Yer, bir semt pazarı. Vakit akşama yakın. Ellerindeki pazar çantaları yarıya kadar dolu. Birbirlerine temas edecek kadar yakın yürüyen iki bayan. “Anam her şey ateş pahası. Bu nasıl iştir. Aldıklarımıza bakıp harcadığımızla kıyas edince insan şok oluyor. Ne olacak bu milletin hali. Hadi biz idare ediyoruz da bizden çok daha garibanların halini düşününce vallahi lokmalar boğazımdan geçmiyor” cümlelerine, pahalılıktan şikayet eden daha birçok cümleler ekleniyor.
Malum pazar yerleri genel itibariyle kalabalık ve birbirine sıkı sıkı yanaşmış tezgahlarla kaplıdır. Bazen alacağınızı alıp pazardan çıkmak istediğinizde, yan yana dizilmiş tezgahların arasından çıkma imkanı bulamadığınızdan dolayı pazarı bir uçtan bir uca yürümek zorunda kaldığınız olur.
Uzun zamandan beri her pazara çıktığımda, memleketin üzerine bir karabasan gibi çöken, bazılarının “Allah’ın lütfu” olarak gördüğü darbe tiyatrosunun yaşandığı o talihsiz tarihten beri, genelde, pazarların ya baş taraflarına ya da sonlarına yakın yerlerde tezgah açmış, süreç mağdurlarından alış veriş yapmaya çalışıyorum.
Şimdi “Neden pazarların sonlarında veya baş taraflarında” diye aklınıza gelebilir. Çünkü devrin zalimine yaranmak için belediyelerin, özellikle KHK mağdurlarının pazarlarda bile rızklarını temin etmesi istenmemekte. O yüzden bu mağdurlara pazarlarda yer verilmemekte. O gün evin ihtiyaçları için pazara çıktığımda da yine bu tür insanları gözetiyordum. “Siz bunları nasıl tanıyorsunuz ki” dediğinizi duyar gibiyim. Basiretiniz bağlanmamışsa anlayana göz yeter. Şimdi burada onları nasıl tanıdığımı sizlere izah edip insaf fukarası zabıtalara onları hedef yapmak istemem. Arayan bulur deyip geçelim.
İki metre eninde bir metre boyunda yere serdiği kalınca bir naylonun üzerine dizdiği el işlemeli havlu kenarları, masa ve sehpa örtüsü danteller, el örgüsü çorap ve patikler, banyo lifleri ve daha bir çok el işlemeli ürünler satan, ellibeş altmış yaşlarında bir bayanla karşılaştık.
Yanına yaklaştığımda utangaç bir edayla “Hoş geldiniz” dedi. Bu bayanın üzerinde hiç pazarcı hali yoktu. Ve hiç de satış yeteneği olmayan birisiydi. Hem bir sosyolog hem bir yazar olmamın da verdiği merakla bu bayanı konuşturup, toplumu daha iyi tanıma adına doneler arıyordum.
-Abla bunları siz mi yaptınız?
-Evet kardeşim.
-Bu kadar ince işleri yaptığınıza göre maşallah gözleriniz iyi.
-Hamdolsun. Ama ben bunaları gençliğimde yapmıştım.
Ben bir taraftan sergideki bir birinden güzel el emeği göz nuru eserleri incelerken bir taraftan da göz ucuyla ablayı süzüyor halini daha iyi anlamaya çalışıyordum.
-İhtiyarlar gibi konuştunuz. Maşallah daha gençsiniz abla.
-Gördüğün kabuk be kardeşim. İçimiz çürümüş dökülüyor.
-Abla maşallah cümleleriniz de şairane.
-Estağfurullah şair değilim ama çok şiir okumuşluğumuz vardır.
-Gördüğüm kadarıyla çok kültürlü birine benziyorsunuz. Üzerinizde hiç pazarcı hali yok.
-Evet pazarcı da değilim kardeş
-Ama pazardasınız
-Zaruretten.
-Bu zaruret nasıl bir şey ki “Gençliğimde yaptım” dediğiniz el emeği göz nuru eserleri satmak zorunda kalmışınız.
Abla sorduğum sorulara kibar ve veciz Türkçesiyle cevaplar verirken son sorumda durakladı. Başımı kaldırıp yüzene baktığımda gözlerini benden kaçırdı. Ama anlamamak mümkün mü. Ablanın gözleri yaşarmış ses tonu değişmişti.
