak kendi markası olan Tesla otomobili uzaya fırlattı. Otomobil Mars’ın yörüngesine doğru yola çıkarken Erdoğan’ın yörüngesinde meçhule doğru sürüklenen Türkiye’de bir başka Mars uzmanı fizikçi Serkan Gölge, rejimin yargısı tarafından ‘terörist’ diye karanlığa mahkum edildi.
Aslında karanlıkta kalan kimdi, cevabı hepimiz biliyoruz. Mars’tan bile görünüyor…
[Ahmet Dönmez] 13.2.2018 [TR724]
Kaşının altında gözün var cezası… [Bülent Korucu]
Hizmet Hareketini hedef alan davalarda mahkemelerin verdiği mahkumiyet kararları, aslında bu insanların masumiyetinin ilanı gibi. Sadece Bank Asya hesabı yüzünden mahkumiyetle sonuçlanan iki dava bu gerçeği pekiştirecek veriler sunuyor.
İlki Serkan Gölge kararı. Hatay 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada NASA’da çalışan mühendis Gölge, “FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olma” suçlamasıyla 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. 37 yaşındaki Gölge iki çocuk babası ve Houston’da yaşıyor. Fatih Üniversitesi Fizik Bölümünden mezun olmuş. Doktorasını ABD’nin Old Dominion Üniversitesi’nden 2010 yılında almış. 2013 yılında NASA Johnson Uzay Merkezi’nde çalışmaya başlamış. ABD pasaportu da taşıyan bir çifte vatandaş. Onun için ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü mahkumiyet kararına tepki gösterdi.
Gölge Davası bu dönemi anlatan tipik bir örnek olarak tarihe geçecek. 15 Temmuz’un ardından, “CIA ajanı” olduğu yönündeki isimsiz bir ihbar üzerine gözaltına alındı. Fakat ihbarı yapan köylüsü bir bilgi değil tahmin yürüttüğünü açıkladı. ‘CIA ve Serkan ikisi de ABD’de o halde Serkan, CIA olabilir!’ Paçalarından zeka fışkıran bu akıl yürütme savcıları tatmin etmemiş olacak ki dosya önce bir dolar üzerine kuruldu, tutuklama bu gerekçeyle verildi. Birkaç gün önce Türkiye’deki ailesini ziyarete gelmiş bir ABD vatandaşının üzerinde bozukluk dolar bulunmasından daha doğal ne olabilirdi? Dosya iddianamede bir evrim daha geçirdi: Suçlama Bank Asya’ya para yatırmaya dönüştü. Nitekim ceza da oradan geldi.
Şimdi düşünün bizim diplomatlar çok tehlikeli bir terör örgütü ile karşı karşıya olduklarını anlatıyorlar. Delil ne? Bankaya para yatırmak! Adamlar inanamaz bir daha sorar… Evet, evet, devlet kontrolündeki bir bankada hesabının bulunması. Genelde terör örgütleri paralarını kayıt dışına çıkarmak için uğraşır. Zira bankacılık hareketleri hem yaşanılan ülkenin hem de uluslararası finans sisteminin takibi altındadır. Her kuruşun hareketi izlenir.
Pekala örgütün açtığı ortak bir hesapta mı toplanmaktadır paralar? Öyle ya örgüte üye olmak ve destek vermenin yolu Bankaya para yatırmak ise bu paraları örgütün alıp kullanması gerekir. Yok bu örgüt bildiğiniz gibi değil, paralar herkesin kendi hesabında ve devlet denetiminde kalmaya devam ediyor.
YARGITAY’IN NE DEDİĞİ ANLAŞILMIYOR!
Yargıtay’ın bu hafta verdiği bir onama kararından saçmalığın boyutlarını görmeye devam edelim.
Ufuk Keskin isimli öğretmene, sadece ve sadece Bank Asya’daki hesabına 25 Eylül 2014 ve 13 Ekim 2014 tarihlerinde iki kez para yatırmasından hareketle verilen mahkumiyet onandı. Yargıtay kararı vermiş vermesine ama kafası o kadar karışık ki ne dediği anlaşılmıyor.
“Sanığın Bank Asya’ya örgütsel çağrı üzerine bankanın TMSF tarafından el konulmasını engellemek amacıyla mevduat girişi yaptığının ve yatırdığı paranın mülkiyetinin terör örgütüne geçmemesi nedeniyle örgütün bankasını TMSF tarafından el konulmamasını sağlamaya yönelik örgüte bilerek, isteyerek yardımda bulunduğunun anlaşıldığı…”
Sizin için tercüme etmeye çalışayım: “Para kişinin mülkiyetinde kaldığı için örgüte yardım olarak değerlendirmenin saçmalığının farkındayım. Suçu bankanın batmasını önlemeye çalışarak işlemiş” diyor. Vergi verenlere fatura çıkaracağı ve finans sisteminde bir depremi tetikleyeceği için bankaları kurtarmaya çalışan kamu kurumları var. Bizde bunun adı TMSF. “Yatırdıkları paralarla bankanın batmasını önlemişler” dediğinizde alacağınız cevap “Bizim ülkemizde bunlara ceza değil ödül verilir” şeklinde olur.
Yargıtay, ‘Para yatırın’ talimatının verildiğini öne sürdüğü 15 Ocak 2014 tarihini milat almış. Ocak ayında verilmiş talimatı 10 ay sonra mı tutmuş Ufuk Keskin? Böyle komik terör örgütü mü olurmuş! Geciken sadece ‘örgüt’ olsa iyi. Her kuruşu takip edebilen devlet, iddia ettiği suç işlendikten tam iki yıl sonra harakete geçmiş. Bankaya para yatıran insanların yakasına anında yapışılması gerekmez miydi? Burada zurnanın zırt dediği yere geliyoruz. O gün suç değildi! Bank Asya’ya para yatırmak suçtur diye bir kanun yok. Saçma da olsa öyle bir kanun bile çıkarsanız yürürlüğe girdiği andan itibaren bağlayıcı olur. Bir eylem işlendiği anda suç değilse ilelebet o fiilden dolayı kişiyi sorumlu tutamazsınız.
Yargı, Hizmet mensuplarına, gözünün üstünde kaşın var diyerek ceza kesse daha az saçmalamış olurdu.
[Bülent Korucu] 13.2.2018 [TR724]
İlki Serkan Gölge kararı. Hatay 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada NASA’da çalışan mühendis Gölge, “FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olma” suçlamasıyla 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. 37 yaşındaki Gölge iki çocuk babası ve Houston’da yaşıyor. Fatih Üniversitesi Fizik Bölümünden mezun olmuş. Doktorasını ABD’nin Old Dominion Üniversitesi’nden 2010 yılında almış. 2013 yılında NASA Johnson Uzay Merkezi’nde çalışmaya başlamış. ABD pasaportu da taşıyan bir çifte vatandaş. Onun için ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü mahkumiyet kararına tepki gösterdi.
Gölge Davası bu dönemi anlatan tipik bir örnek olarak tarihe geçecek. 15 Temmuz’un ardından, “CIA ajanı” olduğu yönündeki isimsiz bir ihbar üzerine gözaltına alındı. Fakat ihbarı yapan köylüsü bir bilgi değil tahmin yürüttüğünü açıkladı. ‘CIA ve Serkan ikisi de ABD’de o halde Serkan, CIA olabilir!’ Paçalarından zeka fışkıran bu akıl yürütme savcıları tatmin etmemiş olacak ki dosya önce bir dolar üzerine kuruldu, tutuklama bu gerekçeyle verildi. Birkaç gün önce Türkiye’deki ailesini ziyarete gelmiş bir ABD vatandaşının üzerinde bozukluk dolar bulunmasından daha doğal ne olabilirdi? Dosya iddianamede bir evrim daha geçirdi: Suçlama Bank Asya’ya para yatırmaya dönüştü. Nitekim ceza da oradan geldi.
Şimdi düşünün bizim diplomatlar çok tehlikeli bir terör örgütü ile karşı karşıya olduklarını anlatıyorlar. Delil ne? Bankaya para yatırmak! Adamlar inanamaz bir daha sorar… Evet, evet, devlet kontrolündeki bir bankada hesabının bulunması. Genelde terör örgütleri paralarını kayıt dışına çıkarmak için uğraşır. Zira bankacılık hareketleri hem yaşanılan ülkenin hem de uluslararası finans sisteminin takibi altındadır. Her kuruşun hareketi izlenir.
Pekala örgütün açtığı ortak bir hesapta mı toplanmaktadır paralar? Öyle ya örgüte üye olmak ve destek vermenin yolu Bankaya para yatırmak ise bu paraları örgütün alıp kullanması gerekir. Yok bu örgüt bildiğiniz gibi değil, paralar herkesin kendi hesabında ve devlet denetiminde kalmaya devam ediyor.
YARGITAY’IN NE DEDİĞİ ANLAŞILMIYOR!
Yargıtay’ın bu hafta verdiği bir onama kararından saçmalığın boyutlarını görmeye devam edelim.
Ufuk Keskin isimli öğretmene, sadece ve sadece Bank Asya’daki hesabına 25 Eylül 2014 ve 13 Ekim 2014 tarihlerinde iki kez para yatırmasından hareketle verilen mahkumiyet onandı. Yargıtay kararı vermiş vermesine ama kafası o kadar karışık ki ne dediği anlaşılmıyor.
“Sanığın Bank Asya’ya örgütsel çağrı üzerine bankanın TMSF tarafından el konulmasını engellemek amacıyla mevduat girişi yaptığının ve yatırdığı paranın mülkiyetinin terör örgütüne geçmemesi nedeniyle örgütün bankasını TMSF tarafından el konulmamasını sağlamaya yönelik örgüte bilerek, isteyerek yardımda bulunduğunun anlaşıldığı…”
Sizin için tercüme etmeye çalışayım: “Para kişinin mülkiyetinde kaldığı için örgüte yardım olarak değerlendirmenin saçmalığının farkındayım. Suçu bankanın batmasını önlemeye çalışarak işlemiş” diyor. Vergi verenlere fatura çıkaracağı ve finans sisteminde bir depremi tetikleyeceği için bankaları kurtarmaya çalışan kamu kurumları var. Bizde bunun adı TMSF. “Yatırdıkları paralarla bankanın batmasını önlemişler” dediğinizde alacağınız cevap “Bizim ülkemizde bunlara ceza değil ödül verilir” şeklinde olur.
