Yirmi ikinci söz [Safvet Senih]

Üstad Bediüzzaman Hazretleri; Yirmi İkinci Söz’ün Birinci Makamında:

“Bismillahirrahmanirrahim. ‘Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağın üstüne indirseydik, o dağın Allah’a olan haşyet ve taziminden dolayı başını eğip paramparça olduğunu görürdün… İşte bunlar bir takım misallerdir ki, düşünüp istifade etmeleri için, Biz onları insanlara anlatıyoruz.’ (Haşir Suresi, 59/21)  ‘Bunlar bir takım misallerdir ki, düşünüp istifade etsinler diye Biz onları insanlara anlatıyoruz.” (İbrahim Suresi, 14/25) âyetlerini bu Risaleye serlevha yapmış. Çünkü derin ve ince hakikatler ancak böyle temsiller, mecazları, kinayeler ve istiarelerle anlatılabilir…

İşte bir temsille Üstad Hazretleri meseleye giriş yaparak diyor ki:

“Bir zaman iki adam, bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir tesir altında kendilerine geldiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki, acîb bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki, kemâl-i intizamından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir. Kemâl-i hayretlerinden ( son derece hayret ve şaşkınlıklarından ) etraflarına baktılar, gördüler ki: Bir cihette bakılsa muntazam bir memleket… Bir cihette bakılsa, gayet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır. Şu acip âlemde gezerek seyran ettiler. Gördüler ki, bir kısım mahluklar var, bir tarz ile konuşuyorlar. Fakat bunlar, onların dillerini bilmiyorlar. Yalnız işaretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.

“O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: ‘Şu acip âlemin elbette bir Müdebbir’i (idare edip düzenleyen) ve şu muntazam memleketin bir MÂLİK’i şu mükemmel şehrin bir SÂHİBİ, şu sanatlı yapılmış sarayın bir USTASI vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünkü; anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren O’dur. O’nu tanımazsak kim bize meded verecek? Dillerini bilmediğimiz ve bizi dinlemeyen şu âcib mahlûklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket suretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hârika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın çeçit çeşit güzellikleriyle süsleyen ve ibret veren mucizeleriyle donatan bir Zât, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. O’nu tanımalıyız. Hem, ne istediğini bilmemiz lâzımdır.”

“Öteki adam dedi: ‘İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir Zât bulunsun ve bütün bu âlemi tek başıyla idare etsin.’

“Arkadaşı cevaben dedi ki: ‘Bunu tanımazsak, lâkayt kalsak, menfaati hiç yok; zararı olsa pek azîmdir. Eğer tanımasına çalışsak, meşakkati pek hafiftir, menfaati olursa, pek büyüktür. Onun için Ona karşı lâkayt kalmak, hiç akıl kârı değildir.”

“O serseri adam dedi: ‘Ben bütün rahatımı, keyfimi, O’nu düşünmemekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesadüfî ve karmakarışık işlerdir, kendi kendine dönüyor; benim neme lâzım!”

“Akıllı arkadaşı ona dedi: ‘Senin bu temerrüdün (inat edip direnmen) beni de, belki çokları da belâya atacaktır. Bir edepsizin yüzünden, bazan olur ki; bir memleket harap olur.”

“Yine o serseri dönüp dedi ki: ‘Ya katiyyen  bana isbat et ki; bu koca memleketin tek bir Mâliki, tek bir Sâni’i (Yaradanı, Sanatkârı) vardır. Yahut bana ilişme.”

“Cevaben arkadaşı dedi: ‘Madem inadın divanelik derecesine çıkmış, o inadınla bizi ve belki memleketi bir kahre giriftar edeceksin; ben de sana ‘On İki Bürhan’ ile göstereceğim ki: Bir saray gibi şu âlemin bir şehir gibi memleketin, tek bir ustası vardır ve o usta, her şeyi idare eden yalnız O’dur. Hiçbir cihette noksaniyeti yoktur. Bize görünmeyen o usta, bizi ve her şeyi görür ve sözlerini işitir. Bütün işleri  mucize ve harikadır. Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahlûklar onun memurlarıdır.”

“Birinci Bürhan: Gel her tarafa bak, her şeye dikkat et! Bütün bu işleri içinde gizli bir el işliyor. Çünkü: Bak, bir dirhem kadar kuvveti olmayan bir çekirdek küçüklüğünde  bir şey, binler batman yükü kaldırıyor. (Ağaçların başlarında taşıyan çekirdeklere işarettir.) Zerre kadar şuuru olmayan, gayet hakimane işler görüyor. (Kendi kendine yükselmeyen ve meyvelerin ağırlığına dayanmayan üzüm çubukları gibi nâzenin nebâtâtın, başka ağaçlara lâtif eller atıp sarmalarına ve onlara yüklenmelerine işarettir.)  Demek bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar. Onları işlettiren GİZLİ  BİR  KUDRET  SÂHİBİ  vardır. Eğer kendi başına olsa, bütün baştan başa bu gördüğümüz memlekette her iş mucize, her şey mucizekâr bir hârika olmak lâzım gelir. Bu ise safsatadır.”

Akıl, bağ demektir. Akıl, sebep o sonuç arasında bağ kurar. Biz bazı şeyleri gözümüzle bazı şeyleri de aklımızla görüp anlarız. Çam ağacının çekirdeği, incirin tohumu, ağaçlarına göre ne kadar küçük… “Yer çekimine” tâbî bu küçük şeyler normalde, yerin altına göre gitmeleri gerekirken ve “yer çekimi” diye bir şey yokken, bakıyoruz, toprak altında içlerinden çam ve incir fidanları çıkıyor… Hem de metrelerce yükseliyor bunlar… Sebep-netice açısından akıl gözümüzle bir bakalım, kendi kendine böyle bir şey olabilir mi? Perde olarak yine de Allah’ın koyduğu “neşv ü nema” kanunu var. Kanunlar da hakikî  varlığı olan bir şey değil… Bir nizam bir sistem… Eğer o nizamı ve sistemi işleten birisi olmazsa bir işe yaramaz.

Üzüm çubukları gibi nâzenin nebatatın ve sarmaşıkların başka ağaçlar, akıllı bir insan yavrusunun sarılması gibi sarılıp yüklenmeleri de üzerinde durulması gereken bir husus…

Bütün bunları akıl terazisinde tartarak tefekkür edersek, perdeler birer birer kalkar ve bizler gerçekleri görmeye başlarız.

[Safvet Senih] 7.12.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Derin devleti adalet karşısına çıkaranlar yolsuzluğa bulaşan siyasilere de acımamış [Salih Yusuf]

Reza Zarrab Newyork’taki davada sarsıcı itiraflarına ara vermeden devam ediyor.

Anlattığına göre önceleri altın ticaretiyle İran’a uygulanan para transferi yasağını aşmaya çalışıyorlarken bu ticaret de ambargo kapsamına sokulunca bu sefer yasağı; tavuk, zeytinyağı, buğday gibi gıda ürünleri sanki İran’a satıyor gibi hazırlanan sahte faturalarla yani hayali ihraç yaparak deliyorlar.

İran'ın petrol ve doğal gazının karşılığı olarak Türk bankalarında bloke halinde bulunan paraları, Türk yöneticilerinin işbirliğiyle sahte faturaları sunarak alıyorlar ve sonrasında bavullarla İran'a taşıyorlar.

Bu itiraflar, "Milli bir dava mı, yoksa kişisel vurgun mu?" polemiğini tamamen vuzuha kavuşturuyor.

Türkiye, zaten aldığı ve sürekli de almak zorunda olduğu enerjinin karşılığını ambargo nedeniyle para olarak değil; tüccarının, çiftçisinin, inşaatçısının emekleriyle İran'a ödüyordu. Bu, Türkiye için halihazırda devam etmekte olan epey bir avantajlı durumdu.

İran devleti, aleyhlerinde olan bu mevzuyu aşmak adına Zarrab ve onun gibi isimlerle irtibata geçiyor. Birlikte yaptıkları toplantılar sonucunda, İranlı yöneticiler bunlara %5-7 arası bir komisyon kullandırma yetkisi vererek,"Gidin, ne şekilde olursa olsun, petrol ve doğal gazımızın karşılığını para olarak bize getirin.” talimatını veriyorlar. Bu işin özel anlamını, İran'ın dini lideri Hamaney'in "Yapacağınız ticari bir cihattır." sözüyle açıklıyorlar.

Ee, zor durumda olan Suriye'deki rejime de acilen para ve silah yardımı yapmaları gerekiyordu.

Zarrab ve diğerleri, İran istihbaratının desteği ile Yunanistan, Çin, Hindistan, Güney Kore gibi ülkelerin siyasetçilerini ve finans yöneticilerini ayarlamaya çalışsalar da bir türlü başaramıyorlar. Ama maalesef Türkiye’de bunu başarıyorlar. İktidar üyelerinden bürokratına, bankacısından iş adamlarına kadar birçok insanın ihtiras ve zaaflarından kolayca istifade ediyorlar.

