Ünlü finans profesörü: Ciddi bir krizin henüz başlangıç aşamasındayız

Bu kriz türünün Türkiye’ye özgü olmadığını da ekleyen Boratav, İleri Haber'den Meryem Yıldırım'a konuştu.

Boratav, “Emperyalist sistemin bağımlı çevresinde yer alan ülkelerden bir bölümü, neoliberalizme geçişin belli bir aşamasında sermaye hareketlerini de tamamen serbestleştirdi” diye ekledi. Boratav, yaşanan süreçte sonucun söz konusu ekonomilerin yeni bir çevrime sürüklenmesi olduğunu belirterek şöyle devam etti:

“Yüksek tempolu dış kaynak girişlerinin yol açtığı canlanma; bu akımlarda “sert durma veya tersine dönme” koşullarında durgunlaşma veya kriz… Olumsuzlaşan ortamlarda krize kimler sürüklendi? “Canlanma” döneminde dış kırılganlıkları artan ülkeler…”

1980’li yıllarda Latin Amerika’da başlayan bu kriz türünün, 1990 sonrasında üçüncü dünyanın diğer coğrafyalarına da taşındığını paylaşan Boratav, Türkiye’nin bu kriz tipine 1994, 1998-99, 2001 ve 2008-2009’da olmak üzere dört kere sürüklendiğini söyledi.

Boratav, şunları söyledi: “2001 krizi içinde Kemal Derviş yönetiminde IMF programlarıyla oluşturulan neoliberal yapıyı 2003 sonrasının AKP iktidarı olduğu gibi benimsedi; 2015’e kadar sızlanmadan uyguladı ve bugünkü krizin sorumluluğunu da üstlenmiş oldu.”

IMF programlarının ana unsurları

“Bu neoliberal yapının ana unsurlarını hatırlatayım” diyen Boratav, o unsurları tek tek şöyle sıraladı:

“(1) Türkiye ile dış dünya arasındaki sermaye hareketleri üzerinde tam serbestlik; (2) Merkez Bankası’nın bağımsızlığı; (3) “Bağımsız” Merkez Bankası’nca “enflasyon hedeflemesi” ilkesini üstlenilmesi. Bu ilke, “serbest” döviz piyasaları (veya döviz kurunu dalgalanmaya bırakılması) ve “sıkı” para politikaları (Merkez Bankası’nın politika faizinin enflasyonun üstünde belirlenmesi) anlamına gelir.”

“Bu “paket”in ana hedefi, emperyalist sistemin çevresinin finans kapitalin denetimine girmesidir. 2000 sonrasında merkez bankacılığının resmî doktrini haline getirilmiştir” diyen tecrübeli iktisatçı şöyle devam etti: “Ancak, çok sayıda Asyalı ülke (başta Çin) ve zaman zaman Arjantin, Brezilya gibi ihtiyatlı ülkeler bu doktrine mesafeli durdular.

AKP ise bu modeli tamamen benimsedi ve AKP, 2003-2007’de uluslararası sermaye hareketlerinin coşkulu seyretmesinin uzantılarını yaşadı: Ucuzlayan döviz, yüksek TL faizi…Sonuç aşırı dışsal kırılganlıklar oldu: TL’nin reel olarak hızla değerlenmesi; üretimin ithalata bağımlılığını yapısal hale gelmesi; kronik ve giderek büyüyen cari işlem açıkları; dış borçların dört nala tırmanması ve özel, kısa vadeli borçların  ağırlığının artması…Bu nedenle, ABD’de patlak veren ve merkez ülkelerde yoğunlaşan 2008-2009 krizinden sert etkilenen az sayıdaki çevre ekonomisinden biri Türkiye oldu.”

"AKP’nin 'eseri' olan krize girmekteyiz"

Sırada bekleyen birkaç ülke daha var diyen Boratav, şöyle açıkladı:

“2010’dan itibaren Batı merkez bankalarının uluslararası likiditeyi hızla genişletmesi, AKP iktidarını aynı “rehavet” ortamına tekrar teslim etti; Türkiye’nin dış kırılganlık göstergeleri daha da bozuldu;  ülkemiz, “beş kırılgan yükselen ekonomi” grubunun kalıcı bir mensubu oldu. 2017’de uluslararası likiditenin daralma eğilimi ortaya çıkınca, finans kapital, “Güney” coğrafyasının en zayıf, kırılgan halkalarından çıkmaya başladı. Dış kaynak hareketlerinde yukarıda değindiğim “sert durma ve/veya tersine dönme” olgusu Türkiye’de de Mart 2018’de başladı. AKP ise aynı tarihlerde seçim ekonomisi dürtüsüyle kamu maliyesinin sürüklediği yüksek tempolu bir iç talep pompalamasını sürdürmekteydi. Enflasyon ve cari açık tırmandı; dış finansman gereksinimlerinin karşılanamayacağı Mart sonrasında ortaya çıktı. Önce Arjantin, sonra Türkiye kriz ortamına sürüklendi. Sırada bekleyen birkaç ülke daha var.

Şimdi, tüm unsurları ile AKP’nin “eseri” olan krize girmekteyiz. Reel ücretlerin, üretimin, istihdamın, milli gelirin gerilemesi biçiminde gerçekleşen ekonomik bunalım, bankaları da kapsayan finansal bir krize de dönüşebilir.”

Boratav, “Albayrak ve benzerlerinin her fırsatta iman tazeler gibi tekrarladığı “serbest piyasa ekonomisi” söyleminde, yani neoliberal felsefede, “karaborsa” kavramına, olgusuna yer yoktur” diye belirterek, şunları söyledi:

“İktidar çevreleri bu “resmî neoliberal söyleme” paralel ikinci ve yanıltıcı bir söylem daha sürdürüyor: Komplo senaryoları…Bu senaryoların 'lanetlenesi aktörleri' içinde faiz lobisi, siyonistler, bölücüler, Türkiye’nin düşmanları, (içeriği belirsiz tutulan) emperyalistler, ihanet şebekeleri yer alır. Sözü edilen “zam fırsatçıları, et baronları, karaborsacılar” da aynı “ihanet şebekeleri”nin öğeleridir. Bu sahte komplo senaryolarına kesinlikle karşı çıkmak; sahteliğini, yapaylığını teşhir etmek gerekiyor.”

"Yozlaşmış ve yerleşmiş bir iktidar yapısı ile anti-kriz seçenekler tartışılamaz"

Prof. Dr. Boratav, “Bir ‘çözüm reçeteniz’ var mı? Muhalefete bir çağrınız olsa ne söylerdiniz?” sorumuza ise yanıtı şöyle oluyor:

“Sol ve sosyalist meşrepli iktisatçıların, krize karşı çözüm reçeteleri önermesini yararsız, hatta zararlı görüyorum. İktisat tartışmaları, iktidarı eleştirmekle sınırlı kalmalıdır. Bu da, tüm geçmiş ve kesintisiz bilançosu ile AKP iktidarının finans kapitale, yani emperyalizme tam teslimiyetinden kaynaklanan kriz sorumluğu üzerinde odaklanarak gerçekleşebilir.

Somut politika öğeleri önerilmeye başlandığında, farkına varılmadan iktidarla beyhude diyaloga girilmiş olunur. Örneğin solculardan gelen “dış borçların askıya alınması” önerisi, “yarenlerin kurtarılması” ile sınırlı borç yapılandırma formülleri ile dejenere edilir. “Sermaye hareketlerinin denetlenmesi” önerisi,  emir-komuta zincirine (“yukarıya”) bağlanan döviz tahsisleri, transfer uygulamalarıyla karıştırılır. Sermaye çevreleri arasında, kapkaççı, keyfî, kayırmacı, cezalandırmacı uygulamalar, AKP geleneği ile uyumludur. Yozlaşmış ve yerleşmiş bir iktidar yapısı ile anti-kriz seçenekler tartışılamaz.

Buna karşılık sosyalist partiler, sendikalar, meslek örgütleri, ilerici dernekler, kriz ortamında emekçilerin savunulmasına öncelik vermelidir. Hızlanan enflasyon tüm ücretleri, maaşları, emekli aylıklarını, çiftçi alacaklarını aşındırmaktadır. Endeksleme (“eşel mobil”) gündeme getirilmelidir. İşsizlik sigortasının yağmalanması önlenmeli, kapsamı hızla genişletilmelidir. Toplu işten çıkarmalar önlenmelidir. Krizi fırsat bilen iş çevrelerinin kayıt-dışı istihdama kayması frenlenmelidir. Artan işsizlik ve pahalılık ortamında emekçilerin dayanışma ağları şimdiden tasarlanmalı; örnek uygulamalar başlatılmalıdır.”

[Samanyolu Haber] 11.9.2018

Dosyaya bak dosyaya! [Abdullah Aymaz]

12 Mart 1971 Muhtırasından sonra Süleyman Demirel derhal istifa etti. Nihat Erim başkanlığında yeni bir hükümet kurulması çalışmalarına başlanmış.,  Sadi Koçaş, Başbakan Yardımcısı, Mehmet Özgüneş de Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı olmuştu. Ona Yaşar Tunagür’ü Diyanet İşleri Başkanı Yardımcılığından attırmak istiyor. Önce Senatoda bir konuşma yapıyor. Meseleye mahkeme el koyuyor. İddialara cevap verince, Hocımızın hakkında takipsizlik kararı veriliyor. Bu sefer aynı iddia ve iftiraları Meclis Araştırma komisyonuna veriyorlar. Özgüneş, bakanlığını kullanarak tahkikat için yirmi beş müfettiş görevlendiriyor. Neticede, Yaşar Tunagür görevden alınıp mahkemeye verilerek hapse atılıyor.

Albay olan askeri savcı en mühim iki şey üzerinde duruyor. Birincisi Hocamızın 19 Ağustos 1966’da meydana gelen  Varto zelzelesi için oraya gittiğinde Eşkıya Hekimo ile görüştüğü ve Kürtçülük yaptığı; ikincisi damadı Dr. Kâyid’in memleketi Ürdün’e gidip Amman’da Türkiye ve  Atatürk aleyhinde konuşma yapıp devleti yıkarak yerine şeriat devleti kurulması için sözler sarfettiği meseleleri üzerine iddianame hazırlanmış… Yaşar Hocamız Varto’ya gidişinin yukarıdan bir emirle olduğunu orada yanında Diyanette görevli kişilerin de bulunduğunu onlara da sorulması gerektiğini söylüyor. Sonraki celselerde Savcı, “Hakimo’yu hallettik. Zaten herif Varto zelzelesinden üç ay önce ölmüş.” diyor.