Yargıtay, ‘Para yatırın’ talimatının verildiğini öne sürdüğü 15 Ocak 2014 tarihini milat almış. Ocak ayında verilmiş talimatı 10 ay sonra mı tutmuş Ufuk Keskin? Böyle komik terör örgütü mü olurmuş! Geciken sadece ‘örgüt’ olsa iyi. Her kuruşu takip edebilen devlet, iddia ettiği suç işlendikten tam iki yıl sonra harakete geçmiş. Bankaya para yatıran insanların yakasına anında yapışılması gerekmez miydi? Burada zurnanın zırt dediği yere geliyoruz. O gün suç değildi! Bank Asya’ya para yatırmak suçtur diye bir kanun yok. Saçma da olsa öyle bir kanun bile çıkarsanız yürürlüğe girdiği andan itibaren bağlayıcı olur. Bir eylem işlendiği anda suç değilse ilelebet o fiilden dolayı kişiyi sorumlu tutamazsınız.
Yargı, Hizmet mensuplarına, gözünün üstünde kaşın var diyerek ceza kesse daha az saçmalamış olurdu.
[Bülent Korucu] 13.2.2018 [TR724]
Devlete çalışanlar kalmış, diğerleri çekilmiştir sahneden! [Tarık Toros]
Bir şey diyeyim mi;
Bizi, seni, beni, onu…
Asıl zehirleyen…
Zehirleyen demeyeyim de, ağır olur.
Biçimlendiren diyeyim.
Resmi söylem oldu.
Devletçiydik hep, kabul edelim.
Ankara en doğrusunu bilirdi.
Vatandaşını ondan daha iyi tanır bilir, korurdu.
***
“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”
Bu laflarla büyüttüler bizi.
Uygulama tam tersiydi.
Zamanla…
Devlet karşısında hiçbir ferdin can ve mal güvenliğinin olmadığını anladık.
Başımıza gelmesi gerekti.
***
Esasen…
Devlet hep aynı devletti.
Geleneği, tecrübesi, uygulamaları, adamları…
Gazetecisi, bürokratı, askeri, siyasetçisi…
Aynıydı.
***
-Devletten beslenen,
-Devletle büyüyen,
-Devletin çıkardığı kanunlarla servetine servet katan iş dünyasını atlamayalım.
1970’lerde rallilerde yarışacak otomobillerin “yerli” olma koşulu boşuna değildi.
Bugün pek hatırlanmaz, Murat 124’ler yarışıyordu o rallilerde.
***
Şu son 4-5 sene bir şeye yaradı.
Devlet ve paydaşları;
-Gizliydi açık oldu.
-Bilinmiyordu bilindi.
-Unsurları görünür oldu.
-Niyetler ortaya döküldü.
Devlet, deşifre oldu.
Ona çalışanlar da iyot gibi açığa çıktı.
***
İsim vermeye ne hacet.
Listeyi siz yapın:
-Filanca neden sürgünde de… Fişmekanca neden köşe başını tutmuş durumda?
-Filanca neden içeride de, beraber yattığı arkadaşı kanal kanal dolaşıp fişleme yapıyor?
***
Bakın siyasete.
Bakın iş alemine.
Bakın gazeteci milletine.
Bakın bürokrasiye, yargıya, emniyete.
Bakın sivil topluma.
Göreceksiniz.
Kimse kusura bakmasın.
Devlete çalışanlar kalmış, diğerleri çekilmiştir sahneden.
-Amma zorla.
-Amma cebir şiddetle.
-Amma kaçıp kendini kurtararak.
Yoklardır artık.
Olmamaları gerekiyordu zira.
***
Devletçiydik hep, kabul edelim.
Ankara en doğrusunu bilirdi.
Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktu.
“Bir Türk dünyaya bedel”di.
Türkiye kendine kendine yeten ülkeydi.
“Her Türk asker doğar”dı.
Yerli malı yurdun malıydı.
Kuzey Kıbrıs, “yavru vatan”dı.
Ermeni soykırımı, “sözde”ydi.
Kürtler, “kart kurt”tu.
Dünya bize hayrandı.
AB bizi almaya mecburdu.
Türkçe yazıldığı gibi okunurdu.
Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tü.
***
Ha bir de şu var:
“Türküm, doğruyum, çalışkanım.”
Bununla büyüdük biz.
İlkokulda, her sabah bu andı içtik.
Yılda ortalama 40 hafta okula gittiysek…
5 sene ilkokul, 1000 kere okumuşuz, bağıra bağıra.
Kafamıza kafamıza çaktılar:
“Varlığım Türk varlığına armağan olsun. Ne mutlu Türküm diyene!”
***
Devletçiydik hep, kabul edelim:
-Devletin savcısı çağırdıysa vardı bir sebebi.
-Devletin polisi kapını çaldıysa, boşuna değildi.
-TRT söylüyorsa, doğruydu.
***
Ve bizim devletimiz, nedense…
Kendini hep hissettirmek zorunda kaldı.
Nedeni belliydi de, dillendirilmedi pek.
Hep bir gerekçeye yaslandı:
-1961 Anayasası millete bol gelmişti.
-12 Eylül, anarşiyi bitirmek için yapılmıştı.
-28 Şubat kararları, irticai gruplara karşıydı, bla bla..
“Afrin’den topraklarımıza saldırılar oluyordu, onun için girdik” tezi ne kadar doğruysa.
Bunlar da o kadar doğruydu.
***
İtibarının erozyona uğramasına tahammülü yoktur, bizim devletin.
Ara ara birilerinin başına çökmek zorundadır.
***
Demokrasi, fikir hürriyeti, özgür basın, farklılıklara saygı…
Devletin sosudur.
Oysa…
Bunlardan tekine dahi müsamahası yoktur.
***
Devlet, devletimiz budur.
Böyle kuruldu, bölge geldi, böyle götürülmeye çalışılıyor.
Mesele…
Mevcut rejim, mevcut iktidar, mevcut parti, mevcut lider değil.
Mesele:
Devletin mevcut kodları.
***
Fıkra bu ya:
İşsiz, parasız, kalacak yeri olmayan adamın eline bir gün…
Nereden geldiği bilinmez, “Ceza Kanunu” geçiyor.
Karıştırırken şunu görüyor:
“Başbakana hakaretin cezası 6 ay.”
Bunu görür görmez de hayal kuruyor:
-Hem bütün hırsımı ondan alırım,
-Hem medya benden söz eder meşhur olurum,
-Hem de 6 ay ekmek elden su gölden çiçek gibi yaşarım.
Ertesi gün mitinge gidiyor.
Başbakan konuşurken fırlayıp “şerefsiz başbakan” diye bağırıyor.
Tabi derhal yaka paça götürülüp mahkemeye çıkarılıyor.
Karar:
“Sanığın suçu sabit görüldüğünden 20 sene 6 ay hapsine..”
Bizimki derhal atılıp itiraz ediyor:
“Ceza kanununun filanca maddesine göre, başbakana hakaret sadece 6 aydır. Bir yanlışlık var bu işte.”
Hakim acıyan gözlerle adama bakıyor:
“Haklısın oğlum, başbakana hakaret 6 ay. Fakat devlet sırrını açığa vurmak 20 sene!”
***
Şu an ülkede içeridekilerin durumu budur.
12 mi, 13 mü, 14 mü bilmem.
Mevcut rejim 16 yılı doldurdu.
2018 son senesi olur inşallah.
***
Peki ya devlet?
Kimin eline geçerse artık.
“Devleti ele geçirmeye çalışmak” çok kullanışlı bir suçtur.
Birilerinin elinde olmasa, başkaları ele geçirmeye çalışır mıydı?
[Tarık Toros] 13.2.2018 [TR724]
Bizi, seni, beni, onu…
Asıl zehirleyen…
Zehirleyen demeyeyim de, ağır olur.
Biçimlendiren diyeyim.
Resmi söylem oldu.
Devletçiydik hep, kabul edelim.
Ankara en doğrusunu bilirdi.
Vatandaşını ondan daha iyi tanır bilir, korurdu.
***
“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”
Bu laflarla büyüttüler bizi.
Uygulama tam tersiydi.
Zamanla…
Devlet karşısında hiçbir ferdin can ve mal güvenliğinin olmadığını anladık.
Başımıza gelmesi gerekti.
***
Esasen…
Devlet hep aynı devletti.
Geleneği, tecrübesi, uygulamaları, adamları…
Gazetecisi, bürokratı, askeri, siyasetçisi…
Aynıydı.
***
-Devletten beslenen,
-Devletle büyüyen,
-Devletin çıkardığı kanunlarla servetine servet katan iş dünyasını atlamayalım.
1970’lerde rallilerde yarışacak otomobillerin “yerli” olma koşulu boşuna değildi.
Bugün pek hatırlanmaz, Murat 124’ler yarışıyordu o rallilerde.
***
Şu son 4-5 sene bir şeye yaradı.
Devlet ve paydaşları;
-Gizliydi açık oldu.
-Bilinmiyordu bilindi.
-Unsurları görünür oldu.
-Niyetler ortaya döküldü.
Devlet, deşifre oldu.
Ona çalışanlar da iyot gibi açığa çıktı.
***
İsim vermeye ne hacet.
Listeyi siz yapın:
-Filanca neden sürgünde de… Fişmekanca neden köşe başını tutmuş durumda?
-Filanca neden içeride de, beraber yattığı arkadaşı kanal kanal dolaşıp fişleme yapıyor?
***
Bakın siyasete.
Bakın iş alemine.
Bakın gazeteci milletine.
Bakın bürokrasiye, yargıya, emniyete.
Bakın sivil topluma.
Göreceksiniz.
Kimse kusura bakmasın.
Devlete çalışanlar kalmış, diğerleri çekilmiştir sahneden.
-Amma zorla.
-Amma cebir şiddetle.
-Amma kaçıp kendini kurtararak.
Yoklardır artık.
Olmamaları gerekiyordu zira.