İran devletinin verdiği imkanları kullanarak, Zarrab’ın çekinceli adamlarına öğrettiği "Herkesin bir fiyatı var.”  taktiği ile birçok devlet görevlisini "yemliyorlar!”. Her biri, insanların gıpta ettikleri makamlara sahip olmalarına rağmen, maalesef ortadaki tablo içler acısı.  Mahkemede dinletilen bir tapede geçen, Zarrab'a bir adamının söylediği : "Neredeyse kabinenin yarısını ayarlamışsın yahu!” lafı da bu acı gerçekle bizi yüzleştiriyor.

Anlayacağınız, ülkenin umumunun faydalanacağı imkanlar, devlet erkanının kişisel hırs ve çıkar hesaplarına kurban ediliyor.

2012'de bu büyük rüşvet çarkının fark edilmesiyle, daha öncesinde ülkenin kronik sorunu olan, darbeci ve faili meçhulcü derin yapıları, bir ilk olarak, adaletin önüne çıkartan emniyet ve yargı mensupları, bu sefer, devlet imkanlarını istismar eden siyasiler ve bürokratlarla hatır gönül işine girmeyip, yine hukuk neyi emrediyorsa onu uyguluyorlar.

2012'de açılan dava dosyası için yargının emriyle emniyet mensupları bildiğiniz üzere 17 Aralık 2013'te harekete geçiyorlar.

Ama sonrasındaki gelişmeler de malumunuz işte.

O günlerde yayınlandığında inkar edilen bütün rüşvet tapelerini, bugün hem Zarrab hem de Türkiye hükümetinin masraflarını karşıladığı HalkBank Genel Müdür Yardımcısı'nın avukatları ABD' de sürmekte olan davada doğruladılar.

Dönemin Başbakanına 17-25 Aralık operasyonlarından 9 ay evvel, Zarrab ve ekibinin çevirdikleri işlerin istihbarat raporları bildiriliyor. Ama ilginç bir şekilde başbakan uluslararası yasalara aykırı bu olayın üzerine gitmiyor. Bilakis tapelerden de anlaşıldığı üzere Zarrab'ı ve adamlarını takip eden emniyet ekiplerinin peşlerine İçişleri Bakanlığı özel birimleri takılıyor. Ama her şeye rağmen rüşvet çarkıyla dönen dalavereli işler konusunda yeterli delili toplamış olan güvenlik güçleri, artık müdahaleye hazırlanıyorlar. Lakin operasyonların başlamasına az bir zaman kala, hükümet başının manipülasyonu "dershanelerin kapatılması” konusu birden gündeme getiriliyor. Ve böylece iki yılı aşkın süren bir takiple elde edilen delillere dayanılarak yapılan yolsuzluk ve rüşvet operasyonu, cemaate mensup bürokratların dershane kapatılmasının intikamı olarak kamuoyu nezdinde bir algıya dönüştürülüyor.

Bu nedenle rüşvet operasyonu , halkın nazarında “dış mihrakların ve içerisindeki uzantısı olan cemaatin”, hükümete olan husumeti olarak görülüyor.

Ve buna kamuoyu büyük bir tepki vererek hükümete ve başındaki zata büyük destek veriyor. Ve bu sayede Zarrab ile birlikte epey bir yolsuzluğa bulaşmış başta başbakan, bakanlar ve onların yakınları, kirlenmiş yakalarını adaletin pençesinden bugüne kadar kurtarıyorlar.

Yargılanma ve cezalandırılma korkusuyla yeni suçlu muktedirler, eski katiller ve suçlularla işbirliğine gitmek zorunda kalıyorlar..İçeri girmeleriyle birlikte, ülkede, faili meçhul cinayetlerin işlenmediği ve hatta bir maytabın dahi patlamadığı o eski suçlular, Türkiye'nin kronikleşmiş gladyo geçmişi inkar edilircesine, kendilerine kumpas kurulduğu iddiasıyla serbest bırakıldılar.

Artık bundan sonra ülkenin eski ve yeni suçlularının ortak düşmanları belli idi. O günden sonra, suçluluk psikolojisinin birer yansıması olan dezenformasyon, karalama, farklı sesleri susturma, karanlık tertipler gibi her şeye şahit olduk. Allah sonumuzu hayreylesin!

[Salih Yusuf] 7.12.2017 [Samanyolu Haber]

Zarrab Davası’nda strateji savaşı [Haber-İzlenim] [Adem Yavuz Arslan]

Eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın, ABD’nin İran ambargosunu delmekle suçlandığı davada Reza Zarrab’ın çapraz sorgusu devam ediyor. Salı günü başlayan çapraz sorguda Hakan Atilla’nın avukatları Zarrab’a Halkbank ve Mehmet Hakan Atilla ile ilişkilerine dair sorular soruyorlar.

Çapraz sorgunun ilk gününde Zarrab’ın tutuklanması ve savcılık ile anlaşması sürecine dair sorular soran Atilla’nın avukatları o döneme dair bir çok konuya da açıklık getirmiş oldu. Zarrab’ın cevaplarına göre savcılıkla anlaşmak için ilk girişimleri 2016 Ağustos’unda yapan Zarrab, yaklaşık bir yıl beklediğini bu süre zarfında güçlü avukatlar tuttuğunu, bu avukatların Türkiye’ye giderek Recep Tayyip Erdoğan ile görüştüğünü, mahkum takası ihtimalini beklediğini fakat bütün bu girişimlerden bir sonuç alamayınca savcılık ile anlaşma yoluna gittiğini açıklamıştı.

ATİLLA’NIN STRATEJİSİ: ZARRAB BİR SUÇ MAKİNESİ

Hakan Atilla’nın avukatlarının Zarrab’a yönelik soruları daha çok ‘Zarrab’ın güvenilmez, sık yalan söyleyen ve rüşvetçi biri’ olduğunu ispatlamaya yönelik. Bu amaçla ilk olarak Manhattan’da kaldığı cezaevi sürecine dair sorular soran avukat Cathy Flemming, Zarrab’ın cezaevinde verdiği rüşvetleri gündeme getirdi. Zarrab cezaevinde telefonunu kullanmak ve alkol temin etmek karşılığında gardiyanın telefonunu 45 bin dolar rüşvetle kullandığını anlattı. Zarrab ayrıca cezaevinde uyuşturucu kullandığını da söyledi.

HTTPS://T.CO/SP6OE242Y8

— ADEM YAVUZ ARSLAN (@ADEMYARSLAN) 6 ARALIK 2017

Çapraz sorguda ortaya çıkan bir başka detay ise Zarrab’ın mahkeme sonunda kefaletle tahliye başvurusunda bulunabilecek olması. Atilla’nın avukatları çok sayıda telefon tapesi, whatsupp yazışması ve e-mail ekrana getirerek Zarrab’ın açıklarını ortaya koymaya çalışıyor. Avukat Flemming, Zarrab’a “şirketinizde sahte belge üretme merkezi var mı ?” diye sordu. Zarrab “merkez değil ama bu işten sorumlu bir kaç kişi vardı” dedi.

RÜŞVETE MEYİLLİ HERKESİN BİR FİYATI VARDIR

Hakan Atilla’nın avukatları Çarşamba gün boyunca Zarrab’ın suçlarını ortaya dökmeye yönelik sorular sordular. Zarrab’ın rüşvet tapelerini ekrana getiren avukat Flemming “bir yerde, herkesin bir bedeli vardır” diyorsunuz. Böyle mi düşünüyorsunuz ?” diye sordu. Zarrab bu soruya “rüşvet almaya eğilimli herkesin bir fiyatı vardır demek istiyorum. Rüşvet almayacak olanın fiyatı olmaz, ama teşne olanın fiyatı vardır” dedi. Bir başka tapede ise Zarrab’ın Çin’de ki bir banka yöneticisine rüşvet olarak “30 – 40 bin dolarlık bir rolex saat alıp verin” dediği görülüyor. Bir başka tapede ise Zarrab’ın fuhuşa aracılık ettiğine dair bölümler var. Zarrab bu tapeleri de kabul etti.

AYAKKABI KUTUSUNDAKİ 500 BİN DOLAR

Avukat Flemming’in dinlettiği bir diğer tapede ise Zarrab yardımcısını arayıp “bir ayakkabı kutusu al içine 500 bin koy, Ortaköy’de ki ofis için” dediği görüldü. Avukat Flemming bu tapeye dair “bu para kime gidiyordu” diye sormadı fakat söz konusu tape 17 Aralık operasyonu sonrasında gündeme gelmiş ve ayakkabı kutusundaki paraların dönemin AB Bakanı Egemen Bağış’a gittiği iddia edilmişti.

