Diyarbakır Cezaevi işkence raporu: Cop, tekme, tokat, darp…

Batman Cezaevi’nde yaşanan isyanın ardından tutukluların Diyarbakır Cezaevi’ne sevk edilmesi sırasında mahpuslara işkence ve kötü muamelede bulunduğuna dair Hak İnisiyatifi Temsilciliği rapor hazırladı. Raporda, tutukluların işkence ve kötü muameleye uğradığı belirtildi.

KRONOS 06 Haziran 2020 GÜNDEM

ANKARA – Hak İnisiyatifi Diyarbakır Temsilciliği, Batman M Tipi Cezaevi’nde 4 Nisan’da yaşanan isyanın ardından Diyarbakır 4 Nolu T Tipi Cezaevi’ne nakledilen tutukluların maruz kaldığı işkence ve kötü muameleye dair rapor hazırladı.

Raporun, tutuklu ve hükümlülere kötü muamele edildiği, nakledildikleri cezaevi koşullarının yetersiz olduğu ve ciddi sorunlar barındırdığı bilgisi üzerine hazırlandığı belirtildi. Söz konusu iddiaların yerinde araştırılıp gözlemlenmesi için olay gününde mahpus olan Yunus Güneş, Muhammed Nur Ak, Rıdvan Neylüfer ve İdris Ayış’la görüşmeler yapıldığı kaydedildi.

MAHKUM YAKINLARI İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELE OLDUĞUNU İDDİA ETTİ

Raporda olaylara ilişkin şu iddialara yer verildi:

“Nakil esnasında ve kabul süresince tutuklu ve hükümlerin darp edildiği, Nakil sonrası kişisel eşyaların çoğunun verilmediği, verilenlerin ise kullanılamaz halde verildiği, mahpusların kıyafetlerinin sadece iç çamaşır kalacak şekilde uzun bir mesafe (X ray cihazına kadar) elbiseleri taşıtılarak yürütüldükleri, bütün bu işlemler sırasında cezaevi görevlileri tarafından keyfi darp ve cebire maruz kaldıkları ve bu suretle kötü muamele yapıldığı, Mahkûm haklarından şikâyet ve görüşme haklarının ihlal edildiği, Nakil tarihinden sonraki bir tarihte (08.05.2020) darp ve cebir iddiaları, Mahkûmların temel haklarından olan sağlık ve tedavi haklarının ihlal edildiği.”

COP, TEKME, TOKAT, DARP…

Tutuklu Yusuf Güneş’in olay gününe ilişkin anlatımlarına yer verilen raporda, şu ifadeler kullanıldı:

“Hükümlü Yunus GÜNEŞ Batman M Tipi Cezaevi’nde 04.04.2020 tarihinde bazı tutuklu ve hükümlülerin isyan çıkardığını, kendisinin tek kişilik odada kaldığını, olay günü sadece sesler duyduğunu, isyana müdahale bittikten sonra cezaevi görevlileri tarafından yanına gelindiğini, eşyalarının toplamasını, nakil edileceği bilgisi verildiğini ve hiçbir şekilde isyana dâhil olmadığını, bu durumun Batman Cezaevi personeli tarafından bilindiğini fakat diğer tutuklu ve hükümlüler ile birlikte Diyarbakır 4 No’lu Cezaevine nakil edildiğini belirtmiştir. Akabinde cezaevi mahkûm kabul bölümüne getirildiklerini, burada cezaevi görevlileri tarafından tutuklu ve hükümlülerin iç çamaşırı dışındaki tüm elbiselerini çıkartmaları istendiğini, arkaları dönük şekilde bekletildiğini, çıkartmayı istemeyenlere ağır müdahalelerde bulunulduğunu, mahkûmların bu sırada cop, tekme, tokat ile de darp edildiğini, elbiselerini çıkaran mahkûmların elbiselerini X-RAY cihazına kadar bu şekilde elbiseleri taşıttıklarını, mahkûmlar koğuşlara alınana kadar bu şekilde bekletildiğini, burada kendisine cezaevi görevlileri tarafından müdahale edildiğini, ayaklarına ve sırtına cop darbesi aldığını, bazı mahkûmların dişlerinin kırıldığını, yüzlerinden ve kafalarından yara aldıklarını fakat geldiklerinden beri 35 gün geçmiş olmasına rağmen revire hiç çıkarılmadıklarını bu yüzden darp raporu alamadıklarını belirtmiştir.”

BAŞSAVCI YALANLADI

Raporda, ayrıca Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı Ahmet Yavuz ile işkence ve kötü muamele iddialarına ilişkin yapılan görüşmelere yer verildi. 2 Haziran tarihinde yapılan görüşmeye ilişkin anlatım raporda şöyle yer aldı:

“Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı Ahmet Yavuz, Nakil esnasında kötü muamele ve işkence iddialarına ilişkin 2020/18835 esas sayılı soruşturma başlatıldığını, soruşturma kapsamında tüm kamera kayıtlarının titizlikle incelendiğini, görüntüleri bizzat kendisinin de incelediğini dile getirmiştir. Konuya ilişkin detaylı ve kapsamlı bilirkişi raporu alındığı, herhangi bir kötü muamele ve işkence emaresi bulunmadığından ve aldırılan raporun sonucunda işkence iddialarının gerçek olmadığı durumunun ortaya çıkmasından ötürü soruşturma dosyasında takipsizlik kararı verildiğini belirtilmiştir. Mahkumun sağlık kontrolünden geçtiğini 16 mahkumun darp raporunu aldıklarını ve alınan rapordaki bahse konu işkence-kötü muamele hususlarının ise Batman Cezaevinde yaşanan isyanı bastırma esnasında gerçekleşen arbede de yaşandığını, kasti bir işkence vakasının olmadığını, bu olaylara ilişkin Batman Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülmekte olan soruşturmaların mevcut olduğu hususlarını belirtmiştir.”

SONUÇ: İHLAL TESPİT EDİLMİŞTİR

Raporun sonuç kısmında şu ifadeler kullanıldı:

“Yukarıda ayrıntılı olarak yer verilen mahpus görüşmeleri ile araştırmacı ve rapor heyetinin değerlendirmeleri neticesinde başta Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Hakları Sözleşmesi, İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine, iç hukukta ise Anayasa, Türk Ceza Kanunu ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanuna muhalefet edildiği, iç hukuk ve uluslararası hukukta ittifakla korunan temel hak ve hürriyetlerden işkence ve kötü muameleye uğramama hakkının temel düzeyde ihlal edildiği kanaati oluşmuştur. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 53. maddesinin keyfi olarak uygulanmadığı, İnfaz Hâkimliği Kanununun, şikâyeti düzenleyen maddelerinde tanınan kanuni hakların kullandırılmasına sistematik olarak engel olunduğu, bu şikâyetlerden dolayı başvurulabilecek etkili bir iç hukuk yolunun bulunmadığı yine iddialar doğrultusunda tespit edilmiştir. Yeni benzer vakaların yaşanmaması için yetkilileri yasal düzenlemeler yapmaya, mevcut yasal düzenlemelerin uygulaması için gerekli denetim mekanizmaları kurmaya ve toplumun hassas olduğu bu gibi ortak yaşam alanlarının ceza üstüne cezalandırma doğurmayacak düzenlemeler ve uygulamalar ile yönetilmesi gerektiğini belirtiyoruz.”

“ETKİLİ SORUŞTURMA YÜRÜTÜLSÜN” TALEBİ

Raporda talepler ise şu şekilde sıralandı:

* Rapora konu iddialar nedeniyle Diyarbakır 4 Nolu T Tipi Cezaevinde 5 Nisan 2020 ve 8 Mayıs 2020 tarihleri arasındaki kamera kayıtlarının delil olarak muhafaza altına alınmasını,

* İşkence ve kötü muamele iddiası nedeniyle İstanbul Protokolü ilkelerine dayalı olarak Adalet Bakanlığı tarafından idari soruşturma ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından cezai soruşturma başlatılarak başta ‘İlker’ olarak adı bildirilen cezaevi çalışanı olmak üzere nakil sonrasında cezaevinde görevli tüm kişilerin ve mahpuslardan şikâyetçi ve görgü tanıklarının beyanları alınarak işkence, darp, cebir, kötü muamele ve görevi kötüye kullanma suçlarını işledikleri tespit edilen ve edilecek kişiler hakkında gerekli soruşturmaların etkin ve hızlı bir şekilde yürütülmesini,

* İddiaların vahameti nedeniyle soruşturmanın selameti açısından ilgili cezaevinde nakil sonrasına görevli ve rapora konu iddialardaki eylemlerle ilgisi olduğundan şüphe edilen kişilerin açığa alınmalarını,

* Rapora konu nakil olayı nedeniyle fiziksel veya psikolojik şiddete uğradığını beyan eden mahpusların gerekli muayene ve kontrolden geçirilerek şikâyetlerinin alınmasını, mahpuslardan talep edenlere ve ihtiyacı olanlara gerekli tedavilerin sağlanmasını,

* Rapora konu iddialar nedeniyle 05.05.2020 tarihinde yapılan açıklamanın da dikkate alınarak sorumlu ve yetkili kurum veya kurumlarca kamuoyunu bilgilendirici mahiyette açıklama yapılmasını ve benzer mahiyette olayların yaşanmaması adına ne gibi tedbirlerin alındığının açıklanmasını,

* Mahpusların şikâyetlerinin ve iletişim taleplerinin zamanında değerlendirilmeye alınıp alınmadığını denetleyen bir sistemin kurulmasını,

* Ailelerin mahpuslarla yapacağı görüşleri eziyet olmaktan çıkaracak kolaylaştırıcı tedbirin alınması ve imkânların sağlanmasını talep ederiz.

[Kronos.News] 6.6.2020

İHD’den kanser hastası gazeteci Mevlüt Öztaş için özgürlük talebi

300 haftadır hapishanelerdeki hasta mahpuslar için özgürlük talebinde bulunan ‘Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi’ bu haftaki açıklamasında kanser hastası gazeteci Mevlüt Öztaş’a yer verdi. Açıklamada, Öztaş’ın bir an evvel serbest bırakılması talep edilerek, “Hapishanede bir ölüm daha istemiyoruz” denildi.

YAVUZ GENÇ 06 Haziran 2020 GÜNDEM

ANKARA – İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi öncülüğünde kurulan ‘Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi’ 300. hafta açıklamasında tutuklu kanser hastası gazeteci Mevlüt Öztaş’a yer vererek, serbest bırakılması çağrısında bulundu. Tam 300 haftadır hasta mahpuslara özgürlük çağrısında bulunan İnisiyatif, gazeteci Mevlüt Öztaş’ın ailesinin yanında daha hijyenik ortamda bakılacağını kaydetti.
‘Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi’ açıklamasında cezaevlerinde 604’ü ağır olmak üzere 1605 mahpusun kaderleri ile baş başa bırakıldığı kaydedilerek, “Birçok mahpusun rutin devam eden tedavileri bile yapılamaz hale gelmiştir. Geçen hafta hasta mahpuslardan Vefa Kartal ondan önceki haftada da Sabri Kaya hapishanede yaşamını yitirmişti” denildi.

24 YIL MUHABİRLİK YAPTI

Afyon 1 Nolu T ipi Kapalı Hapishanesinden tedavi amaçlı Sincan 3 Nolu L Tipine sevk edilen Mevlüt Öztaş’ın durumunu aktaran İnisiyatif, ailenin kuruma başvurarak yardım talebinde bulunduğu kaydedildi. Açıklamada, Mevlüt Öztaş’la ilgili şu bilgiler verildi: “24 yıldır muhabirlik yapan Mevlüt Öztaş 2018 Şubat ayından beri tutukludur. İlk olarak Uşak E Tipi Kapalı Hapishanesinde iken kasık fıtığı hastalığına yakalanmış ancak cezaevi şartlarında ameliyat olmak istememiş, ağrılarının artması ve kötüleşmesi nedeniyle de ameliyat olmak zorunda kalmıştır. Devamında böbrek yetmezliği hastalığı meydana gelmiş, astım hastalığı da ilerlemiştir. Ayrıca hipertansiyon hastalığına yakalanmış ve diyet ile beslenmek zorunda kalmıştır. Karaciğer yetmezliği rahatsızlığı da bulunmakta olup çoklu ve ciddi hastalıkları vardır.”

“KANSERİ EN HIZLI YAYILANLARDAN…”

“Uşak E Tipi Kapalı Hapishanesinden Afyon 1 Nolu T Tipi Kapalı Hapishanesine sevk edilmiştir. Afyon’a getirildiğinde ise sakal kesmeye zorlanmasına karşı itiraz dilekçesi verdiği için tek kişilik odaya alınmıştır. İki hafta tek kişilik odada bekletildikten sonra koğuşa alınmıştır. Ailesi tarafından telefon görüşmesinde; iç kanama geçirdiğini, hastaneye kaldırıldığını ve 1 hafta hastanede tutulduğunu ve safra kesesi ameliyatı olduğunu, cezaevine döndükten sonra ameliyatlı hali ile karantinaya alındığını öğrenmişlerdir. Hastaneye kaldırıldığı ve ameliyat edildiği konusunda ailesine haber verilmemiştir. Daha sonra yine cezaevini aradıklarında bu kez de Ankara’ya sevk edildiği söylenmiş ancak hangi hastaneye kaldırıldığı söylenmemişlerdir. Uzun uğraşılardan sonra Ankara Dışkapı Hastanesi’ne kaldırıldığını öğrendiklerini ve kanser teşhisi konulduğunu, tümörün diğer organlarına yayılmış olması halinde kanserin 4. evrede olma ihtimali bulunduğunu, şayet yayılmadı ise riskli bir ameliyat geçirmesi gerektiğini, birden fazla uzman görüşüne ihtiyaç duyulduğunu, covid-19 salgını nedeniyle ameliyat geçirmesinin riskli olduğunu, kanserin türü itibari ile hızlı yayıldığını, en tehlikelilerden olduğunu, kemoterapi ışın tedavisine başlandığını öğrenmişlerdir.”

“YATAĞA BAĞLANARAK KEMOTERAPİ ALDIRILDI”

“Ailesi seyahat yasaklarından kaynaklı olarak ailesi yanına gelememiş, hastane ve cezaevi rapor vermediği için emniyetten izin alıp yola çıkamamıştır. Daha sonra raporu hastaneye gidince almak üzere emniyetten izni alarak, hastaneye gidebilmiş, ancak cam arkasından bile görmelerine izin verilmemiş, durumunu öğrenip dönmek zorunda kalmışlardır. Hastanenin bodrum katında mahkum koğuşunda yatağa bağlanarak kemoterapi almıştır. Hastane heyet raporu çıkana kadar mahpusu taburcu etmeyeceğini söylemiş ancak taburcu edilerek hapishaneye geri götürülmüştür. Avukat görüşü için cezaevine gidildiğinde de karantina nedeniyle görüştürülmeyeceği, tek başına karantina odasında tutulduğu iletilmiştir. Cezası İstinaf tarafından onanmış ancak gerekçeli kararda hastalıkları dikkate dahi alınmamıştır.”

“İNSANİ VE VİCDANİ HİÇBİR UYGULAMAYA İZİN VERİLMİYOR”

İnisiyatif açıklamasında, mahpusların öncelikle hasta oldukları kabul edilerek insan onuruna yakışır biçimde davranılması gerektiği vurgulanarak, “Ceza infaz rejimi, ağır hasta dahi olsalar önce mahpus oldukları yönünde işlemler yapmakta, insani ve vicdani hiçbir uygulamaya izin vermemekte, yoğun güvenlik önlemleri altında yatağa kelepçelemekte ve ailesinin görmesine izin vermemektedir. Oysa onların önce hasta oldukları kabul edilmeli ve insan onuruna uygun muamele görmelidir. Hasta mahpusların ailelerinin moraline ve desteğine ihtiyacı varken bu ihtiyaç göz önünde tutulmuyor ve mahpuslar daha da yalnızlaştırılıyor, hastanelerde bile yoğun tecrit altında tutuluyor” ifadelerine yer verildi.