- Affedersiniz abla. Özür dilerim. Sizi üzecek bir şey mi dedim?
Sustu, arkasını döndü ve gözlerini silip soruma,
-Estağfurullah kardeşim o benim sulu gözlülüğümden. Özür dilenecek bir şey yok.
-Ama sanırım sorduğum sorularda rikkatinize dokunacak bir şeyler var ki derdinizi deştim.
-Sayılır.
Ben ablanın sergisinin başında daha fazla bu konuyu uzatıp, sağdan soldan geçen insanların ağlayan bir kadın görmesinin ablayı da rahatsız edeceği düşüncesiyle konuyu değiştirmek istedim. Evet. Kararımı vermiştim ablayı evime kadar getirip orada onu dinleyecek, derdine derman olmaya çalışacaktım.
Abla. Bunların hepsini kaça verirsin?
Hepsini mi.
-Evet hepsini.
-Bu sizin bileceğiniz bir bir şey. Ama hepsini ne yapacaksınız ki?
-Abla bunlar harika şeyler. Eşe dostta hediye olarak götürürüm.
-Yani siz bunların hepsini mi alacaksınız şimdi?
Gözleri sevinçliydi ama hüzün öyle sinmiş ki ablanın haline, tebessümü bile fark edilmez olmuştu. Onun bu hüzünlü tebessümü bu sefer beni duygulandırdı. Yaşaran gözlerimi saklamaya çalışsam da beceremedim. Sürekli mağdur insanların mağduriyetlerini dile getirdiğim için artık mağdurları gözlerinden tanır olmuştum. Şimdi, bir iki soru da gözleri yaşaran bu bayanın, kim bilir o gözyaşlarının ardında ne çağlayanlar vardı. Evet evet, bu hanımefendiyi dinlemeliydim.
-O zaman indirim yapayım. (Kenarda duran bir kaç tane patik ve atkıyı göstererek), işte şunları da hediye edeyim.
-Abla gerek yok ben hepsinin parasını vererek alayım. Zaten çok ucuza veriyorsun.
-Öyle. Dedim ya zaruretten.
-Yalnız sizden bir ricam var.
-Estağfurullah buyurun.
-Pazardan meyve sebze aldım yüküm de ağır. Kolumda da bir sıkıntı var size rica etsem bunları evime kadar taşımaya yardım eder misiniz.
-Tabi ki ederim
-Evim çok uzak değil hemen iki sokak ilerde.
-Önemli değil.
-Hadi o zaman toplayalım da gidelim.
Evet. İçimi öyle bir huzur kaplamıştı ki, hem çok değerli el işlemeli eserlerini alarak yardımcı olma fırsatı bulmuştum, hem de bu dertli insanın derdini dinleyecek dertlerini hafifletmeye çalışacaktım.
Eve geldiğimizde çocuklar da okuldan gelmişti. Pazardan aldığım meyve ve sebzeleri mutfağa bıraktıktan sonra kendisinden aldığım eserleri taşımakta yardımcı olan bayanı içeri davet ettim. Önce gelmek istemedi ama benim ısrarıma dayanamayarak girdi içeri.
Ben hemen ocağa çay suyu koyup misafirin yanına salona geçtim.
-Abla burası da bizim fakirhane.
-Güle güle oturun. Güzelmiş eviniz.
-Bu pazara geldiğinize göre siz de mi buralarda oturuyorsunuz?
-Yok. Ben buraya pazar için geldim. Başka mahallede oturuyorum.
-Bu sattığınız eserlerden başka var mı?
-Yok hepsi bu kadardı.
-Siz pazarcı değil misiniz haftaya ne satacaksınız?
-Bazen de Tahtakale’den ucuz uzakdoğu ürünleri alıyorum onları satıyorum.
-Gördüğüm kadarıyla siz pazarcı değilsiniz.
-Evet değilim.
-Sizin asıl mesleğiniz ne?
-Öğretmendim.
-Öğretmendim derken. Emekli mi oldunuz?
“Hayır” dedi başını öne eğip sustu. Yara buradaydı. Başını kaldırdığında gözleri yaşarmıştı. “İhraç ettiler” dedi. Mesele anlaşılmıştı.
-Branşınız neydi abla?
-Tarih öğretmeniydim.
-Benim de çok sevdiğim bir alan.
-Ben de severek tercih etmiştim.
-Abla meselenin sebebini biliyorum ve size haksızlık yapıldığının farkındayım. Zaten sizi görür görmez KHK mağduru olduğunuzu farkettim. Peki eşiniz çocuklarınızın durumu. Onlar ne iş yaparlar?