Avukat Flemming ayrıca Zarrab’a eşi hakkında sorular da sordu. Ebru Gündeş’in ünlü bir pop starı olması nedeniyle her gün manşetlerde olup olmadığını, lüks evi, yatı ve hayatının magazin sayfalarında manşetlere çıkıp çıkmadığını sordu. Zarrab ise “Eşimin ünlü bir sanatçı olduğu doğrudur fakat hakkımızda çıkan haberlerin yüzde 99’u asparagastı” dedi.

ATV RÖPORTAJI DA SORULDU

Öte yandan avukat Flemming öğleden sonraki oturumda Zarrab’a tahliye olduktan sonraki döneme dair sorular sordu. Hakkındaki takipsizlik kararı sonrası televizyona çıktığını hatırlatan Flemming 19 Nisan 2014 tarihli A Haber yayınını gündeme getirdi.

Zarrab’a hakkınızdaki iddiaları reddettiniz mi ? diye sordu. Zarrab ise “altın kaçaklığı iddiasını reddettim” dedi. Atilla’nın avukatları bu röportajın çok gündem olup olmadığını sorması üzerine “evet geniş yer aldı” dedi. Atilla’nın avukatı Flemming Zarrab’a tahliye olduktan sonra tekrar Halkbank ile iş yapmak için bankaya gittiğini ama neden Hakan Atilla ile irtibat kurmadığını sordu. Zarrab ise “Benim çok daha üst düzey bağlantılarım vardı.Onlara gittim” dedi. Flemming bu cevap sonrası Zarrab’a kimlere gittiğini sormadı.

ÇİKİNOVA VURGUSU

Atilla’nın avukatları tüm çapraz sorgu boyunca Zarrab’ın ‘güvenilmez kişiliğine’ dikkat çekme stratejisi izliyorlar. Avukat Flemming bir tape ekrana getirip “buradaki Çikinovo nedir?” diye sordu. Zarrab ise “daha önce de açıklamıştım. Bu ifade şirket çalışanlarımızın gerçek olmayan ticaret için kullandığı bir terimdi” dedi.

ATİLLA İLK KEZ BASINLA KONUŞTU

Duruşma sırasında Hakan Atilla ilk kez gazetecilerle konuştu. Aralarında Tr724.com muhabirinin de bulunduğu bir grup gazetecinin sorularını cevaplayan Atilla ‘ben rahatım’ dedi. “Bu dava benimle ilgili değil” diyen Atilla “iyi gidiyor” dedi. Avukatlarının bir strateji çerçevesinde davrandılarını söyleyen Atilla kendisinin konuşup konuşmayacağına dair net bir kararın olmadığını söyledi. Öte yandan duruşmanın başından buyana ilk kez Atilla’nın bir akrabası duruşmaya geldi. İsmini açıklamayan, Atilla’nın kuzeni olduğunu söyleyen genç bir kadın da duruşmayı izledi. Hakan Atilla ile karşılıklı selamlaşıp konuşan genç kadının gözyaşları içinde olduğu görüldü.

ZARRAB “HATIRLAMIYOR”

Öte yandan çapraz sorgunun başından bu yana Atilla’nın avukatlarına kaçamak cevaplar vermeye çalışan Zarrab’ın bir çok soruya da ‘net olarak hatırlamıyorum’ cevabını vermesi dikkat çekiyor.

Avukat Flemming bir çok soruya “evet yada hayır diye cevap verin” demesine rağmen uzun cevaplar vermeyi tercih eden Zarrab bir çok soruyada “net olarak hatırlamıyorum” yada “tarihi tam olarak hatırlamıyorum” şeklinde cevaplar veriyor.

ZARRABIN ‘TEDBİRSİZLİK PİŞMANLIĞI’

Öte yandan bir telefon tapesini ekrana getiren Atilla’nın avukatı Flemming “bu konuları telefonda değil yüzyüze konuşalım” diyalogunu sordu. Flemming ‘telefonda kapalı konuşmaya dikkat mi ediyorsunuz ?” diye sordu. Zarrab ise “Zaten yeterince kapalı konuşsaydık şu anda bu tapeleri dinliyor olmazdık” dedi.

[Adem Yavuz Arslan] 7.12.2017 [TR724]

Dolar fısıltıyla düşmez [Semih Ardıç]

ABD Doları ve Euro birkaç gündür geriliyor. 10 kuruşa yakın gerilemenin sebepleri merak ediliyordu. Tansiyonun yükselmesi icap eden zaman diliminde sair günleri bile aratacak kadar sert düşüşler oldu. Borsa tırmandı, faizler düştü! Fevkalade manidar!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın düne kadar ‘hayırsever’ dediği, bakanların bizzat ihracat rekortmeni mükafatı takdim ettiği Reza Zarrab, ABD’nin New York Güney Eyalet Mahkemesi’nde itiraf üstüne itirafta bulunuyor. New York Times’tan BBC’ye kadar en itibarlı gazete ve televizyonlar Zarrab davasını mütehassıs muhabirleri ile takip ediyor.

BANKALARA CEZA İHTİMALİ ARTTI

17/25 Aralık 2013 yolsuzluk davalarını Türkiye’de kapatan AKP iktidarının kirli ilişkileri bütün dünyanın gözü önünde birer birer şerh ediliyor. Halkbank, Denizbank, Finansbank, Ziraat Bankası, Kuveyt Türk, Aktifbank ve Garanti Bankası’nın suiistimallerde isminin geçmesi dava hitama erdiğinde milyarlarca dolar para cezasına maruz kalma ihtimalini kuvvetlendirdi.

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in, “Endişe etmeyin. Bankalara destek vereceğiz.” beyanı büyük bir dalganın son sürat ismi geçen bankalara yaklaştığını haber veriyor. Zarrab’ın ABD’nin İran’a matuf malî tecridini (ambargo) delmek için Halkbank ve diğer bankalar üzerinden sahte işlemler yaptığını ve bu mekanizmayı muhafaza etmek maksadıyla bakanlardan banka genel müdürlerine kadar onlarca kişiye milyonlarca dolar rüşvet dağıttığını anlattığı günlerde döviz cenahında gerileme hakikaten izaha muhtaçtır.

DOLAR 4 TL OLMASIN DİYE…

Böyle bir iklimde döviz vadisinde esen meltemlerin kalıcı olma ihtimali yok. Meğer dövizin gerilemesi zannedildiği kadar moral ve şevk verici bir saikle olmamış. Merkez Bankası (TCMB) Zarrab’ın itiraflarıyla doların 4 lira eşiğini geçmesinden endişe etmiş ve bankaların Hazine müdürlerinin kulağına faizleri yüzde 1-1,5 civarında artıracaklarını fısıldamış. Bankacılar da bundan mütevellit döviz bozdurmuş.

Hürriyet’te Uğur Gürses’in mevzuya temas ettiği makalesinden birkaç paragraf iktibas ettim: “Bir süredir Ankara’yla konuşan ve para politikasının nasıl bir tepki vereceğini merak eden yatırımcılara birebir görüşmelerde ‘faizi arttıracağız’ mesajı veriliyordu. Hatta daha fazlası; ‘düşük dozdaki bir artırım olursa piyasalar daha da kötüleşir’ yorumu ile sorulan sorulara da ‘hayır, gereği neyse o yapılacak’ türü yanıtlar veriliyordu.

KENDİ FİKRİNİ UZMANLARA SÖYLETMEK!

O kadar sağır sultanın duyduğu hale geldi ki; birebir görüşen analistler bile bunu sosyal medyada duyurmaktan çekinmiyorlar; artışın en az 100-150 baz puan olacağını da. Bu konudaki bilgi, fazlasıyla asimetrik hale getirilmişti. Bir kısım yatırımcı, analist, ekonomist, piyasacı ‘mesajı almış’ olarak işlerini görürken; diğer ekonomik birimler, bundan habersizdi.

Merkez Bankası yetkililerinin özellikle ekonomi kanallarına çıkıp konuşan kimi uzmanları yakından markaja aldıkları, bu ‘fısıldama’ işini epeydir yaptıkları biliniyor. Buna iletişim literatüründe ‘spin doctor’ kullanma deniliyor. Kendi fikrini, piyasadaki uzmanlara söyletmek bilgisiz yatırımcıyı etkiler.”

TCMB O SÖZÜ TUTABİLECEK Mİ?

Gürses’in tespitlerini teyit eden kaynağım, günü kurtarmak adına en muteber müesseselerin itibarının ayaklar altına alındığını ve bu senaryo tutmadığında faiz ve kurların daha hızlı artabileceğine dikkat çekti: “Tüketici enflasyonu (TÜFE) 14 senenin en yüksek seviyesinde: Yüzde 12,98. Çekirdek enflasyon da yüzde 12’yi aştı. Onu esas aldığımızda repo faizinin yüzde 17,5 olması lazım. Fısıltıyla yatıştırdığınızı zannettiğiniz piyasa faiz artmaz ya da mahdut bir oranda yükselirse daha sert tepki verecektir.”