Sonra “Bakalım, bunlara ne diyeceksin?” diyerek Ürdün dosyasını açıyor. İddiaları, iftiraları baştan sona dinleyen Yaşar Tunagür “Beyefendi, lütfen bu beş sayfayı siz daktiloda zapta geçirdikten sonra bana sual olarak tevcih ediniz” diyor. Bir saatte bu işlem bittikten sonra Hocamız: “Ben hayatımda Ürdün’e gitmedim, Amman’ı görmedim. Dört tane pasaportum var hepsi elinizin altındaki dosyada duruyor. Siz o pasaportlardan bir tanesinde Ürdün’e giriş vizesi bulun, ben bu konuşma metninin tamamını kabul ediyorum.” diyor. Yine hayretle “Ne?” diyor. Hocamız “Ben Malezya’ya, Tunus’a, Cezayir’e, Amerika ve Avrupa’da bir çok yerlere gittim. Kuveyt’e gittim, Katar’a gittim, Suudî Arabistan’a belki yirmi defa gittim ama ben hayatımda bir kere olsun, Ürdün’e gitmedim. Benim damadım Dr. Kâyid el-Kâyid Ürdünlü olmasına rağmen bu ülkeye hiç gitmedim.” diyor. Bunu duyunca savcı, ‘Ne diye bana tekrar yazdırdın bu metni?” diyerek kızdı. Hocamız da “Siz buradaki iddiaları görmüyor musunuz? Bu iddialar sizce olacak şey mi, kim hazırladı bu dosyayı?” diyor. Savcı elindeki dosyayı kaldırıyor ve “Yaşar Bey bu iş burada biter, gidebilirsiniz” diyerek “şaaak” diye iki eliyle dosyayı kapatıyor…

Meselenin sonu Başbakan Yardımcısı Said Koçaş’ın “12 Mart Anıları” adlı Milliyet gazetesinde  yayınlanan  yazı dizisinde anlatılıyor. Koçaş bu olup bitenlerden sonra işin peşine düşüyor. MİT’ten Yaşar Tunagür dosyasını istiyor. Ama şaşırıp kalıyor. Çünkü böyle bir dosyanın olmadığını öğreniyor.  Tekrar dosyanın aslını istiyor. Bu sefer MİT’ten “Yaşar Tunagür hakkında, MİT tarafından hazırlanmış bir dosya yoktur” diye bir cevap geliyor. Bunun üzerine Sadi Koçaş Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a çıkıyor. Ortaya çıkan ciddiyetsizlik ve rezaleti ifade ediyor. Sunay, “Olamaz böyle bir şey, olamaz” diyor. O da Sunay’a “Efendim, sağcı dediniz, solcu dediniz, hilafetçi dediniz, emir verdiniz tutuklandı bu adam” diyor. Cevdet Sunay “Bakma sen ona. O hem sağcıdır, hem solcudur” diyor.  Bu sefer Sadi Koçaş “Efendim bir adam hem sağcı hem solcu nasıl olur?” diyor. Cumhurbaşkanı Sunay bunun üzerine Sadi Koçaş’a tekrar emir veriyor. “Âcilen MİT bu dosyanın aslını göndersin” diyor. Aradan üç gün geçiyor. MİT’ten yazılı bir cevap geliyor. Yazıda “Yaşar Tunagür hakkında MİT  tarafından tanzim edilmiş bir dosya yoktur.” deniliyor.  Sadi Koçaş MİT’ten aldığı yazıyı, dosyasına koyduğu gibi tekrar Cumhurbaşkanına çıkıyor. “Peki bu dosyanın sureti vardı da aslı nerede o zaman?” diye soruyor.

Cevdet Sunay, MİT’in gönderdiği yazıyı görünce “EYVAH, YANLIŞ  YAPTIK” diyor. Çok ağır şeyler söyleyerek “Derhal Fuat Doğu Paşayı bana çağırın” diyor. MİT Başkanı Fuat Doğu Paşa Çankaya’ya gidiyor. Artık orada neler konuştular bilemiyoruz. Fakat Cumhurbaşkanı Sunay, Sadi Koçaş’a Fuat Doğu’nun MİT’in başından alınarak bir yere büyükelçi olarak atanmasını söylüyor. Nitekim İspanya’nın Madrit şehrine büyük elçi olarak atanmış Fuat Doğu.  Yaşar Tunagür Hocamızın hakkındaki bu dosyanın aslının olmadığı da Sıkıyönetim Komutanlığına bildirilerek suçsuz olduğu ifade ediliyor. Hakikaten ondan sonra Fuat Doğu Paşa MİT Müsteşarlığı görevinden alınarak, onun yerine MİT’in başına 12 Eylül 1980’de Kara Kuvvetleri Komutanı olan Nurettin Ersin getiriliyor…
Yaşar Hocamız emekli olduktan sonra bir ev satın alıyor. Girince bir bakıyor ki, seneler önce kendisini sorgulayan MİT Başkanı Fuat Doğu Paşanın özel ofisi… Bakın şu kaderin işine!..
Evet bütün sıkıntılardan sonra Cenab-ı Hakkın  Yaşar Hocamıza büyük lütuflar oldu. Ticarî işler yaparken hiçbir zaman İslâmî Hizmetlerden geri kalmadı. Vefat edinceye kadar ders vermekten, dinî sohbetler yapmaktan el çekmedi…

Elbette Yaşar Tunagür  Hocaefendinin hayatından ders ve ibret alacağımız noktalar vardır. Bilhassa yaşadığımız şu süreçte, uğradığımız mağduriyetler, bizleri işkence mengenesinde sıkıyor gibi ezdikçe eziyor. Ama biliyoruz ki, Cenab-ı Hak hikmetsiz iş yapmaz. Hayrı da şerri de Allah yaratır. Ama hayır-şer ne olursa olsun  yarattığı her şeyde mutlaka bir güzellik ciheti vardır: “(O Allah ki;) yarattığı her şeyi güzel yarattı ve muhkem yaptı.”  (Secde Suresi, 32/7) Onun için aktif sabırla üzerimize düşeni yapmaya gayret etmeliyiz.

[Abdullah Aymaz] 11.9.2018 [Samanyolu Haber]

15 Temmuz’dan sonra cezaevlerindeki 61 şüpheli ölüm belgelendi

15 Temmuz sonrası cezaevlerinde ve polis operasyonlarında yaşanan şüpheli ölümler devam ediyor. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, hazırladığı raporda cezaevlerinde yaşanan ölümleri inceledi. Vakfın rapora ilişkin açıklamasında, “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, iki yıldan daha fazla süredir özgürlüğünden yoksun bırakılmış bireylerden en az 61 kişinin, çok şüpheli koşullarda ölümünü belgelemiştir.” denildi.

Darbe girişimi sonrasında gözaltında hayatını kaybeden kişiler üzerinde yapılan incelemelerde şüpheli ölümlerin görüldüğünü aktaran Vakıf, “Birçok ölüm, yaşananların intihar olduğuna işaret eden resmi söylemden uzak bulunuyor.” tespitini yaptı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı raporunda, şüpheli ölümlerle birlikte özellikle ‘yüksek profil’ olarak tanımlanan ve cezaevinde tutulan kişilerin aile üyelerinin büyük bir endişe yaşadığına dikkat çekildi. Raporda şu çarpıcı tespitlere yer verildi:

Aileler, ilk zamandan beri sevdikleri kişileri Türk cezaevlerindeki yargısız infazlardan kurtarmak için uluslararası topluluklara umutsuz çağrılar yöneltmiştir.

Bu siyaset belgesi, giderek artan sözkonusu sorunlu duruma ve uluslararası hukuka etkilerine daha yakından bakmayı sağlamayı amaçlamaktadır.

15 Temmuz 2016’da Türkiye’deki darbe girişiminden bu yana şüpheli koşullarda ve sistematik bir şekilde tekerrür eden model olarak gözaltındaki şüpheli ölümlerin sayısının artmasından endişe duyuyoruz.

Özgürlüğünden yoksun bırakılmış bireyler arasındaki çok sayıdaki ölüm, ülkedeki mevcut yoğun zulüm ortamında gerçekleşmektedir.

Özellikle hukukun üstünlüğü kavramının erozyona uğraması ile git gide daha da şiddetlenen insan hakları ihlalleri de bu ölümleri değerlendirirken dikkate alınmalıdır.

RAPORUN ORİJİNALİNE BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ

****

ÖLÜM DÖŞEĞİNDE TAHLİYE

Gözaltında hayatını kaybedenlerin yanı sıra tedavisi geciktirildiği için, ölüm döşeğinde tahliye edildikten sonra vefat edenlerin sayısı da artıyor. Bunlardan biri de cezaevinden tedaviye gönderilmediği için vefat eden 8 yıllık polis memuru Kadir Eyce (33) idi. Gözaltı süresince, beslenme problemleri, soğukta uyumak zorunda kalmak, sürekli psikolojik baskı, stres pozisyonunda tutulma gibi sebeplerle Kadir Eyce’nin karın bölgesinde şiddetli ağrılar başladı. Dilekçeler vermesine rağmen tıbbi yardım alamadı. 2016 yılı Ekim ayı içerisinde çıkarıldığı Sulh Ceza Hakimliği’nde “Bank Asya’da hesabı bulunması” nedeniyle tutuklanarak Sivas E Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderildi. Ağrıları şiddetlenen Kadir Eyce’nin hastaneye gidebilmek için verdiği onlarca dilekçeye karşılık verilmedi. Cezaevinde durumu her geçen gün ağırlaşan Kadir Eyce, sonunda yürüyemez hale geldi. Eyce, bu aşamada ailesi tarafından Mersin Üniversitesi Hastanesi’ne götürüldü. Sindirim sisteminin çöktüğü ve artık müdahale edilemeyeceği belirtildi. Çok geçmeden hayatını kaybeden Kadir Eyce, yakınlarına, “Benden hep isim istediler, ben suçsuzdum, kimseye de iftira atmadım.” demişti.

[TR724] 11.9.2018

Operasyon sırası Cübbeli Ahmet’te mi?

Kamuoyunda “Cübbeli Ahmet Hoca”olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü hakkında ‘operasyon yapılacak’ iddiası gündeme geldi. İddianın sahibi ise Hürriyet yazarı Ahmet Hakan. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş’ın, adını anmadan Ünlü’ye yönelttiği eleştirileri değerlendiren Hakan, “Adnan Oktar’ın telefonunun ardından, sabahın köründe bir de Cübbeli’nin telefonu mu gelecek bana?” dedi.

Ahmet Hakan, “Bu ne ciddiyetsizlik” başlığıyla yayımlanan yazısında “Diyanet İşleri Başkanı en son Adnan Oktar’ı sert eleştirmiş, ardından Adnan Oktar grubuna operasyon gelmişti” ifadesini kullandı.”Acaba? Cübbeli’ye de mi?” diyen Hakan, şöyle devam etti: “Ne yani? Adnan Oktar’ın telefonunun ardından, sabahın köründe bir de Cübbeli’nin telefonu mu gelecek bana Hafazanallah! Hafazanallah!”

NE OLMUŞTU?

Kamuoyunda Ahmet Mahmut Ünlü olarak bilinen Cübbeli Ahmet’in anlattığı Abdülkadir Geylani’nin pişmiş tavuğu canlandırdırma hikayesi üzerine Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nde yaptığı konuşmada bu duruma dikkat çekmişti.

“Din, kesinlikle, ticari beklentilerin, çıkar tutkusunun, popülist kaygıların aracı ve payandası haline getirilmemelidir” diyen Erbaş, şöyle devam etmişti: “Dinin temel kaynaklarına ve akla aykırı, gerçeklere dayanmayan söylemler, hikâyeler, rüyalar üzerinden din anlatılarak vatandaşlarımızın samimi duyguları istismar edilmekte ve sömürülmektedir.” iddiasında bulunmuştu.

[TR724] 11.9.2018

“AİHM artık insan hakları mahkemesi değil, AKP hükümeti ile anlaşan ticari bir kurum”

HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ile HDP Milletvekili adayı Veli Saçılık, KHK ile ihraç edilen binlerce kişinin mağduriyeti için karar vermeyen ve dosyaları ‘iç hukuk yolları tükenmediği’ gerekçesiyle geri gönderen AİHM’i masaya yatırdı. İkili, “AİHM artık bir insan hakları mahkemesi değil, AKP hükümeti ile anlaşan ticari bir kurum.Mülteci pazarlıkları nedeniyle AİHM dosyaların hepsini iade etti” açıklamasını yaptı.

Yol Tv’deki programda bir araya gelen Saçılık ve Gergerlioğlu önemli açıklamalar yaptı. İlk olarak Saçılık, “AİHM artık bir insan hakları mahkemesi değil, AKP hükümeti ile anlaşan ticari bir kurum. Kendi sorunu olan ve Türkiye’de iç itirazlar bittikten sonra değerlendirmesi gereken dosyaları OHAL komisyon isimli garabet komisyonuna havale etmiştir. OHAL Komisyonu da Anayasa Mahkemesi’nin neredeyse denetleyen bir komisyon haline gelmiştir. Yani bir yasadışılık sürüyor. Yasadışılığı illegal örgütler yerine neredeyse hükümet devralmış durumdadır.” dedi.

Ömer Faruk Gergrelioğlu ise “İnsanlar ihraç edildikten sonra ne yapacaklarını bilemediler. Hemen mahkemelere başvurdular. İdare mahkeme ve AYM bunları reddetti. Bir kısım insanlar da AİHM’e başvurdu. AİHM’e başvuru yapılan dosya sayısı 25 bin civarında oldu. AİHM ise bunları reddetti ve Türkiye’ye geri gönderdi.”