***
Devletçiydik hep, kabul edelim.
Ankara en doğrusunu bilirdi.
Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktu.
“Bir Türk dünyaya bedel”di.
Türkiye kendine kendine yeten ülkeydi.
“Her Türk asker doğar”dı.
Yerli malı yurdun malıydı.
Kuzey Kıbrıs, “yavru vatan”dı.
Ermeni soykırımı, “sözde”ydi.
Kürtler, “kart kurt”tu.
Dünya bize hayrandı.
AB bizi almaya mecburdu.
Türkçe yazıldığı gibi okunurdu.
Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tü.
***
Ha bir de şu var:
“Türküm, doğruyum, çalışkanım.”
Bununla büyüdük biz.
İlkokulda, her sabah bu andı içtik.
Yılda ortalama 40 hafta okula gittiysek…
5 sene ilkokul, 1000 kere okumuşuz, bağıra bağıra.
Kafamıza kafamıza çaktılar:
“Varlığım Türk varlığına armağan olsun. Ne mutlu Türküm diyene!”
***
Devletçiydik hep, kabul edelim:
-Devletin savcısı çağırdıysa vardı bir sebebi.
-Devletin polisi kapını çaldıysa, boşuna değildi.
-TRT söylüyorsa, doğruydu.
***
Ve bizim devletimiz, nedense…
Kendini hep hissettirmek zorunda kaldı.
Nedeni belliydi de, dillendirilmedi pek.
Hep bir gerekçeye yaslandı:
-1961 Anayasası millete bol gelmişti.
-12 Eylül, anarşiyi bitirmek için yapılmıştı.
-28 Şubat kararları, irticai gruplara karşıydı, bla bla..
“Afrin’den topraklarımıza saldırılar oluyordu, onun için girdik” tezi ne kadar doğruysa.
Bunlar da o kadar doğruydu.
***
İtibarının erozyona uğramasına tahammülü yoktur, bizim devletin.
Ara ara birilerinin başına çökmek zorundadır.
***
Demokrasi, fikir hürriyeti, özgür basın, farklılıklara saygı…
Devletin sosudur.
Oysa…
Bunlardan tekine dahi müsamahası yoktur.
***
Devlet, devletimiz budur.
Böyle kuruldu, bölge geldi, böyle götürülmeye çalışılıyor.
Mesele…
Mevcut rejim, mevcut iktidar, mevcut parti, mevcut lider değil.
Mesele:
Devletin mevcut kodları.
***
Fıkra bu ya:
İşsiz, parasız, kalacak yeri olmayan adamın eline bir gün…
Nereden geldiği bilinmez, “Ceza Kanunu” geçiyor.
Karıştırırken şunu görüyor:
“Başbakana hakaretin cezası 6 ay.”
Bunu görür görmez de hayal kuruyor:
-Hem bütün hırsımı ondan alırım,
-Hem medya benden söz eder meşhur olurum,
-Hem de 6 ay ekmek elden su gölden çiçek gibi yaşarım.
Ertesi gün mitinge gidiyor.
Başbakan konuşurken fırlayıp “şerefsiz başbakan” diye bağırıyor.
Tabi derhal yaka paça götürülüp mahkemeye çıkarılıyor.
Karar:
“Sanığın suçu sabit görüldüğünden 20 sene 6 ay hapsine..”
Bizimki derhal atılıp itiraz ediyor:
“Ceza kanununun filanca maddesine göre, başbakana hakaret sadece 6 aydır. Bir yanlışlık var bu işte.”
Hakim acıyan gözlerle adama bakıyor:
“Haklısın oğlum, başbakana hakaret 6 ay. Fakat devlet sırrını açığa vurmak 20 sene!”
***
Şu an ülkede içeridekilerin durumu budur.
12 mi, 13 mü, 14 mü bilmem.
Mevcut rejim 16 yılı doldurdu.
2018 son senesi olur inşallah.
***
Peki ya devlet?
Kimin eline geçerse artık.
“Devleti ele geçirmeye çalışmak” çok kullanışlı bir suçtur.
Birilerinin elinde olmasa, başkaları ele geçirmeye çalışır mıydı?
[Tarık Toros] 13.2.2018 [TR724]
Kandil dururken Afrin’e neden girildi? [Erhan Başyurt]
Genelkurmay, Afrin harekatının 24’üncü günü itibarıyla şehit sayısını 31, yaralı sayısını da 143 olarak açıkladı.
TSK’nın ‘öncü kolu’ gibi hareket eden ÖSO ve bileşenlerinin kayıp rakamları ise bilinmiyor…
***
Siyasiler her zaman olduğu gibi, ‘kat kat kayıp verdirdik’, ‘kanları yerde kalmayacak’ tarzı beylik açıklamalarla tepkileri törpülemeye çalışıyor.
Hatta savaşı ‘oyun’ zannedip, siyasi kürsülerde istismar peşindeler…
***
‘Ben de Afrin’e gitmek istiyorum’ diyen de, ‘Başbakan bizi Afrin’e götür’ diyerek Beşiktaşlı Nouma’ya tribünlerde yapılan eğlence amaçlı tezahüratı tekrarlayanlar da var.
Adalet Bakanı (!) çıtayı daha da yükseğe çıkararak ‘Türk milletinin bir özelliği de şehit olmasıdır’ dedi.
***
Ülkede ürküten bir savaş histerisi var. Aklı olan herkes tedirgin.
Birileri efsunlanmış ya da afyonlanmış gibi, ateşe uçuşan kelebekler misali kana doğru koşar adım gidiyor.
Daha doğrusu vatanın evlatlarını cepheye gönderiyor, kendi evlatlarını ve kendi canlarını koltuklarıyla beraber koruyorlar.
***
Sizi tutan mı var? Madem savaşı, madem şehitliği bu kadar arzuluyorsunuz işte Afrin orada, siz neden gitmiyorsunuz?
Sahi siyasilerin ya da komutanların askerlik çağında hiç evlatları yok mu?
Kaç tanesinin evladı bugüne kadar ‘Türk milletinin özelliğine uygun’ şekilde şehit düştü? Bırakın şehit olmayı, evladı gazi olan yani cephede savaşmış olan hiç var mı?
***
Savaşı kutsadıkları, halkı galeyana getirdikleri yetmiyor. Barış isteyeni de ‘hain’ ilan ediyorlar.
Önceleri AK-trollerin yaptığı tehditleri artık TV ekranlarında yandaş yazarlar açık açık dile getiriyorlar.
‘Afrin’de 11 şehit’ haberini manşet yaptığı için Cumhuriyet çalışanlarının ‘katledilmeleri mubah’ diyor. Öldürülmeleri caiz diyor… Açıktan hedef gösteriyorlar.
***
Oysa Suriye her geçen gün biraz daha derin bir batağa dönüşüyor.
ABD ve Rusya’nın nüfuz mücadelesinin bölgesel bir çatışmaya evrilmesi artık an meselesi…
***
Suriye paramparça…
Rusya ve İran destekli Esed’in denetiminde bölgeler…
İran ve Esed destekli silahlı milis gruplar…
Omurgasını ABD destekli ve PKK’nın Suriye kolu olarak bilinen YPG’nin oluşturduğu DSG (Demokratik Suriye Güçleri)…
Türkiye destekli ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) ve diğer yerel silahlı milis gruplar…
IŞİD ve El Kaide artığı radikal silahlı gruplar…
Bir de Suriye’nin yüzde 20’sini işgal altında tutan, zaman zaman da Esed ve İran destekli grupları havadan bombalayan İsrail…
***
Sadece son bir haftada yaşananlara bakın…
ABD destekli grupları Rusya destekli Esed ordusu bombaladı…
ABD misillemede bulundu ve Esed mevzilerini bombaladı…
Bu arada ABD, destek verdiği grupların denetimi altındaki bölgeyi güneye doğru genişletmek için operasyon başlattı…
Rusya’ya ait bir askeri uçak Türkiye destekli grupların yer aldığı kuzeydeki İdlib’de yerden havaya füzeyle düşürüldü.
Rusya ve Esed, bölgenin denetimini almak için saldırı başlattı…
İsrail’in Suriye’de Esed ve İran milislerinin olduğu bazı mevzileri bombalamasının ardından bir İsrail savaş uçağı Suriye tarafından düşürüldü.
İsrail de, İran’a ait bir insansız gözlem uçağını düşürdüğünü açıkladı…
Ardından Hatay yakınlarında bir Türk savaş helikopteri düşürüldü. İki pilot şehit oldu…
Türkiye bir günde tam 11 şehit verdi…
Dahası, Türkiye ABD destekli grupların kontrolündeki Menbiç’e de girmek istiyor. ABD, şu ana kadar kesin bir dille buna müsaade etmeyeceğini, gerekirse ‘sert karşılık’ vereceğini açıklıyor.
Yani Türkiye, NATO müttefiki ile karşı karşıya…
***
Türkiye işte böyle bir bölgeye kara operasyonu başlatmış durumda.
Ateş çemberinin içine girildi.
Türkiye’nin Afrin’i almasının ne Suriye’de barışa katkısı olacak ne de Türkiye için Suriye’den saldırı ihtimalini büsbütün ortadan kaldırmış olunacak.
***
Türkiye’nin tek derdi, güneyinde kesintisiz bir Kürt koridorunun oluşmasını engellemek.
Afrin’den Türkiye’ye bir saldırı olduğu için değil, bağımsız bir Kürdistan ileride Türkiye’yi de etkileyebilir diye…
Rusya, sıcak denizlere inmiş… İran, Şii yayını Akdeniz’e uzatıp Türkiye’yi kuşatmış… Radikal gruplara alan açılmış… Esed’in devrilmesi geciktirilmiş… Çatışmalar bölge savaşına dönüşmüş… Hiçbir şey umurlarında değil gibi…
Yani ‘stratejik sığlık’ veya ‘stratejik miyopluk’ yaşanıyor…
***
Afrin operasyonu yavaş ilerleyip can kayıpları da artınca, iktidar sığınacak yeni limanlar peşinde…
Önce ‘terör örgütü’ne karşı operasyon demişlerdi, şimdi ‘emperyalist güçlere karşı savaşıyoruz’, ‘bölge halkını zulümden kurtarmaya çalışıyoruz’ diyorlar…
İşin aslı şu: Terörle mücadele etmek, PKK’nın uzantılarına değil kendisine operasyon ile olur…
Kandil çeyrek asırdır yerinde duruyor. Çeyrek asırdır da aynı isimler örgütü yönetiyor.