“HAPİSHANEDE BİR ÖLÜM DAHA İSTEMİYORUZ”

Açıklamada son olarak şöyle denildi: “Mevlüt Öztaş’ın hayati risk teşkil eden kanser hastalığı ve hapishanede iyileşme olanağının olmaması göz önünde tutularak ve ayrıca bağışıklık sistemini ortadan kaldıran; böbrek, astım, tansiyon, safra kesesi sorunu da dikkate alınarak bir an önce tahliye edilmesi ve kalan tedavisinin ailesinin yanında daha hijyenik ve sağlıklı ortamda devam ettirilmesi gerekmektedir. Hapishanede bir ölüm daha istemiyoruz. Bizler; Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi olarak 300. Haftada, Hasta Mahpusların durumlarını dile getirdik. Tüm bu sorunlar kalıcı bir şekilde çözülünceye kadar dile getirmeye, taleplerimizi kamuoyu ile paylaşmaya devam edeceğiz.”

HASTANE “CEZAEVİNDE KALAMAZ” RAPORU VERMİŞTİ

Geçtiğimiz günlerde Mevlüt Öztaş’ın tedavi gördüğü Ankara Yıldırım Beyazıt Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Sağlık Kurulu rapor tutarak, Öztaş’ın cezaevinde kalamayacağını açıklamıştı. Raporda, Öztaş’ın mevcut cezaevi koşullarında yaşayamayacağı, yüksek risk altında olduğu belirtilerek, ceza infazının ertelenmesi talep edilmişti. Bunun üzerine ailesi harekete geçerek İstinaf Mahkemesi nezdinden Öztaş’ın derhal tahliye edilmesi için başvuruda bulunmuştu. Yargı kararını bekleyen aile, henüz olumlu cevap alamadıklarını duyurdu.

[Kronos.News] 6.6.2020

Hapis korkusu yaşayan çek mağduruna 1 yıl süre

3 aylık sürede borcunu ödeyemeyen ve sayıları 250 bin kişiye çıkan çek borçlularına ek süre getiriliyor. Yeni yasa teklifiyle 3 aylık ödeme süresi 1 yıla çıkartılıyor. Bu yasayla çek borçluları 1 yıl daha hapis yatmaktan kurtulacak.

BOLD – 26 Haziran’da hapse girme tehlikesiyle karşılaşacak 250 bini aşkın çek mağduru için hükumet yeniden devreye girdi. Çek mağdurlarını hapis tehdidinden kurtaracak yasa teklifi TBMM’ye sunuldu. Yasa ile çek mağdurları 1 yıl daha hapisten kurtulmuş olacak.

YÜZDE 10’UNU ÖDEYEN HAPSE GİRMEYECEK

Sözcü’den Erdoğan Süzer’in haberine göre, 18 maddelik yeni torba yasa teklifine göre, çek borcunun 10’da 1’ini 1 yıl içinde ödeyenler hapse girmeyecek. Daha önce çıkarılan düzenlemeyle karşılıksız çek düzenleme suçundan mahkum olanların infazı durdurulmuş, hükümlü duruma düşenlerin tahliye tarihinden itibaren 3 ay içinde çek bedelinin ödenmeyen kısmının 10’da 1’inin ödenip kalan kısmının ise 3 aylık sürenin bitiminden itibaren 2’şer ay arayla 15 eşit taksitle ödenmesi için hak tanınmıştı.

26 HAZİRAN’DAN İTİBAREN HAPSE GİRMEKTEN KURTULDULAR

Ancak 3 aylık sürede de borcunu ödeyemeyen çek borçlularının sayısının artması üzerine 250 bin kişiye hapis yolu görünmüştü. Yeni yasa teklifiyle 3 aylık ödeme süresi 1 yıla çıkartıldı. Teklifin yasalaşması halinde 250 bine yakın çek borçlusunun 26 Haziran’dan itibaren hapse girme riski ortadan kalkmış olacak. Borçlular 1 yıl içinde borcun 10’da 1’ini ödeyerek hapse girmekten kurtulacak.

[Bold Medya] 6.6.2020

“İktidar, istediği vekili cezaevine koyar! Hukuksuzluk süreci devam ediyor”

Eski AİHM yargıcı Rıza Türmen, CHP’li Enis Berberoğlu ve HDP’li Leyla Güven ve Musa Farisoğlu’nun milletvekilliğinin düşürülüp tutuklanmasını “hukuksuzluk sürecinin devamı” olarak değerlendirdi. “İktidar, istediği vekili cezaevine koyar” dedi.

BOLD – Eski CHP Milletvekili Atilla Kart ise, Türkiye’de dikta sürecine götüren tek adam rejimi olduğunu belirtti.  Yargının, iktidarın emrinde olduğunu belirten Rıza Türmen, “Geldiğimiz noktada milletvekillerinin dokunulmazlığı siyasi iktidarın keyfine terk edilmiştir. İktidar, istediği vekili cezaevine koyar. Bu uzun süren bir hukuksuzluk sürecinin bir devamı aslında” dedi.

Cumhuriyet’e konuşan Türmen, bu sürecin, 2016’da anayasaya geçici bir madde eklenerek milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla başladığını kaydetti. Türmen, “O süreçte birçok milletvekili cezaevine konuldu. Dün (önceki gün) olan şey bu” dedi. Burada temel hukuksuzluğun, dokunulmazlıkları kaldıran değişikliğe anayasa değişikliği denmeyerek, anayasal denetimin ortadan kaldırılması olduğunu belirten Türmen, şunları kaydetti: “Üç vekil konusuna gelince… Niçin iki yıl beklendi de şimdi düşürüldü? Anayasanın 83. maddesine göre tekrar seçilen vekilin dokunulmazlığının kaldırılması Meclis’in kararına bağlıdır. Enis Berberoğlu, yeniden seçildiğine göre Meclis’in kararı gerekiyordu. Neresinden bakarsanız büyük bir hukuksuzluk resmi.”

AYM ACİL TEDBİR KARARI VERMELİ

Eski CHP milletvekili, avukat Atilla Kart, Anayasa Mahkemesinin Berberoğlu’nun adil yargılanma hakkının ihlali gerekçesiyle yaptığı başvuruda hiç gecikmeden tedbir kararı vermesi gerektiğini söyledi. Kart, şunları belirtti: “Anayasanın geçici 20. maddesi, Mayıs 2016’da yürürlüğe girdi. Orada ne yaptı? Anayasa 83/2 kapsamında yasama/kürsü sorumsuzluğuna atfen hükmün uygulanmayacağını koyarak genel kurulda dokunulmazlıkları kaldırıldı. Bu üç vekil d e öncesindeki dosyalarından mahkûm oldu. Bunlar şu an 27. dönem vekil. Bunlar tekrar seçilen milletvekili konumunda. Geçici 20. madde geçmişe yönelik uygulandı. Ancak bu madde ile milletvekillerinin geleceğe yönelik anayasal hakları elinden alınmaz.”

DİKTA SÜRECİNE GÖTÜREN TEK ADAM REJİMİ

Türkiye’de “dikta sürecine götüren tek adam rejimi” olduğunu vurgulayan Kart, TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un, “görevini kötüye kullandığı” iddiasında bulundu. Kart, muhalefetin anayasanın 85. maddesi uyarınca 7 gün içinde AYM’ye başvurması gerektiğini, AYM’nin de 15 gün içinde karar vermesi gerektiğini kaydetti. Anayasa’nın 85. maddesine göre AYM’nin bu konuda takdir yetkisi olmadığını söyleyen Kart, “Amir hüküm var, yorum gerektirmeyecek kadar açık. Burada anayasa ayaklar altına alınmıştır. Meclis’te karma komisyon kurmadan, genel kurulda vekillerin dokunulmazlığını kaldırmak anayasal bir darbedir” diye konuştu.

[Bold Medya] 6.6.2020

Kürt’ün Kürt’ten başka dostu yok! Asıl Türkler sarışın, mavi gözlüdür

Sosyal medyada dün kadınlara yönelik aşağılayıcı kalıpların erkekler için kullanılması büyük ilgi gördü. Bugün ise aynı kampanyanın Türk-Kürt versiyonu başladı.

BOLD – Kürtlere yönelik ayrımcı klişelere tepki gösteren sosyal medya kullanıcıları, bu tür kalıplardaki Kürt sözcüğü yerine Türk’ü koydu. HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Ayhan Bilgen gibi siyasiler de kampanyaya katıldı. Bazıları ise “İroni mironi dinlemeyiz deyip hepsini suç sayabilirler” uyarısında bulundu. Ortaya da işte bu manzara çıktı:

  • Benim eniştem de Türk.
  • Asıl Türkler sarışın ve mavi gözlülerdir.
  • Benim de Türk komşularım, arkadaşlarım var.
  • Bunda Türk inadı var.
  • Aslında Türk diye bir şey yoktur.
  • Türküm ama terörist değilim.
  • Türk komşularımız da vardı. Ama çok iyi insanlardı.
  • Eskiden Türkçe isim koyamazdık kardeşimin Berkecan olan ismini nüfus memuru baran olarak kaydetmiş…
  • Bizim bir akrabamız Türk’le evli.
  • Kürt’ün Kürt’ten başka dostu yoktur.
  • Türk’ten olsa evliya koyma kapıya.
  • Bizim Türklerle problemimiz yok, MHP’lilerle problemimiz var.

[Bold Medya] 6.6.2020

Çocuklarla ilgili önemli bulgu: 'Süper korona bulaştırıcısı' değiller, aksine...

Creteil Devlet Hastanesi'nde, 15 yaşın altındaki 605 çocuk üzerinde yapılan deneyler sonucunda yayınlanan araştırmada çocukların Kovid-19 virüsünü sanıldığı gibi yüksek oranda etrafa bulaştırmadığı savunuldu.

Fransa’da yapılan bir araştırmada, korona virüsü salgınının ilk günlerinde ortaya atıldığı gibi çocukların  ‘süper taşıyıcı’ olmadıkları saptandı.  Fransa’nın başkenti Paris’in Creteil kentinde bulunan Creteil Devlet Hastanesi’nde, 15 yaşın altındaki 605 çocuk üzerinde yapılan deneyler, çocukların Kovid-19 virüsüne yetişkinlere oranla daha az yakalandığını ve virüsü çevreye daha az bulaştırdıklarını ortaya koydu.

Sonuçları, MedRxiv sitesinde yayınlanan araştırmada, çocukların  “süper taşıyıcı” olmadığı belirtilerek okulların kapatılması ve en riskli grup olan yaşlıların çocuklarla bir araya getirilmemesi eleştirildi.

Araştırmayı yürüten Prof. Cohen, “Bu hastalık esas olarak yetişkinleri hedef alıyor, en ciddi formları ise neredeyse sadece yaşlılarda ya da ağır bir hastalığı olanlarda meydana geliyor. Enfekte bir kişiyi belirleyip, yakınlarını test ettiğinizde, çocukların virüse yakalanma olasılığının yetişkinlerden 2 ila 5 kat daha az olduğunu gördük” dedi.

605 çocuk üzerinde yapılan deneylerde, 322 çocukta semptom görülmezken, 283’ünde, ateş, öksürük, ishal, tat alamama gibi hafif semptomların görüldüğü belirtildi. Kovid-19’a yakalandığı halde hiçbir belirti göstermeyen 322 hastadan 118’inin önceki haftalarda bazı semptomları taşıdıkları kaydedildi.

Prof. Cohen çocuklar ile ilgili bu yeni tespiti, “Çocukların burun mukozasında virüs için daha az alıcı var gibi görünüyor. Çocuklar ayrıca daha iyi korunuyorlar çünkü zaten başka tip koronavirüslere önceden yakalanmış ve bağışıklık kazanmışlar” dedi.

Çocukların koronavirüse daha az yakalanmalarının nedenlerini araştıran uzmanlar, çocukların boylarının avantaj olup olmadığını da inceliyor.

[Samanyolu Haber] 6.6.2020

DSÖ kılavuzunu güncelledi: İlk kez açık havada maske tavsiyesi geldi

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının yayılmasını önlemek için mevcut kılavuzunu güncelleyerek, hükümetlere ilk kez halka açık yerlerde kumaş yüz maskeleri takılmasının teşvik edilmesi yönünde tavsiyede bulundu.

DSÖ Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, örgütün İsviçre'nin Cenevre kentindeki merkezinde video konferans yoluyla basın toplantısı düzenledi.

Ghebreyesus, Kovid-19'un kontrol altına alınması için maske kullanımı konusunda DSÖ'nün mevcut rehberini güncellediğini belirterek, "Bu kılavuz, gelişen kanıtlara dayanıyor ve kimin maske takması gerektiği, ne zaman takılması ve ne yapılması gerektiği konusunda güncellenmiş tavsiyeler sunuyor." dedi.

Kılavuzun eldeki tüm mevcut delillerin dikkatli şekilde gözden geçilerek ve uluslararası halk sağlığı uzmanları ve sivil toplum örgütleriyle yapılan kapsamlı istişareler sonucu geliştirildiğini anlatan Ghebreyesus, "Maskeler tek başına sizi Kovid-19'dan koruyamaz." diye konuştu

Ghebreyesus, DSÖ'nün, Kovid-19 semptomları taşıyan hastaların evde kalması ve sağlık uzmanlarıyla irtibat halinde olması tavsiyesinin aynen devam ettiğini belirterek, "Kovid-19 taşıdığı teyit edilen kişiler izole edilmeli, bir sağlık kuruluşunda bakım görmeli ve temas ettiği kişiler de karantinaya alınmalıdır. Hasta kişi veya temasta olduğu birinin illaki evini terk etmesi gerekiyorsa, bu kişiler tıbbi maske takmalıdır." ifadesini kullandı.

Maske takılması konusunda yenilikler

Sağlık kuruluşları gibi virüsün yayılma riskinin yüksek olduğu yerlerde sadece sağlıkçıların değil tüm çalışanların her koşulda "tıbbi maske" takması gerektiğini vurgulayan Ghebreyesus, şunları kaydetti:

"İkincisi, toplumda bulaşmanın olduğu yerlerde ve fiziksel mesafenin mümkün olmadığı durumlarda 60 yaş veya üstündekilerle sağlık sorunları olanların da tıbbi maske takmasını tavsiye ediyoruz. Üçüncüsü, DSÖ halka açık olan alanlarda maske kullanımı konusundaki kılavuzunu güncelledi. Gelişen kanıtlar ışığında, DSÖ, toplu taşıma, mağazalar ve diğer kapalı veya kalabalık ortamlarda halkın maske takmasını teşvik etme konusunda hükümetlere tavsiyede bulunuyor."

'Maskeler en az üç farklı malzeme katmanınından oluşacak'

Ghebreyesus, bilimsel verilerle güncellenmiş kılavuzun kumaş maskelerin bileşimi hakkında yeni bilgiler içerdiğini belirterek, "Bu yeni araştırmaya dayanarak, DSÖ, kumaş maskelerin en az üç farklı malzeme katmanından oluşmasını tavsiye etmektedir. Her katman için önerdiğimiz malzemelerin ayrıntıları kılavuzdadır." diye konuştu.