GERGERLİOĞLU:AİHM’İN DOSYALARI İADE ETMESİNİN GEREKÇESİ SİYASİ VE MÜLTECİ PAZARLIĞI
“Sonuçda Türkiye’de sabıkalı bir ülke. AİHM’deki ceza sayısı olarak yıllarca ilk üç sıradaydı. Dağ gibi dosyaların arasında AHİM, “Ben geri iade ediyorum” dedi. Siyasi nedenleri var, mülteci pazarlıkları var. AİHM, “İç hukuk yollarını tükekin.” dedi. İç hukuk yolları dediği de idar bir komisyon gösterildi. Hukuk yolu zaten devlet tarafından kapatıldı. ‘Gidilin’ denilen yer de idarecilerin oluşturduğu bir komisyon.”

[TR724] 11.9.2018

Erdoğan’dan Putin taktiği iddiası: İş adamlarının döviz hesapları incelenecek; ağır para ve hapis cezaları verilecek!

Milli Görüş camiasına yakınlığıyla bilinen, Hürses gazetesi yazarı Fehmi Çalmuk, bugünkü yazısında siyaset ve iş dünyasına ilişkin dikkat çeken iddialarda bulundu. Yazısının “Erdoğan, Putin gibi iş adamlarını hesaba çekmeye hazırlanıyor” başlıklı kısmında, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Rus lider Putin gibi işadamlarına sert çıkacağını yazan Fehmi Çalmuk, yoğun döviz çıkışının olduğunun belirtilen 10 Ağustos 2018 tarihinin merçek altına alındığını aktardı.

Erdoğan’ın iş adamları için, “Burunlarından fitil fitil getireceğim” dediğini aktaran Fehmi Çalmuk, Türkiye’deki yabancı ortaklı bankalarında tek tek listesini yayınladı.

Patronlardunyasi.com’un aktardığı haberde Fehmi Çalmuk’un yazısının ilgili bölümü şöyle:

“Berat Albayrak Hazine ve Maliye Bakanı olunca Başkan Erdoğan’ın Türkiye’deki yerli emperyalistler ile kelle koltukta mücadele edeceğine inancım daha da pekişti. Niye para yönetimin kendisi ele aldı. Nasıl Putin iş başına geldiğinde 22 iş adamını yani oligarkları (Rusya’da sosyalist sistemin çökmesinin ardından başlayan özelleştirme hareketinin ürettiği, süper zengin işadamları milyarlarca dolarlık servete sahip oldular.

Onlara bu yüzden ‘oligarklar’ deniliyor) Moskova’ya çağırıp; çaldıkları, kaçırdıkları paraları geri getirmelerini şart koşmuş, hatta eski KGB’den kalan yöntemlere başvurmuştu. Siyaset yasağı getirdiği oligarklardan kimilerini ceza evine gönderdi, kimilerine de ağır para cezaları kesti.

Putin, bununla da kalmadı aralarında Rusya’nın en zengin iş adamlarından Oleg Deripasko’nun da bulunduğu iş adamlarına ‘fabrikalarınızı millileştirim’ tehdidinde bulunmuş, metni devlet tarafından imzalanan bir protokol imzalatarak hem vergi alacaklarını hem de işçi alacaklarına teminat altına almıştı.

Türkiye’de de böyle bir operasyonun an ve an yapılacağına ilişkin umudum halen diriliğini koruyor.

Böyle bir operasyonda ise ilk sırayı elbette halen F…’cüleri finanse eden büyük iş adamları var. İlk adım Türkiye’den çıkan paraları geri getirtmek. 10 Ağustos 2018 günü bu nedenle mercek altında. Kimin elinin kimin cebinde olduğu hangi yurtiçi bankaların, yurtiçinde yerleşik yetkili müesseselerin, kurumsal ve bireysel müşterilerin döviz abrakadabrası inceleme altında. 10 Ağustos olayını kendisine yönelik ‘ekonomik darbe girişimi’ diye kabullenen Erdoğan’ın ‘Burunlarından fitil fitil getireceğim.’ cümlesini de ekleyelim.

Almanya’nın ısrarla İtalyan bankaları üzerinden Türkiye’yi IMF’nin kucağına oturtma operasyonu da devam ediyor. Dolar/Avro bankonotlar arası paslaşmalar sürerken hele iş bu raddeye gelince elbette ki içimizdeki Amerikalılar’dan veya merhum Başbakan Necmettin Erbakan Hocamın değimiyle ‘Gavur aşıkları’ndan bahsetmek üzerimize farz oldu. Devlet Bankaları, Ziraat, Halkbank ve Vakıfbank saymazsak Türkiye’de özel bankalara ve uluslararası bankaların Türkiye ağına, sahiplerine ortaklıklara bakmak krizi anlamamıza yardımcı olacaktır.

[TR724] 11.9.2018

Büyürken fakirleştik! [Semih Ardıç]

Büyüme hesapları 2016 senesinin kasım ayında değiştirilmişti.

Millî gelirdeki gerilemeyi olduğundan düşük göstermenin formülünü bulan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2018 senesi nisan-mayıs-haziran (ikinci çeyrek) büyüme rakamlarını ilan etti.

TÜİK’in hesabına göre Gayri Safî Yurtiçi Hasıla (GSYH) ikinci çeyrekte yüzde 5,2 büyüdü. İlk üç aylık büyüme rakamı ise yüzde 7,4 seviyesinde idi. 6 aylık büyüme yüzde 6,3.

RAKAMLAR HORMONLU

Zahiren Türkiye, İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) üyeleri arasında en hızlı büyüyen ekonomi. Mamafih rakamların hem TL nevinden hem de hormonlu.

GSYH artarken diğer tarafta izaha muhtaç veriler mevcut. Yeni Türkiye’nin tuhaf halleri bitmiyor.

2017 senesinde yüzde 7,4, 2018’in ilk yarısında yüzde 6,3 büyüyen bir ekonomi nasıl oluyor da dolar bazında küçülüyor, bütçe dengesi ve cari dengede ikiz açık rekorları veriyor.

Bütün bunlar masa başında tanzim edilmiş rakamların hakikatte karşılığının olmadığını teyit ediyor.

FORMÜL DEĞİŞİKLİĞİNE RAĞMEN GSYH GERİLİYOR

Türkiye’nin 2014 senesinde millî geliri 1 trilyon 764 milyar TL idi. 2017’nin sonunda GSYH 3 trilyon 105 milyar TL’ye çıktı. 2014’te dolar nevinden millî gelir 934 milyar dolar iken, 2017 sonunda 851 milyar dolara indi.

Bu arada TÜİK’in formülü değiştirdiğini unutmamak lazım. Muhtemelen formül değişmese millî gelirdeki gerileme daha fazla olacaktı.

FERT BAŞINA GELİR 9 BİN 600 DOLAR

Gelelim yüzde 6,3 büyüme ile OECD rekortmeni olduğumuz 2018 senesine… 2018’de GSYH 3 trilyon 750 milyar TL’ye çıktı. Dolar nevinden millî gelir ise 775 milyar dolara indi.

Aynı dönemde fert başına millî gelir 10 bin 597 dolar seviyesinden 9 bin 600 dolara geriledi. 2014 senesinde 12 bin 112 dolar olduğu dikkate alınırsa son 4 senede milli gelir yüzde 21 azaldı.

Bir başka ifade ile o kadar formül değişikliği ile yükseltilen, dışarıdan alınan döviz borçları ile finanse edilen büyüme hakikatte refah artışı getirmedi.

Türkiye’de hane halkı 2014’e kıyasla yüzde 21 daha fakir. Büyürken küçüldük, fakirleştik.

TÜİK’in şu suâle cevap vermesi şart: Kedi bu ise ciğer nerede, ciğer bu ise kedi nerede?

BÜTÇE AÇIĞI KATLANDI

Büyümeyi iç tüketim ile yüksek tutmaya matuf vergi teşvikleri ve ucuz kredi tahsisatı bütçe disiplinini ortadan kaldırdı.

2014’te 22,7 milyar TL açık veren merkezî idare bütçesi 2017 senesine 47,4 milyar TL açık vererek kapatmıştı.

2018’de bu rakam temmuz ayı itibarıyla yakalandı ki bütçe açığı sene sonunda 80-100 milyar TL arasında bir tutara tırmanabilir.

“Kazandığından fazlasını harcamak” diye hülâsa edebileceğimiz cari açık da 2014’ten itibaren büyüdü.

Cari açık 2018’de 57 milyar dolara kadar yükselirken, açığın millî gelire oranı yüzde 6,2  oldu ki yüzde 4,5’i geçtiği anda kriz ihtimali kuvvetlenir.

İŞSİZLİK DE AZALMADI

TÜİK’in açıkladığı gibi ekonomi yüzde 6-7 büyüseydi istihdamın artması lazımdı. Oysa kayıtlı işsiz sayısı her geçen gün artıyor ve en son açıklanan veride son kur şokunun tesiri yok. Buna rağmen ortalama işsizlik yüzde 10’un üzerinde seyrediyor.

2018 rakamları da gösterdi ki hükümet kamunun tüketim harcamaları ile GSYH’nin büyümesine odaklandı.

Kamu da tüketiyor vatandaş da. İmal etmeden, katma değeri yüksek işlere ağırlık vermeden harcanan paralar haliyle yerine konulamıyor.

2018 ikinci çeyrek büyümesinde devletin nihaî tüketim harcamalarının payı yüzde 7,2. Araba al, saray yaptır, lüks plaza kirala ve ekonomi büyüsün!

BÜYÜDÜĞÜMÜZ SENEDE ESNAF KEPENK KAPATIYOR

Ne kadar şayan-ı dikkat ki TÜİK’in yüzde 6,3 büyüdüğünü iddia ettiği ekonomi bugün kur ve faiz şoku ile mefluç. İflaslar, konkordato talepleri peşi sıra geliyor.

Daha bugün Forum İstanbul Alışveriş Merkezi’nde dükkan sahipleri dövize sabitlenen kiraları ödeyemediği için kepenk kapattı.

Düne kadar firmalar aynı AVM’de yer kapabilmek için kıyasıya rekabet ediyordu. En işlek AVM’de ahval böyle ise ötekileri varın siz hesap edin.

Bir çuval unun fiyatı 75 TL’den 175 TL’ye çıkmış. Enflasyon imalat sanayiinde yüzde 32’yi geçmiş.

Zam tsunamisi vatandaşın belini bükmüş. Hükûmetin tanzim ettiği büyümenin vatandaşa bir faydası olmadığı aşikâr.

PİYASA KALE ALMADI

Zaten piyasa da kale almadı büyüme rakamlarını. Borsa İstanbul (BIST) “rekor büyüme” denilen rakamların ilan edildiği 10 Eylül Pazartesi gününde yüzde 1,7 geriledi.

Böylesine yüksek büyüme verisi karşısında BIST’in uçması lazımdı. Ağustosta yüzde 33 artan dolar ve euro yeniden yükselişe geçti.

Maalesef bunlar iyi günlerimiz. Üçüncü çeyrekte büyümede yatırımlar ve hane halkı harcamaları, özellikle de dayanıklı ve yarı dayanıklı mamül kalemlerinde önemli bir daralma ile karşılaşacağız.

YAVAŞLAMA 2019 SENESİNDE DEVAM EDECEK

Makine-teçhizat yatırımlarının zayıf kalması ve iç talepteki daralmaya bakılırsa senenin ikinci yarısında tamamen farklı bir tablo bekliyor.

Net ihracat ve turizm gelirlerinin katkısında zirve görüldü. Senenin kalan aylarında bu cenahın da büyümeye katkısı azalacak

Göstergeler üçüncü çeyrekle birlikte iktisadi faaliyette sert bir yavaşlamanın başladığına işaret ediyor. Bu yavaşlama 2019 senesinde de devam edecek.

TÜİK formülü bir daha değiştirmezse sene bittiğinde ilk yarıdaki rekor rakamlara rağmen yüzde 2’lere inildiğini müşahade edeceğiz.

Dolar turşusu kuranlar kışın bol bol turşu yer artık.

[Semih Ardıç] 11.9.2018 [TR724]

ABD ve AB Türkiye’yi neden yalnız bıraktı? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

ABD ve AB Türkiye’yi yalnız mı bıraktı? Batı, neden Türkiye’nin Rusya eksenine kaymasına göz yumuyor görünüyor? Neden Türkiye’nin giderek müttefiklik ilişkilerinin çok gerisinde, adeta düşman yörüngesinde hareket etmesini kabulleniyorlar? Türkiye gibi değerli ve stratejik önemi haiz bir müttefike daha fazla destek olmaları beklenmez miydi? Ağır insan hakları ihlalleri neden konu edilmiyor Batılı başkentlerde? Ya da edilse bile, niçin düşük profilli ve diplomatik bir üslup belirleyici oluyor Ankara ile ilişkilerde? Bu soruları yanıtlamaya çalışacağım.