Madem terörü bitirmek istiyorsunuz, Afrin’le oyalanmak yerine binlerce cana mal olan kararların alındığı ve örgütün ana üssünün bulunduğu Kandil’e neden girmiyorsunuz?
***
Münbiç’te ABD’ye kafa tutan Türkiye, Erbil’den Bağdat’tan çekiniyor olamaz…
Suriye’de savaş yokken de Kandil vardı…
Kandil dururken, Afrin’e girmenin terörü bitirmeye faydası yok.
Afrin’e operasyonun tek izahı var:
Zaten kuşatılmış bir bölge, dışarıdan yardım gelmesi çok zor bir bölge, elde ÖSO da var, sonuç alınması kolay olabilir. Siyaseten ‘zafer’ diye pazarlanması da tabii…
Derme çatma yerel güçlerin koruduğu Afrin’e operasyonun savaş propagandasına dönüştürülmesinin bir nedeni de işte bu…
***
Neredeyse her gün şehit cenazesi gelirken, acılar içinde bugünden söylenebilecek tek şey:
İktidar Suriye ve Kürt politikasında hatalarından ders çıkarmak yerine bir yenisini daha ekliyor…
[Erhan Başyurt] 13.2.2018 [TR724]
TSK’nın ‘öncü kolu’ gibi hareket eden ÖSO ve bileşenlerinin kayıp rakamları ise bilinmiyor…
***
Siyasiler her zaman olduğu gibi, ‘kat kat kayıp verdirdik’, ‘kanları yerde kalmayacak’ tarzı beylik açıklamalarla tepkileri törpülemeye çalışıyor.
Hatta savaşı ‘oyun’ zannedip, siyasi kürsülerde istismar peşindeler…
***
‘Ben de Afrin’e gitmek istiyorum’ diyen de, ‘Başbakan bizi Afrin’e götür’ diyerek Beşiktaşlı Nouma’ya tribünlerde yapılan eğlence amaçlı tezahüratı tekrarlayanlar da var.
Adalet Bakanı (!) çıtayı daha da yükseğe çıkararak ‘Türk milletinin bir özelliği de şehit olmasıdır’ dedi.
***
Ülkede ürküten bir savaş histerisi var. Aklı olan herkes tedirgin.
Birileri efsunlanmış ya da afyonlanmış gibi, ateşe uçuşan kelebekler misali kana doğru koşar adım gidiyor.
Daha doğrusu vatanın evlatlarını cepheye gönderiyor, kendi evlatlarını ve kendi canlarını koltuklarıyla beraber koruyorlar.
***
Sizi tutan mı var? Madem savaşı, madem şehitliği bu kadar arzuluyorsunuz işte Afrin orada, siz neden gitmiyorsunuz?
Sahi siyasilerin ya da komutanların askerlik çağında hiç evlatları yok mu?
Kaç tanesinin evladı bugüne kadar ‘Türk milletinin özelliğine uygun’ şekilde şehit düştü? Bırakın şehit olmayı, evladı gazi olan yani cephede savaşmış olan hiç var mı?
***
Savaşı kutsadıkları, halkı galeyana getirdikleri yetmiyor. Barış isteyeni de ‘hain’ ilan ediyorlar.
Önceleri AK-trollerin yaptığı tehditleri artık TV ekranlarında yandaş yazarlar açık açık dile getiriyorlar.
‘Afrin’de 11 şehit’ haberini manşet yaptığı için Cumhuriyet çalışanlarının ‘katledilmeleri mubah’ diyor. Öldürülmeleri caiz diyor… Açıktan hedef gösteriyorlar.
***
Oysa Suriye her geçen gün biraz daha derin bir batağa dönüşüyor.
ABD ve Rusya’nın nüfuz mücadelesinin bölgesel bir çatışmaya evrilmesi artık an meselesi…
***
Suriye paramparça…
Rusya ve İran destekli Esed’in denetiminde bölgeler…
İran ve Esed destekli silahlı milis gruplar…
Omurgasını ABD destekli ve PKK’nın Suriye kolu olarak bilinen YPG’nin oluşturduğu DSG (Demokratik Suriye Güçleri)…
Türkiye destekli ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) ve diğer yerel silahlı milis gruplar…
IŞİD ve El Kaide artığı radikal silahlı gruplar…
Bir de Suriye’nin yüzde 20’sini işgal altında tutan, zaman zaman da Esed ve İran destekli grupları havadan bombalayan İsrail…
***
Sadece son bir haftada yaşananlara bakın…
ABD destekli grupları Rusya destekli Esed ordusu bombaladı…
ABD misillemede bulundu ve Esed mevzilerini bombaladı…
Bu arada ABD, destek verdiği grupların denetimi altındaki bölgeyi güneye doğru genişletmek için operasyon başlattı…
Rusya’ya ait bir askeri uçak Türkiye destekli grupların yer aldığı kuzeydeki İdlib’de yerden havaya füzeyle düşürüldü.
Rusya ve Esed, bölgenin denetimini almak için saldırı başlattı…
İsrail’in Suriye’de Esed ve İran milislerinin olduğu bazı mevzileri bombalamasının ardından bir İsrail savaş uçağı Suriye tarafından düşürüldü.
İsrail de, İran’a ait bir insansız gözlem uçağını düşürdüğünü açıkladı…
Ardından Hatay yakınlarında bir Türk savaş helikopteri düşürüldü. İki pilot şehit oldu…
Türkiye bir günde tam 11 şehit verdi…
Dahası, Türkiye ABD destekli grupların kontrolündeki Menbiç’e de girmek istiyor. ABD, şu ana kadar kesin bir dille buna müsaade etmeyeceğini, gerekirse ‘sert karşılık’ vereceğini açıklıyor.
Yani Türkiye, NATO müttefiki ile karşı karşıya…
***
Türkiye işte böyle bir bölgeye kara operasyonu başlatmış durumda.
Ateş çemberinin içine girildi.
Türkiye’nin Afrin’i almasının ne Suriye’de barışa katkısı olacak ne de Türkiye için Suriye’den saldırı ihtimalini büsbütün ortadan kaldırmış olunacak.
***
Türkiye’nin tek derdi, güneyinde kesintisiz bir Kürt koridorunun oluşmasını engellemek.
Afrin’den Türkiye’ye bir saldırı olduğu için değil, bağımsız bir Kürdistan ileride Türkiye’yi de etkileyebilir diye…
Rusya, sıcak denizlere inmiş… İran, Şii yayını Akdeniz’e uzatıp Türkiye’yi kuşatmış… Radikal gruplara alan açılmış… Esed’in devrilmesi geciktirilmiş… Çatışmalar bölge savaşına dönüşmüş… Hiçbir şey umurlarında değil gibi…
Yani ‘stratejik sığlık’ veya ‘stratejik miyopluk’ yaşanıyor…
***
Afrin operasyonu yavaş ilerleyip can kayıpları da artınca, iktidar sığınacak yeni limanlar peşinde…
Önce ‘terör örgütü’ne karşı operasyon demişlerdi, şimdi ‘emperyalist güçlere karşı savaşıyoruz’, ‘bölge halkını zulümden kurtarmaya çalışıyoruz’ diyorlar…
İşin aslı şu: Terörle mücadele etmek, PKK’nın uzantılarına değil kendisine operasyon ile olur…
Kandil çeyrek asırdır yerinde duruyor. Çeyrek asırdır da aynı isimler örgütü yönetiyor.
Madem terörü bitirmek istiyorsunuz, Afrin’le oyalanmak yerine binlerce cana mal olan kararların alındığı ve örgütün ana üssünün bulunduğu Kandil’e neden girmiyorsunuz?
***
Münbiç’te ABD’ye kafa tutan Türkiye, Erbil’den Bağdat’tan çekiniyor olamaz…
Suriye’de savaş yokken de Kandil vardı…
Kandil dururken, Afrin’e girmenin terörü bitirmeye faydası yok.
Afrin’e operasyonun tek izahı var:
Zaten kuşatılmış bir bölge, dışarıdan yardım gelmesi çok zor bir bölge, elde ÖSO da var, sonuç alınması kolay olabilir. Siyaseten ‘zafer’ diye pazarlanması da tabii…
Derme çatma yerel güçlerin koruduğu Afrin’e operasyonun savaş propagandasına dönüştürülmesinin bir nedeni de işte bu…
***
Neredeyse her gün şehit cenazesi gelirken, acılar içinde bugünden söylenebilecek tek şey:
İktidar Suriye ve Kürt politikasında hatalarından ders çıkarmak yerine bir yenisini daha ekliyor…
[Erhan Başyurt] 13.2.2018 [TR724]
Türk milleti ‘Said-i Kürdi’nin hüsnü zannına ne kadar layık olabildi? [Bülent Keneş]
Fikirleriyle, başta Türkler olmak üzere, farklı milletlerden on milyonlara manevi rehberlik yapan Üstad Bediüzzaman Said Nursi (Said-i Kürdi diyenler de az değil), acaba biz Türkler konusunda yanılmış mıydı? Ya da bilmediğimiz bir şeyler, yani hepimizin bildiği bir “malum Türkler”in yanısıra kim olduklarını pek bilemediğimiz ve bugünlerde varlıklarına dair pek işaret göremediğimiz “hakiki Türkler” mi var?
Said Nursi bir Kürt’tü. Türkleri seven, müthiş bir hüsn-ü zanla onları açıktan methederek, yüceltmekten imtina etmeyecek kadar Türkperver olan bir Kürt. Peki biz Türkler onun bu methine ve hüsn-ü zannına ne kadar layıktık ya da ne kadar layık olabildik?