DSÖ'nün güncellenmiş kılavuzunda, tıbbi olmayan maskelerin mağazalarda, iş toplantılarında, sosyal aktivitelerde, toplu buluşmalarda, okullarda, ibadethanelerde, mülteci kamplarında ve toplu ulaşımda kullanılması tavsiye ediliyor.

Kılavuzda ayrıca maskelerin mümkün olan en yüksek sıcakta sık sık yıkanması ve başkalarıyla paylaşılmaması gerektiği vurgulanıyor.

Kılavuz hayata geçirilsin çağrısı

DSÖ Acil Durumlar Programı Direktörü Mike Ryan ise aynı toplantıda yaptığı açıklamada, "Bu kılavuz üye devletlerimize rehberlik amacıyla verilmiştir ve ulusal makamlar tarafından uygun şekilde yorumlanmalı ve uyarlanmalıdır." dedi.

 DSÖ'nün Kovid-19'a karşı mücadele ekibi lideri Maria Van Kerkhove da "Maskelerin (Kovid-19'a karşı) kapsamlı bir paketin parçası olarak kullanılmasını öneriyoruz." şeklinde konuştu.

DSÖ, daha önce yaptığı açıklamalarda, sadece Kovid-19 hastaları ve onlara bakan kişilerin tıbbi maske kullanmasını öneriyor, hasta olmayanların maske takmasının koronavirüse karşı mücadelede yarardan ziyade ek riskler getirebileceği uyarısını yapıyordu.

[Samanyolu Haber] 6.6.2020

KONDA Genel Müdürü Ağırdır: AKP yüzde 30’un altında

Seçim öncesi anketlerde isabetli sonuçları ile bilinen araştırma şirketi KONDA’nın Genel Müdürü Bekir Ağırdır, şubat ayında yaptıkları araştırmada kararsızların oranının yüzde 36, AKP’nin ise yüzde 30’un altında olduğunu belirlediklerini açıkladı. Ağırdır, “Sağda bir ittifak, iktidar bloğunun işine yarar” dedi.

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, KARAR TV canlı yayınında Ahmet Taşgetiren, Elif Çakır ve Yıldıray Oğur’un sorularını cevapladı. Ağırdır, başkanlık sistemi sürecinin halka anlatıldığında ‘sihirli değnek’ imajı oluşturulduğuna dikkat çekerek, gelinen noktada hiçbir sorunun çözülmediğini söyledi. Beklentinin başka bir yöne çevrilmesi için iktidar bloğunun yeni bir başarı hikayesine ihtiyacı olduğunu savunan Ağırdır, özetle şöyle konuştu:

“Bir gerilim siyaseti takip ediliyor. Sadece HDP değil CHP de hatta zaman zaman İyi Parti ve Saadet Partisi de kriminilize edilmeye çalışılıyor. Başarı hikayesi yerine hep bir gerilim üretiliyor. Genel mantık hep iç ve dış düşmanla mücadele üzerine kurulu.

Kutuplaşmanın artık iktidar bloğuna getireceği artı oy yok. Ama kaybolmanın ve eksilmenin önüne fayda olarak koyuluyor bu şimdi. Bu gerçekte böyle çalışacak mı göreceğiz.”

DEVA Partisi ve Gelecek Partisi’nin AKP için büyük bir sorun olduğuna dikkat çekerek, “Özellikle Ahmet Davutoğlu’nun ‘Haydi mindere’ şeklindeki söylemleri karşısında AKP’nin bocaladığı kesin. Bu sene sonuna kadar iki partinin de seçime gireceği açık. ‘6 ay oldu yüzde 5’in üzerine çıkamadılar’ gibi bir söylemin de doğru olmadığını düşünüyorum.

İktidarın siyasette sertleşmesinin sebebi ise, Gelecek Partisi yüzde 2 alacaksa bunu AKP’den alacak çünkü. DEVA 2 alacaksa bunu AKP ve diğer muhalif partilerden alacak. Ama her halükarda alacakları 1 puan AKP’nin iktidara ulaşma gücünü etkileyecek.

Ancak buna rağmen iktidarın bütün çabası yeni oy getirmiyor. Anlamaları ve görmeleri gereken bu.

Şunu söyleyebilirim; İnsanlar AKP’den çözülüyor ama gidecek yer bulamıyor.”

Erken seçim beklemediğini söyleyen Ağırdır, şubat ayında yaptıkları araştırmada kararsızların yüzde 36 ile birinci parti göründüğünü, AKP’nin yüzde 30’un altına düştüğünü tespit ettiklerini açıkladı.

Ağırdır, yeni partilerin yüzde 36’lık kararsız kitleyi kendilerine çekebileceğini söyledi. Ağırdır ayrıca, kutuplaşmanın seçime kadar artacağı tahmininde de bulundu.

6.6.2020 [TR724]

Dışişleri personeline yapılan işkenceyi yazdı: Ebu Gureyb değil, Ankara KOM şube!

Geçtiğimiz yıl Ankara Emniyeti tarafından gözaltına alınan ve işkenceye maruz bırakılan Dışişleri Bakanlığının eski personeline yönelik yaşatılan süreç ayrıntılarıyla anlatıldı.

Institude.org sitesinde işkence tanığı eski bir diplomatın kaleme aldığı ‘Bir Gözaltı Hikayesi’ başlıklı yazıyla yaşananlar özetlendi. Diplomatın en önemli tespiti yaşatılan bir işkence sahnesi oldu. Diploma o kısmı şöyle anlattı:

Ebu Gureyb değil Ankara KOM şube
“Arkadaşımız koğuşa getirildiğinde kötü görünüyordu. Hava soğuk olmamasına rağmen titriyordu. Yüzüne su dökmeye ve biraz su içirmeye çalıştık. Bir süre konuşamadı, daha sonra ise Irak’ın işgali sonrası Ebu Gureyb hapishanesinde yaşanan işkenceleri hatırlatan sahneler anlatmaya başladı. “Kafama bir çuval geçirdiler, sonra eşofmanımı indirmemi istediler. Ben yapmak istemeyince biri eşofmanımı ve iç çamaşırımı indirdi. Secde pozisyonu aldırdılar, makat bölgesine yağ benzeri bir şey sürdüler, sonra cop sokmaya çalıştılar. Bağırsaklarımı patlatacaklarını ve bunu yaptıkları ilk kişinin ben olmadığımı söylediler…” dedi ve daha fazla anlatamadı, bizim de daha fazla dinlemeye takatimiz kalmamıştı. Bir müddet sonra ise; “Yarın gece yine konuğumuzsun. Copu arkanda görmek istemiyorsan iyi düşün dediler” diyebildi sadece. O gece bizim nezarethaneden başka götürülen olmadı. Ancak aldığımız haberlere göre işkenceler gece boyu devam etmiş, bilincini yitiren bir meslektaşımız hastaneye kaldırılmıştı.”

Süreçte işkence iddialarının ayyuka çıkmasına rağmen Ankara Emniyeti’nin nezarethaneleri 24 saat gözetleyen kamera kayıtlarını paylaşmak gibi tartışmaları sonlandıracak bir delil sunmak yerine yazılı bir açıklamayla iddiaları yalanlaması dikkat çekmişti.

Söz konusu diplomat, “Bu iddialar ne kadar gerçekti? On gün boyunca gözaltında tutulduğum Ankara KOM şubede yaşadıklarımızı kısaca sizlere aktarmak ve takdiri sizlere bırakmak istiyorum.” diyerek yazısını kaleme aldı.

İşte o yazı;

Mülakat Seansları
KOM şube nezarethanelerine yerleştirilmemizin ikinci gününde isimler okunmaya başladı. Sürece çok vakıf olmadığımız için adı okunanların nereye ve niçin götürüldüğünü bilemiyorduk. Alınanlar nezarethanelere geri getirildiklerinde burada pek de insani olmayan muamelelere tabi tutulacağımızın ilk sinyallerini almıştık. Mülakat adı altında insanlara hakaret ve küfür ediliyor, haklarındaki suçlamalara dair somut bilgi vermeden birtakım iddiaları kabullenmeleri isteniyor ve arkadaşlarımız başlarına gelebilecekler anlatılarak tehdit ediliyorlardı.

Mülakatların ilk turunda hakaret ve küfürler eşliğinde “vatan haini olmak, 15 Temmuz gecesi Ankara Emniyetinde şehit olan polislerin kanını elimde taşımak” gibi bazı suçlamalara maruz kaldım. Garip olan şuydu ki, Bakanlığa giriş sınavıyla ilgili somut bir şey sormuyorlar, HTS kayıtları ve düşük miktarlı birkaç para transferinden yola çıkarak hayali irtibatlarla “örgütle iltisakımı” kabul etmemi istiyorlardı. HTS kayıtları giriş sınavının yapıldığı tarih ve adrese ilişkindi ve bu nedenle sınava giren diğer kişilerle ortak HTS kaydı olması değil olmaması tuhaf olurdu, ancak bunları izah etmeme fırsat verilmedi. Sadece iddiaları kabullenmeye zorlandım.

KOM şube yetkilileri mülakatların ikinci turunda taktik değiştirmişti, hedef kişiler seçerek onların üzerine yoğunlaşacaklardı. Yeni taktik gereği bazı arkadaşlarımızı günde birkaç kez almaya, bu kez eşleri ve çocuklarıyla tehdit etmeye, diğerlerinin kendilerinin isimlerini verdiğine dair senaryolar anlatmaya başlamışlardı. Peki ama eğer elde somut deliller varsa bu türden dolambaçlı yollara tevessül etmeye ne gerek vardı ki?

Dışişleri Bakanlığı’ndan birileri Emniyete gelerek sorgulamaların gidişatından memnun olunmadıklarını söylemiş!
Gözaltında dört günü tamamladıktan sonra Sulh Hakimliğine çıkarıldık ve hakim gözaltı süremizin dört gün daha uzatılmasına karar verdi. Sonra öğrendim ki gözaltı sürecinin beşinci gününde Dışişleri Bakanlığı’ndan birileri Emniyete gelerek sorgulamaların gidişatından memnun olunmadığı bilgisini iletmiş. Biz ise Cuma gecesinin işkencenin başlatılması için seçilen zaman olduğunu bir arkadaşımızın gece yarısı koğuştan elleri ters kelepçelenerek çıkarılmasıyla anlayacaktık. Emniyet binasının içerisinde bir şüpheli neden ters kelepçelenirdi ki? Az sonra arkadaşımıza hoş olmayan şeyler yaşatılacağını hepimiz anlamıştık.

“Bağırsaklarımı patlatacaklarını ve bunu yaptıkları ilk kişinin ben olmadığımı söylediler…”
Arkadaşımız koğuşa getirildiğinde kötü görünüyordu. Hava soğuk olmamasına rağmen titriyordu. Yüzüne su dökmeye ve biraz su içirmeye çalıştık. Bir süre konuşamadı, daha sonra ise Irak’ın işgali sonrası Ebu Gureyb hapishanesinde yaşanan işkenceleri hatırlatan sahneler anlatmaya başladı. “Kafama bir çuval geçirdiler, sonra eşofmanımı indirmemi istediler. Ben yapmak istemeyince biri eşofmanımı ve iç çamaşırımı indirdi. Secde pozisyonu aldırdılar, makat bölgesine yağ benzeri bir şey sürdüler, sonra cop sokmaya çalıştılar. Bağırsaklarımı patlatacaklarını ve bunu yaptıkları ilk kişinin ben olmadığımı söylediler…” dedi ve daha fazla anlatamadı, bizim de daha fazla dinlemeye takatimiz kalmamıştı. Bir müddet sonra ise; “Yarın gece yine konuğumuzsun. Copu arkanda görmek istemiyorsan iyi düşün dediler” diyebildi sadece. O gece bizim nezarethaneden başka götürülen olmadı. Ancak aldığımız haberlere göre işkenceler gece boyu devam etmiş, bilincini yitiren bir meslektaşımız hastaneye kaldırılmıştı.

Bir sonraki gece yine koridorun ucundan ayak sesleri gelmeye başladı. Evet, mankurtlar yeni kurbanlarını seçmek için geliyorlardı. Bu kez bizim nezarethaneyi es geçip bitişik nezarethaneden birini götürdüler. Dönüşte anlatılanlar maalesef bir önceki gün dinlediklerimizden farklı değildi. Artık hepimiz sıranın bize ne zaman geleceğini merak ediyor, koridordan gelen her sesle irkiliyor ve yaşayacaklarımıza hazırlıklı olmaya çalışıyorduk.

Nihayet sekizinci gün yine Sulh Hakimliğine çıktık. KOM yetkilileri mahkeme salonuna girip bizi göz hapsine aldılar. Hakime işkenceye ilişkin bir şey söylenmesini istemiyorlardı. Yaşanan olayların etkisiyle hepimiz bir nevi travma geçirmiştik ve hiçbir şey söyleyemeden gözaltı süremiz bir dört gün daha uzatıldı. Mahkeme çıkışı otobüslere bindirilirken bir arkadaş ailesini gördü ve “Çok kötüyüm, işkence var.” diyebildi sadece.

Aynı gün öğleden sonra yine isimler okunmaya başladı. Gidenler iki saate yakın bir süre sonra geldiler ve bu kez yüzlerinde bir rahatlama seziliyordu. Meclis İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun olayları öğrendikten sonra sosyal medya aracılığıyla kamuoyuna duyurması ve ailelerin KOM şubeyi arayıp iddiaların doğru olup olmadığını öğrenmek istemeleri yetkilileri ifadeleri almaya başlamaya zorlamıştı. Sekiz gün boyunca görülmeyen işlemler iki günde tamamlandı ve onuncu gün gruplar halinde yine Sulh Hakimliklerine çıkarıldık. O gün serbest bırakmalar yanında tutuklamalar da oldu, ancak tutuklananların da sonradan tahliye edilmeye başlandığına dair haberler aldık.

Ankara KOM şubede yaşanan işkencelerin sınırlı sayıda kalması Sayın Gergerlioğlu’nun ve işkence mağdurlarıyla görüşerek konuya ilişkin bir rapor hazırlayan Ankara Barosu’nun gayretleri sonucuyla mümkün olabildi. Bu vesileyle kendilerine arkadaşlarım adına teşekkür ediyor, başta bu insanlık dışı iğrenç muamelelere maruz kalanlar olmak üzere tüm meslektaşlarıma geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum.

İfade süreci ve ifade tutanaklarındaki akla zarar soruları ise başka bir yazıda ele alacağım.

YAZANIN KAYNAĞI İÇİN TIKLAYIN

6.6.2020 [TR724]

Toplu taşımada bulaş riski arttı! Danışma Kurulu’ndan iki kritik öneri

İBB Bilimsel Danışma Kurulu, toplu taşımada yaşanan yoğunluğun, salgının artmasına neden olacağı uyarısı yaptı. Temas süresi ve yoğunluğunun bulaş riskini artıracağına dikkat çeken Kurul, İstanbul Valiliği’nin aldığı tedbirlere ek olarak, farklı mesai saati ve ayrı şerit uygulamaları önerisinde bulundu.

YOĞUNLUK MESAİ BAŞLANGICI VE BİTİMİNDE YAŞANIYOR

Covid-19 Pandemisi sonrasında tüm dünyada, ulaşım sorununun çözümüne yönelik yeni arayışlara girildiğini hatırlatan İBB Bilimsel Danışma Kurulu, salgının sönümlenmeye başladığı aşamada, kent yaşamı ve yolculuk davranışlarının yeniden şekillenmesi gerektiğini kaydetti.

İstanbul’da günlük yolcu sayısının, toplu taşımada 7-8 milyon; minibüs, taksi, dolmuş ve servis araçları da eklendiğinde 10 milyonun üstüne çıktığına dikkat çeken Kurul, ulaşımda yoğunluğun daha çok mesai başlangıcı ve bitiminde yaşandığının altını çizdi.