Öncelikle, ülkelerin stratejik konumları değişim gösterir. Küresel sistem ve ilişkiler ağı, bir süreç. Sürekli aynı koşullar yok yani. Soğuk Savaş 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin (Sovyetler / SSCB) yıkılmasıyla beraber, Türkiye’nin jeopolitik konumu değişime uğradı. Eskiden Varşova Paktı’na üye olan komünist rejimler, aniden AB’nin ve NATO’nun ilgi alanına girdi. Dahası, SSCB kof çıktı ve Sovyetler’in yerini kısmen alan Rusya Federasyonu, Boris Yeltsin döneminde son derece zayıf ve kendi sorunlarına batmış bir konuma düşmüştü. Yani doğudan gelen büyük tehlike artık ortadan kalkmıştı. Türkiye (ve Yunanistan’a) atfedilen, NATO’nun güneydoğu kanadının güvenliği gibi kilit bir rol, artık yoktu. Oysa Yunanistan Soğuk Savaş boyunca kendisini Avrupa Entegrasyonuna daha sıkı bağlarla kenetleyebilirken, Türkiye özellikle 1980 darbesi sonrasında Avrupa genişlemesinin gündeminden tamamen düşmüş, ağır insan hakları ve demokrasi sorunlarıyla boğuşmaktaydı. Yunanistan 1982’de – tam da Türkiye ağır kriz ortamından çıkmaya debelenirken – Avrupa Topluluğu’na üye oldu. Ardından 1990’lara kadar Türkiye normalleşme sürecini kör topal ilerletmeye odaklanırken, dünya bir anda değişiverdi. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldı ve iki Almanya birleşti. 1991 sonrasında artık Avrupa Topluluğu Avrupa Birliği’ne evrilmiş, eski Doğu Avrupalı demir perde ülkelerini tam üye olarak almak üzere hazırlık yapmaya başlamıştı bile. Türkiye’nin üyeliği konusunda yaprak kımıldamaması bir tarafa, Helmut Kohl Şansölye’liğinde birleşik Almanya Türkiye’nin Avrupa’da yeri olmadığına kanaat getirdi ve Türkiye AB dış politikasının bir unsuru haline geldi. Böylelikle, esasında Gümrük Birliği ile tam üye olması gerekirken, tek pazara geçen Avrupa’da entegrasyonun derinleşmiş olmasının yanında, serbest dolaşım ve tarımdan arındırılmış bir “gümrük birliği eksi” formülüne razı oldu. Bunu Çiller ve Baykal Türkiye toplumuna Avrupa’ya katılım diye kakaladı. Ama esas olan, Türkiye’nin Avrupa sistemi dışında bırakılmasıydı. Jeopolitik durum ile, bu duruma gösterilen Avrupa reaksiyonu nedeniyle, Türkiye 1990-2005 yılları arasındaki genişleme dalgası dışında kaldı. 1999’da Ecevit başbakanlığındaki koalisyon (Bahçeli ve Yılmaz ile beraber) en nihayetinde Kopenhag Kriterleri’nin vatanın bölünmesi olmadığına ikna oldular (veya olmak durumunda kaldılar). Büyük kriz sonrasında İMF programını kabullenen Türkiye’de Kemal Derviş bugüne kadar bir şekilde sarsılmadan ayakta kalabilen ekonominin kalıcı reformlarını yaptı ve dahası Türkiye reform kararlılığını göstererek idam cezasını kaldırdı. Artık liberal değerlerin kabul edildiği, Fukuyama’cı anlayışta demokratikleşen bir Türkiye vardı. Huntington’ın dini kültürleri baz alan çatışmacı modeli ve retoriğine hararetle karşı çıkan ve medeniyetleri uzlaştırma iddiasında olan Türkiye’ye, 1999 Helsinki Zirvesi’nde AB tarafından resmen “üye adayı” statüsü verildi. Sonrasında 2000’lerde katılım ortaklığı ve Screening Süreci başladı. 2002’de de Müslüman demokratlar olma iddiasındaki dönüştürülmüş Milli Görüşçüler Erdoğan, Gül ve Arınç gibi isimlerin liderliğinde AKP’yi kurdu ve iktidara geldi.

Türkiye sıcak parayı kendisine çeken, bir parlayan yıldızdı

Türkiye, jeostratejik karta oynamaktan vazgeçmiş, evrensel değerlerle barışık ve demokratik açık toplum olma yoluyla Avrupalı olduğunu gösteren bir imaja bürünmüştü. Tam üyelik hedefi ve üyelik müzakerelerinin başlamasıyla, Türkiye bir mıknatıs gibi yabancı sermaye ve sıcak parayı kendisine çeken bir parlayan yıldızdı. Şeffaflaştıkça ve demokratikleştikçe, zenginleşiyor ve istikrarlılaşıyordu. Büyüme rakamları, Çin gibi diktatoryal rejimlerin ardından geliyor, Anadolu Kaplanı Avrupa piyasalarında giderek etkinleşiyordu. Türk üniversiteleri hızla yayın sayısını arttırıyor, yabancı ülke doktoralı akademisyenlerin sayısı artıyor, vesayet sistemi, yerini sivillerin atanmışları denetlediği bir normal standarda kavuşuyordu. Başörtüsü meselesi ve Kürt sorunu gibi önemli “derin devlet hassasiyetleri” bu süreçte aşılıyor, kendi sorunlarına yerli çözümler üretebilen bir pragmatik siyasi kültür gelişiyordu.

Jeopolitik ve doğal enerji kaynakları tanrısı yüzümüze gülmese de, AB’ye katılım şansı ile beraber “yeterli büyüklükte dalgaya sörfü atmayı başarıp” makus talihi yenme yönünde kritik eşik aşılacakmış gibi görünüyordu. Bu dönemde Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı yapıldı, önemli altyapı yatırımları gerçekleşti, hukuk devleti olma yönünde çok mesafeler kat edildi. Orta Asya’da geçirdiğim bir yıl içinde her türlü ürünle bu pazara giren Türkiye’yi görmüş, üniversitede Türk demokratikleşme deneyimlerini öğrencilere ve meslektaşlarıma anlatırken koltuklarım kabarmıştı. Rusya’da bir akademik konferansta, öğrencilerin demokratikleşmemiz konusundaki soru bombardımanına uğramış, Rus profesörlerin nasıl hayranlıkla Türkiye’nin açık toplumlaşması olgusuna baktıklarına tanık olmuştum. Almanya’da veya başka Avrupa ülkelerinde de Türkiye imajı değişmişti. “Gece Yarısı Ekspresi” imajının yerini, çoğulcu bir topluma doğru dönüşen Türkiye imajı alıyordu. Türkiye’ye AB’nin gelecekteki Florida’sı olarak bakan Avrupalıların sayısı çoktu. Avrupa solu komple Türkiye’nin AB’ye alınmasından yanaydı. Avrupa çevrecileri ve yeşiller, en kısa zamanda Türkiye’nin tam üye olmasını sesli bir şekilde dillendiriyordu. Yıllar, 2008-2009’dan 2010’lara gelirken, memleketin durumu buydu. Bundan yazla değil, 10 yıl önce, Türkiye demokratikleşmesini hemen-hemen tamamlamış ve AB’nin yörüngesine demirlemiş bir Avrupa ülkesiydi.

Peki, Türk elitleri bunu ne kadar hazmettiler? Türkiye’nin büyüme sevdasını ekonomik değil de teritoryal ve güç politikalarıyla ilintilendirenler, ne derece Avrupalı Türkiye idealini benimsediler? Mesele buydu! Öncelikle, ne Türkiye sağı ne de Türkiye solu orta güç olan ama ekonomikman zengin bir Türkiye opsiyonuna sıcak bakmadı. Hayallerde Osmanlı hinterlandına özlem duyan ya da “Batılı emperyalistlerin” ortak, bizim “pazar” olduğumuz bir kompleksten ötürü, “tam bağımsız” bir Türkiye diyenler, Avrasya steplerinde ve Ortadoğu çöllerinde dominant veya en azından etkili bir ülkeyi, Avrupa’nın herhangi bir köşesi olmaya yeğ tuttular. Milliyetçiler (sağ nasyonalist kanat) ve ulusalcılar (sol nasyonalist kanat) bu konuda tam bir mutabakat içindeydi. Ergenekoncu derin devlet de vesayetin ortadan kalkmasına sebep olan AB’ye ve Batı’ya öfkeliydi. Kürtlere özerklik ve anayasal statüye giden yolda, duruma müdahale etmekten yana bir sağlam cephe oluşmuş, ama doğan bebeğe ad verilmemiş ve don biçilmemişti henüz.

“Tahsilatlar” dinlemelere takılınca 17/25 Aralık operasyonu başladı

O fırsat da İslamcılar iş üzerinde paraları cukkalarken gelecekti. Zarrab-Zencani üzerinden İran’a satılan Türkiye kamyonunun kasasından düşen milyarlarca dolar ve diğer “tahsilatlar” dinlemelere takılınca ve 17/25 Aralık operasyonu başlayınca, Erdoğangiller önceden deliğe tıkmakta beis görmedikleri derin devletle pazarlığa gitti. Sol ve sağ nasyonalistler ile derin yapı, AB sürecini fiilen sonlandırma, demokratikleşmenin geriye çevrilmesi, Kürtlerle diyalog politikasının derhal terk edilmesi, Suriye ve Irak Kürtleri ile ilişkileri kesme, Cemaat’i bitirme, Liberalleri ve alternatif marjinalleri sistem dışına itme vs. kapsamlı bir ajandayı Erdoğangiller ve onların maşası haline dönen AKP’ye dayattılar. 15 Temmuz sürecinde ve sonrasındaki Rusyacı gidişatta TSK başta, devletteki tüm demokratikleşmeden yana olan, NATO’cu, AB üyeliği yanlısı, Batıcı kesim ve kişi tasfiye edildi. ABD ve AB darbenin destekçiliğiyle suçlandı. ABD ve AB vatandaşları istenmeyen kişi ilan edildi. Sistem rejime dönüşürken, rejim Batılıları rehin aldı. Yüz binlerce insan kamu görevinden çıkartıldı. On binlerce insan hapse atıldı. Yüzlerce gazeteci onlarca yılla ömür boyu hapis arası cezalar aldı. Meriç ve Ege, Türk vatandaşlarının kaçış güzergâhına dönüşürken, hamile kadınların ve bebeklerin hapse atılması sıradanlaşan ve kabul gören günlük bir gerçekliğe dönüştü.