Devletin teamülleri, kanunları, düsturları ayaklar altına alınıyor. Merkez Bankası çalışanı, idarecisi unvanını taşıyan herkesin konuşmadan evvel bin kere düşünmesi elzemdir. Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısına bir hafta kala kurulda vazifeli şahısların üçüncü şahıslarla irtibatı kesmesi kanunî olmasa da ahlakî bir vecibedir.

DÖVİZ TALEBİ AZALMADI, ARTTI

Para kurulunun kararından herkes aynı anda ve eşit şartlarda haberdar olmalıdır. TCMB’de hatırı sayılır tanıdığı olmayanları cezalandıracak fısıltılar piyasada tedirginliği artırmaktan başka netice vermez.

Fısıltıyla dolar ve Euro gerilerken ne oldu biliyor musunuz? Fırsatını bulan düştüğü yerden döviz aldı. Bankalardaki döviz mevduatı yeniden artmaya başladı. 160 milyar dolar eşiği çoktan aşıldı. Merkez Bankası fısıltılarla birkaç günü kurtarmış gibi görünse de bu vahim hatanın bedeli ağır olacak. Her halükârda kendi kendini bağladı.

Merkez Bankası gibi şeffaf olması icap eden para otoritesinin dolambaçlı yollarda fısıltı ve dedikoduyla hedefine ulaşması o kadar kolay değil.

ERDOĞAN: BU İŞ BÖYLE YÜRÜMEZ

Zira Erdoğan’ın TCMB’ye göz dağı verdiği şu sözlerin mürekkebi kurumadı: “Merkez Bankası ne diyor? Kaç kere revize ettiniz, söyledikleriniz hiçbiri tutmuyor ya, tutmaz. Merkez bankalarının bağımsızlığı var müdahale etmeyiniz. E tamam. Müdahale etmediğimiz için bu hale geliyor. Bu iş böyle yürümez, bunu çözeceğiz. Başbakan ile de konuştuk.”

Bakalım hangisi tahakkuk edecek? Bankacıların kulağına fısıldayan Merkez Bankası’nın dediği mi olacak? Yoksa ‘böyle yürümez’ diyen Erdoğan’ın ima ettiği müdahale mi gelecek?

Ey Merkez Bankası, arada olup bitenleri unutursak onları da kulağımıza fısıldar mısın?

[Semih Ardıç] 7.12.017 [TR724]

Zarrab’ın itirafları ekseninde Türkiye-İran ilişkilerini yeniden okumak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

İran’a ticaret diye bir şeyin söz konusu olmadığı, ithalat ve ihracat rakamlarının tümüyle uydurma olduğu, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin organize bir şekilde İran’a uygulanan Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi 1929 sayılı yaptırımlarına aykırı politikalar izlediği ve Amerika Birleşik Devletleri’nin uyguladığı ambargoları bilerek ve planlı olarak deldiği ortaya konuldu.

İspatlanmış, maddi olarak delilleriyle ortaya konmuş, işi organize eden ve sahada uygulayan Reza Zarrab tarafından mahkeme önünde itiraf edilmiş bir gerçek bu. Bu suç değildir, Türkiye egemen devlettir, istediğini yapar, istediği ülkeyle istediği türden ilişki kurar, ABD yaptırımları Türkiye’yi bağlamaz türünden yorumları kaygıyla izliyorum. Çünkü bu yorumları yapanların ne uluslararası hukuktan, ne de uluslararası ilişkilerden zerre kadar haberi yok. Büyük bir cehalet içerisinde temennilerle gerçekleri bilinçli ya da bilinçsiz olarak birbirine karıştırıyorlar. Analitik düşünmek soru sormakla başlar: İran’a neden BM Güvenlik Konseyi yaptırım kararı aldı? Neden ABD İran’a ambargo uyguluyor? İran neyle suçlanıyor? Suçlamalar sağlam temele dayanıyor mu? Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin “egemen devlet” olarak İran’la istediği ilişkiyi kurabileceği savı geçerli bir gerekçe mi? Türkiye’nin İran için BM ve ABD engellerini aşmada yardımcı olması Türkiye’nin çıkarına mı? Türkiye’nin İran’ın nükleer programına dolaylı destek olmasının manası nedir? Bu ve bunun gibi birçok soru var sorulması gereken. Zarrab’ın ifadelerinin ve ABD’deki mahkemenin magazinsel yönüne odaklanılınca bu sorular sorulmuyor. Maalesef olaylar arasındaki korelasyonu kurmayınca, “Ne olacakmış canım, bize ne ABD mahkemesinden” türü bir yaklaşım egemen oluyor insanlarda. Oysa şeytan ayrıntıda gizlidir.

SIRADAN BİR YOLSUZLUK DEĞİL

Bu iş sıradan bir yolsuzluk değil. İşin içinde yolsuzluk var tabi. Ama yolsuzluk boyutu asıl suçun sadece küçük bir detayı. Burada söz konusu olan Türkiye bakımından vatana ihanet suçu. Uluslararası bakımdan ise İran’ın nükleer silah üretimini engellemeye yönelik uluslararası engelleri fiilen engelleyen bir politika izlenmesi. Yani küresel güvenliğin altının oyulması. Bu iş Kasımpaşa mantığı ile, “başka ülkelerde de nükleer silah var, onlara neden yaptırım yok” türünden sığ ve cehalet kokan yorumlarla izah edilemez. Türkiye’de “Akkoyunlu Devleti” idare eder gibi davrananlar, iç kamuoyuna bunu elbette satabilir, satıyor da. Neticede doğal gaz teknolojisi ile nükleer teknoloji arasındaki farkı bile bilmeyen bir kitleyi 7/24 propagandayla kandırmak zor değil. Ancak dünyayı kandıramazsınız. BM, ABD, AB gibi küresel aktörler etkin bir şekilde İran’ın nükleer teknolojisinin silah üretimine yönelik olarak geliştirildiğini ve bunun engellenmesi gerektiğini söylerken siz eğer bunu dikkate aşmaz ve açıkça uluslararası toplumu karşınıza alırsanız, bunun Türkiye’yi nereye ittiğini de görmek durumundasınız.

Türkiye bakımından meseleye baktığımızda: Türkiye’nin nükleer teknolojisi yok. Nükleer silah üreten bir İran, Türkiye karşısında inanılmaz asimetrik bir güce sahip olacak. Türkiye nükleer bir İran’la kendi askeri olanaklarıyla denge kuramayacağına göre, üçüncü aktörlere daha fazla bağımlı bir savunma politikası takip etmek zorunda kalacak. Bu durumda, “biz bağımsız dış politika yapan egemen bir devletiz” söyleminin gerçeğe tekabül etmediği açık. Çünkü o “bağımsız” ve “dik” denilen dış politika duruşu, özünde Türkiye’yi daha bağımlı bir aktör haline getirmeye hizmet ediyor.

İRAN’IN NÜKLEER SİLAH ÜRETME KAPASİTESİ

İkinci bir konu: İran’ın nükleer teknolojisi yanında balistik füze teknolojisi geliştirmesi. İran 2400 km. menzilli Sajjil-2 ve 1500 km. menzilli Shahab-3 balistik füzelerini kendi üreten bir ülke. Balistik füze, konvansiyonel savaş başlığı için üretilmez. Bu nedenle, literatürde bu tür bir füze teknolojisi üreten ülkeler, kitle imha silahları üretebilmeleri bakımından zan altında kalır. İran’da olan bu. İran 1970’lerden beri nükleer teknoloji üretimiyle ilgileniyor. “İslam Devrimi” sonrasında bu konuya ağırlık veriyor. 2012 Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) verilerine göre İran’ın elinde 6876 kg. uranyum heksaflorid var. Bu miktar yüzde 5 zenginleştirilerek (nükleer santral yakıtı olacak oranda) U-235 elde edilmiş durumda. Bunun dışında – burası çok önemli – İran’ın elinde yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş 43,8 kg. UF6 var. Yine IAEA verilerine göre İran’ın elinde 190 kg. kadar yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum olduğu tahmin ediliyor. İran neden normal nükleer santrallerde kullanılacak uranyumun çok daha fazla oranında bir uranyum zenginleştirmesi yapıyor? Dahası da var. İran, uluslararası antlaşmalara rağmen bu yüksek oranlı zenginleştirmeyi Birleşmiş Milletler’den ve uluslararası gözlemcilerden gizliyor. Bir takım “yer altı” üretim merkezlerinde bu işi yapıyor. Ve BM ile IAEA gibi kuruluşları manipüle etmeye çalışıyor. Yine, uluslararası sözleşmelerle taahhüt altında olmasına karşın, ülkesine rutin olarak gelen ve araştırmalar yapan uluslararası gözlemci uzmanların istedikleri yerde ölçüm yapmalarına engel oluyor. İşte bu nedenle BM Güvenlik Konseyi ve ABD önlemler alma gereği duyuyor. Çünkü gün gibi meydanda: İran nükleer silah üretmeye çalışıyor.