TEMAS SÜRESİ VE YOĞUNLUĞU, BULAŞMAYI ARTIRIYOR

Yeniden açılım sürecinde, yolcuların yüzde 15’inin kişisel araçlarını tercih edeceği düşünülse dahi, toplu taşıma araçlarında uygun sosyal mesafe koşullarının korunmasının mümkün olamayacağını vurgulayan Kurul, konuyla ilgili şu uyarıda bulundu:

“Yolcu sayısının fazlalılığı temas yoğunluğunu arttırırken, yoğun trafik nedeniyle araç içinde geçirilen uzun süreler dolayısıyla temas süresi de artmaktadır. Temas yoğunluğu, fiziksel mesafenin korunamaması ve temas süresi uzunluğu, yüksek bulaşma riskine yol açan önemli faktörlerdir.”

FARKLI MESAİ SAATİ VE AYRI ŞERİT ÖNERİSİ

Daha önce yaptıkları iki önemli tedbire tekrar dikkat çekmek istediklerini belirten Kurul, İstanbul Valiliği’nin aldığı tedbirlere ek olarak, farklı mesai saati ve ayrı şerit uygulama önerilerini tekrarladı. Bu iki tedbirin toplu taşımada bulaş riskini azaltacağına inandıklarını ifade eden Kurul, şu açıklamada bulundu: “İlk önerimiz, farklı mesai saati uygulaması. Günlük çalışmanın başlama ve bitiş saatlerinin çeşitli kamu kurumları ve özel kuruluşlarda farklı şekilde düzenlenmesi ile araçlardaki yolcu sayısı ve trafik yoğunluğu önemli ölçüde azalacaktır. Bu önlem, bir çok Avrupa ülkesinde normal koşullarda bile başarıyla uygulanmaktadır. İkinci önerimiz ise ayrı şerit uygulaması. Zirve saatlerde, yoğun güzergahlardaki karayollarında, birer şerit sadece toplu taşıma araçlarına tahsis edilmelidir. Bu uygulamanın kamu yönetimi tarafından sıkı denetimi de toplu taşıma içindeki yolcuların temas sürelerini azaltarak önemli ölçüde bulaş kontrolü sağlayacaktır. Diğer alınan önlemlere ek olarak ilimizde, bu iki önlemin de salgın tamamen sonlanana kadar gündeme alınması gereğini bilginize sunarız.”

6.6.2020 [TR724]

Kamu kaynağı kesilince TÜRGEV yurtları tek tek kapanıyor!

31 Mart yerel seçimlerinden sonra AKP’nin birçok belediyeyi kaybetmesi sonucu kamu kaynağı kesilen TÜRGEV, 25 öğrenci yurdunu kapatma kararı aldı.

Bina, arsa ve nakit desteği aldığı AKP’li belediyelerin 31 Mart Yerel Seçimleri’nin ardından el değiştirmesi sonucu zor duruma düşen TÜRGEV, 25 öğrenci yurdunu kapatma kararı aldı. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yönetiminde olduğu TÜRGEV, öğrencisi bulunan yurtlarını kapatma gerekçesini ise “KYK yurtları yeterli.” şeklinde açıkladı.

25 YURT KAPATILACAK

Birgün gazetesnin haberine göre, kamu kaynaklarından aldığı pay ve iktidarın desteğiyle giderek büyüyen TÜRGEV’in ekonomisi, 31 Mart Yerel Seçimlerinden sonra olumsuz seyir izlemeye başladı. Son dönemde ekonomik güçlük çektiği bildirilen vakfın, barınma hizmetlerinin kapsamını daraltacağı açıklandı. Vakıf yönetiminden yapılan açıklamada, Türkiye genelindeki 25 TÜRGEV yurdunun kapatılacağı, “kaynakların gençlik ve eğitim hizmetlerine yönelik yeni ihtiyaçlara” yönlendirileceği bildirildi.

Devletin yurt hizmetlerinin, “desteğe ihtiyaç duymayacak düzeyde” olduğunu savunan vakıf yönetiminden küçülme kararına ilişkin yapılan açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

“Sivil toplumun gayesi daima devletin yetişemediği, uzanamadığı yerlere kaynak ulaştırmaktır. Biz de bu gaye doğrultusunda yurt sayımızı azaltarak, kaynaklarımızı hizmet vermeye devam edeceğimiz 21 yurdumuza ve çeşitlenerek devam edecek eğitim hizmetlerine yönlendirmeyi hedefliyoruz.’’

MİLYONLARCA LİRALIK DESTEK

31 Mart 2019’daki yerel seçimlerin ardından el değiştiren AKP’li belediyelerin mali hesaplarında yapılan incelemeler, TÜRGEV’e aktarılan kaynağın büyüklüğünü gözler önüne serdi. AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetiminin, vakfa tahsis edilmek üzere beş yurt inşaatı için ihale yaptığı ve 171 milyon TL harcadığı belirlendi. İBB yönetiminden milyonlarca lira destek aldığı ortaya çıkan ve vergiden muaf tutulan TÜRGEV’in, faaliyet raporlarını da açıklamadı.

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı döneminde kurulan ve yalnızca İstanbul sınırları içinde hizmet veren TÜRGEV, 2012 yılının ardından etkinliğini giderek artırdı. Vakfın yurt sayısı, 2019 yılında yükseköğretimde 49’a, ortaöğretimde ise 11’e çıktı. TÜRGEV’in faaliyet gösterdiği kent sayısı ise 32’ye yükseldi.

6.6.2020 [TR724]

Protestoları yağmur da durduramadı [Adem Yavuz Arslan Washington’dan bildiriyor]

ABD’de siyahi Amerikalı George Floyd’un polis tarafından öldürülmesinin ardından başlayan protestolar devam ediyor.

Başkent Washington DC’de yoğun sağanak yağışa rağmen sonlandırılmayan eylemlerde, ırkçılık karşıtı sloganlar atıldı.

Tr724 ABD Temsilcisi Adem Yavuz Arslan, protestoları yerinde izliyor.

İşte günün gelişmeleri…


SLOGAN, SOKAK İSMİ OLDU

ABD’nin başkenti Washington DC Belediye Başkanı Muriel Bowser, Beyaz Saray’a çıkan 16’ncı caddenin ortasına ve girişine ‘Siyahların Yaşamı Önemlidir’ (Black Lives Matter) sloganını yazdırdı.

‘MUHAFIZLAR KIŞLAYA ÇEKİLSİN’

Bowser, Trump’a gönderdiği mektupta, kentteki “olağanüstü hal” durumunu ve sokağa çıkma yasaklarını sonlandırdığını belirterek, kentteki Ulusal Muhafız askerlerinin kışlaya çekilmesi talebinde bulundu.

Diğer yandan aynı caddenin üzerindeki yolla sarı boyalarla, ‘‘Siyahların Yaşamı Önemlidir’ (Black Lives Matter) yazısı yazıldı.

6.6.2020 [TR724]

Forvetten yana Chelsea’nın yüzü gülmüyor [Hasan Cücük]

Rus milyarder Roman Abramovich tarafından 2003’te satın alındıktan sonra Premier Lig’de zirveye oynayan ve transfer borsasını belirleyen kulüplerden biri haline gelen Chelsea’nın kadrosuna katmaya hazırlandığı son isim Timo Werner. RB Leipzig formasıyla attığı gollerle dev kulüplerin gözdesi olan 24 yaşındaki Alman forvet için Chelsea 60 milyon Euro’luk serbest kalma bedelini ödeyip renklerine bağlama kararı aldı. Transferde yüzlerle ifade edilen oyuncuyu kadrosuna katan Chelsea’nın forvetlerden yana şansı pek yâver gitmedi.

Abramovich’in parasının gücünü arkasına alan Chelsea’nın 2003-04 sezonunda kadrosuna kattığı ünlü forvetler Arjantinli Hernan Crespo ve Romen Adrian Mutu oldu. Serie A’dan Premier Lig’e geçen Crespo için Inter’e 26 milyon Euro, Mutu için ise Parma’ya 19 milyon Euro ödendi. Mutu tam bir hüsran olurken, Crespo Ada günlerinde hepi topu 20 gole imza attı. 2004-05 sezonunda Chelsea uzun yıllar forvet hattında takımın gol yükünü çekecek ismi transfer etti. Bu isim Didier Drogba’dan başkası değildi. Marsilya’dan 38 milyon Euro bedelle kadroya katılan Drogba, 8 yıl boyunca Chelsea’nın gol ümidi olarak sahne aldı.

2006-07 sezonunda Chelsea, Milan formasıyla Avrupa’nın en iyi forvetlerinden biri olan Ukraynalı Andriy Schevchenko’yu kadrosuna kattığında, genel kanaat gücüne güç kattığıydı. Ukraynalı yıldız için kulüp kasasından 44 milyon Euro çıkarken, Schevchenko ayarında bir yıldızın bu rakamın çok üstünde bir değere sahip olduğu konusunda yine herkes hemfikirdi. Sonuç mu? Ada’nın gördüğü en kötü transferlerden biri oldu. İtalya’da coşan Schevchenko, Ada’da amatör oyuncuya dönüştü. Serie A’nın gol makinesi, Premier Lig’de suskunluğa bürünürken, Chelsea formasıyla çıktığı çoğu yedekten 48 maçta 9 gol kaydetti.

2007-08 sezonunda bu kez kadroya Türk futbolseverlerin yakından tanıdığı bir başka forvet Nikolas Anelka katıldı. Bolton’dan 18 milyon Euro bedelle Chelsea kadrosuna katılan Anelka, 4 yılda 59 gol kaydetti. Anelka performansıyla sınıfı geçerken, aynı yıl bedelsiz olarak gelen Perulu Claudio Pizzaro, beklentisiz geldiği Chelsea’da beklentilerin altında kaldı.

2010-11 sezonunda bir başka dünyaca ünlü forvet Chelsea kadrosuna katılıyordu. Atletico Madrid formasıyla yıldızını parlatan Torres, Premier Lig’de Liverpool formasıyla çıktığı 142 maçta 81 gole imza attı. Chelsea’nın 58 milyon Euro ödeyip kadrosuna kattığı Torres’in Maviler dönemi oldukça sönük geçti. Chelsea formasıyla çıktığı 172 maçta sadece 45 gole imza attı. İspanyol forvet, Chelsea’nın hayal kırıklığı listesine adını yazdırdı.

2011-12 sezonunda bu kez kadroya dev bir forvet Romelu Lukaku katıldı. Anderlecht’ten 15 milyon Euro’ya Chelsea kadrosuna dahil olan Lukaku, Londra ekibinde yer bulmakta zorlandı. Chelsea formasıyla 15 maça çıkan Lukaku, gol atamadı. Kiralık olarak başka takımlara gönderilen Belçikalı forvet, 2013’te Everton’a satıldı.

2014-15 sezonunda Atletico Madrid’in golcüsü Diego Costa, 38 milyon Euro bedelle Chelsea’ya transfer oldu. La Liga’da rakip defansların korkulu rüyası olan Diego Costa, Chelsea formasını 3,5 yıl giydi. Chelsea formasıyla çıktığı 120 maçta 58 gol kaydeden Diego Costa, sınıfı geçen forvetlerden biri oldu. Ocak 2018’de yeniden eski takımı Atletico Madrid’e dönen Diego Costa, Chelsea kasasına 66 milyon Euro bıraktı.

Şimdilerde Galatasaray formasını giyen Radamel Falcao, Temmuz 2015’te kiralık olarak Chelsea kadrosuna dahil oldu. Monaco ve Atletico Madrid formasıyla muhteşem bir performansa imza atan Falcao, 1 yıl kiralık olarak formasını giydi Chelsea’da 15 maça çıkıp bir gol attı. Sonuç ortadaydı.

Transfer sezonu 2016-17’yi gösterdiğinde bu kez kadroya Michy Batshuayi katılıyordu. Marsilya’dan 39 milyon Euro’ya gelen Batshuayi, Chelsea formasıyla 1,5 yılda çıktığı 77 maçta 25 gole imza attı. Ocak 2018’den itibaren çeşitli takımlara kiralık olarak gönderilen Batshuayi şuan Crystal Palece formasını kiralık olarak giyiyor.

Real Madrid’den 2017-18 transfer sezonunda 66 milyon Euro’ya kadroya katılan Alvaro Morata, Chelsea’nın büyük beklentileri olan bir isimdi. Ancak İspanyol futbolcu beklentileri karşılayamadı. Chelsea formasıyla çıktığı 72 maçta 14 gole imza attı. Ocak 2019’da kiralık olarak Atletico Madrid’e giden Morata, bu kulübün satın olma opsiyonunu kullanmasıyla Chelsea defterini kapattı. Ocak 2019’da Serie A’nın gol makinelerinden Gonzalo Higuain’i kiralık olarak kadroya dahil eden Chelsea, Arjantinli’den beklediğini bulamadı. 18 maçta 5 gol atan Higuain, sezonun bitmesiyle Chelsea’dan ayrıldı.

Dünya çapında yıldızları kadrosuna katan Chelsea, bir çoğundan hüsran yaşadı. Bu sezon Leipzig’in en başarılı oyuncusu olan Werner, 29 lig maçında toplamda 25 gol atarak takımını sırtladı. Bakalım Timo Werner transferi gerçekleşirse, Alman forvet nasıl bir performans gösterecek, bekleyip göreceğiz.

[Hasan Cücük] 6.6.2020 [TR724]

Şeytan severse [Dr. Reşit Haylamaz]

Cenk Enes Özer kardeşimin bir romanının adıydı, “Şeytan Severse”. 

Öyle ya, Firavun size rahmet okuyor, Nemrut yahşi çekiyorsa vay halinize!

Anlatılır ya, Şeytan’a mum yakanın hali harap!

İblis’e rahmet okutacak ifritten günler yaşarken daha bir titiz, daha bir müteyakkız olmak gerekiyor.

Adamlarda her yol var! Yeter ki seni yoldan, yardan koparsın, yarıştan düşürsün!

İpler ellerinde olduktan sonra ne gam!

İş bu rivayet yeni mi çıktı?

Bilakis, Asr-ı Saâdet dahil, hep vardı.

Davasından vazgeçmesi karşılığında neler teklif etmediler ki?

Hemen her gün ayrı bir yüzle sahne alıyor, kılıktan kılığa giriyorlardı!

“Yeter ki bu işten vazgeç!” diyorlar ve Mekke koltuğu dahil dünyayı ayaklarının altına sereceklerini söylüyorlardı!

Bu kadar cömertler miydi?

Tabii ki değil.

Öyleyse, kesenin ağzını bu kadar açmalarının sebebi neydi?

İslâm’dan, Allah’tan, Kur’ân’dan, Cibrîl’den, kısaca davadan vazgeçmek!

Bunu hangi terazi tartabilirdi ki dünya kadar kıymet verdiklerinin karşılığı olarak kefenin birisine koyabiliyorlardı?

Günlerden bir gün, tekliflerine bir türlü cevâb-ı sevâb bulamayan Ebû Cehil ve avenesi, yine Ebû Tâlib’in kapısına dayanmıştı; “Bak, Ebû Tâlib!” diyorlardı. “Şüphesiz ki sen, yaş ve tecrübe itibariyle büyüğümüzsün; konumun itibariyle hepimizden üstünsün! Sana daha önce de gelmiş ve yeğeninin yaptıklarına bir son vermeni istemiştik; ama sen, buna yanaşmadın! Allah’a yemin olsun ki ilahlarımıza dil uzatılması, önderlerimizin dalâletle suçlanması ve atalarımız hakkında iyi şeyler söylenmemesi, artık sabrımızı taşırmak üzere! Ne zaman O’na engel olacaksın! İstersen, O’nu bize bırak da aramızdaki meseleyi kendimiz çözelim; ya O ya biz!”