Suriye’de rejimi yıkmak için rejime karşıt tüm şeytani güçlerle işbirliğinden imtina etmeyen rejim, bugün Suriye’deki Esad rejimine askeri ve siyasi destek veren Rusya ve İran güdümündeki Tahran tiyatrosunda konu mankenliği yaparken dahi, kimsenin “ne oluyor” bile diyemediği bir ülke! Az bile olanlar! Bu durumu seyreden, nemalandığı sürece hiçbir şeyi ırgalamayan “aydınların” (!) olduğu bir ülkede, olur böyle şeyler! İşte bu koşullarda, ABD, AB, NATO, Batı, tüm müttefikler, eşyanın tabiatı gereği kendi kısa ve orta vadeli çıkarları ekseninde yaklaşıyor Türkiye’ye. Duruma neden müdahale etsinler? Kanserin tüm bünyesini sardığı hastanın masada kalmasından korkarak ameliyata almayı gereksiz gören hekimler gibi, Türkiye’nin gittiği yere kadar gitmesini “umuyorlar”. Türkiye’deki 4 milyona yakın Suriyeli mültecinin kendilerine doğru harekete geçmesini tetikleyecek bir istikrarsızlıktan ziyade, varsın olsun sıradan Türk faşizmi diyorlar. Türkiye küme düştüğü için, zaten AB üyeliği vs. bir perspektif de olmadığından rahatlar. Anadolu dörtnala yeni bir Sevr’e doğru giderken, Ruslar bu kez asıl parsayı alacak olmanın heyecanıyla, kendi asırlık projelerinin kutlamalarına hazırlanıyor. Türk’e Türk propagandası yapan sağ ve sol nasyonalistler ve derin yapı, yeni Enver’ini beklerken, naif halk ve bazı yazarçizer tayfası da, “yahu birader bu Batı da bize neden destek olmadı?” diye hayıflanıyor hala. Gülmeli mi ağlamalı mı!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.9.2018 [TR724]

Hak arama ve tevekkül [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Modern Batı tarihi devrimler, iç savaşlar, sınıf çatışmaları tarihi. İnsanlar yüzyıllarca feodal beylerle, Monarşiyle, Kilise ile mücadele etmiş ve bütün bunlar karşısında büyük kazanımlar elde etmişler. Bireysel ve kollektif hakları koruma altına alan bir düzen kurulmasını sağlamışlar. Sanayi devrimi sonrası sermaye/fabrika sahipleri  ile işçiler arasında Marksizmin “sınıf çatışması” olarak tanımladığı mücadele başlamış. Endüstrileşme işçi/emekçiden oluşan yeni bir sınıf çıkarmış ortaya. Önceleri bu kitleyi günde 18-20 saat çalıştırmış, ölmeyecek kadar ücret vermis, ezmişler. Batının sermaye terakümü bu ezilen işçiler üzerinden oluşmuş. Kendi ülkelerinde kendi insanları olan işçileri ezip devasa üretimler yaparken, diğer ülkelerde hammadde temini ve pazar için sömürgeler kurmuşlar. İşgal ettikleri coğrafyalarda sadece ham maddeyi, doğal zenginlikleri sömürmemişler; insanları zincirlerle yurtlarından koparmış, tarımda köle, sanayide  ucuz emek olarak kullanmışlar.

Ancak ezilen kesimler hakları, özgürlükleri için ağır bedellere mal olan mücadeleler vermişler. Köleler özgürlüklerini, işçi sınıfı sosyal haklarını almışlar. Köleliğin  sistematik hale getirildiği, işçilerin en fazla ezildiği batı ülkeleri bu mücadelelerin sonucu olarak bugün işçilerin en geniş sosyal haklara sahip olduğu sosyal devletlere dönüşmüş durumda. Yakın zaman kadar kadını insan dahi kabul etmeyen, siyahilerin beyazlarla aynı otobüsü, tuvaleti kullanamadığı ülkeler temel insan haklarının en iyi temin edildiği ve korunduğu coğrafyalar haline geldi. Batı toplumu deneme yanılma yöntemi ile hatalarından ders ala ala sağlam, insani bir hukuk, yönetim düzeni kurdu. Hayatın merkezine insanı koydular. Bu nedenledir ki dünyanın bütün coğrafyalarından itilen, dışlanan, ezilen insanlar, düşünen ve düşüncesinden dolayı zulme maruz kalanlar demokratik batı ülkelerine göçüyor. Açlıkla, sefaletle boğuşan ülkelerin halkları demokratik batı ülkelerinde işçi olabilmek için denizlerde/nehirlerde boğulma, yollarda telef olma pahasına batıya akın ediyorlar.

Tabiatı, coğrafyası harika, köklü geçmişi ve kültürü olan ülkelerin vatandaşları dahi iklimi, coğrafyası çok da cazip olmayan demokratik batı ülkelerine gidebilmek için türlü çileler çekiyorlar. Batı toplumları bu seviyeye yüzyıllar süren, faturası ağır mücadelelerin sonucunda geldi. Bireyin, insanın, temel hak ve özgürlüklerin bu medeniyetin temel taşı, zemini haline gelmesi milyonlarca cana mal oldu. O nedenledir ki bugün batıda bir gazeteciye dokunulduğunda toplum ayağa kalkar. Zira gazeteciye dokunmanın ona birey olarak dokunma olmadığını, gerçek niyetin düşünce ve ifade özgürlüğüne zarar vermek olduğunu bilirler. Bir kesime ayrımcılık yapıldığında yarın benzerinin başkaları tarafından ve başka sebeplerle kendisine de yapılacağının farkındadırlar. Bu sebeple batıda Müslümanların haklarını dahi yine en başta batılı aydınlar, aktivistler savunuyor. Camilere saldırı olma ihtimaline karşı bedenleriyle camilere, Müslümanlara siper oluyorlar. Batı toplumu sahip olduğu hak ve özgürlükleri hangi bedellerle elde ettiğinin biliyor ve bunu kaybetmemek için çok duyarlı, dikkatli davranıyor. Bu kazanımlara saldırı olduğunda net ve sert tepkiler veriyor.

Modern dünyada kabul gören temel insan hakları büyük oranda Kur’an’da ve İslam’da da güvence altına alınmış. Temel haklarla, mal ve can emniyeti ile ilgili pek çok ayet/hadis bulabilirsiniz. Ne var ki kutsal kaynaklardaki referanslara rağmen Müslümanlar kolayca bir diktatöre, bir zorbaya biat edebiliyor. Zulümle, haksızlıkla mücadele etmek yerine zulme/zorbaya teslim oluyorlar. Oysa Müslümanlar “Zulme ses vermek en büyük cihattır”, “haksızlığa sessiz kalmak dilsiz şeytan olmaktır”, “bir haksızlık/yanlış görürseniz onu elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle düzeltin; ona da gücünüz yetmezse kalben buğz edin”, “adil olun zira takvaya en uygun davranış odur” gibi sayamayacağımız kadar çok ve açık İslami referansa sahipler. Fakat günümüz Müslümanları güç sahipleri, muktedirler için kolayca güdülebilen; makam sahiplerine mübalağalı saygı gösterilerinde bulunan sürüler gibiler. Hakkını aramak ve savunmak en büyük cihat iken ve hakkını, malını canını savunurken ölen şehit hükmünde iken Müslümanlar mücadele, direnç, azim gerektiren işlerde “itaat”, “asayişi bozmama”, “bağye girmeme” gibi telkinlere muhatap oluyor ve onlara itibar ediyorlar.

İslam’da Hristiyanlardaki gibi bir ruhban sınıfı yok

İlmi, ahlakı düzgün olan herkes dini açıdan Müslümanlara önderlik yapabilir; imam olabilir. Teoride durum böyle; ancak İslam tarihinde ilk asır hariç din adamlarının çoğu sultanların emrinde, hazineden beslenen, maaşlı insanlar oldular. Dolayısıyla sivil İslam’ın, insanların haklarının, özgürlüklerin müdafacısı olması gereken din adamları devletle olan bağımlılık ilişkisinden dolayı nasların değil, devletin ürettiği dini retoriklerin savunucusu olageldi. Şeyhülislamlar, müftüler devletin ve sultanların zulmünü baskısını meşrulaştırma, toplumun gazını alma ve halkı devlete boyun eğdirme misyonunu üstlendiler. Müslümanların devlet, güç, iktidar karşısında bu kadar uysal, teslimiyetçi, savunmasız kalmasında dini devlete bağımlı ve güçle uyumlu kılan din adamlarının büyük vebali vardır. Bugün ordu gibi kalabalık personeliyle Diyanet İşleri Başkanlığı bu görevi en ileri seviyede icra etmektedir.

Müslümanlar neden bu halde? Neden güce/iktidara bu kadar teslimiyet içindeler?

Çünkü Müslümanlar kollektif olarak bazı haklar ve özgürlükler için mücadele etmediler. Dinde olan ve Allah tarafından verilen, kimse tarafından kıyamete kadar değiştirilemez temel hakları dahi korumakta gereken özgüveni, cesareti gösteremediler. Demokratik değerlerle en uyumlu, en eğitimli İslami hareketlerde dahi benzer özellikler var. Maniplasyonlara, tahriklere, komplolara alet olmama yönündeki kaygılar, sokağa çıkmaktan, miting/gösteri türü şeylerden uzak durmaya, dolayısıyla hak arama konusunda pasif kalmaya neden olabiliyor. “Sövene dilsiz, dövene elsiz” olmak gibi yaklaşımların tasavvufta, sufizmde bir karşılığı olsa da gerçek hayatta bu anlayış zamanla insanların hakkını savunma refleksini öldürüp meşru ve gerekli hak arama becerisini yok edebiliyor. İnsanlar kendi en temel haklarını arama konusunda cesaretsiz, ürkek, kararsız davranabiliyor. Eğitimli, dünyayı bilen, bu konularda halka yol gösterecek insanlar dahi insiyatif almaktan, adım atmaktan çekiniyor. Cemaat halinde hareket etme alışkanlığı, yanlış yorumlanan -istişaresiz davranmama- prensibi bizi İslami, hukuki, insani en temel meselelerimizi savunamaz, onlar için mücadele edemez hale getirebiliyor.

Eserlerde, sohbetlerde “Dünyada tek hak sahibi hakkımı vermem diyendir”, “Hak verilmez, alınır” sözlerini yıllardır duyarız, anlatırız Ancak sanki yanlış tevekkül anlayışı, bireysel hareket kabiliyetinin gelişmemesi ve “birileri yapıyordur” şeklindeki naifliğimiz, eylemsizliğimiz hak aramayı engelliyor! Gösteri ve nümayişin en temel demokratik hak olarak tanındığı demokratik batı ülkelerinde dahi haklarımızı korumada, sesimizi duyurmada aynı çekingenliği sürdürüyoruz. Kanaatimce küçük riskler, ihtimaller var diye büyük kazanımlara sebep olacak, mağduriyetin duyulmasına, vicdanların harekete geçmesine vesile olacak imkanları, yöntemleri gereğince ve yeterince değerlendiremiyoruz.

Dünyada hakkı elinden alınan, gerçekten mağdur olan kimseler bir yerden talimat beklemeden, başka şeylere takılmadan türlü yollar geliştirerek harekete geçiyor, hakkını arıyor ve gerekirse ortalığı birbirine katıyorlar. Özellikle demokratik batı dünyasında bir kişinin/grubun hakkını aramak için yaptığı başkasına zarar vermeyen, şiddete yönelmeyen herşey saygı görüyor, kutsal kabul ediliyor, toplum-bireyler tarafından destekleniyor. Gösteri yapma, miting düzenleme, farklı şekillerde kamusal alanlarda kendini ifade düşünce ve ifade özgürlüğünün en temel yollarından.

Haklı kişi malını, canın savunurken ölürse şehittir

Eğer bir hak bireyi aşan bir hale gelmişse, haksızlığa göz yumma zulmün, baskının yaygınlaşmasına neden oluyorsa artık o hak bireysel olmaktan çıkmış amme hakkı haline gelmiştir. O hakkı almak için mücadele etmek de bireysellikten çıkar, hukuku ammeye ve hukukullaha girer. Kaldı ki bireysel dahi olsa haklı kişi malını, canını, hakkını savunurken ölürse şehit olur.

Gerek amme hukukunu koruma gerekse bireysel haklarımızı arama adına insanımızın mücadeleci, kararlı ve yırtıcı olmasına ihtiyaç var. Tevekkül hak aramada geçerli bir kavram değildir. Bir zalimin yaptığı haksızlıklar, gasp ettiği haklar karşısında susmak, eylemsizlik asla tevekküle girmez. Başa gelen ve geri çevrilmesi mümkün olmayan musibete tevekkül edilir; ama musibetten kurtulmak, sebep olanlardan hakkını almak için canhıraş mücadele gerekir. Hz. Yunus’un (a.s) balığın karnında dahi umudunu yitimeyip balığı tekmeleyerek istifraya zorlaması gibi sebepleri sonuna kadar zorlamak gerekir. Allah sevgili kulları olan Peygamberlere verdiği mucizeleri bile onların bazı eylemlerine bağlamış iken (Kızıldeniz’in yarılması için Hz. Musa’nın değneğiyle suya vurması, Hz Muhammed’in kuruyan su kuyusuna maya su katması vb) eylemsizlikle, beklemekle, başkalarından meded ummakla problemlerin çözüleceğini sanma tevekkül değil ancak tembellik, duyarsızlık olarak tanımlanabilir.