İşte Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, Zarrab’ın önüne yatan bakanları aracılığı ile İran’a yukarıdaki nedenlerle uygulanmakta olan yaptırım ve ambargoyu deliyor. Bunu neden yapıyor? İşte bu soru, işin Türkiye boyutunu ilgilendiriyor. İran’ın bu işleri neden yaptığı aşikâr! İran işin ucunda askeri olarak büyük bir sıçrama yapmak ve bölgenin lideri olmak peşinde. Dahası, büyük güçler karşısında, nükleer silahların sağlayacağı dokunulmazlıkla daha rahat hareket etmek motivasyonu ile hareket ediyor. Meşru ve doğru bulmasak da, İran’ın izlediği politika rasyonel olarak kavranabilir bir tutum. Yani kendi kurgusu içerisinde bir mantığı var.

ERDOĞAN VE ADAMLARI BUNU BİLMİYOR MUYDU?

Ya Türkiye’nin politikası? Kasrı Şirin Antlaşması’ndan bu yana güç dengesi bozulmamış olan Türkiye-İran ilişkilerinde İran’ın bir anda on-katlarca daha güçlü bir askeri vurucu güce kavuşacağı bir silahlanma projesini Türk hükümeti neden destekledi? Neden bu programın değirmenine su taşıdı? İllegal şekilde İran’ın parasını akladı ve İran’ın nükleer programına finansal kaynak bulma konusunda birinci dereceden yardımcı oldu? Bunun bir izahı var mı? Bu rasyonel mi! Elbette bu izlenmiş olan politika, Türkiye’nin ulusal çıkarları ile taban tabana terstir. İran’ın onlarca kat güçlenmesine olanak veren bir askeri teknoloji programına Türkiye’nin destek olmasının rasyonel bir izahı yoktur. Çünkü Türkiye’nin bu işte hiçbir çıkarı yoktur. Dahası, Türkiye’nin bu politikadan dolayı korkunç bir stratejik kaybı söz konusudur. Nükleer teknolojiye sahip bir İran karşısında konvansiyonel silahları olan ve asker sayısı bakımından neredeyse eşit konumda bir TSK’nın hiçbir caydırıcılığı kalmaz! Erdoğan ve adamları bunu bilmiyorlar mıydı?

Peki, neden bu ihaneti yaptılar? Zarrab bu işin yolsuzluk ve rüşvet boyutunu gözler önüne serdi. Yani işin içinde para hırsı var. Kendi maddi menfaatlerini vatanının ve milletinin en hassas çıkarlarının önüne koyacak kadar alçalan bir takım siyasetçiler, bugün kendilerini azıcık eleştiren herkesi vatan haini olmakla suçluyor. Vatanının âli menfaatlerini 45-50 milyon dolara pazarlayan bakanların yer aldığı hükümet, hem işledikleri suçları Türkiye’de yargı sürecini baltalamak suretiyle örtbas etti, hem de işledikleri korkunç suçun ortaya saçılmasına engel olabilmek adına bir sivil darbe yaptı. Bu arada, AKP içerisinde ciddi bir gönüllü İran lobisi olduğunu da hatırlatmak istiyorum. Bu İrancı ekibin bağlantıları nedir? Neden İran’ın çıkarlarına hizmet etmişlerdir? Nerelerde adamları vardır? Bunlar bir gün elbette araştırılmalı.

Ne oldu sonuçta? Herkesi olmayan iç ve dış düşmanlarla korkutarak içeride kendisi için daha rahat bir ortam sağladı. Anayasa suçu işleyerek, anayasal düzeni fiilen ortadan kaldırdı. ABD’deki dava, işlenen suçun uluslararası boyutu. Halkbank ve adı geçen diğer Türk bankalarına ağır parasal cezalar kesilmesinin yanında, bazı bankaların uluslararası lisansları da iptal edilebilir. Bunun Türkiye ekonomisi için çok olumsuz gelişmeleri beraberinde getireceğini görmek için kâhin olmaya gerek yok. Yine, bu işlerde adı geçen siyasetçiler – en tepeye kadar uzanıyor – bundan böyle yurtdışına çıkarken diplomatik zırhlarına karşın kendilerini güvende hissedemeyecekler. Pasaportunu hukuksuzca iptal ettikleri yüz binlerce vatandaşın ahı mı?

İRAN VE AVRASYACILAR

Bugün Avrasyacı derin güç perde arkasında çok etkin konumda. Bunu birçok yazıda farklı açılardan ortaya koymaya çalıştım. İran bağlamında da değinmeden geçmeyeyim: NATO’cuların 15 Temmuz sonrasında tasfiyesinden sonra Avrasyacı derin yapı TSK’da fazlasıyla etkin konuma geldi. Kafalarındaki Enver Paşa’nın hayallerini bile solda sıfır bırakacak bir stratejik körlükle Türkiye’yi Rusya eksenine kaydırıyorlar. Erdoğan kendisini ve çevresini hukuk devleti normlarından kurtarmak için ABD ve NATO karşıtlığı yapıyor. Ama Avrasyacı derin yapı Batı’dan kopan bir Türkiye’nin daha aktif ve güçlü bir ülke olacağını zannediyor. Rusya ile işbirliğini yoğunlaştırarak Ortadoğu’da etkinleşen Kürt milliyetçiliğine ve ayrılıkçılığına karşı bir denge sağlayacaklarını zannediyorlar. Rusya ABD’nin ve NATO’nun Ortadoğu’dan dışarı çıkartılması ve Doğu Akdeniz’in bir Rus etki alanı haline gelmesini istiyor. Bu yönde çalışıyor. İran da Rusya ile işbirliği yapıyor. Ama İran, Irak Şiiliği üzerinden ve Esad’ın Nusayri (Alevi) yönetimine destek vererek, dahası Lübnan’da milisler üzerinde etkinliği ile, bir Şii Hilali oluşturmak peşinde. Yani anlayacağınız, Rusya’nın da İran’ın da politikaları rasyonel – en azından kendi bakış açıları ile. Ya Türkiye?

Suriye’de Esad’ı devirmek ve Sünni (AKP’ye ve Erdoğan’ın çakma halifeliğine bağlı olacak) bir yönetim kurmak uğruna Suriye’de iç savaşa giden yola taş döşeyen Ankara, bu uğurda tüm cihatçı gruplara el altından silah-teçhizat ve lojistik destek verdi. Şimdi ise, baştan beri Esad’ı koruma politikası izleyen Rusya ve İran ile aynı ittifakta, NATO ve ABD düşmanlığı üzerine inşa edilmiş garip, tutarsız ve mantıksız bir dış (düş) politika izliyor.

Zarrab’ın itiraflarına kozmetik ve sansasyonel, magazinsel boyutlarla yaklaşan yorumları okuduğumda canım sıkılıyor. Büyük resmi görmeyen Kılıçdaroğlu ve CHP’li milletvekilleri, “merkez medya” ve hatta havuz medyasındaki tetikçiler ile “yazar” kasalar, içimi burkuyor. Fetret devrini yaşayan Türkiye’de toplum atomize olmuş durumda. Hatta yurtdışından yorum yapan bazı yazarların dahi Zarrab’ın itiraflarını bütünsel resmin içine yerleştirmekte zorlandıklarını üzülerek görüyorum. Bu yazının bu durumun değişmesine katkıda bulunmasını umuyorum.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 7.12.2017 [TR724]

Kudüs’ün gözyaşları [Vehbi Şahin]

“Obama kanseri tedavi etse, Trump bu hastalığı geri getirmeye çalışır.”

Bu sözler eski Başkan Clinton’ın konuşma metinlerini yazan Josh Schwerin’e ait…

ABD Başkanı Donald Trump’ın, selefi Barack Obama’nın inşa ettiği her şeyi sürekli yıkmaya çalışmasını böyle eleştiriyor Schwerin…

Pek haksız sayılmaz…

Trump dün de tüm Amerikan başkanlarının hassasiyet gösterdiği bir konuda, çok radikal bir adım attı.

1) Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını açıkladı.

2) Tel Aviv’deki Amerikan Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması için talimat verdi.

TARİHTE BİR İLK

Şüphesiz Trump’ın aldığı bu karar, 1948’de kurulan İsrail devleti için büyük bir başarı…

Biliyorsunuz, Kudüs’ün doğusunu 1967’deki Altı Gün Savaşları’nda işgal etmişti İsrail…

1980 yılında da şehrin tamamını “başkent” ilân ettiğini tüm dünyaya duyurmuştu.

Ancak şimdiye kadar Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan hiçbir devlet olmadı.

İşte Trump’ın açıklaması bu açıdan bir ilk…

Filistin halkı ve Araplar, Doğu Kudüs’ü ileride kurulacak Filistin devletinin başkenti olarak görüyor.