Ebû Tâlib de bir insandı ve iki de bir kapısını aşındıran bu anlamsız teklifler karşısında bunalmıştı. Haber gönderip gelişmeleri yeğeni Muhammedü’l-Emîn ile paylaştı ve “Ey kardeşimin oğlu!” dedi. “Ne olur, hem kendini hem de beni düşün; bana, altından kalkamayacağım yük yükleme!”

Bunları söylerken mahcuptu. Baba yâdigârı bir emaneti üzeceğinden korkuyordu. Ancak her gün yüz yüze geldiği adamları görmezden gelme imkânı da yoktu. Arada kalmışlığın beraberinde getirdiği bir zorluktu, yaşadığı ve bütün detaylarıyla anlattı, konuşulanları.

Tabii olarak üzülmüştü Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).

Kalbi kırılmış ve mahzun olmuştu, içten içe gözyaşı döküyordu.

Acaba amca Ebû Tâlib’in direnci de kırılıyor muydu?

Fikir mi değiştirmişti?

“Ey amcacığım!” dedi. Bunu söylerken, yağmur yüklü bulutlar gibiydi. “Allah’a yemin olsun ki şayet onlar, bu işten vazgeçmem karşılığında güneşi bir elime, ayı da diğerine verseler, Allah beni muzaffer kılıncaya veya çıktığım yolda yok oluncaya kadar bu işte sabit kalır, asla terk etmem!”

Yine kitabın ortasından konuşmuştu. Şüphesiz bu duruş, aynı zamanda kendisinden önceki peygamberlerin duruşuydu. İnsanlığın ikinci atası olarak bilinen Hazreti Nûh da aynı duruşu sergilemiş, atası Hazreti İbrâhîm de aynı kararlılığı göstermişti. 

Öyle ya, Allah davasını omuzunda taşıyan bir gönül, üç kuruşluk menfaat karşılığında makas değiştirmez, gürültüye pabuç bırakmazdı.

Yine, yalnızlığı zirvede hissettiği anlardan birisini yaşıyordu. Belki de Allah (celle celâluhû), kendisinden başka açık kapı bırakmak istemiyordu önünde.

Diyeceğini dedikten sonra ayağa kalktı ve içi kan ağlayarak ayrıldı, oradan. 

Bu tavır, Ebû Tâlib’i çok etkilemişti. O kadar yürekten ve içtenlikle konuşmuştu ki titreyen ses tonunda bile, sonuna kadar devam edeceğinin kararlılığı hâkimdi. Babası Abdulmuttalib’in emaneti, kardeşi Abdullah’ın yetimi, aç kurtlara teslim edilir miydi hiç? Arkasından, “Gel, ey kardeşimin oğlu gel!” diye seslendi. Kucaklayan bir ton vardı sesinin renginde.

Mahzun Nebi, sesin geldiği cihete yöneldi, yaş döken gözlerini silerek.

“Git!” diyordu, Ebû Tâlib. “Ey kardeşim oğlu! Git ve dilediğini yap! Vallahi ben, hiçbir zaman Seni onlara teslim edecek değilim!”

Bir arkadaşım, bu hadiseyle ilgili şahidi olduğu bir olayı anlattı. Eli kalem tutan ama zirvelerde koltuk kapmaca oynayan birisi, bahsini ettiğimiz olayı anlattıktan sonra bunun, “siyasi bir hata” olduğunu söylemiş ve ilave etmiş:

“Biz olsak, bu teklifleri kabul eder ve Mekke koltuğuna otururduk; böylelikle güç sahibi olur ve dediğimizi de yapardık. Ayrıca, onca insanın da canı yanmazdı!”

Nasıl bir aymazlık, nasıl bir şirretliktir bu?

Nasihatin dikiş tutmadığı noktadayız.

İnsanın nutku tutuluyor!

Ancak ne acı ki vaziyeti hâl bundan ibaret!

Baksanıza, üç günlük bir koltuğa kurulmak suretiyle kimlik ve şahsiyetini sıfırlayan sıfırlayana!

Sadece o mu?

Asırlardır damla damla teraküm eden ne varsa derya derya dağıldı!

Ebû Cehillerin teklifi karşısında ortaya konulan o Nebevî duruş, Mekke’yi de Mekkelileri de gemisine almıştı.

Derler ya, taş yerinde ağırdır!

Fırtınaların kasıp kavurduğu demlerde bile yerinizde sabit kalabilirseniz, ortalık durulduğunda etrafınızda bir hayli gönüllü olur.

Fetih sonrasında Mekke’de, dünkü ataların peşinden giden bir fert kalmadı ve hepsi gelip Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında saf bağladı.

Şüphesiz, bugünkü duruşun da çok semeresi olacak; hem de tohumu ekip tımarını yapanı şaşırtacak kadar!

Şeytan’nın alkış tuttuğu dünya kullarına, üç günlük saltanata bedel ebedi olanı heba eden zavallılara gelince, bu anlamsız “aşka” mukabil ne bedeller ödeyeceklerini dünya görecek!

Şüphesiz, bir de terazisi gram şaşmayan Âhiret var!

Şartlar ne olursa olsun, duruşu Nebevî olanlara binler selam!

[Dr. Reşit Haylamaz] 6.6.2020 [TR724]

Mısır’dan Hollywood’a bir dünya starı: Ömer Şerif [M.Nedim Hazar]

Sadece doğduğu ülkenin değil, başta Türk izleyicisi olmak üzere tüm dünya sinemaseverlerinin bildiği ve hayranlık duyduğu bir aktördü Ömer Şerif. Pek çok kez ülkemize gelen Şerif’in kaderi ile Yeşilçam’ın ilk jönlerinden olan Ayhan Işık’ın kaderi arasında enteresan bir etkileşim vardır. Yaklaşık 10 asırlık bir kültür ve medeniyetin bakiyesi üzerine kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında Osmanlı’ya ait her şeyi geri kalmışlık, yenilgi ve hezimetin bir nedeni olarak gördüğünden araya ciddi mesafe koymaya çabaladığı artık kabul gören bir gerçek. Mesele kim haklı/haksız meselesi değil şüphesiz. Batılılaşma genel perspektif ve paranteziyle yapılan ilk icraatların çoğu, bu uzaklaşma ve mesafe koyma örnekleridir. Şüphesiz bu uygulamalar içinde en az bahsi geçen mevzulardan biri de Arap filmlerinin Türkiye’de Türkçe gösteriminin serencamıdır.

Tarih 2 Kasım 1934. Dönemin İçişleri Bakanı ve aynı zamanda CHP Genel Sekreteri olan Şükrü Kaya, bir genelge yayımlar: “Radyo programlarından alaturka musikinin tamamen kaldırılması ve yalnız Garp tekniğiyle bestelenmiş musiki eserlerimizin Garp tekniğini bilen sanatkârlar tarafından icra edilmesi…” Yaklaşık 10 yıldan beri radyolarda çalınmakta olan Türk musikisi bir anda bıçak gibi kesilir. Bin yıllık bir kültürel birikimin ürünü olan bir sanat, siyasetçiler tarafından tam anlamıyla bir redd-i mirasla adeta lanetlenir.

Ancak daha düne kadar Arap kültürü, coğrafyası, halkı ile iç içe yaşayan Anadolu için bundan kopmak kolay olmayacaktır.

Elbette Türkiye’nin kaderiyle koşut olarak Orta Doğu’da yeniden şekillenmeye başlamıştır. Benzer bir kaderi yaşayan Mısır, kendi ölçütlerinde asrileşirken alfabe ve sanat gibi konularda devrim ve değişime ihtiyaç duymamış, özellikle aristokrasinin hoşnut olduğu sanatçılar kamera karşısına geçme imkânı bulmuş ve geniş kitlelerin ilgisiyle karşılaşmıştır.

Söz konusu dönem, Mısır sosyal yaşamının şekillendiği Kahire’de, özellikle aristokratlar arasında çok tutulan ses sanatçılarının kamera karşısına geçerek, geniş halk yığınlarının beğenisini kazanmalarını da beraberinde getirmiştir. Başta ‘kralların ve prenslerin şarkıcısı’ olarak nam salan, bestekâr ve ses sanatçısı Muhammed Abdülvahab olmak üzere, Ümmü Gülsüm, Leyla Murad, Asmahan gibi sanatçılar için tam bir altın çağ yaşanır. Filmlerin çoğu Batılılaşan Mısır’ın sosyal hayatını anlatan öyküler içerir. Ancak dil ve müzik konusunda herhangi bir kısıtlama yoktur bu filmlerde.

Henüz kendine ait bir dil oluşturmayı başaramayan Türk sinemasında ise daha çok uyarlama ve ithal filmler rağbet görmektedir.

Özellikle Abdulvahab’ın Aşkın Gözyaşları isimli filmi, tam bir fenomen olur. ‘Damü’al-Hubb’ yani ‘Aşkın Gözyaşları’ Şehzadebaşı’nda gösterildiği zaman tam bir izdiham yaşanır. Üç senedir yerli film izlemeyen Türk halkı, fesli-entarili kişilerin yer aldığı tanınmış̧ Arap yıldızların oynadığı filmi haftalarca kapalı gişe izler.

İşte tam bu dönemin başlarında; 1932 Nisan’ında y Mısır’ın İskenderiye şehrinde varlıklı ve modern bir aile olan Chalhaoub’ların bir oğlu dünyaya gelir. Lübnan asıllı Katolik Hristiyan olan aile, çocuklarına Michel Demetri adını verir. Tam bir modern sosyete hayatı yaşayan ailede baba Joseph kereste tüccarıdır, anne Claire Saada ise vaktini eğlence ve briç partilerinde geçirmektedir. Özellikle Claire’in Kral Faruk ve ailesiyle yakınlığı meşhurdur, bizzat kral ile kumar oynamışlığı bile vardır.

1942 yılında, yani küçük Demetri 10 yaşına geldiğinde, ailesinin ilgisizliğinden olsa gerek, sağlıksız bir çocuk olmaya başlamıştır. Kilo problemi sağlığını etkilemeye başlayınca annesi onu disipliniyle meşhur Victoria College’a yazdırır. Böylelikle kendisi de kumara daha fazla vakit ayırabilecektir! Gerçekten de okulun katı disiplini ve eğitimi Demetri’yi olumlu etkiler. İngilizceyi ana dili gibi öğrenir, fazla kilolarından kurtulur. İki de samimi sınıf arkadaşı edinmiştir: Yusuf Şahin ve Edward Said. Said düşünce dünyasını şekillendirirken, Şahin de mesleği konusunda etkili olur.  Okulun tiyatro kolunda temsillere katılır, ilk oyunculuk deneyimini de yine aynı okulda Sladen Smith’in kitabından uyarlanan ‘The Invisible Duke’ ile yaşar. Oyunda enteresan bir rolü vardır. Hikâye boyunca bir kutunun içinde bekler ve sonlara doğru kutudan çıkar. Aldığı reaksiyon, içindeki aktörlüğü ateşlemiştir artık. Alkışlar o kadar hoşuna gider ki, tiyatroya merak saldığını öğrenip küplere binen babasını ikna etmek için intihar etmiş rolü bile yapar.

Ancak aileyi mutlakıyetle yöneten babasının dediği olur ve liseden sonra Kahire Üniversitesi’nde matematik ve fizik okur ama içindeki oyunculuk ateşi asla sönmemiştir. Babasıyla beraber çalışır bir süre. Yusuf Şahin ona Çöl Şeytanı filminde küçük bir rol vererek ilk sinema deneyimine vesile olur. Demetri’nin inanılmaz derecede yetenekli olduğunu gören Şahin, bir sonraki filmi Yanan Güneş’te başrol vermek ister. Zaten kendisi baba baskısından da bıkmış, kafaya aktörlüğü koymuş ve Londra’daki Kraliyet Tiyatro Sanatları Akademisi RADA’ya başvurup kabul almıştır. Yıl 1954’tür ve Yanan Güneş kaderini kökten değiştirir. Zira başrolü paylaştığı güzeller güzeli bir aktris vardır: Faten Hamama… Filmdeki bir yakınlaşma sahnesinde rol arkadaşının tir tir titrediğini görünce etkilenir. Oysa Hamama onunla aynı yaşta olmasına rağmen çok daha deneyimlidir. Çocuk yaşta sinemaya başlayan güzel oyuncu, o güne kadar 50’den fazla filmde oynamıştır. O sahne radikal bir karar almasına da sebep olur. Bu kararı biraz da yönetmen Yusuf Şahin’in telkiniyle almıştır. Eğer ismini değiştirecekse bunu kariyerinin başında yapmalıdır. Hem babasını da utandırmamış olacaktır. Kararını verir ve Yanan Güneş filminin afişinde ismi Ömer Şerif olarak yer alır. Sevdiği kadınla evlenmek için dinini de değiştirip Müslüman olur. Mutlu bir evlilikle beraber sonraki 7 yıl çok sayıda filmde beraber rol alır Şerif-Hamama ikilisi.

Bu esnada Türk sineması da gelişmiş, Yeşilçam kendi sistemini kurmaya başlamış ve mecmualar vasıtasıyla Türk starlar da birer birer filmlerde boy göstermeye başlamıştır. Bunlardan biri de Ayhan Işık’tır. Ömer Şerif Mısır’da ne ise Ayhan Işık da Türkiye’de odur. Savaşın ülkelerdeki etkisi azaldıkça sinema sektörü canlanmış, bu normalleşme özellikle Hollywood’u olumlu etkilemiştir. Amerikan sineması tüm dünyada kurduğu hakimiyeti perçinleyen projelere imza atmaktadır.

İngiliz kökenli yönetmen David Lean, Kwai Köprüsü filmiyle epey ses getirdikten sonra sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olan Arabistanlı Lawrence için hazırlıklara başlamıştır. Dünya tarihini etkileyen insanlardan biri olan ünlü İngiliz ajan Lawrence’in filmi sıradaki projedir.

Ancak filmde önemli bir rolü olan Şerif Ali karakterini oynayacak birisi bulunamamaktadır bir türlü. Filmin yapımcısı Sam Spiegel, uçağa atlar ve Orta Doğu’da oyuncu aramak üzere Türkiye ve Mısır’ı da kapsayan bir gezi düzenler. Epey kabarık bir listeyle geri döner Spiegel. En beğendiği oyuncuyu yönetmen Lean gözleri renkli diye kabul etmez. Lean, Lawrence’ı oynayacak olan Peter O’Toole’un mavi olan göz rengine kontrast bir renk aramaktadır, ki yakın planlarda istediği etkiyi oluşturabilsin. Ayhan Işık tam bu sırada bir davet alır. Arabistanlı Lawrence filminde Şerif Ali rolü için çağrılır.

Daha önce de birkaç kez hem piyasayı araştırmak hem de gezi için Amerika’ya giden Taçsız Kral her seferinde geri dönmüştür. Nedense bir türlü ısınamamıştır Hollywood’a ancak bu kez farklıdır. Hem önemli bir yönetmen ile çalışacak hem de devasa bütçesiyle uluslararası bir projede oynayacaktır. Ülkesinden Hollywood’a gidip ikinci sınıf filmlerde yan rol oynayanların durumu gibi değildir bu. Ancak Işık, İngilizcesine çok güvenemez. Üstelik Şerif Ali rolü de bir türlü içine sinmemiştir. Rolü küçük bulmuştur açıkçası. “Annem rahatsız, özür dileyerek dönmek zorundayım.” der ve geri döner Türk starı. Yıllar sonra Ses dergisi için kaleme aldığı Amerika hatıralarındaki şu cümleleri aslında Hollywood’a çok ısınmadığının göstergesidir: “Amerika, eskinin yıkılıp yerini daima yeninin aldığı bir ülke. Her gidişimde başka bir ülke buluyorum. Amerikan insanında öyle fazla bir değişiklik yok. Hâlâ dar paça pantolon giyip, durmadan çiklet çiğniyorlar. Kelimeleri yine ağızlarında yayıyorlar.”