“Hakkın hatırı alidir, hiçbir hatıra feda edilmez” düsturuyla hareket ederek gerek kollektif gerek bireysel haklarımızı cesaretle, kararlılıkla savunmalıyız. Zulme, haksızlığa maruz kalan müminler teslimiyet tavrıyla tiranların, zalimlerin işini kolaylaştırmamalılar. Hak aramada başka bir yerden teşvik, izin, talimat beklenmez; beklenmemeli! Hak arama doğal ve spontane bir davranıştır. Başkaları yapsın görelim”, “birileri yapıyordur herhalde” gibi yaklaşımlar miskinliğe, tembelliğe iter. O da insanları zelil ve itibarsız yapar.

Hak arama için rehber olabilecek iki meşhur atasözüyle konuyu kapatalım:

“El elin eşeğini ıslık çalarak ararmış”

Kurda ensen neden kalın diye sormuşlar: “her işimi kendim yaparım o nedenle” demiş!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 11.9.2018 [TR724]

İsveç de aşırı sağa dümen kırdı… Cevabı aranan soru; Bundan sonra ne olacak? [Hasan Cücük]

Politik yaşamda ‘aşırı sağ’ kavramı ilk kez Fransa’da Ulusal Cephe için kullanıldı. Diğer partilere nazaran kullandıkları dil oldukça keskindi. Hedeflerine göçmen ve mültecileri alırken, ‘milli duygulara’ üzerine yoğunlaştılar. Fransa’dan başlayan akım kısa sürede Avusturya, Hollanda ve Danimarka’ya sirayet etti. Aşırı sağın geç ama güçlü bir şekilde yükseldiği iki ülke Almanya ve İsveç oldu. Almanya’da 2013’te kurulan Almanya için Alternatif (AfD) daha ilk girdiği seçimde yüzde 4,7 oo alıp barajın altında kalırken, ikinci seçimde yüzde 12,6 oyla tarihi bir sıçrama yaşadı. Benzer durum İsveçli Demokratlar içinde vardı. İlk kez parlamentoya 2010’da girerken her seçimde oylarını arttırdılar. Son seçimde ise yüzde 17,6 oya ulaşıp ülkenin üçüncü partisi oldular. İsveç, 2001’de Danimarka’nın yaşadığı dönüşüme bu sonuçlarla girmiş oldu.

İsveç 9 Eylül’de sandık başına giderken, bu seçimin tarihi sonuçlar doğuracağı konusunda herkes hemfikirdi. Avrupa’da solun iktidarda olduğu bir kaç ülkeden biri olan İsveç’te değişim zamanının geldiği seçim anketlerine yansıyordu. Ülkenin en büyük partisi Sosyal Demokratların seçimden kan kaybıyla çıkacağı kesindi. Sadece kaybın hangi oranda kalacağı merak konusuydu. Seçimlerin bir numaralı gündemi yabancılardı. Ülke nüfusunun yüzde 25’inin göçmen kökenlilerden oluşması, artan suç olayları özellikle aşırı sağın propagandasının merkezine yerleşti.

Bundan sonra ne olacak?

Bu sorunun cevabı merak ediliyor; Zira hem sağ hem de sol blok partileri aşırı sağ İsveçli Demokratlar’la (SD) koalisyon kurmayacağını söylüyor. Ancak bu sözün bir anlamı yok. Nedeni Danimarka’nın geçmişinde gizli. 1995’te kurulan Danimarka Halk Partisi (DF), her seçimde oyunu arttırarak çıkmıştı. Kasım 2001’de yapılan seçimlerde sol blok kaybederken, sağ blok yarıştan ilk sırada çıkmıştı. Ancak sağın mecliste çoğunluğu sağlaması için DF’in desteğine ihtiyacı vardı. Tıpkı bugün İsveç’teki partilerin yaptığı gibi Danimarka’daki partilerle aşırı sağın temsilcisi DF’in koalisyonun bir parçası olmayacağını deklare etmişlerdi. DF, akıllı bir siyaset izleyip, koalisyona girmeyeceğini ancak kurulacak sağ koalisyonu dışarıdan destekleyeceğini açıkladığında ülke siyasetinde önemli bir rota değişikliğinin işaretini vermişti.

2001’e kadar Danimarka; göçmene ve mülteciye kapılarını açan, aile birleşim kuralları sert olmayan, sosyal yardımların yüksek olduğu, işlediği suçtan dolayı (ağır suçlar hariç) kimsenin sınır dışı edilmediği bir ülkeydi. 1 Temmuz 2002’de yürürlüğe giren Avrupa’nın ilk yabancılar yasasıyla Danimarka’nın bu özellikleri bir çırpıda silinip atıldı. Göçmenlere verilen haklar birer birer elinden alındı. Aile birleşimi ile Danimarka’ya gelmenin önüne aşılmaz engeller konuldu. Vatandaşlık şartları alabildiğine zorlaştırıldı. 1 Temmuz 2002’de yürürlüğe giren yabancılar yasasına sürekli ilave şartlar konuyordu. 16 yıl içinde göçmen ve mültecilerle ilgili yasada 100 kez zorlaştırma yapıldı.

Bu politikaların asıl ülke siyasetine etkisi büyük oldu. Yılların ‘göçmen dostu’ olarak tanımlanan partiler yavaş yavaş DF’in söylemlerini kullanmaya başladı. Göçmenlerin oy kullanmada ilk tercihi olan Sosyal Demokratlar, yabancılar konusunda DF’in tıpkısını tekrarlayan bir noktaya geldi. Sağ bloğun diğer partileri zaten yabancılara karşı yıllardır olan önyargılı ve mesafeli bakışını daha da sertleştiriyordu. Bugün Danimarka, kapısını göçmenlere kapatan, mülteci kabul etmeyen, 2 yıl hapis cezası alanları sınır dışı eden, vatandaşlık vermemek için şartları alabildiğine zorlaştıran bir ülke konumunda bulunuyor.

İsveç’in geleceğini görmek için Danimarka’ya bakmak yeterli

SD, son seçime göre oyunu 4,7 puan arttırdı. Artış bir sonraki seçimde de devam edecek. SD fiilen iktidarda olmayacak ama fikirleri iktidar olacak. Resmen olmasa da gayr-ı resmi koalisyonun parçası olup, ülkenin siyasi rotasında önemli değişikler yaptıracak. En önemlisi sağ ve sol blok partileri, göçmenler konusunda SD çizgisine yaklaşmaya başlayacak.

Bu durum geçici olarak, ülkede yıllarca devam eden blok siyasetinin terk edilmesiyle aşılabilir. İskandinavya ülkelerinde partiler seçimlere sağ ve sol blok şemsiyesi altında girer. Uzun yıllar bu ülkelerde tek başına iktidar çıkarmak mümkün olmadığı için blok siyaseti bir zorunluluğun sonucu. Seçim öncesinde sağ ve sol bloğun başbakan adayı belledir. Hangi partiler arasında koalisyon kurulacağı seçim öncesinden bellidir. İsveç’te sol blok 144, sağ blok 142 milletvekili çıkardı. Salt çoğunluğu sağlamaları için 175 sayısına ulaşmaları gerekiyor. Her iki blokta bu sayıya ulaşamıyor. Bu seçimde ortaya çıkan senaryolardan biri blok siyasetin son bulacağıdır. 175 vekile ulaşmak için bloklar arası işbirliği mümkün. Ancak her iki blokta iktidarı bir diğerine bırakmak istemiyor. Bu durumda Danimarka örneğinde olduğu gibi SD’nin dışardan desteklediği sağ blok iktidarı gerçeğe daha yakın gözüküyor.

9 Eylül seçimleri İsveç’te yeni bir dönemin başlangıcıdır artık. Hiçbir şey eskisi olmayacak. Göçmenler ve mülteciler konusunda daha sert bir söylem ortaya çıkacak. Kapılar mülteciye ve göçmene kapatılacak. Avrupa’nın son kalesi İsveç’te böylece aşırı sağa dümen kırmış oldu.

[Hasan Cücük] 11.9.2018 [TR724]

3 yılda Süper Lig’den Amatöre Lige: Bir Mersin İdmanyurdu hikâyesi [Efe Yiğit]

Yıllarca Süper Lig’de görmeye alışık olduğumuz takımlar vardı. Samsunspor, Gaziantepspor, Kacaelispor, Sakaryaspor bu takımların başında geliyordu. Ligden düştükten sonra uzun süre toparlanamayan bu takımlar bir alt lige doğru düşüşe devam ettiler. Artık adını unutmaya başladığımız bir zamanların popüler takımlarına son eklenen Mersin İdmanyurdu oldu. Akdeniz temsilcisi tam 55 yıl sonra amatör ligde ter dökmeye başladı.

Bir zamanlar Süper Lig’de büyük takımların korkulu rüyası olan Mersin İdmanyurdu’nun kuruluşu 1925 yılına kadar uzanıyor. Şehirde görev yapan memur, öğretmen, esnaf ve subayların biraraya gelerek 16 Ağustos 1925’te kurduğu Mersin İdmanyurdu ile gençlerin beden terbiyesi ve spor yapmaları amaçlanıyordu. Kuruluşundan itibaren 1949 yılına kadar bölge birinciliğini kimseye kaptırmayan Mersin İdmanyurdu, 1944 yılında Ankara’da yapılan Türkiye Şampiyonası’nda üçüncü olma başarısı göstermiştir. 1963-64 sezonunda şampiyon olarak 2. Lig’e çıkan Mersin İdmanyurdu, 2. Lig’deki üçüncü senesinde profesyonel bir kadro oluşturarak şampiyon olmuş ve de ilk defa o yıl (1966-67) Lefter Küçükandonyadis öncülüğünde Türkiye 1. Lig’e (Süper Lig)  çıkmıştır.

1967 yılından itibaren aralıksız 7 yıl süreyle 1. Lig’de oynayan Mersin İdmanyurdu’nun bu dönemdeki en büyük başarısı 1969-70 sezonunu evinde oynadığı maçlarda mağlubiyet yüzü görmeden ligi 4. sırada bitirmesidir. Bahsi geçen sezonda Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın da korkulu rüyası olan Mersin ekibi, bir tek deplasmanda Galatasaray’a 2-1 boyun eğdi. Mersin İdmanyurdu, 1982-83 sezonunda evinde oynadığı 17 maç da kalesinde sadece 1 gol görerek bir sezonda kendi evinde en az gol yiyen takım olmuştur. Kulübün tarihindeki en büyük başarılarından biri de Türkiye’yi Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nda temsil etmiş olmasıdır. 1982-83 yılında Federasyon Kupası’nda finalde Fenerbahçe’ye kaybetmesine karşılık, sarı-lacivertlilerin aynı yıl şampiyon olması ile Avrupa kupalarında mücadele hakkı kazanmıştır.

Süper Lig hasretine 29 yılın ardından 2010-11 sezonunda son veren Mersin İdmanyurdu, 2 yıl aradan sonra yeniden TFF 1. Lig’in yolunu tuttu. Süper Lige yeniden 2013-14 sezonunda merhaba diyen Mersin İdmanyurdu özellikle Rıza Çalımbay döneminde kayda değer başarılara imza attı. Süper Lig’deki ilk sezonunda ligi 6, ikinci sezonunda ise 7. sırada bitirmeyi başardı. 2015-16 sezonuna maddi sorunlarla başlayan Mersin ekibi, sezon sonunda tabelanın en sonunda yer alarak ligden düşüyordu. Maddi sıkıntılara, UEFA’dan gelen transfer yasağı eklenince 1. Lig’de de tutunamıyordu. 2017-18 sezonunda 2. Lig Kırmızı Grup’ta mücadele eden Mersin İdmanyurdu koca sezonu birer galibiyet ve beraberlik alıp, 32 kez sahadan mağlup ayrılarak tamamlıyordu. Kalesinde tam 133 gol görüyordu. Sezonun bitimine  11 hafta kala bir alt lige düşmeyi garantiliyordu. Bir zamanlar büyüklerin korkulu rüyası adım adım eriyordu.

Mersin İdmanyurdu, normal şartlarda 3. Lig’de mücadele etmesi gerekirken, FIFA’dan bir ceza daha geldi. Sezon başlamadan önce Bölgesel Amatör Lig’e daha sonra ise Süper Amatör Lig’e düşürülen Mersin İdmanyurdu, 55 yıl sonra amatör ligde yer aldı. 15 takımın yer aldığı Mersin Süper Amatör Ligi’nde ilk maçına çıkan Güney ekibi, Erdi’nin attığı golle Yolspor’u 1-0 yenerek lige galibiyetle başladı. Takımın taraftar grubu olan ‘Şeytanlar’ ise amatör lig de olsa takımlarını yalnız bırakmadı.