-Eşim de benim gibi öğretmendi
-Yoksa onu da mı ihraç ettiler?
-Evet hem ihraç ettiler hem tutukladılar
-Yaa çok üzüldüm. Çocuklarınız var mıydı abla?
Daha sözümü tamamlamadan elleriyle yüzünü kapatıp hıçkırarak ağlamaya başladı. Dert tahmin ettiğimden de büyüktü. Sustum. Adeta sorduğuma pişman olmuştum ama bir defa açıldı konu.
Yanına oturup, sol elini tutup, sağ elimi omuzuna atarak başını göğsüme doğru çekip yasladım. Sonra başı göğsünde bir müddet öylece sessizce ağlamasının dinmesini bekledim.
-Size bir çay getireyim de beraber içelim abla.
Kısık ve titrek bir ses tonuyla;
-Teşekkür ederim, artık müsaade ederseniz ben kalkayım.
-Abla bir çay doldurayım beraber içelim. Ben sizi arabayla evinize bırakırım.
-Zahmet etmeseydiniz.
-Ne zahmeti be ablam.
Biz konuşurken çay da demlenmişti. Çayı doldurup getirdikten sonra yanına geçip oturdum. Elinde sürekli mendil vardı.
-Kusura bakmayın kendi dertlerimle sizin de moralinizi bozdum. Keyfinizi kaçırdım. Hakkınızı helal edin.
-Olur mu öyle şey abla. Ne demek. Memleketimiz matem yerine döndü. Yalnız siz değilsiniz. Öyle dertli insanlar var ki. Allah kimselerin başına vermesin. Geçenlerde bi bayanı dinledim. Kocası ağır kanser hastasıymış. Defalarca tahliye talep etmişler ama onlar ısrarla tahliye etmemişler. Maalesef geçen gün vefat etmiş.
-O da dert mi be kardeş. Ölüm güzel şey. Kurtuluyorsunuz bu çirkef dünyanın gamından tasasından.
Ablanın bu son sözüyle irkildim. Demek ki ablanın ölümü özletecek kadar daha büyük derdi vardı. Ama öyle çaresizdim ki bu derdi nasıl öğrenip ona nasıl yardımcı olabilecektim.
-Ama her şeye rağmen ölüm dilenmez ki abla.
-Dilenir be kardeş. Ölümden beterse yaşadıklarınız, yaşayıp da ne yapacaksınız.
-Abla özür dileyerek soruyorum. Benimle, ölümden beter dediğiniz dertlerinizi paylaşır mısınız. Belki bir faydan dokunur. Siz de duymuşsunuzdur. “Dermansız dert yoktur” derler.
-Yalan be kardeşim. Yalan. Onu diyenler gelsin de benim derdime çare bulsun.
-Anlatmazsanız nasıl çare bulunur ki. Doktora bile gidince önce sizi dinliyor ondan sonra muayene ediyor.
-Benim derdim tıbbı aşkındır kardeş. Aylar var ki şu gözler uyku nedir bilmiyor. Gece de bir iki saat uykuyla idare ediyor. Onun da yarısı kabus.
-Çayını tazeleyeyim. Bu arada da sen bana şu derdini bi açıver.
-Zahmet etme be kardeş artık ben gideyim.
-Normalde pazar kaçta kapanıyor, eve kaçta gidiyordunuz?
-Saat altı gibi filan.
-Tamam işte bu gün işini erken bitirdin kalan sürede dertleşelim işte.
-Faydasından çok zararı olur be kardeş.
-Nasıl yani?
-Şimdi size anlatacağım dertler sizin de moralinizi bozacak, sizin de keyfiniz kaçacak.
-Dedim ya abla memleket matem yerine dönmüş bir ağıt da senin dertlerin için yakarız.
Çayını yenileyip getirdim ve yanına oturdum.
-Evet. Seni dinliyorum abla.
-Biz ailecek Hizmet hareketine mensuptuk. Eşim fizik öğretmeniydi. Onunla da Hizmet Hareketi vesilesiyle tanışıp evlenmiştik. Bu evliliğimizden ikiz olan iki tane kızımız ve bir oğlumuz oldu. Oğlum Hizmet Hareketine ait yurt dışında bir okulda idareci olarak görev yapıyor.