Ayhan Işık olmayınca Arabistanlı Lawrence yapımcıları listeye bakar ve sıradaki aktörü davet ederler. Bu kişi Ömer Şerif’ten başkası değildir! Şerif Ali rolünün altından başarıyla kalkar Ömer Şerif. Oscar’a aday gösterilir, Altın Küre ödülünü alır. Venedik’te, Paris’te ödüller alır. Karizmasıyla sadece seyirciyi değil, rol arkadaşlarını da etkiler. O kadar ki rol arkadaşı Peter O’Toole, ünlü olmak istiyorsa isminin ‘Fred’ filan olmasını ister. Bu sebeple pek çok dostu onu ‘Fred’ diye çağırır o günden sonra.

Dünya çapında tanınmıştır artık. Ancak şöhret kendi zehrini de beraberinde taşır her zaman. Kumara vermeye başlar kendini. Ve kadınlara karşı zaafı depreşir. Peş peşe teklifler almaktadır. Henry Levin, epik film olan Cengiz Han’da ona başrol teklif eder. Evliliği sarsılmaya başlar. Bir de oğulları olmuştur ama mutsuzdur Hamama-Şerif ikilisi. Genç oyuncu eşine, “Sana sadık kalamayacağımı anlamış bulunuyorum, sen hâlâ evlenebilecek kadar gençken boşanalım.” der ve ayrılırlar. Hamama, bir doktorla evlenir ve hayatına devam eder. Ondan sonra hayatına bir dolu kadın girer Şerif’in. Ancak her fırsatta Hamama’dan ‘hayatımın aşkı’ diye bahseder.

Kumar ve kadınlar ile hayatı boyu başı belaya girer sanatçının. Tuesday Weld, Diane McBain, Ingrid Bergman, Barbra Streisand, Barbra Streisand, Barbara Bouchet, sonraki yıllarda hayatına giren ünlü kadınlardan sadece birkaçıdır. Adeta başrol paylaştığı her kadına âşık olur Şerif. İyi filmlerde başarılı roller çıkarmaya devam eder. Dr. Jivago, kariyerinin zirvesidir mesela. 1969’da Richard Fleischer’in filminde Che Guevera’yı oynar. Blake Edwards’ın Pembe Panter’in İntikamı ve birkaç filminde daha oynar. Hany Lasheen’ tarihî-dinî filminde Hz. Eyüb’ü canlandırır.

Yıllar içinde kumar ve kadın bağımlılığına bir de yarış atı hastalığı eklenmiştir. Neredeyse sinemayı sadece kadın, at ve kumara para yetiştirmek için yapmaktadır artık. Bu zaafları onu ekonomik olarak sarsmaya başlamıştır. 1978’de BBC’ye “Ellerimde bir deste kâğıt olmadan yaşayabileceğimi sanmıyorum.” der.

ZAZ ekibinin 80’lerin kült filmi Top Secret’te de rol alır. Mayrig (Ana)’da Claudia Cardinale ile başrolü paylaştığında herkes aşağı yukarı olacakları korkarak tahmin eder!

Yaşı artık ilerleyince doğal olarak rolleri kısalmaya ve küçülmeye başlamıştır, sondan bir önceki önemli film olan 13. Savaşçı’da yine karizmatiktir. Her ne kadar sonrasında irili ufaklı birkaç filmde rol alsa da kariyerinin finalini 2003 yılında ‘İbrahim Bey ve Kur’an’ın Çiçekleri’ ile yapar. Cesar ödülü alır bu filmindeki rolüyle.

Annesini ve kumarı 2004 yılında şöyle anlatacaktır: “Annem de kumarbazdı. 15 yaşımdayken bana kumar oynamam için para verirdi. Bunu yaparken de ‘İnsanların seni annesinin oğlu olarak görmelerini istiyorum. Babası gibi demesinler.’ derdi. Çok neşeli bir insandı. Bir gün rulet oynuyordum. 20 bin sterlini bir sayıya yatırdım. Sayım gelmedi. O gece 200 bin sterlin kadar kaybetmiş olmalıyım. Hatırladığım şey, beni kapının dışına sürükleyen 4 kişiden birine kafa atmam. Meğer adam sivil kıyafetli polismiş. Böylece kumara veda ettim.”

6 dilde (İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Arapça ve Yunanca) rol yapabilecek kadar çok lisan biliyordur Şerif. Günde 100 sigara içmesi 94’te kalp krizi geçirmesine sebep olur. Ancak esas sıkıntıyı Alzheimer hastalığına yakalanınca yaşar. 2015 yılının başında ise derin bir kedere gömülür, zira ‘hayatının aşkı’ Faten Hamama vefat eder. Hastalığı dolayısıyla ortak tanıdıklarına ‘Faten nasıl?’ diye sordukça hastalığın geri dönülmez noktaya ulaştığı fark edilir.

Hamama’nın vefatından 6 ay sonra, 10 Haziran’da geçirdiği kalp kriziyle bir süre hastanede yattıktan sonra hayata gözlerini kapatır usta aktör. Zihinlerde ise adeta vasiyet niteliğindeki şu cümlesi kalacaktır: “Umarım istemeden de olsa bu dünyaya çok zarar vermemişimdir…”

 [M.Nedim Hazar] 6.6.2020 [TR724]

Güven inşası ve potansiyeli aktive etmek! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Son dönemde insanlarda bir hareketlenme, hizmetlerde dikkate değer bir canlılık var. Pek çok arkadaşımız kaygılarını, korkularını atmaya, elinden gelenleri yapmaya başladı. Yazanlar, konuşanlar, sosyal-kültürel faaliyetlere katılanlar artmaya başladı. Yaşadığımızın kötü bir kabus olduğunu ve bir gün eski dünyaya döneceğimizi düşünenler yavaş yavaş gerçeğe uyanıyor. Bu farkındalıktan, uyanıştan mütevellid insanlar yeni hayata, yeni şartlara uyum sağlamaya çalışıyor.

Zulüm hep böyle devam mı edecek? Hukuk geri gelip haklarımızı almayacak mıyız?

Elbette olacak! Ama eli böğründe bekleyerek değil. Bir yandan hukuki mücadeleler verecek, haklarımızın takipçisi olacağız; öte yandan mevcut hale, yeni şartlara uyum sağlayıp ayakta ve hayatta kalacağız.

İnsanların ve imkanların çok büyük kısmını hala harekete geçirememiş olsak da eylemsizlik halinden uyanış, bir kıpırdanma var.

Peki Hizmet’in potansiyelinin ne kadarı aktive edildi?

Dört yıldır bir nevi nadasa bırakılan toprağın ne kadarını üretime geçirip verimli hale getirebildik?

Elbette dikkate değer gelişme, canlılık var. Ama iyimserliği korumakla birlikte, rahatlamak yerine potansiyelin tamamını düşünüp ona göre adımlar atmak durumundayız. Eğer hala potansiyelimizin, insan kaynaklarımızın büyük kısmı atıl, eylemsiz, denklem dışı ise, kenarda veya uzakta duruyorsa, canlılığa sevinelim ama geride kalan potansiyeli aktive etmenin çarelerine de kafa yoralım. 

Allah bu Hizmete çok güzel imkanlar verdi, çok özel kapılar açtı. Mensuplarının liyakatlarının, becerilerinin çok çok üstünde lutuflarda bulundu, önemli işler yaptırdı. Allah, Hizmet’i kullanarak Anadolunun kavruk, fakir aile çocuklarından eğitimli, donanımlı, olumsuzluklara ve husumete kapalı, dengeli, ahirete inanan, ama dünyaya açık nesiller üretti. Türlü tuzaklara, planlara rağmen defalarca bu Hareketi korudu; çevrilen oyunlara müsaade etmedi. Bitirilmek, yok edilmek istendikleri durumlarda bu güzel, hasbi, samimi insanlara mucizevi çıkışlar ihsan etti. En zor durumlarda fereç ve mahreç verdi. Bu zulümleri bize yaşatan Tiranların, iktidarların, partilerin yıkılıp gidecekleri, tarihin çöplüğüne gömülecekleri, bir zaman sonra tabelalarının bile kalmayacağına inancım tam. Eğer istikameti koruyabilir, çağı doğru okuyabilir, yapılması gerekenleri doğru zamanda doğru şekilde yapabilirsek Allah yeniden yeni kapılar açacaktır.

15 Temmuz sürek avından sonra binlerce okul, yurt, yüzlerce dershane, onlarca üniversite kapatılmış, binalara çökülmüş, imkanlar alınmış olsa da Hizmet’in yetiştirdiği insanların (işkenceyle, zulümle öldürülenler hariç) çok büyük bir kısmı hayatta ve potansiyelini muhafaza ediyor. Kimi hapiste, kimi işsiz, kimi sürgünde olsa da bu potansiyel tekrar çok şey üretebilecek durumda. Şu anda atmosfer, şartlar, sosyal, siyasi çevre yeterince müsait olmasa da ülke cinnet sürecinden çıktığında, hapistekiler özgür kaldığında, sürgündekiler yeni hayata adapte olduğunda Allah’ın izniyle bu beşeri potansiyel, ülkemiz ve insanlık için tekrar harika şeyler yapacaktır. Gerek güç ve çıkar hesabına her şeyin tahrip edildiği Türkiye’nin restorasyonu ve iç barışı için, gerekse giderek huzurunu yitiren, otoriteryanizme kayan dünyanın barışı için bu insanlara şiddetle ihtiyaç duyulacaktır.

Fakat bunun için herşeyden önce yeniden güven inşasına ihtiyaç var. Güven inşasını, iç güven ve dış güven inşası olarak iki kalemde ele almak mümkün olabilir.

DIŞ GÜVEN İNŞASI: Dış güven deyince hareket mensupları dışındaki dünyanın güvenini kastediyoruz. Buna Türkiye kamuoyu yanında dünya kamuoyunu dahil edebiliriz.

Türk toplumu son yıllarda, münhasıran 15 Temmuzdan sonra üretilen ithamlar, iftiralar, söylemler nedeniyle Hizmete ve Hizmet insanına güvenini yitirdi. Hitler’in propaganda bakanı Gobbels’e rahmet okutacak kampanyalarla ömrünü Anadolu insanına ve insanlığa adamış güzel insanlar karalandı, şeytanlaştırıldı. Kendinizi ifade etmeye, haklılığınızı ispata dair mecralar yok edildiği ve farklı her sese, iktidarın söylemine uymayan ifadelere fırsat verilmediği için dış güveni yeniden inşa etmek çok kolay değil. Gerçeklerin AKP/Erdoğan diskurlarından tamamen farklı olduğunu söylemek ve insanları ikna etmek ülkedeki şartların değişmesine bağlı. İnsanların kendiliğinden bazı gerçeklere uyanması, çıkarımlarda bulunması dışında dış güven inşası adına yapılabilecek çok şey görünmüyor. Türkiye adına yapılacak şey ülkemizde demokrasinin kazanması, hukukun, adaletin, insan haklarının geri gelmesi ve hayatın normalleşmesi için dua etmek, zulümleri anlatmaya, hakikatleri duyurmaya devam etmek. Münhasıran vicdanı ölmemiş, cesaretini hepten yitirmemiş gazetecilere, aydınlara, toplum önderlerine ulaşarak olayların içi yüzüyle ilgili onları bilgilendirmek önemli.

Türkiye’de Hareket’e karşı sürdürülen güçlü ve yoğun propaganda nedeniyle toplumda bir güvensizlik, korku oluştu. İnsanlar iftiralara inanmasalar da korku ve kaygı nedeniyle gerçekleri ifade edemiyorlar. Bazıları iktidarın söylemini tekrar ederek kendini güvenceye alıyor; bazıları aynı kareye girmemeyi tercih ediyor. AKP hükümetinin tezleri, söylemleri devletin gücü ve imkanları kullanılarak dünyadada yaygınlaştırılmaya, kabul ettirilmeye çalışıldığı için ülke dışında da bir miktar güvensizlik var. Bazı ülkeler diplomatik sebeplerle, ticari, siyasi ilişkiler nedeniyle Hükümetin resmi söylemlerini benimsiyor. Ama dünya genelinde, özellikle demokrasinin, hukukun olduğu ülkelerde Erdoğan’ın söylemlerin karşılığı yok. Bu ülkelerde daha ziyada sol ve Kemalist kesimlerin söyledikleri olumsuzlar etkili. Dış dünyada Hareket’in güven inşası için, iddiaların hal diliyle yalanlanmasına ihtiyaç var. Özellikle demokratik batıda demokrasiye, temel insan haklarına, özgürlüklere uygun, şeffaf, hesap verebilir, denetlenebilir, amaçları ve hedefleri net ortaya konmuş yapılar haline gelinebilir, eylemlerimiz de bunlara uygun olursa, zaman içinde güvensizlikler izale olacaktır. Bulunduğumuz ülkelerde yararlı şeyler üretme, toplumun sorunlarına kafa yorma, işbirliği içinde  çözümler geliştirme bu güven kaybını tamiri hızlandıracaktır.

İÇ GÜVEN İNŞASI: Yaşanan süreci atlatmada iç güven inşasının herşeyden önemli ve öncelikli olduğunu düşünüyorum. Harekete gönül veren insanlarda farklı sebeplere dayanan bir güven erozyonu var. Bunu inkar etmek, yok saymak Hareket’i güçlü kılmadığı gibi güven erozyonunu derinleştiriyor.  İç güven erozyonuna neden olan konuların başında 15 Temmuz sırasında yaşanan ve izah  edilemeyen konular geliyor. Bunun yanında son 10 yılda yapılan ama 15 Temmuz sonrası insanların mahkumiyetine, suçlanmasına neden olan, gerçekte suç olmayan, belki isabetliliği tartışılabilecek bazı icraatlar da var. Ayrıca insanların idarecileriyle, beraber çalıştıklarıyla yaşadığı bireysel olumsuzluklar genelleme yapılarak Hareket’e güvensizliğe dönüşebiliyor. Travmanın etkisiyle arızi güven kayıpları, küskünlükler, kırgınlıklar yaşayanlar oluyor. Türkiye’de var olan ve devam eden baskı ortamı, sürek avı nedeniyle “bekleyelim, bakalım, görelim” diyenler var. Ticaretinde kayıplar, ortaklığında problemler yaşayıp vebali Harekete yükleyenler var…

Dış güven inşası biraz da zaman ve konjonktör meslesi. Eğer içte yeniden bir güven inşa edilebilirse, potansiyeli daha fazla harekete geçirmek mümkün olabilir. İçteki güven inşası ile ortaya çıkacak ivme, hareketlilik, anilmerkez güç zamanla dış dünyadaki güvensizliklerin, olumsuzlukların aşılmasına yardımcı olacaktır. Bu sebeple iç güven inşası, bir şekilde kendisini hareketle ilgili görenlerin kafa karışıklıklarının giderilmesi, olumsuzlukların tekrar edilmeyeceği, arızaların tashihi konusunda güven temini diğer bütün olumsuzlukları bertaraf etmede anahtar, tetikleyici bir adım olacaktır.