Filistin ile İsrail arasında Oslo’da yapılan barış görüşmelerinde “Kudüs’ün statüsü” nihaî bir çözüme kavuşturulamamış ve ileri tarihe ertelenmişti.

ABD’nin bu kararı önemli…

Zira, bundan sonraki müzakerelerde İsrail’e avantaj sağlayacak.

Filistin tarafının önüne ise yeni bir “önşart” olarak gelecek.

YAHUDİ LOBİSİNE GÖZ KIRPTI

Peki, Trump niye böyle bir karar aldı?

İlk akla gelen izah belli aslında…

Trump diyecek ki…

-Başkanlık seçimi sırasında seçmenime söz vermiştim.

-Şimdi bu sözümü yerine getirmiş bulunuyorum.

Bu kadar basit mi?

Değil elbette…

Her şeyden önce Trump’ın başı dertte…

Eski ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn itirafçı oldu.

Yakında, Flynn hakkında açılan soruşturmanın Trump’ın damadı Musevi işadamı Jared Kushner ile oğlu Donald Trump Jr.’a ulaşması kuvvetle muhtemel…

Ayrıca…

FBI eski Başkanı James Comey’i görevden alması da Başkan Trump’ı siyasi açıdan sıkıntıya sokmuş durumda…

Hâsılı…

Trump için alarm zilleri çalıyor.

O da bunun farkında…

Kendini çepeçevre saran kuşatmayı kırabilmek Amerika’daki Yahudi lobisinin desteğini almaya çalışıyor şimdi…

Eğer bu desteği elde ederse, icraatlarının önüne sürekli engel çıkaran Kongre’de de elinin güçleneceğini zannediyor.

ARAP BLOĞU DAĞILABİLİR

Ama…

Beyaz Saray’daki hesap Kudüs’ten geri dönebilir.

1) Trump’ın Kudüs kararı, Suriye’de 2011’de patlak veren iç savaşın bitmeye evrildiği bir dönemde geldi.

Suriye’de, Rusya ile birlikte Esed rejimine en büyük askeri desteği İran verdi.

İsrail, bu ülkenin Suriye topraklarında askeri varlığını kalıcı hale getirmesinden rahatsız…

İran destekli Hizbullah’ın Lübnan’dan sonra Suriye’de de etkili olmasını istemiyor.

Suriye savaşı boyunca kendini unutturan İsrail, Lübnan merkezli yeni bir çatışma alanı riskiyle karşılaşabilir.

2) Yemen’de İran destekli Husiler, başkent Sana’yı ele geçirdi.

Devrik lider Muhammed Ali Salih’i öldürdü.

Yemen’deki iç savaşta asıl kaybeden ise Suudi Arabistan oldu.

İran’a karşı Körfez’de kurulan Suudi Arabistan merkezli Arap bloku dağılabilir.

Suudi Arabistan yeniden Amerikan karşıtı politikaları el altından desteklemeye başlayabilir.

İRAN İÇİN BULUNMAZ FIRSAT

3) Geçen ay Mısır’da terör saldırısı oldu ve 300’ün üzerinde insan hayatını kaybetti.

2013’te Mursi’yi askeri darbeyle deviren General Sisi liderliğindeki Mısır, İsrail’le yakın işbirliği içinde…

İsrail’in Gazze ablukasına, Refah sınır kapısını sık sık kapatarak destek veriyor.

Suudi Arabistan’la arasını düzelten, İsrail’in güvenliği için Kızıldeniz’deki bir adasını Riyad yönetimine veren Sisi, Kudüs gerilimini bahane ederek İsrail’e tavır alabilir.

4) Suriye ve Yemen’de Sünni Araplara karşı zafer elde eden İran, hayalindeki Şii hilâlini tamamlamak için Trump’ın Kudüs kararını kendi lehine fırsata dönüştürebilir.

Lübnan’da Hizbullah ile uyguladığı modelin bir benzerini Filistin’de Hamas’la gerçekleştirmek isteyebilir.

Bugüne kadar başarıyla uyguladığı ve genelde İran toprakları dışında kurduğu savunma hattını daha da ileri götürebilir.

HAARETZ’TEN BAŞKENT ÖNERİSİ

5) Son olarak İsrail, Suriye ve Irak’taki IŞİD karşıtı savaşa dahil olmamış, bölgesel çatışmaları izlemekle yetinmişti.

Bu kez öyle olmayabilir.

Filistin halkı, Kudüs kararını protesto etmek amacıyla yeni bir İntifada başlatabilir.

Gazze ve Batı Şeria’daki eylemleri bastırmak için İsrail, Filistin halkına karşı orantısız ve aşırı güç kullanabilir.

Böylece Ortadoğu yeniden bir savaş sarmalı içine girebilir.

Bu ihtimali dikkate alan ünlü Haaretz gazetesi, Trump kararını açıklamadan önce önemli bir uyarıda bulundu.

Editöryal başyazıda, “Batı Kudüs İsrail’in, Doğu Kudüs de Filistin devletinin başkenti olmalıdır” önerisi yapıldı.

Sonuç olarak…

Trump, aldığı kararla Ortadoğu’da yeni bir kaosun çıkmasına sebep olabilir.

İsrail, patlamaya hazır bombanın fitilini ateşleyebilir.

Suriye ve Yemen’den sonra yeni bir savaş, bölgeyi yangın yerine çevirebilir.

ERDOĞAN ZARAR VERİYOR

Bu denklemde Türkiye nerede peki?

Meselenin içinde tabii ki…

İçinde çünkü Kudüs’le tarihi bir geçmişe sahip…

Uzak durması mümkün değil…

Şehrin oldu bitti ile İsrail’in siyasi emellerine alet edilmesine Türkiye, bölgesel ağırlığına uygun bir üslupla karşı çıkabilir, çıkmalıdır da…

Ancak AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın hırçın üslubuyla değil…

Erdoğan şu anda şahsi çıkarlarını memleket çıkarlarının önüne geçirmiş durumda…

Her olayı kendi lehine kullanmaya çalışıyor.

Nitekim Kudüs meselesini de bu amaçla salı günü gündeme getirdi.

Amerikan yönetimini eleştirmeden “İsrail’le ikili ilişkileri bitirebiliriz” dedi.

Ne demek istedi?

Bana göre Yahudi lobilerine selam çaktı.

Tıpkı Trump gibi…

Sonuç alır mı?

Çok zor…

Neden?

Çünkü bu tarz “şantaj” kokan bir politika ile problemleri çözmek mümkün değil…

Delil mi?

Filistin meselesi şahit olarak yeter de artar bile…

REEL POLİTİK STRATEJİ ÜRETME ZAMANI

Arap, Yahudi ve Acem politikacılar, 70 yıldır Filistin meselesini siyasi çıkarları uğruna kullanıp duruyor.

Türkiye, bu çirkin oyunu çoğu zaman uzaktan seyretti.

Ama Erdoğan, 2010 yılında Mavi Marmara ile bu rekabete dahil oldu maalesef…

Fakat eline yüzüne bulaştırdı.

Yedi yıl sonra yine “One Minute” peşinde…

Güç dengesinin olmadığı bir yerde sadece slogan atarak dış politikada mesafe alınamadığı gerçeğini 15 yıllık Erdoğan iktidarı gösterdi bize…

Yine aynı hataya düşmemek ve Türkiye’nin çıkarlarını korumak için reel politik stratejiler üretmek kaçınılmaz bir zaruret haline geldi artık…

Türkiye, tecrübesiyle bunu yapabilir mi?

Yapabilir.

Filistin meselesini istismar edenlerin oyunlarını bozabilir mi?

Bozabilir.

Nasıl?

Akılcı, kuşatıcı ve yapıcı bir siyaset izleyerek…

İstismar etmediğini bizzat göstererek…

Aksi davranışların hepsi, geçmişte olduğu gibi bugün de, Kudüs ve Filistin meselesine zarar verebilir.

Madem Kudüs, üç semavi dinin kutsal kabul ettiği bir şehir…

Çözüm, bu hakikat üzerine bina edilerek bulunabilir.

Böylece…

Geçmişten günümüze muhteris politikacıların siyasi hesaplarına kurban edilen Kudüs’ün gözyaşları dindirilebilir.

Aksi takdirde…

Yürek yakan iniltileri sürüp gider.

[Vehbi Şahin] 7.12.2017 [TR724]

Madem Zarrab ‘casus’ o halde… [Erhan Başyurt]

İran vatandaşı Reza Zarrab ABD’de ‘itirafçı’ olarak mahkemede konuştukça konuşuyor.

İran’a ABD ambargosunu Türkiye’de nasıl deldiğini şemalar ve ses kayıtları eşliğinde bir bir anlatıyor.

Dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Arslan, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler ile bakan çocuklarına verdiği rüşveti kuruşuna kadar dekontlarıyla ifşa ediyor.

İtirafları, Türkiye’de ‘yargı darbesi’ diye kapatılan 17 Aralık dosyasında yer alan her şeyi doğruluyor.