Türk futbolunun çınarlarından biri olan Mersin İdmanyurdu, dönüşü olmayan bir yola girmiş bulunuyor. Bir kaç yıl öncesinde Süper Lig’de seyrettiğimiz bir takım artık amatör ligde ter dökecek. Mersin ekibinin toparlanıp, yeniden Süper Lig’e dönmesi oldukça zor gözüküyor. Ödenmesi gereken milyonlarca lira borç duruyor. Taraftar desteği var ama bu tek başına başarı için yeterli olmuyor. İş taraftar desteğiyle olsaydı Kocaelispor çoktan Süper Lig’de olurdu.

[Efe Yiğit] 11.9.2018 [TR724]

Zulmün istatistiği ve felakete sürüklenen Türkiye! [Erhan Başyurt]

Adalet Bakanlığı verilerine dayanarak Türkiye’de nasıl bir yargı katliamı yaşandığını gösteren korkunç rakamları siber suçlar ve insan hakları uzmanı Yaman Akdeniz açıkladı.

Prof. Akdeniz’in sosyal medyada paylaştığı grafik ve verilere göre, Türkiye’de sadece 2016-2017 yılları arasında silahlı terör örgütü üyeliği ve yöneticiliği gibi nedenlerle hakkında soruşturma veya dava açılan kişi sayısı 612 bin kişi…

TCK 314’üncü maddeden açılan dava sayısı 2015’te 7 bin 443, soruşturma sayısı ise 36 bin 425. 2016’ta 15 bin 531 dava ve 155 bin 014 soruşturma açılıyor. 2017’de 65 bin 308 dava ve 457 bin 423 soruşturma ile rekor kırılıyor…

TCK 314/2’nci maddeden açılan davalarda da dolayısıyla patlama yaşanıyor. 2015’te 14 bin 854, 2016’da 29 bin 434, 2017’de 136 bin 795 dava açılıyor.

Prof. Akdeniz, yargı kılıfında yapılan insan hakları katliamını net şekilde ortaya koyan bir karşılaştırmayı daha paylaşıyor: 11 Eylül 2001’den bu yana 17 yılda ABD’de açılan terör suçları davası toplamı 10 bin, İngiltere’de ise sadece bin 43…

Adalet Bakanlığı’nın ilgili istatiklerine dair İngilizce kapsamlı bir analizi de The Arrested Lawyers Initiative yayınlamıştı.

Rapor, insanlar hakkında 7,5 ile 22,5 arası ceza talep edilen 314’e ilişkin soruşturmaların 402 bininin 15 Temmuz sonrası açıldığına dikkat çekiliyordu.

Rapora göre, haklarında dava açılanların 22 bini kadın ve 226’sı 18 yaşın altında…

***

Bir de haklarında hukuki soruşturma olmadığı halde, kurumlar ve istihbarat raporlarına dayalı ‘terör örgütü’ suçlamasıyla işlerinden atılan veya kurumları KHK ile kapatıldığı için işsiz bırakılan 200 bini aşkın insan var.

Yine bizzat Cumhurbaşkanı’nın ifadesiyle haklarında soruşturma bulunan insanların eş ve çocuklarına uygulanan ‘pasaport iptali’ hukuksuzluğu söz konusu…

***

Nasıl bir hukuk katliamı ile karşı karşıya olduğumuzu hayal bile etmek zor!

Neredeyse her yüz yetişkinden ikisi ‘silahlı terör örgütü’ üyesi veya yöneticisi olmakla suçlanıyor.

Yüzbinlerce insan silahlı terör örgütü üyesi olmakla suçlanıyor ama ortaya tek bir silah konmuyor Tek bir terör eylemi söz konusu değil.

Ortak özellikleri iktidar muhalifi olmaları, ileri demokrasi, insan hakları ve özgürlük talep etmeleri…

Yasal faaliyet gösteren devletin denetiminde bir bankada yasal hakları olan hesap açmaları, yasal faaliyet gösteren devletin denetimindeki bir okulda yasal olarak çocuklarını okutmaları, yasal yayınlanan devletin denetimindeki bir gazeteyi yasal yoldan satın alıp okumaları, yasal faaliyet gösteren hayır kurumlarına yasal hakları olan zekat ve sadaka vermeleri, kurban bağışlamaları, herkese açık Whatsapp gibi kriptolu bir sosyal iletişim uygulamasını google play’den indirmekten, hatta yasal haklarını kullanıp Digitürk aboneliğini iptal ettirmekten, köşe yazmaktan tweet atmaktan ‘silahlı terör örgütü üyesi veya yöneticisi’ olarak suçlanıyorlar.

Sonradan suç ilan edilemeyeceği Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ile kayıt altına alınmış yasal eylemlerinden, tek bir silahsız eylemi bile olmayan bir sivil yapıya üyelikten, ‘silahlı terör örgütü’ üyesi olmakla yaftalanıyor ve kurban ediliyorlar.

Hamile kadınlar, yeni doğum yapmış kanamalı anneler, 80 yaşını geçmiş bakıma muhtaç yaşlı amcalar, ağır hastalar bile hücrelerde tutuluyor. 100’ü aşkın insan cezaevinde, önemli bir kısmı işkence ve kötü muamele nedeniyle ‘tabutta tahliye’ edildi. İki yılı aşkın süredir tek başına bir hücrede hakim karşısına çıkmak için ‘uzun tutukluluk’ yoluyla keyfi cezalandırılan insanlar var.

***

Ne var ki, vicdanlar körelmiş. İktidarın ve ulusalcıların yalan ve iftiralarına kanan milyonlarca insan sessiz. Önemli bir kitle ise, gerçeği görse de, bir yakınları ‘kurban’ edilse de görmezden, duymazdan gelmeyi tercih ediyor. Kimileri de, ’’bana dokunmayan yılan bin yaşasın!’’, ‘’iktidarın yardımları veya faydalandıkları nimetleri kesilmesin!’’ diyerek zulme sessiz kalmayı tercih ediyor.

***

600 bin ‘silahlı terör örgütü’ üyesi demek, bir çok ülkenin ordusundan kat be kat fazla ‘silahlı terörist’ Türkiye’de var demektir. NATO’nun en kalabalık ordusuna sahip Türkiye’de, asker kadar ‘terörist’ var demektir. Dünyanın en büyük silahlı terör örgütü Türkiye’de demektir…

Ama insanlar 15 Temmuz hain darbe girişimi ile öyle efsunlandılar ki, gerçekleri görmezden gelmeyi tercih ediyorlar.

Darbeler, hukukun askıya alındığı dönemlerdir. ’’15 Temmuz darbesini önledik’’ diyenler, 12 Eylül’ün bile mağdur sayılarını aşan kitlesel insan hakları kıyımı gerçekleştiriyor.

İktidar ve en büyük destekçisi ulusalcılar el ele, bir ‘karşı devrim’, ‘sivil darbe’ icra ediyor.

Sadece 2017’de TÜİK verilerine göre Türkiye’den 245 bin gencin ülkeyi terk etmesi, ‘beyin göçü’ gerçekleşmesi rastlantı değil.

***

İktidar ve iktidar ortağı ulusalcılar, adım adım ülkeyi faşizme ve derin bir felakete sürüklüyor.

 [Erhan Başyurt] 11.9.2018 [TR724]

Yargısız infazlar bu sefer göstere göstere geliyor [Bülent Keneş]

1994’ten beri kamuoyu önünde olan ve uzun zamandır 80 milyonun hayatını doğrudan etkileyen Erdoğan’ın çok enteresan bir tarzı olduğu artık iyice anlaşılmıştır sanırım.

Özellikle İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan başlayarak kamuoyu önündeki çeyrek asırlık serüveninden anlaşılan odur ki, Erdoğan hayatının şu ya da bu aşamasında kendisiyle suç ortaklığı yapmış olan kim varsa son derece vefalı(!). Çünkü, Binali’den Yeliz’e, Dişli’den Egemen’e, Hadi Salihoğlu’ndan Cirit’e varıncaya kadar bugüne kadar Erdoğan’ın tek bir suç ortağını dahi yarı yolda bıraktığı görülmedi. Sırlarına vakıf olanları, belki şerlerinden emin olmak için, hep en yakınında tuttu. Sorunlu kariyer basamaklarında nereye çıktırsa onları da beraberinde taşıdı. Siz ister buna sus payı, isterseniz ganimet paylaşımı deyin, konumlarını yükselttikçe yükseltti.

Hiç şüphesiz ki, Erdoğan’ın bu eşsiz vefası(!) kadar önemli bir diğer özelliği de kinine ve intikamına sadakati oldu hep. Sürekli içinde büyüterek dini haline getirdiği kininin gereklerini yerine getirmek, hıncını ve intikamını acıta acıta almak üzere, çok önceden kafaya koyduklarını gerçekleştirmek için gücünün elverdiği an gelinceye kadar sinsice beklemeyi çok iyi bildi. Kendisini yeterince güçlü, şartları elverişli gördüğü anda ya da bizzat kendisi fırsatlar yaratarak kafasına koyduklarını er ya da geç yapmayı becerdi.

İŞLEYECEĞİ ŞENAATLERİ ÖNCEDEN DUYURMAK ERDOĞAN’IN HUYUDUR

Öte yandan Erdoğan, yapmak istediklerini gerçekleştirmeye gücü yetmediği durumlarda pragmatik ricatlardan, taktik geri çekilmelerden imtina etmedi. Pusuya yatmış bir avcı gibi şartların olgunlaşmasını sabırla bekledi. 2010 yılına kadar Erdoğan’ın yapmak isteyip de kamuoyu baskısından dolayı geri adım attığı her defasında, pek çoklarımız bunu, Erdoğan’ın kamuoyu tercihlerine olan hassasiyetinin ve demokratlığının bir göstergesi olarak okuma hatasına düştük.

Erdoğan’ın, siyasal İslamcı ideolojisi ve şahsi hırsları çerçevesinde kafaya koyduğu hedeflerini birer fikri sabit haline getirdiğini, itiraf etmeliyim ki, pek çokları gibi o zamanlar biz de göremedik. Oysa Erdoğan, o gün de tıpkı bugünkü gibi, hedefleri konusunda hep keçi kadar inatçıydı. O hedeflere ulaşmak için Machiavellizmin ahlak sınırlarını zorlayacak derecede çıkarcı ve fırsatçıydı. En az suç ortaklarına vefası(!) kadar kinine de hep sadık kaldı. Çoğumuz Erdoğan’ın bu tarafını maalesef çok geç anlayabildik. Bad’e harab-ül Basra…

Erdoğan, mesela dershaneleri kapatma mevzuunu ilk kez 17/25 Aralık 2013 öncesi, yakın bir gelecekte afişe olacağına vakıf olduğu rüşvetlerin ve yaptığı hırsızlıkların ortaya çıkarılmasına karşı bir hasar kontrolü yöntemi ve önleyici bir çare olarak gündeme getirmemişti. Daha önceden de ara sıra bu yöndeki emellerini kamuoyu önünde ifade etmişti.

Nasıl ki, yıllardır kafaya koymakla kalmayıp bazen kendi dar çevresinde, bazen de kamuoyu önünde dile getirdiği “Türkiye’yi şirket gibi yönetmek,” “güçler ayrılığını yok etmek,” “yargıyı kendi maşası haline getirmek” vb daha pek çok şeyi, bizzat kendisinin yaptırdığı ve tanklar hala sokaktayken kamuoyuna “Allah’ın lütfu” diye pazarladığı 15 Temmuz darbe komplosundan sonra hızla gerçekleştirdiği gibi, kafaya koyduklarını gerçekleştirmek üzere şartları olgunlaştırmakta da Erdoğan, Şeytanları kıskandıracak ölçüde mahirleşti.

Yanlış hatırlamıyorsam 2011 yılı gibiydi. Birgün gazeteci arkadaşlarla gündemi değerlendirirken, bir arkadaşım Erdoğan’ın bazen bazı konuları sırf gündem olsun diye konuştuğunu, aslında kamuoyunun belirli kesimlerinde büyük endişelere yol açan o şeyleri gerçekleştirme gibi bir amacının olmadığını söylemişti. Bu yüzden de, Erdoğan’ın her söylediğinin fazla ciddiye alınmaması gerektiğini kaydetmişti.