Said Nursi, “Her milletten ziyade yüksek bir haslet, bir manevi kahramanlık Türklerde görüyorum,” derken acaba gördüklerini mi ifade ediyordu, yoksa görmek istediklerini mi? “Ben bakıyorum; kim bana zulmediyor, dikkat ediyordum, onlar katiyen Türk değillerdir. Çünkü, hakiki Türklerde zulmetmek damarı yoktur. Bana zulmedenler, Türklük perdesi altına girmiş başka millettendir,” sözlerini biraz “Soyağacı mı, darağacı mı?” başlıklı yazının, biraz da bugün ülkenin her yanını kasıp kavurmakla kalmayıp sınırları aşan zulümlerin ışığında değerlendirip tarihi bir veri olarak mı almalıyız? Yoksa bu ifadeleri Said Nursi’nin yaşadığı devirde tevafuk ettiği insanlara dair şahsi ve subjektif tecrübeleri olarak mı değerlendirmeliyiz?
BAHSETTİĞİ O UÇAKLAR BUGÜN AFRİN’İ BOMBALAYAN UÇAKLAR MI?
Bediüzzaman’ın talebelerinden merhum Mustafa Sungur, Necmettin Şahiner’in “Son Şahitler” kitabında yer aldığı şekliyle, şunları söylüyordu: “Bir gün, Eskişehir’de, Yıldız Oteli’nin üst katında Hazret-i Üstad’ın odasında hizmetindeydik. Bir kuşluk vakti idi. Beş adet jet uçağı otelin üstünden şiddetli ses çıkararak geçtiler. Pencereler de açık idi. Hazret-i Üstad gülümseyerek, ‘İnşaallah bunlar bir zaman İslamiyete büyük hizmetler edecekler,’ dedi. Ve ilaveten, ‘Sungur, askeriyede bir ruh var. O ruh, benimle dosttur. Bilmiyorum, ya o bir kişidir veya cemaattir; sağdır ve ölüdür; velîdir veya kutubdur. Bilmiyorum, fakat bir ruh var ki; o ruh benimle dosttur,’ diye beyanda bulundular.”
Üstad Bediüzzaman’ın bahsettiği o savaş uçaklarının bugün yüzbinlerce insanın yaşadığı Afrin’i bombalayanlarla aynı uçaklar olduğunu ne kadar söyleyebiliriz? Tam olarak ne olduğunu “bilmiyorum” demekle birlikte kendisiyle “dost” olduğunu söylediği “askeriyedeki o ruh” ile dün Sur’u, Şırnak’ı, Silvan’ı, Nusaybin’i yerle bir eden, halen kendi silah arkadaşlarından binlercesine türlü iftiralar atmak suretiyle onları suçsuz günahsız zindanlara tıkmakla kalmayıp eşlerinin kızlarının ırzına göz dikebilen, dahası Suriye’deki Kürt yerleşim yerlerini havadan karadan bombalayan mevcut ruhun herhangi bir alakası olabilir mi?
Malumunuz Bediüzzaman Said Nursi, 1925 yılında yaşanan Şeyh Said Ayaklanması’na destek verdiği iddiasıyla Burdur’a sürgün edilmişti. Oysa Said Nursi, isyana desteğini isteyen Şeyh Said’e gönderdiği mektupta, “Yaptığınız mücadele kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Türk milleti İslâmiyet’e bayraktarlık etmiş, dini uğrunda yüz binlerle, milyonlarla şehid vermiş ve milyonlar veli yetiştirmiştir. Binaenaleyh ‘kahraman ve fedakar İslam müdafilerinin torunlarına, Türk milletine kılınç çekilmez’ ve ben de çekmem,” demişti.
Şeyh Said’in isyandaki haklılığı ya da haksızlığı hala tarihi bir tartışma konusu ama gerçek şu ki Bediüzzaman Said Nursi’nin “kahraman ve fedakar İslam müdafilerinin torunları” dediği Türkler Kürtlere, Kürtler de Türklere defalarca kılıç çekmekten geri durmadı. Üstad’ın salık verdiği olgunluğu maalesef ne Kürtler ne de Türkler gösterebildi. Belki de ne Kürtler ne de Türkler, Üstad Bediüzzaman’ın gördüğü veya haklarında hüsn-ü zan ettiği gibi, zulmetmekten uzak milletler değildi.
TARİHİ VERİLER ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’I MAALESEF DOĞRULAMIYOR
Tarihi veriler de bu konuda maalesef Bediüzzaman’ı doğrulamıyor. Hala Viyana kapılarına kadar dayanmakla övünen biz Türkler’in, yapıp ettikleriyle Türk olmayanların bilinçaltına işledikleri korkuların; edebiyat, sanat ve tarihi değerlendirmelerle birlikte pek çok Avrupa müzesinde sergilenen korkunç tablolarla bugüne kadar taşınan yaygın dehşet hissinin varlığı sadece “kahramanlıklarından”dan ötürü olmasa gerektir.
Türklerin bazılarını Kürtlerle birlikte giriştikleri zulümlerin, Bediüzzaman’dan öncesi ve sonrası olduğu gibi, bizzat kendisinin yaşadığı döneme denk gelenleri de görmezlikten gelinemeyecek bir yekün oluşturuyor. Bugün insan hakları duyarlılığının kat ettiği yol ışığında dönüp tekrar bakıldığında bu zulümlere dair Bediüzzaman’ın fazlaca kelam etmemiş olmasını ya aktüaliteyle ilişkisini kesmiş olmasının yol açtığı bilgisizliğine ya da, çok küçük bir ihtimal de olsa, bu konulardaki duyarsızlığına bağlamak gerekiyor.
Osmanlı hükûmetinin 1. Dünya Savaşı koşullarında, Ermeni vatandaşlarına karşı gerçekleştirdiği etnik temizlik, tehcir ve katliamlar sonucunda 800 bin ila 1,5 milyon arasında Ermeni’nin katledilmesi, Bediüzzaman’ın “Eski Said” döneminde gözlerinin önünde gerçekleşmişti. Ermeni Soykırımı, erkek nüfusun toptan öldürülmesi ya da askere alınarak zorla çalıştırılması ve sonrasında kadın, çocuk ve yaşlılarla birlikte ölüm yürüyüşü denilen şartlar altında Suriye’de bir çöle sürülmesiyle gerçekleşmişti. Yurtlarından sürülen Ermeniler, sürgün sırasında çok ciddi yiyecek ve su sıkıntısı yaşamış, soygun, tecavüz ve katliamlara maruz kalmıştı. Üstad Bediüzzaman’ın “zulmetmek damarı yoktur” dediği Türkler, bu apaçık zulüm ve korkunç katliamlarla yüzleşme yerine tüyler ürperten bu mirası bügün bile sahiplenmekle meşgul.
Hep Ermeni Soykırımı’nın gölgesinde kalan Süryani Soykırımı da I. Dünya Savaşı sırasında Türk ve Kürtlerin Süryanilere karşı giriştiği katliam neticesinde gerçekleşmişti. Tıpkı Ermenilerde olduğu gibi, Süryani soykırımı da Bediüzzaman’ın güncel siyasi konularla yakından ilgilendiği “Eski Said” döneminde, yani 1914-1920 yılları arasında gerçekleşmişti. Kuzey Mezopotamya ve kısmen Güneydoğu Anadolu’daki Asuri nüfus zorla göç ettirilmiş ve katledilmişti. Toplam ölü sayısının 270 bin ila 300 bin arasında olduğu ileri sürülmektedir. Ermenilerin aksine Süryaniler, Süryani Soykırımı’nı dünya çapında tanıtma konusunda güçlük çekmiştir. Katliamlardan sağ kalanların çok az olması bunun sebepleri arasında sayılmaktadır.
GAZ VE YANGIN BOMBALARIYLA GİRİŞİLEN DERSİM KATLİAMI KİMİN İŞİ?
1930’ların sonunda Dersim’de gerçekleştirilen soykırım boyutlarındaki katliamdan Bediüzzaman Said Nursi’nin hiçbir bilgisinin olmadığını savunmamız da imkansız. Bazı iddialara göre kendisi de bir Kürt olan devrin Başbakanı İsmet İnönü’nün 18 Haziran 1937’de Dersim için açıkladığı ‘Islahat Programı” insanlık dışı bir soykırımın devreye sokulmasıyla sonuçlanmıştı. 1937-1938 yıllarında Türk hükumeti ile Dersim’deki Alevi aşiretler arasındaki anlaşmazlıklar sonucu büyük bir katliam yaşanmıştır. Dersim’de devletin mutlak hakimiyetini sağlamak için Türk ordusu bir askeri harekât düzenlemiş ve bu harekât neticesinde, kimi kaynaklara göre, bölgede yaşayan 13 bin 160 kişi katledilmiş, 12 bin civarı insan ise zorunlu göçe zorlanmıştır. Bölgeden Ankara’ya gönderilen raporlarda, kadın ve çocuklar dahil olmak üzere, insanların zehirli gaz ve yangın bombaları kullanılarak imha edildiği yazılmaktadır.
Aynı şekilde, 2. Dünya Savaşı’nın devam etmekte olduğu 11 Kasım 1942 tarihinde 4305 sayılı kanunla konulan olağanüstü servet vergisi büyük trajedilere yol açmıştı. Üstad’ın zulmetme damarı olmadığını söylediği Türkler eliyle konulan Varlık Vergisi gayr-i müslim azınlıkların sadece mallarının gasbına değil, sürgün edildikleri ağır şartlar altında canlarına da mal olmuştu. Varlık Vergisi’ni ödeyemedikleri için 1,400 gayrimüslim vatandaş çalışma kamplarına yollanmıştı. Sadece Aşkale’ye gönderilenlerden 21’i (bir kaynağa göre 25’i) sert koşullar yüzünden hayatını kaybetmişti. Onlarca insan ise ruh ve beden sağlığını ya da üzüntüden hayatını kaybetmişti. Varlık Vergisi listelerinde toplam 114 bin 368 kişi vardı. Türk devleti zor kullanarak bunlardan 314,9 milyon TL gaspetmişti. Bu tahsilat, 394 milyon TL olan 1942 devlet bütçesinin yüzde 80’ini buluyordu. Varlık Vergisi, Türkiye’deki Rum, Yahudi ve Ermeni vatandaşların hak ve hukuklarını yok saymış, ticaret ve sanayideki etkinliklerini kırmış, onlara ait ticari inisiyatif, servet ve sermayenin Türklere aktarımında kullanılmış ve azınlıklar açısından tam bir yıkım olmuştur.