Dedi ve sustu. Bundan sonrasını anlatmak istemiyordu. Daha doğrusu gözyaşları anlatmasına müsaade etmiyordu. Yine ağlamaya başladı. Sustum mecburen. Bir müddet sonra devam etti.
-Kızlarımı yine Hizmet Hareketine mensup arkadaşlarla evlendirdik. Onlar da kızlarım gibi öğretmendiler. Bu malum on beş Temmuz hadisesi olunca, adına darbe denilen tiyatrodan, aylar öncesinde kullanımdan kaldırılan, bir çok arkadaşın günlük vird ve dualarını paylaştığı bylock uygulaması bahane edilerek eşimi gözaltına aldılar. On gün eşimden haber alamadık. Yerini dahi söylemediler. Yirmi üç gün eşime işkence edip önüne koydukları boş kağıdı imzalamasını istemişler. Eşim kabul etmeyince göstermelik mahkemeye çıkarıp tutukladılar. Tabi gördüğü işkenceler yüzünden eşim hastalandı ve çok geçmeden vefat etti.
-Yaa! Allah rahmet eylesin abla.
-Allah razı olsun. Biz eşimin cenazesini almak istedik vermediler. Malum bir hainler mezarlığı diye bir yer ayırmışlar oraya gömeceklermiş. Yalvardık yakardık dinletemedik. Şimdi eşimin mezarının yerini dahi bilmiyorum.
Ben ablanın anlattıkları karşısında ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Abla devam etti.
-Eşim vefat ettikten bir hafta sonra polis evimizi bir daha bastı. Daha önce didik didik aramalarına rağmen bir daha mutfaktaki kap kacağın içine kadar aradılar. Yetmedi çamaşır makinesinin arka kapağını söküp araya kadar baktılar. Bir şey bulamayınca. Eşleri tutuklu olduğundan bizde kalan ikiz kızlarımı alıp götürdüler.
Bu fasla gelince ablayı yine ağlama krizi tuttuki sormayın. Uzun uzun sakinleşmesini bekledim. Ve bir müddet sonra devam etti.
-Kaldım tek başıma. Şaşırdım ne yapacağımı. Günlerce deli gibi dolaştım sokaklarda. Baktım olacak gibi değil. Yaşamak için yemek içmek gerekiyor. Önce evde varlığı zaruri olmayan şeyleri sattım. Onlarla pazarda satabileceğim şeyler aldım. Hayatı idame ettirmeye çalışıyorum. Kızlarımı farklı hapishanelere naklettiler. Sırayla onları ziyaret ediyorum. Etmez olaydım. Allah canımı alaydı da bu günleri görmeyeydim. Kızlarıma…
Dedi ve arkasını getiremeden yine hıçkırıklara boğuldu. Söyleyecek söz bulamıyordum artık ben de saldım kendimi ablayla ağlıyordum. Devam etti.
-Şimdi kızlarımın ikisi de hamileymiş. Ben şimdi hapishanedeki damatlarıma bunu nasıl söyleyeceğim. Şimdi anladınız mı ölümü niçin özlediğimi…
-Abla yeter ne olur artık sus.
Bizim sesli ağladımızı duyan diğer odada ders çalışan çocuklarım merak edip salona geldiler. Merak edip, niçin ağladığımızı sordular. Onlara odalarına gitmelerini söyleyip bir müddet daha ablanın başını göğsüme yaslayıp beraber ağladık. Artık sakinleşmemiz ve ablayı evine bırakmam gerekiyordu. Rica ettim akşam yemeğine kalması için ama ikna edemedim. Ama söz aldım. Artık onun kardeşi olduğumu, mutlaka en geç haftada bir beni ziyarete gelmesini ben de kendisini ziyarete geleceğimi söyledim. Ayrılık vakti gelmişti. Arabayı çalıştırıp ablayı evine bıraktım. Eve dönerken dilimde hep tekrar ettiğim yine o dua vardı.
Ey Rabbimin gayreti! Ey gayretullah! Çabuk yetiş imdadımıza. Ey Rabbimin gayreti, yetiş ki çözülsün ukdeler bir bir. Düşmanlar saldırganlaştı. Cevr ü cefaları arttıkça arttı; Ey Rabbimin gayreti! Ey gayretullah. Çabuk yetiş imdadımıza.
*Anlatılan olayın gerçek olduğu yazı, mekan ve isimler değiştirilerek hikayeleştirilmiştir
[Zeynep Zâhide] 30.9.2017 [Samanyolu Haber]
zzahide@samanyoluhaber.com