DİKTATÖRLERİN ŞAKALARINI BİLE CİDDİYE ALMAK LAZIM

2011 yazından itibaren başlayan Erdoğan’ın fabrika ayarlarına fiilen geri dönme eğilimini ilk farkedenlerden biri olarak, o meslektaşıma hemen itiraz etmiştim. 2010 referandumu sonucu atılan adımlar, Ergenekon-Balyoz soruşturmaları, girişilen köklü medya mühendisliği ve 12 Haziran 2011 seçimlerindeki büyük başarısı sonrası Erdoğan’ı yapmak istediklerinden alıkoyabilecek hiçbir güç ve dinamiğin kalmadığını, dolayısıyla böyle bir konumdaki şahsın “şakasının bile ciddiye alınması gerektiğini” ifade etmiştim. Erdoğan’ın her sözü ve adımının da bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğine vurgu yapmıştım. Herkesin malumu olan gelişmelerin endişelerimi maalesef fazlasıyla doğruladığını bilmem belirtmeye gerek var mı?

Geçenlerde benim gibi sürgünde yaşayan, Türkiye’de olup bitenlere son derece vakıf bir dostumla sohbet ederken, hırsızlık ve rüşvette suçüstü yakalanan Erdoğan’ın keyfi ve hukuksuz bir şekilde hapse attığı bazı bürokratlardan, yargıç, savcı ve polislerden hala ciddi endişe duyduğunu ifade etti. Dostuma göre, kendisi ve çevresindekilerin ulusal ve uluslararası pisliklerinin en azından bir kısmına vakıf olan bu insanlardan bir şekilde kurtulmadan Erdoğan ve çevresindeki suç ortaklarının rahat edemeyeceğini, bu yüzden de bazılarını şahsen tanıdığı cezaevindeki bu insanların hayatlarından ciddi endişe duyduğunu söyledi. Cezaevindeki söz konusu insanların ailelerinin de kendisinin taşıdığı çok ciddi endişeleri paylaştığını belirtti.

Açıkçası, Erdoğan’dan ve çevresine topladığı çeteden beklenmeyecek bir şey değildi bu söylenenenler. Neticede bugüne kadar yaptıkları bundan sonra yağacaklarının da en büyük kanıtı. 2011’de dostlarıma Erdoğan’ın şakalarının bile ciddiye alınması gerektiğini söylemiştim, sıkı durun şimdi bir adım daha ileri gidiyorum. Bugün Erdoğan rejiminin istihdam ettiği trol hesaplarından yayılan tüyler ürpertici katliam çağrıları ve tehditlerin de son derece ciddiye alınması gerektiğini söylüyorum.

TROL DEYİP GEÇMEYİN, BİLİN Kİ HEPSİ SAHİBİNİN SESİ

Çünkü, trol deyip geçmeyin. Neticede bunlar kendiliklerinden söylem üreten mahluklar değiller. Sırtlarını Erdoğan’a ve çevresine yaslamış, onların kamuoyunu yönlendirmek için kullandığı kirli ve aşağılık maşalar. Üstelik ateş olmayan yerden de duman çıkmaz. Trollerin diline de o çevrelerde pişirilenlerden başkası düşmüyor. Bunlar kendiliğinden olmuyor. Süreçler bir plan çerçevesinde işliyor.

Şöyle bir hafızanızı yoklayın lütfen. İlk olarak trollerin gündeme taşıdığı neler neler gerçekleşmedi ki bu ülkede? İlk etapta “Yok canım, o kadar da değil?” dediğimiz neler nelerin yazdıkları sosyal medyada mikrop gibi yayılan bu trollerin dediklerinden de öteye geçerek nasıl gerçekleştiğini tek tek saymaya gerek var mı? Sadece gazetelere, televizyonlara el konulmasına, kapatılmasına, binlerce gazetecinin işlerinden edilmesine, yüzlercesinin hapse atılmasına dair uzun uzun listelerin nerelerde yayınlandığını hatırlamanız bu konuda fazlasıyla fikir verir sanırım.

İşte sahibinin sesi bu ahlak yoksunu troller, son dönemde yeniden açıktan açığa katliamlar yapmaktan, insanları katledip kanlarıyla banyo yapmaktan bahseder oldular. Üstelik bu insanlık dışı tehditlerini toplumun sadece bir kesimine hasr etmeyerek toplumu olabilecek en aşırı durumlara bile hazırlıklı hale getirme çabasına giriştiler. Çoğunlukla markalaşmış anonim hesaplar üzerinden dile getirilen bu tür tehditler, kazaen olsa gerek, bazen de gerçek şahısların hesaplarından paylaşılabiliyor. Bunun en son örneklerinden birini, AKP Kandilli-Kuleli Gençlik Kolları Başkanı Fatih Yakupoğlu’nun modacı-yazar Barbaros Şansal’ı hedef alan Twitter paylaşımı oluşturdu.

“Barbaros Şansal, sen o…’nun son çocuğusun biliyorsun dimi? Seni yakaladığım yerde kanınla yıkanacağım vatan haini,” yazan Yakupoğlu’nun bu tavrının ergenlik safhasındaki bir  serserinin bireysel çıkışı olarak okursanız yanılırsınız.

“HİZMET HAREKETİ MENSUPLARININ KATLİ CAİZ, İNFAZLARI ŞARTTIR!”

Çünkü, Yakupoğlu’nun bu tehditi hala tartışılıyorken, Arapça’dan İngilizce’ye varıncaya kadar pek çok dilde yayın yapma gücü olan AKP-MİT odaklı bazı hesaplar da halkı, Hizmet Hareketi’ne yakın insanlara yönelik cezaevinde ya da dışarıda girişilecek yargısız infazlara alıştırmak için dehşet verici bir çaba içerisindeydi.

Bunların en meşhurlarından biri olan “Gizli Arşiv – @_GizliArsivTR” isimli hesabın, “Suskun şimdi onlar, boynuna tasmalarını takanlardan öyle emir aldılar… En iyi FETÖ’cü ölü olandır. Katli caiz infazları şarttır! Hem devletimizin, hem ümmetin bekası için bunların İNFAZI gereklidir. Millete ihaneti UNUTMAYACAĞIZ, Ümmete ihaneti UNUTTURMAYACAĞIZ!” şeklindeki paylaşımı, bir serserinin sıradan paylaşımı olarak asla değerlendirilemez.

Mesajın içerisindeki “millet”, “ümmet”, “ihanet” üçlemesi kaynağının ne olduğuna dair fazlasıyla fikir veriyor zaten. Milleti soyup soğana çeviren, Ümmet dediklerine ise asıl ihaneti Esed’in en büyük destekçisi İran’a can damarı olmak, Filistin’i bombalayan İsrail jetlerine yakıt sağlamak ve milyonlarca Doğu Türkistan Türkü’nü toplama kamplarında işkenceden geçiren Çin’e verdiği birkaç milyarlık borç için sus pus kalmak suretiyle ihanet edenin kim olduğunu uzun uzadıya izah etmeye gerek yok sanırım.

Keşke, sürgündeki o dostumun ve Erdoğan’ın keyfi olarak tutsak aldığı polis/savcı/hakim/asker yakınlarının endişelerinin yersiz olduğunu söyleyebilseydik. Mehmet Ağar’ın çömezi Süleyman Soylu gibi SS kalıntısı bir caninin emrindeki polis üniformalı partizan milislerin, Ergenekoncu asker bozuntularının, Erdoğan’ın adım adım örgütlediği SADAT ve benzeri radikal silahlı organizmaların, yine Erdoğan ve Bahçeli’nin kamuoyu önünde bile iş tutmaktan çekinmediği eli kanlı türlü mafya ve kirli çete yapılanmalarının ne tür cinayetler işleyip, nasıl katliamlar yapabileceğine dair geçmişten gelen tecrübeler böyle bir şey söylememize müsaade etmiyor maalesef.

Tüm bunların üzerine bir de devletin derinliklerine kümelenmiş şer odaklarının beslediği sahibinin sesi troller üzerinden yeniden katliamlardan bahsedilmesi, yapılan bu tehditleri çok geç olup da iş işten geçmeden önce son derece ciddiye almamızı ve elimizden geldiğince de bu tehditlerin büyüklüğüne uygun önlemler geliştirmemizi zorunlu kılıyor. Bu konuda, bir rapor hazırlayarak uluslararası kamuoyunun dikkatlerini bu korkunç tehlikeye çekmeye çalışan New York merkezli Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nınkine (JWF) benzer çabaları artırmak gerekiyor.

“GÖZALTINDA ÖLÜM – TÜRK HAPİSHANELERİNDE YAŞAMA HAKKI”

O dostumun günler öncesinden paylaştıklarına çok benzer endişelerin de dile getirildiği JWF’nin “Gözaltında Ölüm – Türk Hapishanelerinde Yaşama Hakkı” başlıklı raporunda, geçtiğimiz haftalarda gözaltındayken katledilen polis amiri Zeki Güven örneği hatırlatılarak, özgürlüklerinden mahrum bırakılan yüksek profilli bazı tutukluluların yükselen şüpheli ölümler trendinin yeni kurbanları olabileceğinden duyulan endişe dile getiriliyor.

JWF raporu da, endişelerini rapora konu ettiği tutukluların ailelerinin ciddi kaygılarına dayandırıyor. Erdoğan ve AKP çevresinden insanların yolsuzluk skandallarına ve suçlarına vakıf olan polis, savcı ve hakimlerin yargısız infaz riski altında olduğuna dikkat çekilen rapor, uluslararası topluma, keyfi şekilde özgürlüklerinden mahrum bırakılan bu insanların konuldukları hapishanelerde Erdoğan rejimi adına hareket eden devlet ajanlarının girişeceği kanun dışı eylemlere karşı korunmalarını sağlama çağrısında bulunuyor. Bu bağlamda Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletler, diğer bölgesel ve uluslararası mekanizmaların konuya müdahil olması ve bütün ikili ve çok taraflı diplomatik temaslarda bu endişelerin mutlaka dile getirilmesi isteniyor.

Özellikle Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik olarak idamın geri getirilmesi tartışmalarına da değinilen raporda, Türkiye’yi daha da izole edeceği için idamın geri getirilmesinin yasal açıdan mümkün olmadığından hareketle, Erdoğan hükümetinin idamla elde edeceği sonuçları  gözaltında, hapishanelerde ya da sokak ortasında girişeceği yargısız infazlarla gerçekleştirmeyi istediğine dair somut deliller ve artan endişeler olduğuna dikkat çekiliyor. Hükümetin, işkenceyi önlemeye matuf tüm yasal düzenlemeleri olağanüstü hal altında ilga ettiğinin hatırlatıldığı raporda, güvenlik güçlerine ölüme varacak keyfi tasarruflar konusunda açık çek verilmek suretiyle her türlü işkence ve kötü muameleler konusunda Türkiye’de elverişli bir ortamın yaratıldığına işaret ediliyor.

Rapor, güya toplu halde cezaevlerinden kaçıyorlar görüntüsü altında, SADAT militanları ya da askerler tarafından tutuklu Hizmet Hareketi mensuplarının toplu katliamına dair yapılan planların deşifre olduğundan da bahsediliyor. Deşifre olan bu planın yaygın sosyal medya kampanyaları neticesinde uygulanamadığına dikkat çekiliyor. Ancak, ifşa edilmelerine rağmen buna bezer girişimlerin artarak devam ettiğinin belirtildiği raporda, cezaevlerinde son derece sağlıklı onlarca kişinin hayatlarını kaybetmesine intihar ya da sağlık sorunlarının gerekçe gösterilmesinin inandırıcılığı da sorgulanıyor. Raporda, gözaltında ya da hapishanelerdeki bu şüpheli ölüm vakalarından hiçbirinin bağımsız otoritelerce araştırılmadığının da altı çiziliyor.

Anlayacağımız, Erdoğan ve şer şebekesi boş durmuyor. Her gün yeni bir zulm yöntemi ve komployla masum insanların başına çorap örmeye devam ediyor. Allah zalimlere fırsat vermesin. Masumların ise muhafızı, yar ve yardımcısı olsun.

[Bülent Keneş] 11.9.2018 [TR724]