Üstad Bediüzzaman’ın hayatının son yıllarına denk gelen İstanbul Pogrom’u da İstanbul’da yaşayan Rum azınlığa karşı Türklerin 6-7 Eylül 1955’te gerçekleşen organize bir toplu saldırısıydı. Derin devletin organize ettiği olaylar, Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin bombalandığını iddia eden yalan haberlerle tetiklenmişti. Resmi rakamlara göre, aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5,300’ü aşkın, gayriresmi kaynaklara göre ise 7 bine yakın gayri menkul tahrip edilmişti. Milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılmış, yağmalanmıştı. İstanbul’da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verilmişti. Türk basınına göre 11, Yunan kaynaklarına göre 15 kişi öldürülmüştü. Yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayriresmi kaynaklara göre 300’dü. 6-7 Eylül olayları ile ilgili doktora çalışması yapan Dr. Dilek Güven’e göre ise, ölü sayısının az oluşu gruplara “ölü olmasın” emri verilmesi sebebiyleydi. Güven, resmi rakamlara göre 60 olan o gece tecavüze uğrayan kadın sayısının gerçekte 400’e yakın olduğunu da söylüyor. İşin daha garibi ise işlenen tüm bu suçlar karşısında kimsenin herhangi bir ceza almaması ve olayların üzerinin örtülmesi olmuştur.
BİZZAT KENDİSİNİN MARUZ KALDIĞI ZULÜMLER NURSİ’Yİ YANLIŞLIYOR
Türklerin Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin hüsnü zannına ne kadar layık olduğunu anlamak için sadece Üstad’ın kendisinin maruz kaldığı zulümlere bakmak bile yeterliyken, bu hüsnü zannı boşa çıkarmak için elinden geleni ardına koymayan Türkler, Üstad’ın ölümünden sonra da zulümlerine devam etmişlerdir.
Mesela, 19-26 Aralık 1978 tarihleri arasında Kahramanmaraş’ta Alevilere yönelik tam bir katliam gerçekleştirmişlerdir. 150 kişiyi öldürmüş, Alevilere ait 200’ün üzerinde evi yakmışlar, 100’e yakın işyerini tahrip etmişlerdir. Aynı şekilde, 1980 Mayıs-Temmuz aylarında Çorum’da siyasi ve dini temelli olarak yaşanan kanlı olaylarda çoğu Alevi olmak üzere 57 kişi ölmüş, yüzlerce kişi ise yaralanmıştır. Yine, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta yapılan Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli Türkler’in radikal İslamcı versiyonları tarafından yakılmış ve çoğunluğu Alevi olmak üzere 33 yazar, ozan, düşünür ile 2 otel çalışanı yanarak ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybetmiştir.
Öte yandan, malum olduğu üzere Türkiye, kökleri Cumhuriyet öncesi yıllara dayanan bir Kürt sorunu yaşamaktadır. Ülkede süregelen demokrasi ve insancıl hukuk açığından dolayı Kürtlerin en tabii sosyal, kültürel ve siyasal hak talepleri karşılanamamış ve bu durum çeşitli aşırıcı grupların istismar edebileceği münbit bir alan oluşturmuştur. Kürt sorunu aynı zamanda toplumsal nefretin oluşmasına yol açmış, devletin ya da toplumdaki aşırıcı grupların fiili kıyımlara yönelmesine fırsat sunmuştur.
1984 yılından beri terör örgütü PKK, bu zemini istismar etmiş ve sadece ölüm vaat etmek suretiyle bile kitleleri yanına çekebilmiştir. Bugüne kadar 50 bine yakın insanın ölümüne yol açan Kürt sorunu çıkışlı PKK terörü, 2000’li yılların başında bir duraksama yaşamış, ancak 7 Haziran 2015 seçimleri öncesi milliyetçi-siyasal İslamcı ittifakına dayalı yeni siyasi hesapların peşine düşen Erdoğan’ın “çözüm süreci”ne son vermesi üzerine 20 Temmuz 2015 tarihinden itibaren yeniden alevlenmiştir.
SİVİL KÜRTLERİ EVLERİNDE DİRİ DİRİ YAKANLAR HANGİ MİLLETEN ACABA?
Kürt köyleri ve kentleri, belki tarihlerinde ilk defa, aylarca polis ve asker tarafından kuşatılmış ve meskun mahallerde PKK terör örgütü militanlarıyla mücadele iddiasıyla yüzbinlerce sivil Kürt vatandaş evlerinden çıkarılarak göçe zorlanmıştır. Bu süreçte yüzlerce sivil Kürt katledilmiş, tarihi değeri de olan şehirler, yapılar ve evler yerle bir edilmiştir. Konuyla ilgili 10 Mart 2017 tarihinde bir rapor yayınlayan Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komisyonu, o güne kadar geçen süreçteki yıkım ve ölümleri kayıt altına almıştır. Raporda, aralarında 800 güvenlik görevlisinin de bulunduğu 2 bine yakın kişinin hayatını kaybettiği, ciddi insan hakları ihlalleri yaşandığı ifade edilmiştir. 25 sayfalık raporda Temmuz 2015 ile Aralık 2016 tarihleri arasında güvenlik güçlerinin operasyonlarında “ağır yıkım, öldürme ve birçok diğer ciddi insan hakları ihlallerine” ilişkin bulgulara geniş yer verilmiştir.
Raporda yer verilen uydu görüntüleriyle bölgedeki 30’dan fazla şehirde “meskun mahallerin ağır silahlarla büyük yıkıma uğratıldığı” kayıtlara geçirilmiştir. Operasyonlar nedeniyle 500 bine yakın insanın evlerinden edildiğine dikkat çekilen raporda, 2016’nın başında, Şırnak’ın Cizre ilçesinde “189 erkek, kadın ve çocuğun haftalarca su, gıda, tıbbi yardım ve elektriğe erişimleri olmadan, evlerinin bodrumunda hapsedildiği, ardından topçu ateşinin neden olduğu yangında öldüğü,” ifade edilmiştir. Bu katliamlardan dolayı tek bir şüphelinin bile tutuklanmadığı, bir kişinin bile soruşturulmadığını kaydeden BM raporunda şöyle denilmiştir: “Bölgedeki yetkililer, aşırı güç kullanımı, ağır silahlara başvurulması ve ölümlere ilişkin soruşturma açmak yerine öldürülen insanları terör örgütlerine katılmakla suçlamış, bu kişilerin ailelerine karşı baskıcı tedbirler almıştır.”
Özellikle Mardin’in Nusaybin, Diyarbakır’ın tarihi Sur ilçeleri bir kültürel soykırıma uğramış, bu ilçelerdeki binaların yaklaşık yüzde 70’i sistematik bombardımana tutularak tamamen yıkılmıştır. Yaşanan yıkım sonrasında devlet söz konusu bölgeleri kamulaştırmıştır. Bu arada, 10 bin öğretmen de herhangi hukuki bir süreç işletilmeden PKK ile ilişkileri olduğu iddiasıyla kamu görevlerinden çıkarılmış, demokratik yollardan seçilmiş Kürt siyasetçiler ve onlarca Kürt gazeteci hapse atılmıştır. Sivil toplum örgütlerinin kapılarına kilit vurulmuş, özellikle Kürtçe yayın yapan basın kuruluşları ile gazetecilik meslek kuruluşları kapatılmıştır.
PEKİ TÜRK’ÜN TÜRK’E YAPTIĞI ZULMÜN HESABINI KİMDEN SORACAĞIZ?
Türklerin zulmü sadece Türk ya da Müslüman olmayanlara yönelmemiş, çoğunluk itibariyle Türk olan Gülen Hareketi’ni de hedef almıştır. 150 binden fazla insan işlerinden edilmiş, 1 milyonu aşan insan açlığa ve yokluğa itilmiştir. Yüzbini aşkın insan suçsuz yere gözaltına alınmış, onbinlercesinin malvarlıkları gasp edilmiş, 60 binden fazlası hapse atılmıştır. Binlerce insan yurtdışına çıkmak zorunda bırakılırken, binlerce insana sistematik işkenceler uygulanmış, onlarcası gördükleri işkence ve kötü muamele sonucu hayatını kaybetmiştir.
Bu süreçte Üstad Bediüzzaman’ın “zulmetmek damarı yoktur” dediği o “hakiki Türkler”in izine bir türlü rastlanamamış, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin söylemlerinde “necip millet” şeklinde ifade edilen Türklerin yüzde 90’ında ne o bahsedilen necabet ne de nezahet görülmemiştir. Tam tersine, yapılan kamuoyu araştırmalarına da yansıdığı şekliyle, ekser çoğunluğunun sistematik bir şekilde yapılan alçakça, ahlaksızca her türlü zulmün ortağı ya da dilsiz şeytanlar gibi susarak zımni destekçileri oldukları görülmüştür.
Bediüzzaman Said Nursi gibi harikulade bir dimağın, bugün Afrin’de kendilerine herhangi bir tehdit oluşturmayan Kürt halkını tankları, topları, uçaklarıyla bombalayan Türklerin, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, katliamlar, soykırımlar ve zulümlerle olan ilişkilerinin ne olduğunu görmeme, bilmeme ihtimali elbette yoktu. Yine de tarih içerisinde dönemsel olarak sergiledikleri hayırhahlığa minnet kabilinden, Türklerin hep öyle olmalarını arzu ettiği için, belli ki bir temennisini ve tarihi gerçekliklerle pek bağdaştırılamayacak dahi olsa Türklere dair güçlü bir hüsn-ü zannını dile getirmişti.
Bir mensubu olduğum Türkler, ne yazık ki, Bediüzzaman’ın bu temennisine ve hüsnü zannına ne dün ne de bugün layık olmayı başarabildiler…
[Bülent Keneş] 13.2.2018 [TR724]
Said Nursi bir Kürt’tü. Türkleri seven, müthiş bir hüsn-ü zanla onları açıktan methederek, yüceltmekten imtina etmeyecek kadar Türkperver olan bir Kürt. Peki biz Türkler onun bu methine ve hüsn-ü zannına ne kadar layıktık ya da ne kadar layık olabildik?