İç içe halkalar şeklinde düşünmek gerekirse, çalışanlarına, mensuplarına güven veren, onları ikna ve tatmin eden bir yapı potansiyelini harekete geçirebilir, mensuplarını, muhiplerini, dostlarını kolayca motive edebilir. İç güvenin sağlanmasından ortaya çıkan ümit, iştiyak, heyecan ve çaba ile potansiyelden daha fazla yararlanabilecek, katılım artacaktır. Bu enerjinin doğuracağı yeni faaliyetler, projeler, sonuçlar kenarda ve eylemsiz duranları daireye çekmekle kalmayacak, dış halkalardaki güvensizlikleri, şüpheleri de izale edecektir.

İnsanlar güvenmedikleri ile beraber yol yürümek istemezler. Güven duymadıkları organizasyonlara kabiliyetlerini, imkanlarını açmazlar. Evlilik, ortaklık, dernekleşme dahil her sosyal ilişkinin temelinde güven vardır. Güven başa konan güvercin gibidir; uçunca geri getirmek kolay değildir. O nedenle güveni yitirmemek en önemlisidir.

Hareket yıllarca Türkiye’de ve dünyanın pek çok coğrafyasında hizmetlerini elde ettiği güvenle yürüttü, genişletti. Her dinden, milletten, kesimden insanlar üzerine titrediği gözbebeği çocuklarını, genç kızlarını ardına bakmadan yirmili-otuzlu yaşlardaki bu insanlara teslim etti. Allah’ın izniyle güvenleri boş çıkarılmadı. Hoca Efendi yıllarca “en büyük kredimiz bize duyulan güvendir” dedi ve bunun önemini hep vurguladı.

Güven inşasında en önemli mesele güven kaybına neden olan problemleri çözmek, güvensizlik oluşturan gri, kapalı alanları açık-berrak hale getirmektir. Suizanna, töhmete sebep olan kapıları kapamaktır. Herşeyden önce yeni güvensizlikler üretmemek, yeni hatalar yapmamaktır.

Hizmet eğitimli, nitelikli, donanımlı, özverili, çalışkan insanlardan oluşan muazzam bir beşeri potansiyele sahip. Yaşanan baskılar, kırılmalar, travmalar ve bazı problemler nedeniyle şu anda bu potansiyelin çok az kısmından yararlanılıyor. Potansiyelin tamamından veya daha fazlasından yararlanabilmek için bir güven inşa sürecine ihtiyaç var.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 6.6.2020 [TR724]

Şaşkın ördek [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Ülkede muhalefet her gün yeni bir dünyaya uyanan ördek gibi! Yaşadıkları politik ortamı kavrayamıyorlar. Elbette işlerine öyle geldiği için kavrayamıyormuş gibi yapanlardan söz etmiyorum. Çünkü onlardan da mebzul miktarda var. Yani ya çıkarcı ve ahlaksızlar, ya da aptal! Şimdilik birincisini konu dışı bırakayım ve bir sav ortaya atayım. Ve diyeyim ki, muhalefetin sorunu çıkarcı ve ahlaksız oluşu değil, aptal oluşudur.

Bu muhalefet, CHP ve HDP’den milletvekillerinin milletvekilliğinin düşürülmesinden sonra büyük yaygara kopardı. Bazıları yine Türkiye’de demokrasinin sonundan falan bahsetmeye başladı hatta! Gülmeyin, bu hangi ülkede oluyor biliyor musunuz? En çok oy alan üçüncü partinin onlarca vekilinin ve yüzlerce yerel yöneticisinin sudan gerekçelerle ve abrakadabra adli vodvillerle kodese tıkıldığı bir ülkede!

Yüz yetmiş binden fazla kamu görevlisinin bir gecede, kimin tarafından yapıldığı belli olmayan, kanıta falan dayanmadan, insanların savunmaları bile istenmeden resmi gazetede hain terörist ilan edilerek atıldığı bir ülkede! Ahmet Altan, Mümtazer Türköne, Osman Kavala, Sedat Laçiner ve diğer yüzlerce aydın ismin, birbirlerinden her ne kadar çok farklı ideolojik “mahallelerden” olsalar da, toptan hain ilan edilip, onlarca hatta yüzlerce yıl hapse mahkûm edildikleri bir düşünce suçu cehenneminde!

HDP’li belediyelere, seçimlerde yüzde yetmiş, yüzde altmış gibi astronomik oranlarda oy alıp halk iradesi ile seçilmiş olmalarına karşın, bir gecede görevden alınan ve paçavra gibi savrulan, yerlerine kayyum atanan bir ülkede! Yani muhalefetin yaşadığı dünya bu! Ama muhalefet, bu vekilliklerin düşürülme hadisesini sanki ilk kez hukuksuz bir şey oluyormuşçasına büyük bir hayret ve infialle karşıladı.

Benim hayat hikâyesini lise sıralarında defalarca okuyup büyük etkisinde kaldığım fizikçi ve düşünür Albert Einstein, bilindiği üzere dünyanın en zeki insanları arasında ön sıralardadır. Evren modelinin onun devrimi sonrası değişmesi, makro fizik ve astronomi ile ilgili onlarca kuramın onun çalışmalarına dayanması falan gibi herkesçe bilinen özelliklerinin dışında, insan potansiyeline ilişkin düşünceleri de önemlidir, Einstein’ın. “Aptallık aynı şeyi sürekli tekrar edip farklı sonuç beklemektir” ifadesini çok severim. Ve bu alıntı, sanki salt bizim şaşkın ördek muhalefet için söylenmiş gibidir.  Yıllardır kan kaybeden ve sonunda ex olan bir politik sistemin hala yaşadığına inanan veya en azından öyle bir algıya sahipmiş gibi davranan Türkiye muhalefeti, sürekli aynı şeyi tekrarlayan ve başka sonuç bekleyen bir eblehten faklı mı? Gelin bu soruya çok net gerçeklerle yaklaşalım. Anayasaya aykırı uygulamalar sistematik biçimde yapılıyor.

Anayasanın tanıdığı hak ve özgürlükleri sistematik olarak ihlal eden bir rejim var. Seçilmiş parlamenterleri, belediye başkanlarını, il meclis üyelerini falan istediği zaman, gerekli gördüğünde görevden alıyor. Nasıl? İçişleri marifetiyle. Faşizan bir keyfiyet düzeni oluşmuş, ki bu hukuk devletinin tam tersidir. Kural kaide kalmamış. Dahası, istediği muhalif bireyi de içeri alıyor. İstediği tüzel kişilere de (mesela şirketler, vakıflar vs.) istediği gibi el koyuyor, özel mülklerini ve maddi birikimlerini gasp ediyor. Satranç oyunu esnasında rakibin istediği aleti (satranç taşını) kurala falan dayanmaksızın alması gibi! Futbol maçında karşı takımın oyuncusunun topu elle tutup koşmaya başlaması, sizin kale önüne gelince degaj çeker gibi abanıp gol atması, hakemin de bu golü vermesi gibi! Şimdi siz bu koşullarda satranç oyununa veya futbol müsabakasına hala devam eder misiniz? Türkiye muhalefeti bu durumda! Ve bu, tam da Einstein’ın aptal tanımına uyuyor.

Einstein’dan konu açıldı, onunla devam edelim. “Aptallık ve zekâ arasındaki fark şudur: zekânın sınırı vardır” diyor büyük bilim adamı. Türkiye’de ne zaman muhalefetin bir şaşkın ördek davranışına tanıklık etsem, “hah, işte artık uyanacaklar!” diye umuyorum. Çünkü normali bu! Ama heyhat! Zekânın sınırı var. Ve artık muhalefete kredi vermiyor, onların düzeleceğine dair bir umut beslemiyorum. Fakat Türkiye kamuoyu, sosyal medyadan izlediğim kadarıyla söyleyebilirim, halen aptallığın sınırı olmadığını gösteriyor.

Einstein zekaya ilişkin olarak diyor ki: “Oyunun kurallarını öğren. Sonra herkesten daha iyi oyna”. Fakat ya oyunun kuralları yoksa? Emin olun Einstein onu da biliyordu. Çünkü Hitler Almanya’sında oyunun kurallarının nasıl iptal edildiğini ve diktatörlüğün kurulduğunu bizzat yaşadı! Demek ki oyunun kurallarını – sistemin nasıl işlediğini – bilmek yetmiyor. O kurallar manzumesini bir arada tutan ve işleten bir denge var. Bu denge ortadan kalkmaya görsün. Her şey tepetaklak oluyor. Demek ki kuralları öğrenip en iyi oyunu da oynasanız, başkaları sizin kalenize topu elle taşıyorsa ve buna hakem müdahale etmiyorsa, zekânın da çok fazla bir anlamı yoktur, kabiliyetin de! Türkiye’de, yolsuz, ahlaksız ve kifayetsiz insanların bir yerlere gelmesi, dürüst ve nitelikli insanlarınsa sistemin çarkları arasında sıkışıp parçalanmaları bundan! Sonuçta ne oluyor? Beyin göçü! Aklı başında ve olanağı olan insanların büyük bir çoğunluğu, Türkiye’den umudu kesip ülke dışına çıkmaya çalışıyor. Sistem de tıpkı eski komünist Doğu Bloku ülkelerinde olduğu gibi, insanların seyahat özgürlüğünü (anayasal hak!) gasp ederek onları sosyal soykırıma mahkûm ediyor. Einstein oyunun kuralından bahsederken, demokratik açık toplumları kast ediyordu. Demek ki zekâ Türkiye’de esasında başa beladır. Bazı aksayan şeyleri görüp düzeltmeye çalıştınız mı kifayetsiz muhterislerden oluşan politik zümrenin gazabıyla karşılaşırsınız. Onlar çok intikamcı ve acımasızdır.

Haydi, şimdi gel de Einstein’dan başka bir alıntı koyma buraya! “Zayıf insanlar intikamcıdır. Güçlü insanlar affeder. Zeki insanlar görmezden gelir” diyor büyük usta. Türkiye bir intikam toplumudur. En kötüsü de yargının politik intikam aracına dönüştürülmüş olmasıdır – ki bu bir önceki maddede ele alınan oyunun kurallarının delinmesidir. Türkiye’de sürekli bir politik kan davası vardır. İnsanlar yaşam biçimlerinden ve dünya görüşlerinden farklı tahayyülleri olan grupları elimine etmek ister. Kemalistler, İslamcılar, Türk nasyonalistleri, sosyalistler, Kürtçüler, hep bu tasfiye hayaliyle yaşar. Devleti ele geçirmek ve sonra da kendilerine yapılan haksızlıkların aynısını başka gruplara yapmak, temel politik motivasyondur. Gerçek güç affetmekten geçiyor. Zeki insanların görmezden gelme şansı vardır. Ama hem zekâ hem de etik bir arada olursa, görmezden gelmek zorlaşır. Buna karşın, bazen özellikle Türkiye cadı kazanının dışında olan insanlarda “yerin dibine batsın!” tepkisi gelmiyor mu? İşte bu tepkinin nedeni çoğu zaman, gerçeğin kavranmasıdır. Nedir o gerçek? Türkiye’nin düzelmesi bir neslin yaşamından daha uzun sürecek. Çetin Altan Ahmet ve Mehmet Altan’ların da aynı baskı, zulüm ve işkenceleri göreceğini bilseydi, ne yapardı?

Bu değişmeme durumu, beni ister istemez bir başka Einstein bilgeliğine götürüyor. “Zekânın ölçüsü değişme yetisidir”. Oysa Türkiye değişmiyor, değişemiyor. Bu koşullarda “Türk milleti zekidir!” buyuran kurucumuza mı hak vermek gerekiyor? Esasında galiba Atatürk bunları bir temenni olarak söylemiş! “Türk milleti zekidir!” derken, “ah keşke zeki olsa!” demek istiyor belki de. Aynı şey çalışkanlık için de geçerli. Çünkü ben Türkiye’de tembellerin ve düşük IQ insanların politik elitlerin büyük çoğunluğunu oluşturduğunu görüyorum. En önemlisi de, ahlak (etik) fukaralık!

Şimdi bu yazıyı nasıl bir Einstein vecizesi ile sonlandırsam? Hah, buldum! “Eğer basitçe anlatamıyorsan, iyi anlamamışsın demektir”. Türkiye’deki muhalefeti en basit şekliyle anlatmak, şaşkın ördek metaforudur. Her gün yeni bir dünyaya uyanan, hatalarından asla ders almayan, öğrenmeyen, hep aynı hataları tekrar edip, daha iyi sonuçlar uman! Oyunun kuralları tümden ortadan kaldırılmış olmasına karşın, hala topu elle taşıyıp gol atan oyuncuyu hakeme şikâyet etmeye kalkan! Oysa o hakem, bir sonraki aşamada belki de golü atan olacak! Bizim muhalefet belki o zaman tribünlere hakemi şikâyet edecektir, kim bilir? Dedim ya, şaşkın ördek.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.6.2020 [TR724]

Amerika’da siyahın elli tonu [Yavuz Altun]

Dünya her ne kadar küresel bir köy hâlini alsa da, kültürel farklılıklara rağmen ne kadar birbirimize benzediğimizi idrak etmiş olsak da, Amerika’da geçen haftadan bu yana yaşananların kendi bağlamı bir hayli önemli.

Bunlardan biri, ABD Anayasası’ndaki meşhur İkinci Madde. Bu madde ile her Amerikan vatandaşının silahlanma hakkı bulunuyor. Gidip marketten silahınızı alabiliyor, size tahsis edilen özel mülkünüzde, meşru müdafaa çerçevesinde kullanabiliyorsunuz.

Bu durum, Amerikan polisinin geniş yetkilerle donatılmasının da sebeplerinden biri. Yani Amerikan polisi, hemen her müdahalede, karşısındaki şüphelide silah olma ihtimalini göz önünde tutarak hareket ediyor. Olay mahallinde, tehlikeli durumlarda şüpheliyi vurma yetkisine sahip.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Bir diğer mesele, Bill Clinton döneminde son şekli verilen “1033 Programı” ile ABD ordusunun elindeki cihazların yerel polise aktarılmasının önünün açılması. 1997’den bugüne 5 milyar doların üzerinde cephane ve çeşitli ekipman aktarılmış.

Uzmanlara göre, bu durum polisin daha “öldürücü” ve “sorumsuz” davranmasına yol açıyor. 1033 Programı kapsamında teçhizat edinmiş bir polis biriminin yıl içinde şüpheli öldürme sayısı 0.656 iken, bu programı kullanmamış polis biriminin 0.287.

Hatırlarsınız, 2016’da ABD’nin Dallas eyaletinde sniper’lı bir kişi, binanın tepesine çıkarak 16 polise ateş açmış, kovalamacadan sonra bir yere sıkıştırılmış, fakat saatlerce çatışmaya rağmen etkisiz hâle getirilememişti.

Sonunda polis, bomba imha için satın alınan bir robotun üzerine C4 bağlayarak şüphelinin yanına göndermiş ve patlatmıştı.

Bu, Afganistan’da ya da Irak’ta ordunun kullandığı bir taktik. Amerika’da uzun uzun bu konu üzerinde duruldu daha sonra ve Amerikan şehirlerinin bir çeşit “savaş alanı” olarak tahayyülünün tehlikelerine değinildi.

Gelgelelim, Amerikan vatandaşlarının silahlanma hakları, hayli tehlikeli silahların neredeyse hiçbir güvenlik sorgulaması olmadan satın alınabiliyor olması, polisin yetkileriyle ilgili tartışmalarda ciddi bir kıymık.

Ama polisin tek sorunu müdahale anında ölümcül olması değil. Son yıllardaki protestolarda da görüldü ki, Amerikan polisi kalabalığı dağıtmakta acımasız davranıyor. Biber gazı ve cop kullanımı yaygın.