Polislerin ve savcıların o dönem çözemediği detayları da veriyor.

ABD’de tutuklandıktan sonra da bakanların Zarrab için seferber olduklarını gösteriyor.

Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun devreye girdiği, ‘Beyefendi’nin Obama ile görüşmesinin sağlandığı anlaşılıyor.

Zarrab, Türk hükümetinin ‘rehine’ takası yapmayı başaramaması üzerine serbest kalabilmek için ‘itirafçı’ olduğunu iddia ediyor.

***

17 Aralık soruşturmasına ‘yargı darbesi’ diyerek kapatanlar şimdi de ‘uluslararası komplo’, ‘uluslararası darbe’ yalanının altına gizlenmeye ve aldıkları rüşvetin bedelini bir kez daha halka ödetmeye çabalıyor.

87 milyar dolarlık tarihi yolsuzluğu ortaya çıkaran polisleri ve savcıları tutuklatıp 17 Aralık’ı kapatan ve Reza Zarrab’ın serbest kalmasını sağlayan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bu kez Reza Zarrab hakkında ‘gizli kalması gereken belgeleri yurt dışına kaçırmak’ iddiasıyla ‘casus’ ithamıyla soruşturma açtı.

Zarrab ve 17 yakının mal varlığına el konuldu.

Savcılığın ‘gizli kalması gereken belgeler’ gerekçesi Zarrab’ın mahkemede yaptığı açıklamalar ve sunduğu belgeler ile dinleme tapelerinin tamamının gerçek olduğunun resmi ifadesi.

***

Kaderin garip cilvesi…

Gerçeklerin her şeye rağmen ortaya çıkmak gibi değişmez bir huyu vardır. Katlettikleri hukukun altında kaldılar. Şimdi üzerini bir kez daha örtebilmek için çırpınıyorlar.

Zarrab’a ‘casus’ demek dün icra ettikleri tüm hukuksuzlukların bugün açık itirafı.

***

Madem Zarrab ‘casus’, 17 Aralık soruşturmasını yürüten ‘Zarrab soytarısını’ yargının önüne çıkaran tüm polislerin ve savcıların ‘kahraman’ olarak bir an önce salıverilmeleri gerekir…

Madem Zarrab ‘casus’, sadece yakınlarının mal varlığını dondurmak yetmez… Bu ‘casus’ ile yakın teması olan, onun ‘önüne yatan’, onu hukuktan kaçıran herkes ‘yardım ve yataklık yapan’, ’işbirlikçi’ haline gelir ve hepsi hakkında soruşturma açılması gerekir…

Madem Zarrab ‘casus’, ondan rüşvet alan, ona ‘Türk vatandaşlığı veren, ona ABD ambargosunu ‘hayali ihracat’ ile deldiren herkes hakkında soruşturma açılması gerekir…

Madem Zarrab ‘casus’, 17 Aralık soruşturmasına dair yazılar yazdıkları için haklarında ‘yargı darbesine destek vermek’ soruşturması açılan, kapatılan, hapse konulan, yargılanan tüm gazetecilerin de bir an önce salıverilmesi gerekir…

Madem Zarrab ‘casus’, MİT’in Nisan 2003’te uyarısını ‘kulak arkası yapan’, 17 Aralık’a ‘yargı darbesi’ diyen, Zarrab’ı ‘milli kahraman’ gibi lanse eden, ona ‘ödül veren’ herkesin yargılanması gerekir…

Madem Zarrab ‘casus’, 87 milyarlık ‘kara para’ trafiğini fark etmeyen MASAK yetkilileri, ‘cari açığı kapatıyor’ diyerek göz yuman ekonomi bürokrasisi, Halkbank’ın yolsuzluklarını ve ‘hayali ihracatı’ görmezden gelen BDDK yetkililerinin de yargıya hesap vermesi gerekir…

Madem Zarrab ‘casus’, kendi ifadesiyle ‘kadın pazarlayan’ bir kişi, onun tuzağa düşürdüğü bürokrat ve siyasilerin hepsinin tespit edilmesi ve ‘şantaj’a maruz kalıp kalmadıklarının, Zarrab’a ‘teslim’ olup olmadıklarının da ortaya çıkarılması gerekir…

Madem Zarrab ‘casus’, onu kurtarmak için ABD’yi su yolu yapanların, Obama ve Trump ekibine yalvaranların, Zarrab’la ‘takas’ pazarlığı yapanların da ‘işbirlikçi’ olarak yargı önüne çıkarılması gerekir…

***

Hepsi bu da değil.

MİT’in Nisan 2003’teki uyarısına, 17 Aralık 2013’teki soruşturmaya rağmen Zarrab’a 2016’da ABD’de tutuklanana kadar Halkbank’ta ‘hayali ihracat’ ve ‘kara para aklama’ imkânı vermeye devam eden bürokratların ve ekonomiden sorumlu bakanların da hesap vermesi gerekir…

Halkbank’ı, diğer Türk bankalarının da ambargoyu delmesine ‘suç olduğunu’ bile bile destek verenlerin ve kamuyu zarara uğratanların hesap vermesi gerekir…

Gerçek gıda ihracatı yapıp, Türk üreticisini güçlendirmek ve kardan ‘vergi almak’ yerine, bile bile ‘hayali ihracat’ yapılmasına göz yumanların da rüşvet alanlar kadar suçlu olduğu dikkate alınarak hukuk önüne çıkarılması gerekir…

Zarrab’ın ambargoyu deldiğinin, uluslararası suç işlendiğinin farkında olan bürokratlar ve siyasilerin ‘kardan yüzde 50 pay alma’ karşılığında bu rezil suça göz yumdukları ortaya çıktığına göre, onların da tek tek hesap vermesi ve haksız kazançlarına el konulması gerekir…

***

Aslında Zarrab ‘casus’ ya da değil…

Yolsuzluk, hayali ihracat, rüşvet ve uluslararası suçlar ortada. 17 Aralık soruşturmasını her türlü yalanlarla kapatsanız da artık tüm dünya bu rezaletleri gördü.

Türkiye’nin itibarını tüketen, ekonomimize kasıtlı olarak zarar veren, karşılığında çıkar sağlayan ya da bu kara para trafiğini ortaya çıkarması gerekirken görmezden gelen herkes suçlu…

Zarrab’ın itirafları tüm bu suçlara, 17 Aralık soruşturmasını örtmek için yapılan hukuksuzluk ve zulümleri de yeni suçlar olarak ekliyor o kadar…

‘Hayırsever’ diyerek Zarrab’ı baş tacı edenleri ‘rezil’, hukuk kapsamında sorumluluklarını yerine getiren ve zulme uğrayanları da ‘aziz’ kılıyor o kadar…

Zarrab’ın itirafları, zülüm ve hukuksuzlukla ‘halının altına süpürülen’ ve ‘aklandı’ sanılan tüm pislikleri bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor o kadar…

***

Kendinize yazık ettiniz, yetmedi polislere ve yargıya zülüm ettiniz, yetmedi şimdi tüm ülkeye yazık ediyorsunuz…

Adi bir suçu örtmek için bu kadar çok cinayet işlemeye, masum insanları zülüm edip hapse atmaya değer miydi?

Heyhat ki heyhat!

[Erhan Başyurt] 7.12.2017 [TR724]

Karga ve eşek Business Class’ta [Veysel Ayhan]

Türkiye’de haberler, “mizansen”, yalanlar ise “gerçek”. ‘Sözün bittiği yer’ bile bitti. Ülkenin acınası halini ve düştüğü durumu anlatmak şimdiden sonra sadece fıkralarla mümkün.

Bir varmış, bir yokmuş. Hatta bir yokmuş milyon varmış…

Develer tellal değil banker, pireler berber değil politikacıymış.

Hayvanlar Business Class’ta seyahat edebiliyormuş.

İşte öyle günlerden birinde kargayla eşek iş toplantısı için uçağa binmiş. Uçak havalandıktan sonra karganın canı sıkılmış. Tepesindeki düğmelerle oynamış. Birine basmış. Hostes gelmiş.

Buyrun beyefendi, ne istemiştiniz, diye sormuş.
Karga:

– Yok bir şey, oynuyorum işte, demiş.
Hostes sinirlenince karga devam etmiş:

– Sen benim kim olduğumu biliyor musun, istersem bu uçağı pilotuyla satın alabilirim, demiş.
Hostes şaşırıp gitmiş. Kargayla eşek duruma çok gülmüşler, bayağı eğlenmişler.

Birazdan karga yine düğmeye basmış. Hostes gelmiş:
– Buyrun beyefendi, ne arzu etmiştiniz? demiş.
Karga “Yok bir şey, muzırlık işte!” demiş.

Hostes iyice sinirlenip pilota gitmiş. Pilot, ‘bir daha yaparsa aşağı at’, demiş.

Az sonra eşek, kargaya güvenip aynı muzırlığı yapmış. Hostes ve tüm personel bir olup ikisini birden arka kapıdan atmışlar.