Said Nursi, “Her milletten ziyade yüksek bir haslet, bir manevi kahramanlık Türklerde görüyorum,” derken acaba gördüklerini mi ifade ediyordu, yoksa görmek istediklerini mi? “Ben bakıyorum; kim bana zulmediyor, dikkat ediyordum, onlar katiyen Türk değillerdir. Çünkü, hakiki Türklerde zulmetmek damarı yoktur. Bana zulmedenler, Türklük perdesi altına girmiş başka millettendir,” sözlerini biraz “Soyağacı mı, darağacı mı?” başlıklı yazının, biraz da bugün ülkenin her yanını kasıp kavurmakla kalmayıp sınırları aşan zulümlerin ışığında değerlendirip tarihi bir veri olarak mı almalıyız? Yoksa bu ifadeleri Said Nursi’nin yaşadığı devirde tevafuk ettiği insanlara dair şahsi ve subjektif tecrübeleri olarak mı değerlendirmeliyiz?
BAHSETTİĞİ O UÇAKLAR BUGÜN AFRİN’İ BOMBALAYAN UÇAKLAR MI?
Bediüzzaman’ın talebelerinden merhum Mustafa Sungur, Necmettin Şahiner’in “Son Şahitler” kitabında yer aldığı şekliyle, şunları söylüyordu: “Bir gün, Eskişehir’de, Yıldız Oteli’nin üst katında Hazret-i Üstad’ın odasında hizmetindeydik. Bir kuşluk vakti idi. Beş adet jet uçağı otelin üstünden şiddetli ses çıkararak geçtiler. Pencereler de açık idi. Hazret-i Üstad gülümseyerek, ‘İnşaallah bunlar bir zaman İslamiyete büyük hizmetler edecekler,’ dedi. Ve ilaveten, ‘Sungur, askeriyede bir ruh var. O ruh, benimle dosttur. Bilmiyorum, ya o bir kişidir veya cemaattir; sağdır ve ölüdür; velîdir veya kutubdur. Bilmiyorum, fakat bir ruh var ki; o ruh benimle dosttur,’ diye beyanda bulundular.”
Üstad Bediüzzaman’ın bahsettiği o savaş uçaklarının bugün yüzbinlerce insanın yaşadığı Afrin’i bombalayanlarla aynı uçaklar olduğunu ne kadar söyleyebiliriz? Tam olarak ne olduğunu “bilmiyorum” demekle birlikte kendisiyle “dost” olduğunu söylediği “askeriyedeki o ruh” ile dün Sur’u, Şırnak’ı, Silvan’ı, Nusaybin’i yerle bir eden, halen kendi silah arkadaşlarından binlercesine türlü iftiralar atmak suretiyle onları suçsuz günahsız zindanlara tıkmakla kalmayıp eşlerinin kızlarının ırzına göz dikebilen, dahası Suriye’deki Kürt yerleşim yerlerini havadan karadan bombalayan mevcut ruhun herhangi bir alakası olabilir mi?
Malumunuz Bediüzzaman Said Nursi, 1925 yılında yaşanan Şeyh Said Ayaklanması’na destek verdiği iddiasıyla Burdur’a sürgün edilmişti. Oysa Said Nursi, isyana desteğini isteyen Şeyh Said’e gönderdiği mektupta, “Yaptığınız mücadele kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Türk milleti İslâmiyet’e bayraktarlık etmiş, dini uğrunda yüz binlerle, milyonlarla şehid vermiş ve milyonlar veli yetiştirmiştir. Binaenaleyh ‘kahraman ve fedakar İslam müdafilerinin torunlarına, Türk milletine kılınç çekilmez’ ve ben de çekmem,” demişti.
Şeyh Said’in isyandaki haklılığı ya da haksızlığı hala tarihi bir tartışma konusu ama gerçek şu ki Bediüzzaman Said Nursi’nin “kahraman ve fedakar İslam müdafilerinin torunları” dediği Türkler Kürtlere, Kürtler de Türklere defalarca kılıç çekmekten geri durmadı. Üstad’ın salık verdiği olgunluğu maalesef ne Kürtler ne de Türkler gösterebildi. Belki de ne Kürtler ne de Türkler, Üstad Bediüzzaman’ın gördüğü veya haklarında hüsn-ü zan ettiği gibi, zulmetmekten uzak milletler değildi.
TARİHİ VERİLER ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’I MAALESEF DOĞRULAMIYOR
Tarihi veriler de bu konuda maalesef Bediüzzaman’ı doğrulamıyor. Hala Viyana kapılarına kadar dayanmakla övünen biz Türkler’in, yapıp ettikleriyle Türk olmayanların bilinçaltına işledikleri korkuların; edebiyat, sanat ve tarihi değerlendirmelerle birlikte pek çok Avrupa müzesinde sergilenen korkunç tablolarla bugüne kadar taşınan yaygın dehşet hissinin varlığı sadece “kahramanlıklarından”dan ötürü olmasa gerektir.
Türklerin bazılarını Kürtlerle birlikte giriştikleri zulümlerin, Bediüzzaman’dan öncesi ve sonrası olduğu gibi, bizzat kendisinin yaşadığı döneme denk gelenleri de görmezlikten gelinemeyecek bir yekün oluşturuyor. Bugün insan hakları duyarlılığının kat ettiği yol ışığında dönüp tekrar bakıldığında bu zulümlere dair Bediüzzaman’ın fazlaca kelam etmemiş olmasını ya aktüaliteyle ilişkisini kesmiş olmasının yol açtığı bilgisizliğine ya da, çok küçük bir ihtimal de olsa, bu konulardaki duyarsızlığına bağlamak gerekiyor.
Osmanlı hükûmetinin 1. Dünya Savaşı koşullarında, Ermeni vatandaşlarına karşı gerçekleştirdiği etnik temizlik, tehcir ve katliamlar sonucunda 800 bin ila 1,5 milyon arasında Ermeni’nin katledilmesi, Bediüzzaman’ın “Eski Said” döneminde gözlerinin önünde gerçekleşmişti. Ermeni Soykırımı, erkek nüfusun toptan öldürülmesi ya da askere alınarak zorla çalıştırılması ve sonrasında kadın, çocuk ve yaşlılarla birlikte ölüm yürüyüşü denilen şartlar altında Suriye’de bir çöle sürülmesiyle gerçekleşmişti. Yurtlarından sürülen Ermeniler, sürgün sırasında çok ciddi yiyecek ve su sıkıntısı yaşamış, soygun, tecavüz ve katliamlara maruz kalmıştı. Üstad Bediüzzaman’ın “zulmetmek damarı yoktur” dediği Türkler, bu apaçık zulüm ve korkunç katliamlarla yüzleşme yerine tüyler ürperten bu mirası bügün bile sahiplenmekle meşgul.
Hep Ermeni Soykırımı’nın gölgesinde kalan Süryani Soykırımı da I. Dünya Savaşı sırasında Türk ve Kürtlerin Süryanilere karşı giriştiği katliam neticesinde gerçekleşmişti. Tıpkı Ermenilerde olduğu gibi, Süryani soykırımı da Bediüzzaman’ın güncel siyasi konularla yakından ilgilendiği “Eski Said” döneminde, yani 1914-1920 yılları arasında gerçekleşmişti. Kuzey Mezopotamya ve kısmen Güneydoğu Anadolu’daki Asuri nüfus zorla göç ettirilmiş ve katledilmişti. Toplam ölü sayısının 270 bin ila 300 bin arasında olduğu ileri sürülmektedir. Ermenilerin aksine Süryaniler, Süryani Soykırımı’nı dünya çapında tanıtma konusunda güçlük çekmiştir. Katliamlardan sağ kalanların çok az olması bunun sebepleri arasında sayılmaktadır.
GAZ VE YANGIN BOMBALARIYLA GİRİŞİLEN DERSİM KATLİAMI KİMİN İŞİ?
1930’ların sonunda Dersim’de gerçekleştirilen soykırım boyutlarındaki katliamdan Bediüzzaman Said Nursi’nin hiçbir bilgisinin olmadığını savunmamız da imkansız. Bazı iddialara göre kendisi de bir Kürt olan devrin Başbakanı İsmet İnönü’nün 18 Haziran 1937’de Dersim için açıkladığı ‘Islahat Programı” insanlık dışı bir soykırımın devreye sokulmasıyla sonuçlanmıştı. 1937-1938 yıllarında Türk hükumeti ile Dersim’deki Alevi aşiretler arasındaki anlaşmazlıklar sonucu büyük bir katliam yaşanmıştır. Dersim’de devletin mutlak hakimiyetini sağlamak için Türk ordusu bir askeri harekât düzenlemiş ve bu harekât neticesinde, kimi kaynaklara göre, bölgede yaşayan 13 bin 160 kişi katledilmiş, 12 bin civarı insan ise zorunlu göçe zorlanmıştır. Bölgeden Ankara’ya gönderilen raporlarda, kadın ve çocuklar dahil olmak üzere, insanların zehirli gaz ve yangın bombaları kullanılarak imha edildiği yazılmaktadır.
Aynı şekilde, 2. Dünya Savaşı’nın devam etmekte olduğu 11 Kasım 1942 tarihinde 4305 sayılı kanunla konulan olağanüstü servet vergisi büyük trajedilere yol açmıştı. Üstad’ın zulmetme damarı olmadığını söylediği Türkler eliyle konulan Varlık Vergisi gayr-i müslim azınlıkların sadece mallarının gasbına değil, sürgün edildikleri ağır şartlar altında canlarına da mal olmuştu. Varlık Vergisi’ni ödeyemedikleri için 1,400 gayrimüslim vatandaş çalışma kamplarına yollanmıştı. Sadece Aşkale’ye gönderilenlerden 21’i (bir kaynağa göre 25’i) sert koşullar yüzünden hayatını kaybetmişti. Onlarca insan ise ruh ve beden sağlığını ya da üzüntüden hayatını kaybetmişti. Varlık Vergisi listelerinde toplam 114 bin 368 kişi vardı. Türk devleti zor kullanarak bunlardan 314,9 milyon TL gaspetmişti. Bu tahsilat, 394 milyon TL olan 1942 devlet bütçesinin yüzde 80’ini buluyordu. Varlık Vergisi, Türkiye’deki Rum, Yahudi ve Ermeni vatandaşların hak ve hukuklarını yok saymış, ticaret ve sanayideki etkinliklerini kırmış, onlara ait ticari inisiyatif, servet ve sermayenin Türklere aktarımında kullanılmış ve azınlıklar açısından tam bir yıkım olmuştur.