Akademisyen Zeynep Tüfekçi, bunun “kalabalığı dağıtma ya da kontrol etme yöntemi” değil, protestocular üzerinde üstünlük ve korku sağlama amacı güttüğüne değiniyor mesela.

Amerika’ya özel bir diğer mesele, kölelik tarihi. 1861’le 65 arasındaki Amerikan İç Savaşı’ndan sonra resmiyette kölelik kaldırılmış olsa da, siyahların beyazlarla eşit haklara kavuşması için bir yüz yıl daha geçmesi gerekti.

1964’te Yurttaşlık Hakları Yasası imzalandığında, kamusal alanda siyahlarla beyazlar arasındaki ayrımcılık sona erdi, siyahlar bilaistisna oy verme hakkına sahip oldu.

Ancak bugüne kadar uzanan yoksulluk problemi, siyahların hayatında en belirleyici etkenlerden biri. Amerika “topluluk” (community) esasına göre yapılandırılmış bir sosyal hayata sahip. Yaşadığınız bölgenin eğitim, sağlık gibi hizmetleri, yine o bölgede toplanan vergilerle finanse ediliyor. Bu durum özellikle eğitim sisteminde kendini gösteriyor. Amerika’da ikamete dayalı eğitim sistemi var. Yani, eğer yoksul bir mahallede yaşıyorsanız, gidebileceğiniz okulun kalitesi de düşük oluyor.

Sosyal mobilizasyon için çeşitli imkânlar olsa da, sınıfsal ayrım, diğer pek çok ülkede olduğu gibi, kendini sürekli yeniden üretiyor. Sosyal mobilizasyonun nasıl çalıştığını anlamak için siyahların neden bazı alanlarda fazlaca temsil edildiğine bazı alanlarda ise yeterince temsil edilmediğine bakabilirsiniz.

ABD’de resmi rakamlara göre yoksulluk oranı yüzde 13. Beyazlar arasında bu oran yüzde 11’e gerilerken, siyahlarda yüzde 22’de. Siyahları yüzde 19’la hispanikler takip ediyor.

Yoksulluğun çoğu bölgede suç oranlarını da arttırdığı düşünülüyor. 2017’deki bir istatistik, toplumun yüzde 12’sini oluşturan siyahların, hapishane nüfusundaki payının yüzde 33 olduğunu ortaya koyuyor. Polis tarafından ilk müdahalede öldürülme oranında da siyahlar, nüfustaki paylarına oranla üst sırada.

Yine de, yapılan çalışmalar son 10 yılda bütün bu istatistiklerin iyiye gittiğini haber veriyor. Siyah hakları konusunda verilen mücadelenin bir meyvesi denebilir. Nitekim, ABD toplumunda ayrımcılar ve ırkçılar kadar bunun tadili için çalışanlar da sayıca kalabalık ve etkili kimseler.

En basitinden, İç Savaş’tan önce ABD Başkanı Abraham Lincoln’ün kölelerin çalıştırıldığı çiftliklere tebdili kıyafet içinde giderek onlara, “yakında özgür olacaksınız” dediği rivayet edilir.

Protesto fotoğraflarında çok sayıda siyah (ya da hispanik) polis memuru görmek mümkün, halkın ayaklandığı birçok şehirde yerel yöneticiler siyah.

Siyahları sokağa döken şey zaten istatistikî bilgilerden ziyade, George Floyd’un ölürken maruz kaldığı muameleyi canlı yayında seyretmiş olmalarıydı. Hayatta bir kez aşağılanmışsanız, bunu her zaman hatırlarsınız.

Nitekim birçok siyah Amerikalı için bu gelişmeler yeterli değil. Köleliğin izlerinin hâlen silinmemesinden, kurumsal ırkçılığın kendini göstermesinden şikayetçiler. Çeşitliliğin (diversity) hâlâ bir norm hâline gelmemesinden, beyaz Amerikalıların bütün köşe başlarını tutmaya devam etmelerinden dem vurmaktalar.

2008’de Barack Obama’nın tarihteki ilk siyah başkan olarak seçilmesi, özellikle yaşlı jenerasyonda, yani 1960’lardaki yurttaş hakları mücadelesini görenler için, bir hayalin gerçekleşmesiydi. “Yes We Can” sloganıyla seçimlerde Amerika’ya değişim umudu veren Obama’nın önemli meselelerde büyük değişimler yaratamamış olması ise, sıklıkla eleştirildi.

2014’teki “Black Lives Matter” (Siyah Hayatlar Önemlidir) hareketinin ortaya çıkışı, Obama döneminde yaşandı. Bir yıl sonraki geniş çaplı Ferguson olayları, yine bir polis memurunun siyah bir genci vurmasıyla patlak vermişti.

Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekirse, Obama döneminin hemen başında yaşanan küresel ekonomik kriz, uzun süre yönetimin elini kolunu bağladı. Seçimden kısa süre sonra Cumhuriyetçi Parti’de ortaya çıkan ve Tea Party denilen grup, siyaseti radikalleştirmeye çalıştı. Partinin önemli bir kısmı, muhalefeti tamamen Obama’nın ve demokratların kimliği ve elitliği üzerine kurdu, Fox News bu söylemleri taşradaki milyonlara taşıdı.

Bununla birlikte Amerika’nın eyalet sistemiyle yönetilmesi, bir bakıma başkanlık makamının etkisini sınırlıyor denebilir. Yerel yöneticiler, özellikle sosyal meselelerde daha etkin tavır alabiliyor, bir Amerikan vatandaşının Amerika deneyimini başlı başına değiştirebiliyorlar. Ancak yine de merkezdeki politikanın tonu, ülke genelindeki yaklaşımları ve algıları doğrudan etkiliyor.

Obama döneminin sonlarına doğru, Amerikan siyasetinde iki kutup çoktan belirmişti. İlki, Cumhuriyetçi Parti’yi ele geçiren, yukarıda da değindiğim, kutuplaşma yanlıları. İkincisi de Demokrat Parti’de yükselen progresif (ilerlemeci) rüzgâr.

Çok kabaca özetleyecek olursam, progresiflerin toplumsal değişimle ilgili argümanı şuna dayanıyor: Amerika’da iktidar on yıllardır WASP da denilen, Beyaz, Anglo-Sakson ve Protestan grubun (özellikle de erkeklerinin) elindeydi; dolayısıyla bunu geriletecek her türlü fikir, proje ve eylem, en iyi siyasettir ve ahlaki tercihtir.

Hollywood’daki, medyadaki ve iş dünyasındaki etnik, dinî ve kültürel çeşitlilik tartışmaları; ünlü, güç sahibi erkeklerin taciz ve tecavüzlerini ifşa eden MeToo hareketi gibi olaylar, bu progresif siyaset tartışmalarının son yıllardaki kazanımlarından.

Tabi progresifler alan kazandıkça, farklılığı savunmanın maliyeti de düşüyor. Şöyle düşünelim: 1997’de, o zamanın en ünlü ekran yüzlerinden Ellen DeGeneres’in lezbiyen olduğunu açıklaması, bir anda işinden gücünden olmasına yol açmıştı. Ekranlardan uzun süre uzak tutuldu. Oysa mesela Amerikan futbolu oyuncusu Colin Kaepernick’in maçlarda Amerikan milli marşı çalınırken siyahların hakları için diz çökme eylemi, onu hem medyada ön plana çıkardı hem de mesela spor ürünleri devi Nike, ona destek için sponsorluk teklifinde bulundu.

Progresiflere yönelik en ciddi eleştiri de, çoğu zaman onların savunduğu değerleri savunanlardan geliyor. Bu siyaset her şeyden önce bir farkındalığa dayanıyor. Buna özellikle gençler arasında, “wokeness” yani uyandırılmış olma adı veriliyor. Evvela beyaz adamın iktidarını fark etmek, akabinde de diğer ırkların ve cinsiyetlerin mücadelesini tanımak gerekiyor.

Bir süre önce Obama, bu grubun ahlakî üstünlük taslamasının kazanımlara zarar verdiğini ifade etti sözgelimi. Çünkü halkı ikna etmek ve verimli bir kamusal tartışma başlatmak yerine, çoğu zaman progresif figürler bir “bildiri” ya da “ahlakî çıta” ortaya koyup herkesten ona uymasını bekliyordu. Bu konudaki ifade özgürlüğü ve “politik doğruculuk” tartışmalarına bakmak kâfi.

Bugünkü protestolarda ve tartışmalarda da, bunun izlerini görmek mümkün.

Amerika’nın dünyanın geri kalanından bir farkı da, bana kalırsa burada. Hem güçlü bir toplumsal demokratik itiraz geçmişi var, hem de bu büyük, yakıcı meseleleri tartışabilecek olgunluğu.

Bu tartışmalar ya da protestolar her zaman daha iyiye götürmüyor. 1960’lardaki siyah hakları mücadelesi, anayasal bir kazanım elde etti belki fakat hemen akabinde Richard Nixon’ın “düzen” vaadiyle seçimi kazanmasına ve otoriter muhafazakâr kanadın güçlenmesine yol açtı.

Bununla birlikte yeni kazanımlar için her zaman mücadele yolunun açık olduğu da görüldü. Amerika, Nixon’ı koltuğundan eden, Watergate skandalının patlak vermesini sağlayan bir medyaya da sahipti.

Geçen gün The Atlantic’te Anne Applebaum imzalı bir makalede de dediği gibi; Amerika’da kendi mahallenizin iktidarına itiraz ettiğinizde, belki bir takım problemler yaşıyorsunuz, sosyal çevrenizle başınız derde girebiliyor, artık partilere davet edilmiyorsunuz; fakat başka ülkelerdeki gibi canınızı ve malınızı kaybetme, hapse atılma ya da hayattan tecrit edilmeyle de tehdit edilmiyorsunuz.

Protestolarda illa ki gözünüze çarpmıştır, kalabalığın önünde diz çöküp onları dinleyen polis şefleri, çabucak harekete geçen savcılar, aklıselim yerel yöneticiler…

Yani Amerika kendi problemleriyle baş edebilir. Ya biz ne yapacağız?

[Yavuz Altun] 6.6.2020 [TR724]

Sezar’ın öfkesi! [Cumali Önal]

Bir diktatörün ülkesine nasıl bir son hazırladığını görmek için Suriye’ye bakmak yeterli. Yarım yüzyıldır ülkeyi yöneten Esed ailesi tabir yerindeyse halkı için taş üstüne taş koymadı. Bununla da kalmadı binlerce yıllık tarihi geçmişi olan, medeniyetlere beşiklik eden Bilad-ı Şam‘ı dünyanın en tehlikeli ve kalmış ülkelerinden biri haline getirdi. Ülkenin yüzde 90’dan fazlası harabeye döndü. Nüfusun en az yarısı ya başka ülkelere kaçtı ya da evlerini ve yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldı.

Zaten diktatörler tarafından yönetilip de refah seviyesi yüksek, insan haklarının gözetildiği bir örnek var mı şu arzın üzerinde? Tabi Perinçekgillerin, İslamcıların, ırkçıların gözünden bakılırsa durum farklı. Onların nazarlarında Çin, Rusya, İran, Küba ve hatta Venezuela gibi diktatörlükler dünyanın en müreffeh, en insancıl, en barışçıl ülkeleri. Hatta onlara göre Esed dahi göründüğü gibi biri değil, aslında iyi bir insan!

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Daha birkaç ay önce kıyametin koptuğu ülkede çatışmaların oldukça azaldığı dikkat çekiyor. Sebebi basit; hem Türkiye ve hem de Rusya eli silah tutan militanları Libya’ya transfer etmekle uğraşıyor. İran da militanlarını İsrail saldırılarından korumak için amiyane tabirle topukladı.

Suriye’nin tek sorunu savaş değil ki… Ülke bu kez uzun ekmek kuyrukları, bir yılda yarı yarıya değer kaybeden para birimi (Dün 1 ABD Doları’nın değeri 2020 Suriye Poundu’na yükseldi) ve Esed’in, milyarder kuzeni Rami Mahluf’un mallarına çökmesiyle gündemde. Mahluf’un servetinin önemli bir kısmı Esed’in eşi Esma ve akrabalarına peşkeş çekiliyor.

Ülkenin tek derdi bu olsa! Son günlerde, Türk kamuoyunun çok farkında olmadığı yeni bir tehlike ile daha yüz yüze: Sezar Yasası.

Amerikan Yönetimi’nin, Suriye rejimi tarafından işlenen insanlık suçlarının cezalandırılması, rejim ve rejime destek veren Rusya ile İran gibi ülkelerin elinin zayıflatılmasını amaçlayan yasanın tam ismi Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası, kısaca Sezar Yasası

Amerikan Senatosu, Esed rejimi, Rusya ile İran’ın faaliyetlerine yardımcı olan kişi ve kuruluşlara ilave yaptırımlar uygulanmasını öngören yasa tasarısını 18 Aralık’ta kabul etti. Başkan Donald Trump da tasarıyı 21 Aralık’ta imzalayarak yasanın yürürlüğe girmesini sağladı.

Yasa çerçevesinde siyasi tutukluların serbest bırakılması, sivillerin hedef alınmaması, ibadethaneler, hastaneler, okullar gibi sivil yaşam alanlarına yönelik saldırıların durdurulması, savaş suçlularına yönelik soruşturma başlatılması, göçe zorlananlar ile sığınmacıların onurlu biçimde geri dönüşüne izin verilmesi ve siyasi sürecin başlaması amaçlanıyor. Yasa ile rejime yardım eden Rus ve İran şirketleri ile onlara yardım eden yabancı kişi ve kuruluşlar da yaptırıma maruz kalacak.

Sezar Yasası, Esed rejiminin muhalifleri tuttuğu hapishanelerde işkenceyle öldürülen 11 bin tutukluya ait 55 bin fotoğrafı 2014’te dünya basınına sızdıran askeri polisin kod adından alıyor.

Seçim sathı mailinde bulunan Trump’ın bu yasayı ne ölçüde denetleyeceği ya da Rusya ile ne ölçüde karşı karşıya kalmak isteyebileceği bilinmiyor. Ancak yasanın tam olarak uygulanabilmesi durumunda rejimin yanı sıra Rusya ve İran da Suriye’de ciddi bir şekilde dizginlenebilecek.

Hem Cumhuriyetçiler ve hem de Demokratların destek verdiği yasa ile önümüzdeki yıl Suriye’de yapılacak başkanlık seçimlerinde, Esed demokratik bir seçimle devrilmeye ve İran’ın Irak ve Lübnan’daki vekilleri ile bağları da kesilmeye çalışılıyor.

Yasanın etkin bir şekilde uygulanması durumunda, bundan en fazla yararlanacak ülke şüphesiz Türkiye. Amerikan Yönetimi’nin son birkaç ayda hem Suriye ve hem de Libya’da Türkiye’nin izlediği politikaya uygun beyanatlar vermesi dikkat çekiyor.  Amerikan Yönetimi, tıpkı Rusya gibi Suriye ve Libya’da işgalci ülke durumundaki Türkiye aleyhine herhangi bir açıklama yapmaktan özenle kaçınıyor.

Dolayısıyla Ankara’nın son günlerde Libya’da Hafter’e karşı arka arkaya büyük başarılar elde etmesi, Watiye Üssü’nden sonra dün de Trablus’un tüm banliyölerine hakim olmasını ABD ile perde arkasından yürütülen işbirliği çerçevesinde okumak gerekiyor.

Sonuç olarak ABD, Sezar’ı sahaya sürüyor ama Brütüs kim olacak, bekleyip göreceğiz.

[Cumali Önal] 6.6.2020 [TR724]