Tabii karga hemen kanat çırpıp uçmaya başlamış. Eşek ise bir kaya gibi hızla aşağı düşüyormuş. Karga yukarıdan seslenmiş:
– Eşek kardeş uçsana!
Eşek:
– Eee benim kanadım yok ki!
Bunun üzerine karga:
– Aziz kardeşim, madem kanadın yok niye muzırlık yapıyorsun?

Fıkranın cast’ına gelince…

DÜNYA BEŞTEN BÜYÜK!

Dünya beşten falan büyük değil. Bunlar boş fanteziler.

ABD dünyanın en büyük gücü. Nükleer silah yapmasın diye İran’a ambargo koymuş. Türkiye BM’de bu karara uyacağım diye imza atmış.

Herkes bu ambargoya riayet etmiş.

Çin, ABD’yi karşısına almaya cesaret edememiş. Hindistan ambargoyu delmemiş. Güney Kore işi kurallarına göre yapmış. Rusya, Reza’nın adamlarına ülkesini kullandırmamış.

Ama Erdoğan ve bakanları, Reza çetesi ile bu ambargoyu kendi menfaatleri için delmişler.

ABD defalarca diplomatik heyet gönderip ikaz etmiş.

Para çok tatlı gelmiş.

Umursamamışlar.

MİT ikaz etmiş.

Umursamamışlar.

Nihayet Türk devletinin savcı ve polisleri suç üstü yapmış.

Rüşvet alıp yolsuzlukları örtbas etmemişler.

Bunun üzerine Erdoğan çetesi, dürüst yargıç ve polisleri hapse atmış.

Kendini kurtaracağını sanmış.

“Tilkiden kurnazı yoktur ama pazar onun postuyla doludur” derler.

Şark kurnazlığı sökmemiş.

Ve “pilot” işe el koymuş.

Karga “pırr” diye kanat çırpıp ABD’ye konmuş ve şimdi bülbül gibi ötüyor.

“Diğer”ine gelince…

Hızla düşmediğine kendisini ve çevresini inandırmaya çalışıyor.

[Veysel Ayhan] 7.12.2017 [TR724]

Fransa liginin unutulan şampiyonu [Hasan Cücük]

‘Fransa Ligue 1’de en çok hangi takım şampiyon oldu?’ sorusuna muhtemel cevaplar, Paris Saint Germain (PSG), Marsilya, Lyon veya Monaco olacaktır. Ancak doğru cevap, hiçbiri değil. Ne son yıllara damga vuran PSG, ne 2000’li yıllarda art arda 7 kez şampiyon olan Lyon ne de 1990’lı yılların flaş ekibi Marsilya, Ligue 1’de en çok şampiyon olan takım. Sorunun cevabı ise şu: Saint-Etienne. İnanmıyorsunuzdur belki ama gerçek bu. Bugün Fransa Ligue 1’de sıradan bir takım hüviyetindeki St-Etienne zamanında şampiyonluklara ambargo koymuştu. Öyle ki, son şampiyonluğunu 36 yıl önce yaşamasına rağmen hala en çok şampiyon olan takım unvanını elinde bulunduruyor.

1957-1981 ARASINDA 10 ŞAMPİYONLUK

Kuruluş tarihi 1919 olan Saint-Etienne, bugüne kadar 10 Ligue 1 şampiyonluğu, 6 Fransa Kupası, bir kez Fransa Lig Kupası, 5 kez de Fransa Süper Kupası’nı müzesine götürdü. Amatör olarak kurulan Saint-Etienne, 14. yılında profesyonel olurken 1937-38 sezonunda Ligue 1’e terfi etti. İlk şampiyonluğunu yaşamak için ise tam 20 yıl beklemesi gerekiyordu. 1957’de Ligue 1’in zirvesine çıkan Saint-Etienne, 1957-81 arasına 10 şampiyonluk sığdırdı. 1967-69 ve 1974-76 arasında üst üste 3 yıl şampiyon oldu. Son şampiyonluğunu 1981’de yaşadıktan sonra sessizliğe büründü. Şampiyonluğa en çok 1981-82 sezonunda yaklaştı. Sezonu ikinci sırada bitirerek 11. şampiyonluğun kıyısından döndü. Sonrası ise hep düş kırıklığıydı.

VERGİ KAÇAKÇILIĞI SORUŞTURMASI

İlk şampiyonluğunu 1957’de yaşayan Saint-Etienne, sadece 5 yıl sonra ligi 17. sırada bitirip Ligue 2’ye düştü. Hemen ertesi sezon yeniden Ligue 1’e yükselen Saint-Etienne, sezonu şampiyon tamamlayıp taraftarının gönlünü aldı. Saint-Etienne’in başarısında bir numaralı rolü oynayan isim Roger Rocher’di. 1961 yılında başkanlık koltuğuna oturan Rocher, tam 21 yıl görevde kaldı. Bu sürede Saint-Etienne, 9 şampiyonluk yaşadı. Rocher, 1982’de karıştığı vergi kaçakçılığından dolayı hapishanenin yolunu tutarken, Saint-Etienne’in başarı ibresi tersine dönmeye başlıyordu. 1983-84 sezonu sonunda yolu tekrar ikinci kez Ligue 2’ye düşecekti. 1986’da yeniden ait olduğu Ligue 1’e dönerken, 10 yıl sonra tekrar üçüncü kez Ligue 2’ye düştü. Yeniden Ligue 1’e yükselmesi ise 3 yıl sürecekti.

SAHTE PASAPORT SKANDALI

Bugünlerde pek bilinmese de 2000’li yılların başında sahte pasaport skandalları futbol dünyasına damga vurmuştu. Kurallar gereği Avrupa Birliği dışından 3 oyuncu oynatma hakkına sahip kulüpler, hilede sınır tanımıyordu. Birlik dışından gelen –özellikle Latin Amerikalı- oyuncuların nedense dedeleri hep Avrupa’dan göçmüş isimler olurdu. Bu oyunculara Portekiz, İspanyol veya İtalyan pasaportları ayarlanırdı. Böylece yabancı kuralı delinmiş olurdu. 2001’de İtalya ve Fransa’da sahte pasaport skandalları patlak verirken, Fransa’da skandala karışan takımlar arasında Saint-Etienne’in adı da vardı. Brezilyalı forveti Alex Dias ve Ukraynalı kalecisi Levistsky pasaportları sahte çıkınca 7 puanı silinirken, skandala karışan iki oyuncuya 4 ay ceza verilmişti. 7 puanı silinen Saint-Etienne sezon sonunda yeniden Ligue 2’nin yolunu tutuyordu. Yeniden Ligue 1’e çıkması 3 yılı buluyordu.

35 YILDIR SES ÇIKMIYOR

1982’den sonra sessizliğe bürünen Saint-Etienne’in aradan geçen 35 yılda ligdeki en iyi derecesi 2007-08 sezonunda gelen 5.’lik olabildi. Bu başarıyı Saint-Etienne’i 35 yıl aradan sonra Avrupa kupalarına taşıdı.

Fransa Ligue 1’de en çok şampiyonluk yaşayan Saint-Etienne 1976’da Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda adını finale yazdırdı. Kale direklerini geçemeyen Saint- Etienne, Bayern Münih’e 1-0 yenilerek kupaya uzanamadı. Ancak oynanan başarı futboldan dolayı binlerce taraftarın karşıladığı takım için Paris’in ünlü Champs Elysées caddesinde geçit töreni düzenlendi. Takımı karşılayanlar arasında dönemin Fransa cumhurbaşkanı da vardı.

ÜNLÜ OYUNCULARI YETİŞTİRDİ

Fransa futboluna damga vuran Aimé Jacquet, Laurent Blanc, Michel Platini gibi isimler Saint-Etienne formasını giydiler. Yine Galatasaray formasıyla gollerine devam eden Bafétimbi Gomis futbola Saint-Etienne alt yapısında başladıktan sonra 2004-09 arasında A takımın formasını giydi. Borussia Dortmund’un Gabon’lu forveti Pierre-Emerick Aubameyang da 2011-13 arasında Saint-Etienne formasını giydi. Aubameyang, Fransız kulübünde gösterdiği başarıdan sonra Dortmund’a transfer olup, Avrupa’nın en iyi forvetlerinden biri hâline geldi.

Fransa’da 10 şampiyonluğa ulaştığı için formasında yıldız olan tek takım Saint-Etienne’i şampiyonluk sayısında Marsilya 9, Nantes ve Monaco 8, Lyon ise 7 şampiyonlukla takip ediyor. Son yılların flaş ekibi PSG ise bugüne kadar 6 şampiyonluk gördü. 36 yıldır en çok şampiyonluk yaşayan takım unvanını elinde bulunduran Saint-Etienne, yavaş yavaş bu rekoru kaptırmanın eşiğine geliyor.

[Hasan Cücük] 7.12.2017 [TR724]