Üstad Bediüzzaman’ın hayatının son yıllarına denk gelen İstanbul Pogrom’u da İstanbul’da yaşayan Rum azınlığa karşı Türklerin 6-7 Eylül 1955’te gerçekleşen organize bir toplu saldırısıydı. Derin devletin organize ettiği olaylar, Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin bombalandığını iddia eden yalan haberlerle tetiklenmişti. Resmi rakamlara göre, aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5,300’ü aşkın, gayriresmi kaynaklara göre ise 7 bine yakın gayri menkul tahrip edilmişti. Milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılmış, yağmalanmıştı. İstanbul’da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verilmişti. Türk basınına göre 11, Yunan kaynaklarına göre 15 kişi öldürülmüştü. Yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayriresmi kaynaklara göre 300’dü. 6-7 Eylül olayları ile ilgili doktora çalışması yapan Dr. Dilek Güven’e göre ise, ölü sayısının az oluşu gruplara “ölü olmasın” emri verilmesi sebebiyleydi. Güven, resmi rakamlara göre 60 olan o gece tecavüze uğrayan kadın sayısının gerçekte 400’e yakın olduğunu da söylüyor. İşin daha garibi ise işlenen tüm bu suçlar karşısında kimsenin herhangi bir ceza almaması ve olayların üzerinin örtülmesi olmuştur.
BİZZAT KENDİSİNİN MARUZ KALDIĞI ZULÜMLER NURSİ’Yİ YANLIŞLIYOR
Türklerin Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin hüsnü zannına ne kadar layık olduğunu anlamak için sadece Üstad’ın kendisinin maruz kaldığı zulümlere bakmak bile yeterliyken, bu hüsnü zannı boşa çıkarmak için elinden geleni ardına koymayan Türkler, Üstad’ın ölümünden sonra da zulümlerine devam etmişlerdir.
Mesela, 19-26 Aralık 1978 tarihleri arasında Kahramanmaraş’ta Alevilere yönelik tam bir katliam gerçekleştirmişlerdir. 150 kişiyi öldürmüş, Alevilere ait 200’ün üzerinde evi yakmışlar, 100’e yakın işyerini tahrip etmişlerdir. Aynı şekilde, 1980 Mayıs-Temmuz aylarında Çorum’da siyasi ve dini temelli olarak yaşanan kanlı olaylarda çoğu Alevi olmak üzere 57 kişi ölmüş, yüzlerce kişi ise yaralanmıştır. Yine, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta yapılan Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli Türkler’in radikal İslamcı versiyonları tarafından yakılmış ve çoğunluğu Alevi olmak üzere 33 yazar, ozan, düşünür ile 2 otel çalışanı yanarak ya da dumandan boğularak hayatlarını kaybetmiştir.
Öte yandan, malum olduğu üzere Türkiye, kökleri Cumhuriyet öncesi yıllara dayanan bir Kürt sorunu yaşamaktadır. Ülkede süregelen demokrasi ve insancıl hukuk açığından dolayı Kürtlerin en tabii sosyal, kültürel ve siyasal hak talepleri karşılanamamış ve bu durum çeşitli aşırıcı grupların istismar edebileceği münbit bir alan oluşturmuştur. Kürt sorunu aynı zamanda toplumsal nefretin oluşmasına yol açmış, devletin ya da toplumdaki aşırıcı grupların fiili kıyımlara yönelmesine fırsat sunmuştur.
1984 yılından beri terör örgütü PKK, bu zemini istismar etmiş ve sadece ölüm vaat etmek suretiyle bile kitleleri yanına çekebilmiştir. Bugüne kadar 50 bine yakın insanın ölümüne yol açan Kürt sorunu çıkışlı PKK terörü, 2000’li yılların başında bir duraksama yaşamış, ancak 7 Haziran 2015 seçimleri öncesi milliyetçi-siyasal İslamcı ittifakına dayalı yeni siyasi hesapların peşine düşen Erdoğan’ın “çözüm süreci”ne son vermesi üzerine 20 Temmuz 2015 tarihinden itibaren yeniden alevlenmiştir.
SİVİL KÜRTLERİ EVLERİNDE DİRİ DİRİ YAKANLAR HANGİ MİLLETEN ACABA?
Kürt köyleri ve kentleri, belki tarihlerinde ilk defa, aylarca polis ve asker tarafından kuşatılmış ve meskun mahallerde PKK terör örgütü militanlarıyla mücadele iddiasıyla yüzbinlerce sivil Kürt vatandaş evlerinden çıkarılarak göçe zorlanmıştır. Bu süreçte yüzlerce sivil Kürt katledilmiş, tarihi değeri de olan şehirler, yapılar ve evler yerle bir edilmiştir. Konuyla ilgili 10 Mart 2017 tarihinde bir rapor yayınlayan Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komisyonu, o güne kadar geçen süreçteki yıkım ve ölümleri kayıt altına almıştır. Raporda, aralarında 800 güvenlik görevlisinin de bulunduğu 2 bine yakın kişinin hayatını kaybettiği, ciddi insan hakları ihlalleri yaşandığı ifade edilmiştir. 25 sayfalık raporda Temmuz 2015 ile Aralık 2016 tarihleri arasında güvenlik güçlerinin operasyonlarında “ağır yıkım, öldürme ve birçok diğer ciddi insan hakları ihlallerine” ilişkin bulgulara geniş yer verilmiştir.
Raporda yer verilen uydu görüntüleriyle bölgedeki 30’dan fazla şehirde “meskun mahallerin ağır silahlarla büyük yıkıma uğratıldığı” kayıtlara geçirilmiştir. Operasyonlar nedeniyle 500 bine yakın insanın evlerinden edildiğine dikkat çekilen raporda, 2016’nın başında, Şırnak’ın Cizre ilçesinde “189 erkek, kadın ve çocuğun haftalarca su, gıda, tıbbi yardım ve elektriğe erişimleri olmadan, evlerinin bodrumunda hapsedildiği, ardından topçu ateşinin neden olduğu yangında öldüğü,” ifade edilmiştir. Bu katliamlardan dolayı tek bir şüphelinin bile tutuklanmadığı, bir kişinin bile soruşturulmadığını kaydeden BM raporunda şöyle denilmiştir: “Bölgedeki yetkililer, aşırı güç kullanımı, ağır silahlara başvurulması ve ölümlere ilişkin soruşturma açmak yerine öldürülen insanları terör örgütlerine katılmakla suçlamış, bu kişilerin ailelerine karşı baskıcı tedbirler almıştır.”
Özellikle Mardin’in Nusaybin, Diyarbakır’ın tarihi Sur ilçeleri bir kültürel soykırıma uğramış, bu ilçelerdeki binaların yaklaşık yüzde 70’i sistematik bombardımana tutularak tamamen yıkılmıştır. Yaşanan yıkım sonrasında devlet söz konusu bölgeleri kamulaştırmıştır. Bu arada, 10 bin öğretmen de herhangi hukuki bir süreç işletilmeden PKK ile ilişkileri olduğu iddiasıyla kamu görevlerinden çıkarılmış, demokratik yollardan seçilmiş Kürt siyasetçiler ve onlarca Kürt gazeteci hapse atılmıştır. Sivil toplum örgütlerinin kapılarına kilit vurulmuş, özellikle Kürtçe yayın yapan basın kuruluşları ile gazetecilik meslek kuruluşları kapatılmıştır.
PEKİ TÜRK’ÜN TÜRK’E YAPTIĞI ZULMÜN HESABINI KİMDEN SORACAĞIZ?
Türklerin zulmü sadece Türk ya da Müslüman olmayanlara yönelmemiş, çoğunluk itibariyle Türk olan Gülen Hareketi’ni de hedef almıştır. 150 binden fazla insan işlerinden edilmiş, 1 milyonu aşan insan açlığa ve yokluğa itilmiştir. Yüzbini aşkın insan suçsuz yere gözaltına alınmış, onbinlercesinin malvarlıkları gasp edilmiş, 60 binden fazlası hapse atılmıştır. Binlerce insan yurtdışına çıkmak zorunda bırakılırken, binlerce insana sistematik işkenceler uygulanmış, onlarcası gördükleri işkence ve kötü muamele sonucu hayatını kaybetmiştir.
Bu süreçte Üstad Bediüzzaman’ın “zulmetmek damarı yoktur” dediği o “hakiki Türkler”in izine bir türlü rastlanamamış, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin söylemlerinde “necip millet” şeklinde ifade edilen Türklerin yüzde 90’ında ne o bahsedilen necabet ne de nezahet görülmemiştir. Tam tersine, yapılan kamuoyu araştırmalarına da yansıdığı şekliyle, ekser çoğunluğunun sistematik bir şekilde yapılan alçakça, ahlaksızca her türlü zulmün ortağı ya da dilsiz şeytanlar gibi susarak zımni destekçileri oldukları görülmüştür.
Bediüzzaman Said Nursi gibi harikulade bir dimağın, bugün Afrin’de kendilerine herhangi bir tehdit oluşturmayan Kürt halkını tankları, topları, uçaklarıyla bombalayan Türklerin, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, katliamlar, soykırımlar ve zulümlerle olan ilişkilerinin ne olduğunu görmeme, bilmeme ihtimali elbette yoktu. Yine de tarih içerisinde dönemsel olarak sergiledikleri hayırhahlığa minnet kabilinden, Türklerin hep öyle olmalarını arzu ettiği için, belli ki bir temennisini ve tarihi gerçekliklerle pek bağdaştırılamayacak dahi olsa Türklere dair güçlü bir hüsn-ü zannını dile getirmişti.
Bir mensubu olduğum Türkler, ne yazık ki, Bediüzzaman’ın bu temennisine ve hüsnü zannına ne dün ne de bugün layık olmayı başarabildiler…
[Bülent Keneş] 13.2.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)